HATİME – SONUÇ

Muhiddin-i Arabî Hz. Füsus’un son kısmında, önce anlatılan mânâalara uygun şeyler söylemiştir.
Anlattığımız mevzu ile ilgili olduğu için, buraya kısmen alıyoruz.
 
Hazret, özetle söyle diyor:
Varlığına itikad edilen Allah, kulun zannına göre yapılan ilâhtır.
Bu bir sıfattır ki:
Kulun kendiliğinden yaptığı bir ilâh olup övgülerini de, ona göre yapar; Hakkı kendi dar çerçevesine sokmuş olur.
Bu sebepten kendi itikadına uymayan kimsenin itikadını kötüler.
Sebep: Hakk’ın arzusuna değil, kendi zannına uymayışıdır.
Eğer insafı olsaydı böyle yapmazdı..
O kul, böyle yapmakla kendine özel bir ma’bud yapmış olur ve kendine uymayan herkesi kötüler; çünkü câhildir.
Şayet Bağdadlı Cüneyd’in -Allah ona rahmet eylesin- dediği:
“Suyun rengi kabının rengidir.”
Cümlesindeki mânâyı anlamış olsaydı; hiç kimse ile çekişme yolunu tutmazdı.
Her itîkad sahibine, itikadını teslim eden bir irfan sahibi olurdu.
Hakk Teâlâ’nın her sûrette tecellisini görür ve bilirdi.
O kendine özel bir ma’bud tasavvur eden kişi, sadece bir zan sahibidir.
Ne âlimdir, ne de ârif…
 
Bu sebepten Allah-ü Teâlâ:
“Ben kulumun zannına göreyim.” buyurdu.
Bunun mânâsı şudur:
“Kulum, beni ne şekilde düşünürse ona göre öyle var olurum.”
Bu, ister itlak, isterse takyîd olsun; değişmez.
Hakkında çeşitli itikad beslenen ilâh muayyen, mahdut ve sayılıdır.
Kulun kalbine sığan ilâh da odur.
Yani: Hakkın bir tecelli yüzüdür; başka ilâh değildir.
Ama, mutlak olan ilâh;
Celâl sahibidir ve ondan başkası bulunmaz; hiç bir yere de sığmaz, hatta gönüle bile sığmaz.
Nasıl sığsın ki, cümle eşyanın aynıdır.
Zâtından gayrisi yoktur, hatta gönülün dahi aynıdır.
Hatta:
“Kendi varlığına sığar veya sığmaz.” demek de caiz olmaz..
İş buna göre düşün ve anla.
 
Yukarıda anlattıklarımızın, kolay anlaşılması için, bir misal getirmek isteriz;
Şöyle ki:
Bir sevgilinin güzelliğine bakılsa ve onun etrafına yüz bin ayna konsa o sevgili kaç yüz bin görünür, ama aslında bir tanedir.
Öyle iken, aynaların kabiliyetine ve istidadına göre; kiminde parlak; kiminde kederli görülür.
Kiminde doğru, kiminde eğri büğrü olur.
Bu hâle göre bir kimse sevgilisinin bir aynada yüzünü görüp geri kalanları inkâr etse ârif olmamış olur.
Ârif olan, cümlesini ikrar eder.
Hangi aynada görürse tasdik eder; hatta aynasız olarak dahi görür.
 
Bir şiir:
 
Nice yüz bin göze gelen hurf sûretmiş aşikâr;
Kendi hüsnüne, yine kendisi olmuş talebkâr…
 
