Destan-ı Gazab-2

Bu vech ile nicesi olısar hâl
Ki hiç eyü amal yok doludur kaal
 
Bu yüzlü niceleri nasıl iyi hâl sahibi olacaklar?
Ki hiçbir iyi-sâlih amelleri yok olan ise boş laf gevezeliği…
Nerde Erenlerin özlü sözleri?..
 
Vech : (Vecih) Yüz, çehre, surat. * Tarz, üslub. * Her şeyin karşısına gelen ve karşısında olan. Satıh. Ön. Alın. Cephe. * Tarih. * Suret. * Sebeb. * Bir şeyin nefsi ve zatı. * Semt. Cihet. * Münasebet.
Nicesi : Nasıl, ne suretle.
Kaal : Boş laf, söz.
 
 
 
Geçirmez seni daşrağı taâtın
Arı olmaz ise gizli sıfâtın
 
Senin özün bozuk iken dışarıda yapacağın işlerin-itâatlerin seni senin içine sokacağını sanma!
Eğer arı, saf ve tertemiz olmaz ise içte gizli sıfatın-öz ahlâkın.
 
Daşrağı : Taşrağı. dışarıdaki.
 
 
 
Çü bâtın evlerini oğrı aldı
Zahirdeki amel daşrada kaldı
 
Şu işe bak ki bâtın-öz evi olan kalbi düşman işgal etti.
Senin dışarıda sözüm ona özsüz amellerin yine dışarıda kaldı.
 
Bâtın : İç, dâhilî. Gizli. İçyüz. Sır, esrar. Künh ve zâtı itibarı ile gizli. (Zıddı: Zâhir’dir) (Bak: Batn)
Oğrı : Uğru. Hırsız.
Daşra : Taşra. Dışarı
 
 
 
Kamûsından sana ol ola yiğrek      
Ki dosta tâatın gizlisi yiğrek
 
Her şeyin tümünden daha iyisi, Dost için olan olan tâat gizli olan –riyâsız olandır.
 
Yiğrek :Yeğ,Yeğrek. İyi, daha iyi.
 
Tâat : İbadet etmek. Allah’ın (C.C.) emirlerini yerine getirmek. İtaat etmek.
 
 
 
Nicesi olısar bû iş müyesser
Çü sultan sözü sondı oldu ebter
 
Nice insanlara bu işi başarmak nasıl kolayca olacak.
Çünkü Sultan fermanı söndü sanki sonu gelmiş gibi…     
 
Nicesi : Nasıl, ne suretle.
Müyesser : (Yüsr. den) Kolaylıkla olan, kolay gelen, âsân olan, nasib.
Ebter : Kuyruğu kesik hayvan. * Sonunda oğlu ve kızı kalmayan insan. * Ölümünden sonra adı hatırlanıp anılacak hayrı ve ihsanı kalmayan kişi. * Eksik, tamamlanmamış.
 
 
 
Ki sultanın önünde öd ölümdür
Eğer zerre ise suçtur delimdür
 
Kaldı ki Sultanın huzurunda edeb ölü gibi olmaktır.
Eğer zerre kadar benlik var ise bu büyük bir suçtur.
 
Öd : Edeb.
Delim : Çok. Birçok, fazla
 
 
 
Gele  bir iki tanışık edelim
Ki halvet kandasa âna gidelim
 
Gel seninle bir iki tanışıklık edelim.
Yâr ile bilelik ve agyârden ayrılık olan hâlvet neredeyse ora gidelim.
 
Tanışık : İstişare, danışma.
Halvet : Yalnızlık. Tek başına kalmak. Tenhaya çekilme. * Gizlilik. Hâl birliği….
Kanda : Nerede, nereye.
 
 
 
Eyâ uslû kişi sen bir haber ver
Nerede var bize gizlenecek yer
 
Ey akıllı kişi!
Sen biliyorsan söyle bir haber ver bize!
Gizlenecek bir yer var ise söyle!
 
