Münir Derman Sohbetleri 9

Resim

                                                       MÜNİR DERMAN (ks)

                                                          SOHBETLER : IX


Vel âhireti müttakîn…
Velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm.
Es salatallahu seyyidina muhammedin haşimî mubîn ve alâ âlihi vessahbihi vel murselîn.
ve ibadillahissalihin min vessemavati vel ardı.
Lebbeyk Allahümme lebbeyk!…

Aziz cemâat
Vaaza başlamadan evvel şimdi yolda gelirken iki tane aşağı yukarı benden yaşlı,
Ben yaşlı değilim o kadar,
İki adam giderken biri birinin koluna vurmuşta bastonu düşmüş diye kavga ediyordular.
Burada değil, dışarıda o hatırıma geldi size de söyleyeyim.
Dünya ne hâle geldi.
Çünkü mukadderdi. Bu olacaktı!..

İçinizde 40-50 yaşında olan 20 yaşındakine benzemiyor yüzü kırıştı saçları beyazladı, kuvveti ve eski çalakiyeti ortadan kalkmıştır.
Bu bir Kader-i İlâhidir.
Çocuklarla ihtiyarlar ikisi de zâti itibariyle birbirine benzerler. Arada bir ortaçağ vardır.
Ortaçağ bitirip de yaşlılık devrine girince ind-i ilahide büyük kıymet kazanır.
Dikkat buyurursanız Peygamberlerde nebîlik 40 yaşından sonra Cenâb-ı Allah’tan tebliğ edilmiştir kendilerine.
Yalınız Hz. İsa essalâtu vesselam bundan müstesnadır.
Onun istisnası burada söylenecek bir mevzu’ değildir.
Bunu her adam kavrayamaz.
Onun için bu iki yaşlı adamın birbirleriyle kavga etmesi de bir tekâmül icabı dünyanın bu hale gelmesindendir.
Onun için ne olurdu bunlar birbirleriyle iyi geçinselerdi…

Bunları gördüm de Sallallahu aleyhi vesellem efendimiz bir gün sahabeleriyle konuşurken yanına bir a’mâ adam girmiş.
Çok gevezeymiş o adam.
Sallallahu aleyhi vesellem, konuşmak istememiş onunla.
“Çık dışarı!” demiş.
Bir “çık dışarı!” demesinden dolayı “abese vetevalla” âyet-i kerimesi iniyor Cenâbı Peygambere.
“Sen diyor o adamı niçin kovuyorsun!” diyor.
Cenâb-ı Peygambere hitab-ı ilahi geliyor da Sallallahu aleyhi vessellem nerde görse :
“Merhaba senin yüzünden bana Allah dan tehdit gelen adam!” diye çağırırmış…

Onun için aziz cemâa!
Birbirimizle gayet iyi geçinelim.
Bütün Rasûlullah efendimizin hadisi mübareklerini bir teraziye doldurmak imkanı olsa hepisini birden milyarlarca hadisi.
Onun içinde bir hadis vardır onu alıp da bu yan ki göze koyduğumuz zaman öteki bütün hadislerden ağır gelir, milyonlarca hadislerden ağır gelir.
Bizim için söylediği o.
“Din, kardeşliktir!”
En büyük hadisi budur Sallallahu aleyhi vessellemin…

Kardeşçe geçinenler için Cenâb-ı Allah’ın büyük nimetleri vardır.
Biliyorsunuz her şey “SU” dan yaratılmıştır âyet-i kerime vardır bunun hakkında, sudan yaratılmıştır.
Her şeyin aslı o halde “SU” dur.
“SU” cennet nimetidir.
“SU” azizdir.
Dünyada cennet nimeti olarak gözümüzle gördüğümüz, elimizle tuttuğumuz, tattığımız yegane nimet “SU” dur.
Başka cennet taamı dünyada göremezsiniz.
Cennetin altından ırmaklar akar, “SU” dur.
“SU” o kadar azizdir ki aziz cemâat her şeyi temizler, kendisi pislenmez.
İşte cennet taamı olduğu bundandır…
Cennette yemek vardır, fakat pisleme yoktur.
Dünya da yegâne cennet taamı SUdur…

Ve SU o kadar azizdir ki her şeyi temizler kendisi pislenmez.
SUyun kullananın çok dikkat buyurunuz, SUyu kullananın mânevî seviyesine göre SUyu kıymetlendirmesi lazımdır.
Kullanılmış SU dinde -fıkıhta temizdir.
Fakat temizleyici değildir.
Kullanılan SU temizdir ve fakat temizlemek hassası yoktur.
Niçin?
“Efendim kuyu altı yandan geldi!”
Ben onları söylemiyorum ben işin esasını, SUyu tahlil ediyorum.
Kullanılmış SU temizdir.
Fakat temizleyici değildir.
Kullanılan SU pistir.
Kullanılmamış SU temizdir ve temizleyicidir.
Bunu ifade etmek için söylemiştim.

Buna göre SUya çok dikkat edin!
Bu büyük canlı hizmetine karşı kullanan kimsenin SUya göstermeğe mecbur olduğu bir hürmet meselesi ortaya çıkar.
Cennet taamı seni temizliyor senin de ona karşı hürmet etmek mecburiyetin çıkar.
O halde bi de elfaz aramak SUlara karşı herkesin hürmet göstererek temiz tutulması içindir.
Bu SU temizdir, şu şudur, bundan abdest alınır, alınmaz hikâyesi SUyun bu azizliği hizmetine karşı gösterilecek hürmetin ayarlanması içindir.
SUda israf etmemek SU nimetine karşı kanaat hasreti ile saygı göstermek teşekkür etmek demektir.
havuzun karşısındasın efendim yine kanaat edeceksin.
Edepsizlik yapmayacaksın.
Kanaat, SUya hürmetsizlik etmesin diye.
Birisi girer SUya böyle başlar çalkalamaya.
Kimi çalkalıyorsun.
Hakiki İslam bunu yapmaz, onu hayvan kılıklılar yapar.
Girer SUya karıştırır SUyu birbirine SUyu.
Güya köpük çıkarıyormuş.
Aaaa abiii!
SUya kıymet vermek lazım.
SU da HAYY esmâsının yâni insana canlılık veren Cenâb-ı Allah’ın HAYY esmâsının temizleyici nur halkaları, suç giderici marifet damlaları, rahmet verici hassaları gizlidir.
Onun için abdest ve gusülde her türlü temizlikte kullanılacak SU miktarı muayyendir…
Öyle teneke teneke SU değildir.
Bunlar âyet!..
Bu söylediğim her âyet, bazı insanlara farzdır, bazılarına sünnettir, kimilerine de hiçbir şey değildir!
Çok susamış bir insan kanarak SU içer kanar.
“Doydum!” der.
Böööyle çeşmeyi ağzına akıtmaz.
HAYY esmâsının halkaları SU ile vücûduna yayılınca HAYY akseder her tarafına.
Dilde o zaman : “Elhamdulillah!”
Elhamdullillah’ı SUyun içinden tenin vücûduna giren HAYY esmâsının dağılması söyletiyor.
İnsan Allah’la konuşuyor.
Bu hamdın içinde “oh çok şükür!” ellerde hamd vardır.
SU biter!
Cenâbı Peygamber : “En güzel kâse elindir” der içtikten sonra.
Bakınız cemâat!
Öyle dilermiş sözünü.
bu bu hamddır işte!..
İslamiyetin sessiz iştaharetli hamdı budur.
Bu hamdın içinde yâni SU içip de o büyük hamdın içinde rahmet mağfiret olmanın herkes tarafından anlaşılmayan nüvesi gibidir.
O girer SUyu içersin : “Elhamdulillah!” dersin.
O Elhamdulillah içerine yayılan HAYY esmâsından nur halkaları söyletiyor seni.
Temizliyor içini.
Çünki hayat SUdan başladığına göre HAYY esmâsı onunlan giriyor.
Cenazenin gasl edilmesi cenazeyi yıkıyoruz.
HAYY esmâsının tecellî yeri olan vücûdda mağfiret ve rahmet damlalarını kesmek demektir.
Kesiyoruz onun için…

