21-25. Kudsî Hadisler

  

21. HADÎS
 
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةْ عَنْ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ
قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ : أَعْدَدْتُ لِعِبَادِي الصَّالِحِينَ مَا لَا عَيْنٌ رَاَتْ وَلَا اُذُنٌ سَمِعَتْ وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ
 
Ebû Hureyre Resûlullah’tan nakleder:
Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyurdu:
“Sâlih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve insan aklı­nın ulaşamayacağı şeyler hazırladım.”
 (Buhârî, Tefsîru sûre: 32; Tecrîd, terc. XI, 149; Müslim. Îman, 312 Tirmizî, Cennet, 15; İbn Mâce, Zühd, 39; Dârimî, Rikak, 97)
 
Sâlih : (Salâh. dan) İşe yarar, elverişli, uygun, iyi. Haklı olan, itikatlı, dindar, dinî emirlere uyan. * Faziletli, ehl-i takva olan.
 
 
 
 
22. HADÎS
 
عَنْ عَلِي بِنْ أَبِي طَالِبْ رَصِيَ اللّهُ عَنْهُ قَالَ :قَالَ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ
قَالَ اللّهُ تَعَالَى : مَنْ رَجَا غَيْرِي لَمْ يَعْرِفْنِي وَمَنْ لَمْ يَعْرِفْنِي لَمْ يَعْبُدْنِي وَ مَنْ لَمْ يَعْبُدْنِي فَقَدْ إِسْتَوْجَبَ سَخَطِي وَمَنْ خَافَ غَيْرِي حَلَّتْ بِهِ نِقْمَتِي
 
Ali b. Ebî Tâlib (radiyallahu anhu) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den nakleder:
Yüce Allah şöyle buyurur:
“Benden başkasına ümit bağla­yan Beni tanımıyor demektir.
Beni tanımayan Bana kulluk et­mez.
Bana kulluk etmeyen Benim gazâbıma mâruz kalır.
Ben­den başkasından korkan Benim azâbımla karşılaşır.”
 
Mâruz : Bir şeyin etkisine uğramak veya uğratmak. * Arzolunmuş, arzolunan. * Serilmiş, yayılmış. * Verilmiş, sunulmuş. * Anlatılmış. * Bir şeye karşı siper alan.
 
 
 
23. HADÎS
 
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةْ عَنْ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ
وَ يَبْقَى رَجُلٌ مقبل بِوُجُهُهُ عَلَى النَّارِ وَهُوَ آخِرِ أَهْل الِجَنَّةِ دَخُولا الْجَنَّةِ. فَيَقُولُ أَيْ رَبِّ أَصْرِفْ وَجْهِي عَنِ النَّارِ فَإِنَّهُ قَدْ قَشَبَنِي رِيحُهَا وَ أَحْؤقَنِي ذَكَاؤُهَا فَيَدْعُو اللّهَ مَاشَاءَ اللّهُ أَنْ يَدْعُوهُ ثُمَّ يَقُولُ اللّهُ تَبَارَكَ وَ تَعَالَى هَلْ عَسَيْتَ إِنْ فَعَلْتُ ذَالِكَ بِكَ أَنْ تَسْأَلَ غَيْرَهُ فَيَقُولُ لَا أَسْأَلُكَ غَيْرَهُ وَ يُعْطِي رَبَّهُ عَزَّ وَ جَلَّ مِنْ عُهُودٍ وَمَوَاثِيقَ مَاشَاءَ اللّهُ فَيَصْرِفُ اللّهُ وَجْهَهُ عَنِ النَّارِ فَإِذَل أَقْبَلَ عَلَى الْجَنَّةِ وَ رَآهَا سَكَتَ مَاشَاءَ اللّهُ أَنْ يَسْكُتَ ثُمَّ يَقُولُ أَيْ رَبِّ قَدِّمْنِي إِلَى بَابِ الْجَنَّةِ فَيَقُولُ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ لَهُ أَلَيْسَ قَدْ أَعْظَيْتَ عُهُودَكَ وَمَوَاثِيقَكَ لَا تَسْأَلُنِي غَيْرَ الَّذِي أَعْظَيْتُكَ وَيْلَكَ يَا ابْنَ آدَمَ مَا أَغْدَرَكَ. فَيَقُولُ أَيْ رَبِّ فَيَدْعُو اللّهَ عَزَّ وَ جَلَّ حَتَّى يَقُولُ لَهُ فَهَلْ عَسَيْتَ إِنْ أَعْطَيْتُكَ ذٰلِكَ أَنْ تَسْأَلَ غَيْرَهُ فَيَقُولُ لَا وَ عِزَّتِكَ فَيُعْطِي رَبَّهُ مَاشَاءَ اللّهُ مِنْ عُهُودٍ وَ مَوَاثِيقَ فَيُقَدِّمُهُ إِلَى بَابَ الْجَنَّةِ فَإِذَا قَامَ عَلَى بَابَ الْجَنَّةِ أنْفَهَقَتْ لَهُ الْجَنَّةُ فَرَأَى مَا فِيهَا مِنَ الْخَيُْ وَ السُّرُورِ. فَيَسْكُتُ مَاشَاءَ اللّهُ أَنْ يَسْكُتَ ثُمَّ يَقُولُ أَيْ رَبِّ أَدءخِلْنِي الْجَنَّةَ فَيَقُولُ اللّهُ تَبَارَكَ وَ تَعَالَى لَهُ أَلَيْسَ قَدْ أَعْطَيْتَ عُهُودَكَ وَمَوَاثِؤيقَكَ أَنْ لَا تَسْأَلَ غَيْرَ مَا أُعْطِيتَ وَيْلَكَ يَا ابْنَ آدَمَ مَا أَغْدَرَكَ. فَيَقُولُ أَيْ رَبِّ لَا أَكُونُ أَشْقَى خَلْقِكَ فَلَا يَزَالُ يَدْعُو اللّهَ عَزَّ وَ جَلَّ حَتَّى يَضْحَكَ اللّهُ تَبَارَكَ وَ تَعَالَى مِنْهُ فَإِذَا ضَحِكَ اللّهُ مِنْهُ قَالَ أُدْخُلِ الْجَنَّةَ فَإِذَا دَخَلَهَا قَالَ اللّهُ تَعَالَى لََهُ تَمَنَّهْ فَيَسْأَلْ رَبَّهُ وَ يَتَمَنَّى حَتَّى إِنَّ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ لَيُذَكِّرُهُ مِنء كَذَا وَ كَذَا حَتَّى إِذَا أنْقَطَعَتْ بِهِ الْأَمَانِيُّ قَالَ اللّهُ عَزَّ وَ جَلَّ ذٰلِكَ لَكَ وَ مِسْلُهُ مَعَهُ
 
