Mecâzi ve Gerçek Aşk : XLV – L

III  : MECÂZÎ AŞK – GERÇEK AŞK
 
A Ş K
 
XLV
 
Türlü türlü cefânın adını aşk vermişler
Bu cefâya katlanan dosta halvet ermişler
 
Erenler, türlü türlü çile ve cefânın adını aşk koymuşlar!
Bu çileye katlananlar Dost ile halvete ermişler.
İlelik be bilelik “BİZ” liğinde Erenler katarına halka olmuşlar.
 
Halvet : Yalnızlık. Tek başına kalmak. Tenhaya çekilme. * Gizlilik.
 
 
Aşkdurur türlü belâ döndürür hâlden hâle
Dost elinden piyâle key melâmet olmuşlar
 
Aşk denilen şey türlü dert ve belâ demektir.
İnsanı akıl-fikir ermez hâllerden hâllere dödürür durur.
Bu sarhışluğun Birlik Bâdesi Dost’un kendi elindendir.
Onun için Hak Erenler Muhammedî Melâmet neşesini bilen, bulan , olan ve yaşayanlardır.
Muhammedî mahviyet içinde kendilerini kınar dururlar!
 
Piyâle : f. Kadeh. Şarap bardağı.
Melâmet : Kınanmışlık. İtab ve serzenişlik. Rezillik ve rüsvaylık.
Key : Çok, gayet, hakkıyla, iyice.
 
 
Kime kim aşk ulaştı her dem kaynaya taşa
İyi dirlik hem yavuz dört yanında durmuşlar
 
Her kime ki bu aşk değdi ise o kimse özünden kaynayıp taşmaya başlar.
İğer insanların iyi hayat tarzı dedikleri dünya dirliği ne gezer!
Erenlere göre dört yanlarını sarmış olan bu başkalrının iyisi kötü-karanlık bir dirliktir ve onların bulaşmasından korunmak gerekir.
 
Yavuz : Kara, kötü.
 
 
Her kim aşk eri ise aşka müşteri ise
Aşk onun yari ise canına od urmuşlar
 
Her kim ki aşk eri ise
Aşka müşteri-alacaklı olan ise
Ve Aşk onun yâri olmuş ise
De ki : “Canına ateş yakmışlar!”
 
 
Müşteri : Malı parayla alan. Satılan malı alan. * Bir yıldız ismidir. Jüpiter. * İstekli, arzulu.
 
 
Miskin Yunus’un canı başında ser-encâmı
Aşka münkir âdemi bu meydandan sürmüşler
 
Miskin Yunus’un canı
Başında ser-encâmı – hayat serüveni!
Aşkı inkar eden insanı bu aşk meydanından sürmüşler!
 
Ser-encâm : Başından geçen.
 
 
 
XLVI
 
Bir gün yüzün gören kişi ömrünce hiç unutmaya
Tesbihi sensin dilinde artık nesne ayıtmaya
 
Et Dost! (cc)
Senin yüzünü bir kere gören kimse ömrünce hiç unutmaya!
Onun her dilindeki daim tesbihi Sensin!
Onu artık bu zSenin zikriyin sarhoşluğundan arttık hiç bir şey ayıktıtıramaz!
 
Ayıtmak : Eyitmek, söylemek, demek, anlatmak.
 
 
Tâata duran zâhidin gözleri seni görürse
Tesbîhini unutup ol artık secde de etmeye
 
İşi gücü kulluk itâatı olan gerçek kemâlata ermemiş zühd-sakınma sahibi zâhid kişinin gözleri Seni bir kerre görse,
Tesbihini unutmak bir yana artık secdeyi de unutup edemez hâle gelebilir!
 
 
Ağzına şeker alıban gözleri sana duş olan
Unuda ol şekerini artık çiğneyip yutmaya
 
Ağgzında başka zevklerin şekeri olan birisinin gözleri seni aniden karşısında bulsa,
Ağzında o ayrılık şakerini de unutur çiğneyip yutmayı da unutur!
 
Duş olmak : Rastlamak.
 
 
Ben seni sevdiğim için eger bahâ derler ise
İki cihan mülkün verem dahı bahâsı yetmeye
 
“Benim Seni bu kadar çok sevdiğimin bahası, kıymeti ve bedeli nedir?” derler ise,
İki cihanın tüm milkünü de versem yinede bedelini yetirmiş olamam!
 
