Destan-ı Kanaat-1

Kanaat Destanı

 
Destân : kahramanlık veya bir konuda koşma biçiminde genellikle 11 hecelik halk şiiri.
 
Kanâat : Aç gözlü olmayıp hırs göstermemek. Kısmetinden fazlasına göz dikmemek. Helâl ile yetinip haramı istememek. Az şeyi de olsa kısmetine razı olmak.(Semere-i sa’yine ve kısmetine rıza kanaattir, meyl-i sa’yi kuvvetlendirir. Mevcuda iktifa dûnhimmetliktir. M.) (Bak: Himmet)
 
 
 
Eğer dinler îsen haber vereyin
Akıl câsûsu nedir göstereyin
 
Eğer beni dinler isen sana haber vereyim.
Akıl casusu kimdir sana göstereyim.
 
Câsûs: (C.: Cevâsis) Hafiye. Gizli sırları haber veren. Kendi asıl şahsiyetini gizleyip, kendini iyi şahsiyet şeklinde göstererek ve gizli yollarla bir devletin askeri, siyasi ve mâli durumlarına dair haberleri başka bir devlet menfaatına olarak toplayıp bildiren kimse.
 
 
 
Kanâat geld’ oturdu tahtı aldı
Harâmiler heman yollarda kaldı
 
Kanat gelip tahtı alıp oturdu.
Yol kesen eşkiyalar ona bir şey yapamayıp yolda kaldılar.
 
Harâmi : Katı-üt tarik, yol kesen. Haydut.
 
 
 
Dururlar dağ başında yol ururlar
Komazlar yolcuyu yolda dururlar
 
Bu eşkiyaların işi kişinin kendi iç âlemi olan özel dağında yol vuruculuk-yol kesiciliktir.
Yola durup hakka ve hayra giden hiçbir güzel huya yol vermezler.
 
Urmak : vurmak, kesmek.
 
 
 
Akıl der câsusa yort imdi gerü
Kanâata haber benden değirü
 
Akıl kendisinin casusu olan sır toplayıp haber ulaştıran casusuna:
“Bu iş başa geldikten sonra geri durma koş! Kanata benim haberimi ulaştır!”
 
Yortmak : Koşmak.
 
Değirmek : Değürmek. Haber eriştirmek, yetiştirmek, ulaştırmak, duyurmak, bildirmek. Dokundurmak, değdirmek.
 
 
 
De otursun ki tâc ü taht anundur
İlâhî devlet île baht onundur
 
De ki:
“Gelsin otursun ki taç da taht da onundur!
 Bu ilâhî saltanat ile baht da onundur!”
 
Baht : f. Kader. Tâli. Uğur. Alın yazısı. Kısmet. İkbal. * Saadet. Lezzet.
 
 
 
Nice dûra harâmî dağ başında
Girer bir gün ele yol savaşında
 
Nasıl duracakmış bu değerli ülkede yol kesici haramî dağ başında.
Nasıl olsa bu yol savaşında bir gün kaybeder ve ele geçer-yakalnır.
 
 
 
Geberdiler ana bulurlar ânı
Ana ûyan imansız vîde cânı
 
Onu bulup gebertirler-öldürürler.
Bu âlemde ona uyanların canları ise imansız gider öbür âleme.
 
Gebermek : Ölmek.
 
 
 
Özünden gayrı kimseyi beğenmez
Yüce yerde durur âşâğa inmez
 
Bu haramî-Tama’ vs. kendi özünden başka hiçbir iyi huyu beğenmez-sevmez.
Yüksek kibir tepesinde durup aşagı- alçak gönüllülük ve tevazu’ düzlüğüne inemez.
 
 
 
Nice tahta binenler yîde düştü
Nice benim diyene sînek üştü
 
Nice yüksek benlik tahtına binenler yere düştü.
Nice: “Ben de benim!” diyenlerin leşine-ölüsüne sinekler üşüştü!
 
 
 
Sana uğratma kibrin endişesin
Uyarsan kibre ıraga düşesin
 
Sen sakın sakın sana kibir şüphesini uğratma-yaklaştırma!
Eğer kibre uyarsan seni haktan ve hayırdan çok uzaklara atar!
 
 
 
Irak düşenlerin îmânı yoktur
Ki zîrâ sûretinde cânı yoktur
 
Ki ırak düşenlerin îmânı yoktur.
Çünkü ırak düştükleri için canları çıktığı için bedenlerinde can yoktur.
El Hayy (cc) ile bağları kesilip can ceryansız-erdem elektiriksiz kalmışlardır.
 