Ebû Hureyre nakleder:
Kıyâmet gününde Allah’ın kullar arasındaki hükmü ile ilgili bir hadîste Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle bu­yurdu:
“… Ve yüzü ateşe dönük bir adam kalır.
O cennete girecek­ler arasında en sonuncusudur.
Şöyle der:
“Ey Rabbim!
Yüzümü ateşten uzaklaştır.
Zîrâ onun kokusu bana acı veriyor ve alevi beni yakıyor!”
Allah’ın dilediği kadar böyle yalvarır.
Daha sonra Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Bunu yaparsam, başka bir şey ister misin?”
O kul: “Hayır! Başka bir şey istemem!” der.
Azîz ve Celîl olan Rabb’ine Allah’ın istediği kadar vaad ve yemînlerde bulu­nur.
Nihâyet Allah onun yüzünü ateşten çevirir.
Cennete yak­laşıp da onu görünce, Allah’ın dilediği kadar sustuktan sonra şöyle der:
“Ey Rabbim!
Beni cennetin kapısına yaklaştır!”
Bunun üzerine Allah ona:
“Evvelce, sana verdiğimden başka bir şey istemeyeceğine söz vermiş değil miydin?
Yazıklar olsun ey Âdem oğlu!
Ne kadar gadredicisin!” buyurur.
O kul: “Ey Rabbim!” der, Azîz ve Celîl olan Allah’a duâ eder.
Nihâyet Allah ona sorar:
“Bu­nu sana versem başka şey ister misin?”
Kul:
“İzzetine yemîn ede­rim ki hayır!” der.
 Rabbine, Allah’ın dilediği kadar söz ve yemîn­lerde bulunur.
Sonunda Rabbi, onu cennetin kapısına yaklaştı­rır.
Cennetin kapısında durduğu, cennet ona açıldığı, içindeki hayırları ve sevinci gördüğü vakit, Allah’ın dilediği kadar susar.
Sonra şöyle der: “Ey Rabbim!
“Beni cennete koy!”
Allah Tebâreke ve Teâlâ ona:
“Verdiğimden başka bir şey istemeyeceğine söz vermiş değil miydin?
Yazıklar olsun ey Âdem oğlu! sen ne sözünde durmaz kimse imişsin!” der.
Kul: “Ey Rabbim!
Mahlûkatının en bedbahtı ben olmayayım!” der ve Allah’a devâmlı duâ eder.
Nihâyet Allah Tebâreke ve Teâlâ onun bu hâline güler.
Allah ona gülünce:
“Cennete gir!” der.
Kul cennete girince Allah şöyle buyurur:
“Temennide bulun!”
O da Rabbinden istekte ve temennide bulunur.
Nihâyet Azîz ve Celîl olan Allah ona:
“Şunu da iste, bunu da iste!” diye hatırlatmada bulunur.
Nihâyet istekleri son bulunca, Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyurur:
“Bunların hepsi ve daha bir o kadarı senindir!”
(Müslim. Îman, 299)
 