“SU” bulunduğu kabın şeklini alır.
Avucunuza korsunuz avuca, şişeye koyuyorsunuz şişeye…
Anında onun şeklini alır.
SU bulunduğu kabın şeklini aldığına göre bu fizikî bir kanundur yâni Sünnetullah da dahildir.
Rahmet ve Mağfiret SUyun terkibinde vardır içinde.
Nasıl ki şerbette şeker erimiştir onun içinde de mağfiret ve rahmet damlaları.
Temizleyici vücûdun mânevî şekline göre tecellî eder.
İçtiğin SU yıkadığın kiri vücûdun isti’dadına göre, bazısı soğuk SUyla yıkanır bazısı sıcak SUyla yıkandığı gibi.
Maddî, fizikî değişmeyen bir kanun olan bu, SUyun kabının kabda şeklini alması Sünnetullahın muhakkak mânevî bir taraftan bilmukabili mevcuttur demektir.
SUyu kolluyor, mağfiret damlaları içinde HAYY esmâsı var.
Cennet taamı var içinde.
Hangi kaba koyuyorsan onun şeklini alıyor.
Demek SUdaki HAYY esmâsının mağfireti her suyu içene veriliyor demektir.
Her kalıba giriyor.
Anlıyabiliyor musunuz?
Her kalıba giriyor.
Kim içerse içsin amma onun hamdını yapmak lazım.
Onun temizliğini evvelce yapıp!
Bazı hayvanlar SU içerler, gözü de öte tarafta.
Kediye dikkat et, SUyu içerken gözünü yumar. ….
Hayvanlara dikkat cevaz ederken gözünü yumar, hiçbir hayvan yoktur ki böyle içerken etrafına baksın.

Yalnız insan hayvanı içerken etrafı!..
Ulan nimeti içiyorsun onu düşün!.. Yok!..
İşte böyle olmayana ne sünnettir ne farzdır.
Ondan biraz daha yukarı geldi mi sünnettir.
Daha yukarı geldi mi farzdır.
Ne farzı?..
Ne dedin de farzdır?
SUya karşı hürmet abdestle gusüldür.
Bu hiç inkar ve münakaşa edilemez.
Kat’î bir hakikat-i mutlakadır.
Anlamayan : “Aklıma girmiyor!” diye tepinmeye başlar.

Temizlik HAYY esmâsına hürmettir.
HAYY esmâsına hürmet etmek demek HAYY esmâsını tanımak demektir.
Bunu tanımak Allah’ı bilmek ve ona ubudiyet zühur etmek demektir.
Ondan dolayı temizlik imandandır buyurulmuştur.
En nazifetü minel iman.
“Temiz olanlar imanlıdır” demek değildir.
“Temiz olanlar imanlıdır” demek değildir.
“İmanlı olan muhakkak temizdir!” demektir.
Öyle yağma yok!..
Git traş ol, bilmem ne et falan, yıkan, sabunlan kolonya iletemizleniliyor.
Yooo yoooo!..
Eeee temiz olan, temiz olanlar imanlıdır, hayıııır!..
“İmanlı olan muhakkak temizdir!”
O imanlı olanın temizliği, işte farz temizliktir.
Temiz olmayan HAYY esmâsına hürmetsizdir.
Bilmeden imansızlığa girer işi.
Her tarafı hilesiz temiz olanın imanı muhakkak vardır.
İman, Allah’ı bilmek ve inanmak demektir.
O halde insanın kendi vücûdunu temizlemek için, Cenâb-ı Allah peşimizden dünyaya cennet taamını gönderiyor..
Milyarlardır sene yerden SUlar kaynıyor.
Bitti mi?
Senin elindeki sarnıç bitiyor.
Feselli ihzarına uyuyorsun da ondan.
Allah’ın SUyu bitmez!..
Bu anlattığım islamın ünlü hakikatlerini içki masaları, maddenin mülevves mülhidleri, haram içinde yüzen, Allah ve Râsülünün ne demek olduğunu bilmeyen münevver diye geçinen materyalist kafalara anlatmak niyetinde değilim…

Câhil, elinde yabanî tokmağı, cenneti kimseye vermez!
Sağına döndün mü : “Kâfir!”
Soluna döndün mü : “Kâfir!”
“Şunu yapma zındık oldun!”
“Bunu bilmedin günah oldu!” diye salyaları ağzından akan bazı cins zavallı hoca kılıklı, kılıklara da öğretmek kaygısında değilim…

Leş böceğinin, pislik sineğinin, gül veya bal üstünde işi nedir?
Zâten oralara konmazlar, sevmezler hem de konamazlar.
Balda yapışıp kalırlar.
Efendim, arının leş üstüne konduğunu gördünüz mü?
Hiçbiri söyledi mi size.
Onun işi, hep çiçeklerdedir.
Leş yiyen böcek vücûdundan yine pislik çıkarır.
Fakat çiçek, çiçek yiyen arı karnından asel, asel-i musaffa bal çıkarır.
Arada dünyalar kadar fark, gökler kadar azamet ve heybet gizlidir.
Bizim sözlerimiz gül kokan bir cesed, semâlar kadar temiz nurlu, büyük nehirler gibi coşkun iç âlemleri olanlar, başını secdeye koyanlar içindir, konuşuyorum ben.
Ruh cesedle birleşti mi KUL olur.
Ona abid derler Kur’ân lisanında.
Cesede ruh girdiği zaman, başlar kıpırdamağa bunun ismi abiddir.
Cesedden ruh çıkıp gitti mi onun ismine de demin namazını kıldığımız gibi ölü derler.
Cesede ruh girdimi ayağa kalkıyor abid oluyor.
Cesedden ruh çıkıp gitti mi buna da ne diyoruz.
Şimdi söyledim yahu, ölüm diyoruz.

