Destan-ı Akıl-1

Dâstân-ı Akıl
Akıl Destanı
 
Gel imdî aydayım birkaç nasîhat
Bu akl-ı cüz’îden sâna iyi baht
 
Gel şimdi söyleyeyim birkaç nasihat.
Bu az, sınırlı ve sorumlu akludan sana iyi baht.
 
Baht : f. Kader. Tâli. Uğur. Alın yazısı. Kısmet. İkbal. * Saadet. Lezzet.
Cüz’i : Azdan olan. Parçaya âit olan. Biraz. Pek az. Kıymetsiz. Mühim olmayan. Esasa ait olmayan. Cüz’e âit olan. Külli olmayan.
 
 
 
Kalır daşra bu şardan Akl-ı Ma’ış
Bakar bû yola Akl-ı Cüz’i bakış
 
Dünyada geçim işini düşünen hayvanî akıl bu şehrin-gerçek insan aklının dışında kalır.
Bu yola Parçaya âit olan akıl bakar.
 
Şar : Şehir.
Akl-ı Ma’ış : Akl-ı Maaş. Aklın en alt tabakası. Dünyada geçim işini düşünen akıl.
Akl-ı Cüz’i : Azdan olan. Parçaya âit olan. Biraz. Pek az. Kıymetsiz. Mühim olmayan. Esasa ait olmayan. Cüz’e âit olan. Külli olmayan Akıl.
 
 
 
Onunçün dost yüzünden gözün ırmaz
Buçuk sâat bu onsuz hiç dem urmaz
 
Onun için dost yüzünden gözün ayırmaz.
Yarım saat bile olsa O’nsuz durmaz.
 
Irmak : Ayırmak, cüda kılmak.
 
 
 
Çü dost onun olupdur her nefeste
Ki dostsuz can kuşu durmaz kafeste
 
Gerçekten aldığı her nefesle içine Dost dolmakta.
Dostsuz Can Kuşu bu Kanlı Kafeste duramaz.
 
Öğüt alır isen sen bû haberden
Gerek hâriciler sürüle şardan
 
Eğer öğüt alır isen sen bu haberden.
Akıl sistemine zarar veren ve dışardan giren yabancı düşünceler bu kâmil akıl ülkesinden sürülür-çıkarılır.
 
 
Hârici : Dışarıya âit olan. İçeriye âit olmayan. Dış ile alâkalı. Ecnebiye âit. * Zorba ve âsi olan. * Seyyid olmadığı halde seyyidlik iddia eden. * Vaktiyle Hazret-i Ali Kerremallâhü veche’ye âsi olan fırka-i dâlle ashabından herbiri. (Bak: Havaric Vak’ası)
 
 
 
Ki bin er şehr içinde elbiretti
Harîcîler sürütüp el bir etti
 
Bunun için bu ülkede görevli yaratılan bin yiğit  elbirliği edip Haricîleri-isyancıları sürerler.
 
 
 
Şehir bizim olup dişmen sınıktı
Bize tâpu eden yavlak ınıktı
 
Şehir bizim olup düşman bozguna uğradı ve yenildi.
Bizi hükmü altına almak isteyenler boyun eğmek zorunda kaldılar.
 
 
Sınıkmak : Bozulmak, yenilmek, bozguna uğramak.
 
Yavlak : Çok fazla.
 
Inıkmak : itaat etmek, boyun eğmek.
 
 
 
Eğerçi işlenir bûhtan u zaybet
Ser-encâm oldular bunlar melâmet
 
Bu iftiracı ve gıybetçi yaramazlar sonunda rezil rüsvay oldular.
 
Bûhtan : İftira. Birisine yalandan bir şey isnad etme. Birisini suçlu gösterme. * Dalgınlık. * Medhûş ve mütehayyir olma.
 
Zaybet : Gayubet. Gıybet. Arkadan çekiştirmek. Hazır olmayan birisinin aleyhine konuşmak. Birisinin gıyabında hoşuna gitmeyen bir şeyi söylemek. (Gıybet odur ki: Gıybet edilen adam hazır olsa idi ve işitse idi, kerâhet edip darılacaktı. Eğer doğru dese; zâten gıybettir. Eğer yalan dese; hem gıybet, hem iftiradır. İki katlı çirkin bir günahtır. M.)
Serencam : f. Başa gelen, baştan geçen ibretli hadise. * Bir işin sonu. * Vak’a.
 
