Destan-ı Kanâat-2

Gûmânın yogımıssa inanaydın

Bu gaflet uykusundan ûyanaydın
 
Eğer şüphem yoktu diyorsan o hâlde inanmalıydın.
Bu uyuşukluk uykusunda da uyanmalıydın.
 
Gûmân : f. Zan. Tahmin. Sanmak. şüphe.
 
 
 
Niçe kibr û hevâ uşâda seni
Ölüm evreni bir gün yûda seni
 
Sendeki bu aşırı istek hevâsı ve kibri nedir bu kadar?
Elbet usandırıp bıktıracaktır ama gücün yetmez o zaman.
Ölüm sonsuzluğu ise her varlığı yutarak sana yaklaşmaktadır seni de bir yutacaktır.
 
Kibr : Kibir. (Kibr) Kendisini büyük gösteriş. Büyüklük. Kendisini, başkalarından üstün olmadığı hâlde üstün görme ve tutma hastalığı. * Şeref ve şan. * Bir şeyin muazzamı. Büyük
Hevâ : İstek. Nefsin isteği. Düşkünlük. Gelip geçici olan heves. Nefsin zararlı ve günah olan arzuları.
Evren : Ejderha, büyük yılan.
 
 
 
Hevâ-yı kibr ile ne bâşarâsın
Ecel eli uzun kanda varâsın
 
Bu hevâ ve kibir ile bu âlemde ne başaracağını sanmaktasın?
Ecel eli o kadar uzun ki senin uzaklardaki emellerine varmanan asla müsaade etmeyecektir.
 
 
 
Takazâsı zamanın bir günîre
Ecel hırmenlerîni yele vîre
 
Bu zaman değirmeninin dönmesi gereği bir gün ecel nöbeti sana da gelir çatar hayat ve benlik harmanlarını yele verip havalarda savurur.
 
Takazâ : İhtiyaç, luzum. Sıkıştırmak.
 
Bir günîre : Bir gün gele.
 
Hırmen : Harman. Tahıl demetlerinin döven geçirilerek dane-saman hale gelmesi.
 
 
 
Yetişmeden sana va’de gözün aç
Hevâ vû kibr yolundan beri kaç
 
Sana biçilen va’dedilen ömür süresi tükenmeden sen gözünü aç da hevâ ve kibir yolundan uzağa kaç!
Yoksa canına okuyacaklar!
 
Va’de : Bir iş için önceden belli edilen zaman. Bir işi te’hir etmek, sonraya bırakmak için olan belli vakit. * Ecel.
 
 
 
Beş on gün ömr içün girü kayıkma
Bu fâni dünyanın nakşına bakma
 
Beş on gün gibi olan ömürü saonsuz sanıp da hevâ ve kibir yoluna doğru tekrara yönelme!
Bu rengarenk dünyanın nakışlarına bakıp ayakta uyuma, oyalanma ve ne için geldiğini-kulluğunu untma!
 
Kayıkmak : Temayül göstermek, kaymak. Sapmak, yüz çevirmek.
Nakş : Bir şeyi çeşitli renklerle boyamak. * Resim. * Tezyin etmek
 
 
 
Senin bigi bini aldadı düye
İnanmaz göre kimi tuttu binye
 
Bu yalan dünya senin gibi binlercesini aldattı.
Görenler inanmaz ki binlercesin beden için yaşayanlar yaptı.
 
Bigi : Gibi.
Binye : Bünye, beden yapısı.
 
 
 
Key çâpük oynagıl ütulmayâsın
Hevâya kibre sen tûtulmayâsın
 
Bu hayattaki kulluk imtihanı oyununu akıllı ve çabuk oyna ki ütülmeyesin!
Hevâ ve kibire tutulursan ütüldüğünü anla artık!
 
Key : Gey. Çok, pek, pek çok, gayet. İyice, hakkıyla. Yerine, uygun, muvafık, doğru. Muhteşem, büyük.
 