Ruhun eli o halde cesed.
Cesede ne alıyoruz; Nimet, rızık, gıda dolduruyoruz cesedin içine. Onu sarf ediyoruz neces çıkarıyoruz, pislik çıkarıyoruz.
Cesed o halde dünyada necis, pislik yapıyor. İ’mal ediyor. …
Günah işliyor…
Haydi herkesin elinde zenbiller doğru pazara, neces i’mal için erzak gidip alıyorlar!..

Çok şayâne dikkattir efendiler!
Bunlarda ibretler gizlidir.
Bu kelimelerden ahreti görürsünüz.
Bu kelimelerin yan tarafından cenneti görürsünüz.
Hepsine baktın mı Allahu Zülcelal görünür.
Rasûlullah’ı görürsünüz.
Açın gözlerinizi açın!

O halde cesedin içine giriyor arı pislik imal ediyoruz.
Hepimiz bir pislik makinası.
Ruh da edepsizlik yapıyor.
O da günah işliyor.
Onun için yiğit insanlar riyazâta girerler, yemeği reddederler.
Sebebi, hiç olmazsa ben senede bin kilo neces yapıyorsam üç kiloya indireyim.
Bunu, Cenâb-ı Allah secdeye başını koyanlar için Ramazanı koymuştur.
Hiç olmazsa senede bir ay şey etme!
Pislik imal etme!
Onun için Recep, Şaban Ramazan.
Birisi Allah’ın ayı, birisi Rasûlullah’ın ayı, biri de secdeye koyanların ayı.
Öküz gibi obur gibi yeme!
Üç aylar diye büyük eskiler tutarlardı.
Bunun içindir bu!..
Yoksa şişmanlamak zayıflayım, bilmem ne demek için değildir. Ruhun Allah’a intikalı.
Cesedsiz oluşu büyük bir nimettir.
Mesela, şimdi ölen zât-ı muhterem.
Allah mağfiret eyleye!
Cesedinin içinde şeyin, tabutun yanında ruhu gitseydi bunun. Ruhsuz gitmesi yâni ruhun başka tarafa cesedin başka tarafa yâni huzur-u ilahiyeye cesedin ruhsuz gitmesi bizim için, insanlar için büyük bir nimettir.
Niçin?
Ruhun bütün günah ve cezasını cesede bırakıyor ruh, çekip gidiyor.
Cesedin toprakta yok oluşu, ruhun huzurda utanmasın diye Cenâb-ı Allah cesedi yok ediyor şeyin içinde.
Hep pisliğin bunun içinde gördü mü :
“Aman yahu ben ne yaptım deyip de utanmasın benim huzurumda diye cesedi yok ediyor Cenâb-ı Allah şeyde, kabirde.
Onun için cesede şeye giderken mezara, Setr-i avret emr olunmuştur.
Ruhun cesede işlettiği fenalıkları görmesi gafleti, nasibinden insanı mahrum eder, küfre yuvarlar.
Çok dikkat edin!
Ruhun cesede işlettiği fenalıkları görmesi gaflet, nasibinden insanı mahrum eder ve küfre yuvarlar.
Arada mazeret kapıları bulunsun.
Kulu affetmek çareleri mevcut olsun diye Cenâb-ı Allah bu şiyi etmiştir.

La yesetteru abdi inni fihi dünya la seterullahi yevmü’l- kiyameh.
Bir hadiste diyor ki dünyada bir kul kendini setreder, setri avretine riâyet ederse yarın yevmi’l- kıyamette Allah onun setri avretine şiy eder.
Onun için, hamamlarda erkekler, kadınlar çırçıplak!
Karanlıkta bile çırlçıplak olamaz İslam!
Bu şu demektir : “Karanlıkta, hamamda Cenâb-ı Allah hazır değil görmüyor!” demektir.
Başkası için setr-i avret değil, kendin için yapacaksın setr-i avreti. Evinde çırçıplak dolaşmak yok.
İslama yaraşır iş değildir bu.
Gusül yıkanma demektir Arapçada.
İgtisal tamam cesedi yıkanmak demektir.
Sıcak su ile yıkanmaya Araplar istigmam derler.
Soğuk su ile yıkanırsan igrak.
Hep ayrıdır Arapçada.

Onun için yalnızken bile setr-i avret emrolan yerlerinize..
Bazısı geçer aynaya etrafını metrafını seyreder, Maazallahu Teâlâ.
Ama ona farz değil bişey olmaz.
Ben secdeye başını koyanlara diyorum.
Kılma git, yap onu!
Fakat secdeye başını koydu mu bir kontrotuya girdin.
Bir kontrat yaptın Allah la.
Ben şunu şunu yapıp bu edebsizliği yaparsan bu kontrata sıkışmış olursun.
Allah’la alay etmiş olursun.
Secdeye başını koyanlar muayyen disiplin altına muayyen kaidelerin yolunda gitmek mecburiyetindedirler.
İşte setr-i avrete riâyet edenler.
Hayâ makamında olurlar ki bunlara hem hadis vardır hem âyet vardır : sual yoktur aşağıda!
Hayâ makamında âhirete intikal edenlere sual yoktur.

Hz. Osman-ı zünnüreyn radiyallahu anh bu makamında haşr olunacaktır.
Bir defa ömründe Hz. Osman çok yakışıklı güzel bir zât-ı muhterem.
Bir defa edep yerine bakmamıştır gözleri.
Kitaplar yazıyor.
Yarın Rûz-i İlahide Mahkeme-i Kübra’da Hz. Osman’ın sırası geldiği zaman, doğru gidecek, hangi cepheye gidecek bilmiyoruz ki mevkiilere mi gidecek emir çıkacak : “Ya Osman nemta!”
Hiç sualsiz doğru illiyine cennete gidecektir…

Onun için hayâ makamı böyle bildiğin gibi önünü iliklemek.
O önünü iliklemek şunu yapmak, bunu yapmak hayâyı görebilmek için lazım olan şeylerdir.
Hakiki hayâ büyük velîlerin hayâsı.
Bütün Cenâb-ı Rasûlullah’ın emirlerini bihakkın yerine getirmedikten, Allah’ın emirlerini de bihakkın yerine getirmedikten sonra Allah’a el kaldırmamaktır, hayâ diyor.
“Hangi yüzünen bir şey isteyeceğin!” diyor.
Hayâ gittikçe kıymetleniyor.
Yüzüklerde öyledir.
On kuruşluk yüzük, yirmi kuruşluk yüzük, elmas yüzük, pırlanta yüzük, bir milletin alamayacağı kıymette yüzük…

Onun için aziz cemâat!
Bu otobüs değil ki birinci kaçtı ikinciye bineyim.
On dakika evveli bir daha gelmez.
İslam otobüsü çekti mi gider.
Boş lakırtılara aldırmaaaaa!
Buğdayı çorak yere de ekme!
Yanı zıvırtı mıvırtı kafana doldurma!
İyi ve fena hükümler insanların idrakine göredir.
Dikenden gül, gübreden buğday çıktığı zaman.
Dikenden gül çıkara bilirsiniz.
Buğdaydan da, gübreden de buğday çıktığı zaman güzel ve kötü hükümleri değişir.
Kötü dediğin şeyden iyi çıkar, iyi dediğin şeyden fenâ çıkar.

