Şeceretü’l- Kevn-7

 
 
 
Aradan zaman geçti..
Âdem ve İblis; yine ka­der-i İlahî’nin bir gereği olarak aynı geçitte birleştiler..
Yâni: Masiyet geçidinde..
Şeytan kendisine verilen emri ifâ etmemişti..
Âdem ise: Kendisine yasak olan bir fiili icra ey­lemişti.. ­
Takdir-i İlahî çizildiği zaman; böylece kader­leri birleşmişti..
 
Çünkü bunda şöyle bir incelik vardı:
Emir ve irade, ayrı ayrı yollardan tecellî ediyordu..
 
Zâhirde bir emir veriyordu..
Ama iradesi onun aksine idi.
Vakıa, ortada bir emir rüzgârı esmişti..
Fakat, İlahî irade; onu silip götürmüştü..
 
 
Zâhirde, her ikisi için de tayin edilen bir hu­dud vardı.
İblis, kendi hududunu tecavüz edince hükm o­lundu, ki:
Ebedi bu tecavüzünden dönmeye..
Ve bu tecavüz vâdisinde; şekavet ipleri ile çadırını kura..
Ve o vâdide yerleşe..
Durağı: O tecavüz arsası ola..
Âdem’e (as) gelince.
O yaptığı tecavüzden ötü­rü nadim oldu..
Cennetteki makamı için hasret çekip inledi.
Orada geçen gecelerini, günlerini andı ve ağladı.
Nefsini ayıplamaya başladı..
Sonra birlikte koğulduğu arkadaşları arasına katıldı ve hep beraber şu duayı yaptılar:
 
“Rabbımız, biz nefsimize zulmettik..”   (A’raf 7/23)
 
İşbu duanın akabinde, uğradığı beladan kur­tulacağı müjdesini aldı..
 
“Âdem Rabbından bazı cümleler aldı..”    (A’raf 7/23)
 
Âyet-i Kerîmesi gereğince kurtuldu..
 
        
Yine gelelim şâki iblise..
Lânet atları ona doğru salındı.
Hem de gem­lerinden boşanmış olaraktan..
 
 
Bütün bunlar ona kötü haber getiriyordu:
Tard, uzaklık..
Bunlara ilaveten:
“Çık oradan!”
Yâni cennetten..
Emri geldi..
 
“İniniz oradan..”   (Bakara 2/38)
 
Yâni cennetten çıkarılma; emri; Âdem’le birlikte, diğerlerine de geldi.
Bu emir, Âdem’i (as) çok mahzun etti. Kendi kendini yakıp paralayacak kadar ileri gitti.
Onu; cennetten çıkarılışı, bu hâle getirdi..
Ve şöyle dedi:
“ Rabbım bana, bu irazın acısını bulundu­ğum makamdan indirmekle tattırdın!.. Bâri beni bu düşüşte ayrılık ateşine yakma!.. Koru!..”
 
Bunun üzerine, ona şu emir geldi:
“ Bu işte senin için korkulu bir durum yok..
Ne var ki; iki fırkanın ayrılış noktasına kadar gi­deceksin.
Ki o iki fırkanın biri cennete gidecek.. Öbü­rü de cehenneme..”
 
Böylece, Âdem (as) kendisi için çizilen bir nok­taya geldi..
Ve Ashab-ı Yemini aldı..
Yâni: Sağcıları.
 
İblis geldi..
Ve o da , sol cânibi tuttu..
Yâni: Sol­cuları.
Böylece, solcular için bir asıl oldu.. Yâni da­yanak..
 
Ama gel gör ki: Âdem (as) ile iblisin bir arka­daşlığı oldu..     
Çünkü sağla solun ayırım noktasında buluş­tular.
İşte bu buluşup arkadaş olmaktan ötürü Âdem’de (as) ondan
Yâni : O solak mendebur şey­tandan bir iz kaldı..
Yâni: Solunda..
 
İşbu hâl, Âdem’in (as) zürriyetine de tesir et­ti.
Hâliyle daha ziyade cibiliyetinde bozukluk olan­lara.
Böylece onlar, o iblisin zulmet gölgesine sı­ğındılar.
Ve ona yakınlıkları nisbetinde küfre düştüler..
 