 
 
Ki gıybet mertebesi küfre girûr
Nasibi neyise ol ânı alur
 
Ki bu İlâhî düzende gıybet küfre giren bir iştir.
Bunun karşılığıysa ağırdır ve işleyen onunla buluşur.
 
 
 
Kişinin hayzıdır ağzından gıybet
Ki gıybet söyleyen bulmaya rahmet
 
Kişinin gıybet etmesi olması imkansız gözüken erkeğin kadınların hayz hali görmesi gibi bir duruma düşmesidir.
Gıybet edenler rahmet bulamazlar.
 
Hayz : (C.: Hiyaz) Kadınlara mahsus aybaşı. Kadının âdet hâli. Böyle bir kadına hayize denir. (Kadını döl yatağı denen rahminden, bir hastalık veya çocuk doğurma sebebi olmaksızın, muayyen müddetlerde kan gelmesine o kadının “aybaşısı” denir. Buna ve kan geldiği müddete de hayız müddeti denir. İslâmiyetçe, bu halde bulunan bir kadın, namaz kılamaz, oruç tutamaz ve cinsî münasebette bulunamaz, haramdır.)
 
 
 
Eğer var ise aklın gıybeti ko
Ki gıybet kayanın haznesi dolu
 
Eğer senin aklın var ise bırak insanları arkadan çekiştirmeyi.
Gıybete kayanın kalbi benlikle doludur.
 
Kayanın : Koyanın, terk edenin.
 
 
 
Padişah haznesinde mennâ’ öküş
Uyhûdan ûyanıp tut sözüme gûş
 
Padişah hazinesinde ihsan çoktur.
Başkasını dünya nimaetleri için çekiştirmene gerek yok.
Sen bu gaflet uykusundan uyan da sözüme kulak ver.
 
Mennâ’ : (Men’. den) Alıkoyan, mâni olan, yaptırmayan. * Önleyici, men’edici.
Mennân : İhsanı bol. Çok çok ihsan eden. En çok nimet veren. (Allah)
Öküş : çok fazla, ziyade.
Uyhû : Uyku.
 
 
 
Kişi k’ol kapuya hâcâta vardı
Neyîse maksudu onu başardı
 
Kim ki kendisini muhabbet ve merhametle yaratan Hakk Teâlâ’nın kapısını çalar bir ihtiyacını dilerse maksadına ulaşcağı kesindir.
 
Hâcât : (Hacet. C.) Hâcetler. İhtiyaçlar.
Maksud : Kasdedilmiş. Kasdedilen. * İstenilen şey. İstek. Arzu. Gâye.
 
 
 
Çü bugz u gıybet ile gîde tâat
Gerek bû îkiden etmek ferâgat
 
Çünkü başkalarına kin güdüp arkadan çekiştirmek kulluk itâatlerini yok eder.
Onun içinde bu ikisinden aklı boşaltmak çok gereklidir.
 
Ferâgat : Tok gözlülük. Hakkından vaz geçmek, bir şey istememek. Şahsî dâvasından vaz geçmek. * Boşalmak, hâlî olmak.
 
 
 
Gerek fânî cihanda dartınasın
Muhâlif işlerinden hep yunasın
 
Senin için ölmeden önce bir durum değerlendirmesi yapıp kendini tartmak gerektir.
Hakk Teâlâ’nın emirlerine aykırı işlerden temizlenmen şarttır.
 
 
 
İçeri gizlidir cümle yavuz hû
Gider gösterme kimseye onu yu
 
Bütün bu kötü huylar içinde gizlenmekteler.
Kimslere göstermeden çabukça yıka ki zararı önce kendinedir.
 
Yavuz hû : Kötü huy, ahlâk.
 
 
 
Gerek sen zengi vü pâsı yuyâsın
Sanâ layık mıdır onu kovâsın
 
Sana gereken bu kir ve pasları temizlemendir.
Bunun içinde sen Hakk Teâlâ’nın lâzım ve lâyık olan emirlerini bilmelisin ve buna göre davranıp bu yaramazlıkları kovmalısın.
 