Size gene bir şey daha vaaz harici söyleyeceğim.
Geçen günü öteki caminin oraya gittim.
Oralarda dolaşıyordum.
Bir belde pazara gittim.
Kur’ân-ı Kerim satıyorlar.
Yeşil kablı, kırmızı kablı, üstünde de yaldızlı yanlarında :
Lâ yemessuhu illelmutahherune.
“Buna temiz olmayanlar elini sürmesin!” yazdığı halde şöyle yerde, bu teyp kadar yüksek bir şiyin üstüne koymuş dolaplar molaplar yok Kur’ân-ı Kerim satıyor dükkanda, dışarıda…

Belki okumuşlar vardır içinizde Ebu Leysü’l İbrahim Semerkandî’nin Tenbihi’l- Gafilin diye bir kitabı vardır.
Büyük adamdır bu.
Onda Muaz İbnü Cebel radiyallahu anhdan bir hadis nakleder.
Hazel Kur’ânil metin ve nuri’l- mübin ve şifaün nafiül hikmetin müntenbih.
Bu Kur’ân metin ve nur-i mubin havi bir Kur’ândır.
Buna ismeti olmayanlar temiz olmayanlar ellerini yanaştırmasınlar.
İkinci hadiste Selasetümül gurba fiddünya.
“Üç şeyde Kur’ân dünya da garip kalacaktır!” buyurmuş Cenâb-ı Peygamber.
El Kur’âneti yevi’z- zalim.
Yev Arapçada boşluk demektir.
Zâlim insanın kafasında ezberde Kur’ân.
Zâlim Hâfızın.
Zâlim Hâfız demek ötekini berikini kıran değil.
Ne kırarsın seninde kafanı ezerler.
Zâlim demek Allah’ın emrettiği yolda gitmeyen, Sallallahu Aleyhi Vesellemin târif ettiği vazifeyi yapmayan, bilerek yapmayan ….

El Kur’âne zicevfi-z zalim.
“Kur’ân hangi o bilmeyen herifin kafasında ezberde ise!” diyor.
El Kur’âni zicevfi-z zalim, er rucülus salihi kavmü-s suve el mushafil beytül layıka
“Öyle bir ev ki içinde Kur’ânı Kerim açılıyor okumuyor kimse.”
Kur’ân orda gariptir.
“Öyle bir diri ki musaf-ı Kerim re’sden yukarı götürülmüyor.
Kur’ân okunurken memeden yukarı!
Kur’ânı evde asacağınız zaman!
Nasıl yahu evinizi yaptırırsanız kapı şu kadar boyda olacak diyor Belediye.
Yaptıramıyorsunuz başka.
Bu da Allah’ın Belediye emridir.
Kur’ân bir evin içine asıldığı zaman o evde en yüksek boylu kim ise onun re’sinden bir karış yukarı asılacak.
O adam “Allahuekber!” dediği zaman böyle elinin üst tarafında olur.
İzku-n nase menfahu’n-n nas!
“İnsanlara hayırlı olan en hayırlısıdır.”
Nabî olan Kur’ânı bu vaziyete sokup!
Öteki yaşlı bir insanı, öteki secdeye başını koyan bir insanı rendice etmeye hiç kimsenin hakkı selahiyeti yoktur.
Kur’ân-ı Kerime hürmet böyle olmaz efendiler!..

Rahmetli Aksekili Hamdi Efendi.
Eski Diyanet İşleri Reislerinden.
Bu Ankara da Cebeci de bir evcağız yaptırıyor.
Benim de bir ağabeyim vardı Allah rahmet eylesin.
Onun ile beni çok severdi gittik.
Bir Pazar günü ziyarete Cebeci’ye yanına Ankara’da.
Karşıladı bizi.
Kısa boylu, çok mübarek bir zâttı.
İlm-i kuvvetli.
Yalnız biraz asabiydi Allah rahmet eylesin.
Girdik kapıdan içeri sağda, solda bir oda, merdiven var, ordan çıkıyorsun, 4 oda da yukarda.
Mucize salonu var oturduk.
Soldan kapıdan girdin mi büyük kütüphanesi var böyle tavanlara kadar kitap dolu.
Diğer odalara çıkardı.
“Amuca!” dedim ben
“Birde üstünü görelim yeni yaptırdığın ev!”
Çıktık üstüne oralarda döşenmiş güzel bir ev.
Bi oda var : “Burası ne?”
“Ora kapalı, boş!” dedi
Hele hele dedim ki : “Ne hal aç da bakalım!” dedim.
Anahtarı üstünde açtık oda bomboş beyler.
“Amuca niye burası boş?”
“Oğlum dedi kütüphanenin üstüne geldi burası.
Ben kütüphaneyi yukarı yapacaktım!” dedi.
“Bir defa oldu. Aşağıda kitapların içinde Tefsirler var, şunlar var bunlar var. Yukarı çıkıp da oturmak doğru değil!” dedi.
Bunu Diyanet İşleri söylüyor.
Reisi Söylüyor.
Şimdi Diyanet İşlerinden şiy geldi efendim git hafız efendi bana İstanbul’dan bilmem ne Kur’ân-ı Kerimi yolla haydi postaya.
Haydi çuvaldan çuvala.
Yok efendim!
Bunlar hususi arabaynan nakledilir.
İşte bunlardır insanı harab eden.
Harab eden bunlardır insanı!
Sizin kolunuza şöyle bir balta birden vursa kesse acısı bir saniyeliktir.
Fakat baltayı şöyle yavaş yavaş yavaş sürtseler ne olur.
Haberin olmaz amma böyledir bunlar.

Zâtın birisi bir kağıt parçası üzerinde Allah’ın ismini çamurda bulmuş “Allah! Allah!” demiş.
Temizlemiş almış yıkamış götürmüş kurutmuş Kur’ânı Kerim’in üstüne koymuş.
Gece o artık rüyalarında bilmem nelerinde felan ikinci gün adama bir Tecellî-yi Rabbani geliyor Velîyullah oluyor adam.
Bu talebelerine söylüyor diyor ki : “Ben çamurdan, bir Allah’ın ismi vardı!” diyor “Onu kaldırdım Allah bunun hürmetine bana verdi!”
Daha bir kelime.
Biz koskoca Kur’ân’ı bu hale getirdik.
Benim kafam almıyor, bilmiyorum.
Kafam almıyor.
Onun için daima Allah indinde mertebe ta’zim ile isteyelim.

