NİYET HAYIR AKİBET HAYIR

Cevapla
Kullanıcı avatarı
dedekorkut1
Aktif Üye
Aktif Üye
Mesajlar: 113
Kayıt: 18 Ara 2007, 02:00

NİYET HAYIR AKİBET HAYIR

Mesaj gönderen dedekorkut1 »

NİYET HAYIR AKİBET HAYIR
SELİM GÜRBÜZER

Evet, bir mümin niyetini hayreylediğinde akıbeti de hayrolacak demektir. Zaten hak ve hakikat yolunda vuslat denen hadise ancak ömrün başlangıcındaki iyi niyetin kemale ermesine bağlı olarak vuku bulabiliyor. Hiç şüphesiz ömür boyu halis niyet üzere yaşayan bir müminin son nefesini hüsn-ü hatimeyle (güzel sonla) nihayetlendireceği muhakkak. Bir mümin düşünün ki, ömür boyu kötü niyet üzere bir hayat idame etmiş elbette ki böylesi bir müminin son nefesini su-i hatimeyle (kötü sonla) nihayetlendirmesi kaçınılmazdır. Umut edilir ki, tüm müminler olarak son nefesini hüsnü hatimeyle sonlandıranlardan oluruz. O halde ya nasib deyip tez elden halis niyetle Allah’ın ipine sarılaraktan yola koyulmak gerekir. Şayet tez elden halis niyetle yola koyulmazsak bizi avlamak için pusuya yatmış haramilere yem olmaktan kendimizi koruyamayız. En iyisi mi biz, hayırlı işlerde acele ediniz hükmünce halis niyetle yola koyulalım ki, haramiler bizi daha avlamaya fırsat bulmadan yolun sonunda ışık göründüğünde beratımızı almış olalım. Ne de olsa şu fani dünyada maddi âlemin bize sunacağı aş, ekmek, su, ziynet gibi her an tükenmeye mahkûm sınırlı metalardan başka vereceği bir şey yoktur. O halde bize Mevlana’nın deyişiyle “Bend-i sim ü bend-i zer-altın ve gümüş bendileri, bağları…” çözüp ayağımıza dolaşabilecek her türden dünyevi prangalardan kurtulup ebediyete mal olacak hayırlı işlere talip olmak düşer. Malumunuz, ebediyete mal olacak hayra tebdil olacak işler Allah’a abd olmayı gerektirir. Ki, Allah’a kul olmak özgürlüğün ta kendisidir. Ve bu özgürlük, yine Mevlana’nın o güzel deyişiyle vuslat vakti geldiğinde Şeb-i Arus olarak anlam kazanır da. Madem öyle, vuslat vaktine dek haramiler yolumuzu kesmeden ebediyete ve hayırlara kapı aralayabilmemiz için Resul-i Ekrem (s.a.v)’in ümmetine:
“Beş şey gelmeden önce, beş şeyin kıymetini bilin;
-Ölüm gelmeden önce hayatın
-Hastalık gelmeden önce sağlığın,
-Meşguliyet gelmeden önce boş vaktin,
-İhtiyarlık gelmeden gençliğin,
-Fakirlik gelmeden önce zenginliğin”(Buharì, “Rikak”,3; Tirmizi, “Zühd”,25) diye öğütlediği bu beş nimetin kadri kıymetini ömür boyu kulağımıza küpe eyleyip gereğini yapmamız gerekir.
Gerçektende Peygamberimizin beyan buyurduğu hadis-i şerifin mana ve ruhuna vakıf olduğumuzda halis niyetle ömrümüzün her karesini iyi yönde değerlendirmeye işaret vardır. Dikkat edin her cümlenin arasında ısrarla halis niyet diyoruz, çünkü İmamı Gazali Hz.leri bu hususta şöyle der: “Her kulun ilk vazifesi önce niyeti öğrenmek, sonra onu (niyeti) Salih amelle sağlam bir hale getirmek gerekir.”
