Şeceretü’l- Kevn-8

 
 
İşte bu kısa izahtan son­ra bize yine ona Yâni Resûlullah (s.a ) Efendimize dönelim .
Yâni: Onun yaratılış şekline…
 
Vaktaki, kader saltanatı köşkünde, bu Muham­medi (sav)  dalın yetiştirilmesi emri çıktı..
Onu, o köşkün sahibi, üstün iyiliklerinin özü ile besledi..
Mahabbet kadehi ile onu suladı..
Ve onu:
Zât’ına has, üstün bir şekilde himaye­sine aldı..
Onu besledi; büyüttü..
O da büyüdü; salınma­ya başladı..
Belki de çiçekleri açtı, güzel kokuları her ya­na yayıldı.
Ama misk gibi kokuları.
İşbu koku:
İrfan sahiplerinin ruhlarına gıda oldu..
Müminlere de basiret nûru..
Mahabbet eh­li zâtlara da bir reyhan.
Asîlere de bir ilticagâh; günah suyunu içenlere de bir sığınak..
Her ne zaman, Şimâl Ehli cânibinden bir hata rüzgârı esse..
Ya da bir isyan fırtınası kopsa.
He­men o mübarek kokulu daldan bir filiz, eğilir;
O Şimâl Ehli kimselerin ameline doğru gider.
Onun üze­rine titremeye başlar..
Tıpkı bir ekinin, muhâlif rüzgarın esişindeki titreyişi gibi..
Ama kökü katiyen oynamaz.
O yerinde,
Yâni iman yerinde sabittir; ne eğilir, ne de bükülür..
        
Kaldı ki, zâhire olan ufak tefek bitkiler ona zarar da vermez..
O zâhirdeki dal, kötü amel sahibinin kötülü­ğü üzerinde titrerken, hemen o amel sahibi ayıkır;
Kendine gelir de onu düşürdüğü kötü havadan alır­sa…
Ve o yumulup büküldükten sonra, istikamet meylini vermeye muvaffak olursa..  
Taa, doyurunca­ya kadar istiğfar suyu ile sularsa..
İşbu sayılanlar, tam olduğu takdirde, niyeti de tam, ameli ise makbul olur..
Kurumaya yüz tutan iman dalı yapraklanma ya başlar..
O hata sahibi ki, böyle oldu; namına özür di­leyecek hatip kalkar; özrünü beyan eder; durumu­nu anlatır..
Kısacası:
Onun için şefaatçı olur..
Ama dikkat gerek:
Tevbe ve istiğfar sadıkâne olmalı.
İçten olmalı..
Çünkü, o Hatib yalan söyle­mez..
Yalancı lehine şehâdette bulunmaz..
Ve onun için şefaatçı olmaz böyle yaparsa, o da yalancı olur.
Hâlbuki onun şanında şöyle buyruldu:
 
“Battığı zaman yıldıza and olsun ki; sahi­biniz, -arkadaşmız- doğru yoldan batıla sapma­dı.. caymadı..”    (Necm 53/1-2)
 
Sonra  bilmen gerekir ki:
Bu Muhammedi dal, ruhların yapıldığı maddeden husule gelmiştir..
Onun cismanîyetine gelince.
O da, kalıpların yapıldığı maddeden meydana gelmiştir..
 
Resûlullah’ın (sav)  ruhanîyeti:
 
“Allah, yerin ve semaların nûrudur..”    (Nûr 24/35)
 
Meâline aldığımız Âyet-i Celilenin mânâ sırrı cömertliğinde gizlidir.
İşbu Âyet-i Kerîme: MİSBAH – KANDİL- kelimesine kadar okununca daha iyi anlaşılır..
Son­ra, orada bir de: MİŞKAT -Pencere veya taka- ­kelimesi vardır..
MİSBAH Resûlullah (sav)  Efendimizin nûrudur.
Onu Hak, vücud mişkatına yerleştirdi..
Ve..
Kainat onun için bir mişkattır..
 