Eski büyüklerden Helvanî.
“Ben kalemimle bişey yazacağım zaman kalemimin ucunu keserken abdestliyim!” diyor.
“Hiçbir yazılı şiye ister Kur’ân olsun ister ne olursa olsun abdestsiz elime almam belki o kitabın içinde bir Allah kelamından bir harf vardır!” diyor.
Hürmete bakınız.
Hürmete bakınız.
Edebî hürmete bakınız!..

“Biz ölüm halinde olan kimseye sizden daha yakiniz!” buyuruyor Cenâb-ı Allah .
Biz diyor Allah.
“Ölüm halinde olan kimseye sizden daha yakiniz.
Fakat siz bunu göremezsiniz!” âyet-i kerime bu.
Ölü görür çünkü ondan perde kalkmıştır.
Ne demek istedim hiç biriniz anlamadınız.
İki âyet-i kerime.
“Biz ölüm halinde olan kimseye sizden daha yakiniz. Fakat siz göremezsiniz” buyuruyor Cenâb-ı Allah.
İnsanın gözü ancak ölüm halinde açılır.
Bir de ölü görür diyor.
Çünkü ondan perde kalkmıştır.
“Mutu kable ente mutu.”
Ölmeden evvel ölenin de gözü açıktır.
Nasıl açılır?
Bütün pislikleri yok ettin, pencere buğulu olursa elinlen silersin ondan sonra dışarı.
İşte âyeti pencerenin yanında.
Pencere buğulanırsa görmek için elini açarsın.
O görme işi de : “mutu kable ente mutu.”
“Ölmeden evvel ölünüz!”
İçinizdeki bütün pislikleri atınız.
Nur-u Muhammedi ile görünüz.
Onun için sokaktan geçiyor.
Kur’ân orda hiç göreniniz yok. Neden?
Vaiz ordan geliyor bilmem ne hamam böcekleri gibi dolaşıyorlar.
Allah Allah!…
Cemâat gözünüzü açınız.
Gözünüzü açınız.
Allah hepimize hidâyet nasip eylesin.
Allah’ın haber verdiği şeyde gizlilik yoktur.
Bunlar âyet.

“Size şah damarınızdan daha yakinim!” diyor Cenâb-ı Allah.
Kulda Allah’a yakınlık vardır.
Herhangi bir insanı diğerinden ayırmadı Cenâb-ı Allah.
“Size şah damarlarınızdan daha yakinim!” diyor.
Mü’mine, Velîye, Peygambere, kafire, Firavun’a.
Ayırmıyor.
Size diyor.
Beşere iniyor.
Beşer meşveretten gelir Arapçada.
Konuşmaya giren demek.
Allah’ın muhasibidir.
Onun için insanlara diyor.
Ben size şah damarınızdan daha yakinim.
Kim olursa olsun kafiri zındığı, hepimize şah damarımızdan daha yakin.
Hiç kimseyi ayırmıyor.
Onun için âhir zâhirin aynıdır.
Batında evvelin aynıdır demek.
Hakk’ı, Hakk’tan, Hakk gözüyle gören kimseler Hakk’ı bilenlerdir.
Nefsin gözüyle âhirette görmeyi.
Haaa ben öldükten sonra âhirette göreceğim diye uğraşanlar câhillerdir onlar.
Nefsin gözüyle âhirette görmeyi bekleyen kimse de câhildir. “Dünyada kalb gözü kör olan, âhirette de kördür” âyet-i kerime. Burada göremiyorsun orada ne göreceksin?
İşte câhil bu!
“Ben herkesin andığı gibiyim” diyor Cenâb-ı Allah.
Bu dünyada Allah’ın bütün esmâsını göremezsen ötede arama göremezsin.
Hakk’ın nurunu taşıyan bedenin, Hakk nuru taşıyor bedenin şuh çekmesi bu nura hakaretdiiir!.
Onun için İslamiyette fuhuş, şu bu hepisi haramdır.
Taşıdığın nura.
Kur’ânı da bu vaziyete getirmek yine fuhuştur.
Fuhuş yalnız kadının erkeğin gayr-ı meşru birleşmesi değildir.
Anil fahşai vel münker.
Nuru korumak için helâlen cima’da, karı koca cima’ yapar, helal olduğu halde Cenâb-ı Allah nuru taşıdığın için : “Kalk yıkan!” der.
Emri çıkar.
Bunun için kalkar gusleder…

Kalb nuru!
Kalb, yüzük taşını taşıyan yuva vardır ya.
Elinizde yüzük vardır bakın yüzüğe.
Bir yuvası var yüzük taşı oraya giriyor.
Kalb, yüzük taşının yuvası gibidir.
Yuvarlak ise taşta yuvarlaktır.
Köşeli ise taşta köşelidir.
Kapalı ise taşta kapalıdır.
Kalbde Allah’ın tecellîsi Kalbin bu yüzük taşının yuvasına göredir.
Nasıl yuvan var ise ona göre tecellî eder.
Sıkarsın o yuvayı.
Apartımanlan, şunlan, edepsizliknen olursa kıpırda oraya taş girmez.
Onun için : “Bu dünya da kör olan âhirette de kördür!” âyeti bu demektir.
Yoksa gözünü kapa aç, gözlüklü!
Bu dünyada gözlüklü iken aşağıda da gözlüksüz gibi bir âyet olur. Yooo Allah’ın âyetlerinde hiç gizli bişiy yoktur.
O yuvayı temizle onar!

Allah, kulun isti’dadı derecesine göre tecellî eder. Âyet.
Allah’ın dünya da iki türlü tecellîsi vardır.
Tecellî ne demektir?
Görünmek demektir.
Bak ziya var burada güneş tecellî etmiş hani güneş ötede arıyorsun.
İşte birbirimizi görüyoruz yavvv!
Tecellî işte bu!
Tecellî iki türlü bulanların dünyası.
Bir gayb aleminde tecellîsi.
Bir şehadet aleminde.
Huvallahu ellezi la ilahe illahu alimul gaybu ve şehadeh.
Bu alemlerden gelen tecellîdir.
Gaybî Tecellî kalbin kendisine kendisinde mevcut isti’dada göre olandır.
Bu tecellî gayb alemine ait Zâtî Tecellîdir.
Senin kalbinin şiyin, yüzüğünün kalb yüzüğünün yuvarlaksa sana kuyumcu efendi yuvarlak şiy gönderir.
Yassıysa yassı gönderir.
İriyse iri gönderir.
Kapalıysa gene şey burada adres yoktur diye gerisin geri gider.
Bu Gaybi Tecellîdir.
Kalb içun istidat hasıl olunca, eğer bu gaybi tecellîden istidat hasıl olursa o zaman Sururî Tecellî başlar.
İnsan başka aramağa başlar.
Başka olur.
Öteki insanlardan başka olur.
Bambaşka olur…

