Destan-ı Gazab-1

Dâstân-ı Boşu yâni Gazeb
 
Gazab Destanı
 
Boşu : Buşu. Öfke.
 
Gazeb : Hiddet, öfke, dargınlık, kızgınlık.
 
Gel imdî aydayın boşu haberin
Birin birin sana gönülde varın
 
Gel şimdi de sana gönüllerde gizlenen gazab haberlerini bir bir anlatayım.
 
Aydayın : aydınlatayım. Anlatayım.
 
 
 
Benim ileyime kim katlanısar
Ki hışmından deniz oda yanısar
 
Ben Gazabım!
Dinle bak!
Benim huzurumda olmaya-benim ile bileliğe kim katlanabilecek?
Ki öfkesinden sanki deniz ateş alıp yanacak!
 
 
Hışm : f. Öfke, hiddet, gazap, kızgınlık.
 
İley : Huzur, ön, kat, yan, karşı taraf, yol.
 
Hışm : f. Öfke, hiddet, gazap, kızgınlık.
 
Od : Ateş.
 
 
 
Nereye kim varam başlar kesilir
Kime boşar isem olukdem olir
 
Nereye varırsam orada nice başlar kesilir.
Kime kızar isem oluk dolusu kan akarcasına acı veririm.
 
Boşmak : Buşmak. Öfkelenmek, kızmak.
 
Olukdem : Olok-dem : O anda, o zaman, o vakit.
 
Oluk dem : Oluk dulusu kan.
 
 
 
Kim ola bencileyin câna kıyar
Meğer kim ben olam merdâne kıyar
 
Kim varmış ki benim gibi bu âlemde çekinmeden-düşünmeden cana kıyabilecek?
 
Bencileyin : Benim gibi.
 
Merdâne : f. Erkekçesine. Merdcesine. Er’e yakışır surette.
 
 
 
Yaradılmış bana karşı duramaz
Benimle bir nefes hemden alamaz
 
Hiçbir yaratık bana karşı duramaz.
Benimle bir nefeslik sürede bile canciğer beraber duramaz.
Canına okurum!
 
Hemi : f. Tıpkı bu, bu bile.
 
Hem-dem : f. Canciğer arkadaş.
 
 
 
Hünerime benim kim birikiser
Yahud acel evîne kim giriser
 
Bu yıkcı-yakıcı hünerimde kim benimle boy ölçüşe bilirmiş?
Böylesi bir ölüm evine kim gelip de girecekmiş?
Gazabın içine dalmak için aklını mı yitirmiş?
 
Hüner : f. Mârifet. Bilgililik. Ustalık, mahâret.
 
Birikmek : Birleşmek. Bir araya gelmek.
 
Acel : Ecel. Her mahlukun ve canlının Allah tarafından takdir edilen ölüm vakti. Âhirete göç etmek. * İleride olacağı şüphesiz olan. * Allah’ın takdir ettiği ömür.
 
 
 
Felek benim işim başaramaya
Melek benim yolumu varamaya
 
Felek bile benim bu kırıcılık-yıkcılık-yakıcılık hünerimi benim gibi insafsız başaramaz!
Melek bile benim yoluma varıp durduramaz!
 
Felek : Gök, gök katı, devir. * Tâli’, baht. * Büyük ve dâirevi olan şey. * Her gök seyyaresinin gezdiği âlem. * Dünyâ, âlem.
 
 
 
Gözüme yüz bin er zerre görünmez
Hezâr arslan bana berre görünmez
 
Bu saldırı da yüz bin aksar de olsa zerre kadar gözüme gözükmez.
Binlerce arslan bana kuzu kadar bile görünmez-gelmez.
 
Zerre : (C: Zerrat) Pek ufak parça. * Atom. * Çok küçük karınca. * Güneş ışığında görünen ufacık tozlar.
 
Hezâr : Bin, binlerce.
 
Berre : Bere. Kuzu.
 
 
 
Boşu derler bana key bahadurım
Düzenlik bozmağa her (dem) kadirım
 
Ey delikanlı yiğit!
Bana: “Gazab!” derler.
Ben merhametsice her düzenin-dengenin düşmanıyım ve mutlaka bozarım!
 
Boşu : Buşu. Öfke.
 
Key : Gey. Çok, pek, pek çok, gayet. İyice, hakkıyla. Yerine, uygun, muvafık, doğru. Muhteşem, büyük.
 
Bahadur : Bahadır. f. Kahraman. Cesur. Yiğit. Dilâver.
 
