Münir DERMAN (k.s) ALLAH Dostu Der ki; SU-Cilt II

Cevapla
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Münir DERMAN (k.s) ALLAH Dostu Der ki; SU-Cilt II

Mesaj gönderen Ahmed »

ResimALLAH DOSTU DER Kİ:


Resim


Resim CİLT II

MüNiR DeRmAN
Kaddesallâhu sırrahu..
Resim
Resim
EY MUHTEREM OKUYUCU !..

BU KİTABTA Kİ CÜMLELER SENİN İÇ ÂLEMİNE ÂİT CÜMLELERDİR.

OKU!.

DÜŞÜN!.

HİTAP EDİLEN KİŞİ SENSİN,

KENDİNİ BULMAYA ÇALIŞ!.

İnsanı, “İNSAN İNSÂN Yapar!.

BU KİTAB, BU CÜMLENİN İÇ ÂLEMİNİN AÇIKLAMASIDIR.

KENDİNİ BULMAYA ÇALIŞ...

ŞEREF AMCA...


Âlem.: Bütün cihan. Kâinat. * Dünya. * Her şey. * Cemaat. * Halk. * Cemiyet. Dehr. * Hususi hal ve keyfiyet. * Bir güneş ile ona tâbi olan ve etrafında devreden seyyarelerin teşkil ettiği dâire. (Cenab-ı HAKk'tan gayrı mahlukata Âlem denmesi, mucidi olan Zât-ı Ecelle ve A'lâ Hazretlerini bilmeğe delâlette vesile olduğuna mebnidir. L.R.)(Semâvatta binler âlem var. Yıldızların bir kısmı her biri birer âlem olabilir. Yerde de her bir cins mahlukat, birer âlemdir. Hatta her bir insan dahi küçük bir âlemdir.( $) tâbiri ise, "Doğrudan doğruya, her âlem, Cenâb-ı Hakkın rububiyyeti ile idâre ve terbiye ve tedbir edilir" demektir. M.)

İNSÂN.: İNSAN-ı KÂMİLdir.
İnsân.: Halktır, Avamdır, herkestir.
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s) ALLAH Dostu Der ki; SU-Cilt II

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim


ÂFİYET OLSUN!..

Su ismindeki bu kitabın birinci mukaddeme cildinde SUyu dudaklarınıza deydirdiniz.
Şimdi yudum yudum içmeğe başlayın...
Birden bire içmeyin.
Sindire sindire olsun...
Niyazımız bu kadar!..
Hazırlayanlar..

Niyaz :
f. Yalvarma, yakarma. Dua. * Rağbet ve istek. * Hâcet, ihtiyaç.
Mukaddeme : İlk söz. Başlangıç. * Önde gelen. Medhal. Giriş. * Man: İki kaziyeden ibaret olan sözün evvelki kaziyesi.
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s) ALLAH Dostu Der ki; SU-Cilt II

Mesaj gönderen Ahmed »

ALLAH DOSTU DER Kİ


"Efendime..."

Resim M.D.


ALLAH Dostu Der ki.:

Buradaki Dost, ALLAH’ın seçtiği Dost değildir.
Dost olarak yalnız ALLAH’ı seçmiş mânâsına gelen Dosttur.
ALLAH’ın seçtiği Dostun
"Bu Dost" ayağının altını öper.
"ALLAH Dostu Der ki" tâbirini garip bulmuş...

Kim?..
Söylemeye utanırım ben..
Sorarım o Din Âlimi diye geçinen İslâm Kisvesindeki Zâta.:

Siz kimin Dostusunuz?..
Eğer âlimler, ALLAH’ın Dostu Evliyâsı olmasa, ALLAH’ın Velîsi ve Dostu da yoktur. Zirâ ALLAH câhil kimselerden Velî ve Dost edinmez. Bu söz İmâm-ı Şâfiî’nin ağızlarından sudur etmiştir..
HAKk’ın yanında kendi kıymet ve makamınızı aramayın!
HAKk’ın sizin yanınızdaki kıymetini arayın, çoğaltın, ölçün o zaman kıymetini anlarsınız...
İnsan, kendi değerinin hakikatini ALLAH’ın Sesine kulak verdiğİ zaman anlar.
İnsan çok büyük bir varlıktır..
Aması var. Bunu söyleyemem..
Söylersem veya söyleyebilirsem hepimiz utancımızdan yerlere girmek için birbirimizden kaçarız.

Hocasına yanaştı.:
Efendim felân arkadaş beni çekiştiriyor, kıskanıyor ve bana hiddet ediyor!. dedi.
Hocası.:
Hakkın var, dedi. Fakat adam çekiştirmenin iyi bir şey olmadığını sana kim söyledi? Eğer o kıskançlık yüzünden cehenneme gidecekse, merak etme sende adam çekiştirmekliğin için başka yoldan ona yetişeceksin!.


Resim

Dost.: (c.: Dostân) f. Sevilen insan, muhib, yâr. * Erkek veya kadın sevgili, mâşuk, mahbub, mâşuka, mahbube. * Hakiki dost ve âşıkların ve âriflerin âşık oldukları ALLAH.
Kisve.: Elbise. Kılık. Hususi kıyafet. Küsve. Kisbet.
İmâm-ı Şâfiî.: (Hi: 150-204) İmam-ı Abdullah bin Muhammed diye de anılır. Üçüncü ceddi olan Şâfiî, hayatında Resulüllâh aleyhisselâm'ı gördüğü için o isimle anılır. Nesebi, Abd-i Menaf'da Peygamberimiz aleyhisselâm ile birleşir. Gençliğinde çok fakir bir hayat yaşadı. Çok ileri muhaddis ve müfessir-i Kur'andır. Usul-ü Hadis ve Fıkha dair te'lifatı vardır. Şâfiî Mezhebinin imamıdır. Tıb, şiir ve edebiyatta da çok ileridir. (K.S.)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s) ALLAH Dostu Der ki; SU-Cilt II

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim
4. CÂHİDE-AYŞİN-GÜL-BANU HATUNLARA...

CÂHİDE!.
Şunu unutma!.
Haram diyoruz. Ne demektir?
"Resûlü Ekrem’in Sünnetlerinden ayrılmakdır!." deriz.
ALLAH’ın Emirlerini yapan. Nehiylerinden kaçan.
Dünya ve nefis kayıtlarından kurtulan. Cennet ve cehennem kayıtlarından kurtulmuş olur.
Geride bir parça yaratıldığı malzeme olan çamur kalır. Çamur da ASLına döner…
Rûh ise, ALLAH’ın Emir cümlesindendir. ALLAH’ın yaktığı vücûddaki bir Lem’a dır. ALLAH’a döner.
Nasıl ki bir bileme çarkından çıkan kıvılcımlar hemen gözden kaybolurlarsa onun gibi ASLına döner...
Günahkârların cehennem azabından kurtulmaları için yapılan şefâat işte bu bir parça çamur içindir. O çamur HAKk Emriyle Cebrâil’in elinde yoğruldu. En temiz nesnedir. Tekrar iâde ettiğin zaman “O”nun tertemiz kalmasına çalışmak en büyük hüner ve ALLAH’a karşı vefâdır.
Onun için sende gizli olan sana senden yakın olan ALLAH ile ALLAH’I BULaBİLir, BİLeBİLirsin ancak...

Resim

Resim

CâHİDE Hanımefendi.: Aziz Hocamızın eşidir. Memlük Köyünde yan yana yatmaktadırlar. Rûhları şâd olsun.
Nehiy.: Yasak etmek. Menetmek. * Gr: Emrin menfi şekli.
Nefs.: (Nefis) Can, kişi, kendi, öz varlık. Bir şeyin zâtı olan, kendisi. * Göz. * Şehvet ve gadabın mebde'i olan kuvve-i nefsaniye. Fıtri meyil, bedenin hissi istekleri. * Ruh, hayat, asıl. * Maya. * Hamiyet.(Evet, nefsini beğenen ve nefsine itimad eden bedbahttır. Nefsinin ayıbını gören, bahtiyardır. M.)
Ruh.: f. Yanak, yüz, çehre. * Arabçada: Efsânevi bir kuş. (Bak: Ruhsâr)
RÛH.: Can, nefes, canlılık. * Öz, hülâsa, en mühim nokta. * His. * Kur'an. * İsa (A.S.). * Cebrail (A.S.). * Korkmak. (Bak: Vicdan)
Âlem-i Emir.: Sâdece bir emr-i İlâhî ile işlerin hemen olduğu âlem. Yaradılışa ait kanunlar âlemi.
Lem’a.: (C.: Lemâat) Parlamak. Şimşek gibi çakmak. Güneş ve yıldız gibi parlamak. * El ile veya elbise gibi bir şeyle işaret etmek
Vefâ.: Ahdinde, sözünde durma. * Sevgi ve dostlukta sebat ve devam. * Ödeme. * Yetişme. * Dince ve akılca lâzım gelen şeyi yerine getirip uhdesinden çıkma.
Şefâat.: Şefaat etmek. Af için vesile olmak. * Fık: Âhiret günü bir kısım günahkâr mü'minlerin affedilmeleri ve itaatli mü'minlerin de yüksek mertebelere ermeleri için Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ve sâir büyük zâtların Allahu Teâlâ'dan (C.C.) niyaz ve istirhamda bulunmalarıdır.
Cebrâil.: (Cebril, Cibril) Cenab-ı Hakk'ın emirlerini Peygamberlere (A.S.) bildiren büyük melek. Peygamberimiz Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) Kur'ân-ı Azimüşşân'ı vahiyle getiren melek (A.S.).
Nesne.: şey, herhangi bir şey.
Hüner.: f. Mârifet. Bilgililik. Ustalık, mahâret.
Yakîn.: Şüphesiz, sağlam ve kat'i olarak bilmek.(Yakîn: Ma'rifet ve dirayetin ve emsalinin fevkinde olan ilmin sıfatıdır. İlm-i yakîn denir, ma'rifet-i yakîn denilmez. Ayn-el yakîn: (kelimenin merfu hali ayn-ul yakîndir.) Göz ile görür derecede veya görerek, müşahede ederek bilmek. Meselâ; uzakta bir duman görüyoruz. Orada ateşin varlığını ilmen biliyoruz, demektir. Bu bilme derecesine ilm-el yakîn deniyor. Ateşe yaklaşıp, gözümüzle görürsek, ona ayn-el yakîn bilmek deniyor. Daha da ilerliyerek bütün hislerimizle ateşin varlığını anladık ise; ateşin yakması ve sâir sıfatlarını da bildik ise, bu nevi'den olan ilmimizin derecesine de hakk-al yakîn deniyor. (Hakkalyakîn: Abdin sıfatları, Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarında fâni olup, kendisi onunla ilmen ve şuhuden ve hâlen beka bulmaktadır. Ö. Nasuhi)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s) ALLAH Dostu Der ki; SU-Cilt II

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

Resim5.TASAVVUF DERLER!...

ALLAH Dostu
MÜNİR DERMAN

kaddesallâhu sırrahu

Tasavvuf derler..
Mutasavvuflar vardır.. Tasavvuf hakkında yazılmış kitaplar vardır...
Her telden bir ses.. Güzel sözler...
Tasavvuf; ALLAH’ın bir sırrıdır, insanın iç âleminde gizli bir sır deryasıdır...
Öğretilmez, öğrenilmez. Târif edilmez.
Ulaşılır, varılır belki.. İşte o kadar...
Tasavvufî kitaplar vardır.
Tasavvufî sözler vardır.
Tasavvufî cümleler vardır.
Menkıbeler, hikayeler yardır. Bunlar aslında yoktur…

Tasavvuf, ulaşılan manevî bir kemâl, bir makamdır.
Yaşanır.. O ne târif edilir.. Ne söze, ne kelimeye gelir.. Bir perde arkasıdır.
Tasavvuf hakkında suâl sormak bile abestir, insanın iç âleminde varılan ve yaşanan bir hâldir..
Su, bardağa konan ile anlatılmış olmaz..
Tasavvufî söz, ötenin lakırdılarıdır.
Öte nedir?.
Herkes kendi bilgisi kadar O’nu bilebilir...
Cesedi ile mekanda, gönlü ile sonsuzlukta olanların sözleridir.
İnsanın sonsuzluğa bakan gönül penceresinden kâinatı seyretmek makamıdır.
Yaşanan bir kemâl makamı..

Son söz:
Sessiz sözsüz asıl kendisiyle
SOHBET-İ YEZDAN...
Bu hâl sözlerle öğretilmez.. Kitaplardan öğrenilmez..
ALLAH yolunda; Resûl-ü Ekrem’in ruhanî yardımıyla, şikayetsiz çile, usanmadan, ne cesedî ne ruhî bunaltılara aldırmadan, kimseyi incitmeden ve incinmeden bu dünya mekânında mekânsızlığa doğru yürümekle, bir hâl içine girmekle mümkündür.
Bütün büyükler böyle söylemiştirler.
Hangi büyükler?..
Onu da bilmiyorsan.. Sözümüz yok!.
Ateş buz ile savaşırsa kim galip gelir?..
Buz erir su olur.
Suda ateşi söndürür.
Hangi ateş var ki suya sonunda mağlup olmasın...
Bu sözleri çocuk bile anlar.
Evet doğrudur.. Fakat bunun içindeki hikmeti;
Filozof başka düşünür.
Fizikçi başka türlü anlatır.
Matematikçi rakamların beliğ ifadelerinde herkesin anlayamayacağı formüller bulur.
Kimyacı, olayların, kâinat ahenginin nasıl şuûrlu bir intizamla işlediğini, maddenin elementlerini formüle eder.
Birleşmeleri, kaynaşmaları ortaya koyar..
Hepsi bir sırrın çözümü peşindedir.. Bilmeden...
Veya akıl mantık, yolundan ayrılamaz.
Aslı olan suda boğulmak korkusu içindedir, insanın başka âleme açılmış tarafını sığdıramaz formüle...
Mantık ve akıl ile dış hükümler peşindedir.
En küçük atom ki maddenin ötesine madde âlemine bağlayan nokta.
Sürati, kavrama sığmayan çekirdek...
İhtimal ve tahmin formüllerinde gizli...
Bütün insanlık bu görünmeyen çekirdekle meşgul,..
Bütün bu fikirleri nazariyeleri düşünceleri, formüle edilmiş bilgileri harman yaparsak:
Herseyin kâinatta iki yüzü vardır, deriz:

ALLAHa bakan yüzü..
Eşyaya bakan yüzü..
Birincisi Lâ Mekân’a bağlı kısım..
Bilinmeyen, sonsuzluktaki durgun enerji, kudret menba’ı..
İsmine ne dersen de bir şey ifâde etmez zira hepisi bir yerde toplanır...
Cansız dediklerimizde, elektronlar...
Canlılarda aynı fakat ismi başka “HAYY” olan kısım...
Herşeyin bir maddî element, birde ruhî elementi vardır.
Sessiz, sözsüz, kimsenin duymadığı bir lisanla söylenen lafları yine kendi duyma, anlama dilimize göre söylersek:
Maddesi dışta...
Madde ötesi ve güzellikleri ötelerin ötesinde.
Mekânda maddî element tükendi mi ötenin enerji elementi hemen öteye döner bir anda...
300.000 + Delta ә saniyedeki süratle...

Her an zamansızlıktan, mekânsızlıktan, akıl hududu mekâna ve zamana geliş vardır.
Yine her an zaman ve mekândan zamansızlığa ve mekansızlığa, aklın ötesine akış vardır.
Her şey iç içe, bu, alış veriş idrak edilemiyecek kadar hızlı olduğundan her şeyi birbiriyle kaynamış zannediyoruz.
Yokluk ve hiçlik mefhumu diye bir şey yoktur.
Her şey vardır..
Bu laflar insan aklının son tahammül hudududur.
Bunu anlayanlar.. HAKK’la birliktedirler. Secdededirler...

Kâinatta ne varsa ALLAH’ı tesbih ederler.
Siz bunu göremez anlayamazsınız...
Bu tesbih durduğu dakikada gördüğümüz kâinât yoktur.
Bütün kâinat. HAKK’ın güçlerinin, kudretlerinin mekânda görünüşüdür.
Bu güçler de HAKK’ın görünüşüdür.
Kâinatta herşey her an hem yok oluyor ve hem de tekrar var oluyor.
Ne tarafa bakarsan bak bu ahenk bu şuûr her yerde vardır. O’nsuz boş yer yoktur…
Balık deryada yaşadığı gibi, bizde dünya yüzünde yaşıyoruz.
Buradaki şuûrlu ahenk de bizim deryamız...
Bu ahenk kaderdir.. ALLAH’ın en büyük Sırrı...
Bu sır hiç bir peygambere ve meleğe bildirilmemiştir.
Bozuldu mu ki, böyle bir bozulma yoktur.
Bozuldu dediğimize tesadüf deriz.
Kaza ismini veriyoruz.. Alın yazısı, kader, kısmet diyoruz.
Bu âhenkli şuûru bu sözlerle tasdik ediyoruz demektir.
İnsan yuvarlak bir taşa basarsa düşer.
Suç taşta değildir.. Fakat taş orada olmasa insan düşmeyebilir.
Kendi yumruğun yüzüne hiç çarptı mı?.
Bu lafı düşün.. Bir şey açıklıyoruz, böylelikle...
Bir ağaç ormanda devrilirse gök gürültüsü gibi ses çıkarır.
Ormanda kimse yoksa, sesi kimse duymaz.
Ama yine ağaç devrilmiştir yıkılmıştır...
Dünya da bir orman oraya gir, dolaş!.
Fakat elinde balta olmasın!..
Baltasızlık kadere inkiyaddır.. Sâkin ol!..

Savaş derler;
Savaş işlenen cinâyetlerin günahını örten bir kelimedir.. Kinden doğar..
Kin insanın acısını azaltmaz, intikam başka birinin acısını çoğaltır.
Ondan da tekrar kin doğar bu sürer gider.
Nefret tuzlu su içmek gibidir, içtikçe susuzluğun artar.
Öldürmek insana şeref kazandırmaz, öldürmek cesaret işi değildir. Korkakların işidir.
Her şeye karşı iyi davranmak ancak insana şeref kazandırır.
Her insan, ölümü kendi aynasında görür.
Ölüm insanı tedirgin etmez.. İnsanı tedirgin eden ölüm korkusudur.
Ölüm yok olmak değildir.. Şeklî bir değişme ile asıl terekküp ettiği âdeta atomlara ayrılmasıdır.
Rüyadan uyanmadıkça, rüyanın rüya olduğunu anlamadığımız gibi ölümün sır olduğunu anlayamaz.
Ölmeden ölmeli...
Kendi kendime söylüyorum:
Beni kaybetmek bir gölge kaybetmek gibidir.
Ölüm, vücudun yıkılması, ALLAH’ın kurduğu şey’i mahvetmesi değildir.
Bu bir çözülmedir, insanın manevî benliğini halktan ALLAH’ın kendisine çekmesidir.

Herşey Hakk’a döner âyet...
Bunu bilen ölüme bıyık altından güler..
Sedefe zarar gelir inciye değil...
İnsan beden ise, o hâlde ruh nedir?.
Ruh ise beden nedir?.
Bu iş, ne senin işin nede benim işim.
Her ikisi de birbirini gizliyor.
Beden, ruhun gölgesinin gölgesinin gölgesidir.
Mahsulün adı dane diğeri saman çöpü demişler...
ALLAH Hikmeti;
Zıddiyetleri birbiriyle kaynaştırdı.
Ruh bedensiz bir iş yapamaz.
Kalıbın da ruhsuz soğur, donar kalıbın da meydandadır.
Canın gizli...
Toprağı bir insanın başına atsan yarmaz.
Suyu döksen yine başı yarmaz.
Onlardan yaratıldı insan..
Su ve toprak nankör değildir..
Şimdi toprakla suyu karıştırıp kerpiç yapsan başı paramparça eder.
Başı yardın mı, kerpicin suyu aslına döner.
Ayrılış gününde de toprak aslına döner.
ALLAH’ın Su ile toprağı birleştirmesinin hikmeti işte bu...
Başka birleşmelerde olmuştur amma, onları ne kulak duymuştur ne göz görmüştür.
Eğer duysaydı kulak olarak kalırdı, başka sözleri duymazdı.

Buraya söz bağladık…
Ateşin yakmadığı eşref saatin sırrını öğrenmek için Usta ara...
ALLAH’tan ayrılmayan insanın fotoğrafını kudret makinası çekmiştir.
Arş’ta onu seyretmeye gayret et!..
Arşın penceresi kalbin gönül kısmındadır.. O aralıktan bakmaya çalış!..
Lafların tuhaflığına bakma ve sapıtma!..
Kendinde tanımadığın bir dost taşıyorsun.
ALLAH insanın içinde âdemiyet hamulesine sarılmıştır.. Fakat bunu bilen çok azdır!
Kader, ALLAH’ın biç bir peygambere ve meleğe bildirmediği, kendi ilminde gizli ve herşeyi kâinâtta içine alan ahenk.. Bu âhenge uyan mü'mindir.
Diğerleri hayır…

Mü’min, Mü'minin aynasıdır hadîs.
Yâ habibim: Sana bakıyorlar amma göremiyorlar! âyet..
Hakiki mü'min bir aynadır.
Onda
El MÜ’MİN esmâsı mütecellîdir.. Onu görmek mümkündür.
Mü’min, insan şekliyle, ALLAH’ın esmâ tecellîlerinin göründüğü bir aynadır..
Görmek güç.. Görmek kolay...

Ve vucuhun yevmeizin basiretun. İlâ rabbiha naziretun. âyet..
İnsanın en mahrem yerinde ALLAH gizlidir.
Bir tohumda bir orman gizlidir.
Bunun gibi.. İnsanda, HAKK güçleriyle gizlenmiştir.
Bu gizlenmeyi yapan perdeleri kaldır!. Yırt!.
Eğer çıldırmazsan gör HAKK’ı o zaman...
Bundan dolayı hakiki mü’min diğer mü’mini kardeş bilir.
Sevgisi, nebat, hayvan, maden, insan herşeye şamildir.
Herşeyi insan, ALLAH için sevmelidir.
ALLAH’ın Rahîm esmâsıyle sevmelidir.
HAKK’ın yarattığı her ne var ise azîzdir.
Çünkü HAKK’ın kudret ve güçleri onda ortaya çıkmıştır.. ALLAH azîz ve hakimdir..
Mü’min başkasını kendine numüne almayacaktır.. Başkasına numune olacaktır..
Din; olgun, kamil insanların iç âlemindedir.
Ancak, doğruluk, adalet, fazilet, yekdiğerine hürmet ve sevgi gösteriyle dışarıya akseder.
Hak murat etti, topraktan bir bedende bütün kudret ve güçleriyle, kelâmiyle görünmek arzuladı.
İnsana bir isti’dad verdi.
Kemâle ermesi için de “Kelime-i Şehâdet” ile kelâmdan kalbe kalbten gönüle oradan da kendisine varma yolunu gizledi..
Kemâle ermek demek;
İnsanın mahreminde olan bütün mânevi hünerlerin aslına varmak ve o asıl ile bulunmaktır…
Bunun ismine de “mü’min” deriz..
“El Mü’min”in aynası oldu...
Mü’mine: "Tevhid peşinde koş!." dedi.
Tevhid peşinde koşmak HAKK’ta erimek demektir.
Rızkın benden.. Güç ve kuvvetin benden.. Herşeyin benden.
“Vâhid” de “Ahad”ı bul!. “Tek” de kaybol!.
Bu “BİR”e giriş kaybolmak veya DEYYÂN ile buluşmadır.
Tam birleşme olmaz.. Şirk olur.
İnsan Kuldur.. “El HAKK” olamaz.
Böylelikle "BANA gel!." dedi...

Ben bir gizli hazineyim görünmek istedim,
Kendimi seyretmek arzuladım bütün kâinatı halkettim.
Vahdetten Kesrete dönerek göründüm.
Kendimi gizledim namütenahi kalabalıkta kayboldum.. Beni bul!.
Sana ip uçları verdim.. Usuller bildirdim Beni bulmak için.. Denize atılan balık ağı gibi..
Birgün ağ çekilecek, Hepiniz bir araya gelip bana çekileceksiniz...
Denizde yaşamayı öğrendiniz, amma karaya çıktığınızda yaşamayı öğrenmediniz!
Ben size dalganın denize yakınlığı gibiyim!

Herşeyi sudan halkettik! âyetindeki:
“Herşey” nedir?.
Herşeyde su vardır.. Bu ne demektir?
“Herşeyde Ben varım.. Ben kudretimle tecellî ettim, bütün güçlerimle göründüm.”
Her meydana çıkıp zuhur eden “Şey”in aslı, sırrı, gücü, kudreti o zuhur eden “Şey”in içinde kalandır.
“Arş’ım su üzerinde kurulmuştur.”
ALLAH’ın Arş’ını kimse bilmez.
Melekler bile bilmezler.. Yaratılanların hiçbiri bilemez.
Cebrail’in bilgisi de görmeye ait bir bilgi değildir.. Levh-i Mahfuza dayalı bu bilgidir.
Meleklerin bilgisi Resûlullah’ın bilgisi gibi değildir.
Suyun neden halk edildiğini, nasıl hâlledildiğini, ne melek ne peygamber hiç kimse bilemez.
HAKK’ın sırrı bildirilmemiştir..
İnsanlar ancak maddî varlıkları incelemeye imkân bulabilirler.
Kendinde taşıdığın ulvî dostu bilen çok azdır.
O’nu bilen; ölümden, ihtiyarlıktan, ızdıraptan kurtulmuştur, ölmemezlik suyunu içmiştir.
İnsan Rahîm ve Rahmân gözüyle bakıp yekdiğerini sevseydi;
HAKK’ın cenneti dünyadan görünürdü.
Cehennem kendiliğinden sönerdi.
Bu ince sırrı bilmeyenler kibir içindedirler.. Zâlimdirler…
İnsanlık asırlardır bu gibilerin körlüğü yüzünden derdi, izdırabı, açlığı, huzursuzluğu kendinden ayrılmaz bir arkadaş yapmıştır..
Bundan dolayı insanlar güvenmenin ne olduğunu unutmuşlardır.
Bir damla suyun söylediği işte bu...
Günün birinde buluttan bir damla yağmur düştü.. Koskoca okyanusa...
Damla, denizin genişliğini görünce utandı.
“Şu deniz denilen yerde ben kim oluyorum.. Eğer deniz bu ise gerçekten ben “hiç”im!” dedi.
Damla kendisini hor görünce...
Sedefin biri onu koynuna aldı.. Seve seve besledi..
Sonunda bu sevgi o bir damlayı padişahlara yaraşan ünlü bir “inci”ye çevirdi...
Görünmeyen sevgi o damlayı içinde eritti.
Görünür inci oldu.. Taçlara konmak için...
Sedef gurur duydu yaptığı işten...
Kendisi de nâdide eşyalara fırlayarak kakıldı.. Rahleleri, saray kapılarını süsledi...
Aza kanaat eden sedefin içini de ALLAH, inci ile doldurdu...
İşte bu “Su Kitabı”, bu minicik hikâyede gizlendi.. İnci olmak için gönüllere...
Acaba o bir damla bilmiyor mu idi?.
Okyanusu o damlacıklar okyanus yaptı.
Okyanus da biliyordu kendini, ben bir damladan türedim.
Aralarındaki bu sessiz konuşma o hâlde neden?.
Damla, Okyanusu gördü utandı.. Kendini hor gördü inciye döndü.
Kudret; o damla da Okyanusu damlalarıyle gösterdi.


Resim

Resim

Tasavvuf : Kalbi dünyanın fâni işlerinden ayırıp Allah (C.C.) sevgisi ile bağlamak. Tarikat ehli olmak. (Bak: Tarikat)(İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî gibi muhakkıkin-i ehl-i tarikat derler ki: "Birtek Sünnet-i Seniyyeye ittiba' noktasında hâsıl olan makbuliyet, yüz âdâb ve nevâfil-i hususiyeden gelemez! Bir farz, bin sünnete müreccah olduğu gibi; bir Sünnet-i Seniyye dahi, bin âdâb-ı tasavvufa müreccahtır!" demişler. M.)
Mutasavvıf : Tasavvufla uğraşan. İlâhiyyatla uğraşan, tarikat ehli olan. (Bak: Tarikat)
Tarikat : Yol, manevî yol. * Usûl, tarz. Hal ü şan. (Bak: Müteşeyyih, Seyr-i âfâkî, Tasavvuf)
Mânevî : Maddi olmayan kuvvet. Mânâ âlemine âit olanlar. Dinden, imândan, mukaddesât ve imândan gelen kuvvet (Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise, mâneviyatta kördür. H.)
Kemâl : Kâmillik, olgunluk. Olgunlaşma. Erginlik. Bütün güzel sıfatlarla muttasıf olmak. Fazilet. * Değer, baha. * Fazlalık. * Sıdk ile yapılan güzel iş.
Makam : Durulacak yer. * Rütbeli yer. * Câh. Mesned. Mansab. * Musikide usul. Tempo.
Suâl : İsteme. İstek. * Soru. Sorulan şey. * Dilencilik.
Abes : Hoş olmayan. s. Ar. Akla ve gerçeğe aykırı. 2. gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş.
Lakırdı : Boş söz, dedikodu, laf.
Kâinat : Var edilen şeylerin hepsi. Yaratılanlar. Mevcudat. Âlemler.
Yezdan : f. Cenab-ı Hak. * (Mecusilerce) : Hayırları yaratan hayır ilâhı dedikleri mevhum mâbud.
Hâl : Durum, vaziyet. Görünüş. Tavır. Sûret. Keyfiyet. * Cezbe. * Dert, keder, elem. * Mecâl. Kuvvet. * Gr: Fâili, mef'ulü veya her ikisinin durumunu bildiren sözdür. Halin sâhibine zi-l hâl denir.Meselâ : $ Reeytuhu mâşiyen: (Onu yürürken gördüm) cümlesinde Mâşiyen (yürürken) kelimesi, cümledeki mef'ulün hâlini bildirir. şimdiki zamanda olan fiilin durumuna da hâl denir.
Çile : f. Eziyet. Sıkıntı. * İplik. * Yay kirişi. *Tas: Dervişlerin kapalı bir yere çekilerek ibadetle geçirdikleri kırk gün. Yaşanan Tasavvufî hâvle hayat tarzı.
Mekân : (Kevn. den) Yer. Durulan yer. Ev, hane, mesken. Mahal.
Hikmet : İnsanın, mevcudatın hakikatlerini bilip hayırlı işleri yapmak sıfatı. Hakîmlik. Eşyanın ahvâlinden, hârici ve bâtini keyfiyetlerinden bahseden ilim. (Buna İlm-i Hikmet deniyor) * Herkesin bilmediği gizli sebeb. Kâinattaki ve yaradılıştaki İlâhî gaye. * Ahlâka ve hakikata faydalı kısa söz. * Sır. * Bilinmeyen nokta. İlim, adâlet ve hilimin birleşmesinden doğan değerli sıfat. * Kuvve-i akliyenin vasat mertebesidir. Hakkı hak bilip imtisal etmek, batılı batıl bilip içtinab etmektir. * Allah'a itaat, fıkıh ve sâlih amel. * Akıl, söz ve hareketteki uygunluk. * Hak emre uymak. * Allah'ın yarattıklarında tefekkür. (Bak: Felsefe)
Felsefe : Yunanca (Philosophos)dan Arapçalaşmış. Feylesofların mesleği. * İlm-i hikmet. * Maddeyi, hayatı ve bunların çeşitli tezâhürlerini, sebeblerini, ilk unsurları ve gaye cihetinden inceleyen fikri çalışma ve bu çalışmaların neticelerini toplayan ilim. * Herkesin hususi fikri. Mantık. * Bir ilmin prensipleri. * Marifet ve hikmet sevgisi. * Meşhur bir feylesofa göre olan hususi prensipler, nazariyeler. * Tabiat, huy ve mizaç sakinliği; rahatlık. (Bak: Hikmet, Nokta-i nazar)
Filozof : (feylesof) Felsefe ile uğraşan, felsefeci. (İlm-i hikmetle meşgul olan mütefennin. Dinle münasebeti olmayan gayr-ı müslim. L.R.) (Bak: Hükemâ)
Şuûr : Anlayış, idrak. Vicdan. Hiss-i zâhirle duymak. * Nefsin mânâya ilk vusul mertebeleridir. (E.T.) * Kendi varlığından haberi olma. * Bir şeyi hoşça tanıma. * İnceliklerini iyice idrak etme. * (Şa'r. C.) Kıllar.
Element : Maddeyi meydana getiren ve kendi kimliği olan nesne.
Mantık : (İntak. dan) Konuşturan, söyleten. * Doğru muhakeme ve doğru düşünceyi öğreten ilim. Akıl kaidesi. * Akıl, nutuk, söz.
İhtimal : (Haml. den) Mümkün olma, belki. Olması mümkün görünmek. * Kabul eylemek. * Yükselip götürmek. * İhsana mukabil şükretmek. * Kızma ve hiddetlenmekten dolayı yüzünün rengi değişmek.
Tahmin : (Hamn. dan) Aşağı yukarı bir fikir söylemek. İhtimallere dayanan düşünce. Zayıf delil ile hüküm ve kıyas etmek.
Lâ Mekân : Mekansız Âlem.
Menba’ : Kaynak. Nimetin veya herhangi bir şeyin çıktığı yer. Suyun çıktığı yer. Pınar.
İdrak : Anlayış. Kavrayış. Akıl erdirmek. Fehim. Yetiştirmek.(Maalesef insanlar teâvün sırrını idrak edememişler, hiç olmazsa taşlar arasındaki yardım vaziyetinden ders alsınlar! İ.İ.)
Mefhum : Anlaşılan. Mânâ. İfade. Sözden çıkarılan mânâ.
Tahammül : Yüklenmek. Bir yükü üstüne almak. * Sabretmek. Katlanmak. * Kaldırmak.
Hakk: Bâtılın zıddı) Doğru. Gerçek. Vâcib ve lâzım olan. Her sâbit ve doğru olan şey. Adalet. Herkesin meşru olan salahiyeti, iktidarı, bir şey üzerindeki mâlikiyyeti. * Dâva ve iddia. * Hakikate uygunluk. * Geçmiş, harcanmış emek. Pay, hisse. * Münasib * Din. İslâmiyyet. * Kur'an. * Vukuu vâcib, geleceği şüphesiz olan. * Kıyamet. * Mahz-ı hakikat. * Yapacağını yalansız yapan kimse. * Musibet.
HAKK : ALLAH (cc)
Tesbih : Sübhânallah demek. Cenab-ı Hakk'ı (C.C.) şânına lâyık ifadelerle yâdetmek. Yâni: Allah'ın zâtında, sıfâtında ve ef'âlinde cemi' nekaisten münezzeh olduğunu ifade etmektir. (Bak: Sübhan)
Sübhân : Allah (cc)
Kudret : Güç. Takat. * Her yeri kaplayan kudretullah. * Varlık. Ehliyet. Becerebilme. * Zenginlik. * Kabiliyet. * İlm-i kelâmda: Allahu Teâlâ'ya mahsus ezelî ve ebedî ve bütün kâinatta tasarruf eden sıfattır.(Arkadaş bir kelime-i vâhidenin işitilmesinde; bir adam, bin adam birdir. Yaratılış hususunda da Kudret-i Ezeliyeye nisbeten bir şey, bin şey birdir. Nev ile fert arasında fark yoktur. M.N.)
Ahenk : f. Seslerin arasındaki uygunluk. Düzgün tarz ve gidiş.
Sırr (Sirr) : (C.: Esrar-Esirre) El ayasında ve alında olan hatlar. * Gizli nesne. * Cima etmek. * Zikir. * Hâlis. * En iyi, en faziletli.
Tesadüf : Rastgelme. Bir şey kendiliğinden olma. Tedbirsiz meydana gelme. (Bak: Delil-i inayet)
Kaza : Birdenbire olan musibet. Beklenmedik belâ. * Vaktinde kılınmayan namazı sonradan kılmak. * Allah'ın takdirinin ve emrinin yerine gelmesi. * Hâkimlik, hâkimin hükmü. * İstemeden yapılan zarar. * Hükmeylemek, hüküm. * Bir şeyi birbirine lâzım kılmak. * Beyan eylemek. * Ahdini yerine getirmek. * Ödemek, edâ etmek. * İcab. * Ölüm. (L.R.) * Şeriat hâkimi olan Kadı'nın hükümetinin hududu olan memleket. (Yâni, eskiden bir hâkimin şeriat şeriat namına da'valara baktığı memlekete "kaza merkezi" denirdi.)Fık: İnsanlar arasında vuku bulan dâva ve muhasamayı şer'î hükümler dairesinde fasletmek, halletmek.(Fetvanın kazadan farkı, mevzuu âmdır; gayr-i muayyendir, hem mülzim değil. Kaza ise; muayyen ve mülzimdir.)
Kader : Cenâb-ı Hakk'ın kâinatta olmuş ve olacak her şeyin evsafını ve havassını ve sâir geleceğini ve geçmişini ezelden bilip, levh-i mahfuzunda takdiri ve yazması. Takdir-i İlâhî. * Ezelî kısmet. * Tali'. Baht. Şans
Kısmet : Bölmek ve ayırmak. Bahşetmek. Taksim etmek. * Fık: Hisse-i şâyiayı, yani, taksim olunmamış maldaki hisseleri sahiplerine tahsis etmektir.
Tasdik : Doğruluğunu kabul etmek. Bir kararın nizama, şeriata, kanuna uygun olduğunu kabul edip imzalamak. (Bak: Dimağ)
İnkıyad : Boyun eğme. Muti olma. Teslim olma. İtaat etme. İmtisal.
Sakin : Hareketsiz, kendi hâlinde. Bir yerde oturan. Kararlı. * Gr: Harekesi olmayıp cezimli (sakin okunan) harf.
Cinâyet : Adam öldürmek, katl. (Bak: Câni)
Günah : Cezayı gerektiren amel. Dine aykırı iş. Allah'ın emirlerine uymayan hareket. (Bak: Kebâir-Cünha)
Kin : f. Gizli düşmanlık. Garaz. Buğz. Adâvet.
Nefret : Tiksinmek, ürküp kaçmak. * Birisinin yakını ve akrabası.
Şeref : Yükseklik, yücelik. Büyüklük. * İnsanlar arasında geçerli ve makbul olma. Büyük bir makam sâhibi olma. * Cenab-ı Hakka itâat ve ubudiyyeti ve yüksek hizmeti ile çok ihsanına mazhar olma. * İftihâr, övünme.
Tedirgin : Huzursuz, rahatsız.-
Terekküb : Birleşmek. Karışmak. İmtizac etmek. * Bir şeyin birkaç parçadan meydana gelmesi.
Mahvetmek : Mahv : Harab olma. Yıkılma. Ortadan kalkma. Çökme. Bozulma. * Tas: Beşeri noksanlıklardan kurtuluş hâli.
Sedef (sadef) : Deniz böceklerinin kıymetli kabuğu ve onlardan yapılan şeyler. * Sert, parlak ve şeffafa yakın madde. İnci kabuğu.
Zıddiyet : Birbirine muhâlif, zıt olma hâli. Zıtlık. Birbirinden nefret etme. Zıt fikir veya kanaat sahibi olanların durumu.
Nankör : f. Gördüğü iyiliği unutan, nimeti inkâr eden. Nimetin şükrünü eda etmeyen, gafil.
Eşref saat : En şerefli. Daha şerefli. En iyi, en güzel olan zaman dilimi. Duaların kabül olduğu zamanlardan…
Tuhaf : (Tuhfe. C.) Hediyeler. * Münâsebetsiz hâl. * Eğlenceli, gülünç. * Garip iş veya şey. * Hoşa giden ve az bulunur şeyler.
Âdemiyet : İnsanlık. Namuslu bir insana yakışır hâl ve tavır.
Habib : (Hubb. dan) Sevilen. Sevgili. Seven. Dost.
Esmâü’l Hüsnâ : ALLAH’ın engüzel isimleri…
Mütecellî : Tecelli eden, meydana çıkan, görünen. Parlak.
Şâmil : Çevreleyen, içine alan, ihtivâ eden, kaplayan. * Çok şeye birden örtü ve zarf olan. * Fazla şeyleri veya kimseleri ilgilendiren.
Azîz : İzzetli. Çok izzetli. Sevgili. Çok nurlu. * Dost. * Şerif. * Nadir.* Dini dünyaya âlet etmeyen. * Sireti temiz. * Ermiş. Mânevi kudret ve kuvvet sahibi. *Mağlup edilmesi mümkün olmayan ve daima galib olan manasında Cenab-ı Hakk'ın bir ismidir. * Hristiyanlıkta kudsî kabul edilen daimî reis.
Hakîm : Hikmetle muttasıf olan ve mevcudatın hakikatına vâkıf olan. Hikmet mütehasssı. İlm-i hikmette mütebahhir ve mütehassıs olan. İş ve emirleri hikmetli ve yanlışsız olan. * Tabib, doktor.
Fazilet : Değer. Meziyet, iyilik, ilim ve iman, irfan itibarı ile olan yüksek derece. Dinî ve ahlâkî vazifelere riayet derecesi. Fazl ve hüner cihetiyle olan yüksek derece. Bir şeyin başka şeylerden cemal ve kemal ve fayda cihetiyle üstünlüğü, müreccah olmasına sebep olan keyfiyet. (Zâta mahsus hasletin cem'i "fazâil" dir. Şecaat, in'am ve ihsan gibi, müteaddid meziyete dair faziletlerin cem'i "fevâzıl"dır.)
Murat : Murad : İstenerek, ümid ederek beklenen. Arzu edilen şey. * Gâye. Maksad. Emel.
Kelâm : Söz. Bir mânayı ifâde eden, bir maksadı anlatan ifâde. * Allah'a mahsus bir sıfat. * Fık: Allah (C.C.) Kelâm sıfatını da hâizdir. Onun kelâmı harften ve savttan (sesden) münezzehtir, ezelidir, ebedidir. * Ist: Hikmet ve mantık esaslarıyla Allah'ın (C.C.) varlığı, birliği, İslâmiyetin doğruluğu ve hakkaniyetinden bahseden ilim. (Bak: İlm-i kelâm ve Kelâmullâh)
İsti’dad : Bir şeyin kabulüne ve kazanılmasına olan fıtrî meyil. * Kabiliyet. Akıllılık. Anlayışlılık. Allah Teâlâ Hazretlerinin (C.C.) insanlara ve sâir mahluklara tevdi buyurduğu kabiliyet kuvveleri.
Mahrem : Gizli. * Dince ve şer'an müsaade olunmayan. * Birisinin hususi hâllerine ait gizli sır. * Nikâh düşmeyen, evlenilmesi haram olan yakın akraba. (Baba, dede, anne, nine, erkek ve kız kardeş, amca, dayı, hala ve teyzeler arasında bir neseb yakınlığı, bir ebedî mahremiyet vardır. Bunlar arasında nikâh asla caiz değildir.) * Çok samimi ve içli-dışlı olan kimse.
Deyyân : Herkesin hesabını ve hakkını en iyi bilen ve veren. Hâk Teâla. Kahhar. Hâsib. Hâkim. Kadir. Râi. Cenâb-ı Hakk.
Vahdet : Birlik. Yalnızlık. Teklik. (Kesretin zıddıdır.) * Edb: İfade esnasında mevzuun haricine çıkılmaması, maksad ne ise yalnız ondan bahsedilmesi, sözün dallandırılıp budaklandırılmaması.
Tas: Allah'a yakınlık. Gönlünü, kalbini tamamen Allah ile meşgul etme hali.
Kesret : Çokluk, sıklık. * Bir şeyin ekserisi ve muazzamı. Bolluk. (Bunun zıddı kıllettir)(Hayat, kesrette bir çeşit tecelli-i vahdettir. Onun için ittihada sevkeder. Hayat, bir şeyi her şeye mâlik eder. M.)(...Hem bütün âlemlerin Rabbi kesret tabakatında vahdaniyeti ilân etmek istemesine mukabil; en azamî bir derecede bütün merâtib-i tevhidi ilân eden, yine bizzarure O Zâttır. S.) (Bak: Tefekkür)
Tefekkür : Fikretmek. Düşünmek. Fikri harekete getirmek.(Tefekkür, gafleti izale eder. Dikkat, teemmül; evham zulümâtını dağıtıyor. Lâkin nefsinde, bâtınında, hususi ahvâlinde tefekkür ettiğin zaman derinden derine tafsilât ile tetkikat yap. Fakat afâkî, haricî, umumî ahvalâta teemmül ettiğin vakit sathî, icmalî düşün, tafsilâta geçme. Çünkü icmalde, fezlekede olan kıymet ve güzellik, tafsilâtında yoktur. Hem de âfâkî tefekkür, dipsiz denize benziyor; sahili yoktur. İçine dalma boğulursun. Arkadaş! Nefsî tefekkürde tafsilâtlı, âfâkî tefekkürde ise icmâlî yaparsan, vahdete takarrüb edersin. Aksini yaptığın takdirde kesret fikrini dağıtır. Evham seni havalandırır. Enaniyetin kalınlaşır. Gafletin kuvvet bulur, tabiata kalbeder. İşte dalâlete îsal eden kesret yolu budur. M.N.)"Bir saat tefekkür, bir sene nâfile ibadetten hayırlıdır" (Hadis-i şerif meâli) (Bak: Ülfet)
Nâ mütenahi : Nihayete ermeyen, bitmeyen, sonu gelmeyen.
Usul : (Asıl. C.) Ana, baba. Cedler. * İstinadgâh. * Râcih delil, kaide. Asıllar, kökler, temeller. Bir ilmin asıl mevzuundan önce öğrenilmesi lâzım gelen esaslar. Bir hedefe ulaşmak için tutulan düzenli yol. * Tarz, metod, tertip.
Tecellî (Tecellâ) : Görünme. Bilinme. * Kader. *Allah'ın (C.C.) lütfuna uğrama. * İlâhi kudretin meydana çıkması, görünmesi. Hak nurunun te'siriyle kulun kalbinde hakikatın bilinmesi.
Zuhur : Meydana çıkmak. * Ansızın meydana gelmek. * Baş göstermek. Görünmek. * Hulul. * Galip olmak. * Âlîkadr.
Arş : Bağ çardağı. * Gölgelik.* Kürsü, taht, yüce makam. En yüksek gök. Allahın kudret ve saltanatının tecelli yeri. (Arş kâinatı kaplar. Allah'ın kudreti ve ilmi de herşeyi kaplar.) * Fevkiyyet, ulviyyet. * Arş-ı Alâ, Arş-ı Rahman, Arş-ı İlâhi, Arş-ı Yezdan, Felek-i Eflâk, Felek-i Atlâs, Felek-i Azâm gibi isimlerle Cenab-ı Hakkın izzet ve saltanatından kinaye olarak söylenir. (O.S) (... Arş: Zâhir, Bâtın, Evvel, Âhir isimlerinin halita ve karışığıdır. Bu halitada dahil olan İsm-i Zâhir itibarı ile Arş Mülk; kevn, Melekut olur. İsm-i Bâtın itibarı ile Arş, Melekut; kevn, Mülk olur. Demek Arşa ism-i Zâhir nazarı ile bakılırsa; kendisi zarf, Kevn de mazruf olur. İsm-i Bâtın gözü ile bakılırsa; kendisi mazruf, kevn zarf olur. Ve kezâ ism-i Evvel itibârı ile $ âyetinin işâret ettiği kevnin bidayetini içine alıyor. Ve ism-i Âhir itibarı ile $ hadis-i şerifinin ima ettiği kevnin nihâyetini içine alıyor. Demek Arş öyle bir halitadır ki, şu dört isimden aldığı hisseler ile kevn ve vücudun sağını, solunu, üstünü ve altını ihata etmiş olur. M.N.) (... Arş, sakf demektir ki bir binanın veya yerin muhit-i ulvisini teşkil eder. Bir eve nisbetle tavanı, tavanına nisbetle üstündeki çatısı, kubbesi, tepesindeki köşkü, tahtaboşu, cihannüması hep arş medlülünde dahildir. Buna müteferri olarak çadır ve çardak gibi yükselen ve gölge veren her şeye de ıtlak olunur.) (E.T.)
Levh-i Mahfuz : Her şeyin hayatının ind-i İlâhîde yazılması. İlm-i İlâhînin bir ünvanı.
İmkân : Mümkün olmak. Olacak hâlde bulunmak. (Bak: Hudus)
Hudus : Yeniden meydana gelme. Sonradan peyda olma. Yok iken vücuda gelme.
Ulvî : (Ulviye) Yüksek, yüce. * Manevî ve göğe mensub.
Izdırab : Acı, elem.
Zâlim : Zulmeden, haksızlık eden.
Tac (taç) : Hükümdarların başlarına giydikleri mücevherli ve kıymetli taşlarla süslü başlık. * Müslümanların, Peygamberimizin sünnetine uygun olarak veya onu temsilen başlarına sardıkları örtü; sarık, imame. * Gelinlerin başlarına koydukları cevahirli süslü başlık. * Kuşların başındaki uzunca tüy. * Çiçeklerin ortalarındaki renkli parlak kısım.
Nadide : Az görülür,seyrek görülen, çok değerli.
Rahle : Küçük masa.
Kanaat : Aç gözlü olmayıp hırs göstermemek. Kısmetinden fazlasına göz dikmemek. Helâl ile yetinip haramı istememek. Az şeyi de olsa kısmetine razı olmak.(Semere-i sa'yine ve kısmetine rıza kanaattir, meyl-i sa'yi kuvvetlendirir. Mevcuda iktifa dûnhimmetliktir. M.) (Bak: Himmet)


Resim

ResimResim---Hadis-i Kudsî: “Ben insanın sırrıyım, sırrım onun sırrındadır".
(Ruhu'l_Beyan tefsiri c.3.s.8. (Beyrut))

Resim---Ebu Hureyre anlatıyor: Resulullah (a.s.m) şöyle buyurdu:
“Mümin müminin aynasıdır, mümin müminin kardeşidir, (ihtiyaç duyduğunda) onun geçimini temin eder / zarardan-ziyandan korur ve arkasından da / gıyabında da elinden geldikçe onu savunur."(Ebu Davud, Edeb, 49).