 
 
Gerek canlı kişi cânın sakına
Ki taksîr etmeye kendi hakına
 
İnsan sûretinde yaratılıp aklı olan, rüşde eren her insana gereken o ki kemâlât canın cehâlet şerrinden sakınıp-koruya!
Bu hak Kendisine El Hakk (cc) tarafından özel olarak verilmiştir.
Kendi hakkını kaybetmekte kusur-hata etmemelidir.
 
Taksîr : (Kasr. dan) Kısaltma, kısma. * Kusur, hata, kabahat, suç. Günah. * Bir işi eksik yapma. * Bir şeyi yapabilir iken yapmama. * Zayıflatmak, süstlük etmek. * Geri kalmak.
 
 
 
Tekebbür eyleme kim sevrikesin
Sevrikmişler yoluna bîrikesin
 
Benlik davası güdüp kibirlenme ki bu geçici,izafi ve kısacık zaman diliminde kulluk imtihanı için verilen benlik varlığından geçebilesin.
Ve böylece kendi geçici benliğinden ölüp Varlıkları var eden gerçek “ BEN” in “VAR” deniznde damla olup sen de Erenler gibi birikesin-ktılasın.
 
Sevrikmek : Varlıktan geçmek. Bakmak.
 
 
 
Kapu gözet kapu ko dip gözetme
Ki devlet kapudâdır koma gitme
 
Karanlık diplerde- karışıklıklarda gizlenme!
Cehâlet kapılarını bırak!
Kemâlât kapılarını gözet-ara!
 
Ki devlet sahibi oluş ancak bu kapılardan girip gerekenleri yapmakla mümkündür.
Sakın bu çile çarşısını bırakıp gitme!
Sabret insan olmaya İnsan olanların öğretim, eğitim ve hizmetinde!…
 
 
 
Dilersen devleti kapuda durgıl
Umarsan hil’ati tapuda durgıl
 
Eğer sen dünyanda, dinide ve âhiretinde devlet diler isen ozaman kemâlât kapısını bekle!
Kâmil Kulluk kaftanını giymek dilersen huzurda dur ve ayrılma!
 
Tapu : Huzur.
 
 
 
Beğenme gel seni ayrık düşesin
Kalup dermande ucb ile kalasın
 
Kendini beğenip durma boşuna!
Haktan ve hayırdan ayrı düşersin!
Çâresiz bir zavallı olarak o pis kibirin ile baş başa kalırsın bak!
 
Ucb : (Ucub) Kibir, gurur. Kendini beğenmişlik. Ameline, yaptıkları işe güvenmek.
 
Dermande : (c.: Dermândegân) f. Âciz, beceriksiz, biçare, zavallı.
 
 
 
Tekebbür sözü her nereye vâra
İşîden la’net okur ol habere
 
Kibirlenmek öyle berbat bir iştir ki her nereye uğrarsa orayı yakar, işitenler o habere ve sahibine lânet okuyup nefret ederler.
 
La’net : Nefret. Tiksinti. Allah’ın rahmetinden mahrumiyyet.
 
 
 
Sakıngıl olmagıl kibr ile yoldaş
Kibir kandayısa ânınla savaş
 
Sen sakın ha sakın kibir ile yoldaş olma!
Nerde kibir var ise onunla savaş!
Kibiri çağıran her kötü ahlâkını yen-yok et!
 
Kanda : Nerde.
 
 
 
Kogıl kibri vefâ sâna ne kıla
Vay ol gün kim suret nakşı yıkıla
 
Bırak-terk et şu kibiri!
Şu sûret-beden nakışın yıklıdğı gün vay senin hâline ki sen kibirden bir vefâ bekleyesin!
 
 
Vefâ : Ahdinde, sözünde durma. * Sevgi ve dostlukta sebat ve devam. * Ödeme. * Yetişme. * Dince ve akılca lâzım gelen şeyi yerine getirip uhdesinden çıkma.
 
 
 
Suret yıkılmadan kibri yıkagör
Bu düşvarlık makamından çıkagör
 
En iyisi senin beden göçmeden sen şu kibirin işini bitir de yere indir-yık!
Bu çok zor durumdan kendini elde fırsatın var iken çıkar ve kurtar!
 
Düşvar : f. Müşkil. Güç. Zor.
 