Eyâ uslû kişi :Sen ey Akıllı kişi.
 
 
 
Ki gezdim yeri göğü bulamâdım
Ne var zerre isem dolunamâdım
 
Dolunmak : Batmak, gurub etmek.
 
Ki ben yeri-göğü gezdim de bulamadım.
Zerre kadar olsam bile batıp gizlenemedim.
 
 
 
Niçün bigânesin sen îki baştan
Gerekse sâğışın et îki beşten
 
Neden sen iki baştan- dünya ve Âhiret işlerine ilgisizsin.
Eğer hesabın görmek istersen durma ikiden beşten hesap gör!
 
Bigâne : Kayıtsız. Alâkasız. * Aldırışsız. Yabancı. Dünya ile alâkayı kesmiş olan.
Sâğış : sayı, hesap.
 
 
 
Ne böyle cünbiş ile ola dirlik
Ne böyle dirlik ile ola birlik
 
Böylesi karışık huyda bir cünbüş ile dirlik-geçim olur mu?
Böyle bir dirlik ile asla birlik olamaz.
Kişi tevhide ulşamaz!  
 
Cünbiş : f. Kımıldanma, hareket. * Zevk, eğlence, cünbüş.
 
 
 
Ömür geçti hicâbı yırtamâdın
Çü kullûğa edeble yortamâdın
 
Ömrün geçti gaflet perdesini yırtıp kurtulamadın!
Gör ki Rabb’ına kulluğa edeb ile koşamadın!
 
 
Hicâb : Perde. Örtü. Hâil. * Utanma. Kendini kusurlu bilip insanlar arasından çekilmek. * Men’etmek. * Allah ile kul arasındaki perde. * Setretmek. Gizlemek.
 
Yortmak : Koşmak.
 
 
 
Söz ayrıksı gerek sultan katında
Kim ona lâyık oldur hidmetinde
 
Söz ayrıksız-ağyârsiz gerekir Sultan-Yâr huzurunda.
O kimsye lâyık olan sadece O’na hizmet etmektir.
 
Hidmet : Hizmet. Birinin işini görme. Bir kimsenin hesabına veya menfaatına iş görme, bu suretle yapılan iş, vazife. Memuriyet. * Bir insan, hayvan veya nebatın muhtaç olduğu işler ve takayyüdat.
 
 
 
Kaçan şol bir sipâhî ma’zûl olur
Kil sultan kulluğunda ol kul olur
 
Ne zaman ki Sultanın seçkin bir askeri, Sultan katından kovulursa artık sıradan bir kul olur.
 
Sipâhî : Sefere iştirak eden bir sınıf süvari askeri.
Ma’zûl : (Azl. den) İşinden çıkarılmış, kovulmuş, azledilmiş.
 
 
 
Nasîhat ne diyeyin gayri bundan
Kulum deyemeye kulluk unudan
 
“Kulum!” dedirecek kadar kulluktan uzaklaşıp-unutana nasihat olarak ne diyeyim ben bundan başka!
 
 
 
Eğer kul olasın sermâye yeter
Zihî rif’at yedi kat gökten üter
 
Eğer sen kul olmak istersen gereken sermaye sendedir.
En güzelinden yüksek rütben yedi göğü deler geçer…
 
Sermâye : f. Ana mal. Esas para. İlk elde mevcut olan para. * Kazanılmış ilim. * Hayat. Ömür
 
Zihî : Zi. Ne dehoş, ne de güzel.
 
Rif’at : Yükseklik. Yüksek ve büyük rütbe sahibi olmak, âlişan olmak.
 
Ütmek : geçmek, uçmak.
 
 
 
Tamâm olsa işin yer gök senindir
Ne kim dîler isen dîlek senindir
 
Kemâlâtını bir kâmil kontrolünde tamamlarsan bil ki yer gök senindir.
İstediğini dile her şey emrinde…
 
 
 
Ki âlem cismine sen cân olâsın
Yer ü gök cimaya sensiz dolâsın
 
Cehâlette ölüp Kemâlâtta dirilince bütün âleme can olursun.
Yer ve gök cem’ olup sen, sensiz can olarak dolsaın…
 
Cima : Cem’ olan.
 