Sonra orada geçen, ZÜCACE ve NÛR ise, biz­zât Resûlullah (sav)  Efendimizin kalbidir..
Bizzat Resûlullah (sav)  Efendimiz ZÜCACE’dir.
Yâni: Sırça cam berrak ve parlak..
Bir başka mânâ daha..
Şöyle ki:
O MİSBAH içinde olan bizzat Resûlullah (sav)  Efendimizdir.. Kalbidir..
Onun içindeki nûr, dışa vurur..
Tıpkı kandilin içindeki nûrun dışa vuruşu gibi..
Sonra..
O kandilin nûru ateştir dokunulamaz..
ZÜCACE bizatihi ateş olmuştur..
Ki bu oluş onun paklığı ve temizliği ile olmuştur..
Her mahlukun bu nûrdan alacağı nasip, ona olan yakınlığı kadardır ona uyuşu ve onun tebai­yetine girişi kadardır bir de onun getirdiği şeriat düsturları ile amel edişi kadardır..
 
İşbu anlatılan mânâlar:
 
“Biz yeteri kadar gökten su indirdik.. Ve onu yere yerleştirdik..”    (Mü’minûn 23/18)
 
Meâlini taşıyan Âyet-i Kerîmeleri dikkatle okunursa, daha iyi anlaşılır.
Allah-ü Teâlâ la sevgili Resûlünü burada sema­dan inen bir suya benzetiyor.
Hem de yeteri ka­dar..
Çünkü su, her şeye bir hayattır.
Aynı şekilde Resûlullah (s.a ) Efendimizin nûru da her Kalbde bir hayattır.
 
Kezâ, vücudu da, her şeye bir rahmet..
Yukarıda zikri geçen Âyet-i Kerîmenin sonun­da, insanları o sudan nasıl istifâde ettiğini anlattı.
 
Yâni: Misal yollu, Muhammedi nûrdan istifâ­de ediş şekillerini anlattı..
İşbu istifâde, dereler doldurularak yapılır..
İşbu dereler de, kalblerdir bunların bazısı bü­yük, bazısı da küçüktür bazısı da düşüktür..
 
Hasıl-ı kelâm; her kalb, kendi genişliği ve kabiliyeti kadar o hayat suyu ile doldu.. .
 
Bir de; kendisinde, o suyu çekici ne kadar mad­dî cazibe varsa…
 
“… Ve her sınıf su alacağı yeri bildi…”   (Bakara 2/60)
 
Âyet-i Kerîmesi gereğince , herkes o taşıp gelen nehirden kabını doldurdu.
 
 
Daha sonra..
Allah-ü Teâlâ, Resûlullah (s.a.v) Efendimizin cismaniyetini, o saf su hâlindeki der­ya üzerinde hasıl olan bir kaymak tabakasına ben­zetti.
İşbu kaymak tabakası ise, onun zahiri işlerin­deki düzenleridir..
Yani: Yemek, içmek, insanlarla yapılacak di­ğer şeylerdir..
Ne var ki, bütün bu maddi şeyler, belli bir za­man için kalır; sonra erir ve kaybolur gider..
Ama insanların, asıl ondan; bilhassa risaletin­den ve nübüvvetinden faydalanacağı şey; onun hik­met yönüdür..
İlim yönüdür..
Marifet yönüdür.
Bir de şefaatı..
 
Bu son sayılanlardan faydalanma yolunu tut­malı..
Çünkü bunlar, hiçbir zaman, yeryüzünden eksik değildir..
 
 
Bilesin ki..
Allah-ü Taala onu: Letafetten ve kesafetten yarattı.
Niçin böyle yarattı?..” dersen..
Sana:
“Hikmeti var..” der ve devam ederiz.
“Bu işin bir hikmeti odur ki: Resûlullah (s.a.v) Efendimiz halkın en kâmili ola..
Keza, vasıf ci­hetinden de, halkın ekmeli ola..
 