 
 
Dene kibr ıssını hiç râhatı yok
Nereye vârırısa zahmeti çok
 
Dene-sına ve arştır bak ki kibir sahibi olanlarda hiç rahat-huzur var mı?
Bu kimseler nereye varsalar rahmet yerine zahmet götürüler.
Sıkıntı ve eziyetleri yüzünden:
“Üzerler, Üzülürler, Sevmezler, Sevilmezler”
 
Is : (Iss) t. Bayındırlık, mâmuriyet. Şenlik. * Ses. * Sâhib. Mâlik. * Efendi.
Zahmet : Sıkıntı, eziyet. Yorgunluk. * Zor, güç.
 
 
 
Hak’a giden yolu gönlü içinde
Göremez ol anı yaddır ilinde
 
Kibir sahipleri kendi gönülleri içindeki Hakk’a giden Aşk Yolunu göremezler.
Çünkü onlar kendilerini bilmezler ki onu bilsinler!
 
Yad : Yabancı, mahrem olmayan.
 
 
Unat gör Hak yolu gönlünde sırdır
Bu cümle hâslar gönülde birdir
 
Kesinlikle bil ki Hakk Yolu gönlünde bir gizli yoldur.
Onun için kendini ve Rabbını bilen Hakk Erenler bu gizli yol sayesinde gönüllerde buluşur, bilişir ve birleşirler.
 
    Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “ALLAH sûretlerinize ve malınıza değil, kalb ve amellerinize bakar!” buyurmuştur.
(Müslim, Birri 34/1987; İbni Mâce, Sünen-Zühd 9/4143; İmâm Ahmed, Müsned II-285)
 
    Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kalbin sıfatlarını anlatırken kalbine işaret ederek: “Takvâ buradadır!” buyurmuştur.
(Ebu Hureyre (ra) dan; Müslim, Birr 32/1986; Tirmizî, Birr 18/1927; İmâm Ahmed, Müsned II/227)
 
Unat : Onat. Doğru, uygun, iyi, mükemmel, lâyıkıyle, tamam.
 
Hâss : Hükümdârın kendine mahsus olan. Özel Erenler.
 
 
 
Şular kim ol gönülden daşra kala
Nasîbin aldım ayrık ne âla
 
Şu kimseler ki kendi gönüllerine giremeyip dışarıda kaldılar.
Ayrı kalış nasibini tercih edip ne iyi diye beğenerek almışlardı…
 
Daşra : Taşra, dışarıda.
 
 
 
Gönül eri bilir gönül haberin
Kamu gönüller içinde vârın
 
Anlattığımız gönül haberini ancak saf gönül eri Erenler bilir.
Her insanı şah damarından da yakın gönüllerde olan varlıkları var eden gerçek “VAR” ın;
“Vücûd – Şühûd – Sücûd – Ühûd” haberini de onlar yaşarlar.
Zaten yaşanmadan da anlatılmaz.
Anlamayana anlatılsa davul zurna az gelir ki anlamaz!…
 
Kamu : (Kamuğ) t. Hep, bütün, tamamen.
 
 
 
Dırîgaa cümle ömrün hayfa vardı
Tekebbürlük seni yoldan Ayırdı
 
Ne kadar yazık ki senin tüm ömrün “Çok yazık oldu!” ya vardı.
Kendini beğenmişlik seni doğru-emredilen yoldan Ayırdı.
 
Dırîgaa : Esirgemek. Yazık ki.
 
Hayf : (Hayfâ) Emansızlık. Haksızlık. Zulüm. Cevr. (Vah vah, yazık, eyvah, yazıklar olsun meâlinde söylenir.)
 
Tekebbür : Kibirlenmek. Kendini büyük saymak. Nefsini büyük görmek.
 
 
 
Tekebbür nedir ona uyasın sen
Ümîdin yok mu Hakk’ı duyasın sen
 
Kibirlenmek ne oluyor ki sen aklın fikrinle ona uyasın!
Hakk’ı duymaya ve uymaya hiç ümidin kalmadı mı?
 
Hakk : (Bâtılın zıddı) Doğru. Gerçek. Vâcib ve lâzım olan. Her sâbit ve doğru olan şey. Adalet. Herkesin meşru olan salahiyeti, iktidarı, bir şey üzerindeki mâlikiyyeti. * Dâva ve iddia. * Hakikate uygunluk. * Geçmiş, harcanmış emek. Pay, hisse. * Münasib * Din. İslâmiyyet. * Kur’an. * Vukuu vâcib, geleceği şüphesiz olan. * Kıyamet. * Mahz-ı hakikat. * Yapacağını yalansız yapan kimse.
 