 
 
Ger öyle olmadın pes kanı ol iş
Gümân ü vehm ile geçti yaz u kış
 
Eğer böyle değilsen nerde senin Kemâlâtın.
O zaman şüphe ve zann içinde geçti gitti yaz ve kışlar demektir.
 
Pes : Sonra.
 
Gümân : f. Zan. Tahmin. Sanmak. şüphe.
 
Vehm : (Vehim) Mübhem ve mânasız korku. * Belirsiz fikir ve düşünce. * Cüz’i mânaların anlaşılmasına yarayan bir idrak kuvveti.
 
 
 
Nîce devran ki anda rıhli urdun
Okuyup aşr u âyet yolda durdun
 
Bu nasıl geçen ömür devranı ki sen onun içinde göç eden bir yolcu idin.
Sen ise özüne ermeden okuyup durduğun aşır ve âyetlerle yolda kaldın.
Duyduğuna uymadın!
 
Devran : Devir, felek, zaman, deveran, dünya.
 
Rıhli urdun: Rıhlet ettin. Göçtün.
 
Aşr : (Aşir) On. * On adetten birisini almak. On etmek. * Kur’ân-ı Kerim’den on âyet mikdarı kısım.
 
 
 
Niçe ilm ü amel sen bu tapûda
Niçe yıldan beri sen bu kapûda
 
Bunca ilim ve amelle sen bu huzurda nice yıldan beri bu kapıdasın!
 
Tapû : Tapı. Huzur.
 
 
 
Sözüm  kend’ özümdedir nükte değil
Bilin can birliğ’ îkilikte değil
 
Ben sözlerimi kendi nefsime demekteyim.
Kendimi iyi bilip de başkasına dokundurmuyorum.
Şunu iyi bilin ki, can birliği-Tevhidde olup ikilikte değildir.
Bir gülün yaprağındaki dirlik-can, bir kuzunun kulağındaki dirlik-can ve senin göz bebeğindeki dirlik-can aynı olup tümü de El Hayy (cc) esmâsının zuhurudur ve tektir.
 
Nükte : İnce mânalı söz, idraki ve anlaşılması nezâket ve zarifliğe dayanan nazik husus. İbarenin asıl mânasından başka olan nazik ve lâtif mânâ, dikkatle anlaşılabilen ince mânâ.
 
 
 
Hayıf ol kîşiye kala bu yoldan
Edinsin çâre kurtulsun bu halden
 
Yazıklar olsun o kişiye ki bu Hakk Yolundan geri kalmakta!
Bir çâre bulsun kendine bu hâlden kurtulsun.
 
Hayıf : Hayf. (Hayfâ) Emansızlık. Haksızlık. Zulüm. Cevr. (Vah vah, yazık, eyvah, yazıklar olsun meâlinde söylenir.)
 
 
 
Gafillıktır bizî bû yolda koyan
Nite gaafil olur ma’şûku duyan
 
Hepimizi bu yoldan alıkoyan gafilliktir- aldırmazlıktır.
Halbuki gerçek seven ve sevgilisini duyan kimse nasıl olur da gafil olur.
 
Nite : Nasıl.
 
 
 
Süpürmedin sarâyı gele bize
Ne ferraş isteriz kim gele düze
 
Gönül sarayını kötü huylardan temizlemedin.
Kâbe’nin avlusun süpürüp temizleyen ferraş ne yapsın böylesi bir kalb zor düzelir.
 
Ferraş : Cami, mescid, imaret gibi müesseselerin temizliğini sağlamak; ve kilim, halı ve hasır gibi mefruşatını yayma hizmetleriyle vazifeli olan kişiler hakkında kullanılır bir tâbirdir. Ferraş; arapçada, yayıcı, hizmetçi, döşeyici anlamlarına gelir. Yeniçeri teşkilâtında bu işi görenlerle, Kâbe’yi süpürenler hakkında ıstılah olarak da kullanılır. (O.T.D.S.)
 