Onun için Kur’ânı Kerim de bir âyette buyuruyor ki :
“Bunda yâni hazel Kur’ân bu Kur’ân’da kalb sahibi olan kimse için muhakkak öğüt vardır!” diyor.
Çok dikkat edin cemâat!
Fazla inceliyorsun kopmasın!
“Kalb sahibi olan kimse için muhakkak öğüt vardır!” diyor.
“Akıl sahibi için!” demiyor dikkat buyurun.
Kur’ân-ı Kerim âyet : “Kalb sahibi için muhakkak öğüt vardır!” diyor.
“Akıl sahibi için!” demiyor Kur’ânı Kerim.
Kur’ân akıl sahibi olan kimse için bir öğüt değildir.
O ancak kalb sahipleri için bildirilmiştir.
İşte âyet-i kerime!..
Akıllı olan, akıl için olaydı bu kadar dünya gibi akıllı insan var hepsi şiddetle algılardı.
Bunlar neye benzerler bilir misin?
Şişi verdik gözü de şişmeyi semizlik sayan şey.
Şişmeyi semizlik sayanlara söylemiyorum!
Ateşsiz odunu üfülemeye kalkanlarınan da konuşan yok!
Bunlar bundan bişiy anlamazlar!..

Onun için bir âyet-i kerime de :
“Allah her an her gün şuyundadır”
Yâni her an tecellî etmektedir.
Her tecellî derhal zail olarak yerine yeni bir tecellî demektir.
Bu var ile yok olma arasındaki zaman o kadar kısadır ki, bir tecellî ötekine bitişik gibi görünmekte ve hissedilmekte tecellîde tekrar yoktur.
Bir tecellî bitecek tekrar edip de yoo!.
Aman aman aman haa!..
Tecellî de tekrar yoktur.
Olsa Allah’a az ile şey ider!
“Demek ki bitti bundan sonra yapamıyor!” demektir.
Tecellî de tekrar yoktur!
“Yok olup Var ol!”
İnsanlar her an-ı vahidde yok olup var oluyorlar biz farkında değiliz!..

Bakın bu elektrik saniye de 60 defa yanar söner mütenâlkib ceryandır.
Fakat biz onu devamlı görürüz.
Pervane dönerken onu siz dönmüyor görürsünüz.
İnsanlar an-ı vahidde yok ve var olurlar.
Onun için :
İnnehu min süleymane ve innehu bismillahirrahmanirrahiym : Belkısa gittiği zaman Belkıs dönüyor şeye biliyorsunuz.
Bâhira isimli veziri : “Ben daha çabuk getiririm Belkıs’ı!” diyor.
An-i vahidde Belkıs’ın köşkü Hadremut’tan kalkıyor şeye geliyor.
Belkıs : “Bu benim köşkümdür!” demiyor.
Niçin demiyor bunlar Kur’ân’ın icadıdır.
“Benimkinin aynı!” diyor.
O, ordan alıp da böyle getirilmedi.
An-ı vahidde yok olup var oldu.
Bir anda yok oldu bir anda var oldu.
Bizim idrak hududumuza girmediği için bakın işte âyet bu!
60 defa saniye bir dediğimiz zamanda 60 defa yanıp sönüyor.
Onun için bizim idrak hududumuza girmiyor.
İnsanın kendi nefsine gözcülük etmesi Hakk’ın onu gözetlemesidir.
Allah’ın gözüyle bakıyor.
Bir hadisi kudsi de ne buyuruluyor bakınız :
Hakk’ın Allah’ın kendisine dua eden kulun sesi hoşuna gidince : “Yâ Rabbi dua ederim!”
Bu ses Allah’ın hoşuna giderse diyor gecikince ondan yüz çevirdiği için değil ancak kulunu sevdiği için kabulu geçiktirir diyor Cenâb-ı Allah.
gecikince ondan yüz çevirdiği için değil ancak kulunu sevdiği için kabulu geciktirir diyor Cenâb-ı Allah.
Taki kul tekrar duasını yapsın diye.
Yâni tecellîsi devam etsin, bitirdi mi duayı yok artık demektir. …. Kul dua eder geçiktirir mahsus onun hoşuna gider Cenâb-ı Allah’ın bir daha yapsın diye geciktirir.

İhtiyarlık yaradılışın aslına dönmeye namzedliktir.
“İhtiyarım!” denmez.
Zayıf daha fazla olsun da kötü bile ihtiyarlık durumu aynıdır.
Farkı, onun dışında, size bişey diyemem.
Onun için deminde dediğim gibi Peygamberlere 40 yaşından sonra Peygamberlik Nebîlik gelmiştir.
Bu hikmet çok incedir.
Bunu da böyle söyledik!
İhtiyarlık yaşında insanlar hakiki insanlar ketum olurlar.
Gençlik yaşında gevezedirler.
Bazılarının çenesi düşer onlar insan değildir zâten.
Onun için Araplarda bir tabir vardır.
“İlim gibi ruhanî ve dua gibi de hissi”dirler.
Nasıl olur?
Şu Eskişehir de köpek mi çoook, koyun mu çok?
Koyun çok.
Koyun her zaman kesilir.
Köpeği kesen yok.
Koyun bir defa doğurur.
Köpek 9 tane birden doğurur, 3 defa doğurur.
Sayın bakalım koyun mu çok köpek mi çok.
Koyun çoook.
İşte bereket budur.
Tevhidde bunun gibi görünmek.
Onun için Velî diye bir lakırdı vardır.
Velî, Velî.
Velî Allah’ın isimlerindendir.
Nebîlikten büyüktür Velîlik.
Allah’ın esmâlarında var mı Resul, Nebî, Peygamber diye fakat Velî esmâsı vardır.
Mubalağa ile Arapçada mübalağa vardır.
Sagir, küçük. Asgar daha küçük daha küçük.
Azim büyük Azam daha büyük.
Mubalağa derler buna. .
Acem düzmesi mübalağa değil, mubalağa.
Velî kelimesi mubalağa ile hamdedici demektir.

Onun için Cenâb-ı Peygambere hamdedici manası ile biliyorsunuz velîyül denmekte
Nebîler yâni Peygamberlik gelmeden ki Nebîler kendi aile efradı, yakınları ve ümmetleri arasında karanlıkta kalanlar için bir nimettir, değil mi?
Nebîlerde böyledir.
Allah Peygamberlerin ümmetinden amel ve şükür ister. Kendilerinden istemez Peygamberlerin.
Zira peygamberlik verdiklerinden bilmukabele istemiyor.
“Al Peygamberliği verdim.
Bana şu kadar kurban kes!
Şu kadar namaz kıl!
Üç yüz kile buğday gönder!” yook!
Vehhab ismi vardır El Vehhab Allah’ın.
Bol nimetle bağışlayıcı demektir.
Hangi isim Vahhab ismi hangi kula nasıp olursa Allah’ın vermesidir.
Tek nasib.
Şükür onlarda, feyzli ışık alanlara düşen bir vazifedir.
O mübârek kandili yakan o zâtı gönderen Allah’a teşekkür etmek lâzım.
Peygamberin yolunda yürümek!.
O geldi haber verdi!..

