Şeceretü’l- Kevn-5

 
Sonra Allah-ü Teâlâ Arş’ı ve Kursî’yi yarattı.
Allah-ü Teâlâ Arş’ı yarattı ve orayı kullarının kalbine bir yönelme yeri hâline getirdi..
… Ve orayı bir mahal eyledi ki: Eller oraya doğru uzanır.
 
Ama orası; ne Zât’ına bir mahaldir..
Ne de sı­fatına bir cinas..    
Belki de:
 
“Rahmân istiva etti.” (Tâ Hâ 20/5)
 
Âyet-i Kerîmesine bakılarak bir hüküm verile­bilir; ama dikkat gerek..   
Rahmân, Allah-ü Teâlâ’nın bir ismidir.
İstiva ise; onun naati ve sıfatıdır..
Hâlbuki onun naati ve sıfatı Zât’ı ile kaimdir..
Arşa gelince..
Onun yarattığı mahlûk şeyler­ den biridir.
Ona bitişmiş değildir..
Hatta değmesi bile yoktur.
Ona yüklenmiş olamaz..
Kaldı ki böy­le birşeye ihtiyacı da yoktur.
Arş böyle..
 
Kürsî’ye gelince..
Orası sırlarına bir kapıdır. Nurlarına da bir örtü.. 
Şu Âyet-i Kerîme mânâsına göre, emanet ola­rak bırakılan cümle vedia oradadır:
 
“Onun Kürsî’si yeri ve semaları kapladı..” (Bakara 2/255)
 
Şimdi..
Arş’ı ve Kürsî’yi biraz daha mânâlandıralı .
Yâni: Yüce Peygamberin (s.a.v) zâhirî var­lığına göre..
 
Kürsî menzilesinde sîne vardır..
Çünkü ilim­lerin tahsilâtı oradadır.
Orası, kalb ve nefis kapısına açılan bir saha gibidir.. ­
Sonra.. ondan iki kapı açılır.
Biri nefse..
Öbü­rü de kalbe..
 
Oradan dışa akanlar, iki şekilde gelir.
Biri ne­fisten, öbürü de kalbden.
Gelenler, kalbden gelir; hayır olur..
Ya da ne­fisten şer olarak gelir..
Ne gelirse gelsin; hepsinin hasılat yeri sînedir..
Diğer duygulara da oradan yayılır..
 
İşbu anlatılanlar, şu Âyet-i Kerîmenln mânâ­sını ifade eder:
 
“Sînelerde olanlar, derlenip toplandığı vakit..” (Adiyât 100/9-11)
.
Kalb de Arş menzilesindedir..
Onun bir Arş’ı semadadır ki yeri bellidir..
Ama öbürü yeryüzünde bir mesken hâline getirilmiştir..
 
Sonra..
Kalblerin Arş’ı, semadaki Arşlardan çok daha faziletlidir..
Çünkü semadaki Arş, bir şeyi içine alamaz.
Herhangi bir şeyin hâmili de değildir..
Kaldı ki, bir idrake de sahip değildir..
Ama bu kalb olan arş, öyle bir şeydir ki, her zaman ona Hakk nazar eder…
Onda tecellîsini göste­rir..
 
Sonra..
Ona semadan keremini indirir..
Aşağıdaki kudsî hadis, bu mânâyı pek güzel dile getirir:
 
“Beni semalarım alamadı.. Kezâ yerim de.. Ama mü’min kulumun kalbi beni aldı..”
 
Sonra, Allah-ü Teâlâ, âhiret âleminde, cenneti ve cehennemi yarattı.  
Oralarda nimetler ve azablar sakladı..
Onların biri, hayrın hazinesidir.
Diğeri şer an­barı..
 
Tıpkı bunun gibi, dünyada hayrın hazinesi, kalbin siyah noktacığıdır..
Hayra mekan orası­dır..
Ve.. orası, mü’min kuluna Hakk cennet eyle­miştir..
Çünkü arası, müşâhede mahallidir..
Çünkü orası, tecellî ve münacaat mahallidir..
İnen ilhamın; vahyin yeridir..
Çünkü, nurların menbaıdır; kaynağıdır.. gö­zesidir..
Nefis ise, cehennem menzilesindedir.
Sebebi­ne gelince, orası şerre bir kaynaktır..
Vesvesele­rin mahallidir..
… Ve şeytanın otlağıdır..
Zulmet, ve karanlık yeridir..
 