“Her ruham-ı fersi bir âyine-i âlemnüma
Her gezen ferraşı bir İskender-i kitisitan.”
                                                          Nef’î
 
 
Niçün geçmez aceb yol bû arâdan
Boşu aldı yolu bil her yanâdan
 
Hayat yolu imtihan geçidine gelince bu aradan neden geçmesi zor aceba?
Çünkü oyunun gereği böyledir ve bu yolu her taraftan öfke sarmıştır.
 
Boşu : Buşu. Öfke.
 
Boşu hayli zamandır yolu almış
Kimesne’ izlemeyip gizlenikalmış
 
Öfke gizlenerek hayli zaman yolcunun içinde-birlikte yol almış.
Kimseler onu izleyip de yakalamayacak şekilde gizlenmiş.
 
Kimesne : Kimsene. Kimse.
 
 
 
Akıl câsuslara söyler divanda
Yürün bûlun düzenlik safı kanda
 
Akıl casuslarına meclisinde söyler ki:
“ Yürün-durmayın  düzenlik safı-Erenler katarı neredeyse bulun!”
 
Kanda : Nerde.
 
 
Dedi câsus düzenlik hâlin âna
Boşudan dağılıptır değme yana
 
Casus düzenlik hâlini- Hakk’a inanıp da hayrın işlendiği hâli- akıla anlatıp:
“ Öfkenin yüzünden her bir yana dağılıp gittiler!” dedi.
 
Değme : Galişigüzel, rastgele.
 
 
 
Çü câsus bu sözü akla irûrdi
Niçe kim vâr idi haber değûrdi
 
Ne zamanki casus –içten hakkı duyuş ve ilham- bu sözü akla ulatırdı.
Bu hususta her ne haber var ise hepsini ulaştırdı.
 
İrürmek : Ulaştırmak, eriştirmek.
Değirmek : Değürmek. Haber eriştirmek, yetiştirmek, ulaştırmak, duyurmak, bildirmek. Dokundurmak, değdirmek.
 
 
 
Çü hiç söz kalmadı ulaştı akla
Boşuyu dutmağa iş düştü akla
 
Akla ulaşmadık hiçbir söz kalmayınca, öfkeyi tutup yakalamak işi düştü.
Akıl öfkenin peşine düştü.
 
 
 
Akıl fikreyleyip söyledi haber
Buyurdu çâvuşa cem oldu leşker
 
Akıl düşünüp kararını bildirdi-haber verdi.
Emretti çavuşa, toplandı asker.
 
 
 
Divanda söylenür ne buncadır gün
Şikâyet boşundandur sözde her gün
 
Meclisde bunca gündür söylenip duran şey öfkeden şikayettir her gün.  
 
 
 
Sabır hani boşu kekince olmuş
Düzeng ile safâ andak bozulmuş
 
Öfke keyfince at koştururken sabır nerede?
Düzen-intizam ile sefâ o kadar bozulmuş ise…
 
Boşu kekince : öfke keyfince.
 
Düzeng : Düzen, nizam. İntizam, tertip. Ev-bark. Tiynet, yaratılış.
 
Safâ : Gönül şenliği, eğlence. * Duru olmak, itmi’nan ve meserret üzere olmak. Temiz, sâfi olmak. * Hava açık ve ayaz olmak. * Mekke-i Mükerreme’de bir yerin ismi.
 
Andak : Onun kadar, o kadar,. Hemen.
 
 
 
Ayıdın sabra kim tez tutsun anı
Harâb etti il û şehri diyârı
 
Sabra haber verin elini tez tutsun da öfkeyi çabuk yakalasın!
Yoksa harab etti ili, şehri ve tüm diyarı- bütün vücudu harab etti!
 