Bahâ : f. Kıymet. Değer. Bedel. Pahâ.
 
 
İki cihan (da) dopdolu bağ u bostan olur ise
Senin kokundan iyi gül bostan içinde bitmeye
 
İki cihan da dopdolu bağ, bahçe  olsa da Senin şahsına özel ve güzel kokun gibi kokusu iyi olan bir gül o bağlarda yetişemez!
Resimlerdeki güllerin kokusu da kendincedir!
Ama Ressamın kokusu kesin kendine mahsus zâtidir!
 
Bostan : (Bustan) f. Ağacı, çiçeği, yeşilliği çok olan yer, kokulu yer. Sebze bahçesi. * Kavun, karpuz.
 
 
Gül ü reyhan(ın) kokusu âşıklara ma’şuk yeter
Âşık olanın ma’şûku hergiz önünden gitmeye
 
Gül ü reyhanın kokusundan maksad, âşıklara ma’şuk yeter
Âşık olanın ma’şûku asla-hiçbir sûrette önünden gitmeye, gözleri başkasını görmeye!
 
 
İsrâfil sûrun urıcak mahlûkat durugelicek
Senin ününden artık hiç kulağım işitemeye
 
Dünya da kaderini yaşayayıp bir bu düzen son bulacak!
İsrâfil sûrunu üfürecek!
Mahlûkat tek tek toplanıp gelecek, öncesi-sonrası!
Ey Dost işte o zaman benim kulağım Senin sesinden başkasını artık hiç işitmeyecek!
 
 
Zühre yere inibeni sâzım nühayt eyler ise
Âşıkın işreti sensiz gözü ol yana gitmeye
 
Çoban Yıldızı inse de sazım ona seçme eserler çalsa dahi,
Ğönül eğlencesi Sensiz olunca Hak âşığın gözü o tarafa bakmaya!
 
Zühre : Çoban yıldızı. Sabah yıldızı. Târık. Venüs. Kervan kıran. Çulpan. Güneşten ikinci derecede uzak olan ve sair seyyarelerden daha parlak olan yıldızlar. * Berraklık, safilik.
Nühayt etmek : Nüvaht etmek. Sazda eser çalmak. Okşamak.
 
 
Ne ederler hân ü mâni ye sensiz iki cihanı
İki cihan fidî sana kimesne güman tutmaya
 
Bu insanlar bunca malı mülkü ne yapacaklar sonunda?
Hele Sensiz olan İki cihanı?
İki cihan da fedâ olsun Sana!
Bu aşkça söylenen inancımdan hiç kimsler şüphelenmeye!
 
Hân ü mân : Mal mülk, ev bark, varlık.
Fidî : Feda. Kurban. * Uğruna verme, gözden çıkarma
 
 
Sekiz uçmağın hûrisi eğer bezenip gelseler
Senin sebyinden özgeyi (gönlüm) hiç kabûl etmeye
 
Sekiz cennetin hûrisi eğer süslenip gelseler,
Senin yedinden özgeyi-başkayı gönlüm hiç kabûl etmeye!
 
Seb’ : İçmek için şarap satın almak. * Yakmak; (Seb’a) Yedi.(7)
Özge : Başka, diger.
 
 
(Bu) dünyada ne ola kim âhirette ol olmaya
Hûr ile gılman gelicek âşık elin uzatmaya
 
Bu dünyada her ne oluyorsa, kim âhirette o olmaya!
Hûri ile gılman gelse bile âşık dönüp elini uzatmaya!
 
Hûr : (Ahver. C.) Ahu gözlüler. Gözleri iri ve siyah kısmı pek siyah; beyaz kısmı pek beyaz olan kızlar. * Cennet kızları, huriler.
Gılman : (Gulâm. C.) Bıyığı yeni bitmiş gençler. * Cennet’te hizmet gören delikanlılar.
 
 
Yunus seni seveliden beşâret oldu cânına
Her dem yeni dirliktedir hergiz ömrün eskitmeye
Yunus Seni seveliden beri beşâret-müjdeler oldu cânına
Her dem yeni dirlikte-hayattadır katiyen ömrünü olur olmaz işlerde eskitmeye!
 
Beşâret : (Doğrusu Bişârettir) Müjde. Sevindirici haber. Hayırlı haber. * Müjdeye verilen ihsan. * Yeni çıkan acib şey.
 