 
Sonra  Allah-ü Teâlâ onu, iki zıd şeyden yarattı.
Cisimden ve ruhtan..
Yâni o:
Hem cismanî­dir; hem de ruhanî..
Sonra..  
Resûlullah (sav)  Efendimizin cismanîyetini ve beşerî durumunu insanlarla yapacağı mü­lakat için yarat…
Bir de, sûretlerin mukayesesi..
Allah-ü Teâlâ ona öyle bir kuvvet verdi ki:
Onunla insanlara karşı çıka .
Ve beşerî maddesi ile, onlara kuvvet vere.
Onlarla beraber ola Onların yardımcısı ola..
On­lara bir nümune-yi imtisal ve bir gaye ola .
İşbu sûretle onlara :
 
“Ben de sizin gibi bir beşerî .” (Kehf 18/110)
 
Diye ve onlarla ülfet ede..
Şekillerine bürün­düğünü ifâde ede..
 
Yukarıda anlatılanın aksine onlara: Meleki­yet, Ruhanîyet ve Nûraniyet durumu ile görünecek olsaydı.
İnsanlar ona karşı çıkmaya takat getiremezlerdi..
Mukabeleye güçleri yetmezdi..
İşbu mânâ icâbıdır ki, Allah-ü Teâlâ:
 
“Cinsinizden size bir Resûl gönderdik..”   (Tevbe 9/128)
 
Buyurdu..
 
Allah-ü Teâlâ, Resûlullah (s.a ) Efendimize, daha önce de anlatıldığı gibi, ruhanî bir kuvvet de vermişti..
Bunu vermesindeki hikmete gelince.
Onu da anlatalı .
Bunu, ona nasib eyledi ki: Ruhanî âlemdeki­ler de, onu müşâhede edip göreler..
Kezâ, yüce, Me­lekut Âlemindekiler de…
 
Böylece, ruhaniler için de, tam bir bereket ve tam bir rahmet ola..
Ve onlar da: Onun mübarek cismini müşahede edeler..
 
Buraya kadar sayılan vasıfların dışında, onun üçüncü bir vasfı daha vardır; onu da diyelim; ki bu:
Onun cismaniyeti ve ruhaniyeti dışında kalan bir yüce vasfıdır..
Biraz da ondan bahsedelim..
Resûlullah (s.a.v) Efendimizin o vasfı çok yü­cedir.
O: Rabbanî bir vasıftır..
Ve o: İlahi bir sırdır..
Bilhassa Rübubiyet sıfatlarnın tecellîsinde onunla sabit kadem kaldır.. Ve Hazret-i Hakkın mü­şahedesine onunla takat getirir..
Sonra..
Ferdaniyet nûrlarının sırrının onunla telakki eder..
Kudsî işaretler taşıyan hitapları onunla işitir..
Rahmânî nefhâların ıtırını onunla koklar..
Yüce sonuçlar makamatına onunla yükselir..
İşbu anlatmak istediğimiz mânâ, Resûlullah.(s.a.v) Efendimizin aşağıda anlatacağımız Hadis-i Şeriflerinin mânâ derinliğinde
saklıdır:
 
Resûlullah.(s.a.v) Efendimiz:
“Ben, sizin herhangi birinize benzemem. Benim öyle bir vaktim olur ki: Oraya Rabb’ımdan gayrısı giremez.. O Subhândır..”
 
Burası, öyle bir makamdır ki:
Ne mukarreb meleklerin orada bir yeri vardır; ne de bir mürsel peygamberin..
Bu, öyle pir kadehtir ki, ondan başkası içemez..
 
 
.. Ve öyle bir gelindir ki; yalnız ona açılır..
Hasılı, bu makam yalnız ona tahsis edilmiştir..
İşbu anlatılan makam, önce anlatılanın ve son­ra anlatılacak dört yüce makamın tekidir.
Ama, yalnız ona hastır ve eşsiz bir makamdır..
Diğer üç makama gelince.
Onlar, sair halk için birer keramettir..
Tâ ki, herkes nasibince, on­lardan bir şeyler alalar..
Belki bu arada:
 
“Ya, Makam-ı Mahmud?”
Diyecek ve onun durumunu da soracaksınız..
Hemen diyelim:  .
O sûret âlemine has bir makamdır..
Ki o, dünyada bir mülktür..
Ki halk onu görür ve müba­rek varlığı ile itminan hâline erer..
Bu makam icâbıdır ki: Onun risalet ve nübüvvet bereketine nâil olur..
 
“Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik..”   (Enbiyâ 21/107)
 
Meâline gelen Âyet-i Kerîme bu makamı an­latmak için nâzil olmuştur..
Yâni: Makam-ı Mah­mud’unu..
O, Yâni Resûlullah; bu makamda:
 
“Ey Resûl, sana inzal olunanı tebliğ et!..”   (Mâide 5/67)
 
Emrindeki minbere oturtulmuştur..
İşbu makamda o, halkın vaki davetine icâbet edendir..
        
Nasihat işinde onların hatibidir..
Herhangi bir manevî. sarsıntıda onların tabibi­dir..
 
Mahabbet işinde ise..
Onların nasibidir…
 
Buraya kadar anlatılan, Makam-ı Mahmud’­un birinci kısmıdır ki, dünya ehline mahsustur..
İkincisine gelince..
Yâni: Makam-ı Mahmud’un ikinci kısmına..
Onu da  anlatacağız..
İşbu ikinci makam, âhirette kurulacaktır..
Ki o Mele-i Âlâ’nın nasibidir.
Onlar, bu makamın bereketinden birçok nâiliyetlere ererler.
Onun cemâlini orada müşâhede eder…
Ve kelâmını duyarlar..
 
“Ruh’un ve meleklerin kaim olduğu gün..”   (Nebe 78/38)
 
Meâline aldığımız Âyet-i Kerîme, onların bumakam önünde duruşlarını anlatır..
        
İşbu makamda Hatib ayağa kalkar.. Meleklerde, sağ tarafta el bağlar dururlar..
İşbu makamda Hatib, bizzat Resûlullah (s.a ) Efendimizdir.. ­
Hutbesinin açış konuşmasını ümmetine şefaat için yapar ve:
“Ümmetim!.. Ümmetim!..” der,
Buna cevab olarak:
“Rahmetim!.. Rahmetim!..” müjdesi gelir..
 
Makam-ı Mahmud’un üçüncü şekline gelince:
Bunu da: Şühud olarak ele alabiliriz..
İşbu makamın gülleri ebediyet âleminde de­rilecektir..
Yâni: Cennette olacak ve cennet ehli ondan na­siplerine nâil olacaklardır.
Onu müşâhede ederek, huriler ondan nasib alacaklardır.
 
Cennetin köşkleri, o makamın kuruluşu ile şe­ref kazanır..
Sonra  Cennetin nûru artar..
Perdeler arala­nır..
Şerler zail olur..
Onun kudümünden oraya sürur gelir.
        
Dördüncü makama gelince..
Ki bundan yuka­rıda bir nebze bahsedildi..
Bu makamda, yabancıya hiç nasib yoktur bu­rası, tamamen Resûlullah (s.a ) Efendimize mah­sustur..
Burası bir rüyet makamıdır..
Yâni: Görmek..
Yâni: Yüce ve âlâ olan Rabbı, mahbubu görmek..
Ki burası:
 
“İki yayın birleşimi.. hatta: daha da yakın.”    (Necm 53/8-9)
 
Meâline gelen Âyet-i Celile ile sabit olan ma­kamdır..
Ve ancak Resûlullah (s.a ) Efendimize mahsustur..
Bunun böyle olması gayet normaldir..
“Nasıl?” derseniz, anlatalım:
Çünkü o: Kâinât Ağacı’nın meyvesidir..
Sonra, vücud sedefinin incisi ve sırrıdır..
        
Ne olursa, olsun; esas gaye ağacın kendisi de­ğil; meyvesi idi..
İşbu sebepten, korunan daima meyve oldu; ba­şına bekçiler dikildi.. Çiçeklerine bakıldı..
Böylece, meyvelerine dikkat edildi..
 
Durum bundan başka olmadığına göre; neti­ceyi dinle: 
Vaktaki bu meyve olgunlaştı..
Ve sahibine takdim edilme zamanı geldi..
 