Ayıtmak : Söylemek, demek, hitab etmek.
Diyâr :  (Dâr. C.) Memleket.
 
 
 
Çıkageldi sabır âna oluk-dem
Sanâsın boşuyu İbrâhim Edhem
 
Çıka geldi sabır o anda ve öfke sanki İbrâhim Edhem oldu.
 
Olukdem : Olok-dem : O anda, o zaman, o vakit.
 
 
 
Görülmez oldu ol îzi belirmez
Nice îzi ki hiç tozu belirmez
 
Sanki toz oldu da izi bile yok görülmez oldu.
 
 
 
Bu kez gördüm düzenlik ü safâ hoş
Oturup ayş ederler nûş ola nûş
 
Bu defada gördüm düzenlik e sefâ hoş.
Oturup zevk ederler!
Sefâ üstüne sefâ olmakta.
 
Ayş : Yaşayış. Zevk safâ
Nûş : f. İçen, içici. * Tatlı şerbet gibi içilecek şey. * Zevk ve safâ.
 
 
 
Şunun kim dünyede sabr iyesi
Ki sabr oldu benim cânım gıdası
 
Şunu bilin ki dünyada sahibi sabır olursa
Ki benim de canımın gıdası sabır oldu.
 
İye : Sahip. Ulu, er.
 
 
 
Kaçan kim olasın bû sabr ile sen
Acebdür(ür) olâsın sonra pişman
 
Ne zaman ki sen sabır ile beraber olduktan sonra şaşılacak şey ki sen pişman olasın!
 
Aceb : Taaccüb, şaşma, hayret. * Garib, hoş, lâtif ve nâdir-ül vücud olduğundan bir şey için inkâr ve istiğrab etme hâli.
 
 
 
Kime sabr olsa dünyada müyesser
Ana Hak verirserdir mülk-i dîger
 
Kime ki sabır nasib olsa dünyada
Hakk Teâlâ ona bütün mülkleri verir.
 
Müyesser : (Yüsr. den) Kolaylıkla olan, kolay gelen, âsân olan, nasib.
 
Sabır ahvâlini  dinle diyeyin
Sabır al ver kamu bu dünye mâlin
 
Sabır hâllerini dinle de anlatayım.
Bütün dünyanın malını ver de sabır satın al.
 
Ahvâl : Haller. Vaziyetler. Oluşlar.
 
 
 
Anunçün sabrdur atayî devlet
Ki sabr eyler kamu müfsidleri mat
 
Onun için sabır, Allah vergisi bir devlettir.
Ki sabır bütün bozguncuları yenecek olandır.
 
Atayî : İstenmeden verilmiş. Tanrı vergisi.
Müfsid : İfsad eden, fenalaştıran. Bozan. * Başlanmış ibadeti bozan. * Nifak koyan, fesad ilka eden.
Mat : Yenik.
 
 
 
Sabır kandayısa iylikdir işi
Mûdam âzâd ider yâd u bilişi
 
Sabır neredeyse onun işi iyiliktir.
Sabır her kime ki esir iken ulaşırsa ulaşsın tanıdık olsun yabancı olsun o kimseyi kötülüklerin elinden kurtarır.
 
Mûdam : Devam eden. Sürekli. Dâim ve bâki olan. * Mübtelâ olan.
Âzâd : f. Serbest. Hür. Kimseye bağlı olmayan. Kölelikten kurtulmuş olan. * Dünya alâkasından kesilmiş. * Serbest fikirli.
Yâd : Yabancı, el.
Biliş : Tanışık olanlar.
 
 
 
Sabırlu devleti dâim olısar
Nasîbi sabr olanlar uluyısar
 
Sabırlı kişinin devleti süreklidir.
Nasibi sabır olanları sabır, ulu kişi yapacaktır.
 
 
 
İşittin Yûsuf’ı ol çâh içinde
Dururdu sabr ile ol mâh içinde
 
İşitmişsindir ki Yusuf aleyhisselâm  kuyunun içinde sabır ile bekledi.
 