İşte İmam-ı Gazali Hz.lerinin bu müthiş sözlerinden anlaşıldığı üzere hayatımızın her safhasında Allah’ın (c.c) rızasını kazanmaya yönelik niyetimizi halis kılmak gerekir ki, yaradılış gayemizi sağlam temeller üzerine oturtabilelim. Yaradılış gayemizi sağlam temeller üzerine inşa ettiğimizde görülecektir ki bilhassa bu inşa faaliyeti süreci içerisinde ısrarla üzerinde durduğumuz halis niyet gerçeğinin çıkış yerinin dil değil kalp olduğu anlaşılacaktır. Madem öyle, vuslat yoluna koyulurken ilk evvela kalpten başlamak gerekir. Öyle ya, kalpteki niyetimizi sağlama almadan yola çıkmışız neye yarar ki. Vira bismillah deyip yola koyulurken azmimizi yitirmeyelim gerisi gelir elbet. Malum, azmetmek ya da halis niyetli olmak hiç fark etmez her iki haslette ruhu ikizi kardeş gibidirler. Nitekim namaz kılmaya azmettiğimizde iftitah tekbiri öncesi namazın ismini, farzını, vacibini ve sünnetini bilmekten tutunda imama uymak gibi bir dizi kural ve kaidelerin farkında olmakla niyet moduna geçmiş oluruz, aksi halde neye azmettiğimizin hiçbir anlamı kalmayacağından niyet etmişte olmayız. Bu arada oldu ya, namaz içi veya namaz dışı gayri ihtiyarı bir takım hal havâtırlar akla takıldığında sakın ola ki ümitsizliğe düşmeyelim, asla ne niyetimiz ne de namazımıza ziyan olur. Ama yinede bunlardan kurtulmak için istikamet üzere yaşamayı elden bırakmamak gerekir.
Şu bir gerçek, dille niyet akla ait bir meleke faaliyetidir, ne yaptığını bilmek ve farkına varmak denen kalbi niyet ise adı üzerinde kalbe ait bir meleke faaliyetidir. Nitekim gerçek anlamda niyet kalbin karar kılmasıyla sahne alır. Dolayısıyla namaza dille niyet ettiğimizde dilin burada ki fonksiyonu kalpte üretilip karar kılınana sadece aracılık etmiş olmasıdır. Anlaşılan o ki, kalb bilgi üretmenin ötesinde karar kılma merkezidir. İşte bu noktada niyette kalbin karar kıldığı bir veri parçası olarak dikkatimize sunulur. Nasıl mı? Hani bazen duygu yüklü olduğumuzda hislerimize hâkim olamayıp gözyaşı seline kapılırız ya, aslında bu gözyaşı damlaları gözün bir marifeti olarak salınmaz, bilakis kalbin marifeti bir salınımdır bu. Göz sadece bu noktada sadece aracılık görevi yapmış olur. Hani bazen de pişmanlık hissine kapıldığımızda yüzümüze utangaçlık hali yansır ya, aslında bu da yüzümüzün marifeti bir yansıma değildir, kalbin marifeti bir utangaçlık halidir bu. Aynen niyette öyledir, yani kalbe ait melek-i veri marifeti bir keyfiyettir.
Tabii kalbin marifetiyle gerçekleşen daha pek çok veri örnekleri verilebilir elbet, ama burada asıl üzerinde durmamız gereken husus kalb dünyamızda kodlanmış olan ‘niyet’ gerçeğinin farkına varmaktır. Hani kalbimizde bir şeyler doğduğunda, doğulan şey vuku bulduğunda “Benim altıncı hissim kuvvetli” deriz ya hep, aslında o altıncı his algısı kalbimizin maharetiyle üretilen önseziden başkası değildir. Ki, bu tür önseziler iç sıkıntı ya da neşe şeklinde tezahür ettiği gibi Allah’a ibadet etmeye karar kıldığımızda niyet olarak da tezahür etmekte. Zira kalbe ait en önemli melek-i sezi niyet gerçeğinde gizlidir. Derken bu sezi sayesinde kılacağımız namazların ve diğer ibadetlerin adı konulmuş olur da.