 
 
24. HADÎS
 
عَنْ أَبِي هُرَيْرَة عَنْ رَسُولُ اللّهِ صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ
لَمَّا خَلَقَ اللّهُ آدَمَ وَنَفَخَ فِيهِ الرُّوحَ عَطَسَ فَقَالَ الْحَمْدُلِلّهِ فَحَمِدَ اللّهَ بِإِذْنِهِ فَقَالَ لَهُ رَبُّهُ رَحِمَكَ اللّهُ يَا آدَمَ إِذْهَبْ إِلَى أُولَاْؤكَ الْمَلَاءِكَةَ إِلَى مَلَإٍ مِنْهُمْ جُلُوسٍ فَقُلْ السَّلَامُ عَلَيْكُمْ قَالُوا وَ عَلَيْكُمْ السَّلَامُ وَ رَحْمَةُ اللّهِ ثُمَّ رَجَعَ إِلَى رَبِّهِ فَقَالَ إِنَّ هَاذِهِ تَحِيَّتُكَ وَ تَحِيَّةُ بَنِيكَ بَيْنَهُمْ فَقَالَ اللّهُ لَهُ وَيَدَاهُ مَقْبُوضَانِ إِخْتَرْ أَيَّهُمَا شِءْتَ قَالَ إِخْتَرْتُ يَمِينَ رَبِّي يَمِينٌ مُبَارَكَةٌ ثُمَّ بَسَطَهَا فَإِذَا فِيهَا آدَمُ وَ ذُرِّيَّتُهُ فَقَالَ أَيْ رَبِّ مَا هَاؤُلَاءِ قَالَ هَاؤُلَاءِ ذُرِّيَّتُكَ فَإِذَا كُلُّ إِنْسَانٍ مَكْتُبٌ عُمُرُهُ بَيْنَ عَيْنَيْهِ فَإِذَا فِيهِمْ رَجُلٌ أَضْوَأُهُمْ لأَوْ مِنْ أَضْوَءِهِمْ قَالَ يَا رَبِّ مَنْ هَاذَا قَالَ هَاذَا ابْنُكَ دَاوُودُ قَدْكَتَبْتُ لَهُ قَالَ أَيْ رَبِّ فَإِنِّي قَدْ جَعَلْتُ لَهُ مِنْ عُمُرِي سِتَّينَ سَنَةً قَالَ أَنْتَ وَ ذَلِكَ قَالَ ثُمَّ أُسْكِنَ الْجَنَّةَ مَا شَاءَ اللّهُ ثُمَّ أُهْبِطَ مِنْهُمَا فَكَانَ آدَمُ يَعُدُّ لِنَفْسِهِ فَأَتَاهُ مَلَكُ الْمَوْتِ فَقَالَ آدَمُ قَدْ عَجَّلْتَ قَدْ كُتِبَلِي أَلْفُ سَنَةةٍ ٌَالَ بَلَى وَلضكِنَّكَ جَعَلْتَ لِابْبِكَ دَوُودَ سِتَّينَ سَنَةً . فَجَحَدَ فَجَحَدَتْ ذُرِّيَّتُهُ وَ نَسِييَ فَنَسِيَتْ ذُرِّيَّتُهُ قَالَ فَمِنْ يَوْمَءِذٍ أُمِرَ بِالْكِتَابِ وَ الشُّهُودِ
.         
 Ebû Hureyre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle dediğini nakleder:
“Allah Âdem’i yaratıp, ona rûhu üflediği zaman Âdem aksır­dı ve:
“El hamdülillah” diyerek, O’nun izniyle hamdetti.
Bunun üzerine Rabbi ona:
“Allah seni esirgesin ey Âdem; o meleklere, onlardan oturmakta olan bir topluluğa git ve “Esselâmü aley­küm” (Allah’ın selâmı üzerinize olsun) de!” buyurdu.
Onlar da: “Selâm ve Allah’ın rahmeti senin üzerine olsun!” dediler.
Sonra Âdem Rabbine döndü.
Allah: “Senin selâmın ve oğulların ara­sındaki selâm işte budur!” buyurdu.
Allah, avuçları kapalı hâl­de Âdem’e:
“Bu ikisinden hangisini istersen seç!” dedi.
Âdem: “Rabbimin sağ elini seçtim; Rabbimin her iki eli de sağ ve mübârektir” dedi.
Sonra Allah elini açtı; bir de ne görsün, orada Âdem ve onun soyundan gelenler vardı!
Âdem: “Ey Rabbim bunlar nedir?” dedi.
Allah: “Bunlar senin soyundan gelen­lerdir” buyurdu.
Bir de baktı ki, her insanın iki gözü arasında ömrü yazılıdır.
İçlerinde pırıl pırıl biri veya pırıl pırıl parlayan­lardan biri vardı.
Âdem: “Yâ Rabbi bu kimdir?” dedi.
Allah: “Bu senin oğlun Dâvûd’dur; Ben kendisine 40 senelik ömür yazdım” buyurdu.
Âdem: “Yâ Rabbî, onun ömrünü arttır!” dedi.
Allah: “Ona takdir ettiğim ömür budur” buyurdu.
Âdem: “Ey Rabbim, ben kendi ömrümden ona altmış sene bağışladım” dedi.
Allah: “Sen bilirsin” buyurdu.
Sonra Âdem, Allah’ın dilediği kadar cennette sâkin kılındı; bilâhare cennetten indirildi.
Âdem ken­di günlerini saymakta idi.
Bir gün ölüm meleği çıka geldi.
Âdem ona: “Erken geldin, bana bin senelik ömür yazılmıştır” dedi.
Me­lek: “Evet ama, sen altmış seneyi oğlun Dâvûd’a vermiştin” de­di.
Âdem inkâr etti; bu yüzden soyundan gelenler de inkâr edi­yor.
Âdem unuttu; bu yüzden soyundan gelenler de unutuyor.
Ve o günden îtibâren yazı ve şâhidlik emredilmiştir.
(Tirmizî, Tefsîru sûre: 114)
 