Çâh : Yer, mevki.
Mâh : Ay.
 
 
 
Bilinmezdi ne dinlidir uzûnu
Çağırsa daşra çıkmaz Yûsuf ünü
 
Çocuk olduğu için İlâhi ilişkisinin değeri kardeşlerince bilinmezdi.
O kuyudan dışarı seslense de sesi dışarı çıkamazdı.
Kervan geçmez-kuş uçmaz çölde yapayalnız sabır ile bekleyiş…
 
Dinli : Denli. Kadar.
Uzûn : Üzün. İlği. İlişki.
Ün : ses, yüksek ses, nida, avaz, sadâ. Şan, şöhret.
 
 
 
Yukarı bakar ol çah ağzı ırak
Aşağada makaamı taş u toprak
 
Yukarı baktığında kuyunun ağzı çok ırak ve kuyu derin.
Aşağıda ise oturduğu taş ve toprak var.
 
Makaam:  Makam. Durulacak yer. * Rütbeli yer. * Câh. Mesned. Mansab. *
 
 
 
Niçe çağırdısa ün daşra çıkmaz
Kodu çağırmağı ayruk çağırmaz
 
Defalarca çağırdıysa da sesini duyan olmadı.
Çağırmayı bırakdı artık çağırma oldu sabra sarıldı bekler oldu.
 
Ayruk : Başka, diğer, gayrı. Artık,  Bundan sonra, bir daha.
 
 
 
İlâhi ben kulun sûçu var ola
Ki bu iş ben kulun ile yar ola
 
Ey İlâhi!
Ben kuluyun ne suçu var idi de bu iş başıma geldi?
 
 
 
Çü toprak bendese kanda varam ben
Sabır kılmaz isem ne başaram ben
 
Bu toprak bendeyse ve ben ondan yaratılmışsam nerede varayım ben?
Sabır etmez isem kulluk imtihanını nasıl başarayım ben?
 
Kanda : Nerede.
 
 
 
Der öyle gözleri yukarı bakar
Yenilmez gözyaşı sel gibi akar
 
Böyle söylerken de gözleri kuyunun ağzına bakar.
Göz yaşı ise sel gibi akar.
 
 
 
O sâatte gerü ökünü derdi
Deşirdi kendüyi vü sabrı gördi
 
O saate hemen aklını başına aldı.
Kendini devşirdi-topladı ve sabrı gördü.
 
Ök : öğ. Akıl, hatır, zihin.
Deşirdi : Topladı.
 
 
 
İrürdi devlete ol sabr-ı âlî
Ki sabr ile hoş oldu cümle hâli
 
Bu yüce sabır onu devlete erdirdi-ulaştırdı.
Sabır sayesinde bütün sıkıntılı hâlleri hoş oldu.
 
İrürmek : Ulaştırmak, eriştirmek.
 
 
 
Yapıştı koğaya tarttılar ânı
Dedi erişti uş devlet nişanı
 
Su aramak için indirilen kovaya yapışınca onu çektiler.
Dedi: “İşte bana da devlet nişanı geldi yetişti!” dedi.
 
Koğa : Kova.
Uş : işte şimdi, şu anda.
 
 
 
Çü çektiler koğayı çıktı daşra
Zıhî devletli kim sabrı başâra
 
Ne zaman ki kovayı çektiler Yusuf aleyhisselâm dışarı çıktı.
Ne güzel devletli ki sabrı başardı.
 
Zihî : Zi. Ne dehoş, ne de güzel.
 
 
 
Göre sabrıla Yûsuf neye erdi
Ki sabrın âcısı helvâya erdi
 
Gör hele sabır ile Yusuf aleyhisselâm neye erdi.
Ki sabır acısı nasıl helva tadına ulaştı.
 
 
 
Sabır ıssı bilür ol ne idüğün
Saâdetli tutar sabrın dediğin
 
Ancak sabır sahibi olan bile bilir bunun ne olduğunu.
Ancak saadetli olanlar tutup yerine getirir sabrın dediğini.
 