 
 
Katı tuttun ko kibri elden öndin
İşitmedin tevazu’ ne didüğin
 
Sen ise ilk önce şu çok sıkı tuttuğun hevâ ve kibiri bir elden bırak!
Tevazu’ alçak gönüllülüğün ne demek olduğunu işitmedin gitti…
 
Önmek : intizar etmek, beklemek. Karşısına çıkmak.
 
Tevazu’ : Alçak gönüllülük. Kibirsizlik. Mahviyet hâli
 
 
 
Tekebbür yeri Siccin ininde
Anun’çün k’olmadılar dîn içinde
 
İblisin işi olan kibirlililerin sonunda varacağı yer cehennemde Sicci vâdisisir.
Buna sebeb kibirleri onları İslam Dini içinde bırakmadı çakti çıkardı fâcirlerden etti günah içinde haram ve yalan peşini bırakmadı…
 
Tekebbür : Kibirlenmek. Kendini büyük saymak. Nefsini büyük görmek
Siccin : Sert, şiddetli olan şey. * Dâim olan. * Fâsık ve fâcirlerin amel defterlerinin konulduğu yer. * Cehennemde bir vâdi’nin adı. Fâcirlerin ruhunun gittiği yer.
İn : În, Yabani hayvanların barınağı, yuvası. Mağara
 
 
 
Ki din tûtanların Siccin nesîdir
Ye kibr û kîn olıcak din nesîdir
 
Dinin dosdoğru yolunu tutanlar için Siccin ne demektir.
Söz konusu bile olamaz.
Bunun tersi ise kibir ve kin besleyen insanda İslam Dini olması imkansızdır…
 
Kibr : Kibir. Kendisini büyük gösteriş. Büyüklük. Kendisini, başkalarından üstün olmadığı hâlde üstün görme ve tutma hastalığı. *
Kîn : f. Gizli düşmanlık. Garaz. Buğz. Adâvet
 
 
 
İnanmazsan banâ hâlin göresin
Çû örü kibr ile yele veresin
 
Bana inanmaz isen kendi hâline bir bak gör de kibrini yele ver!
 
Örü : Otlak, mera. Hasat olup toplanmış harmandaki ekin.
 
 
 
Yürü imdi meded iste akıldan
Esîr olmuş kişisin nice yıldan
 
Sen nice yıllar aklını kullanamamış nefsin yaratılıştan imtihan için yüklenen bâtıl ve şerri tercih özelliği olan kibir ve hevâya esir olmuşsun.
Hiç değilse aklını başın topla da akıldan yardım iste!
 
Meded : İnayet, yardım, imdad, eman.
 
 
 
Akıl adl ıssı bir ulu kişîdir
Meded etmek sana anın işîdir
 
Akıl adalet sahibi bir ulu kişi olup Nurullahtır.
Sana yardım edecek ve senin için yaratılan tek kişi akıldır.
 
Adl ıssı : Adalet sahibi.
 
 
 
Bu yükten seni ol kurtârısar bil
Saâdet yoldaşın oldu ay u yıl
 
Seni bu câhil benlik kibiri yükünden ancak akılın kurtarabileceğini bil artık!
O senin ömür boyu mutluluk yoldaşındır.
 
Saâdet : Mes’ud oluş. Talihi iyi olmak. Mutluluk. Said olmak. Allah’ın rızasına ermiş olmak. Her istediğine kavuşmuş olmak.
 
 
 
Gelir akl önünde şermende olmuş
Ki kaygu yaşıyıla gözü dolmuş
 
Aklın huzuruna kendinde geçmiş olarak gelen nefs, hâlinden o kadar pişman ki gözleri yaşla dolmuş.
 
 
 
Selâm vermekliğe ögin deremez
Oda köze düşüp yolun göremez
 
Elbette ara sıra gelip selâm verip yine de bildiğini işlemekle akıldan bir fayda sağlayamaz.
Akıllı oluşun devamlılık yolunda çok istediği kibir ve hevâ ateşlerine yanarken doğru yolu göremez ve gidemez.
 