Ama, Âdem’in (as) sağında kalanlar, kurtuldu..
Âdem’in mârifet nûrundan istifâde ettiler.
Sağda ve iblisten uzak oldukları için onun daldığı zulmet bataklığına batmadan kurtuldular..
 
Ne var ki:
Aslen solak olan kimselerin eseri az da olsa.. bunlara bulaştı..
Çünkü tam bir ayrılık olmadan önce birlik idiler ve arkadaş olmuşlardı. Ancak bunların aslı temiz olduğu için o kötü izler, sadece zâhirde kaldı ve esasa geçmedi..
Mârifet nûr­larına birşey yapamadı..
 
Sağ canip ehlinin işlediği bazı hata ve günah­lara gelince.
O da, yine bu sola yakınlığın bir eseridir..
Ve o eski arkadaşlıktan bir kırıntıdır…
Bilesin ki..
Sözü edilen günah ve küfür izinin bir başka eseri ve bir başka sebebi daha vardır..
Anlatalı .
Şöyle olmuştu..
Ne zaman Allah-ü Teâlâ Âdem’i (as) yaratmayı murad etti.
Melekü’l- Mevt’e; yer toprağından bir kabza alıp getirmesi ­için emir verdi..
Bu emrin gereğini yapmak için; Melekü’l- Mevt yere indi..
Bu meleğin, toprak alması için geldiği sıralar­da, iblis de yerde bulunuyordu.. Allah-ü Teâlâ ona: Bir kısım meleklerle beraber hilafet vermişti…
Hâliyle, orada bir müddet kaldı.
Hem de Allah’a kul­luk ederekten..
 
 
Melekü’l- Mevt, her ne hâl ise..
Aldığı bazı top­rağa iblis ayağı ile basmıştı..
Vaktaki Âdem’in (as) çamuru bu şekilde elde edilen toprakla yoğruldu..
Sûreti o topraktan mey­dana geldi.
İşte o zaman durum meydana çıktı..
Nefsanî huyların cümlesi:
İblisin ayak bastığı yerden alınan toprağın bir mahsulü oldu..
 
Durum bu olunca; nefis kötülükler kesb etme­ye başladı..
Çünkü tıneti bozuktu..
Toprağına şey­tanın ayağı değmişti..
 
Yine o sebepledir ki:
Nefis, şehvet yatağı ol­muştu..
Geçimi ve saltanatı onunla idi.
Çünkü top­rağına şeytan basmıştı.
 
Yine bu sebepledir ki:
İblis kibre kapıldı..
Çün­kü Âdem’in (as) dış yapısına bakmış; ayak basıp gezdiği topraktan yapıldığını görmüştü..
Kendi ya­ratılış maddesine bakınca da; ateşten olduğunu görmüştü..
Böylece kendisini, ondan üstün görüp büyük­lenmeye başlamıştı..
 
İşbu anlatmak istediğimiz mânâ, şu Âyet-i Ke­rîmede gizlidir:
 
“Ey iman edenler; şeytanın ayak izlerine tâbi olmayınız..”   (Bakara 2/208)
 
Yâni: Maddî ve fâni şeytana uymayın..
 
Çün­kü onlar, şeytanın ayak altı şeylerinden yaratıl­mıştır.. .
Böyle olan birşey, hem kötüdür; hem de değer­siz..
 
 
Bilesin ki:
Vaktaki bu Kâinât Ağacı’nın yaratılışı ta­mamlandı.
Ondan şunlar bitti:
 
a) Bir tanesi sağda.. Yâni: Ashab-ı Yemin..
 
b) Bir tanesi solda . Yâni: Ashab-ı Şimâl..
 
c) Bir tanesi de.. Dimdik ve dümdüz..
İşbu üçüncü sırada sayılan, dal Sabıkun Zümresidir..
 