Zengi : Farsça Jengden bozma, kir, pas.
Pâs : Pas. Keder, hüzün, gam. * İç sıkıntısı.
 
 
 
Sakın katran kabına koyma bâlı
Ki nâzik yerdedir dostun visâli
 
Sen sakın katran kabına koyma balı ki bala yazıktır.
İşte böylesi bir çok ince noktadadır Dost ile kavuşma işi.
Aşkın işi, Âşık-Mâşuk ara kesiti.
 
Katran : (Katıran) Siyah, sert kokulu, süretle yanan, hararetli, keskin ve suda erimeyen bir madde.
Nâzik : f. Nezaketli. Terbiyeli. Zarif. İnce, dayanıksız. * Ehemmiyet verilmesi icab eden. * Tehlikeli husus.
Visâl : (Vasıl. dan) Vâsıl olma. Sevdiğine ulaşma. Kavuşma. Ayrılıktan kurtulma.(Fâni mevcudatın visali, madem fanidir, ne kadar uzun da olsa yine kısa hükmündedir. Senesi bir saniye gibi geçer. Hasretli bir hayal ve esefli bir rüya olur. L.) Öyle ise Bâki’nin yolunda çalışmak lâzım gelir.
 
 
 
Damarlârına cümle saykal urgıl
Ki her birîne bir kulluk buyurgıl
 
Sen damarlarına- güzel ahlâk ve huylarına cil’avurup parlat temiztut.
Ki her birine yapacağın işleri buyurunca gönül rahatlığınla yaptırabilirsin.
 
Saykal : Cila. Parlalık.
saykal urmak : Cilâlamak, temizleyip parlatmak
 
 
 
Niçe hâlden hale gerek düşesin
Geçe çok rüzgâr ondan aşâsın
 
Buu Kulluğun kemâlât yolunda pek çok hâlden hâle düşebilirsin.
Nice fırtınalar atlatabilmelisin.
 
 
 
Kaçan gene bûlasın yer kazmayınca
Ye kalp sâfi mi olur kızmayınca
 
Toprağı sürüp ekmeyince ne elde edceksin-ne biçeçeceksin?
Kalbin işleni İlim ve edeb ile aşk ocağı hâline gelip kor ateş kesmeyince pisini-psını atıpsaf-tertemiz olur mu sanıyorsun sen?
 
 
 
Eğer genç gerek îse renc iletgil
Öğüt tûtar isen gel gence gitgil
 
Eğer hazine n olsun istiyorsan muhakkak eziyetini çekeceğini bil!
Kulağına giren öğüdü tutarsan gel sen gerçek aşk hazinesini iste ve gereğini yap!
 
Genç : f. Define, hazine. Gömülü hazine. Kenz.
Renc : f. Sıkıntı, zahmet, eziyet. * Ağrı, sızı. * Öfke, gazab, hışım.
 
 
 
Berî gel genci sâna buldurâyın
Sana buldurmayanı bildireyin
 
Gel ben usta bir Hakk Dostu Yunus Emre olarak bu hazineyi bulmana hizmet edeyim sana!
Ve sana onu buldurmayan içinde gizli düşmanlarını bildireyim!
 
Bulâyım der isen kayyûm u hayy ol
Hazîneye vara bevvâp tâ bul
 
Eğer Sistemin sahibi ezel-ebed yerinde var ve hep diri olanı bulayım der isen sen.
Önce hazineye var ve kapıcısını bul.
Allah Teâlâ’nın bütün âlemeleri var etmesinde rahmet noktası ve kıyamete kadar görevli Halifesi olan Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ i bul önce!
Muhammedî nur ve şûura ulaş!
 
Kayyûm : Başlangıç, nihayet ve yeniden oluş gibi hallerden münezzeh ve ezelden ebede kaim, dâim ve var olan Allah (C.C.). Bütün eşyanın ancak kendisi ile kaim olduğu Cenab-ı Hak.
 
Hayy : Diri, canlı, sağ. * Bir şeyi cem’ ve ihraz eylemek.
 
Bevvâb : Kapıcı. * Menedici.
 
