Hased ve Kin Destanı-1

HASED ve KİN DESTANI
 
Uzan olma niçeme yol emindir
Harâmi çok bu yolda der kemindir
 
Yolun eminliği konusunda uyğun kara veridm sanma!
Bu yolda yol kesen pusu kurmuş soyguncu çoktur.
 
Niçeme : Niceme kim. Ne kadar, her ne kadar.
 
Harâmi : Haram yiyen. Soyguncu. Katı-üt tarik, yol kesen. Haydut.
 
Kemin : Aşağı, pusu.
 
 
 
Eğer dinler isen diyem nasîhat
Hasedle hıkddan sâkın be gayet
 
Eğer dinler isen sana nasihat eydim!
Hasedle kinden çok çok sakın!
 
Hıkd : Kin.
 
 
 
Kadimden bû ikîdir mir-i leşker
Yürüyüp her biri bildiğin işler
 
Eskiden beri kötülük askerlerinin başıdır bu ikisi.
Hased ve kin daima kötülüğe yürür ve bildiğin işler.
 
 
Mir : Amir. Bey. Baş. Kumandan. Vâli.
Leşker : f. Asker.
 
 
 
Hasud bir kişidir dâim o rencûr
Vücûdu sağ iken renc ile makhûr
 
Hased bir kişi daima bir iç sıkıntısı içindedir.
İçindeki hasedlik bir iltihap gibi sürekli rahatsız eder.
Aslında vücudu sağlıklı olduğu hâlde özündeki hased pisliğinden dolayı her zaman kahra uğramış gibi öfkeli ve hışımla yaşar.
 
 
Renc : f. Sıkıntı, zahmet, eziyet. * Ağrı, sızı. * Öfke, gazab, hışım.
 
Rencûr : f. İncinmiş. Sıkıntılı, rahatsız, dertli, hasta.
 
Makhûr : Muhakkar. Hakir görülen. Hakarete uğramış.
 
 
 
Mazarattan niçeme kim o kaçar
Eved tohumunu bitmez yere açar
 
Hased sahibi olan kişi zarar ziyan vermekten el çekip kaçamaz.
Gittiği yerlere hased tohumu eker.
Hiç ot bitmeyen yerlere de saçarki hased her yerde kök salabilir.
 
Niçeme : Niceme kim. Ne kadar, her ne kadar.
 
Mazarat : Zararlar, ziyanlar. Mazarrât.
 
 
 
Ne iş kim işleye kendüye ziyan
Kim ola kend’üzüne öyle kıyan
 
Bu nasıl bir iş ki kişi kendisine zarar verip ziyan etmekte.
Kim ola böylesi ki akılsuzca kendisine kıymakta.
 
 
 
 
Şeker yer ise dadı- dalı yokdur
Ki tatlu dirliği ile hâli yokdur
 
Şeker de yese tadını tuzunu alamaz.
Tatlı bir hayata ve hâle hep hasrettir.
 
 
 
Hasud eli onunçün ermez işe
Kime kim kuyu kazsa kendû düşe
 
Hasud kişinin onun için iyi işlere eli uzanmaz.
Kim kime kuyu kazarsa mutlaka sonunda kendisi düşer.
 
Hasud : Çok hased eden.
 
 
 
Diyem sânâ bahıllık neyidüğin
Sakınur kendüden kendü yedügin
 
Şimdi de sana cimrilik nedir anlatayım.
Bunlar öyle kimselerdir ki kendi yediğini bile kendinden sakınır-esirgerler.
 
Bahıllık : Cimrilik.
 
 
 
Kazancın kendünün kendüye vermez
Eli bağlı durur hayr îşe ermez
 
Kendi kazancını kendine verip kendi ihtiyaçları için harcatmaz cimrilik.
Hayır işlerine harcmaya gelince sanki elleri bağlır da para-pul veremez gibidir.
 
 
 
Bu ne hâldür sanâ ey faydasız can
Ki yokdur gayretin ey kaydasız can
 
Bu nasıl bir hâldirki hiçbir kazancından fayda sağlayamamaktasın
Kaldı ki cimrilikten kurtulmak için ne bir gayretin nede ayarlayıp akort etmen var!
 