Ögin : Öğün. Rızık, yemek.
 
 
 
Delim geçti zaman derdi yerinde
Geçirdi ömrünü nefs bâzarında
 
Çok çabuk geçen zaman içinde benlik derdi hep yerinde dururken ömrünü nefsin keyfini yerine getirmek bazarında geçirmekte ne yazık!
 
Delim : Çok. Birçok, fazla
 
 
 
İşit imdi ne der gör akl  âna
Ki alçaklık eder derdine devâ
 
Nefis kendi derdine devâ bulacağı yerde alçaklık ederken akıl ona neler demekte dinle.
 
Devâ : İlâç, çare. Hastalığın iyi olmasına sebeb olan gıda.
 
 
 
Sözü düketmedi alçaklık erdi
Kibir gördü anı tez gerü döndü
 
Akıl daha sözünü tüketmeden nefis işin önemini anladı ve alçaklığa son verdi ve nefsin akıllandığını görünce kibir eri dönüp kaçtı.
 
 
Kılıç tartıp gelir yer alçaklığından
Kibir gördü anı kaçtı dağından
 
Akıl tedbir kılıcını çekip tevazu’ ile kibirin işini bitirmek için yaklaşınca, kibir Benlik Dağından firar etti.  
 
 
 
Dag u yazı kamu gulgule doldu
Kime cennet kime Arasat oldu
 
Dağ-ova her yer nara çığlığıyla doldu.
Öyle ki kimine cennet kimine de Arasat oldu.
 
Yazı : Ova, düzlük.
Gulgule : Çığlık, gürültü, patırtı.
Arasat : (Aresât) Mahşer yeri. Haşir ve neşir meydanı.
 
 
 
Çü alçaklık erişti kibr erine
Bakadur bir kişiyi bin görüne
 
Kibir askeri Benlik Dağından alçağa-tevazu’ya inince karşı taraftaki bir askeri bin aksar görmeye başladı.
 
 
 
Tekebbür asırdır îşe sataştı
Tutup dağ başını kışa sataştı
 
Asırlardır kibirlilik Benlik Dağına karagâh kurup, nefsin kendini ve Rabbını bilmesi olan Kemâlât Yolunu tutup her mevsimi kış etti…
 
Asır : Zor, güç, zahmetli.
 
 
 
Gör alçaklığı aktı ırmak oldu
Aka aka denize varmak oldu
 
Tevazu’ alçak gönüllülüğü okadar değerli ki damlalar birleşip ırmak olur ve aka aka Muhammedî Kemâlât Denizine ulaşıp yok olur.
Eski Benlik Dağındaki Buzulluklardan eser kalmaz ve asla geri buz olarak dönemez.
Artık dönse bile arınmış rahnet-yağmur damlaları olarak halkın hizmetine döner herkesin yüregindeki susuz çöllere ayırmadan-kayırmadan yağar da yağar…
 
 
Ne denlû kuvveti olursa pınar
Eremez denize ol yere siner
 
Ayağı-akarı olmayan pınarlar ne kadar gür fışkırsa da bir çukurda yere siner- kaybolur gider.
Kemâlât Denizini asla bulamaz.
Bir Eren elini samimiyet ve ciddiyetle tutmayan kimseler kendilerinin veya yol bilmez yolsuzların benli ihtırası çukurlarında çöker kalırlar!..
 
Sinmek : Gizlenmek.
 
 
 
Akup su alçağa suya katılır
Su suya erdi denize yitilür
 
Birer damla gibi olan insanlar Kemâlât Yolu olan alçak gönüllülükte ve bir Eren izinde buluştukça hedeflerindeki Kemâlât Denizine elbette ulaşırlar.
Bu kulluk imtihanı oyununun ana formatı bu şekilde proğram ve dizayn edilmiştir.
 
Yitmek : Yetmek. Yetişmek.
 
