2- Bâb-ı sâni : İKİNCİ BÖLÜM

İKİNCİ BÖLÜM-1

BÂB-ı SÂNİ
İKİNCİ BÖLÜM
 
Bu Bâb Ma’rifatun Ma’danın Bayân Kılur.
Bu bölüm mârifetin madenini-kaynağını açıklar.
 
Ol Kutb-ı alem (Hünkar Hacı Bektaş- ı Velî kadddasallu sırrahu’l-azîz) eydur kim:
Kul Çalab tanrıya Ta’âlâ Hazaratına) kırk makamda irer, ulaşur, dost olur.
 
O zât ki âlemin kutbu olan Hünkar Hacı Bektaş- ı Velî Allah sırrını Kudsal kılsın der ki :
Kul  Allah teâlâ’ya kırk makmda erişir-ulaşır dost olur.
 
Ol kırk makamun onı Şerî’at içindedür ve onı Tarîkat içindedür ve onı Ma’rifet içindedür ve onı Hakîkat içindedür.
 
Anlatılan kırk makamın onu Şerî’at içindedir, onu Tarîkat içindedir ve onu Tarîkat içindedir ve onu Hakîkat içindedir.
 
 
Pes Şarî’atun evvel makâmı îmân getürmektdür.
Şimdi Şerî’atın Birinici Makamı iman getirmektir.
 
Kavlu Tealâ:
“Entü’mine billahi ve melâiketihi ve kütübihi ve rusulihi vel yevmeü’l-âhiri ve bil kaderi hayruhi ve şerrihi minallahi teâlâ.”
 
Allah Teâlâ buyruklarında:
“Allah’a, meleklerine, kitablarına, resûllerine, Âhiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allah Teâlâ’dan olduğuna inandım.”
 Halk arasında “âmentü” denilen imanın altı şartını içeren bu buyruklar Kur’ân-ı Kerîm’in çeşitli âyetlerinde emredilmiş ve sahih hadislerle Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından bildirilip uygulanmıştır.
 
Ammâ her kişi kim îmân ten üzeredür (üzerinedir) dirise hata’dur. Ve eger cân üzeredür dirise hem hata’dur.
 
Şu da var ki kim:
“İman ten üzerinedir.” derse hatadır.
“İman can- üzerinedir.” derse de hatadır.
 
 
Pes (imdi) şöyle bilmek gerek kim îmân akıl üzeredür, ârıflar katında: Ammâ ma’rûfı: Bir dil üzeredür, ikinci gönül üzeredür, Pes her kim Çalap Tanrıya gönülden donuklık virmese mutlak kâfirdur.
 
Kavlu Tealâ:
 
حَتَّى يَلِجَ الْجَمَلُ فِي سَمِّ الْخِيَاطِ
 
Şimdi şunu şöyle bilmek gerek ki, Âriler yanında iman akıl üzeredir. Amma Şerî’at kuralı olarak bilinen ve uygulananı; birinci şartı lisan üzere olup dil ile söylemek, ikinci şartı kalb üzere olup kalben inamakıtr.
Onun için her kim ki tüm kalbiyle Allah Teâlâ’ya dönmezse kesinlikle kâfirdir.
 
Allah Teâlâ’nın Buyruğu:
 
“…deve iğne deliğine girinceye kadar….”
 
إِنَّ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُواْ عَنْهَا لاَ تُفَتَّحُ لَهُمْ أَبْوَابُ السَّمَاء وَلاَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى يَلِجَ الْجَمَلُ فِي سَمِّ الْخِيَاطِ وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُجْرِمِين
“İnnellezine kezzebu bi ayatina vestekberu anha la tüfettehu lehüm ebvabüs semai ve la yedhulunel cennete hatta yelicel cemelü fi semmil hiyad ve kezalike neczil mücrimin : Bizim âyetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenmek isteyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremiyeceklerdir! Suçluları işte böyle cezalandırırız!” (A’raf 7/40)
 
Veyahod dili donuklık virüp gönli ile inanmasa munâfıkdur. (Ve cehennemin en aşağı tabakasında olur:)
 
Veyahut lisanıyla dönüklük verip diliyle imanını söylediği hâlde kalbiyle inanmazsa münafıktır.
 