Bir yerde niyet varsa ibadet vardır, yani niyet yoksa ibadet yok hükmündedir. Hani bir güzel söz var ya, dervişin fikri neyse zikri de o dur diye, aynen öyle de bir müminin yaptığı amelin adı neyse niyeti de o dur. Teşbihte hata olmasın kalpteki niyetin vücut bulup dile gelmesi sayesinde Yüce Allah’a ibadet ederken hangi vaktin namazının ve o namazın farz mı, sünnet mi, vacip namaz mı olduğunu ancak o zaman fark edebiliyoruz. Böylece fark ettiğimizde Yüce Allah’a niyet beyanımızı takdim etmiş oluruz. Değil midir ki, Yüce Allah Kur’an’da kullarına hitap ederken akla değil doğrudan kalbe seslenmekte, o halde niyetinde doğrudan kalpten kopup Yaradan’ıyla ünsiyet kurması son derece gayet tabii bir durumdur. Kaldı ki, Kur’an ayetlerinin nuraniyetini, yani vahyin soluğunu ancak kalp hissedebiliyor. İşte bu hissiyattır ki Allah’tan gelen mesajları niyet ederekten bizi ibadete motive eder. Akla kalsa ibadet filan hak getire, o Allah’tan gelen mesajları yorumlamanın peşindedir habire. Bu yüzden ayetleri yorumlamaktan başını kaldırıp ta ibadeti akl edebilecek gücü kendinde göremez. İşte bu gerçeklerden hareketle ibadetleri akıl yoluyla değil, Peygamberimizin uygulamalarına bakaraktan icra ederiz. Zaten akıl melekesi etrafımızda olan biteni var olan bir şeyi zıddıyla kıyas ederek akl edebilmekte, zıddın dışında asla idrak etme gücü yoktur. Dolayısıyla Yüce Allah’ın zıddı olmadığına göre, akıl bu noktada Allah’ı idrak etmekte aciz kalıp kalbin önsezisi marifetiyle ‘amenna saddak’ diyecektir.
Evet, şu bir gerçek, akıl sübjektif olanı kavramaktan acizdir, hiç kuşkusuz vahyin soluğunu ancak kalb hissedebiliyor. Ve kalbin vahyin nefesini hissedişiyle birlikte Allah’a ibadet edeceğimiz zaman niyette beraberinde soluklanır. Böylece halis niyetle ibadet edildiğinde o ibadet Miraç olur da. Yani bu demektir ki, ibadetten maksat Allah’a yatıp kalkmak şeklinde tazimde bulunmak değildir, ibadetten maksat Allah için ibadeti Miraç eylemektir. İşte, bu maksadımızı hayırlara tebdil eyleyecek olanda hiç kuşkusuz halis niyettir elbet. Çünkü niyetin en belirgin özelliği ibadete anlam katmasıdır.
Malumunuz, objektif bilgiler eşyanın dış kısmıyla alakalıdır, sübjektif bilgiler ise doğrudan kalble alakalıdır. Hayatın gerisinde madde, ilerisinde ise ruh gerçeği vardır. Yeter ki, bu gerçeğin farkına vararaktan kalb penceremizden ruhun engin deryalarına dalmak arzusunu ve niyetini taşıyalım dinin direği namazlarımızı miraç eyleriz de. Ki, kalben miraç eylemek sünnettir. Peygamberimiz (s.a.v) miraca yolculuk yaptığında ‘Burak’ adlı maddi binek bile ruha sarılarak ancak yükselebilmiştir. Ruha sarılmasa ötelere kanat çırpmak ne mümkün ki Peygamberimize binek taşı olabilsin. Zira akıl bir yere kadar yol arkadaşıdır, aklında girmeyeceği sahalar var elbet. Dolayısıyla aklı aklıselim kılmak gerekir ki tıpkı Burak gibi ruha sarılıp ruhla birlikte ötelere yol alabilsin. Nitekim Mevlana Hz.leri bu hususta bakın ne buyuruyor: O akıl ki, onun aklı (bağı) vardır, o parça akıl eğer aklından (bağından) kurtulursa tam akıl olur.” Gerçektende akıl ayak bağı olmaktan çıkıp kalbin önsezine ve ruha tutunduğunda, Burak misali hakikat gerçeğine yolculuk yapacak demektir.