 
 
Denize değin ırmağ idi âdın
Ko andan ötesin denize daldın
 
Bütün ırmakların denize kadar kendince bir adı olması normaldir. Bu ise Hakk Dostlarının izlediği Aşk Yollarının kendilerince bir ismi olması güzeldir.
Ancak tüm ırmaklar Ana Denize ulaşınca adlarını sahilde bırakıp denizin adında yok ulurlar.
Denizde bir damla olular ama deniz değildirler.
Hakk Dostları da kendilerini izleyenleri Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Rahmetenli’l-âlemin denizinde mahvolurlar.
Benlik Dağında buz olan insan Fenâfi’n-Nefs iken bir rahmet bulur eriri ise izlediği Hak Eren yolunda Fenâfi’ş-Şeyh olup ona tapınmadan takip eder.
Sonunda Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Rahmetenli’l-âlemin denizinde her varlık gibi Fenâfi’r-Resûl olur.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i özünde duyar ve uyar, O’nun gözüyle görür, kulağıyla işitir ağzıyla konuşur gibi olur.
Elbette Şehâdetin tek şifâ kaynağı olan Resûlullah sallallahu aleyhi ve selem de İmam-ı Mutlak olarak cemâatını Fenâfillah olmaya götürmektedir ki bu son söz olup:
“Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve Eşhedü enne Muhammedü’r- Resûlullah!”
Bu son uçta bu sözü söyleyenin şah damarından da yakın olan Rabbü’l-âlemin olduğunu duyup susup, dinleyip yok oluştur…
Resimlerin sonsuz sessizliği karşısında, tek Ressam’ın azamet ve kudretiyle mülkün mâliki ve ALLAH’ı olduğunu ilâna iştirak şehâdeti şerefidir azîz dutsum! 
 
 
 
Deniz olanlara cevher muhâl mi
Sedefler doludürür zer muhâl mi
 
Deniz olanın içinde cevher-öz-asıl olması, olmayacak şey mi?
Nice inciler saklayan sadefler var iken açıkta altınlar olması gayet tâbidir.
 
Cevher : Bir şeyin özü, esası.
 
Sedef : Sadef. Deniz böceklerinin kıymetli kabuğu ve onlardan yapılan şeyler. * Sert, parlak ve şeffafa yakın madde. İnci kabuğu.
 
Zer : Sarı. * Altın, akçe. * Nöbet. * Oruç. * Çile. Bu şiirde inci.
 
Muhâl : İmkânsız, vukuu mümkün olmayan. Bâtıl, boş söz. * Hurâfe olan nazariye.
 
 
 
Ki her bir mevcde bir kân bulasın
Dûr û yâkut ile mercan bulasın
 
Ki sen bu ulu Sırr Denizinin her dalgasında bir maden kaynağı bulursun.
İnci, mercan ve yakut gerinde değer yargıları ve aşk kıymetleri bulursun.
 
Mevc : Dalga. Denizin dalgası. * Titreşim. * Mc: Devir, devre.
 
Kân : f. Bir şeyin menbaı. * Kuyu. Kaynak. * Mâden ocağı. * Bir keyfiyetin. (niteliğin) bol olarak bulunduğu kimse.
 
Dûr : Dürr. (Dürdâne, dürre) f. İnci. İnci tanesi.
 
Yâkut : Çeşitli renkleri olan kıymetli bir süs taşı.
 
Mercan : Denizde geniş resif meydana getiren ve mercanlar takımının örneği olan hayvan ve bunun kalkerli yatağından çıkarılan çoğu kırmızı renkte ve ince dal şeklinde bir madde. Bu madde boncuk gibi süs eşyası olarak kullanılır. Mercanlar ancak 40 metre kadar derinlikte yaşayabilirler.
 
 
 
Budur sermâye ol bahre dalana
Arı dirlik gerek gevher bulana
 
İşte hakikat Denizine esrâr için dalan Eren dalgıçları için ana sermaye işte bunlardır.
Bu zenginliklere ulaşanlar dünya, din ve âhiretlerinde tertemiz bir hayatı yaşarlar ve yaşayacaklardır.
Sünnetullahın değişmez vâdi, tavrı ve tarzı budur.
 