(Bu hadîs hasen ve garîbdir)
 
 
 
25. HADÎS
 
عَنْ أَنَسْ بِنْ مَالِكْ رَصِيَ اللّهُ عَنْهُ عَنْ النَّبِيِّي صَلَّىالّلهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمُ قَالَ
لَمَّا خَلَقَ اللّهُ الْأَرْضَ جَعَلَتْ تَمِيدَ فَخَلَقَ الْجِبَالَ فَعَدَ بِهَا عَلَيْهَا فَاسْتَقَرَّتْ فَعَجِبَتْ الْمَلَاءِكَةُ مِنْ شِدَّةِ الْجِبَالِ فَقَالُوا يَا رَبِّ هَلْ مِنْ خَلَقِكَ شَيْءٌ أَشَدُّ مِنْ الْجِبَالِ قَالَ نَعَمْ الْحَدِيدُ قَالُوا يَا رَبِّ فَهَلْ مِنْ خَلَقِكَ شَيْءٌ أَشَدُّ مِنْ الْحَدِيدِ قَالَ نَعَمْ النَّارُ فَقَالُوا يَا رَبِّ فَهَلْ مِنْ خَلَقِكَ شَيْءٌ أَشَدُّ مِنْ النَّارِ قَالَ نَعَمْ الْمَاءُ فَقَالُوا يَا رَبِّ فَهَلْ مِنْ خَلَقِكَ شَيْءٌ أَشَدُّ مِنْ الْمَاءِ قَالَ نَعَمْ الرِّيحُ قَالُوا يَا رَبِّ فَهَلْ مِنْ خَلَقِكَ شَيْءٌ أَشَدُّ مِنْ الرِّيحِ قَالَ نَعَمْ اابْنُ آدَمَ تَصَدَّقَ بِصَدَقَةٍ بِيَمِينِهِ يُخْفِيهَا مِنْ شِمَالِهِ
 
Enes b. Mâlik (radiyallahu anhu) Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle dediğini nakleder:
“Allah arzı yarattığı vakit, arz sarsılmaya başladı.
Bunun üzerine Allah dağları yarattı ve onları arzın üzerine yerleştirdi.
Böylece arz sükunet buldu.
Melekler, dağların gücünden hay­rete düştüler ve şöyle sormaktan kendilerini alamadılar:
“Yâ Rabbî, yaratıkların içinde dağlardan daha güçlü bir şey var mıdır?”
“Evet, demir!” Buyurdu Allah.
“Yâ Rabbî, yaratıkların içinde demirden daha güçlü bir şey var mıdır?” diye sordular.
“Evet ateş!”
“ Yâ Rabbî, yaratıkların içinden ateşten daha güçlü bir şey var mıdır?”
“ Evet, su!”
“ Yâ Rabbî, yaratıkların içinden sudan daha güçlü bir şey var mıdır?”
“ Evet, rüzgâr!”
“ Yâ Rabbî, yaratıkların içinde rüzgârdan daha güçlü bir şey var mıdır?”
“ Evet, sağ eliyle bir yardımda bulunan ve onu sol elinden gizleyen insan oğlu!”
(Tirmizî, Tefsir, 113)
 
(Bu hadîs garîbdir)
image_print