Resim

“Herşey Hakk’a döner”:

كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ إِلَيْنَا تُرْجَعُونَ
Resim---"Kullu nefsin zâikatul mevti summe ileynâ turceûn(turceûne): Her can ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz.” (Ankebut 29/57)

وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ بَاسِرَةٌ
Resim---“Ve vucuhun yevmeizin basiretun : Ve yüzler de vardır ki, o gün buruşacaktır;” (Kıyâmet 75/24)

إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ
Resim---“İla rabbiha naziretun. : Rablerine bakacaklardır (O'nu göreceklerdir).” (Kıyâmet 75/23)

أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاء كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ
Resim---“E ve lem yerallezine keferu ennes semavati vel erda kaneta ratkan fe fetaknahüma ve cealna minel mai külle şey'in hayy e fe la yü'minun : İnkâr edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?” (Enbiyâ Sûresi, 21/30)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s) ALLAH Dostu Der ki; SU-Cilt II

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim
6. İNSÂN..
İNSÂN doğar. Yaşar. İhtiyarlar.
Bunları İNSÂN münakaşasız normal olarak kabul eder.
Nihâyet ölür.
Burada İNSÂN bocalar âdeta bunu normal kabul edemez.
Ölmek yok olmak değildir. ASLına dönmektir. ASıL nedir?
Münakaşaya lüzum yok. Bu semavî kitaplardan öğrenilir.
Mantık ve ilimle olursa mechuliyet ortaya çıkar. Bu bocalamak demektir...
İlim ve fen kâinât ahengindeki kudretlerin, güçlerin değişmeyen kanunların ortaya çıkarılıp bulunan hakikatlerin hepsidir.
Bu iki hüküm de doğrudur, İNSÂNın aslı semavî kitaplardan öğrenilir, dedik. Tetkiki ise ilimledir, ilim asl'a tecâvüz ederse sapıklık başlar.
Ölümden korkulmaz. Bu korku İNSÂNı tedirgin ettiği gibi. Aslına dönüş endişesini doğurur.
Ölüm karşısında aklın sükut etmesi lâzımdır.
Takdir ile uğraşmak HAKk’a isyana yol açar.
ALLAH’ın Emrine sebeb aranmaz.
Ölüm zulüm değildir.
Buradaki Emir, bildiğimiz emir de değildir.
Kâinâttaki âhengin icâbıdır... Güneş doğar, batar.
Niçin böyledir buna sebeb aranmaz.
İslâmda "Hiçlik" ve "Yokluk" mefhumları diye birşey yoktur.
İsbata lüzum hissedilmez, isbat varlığından şüphe edilen meçhullerin aranma yoludur.
Bunu İNSÂN, kendiliğinden öğrenemez.
Aşk öğretilmez kendiliğinden gelir.
Âlim de olsa ona bu öğretilir.
Bu satırları okuyan, sen öğrendin mi diyecek şimdi...
Bilmesem bu tehlikeli sözleri mırıldanmam...
Bu lakırdılar bulutlu havada kıbleyi bulmak içindir.
Herşeyin ASLı görünmez sezilir. O’nun takdiri böyle...
Bu Kubbe'nin altı boş değildir.
Herşey, her olay bunun altında cereyân eder.
Senin bilmediğini ben belki bilirim.
Benim bilmediğimi de sen bilebilirsin...
İster inan, ister inanma!.. Bu böyledir.
Bir kıvılcım bir noktadır. Dönerse ateşten çember gibi görünür. Amma aslı bir noktadır.
Madde, mabud değildir.. Ancak mâbed ve mescid olabilir.
Müslüman maddeye mâbud olma değil mâbed olma şerefini tanır.
Maddeden ayrılınca=>Mekansız, zamansız herşeyi göreceksin...

Söylerler Müridin babası Velî imiş.
Mürid Babasını, bazen tek görür, bazen de yüzlerce ve heryerde görürmüş, bir gün babasına.:
Baba bu ne hâldir. Anlayamıyorum? diye utanarak sormuş...
Velî.:
Oğlum! Beni tek gördüğün zaman ben benimle olduğum zamanlardır. Heryerde çok gördüğün zaman HAKk ile olduğum zamandır!.
ALLAH heryerde hazır ve nazırdır.
Bunu anlıyamadın mı?.”

Azîz Müslüman!
Ârifin denize benzeyen gönlü med ve cezir hâlindedir.
Taşar çekilir.. Taşar çekilir...
Kamer’in tesiriyle denizler taşar çekilirler.
Niçin güneşin tesiriyle değil de Kamer’in tesiriyledir.
Âyette Güneş =>Kamer’e giriyor.
Güneş büyük olduğu hâlde... Kamer Güneş’e değil...
Bu âyeti kuru mânâ ile anlama!..
Çekil İÇine bakalım... Ayrıl bir ÂN =>İÇten, kendinden..
Bunları anlamak ve istifâde etmek için =>Nefsin tekmesinden kurtulmağa çalış!..
Unutma ki SU ile yağ karışırsa kandil ışık vermez.
Bu işleri anlamak için, benzine batmış bir pamuk aleve bir lahzada nasıl cevap verirse,öyle bir inanca sâhib olmak lâzımdır, isbat istemeden!.
ALLAH =>Esrâr-ı Kaderi gizlemeseydi, birbirimizin yanında bile duramazdık.

Hakiki inanan=>Yalan bilmez, ölümden korkmaz. Kadere boyun eğer.. Herkese kardeş nazariyle bakar.
Böyle olanın midesine haram giremez =>“girmez değil” dikkat edin!.. Haramdan mahfuzdur.. Masun değil…
Bunlardan ne gökteki kuş ne denizdeki balık kaçmaz, sokulur yanına =>Kırk yıllık Dostmuş gibi...
Zirâ o kimse Kâinat Âhenginden bir parça bir zerredir.. Yâni HAKk’ta erimiştir.
Âdeta değişmeyen Kâinat Âhenginin küçücük gözle görünmeyen bir atomu mesabesindedir...
Yalçınkayalar.. Gökkubbede yıldızlar…
Gökte küçülmeye başlayan AY çoktan batmağa gitmiş... Engin bir sessizlik...
Mağaradaki Büyük İNSÂN... Bilinmeyen bir arzu ile mağaranın önüne çıktı… Ramazan Ayının 17.inci Gecesi idi.
Burası
HIRA Dağı... İslâm Nûrunun Dünyâ'ya yayılma Dağı.
Birdenbire Mekke tarafında gökte, kanatlarını açmış nûr saçan,
HAKk’ın, sessiz, sözsüz, harfsiz Kelâmını, Vahyi taşıyan Büyük MeLek...
Cebrâil =>Resûl-ü Ekrem MuhaMMedü'l- Emîn’e =>Dünya Perdesinde göründü.
ALLAH’ın İsmiyle oku!. dediği zaman...
Resûl-ü Ekrem titredi... O Büyük İNSÂN hiçbir kıymet ölçüsüyle ölçülemiyen tevâzu' gösterdi. Kendini lâyık görmedi buna!..

Ben okuma bilmem!. buyurdu.
Cebrâil’de yazı yoktu... Burada “Oku!.” üzerinde düşün...
“İkrâ!. Oku!”da cebir yoktur.. “SEVen GELsin!” demek mânâsı vardır.
Bütün İslâmın Sırrı bu =>“İKRÂ!.” dadır..Yazı bilmeyen okuyamaz.. Ama söylenen kelâmı okur. Yani tekrar eder..

Ben okuma bilmem!. diye üç defâ tekrarladılar.
Bu tevâzu' karşısında âyet şöyle devam etti.:
Seni halkeden Ekrem olan ALLAH’ın İsmiyle oku ki =>O ALLAH, İNSÂNı da bir Âlaka’dan yarattı.
“Seni alakadan yarattık!” buyrulmuyor.
Resûle verilen ALLAH’ın en büyük taltif ve Mertebe Nişânı...
Burada =>“Seni alakadan yarattık!” dememesi =>Nûr-u Resûl =>“Nûr-u M.”yi ifâde ediliyor.
Buralara yanaşmak, bunlar hakkında konuşmak herkesin kârı değildir.
Bu kadar ancak söyliyebiliriz... Kur’ÂN =>Bütün İlimlerin Ana Dilidir..
Hallac, idam edilirken HAKk’a şöyle DUÂ ediyordu.:
Bana açtığın SIRRLarı onlara da açsan veya onlardan gizlediğin şeyleri benden de gizlesen =>bu HÂL başıma gelmezdi!.
Hallac bir kanat gibi idi.. Kaderi bu idi.
Fazla uzamıştı bu kanat.. Şeriat’ın Makası geldi ve onu budadı..
Şeriat =>Hududu aşmamak için kurulan disiplin!.
Böyle İNSÂNlar hakkında söylemek doğru değildir.. İNSÂN kadere karışmış olur..
Bu ne demektir?. Onu çözmeye çalışınız.
Halkı =>TufÂN, Her Velî’yi =>
NÛH ve => Gemisi BiL!..
İlâç =>ilâç olarak kaldıkça tesirsizdir =>İçildi mi varlığından geçer o zaman te'sir eder.
Burası =>Suçluluk ile suçsuzluğu =>suçsuzluk ile suçluluğu ayıran Nokta..
Biri Mekânda diğeri =>İmkansızlık...
Bunu ayıran =>Dünyâ Mekânı'ndaki =>Disiplin Hikayesi.
Buna =>Şeriat denildi amma... Örselendi.. Bozuldu.
Nâ-Ehiller elinde birçok bid’atlar, uydurmalar, menfaatler yüzünden ASLı'nı kaybetti. Yüzlerce seneden beri…
İNSÂN =>Harcında olanSU[/color'yu bile kirletti.. Klor katıyoruz içine...
"Cenâb-ı HAKk herşeye Kaadirdir!." deriz..
El Kaadîr İsmi...
=>"Her türlü maddî ve mânevi, herşeyin tekvinine Kaadir’dir!" demek.
"Bir Kudret ve Kuvvet, Enerji sarf etmeden =>bir Arzu ve Murad kâfidir!." demektir.
“OL!” dediği herşey OLur.. “OLma!” dediği zaman OLmaz…
Kuvvet, Kudret ve Enerji de bunun içindedir.
“Kaadir” kelimesi bile bunu ifâde edemez. Bizim anlamamız için bir Lâfz-ı Celîl’dir,
Böyle olmasa bu Kudreti bir yerden alıyor zamanı ortaya çıkar ki bu çok ince bir mülâhaza olur.
Bu da ŞiRk’tir… Çok ince, incelerin incesi ŞiRk’tir!.
İşte bundan kurtulmak için HAKk’ın Kelâmı =>“Gaybe” =>Şek ve şüphesiz, lekesiz, düşüncesiz inanmaya kavuşanlar içindir.
Bu inanıştan sonra sarsılmamak ve durumu HAKk’ın istediği tarzda devam için Şer’î ve Fıkıh Kaidelerine riâyet mecburiyeti vardır!.
Tekâmül ve Rıza-i İlahî’yi kazanmak içinde Emrolunan ibâdet kisvesi altında gizlenmiş Emirler gelir.
Namaz. Oruç. Zekât. Hac... Bunlarda büyük sırlar, vardır. Hem manevî hem de maddî cihetten...
İnanıyorsan bu EMiRdir.. Bunun hakkında vesîleler aramak doğru değildir.
“Evet!” ise =>Evet doğrudur.”
“Hayır!” ise =>Bir defa daha hayır üzerine gitme!.
O zaman doğruların doğrusu YOLdasın...
Unutma ki doğrunun eğrisi =>Eğrinin doğrusu yine eğridir!. Bunu da unutma!..
O zaman: ALLAH Kaadir’dir!.”
Ne demek =>Anlamadan bilmeden anlarsın..
Bu ne demektir tuhaf bir söz?. Evet öyledir.
Bu söz münakaşa edilmez zirâ senin ÖZ MaLındır.. =>SÖZündür. =>ANLAyışındır!.

Pınarlar. Gözeler. Nehirler. Dereler. Irmaklar. Göller. Denizler. Deryalar. Okyanuslar...
Çiçekler. Renkler. Kokular. Çimenler. Ormanlar... Binlerce çeşit...
Kuşlar. Denizlerde Balıklar. Gözle görülen ve görülmeyecek kadar Canlılar...
Her ne var ise görünen, hissedilen Dünya Yüzünde...
Hepsi =>Kendi kendini gizleyen HAKk’ın Görünen Kudret ve Güçleridir.
ALLAH =>Mânâ itibariyle =>“Yoktan var eden!” demektir.
Bu mânâ =>Bizim Akıl Hududumuz'un kavraması içindir =>"YOKkLuk" diye birşey yoktur!. =>Herşey vardır!..
ALLAH’tan başka da =>“HAVL/Davranış ve Kuvvet yoktur.
Lâ Havle velâ Kuvvete deki SIRR budur..
Onun için
=>ALLAH’ın yanında kendi kıymetinizi aramayın!
ALLAH'ın sizin yanınızda kıymetini arayın, ölçün.!. O zaman kıymetinizi ANLArsınız!.
Bu hadis’tir..

Bunların hepsini =>Kendi Zât-ı Ahadîyyetine =>Perde yapmış ALLAH...

Benim Arş’ım SU[/color üstündedir ALLAH buyuruyor ...
Arş nedir?. Lâ-Mekân nedir?.
Durgun Enerji Kaynağı =>Kâinât'ın... Bu kaynaktan çıkan elektron, enerji arşın bir noktasından SU[/coloryun içinden geçerek çıkıyor..
Elektron nedir?. ALLAH Kudretinin =>Yaratma Elementi... “Herşey de =>SU[/color vardır.”
Arş =>Kâinatın Kalbi... Kalb =>Bizim Âlemimiz'in Arşı...
Kalbin iki kapısı vardır...
Melekût Âlemine bakan Kapı =>“Levh-i Mahfuz” =>Herşeyden hıfzedilmiş, duru, berrak, temiz demektir.
Mülk Âlemine bakan Kapı... =>Duygu Organlarına bağlıdır.. Ceseddeki RÛH'un tezâhurlarını, duygularını gösteren organlara bağlı kısmı...

Yere göğe sığmam, mü’min kulumun gönlüne sığarım!. Kudsî Hadisi'nin anlamı budur. En basit olarak..
Herşeyin Kâinatta =>iki yüzü vardır.

“ALLAH”a bakan yüzü.. HAKk’ın Kudretlerine, Güçlerine bağlı kısım.
Lâ Mekân’a bağlı kısım... Cansızlarda elektronlar... Canlılarda HAYy olan kısmı.

Elektronların Şuûrunun =>Tezâhürü
“EŞYâ”ya bakan yüzü.
Sürat/Hız =>bugün ziyâ =>Elektrik sürati olan saniyede 300.000 km. bu sürat ise 300.000 + A (delta) kadar fazla diyelim...
İşte Şuûr ve RÛHun =>Seyyâlîyyeti...
Bu kadar, süratte mekân, zaman mevzubahis olamaz, idrak için...
Her ÂN, Her yerde Hazır ve Nazır ALLAH...
Bilmediğimiz bir mekânsızlıktan menba’ını alan büyük, tükenmez, durgun bir enerji...
Buna ne isim verirsen ver... Hepsi aynı merkeze çıkar...
Bu sonsuzluğa ve sonsuzluk eklenen herşeyi muhit olan Kudrete =>ALLAH deriz.
ALLAH herşeyi Muhittir.. Heryerde Hazır ve Nazırdır. O’nsuz =>Boş Mekân yoktur.
Mekân, zaman, vakit, müddet aklımızın aczini gizleyen perdeler =>Bunlar da yoktur.
Hepsi görünen =>HAKk’ın Tecellîleri, Kudretleri, Güçleridir. Bunlar=>HAKk’ın görünüşüdür.
Bütün Kâinatın ve Hayatın başlangıcını aramaya lüzum yoktur?
Bunlar, aklın kavramak arzusunun bulmağa savaştığı şeydir. Başlangıç yoktur ki, herşey vardır.. O kadar...
Aklımızın Hududu ŞUdur=>Başladığı yerde sona erer =>Sona erdiği yerde de başlar!.
Bu başlama tükenme ve tekrar başlama bize göredir, ölçüye giremez herşey vardır..

İNSÂN ne zaman dünya yüzünde göründü?. Nasıl vücud buldu?. Nasıl konuştu?
İlim Gücüyle bunu berrak olarak bilmiyoruz.. Bilemeyeceğiz de!.
Her yaratık, canlı cansız, nebat, mikrop, bütün kâinât hep bu bilgi bilgisizliğinin kadrosundadır.
Nazariyeler kuruldu.. Asırlarca...
Kimya, fizik. biyoloji yardımıyla izaha çalışıldı.. Bir yerde duruldu..
Bu ilimlerin tekâmülü sayesinde tekrar Nazariyeler ortaya çıktı. Matematiğin beliğ rakkamları, bu bilgisizliğe bir başlangıç için, seneler, asırlar, milyonlarca yıllar asırlar rakamları su-istimâl ederek akıl yoruldu. 100 Milyar yıl önce şöyle birşey oldu, diye bir başlangıç alındı.. Atom denildi.. Elektron denildi…
Aklın Hududunu aşan bu âhenk, Hayatın Hakikati, nasıl olduğu, akla mantığa dökülemez.
Kudret =>Enerji Hududunda duruldu.. Bu Kudrete =>Her şeyin başlangıcı dediler...
“Ortada =>AKLa vuran bir Kudret Menba’ı bir VARLık var!. Biz de hep bu VARLık içinde yaşıyoruz!.” diyoruz.
Hepsi bu kadar!.


Resim

Resim

Münakaşa.: Mücadele. Münazaa. Karşılıklı sözle çekişmek. Bir mes'eleyi sormayı çok ileri götürerek çekişmek.
Âdet.: Usul, görenek, alışılmış davranış. Huy, tabiat. Toplumda nesiller boyunca uyulan ve kamuoyunda (umumî efkârda) saygı ve müeyyideye sahip hareket kaideleri (Sosyoloji). İslâm cemiyetinde âdetler de İslâmî olur, İslâma uygun olur. Müslüman, İslâma aykırı âdetlere uymaz. Cemiyetin yabancı âdetlerle bozulmamasına gayret gösterir.
Semavî.: Gökle alâkalı, semaya dair ve müteallik. * İNSÂN eseri olmayan, vahiyle gelmiş bulunan.
Mechuliyet.: Bilinmezlik, mechullük.
Tetkik-Tedkik.: Hakikatı anlamak ve meydana çıkarmak için inceden inceye araştırma.
Tecâvüz.: Haddini aşma. Söz veya hareketle ileri gitme. * Aleyhine hareket etme. * Zorlama. * Geçme. * Sataşma, saldırma, sarkıntılık.
Takdir.: Kıymet vermek. Değerini, kıymetini, lüzumunu anlamak. * Kader. * Düşünmek. * Öyle saymak.
Zulüm-Zulm.: (Zulüm) Haksızlık. * Eziyet, işkence. * Bir hakkı kendi yerinden başka bir yere koymak.
Mefhum.: Anlaşılan. Mânâ. İfade. Sözden çıkarılan mânâ.
Kıble.: Kâbe-i Muazzamanın bulunduğu Mekke-i Mükerreme ciheti. Kıble tarafı, güney. * Cenubdan esen rüzgâr.
Cereyan.: Akma, akış, gidiş. Hareket. Akıntı. Gezme. Mürûr. Vuku, vâki olma. *Mc: Aynı fikir ve gaye etrafında toplananların meydana getirdikleri faaliyet ve hareket. Bu hareket; dinî, fikrî veya siyasî hareketler gibi birbirlerinden farklı sahalarda olabilir.
Ma’bud.: (Mâbud) Kendine ibadet edilen Allah (c.c.)
Ma’bed.: (Mâbet) (İsm-i mekân) İbadet edilen yer. (Mescid, câmi gibi)
Mürid.: İrade eden, istiyen. * Tarikata girmiş olan. Şeyhin veya mürşidin şakirdi, talebesi.
Hazır.: Huzurda olan, göz önünde olan. Amade ve müheyya olan. Gaib olmayan. * Müstaid olan.
Nazır.: (c.: Nüzzâr) Nazar eden, bakan. * Bir idarenin veya dairenin umur ve işlerine bakan en büyük memur. Bir işin idaresine memur reis. * Kabine azalarından herbiri. Nâzır. Vekil. Bakan. * Vâsinin yapacağı tasarruflara nezarette bulunmak üzere musi veya hâkim tarafından tayin olunan zat. (Ist. Fık. K.)
Ârif.: (İrfan. dan) Bilen, bilgide ileri olan. Aşinâ, vâkıf. Hakkı, hakkı ile bilen. * Sabırlı ve mütehammil. * Çok düşünmeğe ihtiyaç kalmaksızın, tekellüfsüz gördüğünü bilen ve anlayan. * Zevkî ve vicdanî irfan sâhibi olan.
Med.: Uzatma, çekme. Yayma ve döşeme. * Çoğaltmak. * Bir şeye dikkatlice bakmak. * Nihayet, son. * Sönmek. Bir şeyi söndürmek. * Yardım etmek, mühlet vermek. * Yâr ve yâver olmak. * Tarlaya fışkı ve gübre dökmek. * Sel suyu.
Cezir-Cezr.: Kök, asıl, temel. Bünyâd. * Kesmek. * Mat: Kendi misline darbolunmakla (çarpılmakla) bir sayı meydana getiren rakam (Kare kök). Üç, dokuzun cezri'dir. Dokuz, üçün meczuru'dur. (Bak: Meczur) *Derya, deniz. * Arı kovanından bal almak. * Ay ve güneşin câzibesi te'siri ile deniz ve ırmak SU[/colorlarının çekilip kabarması. Buna "med ve cezir" hâdisesi denir.
Kamer.: Gökteki ay. Hilâl. * Ay ışığında uyumayıp uyanık durmak.
Te’sir.: Bir şeyde eser ve nişane bırakma. * Vasıfları ve halleri değiştirme. * İşleme, dokuma, iz bırakma.* İçe işleme. * Kederlenme.
İstifâde.: Faydalanmak. Faydalanmağa çalışmak. * Anlayıp öğrenmek. * Tahsil etmek.
Zerre.: (c: Zerrat) Pek ufak parça. * Atom. * Çok küçük karınca. * Güneş ışığında görünen ufacık tozlar. * Küçük boylu adam.
Tevâzu'.: Alçak gönüllülük. Kibirsizlik. Mahviyet hâli. (Bak: Küfran-ı nimet)
Taltif : İltifat etmek. Bir iyilik yaparak gönül almak. Yumuşatmak.
Mertebe.: Derece. Basamak. Rütbe. Pâye.
Nişân.: f. İz. Nişan. Alâmet. İşaret. * Yara izi. * Hedef, vurulması istenen nokta. * Hâtıra için dikilen taş. * Taltif için verilen madalya.* Evlenmeden önceki anlaşma ve karar işareti veya merasim. * Tuğra. *Ferman.
Alaka.: Kan pıhtısı. Uyuşuk kan.
İ’dam.: Vücudu ortadan kaldırmak. Yok etmek. Öldürmek.
Şeriat.: Doğru yol. Hak din yolu. * Büyük ve geniş cadde. * Nur, aydınlık, ışık. * Kur'an-ı Kerim ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın târif ettiği ve bildirdiği yol. Allah (c.c.) tarafından Peygamber Aleyhisselâm vâsıtasiyle vaz' ve tebliğ olunan hükümleri hâvi İlâhî kanunların hey'et-i mecmuası. Şeriat, aynı zamanda din mânâsına müsta'meldir ki, ahkâm-ı asliye denen itikadiyâtı ve ahkâm-ı fer'iye denen ibadet, ahlâk ve muâmelât yâni, İslâm Hukukunu ihtivâ etmektedir... (Bak: Hukuk) (Şeriat; İNSÂNlardan sudur eden ef'âl-i ihtiyariyeyi bir nizam ve bir intizam altına alıp tahdid eden kaidelerin hulâsasıdır veya devletin işlerini tanzim eden nizamların, düsturların, kanunların mecmuasıdır. İ.İ.)(Şeriat ikidir. Birincisi: Âlem-i asgar olan İNSÂNın ef'âl ve ahvâlini tanzim eden ve sıfât-ı kelâmdan gelen bildiğimiz şeriattır. İkincisi: İnsan-ı ekber olan âlemin harekât ve sekenatını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-i kübra-yı fıtriyedir ki, bazan yanlış olarak tabiat tesmiye edilir. H.)("Şir'a, Şeria, Meşrea"; lügatta bir ırmak veya herhangi bir SU[/color menba’ından SU[/color içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda, İNSÂNların hayat-ı ebediyeye ve saadet-i hakikiyeye ulaşması için Allah Teâlâ'nın vaz' u teklif ettiği ahkâm-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bil'istiâre ıtlak edilmiştir ki, din demektir.) (E.T.)(Şeriat, din lisânında; Cenâb-ı Hakkın, kulları için vazetmiş olduğu, dini, dünyevi ahkâmın heyet-i mecmuasıdır. Bu itibarla şeriat: Din ile müradif olup, hem ahkâm-ı asliye denilen itikadiyatı, hem ahkâm-ı fer'iye-i ameliye denilen ibadet, ahlâk ve muâmelâtı ihtiva eder.Şeriat, umumi mânasına nazaran bir Peygamber-i Zişân tarafından tebliğ edilmiş kanun-u İlâhi demektir. Ahkâm-ı Şer'iye denilince, bundan kanun-u İlâhi hükümleri mânasını anlamak lâzımdır. Ve bununla asıl Kur'ana, Hadise, İcmaa sarahaten müstenid olan hükümler kasdedilmiş olur. Ist. F.K.)(Devlet ve uyruk, siyasetin ve siyasi olan hükümlerin icabına göre idare olunur ise, bu da yerilmiş olur. Çünkü Allah'ın nurundan ibaret olan şeriat hükümleri ihmâl edilmiş oluyor. Beşerin bütün işi, gerek devlet işi ve gerek başka işler olsun iyiliği ve kötülüğü âhirette kendisine aittir. Yani iyi ise ecirli ve sevaplıdır, kötü ise cezaya çarptırılır. Rasulullah (sav) : "Ancak dünyadaki iyi ve kötü bütün amelleriniz âhirette kendinize reddedilir. Yani hayır ise ecir ve sevap kazanır, kötü ise cezaya çarptırılırsınız!" der. Siyasi hükümlerde ise ancak dünyevi fayda ve maslahatlar gözönünde bulundurulur. Siyasi kanunları koyanlar, ancak dünya hayatının dış görünüşünü görür ve bilirler. Şari'in maksadı ise, İNSÂNların âhiret saâdetidir. İşte bundan dolayı, bütün İNSÂNların gerek dünyevi ve gerek âhiret işlerinde şeriatlara uygun olarak görmeye sevketmek vâcibdir. Bu vazife, kendilerine şeriat indirilmiş olan peygamberlere, onlardan sonra onların yerine geçenlere (devlet başkanlarına) yükletilmelidir... Siyasetçi demek, akli delil ve hükümlere dayanarak dünya maslahat ve faidelerini elde eden, zarar ve ziyanları defetmeye sevk eden İNSÂN demektir. Halifelik ise, umumiyetle âhiret fayda ve maslahatlarını gözönünde bulundurarak şeriat ile iş görmeğe sevkeder. Şari'a göre, dünya iş ve amellerinin hepsi de (sonucu bakımından) âhirete râcidir. Halifelik ise, dini korumak ve dünya siyasetini dine uygun olarak idare etmek hususunda şeriat sahibine nâiblik etmek demektir.) (Mukaddime, İbn-i Haldun, ci: 1, sh: 508-509-510, 1954, İstanbul Maarif Basımevi)
Hadd.: Hudut. Çizgi. Sınır. * Cürüm. *Salahiyyet. * Şeriatça verilen ceza. * Derece. Son derece. Münteha. *İNSÂNa ârız olan şiddet ve titizlik.* Def etme. Men etmek. * Keskin. Sivri. * Sert. Gergin.* Man: Üç tasavvurdan ibaret olan kıyas. * Ekşi. * Tesirli, müessir.
Disiplin.: Fr. Uyulması lâzım gelen kaide ve yasaklar. * Nizam ve intizam te'mini için zihnî, ahlâkî, ruhî, cismanî tâlim ve terbiye.
Nâ-Ehil.: ehli olmayan, uygun olmayan.
Bid’at.: (Bid'a) Sonradan çıkarılan âdetler. * Fık: Dinin aslında olmadığı hâlde, din namına sonradan çıkmış olan adetler. Meselâ: Giyim ve kıyafetlerde, cemiyet (toplum) hayatındaki ilişkilerde, terbiye ve ahlâk kurallarında, ibadet hayatında yani dinin hükmettiği her sahada, dine uygun olmayan şekiller, tarzlar, kurallar, âdet ve alışkanlıklardır ki, İNSÂNı sapıklığa götürür. Din âlimleri tarafından din namına beğenilen ve dinle ilgili yeni icad ve hükümlere bid'a-yı hasene; beğenilmeyip tasvib görmeyenlere de bid'a-yı seyyie denilmektedir. (Bak: Sünnet, Fitne)
Harc.: Gider, sarfiyat, bir iş için kullanılan madde. * Vergi. * Çıkmak. * Yeni çıkan bulut. *Yemâme vilayetinde bir yer. * Ecir. * Buğday. (Dinimizde lüzumsuz harcamak, israf haramdır. Zillet ve fakirliğe sebeptir.)
Kâdir.: Bir işi yapmaya gücü yeten. Kudret Sâhibi ve herşeye kudreti yeten. (Allah c.c.)
Kadîr.: Mukaddir. Muktedir. Kudreti mutlak olan ve her hususa muktedir olan. Nihayetsiz kudret sahibi. (Allah c.c.)
Tekvin.: Var etmek. Meydana getirmek. Yaratmak. * İlm-i Kelâmda: Cenab-ı HAKk'ın sübutî bir sıfatıdır ve ademden vücuda getirmesi, icad etmesidir.
Kâfi.: Kifayet eden. Vâfi, başka şeye ihtiyaç bırakmayan. Yeten, yetişen, elveren.
Lafz.: Ağızdan çıkan söz, kelime. * Bir şeyi atmak.
Celîl.: Celâlet ve celâdet sâhibi. Azîm, mertebesi yüksek.
Mülâhaza.: Mütâlaa. Dikkatle bakmak. İyice düşünüp bir işin hakikatını tetkik etmek. Tefekkür, düşünce.
Şirk.: En büyük günah olan Allah'a (C.C.) ortak kabul etmek. Allah'tan (C.C.) ümidini keserek başkasından meded beklemek. (Şirkin mânası mutlak küfürdür.) (Politeizm)
Gayb.: Gizli olan. Görünmeyen. Belirsiz. * Güman. Hislerle veya akıl ile bilinmeyen şey. (Bak: Ahbar-ı gayb)
Şekk.: (C.: Şükuk) Şüphe, zan. Bir şeyin varlığı ile yokluğu arasında tereddüt etmek. * Lüzum. * Yarmak.* Yapışmak.
Şüphe-Şübhe.: (C.: Şübeh - Şübühât) Tereddüd. Bir şeyin doğru olup olmadığına veya var olup olmadığına dair kat'i kanaat ve bilgi sahibi olmamak hâli.
Şer’î.: Şeriata uygun, İslâmiyetçe makbul olan. İlâhî kanuna dair. Meşru'.
Fıkıh.: (Fıkh) Derin ve ince anlayış. Bir şeyi, hakkı ile, künhü ile bilmek. İnsanlar arasındaki ilişkilerle ilgili olarak dinî hükümleri ayrıntılı delilleriyle bilmek. Müslümanlar, müslüman olmaları itibariyle Allah'ın emirlerine tâbidirler, uyarlar. Fıkıh ilmi, hangi şartlarda Allah'ın hangi emrinin nasıl uygulanacağını inceler. * Bilmek, anlamak. * Kapalı bir şeyin hakikatına nazarı infaz edebilmek. * Kendisine hüküm taalluk eden hafi bir mânaya muttali' olmak. * Ist: İslâm Hukuku. *İNSÂNın amel ciheti ile lehine ve aleyhine olan şer'i hükümleri bir meleke halinde bilmesi. Diğer bir ta'rif ile: Ameliyata; yâni, ibadet, ukubat ve muamelâta âit şer'î hükümleri mufassal delilleri ile bilmek. Bu ahkâmı bilmeğe "Fakahet" ve bu ahkâmı böylece bilen zata da "Fakih" denir. Cem'i "fukahâ"dır. Fıkıh ilmini tahsil etmeğe de "tefekkuh" denir... (Ist. Fık. K. Cilt:1, sh: 20)
Kaide,: Esas. Temel. Düstur. Nizam. Yol. Ayaklık. * Dip taraf. *Bir şeyin meydana gelmesine şart ve düstur olan husus. * Bir ilim ve fennin düsturlarından her biri. * Fık: Hayızdan ve çocuktan kesilmiş kadın.
Riâyet.: İyi karşılamak, ağırlamak, hürmet etmek. * Uymak, tâbi olmak. *Otlamak veya otlatmak. * Hıfzetmek, korumak.
Mecburîyet.: Zora tutulma. Mecburluk.
Tekâmül.: Kemâl bulma. Olgunlaşma.
Cihet : (c: Cihât) Yan, yön, taraf. * Sebeb, mucib. * Vesile, bahane. * Evkafça olan vazife, maaş. * Yer, mahâl, semt.
Vesîle.: (Vâsile) Bahane, sebeb. * Fırsat. * Elverişli durum.* Vasıta. Yol. * Pâye, rütbe. * Baba. * Kurbîyet. * Kendisi ile başkasına yaklaşılan şey. * Cennet'te bir menzil adı. (El-Vesiletü menziletün fi-l Cenneti hadis-i şerifi bunu te'yid ediyor.)
Hiss.: Duymak. Farkına varmak. Duygu. * Bir kimsenin haline acıyıp rikkat ve şefkat eylemek. * Bir şeyi idrak edip şuur hâsıl eylemek. Bedendeki his uzuvlarından birisini müteessir eden bir şeyin mevcudiyetini idrak eylemek.
Ahadîyyet-Ehadîyyet.: (Ahadiyet) Allah'ın (c.c.) her bir şeyde kendine âit birlik tecellisi. (Ehadîyyet, her bir şeyde Halik-ı Külli Şey'in ekser esmâsı tecelli ediyor demektir. Meselâ: Güneşin ziyâsı, bütün zemin yüzünü ihata ettiği haysiyeti ile vahidiyyet misâlini gösterir ve her bir şeffaf cüz'de ve su katrelerinde, güneşin ziyâsı ve harareti ve ziyâsındaki yedi rengi ve bir nevi gölgesi bulunması ehadiyyet misâlini gösterir. Ve her bir şeyde, hususan zi-hayatta ve bilhassa her bir İNSÂNda o Sani'in ekser esması onda tecelli ettiği cihetle ehadiyeti gösterir. M.) (Bak: Rahmanîyyet)
Melekut.: Tam bir hâkimiyyetle, Saltanat-ı İlâhiyyenin müessiriyyet ve idâresinin esrarı. Her şeyin kendi mertebesinde, o mertebeye münâsib ruhu, canı, hakikatı. Bir şeyin iç yüzü, iç ciheti. * Hükümdarlık. Saltanat. * Ruhlar âlemi. (Bak: Arş)(İNSÂN mülk ciheti ile kalbe zarf olur, melekut cihetiyle de mazruf olur. M.N.)
Mülk.: Mal. Yer. Bina. * Hüküm ile bir şeyin zabt ve tasarrufu. * İzzet, azamet, şevket. * Bir şeyin dış yüzü. * İNSÂNın sahip ve mâlik olduğu şey. * Akıl sahiplerini tasarruf etmek. * Mâlik olmak.(Her şeyin bir mülk, diğeri melekut, yâni bir dış, diğeri iç olmak üzere iki ciheti vardır. Mülk ciheti bazı şeylerde güzeldir, bazı şeylerde de çirkin görünür; âyinenin arka yüzü gibi. Melekut ciheti ise, her şeyde güzeldir ve şeffaftır. Ayinenin dış yüzü gibi. Öyle ise; çirkin görünen şeyin yaradılışı, çirkin değildir, güzeldir. Ve aynı zamanda o gibi çirkinlerin yaradılışı, mehasini ikmâl içindir. Öyle ise, çirkinin de bir nevi güzelliği vardır. Binaenaleyh, bu hususta ehl-i İ'tizalin "Çirkin şeylerin halkı Allah'a âid değildir" dedikleri safsataya mahal kalmadı. İ.İ.) (Bak: Melekut)
Hıfz : Saklama. Koruma. Siyanet. Muhafaza. * Ezber etmek. Hatırda tutmak. Kur'an'ı ezberde tutmak.
Tezâhür.: Meydana çıkma, belirme, görünme. Gösteriş. * Birbirini korumak, birbirine arka olmak. * Arkalaşmak; yâni birbirine yardım etmek. * Avretine zıhar etmek, yani zevcesinin arkasını validesinin arkasına teşbih ederek "zuhruki kezuhri ümmî" demek.
Ziyâ.: Işık, aydınlık, nur. Ruşenlik. (Nur, ziyâ'dan daha umumidir. Çünkü ziyâ aydınlığın intişarı mülâhazası ile ve Nur, intişarı ve sebatı mülâhazaları ile ıtlak olunmuştur ve bazıları indinde bizzat olan aydınlığa ziyâ; ve vasıta ile olan aydınlığa nur ıtlâk olunur. L.R.)(Ziyâ ile; mevcudat görünür, hayat ile, mevcudatın varlığı bilinir; her birisi birer keşşaftır. M.)
Seyyâl.: Akıcı şey, SU[/color gibi sıvı olup akan. Çokça akan SU[/color. * Yer değiştiren her şey.
Mevzu’.: Bahis. Üzerinde durulan mes'ele. * Aşağılanmış olan. * Konulmuş. Vaz olunmuş. * Uydurma. Doğru ve hakikat olmayan. * Geçer olan, muteber, işlemekte olan, câri.
Mevzu’ubahis.: bahsedilen , konuşulan mevzu’.
Merkez.: (Rekz. den) Bir şeyin ortası. Vasat. Yol. Durum, vaziyet. Hal, sûret.* Şubeleri bulunan bir teşkilâtın idâre olunduğu ve emir veren yeri, makamı. Bir şeyin en işlek yeri. Teşkilât olan yerin en yüksek makamı. * Geo.: Dairenin orta noktası. Çaplarının kesim noktası.
Muhit.: İhata eden. Etrafını kuşatan, çeviren. * Etraf. Çevre. * Büyük deniz. Okyanus. * Mc: Büyük âlim.
Vücûd.: Varlık. Var olmak. Bulunmak. * Cesed, cisim, ten, gövde.
Kadro.: ing. Bir işin yürütülebilmesi için icab eden bir cinsten şeylerin, bilhassa [color=#FF8000]İNSÂNların tamamı veya bütünü.

Nazarîye.: (Nazariye. c.) Görüşler. Düşünceler. Doğruluğu isbat edilmemiş ilmi görüşler.
Suistimâl.: Kötüye kullanma.
Âhenk.: f. Seslerin arasındaki uygunluk. Düzgün tarz ve gidiş.
Fecî’.: Çok acı veren, acıklı.


Resim

“Lâ Havle velâ Kuvvete”.: Yere göğe sığmam, mü’min kulumun gönlüne sığarım!

Resim---“Lâ yese'unî erdî ve lâ semaî ve lâkin yese'unî kalbü abdi'l- mümini .: Yere ve göğe sığmam. Fakat, Mü'min Kulumun Kalbine sığarım.”
(Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II, 195)


“Lâ Havle velâ Kuvvete”:
Havl.: Potansiyel güçtür
Kuvvet.: Şimdi olan güçtür.

Ezân da Hayyele’s-salâh da deriz ya.:
“Subhânallahû ve bihamdihi Subhânallahi’l-Azîm velâ havle velâ kuvvete illâ billahi’l-aliyyü’l-âzim!. :
ALLAHU ZÜ’L-CELÂL’i hamd ile tesbih ve ta’zim edip bâtıl ve şerden korunmak için lâzım ve lâyık olan havl ve kuvvet sadece Azamet-ü-Kudret Sâhibi ZÂTI'na mahsusdur. “SENin koruman olmadan bâtıldan ictinâb edip (kaçınıp) şerr-ü-seyyiâttan korunamam!.”der ve İsmetullaha ve Avnullaha sığınırız...

Resim---Ebu Mûsâ radiyallahu anhu şöyle dedi.: “Biz bir seferde Peygamber'in mâiyetinde bulunduk. İNSÂNlar tekbir getirirken seslerini yükseltmeğe başladılar. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.: "Ey İNSÂNlar, kendinize acıyınız! Çünkü siz ne sağıra DUÂediyorsunuz, ne de gaibe. Muhakkak ki siz, en iyi işiten ve size çok yakın olana DUÂ ediyorsunuz. Ve O her zaman sizinle beraberdir!." buyurdu. Ebu Mûsâ dedi ki.: Bu sırada ben, Peygamber'in arkasında idim ve.: "Güç ve Kuvvet ancak ALLAH'a mahsustur!" sözlerini söylüyordum. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: "Ey Abdullah b. Kays!. Ben sana Cennet Hazinelerinden bir Hazineyi göstereyim mi?." buyurdu. Ben de.: “Evet, Ya Resulüllah!” dedim. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: "Lâ havle ve lâ kuvvete illa bi'llah!." de!" buyurdu.
(Sahih-i Müslim, 4873)


Resim

اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ خَلَقَ الْإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ
Resim---“İkrâ' bismi rabbikelleziy halak; Halaka'l-İNSÂNe min alak (alakın) : Oku, RABBin İsmiyle ki, o yaratmıştır. İNSÂNı bir uyuşmuş kandan yaratmıştır. “(Alak 96/1-2)

“OL!”:

KûN feyeKûN TeceLLîsi.:

إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Resim---“İnnemâ emruhû izâ erâde şey’en en yekûle lehu kun fe yekûn (yekûnu).: Bir şey yaratmak istediği zaman Onun yaptığı "OL!" demekten ibarettir. Hemen OLuverir.” (Yâ-Sîn 36/82)

“ALLAH Kaadir’dir!”.:

Resim

Resim
Resim
Resim


وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ هُوَ مُوَلِّيهَا فَاسْتَبِقُواْ الْخَيْرَاتِ أَيْنَ مَا تَكُونُواْ يَأْتِ بِكُمُ اللّهُ جَمِيعًا إِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Resim---Ve li kullin vichetun huve muvellîhâ festebikû'l- hayrât (hayrâti), eyne mâ tekûnû ye’ti bikumullâhu cemîâ (cemîan), innallâhe alâ kulli şey’in kadîr (kadîrun) : Herkesin yöneldiği bir kıblesi vardır. (Ey mü'minler!) Siz hayır işlerinde yarışın. Nerede olursanız olun sonunda ALLAH hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz ALLAH her şeye kadirdir.” (Bakara 2/148)

“Benim ARŞ’ım SU üstündedir”:

وَهُوَ الَّذِي خَلَق السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاء لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً وَلَئِن قُلْتَ إِنَّكُم مَّبْعُوثُونَ مِن بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِنْ هَذَا إِلاَّ سِحْرٌ مُّبِينٌ
Resim---Ve huvellezî halaka's- semâvâti ve'l- arda fî sitteti eyyâmin ve kâne arşuhu ale'l- mâi li yebluvekum eyyukum ahsenu amelâ (amelen), ve le in kulte innekum meb’ûsûne min ba’dil mevti le yekûlennellezîne keferû in hâzâ illâ sihrun mubîn (mubînun).: O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı hususunda sizi imtihan etmek için, ARŞ'ı SU üzerinde iken, gökleri ve yeri altı günde yaratandır. Yemin ederim ki, (Resûlüm!): "Ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz" desen, kâfir olanlar derhal.: "Bu, açık bir büyüden başka bir şey değildir" derler.” (Hûd 11/7)

ALLAH herşeyi muhittir.:

وَللّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَكَانَ اللّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُّحِيطًا
Resim---“Ve lillahi ma fi's- semavati ve ma fi'l- ard ve kanellahü bi küllî şey'im mühiyta.: Göklerde ve yerde ne varsa hepsi ALLAH'ındır ve ALLAH her şeyi kuşatmıştır. (Hiçbir şey O'nun İlim ve Kudretinin dışında kalamaz).” (Nisâ 4/126)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s) ALLAH Dostu Der ki; SU-Cilt II

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim
7. KÂİNATTA AHENK

Kâinatta bir âhenk vardır.
Bu ahenge dikkat edilirse içinde görünmeyen, sezilemeyen, hissedilemiyen bir mantık ve şuûr gizlidir.
Anlayamadığımız boşlukları tesadüflere bağlarız. Tesadüflerde de hissedilmeyen mantık ve şuûr gizlidir...
Bazan etrafımıza baktığımızda “Sıkıntılarımızı” manzaralar ve olaylar bir elbise gibi üzerlerine giyerler.
Sevdiğimiz güzel manzaralar, her şey bize sıkıntı verir. Bizim dertlerimiz onlarda akseder âdeta...
Tesadüf yoktur. Çok kısa bir anda tesadüf husule gelir.
Biz bundaki şuûru mantıklı ahengin o anda bozulduğunu anlayamayız, ismine iyi veya kötü, fecî’ isimleriyle tesadüf deriz.
Bu anlayamadığımız şuûrlu ahengin bozulmasına bir anlık dalgınlık veya neşe veya görmemezlik ismiyle kendimizi teselliye gideriz.
Hâlbuki Balığın deryada yaşadığı gibi bizde dünya yüzünde yaşıyoruz. Buradaki şuûrlu ahenk de bizim deryamızdır.
ALLAH’ın hiçbir peygamber ve meleğe bildirmediği kendi ilminde gizli bu âhenk kaderdir.
Bozulması ki böyle bir bozulma yoktur. Bu şuûrlu âhenk içinde bir hadise bir tesadüftür ki kaza odur...
İşte en basit târif çerçevesi içinde kaza kader...
Alın yazısı, kader, kısmet böyle imiş! gibi tâbirlerle bu şuûru tasdik ettiğimizin farkında değiliz... Bu şuûr o kadar gizlidir ki hiss organlarımız bunu idrak edemez.
Bu şuûr ve akıl,
Külli Akıl ALLAH’tır...
Alınyazısı diye bir anlam vardır. Herkes kelimenin düşüncede doğurduğu mânâyı anlamadan alın yazısı der geçer...
Bu, ALLAH’ın emirlerinde, dini inançlarda şüphesi olanların mesuliyet duygusundan, inançlarının zayıf olması neticesi doğan bir anlamdır.
İnanç tam olur, şüphe tozlarından arî olursa
alınyazısı anlamının ne kadar gülünç olduğu anlaşılır. .
Alınyazım böyle idi, kaderim budur! demek ince şüphelerin mevcudiyetinin doğurduğu, HAKK’ın emirlerini, Resûl’ün sünnetlerini ihmal edenlerin kuruntusuna verilen isimdir.
Kader ve kaza’nın hakikatini anlayamayanların sözlüğünde mevcut bir duygu ifadesi ve anlamıdır.