Kadir : Bir işi yapmaya gücü yeten. Kudret sâhibi ve herşeye kudreti yeten. (Allah C.C.)
 
 
 
Nereye kim varam ot bitmez onda
Çü nakd oldu kime derd yetmez anda
 
Bastığım yerde daha ot bitemez!
Kime bir yan gözle baksam, daha derd aramasın ben yeter de artarım!
 
Nakd : (C?: Nukûd) Madeni para, akçe. * Bir şeyin bedelini peşinen ödemek. * Para olarak bulunan servet. * Vezin ve ayarı tamam olan para. * Bir şeye hırsızlamasına bakma. * Seçmek. * Saymak.
 
 
 
İşidenler benim kaçar sözümden
Ki ben de korkarım uş kend’ özümden
 
Öyle ki benim adımı bile işitenler şerrimden kaçarlar!
Bu yüzden ben kendim bile kendi özümün belâsından doğrusu korkarım!
 
Uş : İşte, şimdi
 
 
 
Sakın bâna uyup sen gaafil olma
Benim sözüm tutup imansız ölme
 
Ey Yolcu!
Sakın aldanıp bana uyup da ahmakça yolundan gkalan gafillerden olma!
Benim sözümü tutup şerr işler işleyip de sonunda imansız ölme!
 
Gaafil : gafil Dikkatsiz, iyi düşünmeyen, uyanık olmayan. Haberi olmayan, ihtiyatsız, başına geleceği önceden düşünmeyen. Allah’ı unutan. Kendi gayr-ı meşru zevkine dalan.
 
Günde bir taşı binâ-yı ömrümün düştü yere,
Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaber.
Niyazi-i Mısrî
 
 
 
Dek ayruğa değil benim kılıncım
Beni dahı tutar benim kuluncum
 
Sakın benim kılıcımı sadece başkalarını keser sanma!
Kendi kınını da keser!
Bazen omuz kaslarını esir eden kulunç gibi kendimi de yakalar bırakmam!
 
Kılınç : Hareket tarzı, huy.
Kulunc : Omuz kası atutulması.
 
 
 
Boşu kimdeyise îmânı gider
İman gerek ise vârını gider
 
Gazab kimde ise o kimseden imanı gitmek zorunda kalır.
İman ki kişiye mutlaka gerektir.
O da gidince sanki işe yarar her şeyi gitti bil!
 
 
 
Boşu gelincegiz îman ne olur
Oda düşer yanar yâ can ne olur
 
Gazab gelince iman ne olur bilir misin?
İman ateş alır yanar da can ne olu?
 
 
 
Boşu işi heman küfr ü dalâldir
Neûzû billâh ol ayrıksı hâldir
 
Kardeş!
Gazab dediğimiz bu kötü huy küfür ve sapıklıktır
Allah’a sığınırız ki bu haktan ve hayırdan ayrılıktır.
 
Heman : f. Derhâl, hemen, acele olarak, çarçabuk, o anda.
 
Küfr : Örtmek mânâsınadır. Kalbe âit bir sıfattır. Hak dini inkâr edip, hakkı inkâr edene ve gizleyene “kâfir” denilir. Kâfirliğin sıfatı küfürdür. * Allaha inanmamak. Hakkı görmemek. İmansızlık. * Allaha (C.C.) yakışmıyan sıfatlar uydurmak. Müslümanlığa uymayan şeylere inanmak. * Nankörlük, dinsizlik, günah, kaba ve ayıp söz. (Bak: Kebâir – Kâfir)
 
Dalâl : Sapıklık. * Sapmak. Doğrudan, imân ve İslâmiyyet yolundan sapmak.
 
Neûzû billâh : Allah’a sığınırız.
 
 
 
Sakıngıl boşudan ki gizlidir ol
Nerede sezmesen anda vurur yol
 
Sen içinde gizlenmiş olan gazabından çok sakın ki nerede varlığını unutursan-umursamazsan o anda yolunu keser işini bitirir!
 
 
 
Göresin bir kişi sâkin surette
Ne bilir kimse ânı ne sıfatta
 
Bir insan ki sâkin sâkin durur görüyorsun.
Ama iç âlemindeki gizli sıfatlarını kim ne bilecek?  
 
 
 
Boyundan taylasan eline âsa
Çöpü depretmeye yer şöyle bâsa
 
Öyle uslu ki şeyhlik işareti sayılan sarık taylasan elinde âsa.
Yere bile öyle özenle basıyor ki çöpü bile incitmeye!..
 
Taylasan : Sarığın salıverilen, sarkıtılan ucu.
 