Bir kez daha belirtmekte fayda var, objektif bilgiler eşyanın dış kısmını oluştururken sübjektif bilgiler de içini oluşturur. Mutlak bilgi ise insan idrakinin ötesinde Allah’a has sıfattır zaten. Objektif ve sübjektif veriler Yüce Allah’ın varlığını idrak etmek için vardır. İdrak etmek içinde Allah’tan gelen tüm enfüsi ve afakî tecelli dairelere anlam katmak gerekir. Bu da sözde değil özde niyetimizi halis kılmakla mümkündür. Çünkü özde niyetin yeri kalptir, dil değildir. Dolayısıyla kalbi niyet olmaksızın dil ile yapılan niyet sahih değildir. Ancak insan hali dalgınlıkla niyetini hatırlamazsa dil ile ikrar etmesi kâfidir. Ama yine de dil ile ikrar etmek niyette şart unsuru değildir. Hatta ulemadan dil ile niyetin bidat olduğunu dile getirenlerde vardır. Aslında hem kalben, hem de dil ile söylemek şöhret derecesinde bugüne kadar yol edinildiği içindir kahır ekseriya bu şekilde niyet edilmekte. Bu nedenle bir kısım ulema böylesi niyeti müstehab görmüştür. Fakat buradan şu anlam çıkmasın, bir kısım ulema dille niyeti mustehab kapsamında değerlendirdi diye bizimde adet haline getirmemiz gerekir. Kaldı ki bu hususta ne Resul-i Ekrem (s.a.v)’den, ne Sahabeden, ne de Tabiûndan böyle bir hüküm nakledilmiş değildir. Bilakis Resul-i Ekrem (s.a.v)’den ümmetine yansıyan tek uygulama namaza başladığında sadece tekbir aldığıdır. Madem öyle, kalbi niyetimizi her halükarda sağlam tutmakta fayda var, aksi halde tüm ifa edeceğimiz ameller fasit olabilir. Çünkü Allah Resulü “Şüphesiz Allah sizin dış şekillerinize ve cesetlerinize bakmaz fakat kalplerinize ve amellerinize bakar” (Müslim) buyurmakta.
Evet, niyetimizi halis kılmak çok mühim bir adaptır, nasıl ki süte su katıldığında süt saflığını yitiriyorsa, aynen niyeti sulandırmak da öyledir. Şayet gayri ihtiyari aklımıza takılan bir takım hayali düşüncelerden dolayı niyetimizi halis tutamıyorsak yapacağımız tek şey Yüce Allah’ın merhametine sığınıp bunlar içinde af dilemek olmalı.. Neticede kalpleri evirip çeviren sadece Yüce Allah’tır, o dilerse mümin kuluna tüm hidayet kapılarını açar da. Bakınız bu hususta Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v) “Ey istediği tarafa kalpleri çeviren Rabbim! Benim kalbimi senin dininde sabit kıl” niyazında bulunmakla bu gerçeğe işaret etmiştir. Tabi Allah Resulü böyle dua edince sahabe sormadan edemezdi:
-Ya Rasulullah! Kalbinden sende mi endişe edip durursun?
Habib-i Ekrem (s.a.v) cevaben şöyle der;
-Beni hangi şey emin kılabilir? Hâlbuki kalp Allah Teâlâ’nın iki kudret parmağı arasındadır. Onu dilediği tarafa çevirir.