Bu gibi misalleri, fazla açıklamak gerekmez.
İrfan sahibi ne kadar düşünürse ve ne kadar zevk alırsa o kadar misal bulur.
Bir misal daha beyan edelim.
Şöyle ki:
Bir kimse güneşin ziyasını görmeden, hayli zaman karanlık bir yerde kalsa, günün birinde o yerin etrafı renkli ve çeşitli camlarla açılsa, sabah güneşi doğunca, o camların her birine ayrı bir ışık vurur.
Bu ışığın dokunduğu her cama göre içeriye bir renk düşer.
O zât ise:
“Güneşin rengi yeşildir; kırmızıdır..” diye türlü iddialara düşer. Hayal ve tasavvura kapılır.
Ama, irfan sahibi işin hakikatini bilir ve ona göre davranır.
O bilir ki: Suyun rengi, kabının rengidir.
Yine bilir ki: Eşyanın cümlesine ışık tutan Hakkın nurudur:
“Allah, yerin ve semaların nurudur.” (24/35)
Ayet-i kerimesi bu durumu pek güzel anlatır.
İrfan sahibine göre, iki cihanın aynasından görünen tek yüzdür.
Hâl böyle iken, her ârif bir başka kemâle ermiştir.
Bir kısmı şöyle der:
“Sonunda, Allah zâtını görmediğim hiçbir şey yok.”
Bir kısmı da şöyle der:
“Allah’ın zâtını içinde görmediğim şey yok.”
Bir kısmı da:
“Her şeyden evvel onu görürüm.” der.
Bir kısmı da:
“Ancak. Allah.” der.
Bir kısım ârifler ise:
“Allah’ı ancak, Allah görür.” der.
Bu görüş meselesinden beş şekil hâsıl olur.
İrfan sahibi bu beş hâli bulup varlığında topladıktan sonra, beş şekil daha hâsıl olur ki, onun ayrıntılarına girmek uygun değildir; keşfi dahi haramdır.
Arzu eden kimse Kâmil İnsanın eteğine yapışıp ondan talep etsin. Zira:
“Tatmayan bilmez..”
Kaidesi esastır, yazı ile olmaz; vesselam.
Yardımcı Hak’tır…
Allahü Teâlâ’nın yardımı ile eser tamam oldu.
 
 
Hatime : Son. Nihayet. Son söz.
 
İnsaf : Merhamet ve adâlet dâiresinde hareket. Hakikatı kabul ve itiraf.
 
İtîkad : İnanmak. İnanç. Sıdk ve doğruluğuna kalben kararlı olmak. Gönülden tasdik ederek inanmak. Dinin temelini meydana getiren şeylere inanmak. (Bak: İltizam)
 
Takyîd : (Kayd. dan) Kayıt ve şarta bağlanma. Şart koşma. Bağlama. Deftere yazmak. * Harfe nokta ve hareke koyma.
 
Huruf : (Harf. C.) Harfler. İsim ve fiil olmayan kelimeler. (Bak: Harf)
 
Talebkâr : f. İstekli, talebli, arzulu.
 
اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ الزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِن شَجَرَةٍ مُّبَارَكَةٍ زَيْتُونِةٍ لَّا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُّورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِي اللَّهُ لِنُورِهِ مَن يَشَاء وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
 
“Allahü nurus semavati vel ard meselü nurihi ke mişkatin fiha misbah elmisbahu fi zücaceh ezzücacetü ke enneha kevkebün dürriyyüy yukadü min şeceratim mübaraketin zeytunetil la şerkiyyetiv ve la ğarbiyyetiy yekadü zeytüha yüdiy’ü ve lev lem temseshü nar nurun ala nur yehdillahü li nurihi mey yeşa’ ve yadribüllahül emsale lin nas vallahü bi külli şey’in alim .:
Allah, göklerin ve yerin nûrudur. O’nun nûrunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. O lamba kristal bir fanus içindedir; o fanus da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da, batıya da nisbet edilemeyen mübarek bir ağaçtan, yani zeytinden (çıkan yağdan) tutuşturulur. Onun yağı, neredeyse, kendisine ateş değmese dahi ışık verir. (Bu,) nûr üstüne nûrdur. Allah dilediği kimseyi nûruna eriştirir. Allah insanlara (işte böyle) temsiller getirir. Allah her şeyi bilir.” ( Nûr 24/35)
image_print