ALLAH’ın kader ve kaza kanununu bu basit düşünce hududu içine alarak hüküm vermek doğru, değildir.
Alınyazısı, kaderin bu kelimelerinden çok uzak mânâlardadır.
“Asl”ın idraki için insan dimağında hücre yoktur.. Ancak seziş vardır.

Sezmek bir hakikatin mevcudiyetinin kâfi kavram vermesede en büyük delilidir.
Kâinatta intizam, isteme ve ahenk idrâk hududumuza girmeyen mekânsızlık ve zamansızlığın idrâki içindir.
Her an
zamansızlıktan ve mekânsızlıktan mekâna ve zamana geliş vardır. Yine her an zaman ve mekândan zamansızlığa ve mekânsızlığa akış vardır.
Lâ Mekân’ın idrâki, mekân, zaman, vakit, müddet kelimelerinin ifade ettiği mefhumlarla sezilir.
Mekân olmadı mı zaman mevzuubahis değildir. Zaman yok farz edilirse vakit kendiliğinden kaybolur. Vakit olmadı mı müddet konuşulmaz.
Zaman devamlı bir nehir gibi akar gider. Bu nehrin kaynağı yoktur. Bilinmez, döküldüğü mansab, deryada, meçhullerin meçhulüdür.
Mekân, zaman akışına girdiği anda vakit sözü ortaya çıkar. O zaman müddet mefhumu mekâna mânâ verir.
Görünmez mekansızlık ve görünür mekân arasında insan istifade etsin. Hakiki tanısın diye müddet murad edilmiştir.
Her an yok olup var olma. vardır. Bu hâl devamlı ilâhi esmâların tecellîleri icabıdır.
Bir elektrik lambası saniyede 60 defa yanar söner. Bu imkânsızlığı ve zamansızlığı idrak hassamız olmadığından biz lambayı devamlı yanıyor götürüz.

Herşey HAKk’ı tesbih ediyor! demek bu devamlı tecellî ihtizazlarıdır.
Mekân, Zaman, Müddetler kısaldıkça idrâk hassalarımızdan uzaklaşır. Nihayet bir hududa kadar gelir ki, artık onu ne görür ne işitir ne de idrâk edebiliriz...
Bu hududdan sonra Lâ Mekân başlar. “Bu hudud” da mekansızdır.
Başlamak kelimesi burada yalnız Lâ Mekân’ın mevcudiyeti var demektir. Akıl hududunun ötesi, “Sidre”si...
Aslında ne zaman, ne mekân, ne müddet vardır. Yokluk bile yoktur. HAKk TeALÂ vardır.
Burada “Yarattı” demek bunların hepsi vardır demektir.
ALLAH bu hududsuz kâinatta herşeyi
Zevceteyn = Çift yarattı.
Müsbet-menfi.
Dişi-erkek...
Görünür-görünmez.
Sıcak-soğuk.
Hayır ve şer.
Hayat-ölüm.
Cennet,cehennem...
Kudretini bu zıtların birleşmesinde izhar etti.
Dişi-erkek birleşmesinin altında
HAYY kudreti gizli... İlaâhir...
Elektronlardan, dünyalar kadar büyük varlıklara kadar... Bunlara bir işleme, bir âhenk verdi...
Tabiat Kanunları, fizikî, kimyevî, çekim, binlerce ahenkli değişmeyen olaylar... Ve bu intizam kuruluşunu kendisine perde yaptı...
İnsanlar, âlimler bu kanunları buldukça HAKK’ı bulduklarını zannediyorlar. Ve tabiat çemberi lafından bir türlü kurtulamıyorlar. Hâlbuki tabiat bu işleme; bu değişmeyen, akıl yoran ahenkli intizâmdır, Perdeler açıldıkça yine perdeler ortaya çıkıyor. 70.000 perde. Bu sonsuzluğa kadar sürer. Akıl almaz.
Hatta bunu, bu tezatları muhal görür manevî merkezi sarsar inkara gider.
Müsbet ilmin buluşlarını görür. Bunu hasıl olduğunu anlıyamaz. Maddenin ötesini birdenbire inkâr edemez.
Bunu sapık felsefî, metafizik düşünceleriyle izaha kalkar. Aklın nereye kadar hududu olduğunu anlıyamaz.
Bu çabalama neticesi yine aşağıya düşer. Tabiat der, doğa der, işin içinden sıyrılır ve ben âlimim diye feryat eder...
Yaratıkların bizzât kendini yarattığını inanmağa başlar ki bu aklın aczinin tezahürüdür.
Kant, Laplas, Aranius, Monat Nazariyelerini kurar.
Muhakkak bir başlangıç kabul etmek mecburiyetindedir.
Çünkü aklın hududunun dışını da akla sokmağa gayret ettiğinin farkında değildir.
Bu da olmaz. Bir milyar sene evvel. On milyar sene evvel başlamıştır.
Ne başlamış onu da bilmez. O ne zaman başlamış sualine rakamları çoğaltır. 100 milyar yıl evvel der.
Matematiğin beliğ ve kat’i ifadelerini utandırdığının farkında olmıyarak fasit bir daire etrafında döner durur.
Ne aradığını bilmez. Çünkü inanma gücünü beslememiş, dumura uğratmıştır...

Bütün bu nazariyelerin hülâsası şudur.:
Bir dev atomun infilâkı sonunda kâinat tekevvün etmiştir.
Yüksek hararet yüzünden elektronlarını kaybetmiş hidrojen atomu çekirdekleri birleşerek helyum atomuna dönüşürler burada ortaya çok büyük bir enerji açığa çıkar ve bütün yıldızlar teşekkül eder.
İnsanın idrâki sınırlıdır. ALLAH’ı beş duygusuyla veya tasavvurlarıyla yakalamağa kalkıştığı zaman “Açık” veya “gizli” putperest durumuna düşer insan...
Bundan beşbin sene evvel FİSAGOR, DELFES Mabedi’nin kapısına altın yazılarla şunu yazmıştır:

Adet =>Kâinatın
Tekâmül =>Hayatın
Birlik =>ALLAH’ın Kanunudur.

Bu hakikat, Peygamberlerin bildirdiği, ALLAH’ın idrakinin akla muhal olduğunu ifâde eder.
Bu işin maddî bilgilerle izah edilemiyecek olduğunun ifadesidir.

İslâmda bunun hülâsa kompirmesi şudur:
Küfür.. Küfür demek hakıykati örtmek ve perdelemek demektir.
En kolay:
Herşeyi ALLAH yarattı! demek...
Semavî Kitapların bildirdiği emirlere şek ve şüphesiz inanarak boyun eğip bir başlangıç kabul etmek insanın şerefini tam makamına oturtur, insan “AHSEN-i TAKVîM” yaratılmıştır.
Cenâbı-ı ALLAH insanda zâhir olduğu kadar hiçbir şeyde zâhir olmamıştır. Şiddetle zâhir olduğundan bu zuhur HAKk’ın perdesidir.
Mûsâ’ya.:
LEN TERANİ .: BENi göremezsin!. diyor.
LEN ERA .: BEn görünmem!. demiyor. O hâlde düşün, ALLAH her yerde zâhirdir.
HAKk dağda tecellî etti. Dağ birden eridi. Bu ne demek.
ALLAH’a mekân veriyoruz.. Hayır öyle değil…

ALLAH BEN kulumla görürüm!.
ALLAH Mûsâ’nın gözüyle dağa baktı. Dağ eridi. Mûsâ bu bakışın şiddetine tahammül edemedi, bayıldı.
Bir Hadis-i Kudsî’de.:

Eğer insan BENim İndimde olan mertebesini bilseydi, her aldığı nefesle.: Bugün mülk yalnız benimdir!. sözünü söylerdi...
Güzel sözler vardır.:

“Şehvet kralları köle yapar. Sabır köleyi kral yapar.”
Kibir, küçük insanların kendi küçüklüklerini gizlemek için gizlendikleri bir perdedir.
Bir insan rüyâda nara atar binlerce söz söyler. Yanında oturanlar onları duymaz...
Hakikatta, o gürültülerden haberi olmayan, uyanık yok mu? Asıl uykuda olan odur.
Deryaya hızlı akmak isteyen sularda balıklar durmaz.
Hakiki sabırda olanın hâline ne insan, ne cin, cümle yaratıklar akıl erdiremezler.
Dağ gibi ayağını eteğine çekersen başın göklerden daha yüksek olur. Ayağını uzatarak oturma edebini senin göremediğin HAKk görsün. Başkası değil...
Bir arpa büyüklügündeki misk bir yığın çamurdan hayırlıdır. Ammaa… Amması var, sen düşün...
Bilir misin SUya atılan insan batmaz... Çünkü vücudun kapladığı SU insandan ağırdır.
Batmak vehim ve şüphesini vücuda eklersen kapladığın sudan ağır gelir insan o zaman batar.
Yüzmek öğrenmek bir saniyelik teslimiyyettir bilir misin?..
Herşey SUdan halkolmuştur. SU kendinden halk olan şeyi yüzde tutar, batırmaz...
Fakat O da yâni SU da, Emr-i HAKk’la bu işi bir sarfa bağlamıştır.
Lût Denizi çok tuzludur. Canlı mahluk yoktur:
İnsan kendini Lût Denizine atsa batmaz. Niçin?. Tuzludur evet biliyoruz onu.
O Denizde Lût Kavmi HAKk’a inanmadıkları için dibine çöktüler.
Lût Denizi de onlar gibi başkaları olmasın diye dibine kimseyi koymuyor da ondan...

Yukarıda bir nebze bahsettiğimiz âyetten söz ettik:

ALLAH her şeyi çift yarattı bunun üzerine düşünürsünüz diye...

İnsan biraz geriye tarihin derinliklerine dönüp bakarsa.:
Taş devrinden, mağaralardan başka bir şey göremez...
Bu gün öne bakarsa... Çimento, dinamit, yekdiğerine saldırma. Cehennem...
Fezalara çıktı. Amma, içinin fezasını tamamiyle kaybetti.
Daraldı, bunaldı, kendi kendiyle bile düşünüp konuşacak hâli de kalmadı...
Ay’a gitti fakat mehtabı kaybetti. Mehtaba manevî bir duygu yok artık bakamıyor.
Çocuklar bile artık “Ay Dede” diyemiyorlar.
Beşeriyet şimdi Venüs yolunda. Maddeye hakim oldukça kendini mahkum hâle getirdi.
Taş Devrinde kendini korumak için öldürür, kan dökerdi...
Sanayi Devrinde ise sanayi şerefine kan döküyor. Buna da medeniyet diyor...
Evvelleri GÜL bahçesine GÜL koklamak için girerlerdi. GÜLü koklamaktan vazgeçti...
Evvelâ GÜLden reçel yaptı, sonra likörünü...
Şişelerde esanslarını ortaya çıkardı böylelikle GÜLü de mahvetti...
Elektriği buldu. Onu ilk bulduğu günkü sevincini de kaybetti...
Çünkü elektrik içinde büyüyen geceyi aydınlatamadı, karanlığı yenemedi, ışığı bulacağım derken nûrunu kaybetti.
Şimdi çok aydınlık bir karanlık içinde kaldı ki bunun çâresi yok. Kendi bulduğu makine, kendini vahşileştiriyor.
Eski câhiliyyet devrinde Araplar rızık korkusundan kız evlâtlarını canlı canlı gömerlerdi...
Şimdi rızık korkusundan kız ve erkek demeden nüfus planlaması peşinde. ALLAH’ın Kanun ve Emrini inkârda olduklarının farkındamıdırlar?..

Herşeyin iki tarafı vardır =>Müsbet, Menfi.
Her çiftin de iki tarafı vardır. Bir tarafı mekânda yer kaplar, ne kadar küçük olursa olsun.
Diğer tarafı bize görülmez. Duyu azalariyle sezilmez.
Akıl bunu bulanık sezer veya düşünür, inanır veyahut inkâr eder.
İkinci taraf birinciye intikâl etmezse, madde tarafı yani mekânda yer kaplayan kısım âtıl kalır.
O zaman görünmeyen taraf da iş göremez olur…
İnsanın görünmeyen tarafı ayrılırsa, Cesedin hiçbir yeri iş göremez.
El oynamaz. Göz görmez. Kulak işitmez olur.
Şurada bazı misaller verelim.:
Dinde haram denilen bir bahis vardır. Bazı haramlar vardır.
Nice mes’eleler birçok hadiseler vardır ki her gün her an cereyan eder. Bunlar düğümler içine gizlenmiştir.
Bunları herkes göremez.
Henüz “Tefekkür” düşünme hassaları yani “olanı görme, anlama” kuvvetlerini tekâmül ettirememişlerdir.
Akıl Gözü'nü kapasa da, Vicdan Gözü daima açıktır.
Milyonlarca ölenlerle, milyonlarca doğanları ibretle seyredebilen HAŞR’ı daima görür. HABİL-KABİL’den beri bu devam ediyor.
Kâinâtta herşey nikâhlıdır. Müsbet ve Menfi ismi verilen iki nev’i elektrik kendi zevciyle temasa geçince sessiz, sedâsız bir imtizaçla derhal hararet veya ziyâ isminde bir semere meyva doğurur. Aynı cinsten olursa şiddetle birbirini red ederler.
Sevicilik, Oğlancılık bu fizikî şekilde görünen kanunun değişmeyen oluşuna muhaliftir. Ondan nizâm dışıdır
“İki tarafın rızasıyle yapılan faiz ile para almak niçin haram oluyor?” diye bir söz söyler. Bu tatlı bir mülahazadır.
Kur’ÂN, faizi ba’s’ın onuncu senesinde yasaklamıştır. Niçin onuncu senesinde?
Bunda da ince bir nokta vardır. En büyük mertebe =>ÂHENk..
Kâinâtta Kanun
=>MUHABBET MERTEBEsidir.. MUHABBET, herşeyin ÖZüdür.
Herşeyin mevcudiyeti
ALLAH’ın MUHABBETi ile kâimdir.
Atom bile MUHABBET ile birleşir.
MUHABBET, vücudun aslıdır. Organ naklinde vücud kabul etmedi diyoruz. MUHABBET yani uyuşma tam değildir demek.
Kan naklinde bile grup tutmasını arıyoruz,bu da iki kanın MUHABBETi demektir...
Faiz ise cemiyyette MUHABBETi kaldırır. Fâkiri zengine düşman eder.
Faiz müesseseleri daima herkesin muhtaç olmasını bekler.
Muhtac-ı İleyh yani muhtaç olunacak =>Yalnız ALLAH’tır.
Faiz muhtacın ihtiyacını şiddetlendirir.
ALLAH kendisiyle iştirak edeni sevmez.
Hak’tan ayrılan insanlar banka soyuyorlar, hem de kendilerini ölüme koyaraktan...

Resûl’ü Ekrem .: “Bir gün gelecek faiz duman gibi herkesin üzerine koku hâlinde sinecek, almayanın bile!” bir hadiste buyurmuştur.
Ve bunların Kıyamet Alâmeti olduğunu bildirir.
Kıyamet Alâmetlerini saymaya bugün hacet yok...
“Şu oldu şu olacak!” diye laf etmeğe de lüzum yok.
Bugün bütün insanların kendileri teker teker, birer birer Kıyamet Alâmetidir.
Dünyanın sonu geldi diyorlar. Yanlış, Dünya yine eski Dünya... Dünyada ki insanların sonu geldi.
Tarihlere göz atmak yeter. Milletler muayyen asırlar payidâr olurlar. Batarlar, başka milletler yerine gelirler...
ALLAH neyi yasak etmiş ise, beşer onu dinlememiş ve perişan olmuştur. İşte Dünyanın hâli...
İslâmda Zekât Müesseseleri bu hâlin olmaması için kurulmuştur. Boşlukları da Vakıflar doldururdu.
ALLAH’tan ayrılmayan insanın fotoğrafını Kudret Makinası çekmiştir.
Bütün bu hâl ve doğuracağı neticeleri RESÛLü EKREM’in ince bir hadisi çok güzel açıklamaktadır.:

“Hasis/Cimri, ne kadar zâhid olursa olsun Cennet’e giremez. Bir Cömert ne kadar fâsık olursa olsun cehenneme giremez!.”
Eskiden Anadolu’da şehirlerden köylere kadar heryerde hatta mahallelerde küçük bir türbe vardı.
Bu türbe, kimin olursa olsun. Her hâlde bir insan yatıyor orda...
Mahallenin sâkinleri onlar namına evlerinin önünü temiz tutarlardı. Komşularıyla iyi geçinirler, fukaraya onlar namına yardım ederlerdi. Belirli zamanlar da onlardan teselli alırlardı.
Bunlara Velî derlerdi... Bunların birbirine benzemez huyları vardı. Kimisi hâlim, kimisi celâl sahibi, kimisi yufka yürekli.
Fakat müşterek vasıfları HAKk Dostu idiler...
Kerametlerinden, menkıbelerinden, efsanelerinden onları sıyırın çıkarın!.. Hepisi kendi nefisleri için yaşamamışlardır.
Etrafındakilere yol göstermişlerdir. Bugün bunlardan eser kalmamıştır...
Anadolu halkının sabrını onlar yoğurmuşlardır. Nûr içinde yatsınlar hepsi!..
Resûlü Ekrem bir hadisinde.:
“SEYHAN, CEYHAN, FIRAT VE NİL Nehirleri =>Cennet ırmaklarıdır” buyurmuştur.
FIRAT mânâ itibariyle Tatlı Su demektir.
NİL mânâ itibariyle çivit renginde mavi demektir.
Şimdi burada “
Mavi ile Tatlı Su bu mühim bir sözdür.
Mânâsı
SEYHAN ve CEYHAN kelimelerinde gizlidir… Onu da siz bulun...
Niçin Dünyadaki diğer nehirlerden bahis yoktur.
Hepsi halbuki bunun içindedir. Fazla söyleyemeyiz…
Zira tatlı sularda yüzmek, tuzlu suda yüzmekten çok güçtür. Boğulmak daha kolaydır.
Lût Denizi çok tuzludur, içinde ise canlı yaşar ne de batar...
Lût Denizinden bu kitabın birinci cildinde uzun bahis vardır.
Lût Denizi sessiz, sözsüz birşey haykırmak tadır.
Fırat ve Nil de tatlı bir fısıltı söylemektedir.
Daha söyleyemiyoruz. Doğru olmaz…
Maddî varlık bir elementtir. Maddî olmayan varlık bir element değildir.
İnsan =>Beden ise =>Rûh nedir?
İnsan =>Rûh ise =>Beden nedir?
Sonsuzu işe karıştırmadan bunu târif mümkün değildir.
Sonsuza girmeden ideal, doyurucu bir târif yapılamaz.
Biyoloji, canlı varlığı cansızdan ayırırken birçok faktörler ortaya koyar. Bunlar insanı tatminden uzakta.
Bir cevap bulma çabasından başka birşey değildir.
Biyoloji kitapları canlılık târifine ruhu, sonsuzu, aklın ötesini sokmadıkları için hiçbir zaman ideal bir târife varamamışlardır.
Bir biyoloji kitabı açarsak, insanı, canlı varlığı, cansız varlıktan ayıran başlıca vasıfları sayar durur.
Bunların hepisinin altında yine tatminden çok uzak bir cevap bulma çabalaması gizlidir.
Ruhla irtibat kuran herşey canlıdır deriz.
Medeniyet de ruhla irtibat kuran insan icâdıdır.
Şüphe edilecek, şeyden şüphe etmemek, şüphe edilmeyecek şeyden şüphe etmek ahmaklıktır....


Resim

Resim

Teselli.: Avunma. Kederli ve gamlı olan bir kimseyi söz ve nasihatle ferahlandırma.
Halbuki.: (Hâl bu ki) Hakikat ve doğrusu şudur ki, öyle iken.
Kader.: Cenâb-ı HAKk'ın kâinatta olmuş ve olacak her şeyin evsafını ve havassını ve sâir geleceğini ve geçmişini ezelden bilip, levh-i mahfuzunda takdiri ve yazması. Takdir-i İlâhî. * Ezelî kısmet. * Tali'. Baht. Şans.(Kader ve cüz-i ihtiyarî, İslâmiyetin ve imanın nihayet hududunu gösteren, halî ve vicdanî bir imanın cüz'lerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yâni, mü'min her şeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenab-ı Hakk'a vere vere, tâ nihayette teklif ve mes'uliyetten kurtulmamak için "cüz-i ihtiyarî" önüne çıkıyor. Ona: "Mes'ul ve mükellefsin" der. Sonra ondan sudur eden iyilikler ve kemâlât ile mağrur olmamak için "kader" karşısına geliyor. Der: "Haddini bil, yapan sen değilsin." S.)
Târif –Ta’rif.: (İrfan. dan) Bir şeyi belli noktalar ve işaretlerle inceden inceye anlatıp bildirmek, tanıtmak. Kavl-i şârih. * Bir maddeyi bütünüyle bir ibâre halinde anlatmak. * Gr: Bir ismi marife etmek. * Arafat'ta vakfe yapmak.
Külli-Küllî.: Külle mensub. Cüz'iyat ve ferdlerden meydana gelmiş olan. Umumi, bütün. * Çok, ziyâde, fazla. * Man.: İnsan dediğimiz zaman küll'ü ve küllîyi ifade etmiş oluyoruz. İnsanın eli, ayağı, kolu, gözü dersek cüz' ve cüz'îyi ifade etmiş oluruz. Dünya denilirse küll; dünyanın karaları, kıt'aları veyahut denizleri dediğimiz zaman küll'ün eczasını ifade etmiş oluyoruz. Küll, cüz'lerden meydana geliyor.
Mes’uliyet.: Mes'ul olma hâli. Yaptığı iş ve hareketten hesap vermeğe mecbur oluş.
Arî.: Pâk, pislikten uzak. * Hür.
İhmâl.: Gereken ilgiyi göstermeme,savsaklama,önem vermeme.
Dimağ.: Beyin. Kafanın içi. (Bak: Kalb)
Mecburiyet.: Zora tutulma. Mecburluk.
İntizam : Tertib, düzen, düzgünlak ve nizam üzere olmak
İcâb.: Lâzım. Gerekli. Lüzum. Sebeb olmak. * Ist: Akitlerde ilk söylenen söz. Bir mal sahibinin müşteriye karşı, "Bu malımı sana şu kadar paraya sattım" demesidir. Müşterinin de kabul etmesine dair olan sözüne "kabul" denir. Şer'i ıstılahta buna "icâb ve kabul" denir.
İhtizaz.:Titreşim, titreşme.
Hassa.: (C.: Havass) İnsanın kendisine tahsis ettiği şey. Bir şeyde bulunup başkasında bulunmayan şey. Bir şeye mahsus kuvvet. Te'sir. Menfaat. * Adet ve alâmet. Ekâbir, kavmin ileri geleni.
Sidre.: Ağaca teşbih edilen, yedinci kat gökte bir makam ismi.
Tezad.: İki şeyin birbirine zıt olması. Aksilik. Terslik. * Edb: Mânaca birbirine zıt olan kelimeleri bir arada toplamak.
Muhal.: İmkânsız, vukuu mümkün olmayan. Bâtıl, boş söz. * Hurâfe olan nazariye.
Acz.: Beceriksizlik. İktidarsızlık. Kuvvetsizlik. Güçsüzlük. Yapamamak. * Zarardan korunmak gücünün olmaması. * Bir şeyin geri tarafı.
Sual.: İsteme. İstek. * Soru. Sorulan şey. * Dilencilik.
Dumur.: Bir uzvun maddi veya mânevi kabiliyetinin körelmesi. Gıdasızlıktan dolayı bir uzvun kuruyup kalması. Helâk. Körelmek. * Bir yere izinsiz gitmek.
Hülâsa.: Bir şeyin, bir bahsin özü. Kısaca esası.
İnfilâk.: Açılma. Yarılma. Patlama. İnşikak etme.
Tekevvün.: (c.: Tekevvünât) Vücuda gelmek. Meydana geliş. * şekillenmek.* Var olmak.
Hararet.: Sıcaklık.
Tasavvur.: Bir şeyi zihinde şekillendirmek. Tasarlamak. * Düşünce, tasarı. Arzu. (Bak: Dimağ)
Put.: Allah'tan başka tapılan herşey.* Heykel. Sanem. Kendisinden medet beklenen veya lâyık olmadığı hürmet kendine yapılan maddi mânevi resim, heykel ve her çeşit cisim.
Hakikat.: (C.: Hakaik) Bir şeyin aslı ve esâsı. Mahiyeti. Gerçek. Doğru. Sahih. Künh. Sâbit ve vâki. * Kadirbilirlik. Sadâkat, doğruluk. Kâinat ve tabiat ve uluhiyet hakkında bütün teşbih ve mecazlardan âri ve zâhir olan gerçek. * "Mecâz" karşılığı, esas olarak kullanılan kelime. * Edb: Bir kelime neyi anlatmak için konulmuş ise, bu kelimenin o mânada kullanılması; göz kelimesinin, aynı o bilinen uzuv mânasında kullanılması gibi. (Bak: Mahiyet, Mecaz)
İfâde.: Anlatmak. Söylemek. * Fayda vermek, fayda tutmak.
Ahsen-i Takvîm.: En güzel kıvama koyma. * Cenab-ı HAKk'ın her şeyi kendisine lâyık en güzel kıvam, sıfat ve sûrette yaratması. İnsanın en yüksek ve câmi isti'dâd ve kabiliyetlerde ve en güzel sûrette yaratıldığı.
Zâhir.: (Zuhur. dan) Görünen, âşikâr olan. Açık, belli, meydanda olan. * Görünüşe göre. * Şüphesiz. * Sûret. Dış yüz. Görünüş. * Anlaşılan. * Meğer. Galiba. Zannederim. Elbette.
Tekâmül.: Kemâl bulma. Olgunlaşma.
Şehvet.: Hevâ-yı nefsin meyli ve arzusu. * Bir şeyi fazla istemek. * Cinsî istek. Mahbube için olan istek, iştiha. (Yemek, içmek, uyumak da şehvetin şubelerindendir.)Kudsi Hadis'te Cenab-ı Hak buyuruyor: "Ey benim için şehvetini bırakıp gençliğini bana veren genç! Sen meleklerin bir kısmı gibisin."
Sabır-Sabr.: Acıya ve zorluğa katlanmak. * Bir musibet ve belâya uğrayanın telâş ve feryad etmeyip sonunu bekleyip tahammül ile katlanması. * Muharebede şecaat gösterme. * Bir kimseyi bir şeyden alıkoymak. * Öğrendiği bir şeyi başkasının da öğrenmesi için tâkat getirmek.
Kibir-Kibr.: (Kibr) Kendisini büyük gösteriş. Büyüklük. Kendisini, başkalarından üstün olmadığı hâlde üstün görme ve tutma hastalığı. * Şeref ve şan. * Bir şeyin muazzamı. Büyük.
Misk.: Bir cins güzel koku ismi. (Asya'nın büyük dağlarında yaşayan bir cins erkek ceylanın karınderisi altındaki bir bezden çıkarılır.)
Teslimiyet.: Kendini Allah'a veya başka birinin iradesine terketmek, boyun eğmek.
Sarf.: (C.: Süruf) Harcama, masraf, gider. * Fazl. * Hile. * Men etme. Bir kimseyi yolundan ve işinden ayırıp başka tarafa yöneltme. * Farz. * Gr: Bir lisanı meydana getiren kelimelerin değişmesinden, birbirinden türemesinden bahseden ilim şubesi. Kelime bilgisi. Kelime şekli bilgisi. Morfoloji. Tasrif çeşitlerini, isim ve fiil nevilerini öğreten ilim. * Para bozma.
Lût aleyhisselâm.: Hz. İbrahim'in kardeşi Harran oğlu Lût (aleyhisselâm) onunla beraber Bâbil diyarında Şam yakasına geçmişti. Sodom nahiyesine peygamber oldu. Bu nâhiyenin ahalisi ehl-i küfr ve fücur idi. Yolsuz giderlerdi ve hiçbir kavmin yapmadığı fuhşiyatı yapalardı. Hz. Lût, onları doğru yola dâvet etti, dinlemediler ve çok nasihat etti, kabul etmediler. Cenab-ı HAKk da onların başına taş yağdırdı ve zelzele ile köylerinin altını üstüne getirdi. Cümlesi helâk oldu. Yalnız Lût (aleyhisselâm) ehl-i beytiyle geceleyin içlerinden çıkıp kurtuldu. (Kısas-ı Enbiya'dan).
Nebze.: Az miktar, cüz'i, bir şeyin artığı.
Fezâ.: Yıldızlar arasındaki geniş boşluk. Gökyüzü. * Yer geniş olmak. * Açık sahra. * Saha. * Yerde akan su.
Mehtab.: f. Mâhtâb. Ay ışığı.
Beşeriyet.: İnsanın tab' ve hilkati ve fıtrî halleri. İnsanlık.
Medeniyet.: Adaletseverlik, insanca iyi ve ferah yaşayış. Şehirlilik. Yaşayışta, içtimaî münâsebetlerde, ilim, fenn ve san'atta tekâmül etmiş cemiyetlerin hâli. * İslâmiyetin emirlerine göre, usulü dâiresinde yaşayış.
Esans.: Çeşitli yollarla bitkilerden elde edilen veya suni olarak yapılan, kokulu ve uçucu sıvı.
Nûr.: Aydınlık. Parıltı. Parlaklık. Her çeşit zulmetin zıddı. Işık. * Kur'ân-ı Kerim. İman. İslâmiyet. Peygamber. * Zulmeti def eden, şule, ışık.
Rızk-Rızık.: Yiyip içecek şey. Maddi mânevi ihtiyaca lâzım nimet. Allah'ın herkese lütuf ve kısmet ettiği ve bekaya sebeb olan nimet.
İnkâr.: Bilmeme, tanımama. Yaptığını ve söylediğini gizleme. * Yapmadım deme ve ayak direme. * Reddetme. (Bak: Nefy).
Müsbet.: İsbât olunan. Delilli. Açık ve sabit olan. * Menfinin zıddı. Pozitif, olumlu. * Yazılıp kaydedilmiş. Tesbit edilmiş olan.
Menfî.: Müsbetin zıddı. Müsbet olmayan. * Nefyedilmiş, sürgün edilmiş. Sürgün. * Bir şeyin olmayacak cihetini düşünen. * Hakikatın aksini iddia eden. * Gr: Başında nefiy edatı bulunan kelime veya cümle. * Nâkıs. Negatif, olumsuz.
A’za.: (Uzv. C.) Bedenin her bir uzvu. * Bir cemiyete mensup kimse.
Cesed.: Ten, gövde, vücut, beden. Ruhsuz vücud.
Vicdan.: İnsanın içindeki iyiyi kötüden ayırabilen ve iyilik etmekten lezzet duyan ve kötülükten elem alan manevî his. * Kendinden geçme, dalma. * Bir şeyi bir halde görme, bulma. * Duyma, duygu. * İnanç. * Şuur. * Bâtın ile Hakkı tanımak. * Din.
Haşr.: (Haşir) Toplanmak, bir yere birikmek. * Toplama, cem'etmek. * Kıyametten sonra bütün insanların bir yere toplanmaları. Allahın, ölüleri diriltip mahşere çıkarması. Kıyamet. * Bir tohumun içinden büyük ağaçlar çıktığı gibi, her bir insanın acb-üz zeneb denilen bir nevi çekirdeğinden diriltilerek bütün insanların Haşir Meydanında toplanmaları. (Bak: Acb-üz Zeneb) (Bak: Hudus)
Hudus.: Yeniden meydana gelme. Sonradan peyda olma. Yok iken vücuda gelme.
Nikâh.: Evlenme. Şeriata uygun şekilde evlenme. * Resmi evlenme muâmelesi. (Bak: Mücâhede).
Nev’.: Çeşit, sınıf, cins. * Taleb etmek. Meyletmek, eğilmek. İki yana sallanmak.
İmtizac.: Muvafık ve mutabık olmak. Mezcolmak, uyuşmak. İyi geçinmek. Karışmak.
Faiz.: Ödünç verilen para için alınan ve şer'an haram olan kâr. Faizin iş hayatındaki mânası, "sen çalış, ben yiyeyim"dir. Küçük tasarruf sahiplerinin paraları bankalarda toplanıp, büyük yekûnlere ulaşır. Banka bu parayı aldığından daha büyük faizle iş sahiplerine kredi olarak verir. İstihsâl edilen (üretilen) malların fiatına masraf olarak bu faiz eklenir. Böylece malların fiatı faiz yüzünden %50 civarında veya daha fazla artar. Bu malı satın alanlar, ödedikleri fiatla birlikte vaktiyle yatırımcının ödediği faizi kendileri ödemiş olurlar. Böylece tasarruf sahipleri bankadan aldıkları faizden çok daha fazlasını bu malı satın almakla geri ödemiş olurlar. Ayrıca fiatların yükselmesiyle dar gelirlilerin haklarına tecavüz etmiş olurlar. Çalışmadan para alıp vermekle zenginleşen bir zümrenin türemesine de sebep olurlar. İslâm, faizi haram kılmakla bu haksızlıkları önler. (Bak: Riba) * Taşan, dolan.
Mülâhaza.: Mütâlaa. Dikkatle bakmak. İyice düşünüp bir işin hakikatını tetkik etmek. Tefekkür, düşünce.
Ba’s.: Gönderme, gönderilme. * Cenab-ı HAKk'ın peygamber göndermesi. * Diriliş. Yeniden diriltme. İhyâ. * Uykudan uyandırma.
Kâim.: Ayakta duran. Mevcut. Baki. * Vaktini ibadetle geçiren.
Muhabbet.: Sevgi, sevme. * Sohbet. Ruhun, kendisinden lezzet duyduğu şeye meyletmesi. (Zıddı: Buğzetme ve adavettir.)
Cem’iyet.: (Cemiyet) Topluluk, birlik. Hey'et. * Bir yere cem' olma. * Mânevi birlik teşkil eden cemaat. * Huk: Kazanç paylaşmaktan başka bir maksadla, ikiden ziyâde şahsın ilim ve mâlumâtlarını ve faaliyetlerini devamlı bir şekilde birleştirmek sûretiyle bir esas nizamnameye müsteniden ve hükmî şahsiyyeti hâiz olarak kurdukları teşekkül. (T.H.L.) * Tas: Zihnin yalnız Cenab-ı Hak ile meşguliyet hali. * Edb: Tenasübü veya tezadı dolayısıyla birbirine uyan kelimeleri veya zıd olan kelimeleri beraber aynı ifade içinde bulundurmak. (Edebiyat Lügatı'ndan bir misal:Bir tâir-i kudsîyi uçurdun yuvasından.Bir lâne-i sevdayı tebah eyledin ey mevt.Bir tûde türaba çevirip cism-i latifin.Bir haclegehi hâk-i siyah eyledin ey mevt."Tair, uçurdun, lâne, tûde, türab, hâk" lâfızları arasında tenasüb vardır."Bir tûde türab" ile "Cism-i latif" "haclegeh" ile "hâk-i siyah" arasında tezad vardır. Buna, sözün cem'iyyetli olması denilir.
İştirak.: Ortak olmak. Ortaklık etmek. Bir işde yer almak. Hissedâr olmak. * Bir lâfızda çok mânalar müşterek olması. Meselâ: "Ayn" kelimesi. Hem göz, hem de kaynak mânasına gelir.
Alâmet.: İz, nişân, işâret.
Muayyen.: Görülmüş olan, kat'i olarak belli olan, belli, ölçülü, tayin ve tesbit olunmuş, karalaştırılmış.
Payidâr-Payedâr.: f. Rütbeli, pâyeli, itibarlı.
Perişan.: f. Dağınık, karışık. * Bozuk, tertibsiz, düzensiz. * Kederli, hüzünlü, kaygılı.
Zekât.: Nisab miktarı mala, paraya sahib olan Müslümanın kırkta birini fakirlere sadaka vermesi ve bu verilen sadaka. Ziyâdeleşme, artma. * Temizlik. Taharet. (Bak: Sadaka, Nisab).
Müessese.: (C.: Müessesât) (Esas. dan) Bina, kuruluş. * Kurum.
Vakıf –Vakf.: Bir kimseyi veya bir şeyi alıkoymak, durdurmak. Kımıldatmamak. * Hareketten fariğ olmak, imsak etmek. Hapsetmek. Aslâ satılmamak, başka şeye tebdil olunmamak şartı ile bir mülkü Allah yoluna vermek. Menfaatı hayır nevilerinden birisine âit olmak üzere bir mülkü ilelebed vermek.
Tecvidde.: Durmak ve durdurmak mânalarına gelerek, nefesle beraber sesin kesilmesine denir. Yâni: Kur'an-ı Kerimi tilâvet ederken herhangi bir kelime üzerinde bir müddet sesi kesip, nefes alarak dinlenme halidir.
Hasis.: Çabuk. Çok aceleci. * Ayartılan, tergib ve teşvik edilen.
Hasis.: Cimri, pinti, kısmık.
Zâhid.: (Zühd. den) Tas: Borç olan ibadetlerden, aslî vazifelerden başka dünya süs ve makamlarından feragat eden kimse. Sofi. Müttaki. Zühd ve perhizkârlıkla muttasıf.
Cömert.: Eli açık, ikramcı, kerem sahibi.
Fâsık.: (Fısk. dan) Günahkâr. Hak yolundan hâriç olan. Allah'ın emirlerine karşı zıt hareket eden. Büyük günahı işleyen veya küçük günahta ısrar eden kimse.
Sakin.: Hareketsiz, kendi hâlinde. Bir yerde oturan. Kararlı. * Gr: Harekesi olmayıp cezimli (sakin okunan) harf.
Fukara.: (Fakir. c.) Yoksullar, fakirler.
Halîm.: Yumuşak huylu. Hoş muamele yapan. (Bak: Elhalîm)
Yufka.: İnce ve çabuk kırılır, dayanıksız.
Müşterek.: Birlikte, ortak kullanılan. * Elbirliğiyle yapılan, birlik.
Keramet.: Allah (celle celâlihu) indinde makbul bir veli abdin (yâni, âdi beşeriyyetten bir derece tecerrüd edebilen zatların) lütf-u İlâhî ile gösterdiği büyük mârifet. Velâyet mertebelerinde yükselen bir abdin hilaf-ı âdet hâli. * Bağış, kerem. * İkram, ağırlama.
Menkibe.: (Menkıbe. c.) Menkıbeler. Hayat hikâyeleri.
Efsâne.: Masal. Uydurulmuş yalan hikâye.
İrtibat.: Bağlanmak, raptedilmek. Muhabbet, dostluk ve alâkadarlık. * Düşmana karşı cenk için hudutta at sahibi olmak.
İcad.: Vücuda getirmek. Yeniden bir şey meydana getirmek. Yoktan var etmek. (Bak: İbda')


Resim

Hasis ne kadar zahid olursa olsun Cennet’e giremez.
Bir cömert ne kadar fasık olursa olsun cehenneme giremez.


Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.: “Cimri çok ibâdet etse de, Cennete girmez. Cömert, çok günah işlese de Cehenneme girmez.”
(Nasuh Halvetî Riyâzu'n- Nâsıhîn)

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.: “ALLAHu TEALÂ, yemin ederek cimrinin Cennete girmeyeceğini bildirdi.”
(Tirmizî)

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.: “Cimri, âbid olsa da, Cennete girmez.”
(Taberanî)

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.: “Ya RABBî!. Cimrilikten sana sığınırım!.”
(Müslim)

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.: “Cimrilikle iman, bir kulun kalbinde asla birlikte bulunamaz”
(Nesaî)

Resûl’ü Ekrem.:
“Bir gün gelecek faiz duman gibi herkesin üzerine koku hâlinde sinecek, almayanın bile!” bir hadiste:

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, faiz yemeyen adam kalmaz. Onu yemese bile kendisine tozu isabet eder.” Buyurmuştur.
(Ramuz-El Ehadis, 360/8, 503/7)

Resim--- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "İnsanlar öyle bir devre ulaşacak ki, o zamanda ribâ(fâiz) yemeyen kalmayacak. Öyle ki, (doğrudan) yemeyene buharı ulaşacak." Bir rivayette "...tozu ulaşacak" denir.
Ebu Dâvud, Büyû 3, (3331); Nesâî, Büyû 2, (7, 243); İbnu Mâce, Ticârât 58, (2278).

Resûl’ü Ekrem bir hadisinde:
SEYHAN, CEYHAN, FIRAT VE NİL nehirleri Cennet ırmaklarıdır”:

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.: “Seyhan, Ceyhan, Fırat ve Nil Cennet nehirlerindendir.” Buyurmuştur.
( Müslim, Cennet:26.)

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Dört nehir Cennetten fışkırmıştır: Fırat, Nil, Seyhan, Ceyhan.” Buyurmuştur.
(Ebû Hüreyre radıyallahu anhu’dan; İ. Ahmed, Müsned, 2:261, 289, 440.)


Resim---Bir hadis-i kudsî de ALLAH celle celâlihu.: “Kim benim bir velime/dostuma düşmanlık ederse bana karşı savaş açmıştır. Kulum bana ancak emrettiğim ve farz kıldığım ibadetle yaklaşır. Ve devamlı nafile ibadetlerle bana yakın düşer. Öyle ki ben de onu sevmeye başlarım. Onu sevince de, duyan kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Artık o benimle duyar, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür." buyuruluyor...
(Buharî, Rikâk 650, İbn Mâce, Fiten, 16, İbn Teymiye, el-Furkân, 7.)


Resim

“Herşey HAKK’ı tesbih ediyor!”:

“SeBBaha”:

يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ
Resim---“YUSEBBİHU lillâhi mâ fî's-semâvâti ve mâ fî'l-ardı'l-meliki'l-kuddûsi'l-azîzi'l-hakîm(hakîmi) : Göklerde ne var, yerde ne varsa (HEPSİ) O mülk-ü melekûtun eşsiz hükümrânı, noksanı mucib herşeyden pâk ve münezzeh, gâlib-i mutlak, yegâne hüküm ve hikmet sâhibi ALLÂHI TESBÎH (VE TENZÎH) ETMEKDEDİR.” (Cuma 62/1)


Yusebbihu: tesbih eder.
Sebbaha: yüzmek..
Yerdeki göklerdeki ZeRReler yani ATOMlar;
NeşRlerinden HaŞRlerine kadar döndüler, dönmekteler ve dönecekler.
Bu SeBBaHa yüzüş RAKSı hep sürecek her AN yeniden Yaratılara ŞEENULLAHta..
Ve ne zamAN AKILlarımız DEVR-ÂNı Anlarsa ve DEVRe İştirak ederse Yusebbuhu Zikr-i Dâmindeyiz inşae ALLAH..