Kayda : Nerede. Gayda. Ayar, akort, düzen
 
 
 
Göre ne hâldedir cânın u cismin
Ne kimsesin sen ü yâ nedir ismin
 
Bak-gör ne hâldedir cismin-bedenin ve canın-ruhun…
Sen ne biçim adamsın!
Yanedir senin adın ki cimriliğin meşhur olmuş aismin unutulmuş.
 
 
Bu ne kûteh- nazar yâ ne firâset
Ki bir dem olmadın kendinle halvet
 
Bu ne kadar kötü bir ileriyi görüş ve anlayışsızlıktır!
Ki sen bir an kendi içine kapanıp da durumunu değerlendirmedin!
 
Kûteh- nazar : Kısa görüş, ieriyi görmeyiş.
 
Firâset : Zihin uyanıklığı. Bir şeyi çabukça anlayış kabiliyeti. Bir kimsenin ahlâk ve istidadını yüzünden anlamak. Firasetin bir nev’i, sebebini anlamadan ve ilham eseri olarak vücuda gelen seziştir. Diğer nev’i ise kesbîdir. Muhtelif huy ve tabiatları bilmek neticesinde hâsıl olur. (L.R.) * Yiğitlik. * Binicilik.
 
 
 
Muhâldür âkıl olmaklık bahıldan
Ne kimse alkış eder âna dilden
 
Cimri bir adamda aklında olması olacak iş değil.
Hiçbir kimse dilden bile olsa onu alkışlayıp yaptığını beğenmez.
 
Muhâl : İmkânsız, vukuu mümkün olmayan. Bâtıl, boş söz. * Hurâfe olan nazariye.
Âkıl olmak : Akıllılık.
 
 
 
Ko sevme dünyeyi kim kala senden
Dilersen dilemezsen âna senden
 
Bırak bu dünyayı bu kadar da sevme!
Seni bıraksın artık!
İstesen de istemesen de ondan sana neticede bir fyada olamaz.
 
 
 
Süleyman’dan ilerü olmayasın
Hakıykattir cihanda kalmayasın
 
Ne kadar kazanıp saklasan da zenginlikte Süleyman aleyhisselâm’dan daha ileri olamayacaksın.
Esas hakikat ise sen de bu dünyaya kazık çakıp kalamayacaksın bunu da bil!
 
 
 
Bahîl olmak seni Hak’tan ayırdı
Kanı gayet hamiyyet  kanda vardı
 
Cimri olmak seni Hakk’tan Ayırdı
Hani nerde emanet olan güzel huyları namus gibi korumak gibi göstermen gereken hamiyet itinası-özeni nerede?
 
Hamiyet : Gayret. * Nâmustan gelen gayretle utanma veya kızma. * İstinkâf etmek. * Mukaddesatı ve milletin haklarını, mâmus ve haysiyeti korumak hususlarında gösterilen gayret ve ihtimam hasleti. İman ve İslâmiyeti ve Hz. Peygamber’in (A.S.M.) Sünnet-i Seniyyesini ve din ve mücahede kardeşlerini muhafaza ve müdafaa etmek gayreti.
 
Kanda : Nerede.
 
 
 
Hasseden kişi ne fâide görür
Neye kim lâyık isen Tanğrı verir
 
Hasislikten kişi ne fayda elde edecek?
Kim neye lâyık ise Hakk Teâlâ ona lâzım olanı tercihi gereği verir.
 
Hasis : (Hisset. den) Kötü huy, fena tabiat. * Ufak, değersiz. * Tamahkâr, cimri.
 
 
Neyî neye gerek ol bîle gerek
O kadirdir verir kîme ne gerek
 
Kime ne gerekiyor ise O bilse gerek.
Kadîr olan kime ne gerekse ona onu veririr.
 
 
 
Nasîbine senin sen nazar eyle
Anâ göre yarak kıl hazer eyle
 
Sen İlâhi nasibine bir göz at-kısmet olması için gayret et!
Akibetinden kork da ona göre hazırlığını doğru dürüst yap!
 
Yarak kıl : Hazırlan.
 
 
 
Zektâsız hayvan (u) sadakasız mâl
Ne berhudâr ola bunun gibi hâl
 
Kazandığın hayvanların zekatını ve malın sadakasını vermediysen sen hâlin nasıl düzelip de berhüdâr olacaksın.
 