KELMELER :

Çalakiyet : f. Çeviklik, süratlilik, tezlik.
Tekâmül : Kemâl bulma. Olgunlaşma.
Yegâne : Tek, bir.
Taam : Yemek. Yenilen şey.
Hassa : (C.: Havass) İnsanın kendisine tahsis ettiği şey. Bir şeyde bulunup başkasında bulunmayan şey. Bir şeye mahsus kuvvet. Te’sir. Menfaat. * Adet ve alâmet. Ekâbir, kavmin ileri geleni.
Tahlil : Müşkül meseleyi halletmek. * Bir şeyi kolaylıkla tutmak. * Eritmek. * Bir şeyi helâl kılmak. * Yemine kefaret etmek. * Man: Terkibin zıddıdır. Bir kıyas neticesinin mantık şekillerinin hangisinden olduğunu bilmek için delilin tahlili, araştırılması. * Fiz: Mürekkep bir cismi tetkik etmek için esas unsurlara ayırma, çözümleme. * Kim: Analiz. * Tıb: İlâçla şişliği gidermek.
Kanaat : Aç gözlü olmayıp hırs göstermemek. Kısmetinden fazlasına göz dikmemek. Helâl ile yetinip haramı istememek. Az şeyi de olsa kısmetine razı olmak.(Semere-i sa’yine ve kısmetine rıza kanaattir, meyl-i sa’yi kuvvetlendirir. Mevcuda iktifa dûnhimmetliktir. M.) (Bak: Himmet)
Gusül : Boy abdesti. Temizlenmek. Maddî, manevi temizlik için şartları dâhilinde yıkanmak. Taharet-i Kübrâ da denir.
Muayyen : Görülmüş olan, kat’i olarak belli olan, belli, ölçülü, tayin ve tesbit olunmuş, karalaştırılmış.
Kâse : f. Tas veya çanak. Kâse gibi olan çukurluk. * Başı kaplayan ve başın üstündeki kemik.
Gasl : Yıkama. Gusül. Şartlarına uygun şeklide boy abdesti almak. (Bak: Gusül) * Birisini döğüp vücudunu acıtmak.
Terkib : Birkaç şeyin beraber olması. Birkaç şeyin karıştırılması ile meydana getirilmek. * Birbirine karıştırılmış maddeler.
Tecellî : Görünme. Bilinme. * Kader. * Allah’ın (C.C.) lütfuna uğrama. * İlâhi kudretin meydana çıkması, görünmesi. Hak nurunun te’siriyle kulun kalbinde hakikatın bilinmesi.
İsti’dad : Bir şeyin kabulüne ve kazanılmasına olan fıtrî meyil. * Kabiliyet. Akıllılık. Anlayışlılık. Allah Teâlâ Hazretlerinin (C.C.) insanlara ve sâir mahluklara tevdi buyurduğu kabiliyet kuvveleri.
Bilmukabil : Karşılıklı. Karşılık olarak. Mukabil olarak
Kat’î : Mutlak. şüphesiz. Tereddütsüz.
Mutlak : Salıverilmiş. Itlak olunmuş. Serbest. * Kat’i. Şüphesiz. * Aslâ bir şarta bağlı olmayan. Yalnız, tek.
Hakikat-i mutlaka : Kesin hakikat.
Mülevves : Kirli. Pis. Bulaşık. Bulaştırılmış. * Alıkoyulup sonraya bırakılmış veya durdurulmuş olan. * Tazelenmek için suda ıslatılmış şey. * Karışık, intizamsız.
Mülhid : Dinden çıkan, dinsiz, kâfir, imânsız. Haşir ve âhirete inanmayan.
Münevver : (Nur. dan) Mc: Kur’anî ve imanî eser okumakla ve ibadet ve taatla nurlanmış. Nurlandırılmış, ışıklı. * Uyanık. İntibaha gelmiş. Akıllı âlim. İmanî ve İslâmî tahsil ve terbiye görmüş. * Parlatılmış.
Materyalist : Fr. Maddeci. Her şeyi madde ile kıymetlendiren. (Bak: Maddiyyun)
Asel : Bal. Şehd. * Tatmak. * Su akarken yüzünde hâsıl olan kabarcık. * Cennette bir su.
Musaffa : Sâfileşmiş. Temizlenmiş. Süslenmiş.
Asel-i musaffa : saff bal..
Abid : Kullar. Köleler.
Abd : Kul, köle, Allah’ın kulu. Mahluk, insan. Hizmetçi. (Hür’ün zıddı). “Abd kelimesi Allah’ın bazı isimleriyle birleştirilerek erkek isimleri meydana getirilir. Abdullah (Allah’ın kulu). Abdulbâki (Ebedi olan Allah’ın kulu) gibi. Bu isimleri taşıyan insanlar buna lâyık olmaya çalışmalıdırlar.”
Cesed : Ten, gövde, vücut, beden. Ruhsuz vücud.
Neces : Murdarlık, pislik, necâset.
Necis : Temiz olmayan. Pis.
Zenbil : İçine öteberi konulup elde taşımaya mahsus, sazdan örülmüş ve üst tarafında yine sazdan kulpları olan, ağzı geniş kap.
İ’mal : Yapmak. İşlemek. İhdas eylemek. * Kullanmak. * Zabt, idare ve hâkimlik etmek. * Fık: Sözü mühmel bırakmayıp bir mâna ile mukayyed ve yüklü eylemek.
Şayân : f. Münasib, lâyık, yaraşır.
Erzak : (Rızık. C) Rızıklar. Azıklar. Yiyecek içecek maddeler. İhtiyaçlar. Maddi, mânevi muhtaç olduğumuz şeyler.
Riyazât : (Riyazet. C.) Nefsi terbiye maksadıyla az gıda ile geçinmek, nefsini hevesattan men’ ile faydalı fikir ve işle meşgul olmak.
İntikal : Bir yerden bir yere nakletmek. Tebdil-i mekân etmek. * Göçmek, geçmek. * Sirâyet. Bulaşmak. * Bir şeyin miras olarak kalması. * Bir mes’eleden diğer bir hususu veya neticeyi anlamak.
Yevmi’l- kıyamet : Kıyamet günü.
Setr-i avret : Başkalarına gösterilmesi haram olan yerleri örtmek. Şer’an örtülmesi lâzım gelen yerlerini örtmek. (Bak: Avret-Tesettür)
İgtisal : Yıkanmak. Gusletmek. (Bak: Gusül)
İgrak : Suya batırmak, boğmak. * Kabı doldurmak. * Edb: İmkânsız bulunan mübalâğa.
Maazallah : Allaha sığındık. Allah korusun.
Kontrotu : Kontrat, sözleşme.
Rûz-i İlahi : Rûz-i Haşr. (Ruz-i hesab) Kıyamet günü. * Âhiretteki toplanma günü. Haşir günü. Dirilip toplanıp hesap görülecek gün.
Mahkeme-i Kübra : Öldükten sonra, âhiretteki ve Allah (C.C.) huzurundaki mahkeme. Bütün insanların muhakemesinin huzur-u İlâhiyede yapılacağı yer.
Bihakkın : Tamamıyla, hakkıyla.
Tenbihi’l- Gafilin : Gafillere tenbihler, uyarılar.
Re’s : Baş, kafa. * Tepe. Uç. * Başlangıç. * Reis.
Nabî : Haber veren, haberci.
Selahiyet : Bir işe karışmağa veya o işi yapmağa hakkı olmak, vazifeli olmak, bir iş için emir almış olmak. * Bir dâvaya bakabilmek.
Ta’zim : Hürmet. Riayet. İkramda bulunmak. Bir zât hakkında büyük sayıldığına delâlet edecek surette güzel muâmelede ve hürmet ifade eden tavırda bulunmak.
Meşveret : Danışma. Konuşup anlaşma. Fikir edinmek için konuşup görüşme. Görüşme meclisi. (Bak: istişâre)
Muhasib : Danışma. Konuşup anlaşma. Fikir edinmek için konuşup görüşme. Görüşme meclisi. (Bak: istişâre)
Şuh : f. Şen ve hareketlerinde serbest olan. * Nazlı, işveli. * Açık saçık, hayasız. Oynak.
Fuhuş : Fuhş. Edeb ve terbiyeye uymayan hareket. * Haddini aşmak. Çirkin, kötü. İş ve sözde taşkınlık. Haram. * Çok günah ve çok fena bir fiil olan zina.
Gayr-ı meşru : Allah’ın rızâsına uymayan, şeriat hârici, kanunsuz iş.
Cima’ : Cinsi münâsebet. Çiftleşmek. * Zamm etmek.
Sururî : Sevinçli. Neş’eli.
An-ı vahid : Bir anda.
Mütenâlkib : peş peşe olan.
Hadremut : Yemen tarafında bir ülke.
Ketum : Sır saklayan. Herkese her şeyi konuşmayıp sırrını belli etmiyen. * Her şeyi gizleyen.
Mubalağa : (Mübalağa) Bir şeyi çok büyük veya çok küçük göstermek. Bir şeyi olduğundan fazla veya eksik göstermek. * Haddini aşmak. * Edb: Bir şeyi ifade ederken ya olduğundan fazla veya olduğundan çok noksan göstermek.” Habbeyi kubbe, kubbeyi habbe yapmak.”
Bilmukabele : Karşılıklı. Karşılık olarak. Mukabil olarak.
Vehhab : Çok fazla ihsan eden. Çok bağışlayan.