 
 
XLVII
 
Sahhâ ol âşık canına kim dost ile visâli var
Canı birdir ma’şuk ile dahı ne türlü hâli var
 
Şerefine o âşık canının ki, onun Dost ile kavuşmasını yaşamaktadır.
Artık canı Cânân’ı iledir!
Ruhu Asl’ıyla biledir!
Başka ne gibi ayrı-gayrı hâli olabilir ki!
 
Visâl : (Vasıl. dan) Vâsıl olma. Sevdiğine ulaşma. Kavuşma. Ayrılıktan kurtulma.
Sahhâ : Bir içene sıhhat ve afiyet olsun yerine söylenen söz.
 
 
Cân u gönül akl u fehim nisâr olsun ma’şûkuna
Pes âşıkın ondan ayrı dahı ne mülk ü mâlı var
 
Can ve gönül, akıl ve fikir Ma’şûk’un ayağına saçılsın!
Zâten gerçek Erenlerden âşıkın başka ne malı-mülkü olabilrdi ki!
 
Fehim  : (Fehm. den) Anlayışlı, akıllı, zeki (kimse.)
Nisâr : Saçmak, dağıtmak. * İ’ta etmek. Vermek.
 
 
Bu yer ü gök ü arş u ferş (aşk) dadı ile kaimdir
Bünyâd aşktır âşıkta her bir arada eli var
 
Bu yer ve gök ü Arş ve Ferş aşkın tadı ile kaimdir-ayakta durur.
Temel-esas aşktır âşıkta, her bir yerde eli vardır.
 
Ferş : Yer. Yeryüzü. * Döşeme. Döşeyiş. Yaymak. Yayılmak. Döşenmiş şey. * Küçük develer.
Bünyâd : f. Temel, esas. Yapı, binâ.
 
 
Âşıkların ne kim varı tecrid gerektir arada
Her nesneye ol hükmeder her yol içinde yolu var
 
Âşıkların ne ki varı? Dünya hırsı yokluğu için tüm varlıklarla tecrid gerektir arada.
Onlar için tek Var olan Dosttur.
Her nesneye o hükmeder!
Her yol içinde O’nun yolu var!
 
Tecrid : Açıkta bırakmak. * Yalnız başına bırakmak. Tek başına hapsetmek. * Dünya alâkalarını kalpten çıkarıp Allah’a (C.C.) yönelmek.
 
 
Bâkıy dirIik seven kişi gerek tuta aşk eteğin
Aşktan artık her nesnenin değiştirilir zevâli var
 
Bâki-hep kalıcı bir dirlik-düzen isteyen-seven kişi için şart olan şey aşkın eteğini tutup-bırakmamaktır.
Aşktan başka her nesnenin değiştirilir bir sona erişi vardır!
 
Zevâl : Zâil olma, sona erme. * Gitmek. Yerinden ayrılıp gitmek. * Güneşin tam ortada gibi, baş ucunda bulunduğu zaman. * Güneşin nısf-ı nehar dairesinden batmaya doğru dönmesi. Seyrinin sonuna yaklaşması.
 
 
Âşıklara işbu sûret mesela gökçek gibidir
Yüz bin gömlek eskidirse âşıkların muhâli var
 
Âşıkların gördükleri işbu sûret, mesela en güzel-gökçek gibidir
Yüz bin gömlek eskitseler de, âşıkların başkasına bakmaları asla mümkün olmayan bir şeydir.
 
Gökçek : Güzel.
Muhâl : İmkânsız, vukuu mümkün olmayan. Bâtıl, boş söz. * Hurâfe olan nazariye.
 
 
Niceler aydır Yunus’a çün kocaldın aşkı kogıl
Rûzigâr uğramaz aşka aşkın ne ay u yılı var
 
Niceler derler Yunus’a : “Artık kocaldın-yaşlandın aşkı bırak!”
İnsanlara günleri, gençliği ve yaşlılığı getiren Rûzigâr uğrayamaz aşk ülkesinde!
Aşkın ne ayı ve yılı var!
 
 
 
XLVIII
 
Sensin benim canım canı sensiz karârım yokdurur
Uçmakta sen olmaz isen vallah nazarım yokdurur
 
Benim canım canı Sensin!
Sensiz kendi başıma kimlik-kişilik kararım yoktur!
Onun için eğer cennette Sen olmaz isen yemin olsun cennete bakmam bile!
 