El Hakk : Allah teâlâ’nın isimlerinden.
 
 
 
Hemişe bâkıban seni görürsün
Görüp kend’ özünü mağdur olursun
 
Durmadan her nereye baksan kendini görür durusun.
Bu beğenilmeyen bencilliğin yüzünden içindeki haksızlıklarını haklı sanıp kendini haksızlığa uğramış ve gadir görmüş bilirsin.
 
Hemişe : Dâima, durmadan, boyuna.
 
Mağdur : (Mağdur) Gadre, haksızlığa uğramış ve gadir görmüş.
 
 
 
Nice durmak bu hâm endîşelerde
Ölürsün tövbesiz bû bîşelerde
 
Sen ne kadar daha duracaksın bu çiğ kuruntular içinde!…
Bu gidişle bu sayısız şüphe-korku-kuruntu ormanıda tevbe edip geri dönemeden ölüp gideceksin!
 
Hâm : çiğ, iyi pişmemiş.
 
Endîşe : Endişe.f. Korku. Düşünce. Merak, keder, kuruntu.
 
Tevbe : (Tövbe) Yaptığı fenalığa pişman olmak. Allah’dan afv dilemek. Bir daha işlememeye azmetmek. Estağfirullah deyip, pişmanlık duymak.
 
Bîşe : Orman
 
 
 
Tekebbür kîşinin faidesi yok
Komazsa kibri düşman olısar çok
 
Kibirlenmek sahibine bir fayda sağlamak şöyle dursun,
Kibri bırakmazsa pek çok düşmanı olmasın da sebeb olacaktır.
 
Fâide : (C.: Fevaid) Kazanç, kâr, nef’, menfaat. İstifadeye sebeb. Yararlılık, işe yarama.
 
 
 
Hüner gözle hüner ere eresin
Er île vârasın dostu göresin
 
Sen hüner gözle-bekle-ara!
Gözle ki özlediğin hüner sahibi Hak Erenlere ulaşasın-seni bulalar.
Ve o Erenelerin iziyle Dost’u göresin. 
 
Hüner : f. Mârifet. Bilgililik. Ustalık, mahâret.
 
 
 
Tekebbür kişiler ere eremez
Özünün düşmenîdürür göremez
 
Kibirli kişiler Allah Dostu Erenleri -bilemez-bulamaz- erişemez.
Kendi özüne düşmandır ancak ne yazık ki göremez.
 
 
 
Çü sensin düşmenin dostun kim ola
Ki yâvuz hûdurur sânâ havâle
 
Bak ki senin düşmanın kendin olduktan sonra daha ne dostu araycaksın!
Bu ahlâk çok kötü bir huydur.
Bunun çâresi de sadece senin kendi elindedir.
 
Yâvuz : Kara, kötü, yaramaz.
Hûdurmak : hû etemek. Huy edinmek, alışmak
Hûdurur : Huydur ki.
Havâle : Bir işi veya bir şeyi başka birine bırakma. Ismarlama.
 
 
 
Nerede sığınâsın sen bu huyla
Gönülde dirliğinden ne yuyûla
 
Bu kötü huyunla senin varıp da güzelce sığınacak ve barınacak yer bulman imkansızdır.
Özü içinde olan bu kötü huy ne ile yıkanılabilinir?
 
Dirlik : Yaşayış, hayat, sağlık, varlık, geçim. Huzur, erinç.
 
 
 
Niçe bu dirliğe yoldâş olâsın
Niçe gelip ilerü bâş olasın
 
Sen bu kötü huylu iç hayatına ne kadar daha yoldaş olacaksın?
Nasıl olacakta onu yenip ileri çıkıp iyilikte baş çeken olacaksın?
 
Niçe : nasıl. Ne zaman. Nerede. Ne vakte kadar.
 
 
Bu hâl île kılınç yok hiç arâda
Aceb sâna kılıncın kim yarâda
 
Kılınç : Hareket tarzı, huy.
 
 
 
Gerek sen bîlesin düşmen kim îse
Senin devletine pişman kim îse
 
Senin için en önemli olanve bilmen gereken dünyanı, dinini, ve âhiretini mahvetmek isteyen asıl düşmanıyın kim olduğudur.
Ve bu düşman senin doğru, iyi ve güzelde devlet sahibi olmandan en çok rahatsız olup sana bu fırsatı verdiğinden pişman olandır.
 