Bahr : (C.: Bihâr – Ebhâr – Ebhur – Buhur) Deniz. * Âlim. Çok bilen. * Büyük göl veya nehir.
Gevher : f. Akıl ve edeb. * Asıl ve neseb. * Elmas, cevher, mücevher. İnci. * Bir şeyin künhü ve esası. Hakikat. * Noktalı olan harf.
 
 
 
Çü yüz bin çâpûki alçaklık uttu
Mecâlsiz berr ü bahri cümle tuttu
 
Onun için yüz binlerce Hak erenleri Çabuk giden ışık kanatlı aşk atlarıyla, en alçak, düz ve doğru olan Sırat-ı Müstakîm yolunu izleyerek yorgun-bitkin olarak karalar aşıp İlâhî Denize ulaştılar.
 
Çâpûki : Çâbûki. Süratli giden at.
Mecâl : Tâkat. Güç. Kuvvet. * İktidar. İmkân. * Fırsat.
Berr ü bahr : Kara ve deniz.
 
 
 
Ger alçak vârasın meydan senindir
Cevâhir sende biter kân senindir
 
Ey âşık!
Eğer sen nefsin kibrini yerle bir eder alçak gönüllülükle hakka ve hayra yanaşırsan bu Aşk meydanı senindir.
Artık tüm cevherler sende yetişmeye başlayacak demektir ki sen de maden ocağı açılmış demektir.
 
Cevâhir :cevherler. Elmaslar. Kıymetli taşlar.
Kân : f. Bir şeyin menbaı. * Kuyu. Kaynak. * Mâden ocağı. * Bir keyfiyetin. (niteliğin) bol olarak bulunduğu kimse.
 
 
 
Aşaklıktır yer ü göğü götüren
Yedi kat yîrden âşâğa duran
 
Dikkat et!
Yeri göğü taşıyan en alttaki temel olan en aşağıda olan tevazu’dur.
Yedi kat yerden de en altta olan yine tevazu’dur.
 
Aşaklık : Aşağılık.
 
 
 
Aşaklık üzre durur yer ile gök
Öğersen cümleden alçaklığı öğ
 
Yer ile gök aşağılık-alçak gönüllülük  üzerinde durur.
Eğer beğenip öğeceksen alçak gönüllülüğü öğ!
 
 
 
Şaşak varan kişi devlet iletti
Ana kim yetiser uzâdı gitti
 
Herkesi şaşırtacak şey şu ki alçak gönüllük o kimseye İlâhi Dostluk ve vilâyet devleti bahşetti.
Artık o kimse mânâ âleminde Tevhid birliği kâmilliği içinde o kadar yüceltildi ki ona uzlaşmak imkansız oldu câhiller için.
 
Şaşak :
Yetiser : Yetişecek.
 
 
 
Aşaklık âlemin bûnyadı oldu
Ki her ne var ise ana düzüldü
 
İlâhi sistem olan Sünnetullahda maddî-mânâvî her şeyin temeli tevazu’ oldu.
Her ne bilmektesiniz ki tümü onda ekildi, yetişti ve meyve verdi.
 
Bûnyad : f. Temel, esas. Yapı, binâ.
 
 
 
Kibir aldı eri görünmez oldu
Dahı yüksek yere binemez oldu
 
Kibir askerlerini geri çekip toz olup görünmez oldu.
Bir daha nefsi kandırıp Benlik Dağına çıkamaz oldu.
 
 
 
Aşaklıkla kanâat boş yar oldu
Ne ister isen anlarda var oldu
 
Tevazu-alçak gönüllülük ile kanaatkârlık sana en hoş yâr oldular.
Ne istersen en iyi, en güzel ve en doğrusundan onların hazinesinde bulacaksın.
 
 
 
Cü ma’mûr oldu şehr ile vilâyet
Şad oldu dostumuz düşmanımız mat
 
İşte böylece yeniden aslına uygun ve sistemin Sultanınca emredildiği üzere beden şehri ve kalb vilâyeti tâmir edildi.
Dostumuz şen oldu.
Düşmanımız ise her şeyini kaybetti.
 