Böylece, Resûlullah SA  Efendimizin ruhanî­yeti; üç koldan âlemi sardı..
Durum böyle olduğuna göre; herkes kabiliye­tine göre; ruhanîyetten nasib almaktadır..
Allah-ü Teâlâ onun ruhanîyetinin âlemlere şâmil olduğunu anlatmak için şöyle buyurdu:
 
“Seni ancak, âlemlere rahmet olarak’ gön­derdik..”   (Enbiyâ 21/107)
 
Sağ taraftakilerin bu ruhanîyetten nasipleri:
Ona uymalarıdır..
Sünneti ve getirdiği şeriati ile amel etmeleridir..
Allah-ü Teâlâ bu mutabaat ehli sağcıları şu şe­kilde tavsif etmektedir:
 
“O kimselerdir ki: Nebi ve ümmî olan resûle ittiba  ederler..   (A’raf 7/157)
 
Sabikun zümresinin bu ruhanîyetten aldığı na­sibe gelince.
Onu da:
Yakınlık, ona yakın olmakla şeref kazanmak ve sohbetine nâil olmak..
Gibi bü­yük ihsanlara nâiliyet olarak edebiliriz..
Bu zümreyi de Allah-ü Teâlâ şu Âyet-i Kerîme ile müjdeler:
 
“İşte bunlar, Allah’ın kendilerine nimet ihsan buyurduğu kimselerle beraberdir.. Ki onlar, baş­ta peygamberlerdir..”   (Nisâ 4/69)
 
Ashab-ı Şimâlin, Yâni solakların da, o yüce ru­haniyetten aldığı nasipleri vardır..
O nasip ise: Dünyada himaye görmeleridir.
Bir de peşin azaptan kurtulmaları..
İşbu mânâyı da şu Âyet-i Kerîmeden alıyoruz:
 
“Sen onlar arasında bulundukça, Allah on­lara azab etmeyecektir..”   (Enfâl 8/33)
 
 
Vaktaki Resûlullah (sav)  Efendimizin cismanî zuhur zamanı yakın oldu,
Varlık dalı; müstakim olarak, düzgün bir şe­kilde bitmeye başladı..
Kökü sağlam ve yerli olunca dalları da yeşe­rip bitmeye başladı..
Ve onun idaresini elinde tu­tan Zât ona şu emri verdi:
 
“Emr olunduğun gibi dürüst ol!..”   (Hûd 11/112)
 
İşbu emir gereğince, Resûlullah (sav)  Efendimi­zin sıfatı istikamet üzere oldu..
Makamı ise: “Darü’l­- Mukame” tâbir edilen Kulluk Cenneti oldu..
Vaktaki, tam istikameti buldu; dünya ile uk­badan geçti..
 
Vaktaki, kendisine tevdi edilen vazife yapılıp tamam oldu.
O zaman da bir güzel makamdan, bir başka güzel makama geçti..
Bir durakta karar kılınca:
Esas ikametgâhına geçti.. .
 
Bu makamların ilki, dünyada olmaktadır ki buna:
“Vücud Makamı”
Tâbir edilir..
Ki bu makama:
 
“Ey örtülere bürünmüş, kalk inzar maka­mına geç!.”   (Müddesir 74/2)
 
Meâline gelen Âyet-i Kerîmesi ile işaret edilir.
İkinci makam ise âhirette olacaktır.
Buna da: “Makam-ı Mahmud” tâbiri kullanılır.
Buna da :
 
“Umulur ki böylece, Rabbın seni Makam-ı Mahmud’a  erdire..”   (İsrâ 17/79)
 
Âyet-i Kerîmesi işaret eder.. .
 
Üçüncü makam iseEdebiyat, Daimiyet Maka­mıdır..
Ki bu da  cennette olacaktır..
Bunu da  şu Âyet-i Kerîmeden anlıyoruz:
 
“O Zât ki, bizi fazlı icâbı darü’l mukame’ye kodu..”   (Fatır 35/35)
 
Dördüncü makam ise: Şuhud Makamıdır, Bu­rası, mabud olan  Allah-ü Teâlâ’yı rüyet makamı­dır..
Bu makamı:
 
“Kâbe kavseyn..”    (Necm 53/9)
 
Âyet-i Celilesi mânâsından anlıyoruz..
İşbu yakınlık, görme, müşâhede ve ulviyet an­cak Resûlullah (sav)  Efendimize tahsis olunmuştur..
Çünkü bütün yaratılmışlardan gaye onun vü­cûdudur..
Bütün kâinâtı bir ağaç kabul ettiğimiz zaman; onun meyvesi olarak Resûllullah (sav)  Efendimiz olur..
Ve cevheri olur.
Meyve veren ağaç, ancak o tohumu bitirir ki:
O kendi aslı olan tohumdur..
Bir tohum düşünün:
Onu ektiğin, baktığın,
Yâni: Suladığın diğer bakımını yaptığın zaman bü­yür ve nebat olur..
Açılır, dallanır, yapraklanır ve sallanır.. Ve nihayet meyve verir..
 