ÂYETLER :

abese vetevalla :

عَبَسَ وَتَوَلَّى
أَن جَاءهُ الْأَعْمَى
وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى
أَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنفَعَهُ الذِّكْرَى
“Abese ve tevella. En caihul’a’ma. Ve ma yudriyke le’allehu yezzekka. Ev yezzekkeru fetenfe’ahuzzikra. : (Peygamber), âmânın kendisine gelmesinden ötürü yüzünü ekşitti ve çevirdi. (Resûlüm! onun halini) sana kim bildirdi! Belki o temizlenecek, yahut öğüt alacak da o öğüt ona fayda verecek.” (Abese 80/1-4)

لَّا يَمَسُّهُ إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ
“Lâ yemessuhu illelmutahherune. : Ona ancak temizlenenler dokunabilir.” (Vâkıa 56/79)

أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاء كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ
“ E ve lem yerallezine keferu ennes semâvâti vel erda kaneta ratkan fe fetaknahüma ve cealna minel mai külle şey’in hayy e fe la yü’minun : İnkâr edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?“ (Enbiyâ 21/30)

Biz ölüm halinde olan kimseye sizden daha yakiniz :

وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنكُمْ وَلَكِن لَّا تُبْصِرُونَ
“Ve nahnu akrebu ileyhi minkum ve lakin la tubsirune. : (O anda) biz ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz.” (Vâkıa 56/85)

Size şah damarınızdan daha yakinim :

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ
“Ve le kad halaknel insane ve na’lemu ma tuvesvisu bihi nefsuh ve nahnu akrabu ileyhi min hablil verid : Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf 50/16)

Dünyada kalb gözü kör olan, âhirette de kördür :

وَمَن كَانَ فِي هَـذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي الآخِرَةِ أَعْمَى وَأَضَلُّ سَبِيلاً
“Ve men kane fi hazihi a’ma fe hüve fil ahirati a’ma ve edallü sebila : Bu dünyada kör olan kimse ahirette de kördür; üstelik iyice yolunu şaşırmıştır.” (İsrâ 17/72)

Anil fahşai vel münker. :

إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاء ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
“İnnellahe ye’müru bil adli vel ihsani ve itai zil kurba ve yenha anil fahşai vel münkeri vel bağy yeizüküm lealleküm tezekkerun : Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl 16/90)

Huvallahu ellezi la ilahe illahu alimul gaybu ve şehadeh. :

هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ
“Huvallahulleziy la ilahe illa huve ‘alimulğaybi veşşehadeti huverrahmanurrahiymu. : O, öyle Allah’tır ki, O’ndan başka tanrı yoktur. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O, esirgeyendir, bağışlayandır.” (Haşr 59/22)

Kalb sahibi olan kimse için muhakkak öğüt vardır! :

يُؤتِي الْحِكْمَةَ مَن يَشَاء وَمَن يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ أُوتِيَ خَيْرًا كَثِيراً وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُوا الأَلْبَابِ
“Yü’til hikmete mey yeşa’, ve mey yü’tel hikmete fe kad utiye hayran kesira, ve ma yezzekkeru illa ülül elbab : Dilediğine hikmet verir. Kendisine hikmet verilmiş olan bir kimse ise, muhakkak ona birçok hayır verilmiş olur. Ve bunu ancak halis akıl sahipleri tefekkür eder.” (Bakara 2/269)

Âyet-i celilede geçen ve halis akıl olarak tercüme edilen :
Elbâb : Lübbün çoğuludur.
Lübb : Öz, kalb, fuaddır.
Lübbü’l- lübb : Özün özüdür. Muhiddin Arabî Hz.lerinin bu isimli bir eseri vardır.
Burada kal, fuad vd. leri Özler olarak ifâde buyurulmuş ve Hocam da kalb olarak toplamıştır içindekileri..

Allah her an her gün şuyundadır :

يَسْأَلُهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ
“Yes’eluhu men fiyssemavati vel’ardi kulle yevmin huve fiy şe’nin. : Göklerde ve yerde bulunan herkes, O’ndan ister. O, her an yaratma halindedir.” (Rahmân 55/29)

İnnehu min Süleymanel :

إِنَّهُ مِن سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
“İnnehu min süleymane ve innehu bismillahirrahmanirrahiym : «Mektup Süleyman’dandır, rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla (başlamakta) dır.” (Neml 27/30)

image_print