Ma’mûr : İ’mar edilen, tamir edilmiş.
Şad : f. Sevinçli, ferahlı, memnun, mesrur, şen, bahtiyar.
Mat :Satranç oyununda yenilme.
 
 
 
Akıl dapa casus haber iletti
Gör alçaklığı gerü neler etti
 
Akıl tarafına casusu-İlâhî Nakil haber iletti de, gör ki alçak gönüllülük daha neler etti kibre…
 
Dapa : Taraf, yön.
 
 
 
Ne assı eyledi gör ahı kibrî
Diri kalmadı bin arada bîri
 
Ey Kardeş!
Gör ki alçak gönüllülük kibirin Benlik Dağlarını elinden alıp da ne sahibi yaptı.
Kibrin askerlerini kırdı geçirdi binde biri sağ kalmadı geberdi gitti.
 
Assı : Yarar, çıkar, kâr, kazanç.
 
 
 
İşitti akl anı katı sevindi
Beşâret eyledi tez tahta bindi
 
Bu olanları İlâhî Nakil olan Kur’ân ve Hadis habercisinden işiten akıl, cehâlet kibrinin yenilmesine sınırsız sevindi.
Mutluluk duydu ve tez elden Tevhidin Kemâlât Tahtına oturdu.
 
Katı : Çok, çok fazla,  pek şiddetli, sıkıca, gayet. Ağır, acı. Haşin, sert, kırıcı.
 
Beşâret : (Doğrusu Bişârettir) Müjde. Sevindirici haber. Hayırlı haber. * Müjdeye verilen ihsan. * Yeni çıkan acib şey.
 
Taht : f. Hükümdarların oturduğu büyük koltuk. Hükümdarlık makamı.
 
 
 
Şükür kıldı Hak’a ol devlet ıssı
İrürdi devlete aklı bilisi
 
Aklının öğretim ve eğitimini Erenlerden bir Hakk Dostu öğretmenliği ve eğitmenliği hizmetinde yapan ve dâimi devlet sahipliğine ulaşan âşık, her şey için Hakk teâlâ’ya çok şükürler etti.
Bu ulu devlete ulaştıran ham Aklının İlâhî Nakile kavuşarak Kâmil akıl bilgileri oldu…
 
Devlet ıssı : Devlet  sahibi. Büyük saadet, baht, kut, rütbe, mevki sahibi.
İrürmek : Ulaştırmak, eriştirmek.
Bili : Bilü. Bilgi, ilim, irfan, mâlümat Zihin, fikir.
 
 
 
Eğer devlet gerekse akla danış
Mürebbîsiz ileri varmaya iş
 
Ey Derviş!
Eğer ben de devlete  ermek dilerim diyorsan Rabb’ısı ile Kulu arasındaki tek ve ana bağ olan kâmil akla danışmalısın
Zaten Sünnetullahta yetiştiricisi-terbiyecisi olmayan bir nefse sahip olmak imkansızdır.
 
    Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Müftiler sana fetvâ verse de, sen kalbine sor.” buyurmuştur.
(İmâm Ahmed, Müsned IV-197,227; Ebu Naim, Hilye VIII-172; Heysemî, Mecmaü’z-Zevâid I-175,176)
 
    Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kalbin sıfatlarını anlatırken kalbine işaret ederek: “Takvâ buradadır!” buyurmuştur.
(Ebu Hureyre (ra) dan; Müslim, Birr 32/1986; Tirmizî, Birr 18/1927; İmâm Ahmed, Müsned II/227)
 
Muhammedî Nurla yanan bir kalb ki Hakkı-Bâtılı hayrı-şerri ayırabilir:
 
    Nevvas b. Sem’an (radiyallahu anhu): “Resûlullah (sav)’e iyilik ve günâhtan sordum.”şöyle buyurdu.: “İyilik ahlâkın güzelliğidir. Günâh ise gönlünü rahatsız eden ve insanların bilmesini istemediğin şeydir.” buyurmuştur.
(Müslim, Birri 14,15/1980; Tirmizî, Zühd 52/2389)
 
Mürebbî : Terbiyeci, terbiye eden, yetiştiren, ders veren. Pedagog. * Besleyen.
 