 
 
Dûr û gevher alâsın haznelerden
Buluna cümle sende kân u ma’den
 
Bu maden ocağından inci-gevher gibi sonuçda şehâdetin olacak tevhidin için gereken hazineleri al!
Bu Bu hazinein maden kuyusu ve ocağı sendedir.
Allah Teâlâ seni yaratırken, hakka inanıp hayrı işlemede sana gerekecek olan tüm iyi, doğru ve güzel olan haslet ve huyları zıtlarıyla birlikte fıtratına-genetik kartına yüklemiştir.
Seni hakk-hayır veya bâtıl-şerr tecihini yapmakta serbest bırakıp imtihan etmektedir.
 
Dûr : İnci.
Kân : f. Bir şeyin menbaı. * Kuyu. Kaynak. * Mâden ocağı. * Bir keyfiyetin. (niteliğin) bol olarak bulunduğu kimse.
 
Ma’den : Maden. * Bir haslet veya hususiyetin kaynağı. * Herşeyin aslî mekânı, menbâ ve me’hazı olan yer. * Toprak, taş, kum gibi maddelerle karışık demir vesairelerin vaziyetlerine de maden denir.
 
 
 
Kolay tertîb ile kim bûla genci
Çün öyle vâramazsın ko sağıncı
 
Kısa yoldan emek vermeden ala vere işlerle özüyün derinliklerinde olan bu kıymetli ve hayatî hazineyi çıkaramazsın!
Asla öyle varamazsın, bulamazsın ve çıkarıp kullanamazsın bırak bo hayeller kurmayı sen!
 
Sağınç: İstek, hülya, düşünce. Kazanç. Keder.
 
 
 
Sağınc ile şeker kim yedi ye bal
Bahâsın vermeyince ermedi el
 
Boş boşuna sadece hayal etmekle kim şeker yemiş de sen bal yiyecekmişsin?
Bedelini ödemeden uzanan eller kırılır bilirsin!
 
 
 
Yükün kim bağladı raygân şekerden
Haber âlâyıdık olsa bulardan
 
Hangi tüccar bedava şekerden yük edip de mal sahibi olmuş?
Var ise biz de duysaydık bir!
 
Raygân : bedava, ucuz.
 
 
 
Şeker değildürür bu sözüm ûcu
Ne yediğim bilir ma’nî bilîci
 
Benim anlattığım neticede şeker hikayesi değildir.
Benim şeker değil de ne yediğimi mânâ ehli olanlar çok iyi blir ki Hakikat-ı Muhammed’den bahsetmekteyim!
 
Ma’nî : Mânâ
 
 
 
Olur ma’nî sözü şekkerden ırak
Bulayın der isen sükkeri bırak
 
Mânâ sözü şekerle filan kıyaslanamaz, sen hakikatı bileyim, bulayım ve olayım der isen bu dünyadaki çocukların kandırıldığı şeker işini bırak artık sen!
 
Sükker : Şeker.
 
 
 
O şekker sevme kim Mısır’da biter
Neye lâyık ise er ona yeter
 
Sen Mısırda yetişen şeker kamışından üretilen şekeri bıakta Medinede yetişen şehâdet şekerine bak!
Er olan ve Erenleri izleyenler neyin lâzım ve lâyık olduğunu bilir de peşine düşer ve maksadına er-geç ulaşır!
 
 
 
Neyi sever isen gözlersin ânı
Sanâ görünmedi şekker cihânı
 
Neyi çok sever isen onun peşini bırakmazsın!
Yoksa sana gözükmedi mi Mânevî Âlem?
 
 
 
Dağ u taş odu bize külli şekker
Dokuz bin kişi onu her dem öğer
 
Biz Hakk Erenler için sanki dağ-taş her yer mânâ kesti ki dokuz bin kişimiz her an o muhteşem ülkeyi methedip durmakta her an!
 
 
 
Bu âlem şekkerine benzemez ol
Sebildir cümleye anda şeker bol
 
Bu âlemin şekerine benzemez ve dükkanlarda satılmaz!
Sistemin Ulu Sahibi onu sebil kılmıştır ve her insana ayni imkanı sağlamıştır.
 
Sebil : Açık ve büyük yol. Büyük cadde. * Allah rızası için su dağıtılan yer.
 