 
Baksam seni görür gözüm söyler isem sensin sözüm
Seni gözetmekten gayrı yeğrek şikârım yokdurur
 
Her nereye baksam Seni görür gözüm!
Söyler isem Sensin sözüm!
Seni gözetmekten başka daha değerli takdim edebileceğim bir avım yokdur bu âlemde!
 
Yeğrek : İyi, daha iyi. Geçerli olan.
Şikâr : f. Av, avlanan hayvan. Avlama. * Düşmandan ele geçirilen mal. Ganimet.
 
 
Çün ben beni unutmuşum şöyle ki sana gitmişim
Ne kalde ne halde isem bir dem karârım yokdurur
 
Bak-gör!
Ben beni unutmuşum!
Şöyle ki Sana gitmişim!
Ne laf-sözde ne hâlde isem bir dan karârım yokdur hiç!
 
 
Eğer beni Circis’leyin yetmiş kez öldürür isen
Dönem geri sana varam zîrâ ki arım yokdurur
 
Eğer Sen beni Circis (as) gibi yetmiş kez öldürür isen,
Dönem geri sana varam!
Zîrâ ki arım-utanmam yokdur âşığın olarak!
 
Circis : (A.S.) : (Circis) Taberi tarihine göre: İsâ Aleyhisselâmdan sonra gelmiş ve Filistinde yaşamış ve onun şeriatı ile amel etmiş olan bir peygamberdir. Yedi sene içersinde tebliğde bulunarak çok işkencelere maruz kalmış, müteaddid defalar öldürülmüş ve mu’cize ile dirilerek tekrar tebliğ vazifesine devam etmiştir. Kendisine düşmanlık eden kavim ateşle helâk edilmiştir. En sonunda yine Cercis Aleyhisselâm şehid edilmiştir.
 
 
Yunus dahı âşık sana göster didârını ona
Yârim dahı sensin benim ayrık nigârım yokdurur
 
Yunus da diğer Erenler gibi âşık Sana!
Sen göster didârın-gül yüzün ona!
Tek Yârim de Sensin benim!
Senden ayrık-başka güzel yüzlü sevgilim yokdur benim!
 
Nigâr : f. Güzel yüzlü sevgili. * Nakış. Resim. * Nakşeden. * Put, sânem. * Resmi yapılmış, resmedilmiş.
 
 
 
XLIX
 
Aşk erinin gönlü dolu padişahtan nevâledir
Aşksız âdem nic’ anlasın çün şeriat havâledir
 
Aşk Eri’nin gönlü Padişahtan gelen nasiplerle doludur.
Aşksız olan insan nice-nasıl anlaya bilsin!
Çünkü şeriat bir emânettir, havâledir ve görevler ısamarlamasıdır!
 
Nevâle : Bahşiş. Kısmet, tâli’, nasib. * Yiyecek içecek. * Bir tek porsiyon.
Havâle : Bir işi veya bir şeyi başka birine bırakma. Ismarlama. * Görmeyi önleyen duvar gibi perde.
 
 
Aşkdur(ur) âşıkın canı aşka fidî hân ü mân
Aşk erinin armağanı aşksız kişiye belâdır
 
Aşkıdır âşıkın canı!
Aşka fedâ hân ü mânı – malı ve mülkü!
Aşk Erinin armağanı, aşksız kişiye belâdır-derttir.
 
Hân ü mân : Mal mülk, ev bark, varlık.
Fidî : Feda. Kurban. * Uğruna verme, gözden çıkarma
 
 
Kimi avret oğlan sever kimi mülk hân u man sever
Kim sermaye dükkân sever bu dünya hâlden hâledir
 
Kimi kadı şehvetinde kimisi âdi oğlancı!
Kimi mal mülk sever.
Kimi bazarcı sermaye-dükkan peşinde!
Her birisi hâlden hâle geçer durur bu âlemde!
 
Avret : Eksik. Gedik. Gizlenmesi lâzım gelen şey. Dinen örtülmesi vâcib olan âzâ, ud yeri. Utanılacak ve hayâ edilecek şey. Erkeklerde göbek ile diz kapağı arasındaki kısım. * Kadın. Zevce. Nikâhlı. * Gece uykuya yatacağı vakit ve seherden evvel uykudan kalkılacak saate de şeriat örfünde “avret” denir. Öğlen ve öğle uykusu zamanına da kezâ aynı isim verilmiştir.
 