Kavlu Tealâ:
Allah Teâlâ’nın Buyruğu:
 
… …إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الأَسْفَلِ مِنَ النَّار
 
“Şüphe yok ki münafıklar cehennemin en alt katındadırlar.” (Nisa 4/145)
 
 
 
 
إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ وَلَن تَجِدَ لَهُمْ نَصِيرًا
 
“İnnel münafikiyne fid derkil esfeli minen nar ve len tecide lehüm nesiyra : Şüphe yok ki münafıklar cehennemin en alt katındadırlar. Artık onlara asla bir yardımcı bulamazsın.” (Nisa 4/145)
 
 
Ammâ tâ’at amal îmândan ayrudur; ve îmân tâ’atdur. Pes değme tâ’at îmâna irmez ve hem küfür ma’sıyatdur, ammâ değme ma’sıyat küfre irmez.
 
Ancak âmelî itâat imandan ayrıdır ve iman aynı zamanda itâatir, emirlere uyuştur.
Ancak rastgele-sıradan itâatler  gerçek imana ulaşamazlar.
Aynı zaman da küfür bir itâatsizliktir
Ancak rastgele-sıradan itâatsizlikler de insanı hemence gerçek küfre  sokamazlar.
 
Kavlu Tealâ:
Allah Teâlâ’nın Buyruğu:
 
إِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَن يَشَاء
 
“Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını, (günahları) dilediği kimse için bağışlar.” (Nisa 4/48,116)
 
 
 
إِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَن يَشَاء وَمَن يُشْرِكْ بِاللّهِ فَقَدِ افْتَرَى إِثْمًا عَظِيمًا
“İnnellahe la yağfiru eyyüşrake bihi ve yağfiru ma dune zalike li mey yeşa’ ve mey yüşrik billahi fe kadiftera ismen aziyma : Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını, (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse büyük bir günah (ile) iftira etmiş olur.” (Nisa 4/48,116)
 
Bu iki söz hem kişilere dostdur.
Bu iki sözün böyle oluşu insanlar için dostdur.
 
Kavlu Tealâ:
Allah Teâlâ’nın Buyruğu:
 
وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِن بَنِي آدَمَ مِن ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَلَسْتَ بِرَبِّكُمْ
 
“Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Âdem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da), Evet (buna) şâhit olduk, dediler.” (A’raf 7/172)
 
 
وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِن بَنِي آدَمَ مِن ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَلَسْتَ بِرَبِّكُمْ قَالُواْ بَلَى شَهِدْنَا أَن تَقُولُواْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّا كُنَّا عَنْ هَذَا غَافِلِينَ
“Ve iz ehaze rabbüke mim beni ademe min zuhurihim zürriyyetehüm ve eşhedehüm ala enfüsihim elestü bi rabbiküm kalu bela şehidna en tekulu yevmel kiyameti inna künna an haza ğafilin : Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Âdem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da), Evet (buna) şâhit olduk, dediler.” (A’raf 7/172)
 
Pes îmân budur.
İşte iman bundan ibarettir.
 
Sâni : İkinci.
 
Ma’dan : Maden. Maden. * Bir haslet veya hususiyetin kaynağı. * Herşeyin aslî mekânı, menbâ ve me’hazı olan yer. * Toprak, taş, kum gibi maddelerle karışık demir vesairelerin vaziyetlerine de maden denir.
 
Bayân : Beyen. İzah. Açıklama. Anlatma. Açık söyleme. * Öğretme. * Fesahat ve belâgat. * Edb: Belâgat ilminin hakikat, mecaz, kinâye, teşbih, istiâre gibi bahislerini öğreten kısmı. (Bak: Belâgat) * Söz olsun, iş olsun; vukû’ bulan şeyden murad ne olduğunu o şey ile alâkası ve münâsebeti bulunan bir sözle veya bir fiil ile açıklamaktır.
 
Onı : Onu.
 
Entü’mine billahi ve melâiketihi ve kütübihi ve rusulihi vel yevmeü’l-âhiri ve bil kaderi hayruhi ve şerrihi minallahi Teâlâ :
Ma’rûf : Bilinen, tanınmış. Belli, meşhur. * Şeriatın makbul kıldığı veya emrettiği. * Adl, ihsan, cud, tatlı dil, iyi muamele. (Bak: Emr-i bi-l ma’ruf)
 
Munâfık : İki yüzlü, araya nifak sokan. Fitnekâr. * Ahdini bozan, yalan söyleyen, hıyanet eden. * Görünüşte müslüman olup hakikatte kâfir ve düşman olan.
 
Ma’sıyat : Ma’siyyet : İtaatsizlik, günah, isyan.
image_print