 
 
Göreyin der isen ka bû cihânı
Tuta öğüdüm ol kim ola cânı
 
Sen de bu âlemi bir göreyim der isen bu cihandan ve canda derdinden geçmelisin!
Bilirsin ki bu yolda iki ata binilmez ve kişi ikiye bölünmeden ayni anda iki yöne gidemez kardeşim!
Bu öğüdümü Ruhu pâk can sahipleri tuta bilir ancak!
 
Sanâ ko dediğim gıybetdür ü kîn
Bu îki düşmeni dost sanma sakın
 
Benim bırak-at dediğim gıybet ve kindir.
İçinde gizlenen ve imtihan aracın olan bu iki düşmanı tanı ve sakın nefsin hevâ ve hevesine uyup da dost sanmayasın!
 
 
 
Bu düşmenlerinin sözünü dinle
Ona göre yürü dirliğin eyle
 
Bu düşmanların sana neyi yaptırmak istiyorlar ve ne diyorlar iyi dinle ve anla da ona göre yolunu seş düzenini kur!
 
 
 
Kamû doğan günün geceye benzer
Neye benzedeyin ye neye benzer
 
Onların sözüne uyrsan her doan günün geceye benzer.
Ve sen kime benzediğini bile bilemez hâle gelirsin.
 
 
 
Gözü yok yer iler dünyâyı görmez
Doğar ay u güneş ol ânı görmez
 
Sanki kör olmuş da dünyayı görmez hâle getirir.
Ay-güneş doğsa da o anı asla göremez.
 
 
 
Anunçün gözleri hicâb içinde
Kalır zulmât ile ol hâb içinde
 
Onun için gözleri perdelidir.
O gaflet uykusunda kalmıştır karanlıklar içinde.
 
Hicâb : Perde. Örtü. Hâil. * Utanma. Kendini kusurlu bilip insanlar arasından çekilmek. * Men’etmek. * Allah ile kul arasındaki perde. * Setretmek. Gizlemek.
Zulmât : Karanlık. * Mc: Sıkıntı.
Hâb : f. Uyku. Rü’yâ.
 
 
 
Kulağı îşiden şeklîni görmez
Ki görmek âdı ona  uyuvermez
 
Kulağı işitip de kendi hâlini görmez ve görmek kelimesinin ismi bile ona uymaz.
 
Uymak. Gereği gibi işe yaramak.
 
 
 
Onu göstermeyen kin ile gıybet
O sağınçtan sanâ hayhât heyhât
 
Onu göstermeyen kin ile gıybet.
Bu hayal ve hülyadan sana kalan sadece heyhât ki heyhât!
 
Sağınç: İstek, hülya, düşünce. Kazanç. Keder.
 
Heyhât : Teneffür ve tehassür ifâde eder; “sakın, savul, yazıklar olsun, uzak ol” mânalarına geldiği gibi, daha ziyade; Eyvah, yazık, ne yazık, ne kadar uzak… gibi mânalar için söylenir.
 
 
 
Gözün görmez der isem kakıyâsın
O damardan benî hod dokuyâsın
 
Şimdi sana gözün görmüyor desem kızacaksın!
O huyundan dolayı beni iyice bir benzetesin!
 
Kakımak : Öfkelenmek, kizmak. İtiraz etmek, karşı gelmek. Azarlmak, tekdir etmek.
Damar : Huy, mizaç, yardılış.
Hod : Kendi.
 
 
 
Nice göz ağrısı senin içinde
Yeriler oturur seninle günde
 
Nice göz ağrısı senin içinde gizlenip senden beslenmekte ve yaşamaktalar.
Her gün sana iş kesmekteler ve mutsuz kılmaktalar.
 
 
Bakar ölü gibi gözün nuru yok
Özünü görmeyen ne göre ayruk
 
Gözün tıpkı bir ölü gibi bakmakta gözüyün nuru yok.
Kendi özünü görmeyen gönül gözü kör olan yabancıyı-düşmanı nasıl seçebilecek?
 
 
 
Sana âkil deme seni unuttun
Ne dese kîn ü gıybet onu tuttun
 
Sen kendini untmuş bir kişi olarak yaşayıp giderken sakın kendine bir de akıllı felen deme!
Kin ile gıybet ne emrederse sen hep onu yaptın!
 
Âkil : Akıl sahibi, akıllı.
 