Levh ve kalem ise, kâinât ve yaratılış kita­bından bir nüshadır..
Taa, kıyamete kadar olmuş ve olacakların yerini belli eden bir kitabın sûretidir ..
 
Melekleri; kendilerine emr olunan intinsah et­mek içln yarattı..
Onlar, kendilerine gelen emri yazarlar..
Mah­vî yazarlar, isbatı yazarlar..
Ölümü yazar; hayatı yazarlar..
Eksiği yazar; artığı yazarlar..
Bu durumda zâhirdeki bu dil; kalem menzi­lesindedir.
Sîne ise: Levh..
Dilden ne çıkarsa..
Zihin onu, sînelerin levha­sında rakama döker..
Kalb idaresi, sîneye ne sarkıtırsa..
Dil ondan anlatmaya başlar..
Tıpkı bir tercüman gibi..
Sonra..
Allah-ü Teâlâ, duygularını kalbin elçileri eyledi..
 
 
Mesela:
 
Kulak onun bir elçisidir; ama casu­su olarak..
 
Göz onun, yani kalbin bir elçisidir; ama bek­çisi olarak
 
Keza, dil onun bir elçisidir; ama, tercümanı olarak..
 
Sonra, Allah-ü Teâlâ, insanda bir başka has­sa yarattı..
Ki bu: Bir delildir..
İşbu delil, kendi Rububiyetinedir.
Bir de, Hz. Resûl’ün Risaletine dairdir.
 
Ve.. bu delil; bizatihi insanın, görünen dış ya­pısıdır..
Vakta ki, bu insanın dış yapısı, bir müdebbi­re muhtaç duruma düştü:
Başlıca onun müdebbiri ruh oldu..
Ama bu ruh, onda tek bir müdebbir oldu..
Ama bu ruh, görülmez..
…Ve onun belli bir şekli de yoktur..
 
Sonra…
Cesette, ona tahsis edilen belli bir yer de yoktur..
Cesette herhangi birşeyin hareketi, ancak on­dan, yani ruhtan gelecek bir şuurla ve onda beli­recek bir arzu ile olabilir..
 
İnsan;
Bir şeyin herhangi şekliyle var veya yok olduğu hissini mi duyacak,
Ya da bir şeye do­kunup durumunu tesbit mi edecek?.
İşte..
Bütün bu anlatılanlar, ancak insandaki ruhla tahakkuk etmektedir.
 
 
Tıpkı yukarıda anlatıldığı gibi..
İnsan için ruh nasıl elzem ise..
Yâni bir müdebbir olarak..
Yâni bir yönetici olarak..
 
Bize görünen ve görünmeyen âlemler için de, aynı şekilde bir müdebbir ve bir yönetici gere­kir..
 
Yâni: İnsanları da içine alan âlemlere bir ruh elzemdir..
… Ve bu, vardır..
 
Sonra..
Bu kâinâtın yöneticisi için bazı vasıfların bulunması gerekir..
Ki, o vasıfların, başında şunlar gelir:
Tek olmak.. Yâni: Vâhid..
Âlim olmak.. Yâni, o yüce yöneticinin yurdun­da olup bitenleri tümden bilmesi icâb eder..
Bütün hadiselere hakim olmalıdır.. Yâni: Kâdir.. olmamasına veya olmasına..
 
Ve.. böyle bir Zât vardır..
Hem de şüphesiz..
Onun bir belli şekli yoktur..
Yâni: Keyfiyet­ten münezzehtir..
Kezâ; benzeri, misali de yoktur..
Görülen bir şey de değildir..
Bir yeri, mekânı da yoktur.
Parçalanmış, bölünmüş veya böyle bir parçalanma ve bölünme gibi şeyler de onun için keza düşünülemez.. .­
Hissi bir vasıta ile, elle tutulan ve dağıtılan bir şey olması da imkansızdır..
Ondan bir parça koparılıp alınamaz da..
Bütün bu sayılanlar, onun şanım, şerefini anlatmak için sayıldı..
İşte onun durumu, sonradan olma fânilerin durumuna hiç uymaz..
Onu daha iyi anlayabilmek için meâli şu olan Âyet-i Kerîmenin ruhuna nüfuz etmeye çalışalım:
 
“O’nun benzeri yoktur O, görür, işitir..”  (Şûrâ 42/11)
 
Allah-ü Teâlâ’nın iki Resûlü -elçisi, sefiri- vardır.
Biri zâhirde, yani dışta.. madde plânında..
Öbürü de bâtında.. Yâni ruh ve mânâ plânın­da..
Zâhirdeki Resûlü: MUHAMMED-ür-RESÛLULLAH (s.a.v)
Bâtındaki Resûlü: Cibril.. (as.)
 