Meydana gelen bu ağaca baktığın zaman;onun aslını bitiren tohumu görürsün..
O tohum, İşin başında bir nufte mevkiinde idi.
Ve böyle bir ağacı meydana getirdi.
 
Ağacın son durumuna gelince.
O tohum saye­sinde meydana geldi..
Ve o tohumu meydana getir­mekle vazifesi sona  erdi..
 
 
İşte..
Yukarıda arz edilen ağaç ve tohum misâli:
Resûlullah (sav)  Efendimizin durumuna bir işa­rettir.
Resûlullah (sav)  Efendimiz, ezeli âlemde gizli idi..
Sabık, mânânın ifâdesi budur..
Sonra ..
Yâni yaratıldıktan sonra ilk sûrette gizlenmesi ve yine zuhur bulması da; yine o habbe me­selinin son şeklinde anlatıldığı gibi olmuştur.
 
Resûlullah (sav)  Efendimizin daimi varlığını, Yâni, çok evvellerden yaratılmış olduğunu da, şu Hadis-i Şerifinden anlıyoruz:
 
“Daha Âdem çamurla su arasında iken, ben peygamberdim .”
 
İşte..
Bu mânâdan anlaşılıyor ki:
Resûlullah (s.a.v)  Efendimizin bir müddet için gizli kalışı ve son­ra gelişi; onun öz varlığına hiçbir tesir icra etmez..
Çünkü o, kıdem dilinden daima anılır.. Âdem -bize göre yokluk- kitabında daima vezâret ni­şanını taşımıştır..
 
Hülasa: Resûlullah (s.a.v)  Efendimiz, ezelde; bu kâinât ağacının mânâsına mazhar idi..
Sonunda ise; bu durum aşikâre oldu.. Yâni: sûretine bir maz­har oldu..
Ama hiçbir hâlde onda bir değişiklik olmadı.
Anlatmaya çalıştığımız bu mânâya bir misâl vermek gerektiği zaman, bir tüccarı ele almak icâb eder..
 
Şöyle ki:
O tüccar piyasaya bir mal, çıkarmak istediği zaman, önce zihninde onu güzelce bir ta­sarlar..
Şeklini düşünür ve bir karara varır..
Onun bu tasarısı bir kumaş ve elbise olduğu­na göre; önce onun bütün ilk hazırlıklarını ikmal eder.
Sonra onu, bir dokumacıya verir; dokutur..
Da­ha sonra biçtirir ve diktirir..
Daha sonra, bir top yapar..
Gerekirse, elbise hâline getirir..
Bütün bu olanlar ne olursa olsun..
İlk tasavvurunun aynıdır..
Neyi düşündü ise; meydana gelen onun dışın­da bir şey olamaz.. .
 
İşbu misâl; Resûlullah (s.a.v) Efendimizin duru­munu açık açık anlatır..
Ki o, her şeyden evveldir; ama Hazret-i Hakk’ta bir tasavvur olarak.
Ama zuhur olarak.
Yâni cis­mi ile hepsinden sonradır.
İşte bu kısa izahtan son­ra bize yine ona Yâni Resûlullah (s.a.v ) Efendimize dönelim .
Yâni: Onun yaratılış şekline…
 
 
 
Açıklanan Kelimler :
 
 
Masiyet : İtaatsizlik, günah, isyan
Tecavüz : Haddini aşma. Söz veya hareketle ileri gitme. * Aleyhine hareket etme. * Zorlama. * Geçme. * Sataşma, saldırma, sarkıntılık.
Lânet : Nefret. Tiksinti. Allah’ın rahmetinden mahrumiyyet.
Mendebur : Sümsük, sünepe. Pis. İğrenç
Cibiliyet : Huy, fıtrat, yaradılış, tabiat, cibilliyet.
Melekü’l- Mevt : İnsanların ruhlarını kabzeden Azrâil. (A.S.)
Nefsanî : Bedenî arzu ve isteklerle alâkalı. Zaruret olmadığı hâlde keyf için olan istek ve arzuya ait. Kendine ait ve mensub.
Şehvet : Hevâ-yı nefsin meyli ve arzusu. * Bir şeyi fazla istemek. * Cinsî istek. Mahbube için olan istek, iştiha. (Yemek, içmek, uyumak da şehvetin şubelerindendir.)Kudsi Hadis’te Cenab-ı Hak buyuruyor: “Ey benim için şehvetini bırakıp gençliğini bana veren genç! Sen meleklerin bir kısmı gibisin.”
Ru­haniyet : Madde âleminden başka olan ruh âlemleri, ruhaniler.
Darü’l­- Mukame : İkamet, oturma. * İkamet yeri, vatan. * Ümmet.
Makam-ı Mahmud : İkamet, oturma. * İkamet yeri, vatan. * Ümmet.
 