Hiç kuşkusuz Müberra dinimizde amel olmazsa olmaz şarttır. Ancak pişmiş aşa su katmamak kaydıyla amel olmazsa olmaz derecede bir şarttır. Nitekim Rasulüllah (s.a.v) bu hususta şöyle beyanda bulunmuştur: “Bir adam insanların gözünde cennetliklerin amelini işler gözükür, hâlbuki o, cehennemliklerdendir. Cennete ancak gerçek Müslüman olanlar girecektir. Şüphesiz Allah bu dini facir bir adamla da kuvvetlendirir.” (Buhari)
Hatta Rasulullah (s.a.v) ahirette bunun nasıl olacağını misal getirerek ümmetine şöyle açıklar da:
Kıyamet günü hesaba çekileceklerin ilki savaşta öldürülen kimsedir. Allah Teâlâ o gün dünyada kendisine verdiği nimetleri hatırlatır ve:
-Verdiğim nimetle ne yaptın diye sorar.
Kul cevaben:
-Senin uğruna savaştım, şehit oldum der.
Allah Teâlâ:
Yalan söylüyorsun, sen rızam için değil, sana kahraman desinler diye savaştın diye karşılık verip akabinde yüzüstü sürülerek cehenneme atılır.
Keza yine sırasıyla hesap çekilecek kesimlerden ilim öğreten ve Kur’an okuyan kimse olacak.
Allah Teâlâ ona da:
- İlminle ne yaptın diye sorar.
Cevaben:
-Senin için ilim tahsil ettim der.
Allah Teâlâ:
-Hayır, sana âlim veya iyi bir Kur’an okuyucusu desinler diye ilim tahsil edip okudun cevabını almasıyla birlikte o da yüz üstü cehenneme atılır.
Şayet sırada hesaba çekilen zengin kesimden biriyse o da yukarıda zikredilen örneklere benzer cevap verdiğinde, Allah Teâlâ:
-Hayır, sen sana cömert desinler diye malından mülkünden harcamalar yaptın buyurup o da aynı muameleye tabii tutulur.
Anlaşılan o ki, ahirette insan ne ettiyse ona göre muamele görecektir. Zira Rasulullah (s.a.v)’in bir hadis-i şerifinde “Muhakkak ki bütün ameller niyetlere göre değerlendirilir ve karşılık görür..” diye beyan buyurması bunun teyididir. Nitekim Arabî’lerden bir adam Rasulüllah (s.a.v)’in risaletini tasdik edip iman ettikten sonra;
-Ya Resulüllah! Sizinle hicret etmek istiyorum der.
Bu kararlı sözler üzerine Efendimiz (s.a.v) onu ashaptan birisine havale edip bu sana emanettir, ona göz kulak ol der. Tabii bir zaman sonra savaş olduğunda söz konusu o kişi ashabın arkasından geliyordu. Çünkü yolda düşen ve kalanları gözetiyordu. Derken orduya yetiştiğinde ona kendi payına düşen ganimeti takdim ettiler. O da derhal Efendimizin huzuruna çıkıp;
-Ya Rasulullah! Bu nedir?
Efendimiz (s.a.v):
-O senin için ayırdığım ganimet payı.
Adam:
-Ama ben sana dünya malı için tabii olmadım ki, sadece şu boğazıma bir ok atılıp saplansın da öyle ölüp cennete gideyim diye biat ettim der.
Resulü Ekrem (s.a.v):
-Şayet bu niyetinden sadıksan Allah tasdik edip muhakkak seni yalancı çıkarmaz buyurdu.
Vakta ki düşmanla karşı karşıya gelindiğinde tamda dediği şekilde boğazına bir ok saplanmış halde şehit düşer.