“LEN TERANİ : Beni göremezsin.” diyor.
“LEN ERA : Ben görünmem” demiyor.
:

وَلَمَّا جَاء مُوسَى لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُ قَالَ رَبِّ أَرِنِي أَنظُرْ إِلَيْكَ قَالَ لَن تَرَانِي وَلَـكِنِ انظُرْ إِلَى الْجَبَلِ فَإِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَانِي فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ موسَى صَعِقًا فَلَمَّا أَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ إِلَيْكَ وَأَنَا أَوَّلُ الْمُؤْمِنِينَ
Resim---“Ve lemma cae musa li mikatina ve kelemehu rabbühu kale rabbi erini enzir ileyk kale len terani ve lâkininzur ilel cebeli fe inistekarra mekanehu fe sevfe terani felemma tecella rabbühu lil cebeli cealehu dekkev ve harra musa saika felemma efaka kale sübhaneke tübtü ileyke ve ene evvelül mü'minin : Musa tayin ettiğimiz vakitte (Tûr'a) gelip de Rabbi onunla konuşunca «Rabbim! Bana (kendini) göster; seni göreyim!» dedi. (Rabbi): «Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin!» buyurdu. Rabbi o dağa tecellî edince onu paramparça etti, Musa da baygın düştü. Ayılınca dedi ki: Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tevbe ettim. Ben inananların ilkiyim.” (A’raf 7/143)

ALLAH bu hududsuz kâinatta herşeyi Zevceteyn= Çift yarattı::

وَمِن كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
Resim---Ve min kulli şey’in halaknâ zevceynî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne):İbret alasınız diye her şeyi çift çift yaratmışızdır. (Zâriyât 51/49)


“Bugün mülk yalnız benimdir!” :

يَوْمَ هُم بَارِزُونَ لَا يَخْفَى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ لِّمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ
Resim---Yevme hum bârizûn(bârizûne) lâ yahfâ alâllâhi min hum şey’un, li menil mulkul yevm(yevme), lillâhil vâhidil kahhâr(kahhâri) : O gün, orta yere çıkarlar. Onlardan hiçbir şey Allah'a karşı gizli kalmaz. (Allah sorar:) "Bugün mülk kimindir? Bir olan, Kahhar olan Allah'ındır." (Mü’min 40/16)

قُل لِّمَن مَّا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ قُل لِلّهِ كَتَبَ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لاَ رَيْبَ فِيهِ الَّذِينَ خَسِرُواْ أَنفُسَهُمْ فَهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ
Resim---Kul li men mâ fîs semâvâti vel ard(ardı), kul lillâh(lillâhi), ketebe alâ nefsihir rahmeh(rahmete), le yecmeannekum ilâ yevmil kıyâmeti lâ reybe fîh(fîhi), ellezîne hasirû enfusehum fe hum lâ yu’minûn(yu’minûne) : De ki: «Göklerde ve yerde olanlar kimindir?» «Allah'ındır» de. O, rahmet etmeyi kendi nefsine yazmıştır. Sizi, varlığında asla şüphe olmayan kıyamet gününde toplayacaktır. Ama kendilerini zarara sokanlar inanmazlar.” (En’âm 6/12)


İnsan “AHSEN-İ TAKVîM” yaratılmıştır:

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ
Resim---“Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm(takvîmin) : Doğrusu, biz insanı en güzel bir biçimde-kıvamda yarattık.” (Tîn 95/4)


Faiz muhtacın ihtiyacını şiddetlendirir.
ALLAH kendisiyle iştirak edeni sevmez.
:

فَإِن لَّمْ تَفْعَلُواْ فَأْذَنُواْ بِحَرْبٍ مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ وَإِن تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُؤُوسُ أَمْوَالِكُمْ لاَ تَظْلِمُونَ وَلاَ تُظْلَمُونَ
Resim---Fe in lem tef’alû fe’zenû bi harbin minallâhi ve resûlih(resûlihî), ve in tubtum fe lekum ruûsu emvâlikum, lâ tazlimûne ve lâ tuzlemûn(tuzlemûne) : Şayet (faiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Resûlü tarafından (faizcilere karşı) açılan savaştan haberiniz olsun. Eğer tevbe edip vazgeçerseniz, sermayeniz sizindir; ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz.” (Bakra 2/279)

“Hersey sudan halkolmuştur.”:

وَاللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِن مَّاء فَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى بَطْنِهِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى أَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللَّهُ مَا يَشَاء إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Resim---“Vallâhu halaka kulle dâbbetin min mâin, fe minhum men yemşî alâ batnih(batnihi) ve minhum men yemşî alâ ricleyn(ricleyni) ve minhum men yemşî alâ erba’(erbain), yahlukullâhu mâ yeşâu, innellâhe alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun) : Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürümekte, kimi iki ayağı üzerinde yürümekte, kimi de dört (ayağı) üzerinde yürümektedir. Allah, dilediğini yaratır. Hiç şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.” (Nûr 24/45)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s) ALLAH Dostu Der ki; SU-Cilt II

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim
8. SU!. SU!.

SU!. SU!. diye yanan dudaklarıyle haykırıyordu..
Nûr yüzlü İsmâil toprağa vurarak ayaklarını...
Kızgın kumlar. Sıcak hava. SUsuz kupkuru yer...
Kavruluyordu hertaraf öğle güneşinin altında...
HAKk emretmişti İbrahîm Peygambere .: gitsin bu mukaddes yere doğru...
Yürüyordu..
HAKk’ın Peygamberi Sevgililer Sevgilisinin Ceddi ve Hacer, omuzunda Nûrtopu oğlu İsmâil ile...
Çatlamıştı dudakları SUsuzluktan bu üç mübârek seçkin kulu HAKk’ın...
Biri HAKk’ın Peygamberi, diğeri Ana, ötekisi çocuk İsmâil...
Şikâyetleri yoktu.. Olamazdı HAKk ile birlikte olanın...
Yalınız mâsum İsmâil.:
SU!. SU!. diye haykırıyordu sessiz, sözsüz...
Geldiler emrolunan Mukaddes Yere...
İbrahîm Peygamber SU aramakta...
Hacer yavrusu için SU peşinde...
Yalınız kalmıştıİsmâil kızgın toprak üstünde, minicik ayaklarını vuruyordu, durmadan:

Su! Su! diye insanın yaratıldığı toprağa...
HAKk’ın Emriyle toprakla SU karışmıştı insan oğlunun mayasında...
İsmâil’in ayakları topraktan istiyordu.:
Senden yarattı beni HAKk =>Gir aramıza senin sözün geçer! diye...
Toprak HAKk’a döndü.:
Yâ İlâhî!. SUyun görünmesi için beni yarattın.. Benim ile SUyu katıştırdın, insanı halk ettin.. Bu “görünme” hakkı için izin ver!. Yarılayım, fışkırsın SUyum yanan dudaklar için!.
Bu sessiz, sözsüz, gökler kadar temiz, lekesiz yalın niyaz HAKk’ın Gayretine dokundu.. Çıktı emir...
Fışkırdı birden
=>Zem Zem-i Mübârek alarak menba’ını CeNNet’ten...
İbrahîm Peygamber, Hacer döndüler.. Elleri boş, dudakları kurumuş SU aramak tan İsmâil için...
İsmâil’i buldular coşkun, yerden fışkıran buz gibi SU ile oynarken..
İbrahîm Peygamber kaldırdı ellerini HAKk’a şükür için.
Hacer ağlıyordu HAKk’ın
El Ganîy Esmâsının tecellî ihtizasından...
Birdenbire bir bulut geldi YESRİB cihetinden.. Üzerlerine boşandı. Bir yağmur ALLAH’ın Rahmetiyle birlikte..
İbrahîm Peygamberin mübârek gözleri yaşlarla doldu.:
Yâ İlâhî!. Bu hellâbı eksik etme kullarından bugünün HAKkı için!.”

“Hellâb.: Güneşli havada yağan yaz yağmuru”...
İbrahîm’in yürek kınından sıyrılan bu yalın dilek yerine ulaştı.:
İşte Nisan yağmurları bu DUÂnın Rahmetidir dünya yüzünde...
Göz yaşı; yağmuru, rahmeti çağırdı.
Gözyaşı, HAKk’ın herşeyi halkettiği SUyun, insan ruhunda gizli hülâsası...
Gözyaşı, kulun HAKk’a en yakın ve arada perde olmadığı ÂNda gelir..,.
Bunun şâhidi seher vakti mübârek bir ot vardır, bunun üzerine düşen Şebnem-i Mübârektir ki oradan ARŞ görünür.. ALLAH Hakkı için…
SUyun fışkırdığı gün, Cuma Günü idi.. O gün ALLAHu Âlem... Tavaf etti İbrahîm SUyu ve çevresini...
Nuh Peygamber zamanında aynı yere düşmüştü
Yakut-u Hadra sonra siyahlaştı, oldu Hacer-ül Esved...
Taş topladı inşa etti harcını zemzem ile yoğurarak Kâbe’yi HAKk’ın emriyle İbrahîm Peygamber...
Sonra koydu zemzem’e bakan tarafına Kâbe’nin Hacer-ül Esved’i...
Kurulmuştu Kâbe
Beyt-i Mâmur un yeryüzündeki HAKk’ın Rahmet adesesi... Bu basit, ulvî dekor içinde...
TAŞ, TOPRAK, ZEMZEM, HAKk’IN EMRi, PEYGAMBER ELİ İLE...
Bu sözlerde HAKk’ın enbüyük sırrı, bu perdelere bürünerek gizlendi.
Milyonlarca insan, dünya’nın her tarafından dönerler o tarafa. Binlerce insan mevsiminde oraya ziyâret için giderler.
Burası neresidir?
Kâbe... Nedir Kâbe?..
Dünya kurulalıdan beri O nokta malûm...
Lâ Mekânın Mekânda görünür Kapısı... Bunu Mekânda bulan dedik ya...
HAKk’ın arzu ve emri, Peygamber eli, Taş, Toprak, SU... Dört duvarla çevrili bir nokta...
Bu nokta da insanın nasıl yaratıldığı, niçin yaratıldığının sırrı gizli.
Bütün Peygamberler buranın etrafında bulunan mıntıkalarda doğdular.
Taş, toprak bol. SU yok denecek derecede az... Ağaç yok...
Güneşin kızgın şuaları altında... Bulunan şey oraya göre halk edilmiş gibi... Diken.. Hurma… Deve...
Küçük fakat büyük bir misâl bu...
Hepisi sıcağa, SUsuzluğa mütehammil yaratılmıştır... Kanaatkar hepsi nebatı, ağacı, hayvanı...

Diken nedir.: SUyunu havadan alır...
Hurma nedir.: SUyunu havadan alır...
Deve nedir.: SUyunu hörgüç deposundan alır...
Bunları ileride anlatacağız hemde ALLAH dilinden. Kelâmından...
İnsanın yaradılışı gizli bu mıntıkada... Bu taş topluluğu bugünkü hâlde değil o zamanlar...
İbrahîm Peygamber’in nahr hizasına kadar yüksek, hulkûma kadar. Yani göğsün üstüne kadar...
Cenubda siyah bir taş konmuş... Doğu cihetinde Mufaf, Hatem var... Arafat’a bakan yüz...
İbrahîm Peygamber... Gayri meskûn çıplak, kuşların bile uğramadığı yalçın taş tepelerle çevrili bu hâli araziye HAKk’ın Emriyle geldi...

Mekke İsmini sonradan buraya kim verdi? ALLAH Kelâmı'nda Ümmü’l- Kur’aKöylerin anası veya BEKKE diye bildirilmiştir.
Bütün gelmiş geçmiş Peygamberler, salât yaparlardı. Salât DUÂ demektir.
DUÂ edecekleri zaman ellerini, kollarını birlikte omuzlarından yukarı kaldırırlar, DUÂ ederlerdi.
Cihet düşünülmeden. Sabah vakti Sabah Yıldızı tarafına teveccüh ederlerdi.
Bu salât şekli Mi’rac’da Resûl-ü Ekrem’e namaz şeklinde emrolunduğu zaman tâdil-i erkân ile kollar kulaklara kadar indi. Secdeye giderken tekrar nahr hizasına eller kaldırılır. Mâlikîlerde hâlâ mevcuttur.

Bu yıldız tarafı nedir? Hatem o tarafa doğrudur.
Bu yıldız sabahları titremeğe başlar. Bakarsanız görürsünüz.
Bir ÂN olurki taş gibi hareketsiz kesilir. O zaman Seher Rüzgârı on dakika eser. Sabah Namazı vaktidir…
Dış Âlemi görmeyen, gözlerini çok küçükken kaybeden bir HAKk Âşıkı kelimelerle ifade edilemeyen ve sessiz de bırakılamıyan hislerini söğüt ağacından yapılan tellerle donatılmış sazında bu yıldızın ve vaktin hasretini çok güzel ifâde etmiştir:

“Ben bu sırra eremedim
Seher vakti göremedim
Yıldız gibi aktı geçti...” diyerek, Bu ilâhi Sırra =>Meltem gibi deyip geçmiştir...
Diğer bir HAKk Dostu da.:

“Bir avuç toprak için nedir bu kıyl ü kâl.
Ey Kerim-ü Zül Celâl...”
Hak Kelâmında.:
Sabah Yıldızına kasem ederim.
Seher vakti ne mübârek ÂNdır.
Sabah vakti melâikeler iner.
Sabah vakti rızıklar dağılır.
Sabah vakti çemen ve ağaçlar secdededirler.
Kuşlar, bütün mahlukatun ALLAH’ı tesbih ettiği zaman içinde bir
Vakitdir.
Resûl-ü Ekrem bir hadîsinde.:
Sabah Vaktini kaçırmayın!
“Kaçırmayınız” demiyor. Kaçırmayın!. buyurmuştur…
Bu laflar arasında büyük mânâ farkı vardır. “Kaçırmayın!” sözünde => “Dikkat edin, muhakkak kaçırmayın!”
Bunda; Resûl-ü Ekrem’in üzüntüsü gizlidir.
Kaçırırsınız! diye...
Seher Vaktinin Havasını ciğerlerinize doldurunuz.
Sabahı karşılayın, karşılayanın rızkı bol olur.
Bu Vakitte DUÂ edin, melaikeler DUÂnıza “Âmin!” derler. Muhakkak kabul olur…
Sabah Vakti Horoz Melâikeleri görürler. Bu haberi veren horoz mübârek bir hayvandır.
Horoza sövmeyiniz! Eziyet etmeyiniz!. Bir horoz bir köyü bütün felâketlerden korur.
Bu Vakitte ruhunu teslim eden Şâhid Mertebesine kavuşur.
Bu Vakti gaflet ve uyku ile geçirmeyiniz!..
Sabaha karşı doğan çocuk, Sâlih Kullardan olur.
Sabah Vakti şamata, gürültü yapmayınız!.. Sessiz ve sükut içinde olunuz!.
Sabah Vakti HAKk’ı çok zikrediniz! Sabah Vakti yapılan DUÂ ve niyaz geri çevrilmez…
Bütün bu sözler;
Hadîstir,Âyet’tir, Kudsî Hadistir…
Sabahın İnd-i İlâhiyyedeki kıymetini söyleyebilsem, ömrünüzde uyumazdınız!. Bunlar Resûl-ü Ekremin hadîsleridir.
Seher Vakti bir meltem eser. Bu meltem HAKk’tan büyük bir rahmetidir.
Her beldedeki seyyiâtı temizler. Yoksa insanların yaptığı seyyiât dünyayı mahvederdi.
Kıyamete yakın bu meltem, kesilecek bir sis alacak kentleri, dünya yüzünü...
Bir kent de, diyarda seyyiât çoğalırsa, HAKk’ı ne sûrette olursa olsun inkâr, "ALLAH yoktur!." diyenler çoğalırsa o şehirden bu meltem kesilir Sabah Vakti...
İslâm’dan başka dinler de şirk varsa da HAKk’a ne sûretle olur olsun inanç varsa meltem mevcuttur.
Sabah Vakti o ÂNda...
Fakat o da muhakkak HAKk’ın bir SEVgiLisi vardır, veya toprakta yatan bir VeLîsi.
Balıkçılar ancak bilir. Bu Meltem zamanında balıklar SU sathına çıkarlar. Bu ÂNda hiçbir hayvan SU içmez.
Bu sözler tuhaf ve garip gelirse de hakikattir. Müşâhade ederseniz anlarsınız. ALLAH Hakkı için bu doğrudur…
HAKk kelâmında.:
Kâinatta ne varsa ALLAH’ı tesbih ederler.
Kâinat, bir Hamd ve Senâ Mâbedidir. Sizler bunu ne işitir, ne görürsünüz onlar zikirlerini bilirler, insana serbestiyet ve bir irade verildiğinden insan bu Hamd ve Senâ harmonisinden ayrılmıştır.
Ve felâketler dertlere, belâlara kendi kendini atmıştır. Hırs ve heveslerine zebûn olmuştur…

Dönelim yine Kâbe’ye doğru... Burada HAKk’ın en büyük bir SIRRı vardır.
Topraktan yaratılan Âdem’in toprağı bu noktadan alınmıştır.
Âdem ve Havva bu mübârek topraklarda buluştular.
Yakud-u Hadra buraya düşmüştür. Nereden onu da sen düşün.
İster göktaşı, meteor taşı de... İster başka türlü söyle. Hepisi bize aynı yola çıkar...
İbrahîm Peygamber İsmâil’i bu mıntıkalarda Arafat’ta HAKk Yoluna kurban edecek.
HAKk, Cennet’ten koçu Cebrâil ile buraya gönderecekti İslâm’ın sonunda Kâbe’si oldu. İbrahîm Kâbe’de Hatem’e defnedildi
Resûl-ü Ekrem burada dünya’ya teşrif edecek. İlk vahy’i burada alacak... HAKk’ın Emirlerini buradan Cihan'a tebliğ edecekti…
HAKk’ın bu kızgın, SUsuz, sıcak yeri seçmesi HAKk Muradı’nın bir SIRRıdır.
Hep Peygamberleri HAKk bu mıntıkalarda teşrif ettirmiştir. Bu hikmet, ALLAH’ın dünya yüzündeki en büyük Tecellî Sırrı...
Hududsuz Kâinat’taki milyarlarca yıldızların, güneşlerin içinde Dünya’ya verdiği ni'met ve kıymet bu...
Bütün seyyarat devirlerini bu sırrı tesbih için yaparlar…
Gözyaşı ile insan yanaşır HAKk’a , arada perde olmadan... Sessiz gelen gözyaşı’dır bu...
Gözyaşında HAKk’ın ER RAHÎM
Merhameti gizlidir.
Döğünerek ağlamak HAKk İndinde yasaktır. Zirâ HAKk’ın Merhametiyle yarışa çıkmak olur. Dikkat edin!..
HAKk’ın emrine, dileğine, muradına...
Bunlardaki sırlara insanın aklı varamaz. Mantığa vurursan küfre girersin.
Kendindeki büyük, HAKk’ın Emânetini rencide etmiş olursun...
Bu sözlerimizi rencide etmeyiniz!. Akıl ve mantık ile zedelemeyin yalvarırım!..
Şahdamarından sana, senden yakın olan güç ve kudretleriyle ALLAH bu yakınlığı, "SU HAKKI" için murad etmiştir.
Bu laf, incelerin incesi bir laftır. Günlerce düşün!..
SUsuz insan, nebât, hayvan hatta cansız yok olur.
Onun için HAKk’a yanaşmak için SU ile abdest almak farz’dır. Yani HAKk’a yanaşmak için şarttır.
“Daimî abdestli olmak” kıymetini düşünmek gerek...
Rahmetullahi Aleyh Hocam bize emretmişti. Namaz abdesti üzerinizde olmadan.:
Konuşma! Yeme! Ve içme!..”
Burada SU’yun hakkı gizlidir, işte... Bu sözü hor görüp zedelemeyin!..
İster düşün, ister gülün, İster dudak bük, ister istihza edin!..
Bazı sözler vardır => Kelimeler yer değişir. Mânâ aynı gibi görünür amma...
Öyle değildir.:
gÖZden, yaş gelir.
Yaş, gelir gÖZden.
Yaş gÖZden, gelir..
Bunların mânâsı aynı gibidir. Fakat bunun farkını ancak RÛH sezer. Yukarıdaki sözler de bunun gibidir.
Bu yaşın gelişi, gözün yaş bezlerindendir...
Evet... Neden gelir?.. Onu getiren nedir?
Bunlar fennî, ilmî, tıbbî, ruhî birçok sebepler zincir perdesinin altında gizlenmiştir.
Hakıyki Sır ve Hikmet... “Her laf 40 boğumdur” demiş,
Kalb Gözü açık bir Türk islâm anası oğluna.: “Bunu içinde tut. Anlayamazlar. Belki zedelerler. Birini söyle yeter...” demiş...
Namazda konuşanın namazı bozulur bilir misin?..
Tekrar ediyorum namazda SU içilmez. Bir şey çiğnenmez.
Namaz Mi’rac’dır. RûH için KuL’a...
Bu hâlinle cesede ait olanı karıştırma ona... Cesedle mi’rac yalınız Resûl-ü Ekrem’e aittir. Taklid olur…
Mi’rac’da insan, Âdemiyet Hamulesiylesin. O Hamuleye melekler secde etti. Cesede değil...
O Hamule ALLAH’ındır... Ona hürmeten.: "Abdestli olmadan konuşma, içme, yeme!”... demişler Büyükler...
ALLAH’ı tam bilen için, Cennet =>o’nun için yük olur. Çünkü Cennet =>en büyük perde...
Cennettekiler, Cennete ısınır ve bağlanırlar. Hatta Dünyadan itibâren hayalleriyle bile...
Ve ALLAH dışında, bir şeye gönül verdiklerinden ALLAH ile aralarına perde çekilir...
Beşerî ne varsa onu silip ancak İlâhîliğin zuhurunu sağlar.
Her meydana çıkıp zuhur eden şey’in aslı, sırrı, o zuhur eden Şey’in içinde kalandır.
Bu sözü çok düşünmek gerek... Ondan sonra anlamak mümkündür.
Bazı sözler vardır akla sorarsan akıl halledemez.
Bu gibi şeyleri başka türlü konuşmak gerekir!..


Resim

Resim

Cedd.: Babanın babası veya ananın babası. * Büyüklük, azimlik. * Kat'edip geçmek. * Tâli'li olmak. * Kesmek.
Mübârek.: İlâhî Hayrın bulunduğu şey. Bereketlenmiş, çoğalmış. Bereketli, uğurlu. Hayırlı. Mes'ud. * Beğenilen, kendisine kızılan ve şaşılan kimse veya şey.
Şikâyet.: Sızlanma, sızıltı. * Haksız olan, haksız iş yapan bir kimseyi üst makama bildirmek.
Ma’sum.: Günahsız, suçsuz.
Mukaddes.: (Kuds. den) Takdis edilmiş olan. Temiz ve pâk. Noksan ve kusurdan müberra ve uzak olan. Her çeşit noksan, ayıp ve kusurlardan münezzeh ve uzak olan. Kudsî.
Niyaz.: f. Yalvarma, yakarma. DUÂ. * Rağbet ve istek. *Hâcet, ihtiyaç.
İhtiza.: Ateş yakıp alevlendirme.
Yesrib.: Medine-i Münevvere'nin müslümanlıktan evvelki ismi. (Bak: Medine)
Medine.: Şehir. * Hicazda Hz. Peygamberin (aleyhisselâm) türbesi bulunan şehirdir. Buranın İslâmiyyetten evvel ismi "Yesrib" idi.
Rahmet.: Merhamet, acımak, şefkat etmek, ihsan etmek, esirgemek. * Mc: Yağmur.
Şebnem.: f. Çiğ. Rutubet. Gece nemi. Neda.
ALLAHuâlem.: ALLAH bilir.
Tavaf.: Ziyâret etmek. Ziyâret maksadiyle etrafında dolaşmak. * Hacıların Kâbe etrafında yedi defa dolaşmaları.
Yakut.: Çeşitli renkleri olan kıymetli bir süs taşı.
Yakut-u Hudra.: Yeşil yakut.
Hacer.: Taş, kaya. * İsmail Peygamber aleyhisselâm'ın Anası'nın ismi.
Hacerü’l Esved.: (El-Hacer-ül Esved) Kâbe'de bulunan meşhur siyah taş. Rengi siyah olduğundan "Esved" denmektedir. (İslâm Ansiklopedisi'ne göre: Kâbe'nin şark köşesinde olup, yerden bir buçuk metre yükseklikte kapıya yakın bir yerde yerleştirilmiş, üç büyük ve bir kaç tane de küçük parçadan müteşekkil ve gümüş bir halka ile çevrili ve bir adı da El-Rûhu'l- Esved denilen taştır.) Rivâyetlere göre; bu semavî bir taş olup İbrahîm Aleyhisselâm'a Cebrâil Aleyhisselâm tarafından getirildi. Daha evvel Ebu Kubeys Dağı'nda muhafaza ediliyordu. Hz. Ömer Radiyallahu anhu, Hacer-i Esved'e yaklaşıp öpmüş ve demiştir ki.: "Çok iyi bilirim ki, sen zararı ve menfaatı olmayan bir taş parçasısın. Eğer Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın seni öptüğünü görmese idim, aslâ seni öpmezdim." (Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih Tercemesi) Kâbe'nin şark köşesinde ve yine yerden bir buçuk metre yüksekte diğer bir taş, El-Hacerü'l- Es'ad (Mes'ud) da vardır ki; tavaf esnâsında buna yalnız el ile temas edilir.
Beyt-i Ma’mûr.: İ'mar edilmiş ev. * Kâbe'nin bir ismi.
Adese.: Mercimek. * Mercek. Uzağı yakın veya yakını uzakta görmeğe yarayan dürbün veya mikroskop camı.
Ziyâret : Görüşmeğe gitmek. Bir kimseyi görmeye varmak.
Mıntaka.: (Mıntıka) Muayyen bir yer. Havali. Taraf. Kısım. Kuşak. Kenar. Yeryüzünde bir kısım. Bölge.
Şua’.: Bir ışık kaynağından uzanan ışık telleri.
Mütahammül.: dayanan.
Hörgüç.: Devenin sırtındaki tümsek.
Nahr.: Boğazlamak. Bir hayvanın göğsü üstünden bıçak vurup boğaz damarını kesmek. * İki şeyin birbirine göğüs göğüse olması. * Boyun. Boğaz çukuru. * Sadır. * Gündüzün evveli. * Namazda kıyamda iken sağ eli sol elin üstüne koymak.
Hiza.: Bir şeyin karşısı, mukabili. Bir doğru çizginin devamı ile hâsıl olan cihet, düzlük, sıra. * Devenin ve atın ayakları altında yere bastığı yerler. * Nalin. * Taraf.
Hulkum.: İnsan veya hayvan boğazı. Ağızdan mideye giden yol.
Cenub.: Güney. Şimalin zıddı olan taraf.
Arafat.: Mekkenin 16 kilometre doğusunda Hacıların arefe günü toplandıkları tepe ve bunun eteğindeki ova. Tepenin diğer bir adı Cebelü'r- Rahme (Rahmet dağı)dır. Âdem aleyhisselâm ile Havva Anamız Cennet'ten çıkarıldıktan sonra burada bir araya geldiler. İbrahîm Peygamber aleyhisselâm, Cebrâil aleyhisselâm ile burada konuştu. Hz. Muhammed aleyhisselâm yüzbin insana hitab eden veda hutbesini burada okudu. İnsan haklarını 14 asır önce burada dünyaya ilân etti.
Gayri meskûn.: Kimsenin iskan edip oturmadığı yer.
Mekke.: Hicaz'da Kâbe'nin bulunduğu en Mukaddes Şehrin ismidir. Aynı zamanda Hazret-i Peygamber aleyhisselâm'ın doğduğu şehirdir.
Bekke.: Mekke-i Mükerreme'nin eski ismi. * Bir yerde toplanmak. Bir yere cem'olmak. * İzdihamlık, kalabalık.
Taklid.: Takma, asma, kuşatma. * Benzetmeğe ve benzemeğe çalışmak. Benzerini yapmak. Birine benzemeğe çalışarak alay etmek. Sahte. Bir şeyin sahtesini yapmak.
Hamule.: f. Yük. Yük taşıyan nakil vasıtalarının yükü.
Secde : ALLAH'ın (c.c.) huzurunda yere kapanış. İbâdet ve ALLAH'a (c.c.) memnuniyetini ve itaatini bildirmek veya şükretmek için yere kapanarak alın, burun ucu, eller, dizler ve ayak uçları yere gelecek şekilde yapılan en büyük tazim ifâde eden hareket. Namazın bir rüknü.


El Ganîyy:

Resim

Er Rahîm.:

Resim


Resim

HZ. İBRAHîM VE HZ. İSMÂİL ALEYHİMASSELAM'IN KISSALARI
(Kıssalar - Kütub-u Sitte | Hadis Ansiklopedisi Prof.Dr. İbrahim Canan)

ـ4992 ـ1ـ عن ابن عبّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهما قال: ]أقْبَلَ إبْرَاهِيمُ بإسْمَاعِيلَ عَلَيْهِمَا السََّمُ وَأُمِّهِ وَهِىَ تُرْضِعُهُ، مَعَها شَنّةٌ، حَتّى وَضَعَهَا عِنْدَ الْبَيْتِ عِنْدَ دَوْحَةٍ فَوْقَ زَمْزَمَ في أعْلَى الْمَسْجِدِ، وَلَيْسَ بِمَكَّةَ يَوْمَئِذٍ أحَدٌ، وَلَيْسَ بِهَا مَاءٌ، فَوَضَعَهُمَا هُنَاكَ وَوَضَعَ عِنْدَهُمَا جَرَاباً فيهِ تَمْرٌ وَسِقَاءً فيهِ مَاءٌ. ثُمَّ قفى إبْرَاهِيمُ مُنْطَلِقاً فَتَبِعَتْهُ أمُّ إسْمَاعِيلَ. فقَالَتْ: يَا إبْرَاهِيمُ! أيْنَ تَذْهَبُ وَتَتْرُكُنَا بهذَا الْوَادِي الَّذِي لَيْسَ فيهِ أنِيسٌ وََ شَىْءٌ. فقَالَتْ لَهُ ذلِكَ مِرَاراً، وَجَعَلَ َ يَلْتَفِتُ إلَيْهَا. فَقَالَتْ لَهُ: اللَّهُ أمَرَكَ بِهذَا؟ قَالَ: نَعَمْ. قَالَتْ: إذاً َ يُضَيِّعُنَا، ثُمَّ رَجَعَتْ فَانْطَلَقَ إبْرَاهِيمُ، حَتّى إذَا كَانَ عِنْدَ الثَّنِيَّةِ حَيْثُ َ يَرُونَهُ، اِسْتَقْبَلَ بِوَجْهِهِ الْبَيْتَ، ثُمَّ دَعَا بِهَؤَُءِ الدَّعَوَاتِ، وَرَفَعَ يَدَيْهِ. فَقَالَ: رَبِّ إنِّي أسْكَنْتُ مِنْ ذُرَّيَّتِي بِوَادٍ غَيْرِ ذِي زَرْعٍ عِنْدَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِ، حَتّى بَلَغَ يَشْكُرُونَ. وَجَعَلَتْ أُمُّ إسْمَاعِيلَ تُرْضِعُهُ وَتَشْرَبُ مِنْ ذَلِكَ الْمَاءِ. فَلَمَّا نَفِدَ مَا في السِّقَاءِ عَطِشَتْ وَعَطِشَ وَلَدُهَا وَجَعَلَتْ تَنْظُرُ إلَيْهِ يَتَلَوَّى، أوْ قَالَ يَتَلَبَّطُ. فَانْطَلَقَتْ كَرَاهِيَةَ أنْ تَنْظُرَ إلَيْهِ، فَوَجَدَتِ الصَّفَا أقْرَبَ جَبَلٍ يَلِيهَا. فَقَامَتْ عَلَيْهِ ثُمَّ اسْتَقْبَلَتِالْوَادِي تَنْظُرُ، هَلْ تَرىَ أحَداً. فَلَمْ تَرَ أحَداً. فَهَبِطَتْ مِنَ الصَّفَا، حَتّى بَلَغَتِ الْوَادِي رَفَعَتْ طَرَفَ دِرْعِهَا ثُمَّ سَعَتْ سعْىَ ا“نْسَانِ الْمَجْهُودِ. حَتّى جاوَزَتِ الْوَادِيَ ثُمَّ أتَتِ الْمَرْوَةَ فَقَامَتْ عَليْهَا، فَنَظَرَتْ هَلْ تَرىَ أحَداً؟ فَلَمْ تَرَ أحَداً فَفَعَلَتْ ذلِكَ سَبْعاً. فذلِكَ سَعْيُ النَّاسِ بَيْنَهُمَا. فَلَمَّا أشْرَفَتْ عَلى الْمَرْوَةِ سَمِعَتْ صَوْتاً فَقَالَتْ: صَهْ، تُرِيدُ نَفْسَهَا. ثُمَّ تَسَمَّعَتْ فَسَمِعَتْ أيْضاً. فقَالَتْ: قَدْ أسْمَعْتَ إنْ كَانَ عِنْدَكَ غِوَاثٌ. فإذَا هِىَ بِالْمَلَكِ عِنْدَ مَوْضعِ زَمْزَمَ، فَبَحَثَ بِعَقِبِهِ، أوْ قَالَ بِجَناحِهِ. حَتّى ظَهَرَ الْمَاءُ فَجَعَلَتْ تُحَوِّضُهُ، وَتَقُولُ بِيَدِهَا هكذَا، وَجَعَلَتْ تَغْرِفُ مِنَ الْمَاءِ في سِقَائِهَا وَهُوَ يَفُورُ بَعْدَمَا تَغْرِفُ. قَالَ ابْنُ عَبّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهما. قَالَ #: يَرْحَمُ اللَّهُ أُمَّ إسْمَاعِيلَ لَوْ تَرَكَتْ زَمْزَمَ، أوْ قَالَ: لَوْ لَمْ تَغْرِفْ مِنَ الْمَاءِ لَكَانَتْ زَمْزَمُ عَيْناً مَعِيناً. فَشَرِبَتْ وَأرْضَعَتْ وَلَدَهَا. فقَالَ لَهَا الْمَلَكُ: َ تَخَافُوا الضَّيْعَةَ، فإنَّ للَّهِ تَعالى هَهُنَا بَيْتاً يَبْنِهِ هذَا الْغَُمُ وَأبُوهُ، وَإنَّ اللَّهَ َ يُضِيِّعُ أهْلَهُ. وَكَانَ الْبَيْتُ مُرْتَفِعاً مِنَ ا‘رْضِ كَالرَّابِيَةِ، تَأتيهِ السُّيُولُ فَتَأخُذُ عَنْ يَمِينِهِ وَعَنْ شِمَالِهِ، فَكَانَتْ كَذلِكَ حَتّى مَرَّتْ بِهِمْ رُفْقَةٌ مِنْ جُرْهِمٍ مُقْبِلِينَ مِنْ طَرِيقِ كَدَاءَ فَنَزَلُوا في أسْفَلِ مَكَّةَ فَرَأوْا طَائِراً عَائِقاً. فَقَالُوا: إنَّ هذَا الْطَّيْرَ لَيَدُورُ عَلى مَاءٍ، وَلَعَهْدُنَا بِهذَا الْوَادِى وََ مَاءَ فيهِ، فأرْسَلُوا جَرِيّاً أوْ جَرِيَّيْنَ، فإذَا هُمْ بِالْمَاءِ. فَرَجَعُوا فأخْبَرُوهُمْ. فَأقْبَلُوا، وَأُمُّ إسْمَاعِيلَ عِنْدَ الْمَاءِ. فَقَالُوا: تَأذَنِينَ لَنَا أنْ نَنْزِلَ عِنْدَكِ؟ قَالَتْ: نَعَمْ، وَلَكِنْ َ حَقَّ لَكُمْ في الْمَاءِ. قَالَوا: نَعَمْ. قَالَ النَّبِىُّ # فألْفَىأُمِّ إسْمَاعِيلَ وَهِىَ تُحِبُّ ا“نْسَ، فَنَزَلُوا. وَأرْسُلُوا الى أهْلِيهِمْ فَنَزَلُوا مَعَهُمْ، حَتّى إذَا كَانَ بِهَا أهْلُ أبْيَاتٍ مَنْهُمْ وَشَبَّ الْغَُمُ وَتَعَلّمَ الْعَرَبِيَّةَ مِنْهُمْ، وَأنْفُسَهُمْ وَأعْجَبَهُمْ حِينَ شَبَّ، فَلَمَّا أدْرَكَ زَوَّجُوهُ امْرَأةً مِنْهُمْ. وَمَاتَتْ أُمُّ إسْمَاعِيلَ. فَجَاءَ إبْرَاهِيمُ عَلَيْهِ السََّمُ بَعْدَ مَا تَزَوَّجَ إسْمَاعِيلُ يُطَالِعُ تَرِكْتَهُ فَلَمْ يَجِدْ إسْمَاعِيلَ فَسَألَ امْرَأتَهُ عَنْهُ. فَقَالَتْ: خَرَجَ يَبْتَغِى لَنَا. ثُمَّ سَألَهَا عَنْ عَيْشِهِمْ وَهَيْئَتِهِمْ. فقَالَتْ: نَحْنُ بَشَرٍ، نَحْنُ في ضِيقٍ وَشِدَّةٍ. فَشَكَتْ إلَيْهِ. قَالَ: فإذَا جَاءَ زَوْجُكِ فَاقْرَئِي عَلَيْهِ السََّمَ، وقُولِي لَهُ: يُغِيَّرُ عَتَبَةَ بَابِهِ. فَلَّمَا جَاءَ إسْمَاعِيلُ كَأنَّهُ آنَسَ شَيْئاً. فقَالَ: هَلْ جَاءَكُمْ مِنْ أحَدٍ؟ قَالَتْ: نَعَمْ شَيْخٌ كَذَا وَكذَا. فَسَألْنَا عَنْكَ فَأخْبَرْتُهُ، وَسَألَنِي عِيشَتِنَا فأخْبَرْتُهُ أنّا في جَهْدٍ وَشِدَّةٍ. قَالَ: فَهَلْ أوْصَاكَ بِشَىْءٍ؟ قَالَتْ: نَعَمْ. أمَرَنِي أنْ أقْرَأ عَلَيْكَ السََّمَ، وَيَقُولُ: غَيِّرْ عَتَبَةَ بَابِكَ. فقَالَ: ذلِكَ أبِي، وَقَدْ أمَرَنِي أنْ أُفَارِقَكِ، إلْحَقِي بِأهْلِكِ. فَطَلَّقَهَا وَتَزَوَّجَ مِنْهُمْ أُخْرَى، فَلَبِثَ عَنْهُمْ إبْرَاهِىمُ مَاشَاءَ أنْ يَلْبَثَ. ثُمَّ أتَاهُمْ بَعْدُ فَلَمْ يَجِدَهُ فَدَخَلَ عَلى امْرَأتِهِ فَسَألَهَا عَنْهُ. فَقَالَتْ: خَرَجَ يَبْتَغِي لَنَا شَيْئاً. قَالَ كَيْفَ حَالُكُمْ؟ وَسَألَهَا عَنْ عَيْشِهِمْ وَهَيْئَتِهِمْ، فَقَالَتْ: نَحْنُ بِخَيْرٍ وَسَعَةٍ، وَأثْنَتْ عَلى اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ فَقَالَ: مَا طَعَامُكُمْ؟ قَالَتِ اللَّحْمُ. قَالَ مَا شَرَابُكُمْ قَالَتِ الْمَاءُ. قَالَ اللَّهُمَّ بَارِكْ لَهُمْ في اللَّحْمِ وَالْمَاءِ. قَالَ # وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ يَوْمَئِذٍ حَبٌّ، وَلَوْ كَانَ لَهُمْ لَدَعَا لَهُم فيهِ. قَالَ: فَهُمَا َ يَخْلُو عَلَيْهِمَا أحَدٌ بِغَيْرِ مَكَّةَ إَّ لَمْ يُوَافِقَاهُ. قَالَ: فإذَا جَاءَ زَوْجُكَ فَاقْرَئِي عَلَيْهِ السَّمَ وَمُرِيهِ يُثَبِّتُ عَتَبَةَبَابِهِ. فَلَمَّا جَاءَ إسْمَاعِيلُ، قَالَ: هَلْ أتَاكُمْ مِنْ أحَدٍ؟ قَالَتْ: نَعَمْ. أتَانَا شَيْخٌ حَسَنُ الْهَيْئَةِ، وَأثْنَتُ عَلَيْهِ، فَسَألَنِي عَنْكَ فأخْبَرْتُهُ، فَسَألَنِي كَيْفَ عَيْشَنَا؟ فَأخْبَرْتُهُ أنَّا بِخَيْرٍ. قَالَ فَأوْصَاكَ بِشَىْءٍ؟ قَالَتْ: نَعَمْ، هُوَ يَقْرأ عَلَيْكَ السَّمُ، وَيَأمُرُكَ أنْ تُثَبِّتَ عَتَبَةَ بَابِكَ. قَالَ: ذَاكَ أبِي، وَأنْتِ الْعَتَبَةُ، أمَرَنِي أنْ أُمْسِكَكِ. ثُمَّ لَبِثَ عَنْهُمْ مَا شَاءَ اللَّهُ. ثُمَّ جَاءَ إلَيْهِمْ بَعْدَ ذلِكَ وَإسْمَاعِيلُ يَبْرِي نَبًْ لَهُ تَحْتَ دَوْحَةٍ قَرِيباً مِنْ زَمْزَمَ. فَلَمَّا رَآهُ قَامَ إليْهِ، وَصَنَعَا كَمَا يَصْنَعُ الْوَالِدُ بِوَلَدِهِ وَالْوَلَدُ بِالْوَالِدِ. ثُمَّ قَالَ: يَا إسْمَاعِيلُ إنَّ اللَّهَ أمَرَنِي بِأمْرٍ. قَالَ: فَاصْنَعْ مَا أمَرَكَ رَبُّكَ. قَالَ: وَتُعِيِنُنِي؟ قَالَ: وَأُعِينُكَ. قَالَ: إنَّ اللَّهَ أمَرَنِي أنْ أبْنِيَ بَيْتاً هَهُنَا، وَأشَارَ الى أكَمَةٍ مُرْتَفِعَةٍ عَلى مَا حَوْلَهَا. قَالَ: فَعِنْدَ ذلِكَ رَفَعَا الْقَواعِدَ مِنَ الْبَيْتِ. فَجَعَلَ إسْمَاعِيلُ يَأتِي بِالْحِجَارَةِ وَإبْرَاهِيمُ يَبْنِي، حَتَّى إذَا ارْتَفَعَ الْبَنَّاءُ جَاءَ بِهذا الْحََجَرِ فَوَضَعَهُ لَهُ فَقَامَ عَلَيْهِ وَهُوَ يَبْنِي، وَإسْمَاعِيلُ يُنَاوِلُهُ الْحِجَارَةَ، وَهُمَا يَقُوَنِ: رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا إنَّكَ أنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ. قَالَ فَجَعََ يَبْنِيَانِ حَتّى يَدُورَا حَوْلَ الْبَيْتِ، وَهُمَا يَقُوَنِ: رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا إنَّكَ أنْتَ السّمِيعُ الْعَلِيمُ[. أخرجه البخاري بهذا اللفظ. ولم يذكر البارزي ما بعد قوله: ولو كان لهم حبّ دعا لهم فيه، الى آخر الحديث. واللَّه اعلم.»الدَّوحةُ« الشجرة العظيمة.و»الثَّنِيَّةُ« الطريق في العقبة، وقيل: ما ارتفع منها من ارض.وقولها: »صه« أي لما سمعت الصوت سكتت نفسها لتتحققه .»تَحَوِّضُه« أي تجعل له حوضاً يجتمع الماء فيه.و»الضَّيعةُ« الضياع والحاجة.و»المَعينُ« الماء الجاري الظاهر الذي يتعذر أخذه.و»العَائفُ« المتردد حول الماء.و»أنس شَيْئاً« أي أبصر أثر أبيه وبركة قدومه

(4992)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Hz. İbrahîm beraberinde Hz. İsmâill aleyhimasselam ve onu henüz emzirmekte olan annesi olduğu halde ilerledi. Kadının yanında bir de SU tulumu vardı. Hz. İbrahîm, kadını Beyt'in yanında Devha denen büyük bir ağacın dibine bıraktı. Burası Mescid'in yukarı tarafında ve zemzemin tam üstünde bir nokta idi. O gün Mekke'de kimse yaşamıyordu, orada hiç SU da yoktu. İşte Hz. İbrahîm Anne ve Çocuğunu buraya koydu, yanlarına, içerisinde hurma bulunan eski bir azık dağarcığı ile SU bulunan bir tuluk bıraktı.

Hz. İbrahîm aleyhisselam bundan sonra (Emr-i İlahî ile) arkasını dönüp (Şam'a gitmek üzere) oradan uzaklaştı. İsmâil'in Annesi, İbrahîm'in peşine düştü (ve ona Kedâ'da yetişti).: "Ey İbrahîm, bizi burada, hiçbir insanın hiçbir yoldaşın bulunmadığı bir yerde bırakıp nereye gidiyorsun?" diye seslendi. Bu sözünü birkaç kere tekrarladı.
Hz. İbrahîm, (emir gereği) ona dönüp bakmadı bile. Anne, tekrar (üçüncü kere) seslendi.: "Böyle yapmanı sana ALLAH mı emretti?" dedi.
Hz. İbrahîm bunun üzerine "Evet!" buyurdu.
Kadın.: "Öyleyse (Rabbimiz Hafîzimizdir), bizi burada perişan etmez!" dedi, sonra geri döndü.
Hz. İbrahîm de yoluna devam etti. Kendisini göremeyecekleri Seniyye (tepesine) gelince Beyt'e yöneldi, ellerini kaldırdı ve şu DUÂları yaptı.: "Ey Rabbimiz!. Âilemden bir kısmını, senin hürmetli Beyt'inin yanında, ekinsiz bir Vâdi'de yerleştirdim -namazlarını Beyt'inin huzurunda dosdoğru kılsınlar diye-. Ey Rabbimiz! Sen de insanlarda mü'min olanların gönüllerini onlara meylettir ve onları meyvelerle rızıklandır ki, onlar da ni'metlerinin kadrini bilip şükretsinler"
(İbrahim 37).

İsmâil'in Annesi, çocuğu emziriyor, yanlarındaki SUdan içiyordu. Kaptaki SU bitince SUsadı, (sütü de kesildi), çocuğu da SUsadı (İsmâilbu esnâda iki yaşında idi). Kadıncağız (SUsuzluktan) kıvranıp ızdırap çeken çocuğa bakıyordu. Onu bu halde seyretmenin acısına dayanamayarak oradan kalkıp, kendisine en yakın bulduğu Safa Tepesi'ne gitti. Üzerine çıktı, birilerini görebilir miyim diye (o gün derin olan) vâdiye yönelip etrafa baktı, ama kimseyi göremedi. Safa'dan indi, Vâdiye ulaştı, entarisinin eteğini topladı. Ciddi bir işi olan bir insanın koşusuyla koşmaya başladı. Vâdiyi geçti. Merve Tepesi'ne geldi, üzerine çıktı, oradan etrafa baktı, bir kimse görmeye çalıştı. Ama kimseyi göremedi. Bu gidip gelişi yedi kere yaptı. İşte (hacc esnasında) iki tepe arasında hacıların koşması/say yapmak buradan gelir..

Anne, (bu sefer) Merve'ye yaklaşınca bir ses işitti. Kendi kendine.: "Sus!." dedi ve sese kulağını verdi. O sesi yine işitti. Bunun üzerine.: "(Ey Ses Sâhibi!) SEN sesini işittirdin, bir yardımın varsa (gecikme)!." dedi. Derken ZeMZeM'in yanında bir melek (tecelli etti). Bu Cebrâil aleyhisselâm idi. Cebrâil aleyhisselâm, Kadına seslendi.: "Sen kimsin?" Kadın.: "Ben Hacer'im, İbrahîm'in Oğlunun Annesi..."
"İbrahîm sizi kime tevkil etti/bıraktı?"
"ALLAH TeALÂ'ya."
"Her ihtiyacınızı görecek ZÂT'a tevkil etmiş."
Ayağının ökçesi -veya kanadıyla- yeri eşeliyordu. Nihâyet SU çıkmaya başladı. Kadın (boşa akmaması için) SUyu eliyle havuzluyordu. Bir taraftan da SUdan kabına doldurdu. SU ise, kadın aldıkça dipten kaynıyordu."


İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) dedi ki.: "ALLAH, İsmâil'in Annesine rahmetini bol kılsın, keşke ZeMZeM'i olduğu gibi akar bıraksaydı da avuçlamasaydı. Bu takdirde (zemzem, kuyu değil) akarsu olacaktı."

Kadın SUdan içti, çocuğunu da emzirdi.
Melek, Kadına.: "Zâyi ve helak oluruz diye korkmayın! Zîra, ALLAH TeALÂ Hazretleri'nin burada bir Beyt'i olacak ve bunu da şu çocuk ve babası binâ edecek. ALLAH TeALÂ Hazretleri o işin Sâhiblerini zâyi etmez!" dedi.
Beyt yerden yüksekti, tıpkı bir tepe gibi. Gelen seller sağını solunu aşındırmıştı.

Kadın bu şekilde yaşayıp giderken, oraya Cürhüm'den bir kâfile uğradı. Oraya Kedâ Yolu'ndan gelmişlerdi. Mekke'nin aşağısına konakladılar. Derken orada bir kuşun gelip gittiğini gördüler.
"Bu kuş SU üzerine dönüyor olmalı, (burada SU var). Halbuki biz bu Vâdide SU olmadığını biliyoruz!" dediler. Durumu tahkik için, yine de bir veya iki atik adam gönderdiler. Onlar SUyu görünce geri dönüp haber verdiler. Cürhümlüler oraya gelip, SUyun başında İsmâil'in Annesini buldular.
"Senin yanında konaklamamıza izin verir misin?" dediler.
Kadın.: "Evet! Ama SUda hakkınız olmadığını bilin!" dedi.
Onlar da.: "Pekalâ!." dediler.


Aleyhissalâtu ve's-selâm der ki: "Ünsiyet istediği bir zamanda bu teklif İsmâil'in Annesine uygun geldi. Onlar da oraya indiler. Sonra geride kalan adamlarına haber saldılar. Onlar da gelip burada konakladılar. Zamanla orada çoğaldılar. Çocuk da büyüdü. Onlardan Arapça'yı öğrendi. Büyüdüğü zaman onlar tarafından en çok sevilen, hoşlanılan bir genç oldu. Büluğa erince, kendilerinden bir kadınla evlendirdiler. Bu sırada İsmâil'in Annesi vefat etti.

Derken Hz. İbrahîm aleyhisselam, İsmâil'in evlenmesinden sonra oraya gelip, bıraktığı (hanımını ve oğlunu) aradı. İsmâil'i bulamadı. Hanımından İsmâil'i sordu.
Kadın.: "Rızkımızı tedarik etmek üzere (avlanmaya) gitti" dedi.
Hz. İbrahîm, bu sefer geçimlerini, hallerini sordu.
Kadın.: "Halimiz fenâ, darlık ve sıkıntı içindeyiz!" diyerek şikayetvâri konuştu.
Hz. İbrahîm.: "Kocan gelince, ona benden selâm et ve "kapısının eşiğini değiştirmesini" söyle!" dedi.
İsmâil geldiği zaman, sanki bir şey sezmiş gibiydi.: "Eve herhangi bir kimse geldi mi?" diye sordu.
Kadın.: "Evet şu şu evsafta bir ihtiyar geldi. Senden sordu, ben de haberini verdim, yaşayışımızdan sordu, ben de sıkıntı ve darlık içinde olduğumuzu söyledim" dedi.
İsmâil.: "Sana bir tavsiyede bulundu mu?" dedi.
Kadın: "Evet! Sana söylememi emretti ve kapının eşiğini değiştirmeni söyledi!" dedi.
İsmâil.: "Bu babamdı. Seninle ayrılmanı bana emretmiş. Haydi artık ailene git!" dedi ve hanımını boşadı. Cürhümlülerden bir başka kadınla evlendi.

Hz. İbrahîm onlardan yine uzun müddet ayrı kaldı. Bilâhare bir kere daha görmeye geldi. Yine İsmâil'i evde bulamadı. Hanımının yanına gelip, İsmâili sordu.
Kadın.: "Mâişetimizi kazanmaya gitti!" dedi.
Hz. İbrahîm.: "Hâliniz nasıldır?" dedi, geçimlerinden, durumlarından sordu.
Kadın.: "İyiyiz, hayır üzereyiz, bolluk içindeyiz" diye ALLAH'a hamd ve senâda bulundu.
"Ne yiyorsunuz?" diye sordu.
Kadın.: "Et yiyoruz!" dedi.
"Ne içiyorsunuz?" diye sorunca da.: "SU!" dedi.
Hz. İbrahîm.: "ALLAHım, et ve SUyu haklarında mübarek kıl!." diye DUÂ ediverdi."


Aleyhissalâtu vesselâm der ki.: "O gün onların hububatı yoktu. Eğer olsaydı Hz. İbrahîm, hububatları için de DUÂ ediverirdi."

İbnu Abbas der ki.: "Bu iki şey (et ve SU) Mekke'den başka hiçbir yerde Mekke'deki kadar sıhhata muvafık düşmez (karın sancısı yaparlar). Bu, Hz. İbrahîm'in DUÂsının bir bereketi ve neticesidir).

(Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hz. İbrahîm'den anlatmaya devam etti:)
"İbrahîm (İsmâil'in hanımına) dedi ki.: "Kocan geldiği zaman, benden ona selâm söyle ve kapısının eşiğini sabit tutmasını emret! (Çünkü eşik, evin dirliğidir)."
Hz. İsmâil gelince (evde babasının kokusunu buldu ve).: "Yanınıza bir uğrayan oldu mu?" diye sordu.
Kadın.: "Evet, bize yaşlı bir adam geldi, kılık kıyafeti düzgündü! " dedi ve (ihtiyar hakkında) bir kısım övgülerden sonra.: "Sana bir tavsiyede bulundu mu?" diye sordu.
Kadın.: "Evet sana selâm ediyor, kapının eşiğini sabit tutmanı emrediyor" dedi.
Hz. İsmâil.: "Bu Babamdı. Eşik de sensin, seni tutmamı, evliliğimizin devamını emrediyor! (Sen yanımda değerli idin kıymetin şimdi daha da arttı" der ve Kadın, İsmâil'e on erkek evlâd doğurur.

Sonra, Hz. İbrahîm ALLAH'ın dilediği bir müddet onlardan ayrı kaldı. Derken bir müddet sonra yanlarına geldi. Bu sırada Hz. İsmâil zemzemin yanında Devha Ağacı'nın altında kendisine ok yapıyordu. Babasını görünce ayağa kalkıp karşılamaya koştu. Baba-Oğul karşılaşınca yaptıklarını yaptılar (kucaklaştılar, el, yüz, göz öpüldü).
Sonra Hz. İbrahîm.: "Ey İsmâil! ALLAH TeALÂ Hazretleri bana ciddî bir iş emretti" dedi.
İsmâill de.: "Rabbinin emrettiği şeyi yap!" dedi.
Hz. İbrahîm.: "Bu işte sen yardım edecek misin?" diye sordu.
O da.: "Evet sana yardım edeceğim!" diye cevap verdi.
Bunun üzerine Hz. İbrahîm.: "ALLAH TeALÂ Hazretleri bana burada bir Beyt yapmamı emretti!" diyerek atrafına nazaran yüksekçe bir tepeyi gösterdi."


(İbnu Abbas) dedi ki.: "İsmâil'le İbrahîm işte orada Ka'be'nin (daha önceki) temellerini yükselttiler. Hz. İsmâil taş getiriyor, Hz. İbrahîm de duvarları örüyordu. Bina yükselince, Hz. İsmâil, Babası için (bugün Makam olarak bilinen) şu taşı getirdi. Yükselen duvarı örerken, Hz. İbrahîm (iskele olarak) onun üstüne çıkıyordu. İsmâil de ona (aşağıdan) taş veriyordu.
Bu esnada onlar.: "Ey Rabbimiz (Bu hizmetimizi) bizden kabul buyur! Sen gören ve bilensin!" diyorlardı."


İbnu Abbas der ki.: "Hz. İsmâil ve Hz. İbrahîm binâyı yaparken (zaman zaman) etrafında dolaşarak.: "Ey Rabbimiz (bu hizmetimizi) bizden kabul buyur! Sen işiten ve bilensin!" (Bakara 2/127) diye DUÂ ediyorlardı." [Buhârî, Enbiya 8.]


Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.: "Horoza sövmeyiniz. Çünkü o namaz için uyandırır." buyurdu.
(Zeyd İbni Hâlid el-Cühenî radıyallahu anh'den; Ebû Dâvûd, Edeb 115. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, IV, 115; V, 193.)

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.: "Horozun öttüğünü işittiğiniz vakit, ALLAH'tan lutfunu ihsan etmesini isteyiniz; çünkü o bir melek görmüştür. Eşeğin anırmasını işittiğiniz vakit de şeytandan ALLAH'a sığınınız; çünkü o bir şeytan görmüştür." buyurdu.
(Buhârî, Bed'ü'l-halk 15; Müslim, Zikr 82; Ebû Dâvûd, Edeb 115; Tirmizî, Daavât 56).

Resim---Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu.: "İnsanlar yatsı namazı ile sabah namazındaki fazilet ve sevabı bilselerdi, emekleyerek bile olsa mutlaka câmiye, cemaate gelirlerdi"
(Buhârî, Ezân 9, 32; Müslim, Salât 129 Ayrıca bk Tirmizî, Mevâkît 52; Nesâî, Mevâkît 22, Ezân 31)


Resim

Beyt-i Mâ’mur.:

وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ
Resim---“Vel beyti'l- ma’mûri.: (Meleklerin gökte tavaf ettikleri) Beyt-i Ma’mur’a,” (Tûr 52/4)

Ümmü’l- Kur’a ve BEKKE.:
Mekke, Kur’ân-ı Kerîm’de “Ümmü’l-Kurâ”, “Bekke” ve “el-Beledü’l-Emîn” isimleriyle de zikredilmiştir. Mekke ve Bekke, Bâbil lisânında “beyt: ev” mânâsında olup Amâlikalılar tarafından, bu yerin ismi olarak kullanılmıştır.Mekke, güneyde Yemen’e, kuzeyde Akde-niz’e, doğuda Basra körfezine ve batıda Kızıldeniz’in limanı Cidde’ye komşu olup Afrika istikâmetine giden yolların kesişme noktasında, iktisâdî yönden çok müsâit bir mevkîde bulunmaktadır. Şehrin kurulduğu kısma “Batn-ı Mekke”, Mescid-i Harâm’ın bulunduğu yere ise “el-Bathâ” denilmektedir.


وَهَذَا كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ مُبَارَكٌ مُّصَدِّقُ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَلِتُنذِرَ أُمَّ الْقُرَى وَمَنْ حَوْلَهَا وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ يُؤْمِنُونَ بِهِ وَهُمْ عَلَى صَلاَتِهِمْ يُحَافِظُونَ
Resim---“Ve hâzâ kitâbun enzelnâhu mubârekun musaddıkullezî beyne yedeyhi ve li tunzire ummel kurâ ve men havlehâ, vellezîne yu’minûne bil âhireti yu’minûne bihî ve hum alâ salâtihim yuhâfizûn (yuhâfizûne).: Bu (Kur'ÂN), Ümmü'l-kurâ (Mekke) ve çevresindekileri uyarman için sana indirdiğimiz ve kendinden öncekileri doğrulayıcı mübârek bir kitaptır. Âhirete inananlar buna da inanırlar ve onlar namazlarını hakkıyla kılmaya devam ederler.” (En’âm 6/92)

إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِّلْعَالَمِينَ
Resim---“İnne evvele beytin vudia li'n- nâsi lellezî bi bekkete mubâreken ve huden li'l- âlemîn (âlemîne).: Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mâbet), Mekke'deki (Kâbe)dir.” (Âl-i İmrân 3/96)

Sebbaha:


يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ
Resim---“Yesebbihu lillahi ma fi's-semâvâti ve ma fi'l-ardi'l- Meliki'l- Kuddusi'l- Azîzil'- Hakîmi.: Göklerde ve yerde olanların hepsi, mülkün sahibi, eksiklikten Münezzeh, Azîz ve Hakîm olan ALLAH'ı tesbih eder.” (Cumâ 62/1)


وَالسَّمَاء وَالطَّارِقِ
Resim---Ve's- semâi ve't- târık(târıkı).: Gökyüzüne ve Târık'a (sabah yıldızına) yemin ederim. (Târık 86/1)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s) ALLAH Dostu Der ki; SU-Cilt II

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

Çok değerli eserlerini bizlerle paylaştığı için Münir Derman Hocamız'a çok teşekkür ediyoruz. Hocamızın yüzündeki bir "tebessüm" bir dünyaya değil binlerce dünyaya bedel...
Çok Sevgili Kul İhvâni Hocamız, Münir Derman Hocamız'ın anlatmaya çalıştıklarını daha GÜLce anlayalım diye, eserlerde ilgili yerlere kelimeleri, hadis ve âyetleri açıklamaları ile beraber eklemekte. Kendisine "SU" gibi teşekkür etmek isteriz İnşâe ALLAH!..


Resim

Su!
Suu!..
Suuu!...
Suuuu!...

Beden İKLiminde Su!
Nefs İKLiminde Suu!.
Kalb İKLiminde Suuu!..
RuH İKLiminde Suuuu!...
Ve İŞ-in DosDOĞru-SU:
ASL-ın AYN-ı Bir Damla SU!.


Resim

"Eûzu billâhi’s-semî'il-alîmi mine’ş-şeytani’r-racîmi min hemzihi ve nefhihi ve nefsih .: Kovulmuş şeytanın dürtmesinden, üflemesinden ve kötü nefesinden her şeyi en iyi işiten ve bilen ALLAH'a sığınırım."

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَاللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِن مَّاء فَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى بَطْنِهِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى أَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللَّهُ مَا يَشَاء إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Resim---“Vallâhu halaka kulle dâbbetin min mâin, fe minhum men yemşî alâ batnih(batnihi) ve minhum men yemşî alâ ricleyn(ricleyni) ve minhum men yemşî alâ erba’(erbain), yahlukullâhu mâ yeşâu, innellâhe alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun): ALLAH, her canlıyı “SU” dan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürümekte, kimi iki ayağı üzerinde yürümekte, kimi de dört (ayağı) üzerinde yürümektedir. Allah, dilediğini yaratır. Hiç şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.” (Nûr 24/45)

AHMED: ezel-ebed TEK HAMD eden, HAMD etmekte Duyulan ve Uyulan AHAD ALLAH celle celâluhunun AHMEDullahı aleyhi's-selâm.
RAHMET: ÂLEMlerin Hakikat-ı MuhaMMed RüŞD RAVZAsı aleyhi's-selâm:

Resim

zAHMETime rAHMET SAĞar!
Derd-i DermÂN-ım SEV-giye
Ha-CERR-in gÖZ Yaşı YAĞar!
YÜREKlere ZeM! ZeM! Diye

TavAFF-a TarAFF ÇAĞrısı
AYN-ında ASL-ın AĞrısı
RASÛLULLAH-ın SÎN-esi
“BİZ BİR-İZ BİL-e BAĞRI ..

sallallahu aleyhum ve sellem


ZEVK 4661

Küllî ŞEYin SeBaBâ .. “OL-ÂN.. O.. Şu.. Bu!.. Buu!..” Diye
cANlar CeNGindeki CihÂN!.. ELeST-MaHŞeR.. “HUu! HUu!” Diye
İsmÂİL
-in DuDakları SıRR-ı SıFır.. “SUu! SUu!” Diye
SeBBaha RaKSında SiSteM!. “Lâ Hüve İllâ Huu!” Diye


08.111.11 03:35
trstkk..brsbrs..


Resim

zEM!-zEM! zeVKiMMM-İZ kısaca...

İbrahim aleyhi's-selâm, çok güzel ve sevgili Eşi Sârâ Anamızın kıskançlığı sonucu ve ASLında Cenab-ı HaKK’ın emri üzerine câriyeden hanımı Hacer vANAmızı ve henüz süt emmekte olan oğlu BeBe-NeBî İsmail aleyhi's-selâm'ı DEVE-lere bindirip Kudus’ten MeKke’ye 1235 kilometrelik HaCERRin HiCiRRi BAŞladı..
YOL ve YOLUk bitince YOLcular kaldı YOLDAŞ AYRıldı..


Resim---Buharî'nin İbn Abbas'dan rivayet ettiğine göre, İbn Abbas radiyallahu anhu şöyle demiştir:
"İbrahim aleyhisselam Hâcer ile henüz meme emmekte olan oğlu İsmail aleyhisselam'i Mekke'nin bulunduğu yere, Zemzem'in üstündeki büyük bir ağacın yanına getirip bıraktı.
O gün Mekke'de hiç kimse olmadığı gibi su da yoktu.
İbrahim aleyhisselam, ana ile oğlun yanına bir dağarcık hurma ile bir kap su bırakmıştı.
Sonra İbrahim aleyhisselam ayrılırken İsmail aleyhisselam'in annesi, arkasından:
"Ey İbrahim, bizi ne insan, ne de hiç bir şey bulunmayan bu vâdide bırakıp nereye gidiyorsun?" dedi.
Hacer bu soruyu tekrar ettikçe, İbrahim aleyhisselam ona dönüp bakmıyordu.
Bunun üzerine Hacer: "Bunu sana Allah mı emretti?" diye sorunca,
İbrahim aleyhisselam: "Evet!" dedi.
Hacer: "Öyle ise Allah bizi zayi etmez!" dedi.

(Başka bir rivayette Hacer: "Bizi kime bırakıyorsun?" deyince, İbrahim aleyhisselam: "Allah'a!" dedi. Hacer: "Razı oldum!" diyerek döndü.)
Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam Hacer'le İsmail'den ayrıldıktan ve bunlar tarafından görülemeyecek şekilde uzaklaştıktan sonra Seniyye mevkiine geldi.
Burada Beyt-i Şerif'in yerine dönerek ellerini kaldırdı ve şu duayı okudu:


رَّبَّنَا إِنِّي أَسْكَنتُ مِن ذُرِّيَّتِي بِوَادٍ غَيْرِ ذِي زَرْعٍ عِندَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِ رَبَّنَا لِيُقِيمُواْ الصَّلاَةَ فَاجْعَلْ أَفْئِدَةً مِّنَ النَّاسِ تَهْوِي إِلَيْهِمْ وَارْزُقْهُم مِّنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ
Resim---“Rabbenâ innî eskentu min zurriyyetî bi vâdin gayri zî zer’ın inde beytilkel muharremi rabbenâ li yukîmus salâte fec’al ef’ideten minen nâsi tehvî ileyhim verzukhum mines semerâti leallehum yeşkurûn(yeşkurûne): Ey Rabbimiz! Ey sahibimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını senin Beyt-i Harem'inin (Kâbe'nin) yanında, ziraat yapılmayan bir vâdiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ki bu nimetlere şükrederler.” (İbrahîm 14/37)

İsmail aleyhisselam'ın Annesi ağacın altında oturdu.
Oğlunu yan tarafına koyarak su kırbasını beline bağlayıp ondan içiyor ve oğlunu emziriyordu.
Nihayet kırbadaki su bitmiş, erzak tükenmişti.
Çocuğunun susuzluktan kıvrandığını görüyordu.
Gördüğü kötü manzara karşısında çocuktan ayrıldı, biraz ilerdeki Safa Tepesine çıktı.
Etrafa bakındı, kimseyi görmek mümkün değildi.
Oradan indi, eteğini toplayıp çevik bir insan tavrıyla sa'y ederek vâdiyi geçti. Merve'ye geldi.
Burada da durup bir tek insan görebilmek ümidi ile etrafa bakındı.
Burada da kimseyi göremedi. Bu hali 7 defa tekrar etti."

(Buharî)


Mekke'de hiçbir insan yok!.
İçecek su da yok!.
Bırakılan birazcık hurma ve bir miktar da su!
Yokluk, Issızlık ve SESsizlik İçinde çok ZORda HaCERR Anamız!
Kocaya- Babaya-Rasûle ve ALLAH-a taMM teslimiyet!..

Su yok! Süt yok! Bebe NeBînin feryadı ve ANAnın çırpınışı var!
Rahmân ve Rahîm Memeleri..
SâFâ ve MeRVe TePeleri..
Yüreğinde kUYu ÖR-dü..
“Yok!” ların Yokluğunda
Bir damla sperm.. Bir Yudum Süt Yurdu..
Kaynayan “SU!” yu GÖR-dü:
Oğlunun Topuğunda
“zeM: DuR! zeM:DuR!” bUYurdu..

Ve de raHMini HaVZu’l- HACCu’l- Ha-CERR eyledi..
HaCERRü’l- eSVeD, SıRR-ı SüVEYDÂ SÖYYledi..

Zâhir zeM-i İle Bâtın zeMi CEM’ÂN SÜT-ü OL! Arak EMMilirken ÜMMünden;


Resim---CebrÂİL aleyhi's-selâm İSM-ÂİL aleyhi's-selâmın ANAsına: “Sakın: “Helâk oluruz, zarara uğrarız!” diye korkmayın!. İşte şurası Beytullah'ın (Kabe'nin) yeridir. O beyti şu çocukla babası yapacaktır. Muhakkak ki, Cenâb-ı Hak o işin ehlini zayi etmez” buyurdu.
(Buharî, Bedü'l-Halk: 29)


Ahh! Ha-CeRR Anam Ahh!
“zeM: DuR! zeM:DuR!” DEmeseydin!


Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Allah, İsmâil'in annesi Hacer'e rahmet etsin. O, Zemzem'i kendi haline bıraksaydı veya avuçlamasaydı; muhakkak Zemzem akar, bir ırmak olurdu.”
(Buharî, Bedü'l-Halk: 29)


Her HücRRenin Gıdası, Şifâsı, sefâsı “zeM: DuR! zeM:DuR!”

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Zemzem ne niyetle içilirse onun için şifâdır” buyurmuştur.( İbni Mâce, Sünen)

Resim

zAHMET-i Bil!
rAHMET-i Bul!
AHMETle OL!
GEL-ip GEÇ-me!
“zeM! zeM!” i OTURup İÇ-me!


AHMED:
ezel-ebed TEK HAMD eden, HAMD etmekte Duyulan ve Uyulan AHAD ALLAH celle celâluhunun AHMEDullahı aleyhi's-selâm.
RAHMET: ÂLEMlerin Hakikat-ı MuhaMMed RüŞD RAVZAsı aleyhi's-selâm:
[/b]

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ
Resim---“Ve mâ erselnâke illâ rahmeten li’l- âlemîn (âlemîne) : (Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ 21/107)


İbni Abbas'tan (r.a.) gelen bir rivayette, Peygamberimizin, Zemzem suyunu ayakta olduğu halde içtiği rivayet edilir.

Resim---İbni Abbas radiyallahu anhu : “Ben Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem e ZemZem ikram ettim, ayakta içti.”
(Müslim, Eşribe: 117; İbni Mace, Eşribe: 21)

“zeM: DuR! zeM:DuR!” DIŞındaysa Kıyamda –AYAKta İçmek HaRaMdı:

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Sizden biriniz ayakta su içmesin. Her kim unuturda içerse kusmaya çalışsın” buyurmuştur
(Müslim, Eşribe Hadis 116)

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Eğer ayakta su içen kimse midesine verdiği zararı bilseydi içtiği suyu şüphesiz ki geri kusardı”
(Abdürrezzak 10/427 hadis 19588).

sÖZün ÖZ-Eti ve de ÖZ
zeM-zeM-ini
BİL! BUL! OL! Vede YaŞâ!
Zâhir ve Bâtında Hakikat-ı MuhaMMediYYe Sahibliğini İsbat et!..


Resim

4 seBeB Ben liğiMMM.. Ben ve bende BEN”!..
Beden Resim Nefs Resim Kalb Resim RuH


Şeriat-ı GaRRa ŞuuRun BİLmek SeBeBi.. AKL-ı SİLiMde..
Tarikat-ı GaRRa NûuRun BULmak SeBeBi.. Kalb-i Kâmilde..
Mârifet-ı GaRRa SüruRunda OLmak SeBeBi.. Ravza-yı Rasûlde..
Şeriat-ı GaRRa =-Nûurun YAŞAmak SeBeBi.. RIZA-yı ALLAHta..
İşâratü’l- Kur'ân-ı Kerim…


إِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِي الْأَرْضِ وَآتَيْنَاهُ مِن كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًا
Resim---“İnnâ mekkennâ lehu fîl ardı ve âteynâhu min kulli şey’in sebebâ (sebeben) : Gerçekten biz onu yeryüzünde iktidar ve kudret sahibi kıldık, ona (muhtaç olduğu) her şey için bir sebep (bir vasıta ve yol) verdik.” (Kehf 18/84)

فَأَتْبَعَ سَبَبًا
Resim---“Fe etbea sebebâ (sebeben).: O da bir yol tutup gitti.” (Kehf 18/85)

ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَبًا
Resim---“Summe etbea sebebâ(sebeben) : Sonra yine bir yol tuttu.” (Kehf 18/89)

ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَبًا
Resim---“Summe etbea sebebâ(sebeben) : Sonra yine bir yol tuttu.” (Kehf 18/92)

“Küllî ŞEY’in SeBaBâ” sı..
“SeBBaha”:


يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ
Resim---“YUSEBBİHU lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardıl melikil kuddûsil azîzil hakîm(hakîmi) : Göklerde ne var, yerde ne varsa (HEPSİ) O mülk-ü melekûtun eşsiz hükümrânı, noksaanı mucib herşeyden pâk ve münezzeh, gaalib-i mutlak, yegâne hukûm ve hikmet saahibi ALLÂHI TESBÎH (VE TENZÎH) ETMEKDEDİR.” (Cuma 62/1)


Yusebbihu: tesbih eder.
Sebbaha: yüzmek..
Yerdeki göklerdeki ZeRReler yani ATOMlar;
NeşRlerinden HaŞRlerine kadar döndüler, dönmekteler ve dönecekler.
Bu SeBBaHa yüzüş RAKSı hep sürecek her AN yeniden Yaratılara ŞEENULLAHta..
Ve ne zamAN AKILlarımız DEVR-ÂNı Anlarsa ve DEVRe İştirak ederse Yusebbuhu Zikr-i Dâmindeyiz inşae ALLAH..


Lâ MakSûDa İllâ Huu
Lâ MâBûDa İllâ Huu
Lâ MevCÛDa İllâ Huu


Lâ Hüve İllâ HüVe!


Es SaLLât u es SeLLÂM;
HaVVamızı, HeVVÂmızı HüVVe Kılıcımız,
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selleme ve BİZ e Olsun!..


Resim

SALÂVÂT-I SEYYİDİNÂ

Kerkük Türkmenlerinden Arapça Hocam Kâmil İnsÂN FÂTiH BAYRAKTAR’ın verdiği ve her namaz sonunda 1 defa çekilmesinde faydalar olan SaLâVât..


ARAPÇASI.:


بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
الّلهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِه ِسَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ
الّلهُمَّ صَلِّ عَلَى قَاءِدِنَا سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِه ِسَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ
الّلهُمَّ صَلِّ عَلَى رَاءِدِنَا سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِه ِسَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ
الّلهُمَّ صَلِّ عَلَى بَدْرُ الدُّجَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِه ِسَيِّدِنَا مُحَمَّدٍٍ
الّلهُمَّ صَلِّ عَلَى شَمْسُ الضُّحَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِه ِسَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ
الّلهُمَّ صَلِّ عَلَىنُورُ الحُدَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِه ِسَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ
الّلهُمَّ صَلِّ عَلَى عَبْدِكَ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِه ِسَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ
الّلهُمَّ صَلِّ عَلى نَبِيِّنَا سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِه ِسَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ
الّلهُمَّ صَلِّ عَلَى رَسُولِنَا وَ أَكْرَمِنَا سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِه ِسَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ
الّلهُمَّ صَلِّ عَلَى شَافِعِنَا وَ شَافِعِ الذُّنُبِنَا سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِه ِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ
بِعَدَدَ مَا فِي عِلْمُ الّلهِ صَلَاةً دَاءِمَةَ بِدَوَامِ مُلْكُ الّلهِ وَ عَلَى آلِه ِوَ اَصْحَبِهِ وَ أُمَّةِهِ أجْمَاءِينَ
الصَّلَاةُ وَ السَّلَامُ عَلَى سَيِّدِنَا الْأوَّلِينَ وَ الْآخِيرٍ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاوَاتُ الرَّحْمَانَ
الْحَمْدُ لِلًّلهِ رَبِّ الْعَلَمِينْ


TÜRKÇESİ.: ve MÂNÂSI.:


ALLAHümme salli alâ Seyyidinâ MuhaMMedin ve alâ âlihi Seyyidinâ MuhaMMed.
ALLAH’ım!.
Efendimiz MuhaMMed’e ve Efendimiz MuhaMMed’in âilesine salât ve selâm et!.


ALLAHümme salli alâ Kâidinâ Seyyidinâ MuhaMMedin ve alâ âlihi Seyyidinâ MuhaMMed.
ALLAH’ım!
Biz Müslümanları çekip götüren Başkomutanımız, Efendimiz MuhaMMed’e ve Efendimiz MuhaMMed’in âilesine salât ve selâm et!


ALLAHümme salli alâ Râidinâ Seyyidinâ MuhaMMedin ve alâ âlihi Seyyidinâ MuhaMMed.
ALLAH’ım!
Dünyada, Dinde ve Âhirette doğru duraklarımızı göstermek için önceden gönderdiğin Önderimiz, Efendimiz MuhaMMed’e ve Efendimiz MuhaMMed’in âilesine salât ve selâm et!


ALLAHümme salli alâ Bedrü’d- Dücâ Seyyidinâ MuhaMMedin ve alâ âlihi Seyyidinâ MuhaMMed.
ALLAH’ım!
Bizi kandırıcı ve yutucu zulmet ve karanlıkların Dolunay’ı Efendimiz MuhaMMed’e ve Efendimiz MuhaMMed’in âilesine salât ve selâm et!


ALLAHümme salli alâ Şemsü’d-Duha Seyyidinâ MuhaMMedin ve alâ âlihi Seyyidinâ MuhaMMed.
ALLAH’ım!
Maddî-Mânevî en parlak zamanın ve beyânın tek ve eşsiz Güneşi Efendimiz MuhaMMed’e ve Efendimiz MuhaMMed’in âilesine salât ve selâm et!


ALLAHümme salli alâ Nûru’l- Hüda Seyyidinâ MuhaMMedin ve alâ âlihi Seyyidinâ MuhaMMed.
ALLAH’ım!
NûRundan NûRunu yarattığın Hüda Nûru Efendimiz MuhaMMed’e ve Efendimiz MuhaMMed’in âilesine salât ve selâm et!


ALLAHümme salli alâ Abdike Seyyidinâ MuhaMMedin ve alâ âlihi Seyyidinâ MuhaMMed.
ALLAH’ım!
Sana dönük hâlliyle Resûlullah, bize dönük yüzüyle Abdullah Kulun Efendimiz MuhaMMed’e ve Efendimiz MuhaMMed’in âilesine salât ve selâm et!


ALLAHümme salli alâ Nebiyyinâ Seyyidinâ MuhaMMedin ve alâ âlihi Seyyidinâ MuhaMMed.
ALLAH’ım!
Bize Hakkın ve Hayrın haberlerini getiren Peygamberimiz Efendimiz MuhaMMed’e ve Efendimiz MuhaMMed’in âilesine salât ve selâm et!


ALLAHümme salli alâ Resûlinâ ve Ekreminâ Seyyidinâ MuhaMMedin ve alâ âlihi Seyyidinâ MuhaMMed.
ALLAH’ım!
Risâlet Tâcı giydirdiğin ve tek kerem ve ikram kaynağımız Efendimiz MuhaMMed’e ve Efendimiz MuhaMMed’in âilesine salât ve selâm et!


ALLAHümme salli alâ Şefî’inâ ve Şefîi’z- zünübinâ Seyyidinâ MuhaMMedin ve alâ âlihi Seyyidinâ MuhaMMed.
Allah’ım!
Günahlarımızın affı için tek yardımcımız ve her hususta şefâatçımız Efendimiz MuhaMMed’e ve Efendimiz MuhaMMed’in âilesine salât ve selâm et!


Bi adade mâ fî İlmillahi salâten daimeten bi devami Mülkillahi ve alâ âlihi ve ashabihi ve ümmetihi ecmâîn..
ALLAH’ım!
Sonsuz İlminde var olanlar adedince ve muhteşem Mülküyün devamınca Efendimiz MuhamMMd’e,
Azîz Âilesine,
Kendisine sahib çıkan ve sahib çıktığı Sahabelerine,
Çilekeş ÜMMetinin cümlesine-hepsine salât ve selâm et!.


Es Salâtü ve’s-Selamü alâ seyyide’l- Evvelin Ve’l- Âhirin Seyyidinâ MuhaMMedin Salâvâtü’r-Rahmân...
ALLAHu zü’L- CeLLl’in Salât ve Selâmı,
Er Rahmân’ın Salâvâtları Evvel ve Âhirin seçilmiş Efendisi
ve Efendimiz olan MuhaMMed’e olsun!


Elhamdülillahi rabbi’l-âlemin..
Hamd âlemlerin Rabb’ı Allah’a mahsustur!
Âlemlerin Rabbına hamdolsun!.


Resim
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s) ALLAH Dostu Der ki; SU-Cilt II

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim
9. HAVA VE SU

HAVA, SU değildir. SU da HAVA değildir.
Amma aralarında garip bir birleşme vardır.
HAVAda SU buhar hâlinde toplanır. Görünür bulut bu...
Bulutta SU gizlenmiştir.
HAVAda, bulutta gizlenen SUyun terkibinde olan hidrojen, oksijen...
Bulut SU olduğu anda HAVAdaki bu iki gaz birleşirler.
SUyu yağmur halinde dökerler.
Bu iki gazın biri şiddetle yanıcı, diğeri şiddetle yakıcıdır.
Birleşti mi bütün ateşleri söndüren en büyük nesne olur...
Kimyada hiçbir madde yoktur ki bunlarla ünsiyyet yapmamış olsun.
Bu birleşmeler hissedilmez.
Sıfır dereceden 2.000 dereceye kadar hararetten...
Hissedilmez yanmadan her şeyi yakan hududa kadar varırlar.
Sarmaş dolaş olurlar...
Hidrojen bombaları, oksijen hamlaçları, akciğerlerde, hücrelerdeki yanmalar, hararetlere kadar.
Kimya ve fen bilgilerimiz bunların birleşme kanunlarını, gördükleri işleri, sıkletlerini, atom ve molekül adet ve tartılarını formüllerine varıncaya kadar biliyor.
Ammaa herkesin bilmediği, ilmin çözemediği ve belkide çözemediği taraflarını hele bir defa
TEKVİN KiMYASI nı yani KÜN! Ol! emriyle oluş kimyasını, formüllerini, moleküllerini seyredelim bakalım ne diyor.
Manevî laboratuvar’ın raporunda... O laboratuvarın sahibi
ALLAH...
Rapor Oradan verilme... Acele etme bakalım...
HAVA dahilinde bir yanma düşünelim.
Bir kâğıt. Bir odun, herhangi birşey...
Oksijen olmasa yanma olmayacak.
Peki yanan nedir? Hidrojendir.
O hâlde yanan, yakanda birbirleriyle birleşiyorlar demektir.
Yanıp kül oldu diyoruz. Kül oldu mu yanma bitti.
Fakat oksijen ve hidrojen HAVAda mevcut yine...
Bu hadise HAVA olan yerde olur. HAVAsızlıkta yanma yok...
Yanma bitti diye oksijen ve hidrojen niçin gizlendiler...
HAKK’ın ahengine döndüler, oluşları öyle... Burası ince nokta... Laf etme!
Söyleyeceğini ben biliyorum ammaa öyle değil... Düşünürsen anlarsın.
Bu kitap didaktik öğretme kitabı değildir.
Görünmeyeni işaret etme anahtarlarını söyler, şifrelerini kendi içinde bulacaksın, onu söylüyoruz.
Bu gibi şeyleri akıl ve mantık ile çarpıştırmadan kabul etmek lâzımdır. Mantık demek bir işte akıl kadrosuna sokmak için, bu işte pürüz var mı yokmu yu bulma meleke usulüdür.

Burada Nemrudun ateşi nasıl Gül Bahçesine çevrildi? Olur mu olmaz ?
Onun kimyasal ve fiziksel izahı gizlidir...
Her mes’ele madde hududunda mantık kavramında anlaşıldı mı hem düşünce durur:
Bu, böyledir! denir... İç tarafa kaymaz.
Ammaaa, bir kaydır bakalım düşünceyi, altında aslını bulabilirsin...
Fakat bu kaydırma kolay değildir.
Bazı bilgilere evvelden sahip olmak lâzımdır.
Hidrojenle Oksijen öyle bir arkadaştır ki yanıcı ile yakıcı...
Barut ile ateş... Kurt ile kuzu arkadaşlığı gibi...

Kurt kuzuyu kapsa çoban kuzuyu kurtarsa, kuzunun gözünde Çoban kahramandır.
Ya kurtun gözünde çoban? Düşmandır
Bu işi iki taraflı düşünürsen ortada güç anlaşılır bir kanun bir ahenk vardır.
Her kimyasal olaya dahil olan herşey, işlerini dünya kurulalı bir ahenk ve değişmez bir nizam içinde yapıyorlar...
Bunları birbirinden ayırıp ateşlersen yani kendi harmonilerini, tahammül hududları dışına çıkarır bozarsan o zaman:
Müthiş ve inanılmaz, aklı sarsan Cehennemi bir karaktere bürünürler. Ahenkleri, kendi bünyelerinin, moleküllerinin görünmeyen proton, nötron, döhidronların saniyede 300.000 + delta kadar olan sür’atlerini ihlal ettiğin zaman parçalanıyorlar.
Asıllarına dönüyorlar. Kıyametleri kopuyor demektir...
İşte Atom bombaları, hidrojen bombaları, on milyonun üstünde hararet yapıyorlar. Herşey bir anda yok oluyor.
Dünyada atom bombası atılalı meteoroloji bile değişti.
Bunu herkes biliyor, görüyor.
Hepsinde SU gizli... HAKK’ın kelâmında :

Ne varsa herşeyi Biz SUdan halk ettik buyruluyor...
İlâhî bir fıskiyedir SUyun hâli arz üzerinde...
SUlar vardır topraktan çıkar yeryüzüne...
Şelâleler vardır yerden fışkırır gökyüzüne...
SUlar vardır gökten iner, Rahmet hâlinde yeryüzüne...
Girerek kalıptan kalıba ...
Şelâleler vardır HAKK’ı zikreder durmadan... Kâinat bu...
Deryaların içten, dipleri dolu binlerce çeşit, renk ve güzellikle hayvan, nebat ve balıklarla...
Kimisi SUdan çıkamaz.
Kimisi SU dışında fakat SUdan ayrı yaşayamaz.
İnsan aklının alamıyacağı bir ezelden HAKK’ın : KÜN : Ol! emriyle halkoldu bu mükevvenat...
Bu nizam… Bu ahenk...
Bütün bu güçler, kudretler HAKK’ın görünüşüdür.

Her zerresinde bir bozukluk bir ahenksizlik bulamazsın...
Her zerresinden en büyüğüne kadar bütün kâinat durmadan HAKK’ı tesbih ve zikretmetedir.
Atom dünyasındaki aklı yoran intizam ve durmadan zikir kaynaşmasına bakmak yeter...

Atomların durmadan raksları, dönmeleri nedir bunlar...
İşte bu zikirde; Tekvin Kimyası, Tekvin Fiziği, Bütün ilim ve fen, hepsi içinde, düşünen insan için.. Mevcuud...
Kâinat bu hamd-ü Senâ mâbedi...
Bu hamd ve senâya uymak gerek...
İnancı olmayan eski bir şâir bile inkâr edememiş bu nizamı da şöyle söylemiş
:
Penhan ü peyda, Nevvar ü muzlim.
Bütün avâlim etmekte durmadan zikr-ü hallak-ı daim.
Allahu Ekber! Allahu Ekber!..

Biz de şöyle deriz:
Çok kişiler gördüm senelerce bu dünya perdesinde.
Oynadılar, oynattılar bizleri bir kukla gibi.
Çok şükür ALLAHa seyredecek göz kalmadı bizde.
Yaklaştık artık HAKKa doğru gitmek için.
Delüp perdeyi arkasındakini görmek için.
Merak etmedik hiç perdenin arkasındakini.
Çünkü perdenin arkasından geldik arz üzerine.
Seyretmek için kendi kendimizi...

Bir Aks-ı Sedâ gibidir sözlerimiz.
Bulamazsa dinleyecek kulaklar eğer.
Döner elbette sesimiz yine geldiği menziline...
Gündüz mavi, sonsuz semâ...
Gece kandillerle süslenmiş uçsuz bucaksız gökyüzü insana daha yakın görünür...
Gündüz gökyüzündeki göz yormayan ferahlık veren derin mavilikte: ALLAH’ın kudretinin, sonsuzluğu gören için en büyük delildir, ALLAH’ın varlığı...
Gece karanlıkta sayısız yıldızlar insana HAKK’ın Şah damarından daha yakın olduğunu idrâk ettirmeğe yeter...
Gündüz gaflette, gecede uykuda olana bu dekor basit görünür...
Gece yarısından sonra ve seher vaktinde bu muamma çözülür, insanın
Ahsen-i Takvim olduğu sezilir...
Eğer
DEYYÂN ile sohbet etmek istersen...
Bu sıralarda HAVAda cildi okşayan bir nem hisseder insan her tarafında. İşte SUyun Hak ile sırrının insan aklına pencere açtığı
An seher vaktidir. Bu...
SUyun en büyük sırrının belirdiği vakit...


Seher vaktini birlikte görelim:
Seher vakti on dakika ancak sürer.
Bu vakit Kadir Gecesinin gölgesinin gölgesidir âdeta...
Melâikeler iner o zamanda... Nereden iner?
Âdeta görünmeyen kanatlarının ihtizazlarını sessiz, sözsüz duyar insan bütün hücrelerinde...
Bu HAKKa yakınlık demektir.
Yanaş durma demektir, iner dedik ya!..
Nebatların, hayvanların bir kısmı bunu görür.
Kimisi susar kimisi gördüğünü gizleyerek ilân eder...
Tam seher vaktinde ki ses yoktur. O anda...
Sabah namazı vaktidir. Bu namaz şükür namazıdır.
Bu namaz yani sabah namazı seher vakti hürmetine emr olunmuştur.
Bu laf çok mühim bir sözdür.
Bu vakit hakiki islâmın manevî tarafının âdemiyet hamulesinin en büyük sırrı noktasıdır.
Bu vakti kaçırmak insana çok şey kaybettirir ve ettirmiştir de...
HAKKın, kulun ibadetine ihtiyacı yoktur.
O ibadetlere birşeyler gizli yine kullara birşey veriyor.
Kimse farkında değil. Farkına varsalar bütün dünyadaki insanlar o anda sükut ve derin bir sessizlik içinde HAKKa dönerlerdi.
Resûlü Ekrem bir hadisinde :
Ben ilmin şehriyim kapısı da Alidir buyuruyor.
Ali kapısıdır buyurmamış.
Bu hadisin mânâsını üstünkörü beşeriyet yorumlayarak birbirine girmiştir. Bunun ne olduğunu bu kitapta yazamam...
Çünkü bu büyük hadisi hâşâ zedelemiş olurum
.
İslamının sırrı burada gizlidir. Seher vakti de bunun gibidir
Seher vakti, gece yarısından sonra sabaha doğru süzülen ve Resûl-u Ekreme farz olan TEHECCÜD namazının âdeta MAKAM-ı MAH-MUD da selâm verdikten sonraki HAKKa yönetip Nûr âlemine daldığı An gibidir
Büyükler söylemişlerdi:
Bir damla Şebnemde ARŞ’ın göründüğü, kısaların kısası bir zaman içinde bir Mekân vaktidir.
Mekândan Lâ Mekân’a göz bebeği kadar küçük SU damlasında görünür, gözde bir et parçasında HAKK’ın hünerlerinin hüneri, gözün içindeki bir iki damla billur gibi Mekânı Lâ Mekânda olan Ruh Aynasına götüren gözün içindeki SU Gibidir:
Göz anatomisini büyük bir merakla öğreniniz çok şeyler öğrenmiş olursunuz.

Bu damla SU hakkı için!...
ALLAH : Ben kulumla görürüm! buyuruyor bir hadis-i kudsî de...
Kulak da aynıdır iç kulakta Korti cisminde berrak bir damla SU vardır.
O da ses ihtizazlarını götüren tesbih gibi zincirin yüzdüğü yerdir.

Bu SU hakkı için :
Ben kulumla birlikte işitirim! buyruluyor bir hadis-i kudsîde...
Hadis-i kudsîler SUların şifreleridir...

Âyet: ALLAH’ın sessiz, sözsüz, lafızsız kelâmının insan dilindeki tecellîsi...
Hadis: Resûl’ün sözleri
Kudsî Hadis:Bu iki şeyi bağlayan, açıklayan şifrelerdir.
Yukarda korti cisminden bahsettik kulakta.
Dönen bir insan; santrafüj, santraped fizikî olayları neticesi korti cismi içindeki zincir cidara değer ve baş döner...
Kanda alkol fazlalaştığı zaman, alkol SUya haris olduğu için korti cismi içindeki SUyun kesafeti değiştiğinden alkol alanda yürürken yalpalar... Mevlevîlerde dönme esnasında başlarının dönmemesi Ney’in yedinci deliğinden çıkan kulağın almadığı ihtizazın korti cismini daimi ihtizazda bulundurarak cidara çarpmasının önüne geçtiği içindir.
Bu bahis uzundur ve ihtisas kadrosuna girer bu kadar yeter...