Onun yakınlığı için bezendi..
Çünkü sahibinin huzuruna varacaktı..
Yanında nedimeleri de vardı,.
İşte..
Bu hâlet içinde ona şu hitap geldi:
“Kalk, ey Ebu Talib’in yetimi!.. Uğruna can atılıp taleb olunan şeyler senin için hazırlandı!..”
        
İşbu davette elçi olarak; en özge yaverlerden biri geldi..
Bu elçi geldiği zaman, Resûlullah’ın (s.a ) önünde divan durdu..
Ve: Geldiği zaman, onu ya­tağında uyur buldu..
Uyandı ve sordu:
“Ya Cibril, nereye?”
Cevap verdi:
“ Ya Muhammed! Artık neresi yok!..
Bu nere, artık ortadan kalktı.. Ve bu vazifemde; mekân di­ye bir şey bilmiyoru .”
Devam etti:
“Şu var ki, ben bir elçiyim. .
Gönderildim .
Ama vazifem ancak, hizmetten başka bir şey değil biz yeryüzüne inerken ancak, Rab’ın emrini geti­ririz..”
Resûlullah (se..) Efendimiz sordu:
“Ya Cibril! Benden beklenen nedir?..”
Cibril şu cevabı verdi:
“Ya Muhammed!
İrade-i İlâhiye’nin muradı, bizzat sensin.
İlahi arzunun maksudu zâtındır..
Her şey senin için bir muraddır..
Sen ise, onun için bir muradsın.. Kâinatta arzulanan tek var­lıksın..
Sen, mahabbet köşesinin saf kadehisin..
Sen, bu kâinât sedefinin paha biçilmez incisi­sin.
Sen, bu kâinât ağacının meyvesisin..
Sen, mârifet aleminin güneşisin..
Sen, letaif âleminin mehtabısın..
Bu kâinâtta serilen sergiler, senin yüce ma­hâllin için serildi..
Ve bu cemâl sofrası, senin vaslın için hazır­landı..
Eğer uzanan bir mahabbet kadehi varsa,
Bu senin içmen içindir..
Artık zamanı geldi..
Kalk gidelim .
Yemekler, sana ikram için önünde sofralar hâlinde uzadı..
 
Mele-i Âlâ sâkinleri senin kudümünü bekler­ler..
Geleceğini birbirlerine, müjdelerler..
 
Mukarrebun melekler, senin vücudun için, teh­lil ve tekbir getirir..
Şâdlık izhar ederler..
Onlar, ruhanîyetin şerefine nail oldular. Ama, bu onlara yetmez..
Cismaniyetini görmeleri ve on­dan nasib almaları icâb eder..
Mülk Âlemini nasıl şerefe boğdunsa  Meleküt Âlemi de, aynı şekilde seninle şerefyâb olmak ister..
Mübarek ayakların değmesi ile, yeryüzünün kuru ve çorak yerleri nasıl şereflendiyse semanın yüksekliği de şereflensin..
 
 
 
 
Açıklanan Kelimler :
 
Misbah : Lâmba. (Bak: Mısbah)
Mişkat : İçine lâmba konan küçük hücre. Duvarda içine ışık konulan yer. * Kandil.
Zücace : Cam, şişe, sırça.
Ülfet : Alışma, alışkanlık. Birisiyle münasebette bulunmak. Ünsiyet. Ahbablık, dostluk. Huy etme. Görüşme, konuşma
Mukabele : Karşılık, karşılamak. * Mücadele. * Karşılaştırmak. Karşılıklı yapılan iş, karşılıklı yapılan okuma. * Camide Kur’ân-ı Kerimi okuyup halka dinletmek.* Yüz yüze olmak. * Düşmanın şerrinden kurtulmak ve onun şiddetini kaldırmak için onu yıldıracak tedbirde bulunmak.
Rabbanî : (Rabbaniye) Rabbe âit. Cenab-ı Hakk’a dair ve müteallik. İlâhî. * Ârif-i Billâh olan, ilmi ile amel eden âlim.
Rübubiyet : Cenab-ı Hakk’ın her zaman her yerde her mahluka, muhtaç olduğu şeyleri vermesi, terbiye ve tedbir etmesi ve mâlikiyyeti ve besleyiciliği keyfiyyeti. * Artırmak. Ziyade kılmak.(
Kudsî : (Kuds. dan) Mukaddes, kutsal, muazzez.
Hatib : Hitâbeden. Söz söyleyen. Cemaate, topluluğa karşı güzel söz söyleyen kimse. * Câmi’de müslümanlara dini nasihatlar ve güzel sözlerle hitâbeden vazifeli zat.