Zektâsız : Zekâtsız.
Berhudâr : f. Selâmette. Mükâfata erişen. Nasibli.
 
 
 
İnanmazsan bana sen kendin özle
Benim dediğimi kendinde gözle
 
Benim sözlerime inanmazsan sen kendin özünü izle!
Benim anlattıklarımı kendinde gözle.
 
 
 
Ne hâcet ben demek çok çıkdı fi’lin
Nişânı oldurur bağlanmış elin
 
Senin için ben filanım demene gerek yok.
Çünkü senin cimrilik işlerin o kadar meşhur oldu ki adını geçti.
Bunun işareti şu ki iki elinde bağlı hakka ve hayra harcama yapamazsın.
 
Hâcet : (C.: Hâcât) İhtiyaç, lüzum, muhtaçlık.
Nişân : f. İz. Nişan. Alâmet. İşaret.
Fi’l : Fiil. Müessirin te’siri. Amel, iş. *Gr: Hâdiseye veya zamana delâlet eden kelime. (Sarf bilgisinde geniş izahı vardır.) Türkçede; gelme, gitme, yazma, okuma, gezme gibi kelimelere de fiil denir.
 
 
 
Suçu yok kîşinin bağlanmaz eli
Dolaşır kendiye hem kendi fi’li
 
Suçsuz kişinin eli bağlanır mı?
O kendi kendine serbest işleri peşinde dolaşır durur.
 
 
 
Çû suçun bilmez isen bildireyin
Tutup oğrıyı eline vereyin
 
Eğer sen suçunu bilmiyorsan ben sana bildireyim.
Tutup hırsızı senin eline teslim edeyim.
 
Oğrı : uğru. Hırsız.
 
 
 
Çün oğrı yoldaşı başını verir
Hasudluk bil seni yavlak düşürür
 
Hırsızla yoldaşlık eden sonunda ona başını çaldırır.
Hasudluk ise seni çok kötü düşürür.
İnsanlık seviyeni ir dha zor elde edersin!
 
Yavlak : Çok fazla, çok kötü.
 
 
 
Şu kim yoldâşına hıyânet eyler
Kim yoldâş olursa la’net eyler
 
Hased öyle bir pislik ki kim ile yol arkadaşlığı yaparsa o kimseye kesinlikle hiyanet eder.
Onunla yoldaş olan sonunda ona lânet eder.
“Keşke seninle yola çıkmasaydım!” der.
 
Hıyânet : Hâinlik. Vefasızlık. İtimadı kötüye kullanmak. Sözünde durmayıp oyun etmek.
La’net : Nefret. Tiksinti. Allah’ın rahmetinden mahrumiyyet.
 
 
 
Sanâ yoldâş olânı sen bilirsen
Seni kurtarasın doğru gelirsen
 
Eğer olgun akıllı olupda kiminle yoldaş olduğunu seçip ayırabilirsen, doğru yola doğru gelirsen seni sen kurtarabilirsin.
 
 
Doğruluk besleyene bahl ermez
Hased hod kibrdir hiç onu görmez
 
Dorluktan ayrılmayana kimseye cimrilik ulaşamaz.
Hased benlik kibiri olup hiç onu göremez.
 
Bahl : Cimrilik.
 
 
 
Hasûdun kanda(sa) belli bazarı
Anın gitmez olur hiç gönlü dârı
 
Hasud kişinin nerede olursa olsun bazarı belli ve aynidir.
Bu kimsenin asla gönül darlığı gitmez olur.
 
Dârı : İdam direği.
 
 
 
Anın çûn dirliği n’îdem içinde
Olur bin kez helâk bir dem içinde
 
Onun hayatı hep “Ne yapayım?” içinde geçer.
Bin defa helak olması bir anda olur.
 
Helâk : Yıkılma, bitme, mahvolma. * Harislik ve pek düşkünlük. * Azab. Korku, havf. * Fakr.
 
 
 
Bil on îki ay anın şadlığı yok
Yese ger yemese kaygu ile tok
 
Bil ki onun sevinçli günü on iki ay içinde yoktur.
“Yese mi yemese mi?” kaygusu ile tok olur.
 