Öyle ki Resulü Ekrem (s.a.v) onun hakkında;
“Allah’a karşı sadık oldu. Allah'ta onu doğru çıkardı. Allah’ım Senin yolunda hicret edip şehit oldu. Bende bunun şahidiyim” şeklinde kanaat ortaya koymuştur.
Bir başka ilginç örnekte müşrikleri ilk olarak ok yağmuruna tutan bir adamdan söz edilir ki, o adamın Peygamberimiz (s.a.v)’in bulunduğu mecliste ismi anıldığında Allah Resulü onun hakkında; cehennemliktir buyurmuştur. Tahmin etmişsinizdir bu isim şan ve şöhret tutkunu Kuzmân’dan başkası değildir. Nitekim kendisi Uhud’da yapılan kıyasıya savaşta okçuların yerini terk etmesiyle birlikte savaşın seyri müşriklerin lehine dönüştüğünde dağılmakta olan arkadaşlarına:
-Ey Evs topluluğu! Ölmek kaçmaktan hayırlıdır deyip kükremiş aslan kesilmiştir adeta. Hakeza bir cenk esnasında ağır yaralı halde tüm gücüyle dokuz kadar müşriki devirecek kadarda kahramanlık örneği sergilemiştir. Ancak tüm bu kahramanlıklar tek başına bir değer kazanmayacaktır. Çünkü savaş sonrasında kendisini tebrik için gelenlere gerçek niyetinin ne olduğunu şu itirafla ortaya dökülür;
-Ne tebriki ya, bu işi bizatihi şan ve şeref için yaptım.
Gerçektende niyetinin Allah için cihad olmadığını savaşta aldığı ağır yaraların acısına dayanamayaraktan kolunun bir damarını kesip kendi canına kıymasıyla ele verir. Tabii durum vaziyet Allah Resulüne bildirildiğinde, o cehennemliktir sözü yerini bulup:
-Allah-u Ekber! Şahadet ederim ki; Allah’ın Resulüyüm diyerek şükredecektir. Ki, bu ibretlik olay aynı zamanda Peygamberimiz (s.a.v)’in “Müminin niyeti amelinden hayırlıdır, münafığın ameli ise niyetinden hayırlıdır. Herkes kendi niyetine göre amel işler. Mümin bir amel işlediğinde kalbinde bir nur uyanır” hadis-i şerifini hatırlatması bakımdan da ibret verici hadisedir elbet. O halde sakın ola ki ucuz kahramanlıklara tav olup niyette neyin nesidir deyip hafife almayalım. Tam aksine her daim niyetimizi her alanda kontrol edip şartlarını yerine getirmek için ne gerekiyorsa onu yapmak için titiz davranmak gerekir. Nedir hassas olmamız gereken o şartlar denildiğinde:
-Bikere niyetin kabulü için en başta Müslüman olmak en öncelikli şarttır. Yukarıda hadis-i şerifte zikredildiği üzere müminin niyeti münafığın amelinden üstün tutulmakta. Çünkü Allah rızasına yönelik yapılan bir niyettir bu.
-İyi ile kötüyü ayırt edebilecek (temyiz) yaşta olmak niyetin sıhhati için şarttır.
- Azmedilen niyetin kalbin karar kılması şarttır.
- Sırf abdest almak için “Niyet ettim abdest almaya” niyet etmeli, şayet farz namazı için alınacaksa “Niyet ediyorum farz namazı için abdest almaya” diye farz namazı ibaresini ilave etmek gerekir. Bu arada abdest alırken misvak kullanmak sünnettir, misvak yoksa misvak niyetine parmaklarımızla dişleri ovalamak kâfidir.
-Gusül için ‘Niyet ettim gusül abdesti almaya’ diye niyet etmek kâfidir.
-Farz namazı için ‘Niyet ettim Allah Teâlâ’nın üzerime farz ettiği namazı kılmaya’ niyet etmek kâfidir. Şayet farz namaz cemaatle kılınacaksa ‘Uydum imama’ ibaresin ilave etmek gerekir.