Cibril, Allah-ü Teâlâ’nın manevî bir elçisi­dir;
Bunu demeye hacet yok.. Çünkü: Resûlullah (s.a.v) Efendimize, ümmeti huzurunda vahyi geti­rdi..
Ama, onu ne kimse görebilirdi..
Ne de his­sedip sesini duyabilirdi..
Hâliyle, tanımaları da mümkün olmadı..
Bu nasıl böyle ise..
Yâni: Kâinâtı yaratan yüce Hakk’ın nasıl iki elçisi varsa,
Bu insan yapısı­nın idare edenin; ki, o: Ruhtur..
İşbu ruhun da iki elçisi vardır..
 
Yâni:
Biri zâhirîdir.. diğeri de bâtınî..
Ruhun, insandaki bâtıni elçisi; iradedir..
Zâhirî elçisi de, dil..
İrade; bunda, Cibril menzilesindedir. Vahyini dile iletir..
Dil ise, iradenin bir tâbircisi ve tercümanı­dır.. ­
Yukanda; irade nasıl Cibri makamında gös­terildi ise; dil de, Resûlullah (s.a.v) Efendimizin du­rumuna bir misâl olarak gösterilebilir..
 
 
Durum bu olunca..
Şimdi; her şeyin delilini kendinde araman gerek..
 
Sonra.. Allah-ü Teâlâ; senin varlığında.
Onun yani, Resûlullah (s.a.v) Efendimizin nübüvvetinin sıhhatına ve risaletinin doğruluğuna nasıl delil­ler ihdas etmişse..
Aynı şekilde, getirdiği şeriatın sadakatine de deliller ihdas etmiştir..
Kezâ, sünnetine uymak yönünden de..
 
Hâl böyle olunca..
Esas beş elde toplanır..
Aşağıda sayılacak bu esas şeyin hepsi beş üze­rine kurulmuştur..
Ki o beş esasın başta gelenini başlıca;
 
Resûlullah . (s.a.v) Efendimizin şu Hadis-i Şerlerinde bula­biliriz..
Şöyle buyurdular:
“İslam, beş temel üzerine kuruldu..
a) Allah’tan başka ilah olmadığına ve Mu­hammed, Allah’ın Resulü olduğuna şehadet et­mek..
b) Namaz kılmak..
c) Zekat vermek..
d) Ramazan ayında oruç tutmak..
e) Allah-ü Teâlâ’nın mukaddes beytini tavafetmek..”
 
Birinci esas buydu.
 
İkincisine gelince:
Farzolan namazlardır..
Ki bu da beştir.. ­
 
Üçüncüsüne gelince:
Bu da zekattır ki..
Ni­sab itibarı ile, bu da beştir.
Nisab : İki yüz dirhem gümüşün zekatı beş dirhem olduğu gibi..
 
Dördüncü esasa gelince:
Resûlullah (s.a.v) Efendimiz ve onunla beraber olan dört halifesidir..
Ki onlar: Hz. Ebubekir, Hz. ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’dir..
 
Allah onlardan razı olsun..
Beşinci esas ise; Ehl-i Beyttir.
Ki bunlar: Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Ha­san ve Hüseyin’dir..
Allah onlardan razı olsun..
 
 
Şimdi dinle..
Dini erkanın yerine getirilmesi, ancak,
Resûlullah (s.a.v) Efendimizin şeriatını bihakkın yerine getirmekle, ashabına karşı sevgi ve yakınlarına bağlılıkla mümkün olacağına göre..
Yukanda sa­yılan beş şeyin herbiri için sende deliller kıldı; bak..
Yâni: Yukarıda sayılan beş şeye..
 