 
 
Ne işin var senin senden farîda
Amel eyle amel seninle gîde
 
Ne işin var senin uçmak-kaçmak gibi yücelik hikayeleri ile?
Sen adam gibi kulluğunu emredildiği kadar yap Salih amel işle de seninle gidecek olanın onlar olduğuny bil!
 
Farî : Fari’. Yüce nesne.
 
 
 
Niçe bir görmemek açgıl gözünü
Od içinde kodun sen kend’ özünü
 
Bu nasıl gaflet körlüğü ve hakikatı görmemekte direnmek artık aç gözünü ömür bitiyor!
Sen daha bu dünyada iken işlediklerinle kendi özünü ateşlere gömdün yanmaktasın be adam!
 
 
 
Kişi kim ola ol kendiye düşmen
Kegez değil kim onu koya düşmen
 
Bu nasıl seninki ki, kendine kendin düşman olmanı ancak gerçek düşmanın olarak şeytan isteyebilir ve seni bu hâle o getirebilirdi!
 
Kegez : Dilek, istek.
 
 
 
Gözü görmez kişi sevgiden ırak
Kanı dost kandasın sen gözün aç bak
 
Gönül gözü kör olan o ki sevgi ve muhabbetten uzak durur.
Hani neredesin sen dostum?
Yan da gözünü aç!
Sana hizmet için ben buradayım!
 
 
Göremeden gözün n’anlâya gönül
Kabûl etmezse göz neyleye gönül
 
Gönül gözü görmeden gönül neyi nasıl anlasın?
Kafa gözü bile baktığını görmeyi kabul etmez ise gönül ne yapsın!
 
N’anlâya : Ne anlaya.
 
 
 
Kamu sevgi dedin evvel göz alır
Pes ondan sevgiyi gönülde kalır
 
Bütün sevgiler için geçerlidir ki önce göz görür, seçer ve sever.
Ondan sonra gönül sever de sevgili olur.
 
 
 
Gözü görmez kişinin sevgisi yok
Gözü olandurur sevgi ile tok
 
Gözü görmeyen kimsenin sevgi bazarı yoktur.
Sevgiden mahrum bir egoisttir.
Ama baktığını gören gözü olan sevgi bağıdır ve sevgi ile daima doludur.
Bastığı her yer sevgi bahçesi olur da sevgi çiçekleri açar.
 
 
 
Koyan kıymet göz olur her neseye
Ki kıymetsiz kim ola baha saya
 
Her şeyin kıymet ve değerini biçen daima gözdür.
Yoksa kıymetsiz bir şeyi pahalı sayar ve yanılır.
Hayrı bırakırda şerrin peşine düşer!
 
Baha : Bedel, eder.
 
 
 
Gözü yok kişi neye kıymet ede
Soğulmuş kuyudan kim sû ilede
 
Gözü olmayan kişi nasıl kıymet biçecek?
Suyu çekilmiş kuyudan su çekecekmiş de sulanacakmış?
 
Soğulmak : Suyu çekilmek, kaynağı yitmek ya da kurumak, feri gitmek, solmak, sönmek.
 
 
 
Gönül kaabil göze fâyız de mutlak
Erer piş-keş cana öyle olıcak
 
Gönlün arzularını kabul edeb göze muhakkak aşkın feyzi, bolluk ve bereketi ulaşır.
Ve bu güzellikleri cana armağan eder de can Muhammedî Mutluluk duyar.
 
Kaabil : Kabul eden. Olabilir, istidatlı, mümkün olan, önde ve ileride olan.
 
Fâyız : Feyiz. Feyz. (C.: Füyuz) Bolluk, bereket. * İlim, irfan. Mübareklik. * Şan, şöhret. * İhsan, fazıl, kerem. Yüksek rütbe almak. * Suyun çoğalıp çay gibi taşması. Çok akar su. * Bir haberi fâş etmek. * İçindeki düşüncesini izhar etmek.
 
Piş-keş : Armağan.
 
 
 
Gözü yok kîşinin sevmek nesîdir 
Gönül kul olsa gözün fitnesîdir
 
Gözü kör kişi görmediğini nasıl sevecekmiş?
Gönül kul da olsa gözün fitnesi ile imtihan olur.
 