 
 
Göresin ansızın yol çıkagelir
Üzüp tesbih imâme yıkagelir
 
Öyle olur ki hayat yolunda bu kişi bir gün ansızın ayarını bozar.
Tesbihi üzmekten imamesini yıkmaktan çekinmemeye başlar.
Din tesbihinin imamesi Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem’in tesbih gibi Sırat-ı Müstakim ipine dizili ümmetini üzmekten ve Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Şeriat-ı Gara yolunu yıkmaktan çekinmez!
 
 
Usattı asâyı koptu dırâka
Yüzü kalmâdı hiç kimseye bâka
 
Uzattı âsayı takırtı koptu.
Kimselere bakacak bir yüzü kalmadı.
 
Uşatmak : Parçalamak, kısaltmak.
 
Dırâka : Taraka, tarraka, takırtı.
 
 
 
Suâl ettim sûfî bû nice hâldir
Senin gibi kişîden bu muhâldir
 
Sordum:
“Ey Sufî! Bu nasıl hâldir? Doğrusu senin gibi kâmil gözüken bir insanın bu hâle düşmesi olacak iş değildi!”
 
Suâl ettim : Sordum.
 
Sûfî : (C.: Sufiyyun) Tasavvuf ehli. Sofu. Mutasavvıf.
 
Muhâl : İmkânsız, vukuu mümkün olmayan. Bâtıl, boş söz. * Hurâfe olan nazariye.
 
 
 
Özür gösterdi kim ben bir kişîyim
Fâlan derler banâ fülan eşîyim
 
Özür dileyerek kim olduğunu, kendisine kim dendiğini ve kimin eşi-benzeri olduğunu anlattı.
 
 
 
Bilirim ânı iyü âdı yoktur
Ki şerde hiç ahin irşâdı yoktur
 
Ben ise bilirim ki onun hiç de iyi denecek adı yoktur.
İşi gücü şerr olup sevilen bir irşadı yoktur.
 
Ahin : Bir kimsenin sevdiği, sevilen.
 
İrşad : Doğru yolu göstermek. Akli ve kalbi, mukni ve te’sirli eserler veya sözlerle gafletten uyandırıp hidâyet yolunu göstermek. Cadde-i kürba-yı Kur’aniye yolunda selâmetle devam ettirmek. Allah’a ibadet ve itaata kavuşturmak. Veli bir zâtın, bir kimsenin hidâyete ermesine vesile olması. * Ist: Hak ve hakikatı arayan kimselere bir mürşid-i ekmelin Kur’ânî ve İslâmî eserleriyle veya sözüyle Sırat-ı Müstakim olan İslâmiyet yolunu tanıtması ve tarif etmesi. İmanı kuvvetlendiren ve inkişaf ettiren tahkikî ve yakînî delillerle hak ve hakikatı talim ve tedris etmesi. (Bak: Mürşid)
 
Benim gibi kişiye izzet etmez
Cevap verir banâ öğüt işitmez
 
Benim gibi değerli bir kişiye hürmeti yoktur.
Hiçbir öğüdü dinlemediği gibi bir de karşılık vermekten çekinmez.
 
 
 
Asâna urdum (u) yakamı duttu
Banâ karşı durur Hakk’ı unuttu
 
Asâsına-gizli kötü huyu ve öfkesine dokununca yakamı tuttu
Bana karşı gelip Hakk’ı unuttu.
 
 
 
N’ideyim boşu tutup almış ânı
Ki mahkûm eylemiş boşu divânı
 
Ben ne yapayım ki gazab yutmuş onu.
Gazab zindanı onu hapsetmiş bırakmıyor.
 
 
 
Özünû izlemez ayrığı sınar
Ki doğru kim varısa anı kınar
 
Kendi özünü izleyip de kendini bilip bilmediğine bakmaz, birde kalkar başkalarını denetler.
İmtihana çeker.
Her doğru olana karşı çıkar.
 
 
 
Sakın hâzırdurur dâim boşûdan
Ki dost esrik idik boşu unûdan
 
İnsanın içinde kızmak için bekleyen gazabdan çok sakın.
Ki Dost sanki gazabın tehlikesini unutanı sarhoş etmiş de ne yaptığını bilmez olmuş.
 
Esrik : Sarhoş, mest. * Azgın, kızgın. * Zayıf, hasta, hâlsiz, dermansız, tâkatsiz.
 
 
 
Kişi kim ma’şukaya esrimeye
Dalâlet almış ânı ne demeye
 
Kim ki Sevgilisi için sarhoş olup-kendinden geçip de O’ndan başkasını görmez olmaz ise,
Sapıklık almış onu:
“Yâr yerine Ağyâre niye gitmiş?” demeye ne hacet var artık.
 