Resim

Resim

Terkib.: Birkaç şeyin beraber olması. Birkaç şeyin karıştırılması ile meydana getirilmek. Birbirine karıştırılmış maddeler. Gr: Terkib-i nâkıs ve terkib-i tam olarak iki kısma ayrılır. Terkib-i nâkıs.: Cümle kadar olmayan terkiblerdir. Terkib-i tam ise; bir cümleden ibarettir. Birbirine eklenen kelimelere terkib denir. Bunlar bir ismin veya sıfatın benzerleri arasında belirtilmesi için başına getirilen isim veya sıfatla birlikte meydana gelir. Meselâ: Bahçenin duvarı. Kırmızı çiçek... Bu cümleden birincisine "isim terkibi" veya "terkib-i izâfi" denir. İkincisine "Sıfat terkibi" veya "terkib-i tavsifî" denir. (Bak: Muzaf)
Nesne.: şey, herhangi bir şey.
Ünsiyet.: Alışkanlık, dostluk. Birlikte düşüp kalkmak. Ahbablık.
Hamlaç.: Üfleç.
Sıklet.: Ağırlık. Mânevi sıkıntı.
Didaktik.: yun. Mevzuu, hikmet ve nasihattan ibaret olan söz. Öğretici.
Şifre.: Fr. Gizli ve işaretle yazı usulü. Haberleşmede kullanılan belirli bazı işaretler. Herkesin anlayamadığı, bazı kimselere mahsus anlaşma usulü.
Nemrud.: Zâlim ve gaddar olarak tanınmış ve Allaha karşı kibir ve isyan ile büyüklük taslamış bir kralın ismidir. Milâddan evvel 2640 yılında yaşadığı sanılmaktadır. Peygamber İbrahim Aleyhisselâm zamanında yaşamış ve onu ateşe atarak yakmak istemiş, mu'cize ile İbrahim Aleyhisselâm ateşten kurtulmuştur. Bâbil'in müessisi ve hükümdarı olup, en evvel hükümranlık ve tecebbür eden bu olduğu mervidir. (Bak: Enaniyet)
Enaniyet.: (Enâniyyet) Benlik. Kendine güvenmek, gurur. Hodbinlik. Sadece kendine taraftarlık. Her yaptığı işi kendinden bilmek.
Nizam.: Sıra, dizi, düzen. Dizilmiş olan şey, sıralanmış. İcaba göre yapılan kanun. Bir kaideye binaen tertib olunmak ve ona binaen tertib olundukları kaide. Bir işin sebat ve kıyamına medar, sebep olan şey ve hâlet.
Harmoni: Armoni.: Türlü sesler arsında sağlanan uyum.
Şamata.: gürültü patırtı yapmak.
İnd.: Arapçada zaman veya mekân ismi yerine kullanılır. Hissî ve manevî mekân. Maddî ve manevî huzura delâlet eder. Nezd, huzur, yan, vakt, taraf gibi mânâlara gelir. Gayr-ı mütemekkindir. Yani harekeleri değişmez. İzafete göre zamanı ifade eder (Min) harf-i cerriyle birleşebilir. Bazan da zarf olmaz. Bazan kalb ve ma'kul irade olunur. Yani, bazan huzur-u kalbîye delâlet eder ki, itikad mânasına kullanılır. Bazan mâkuledeki hissi huzura zarf olduğu gibi, huzur-u manevîye de zarf olur. Bâzan onunla fiil emir olur. Hüküm, fazıl, ihsan, teşvik ve tergib etmek mânalarına gelir.
Seyyiat.: (Seyyie. C.) Kötülük, günahlar, suçlar. Kötülüğe karşı çekilen sıkıntılar.(Kur'an-ı Kerim tahliye-i seyyiatı üç mertebesi ile zikretmiştir. Birincisi şirki terk, ikincisi maasiyi terk, üçüncüsü mâsivâullahı terk.) (İ.İ.)
Velî.: Sahib, mâlik. Evliya. Muin. Muhafaza eden. Küçük çocukların hâlinden mes'ul kimse. Sıddık. Baba. Babanın babası, cedde de denir. Fık: Hayatını mücadelelerle ve azimet ve fevkalâde bir zühd ve takva ile ibadet ve taata sarfederek kendisinden Allah'ın celle celâlihu izniyle gaybdan haber vermek ve gaybî ahvali keşfetmek gibi ilmî ve kevnî hârikalar zuhura gelen zât. Allah'a celle celâlihu manevî yakınlık kesbetmiş olan şerif zât. Cenâb-ı Hakk'ın celle celâlihu isimlerinden birisi.
Tuhaf.: (Tuhfe. c.) Hediyeler. Münâsebetsiz hâl. Eğlenceli, gülünç. Garip iş veya şey. Hoşa giden ve az bulunur şeyler.
Müşahade.: şahid olma.
Senâ . Medihle tarif. Medhetmek, övmek.
Zebun.: f. Zayıf, güçsüz, âciz. Alışverişte aldanan.
Cebrâil.: (Cebril, Cibril) Cenâb-ı Hakk'ın emirlerini Peygamberlere aleyhisselâm bildiren büyük melek. Peygamberimiz Resul-i Ekrem'e aleyhisselâm Kur'ân-ı Azimüşşân'ı vahiyle getiren melek aleyhisselâm.
Vahy.: Bir fikrin, bir hakikatın veya emrin Allah celle celâlihu tarafından Peygambere bildirilmesi. Lügatte vahiy: Kelâm, kitap, işaret, irsal, ilham, ifham, emir, teshir, bir şeyi harfiyyen i'lâm, bazı hususi maksadları tebliğ gibi mânalara gelir.
Seyyarat.: (Seyyare. C.) Seyyareler, gezegenler.
(Rahm. den) Acımak, şefkat göstermek. Korumak, iyilik etmek. Biçârelere yardımda bulunmak. Esirgemek.

Küfr.: Örtmek mânâsınadır. Kalbe âit bir sıfattır. Hak dini inkâr edip, hakkı inkâr edene ve gizleyene "kâfir" denilir. Kâfirliğin sıfatı küfürdür. Allaha inanmamak. Hakkı görmemek. İmansızlık. Allaha celle celâlihu yakışmıyan sıfatlar uydurmak. Müslümanlığa uymayan şeylere inanmak. Nankörlük, dinsizlik, günah, kaba ve ayıp söz. (Bak: Kebâir - Kâfir)
İstihza.: Alay etmek, birisi ile eğlenmek. Birisini gülünç duruma düşürmek, maskara etmek.
İhlal . (Mahal. den) Yer değiştirmek. Vermek. Yerleştirmek. Helâl kılmak.
Tekvin.: Yaratma. Var etmek. Meydana getirmek. Yaratmak. İlm-i Kelâmda: Cenâb-ı Hakk'ın sübutî bir sıfatıdır ve ademden vücuda getirmesi, icad etmesidir.
Mükevvin : Yaratan, yapan (Allah C.C.). Tekvin eden. (Bak: Tekvin).
Mükevvinat.: Yaratılanlar.
Aks-i sadâ.: Sesin bir yere çarpıp geri gelmesi. Yankı. Çok evvelden söylenen bir hakikatın sonradan tekrar edilmesi.
Ferah.: Şen, sıkıntıda olmayan. İç açıcı. Şenlendiren. İnşirah. Sevinç.
Muamma.: (Amâ. dan) Anlaşılmaz iş. Karışık şey. Bilinmeyen hâl.
Makam-ı Mahmud.: (Şefaat-ı Uzmâ) En yüksek şefaat makamı. Peygamberimizin aleyhisselâm kavuşacağı, Allah tarafından vaad edilen makam.
Billur: Şeffaf, parlak taş, elmas gibi kıymetli. Cam gibi parlayan.
Anatomi.: Canlıların yapısını ve bu yapıyı meydana getiren uzuvları inceleyen ilim dalı. Tıbtaki önemi çok büyüktür.
Cidar.: Duvar. İki yeri birbirinden ayıran zar, perde.
Haris.: Hırslı.
Kesafet : Bulanıklık. Kir. Açık veya berrak olmamak. Kalınlık, yoğunluk, kesiflik, koyuluk. Şeffaf olmamak.
Mevlevî.: Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretlerinin tarikatından olan müslüman.
Ney.: Kamıştan yapılan damaksız düdük. Kamış kalem
Mc: Kâmil insan. Farsçada : Yokluk. (Bak: Nay).

ŞİİR:

“Penhan ü peyda, Nevvar ü muzlim.
Bütün avâlim etmekte durmadan zikr-ü hallak-ı daim.
Allahu Ekber! Allahu Ekber!..”

Gizli-açık, nurlu-karanlık
Bütün âlemler El Hallak ALLAH celle celâluhu yu durmadan zikretmektedir: “Allahu Ekber! Allahu Ekber!..


Resim

Ben ilmin şehriyim kapısı da Alidir”:

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: Ben ilmin şehriyim. Ali ise, onun kapısıdır. "
(Tirmizî, Menâkıb: 20; el- Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek, 3:126; Suyutî’nin el- Cami’us-Sağir 1/415, İbni Hacer el-Heytemi' nin Sevaik’ul Muhrika 73; İbn-i Hacer Askalanî’nin Tehzib’ut-Tehzib 6/320)

Ben kulumla birlikte işitirim!”:

Resim---Bir hadis-i kudsî de ALLAH celle celâlihu : Kim benim bir velime/dostuma düşmanlık ederse bana karşı savaş açmıştır.Kulum bana ancak emrettiğim ve farz kıldığım ibadetle yaklaşır. Ve devamlı nafile ibadetlerle bana yakın düşer. Öyle ki ben de onu sevmeye başlarım. Onu sevince de, duyan kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Artık o benimle duyar, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür." buyuruluyor...
(Buharî, Rikâk 650, İbn Mâce, Fiten, 16, İbn Teymiye, el-Furkân, 7.)


Resim

Ne varsa herşeyi Biz SUdan halk ettik”:

أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاء كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ
Resim---E ve lem yerallezine keferu ennes semavati ve'l- erda kaneta ratkan fe fetaknahüma ve cealna mine'l- mai külle şey'in hayy e fe la yü'minun : İnkâr edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi SUdan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı? (Enbiyâ 21/30)

KÜN : Ol!”:

إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Resim---İnnemâ emruhû izâ erâde şey’en en yekûle lehu kun fe yekûn (yekûnu) : Bir şey yaratmak istediği zaman Onun yaptığı "Ol" demekten ibarettir. Hemen oluverir. (Yâsîn 36/82)

HAKkın Şah damarından daha yakın olduğu.:

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ
Resim---Ve lekad halakne'l- insâne ve na’lemu mâ tuvesvisu bihî nefsuh (nefsuhu), ve nahnu AKREBu ileyhi min habli'l- verîdi : Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha YAKINız. (Kaf 50/16)

Ahsen-i Takvim”:

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ
Resim---Lekad halakne'l- insâne fî ahseni takvîm (takvîmin) : Doğrusu, biz insanı en güzel bir biçimde-kıvamda yarattık. (Tîn 95/4)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s) ALLAH Dostu Der ki; SU-Cilt II

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim
10. HER İNSANDA MEZİYYET VARDIR..

Her insanda meziyyet mevcuttur.
Çünkü ALLAH insanı Ahsen-i Takvim yani Ruhî ve şekil itibariyle de en güzel şekilde yaratmıştır.
İnsan HAKk Emirlerine yani kâinatta mevcut âhenge hürmet eder; bu emirler için münakaşa etmez.
Düşünce ve sözleriyle onları zedelemez. O emirleri ya yapar. Ya yapmaz o kendisiyle ALLAH arasında bir mes’eledir.

Emirleri yapan.: Yalan, gıbta, dedikodu bilmez.

İnsanı BİZ topraktan yarattık.

Bu âyet insanın cesedinin topraktan yaratıldığını ifâde eder ve bu fânidir.
Toprakta MENDELYEF Cetveline göre 99 element aynen vardır, insan topraktan yaratıldığı için bu elementler de vücudda mevcuttur. O hâlde Toprak da, dünya da fânidir.

Bir tohum toprağa ekilir. Büyür. Çıkar bir huviyyet kazanırsa, BİZde cesedde BİZden bir lem’a olan Ruhunu oturttuk, Ruha esmâlarımızın benzerlerini göstermek için cesedde muhtelif organlar, uzuvlar yarattık”...
Cesed bozulursa Ruhun hassaları tezahür edemez.
Göz görmek için, göz bozulursa merkez göremez.
Görme merkezi yerinde, ona görmeyi tevlid edecek maddî yollar bozuk demektir.
Körler de rüyâda görürler. Sağırlar da rüyâda işitirler...
İnsan en güzel şekilde yaratıldı. Bunu, güzelliğini koruması için, Ona tabi’ olması için birçok usuller, emirler gönderdik. Bunları tatbik ettiği müddetçe insan Ahsen-i Takvimliğini muhafaza eder.
Bu usul ve emirler de bir nev’i fizikî, kimyevî kanunlara uymak ve onlarla varlığını muhafaza eden maddelerin tabi’ olduğu kanunlar gibidir. İnsan madde tarafıyle bu kanunun içindedir.
Bütün kâinat’da değişmeyen enerji kaynağından kudretini alır. Onu tüketir ve kaybolur, gider. Maddesiyle moleküllere, atomlara ayrılır. Karışır yine maddeden geldiği maddeye. Maddesizliğe…
Bu durum bir zaman içinde cereyan eder.
Zaman bizim anlamamız için murad edilmiştir.

Zamanı fizikî olarak târif etmek icâb ederse.:
Hareket etmeyen bir enerji kaynağının harekete geçtiği zamanki kavramı...
Her şey hareket hâline geçebilmek için bu durgun enerji kaynağından bir miktar emmek, atmak mecburiyetindedir.

Denizi durgun bir enerji kaynağı farzedelim.:
Balık onun içindeki hayatını temin için denizin içinde dolaşır. Bu dolaşması zamandır. Oradan enerjisini alır. Enerji ne miktarsa o bitti mi kaybolur gider. Bu hâlin sür’at veya miktarı o olayın ömrü demek olur.
Bütün varlıklar bundan enerji emer, kendisine has bir umut çizgisi kurar. Bu emme kabiliyeti kendisinde kalmadı mı herşey madde ötesine akar. Bu her’an vaki’ olmaktadır.
Maddenin iç dünyası moleküllerinden, proton, dohidron, nötron muvazenesine kadar uzar ve oradan iç dünyası başlar. İç dünya bu enerji menba’ınının dışında kalır.
Sonsuzluk buradan başlar. Yâni madde ötesine doğru herşey akmaktadır.
Burada hududsuz kâinatta olan nizamdan bir iki söz etmek lüzumu vardır.
Çok dikkatle okunup, anlaşılmasını dileriz.
Zirâ bu kitabın ÖZÜ'ne bu izâhtan sonra girilir ve
SU o zaman anlaşılır. Sonsuz kâinatta bir ahenk ve nizam vardır.
Bu nizam maddenin en küçük parçasını teşkil eden bünyesini husule getiren devamlı hareket ve enerji kaynağından başlar. En büyüğüne kadar canlı cansız herşey bu harmoninin içindedir.
Âdeta
Odur..
Bu işlemede fizikî, kimyevî, biyolojik, fizyolojik her bakımdan şuûr vardır. Herşey yapacağı işi bilir. Bu hududdan dışarı çıkamazlar.. Çıkmazlar...
ALLAH Kelâmında.: Kâinatta ne varsa HAKkı tesbih ediyor.
Siz bunları göremez ve anlayamazsınız.
Her şey her ÂN hem yok olur ve hem de tekrar var oluyor...
Ne tarafa bakarsan bak bu âhenk, bu şuûr her yerde var. O'nsuz boş bir şey yoktur.
Hak heryerde hazır ve nazırdır. Herşeyi muhittir.

Onun haberi olmadan bir zerre bile oynaması burda haberi olmadan kelimesinin ifade ettiği mânâ şudur.:
Âhenk ve nizamdan dışarı çıkamaz demektir...
En küçük atom ki maddenin ötesini madde âlemine bağlayan nokta…
Asıl Küllî Akıl ve Şuûr bu noktadan herşey’e kâinatta sızar, insandaki şuûr ve akıl, küllî akıl ve şuûrdan o noktadan yani lâ-mekandan mekân’a gelen bir lem’a bir ışıktır... ALLAH herşeyi bilir.
Menba’ı olduğu için ve ora ile daimi irtibatta hatta onun içinde...


Biz size şahdamarlarınızdan daha yakınız.

Birgün bize döneceksiniz...

Bu âyetteki “BizHAKk’ın Kudret ve Güçleridir...
Siz” ise kâinattaki ahenge maddî ve manevî yaradılış bağlılığını ifâde eder...
Bunların hepisi kâinattaki herşey...
ilk halkedilen “SU”dan menşe'ini alır...
SUda Hidrojen ve Oksijen molekülleri var.
Bir kısım oksijen iki kısım hidrojen H-O-H formülü kimyada bu..H2O... Bunlar durmadan raks hâlindedirler.
Sür’at mefhumunun gayesine yakın bir sür’at... Yani Aklın alabildiği hızdan daha fazla...
Bütün sayısız her şeyin esası, atomları ayrı ayrı kıymet ve adette... Cinsleri, hassaları ayrı ayrı.
Bütün cisimlerin müşterek nüvelerinde SU var...
SU olmayan yerde hayat mefhumu bahis konusu değil...
Küllî şuûr ve akıl muhtelif tarzlarda, miktarlarda her şeyde mevcuttur. Hayvanda, nebatta, insanda, maddede de...
Bizim idrâk hududumuz da ölçülemiyen bir şuûr içindedirler... Anlayamadığımız için onlara birçok isimler konmuştur. Cinslerini, şekillerini bir âhenk içinde devam ettirirler.
Bunların şuûrlu düzenini biz bazı âlet ve tahlillerle anlamaya çalışırız. Şimdi fizikte bir "zaman" mefhumu vardır.
Her olay bu zaman içinde cerayan eder.
Einstein, zamanı izafî olarak kabul ederek matematik formülleriyle izâh eder.
Kozirof Rus Âlimi, maddede husule gelen olayları bir zaman içinde kabul eder. Bu zaman o maddenin ömrü diye izah eder.
Şimdi biz burada bunun arkasında gizli, Kozirofun târifinde hareket etmeyen bir enerji kaynağı vardır.:

Her olay menşe'ini oradan alır ve kendi varlığını idâme için harekete geçer ve bir zaman içinde işi bittimi söner gider diye târif eder.
Bu, durgun enerji kaynağı şöyle izâh edilir.:
Lâ-Mekân durgun enerji kaynağı. Bilinmiyor.
HAKk’ın Arş’ı SU üstünde kurulmuş. Haber öyle...
Arş, HAKk’ın Kudretlerinin menba’ı...

ARŞ.: ALLAHın Zâtı'nın aydınlığıdır.
Bu aydınlık İlâhî Güçlerle yaratılmamıştır. ALLAH’ın tabiî aydınlığıdır. NÛRUdur.
ALLAH’ın Zâtı'nı örten kendi Işık Örtüsüdür…
Bu ışıktan bir zerre ayrıldı ve yok oldu..
Bir ampul sönerse odada ziyâ nasıl karanlıkta kaybolursa öyle yok oldu.
O yokluktan Nûr Gücü ile sonsuz uzaya uzaklaştırıp ve onu VARlığa döndürdü.
Biz buna İslâmda (ilimde)
Nûr-u M di ismi veririz.
Kâinatta ne varsa bundan halk edilmiştir...

ALLAH’ın EL VÂCİD İsmi vardır.
Maddesiz varlıklardan maddeli varlık yaratan güç mânâsınadır.
Bütün HAKk’ın Esmâları ve Güçleri bu Esmânın içinde mevcuttur, işte Arş bu güçlerin SUdur yeri.
Arş’ın altında bizim bildiğimiz SU yoktur. O başka “SU”... Mekân değil orası...
Bâtıl diye bir kelime vardır. Dini mânâsı ALLAH’tan hâli, boş farzolunan şey bâtıldır...
Fakat bu kelime de doğru değildir. Zirâ ALLAH’tan hâli boş bir yer ve O’nsuz mevcud olmadığından bâtıl dahi yok demektir.
ALLAH’ı görmeyenler bâtıl kelimesini kullanırlar.
ALLAH’ı kendimizde olan ALLAH ile bilebiliriz.
Her şeyde ALLAH görünür.
Her insan, her şey =>Kâinatta HAKk’ın bir başka sûrette bize eli uzanan sadık bir dost...
Onun için her şeyde HAKk’ı görenler başka insanlardır.

Derlerki:
Zâhirde ->Bâtın ol ki, Bâtın’da ->Zâhir olasın!..

Meşhur Arap şairlerinden EbuL-MUNZER bir beytinde şöyle söyler.:
Yâ İlâhî, senin olmadığın yeri bize göster de cehennem’i göreyim...

Sırr-ı Esrar-ı Vahdaniyet İnsan üzerine yükletilmiştir.
Hakıyki insan HURİ ve GILMAN’dan daha güzel halkedilmiştir.
Görünürlerde zâhir olan insan, gaiblerde de zâhir olmak üzere kendisine Kerâmet-i İnsaniyyeyi muhafaza ve Kemâlat-ı Beşeriyyeyi idrâk sayesinde her şeyi tasarruf etmesi gayri kabil-i inkârdır.
Mucizeler ve Keramet denilen harikulâde görünen şeyler bu tasarrufun Asar-ı Zâhiresidir...
İnsan, insana uzaktan bakarsa bu Hassa-i Asliyesini kaybeder.
Yâni o kaybolmaz. Ondan uzaklaşmış oluruz.
Görünende kaybol ki ->görünmeyende görünür olasın!..

Ömrünüzde size SEVgiyle bir el ->bir şey ikram etmedi mi ki olasın...
Bir göz size ->şefkat ve merhamet ile gülerek bakmadı mı?
Bir ağız size ->güzel bir söz söylemedi mi?
Evet mi?. Hayır mı?..
İster "evet". ister "hayır" söyle!. Cevap istemiyoruz.
Cevabı sizde kalsın... Çünkü sonra hepimiz utanırız...

Eskiden evlerimizde içine Gül Suyu konan gümüş kablar vardı.
Gelen misafire bu gün nasıl kolonya ikram ediyoruz. Bu gümüş kablardan Gül Suyu dökerlerdi ellere...
Şimdi, yanlışlıkla o gümüş kaba sirke korsak ele döküldüğünde ne olur. Hem döken hem eline dökülen utanır...
Onun için unutma. Herşeyde ALLAH görünür.
Bunu görmüşler işte.
Şöyle demişler.:

Her men menem
Hem tu
-tui
Hem tu men
-i
Niğmen menem
Ni tu tui ni tu meni
...”

Şimdi düşün bakalım. Eğer sözleri anlamışsan...
Bu dünyada ölen kim? Öldüren kim? Ağlayan kim? Izdırap çeken kim? işkence yapan kim? Zindanlarda çürüyen kim? Çürüten kim? Yekdiğerini sevmeyen kim?.
Soruyorum şimdi.: "Ey insanlar, bu yukarıdakileri yapanlar insanlar değil mi?."

Onun için ALLAH’ın hoşnudiyeti celbedecek sevgi, amel ve harekette bulunmak kâinat âhengine uymaktır ki bu ALLAH’ı zikirdir işte...
En büyük zikirlerden biri:
Sadaka. Güzel Söz. HAKk için yekdiğerini SEVmek...
Ne ise bu uzar gider dönelim biz yine maddenin en küçük atomuna..

HAKk Kelâmında buyurur.:
Her şey HAKkı tesbih ediyorlar! bu ne demektir .:

Yek diğerini severek hepisi bir ahenktedirler demektir.

ALLAH, kendi kudret, güç ve sıfatlarıyla süslediği insana kendisini zikretmesini gizli olarak emretmiştir.
İnsan vücudu hücreleriyle birlikte her ÂN zikir hâlindedir.
Vücud işlemesindeki kimyevî fizikî fizyolojik, biyolojik intizama bakmak kâfidir...
Bütün bu zikir ve işlemede hedef ALLAH’tır. Zikredici de kendisidir.

“Lâ ilâhe illallah” lâfızları ve söylenen kelimeler zikre âlettir.
Zikir bunlardan sonra kalbde husule gelen bir hâlettir ki zikir işte odur. Mahlukların haddine mi düşmüş O’nu zikredebilsin.
Ancak TESBiH ederler işte bu TESBiH =>Kâinattaki âhenk’tir.


Her şey ALLAHı TESBiH eder âyet.

Maddenin en küçük atom bünyesinde varlığı ortaya buradan çıkıyor. Buradan bütün madde ve kâinat kuruluyor.
Buraya Lâ-Mekân diyelim. Buradan bütün madde, kâinat kuruluyor.

Burada şu tâbirler ortaya çıkar.:
Lâ-Mekân. Mekân. Zaman. Vakit. Müddet.
Bu kelimelerin ifâde ettikleri mânâ inceliğini ve hakıkatini bugünkü dilimize ve başka dillere tercümesi olmaz. Olursa da kupkuru bir mânâ soysuzluğuna gidilmiş olur. Ancak izah edilir...
Lâ-Mekânın idrâki için: Mekân, Zaman, Vakit, Müddet kelimelerinin ifade ettiği mefhumlarla sezilir...
Mekân olmadı mı Zaman mevzu’u bahis değildir.
Zaman yok farzedilirse Vakit kendiliğinden kaybolur.
Vakit olmadı mı Müddet konuşulamaz.
Zaman devamlı bir nehir gibi akar gider. Bu nehrin menba’ı yoktur, bilinmez.
Döküldüğü mansab, deryâ da meçhullerin meçhulüdür.

“Mekân” =>Zaman akışına girdiği ÂNda =>Vakit sözü ortaya çıkar.
O zaman
Müddet mefhumu Mekâna mânâ verir...
Görünmez mekansızlık ve görünür mekân arasında insan istifâde etsin, HAKk’ı anlasın diye müddet murad edilmiştir.
Her ÂN yok olup var olma mevcuddur. Bu hâl devamlı İlâhi Esmâların kudretlerinin tecellîleri icâbıdır.
Kâinatta sükun yoktur, intizamlı bir kaynaşma mevcuddur.
Bir elektrik lambası bir saniyede 60 defa yanar söner.
Bu mekânsızlığı ve zamansızlığı idrâk hassamız olmadığından biz lambayı devamlı yanıyor görürüz.
Mekân, Zaman, Müddetler kısaldıkça idrâk hassalarımızdan uzaklaşır. Nihâyet bir hududa kadar gelir ki artık onu ne görür ne işitir ne de idrâk edebiliriz.
Bu hududdan sonra Lâ-Mekân başlar, “Bu hudud” da mekansızdır. Başlamak kelimesi "burada yalnız Lâ-Mekânı mevcudiyeti var." demektir.

Akıl Hududu'nun ötesi. Yani Sidresi...
Aslında ne zaman, ne mekân, ne müddet vardır.. Yokluk bile yoktur!.
Yalınız
ALLAH vardır.
Bütün kuvvet ve kudretleriyle ortada görünmektedir!.


Dünya bir ÂNdan ibârettir. Resûl’ü Ekrem buyurmuştur.

Bunların idrâki için Muddes Kitaplarda .:
HAKk, Dünyayı 7 günde halketti buyrulmaktadır.
Asırlar, yıllar, aylar, günler, saatler, dakikalar, saniyeler, saliseler, rabislar, hamisalar, ilaâhir “ÂN”lara kadar uzar gider.
Zamanı azaldıkça hassalarımızdan her şey uzaklaşır.
Bir protonun hareketini idrâk edemeyiz.

Kâinattaki intizam ve işleme, idrâk hududumuza girmeyen mekansızlık ve zamansızlığın idrâk edilmesi içindir.
Her ÂN zamansızlıktan ve mekânsızlıktan mekâna ve zamana geliş vardır. Yine her ÂN zaman ve mekândan zamansızlığa ve mekânsızlığa akış vardır...

Küçük bir kimya hikayesi söyleyeceğim. Bunu düşün…
Herkes bilir, amma bu tabiî olayda bir şey gizlidir.

SU, Sıfır derecede BUZ hâline gelir.
Bu ÂNda hacmi % 9 büyür. Hacmi büyüyen BUZ SU üzerinde yüzer.
Çünkü aynı ağırlıkta BUZ un işgal ettiği hacim aynı ağırlıkta SUya nazaran daha büyüktür.
Buradaki olayı doğal deyip geçme... Çok düşün… Bu bir şey haykırıyor.
Arşiment Kanunu diyeceksin evet amma bunda gizli olanı ara...

ALLAH yarattığı bütün mahlukatın cümlesini.:
Takdir, Hidâyet, Tevfık üzere halketmiştir.
Bu islâmda en buyük bir mes’ele ve hakıkattır ki Kur’ÂN-ı Kerim de bu açık sûrette izah edilmiştir...
Hem maddeye sarılanlarla manevî tarafa sarılanlar arasındaki çelişme bu hakikati her iki tarafında anlamamasından ileri gelmektedir..
Aşağıda HAKk Kelâmı'nda izah edilen hakikatler anlaşılırsa bu çelişkiler kendiliğinden ortadan kalkar.
Yalınız çok ciddi anlıyarak bunun mütealası gerekir.
Aşağıdaki bütün sözler ALLAH Kelâmından alınmıştır. Kur’ÂN-ı Kerim'de mevcuttur...

Yalınız şu tâbirleri iyice bilmek gerekir:
Âyet.: ALLAH’ın sessiz. Sözsüz, lafızsız Kelâmının insan dilindeki tecellîsi olduğunu bilmek gerek.
Hadis.: ReSûL’ün sözleri. Arapçadır amma “M”cedir.
Kudsî Hadis.: Bu iki şeyi bağlayan açıklayan Resûl tarafından bildirilen
HAKk’ın şifreleri olduğunu da bilmek gerekir.
Tefsir: Kur’ÂN-ı Kerim Arapçadır. Fakat hakıkati ALLAH’çadır. Bunu bilen tefsir eder.
Daha derini ise Te’vil’dir fakat her Babayiğit'in kârı değildir. Zirâ te’vil de insan sapıtır ve maazallah küfre girer.
Şimdi dönelim Kur’ÂN-ı Kerim ne diyor.

Maden, Nebat, Haşarat, Mikrop, Kuşlar, Balıklar, Hayvanlar ve İnsanların.:
Cinsini, nev’ini efradını bir miktar-ı muayyen üzere takdir etti.
Her birlerinin kendilerine lâyık olan efâl ve fiile tevcih etti.
Ve onlara maksadlarına ulaştıracak yolları gösterdi.
Cümle eşyanın cinsini, nev’ini, şahsını her birlerinin miktarını, sıfatlarını, fiillerini ve ecellerini de takdir etti.
Her birlerinin tabiatları ve mizaçları icâbı ve yaşayabilecekleri vecih üzre efâle sevketti.
Bu takdir =>Cümle mahlukata şâmildir.
Gökleri, Yıldızları, Anasırı, Madenleri, Otları, Nebatatı, Hayvanları, Haşaratı, Kuşları, Mikropları, İnsanları =>Miktar-ı Muayyen üzere takdir buyurdu.

Burada buyurmak.: Halkettiği şeylerin nasıl hareket edeceğine “İHSAN ve HiDÂYET” ile böyle olmasını arzu ve emirdir.
Takdir etmek.: Halkedeceği cümlenin nasıl olacağını ilmiyle hududlandırması, tesbit etmesidir.
Her birlerinin cüsselerini, büyük ve küçüklük, miktarlarını, müddet-i bekâlarını, sıfatlarını, renk, lezzet ve rayihalarını, güzellik ve çirkinliklerini “HiDÂYET” ve “DALALET” lerini takdir etti ki hiçbiri takdir olunan miktardan ne bir zerre ileri, ne de bir zerre geri olamaz.
Her şey kendi için takdir olunan miktarı muhafaza eder. O miktar üzere bulunur.

Hidâyet.: Kelime, mânâ itibariyle matluba isal etmek, şanından olan yola delâlet ve irşad etmek. Doğru yola gitmek. Hidâyet bulmak...
Manen.: HAKk’a vasıl olacak yok ki onu HAKk takdir etmiştir. Gizli kapaklı göstermiştir. “ASL”ına; temiz geldiği gibi temiz olarak dönmek, yollarını şaşmadan takip etmek usulleri...
ALLAH, canlı, cansız, görünür görünmez her şeyde.:
Bir kuvve-i hassa kabulüne müstaid bir mizaç halketmiştir.
O mizac’ın kabul ettiği kuvvet bu fiil-i muayyenenin süduruna mahal olur.
Yaratılanların Eczâ-yı Cismanîyyesinde o kuvveti, kabule sâlih bir vecih üzere tasarruf ve eczâlarını yekdiğerine rapt ile terkip etmektir.
Hidâyet o hâlde, o cisimde ve eczâlarında kuvvet halketmek ve o kuvvetin eseri olan fiile âlet kılmaktır.
Bundan dolayı her mahluk, her şey kendi nev’ine mahsus ef’alden geri kalmaz.
Madenlere, nebatlara, hayvanlara yekdiğerine bazı hassaları bekâları için vesile yaptık.
Hidâyette =>bir devâ gizlidir.
Otları sabit kıldı. Canlılara hareket verdi. Muhtaç oldukları devâları, miktarı arasın diye...

Tevfık.: Mânâsı Cenâb-ı HAKk’ın kulunu rast getirmesi.
Tevfik-i İlâhi.: Cenâb-ı HAKk’ın kendi iradesini kulunun maksadına uydurması.
Her mahluk yaratıldığı üzere kendi efalinden geri kalmaz.
Buna da
Hidâyet-i İlâhiyye denir.
Hidâyet, matluba isal etmek her mahlukta vardır. Yaradılışında verilmiştir.
Bu yolda doğru dürüst devam edersen o zaman buna başka bir güzel veçhe verir. Buna da Hidâyet-i İlâhiyye denir. Bazan Tevfık ve Hidâyet kısalır ve uzayabilir.
Her şeyde bir kuvve-i hassa halketmiştir. O kuvvetin ortaya çıkması mahalli o yaratıktır.
Maden, insan, hayvan, nebat, ne ise o hassanın âletidir. Bu her şeye şâmildir.
O hassayı tam ortaya çıkarmak mes’elesi ise bambaşkadır.
Bütün yaratıklar, her şey gizli bir bağla yekdiğerine uzak yakın, gizli aşikâr, belli belirsiz bağlıdırlar...
Bütün bunlara yani yukarda HAKk Kelâmı'nda anlatılanlara inanmak ve riayet etmek, bilmek “Kaza ve Kader” de gizlenmiş umumi bir isim olmuştur.
Bu kâinatta, mekânda mevcut maddenin yekdiğerine bağlı harmoninin atom intizam ve ilmî hikayesinin başka şekilde târifi neden başka birşey değildir.

Bu âhenk içinde bulunan insan:
Sevgi ve dürüstlük ile bu intizamdan ayrılmaz ise rahat eder ki:
Bayazıd-ı Bestamî Hazretleri bu hakıkati, hem maddî mânâyı ve hem de manevî mânâyı içine alan şunu buyurmuştur.:
Kün bahren mütegayyiren...
Deniz gibi ol ki =>bulanmayasın!.. sözüdür...
Kâinat Kanunları, değişmiyen nizamın işlemesindeki kanunlardır ki İslâm Dini'nde bunların hepsine
Sünnetullah ismi verilir.
Bunların hepisi HAKkın kudret ve güçleridir.
İnsanlar da bu kanunlara riâyet ederlerse =>O'na uymuşturlar demektir.
Bu kanunlara tamamiyle inkiyad etmek, maddî ve ruhî usûlleri tam tatbik istidadiyle insan yaratılmıştır.
Bunlara uymak demek insan da istidadın ortaya çıkmasıdır.
Bu da HAKkkı tanımak olur ki İslâm işte budur.
Teslim olan mânâsınadır.
Selâmete çıkmış demektir.
Bunun devamını; muvâzenesini temin için.:
Buna uymak kaideleri HAKk’ın Emirleri vardır.
Bunlara tamamiyle uyduktan sonra DİN o zaman kendini gösterir...
İslâm Dininin Emirlerinin bir mü’mini dıştan kuşatması ve disiplin altına alması onu koruması sistemine
Şeriat ismi verilir.
Tasavvuf dedikleri şeyin aslı da, içten disiplin altına alınmaktır.
Böylelikle insan tabiat kanunlarının, ALLAH’ın Güç ve Kudretleri, Peygamberin Dileği şeklinde insanı kâmil hâle getirir...
Kur’ÂN-ı Kerim de
El Tezkiye nefsin tezkiyesi, bütün kötülüklerden arınması.
Rûhun tezhibi ve faziletle süslenmesi için işten feshedilmesidir
...
Cesede göre Rûh ne ise, Şeriatın zâhirine göre bâtını da odur...
Böylelikle insan kendisini anlar ve temizliğe doğru gider. Bu bir nev’i Kıyamettir...

Kıyamet .: “Hakıykati anlama günü.: "Demek doğru imiş!” deme günüdür...

Mansurun: Ene’l-Hak!” demesi...
İnsanın idrâk kubbesini tiril tiril titretti...
Cüneyd .: ALLAH Cübbenin altındadır!” demesi aslında küfürdür...
Fakat iş bambaşkadır...

Cüneyd’e sormuşlar: Mansur’un dediğinin te’vil’i var mıdır?”
Cüneyd cevaben : “O sözün te’vili gününde değil, Kerbelâ Günündeyiz.” buyurmuştur...
Mansura .:“Vazgeç tövbe et!” dediler.
“Sözü kim söyletti ise, sözü geri almayı da o dilesin!” demiştir.

Lâ ilahe illallah.: Eşyayı mânâda görmektir, O’ndan gayri ne var ki...

Mansura sormuşlar : “Ben ALLAH’ım! diyorsun, hemde günde 1.000 Rekât namaz kılıyorsun..!”
Mansur : “Birbirimizin kadrini yine biz biliriz!” demiştir.
İdâma götürülürken: Yâ İlâhi! Bana açtığın sırları onlara da açsan veya onlardan gizlediğin sırları benden de gizlemiş olsan bu başıma gelmezdi!..” demiştir.


Resim

Resim

Meziyet.: (Meziyyet. c.) Meziyyetler. Üstünlük vasıfları.
Mes’ele.: Düşünülecek iş ve husus. Halledilmesi lâzım iş. Ehemmiyetli iş. Savaş, muharebe, ceng, harp.
Gıbta.: İmrenme. Aynı iyi hâli isteme. Şiddetle başkasının güzel bir halinin kendisinde de olmasını arzu etme.
Fâni.: Muvakkat, kaybolan, gelip geçici, devamlı olmayan, misâfir. (İnsan hangi bir şeye teveccüh ederse, onunla bağlanır ve onda fâni olur. İ.İ.)
Lem’a.: (c.: Lemâat) Parlamak. Şimşek gibi çakmak. Güneş ve yıldız gibi parlamak. El ile veya elbise gibi bir şeyle işaret etmek.
Tabi’.: Birinin arkası sıra giden, ona uyan. Boyun eğen. İtaat eden. Gr: Kendinden evvelki kelimeye göre hareke alan. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ı görmüş olanları, ashabını görüp, onlardan hadis dinlemiş olan.
Vâki’.: Olan, düşen, konan. Mevcud ve var olan. Geçmiş olan, geçen.
Muvâzene.: Ölçmek. Denk olup olmadığını bilmek için tartmak, ölçmek. Düşünmek. İki şeyin vezince birbirine denk olması. Uygunluk.
Bünye : Bir şeyin vücut yapısı. Vücut, beden. Fıtrat. Şekil, tarz, sûret.
İrtibat.: Bağlanmak, raptedilmek. Muhabbet, dostluk ve alâkadarlık. Düşmana karşı cenk için hududta at sahibi olmak.
Menşe’.: (Neş'et. den) Esas. Kök. Bir şeyin çıktığı, neş'et ettiği yer. Beslenip yetişilen yer.
Raks.: Sıçrayarak oynamak, dansetmek.
Sür’at.: Çabukluk. Hız.
Tahlil.: (Hall. den) Sirkeleştirme. Ekşitme. Dişlerini hilâllamak. Gerçek yere yemin etmek. Açmak.
Tahlil.: Çeşitli yönlerden veya maddelerden oluşan bir şeyi çözümleme.
İzafî.: İzafetle alâkalı, izafete dâir. Ona bağlamak sûretiyle. Alâkalı göstererek.
Tabiî.: Tabiat icabı olan. Tabiatla alâkalı. Normal. Kendiliğinden.(...İşte meşiet-i İlâhiyye ile vücuda gelen işlerde "inşâallah inşâallah" yerine "Tabiî tabiî" demek ne kadar hata ve muhalif-i hakikat olduğunu kıyas et... M.)
Sudur.: Olma, meydana gelme. Sâdır olma. (Sadr. C.) Göğüsler, sadırlar.
Bâtıl.: Hakikatsız, hurafe. Hak ve doğru olmayan, yalan. Şartlarını yapmamakla kabul olmayan ibadet ve muâmele. Meselâ: Bir özür bulunmaksızın taharetsiz kılınan namaz gibi. (Bak: Fasid)
Fâsid.: Bozguncu. Doğru olmayan. Bozuk. Müfsid. Yanlış olan. Fık: Aslen sahih olup, vasfen sahih olmayan. Yani, kendi nefsinde meşru' iken gayr-i meşru' bir şeye yakınlığı sebebiyle meşru'iyyetten çıkan şeydir. İbadet hususunda fâsid ile bâtıl aynı şeydir. Meçhul bir şeyi satmak gibi. (Bak: Bâtıl)
Huri.: (Ahver ve Havrâ kelimelerinin c.) Ahu gözlüler. Gözlerinin akı karasından çok olan, pek güzel ve güzellikleri tarif ve tavsif edilemiyecek derecede güzel olan Cennet kızları. (Bak: Hur - Hur-i în)
Gılman.: (Gulâm. c.) Bıyığı yeni bitmiş gençler. Cennet'te hizmet gören delikanlılar. Köleler, esirler.
Gaib.: Göz önünde bulunmayan, hazırda olmayan. Kaybolmuş olan. Görünmeyen âlem. Gr: Üçüncü şahıs, hazırda olmayan kimse.
Kemâlât.: olgunluk, erginlik.
Gayri kabil-i inkar.: inkarı ve reddinin kabul edilmesi mümkün olmayan.
Mu’cize.: İnsanların, yapmasında âciz kaldıkları ve ancak Allah tarafından peygamberlere nasib olan hârika. Kerametten yüksek, fevkalâde hâdise. Mu'cize, Halik-ı Kâinat tarafından peygamberlerin hakkaniyetine ait bir tasdiktir. Sahih hadislerle mu'cizeler haber verilmiş ve tesbit edilmiştir
Asar.: Öç almalar. İntikamlar. Eserler. İzler. Nişanlar. Abideler. Âdetler.
Şefkat.: Başkasının kederiyle alâkalanmak, acıyarak sevmek. Yardıma, sevgiye muhtaç olanlara karşılıksız olarak merhamet ve sevgiyle yardıma koşmak. Karşılıksız, sâfi, ivazsız sevgi beslemek.
Hoşnut.: f. Memnun, râzı, gönlü hoş edilmiş.
Celb.: Kendi tarafına çekmek. Çekmek, götürmek.
Zikir.: (Zikir) Anmak, hatırlamak. Anılmak. Allah'ı celle celâlihu çok çok anıp azametini düşünmek ve esmâ-i hüsnâsını okuyup tefekkür etmek. Kur’ÂN-ı Kerim'in bir ismi.
Mansıb . (Nasb. dan) Devlet hizmeti. Memuriyet. Bünyad. Merci'. Mansab.
Mechul.: Bilinmeyen. Belli olmayan.
Vakit.: Zaman dilimi.
Müddet.: Belli ve muayyen vakit.
Ciddî.: Gerçek. Hakikat. Ağırbaşlı, hâlleri sakin olan kişi. Mühim.
Te’vil.: (Tef'il veznindendir) Bir nesneye redd ve irca' etmek. Döndürmek. Te'vil kelimesi, bazı müfessirlere göre, rücu' mânasına olan "Evl: " den alınmıştır. Müfessirlerce: Bir âyet-i kerimenin mânasını bir nesneye irca' ile beyan etmektir. Bazılarınca da (Evvel: ) lâfzından alınmış olup kelâmı evveline sarf ve irca' eylemektir. Bazılarınca da hükümet ve siyaset mânasına olan (İyalet: ) den alınmıştır ki, te'vil eden kimse, zihin ve fikrini kelâmdaki sırrın tetebbuuna taslit etmekten ibarettir ki, kelimeden maksud olan mâna zâhir ve söyleyenin muradı aşikâr ola. Tefsir ve te'vil beynindeki fark ise:
Tefsir.: Nüzul-ü âyetin sebebinden bahs ve lügat cihetinden kelâmın mevzuuna müteallik maddeye mübâşerettir. Te'vil ise: Âyetlerin sırlarını ve istar-ı kelimatı (kelimeler perdesini ve zarını) inceden inceye araştırmak ve âyetin mâna ihtimâllerinin birini tâyin etmekten ibarettir ki, muhtelif vecihlere muhtemel olan âyetler olur. Kur’ÂN-ı Kerimin anlaşılmasında birinci mertebe tenzil, ikinci mertebe te'vildir.Te'vil, bundan başka "rüya tâbir etmek" mânasına gelir ve "hoş kokulu bir nebat" adıdır. (Kamus Tercemesi)
Muayyen.: Görülmüş olan, kat'i olarak belli olan, belli, ölçülü, tayin ve tesbit olunmuş, karalaştırılmış.
Fiil (c. efal).: (Fi'l) Müessirin te'siri. Amel, iş. *Gr: Hâdiseye veya zamana delâlet eden kelime. (Sarf bilgisinde geniş izahı vardır.) Türkçede; gelme, gitme, yazma, okuma, gezme gibi kelimelere de fiil denir. (Fi'l diye de yazılır.)
Tevcih.: Döndürmek, yöneltmek. Tefsir etmek. Birisini bir tarafa göndermek. Rütbe vermek. Bir kimseye söz atmak. Edb: İki zıd mânaya gelebilen ve birbirinin zıddı mânada söz kullanmak.
İhsan.: İyilik, lütuf, bağışlamak. Sahilik etmek, cömertlik yapmak. ALLAH'ı görür gibi ibadet etmek. Güzel bilmek. Güzel eylemek.
Hidâyet.: Doğruluk. İslâmlık. Hakkı hak, bâtılı da bâtıl olarak görüp doğru yola girmek. Dalâletten ve bâtıl yoldan uzaklaşmak.
Cüsse.: Gövde, kalıp, beden.
Bekâ.: Devamlılık. Evvelki hâl üzere kalma. Dâim ve sâbit olma. İlm-i Kelâm'da : Varlığının asla sonu olmayan Cenâb-ı Hakk'ın bir sıfatıdır. Bâki olmak. Ebedîlik.
Rayiha.: Koku, hoş koku.
Dalâlet.: İman ve İslâmiyetten ayrılmak. Azmak. Hak ve hakikatten, İslâmiyet yolundan sapmak. ALLAH'a isyankâr olmak. Şaşkınlık.
Matlub.: İstek, istenilen şey. Alacak. Ödünç verilmiş.
İsâl.: Ulaştırmak, vâsıl etmek. Yetiştirmek.
İrşâd.: Doğru yolu göstermek. Akli ve kalbi, mukni ve te'sirli eserler veya sözlerle gafletten uyandırıp hidâyet yolunu göstermek. Cadde-i kürba-yı Kur'aniye yolunda selâmetle devam ettirmek. ALLAH'a ibadet ve itaata kavuşturmak. Veli bir zâtın, bir kimsenin hidâyete ermesine vesile olması. Ist: Hak ve hakikatı arayan kimselere bir mürşid-i ekmelin Kur'ânî ve İslâmî eserleriyle veya sözüyle Sırat-ı Müstakim olan İslâmiyet yolunu tanıtması ve tarif etmesi. İmanı kuvvetlendiren ve inkişaf ettiren tahkikî ve yakînî delillerle hak ve hakikatı talim ve tedris etmesi. (Bak: Mürşid)
Mürşid.: (Rüşd. den) İrşad eden, doğru yolu gösteren, gafletten uyandıran. Peygamber vârisi olan, kılavuz. Tarikat piri, şeyhi.
Mütaid.: İstidadı olan, kabiliyetli, uyanık, anlayışlı, akıllı.
Mizac.: Huy, tabiat, fıtrat, bünye. Bir şeyle karıştırılmış olan başka bir şey.
Mahal.: yer.
Eczâ.: (Cüz. C.) Eczacılıkta kullanılan çeşitli maddeler. Ciltlenmemiş kitab ve saire. Cüz'ler, parçalar, kısımlar. Bir kimyevi terkible vücuda gelip yanma hassası gibi böyle bir kuvvet ve te'siri haiz bulunan şey.
Cismaniyyet.: Cismânilik. Maddi beden sahibi olmak hâli.
Rabt.: Bağlamak, bitiştirmek, bir şeye bağlamak. Nizam vermek, intizam bulmak. Gr: Cümleleri lüzumlu edatlarla birbirine bağlamak.
Aşikâr.: f. Belli, meydanda, açık. Bedihi.
Riâyet.: İyi karşılamak, ağırlamak, hürmet etmek. Uymak, tâbi olmak. Otlamak veya otlatmak. Hıfzetmek, korumak.
Sünnetullah.: İlâhî Kanunlar. Kanun, âdet. (Bak: Âdetullah).
Âdetullah.: (Sünnetullah da denir.) Tabiatta canlı cansız bütün varlıkların nasıl hareket edeceklerini belirliyen ALLAH'ın Emirleri, O'nun koyduğu değişmez düzen. Meselâ oksijenle hidrojenin birleşmesinden SU meydana gelir. Işık, geldiği açıya eşit bir açı ile yansır ki, bunlar birer âdetullahdır. "Âdetullah" yerine "tabiat kanunu" demek yanlıştır.
Selâmet.: Kurtuluş, tehlikeden sâlim olmak. Korktuklarından, fenalıklardan kurtulmak. Neticede imân ile kabre girmek. Edb: Doğruluk, sağlamlık.
Kadr.: İtibar. Değer, kıymet. Haysiyet. Derece miktarı. Miktar. Meblağ. Takat. Takdir, rızkı taksim eylemek. Gına.