 
 
Bilini gel unut sen uslu isen
Saâdet gösterene hûlu isen
 
Kendi başına ham aklı nefsinin bildiklerini unuta gel Hakk Erenle huzuruna eğer kâmil akıllıysan.
Sana Muhammedî Mutluluğu gösteren ve götüren Erenlere:
“Huu eyvallah! Sözünüz, sohbetiniz, zevkiniz ve hazzınız haktır!” diyebiliyorsan böylesine güzel bir huyun varsa!..
 
 
Bili : Bilü. Bilgi, ilim, irfan, mâlümat Zihin, fikir.
 
Saâdet : Mes’ud oluş. Talihi iyi olmak. Mutluluk. Said olmak. Allah’ın rızasına ermiş olmak. Her istediğine kavuşmuş olmak.
 
 
 
Yunus alçaklığı yavlak beğendin
Kıyâs et sen seni ne kadar indin
 
 
Ey Yunus!
Sen doğrusu alçak gönüllü olmayı gerçekten çok beğendin-sevdin.
Eski hâlindeki Benlik Dağındaki sen ile şimdiki Sevdâ Sahillerindeki sen arasındaki uçuruma bir bak, mukayese et de ne kadar indiğini-kemâlât yolu aldığını anla-bil!
 
Yavlak : Çok fazla.
 
Kıyas : Benzetmek, karşılaştırmak, mukâyese. İki şeyi birbiri ile karşılaştırmak. Benzeterek hüküm ve muhâkeme etmek. * Man: Doğru kabul edilen iki hükümden bir üçüncü hükmü çıkarmak. * Fık: İki belli şeyden birinin mahsus olan hükmünü, yâni, bu hükmün mislini, aralarındaki müttehid illetten dolayı, diğerinde de ictihad ile izhâr etmektir.
 
 
 
Farîzadır sana sen seni sakın
Kim ola sencileyin sâna yakın
 
Sana Allah Teâlânın kesin emri olan farzıdır ki sen kendini bâtıl ve şer cehâletinden koruyasın.
Çünkü bu imtihan âleminde herkes kendi parmak izi gibi tektir ve kendi imtihanını verip sonunda hesaba çekilecektir.
Senden sana daha yakın yok ki gelip de seni korusun!
 
Farîza : Borç, vazife. Allah’ın açık emri olup, yapılması şart olan vazife. * Fık: Ölen bir kimsenin mirasından mirasçılara düşen hisse, pay.
 
 
 
Has u âm harceye yüz yere bırak
Bunun gayrı haber bu sözden ırak
 
Yetiştirdiğin kemâlât bağındaki meyveleri-olğunlukları yüzlerce yere bırak, sahip çıkma gerçek sahibinin adına, hesabına ve şerefine sıradan halk da, aşk yolunda ürümekte olanlar da harcasınlar-kullanıp yol alsınlar. 
Bunun dışında kulağına gelen haberler bu gerçek sözden tamamen ıraktır ve kulak asma!
 
Has u âm : Özel insanlar veya halk.
 
 
 
Hatâdır cümlesini harcı sanma
Sebil ol kamuya bir dem usanma
 
Herkese İlâhî ve Nebevî sırları sel-sebil sermenin hata olduğunu sanma!
Sen Hakk Teâlâ’nın kullarına usanmadan-bıkmadan sebil olmaya bak!
 
 
Harc : Gider, sarfiyat, bir iş için kullanılan madde.
 
Sebil : Açık ve büyük yol. Büyük cadde. * Allah rızası için su dağıtılan yer.
 
Sel-sebil : Cennet’te bir çeşme veya ırmak. * Mc: Tatlı, lâtif, leziz su.
image_print