Devlet : Hakkın ve hayrın eğemen olduğu hâl.
 
 
 
Uyânılık değil yoldâ gafıllık
Uzatmâ ko sağıncı bunca yıllık
 
Hayat imtihan ve aşk yolunda vurdum duymazlık ve gafilliği uyanıklık sanma!
Ömründen gelip geçen bunca yılların ardından hâlâ aslı yalan hülyalara dalıp gitmeyi bırak artık!
 
Sağınç : İstek, hülya, düşünce. Kazanç. Keder.
 
Gafil : Dikkatsiz, iyi düşünmeyen, uyanık olmayan. Haberi olmayan, ihtiyatsız, başına geleceği önceden düşünmeyen. Allah’ı unutan. Kendi gayr-ı meşru zevkine dalan
 
 
 
Dırigaa kibr işin yavlak gözettin
Gönüllerden senî sen daşra attın
 
Çok çok yazık ki sen kibir işini ciddiye almadın ve tam tersine peşinden ayrılmadın.
Ve bu yüzden karşına çıkıp sana hakta ve hayırda kemâlât için hizmet edecek pek çok Erenler gönlünden yine sen kibrin yüzünden dışarı attın!
 
Dırîgaa : Esirgemek. Yazık ki.
Yavlak : Çok fazla, pek.
 
 
 
Gerî git etmedin gönül bazârın
Can île dinlemedin dost haberin
 
Gönlünü ele geçiren kibirin pazarını dağıtmadın!
Bu hususta sana reçete sunan Hak Dostlarının haberlerini de dinlemedin!
 
 
 
Niçe bir nîce bir dünyâ eşinde
Ki bir dem olmadın dünyâ işinde
 
Dünyada her ne iş yaptıysan hep kibir içinde yaptın ve bir eşin daha olmadı.
Kibirsiz olarak bir dünya işi yapmadın.
 
 
 
Koya dünyâyı kovma yetemezsin
Ecel bağlâdı yolu ütemezsin
 
Boşuna dünyayı kovalayıp durma!
Saatte 1600 km/saat hızla dönerken dönmüyormuş sandığın dünyayı kovmayı bırak!
Ölüm bütün yolları bağladı geçemezsin-uçamazsın!
 
Ütmek : geçmek, uçmak.
 
 
 
Bu beş günlük ömrü bû harca yetmez
Sağır mı kulağın niçün işitmez
 
Senin şu beş günlük ömrün  hiç ölmeyecekmiş gibi harcamana nasıl yetecek?
Kulağın sağır mı Dost sesini niçin işit miyor?
 
Harc : Gider, sarfiyat, bir iş için kullanılan madde.
Harca yetmek : kâfi gelmek.
 
 
 
Kibir geldi seni bûlattı gitti
Ecel âtı şeğirdir geldi yetti
 
Kibir geldi seni bunalttı ve batağa soktu.
Ecel atı ise ardın sıra koşarak gelmekte ha yetişti ha yetişecek.
 
Bûlatmak : Bulandırmak.
Şeğirtmek : Sıçrayarak koşmak.
 
 
 
Dırîgaa sen seni hiç bîlemedin
Nasıl kulsun ki kulluk kılamâdın
 
Çok yazık ki sen seni-kendini hiç bilemedin!
Sen nasıl kulsun ki hiç kulluk yapmadın!
 
Dırîgaa : Esirgemek. Yazık ki.
 
 
 
Eğer sen kul isen pes kanı bâkin
Niçe bir niçe(ye) senin dileğin
 
Eğer sen kul isen ne var ortaya koyacağın yaptıklarından.
Nasıl bir istediğin var hiç anlaşılmamaktadır.
 
Kanı : Nerede.
Bâki : Elde kalan.
 
 
 
Ne ussun var ne had bellü delîsin
Ne bundâ dîri ne sinde ölüsûn
 
Ne aklın var nede irade-idrak hududun belli.
Belki sen delisin.
Ne bu dünyada dirisin ne de mezarda ölüsün.
Sen neredesin bilir misin?
 
Us : Akıl. Fikir.
Had : Hadd. Hudut. Çizgi. Sınır. 
Sin : Mezar.
 
 
 
Bu hâl île kalursan bîçaresin
İçin şirk ile dolmuş şûr u şersin
 
Bu hâlinle kalırsan çâresiz kalırsın.
İçin şirkle dolu ve sen şerr işlerinde coşup-köpürmektesin.
 
Şûr : Coşup köpürmek.
image_print