Resim

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.: Dünya bir ÂNdan ibarettir.” buyurdu.
(Mevlânâ, Mesnevî, c. 1 s. 92)

Resim

Ahsen-i Takvim”:

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ
Resim---Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm(takvîmin) : Doğrusu, biz insanı en güzel bir biçimde-kıvamda yarattık. (Tîn 95/4)

İnsanı biz topraktan yarattık.”:


Âdem aleyhi's-selâm'ın topraktan yaratıldığını bildiren pek çok ayet vardır.
Şu Ayet-i Kerimelerde de insanın topraktan yaratıldığı belirtilir.:
3/59; 18/37; 22/5; 35/11; 40/67; 30/20..


وَاللَّهُ خَلَقَكُم مِّن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ جَعَلَكُمْ أَزْوَاجًا وَمَا تَحْمِلُ مِنْ أُنثَى وَلَا تَضَعُ إِلَّا بِعِلْمِهِ وَمَا يُعَمَّرُ مِن مُّعَمَّرٍ وَلَا يُنقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلَّا فِي كِتَابٍ إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ
Resim---Vallâhu halakakum min turâbin summe min nutfetin summe cealekum ezvâcâ(ezvâcen), ve mâ tahmilu min unsâ ve lâ tedau illâ bi ilmih(ilmihî), ve mâ yuammeru min muammerin ve lâ yunkasu min umurihî illâ fî kitâb(kitâbin), inne zâlike alâllâhi yesîr(yesîrun) : Allah sizi (önce) topraktan, sonra meniden yarattı. Sonra sizi çiftler (erkek-dişi) kıldı. O'nun bilgisi olmadan hiç bir dişi ne gebe kalır ne de doğurur. Bir canlıya ömür verilmesi de, onun ömründen azaltılması da mutlaka bir kitaptadır. Şüphesiz bunlar, Allah'a kolaydır. (Fatır 35/11)

Kâinatta ne varsa HAKkı TESBiH ediyor. Siz bunları göremez ve anlayamazsınız.”:


تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَاوَاتُ السَّبْعُ وَالأَرْضُ وَمَن فِيهِنَّ وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدَهِ وَلَكِن لاَّ تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ إِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا
Resim---Tusebbihu lehus semâvâtus seb’u vel ardu ve men fîhinn(fîhinne), ve in min şey’in illâ yusebbihu bi hamdihî ve lâkin lâ tefkahûne TESBiHahum, innehu kâne halîmen gafûrâ(gafûren) : Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O'nu TESBiH eder. O'nu övgü ile TESBiH etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların TESBiHini anlamazsınız. O, halîmdir, bağışlayıcıdır. (İsrâ 17/44)

Herşeyi muhittir.:


وَللّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَكَانَ اللّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُّحِيطًا
Resim---Ve lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı). Ve kânallâhu bi kulli şey’in MUHÎTâ(muhîtan) : Göklerde ve yerde ne varsa tümü Allah'ındır. Allah, her şeyi kuşatan-kapsayandır. (Nisâ 4/126)

Biz size şahdamarlarınızdan daha yakınız.”:


وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ
Resim---Ve lekad halaknel insâne ve na’lemu mâ tuvesvisu bihî nefsuh(nefsuhu), ve nahnu AKREBu ileyhi min hablil verîdi : Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha YAKINız. (Kaf 50/16)

Birgün bize döneceksiniz...”:


كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ إِلَيْنَا تُرْجَعُونَ
Resim---Kullu nefsin zâikatul mevti summe ileynâ turceûn(turceûne) : Her can ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz. (Ankebut 29/57)

HAKKın Arşı SU üstünde kurulmuş:


وَهُوَ الَّذِي خَلَق السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاء لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً وَلَئِن قُلْتَ إِنَّكُم مَّبْعُوثُونَ مِن بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِنْ هَذَا إِلاَّ سِحْرٌ مُّبِينٌ
Resim---Ve huvellezî halakas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâmin ve kâne arşuhu alel mâi li yebluvekum eyyukum ahsenu amelâ(amelen), ve le in kulte innekum meb’ûsûne min ba’dil mevti le yekûlennellezîne keferû in hâzâ illâ sihrun mubîn(mubînun) : O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı hususunda sizi imtihan etmek için, Arş'ı SU üzerinde iken, gökleri ve yeri altı günde yaratandır. Yemin ederim ki, (Resûlüm!): "Ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz" desen, kâfir olanlar derhal "Bu, açık bir büyüden başka bir şey değildir" derler. (Hûd 11/7)

Her şey HAKkı TESBiH ediyorlar!”:


يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ
Resim---YUSEBBİHU lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardıl melikil kuddûsil azîzil hakîm(hakîmi) : Göklerde ne var, yerde ne varsa (HEPSİ) O mülk-ü melekûtun eşsiz hükümrânı, noksaanı mucib herşeyden pâk ve münezzeh, gaalib-i mutlak, yegâne hukûm ve hikmet saahibi ALLÂHI TESBÎH (VE TENZÎH) ETMEKDEDİR. (Cuma 62/1)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s) ALLAH Dostu Der ki; SU-Cilt II

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim
11. ATOM MOLEKÜL ASİT- BAZ..

Kâinattaki âhenkten bahsederken bu ahengi doğuran bir atom hikayesinden bahsetmiştik.
Atom hakkında küçük lügat mânâsında bir bilgi verelim: Atom, Rumca bir kelimedir.
Ortasından kesilmesi ve taksim edilmesi kabil olmayan şey mânâsınadır. Bütün cisimlerin en küçük parçalarına bu bakımdan atom ismi verilmiştir...
Normal şartlarda gaz hâlinde bulunan veya gaz hâline gelebilen bütün maddelerin bir mol gramlarının işgal ettiği hacim 22,04 litredir.
Bu ağırlığa yani bu sayıya mol hacmi denir yahut 22,04 litrelik miktarının ağırlığı bir mol gram denir.
Mesela 32 gram Oksijen bir mol gramdır. Bunun kapladığı hacim 22,04 litredir.
Diğer taraftan 22,04 Hidrojen normal şartlarda 2 gramdır. Bu kimya bilgisidir.
Gaz hâlinde bulunan elementlerin atom ağırlıkları H (hidrojen), atom ağırlığında 1 (bir) kabul edilerek mukayese neticesinde bulunur.
Bugün rölatif atom ağırlığı tayininde birim atomu ve mukayese atomu olarak o kullanılmaktadır...
Oksijen her cisimle birleşmek hassasına haiz bir maddedir.
Bu da 16 gram kabul edilir...
Hidrojen molekül ağırlığı ise molekül meydana getiren elementlerin rölatif atom ağırlıklarının toplamına müsavidir.
Bir elementin atom ağırlığının sayısı kadar gram cinsinden alınan miktardır.

Atom ağırlıklarında birim olarak: Karbon atomu 12 kabul edilmiştir.
Bunun 12 de biri (1/12) birim olarak bugün kabul edilmiştir...
Meselâ 16 gram O bir atomgram O’dur.
Bir gram Oksijen bir atom gram Hidrojendir.

Molgram: Bir cismin molekül ağırlığının sayısı kadar gram cinsinden miktarıdır.
Bir mol O = 32
Bir mol H = 2
Bir Atom gram = Bir molekül gramdır.
Kâinatta ne varsa, balığın deryada yaşadığı gibi adetâ bir atom denizinde yaşamaktadır.
Bütün organizma bu denizden intizamlı, değişmeyen bu atom alışverişi içindedir...

Fizyoloji diye bir ilim vardır: insan vücudunun fizikî işlemesini, bütün organlarının çalışmalarını, vazifelerini ve vücudun terkibinde bulunan esas madde ve cevherlerin, hormonların, kan muhitinin içinde bulunan element ve maddelerin normal fonksiyonlarında, normal fonksiyonuna göre değişmeleri, sabit hâlleri, aldığı gıdalarla husule gelen metabolizma değişmeleri, bunlara tesir eden haricî, maddî ve ruhî etkilerin husule getirdiği ve getireceği değişmeleri normal hududlar dahilinde tetkik edip, âdeta klâsik bir insan organizması bilgisi hâline getiren Fizyoloji İlmi olarak mütalâ edilir...
Bütün bunların bozuklukları da Fizyopatoloji ismi altında tetkik edilir...
Hülâsa olarak fizyoloji insan organizmasının fonksiyon ve normal hayatını İlim ve Fen Cephesinden tetkik eden bir bölümdür...
Kimyada bir de asit ve baz tâbirleri vardır.
Organizmada asit ve alkalen ismini alır.
İleride bunu daha geniş izah edeceğiz...

Asit.: Hidrojen birleşikleridir. Suya hidrojen iyonu verirler.
Baz.: Asitlerin protonunu koparan maddelerdir.
Eskiler bunlara Hamız ve Kalevi derlerdi... -Hangi eskiler?- diye târif edilir. Bu değişmeyen bir kimya olayıdır.
Canlı cansız her şeyde az çok mevcud bir kimya hadisesidir...
İnsan vücudunda asit ve baz hikâyeleri büyük bir muvazenedir.
Hem maddeten hem manen ve ruhen...
Vücudda bu muvazene gıdalarla, ruhî tezahurların ortaya çıkmasıyla değişir...
Dert, Keder, Sıkıntı, Ziyâ, Karanlık, Gürültü, Sükun, Hastalık, Yaralanma, Hiddet, Heyecan, Herşeyle değişmektedir.
Bilir misiniz; neşeden, kederden, acıdan gözden gelen YAŞın tadı ve terkibi bile o ÂNda değişir.
Daha garip bir şey söyliyeyim adelî yorgunluktan, hastalıktan, utanmadan vücudda husule gelen terin kokusu ve tadı bile değişir...
Bunlara şaşmayın dil sizin burunda sizin tetkik edebilirsiniz...
Gece gündüz bu asit ve baz olayı değişir.
Gece açan çiçekler, “Gece Sefâsı.”
Gündüz açan çiçekler, “Gündüz Sefâsı”.
Gece çıkan böcekler. Ziyâdan kaçan böcekler.
Sivrisinek karanlıkta uçar. Karasinek karanlıkta uçmaz.
Işık etrafında ziyâ girdabına kapılmış pervaneler; Vücutları asittir. Uyuduğu zaman bazdır.
Basit bir Turnusol kâğıdı ile bunun böyle olduğu anlaşılır.
Hamam böceklerinin karanlıkta vücudları asittir.
Ziyâ olduğu zaman vücuddan hemen baz olur.
Hemen kaçarlar. Ve baz olur olmaz da dururlar. Yorgunluk başlar.
Yerlere baz bir madde serpiniz. Meselâ; Karbonat hemen uykuya girdiklerini hayretle göreceksiniz.
Bir çok hastalıklarda vücudda bulunan bu muvazene ki biz ona PH muvazenesi ismini veririz.
Şişmanlarda vücudda PH umumîyetle asittir.
Hiddetli, asabî insanlarda asittir. Sâkin insanlarda bazdır.
Nebatlarda fotosentez hadisesi güneş ziyâsıyle oluyor...
Normal uykuda vücud, baza doğru gider.
Canlılarda bu asit ve alkenler muvâzenesi bozuldu mu canlı hayatını kaybetmeğe kadar gider...
Asidoz, alkaloz diye isimlendirilir ki bu hâllerde o şahıs komaya girer...
Organizmaya asit girerse kan muhiti asit olur. Alkalen girerse baz olur.
Yalınız tabiî limon asit olduğu hâlde vücuda girdiği zaman alkalen yapar. Bunun sebebi şimdiye kadar anlaşılamamıştır...
Halk arasında ampirik bir tedavi usulü vardır.
Şişmanların zayıflaması için limon içmeleri tavsiye edilir. Kanı alkalen yapmak.
Fakat bu limon, limon tuzu değil... Limon tuzu sentetiktir vücuda girdiği zaman asit yapar...

Şimdi burada çok şayan-ı dikkat olan limondan bahsedeceğim..
Çürümüş limon kokusundan karıncalar kaçar bilir misiniz?..
Tabiî limon asidi vücuda girdiği zaman kanı alkalen yapar dedik ya şimdiye kadar sebebi tıpta anlaşılamamıştır.
Diğer bütün asitler hatta limon tuzu dediğimiz sentetik asit sitrik vücuda girdiği zaman asit yapar.
Yani PH aside doğru götürür.
Vücutta asit ve alkalen muvazenesine PH denir. “Ponushydrogenum”.
Karıncanın vücudu, organizması yaradılış itibariyle asittir.
“Hamız-ı Nemel” karınca asidi. Asid formik’tir.
Çürük limon kokusu karınca organizmasında asidi nötrolize eder. Ve karıncayı kuvvetten düşürür. Ölümüne sebep olur.
Bundan dolayı limon kokusundan bu hayvan kaçar... Bu fennî izâhtır...
Diğer taraftan karıncanın yaratılış hikmeti ve Kur’ÂN’da geçen mahluklardan birisidir.

KurÂN-ı Kerîmde:
Deve, Koç, İnek, At, Buzağı, Ebabil Kuşları “Bu kuşlar sıcak muhitlerde bulunur seri uçar serçeden biraz büyüktür.” Aslan, Hüdhüd kuşu, Karga, Karınca, Güvercin, Arı, Örümcek gibi hayvanların bahs ve isimleri geçer.
At, Arı methedilmiştir. 18 yerde mübarek attan bahseden âyet-i kerîme vardır.
Bunların bahsedilmesinde ince ve gizli hikmetler vardır.
Bu yön manevî değeri olan bu hikmetler bakımından, yani mantık ve aklın vehleten red ve isyana gideceği mevzulardan olduğundan herkes tarafından anlaşılması güç meselelerdendir.

Size garip gelecek binlerce misâl varsa da ben bir tanesini söyleyeceğim.
Bu dünyada hiçbir kimyager, hiçbir laboratuar tarafından ne müşahade edilmiştir ne de bilinmektedir.

Güneş doğarken; Bütün mevcudat alkalendir. Batarken asittir. Nebat, ağaç, hayvan…
İlkbaharda her şey alkalendir. Sonbahara doğru asitleşir.
Ziyâ. Koku… Birçok organizmada asit yapılır.
Gece uçan kelebekler, pervaneler vardır. Duvara konup uyurken vücutları alkalendir. Ziyâ vurdu mu vücut asit olur ve onun tesirinden kurtulamazlar, gider mumun veya ziyânın etrafında dönerken kendilerini yakarlar.
Katillerde, zalimlerde, kan güden insanlarda vücüt asittir. Bundan kurtulamazlar.
Bütün ateşli hastalıklarda vücut asittir.
Alkol asittir, Şarap asittir, Bütün içkiler asittir.
Birçok asitleri vücut aldığı gıdalardan yapar ve vücuda lâzım asitleri hazırlar.
Mide suyu asittir, oniki parmak bağırsağı ifrazâtı alkalendir.
Balıklar tuzlu suda yaşarlar. Vücüdlarının terkibinde tuz yoktur. Tuz koymadan yiyemezsin.
Tatlı suda yaşayan balıkların vücutlarında tuz vardır.
Yalnız Mezgit denilen de tuz vardır ve başından beline kadar olan kılçığı balık vücuduna paralel olduğu halde belden aşağı olan kılçıkları dikeydir, çok şayanı dikkattir bu…
Bütün ve aklî hâletlerin şiddet veya tenakuz hallerinde hiddet, korkularda, vücudun bütün organları kendi hesaplarına bazı ifrazât çokluğu veyahut azlığına doğru gider.
Korkudan; Tansiyon düşer. Kolin fazlalaşır. Kanda şeker azalır…
Koku, ziyâ, ses vücuddaki organların ifrazâtı üzerine te'sir eder.
Bu hâller Katon Tecrübesiyle fen alanında ispat edilmiştir senelerce evvel... Fizyoloji kitaplarında vardır.
Kedi, köpek bağırsak hikayeleri.
Rineger mahlulünden tecrid edilmiş kedi bağırsağı.
Bu da fizyoloji kitaplarında vardır...
Üzüntü, dert, acı, ağrı, hayal kurma, neş’e, gülme, kahkaha, ağlama, uyanık veya uyku hâllerinde değişmeler mevcuttur.
Gözyaşı muhtelif üzüntü cinslerinde, neş’elerde terkip değiştirmektedir. Bazan acı, asit bazan tatlı alkalen tadı vermektedir.
Karasineğin karanlıkta hıltı alkalendir uçamaz, konar, uyur.
Sivrisinek ışıkta alkalendir uyur, karanlıkta uçar.
Pireler, tahtakuruları, hamamböcekleri karanlıkta hıltları asittir. Ortaya çıkarlar.
Ziyâda alkalen olurlar faaliyeti durur. Ziyâyı görür görmez suratla kaçarlar.
Fakat hemen dururlar zirâ vücuddan o anda ziyâ tesiriyle alkalen olmuştur, insan organizması asit iken maddî tarafı galiptir.
Dünya hırsı, isyan hâlinde olanların ve dinsizlerin asittir.
Manevî tarafı galip insanlar alkalendir sâkin, mütevekkil.
Temkin sahibi, doğru kimseler böyledir.
Fakat bu hâllerin tam ve hakıki olması lâzımdır.

Cebinde koku esans kutusu, başı tıraş, sakalı uzun herkese dinsiz diye hitap eden cinsinden değil!..
Dinin yasak ettiği haram şeylere dikkat edilir tahlil edilirse, onlar vücudu asit yapar ve HAKk’tan uzaklaştırır.
Haramlar. Haram lokmalar. Bütün harammiyette bu bir hakikattır.
Bunların hepisi RÛHun muvakkat bulunduğu ve tezahürlerini gösterebildiği Vücud Makinasında hünerlerini göstermesi için vücudun müsait bir vasat hâlinde bulunması haramdan kaçmağı temin eder...
İnkârda olanların kanlarını PH anı tetkik ediniz...
Doğru, ahlâklı, samimi, âdil insanların kanları alkalendir.
Hakıyki mânevi tarafı galip olanlarında kanları alkalendir.
Nerelerden nerelere daldık!. Söz uzadı…


Yine biz karıncamıza dönelim:
Netice karıncalar çürümüş limon kokusundan korkup kaçmazlar.
Kanaat ve sabır çalışkanlık timsali olan bu hayvana yasak edilmiştir. Vücudu için ondan yanaşamaz.
Biz zavallılar karıncalar çürümüş limon kokusundan kaçarlar diyerek, karıncaları kaçırmak için bunu bulmuşuzdur.

Burada şunu ibretle söylemek isterim.:
Bir karıncanın vücuduna zarar görmemesi için yasak edilen bir şeyden o hayvancık kaçıyor da en şerefli mahluk olan insana hitaben menedilen haramları insanlar yapıyor şaşmamak mümkün değildir...
Bir âyet-i kerime vardır.
Bir eve yazıp bırakırsan o evdeki karıncalardan eser kalmaz gelmezler oraya... Bunu gelin izâh edin bakalım...
Olur mu olmaz mı düşüncesini bırak... Buz gibi olur ve oluyor da...
Müşâhade ettiğim karınca hadisesi vardır fakat bununda birçok şartları vardır. Soytarılık ve hokkabazlık değil bu işler!..
Sen uyurken gece uyumayanlar çoktur bu kubbe altında...
Bunu ilân eden büyük bir olay vardır dünyada, yaradılışından beri...
Dünyanın bir yüzü gündüz iken diğer yüzü gecedir.
Altı ay gündüz, altı ay gece olan kutuplarda mıntıkalar vardır.
Bunların böyle oluşunda bir hikmet ilân, edilmektedir.
Tesadüfî bir oluş değildir...


Yeri gelmişken herkesin bildiği garip bir yaratıktan bahsedeceğim.: Yarasa...
Memeli hayvanlardandır. Adet (kanama) görür.
Yavrularını doğurur ve emzirir. Kuş gibi uçar.
Gözleri vardır. Fakat çok az görür. Bundan dolayı gündüz uçamaz. Uyur.
Gece rızk için uçar. Sineklerle geçinir.
Uyuduğu zaman ayaklarıyla tutunur ve baş aşağı asılarak uyur ve bu sûretle dinlenir.
Mağaralarda, karanlık izbe yerlerde bulunurlar.
Gece buralardan dışarı çıkarlar. Bir yere konmazlar.
Yarasalar soğuğa çok tahammüllüdürler...
Kulakları çok hassastır. Hiç bir kulağın alamadığı ihtizazları alır.
Yarasada “radar” tabiî olarak mevcuttur. Bu radar ile cisimleri görür.
Boğazındaki bir organdan saniyede 80 titreşim yapan ses dalgaları çıkarır. Bu dalgalar karşıdaki cisimlere çarparak geri döner ve bu sûretle mesafeyi tayin eder.
8 saniyede beş metre hızla uçar.. Ses dalgaları saniyede 330 metredir.
Gidiş geliş 660 metre eder bundan dolayı yarasa bir yere çarpmaz, insanların radarı keşfetmeleri yarasa tetkik edildikten sonra olmuştur. Radar, kısa ve çok ihtizazli elektrik dalgalarıdır.
Ne tarafa çevrilirse önüne gelecek cisme çarpar ve hemen geri döner o cismi ekranda gösterir.
Bu bir nevi sevkedilen sesin elektrik veya ziyâ dalgalarının “Aks-i Sedâsı” gibidir.

Yarasadan niçin bu kadar bahsettim bilir misiniz?
Yarasanın sütü ve kanı alkalendir.
Sebebini bilmiyorum fakat alkalen olduğunu biliyorum!.


Resim

Resim

Ampirik.: Bir kurama, teoriye dayanmayıp deney ve gözleme dayanan.
Sentetik.: Birleşim yoluyla elde edilen.
Lügat.: Kelime. Söz. Her milletin dili. Lügat kitabı, sözlük.
Rölatif.: Bagıntılı, izafi, nisbi.
Ta’yin.: Yerini belli etmek. Vazifeye göndermek, vazifelendirmek. Ayırmak. Tayın, erzak.
Mukayese.: (Kıyas. dan) Kıyas etme. Ölçme. Karşılaştırma.
Klasik.: Fr. Çok eskiden yazıldığı hâlde değerini kaybetmeyen eser veya san'at eseri. Âdet hâline gelmiş usul. Alışılmış olan, yenilik getirmeyen, geleneksel.
Tedkik-Tetkik.: Hakikatı anlamak ve meydana çıkarmak için inceden inceye araştırma.
Mütala’.: Bir işi etraflıca düşünmek, okumak, tetkik etmek.
Adelî.: Kasla ilgili.
Girdab : f. Suların dönerek çukurlaştığı yer. Tehlikeli yer. Mühlike. Tehlikeli yer ve zaman.
Fotosentez.: Yeşil bitkilerin ışıkta basit birleşiklerden karmaşık yapılı organik moleküller yapması.
Vehleten.: Birdenbire. İlkin. Ansızın.
Tenâkuz.: Sözün birbirini tutmaması. Konuşmada beyan edilen söz ve fikirlerin birbirine zıt olması. Man: İki şeyin birbirine nakiz olması. Bir şeyin nakizi, o şeyin ref'inden (kaldırılmasından) ibarettir.
Asit.: Fr. Terkibindeki hidrojenin yerine element alarak tuz meydana gelmesine sebep olan ve mavi turnusolü kırmızıya çevirmek hâsiyetinde hidrojenli birleşik hamız.
Alkalen.: Alkali maddelerde, asitlerin kırmızıya çevirmiş olduğu bitkisel mavi rengi eski durumuna döndürme özelliği vardır. Ecz. anti asit özelliği olan madde. Alkali metallerperiyodik cetvelin birinci sütununda bulunan bir değerlikli, elektropozitif elementlerdir. Dış katmanlarında tek elektron vardır. Yoğunlukları düşük, kolayca eriyebilen yumuşak, katı maddelerdir. Çok elektropozitif olan alkali metaller, ametallere, özellikle halojenlere ve oksijene karşı büyük ilgi gösterir. Dolayısıyla indirgen maddelerdir ve soğukta suyu bozundururlar. Hidroksitleri ise kuvvetli bazlardır; genellikle suda çözünen tuzları renkleri anyonlarla verdikleri tuzlar dışında renksizdir. Alkaliler, suda büyük oranda çözünen bileşiklerdir.
İfrazât.: Vücuddan çıkan, bedenden ayrılan kan, irin, balgam gibi şeyler.
Neş’e.: Gönül açıklığı, sevinç. Yeniden meydana gelmek. Yeniden olan şey. Yiğit olmak. Yüksek olmak.
Müştak.: (şevk. den) Arzu ve iştiyak gösteren, fazla istekli.
Hılt.: Bir şeye karışık, karışmış bulunan. Eski tıbda: Ahlât-ı erbaa (Kan, salya, safra, dalak) dan birisi. Soyu, nesebi karışık kimse.
Mütevekkil.: Kendi yapamıyacağı işde aczini bilip başka birisini vekil kabul etmek. Tevekkül eden. Allah'a celle celâlihu güvenen ve işlerini O'na güvenerek tanzim eden. (Bak: Tevekkül)
Tevekkül.: İşi başkasına ısmarlamak. Sebeblere tevessül ettikten sonra neticesini Allah'a bırakmak. Allah'tan gelene razı olmak. Kendine ait vazifeyi yaptıktan sonra neticelerini Allah'dan istemek. Kadere razı olmak. Hakka güvenmek. Yeis ve kederden uzak olmak. Âcizlik göstermek.
İbret.: Uyanıklığa sebeb olan ders. Çok çirkin ve düşündürücü. Tuhaf, acâyip.
Timsâl.: Resim, suret, sembol, nümune. Tasvir. Bir şeyi başka bir şeye benzetmek. Heykel.
İzbe.: Kuytu. Loş. Pis ve nemli yer.
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s) ALLAH Dostu Der ki; SU-Cilt II

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim
12.TEBDİL VE TAHVİL

Yukarıda bahsedilen hususların daha devamına geçmeden bu âyet-i kerimeden bahsetmek lâzımdır... FATR Sûresi vardır...

Fatr: Yaratan, halkeden, kâinattaki ahenk ve nizamı kuran mânâsınadır. Fatr da aynı zamanda, bu nizamda değişiklik, bir düzensizlik görülmediği gibi bunları değiştirmek de mümkün değildir mânâları mevcuttur...
Sûre’de Tebdilen - Tahvilen lâfızları vardır.
TAHVİL: Aslını kaybetmemek şartıyle başka şekle girmek mânâsına gelir ki aslı “Havl” dir.
Bu kelime
Lâ Havle velâ Kuvvetedeki “Havl” dir.
Davranış mânâsınadır.
Misâl verirsek, bir damla su sıcağa maruz kalırsa; Buhar olur, Bulut olur. Bu “Havl”dan müştak Tahavvüldür.
Bu iş yani buhar hâline geçmesi bir tahvil’dir. Tahavvül ve tahvil budur.
Yâni Aslını kaybetmemek şartıyle başka sekle girmektir.
Tahavvül devamlıdır. Tahvil ise Murad’dır.
Yani “Asl”ın başka şekle girmesinin o nesnede yaradılış icâbıdır.
Bu da
görünmez bunu göremezsiniz âyetindeki mânâdır...
Tahvilin aslını anlamak güçtür. Kur’ÂN’daki mânâ Sünnetullah değişmez.
Yâni ALLAH’ın
KûN!. Emriyle yaratılan değişmez demektir.
Sizin gördüğünüz başka şekilde görünüştür.
Meselâ Devlet tahvilleri vardır. Bunu câhil bir adama sorarsan: “Bu paradır!” desen inanamaz.
Para burada başka türlü olmuştur. “Bir damlanın buhar, bulut oluşu gibi.” Fakat o câhil adam bunu göremez.
Tebdil ve tahvil kelimeleri sinonim kelimeler değildir. Homonim kelimelerdir.
Nâs dediğimiz zaman insan akla gelir. Fakat bu dişi ve erkek demektir.
Fakat dişi başkadır. Erkek başkadır. Dişi erkek olmaz. Erkekte dişi olmaz.
Âyet-i Kerime’deki Tahvilen başka türlü olmak değiştirmek yaradılış kanununda bir değişiklik ve düzensizlik görmek mümkün değildir demektir.
Bunların daha derin mânâlarını Halvet’de öğrenmek gerekir.

Zira: İslâmda Tebdil ve Tahvil ile uğraşmak yasaktır. Hatta haramdır...
Zirâ yukarıdaki âyete şüphe ile inanmak, bu düşüncede gizlidir.
Meselâ Heykel yapmak bir nev’i tebdil ve tahvildir.
Nebatata aşı yapmak haramdır. Sun’î ilkah haramdır.
Bu husus incelerin incesidir. Dikkat buyrula.
Herkese değil. O hâlde kime?
Âhenk’e kendisini tamamiyle verene...
Çünkü Tebdil ve Tahvil,
KûN emriyle FeyeKûN Emri arasındaki olaylar değişmezler. Kurulan âhenk değişmez.
Bu iş kul işi değildir.
HAKk’ın işidir.
Peygamberlerin mucizeleri, bu Tebdil ve Tahvil arasında cerayan eder. Ve bize Fevkalâde görünür...
Oksijen gazı ile Hidrojen gazı görünmez.
Bir elektrik şerraresiyle birleştikleri zaman Su olur ve görünür.
Su da tekrar aynı usul ile gaza ayrılır...
Her ikisi de iki şekilde asıllarını kaybetmezler gizlenirler ve tekrar görünürler...

İşte bu hadise.:
Tebdil ve Tahvilin en güzel târifini ifade eder...
Mucizeler’de bu tarzda İzn-i İlâhî ile vuku'u bulur...
“Her meydana çıkıp zuhur eden” =>O zuhur eden şey’in içinde kalandır.. “Asıl değişmez”...
Bir tohum içinde bir orman gizli.. Bu tohumu ekersek tohum kaybolmaz, öyle görünürse de o tanınamıyacak bir hâle gelmiştir. Tebdil olmuştur.

Kim?
Tohum!..
Orman ortaya çıktı mı o zaman =>“Tohum ormana tahvil olmuştur.” denir.
Bu görünür, görünmez hadisede HAKk’ın kudretlerinin başka şekilde görünüşü de;
Elektrik enerjisi bir yerde aydınlık yapar.
Diğer yerde bir makinayı harekete geçirir.
Başka bir yerde bin türlü şekilde görünür.
Fakat elektrik değişmez..
Kuvveti başka şekillere tebdil ve tahavvül etmiştir.
Kur’ÂN-ı Kerim’deki lâfızlar üzerinde uğraşmak doğru değildir. Emirleri aynen kabul etmek gerekir.
Bir şeyin tetkiki, içinde daima aslını öğrenmek düşüncesi hakimdir.
Fakat bu, HAKk’ın Emirleri ve Âyet Lâfızları üzerinde olmamalıdır.
Bu husus
Mülhimün tarafından fehmolunur..
Anlaşılır!..


Resim

Resim

Mahlul.: Çözülmüş, dağılmış. Hallolmuş, erimiş. Murisi ölen sahipsiz mal. Mirasçısı bulunmayıp hükümete kalan miras.
Bahs.: Kazmak. Ayırmak. Saçmak. Birşey hakkında etrafiyle söz söyleyip hakikatı araştırma. Konuşulan şey. Teftiş. Söz münazarası, muaraza, mübahese. Bir mevzû hakkında tafsilât, açıklama. İddialaşma.
Tebdilen.: Değiştirerek. Tağyir ederek.
Tağyir.: Başkalaştırma. Değiştirme. Bozma. İyiden kötüye değiştirme.
Tahvil.: Bir halden başka bir hale getirmek. Değiştirmek. Döndürmek. Faizli borç senedi.
Tahavvül.: (Hâl. den) Birinden diğerine geçmek. Tebdil olunmak, değişmek. Dönmek. Bir hâlden başka bir hâle geçmek.
Sinonim.: yun. eş anlamlı.
Homonim.: yun. eş adlı, eş sesli. Söylenişleri aynı, anlam ve kökleri ayrı olan (sözcükler), sesteş, homonim.
Halvet.: Yalnızlık. Tek başına kalmak. Tenhaya çekilme. Gizlilik.
Sun’.: Yapmak. Eser, yapılan iş. Te'sir. Güzel iş yapmak.
Sun’i.: Yapay.
Fevkalâde.: Âdetin fevkinde. Ayrıca, hususi surette. Bilinenlerin üstünde. Müstesna ve yüksek bir surette.
Şerare.: (Şerâr) Kıvılcım. Elektrik kıvılcımı. Müsbet ve menfi (+ ve -) elektrik kutuplarının birbirine çok yakın olmasından veya dokunmasından hâsıl olan kıvılcımların parlayışı.
Mülhim.: Kalbe feyiz veren, ilham eden Allah (cc)

Resim

Havl.: Potansiyel güçtür
Kuvvet.: şimdi olan güçtür.
Ezan da “Hayyele’s-salâh” da deriz ya:
Subhânallahû ve bihamdihi Subhânallahi’l-Azîm velâ havle velâ kuvvete illâ billahi’l-aliyyü’l-âzim.: ALLAHU ZÜ’L-CELÂL’i hamd ile tesbih ve ta’zim edip bâtıl ve şerden korunmak için lâzım ve lâyık olan havl ve kuvvet sadece azamet-ü-kudret sahibi ZÂTına mahsusdur. “Senin koruman olmadan bâtıldan ictinâb edip (kaçınıp) şerr-ü-seyyiâttan korunamam”der ve İsmetullaha ve Avnullaha sığınırız...


Resim---Ebu Musa radiyallahu anhu şöyle dedi: “Biz bir seferde Peygamber'in maiyetinde bulunduk. İnsanlar tekbir getirirken seslerini yükseltmeğe başladılar. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.: "Ey insanlar, kendinize acıyınız! Çünkü siz ne sağıra dua ediyorsunuz, ne de gaibe. Muhakkak ki siz, en iyi işiten ve size çok yakın olana dua ediyorsunuz. Ve O her zaman sizinle beraberdir" buyurdu. Ebu Musa dedi ki: Bu sırada ben Peygamber'in arkasında idim ve: Güç ve kuvvet ancak Allah'a mahsustur! sözlerini söylüyordum. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.: "Ey Abdullah b. Kays! Ben sana Cennet hazinelerinden bir hazineyi göstereyim mi?" buyurdu. Ben de: “Evet, Ya Resulüllah!” dedim. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ bi'llah." de!" buyurdu.
(Sahih-i Müslim, 4873)


Resim

اسْتِكْبَارًا فِي الْأَرْضِ وَمَكْرَ السَّيِّئِ وَلَا يَحِيقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ إِلَّا بِأَهْلِهِ فَهَلْ يَنظُرُونَ إِلَّا سُنَّتَ الْأَوَّلِينَ فَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَبْدِيلًا وَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَحْوِيلًا
Resim---“İstikbâren fîl ardı ve mekres seyyii, ve lâ yahîkul mekrus seyyiu illâ bi ehlih(ehlihî), fe hel yenzurûne illâ sunnetel evvelîn(evvelîne), fe len tecide li sunnetillâhi tebdîlâ(tebdîlen), ve len tecide li sunnetillâhi tahvîlâ(tahvîlen) : (Hem de) Yeryüzünde büyüklük taslayarak ve kötülüğü tasarlayıp düzenleyerek. Oysa hileli düzen, kendi sahibinden başkasını sarıp kuşatmaz. Artık onlar öncekilerin sünnetinden başkasını mı gözlemektedirler? Sen, Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve sen, Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın.” (Fâtır 35/43)
Tebdîlen: bedel, değişiklik
Tahvîlen: tahvil, dönüşüm, değişme
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s) ALLAH Dostu Der ki; SU-Cilt II

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim
13. FITRÎ YAPI..

Gece sefâsı çiçek akşam oldu mu açılır. SUyu asit olur.
Gün doğdu mu öğleye doğru kapanır.
Alkalen olur.
Ziyâ SUyunu alkalen yapar.
Diğer cinsi vardır ki bu çiçek akşama doğru alkalen olur gece kapanır. Sabah öğleye doğru asit olur, açılır...
Sivrisinek karanlıkla uçar, ışıkta konar.
Karasinek ışıkta uçar, karanlıkta konar.
Bir çok böcekler gündüz uyurlar gece gezerler.
Bir kısım gündüz gezer gece uyurlar.
Bunların hepisi çok kaba misallerdir.
Gözle görülemeyenden en büyüğüne kadar canlı, cansız, nebat, hayvan, taş, toprak, SUlar hep bu kanuna tabi’dirler.

Gündüz soğuk gece sıcak olan gözeler, menbâ’lar gördüm.
Gündüz akan gece kesilen menba’lara da çok tesâdüf ettim.
Hatta Erzurum’un şimalinde bir dağ vardır, orada bir bayır vardır.
Bu dağda bir çeşme vardır. Koyunlar dağa çıktığı zaman akar. Çekildi mi çeşme akmaz.
Burayı bizzât 1926 senesinde ziyâret etmiştim.
Bu tepeye Çoban Dede Geçidinden çıkılır.
Bu hikaye uzundur…

Bunların sebepleri izah edilmiştir. Muamma değildir...
Böcek sokmaları asittir. Bu sokmalara karşı alkalen karbonat sürerler.
Akrepler karbonattan kaçarlar hatta ölürler.
İpek Böceği 33 boğumdur. Dud yaprağı yer.
Bu yaprak üzerinde büyür sonra yeşillenir, örmeğe başlar ipeği... Artık yemez. Koza biter.
Sonra küçülür, boğumları ile beslenir. Kanatlanır, deler kozayı çıkar.
Bir iki gün uçar yaşar, yumurtalarını bırakır...
İpek böceğinin erkeği dişisi yoktur.
33.000 defa başını dönderir ve kozayı örer.
Kendi boyunun 33.000 misli tel örer.
Koza evvelâ asittir.Sonra alkalen olur.

Saydın mı?” diyeceksin.
Evet!.. Ne diyeceksin?..

Binlerce çeşit çiçek vardır dünya yüzünde...
Çiçeklerin renklerini veren Antosiyanin, Karotenoit bu iki madde renkleri verir.
Antosiyanin nebatın hücre özünde vardır öz;

Asit ise renk kırmızı olur.
Alkalen ise mavi mor renk olur.
Karotenoit Kromoblast denilen, özel kısımları bulunur.
Tüveyç yapraklarını
turuncu, sarı bazen kırmızı renklere boyar.
Bazı Tüveyç yaprakların
beyaz rengi hücreleri arasında hava boşluklarından kırılan ışıktan meydana gelir.
Arılar her ne kadar her renkteki çiçeğe sokulurlarsa da
mavi, menekşe renkli veyahut kırmızı renkli çiçekleri severler.
Kelebekler
kırmızı renk başta olarak beyazları da çok severler.
Güveler çok
soluk renkleri, keskin kokuları ve özellikle beyaz, sarı çiçekleri severler.
Sinekler ise en çok keskin koku;
kahverengi ve mor çiçeklerden hoşlanırlar.
Bu hususlar tetkik edilirse yine ortaya
asit ve alkalen hikayesi çıkar...

İklimlere, sıcak soğuğa göre bu asit ve alkalen değişmeleri canlılarda az çok değişiklik yapar.
Gece ve gündüze göre farklar vardır.
Sıcak iklimlerde seks duygusu fazladır.
Bilhassa erkeklerde gündüz ziyânın tesiriyle fazlalaşır.
Vücutta bir hormonal değişiklik olma ihtimali vardır.
Kadınlarda ise aksidir. Gündüz azalır. Gece çoğalır.
Bu sıcak iklimlerde vukua gelir...
Bilirmisiniz Eskimo kadınları altı ay kışın adet görmezler...
Hayvanlarda da birleşme zamanları muayyen zamanlarda...
Şimdi bu hususu Ateş Böceği denilen ışık saçan bir böcek vardır.

Onda tetkik edelim.:
Geceleri ışık çıkaran böcekler vardır. Herkes bilir.
Ateş Böceği ismini verirler. Parlar sönerler.
Çok yükseklerde uçmazlar, azami 4-5 metre yükseklikte uçarlar. Umumiyetle yere yakın uçarlar. Küçük bir böcektir.
Şimdiye kadar bu böcek tetkik edilmiştir, üzerinde tecrübeler yapılmış, ışığın nasıl husul bulduğu hakkında birçok mütâlâalar yürütülmüştür.
Ateş Böceği, henüz yumurta hâlinde iken belli belirsiz bir ışık saçar. Uçmağa başladıkları zaman kısa ömürlüdürler. Birkaç gün hepsi o kadar...
Bazı cinslerinde dişileri uçmazlar fakat ışıkları vardır.
Buna karşılık erkekleri uçtukları hâlde ışıkları yoktur.
Fakat umumiyetle ateş böcekleri hem uçar hemde ışıkları vardır.
Ateş Böceğinin karnının altında sarı geniş bir leke vardır, ışığı burası verir.
Zor durumda olduğu zaman bu ışık çoğalır fakat ışık daha ziyâde çiftleşme zamanında çoğalır.
Sevişmek için mehtapsız geceleri seçerler.
Gündüzleri ıslak otlar dibinde akşama kadar uyuyan erkek böcek kendine bir eş aramak için bir çıtırtı ile havalanır.
Işık kesik kesik olduğu gibi, çizgi hâlinde de devamlı olabilir.
Uçarken, yere yaklaşırken ışıklarını söndürürler.
Işığın gücü bir mumun (1/20) yirmide biri kadardır.
Işık kendi fizyolojik iradeleri dahilindedir, ister söndürür ister yakar.

Bu nokta çok mühimdir!.,.
Erkek havada iken dişi yerde onu bekler.
Erkeği gördüğü zaman dişi de ışığı yakıp söndürür. Âdeta ona işaret verir.
Ateş Böceğindeki enerji %100 ışığa çevrilmiştir.
Halbuki bir elektrik fenerinde %10 u ışık, diğeri hararet olur.
Yüzde yüz ışığa çevrilmesinde böcekte bulunan iki maddenin tesiridir.
Luciferine maddesidir. Lucifer ışık taşıyan demektir. Diğeri ise Luciferose birleşik maddedir.
Böceğin ışık organlarında 1890 senesinde Refael de Bois isminde bir Fransız Fizyoloji mütehassısı bu iki maddeyi toz hâlinde elde etmiştir. Ve bundan bir mahlül yapmıştır. Bunu bir cam tüpe koymuş.
Havanın oksijeni ile karıştırdığında ışık verdiğini tesbit etmiştir.
Bir Amerikan biyokimya mütehassısı Dr. Mac’el Roi bu iki maddeyi üçüncü bir madde ile karıştırdığı zaman ışık elde etmiştir.
Bu maddeye A.T.P. denir. Asit adenozin trifosforik... Bu madde bütün canlı organizmalarda mevcuttur.
Bütün canlı varlıkların hücrelerinde bulunan enerji kaynağıdır, insanlarda da vardır.
Bu olmasa hücre çoğalmaz. Gıdalar enerjiye tahavvül etmez. Yaralar kapanmaz. Beyin çalışmazdı...
Ateş Böcekleri ışıklarını, sinir uçlarıyla adrenalin çıkardıkları ve bu vasıtayla hücredeki Luciferine ile diğer hücrelerdeki Luciferos’u kundakladıkları ve bu sûretle ışığa tahavvül ettikleri iddia edilmektedir.
Luciferine ve Luciferose maddelerini üçüncü bir madde ile yani A.T.P. elementi ile birleştiği takdirde ışık vermektedir.
A.T.P. Maddesi bugün tecrid edilmiş ve bulunmuştur.
O hâlde böyle elde edilen karışım içinde hayat kıvılcımı olan bir şeyle karıştırıldığı takdirde ışık verecek demektir.
Ateş Böceklerinde bulunan Luciferine ve Luciferose ancak Güneş çekildikten sonra birleşim yaparak ışık verirler.. Onun için Ateş Böcekleri gündüz uyurlar...

İnsan vücudunda da bu maddeler vardır.