Esrimek : Esrimek. Sarhoş olmak, aklını yetirmek, delirmek, kendinden geçmek.
 
Ma’şuk : Aşk ile sevilen, sevgili.
 
 
 
Arı dirlik gerek dost ileyinde
Buguz boşu n’olur ma’şuk yolunda
 
Arı, saf tertemiz aşk dirliği gerekir Dost-Yâr ile Bileliğe.
Buz, gazab vs. gibi pisliklerle ne elde edilir candan sevgilinin Kudsal yolunda…
 
İley : Huzur, ön, kat, yan, karşı taraf, yol.
 
Buğuz : Sevmeme. Birisi hakkında gizli ve kalbi düşmanlık hissetme. Kin, husûmet.
 
 
 
Kaçan dost gele diye hâzır olgıl
Sarâyını düzetgil hâzır olgıl
 
 Ne zaman ki sen gerçekten sana senden de yakın olan Dost’un gelmesini dilersen hazırlanmalısın.
Sîne Sarayındaki Gönül köşkünü düzeltip süsleyip huzura hazır etmelisin.
Sünnetullah böyledir ve Subhanî Sultan ancak böylesi saryları şereflendirir.
Bunun-bu işin yol gösterici ilim ve edeb sahibi hizmetçileri ise bu yolu bilen Hakk Yol Erenleridir.
 
 
 
Olup hodbin oturma döşeğinde
Mûdamî kaaim olgıl eşiğinde
 
Döşeğin olan bedenine gömülüp egoist-bencillik koltuğunda oturup durma!
Sen git de Yârin eşiğine başını koy kabul edilinceye kadar sürekli kaldırma öyle dur!
 
 
Hodbin : f. Başkasına hak tanımayıp, kendi lezzet ve menfaatını tâkib eden. Bencil. Enaniyetli. Kibirli.
 
Mûdam : Devam eden. Sürekli. Dâim ve bâki olan. * Mübtelâ olan.
 
Her nefeste Allah adın de müdam
Allah adı ile olur her iş temam
                                Süleyman Çelebi
 
 Kaim : Ayakta duran. Mevcut. Baki. * Vaktini ibadetle geçiren. Öyle kalan.
 
 
 
Gafil olma evûne oğrı gele
Katı uyur isen dıvârı dele
 
Gözün açık dur, uyursan da tavşan uykusu uyu elin tetikte olsun!
Eğer zom uykuda uyur gaflette boğulursan içine düşman girer.
“Nerden girecek?”  deme duvarı deler girer.
Senin din tedbirlerini deler geçer.
 
Oğrı : Uğru. Hırsız.
 
 
 
Ev ıssı uykuda oğrı kıvanur
Tutar ta’cil işin ûyâna sanur
 
Ev sahbibni uyurken yakalayan düşman elbette sevinir.
İşini acele bitirmek ister.
“Ol ki uyanır!” der.
 
Kıvanmak : Sevinmek.
Ta’cil : Acele ettirme, hızlandırma.
 
 
 
Nice geldi ise uyanmadı ol
Bilür bellü ki kolayıncadır yol
 
Düşman geldi gördü ki ev sahibi uyanmıyor ağır uykuda.
Bilir ki işi çok kolay olacak.
Aceleye bile gerek görmez.
 
 
 
Ki her kim geldise  bildüğün işler
Kimi yıylar u kimi anda kışlar
 
Öyle ki bu nefsin ülkesine gelen yol geçen hanı gibi istediğini alsın götürsün istediğini işlesin!
Dört mevsimde geçse sahibi uyanmıyor!
İsteyen kötülük buyursun ister yaylasın ister kışlasın keyfi birli!
Boşa giden çocukluk, gençlik, olgun yaşlılık, ihtiyarlık ve koskoca bir ömür!!!..
 
 
Yıylamak : Koklamak.
 
Yaylamak : Bahar ve yazı gereği üzere zevk etmek.
 
 
 
Ev ısız olıcak oğrı kekince
Girer çıkar bakınmaz kolayınca
 
Ev ıssız gibi olunca-ev sahibi ölüm uykusuna yatmış gibi olunca
Düşman istediği gibi girer-çıkar keyfince.
İki de bir bakınıp da tedirgin bile olmaz.
 
Isız : Issız
Kekince : Keyfince.
 
 
 
Evini kandayidin oğrı aldı
Yer içer oturur ev onun oldı
 
Ey insan!
Sen nerelerdeydin bu kadar zamandır?
Evini düşman işgal etti.
Kendi evi gibi yer içer oturur  sanki ev onun oldu.
 