Fitne : İnsanın akıl ve kalbini doğrudan doğruya, hak ve hakikatten saptıracak şey. * Muhârebe. * Azdırma. * Karışıklık. Ara bozmak. Dedikodu. * Küfr. Fikir ihtilâfı. * Şikak. Kavga. * Delilik. * Mihnet ve beliye. * Mal ve evlâd. * Potada altın ve gümüşü eritmek. * İmtihan ve tecrübe etmek.
 
 
 
Sûret gözü değil bû göz dediğim
Bilirim ben neden ne istediğim
 
Benim göz dediğim sûrete-dışa ait kafa gözü değildir.
Ben sîrete-içe ait olan kalb gözünden bahsediyorum.
Ben Hakk Erenlerden Yunusum!
Neden dolayı neyi istediğimi ve ne dediğimi bilirim.
Erenler huzurunda ve terbiyesi altında bu tâlim-öğretim ve terbiyeyi-eğitimi gördüm ve başardım şükür.
 
 
 
Göz oldur kim müdâm ol cânı göre
Farîdadır kula sultânı göre
 
Ben ona göz derim ki daima canını göre bile!
Bu bir farz- ayn gibi kesinlikle her an, her yer ve her hâlde Sultanı göre!
 
 
Farîda : Ferda. f. Yarın. Bugünden sonraki gün. * Arabçada: Bir olarak. Tek olarak.
Farîda : Ferdâ. Yarın. Gelecek zaman, âti. Âiret, kıyamet.
 
 
 
Bu baş gözü değil ol can gözüdür
Kimin cânı var ise onu görür
 
İşte bu baş gözü değil can gözüdür.
Kimin ki canı gerçek diri ise onu görür.
 
 
 
Olar kim olalar can yumuşunda
Kaçan hergiz olâ dünyâ işinde
 
Onlar ki can hizmetinde olanlardır.
Ve hiçbir surette dünya işinde olamazlar.
 
Yumuş : Hizmet.
Hergiz : f. Aslâ, kat’iyyen. Hiçbir suretle.
Kaçan : Vatka ki, o zaman.
 
 
 
Ulu dirlik gerek ol emr-i câna
Ne dünyâ âhıret onu duyâna
 
Bunun için Ulu Muhammedî dirlik ve düzeni temin etmek gerek k, canın emrini nefis yerine getirsin!
Bu emri duyanı bu emirin gereğini yapmaktan dünya ve Âhiret geri durduramaya!
 
 
 
Canı yok kişinin uykusu kanmaz
Ki canlı parmağın uykuya banmaz
 
Canı bu âlemde ölüp de dirilmeyen kims bu gaflet uykusuna kanamaz.
Canı dirilen ise bir daha bu gaflet uykusu batağına parmağını bile batırmaz.
       Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “İnsanlar uykudadır. Öldükleri zaman uyanırlar!” buyurmuştur.
 
 
 
Ömür geçti dahı uyanmağın yok
Kin ü gıybet sûyuna kanmağın yok
 
Senin ömrün bile geçti gidiyor daha uyanmaya niyetin bile yok.
kin ile gıybet suyuna kandığın yok.
Deniz suyu gibi içtikçe susuyorsun.
Susadıkça içiyorsun kin ile gıybeti sen!
 
Üçyüz altmış damarı uykuladı
Gidip kervan yükün yâbanda kaldı
 
Üç yüz altmış ahlâk-huy damarın olduğu gibi uyumuş kalmış.
Halbuki hayat kervanı kalktı çok yol aldı.
Sen yükün sırtında yaban ellerde kaldın tek başına ve çâresiz.
Ernlerin Tevhid kervanına katılamadın gitti gaflat uykun yüzünden.
 
 
 
Dahı yuyulmadı ol kin damârı
Yolında aybının harcoldu varı
 
En kötülerinden olan kin damaruda henüz temizlenmedi.
Erenler huzurunda ve terbiyesi altında ilim tâlimi-öğretimi ve edeb terbiyesi-eğitimi görerek merhamet ve muhabbet damarına dönüşmedi.
Kin ve yaptığı ayıpların yolunda sen elde olan tüm varlığını-iyilik için emeneten verilen imkan ve âletleri harcadın.
image_print