 

 
 
 
 
Bu Bölümde geçen Âyet-i Kerimeler:
 
 
وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى
مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَى
وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى
 
Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve bâtıla inanmadı; o, arzusuna göre de konuşmaz.”   (Necm 53/1-2)
 
اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ الزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِن شَجَرَةٍ مُّبَارَكَةٍ زَيْتُونِةٍ لَّا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُّورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِي اللَّهُ لِنُورِهِ مَن يَشَاء وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Allah, göklerin ve yerin nûrudur. O’nun nûrunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. O lamba kristal bir fanus içindedir; o fanus da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da, batıya da nisbet edilemeyen mübarek bir ağaçtan, yani zeytinden (çıkan yağdan) tutuşturulur. Onun yağı, neredeyse, kendisine ateş değmese dahi ışık verir. (Bu,) nûr üstüne nûrdur. Allah dilediği kimseyi nûruna eriştirir. Allah insanlara (işte böyle) temsiller getirir. Allah her şeyi bilir.”   (Nûr 24/35)
 
وَأَنزَلْنَا مِنَ السَّمَاء مَاء بِقَدَرٍ فَأَسْكَنَّاهُ فِي الْأَرْضِ وَإِنَّا عَلَى ذَهَابٍ بِهِ لَقَادِرُونَ
Gökten uygun bir ölçüde yağmur indirip onu arzda durdurduk. Bizim onu gidermeye de elbet gücümüz yeter.”   (Mü’minûn 23/18)
 
وَإِذِ اسْتَسْقَى مُوسَى لِقَوْمِهِ فَقُلْنَا اضْرِب بِّعَصَاكَ الْحَجَرَ فَانفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْناً قَدْ عَلِمَ كُلُّ أُنَاسٍ مَّشْرَبَهُمْ كُلُواْ وَاشْرَبُواْ مِن رِّزْقِ اللَّهِ وَلاَ تَعْثَوْاْ فِي الأَرْضِ مُفْسِدِينَ
Musa (çölde) kavmi için su istemişti de biz ona: Değneğinle taşa vur! demiştik. Derhal (taştan) oniki kaynak fışkırdı. Her bölük, içeceği kaynağı bildi. (Onlara:) Allah’ın rızkından yeyin, için, sakın yeryüzünde bozgunculuk etmeyin, dedik.”   (Bakara 2/60)
 
قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَمَن كَانَ يَرْجُو لِقَاء رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا
De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. (Şu var ki) bana, İlâh’ınızın, sadece bir İlâh olduğu vahyolunuyor. Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.”   (Kehf 18/110)
 
لَقَدْ جَاءكُمْ رَسُولٌ مِّنْ أَنفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُم بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ
Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.”   (Tevbe 9/128)
 
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ
“(Resûlüm!) Biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ 21/107)
 
يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ وَإِن لَّمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ
Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna rehberlik etmez.”    (Mâide 5/67)
 
يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلَائِكَةُ صَفًّا لَّا يَتَكَلَّمُونَ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرحْمَنُ وَقَالَ صَوَابًا
Ruh (Cebrail) ve melekler saf saf olup durduğu gün, Rahmân’ın izin verdiklerinden başkaları konuşmazlar; konuşan da doğruyu söyler.”   (Nebe 78/38)
 
ثُمَّ دَنَا فَتَدَلَّى
فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى
Sonra (Muhammed’e) yaklaştı, derken daha da yaklaştı. O kadar ki (birleştirilmiş) iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu.”    (Necm 53/8-9