2- Bir Mektubu

 

GAVS-I Â’ZAM (K.S.) HAZRETLERİNİN BİR MEKTUBU

 

Ey Aziz,

Cenâb-ı Hakk’ın azîz kıldığı ve birçok ilahî nimetlere erme şerefine nail eylediği kimse…

Bilesin ki…

– “Allahu Teala, dilediğine hidayet eder ve Zat- Nur’una ulaştırır.” (24/35)

Yukarıdaki cümle bir Âyet-i Kerîme meâlidir. Bir feyz kaynağıdır. O feyz bulutlarından rahmet şimşekleri çaktığını düşün… Neler olacağını tahmin eyle ve:

– “Allah rahmetini dilediğine tahsis eder.” (3/74)

Meâlindeki yüce kelâmın yapacağı inayet sayesinde vuslat rüzgarlarının daima başında döndüğünü de düşün… Anlamaya çalış… Şimdi neler olabileceğini anlatacağız, dinle…

Işte o zaman; kalb sahasında ünsiyet (dostluk) reyhanları kokmaya başlar… Ve o reyhanlar, bir cennet bahçesi gibi, boylandıkça boylanır ve etrafa kokular saçmaya başlar… Ve o bahçede:

“Ey Yusuf’a olan hasretim.” (12/84)

Nağmeleri ile şevk bülbülleri ötmeye başlar… Ve sırlar aleminde, iştiyak şuleleri parıldamaya başlar…

Artık efkar kuşları, azamet fezasında kanatlanır… Ve çevikliğin son haddiyle uçmaya başlarlar.

***

Bunlara marifet hali ve marifet âlemi adı verilir… Bu âlem uçsuz bucaksız vadilerle doludur. Orada; üstün akla sahip olanlar dahi yolunu bulup devam edemez… Şaşırır… Sonra orada öyle korkulu haller tecelli eder ki…

Bir bakarsın, yüce bir heybet eli kalkmış, başında bekliyor… Tepene ha indi; ha inecek… Bu manzara karşısında, kavrayışın temelinden sarsılır…

***

Sonra bakarsın ki, başka bir âlem başlamış… Perdelerin ötesinden sesler yükseliyor… Hem de heybetli sesler… O’na kulak mı dayanır ki? Ve derin manasını sezende yürek mi kalır ki? Tahayyül et:

– “Gerçek manasıyla Allah’ı takdir edemediler…” (6/91)

Meâlindeki yüce manaya hangi kulak dayanır? Bu yumuşatılmış mana, ya doğrudan doğruya, seni muhatab alsaydı; ne yapardın o zaman?… O anda can vermez miydin?…

Bu mana denizi çok engindir… Orada azimet gemileri yüzer… Içinde ise Hak Yolcuları… Onlar için, ne dalganın önemi vardır; ne de çeşitli deniz tehlikelerinin… Sakın o yolcuları taşıyan gemileri küçük sanmayasın…

Işte onun tarifi:

“O gemiler; dağlar gibi, dalgalar arasından süzülür gider. O, yolcuları çeker, götürür,” (11/42).

Ve bu yüce manalar taşıyan cümle; aynı zamanda o yolcuların gemilerinin rüzgarıdır… Yelkenlerini iter.

Düşün… Bir daha… Bir daha düşün…

“Onlar Allah’ı; Allah da onları sever” (5/54).

Bu Âyet-i Kerime’nin delâlet ettiği derin manayı düşün… O mana, engin bir denizdir… Ve bu denizin adı aşk denizidir; muhabbet ve sevgi denizidir. Muhabbet ehli bu denizde yelkenlisini açar… Ötelere doğru yol almaya başlar… Yelkenli gemilerinin; bir sağa, bir sola yatması, onları korkutmaz… Dalgalar onları yoldan alamaz…

Dağlar gibi dalgalar gelir; onları altına almak ister. Fakat Hakk’ın yardımı onları korur. Onlar da bunu bilir. Yine de yalvarmadan edemezler; her biri:

– “Yâ Rabbi, beni mübarek bir menzile indir. Çünkü menzil sahiplerinin hayırlısı sensin…” (21/101)

diyerek yalvarmaya başlar…

Bu menzil ne olabilir ki?… Lika ve Hazret-i Hakk’a yakınlıktan başka… Ne var ki, her yerde olduğu gibi burada da istidadlar konuşur…

Yalvarırlar… Yakarırlar… Ama:

– “O kimseler ki, haklarında tarafımızdan iyilik fermanı çıkmıştır…” (21/101)