Başta, İslam’ın binası olarak kabul edilen beş şeye; sendeki benzer, beş duygundur.
Yâni: İşitmen, görmen, tutman, koklaman ve tatman..
İşbu duyguların herbiri ile ayrı ayrı şeyleri
tadar ve değişik şeyleri öğrenirsin..
 
Kezâ yukarıda sayılan beş erkanla da, herşeyin manevî zevkine erersin.
İrfan sahibi olursun..
Rahmân olan Allah-ü Teâlâ’ya karşı mârifet sa­hibi olursun..
Yakin hâllerine dair ilimleri bulur­sun..
 
Önce göz duygusunu ele alalım:
Bu, seni na­mazın erkâlarını yerine getirmeye davet eder..
.
Resûlullah (s.a.v) Efendimiz:  “Gözümün nuru namazdadır..”
.
Hadis-i Şerifini bu mânâda buyurmuştur.
Bir şeyi ellemek, tutmak, almak ise, seni zekâtın edasına davet eder..
Alah-ü Teâlâ habibine şöyle ferman buyur­du:
 
“Onların mallarından belli bir kısmını sa­daka olarak al..”   (Tevbe 9/103)
 
Zevk duygusuna gelince..
O da seni, yemek tadını almayı terke davet eder.
Ta ki; oruç vazi­fesini eda edebilsin..
Duyma işine gelince..
O da seni, hakiki daveti duymaya çağırır..
Bu davet, şu Âyet-i Kerîme ile sabittir:
 
“İnsanları, hacca davet et..”  (Hac 22/27)
 
Koku alma. duygusuna gelince.
O da, tevhid nefeslerini almaya çağırır..      
 
Bu mânâyı da, Resûlullah (s.a.v) Efendimizin şu Hadis-i Şerifinden anlıyoruz:
 
“Ben Rahmân’ın nefesini; Yemen cânibin­den almaktayı .”
 
İşte..
Anlatıldığı gibi, sende ve her insanda bulunan bu beş duygu, seni beş erkânı ikameye davet eder.. .
Anla, bul ve yoluna koyul..
 
Sağ elinde beş parmak yaratıldı.
Bu, Hazret-i Resûl ve onunla beraber olan dört halifeye dela­let eder..
Yâni: Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’dir..     
Allah onlardan razı olsun.
 
 
Açıklanan Kelimler :
 
Arş : Bağ çardağı. * Gölgelik. * Kürsü, taht, yüce makam. En yüksek gök. Allahın kudret ve saltanatının tecelli yeri. (Arş kâinatı kaplar. Allah’ın kudreti ve ilmi de herşeyi kaplar.)
Kursî : Oturulacak yüksekçe yer. Câmilerde vâizin, medreselerde müderrisin oturduğu yer. * Taht, serir. Erike. Koltuk. * Kaide. * Merkez. * Vazife. * Saltanat, kudret ve mülk. * Başkent, hükümet merkezi. * Mânevi makam. * Arş’ın altına bir semâ tabakası. (Bak: Arş)
İstiva : Müsavi oluş. Temasül. * İ’tidal, istikamet ve karar. * Kemalin sâbit olması. * Kaba kuşluk zamanı. * Yükselmek, yüksek olmak. Üstün olmak. * İstila eylemek.
Sîne : f. Göğüs. Sadır. Kalb.
Müdebbir : Evvelden düşünüp işleri ona göre ayarlayan. Her şeyin evvelden tedbirini yapan, gören. * İlmi ile her şeyin akibetini ihâta edip ona göre hikmetle iş yapan Allah (C.C.).
 
Bu Bölümde geçen Âyet-i Kerimeler:
 
الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى
Rahmân, Arş’a istivâ etmiştir.” (Tâ Hâ 20/5)
 
اللّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ
Allah, O’ndan başka tanrı yoktur; O, hayydir, kayyûmdur. Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O’nundur. İzni olmadan O’nun katında kim şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. (O’na hiçbir şey gizli kalmaz.) O’nun bildirdiklerinin dışında insanlar O’nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O, yücedir, büyüktür.”  (Bakara 2/255)
 
وَحُصِّلَ مَا فِي الصُّدُورِ
Kabirlerde bulunanlar diriltilip dışarı atıldığı ve kalplerde gizlenenler ortaya konduğu zaman insan (halinin ne olacağını) düşünmez mi? Şüphesiz Rableri o gün onlardan tamamıyle haberdardır.”   (Adiyât 100/9-11)
 
فَاطِرُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ جَعَلَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجًا وَمِنَ الْأَنْعَامِ أَزْوَاجًا يَذْرَؤُكُمْ فِيهِ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ
O, gökleri ve yeri yoktan yaratandır. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da (kendilerine) eşler yaratmıştır. Bu suretle çoğalmanızı sağlamıştır. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir.”   (Şûrâ 42/11)
 
خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِم بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْ إِنَّ صَلاَتَكَ سَكَنٌ لَّهُمْ وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir.”   (Tevbe 9/103)
وَأَذِّن فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالًا وَعَلَى كُلِّ ضَامِرٍ يَأْتِينَ مِن كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ                                               İnsanlar arasında haccı ilân et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun argın develer üzerinde, kendilerine ait bir takım yararları yakînen görmeleri, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belli günlerde Allah’ın ismini anmaları (kurban kesmeleri için) sana (Kâbe’ye) gelsinler. Artık ondan hem kendiniz yeyin, hem de yoksula, fakire yedirin.”
(Hac 22/27-28)
 
 
 
Bu Bölümde geçen Hadis-i Şerifler:
 
 
Hadis-i Kudsî:
 
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Mâ vese’ani ârzi ve lâ semâi, ve vesa’ani kalbi abdi’l-mu’minun : Yere, göğe sığmadım, mü’min kulumun kalbine sığdım.” Buyurmuştur.
 
Abdullah İbni Ömer (ra)’dan: “Bana babam Ömer İbni Hattab (radiyallahu anhu) rivayet etti. Dedi ki: “Bir gün Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yanında bulunduğumuz sırada aniden yanımıza, elbisesi bembeyaz, saçı simsiyah bir zât çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri gözükmüyor; bizden kendisini kimse tanımıyordu. Doğru Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yanına oturdu ve dizlerini onun dizlerine dayadı. Ellerini de uyluklarının üzerine koydu ve: “Yâ Muhammed! Bana İslâmın ne olduğunu haber ver!” dedi. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “İslâm ALLAH’tan başka ilâh olmadığıına, Muhammed’in de ALLAH’ın Resûlü olduğuna şehâdet etmen; namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, ramazan orucunu tutman ve gücün yeterse Beyt’i haccetmendir.” buyurdu. (o zât): “Doğru söyledin” dedi. Babam dedi ki: “Biz buna hayret ettik. (Zîrâ) hem soruyor hem de tasdik ediyordu. “Bana imândan haber ver!” dedi. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “ALLAH’a, ALLAH’ın meleklerine, Kitâblarına, Resûllerine ve âhiret gününe inanman ve bir de kadere; hayrına şerrine inanmandır.” buyurdu. O zât: “Doğru söyledin.” dedi. (Bu sefer): “Bana ihsândan haber ver!” dedi. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “ALLAH’a O’nu görüyormuşsun gibi ibâdet etmendir. Çünkü her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da, O seni muhakkak görür.” buyurdu. O zât: “Bana kıyâmetten haber ver!” dedi. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Bu meselede sorulan sorandan daha âlim değildir.” buyurdu. O zât: “O hâlde bana onun alâmetlerinden bâri haber ver!” dedi. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Câriyenin kendi sahibesini doğurması ve yalınayak, çıplak, yoksul koyun çobanlarının bina yapmakta birbirleriyle yarış ettiklerini görmendir.” buyurdu. Babam dedi ki: “ Bundan sonra o zât gitti. Ben hayli bir müddet (bekledim) durdum. Nihayet Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bana: “ Yâ Ömer! O sual soran zâtın kim olduğunu biliyor musun?” dedi. “ ALLAH ve Resûlü bilir.” dedim. “ Gerçekten o Cibril’di. Size dininizi öğretmeye gelmiş.” buyurdular.”
(Müslim, Îmân)
 
Hz. Ali (r.a.) rivayet ediyor: “Tabiînin en hayırlısı Veysel Karanîdir”
(Hâkimin Müstedrek)
Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Sizin sürdüğünüz dünya hayatında (iki şey) bana hoş göründü: Kadın ve güzel koku; bununla beraber namaz kılmak gözümün nûrudur.” buyurdu.
(Nesâî, 28/2,36/1; İmâmı Ahmed, Müsned III-128,285)
image_print