Kandayidin : Neredeydin.
 
 
 
Olursun daşra sen ol îçerü hoş
Yakındır iş ucu uş göresin uş
 
Seni dışarı attı!
Düşman senin içinde hoş!
Ne yazık ki işin sonuna geldin.
Şimdi göreceksin göreceğini!
 
Uş : İşte, şimdi.
 
 
 
Bu ne hâldir sana zulmet içinde
Niçe uyuyasın gaflet içinde
 
Senin bu hâlin ne hâldir ki zifiri karanlıklara teslim olmuşsun.
Sen nasıl uyuyabilmektesin bu ahmaklık olan gaflet içinde.
 
Zulmet : Karanlık. * Mc: Sıkıntı.
 
 
 
Geçirdin sen ömrünü boşu ile
Heman zulmetinden işbu huy ile
 
Zulmet içinde bu pis gaflet huyun ile sen bütün ömrünü gazab ile geçirdin gitti.
 
 
 
Eğer senden boşu gitmeye kala
Azrâil ol damardan cânın ala
 
Eğer senden bu gazab pisliği temizlenip gitmez ise Azrail senin canını gazab damarından alır.
Gideceğin yer ise belli ve belirlenen cehennem ateş banyosudur.
 
 
Azrâil : Ölüm meleği. Dört büyük melekten biridir, ölenlerin ruhlarını almak görevi vardır. Diğer bir ismi de “melek-ül mevt: Ölüm meleği”dir. Yeryüzünde hayatın var olması, insanın yaratılışı tesadüfle açıklanamıyacağı gibi, ölüm de tesadüfle açıklanamaz. Hayatı yaratan ölümü de yaratmıştır. Hayat gibi ölüm de bir rahmettir. Ölüm, meşakkatli dünya hayatından terhis olma ve ebedî âleme yolculuktur. İnanmıyanların ölümden çok korkmaları ve hatırlarına getirmekten ürkmeleri bundandır. Azrail (A.S.) müslümana göre ebediyet âlemine yolculuğun dâvetçisi; hastalık, kaza vs. sebepler, ölüm için bahane ve sebeplerdir. Azrail (A.S.) bu sebeplerin arkasında görevini yerine getirir.
 
 
 
Nidiverir sanâ elün yuduğun
Senî unutturur mı okuduğun
 
Sanki sen elini su ile yıkayarak abdest aldım sanmakla içindeki pis ahlâkına ne yapabileceksin?
Sadece ağzıyın okuduğu içi boş duâların İlâhî Divanda seni unutturup hesaba çektirmeyecek mi sanıyorsun?
 
 
 
Sanır mısın öğüdümü dak içün                                                                
Nasîhattır sana cümle Hak içûn
 
Sen sanma ki Erenlerin öğüdü senin gibilerin hilelerindedir.
Her sözümüz sana Hakk Teâlâ hatırına hak ve hayra dönmen için nasihattir.
       
Dak :  Hile, düzen.      
Nasîhat : İbret verici ders, tavsiye, ihtar, öğüt.
 
 
                                 
Dışın seccâde bu tesbîh u destâr    
İçin murdâr u can belinde zunnâr
 
Dışında kendini mübârek ve kudsal kişi gösterenler gibi seccaden, tesbihin ve sarığın var!
Ancak gerçekte için kirlenmiş bir canın ve belinden bağlanmış bir de küfür bağın var!
 
Seccâde : Genellikle üzerinde secdeye varmakta yâni namaz kılmakta kullanılan küçük halı, kilim cinsinden sergi.
 
Tesbîh : Sübhânallah demek. Cenab-ı Hakk’ı (C.C.) şânına lâyık ifadelerle yâdetmek. Yâni: Allah’ın zâtında, sıfâtında ve ef’âlinde cemi’ nekaisten münezzeh olduğunu ifade etmektir. (Bak: Sübhan). Çekilen tesbihi saymak için boncuk.
 
Destâr :  f. Sarık, imâme, başa sarılan tülbent.
 
Murdâr : f. Pis. Kirli. Mülevves. Temiz olmayan. * İslâmiyetin gösterdiği kaidelere uygun olmıyarak kesilmiş hayvan.
 
Zunnâr : Zünnar. İp. * Hristiyan rahiplerinin veya puta tapanların, papazların bellerine bağladıkları örme kuşak. (Rükûa mâni olduğu için kuşanılması İslâmiyette küfür alâmeti sayılmıştır.)
image_print