 
 
Bu Bölümde geçen Âyet-i Kerimeler:
 
 
قَالاَ رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ
(Âdem ile eşi) dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”   (A’raf 7/23)
 
فَتَلَقَّى آدَمُ مِن رَّبِّهِ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِ إِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ قُلْنَا اهْبِطُواْ مِنْهَا جَمِيعاً فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُم مِّنِّي هُدًى فَمَن تَبِعَ هُدَايَ فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُو
Bu durum devam ederken Âdem, Rabbinden bir takım ilhamlar aldı ve derhal tevbe etti. Çünkü Allah tevbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır. Dedik ki: Hepiniz cennetten inin! Eğer benden size bir hidayet gelir de her kim hidayetime tâbi olursa onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü çekmezler.”   (Bakara 2/37-38)
 
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ ادْخُلُواْ فِي السِّلْمِ كَآفَّةً وَلاَ تَتَّبِعُواْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ
Ey iman edenler! Hep birden barışa girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, apaçık düşmanınızdır.”    (Bakara 2/208)
 
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ
(Resûlüm!) Biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.”    (Enbiyâ 21/107)
 
الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالأَغْلاَلَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ فَالَّذِينَ آمَنُواْ بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُواْ النُّورَ الَّذِيَ أُنزِلَ مَعَهُ أُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber’e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber’e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr’a (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.”   (A’raf 7/157)
 
وَمَن يُطِعِ اللّهَ وَالرَّسُولَ فَأُوْلَـئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللّهُ عَلَيْهِم مِّنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاء وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَـئِكَ رَفِيقًا
Kim Allah’a ve Resûl’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!”   (Nisâ 4/69)
 
وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَأَنتَ فِيهِمْ وَمَا كَانَ اللّهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ
Halbuki sen onların içinde iken Allah, onlara azap edecek değildir. Ve onlar mağfiret dilerlerken de Allah onlara azap edici değildir.”   (Enfâl 8/33)
فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَمَن تَابَ مَعَكَ وَلاَ تَطْغَوْاْ إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
O halde seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Aşırı da gitmeyin. Çünkü O, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir.”   (Hûd 11/112)
 
قُمْ فَأَنذِرْ
Kalk, ve (insanları) uyar.”   (Müddesir 74/2)
 
وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَّكَ عَسَى أَن يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَّحْمُودًا
Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nafile olmak üzere namaz kıl. (Böylece) Rabbinin, seni, övgüye değer bir makama göndereceği umulur.”   (İsrâ 17/79)
 
الَّذِي أَحَلَّنَا دَارَ الْمُقَامَةِ مِن فَضْلِهِ لَا يَمَسُّنَا فِيهَا نَصَبٌ وَلَا يَمَسُّنَا فِيهَا لُغُوبٌ
O (Rab) ki lütfuyla bizi asıl oturulacak yurda (cennete) yerleştirdi. Artık orada bize ne bir yorgunluk dokunacak ne de orada bize bir usanç gelecektir.”   (Fatır 35/35)
 
فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى
8-9) Sonra (Muhammed’e) yaklaştı, derken daha da yaklaştı. O kadar ki (birleştirilmiş) iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu.” (Necm 53/9)
 
 
Bu Bölümde geçen Hadis-i Şerifler:
 
 
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Küntü nebîyyen ve Âdem’e beyne’l-ma’e ve’t- tin: Ben nebî idim, halbuki Âdem su ile toprak arasında idi.” buyurduğu rivâyet edilmiştir.

image_print