 
 
Sabır kimdeyse ol arşa sunar
Ki sabr içre bulunur dürlü hüner
 
Sabır kimde ise o kimseyi Arş’a çıkarır.
Ki sabır içinde bulunur her türlü hüner.
 
Hüner : f. Mârifet. Bilgililik. Ustalık, mahâret.
 
 
 
Çü her hâl(e) sana sabır gerek hoş
Sabır ider bu cümle aguyı nûş
 
Her yaramaz hâli hoş eden sabırdır.
Sabır, cümle zehirleri zem zem ederde içirir.
 
Agu : ağı, zehir.
Nûş etmek : İçmek.
 
 
 
Sabır gerek sana her hâl içinde
Sabırsızlar kalıflar kaal içinde
 
Her hâlde sana sabır gerekli olan şeydir.
Sabırsız kalanlar boş laflar içinde bocalar durur.
 
Kaal : Söz, boş laf.
 
 
 
Ki her kimde olursa sabr hâli
Olısar hayr ile ânın meâli
 
Kimler de olursa sabırlı oluş hâli.
Onun neticesi hayr ile olacaktır.
 
Meâl : (Geri dönmek ve rücu eylemek. den) Meydana gelen netice. Mefhum. * Mânası. Kısaca mânası. * Kaymak. * Husul yeri, peyda olunacak yer. * Son, sonuç.
 
 
 
Bırak cümle işi kıl sabr tedbîr
Eren gönlünde olur sabr ile yîr
 
Sen bırak başka tedbirler almayı da sabır yolunu tut!
Çünkü hakkın ve hayır yolunun hizmetçisi Erenlerin gönlünde yer edinmek için sabır çok gereklidir.
 
 
Tedbîr : Bir şeyi te’min edecek veya def’ edecek yol. * Cenab-ı Hakk’ın Hakîm ismine uygun hareket, riayet. * Bir şeyde muvaffakiyet için lâzım gelen hazırlık.
Yîr : Yer.
 
 
 
Nebîdir ger velî yol sabra uğrar
Eğer sen de varırsan sabr ile var
 
İster peygamber ister Velî olsun yolu mutlaka sabra uğrar.
Sende onları izlemek dilersen ancak sabır ile varacağını bil!
 
 
 
Gözet sabrı ki tâ sen kân bulâsın
Sabır bekler isen mercan bulasın
 
Sen sabrı gözet-izle ki mânevî hazineye ulaştırsın seni.
Sabırla bekler isen mercana ulaşırsın.
 
Kân : f. Bir şeyin menbaı. * Kuyu. Kaynak. * Mâden ocağı. * Bir keyfiyetin. (niteliğin) bol olarak bulunduğu kimse.
 
 
 
Sabırsız kişilerin dirliği hâm
Ki sabr ile iyi olur ser-encam
 
Sabırsız kişilerin diriği-düzeni ham-çiğdir.
Başa gelen ibret verici acı olaylar sabır ile iyileşir.
 
Hâm : olgunlaşmamış, çiğ.
 
Ser-encam : f. Başa gelen, baştan geçen ibretli hadise. * Bir işin sonu. * Vak’a.
 
 
 
Öğüt gerek ise sabr ile iş et
Uzâyın derisen sabır ile bit
 
Eğer öğüt vermek gerekirse bu işi sabır ile Erenler gibi yap!
Sen büyümek istersen sabır ile yetiş.
 
Bitmek : Bitki gib yetişmek.
 
 
 
Ne sarp iş olsa sabr onu bitirir
Kamu yerde saâdetler getirir
 
Her ne kadar başarılması ve içinden çıkılması zor iş de olsa sabı onu bitirir.
Her yerde sahibine mutluluklar getirir.
 
Sarp : Başarılması ve içinden çıkılması zor olan.
 