 
Âşık dünyâyı ne eder akıbet bir gün terk eder
Aşk eteğin tutmuş gider her kim gelirse salâdır
 
Âşık olan kişi sonunda bir gün terk edeceği dünyâyı ne yapacak ki onun dandiline oynasın!
Âşık, Aşk eteğin tutmuş giderken her kim gelirse-önüne çıkarsa o kimseyi de aşka çağırır!
 
 
Ezelîden ol padişah elime sundu bir kadeh
İçeliden kılarım ah bilmezem ne piyâledir
 
Ezelîden o Padişah elime sundu bir kadeh
İçetğimden beri “ah!” çekmekteyim.
Bilmezem nasıl bir kadehmiş bu!
 
Piyâle : f. Kadeh. Şarap bardağı.
 
 
Ey miskin Yunus nişânın aşktan esirdi bu canın
Dergâhında her dem onun valih u hayran kaladur
 
Ey miskin Yunus senin nişânın aşk!
Aşktan sarhoş oldu bu canın!
Dergâhında her dem O’nun hayret  ve hayran kaladur!
 
Vâlih : Keder ve hüzünle aklı gitmiş, şaşırmış, hayrette kalmış.
 
 
 
L
 
Tanğrı için canım canı cefâ ise tapdur yeter
Senin fırâkından beter azap dahı var mı beter
 
Tanrı Teâlâ için, canımın canı oluş cefâ ise boynum eğiktir yeter
Yâ Rabb Senin ayrılığından beter azap başka var mı beter?
 
Tap : Yeter gelmek, kâfi, yeter, boyun eğmek.
Fırâk : Ayrılık. Ayrılmak. Hicran.
 
 
Aşkın odu yüreğimde yandığına âlem tanık
Nerde bir od yanar ise nişânı var tütün tüter
 
Bu aşkın ateşinin yüreğimde yandığına cümle âlem tanık.
Nerede bir ateş yanar ise onun bir nişânı-izi volur ve tütünü tüter.
 
 
Aşkın çeri saldı benim gönlüm evi ıklîmine
Cânımı esir eyledin n’ider bana yağı Tatar
 
Ey Dost!
Gönül evim ülkesine Aşk Askerini saldın!
Cânımı esir eyledin!
Bundan sonra bana düşmanTatar gelse ne yapabilecek ve neyimi alacak?
 
Yağı : Düşman.
 
 
Ecel salam ıklimlere vasiyet kılam âşıklara
Ma’şûkadan diyem sakın oynar âşık gönlün atar
.
Ben ecel bildirisin ülkelere salsam,
Âşıklara : “Ma’şûkadan sakının!” diye vasiyet etsem de onlar bu aşşk kumarını gönlünü ortaya koyarak oynarlar!
 
 
Aceb bu benim derdime ne için derman bulunmaz
Kim bulısar derman ona kişiyi kim beri tutar
 
Aceb bu benim aşk derdime ne için derman bulunmaz?
Kim bulacak olsa ona bir derman,
Aşk, o kişiyi benden uzak tutar!
 
 
Resmidürür sultanların kullar günah eyleyince
Ya edebler ol kulunu ye mezada verir satar
 
Sultanların âdeti odur ki kulları bir günah eyleyince,
Ya o kulunu terbiye edip edebler veya açık artırma ile başkasına satar verir!
 
Mezad : Artırma ile yapılan satış. * Tuluk, dağarcık.
Resm : (Resim) Yazma, çizme, desen. * Eser, iz, nişan, alâmet. * Suret. * Tertib. Tarz, üslub. * Fotoğraf resmi. * Âdet, usul, tavır, davranış. * Alay, merâsim. * Man: Bir şeyi başkalarından ayırdeden tarif.
 
 
Yunus şikâyet eyleme yardan cefâ gördüm diye
Cümle âşıklar hâceti ma’şûka katında biter
 
Ey Yunus sen şikâyet eyleme Yârdan : “Cefâ gördüm!” diye,
Cümle âşıkların lâzım ve lâyıkı Ma’şûka katında biter, hâlledilir!
 
Hâcet : (C.: Hâcât) İhtiyaç, lüzum, muhtaçlık.
image_print