Şad : f. Sevinçli, ferahlı, memnun, mesrur, şen, bahtiyar.
 
 
 
Ne söz söyler ise havsalası dar
Ne dense darlığından bin dahı var
 
Anlama kapasitesi öyle daralmış ki ne söylesen anlamaz.
Sen ne dersen de anlayışsızlığına bin daha katar.
 
Havsala : Zihnin bir şeyi anlama ve kavrama yetisi.
 
 
 
Hased odu onun çün yaktı ânı
Yürürken sağ-esen döküldü kanı
 
Hased ateşi onu onun için böylesine yaktı da sağ salim bir insan iken kanını döktü.
İnsanlıktan çıkardı ve insan kanı taşımıyor sanki..
 
Sağ-esen : Diri-sağlıklı, sıhhatli, salim.
 
 
 
Hasudluktan hasûda fâide ne
Gönülden daşra düştü ne ide ne
 
Kıskançlıktan kıskanç olana ne fayda gelecek?
Kaldı ki kendi özünden dışarı çıktı gitti.
İçindeki İlâhî cömertlik bağını kesti artık ne etse zor bağlar!..
 
 
Hasûd ile bahil sağışda değil
Red oldlar bular hiç işte değil
 
Kıskanç ile cimri hesaba katılmaya değer verilmeye değmeyen kıymetsiz kişilerdir.
Bunlar normal insanlık işlerinden reddedilmiş kişilerdir.
Toplum onları tanır ve onlardan korunmak için dışlar.
 
Sağış : hesab, mikdar.
Sağış günü : Hesab günü, kıyamet.
Redd : Geri döndürmek, kabul etmemek, çevirmek, def etmek. * Bir şeyin karşılığını icra etmek. * Sözü selâset ve talâkatla eda edemeyip harfleri geri çevirerek konuşmağa sebep olan dilin tutukluğuna denir. * Cerhetmek. * Kötü ve fena şey.
 
 
 
Bulârın birliğe ıkrârı yokdur
Bulâra her ne olsa ârı yokdur
 
Bunların birliğe-tevhide özden inanışları yoktur.
Bu kimseler daima kendi menfaatlarına giderler ve İlâhî emirleri dinlemezler.
Bunlar ner ne kötülük yapsalar arlanıp-utanmazlar.
 
Ikrâr : İkrar. Açıktan söylemek. Kabul ve tasdik etmek. Hakkı itiraf etmek. Karar vermek. Mukarrer kılmak. * Fık: Bir kimseye diğerinin kendisinde olan hakkını haber vermek.
Âr : Hayâ, utanma.
 
 
 
Buların şâhdan korkusu yokdur
Kimesne beğenesi hûsu yokdur
 
Bunların Ulu Şahtan korkuları yoktur.
Havfullahı tınmazlar.
Kimselerin beğeneceği bir huyları olamaz.
Çünkü hased tüm kötülüklerin anasıdır ve bunlar hased üreten anaçlardır.
İblisin başına gelenler hased yüzünden olup bunlar da hep onu izlerler.
 
Hû : Huy. Ahlâk.
 
 
 
Nerede olsa halk ürker sözünden
Kimesne assı eylemez özünden
 
Bunlar nerde bir söz dese halk irkilir, şüpheye düşer ve düşünür ki ne kötülük dünüyorlar diye.
Bunların içinde kimse için fayda verecek bir iş niyeti asla olamaz.
 
Ürkmek : Bir şeyden korkarak birden sıçramak.
Assı : Yarar, çıkar, kâr, kazanç.
 
 
 
Bahîlin gözlerinde ibret olmaz
Kimesneye bulardan himmet olmaz
 
Cimri öylesine bir öz körüdür ki hiçbir işten ibret alamaz.
Hiç kimseye bunlarn hak ve hayıra çıkan bir işte  yardım ve destek olamaz.
 
İbret : Uyanıklığa sebeb olan ders. * Çok çirkin ve düşündürücü.
 
Himmet : Kalbin bütün kuvveti ile Cenab-ı Hakk’a ve sâir mukaddesata yönelmesi. Kalb isteği ile gösterilen ciddi gayret. * Allah indinde makbul ve mübârek bir kimsenin mânevi yardımı ile birisini koruması, yardım etmesi. * Tabiî şevk ve meyil ve heves. * Lütuf, yardım.
 