-Kaza namazı için niyet ederken mutlaka kaza namazı olduğunu belirtmek gerekir.
-Tekbir aldıktan sonra niyet ederek namaz kılmak sahih değildir.
-Kalbin üzerinde karar kıldığı niyet ifadesinin içerisinde ki bir sözcük ve kelimenin sehven farklı bir şekilde dilden çıkmış olması ya da dil sürçmesi bir ifadenin vuku bulması durumlarda niyet bozulmaz. Mesela niyet ederken öğle namazı diyecek yerde sehven ikindi olarak telaffuz edildiğinde o niyet yine öğlen vakti niyeti olarak kabul görür.
-Niyetle tekbir arasına dünyevi bir meşgalenin girmemesi şarttır. Bu demektir ki iftitah tekbiriyle niyetin bitişik olarak gerçekleşmiş olması gerekir. Ancak bazı durumlarda, mesela namazda abdest bozulduğunda abdest tazeleyip akabinde namaza devam edileceği sırada ve cemaate yetişme esnasında mescid içerisinde yürümek gibi durumlarda bitişiklik şart değildir, yani ara verilebilir.
-Farz namazı, bayram ve vitir namazlarına niyet ederken “Bugünkü cuma”, “Bugünkü vitre” diye namazın vaktini belirlemek gerekir. Bir kimse farza niyet ederek yetiştiği cemaatle kıldığı namaz teravih olduğu ortaya çıktığında, o kılınan namaz nafile yerine geçer. Ki, yatsı namazından önce teravih namazı kılınmaz zaten.
-Bir kimse vakit çıkmamıştır düşüncesiyle öğle namazını kılmış olsa o kıldığı namaz kaza yerine geçer, ya da o kimse öğle vakti içinde hem öğle, hem de ikindi namazına niyet etse o kılınan namaz ancak vakti girmiş olan namaz için geçerli bir niyet olur.
-Cuma namazına niyet ederken vaktin farzı diye niyet edilmez, çünkü asıl vakit öğlenindir.
-Rekâtların sayısını belirleyerekten niyet etmek gerekmez,
-Nafile namaz için “Namaza niyet ettim” demek kâfidir. Hakeza sünnetler içinde öyledir. Yine de şu vaktin ilk sünneti veya son sünnetine niyet edilebilir, ancak yinede teravih bundan istisna olup “vaktin sünnetini kılmaya” diye niyet etmek gerektir.
-İmamın imamlığa niyet etmesi ancak kadınlarında cemaatle namazda bulunması durumunda şarttır. Peki ya cemaat? Adı üzerinde cemaat (topluluk), madem her topluluğun bir lideri var, o halde cemaat olan bir kişinin niyet ederken “Uydum İmama” demesi şarttır. Aksi takdirde namaz sahih olmaz. Ayrıca ‘uydum imama’ ibaresi yetmez kılınan namazın cinsini belirtmekte niyetin şartıdır. Şayet imama uyan bir kişi, imam daha Allah-u Ekber demeden imamdan önce tekbir getirirse imama uymuş sayılmaz. Ancak hatasından dönüp ikinci kez tekbir alırsa imama uymuş sayılır.
-Kıbleye niyet etmek şart değildir. Sadece kıbleye dönmek şarttır. Demek oluyor ki, “Döndüm kıbleye” diye niyet etmeye gerek yoktur, namaz kıbleye yönelik kılınır zaten.
-Kendisine uyulan imamın kim olduğunu bilmek gerekmez. Şayet şahıs ismi belirtip, namazı eda ettikten sonra imam olarak niyetine aldığı şahıs değilse o kıldığı namaz sahih olmaz. Çünkü böylesi bir niyette kayda bağlanmışlık söz konusudur. İmam açısından baktığımızda ise; “Bana uyanlara imam oldum” diye niyet ettiğinde bu niyet kadınları da kapsayan niyet olur.