 
 
Emânet el-emânet koma sabrı
Bulâsın sabr ile Mi’râc u Tûr’u
 
Emânettir ki Allah Teâlâ’dan “el emânet”tir bırakma sabrı!
Kemâlât yolunda izleyeceğin 28 peygamber yoluda Tûr da Mi’râc da sabır ile ulaşılacak makamlardır.
 
 
El-Emânet : Emanetleri var eden Emanetçi Allah Teâlâ’dan gelen emanet.
 
Mi’râc : Merdiven, süllem. * Yükselecek yer. * En yüksek makam. * Huzur-u İlâhî. Peygamberimiz Hz. Muhammed (A.S.M.) Efendimizin, Receb ayının 27. gecesinde Cenab-ı Hakk’ın huzuruna ruhen, cismen, hâlen çıkması mu’cizesi ki; en büyük mu’cizelerinden birisidir.
 
Tûr : Tûr-i Sina. Musâ Peygamberin (A.S.) Allah (C.C.) kelâmına nâil olduğu, Süveyş ile Akabe Körfezi arasındaki bir yer ve bir dağ ismi. Cebel-i Musa veya Tur-u Sinâ da denir. * İbn-i Sinâ’nın ceddinin ismi. (Bak: İbn-i Sinâ)
 
 
 
Sabırla vardı ol Mi’râc’a varan
Dirî iken ölür sabrı başaran
 
Sabır ile vardı o Mi’râc’a varan Muhammed aleyhisselâm.
Ölmeden önce ölür dirlir sabrı başaran…  
 
    Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in: “Mütü kable en temutü: Ölmeden önce ölünüz!…” buyurmuştur.
(Keşfü’l-Hâfâ II-291-2669)
 
 
 
Yunus sen sâdık isen gîr sabra
Katı sâbır gerek sabr ile dura
 
Yunus sen sâdık isen gerçekten sabra gir!
Sağlam sabır gerektir sabr ile durabilmek için.
 
 
 
Sabırda dûranın boşusu kalmaz
Çû sâbır oldu yâvuz hûsu kalmaz
 
Sabırda kara kılıp duranın öfkesi kalmaz.
İnsanda sabır oldu mu kötü huyu kalmaz.
 
Yâvuz hû : Kötü huy.
 
 
 
Saâdet istesen sabrı güzin göl
Ki “Vallâhu muîn’us- sâbirin” gör
 
Eğer sen dünyanda dinide ve âhiretinde ebedi mutluluk istiyorsan sabrı seç ve Resûlullah (sav)’in sabrını hedefine al!
Ki: “Allah sabredenlerin yardımcısıdır!” ı gör-oku!
 
أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّهُ الَّذِينَ جَاهَدُواْ مِنكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ
    “Em hasibtüm en tedhulül cennete ve lemma ya’lemillahüllezine cahedu minküm ve ya’lemes sabirin : Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” ( Âl-i İmrân 3/142)
 
وَأَطِيعُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَنَازَعُواْ فَتَفْشَلُواْ وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ وَاصْبِرُواْ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ
    “Ve etiy’ullahe ve rasulehu ve la tenazeu fe tefşelu ve tezhebe rihuküm vasbiru innellahe meas sabirin : Allah ve Resûlüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfâl 8/46)
 
Güzin : Seçen, seçilmiş, seçkin, beğenilmiş.
 
Sabr-ı Güzin : Resûlullah (sav)’in sabrı.
 
Vallâhu muîn’us- sâbirin : Ve gerçekten Allah sabrdenlerin yardımcısıdır.
 
İşittin sabr hâlin tâ nihâyet
Tutânın cânına olsun beşâret
 
Sabr hâlini etraflıca işittin-dinledin.
Sözümüzü tutanın canına müjdeler olsun!
 
Savr : savur.
Beşâret : (Doğrusu Bişârettir) Müjde. Sevindirici haber. Hayırlı haber. * Müjdeye verilen ihsan. * Yeni çıkan acib şey.
image_print