Ganîdir pâdişeh olânı görmez
Çeker buhl elini nesneye ermez
 
El Ganî (cc) olan Hakk Teâlâ’yı görüp âyetlerini dinleyip de cömertlik yapamaz.
Cimrilik ellerini geri çeker durur ve bırakmaz.
 
Ganî : Zengin, kimseye muhtaç olmayan, elindekinden fazla istemiyen. Varlıklı, bol.
 
 
Yenir ni’metleri şâhın bayâğı
Hiç eksilmez durur dâne darâğı
 
Halbuki El Ganî (cc) olan Hakk Teâlâ’nın nimetleri yenilip durmaktadır.
Buğday anbarı hiç eksilmez tüm canlılar için.
 
Dâne darâğı : Buğday anbarı.
 
 
 
Niçe yıldan berü ol ni’metî yer
Hak’a dir derse dâhı şirk ile der
 
Yıllardan beri herkes o nimetleri yer durur.
Hakk’a kul olanlar da şirk koşanlar da hepsi böyle beslenir.
 
 
 
Gelir her gün yeni nüzül yeni han
Yeni gelenlere verir yeni don
 
Her gün yeni bir nimet bazarı açılır, yeni sofra kurulur ve yep yeni bir misafir ziyafeti açılır durur.
 
Nüzül : Sofra.
Han : Ziyafet.
Don : Elbise, kisve, yeni kimlik.
 
 
 
Yeni subh u yeni ahşam yeni hal
Yeni devran yeni dem yeni vısâl
 
Yeni sabahlar, yeni akşamlar ve yeni hâller içinde hayat sürer gider.
Hep yepyeni bir devran döner.
Herkes hep yeni isteklerine kavuşur durur tercihi ne ise…
 
Subh : Sabah.
Ahşam : Akşam.
Vısâl : (Vasıl. dan) Vâsıl olma. Sevdiğine ulaşma. Kavuşma. Ayrılıktan kurtulma.
 
 
 
Kadeh yeni yeni mey yeni meşreb
Yeni ayş u yeni işret yeni mutrab
 
Yeni kadeh, yeni şarab ve yeni huyları içmeler…
Yeni yaşayış, yeni eğlence ve yeni çalgıcılar olur bu âlemde…
 
Meşreb : Huy. Yaradılış. Adet. Ahlâk. * Gidiş. * İçmek. İçilecek yer. * Fehmetmek. * Mânevi haz ve feyz alınan yer ve yol.
Ayş : yaşayış, hayat.
İşret : Zevk, eğlence.
Mutrab : Çalgıcı, sazende.
 
 
 
Nedir bir kişi belki cümle âlem
Nasîbini alır ne bîş û ne kem
 
Değil bir kişi cümle âlem herkes bu bazardan nasibini alır.
İter iyi kişi ister kötü kişi fark etmez…
 
Bîş : Çok, iyi.
Kem : Az, kötü.
 
 
 
Bahil kandayısa Karun’la kopar
Ki ol da ancılayın mâla tapar
 
Ancak cimri olan Karun gibi doyma bilmez.
O kimse de Karun gibi mala tapıcıdır.
 
Karun : Kaarûn.  Peygamber Musâ (A.S.) devrinde yaşamış, malı ile mağrur olarak haddini aşmış ve Cenab-ı Hakkın zekât emrini dinlemediğinden Musa’nın (A.S.) duâsından sonra malı ile birlikte yere batmış olan dünya zengini. Cenab-ı Hakkın lütuf ve ihsanını kendine mâlederek nankörlük ve enaniyetinden dolayı bu fena sıfatı ile meşhur olmuştur.
Ancılayın : Onun gibi.
 
Diyelim dinle Kaarûn’un zevâlin
Verip îmânını vermedi mâlin
 
Dinle de sana Karun’un cimriliği içinde kayboluşunu sana anlatalım!
Nasıl imanını verip de malını vermediğini…
 
Zevâl :Zâil olma, sona erme. * Gitmek. Yerinden ayrılıp gitmek.
 