Cümlesindeki manasından başka elde bir şey yoktur… O yolda kaybolan canları kim arar ki?… Kesilen başları kim sorabilir ki?… Yalnız, kurtulması mukadder olanlar kurtulur… Çünkü ezelî istidad öyle gelmiştir…

***

Deniz kabarsın; dalgalar, o aşk yolcularını içine alsın isterse… Hak ezelde kurtulmasını dilemişse; bir an içinde onları:

– “Cudi…” (11/44)

dağına salimen indirir…

Artık onlara Rahman’ın cezbelerinden bir cezbe gelmiştir… Ellerinden tutmuş:

– “Doğruluk makamı…” (54/55)

tabir edilen yere çekmiştir…

***

Bu makam, ezeli istidada göre lütuf ve ihsanların yağdığı bir makamdır…

Makam bir değil bir çoktur. Her makamı aşıp öbürüne geçmek için arada; şahsa göre değişen bir veya birkaç durak olur… Aslında tek olarak bilinen ama aşılması oldukça zor bir durak var ki, o hepsinin uğrayacağı bir duraktır… Işte o durak:

– “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?…” (7/172).

meâlindeki cümlede gizlidir… Bu durağı aşanın artık yolu, vuslat âlemine doğru uzar… Buraya kadar gelebilen istidadlı olsa gerek… Bunu o yolcular da anlar; neşe ve huzur içinde mest olurlar… Hayran olurlar…

Sonra onlara ilahî nimet sofraları serilir. O sofralardan bol bol nasib alırlar… Çünkü o nimetler:

– “O kimselerdir ki; onlar ihsan ettiler… Sonra bunlar için HÜSNÂ ve ZIYÂDE’si vardır.” (10/26).

Âyet-i kerimesi ile tarif edilmektedir… Burada HÜSNÂ’yı tümden nimetler; ZIYÂDE’yi ise, likâ-i ilahi olarak anlatabiliriz…

***

Hakk’a vasıl olmak isteyen herkes, bahsi geçen dalgalı ve engin denizleri aşmak zorundadır. Onları aşıp, Hakk’a varmak için, bu yolda insana tek şey lazımdır: AŞK… Bu olduktan sonra korkma… Her denizi, deryayı aşarsın… Ummanlar önünde bir hendek kadar ufalır… Dağlar ve ovalar sana bir adımlık yol olur…

Her yolcuyu bu yolda AŞK yürütür… AŞK bu yolda Hak erlerine bir ateş… Bu ateş, onların herdem içini yakar kavurur…

Yansın… Yanana su mu esirgenir; hastaya tabib mi gelmez ki? Hele bir de; yanan, Hak âşıkının kalbi, hasta olan da onun gönlü olursa… Işte böyle olanların içi yandıkça, aşk şarabı imdatlarına yetişir… Aşk şarabından başka onların ateşini ne söndürebilirdi ki, zaten…

Onlara aşk şarabı getiren kadehin adı, KURBIYYET’tir (yakınlıktır)… VISAL (kavuşma) camıdır… Yakınlık kadehi ve visal camı… Ne güzel ve ne ulvî şey…

O anda onları, hûri misal sakiler dolanır… Allah aşkıyla içi yananın özüne birşeyler boşaltır… Yani AŞK ŞARABI… Onlar, verene hiç bakmaz; içer içer, hiç kanmazlar… Nasıl kansınlar, çünkü:

– “Onlara; Rabbleri pak şarabı içirdi…” (76/21).

O ne ŞARAB’dır… Içilirken visal olursa… Ve sakisi ALLAH… O’nun şanı çoktan da çok yücedir…

Artık onlar, ereceklerine ermişlerdir… Bulacaklarını da bulmuşlardır. Bilmem daha ne bulmaları istenir ki… O’nu bulmayan niçin durur ki?… O’nu bulan da neden mahrum olur ki?…

Son yolculuk durağı orasıdır. Oraya ulaştıktan sonra, sonsuz ve ebedî mülk ve devleti bulurlar…

Işte onların erdiği âlemi anlatan Âyet-i Kerime:

– “Baksan… Sonra dönüp yine baksan… Ne görebilirsin ki?… Nimet ve büyük bir saltanattan başka…” (76/20).

Bu varlığı yitirmek ne güzeldir… Çünkü bu yolda yitirilen varlığın karşılığı Hakk’ın visalidir..

Cenâb-ı Hak cümlemize bu varlıktan soyunmayı ve vuslatı nasib eylesin… Âmiiin!

image_print