-Cenaze namazı kılan kimse “Allah için namaza meyyit için duaya” diye niyet etmesi kâfidir. Malum, cenaze namazı namazdan öte hakikatte duadır. Çünkü cenazede kıraat, rükû ve sücut yoktur. Her ne kadar cenaze namazı hakikatte duada olsa fark etmez cenaze namazı için erkek ya da kadın adına niyet tayininde hata varsa o namaz sahih değildir.
-Hac için önceden niyet etmekte bir sakınca yoktur. Örneğin bir insan evinde Hacca niyet edip yola çıktığında, niyet etmeksizin ihrama girerse bu Hac caizdir.
-Bütün ibadetlerde bir işi Allah’a nisbet etmek şart değildir. Zaten namaz Allah için kılınır, Allah için oruç tutulur. O halde “Senin rızan için oruç tutmaya” demeye gerek yoktur.
-İbadetin dışında, mesela dünyalık işlerimiz içinde Allah için niyet edilirse hiçbir mahzur yoktur. Bilakis Gavs-ı Sani (k.s); “Bir insan sabahleyin işine giderken; Ya Rabbi senin vermiş olduğun rızkı kazanmak için işe gidiyorum demiş olsa o gün çalıştığı mesaisi ibadet olur” diye buyurduğu veçhiyle ibadet o dünyevi iş ibadet olur.
-Hakeza ibadetin dışında yine mesela ilim içinde niyet söz konusudur. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v) ilim hakkında ''Kim evden ilim okumak için, ilmi talep ederek evden evinden çıkar veya çıkmaya niyet ederse Allah-u Teâlâ bir melaike-i kiramı onun kapısının önüne gönderir, benim kanatlarımın üzerinde ilim okumaya git diye, Allah-u Zülcelâl o meleği gönderir” buyurmakta. İşte görüyorsunuz ilim bu denli Allah katında çok değerli bulunmakta. Öyle kii hiç bir amel için böyle iltifata tabi tutulmamıştır. Düşünsenize bir insan hacca gittiği halde, namazını her daim camide cemaatle kılmış olduğu halde, icabında cihad için yola koyulduğunda meleklerini göndereceğine dair hiçbir kelam edilmezken ilim söz konusu olduğunda en yüce makamdan kelam edilmekte. İlmin önemi şundan belli ki ilimsiz ibadetlerde tam olmayabiliyor. İlla ki, ilimle amelin bir arada olması gerekmekte, ne tek başına ilim, ne de tek başına amel sahibine hiçbir fayda sağlamaz. Zira İmam-ı Gazali Hz.leri bu hususta “Sırf ilim sahibini fasık yapar, amelsiz ilim de sahibini zındık yapar” beyan buyurmakla ilimle amelimizi taçlandırmaya vurgu yapmakta. Aksi halde yapılan amellerden netice alınamayabilir. Bir insan düşünün, öğrendiği ilmi Allah rızası için değil de dünyalık elde etmek için öğreniyorsa, o ilim neye yarar ki? Kaldı ki; Allah Resulü “Kim, ilmi sırf dünya elde etmek için öğrenirse kıyamet günü cennetin kokusunu koklayamaz” beyan buyurmakta (Ebu Davud). Neden cennetin kokusunu koklayamayacağının cevabı ise malum yine Allah Resulünün beyan buyurduğu bir başka hadisi şerifte şöyle açıklık kazanır: “Allah-ü Teâlâ kıyamet günü kendisine ortak koştuğu kimse için; Git! Kim için amel ettin isen karşılığını ondan iste diyecektir” (Tirmizi).
Velhasıl-ı kelam niyet bir dizi şartları kapsar ki, şayet bir dizi bu şartlar yerine getirildiğinde biliniz ki işleyeceğimiz amellerden maksat hâsıl olacak demektir.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/4 ... ibet-hayir
Resim
Cevapla

“İlim” sayfasına dön