 
 
Çü Kaar’ûn’a mal içün buyruk indi
Zekâtı vermedi vü dîni döndi
 
Çünkü Karun’a mal için İlâhî buyruk indiği hâlde yinede malınınzekâtını vermekten kaçındı.
Sonunda dininden döndü Musa alaeyhisselâm’ı terk edip Firavuna dost oldu.
 
Buyruk idi : Emrinde idi.
 
 
 
İder feryâd yer kov arâyın
Ki boynumdan vebâlin indireyin
 
Kendisine vaat edilen yok ediş gelip çatınca feryad ederek der ki:
“Bana kaçacak bir yer-kovuk-mağara bulun da boynumdaki şu günah yükünü indirip kaçayım!”
 
Feryâd : f. Bağırıp çağırma. Yüksek sesle medet istemek. Figan.
Kov : Kovuk, in, mağara.
Vebâl : Günah. Zarar. Ziyan. Şiddet. Ağırlık. Azab. Doğru olmayan bir hareketin manevî mes’uliyeti.
 
 
 
Koyıcak yer malın öşrünü seçti
Kıyâmaz vermeğe cânına geçti
 
Malının öşrünü hesapladı ki çok.
Vermeye kıyamaz de canından geçer.
 
Öşr : Öşür. Ondalık, onda bir. Mahsullerden, Kur’an-ı Kerim hükümlerince onda bir olarak alınan zekât.
 
 
 
Ayıttı bunca mâlı vermiyim
Yiğ ol kim yeryüzünde yürümeyim
 
Dedki:
“Bunca malı vermekzekat, sadakave öşür diye vermektense yer yüzünde yürümemek daha iyi!”
 
Ayıtmak : Söylemek, demek, hitab etmek.
 
Yiğ : yeğ. Daha iyi ki.
 
 
 
Ko bu mâl eksilince ben öleyim
Gözüm görür iken nîce vereyim
 
Bırak bu malım eksilecene ben ölsem daha doru olur!
Gözüm göre göre malımı nasıl veririm ben!
 
 
 
Zekâtın vermedî devleti döndü
Haber bû olıcak yer gene sundu
 
O böyle diyordu dmesine amma, zekatı vermeyince işleri tepe taklak olup ters gitmeye başladı.
Haber bu ki yer yine buyur etti.
 
 
 
Tutup eklett’ onu beline değin
Verir kendi evet onun dileğin
 
Toprak onu beline kadar yuttu.
Mecburen yutuldu , çünkü toprak ona sormadı ki kendisine emredilen yutma işini yaptı.
 
Ekletmek : yemek, yutmak.
 
 
 
Görür evren değil Karun sureti
Doyamaz ol azaba işi katı
 
Bakar ki Karun bu iş tâbiatın işi değil.
Çektiği azab ise dayanılır gibi değil.
 
 
 
Gerü feryâd eder bû kez beni kon
Bolay ki olayıdı tâli’im ön
 
Geri dönüp feryad eder ki:
“Bu kez bir defa olsun beni bırakın! Olur ki da talihim yâver gider de düzeltirim hâlimi.”
 
Bolay ki : Bola kim.  Ola ki, belki, İnşâllah.
 
Tâli’im : Talih. Faydasız, yaramaz iş. (Kısmet ve kader mânasında: Bak: Tâli’)
 
Tâli’ : Doğan. Tulu’ eden. * Kısmet, kader, baht. * Nişangâhın arkasına düşen ok. * Yeni hilâl.
 
Yâver : f. Yardımcı. Mededkâr. İmdatçı. * En yakın memur. * Devlet büyüklerinin yanında bulunan en yakın memur.
 
 
 
Katı şart eyledi öşrini vire
Bi çârelik nasîbin kim giderse
 
Kesinlikle şart koştu ki öşrünü de verecekyeter ki bu çâresizlik batağından kendisinden giderse…
 
Katı : kesin, pek çok, çetin, şiddetli.
 
 
 
Koyıcak yer anı gerü yayıldı
Vay ol kişiye kim ol darb uruldı
 
Toprak bırakmak üzere yayıldı .
Yazık o kişiye ki eskisnden de beter oldu.
 
Darb urmak : Sopa çekmek, döğmek.
image_print