Vücuttaki bu maddeler; Bütün dimağ ve sinir sisteminin her türlü tabiî, hayatî, dış ve iç fonksiyonların azalmasıyle fazlalaşmaktadır.
Uykuda ve bilhassa gece vakti luciferine gündüz ziyâ mani olduğundan gece yukarıdaki fonksiyonların azalması dimağın, vücudun tahrişten uzak olduğu zamanda insanın daha ziyâde alın, yüz, el üstleri, baldırlarda fazla olduğu yerlerdir.
Sivrisinekler gece faaliyete geçer.
Işık söndüğü zaman bu böcekler doğrudan doğruya bu maddelerin çok bulunduğu yerlere konarak ısırmaları bu ışıkların kendilerini cezbetmelerindendir...
Bu madde nerede varsa hayvanlar, haşarat oraya hücum ederler.
Bazı vücudlarda bu madde birleşmesi burunun alamadığı bir koku çıkarırlar.
Bu gibilere tahta kurusu, sinek gelmez. Sinek konmaz.
Bu koku güzel kokulardandır...
Kemiklerde fosfor vardır.
Luciferine de bir fosfor derivesidir.
Adrenalin fazla ziyâya maruz kaldığı zaman okside olur.
Rengi
sarımtırak oluyor ve terkibi değişiyor...
Adrenalin Ateş Böcekğinde ışık oluyor.
Adrenalin şekeri fazlalaştırır. Insülin şekeri düşürür.
Adrenalinemi, insilunemi dediğimiz insan vücudunda bir muvazenenin bozulmasını bildirir.
İnsan vücudunda luciferine ve luciferoz mevcuttur.
Vücut hücrelerinde A.T.P tabiî olarak mevcuttur.
Dimağı faaliyet, vücud normal fonksiyonları en az faaliyette bulunduktan zaman mesela uykuda bu birleşme husule gelir ve insanın vücudundan da ışık çıkar. Fakat bu ışığı göremeyiz.
Adrenalin, insulin vücudda böbrek üstü bezlerinden ve pankreastan çıkar.

Doğruluk, Adalet, Ahlâk, Temizlik gibi devamlı hasletleri olanlar;
Hırsa kapılmayan, Gıpta, Hased, Dedikodu, Gıybet nedir bilmeyenlerde adrenalin ve insulin muvâzenesi normaldir.
Luciferine ve luciferose birleşmesi bu vasatta vuku'u bulur. O zaman o ışık görünür.
LUX, LUCİS, LUMlERE, LUCİFERE kelimeleri ışık taşıyan demektir...
İSÂ Peygamber'in başının etrafında ışık hâlesi olduğunu söylerler ki bu doğrudur.
Peygamber Efendimizin NûR olduklarını söyledikleri gibi..
"NûR Yüzlü" tâbiri buradan menşe'ini almıştır...
Bazı insanlar yaşlandıkça güzelleşirler. Bazılarıda aksi olur çirkinleşirler.
Bu da boş bir lâf değildir. Müşahâde edilir. Fakat tetkik sahasına kimse sokmamıştır...
Canlı deriz..
Canlı ne demektir?.
Biyoloji Kitapları canlılık târifine ruhu ve sonsuzu, aklın ötesini sokmadıkları için hiçbir zaman ideal bir târife varamamışlardır.
Bir biyoloji kitabını açarsak: insanı, canlı varlığı cansız varlıktan ayıran başlıca vasıfları sayar durur.
Bunların hepsinin altında yine tatminden çok uzak bir cevap bulma çabalaması gizlidir.
Ruhla irtibat kuran herşey canlıdır.
Medeniyetle ruhla irtibat kuranların icabıdır...
Sonsuza girmeden ideal bir târif yapılamaz...


Resim

Mühimm : Düşündürücü. Değeri çok fazla. Kıymetli. Lâzım ve muktezi olan.
Mahlul.: Çözülmüş, dağılmış. Hallolmuş, erimiş. Murisi ölen sahipsiz mal. Mirasçısı bulunmayıp hükümete kalan miras.
Fa’aliyet.: İş görmek, çalışmak. Boş durmayış.
Cezb.: Kendine doğru çekme. İçme.
Derive.: Değiştirme.
Ma’ruz.: Bir şeyin etkisine uğramak veya uğratmak. Arzolunmuş, arzolunan. Serilmiş, yayılmış. Verilmiş, sunulmuş. Anlatılmış. Bir şeye karşı siper alan.
Gıybet.: Arkadan çekiştirmek. Hazır olmayan birisinin aleyhine konuşmak. Birisinin gıyabında hoşuna gitmeyen bir şeyi söylemek. (Gıybet odur ki: Gıybet edilen adam hazır olsa idi ve işitse idi, kerâhet edip darılacaktı. Eğer doğru dese; zâten gıybettir. Eğer yalan dese; hem gıybet, hem iftiradır. İki katlı çirkin bir günahtır. M.)
Hased.: Başkasının iyi hallerini veya zenginliğini istemeyip, kendisinin o hallere veya zenginliğe kavuşmasını istemek. Çekememezlik. Kıskançlık. Kıskanmak.
Tatmin.: İkna etmek. Kandırmak. İnsanın kalbini emin etmek. Rahatlandırmak..
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s) ALLAH Dostu Der ki; SU-Cilt II

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim
14. ALLAH HERŞEYİ MUHİTTİR.

Şimdi ALLAH Kelâmı’ndan bazı âyetlerle Haşr-u Neşr olalım:
ALLAH herşeyi muhittir.
Kaplamıştır hududsuz olarak...
Ne tarafa bakarsan bak bir âhenk bir intizam bir şuûr vardır.
O’nsuz boş birşey yoktur. Her yerde hazır ve nazırdır.
Akla vurursanız akılsız bir şey yoktur...
O’ndan izinsiz bir zerre yerinden oynayamaz.
Esmâlarıyle Kudret ve Kuvvetleriyle mütecellîdir.
Bütün kâinat ALLAH’ı tesbih etmektedir.
ALLAH’ın bütün güçleri her şeyin içinde o güç dışında yine aynı güçlerdir.
Canlı ve cansız her şeyde o güçlerle esmâlarıyla müteceilidir.
Cazibesinin, etkisinin haricinde kâinatta hiç bir şey yoktur.
Bu tüm isimleri de kaplamıştır. Aklın kâinatı kaplaması gibi.
Düşüncenin her türlü ziyâdan, elektrik süratından daha fazla oluşu, aklen ve zihnen insan bir anda kâinatı dolaşır...
Her vücudun, her şeyin yıkılmağa mahkum zayıf yapısı vardır. Her şey fânidir..
İnsanın maddesi dimağın idraki için insan dimağında hücre yoktur. Seziş vardır..
Sezmek bir hakikatın mevcudiyetinin kat’i kavram vermezse de en büyük delilidir...
Ölüm, bitmek, tükenmek aslına dönmek mânâsınadır.
Ölümün ötesinde ise hudussuz, bir akıl, güçlü bir etki, gerçek sevgi, sonsuz mutluluk vardır. Aslına kavuşmaktan ötürü...

Doğruluk, Kâinat nizamına uyuştur..
Adalet, Her şeyin bir ahlâk ve doğru olarak sapmadan işlemesine uyuştur.
Onun için yaşadığı müddetçe doğruluk, adalet ve güzelliklerden yana olanlara, bu gerçeği bilenlere, sevenlere son nefesine kadar bu güzelliklere dönme şansı vardır.
Tövbe ve HAKK’a inanmak...
Bu mutluluğu ALLAH dünyada kazanılan iyiliklere bağlamıştır.
Kaba basit bir misal şudur.:
Meyva ağacına bakar, itina edersek meyvası olur.
Bir atasözü : “Ne ekersen onu biçersin...”
ALLAH Sözü: Dünya tarlası âhirette mahsul verir...
İnsan kâinatın küçük bir modeli gibidir...
Maddesi vardır.: Işıklarıyla, atomlarıyle, molekülleriyle, elektrikiyetiyle, proton ve nötronlanyle...
Mânâsı iç dünyası vardır.: Sevgi, şuûr ve zekâ, duyguları ve dehâsiyle...
Hülâsa.: Maddesi, dışta... Madde ötesi, içinde ve güzelliklerinde... Herşeyi SEVmesinde...
O hâlde Cesedinle dünyada, madde âleminde, gönlün ile sonsuzlukta maddenin ötesinde ol!..
Sen zâten maddenin ötesisin bunu bilmiyorsun...
Gaybı gören gözler vardır!.
Yokluğun takat getirilmez güzellikleri vardır!.

Her adımda bir ALLAH Esmâsı sana yoldaşlık etsin!..
Gözün gönlünden başka birşey görmesin!..
Sen beni tanıyamazsın, gözlerimi, beynimi alabilir misin?
Ya insanların seni gördüğü gibi ol, yahut da onlara olduğun gibi görün!.. Bu çok güç bir iştir.
O zaman her gördüğün şeyin ötesini görmeğe başlarsın...
ALLAH Kelâmında diyor ki:

Burayı defalarca oku anla!
En güzel adlar ALLAHındır. O’na onlarla DUÂ edin!
Yani Onlarla kalın O isimlerin sizdede tecellîleri vardır.
Onları size ALLAH beyhude vermedi.
HAKK’ın Zâtı'nı idrâke çalışmayın!...
Zât-ı Akdesi bazı tecellîlerin arkasında gizlendi...
Tevhidin aslından bahsedilirse halk dayanamaz, ölür...
Irmak yatağını kendi açar. Kaya ile boğuşmaz. Kenarından dolaşır.
Kaya ırmağa sığınmıştır. Çünkü SUyun kuvveti, mülayimliğinde gizlidir.
ATEŞ bile BUZla savaşa çıkarsa kim galip gelir.
BUZ erir SU olur. SU da ATEŞi söndürür.
Hangi ATEŞ var ki suya sonunda mağlup olmasın...
Bir kayığın küreği ne kadar sert olursa olsun SUyu asla kesemez!..
Bir ağaç bir ormanda devrilirse gök gürültüsü gibi ses çıkarır.
Ormanda kimse yoksa sesi kimse duymaz. Ammaa yine ağaç yıkılmıştır!.
Bu olaydan bir şey çıkar, bakalım. Bir şey gizli burada. Düşün! Çözmeğe çalış!..
Bu minicik hikâyede bütün dünya olayları gizlidir.
Gizli dememiz sana gizli. Apaşikârdır düşünen kimseye...
Kulakların güzel sesleri, ihtizazları dinlemeğe alışmış ise, gözlerin güzel renkleri, şeyleri görmeğe alışmış ise gönlüne iyi şeyler iletilmiş demektir.


Biraz daha açayım.: Câmii’de kimse yok gibi ammaaa...
Sonsuzlukla dopdolu, duyan için... Bu ne demek?
Ağızları Hak rızası için kapalı huzurda Mü’minlerin hâli... İçleri ALLAH ile dolu.
Vücuttan Resûlullah’ın Ruhanîyetiyle okşanıyor yetmez mi bu?..
“Okşanıyor, dolu, ne demektir?”
Kâinatın bir yaratıcısı olduğuna inanmış,
O’nun emirleri vücudunda fizyolojisinde. Okşanıyor:
Ne emretmiş ne söylemiş ise insanlığın iyiliği için doğrudur.
Onunla beraber yaşıyor. Âdeta ciğerlerine dolan temiz saf hava gibi...
Hepisi dopdolu bir dokun bak...
Gözlerinden HAKk’ın sevdiği sessiz yaşlar akar... Burada biraz düşününüz!.
Fizik, Kimya doğa kanunlarından bahsederek kendini anlamanı kilitleme, zincire vurma aklını, hele bir dinle bakalım..
Tabiatta ki kanunlar mı maddenin hareketini doğuruyor. Yoksa maddenin hareketlerinden mi kanunlar doğuyor...
Şüphesiz ki kanunlar fizikî, kimyevî her türlü maddenin intizamlı hareketinin bir ifadesidir.

Yani tabiat kanunları dediğimiz; sebep değil, sonuç tur.
O hâlde maddeyi, molekülü, atomu intizamla hareket ettiren kimdir ki sonuçta kanunlar ortaya çıkıyor.
Bir takım formüllerle ifâde edilen Tabiat Düzeni meydana geliyor.
Bütün bunların hareketi kendiliğinden oluyor. Bu oluşların değişmeyen intizamlarını tetkik ederek fizikî, kimyevî birçok kanunları insanlar buldu ve formüle etti... .
“Kendiliğinden oluyor!” diyelim. Bu nasıl oluyor?
O zaman moleküle sonsuz bir irade ve akıl vermemiz lâzım gelir.
Çünkü insan iradeli ve akıllı olduğu hâlde bir çok işi bir saniyede yapamıyor.
Şuûrsuz, molekül bunu nasıl yapacak?...

Şu gördüğümüz âlem, evren, tabiat ne isim verirsen ver bir düzendir. Düzenleyici değil bir kanundur.
Kanun koruyucusu değil bir kitaptır. Bir sonuçtur.
Sebep değil bir yapıdır.
Yapıcı değil bir yönetimdir. Yönetici değil...
O hâlde kimdir. Kanun koyan, yöneten, yaratan?

ALLAH dersen münakaşa kalkar rahat edersin sonra bunu söylemekle ne kaybedersin...
Aklını başına al!.. Tepişmekten iş çıkmaz...
Kâinatta Mendelyef Cetveli'ne göre 99 esas element mevcuttur.
Bunların birleşimleri, deriveleri çoktur. Bunlar da bir intizam içindedir. Hududları vardır.
Kelimeye dikkat edin!. İsyan lafı da vardır. Zorlanırlarsa...
Bu elementler canlı, cansız, nebat hayvan hepisine muayyen bir nisbet üzere dağılmıştır.
Bu elementler üç şekilde bulunur bilgi hududumuzda...
Gaz, Mâyi, Sulb, bunların bir kısmı organiktir.. Bir kısmı da inorganiktir.
Elementlerin bu üç hâle dönmesi enerji ile mümkündür.
Bu elementlerin hepisi insanda mevcuttur.

Ahsen-i Takvim
En mükemmel, en güzel şekilde yaratılmıştır. Bu kuru bir laf değildir...
Gözle görülsün, görülmesin kâinatta her şey aslındaki formunu, şeklini bozmaz...
Elma ağacı daima elmadır.
Taş daima taştır. Koyun daima koyundur. Karınca daima karıncadır. Çiçek daima çiçektir. Balık daima balıktır.
Cinsleri, şekilleri değişmez. Bunların hepisinin bu mekânda bu kâinatta bir devamı vardır. Gözle görülemeyen mikroplar bile.
Tifo mikrobu değişmez. Verem basili şeklini değiştirmez.
Her madde ve cismin aslında bir element kısmı vardır.
Görünmez ise bile bir elementi vardır.
Her cismin; biri mekândaki elementi, biri de öteye ait elementi vardır. Bu element daima bâkidir.
Mekândaki element tükendi mi ötenin elementi öteye döner.

Öte dedik bu nedir?
Bilinmeyen, durgun ve tükenmez, enerji, kuvvet kaynağı, ismine Lâ Mekân diyoruz. Buraya maddenin ötesi diyoruz.
Lâ Mekân’ın en basit târifi... Maddenin bu ötesini madde âlemine bağlayan nokta...
Atom, elektron sürat mefhumunun üstünde bir hızı olan nesne ise kaynaştığından biz herseyi yerli yerinde görüyoruz.
Halbuki bu gidip gelme durmadan devam ediyor...

Şöyle söyliyebiliriz:
Lâ Mekândan her an Mekâna, madde âlemine akış mevcuttur.
Bu akıştan kanunlarını arayıp bulduğumuz her şey ve madde teşekkül ediyor.

Her ÂN var oluş vardır âyet...
Enerjiyi madde taşıyamayacak hâle geldi mi. Lâ Mekâna dönüş oluyor.
“Her ÂN yok oluş vardır”… Fakat bize ve fikrimize göre...
Mekânda maddî element tükendi mi ötenin enerji elementi öteye döner.
Her şey topraktan geldi aslına dönecektir âyet...
Her elementte bir miktar SU vardır. “Kristal”
Evvelce bundan uzun bahsetmiştik...
Her cisimde bir zerrecik SU vardır. “Kristalografı”.

Her Şeyi SUdan yarattık âyet...
Kanatta SU zerresi olmayan cansız, canlı bir şey mevcut değildir.
ALLAH Kelâmında:
Benim ARŞım SU üstündedir.
Fakat bu SU bildiğimiz SU değildir.
“AARŞ nedir?”
Lâ Mekân. Durgun, enerji kaynağı. Bilemiyoruz...
ARŞ.: ALLAH’ın Zâtının aydınlığıdır.
Bu aydınlık İlâhi Güçlerle yaratılmamıştır...
Lâ Mekân, durgun enerji kaynağından çıkan bir elektron enerjisi ARŞın bir noktasından SUyun içinden geçerek çıkıyor.
Elektronlar saniyede 300.000 km. süratle hareket ederler. Ziyâ aynı süratledir.
Her şeyin kâinatta İki yüzü vardır demiştik:

ALLAHa bakan yüzü: Melekut Âlemine bakan.
Levhi-Mahfuuz'a bakan herşeyden hıfzedilmiş temiz değişmeyen berrak açık levha... Yani Her şeyin, her muradın plânı...
Eşyaya bakan yüzü: Mülk âlemine bakan taraf...
ALLAH’a bakan yüz: Lâ Mekân’a bağlı kısım.
Cansızda: Elektronları.
Canlıda: HAYy olan kısmı...
“Kalbler, ALLAH’ın yeryüzündeki aynalarıdır.”

Hz. Ali efendimiz.:
Kalb ve Gönül, Arş ve Kürsî demektir!” buyurmuştur.
Arş, kâinatın kalbi.
Kalb, bizim âlemimizin Arşıdır.
Kalbin iki kapısı vardır: Melekut Âlemine bakan kapı. Mülk Âlemine bakan kapı...
Melekut Âlemine bakan kapı Leyh-i Mahfuza bakan taraftır.
Mülk Âlemine bakan kapı da Duygu organlarına bağlıdır.

Bir hadis-i Kudsîde:
“Yere Göğe sığmam da Mü’min Kulumun gönlüne sığarım” hadis-i kudsîsinin anlamı budur.
Bu kadar sürat de artık mekân, zaman mevzuubahis olamaz. Her an her yerde hazır ve nazır....
Kar danesine bak... Küçük bir pamuk parçası. Mikroskopta tetkik et.
Dünyanın en güzel Hendesî şekilleri, çeşitleri onda gizli...
Her cisim donduğu zaman hususi bir billur hâlinde donar.
Bunu tetkikle o cismin cinsi anlaşılır.
Bu billurlaşma bir ÂNda olur.
Hendesî şekil ziyâ sürati kadar seri’ olur.
Dünyanın en eski yazılmış kitabı olarak kabul edilen Sagesse Mısırlılar zamanında Papirüs özerine yazılmıştır.

O kitabın başında söyle bir cümle vardır:
“Hâlik kâinatı: ölçülü, sikletli, hacimli bir sûrette yarattı. Bu değişmez dünya durdukça...”
Geometri =>Hendese.
Kristalografi =>Billurlaşma.
Matematik =>Riyaziye.
Ve bütün dalları kâinatın intizâmı, değişmeyen kanunlarını akla sokan görünmeyen hakikat ve asılların ifadeleridir. .
Bunu; Bir damlada. Bir kar danesinde. Bir madende. Bir kan damlasında.
Kâinatın işlemesinde her an bulmak mümkündür. Onun için:

Beşikten mezara kadar ilim ile uğraş!
Yani HAKk’ın bütün âlemlerini her şeyi tetkik et de ALLAH’ın Kudret ve Güçlerini gör!..
Bunların hepisi HAKk’ın görünüşüdür.
HAKk da; bu Kuvvet ve Kudret, değişmeyen akıl yoran intizam içinde güçleriyle görünmektedir...
Gafil olma!..


Resim
Resim

Haşr.: (Haşir) Toplanmak, bir yere birikmek. Toplama, cem'etmek. Kıyametten sonra bütün insanların bir yere toplanmaları. ALLAHın, ölüleri diriltip mahşere çıkarması. Kıyamet. Bir tohumun içinden büyük ağaçlar çıktığı gibi, her bir insanın acb-üz zeneb denilen bir nevi çekirdeğinden diriltilerek bütün insanların Haşir Meydanında toplanmaları. (Bak: Acb-üz Zeneb) (Bak: Hudus)
Hudus : Yeniden meydana gelme. Sonradan peyda olma. Yok iken vücuda gelme.
Neşr.: Neşretmek, yaymak, bir haberi fâşetmek, herkese duyurmak, şâyi kılmak. Başıboş cemaat. Bulutlu günde yel esmek. İzhar etmek. Katetmek. Mecnun veya hastaya duâ yazmak veya okumak.
Câzibe.: Çekme kuvveti. Mc: Letafet zamanı. Hüsn-ü Cemal.(Hareket harareti, hararet kuvveti, kuvvet câzibeyi tevlid eder gibi bir âdet-i İlâhiyye, bir kanun-u Rabbanidir. Mek.)
Delil.: Kılavuz. Doğru yolu gösteren. Meçhûlü keşfetmekte ve malumun sıhhatını isbat etmekte vasıta ve âlet ittihaz olunan husus. Beyyine. Bürhan.
Tevbe.: (Tövbe) Yaptığı fenalığa pişman olmak. ALLAH'dan afv dilemek. Bir daha işlememeye azmetmek. Estağfirullah deyip, pişmanlık duymak. (Bak: Afv)
Afv.: Bağışlamak. Kusur ve günâhı affetmek.
İ’tina.: (İtinâ) Çok dikkat etmek. Özenmek.
Mode. : Fr. Biçim, örnek, şekil. Resim yâhut heykel yapılırken bakarak benzetilmeğe çalışılan şey veyâ şahıs.
Sulb.: Sert, katı. Taş gibi olan. Omurga kemiği. Sülâle, zürriyet.
Şuûr.: Anlayış, idrak. Vicdan. Hiss-i zâhirle duymak. Nefsin mânâya ilk vusul mertebeleridir. (E.T.) Kendi varlığından haberi olma. Bir şeyi hoşça tanıma. İnceliklerini iyice idrak etme. (Şa'r. C.) Kıllar.
Zekâ : Çabuk anlama ve bilme kabiliyyeti. Fehim ve idrakte çabuk olma. Ateşin alevlenmesi. Güzel koku alma.
Dehâ.: Çok akıllılık. Zekiliğin ve anlayışlılığın son derecesi. İleri görüşlülük, geniş ve çok güzel fikir sâhibi olmak.
Gönül : İçâlem.
Akdes.: En kudsi. En mübârek.
Mülâyim.: Yumuşak. Yavaş. Uygun. Yumuşak huylu.
Ruhanîyyet.: Yalnız ruhtan ibaret olan şeyin hali. Ölmüş bir kimsenin devam etmekte olan ruhi kuvveti. Ruhanilik.
İntizam.: Tertib, düzen, düzgünlak ve nizam üzere olmak.
Teşekkül.: şekillenme. şekil alma. Meydana gelme.
Kristal.: yun. Billur, billurdan yapılmış.

Resim

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.: ALLAH celle celâluhu.: “Yere ve göğe sığmam; ancak BEN, mü’min (bir) kulumun gönlüne sığarım. buyurmuştur.
(Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II, 195)

Beşikten mezara kadar ilim:
Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.: İlim Çin'de bile olsa alınız. (Beyhekî)

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.: “Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz. (Şir’a)



Resim

وَللّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَكَانَ اللّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُّحِيطًا
Resim---“Ve lillahi ma fi's- semavati ve ma fi'l- ard ve kanellahü bi küllî şey'im mühiyta .: Göklerde ve yerde ne varsa hepsi ALLAH'ındır ve ALLAH her şeyi kuşatmıştır. (Hiçbir şey O'nun İlim ve Kudretinin dışında kalamaz).” (Nisâ 4/126)


اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ لَهُ الْأَسْمَاء الْحُسْنَى
Resim---Allâhu lâ ilâhe illâ huve, lehul esmâul husnâ: ALLAH; O'ndan başka İLÂH yoktur. En güzel isimler O'nundur.” (TâHâ 20/8)

Ahsen-i Takvim”:


لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ
Resim---“Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm(takvîmin) : Doğrusu, BİZ insanı en güzel bir biçimde-kıvamda yarattık.” (Tîn 95/4)

Her an var oluş vardır”;
ŞeeNULLAH:


يَسْأَلُهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ
Resim---“Yes’ eluhu men fis semâvâti vel ard(ardı), kulle yevmin huve fî şe’nin: Göklerde ve yerde bulunan herkes, O'ndan ister. O, her an yaratma halindedir.” (Rahmân 55/29)

Her Şeyi sudan yarattık”:


كُلَّ دَابَّةٍ مِن مَّاء فَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى بَطْنِهِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى أَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللَّهُ مَا يَشَاء إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Resim---“Vallâhu halaka kulle dâbbetin min mâin, fe minhum men yemşî alâ batnih(batnihi) ve minhum men yemşî alâ ricleyn(ricleyni) ve minhum men yemşî alâ erba’(erbain), yahlukullâhu mâ yeşâu, innellâhe alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun) : ALLAH, her canlıyı “SU” dan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürümekte, kimi iki ayağı üzerinde yürümekte, kimi de dört (ayağı) üzerinde yürümektedir. ALLAH, dilediğini yaratır. Hiç şüphesiz ALLAH, her şeye güç yetirendir.” (Nûr 24/45)

Benim Arşım su üstündedir.”:


وَهُوَ الَّذِي خَلَق السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاء لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً وَلَئِن قُلْتَ إِنَّكُم مَّبْعُوثُونَ مِن بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِنْ هَذَا إِلاَّ سِحْرٌ مُّبِينٌ
Resim---Ve huvellezî halaka's- semâvâti ve'l- arda fî sitteti eyyâmin ve kâne arşuhu ale'.l mâi li yebluvekum eyyukum ahsenu amelâ (amelen), ve le in kulte innekum meb’ûsûne min ba’di'l- mevti le yekûlennellezîne keferû in hâzâ illâ sihrun mubîn (mubînun) : O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı hususunda sizi imtihan etmek için, ARŞSU üzerinde iken, gökleri ve yeri altı günde yaratandır. Yemin ederim ki, (Resûlüm!): "Ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz" desen, kâfir olanlar derhal "Bu, açık bir büyüden başka bir şey değildir" derler.” (Hûd 11/7)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s) ALLAH Dostu Der ki; SU-Cilt II

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim
15 . KULUN VEKİLİ ALLAHTIR

Şazelî çok güzel elbiseler giyermiş Heybetli gayet güzel bir insan...
Velîliğin verdiği Vilâyet Nûru da başka bir güzellik veriyor simâsına...
Pejmürde kılıklı bir Sofiye rastlamış. Bu Sofî Şazelîyi tanımıyor.
Nereden alsın Vilâyet Kokusunu, görme gücünü...
Şazelîye: “Bu güzel elbiseler içinde ALLAH’a nasıl ibadet ediyorsun?..
Şazelî cevâben: “Benim elbisem insanlara ben kimseden bir şey istemem diyor. Seninkiler.: “Ne olur bana yardım edin!” diye yalvarıyor. Hepsi bu kadar...

Yardım kudsal bir sözdür.
Bütün yaratıklara yardım ALLAH’ın şanındandır.
Bu şandan hakkiyle istifade için kimseden yardım istemeyin...
HAKk’a isyan kokusu vardır bu harekette...
Bu kokuyu burun almaz. Akıl idrâk etmez. İlim bulamaz. Bu işte irfan sahibi olmak gerek...
“Efendim istedim de vermedi çâreler arıyorum! Faizle para alacağım, şunu yapacağım!”
Sus kepâze böyle söyleme!
HAKK’tan hangi yüzle isteyeceksin kendini bir tart, yokla, içi ve dışı gösteren aynalarına bak da utan!..
“Vermedi!” deme. Çünkü sen utanmadan istiyorsun.
HAKk bu hâlinden senin utandı da seni işitmek istemedi...
Bu işte, harekette incelerin incesi hakıkatlarin hülasasını söylemek lazım gelirse HAKk’tan başkasından yardım istemekde gizli şirk vardır.
Çâresiz kalan, Doktora, Hocaya büyük insanların himmetine müracaat eder.
Bu bir nev’î yardım istemek arzusunun herkesçe bilinen tarafıdır.
Nâ-çar kalındı mı, insanoğlu o zaman HAKk’a döner, işte bu hâl yardımın aslının menba’ını bir nevî zoraki idrâke sokmağa çalışmaktır.
O hâlde yardım yalınız HAKk’tan gelir Yalnız O’ndan istenir.
Haksızlığa duçar olsanız bile...
Şimdi ma’lumat göstermek için aklına geleni biliyorum onu, düşünceni yut!. İşte bu nokta insanı sapıttırır!.
Ne demek istediğimi bu satırlarda aklına gelen fikirlerde, soracağın suâllerde ara...

Bir saat adaletle hükmetmek, bin saatlik nafile ibâdetten hayırlıdır buyrulur.
Bu adalet, mahkeme kendi vücûdunda, her hareketinde her şey de câri'dir.
HAKk insanı bu durumdan kurtarmak için şunu kullara tavsiye eder.:
En büyük avukat, kulun Vekîli ALLAH’tır.
Hiddet etmeden, nefret duymadan, bedduâ etmeden, hiç birşey olmamış gibi sâkin, açık gönül ile HAKk’ı Vekîl yapmak her şeyi hâlleder.
Hayatta görülmeyen, sezilemiyecek kadar bir şuûr mevcuddur.
Bu şuûr sezilir, görülür amma insanlar buraya yanaşmamışlardır. Bu şuûr kâinat ahengidir...
Tesadüflerde hissedilmeyen bir mantık ve şuûr gizlidir.
Bâzen etrafımıza baktığımızda sıkıntılarımızı manzaralar ve olaylar bir elbise gibi üzerlerine giyerler.
Sevdiğimiz güzel manzaralar, her şey bize sıkıntı verir. Bizim dertlerimiz onlarda akseder âdeta...
Tesadüf yoktur. Çok kısa bir anda tesadüf husule gelir.
Biz bundaki şuûrlu, mantıklı ahengin o anda bozulduğunu anlayamayız, ismine iyi veya kötü, fecî’ isimleriyle tesadüf deriz.
Bu anlayamadığımız şuûrlu âhenk bozulmasına bir an dalgınlık veya neş’e veyahut görmemezlik ismiyle kendimizi teselli ederiz.
Hâlbuki balığın deryada yaşadığı gibi bizde dünya yüzünde yaşıyoruz. Burada şuûrlu âhenk de bizim deryamızdır.
Bu âhenk
Kaderdir.
Bozuldu mu ki, böyle bir bozulma yoktur.
Bir tesadüftür ki
Kaza odur işte.
İşte en basit târif çerçevesi içinde... “Alınyazısı, Kader, Kısmet böyle imiş!.” gibi tâbirlerle bu şuûru tasdik ederiz.
Bu şuûr o kadar gizlidir ki his organlarımız bunu idrâk safhasına çıkaracak kudrette değillerdir.
Bu şuûr ve akıl “Küllî AkıL” ALLAH’ın İlmidir. Buna inanma doğaldır...
İnsanda yaradılış itibariyle, sevgi, hürmet, şefkat kendi ruhî hamurunda esas nesnedir.
Bunu sürekli ve iyi bir sûrette ortaya çıkaran eğitimdir. Bedenî ve Ruhî...

Ben Kudsal olan ahlâkı tamamlamak için gönderildim Mübârek sözü budur.
Burada
Mekârim-i Ahlâk kelimesi ALLAH’ın sevdiği ve kendisindeki Ahlâk ile ahlâklanmak demektir:
İnsanda buna varmak için mekanizma vardır. Çünkü öyle yaratılmıştır…
Kâinattaki ahenk bir şuûrdur. Bunu hisseden mutlu insandır ki eğitim buna ulaştırır.

"Beşikten mezara kadar ilim tahsil ediniz."
Hadîsi bunu bildirmektedir...
İslâm Terbiyesinde Talebe, Hocasının dizi dibinde, hasta hâlinde bile yanında, vefâtında mezarı başındadır.
Talebe ile Hoca arasında ulvî bir yakınlık, sürekli ruhî bir alâka vardır.

“Bir kelime öğretenin kölesi olurum” Hz. Ali buyurmuştur.
Öğrenmek ve öğretmek, eğitim islâm da bir te’sir sistemidir.
İnsanda meknuz/gizli ilâhi süsleri, kabiliyetleri ortaya çıkarır.
Hukuk da bir te'sir sistemidir.
Eğitim de te'sir hadiseden önce gelir. Hazırlayıcıdır.
Hukuk da te'sir hadiseden sonra gelir. Nizamı temin için...
Eğitimci =>cezâ vermez, terbiye eder.
Hakim =>terbiye etmez cezâ verir. Nizamı temin için...
Eğitimde =>dersi ibret için cezâ vermek yoktur. Islah-ı Nefis vardır. Kendi kendini düzeltme vardır.
İslâm Terbiyesinde hareket noktası =>sevgi ve şefkât’dır.
İslâmda hayırlı ve mubah olan her işe.:

Rahmân ve Rahîm olanın ALLAH’ın adiyle" başlanır. Bu düsturdur…
İslâmdaki büyüğe hürmet, kanuna itaat aslında disiplinin ta kendisidir.
Ulu’l- Emr’e itaat =>Peygamber'e itaattir.
Peygambere itaat =>ALLAH’a itaattir.
ALLAH’a itaat =>insanın kendi Âdemiyyet Hamulesi'ne itaattir ki o hamuleye Melekler secde etti.
İnsan bir Mahfaza-i HAKk’tır. Şah damarından yakın olan...
İnsan =>ilk defa kendi kendine hürmet etmelidir.

“İnsanda zâhir olduğum kadar hiç bir şeyde zâhir olmadım” Hadis-i Kudsî de buyrulmuştur.

ALLAH adiyle her işe başlamada.:
HAKk’ın Rızası vardır. HAKk’a teslimiyet vardır.
Kanaat vardır. Tevekkül vardır. Hürmet vardır.
Âdeta kulun en büyük İbâdetidir bu...

Ekin biçerken. Ekerken. Her türlü ekimlerde ve toplamada, çıkarmada…
Ağaç kesmede. Meyva toplamada. Hayvan Kesmede. Av yapmada. Balık avlamada. SU doldurmada. Ekmek yapmada. Yemek pişirmede.
Hamur yoğurmada. Fırına ekmek salmada, çıkarmada...
Yemek yemede. Su içmede. Sadaka. Zekât vermede. Fakire yardımda. Yazı yazmada. Okumada. Kalem açmada. Çamaşır yıkamada. Dikmede. Meme vermede. Büyük diyebileceğin birini ziyârette. Hasta ziyâretinde. Mezarlara fatiha okumada. Elbise ayakkabı giymede.
Çamaşır, değiştirmede. Seyahate çıkmada. Mahkemeye gitmede. Şâhidlik yapmada. Harbe gitmede. Velhasıl yeme, içmede abdestin yoksa ne ye, ne iç, ne de konuş...
Bu söylediklerim “O”nların işidir.. Yapmazsan ne olur?.
Bir şey olmaz. Günahı da yoktur.
Yaparsan her işte ALLAH’ı Vekil, Avukat yaparsın. Her işin ihsân olur derhâl…
Yapmazsan ne olur?.
Yavaş yavaş, zaman geçtikçe haramîyete yanaşırsın o kadar...
Çâresi dâimâ abdestli olmaktır..


Resim

Şazelî.: (Ebu Hasan Şazelî) Nureddin Ebu Hasan-ı Şazelî de denildiği gibi Ali bin Abdullah diye de anılmaktadır. Tunus'lu olup Şazeliye Tarikatı kurucusu olarak bilinir. Tasavvufî, ilmî bir çok eseri vardır. Tarikatının tekke ve zaviyesi yoktur. Hicri 654 yılında Mekke-i Mükerreme'ye giderken sahrada dâr-ı bekaya hicret etmiştir. (R. Aleyh)
Vilâyet.: Bir şeyi kudretle elde etme. İl. Birisine kefil olmak. Dostluk. Muhabbet.
Simâ.: Yüz, çehre. Beniz. Eser, alâmet.
Sofî.: Ehl-i tasavvuf. Riyazet ve nefisle mücahede ile hakikate ermeğe çalışan. Tarikata mensub, mânevi kemâlât için çalışan. Yanıltıcı, safsatacı. (Bak: İşrakiyyun).
İbâdet.: Allah'ın celle celâlihu emirlerini yerine getirmek ve nehiylerinden kaçmak. Yapılmasında sevab olup, ihlâsla yapılan herhangi bir amel. Şeriatta bildirildiği gibi Allah'a kulluk etmek. Kâinatın ve dolayısıyla insanların hilkatindeki hikmet ve gaye. (Bak: Târik-üs-salât)
Târik-üs-salât.: Namaz kılmayı terketmiş olan kimse.
Nev’î.: Nev'e ait, çeşit ile alâkalı.
Kepâze.: İtibarsız, âdi, mübtezel, kıymetsiz kimse. Haysiyetsiz, şerefsiz, rezil. Hürmet ve saygıya müstahak olmıyan. * Tâlim için kullanılır yay.
Mekârim.: (Kerem. C.) Keremler. İyilikler. * Güzel ahlâk sahibi olmak. * Ahlâk-ı hamide, Cenâb-ı HAKk'ın sevdiği, beğendiği güzel ahlâk.
Ulvî.: (Ulviye) Yüksek, yüce. * Manevî ve göğe mensub.
Mubah.: (İbâhe. den) İşlenmesinde sevab ve günah olmayan şey. * Fık: Yapılması ve yapılmaması şer'an câiz bulunan şey. (Yemek, içmek, uyumak gibi.)
Ulu’l- Emr.: Müslümanları şeriat nâmına idare eden (Halife, kadı, İslâm reisi, pâdişah, sultan, reis-i cumhur, reis, müdür gibi) zâtlar.
Mahfaza: (Hıfz. dan) Küçük kutu, kap. Zarf.


Resim

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Bir saat veya bir gün) adaletle hükmetmek, bir sene veya altmış sene nafile ibadet'ten hayırlıdır.
(el-Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, II, 58, 1721; Bkz. ez-Zeylâî, Nasbu'r-Râye, IV, 67)


(( إِنَّمَـا بُعِثْتُ لأُتَمِّمَ مَكَارِمَ الأَخْلاقِ )) [ رواه أحمد في المسند وحسنه الألباني في السلسلة الصحيحة]
Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: "Ben, ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim." Buyurdu.
(İmam Ahmed Müsnedi; c: 2, hadis no: 318. Elbânî de, 'Silsiletu'l-Ehâdîsi's-Sahîha'; hadis no: 45'te hadisin hasen olduğunu belirtmiştir.)

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim. (Beyhekî)

Beşikten mezara kadar ilim tahsil ediniz.:
Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “İlim Çin'de bile olsa alınız.” (Beyhekî)

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz.” (Şir’a)



Resim

[/b]إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاء ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
Resim---İnnallâhe ye’muru bil adli vel ihsâni ve îtâi zîl kurbâ ve yenhâ anil fahşâi vel munkeri vel bagy(bagyi), yeizukum leallekum tezekkerûn(tezekkerûne) : Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor. (Nahl 16/90)

Şah damarından yakın olan...:
MERKEZ-de O RABBul-ÂLEMin celle celâluhu..


وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ
Resim---Ve lekad halaknel insâne ve na’lemu mâ tuvesvisu bihî nefsuh(nefsuhu), ve nahnu AKREBu ileyhi min hablil verîdi : Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha YAKINız. (Kaf 50/16)



Resim

Resim
28. SALÂVÂT-I ŞERÎFE

Ebu'l-Hasen--Şâzeli (kaddasallahu sırrehu)'ya âit Salâtu'n- Nuri'z- Zâtî: iç sıkıntıları ve zorlukların aşılmasında şifâdır.


TÜRKÇESİ: Allahümme salli ve sellim ve bârik alâ Seyyidinâ ve Mevlânâ Muhammedin Nûriz-Zâtî Resim Ves sirrissâri fi cemiil âsâri Resim Vel esmâi vessıfâti ResimVe alâ âlihi vesahbihi vesellim Resim Adede kemâlillahi ve kemâ yelîku bikemâlihi Resim

MÂNÂSI: "ALLAH'ım! Zâtın nûru, Esmâ ve sıfatların bütün eserlerine (mevcûdat) sârî (süren, süregen, sürücü, yayılan) sırrı olan Efendimiz ve Sahibimiz Muhammed (salallahu aleyhi ve sellem)'e, ailesine ve ashabına salât-ü-selâm ve bereketini ihsân eyle! ALLAH'ın kemâli adedince ve O'nun kemâlinin lâzım ve lâyıkınca!"

Resim

EBÜL-HASAN-ı ŞÂZİLÎ
Kaddesallahu sırrahu

On ikinci yüzyılda Kuzey Afrika’da yetişen büyük velîlerden. Şâziliyye adı verilen tasavvuf yolunun kurucusudur. İsmi, Ali bin Abdullah bin Abdülcebbâr, künyesi, Ebü’l-Hasan, lakabı Nûreddîn’dir. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem torunu Hazret-i Hasan’ın soyundan olup şeriftir. 1196 (H.592) senesinde Tunus’un Şâzile kasabasında doğduğu için Şâzilî nisbesiyle meşhûr olmuştur. 1256 (H.654) senesinde hac yolculuğu sırasında Hamisre’de vefât etti. Kabri, Hamisre mevkiindeki Ayzâb sahrâsındadır.
Küçük yaştan îtibâren doğduğu Şâzile kasabasında ilim öğrenmeye başlayan Ebü’l-Hasan-ı Şâzilî, önceleri kimyâ ilminde uzun çalışmalar ve araştırmalarda bulundu. Bu ilimde iyi yetişmesi için Cenâb-ı HAKk’a yalvararak duâ ediyordu. Bu esnâda, aldığı mânevî bir işâretle, tasavvuf yoluna yöneldi. Din ilimlerinin hepsinde mütehassıs ve derin âlim oldu. Hepsinin inceliklerine ve sırlarına kavuştu. Tefsîr, hadîs, fıkıh, usûl, nahiv, sarf, lügat ilimleri yanında, zamânın fen ilimlerinde de yüksek âlim oldu. Zamânındaki âlimler ve diğer insanlar onun ilimdeki bu yüksek derecesi karşısında üstünlüğünü kabûl ettiler.
Zâhirî ilimlerde bu derece yüksek olan Ebü’l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri, tasavvufa karşı alâka, ilgi duydu. Birçok velînin sohbetinde bulunup, onlardan istifâde etmeye çalıştı. Bu sebeple pek çok seyâhat yaptı. Bir defâsında Irak’a giderek buradaki âlimlerden Ebü’l-Feth Vâsıtî’nin sohbetlerinde bulundu. O sıralarda zamânın en büyük velîsini arıyordu. Bir gün, Ebü’l-Feth Vâsıtî hazretleri ona dönerek; “Sen onu Irak’ta arıyorsun. Halbuki aradığın kimse, senin memleketindedir. Oraya dön, orada bulacaksın.” buyurunca, geri memleketine döndü.
Büyük velîlerden olan Şerîf Ebû Muhammed Abdüsselâm İbn-i Meşîş-i Hasenî hazretlerinin, aradığı zât olduğunu anladı. İbn-i Meşîş hazretleri, Rabat (Ribâte)’ deki bir dağda mağarada yaşamaktaydı. Ebü’l-Hasan-ı Şâzilî, onun huzûruna çıkmak için, dağ eteğinde bulunan çeşmeden gusl abdesti aldı. Kendindeki bütün meziyetleri ve üstünlükleri unutarak, yâni tam bir boş kalb ve ihtiyaç ile huzûrlarına doğru yürüdü. İbn-i Meşîş hazretleri de mağaradan çıkmış, aynı şekilde ona doğru yürüyordu. Karşılaştıklarında hocası selâm verip, Resûlullah efendimize kadar uzanan nesebini tek tek saydıktan sonra ona: “Yâ Ali, bütün ilim ve amelinizden soyunarak tam bir ihtiyaç ile buraya çıktınız ve bizdeki dünyâ ve âhiret servet ve zenginliğini aldınız.” buyurdu. Ebü’l-Hasan-ı Şâzilî diyor ki: “Onun bu hitâbından sonra, bende fevkalâde bir korku hâsıl oldu. Hak teâlâ kalb gözümü açıncaya kadar mübârek huzûrlarında oturdum. Sohbetlerine devâm ettim.” Ebü’l-Hasan-ı Şâzilî, hocasının yüksek derecesini bildirirken şöyle buyurdu: “Bir gün hocamın huzûrunda oturuyordum. Kendi kendime; “Acaba hocam İsm-i âzamı biliyor mu?” dedim. Bu düşünce ile meşgûl iken dış kapıda bulunan oğulları, bana bakıp; “Ey Ebü’l-Hasan-ı Şâzilî, şeref ve îtibâr, İsm-i âzamı bilmekle değil, belki İsm-i âzama mazhâr olmakladır.” dedi.
Kendisi anlattı ki: “Bir arkadaşımla bir mağarada bulunuyor ve Allahü teâlânın muhabbetiyle yanmayı ve O’na kavuşmağı istiyorduk. Yarın kalbimiz açılır, velîlik makamlarına kavuşuruz derdik, yarın olunca da, yine yarın açılır derdik. Yarınlar gelip geçiyor ve bir türlü bitmiyordu. Bir gün birden heybetli bir zât yanımıza girdi. Ona; “Kimsin?” dedik. Abdülmelik’im, yâni Melik olan Rabbimizin kuluyum dedi. Velîlerden olduğunu anladık. “Nasılsınız?” dedik. “Yarın olmazsa, öbür yarın kalbim açılır diyenin hâli nasıl olur? Allahü teâlâya, sırf Allah için ibâdet etmedikçe, vilâyet ve kurtuluş yoktur.” dedi. Bu söz üzerine gafletten uyandık. Tövbe ve istigfâr ettik. Bunun üzerine kalblerimiz Allahü teâlânın muhabbetiyle doldu.”
Ebü’l-Hasan-ı Şâzilî’nin hocasına olan teslimiyeti tam ve mükemmel bir hâle gelince, karşılaşacağı birçok sıkıntıları, hocası kendisine haber verdi. Şöyle vasiyet etti: “Hak teâlâyı bir an unutup gaflette olma. Dilini halkın diline ve kalbini halkın kalbine benzetmekten sakın, bütün uzuvların ile İslâmiyete uy. İslâma uygun olmıyan şeylerden sakın. Farzları yerine getirmeye devâm et. İşte o vakit Allahü teâlânın velîliği sende tamâm olur. Allahü teâlânın haklarını yerine getirmekten başka hiçbir şeyi halka hatırlatma. İşte o zaman verâ ve takvâya yâni haram ve şüphelilerden kaçmaya tam uymuş olursun.
Ebü’l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri Şâzile kasabasında yerleştikten sonra, gerçekten birçok mihnet ve sıkıntılara mâruz kaldı. Hocalarının haber verdiği sıkıntılar açıkça meydana geldi. Sonra İskenderiyye’ye yerleşti. Doğudan ve batıdan binlerce âlim ve hak âşığı ziyâret ve sohbetlerine akın etti. Meselâ devrin büyük âlimlerinden İzzeddîn bin Abdüsselâm. Takıyyüddîn bin İbn-i Dakîk-ül-Iyd, Abdülazîm Münzirî, İbn-üs-Salâh, İbn-ül-Hâcib, Celâleddîn bin Usfûr, Nebîhüddîn ibni Avf, Muhyiddîn bin Sürâka ve Muhyiddîn-i Arabî’nin talebesi el-Âlem Yâsîn bunlar arasındaydı. Ayrıca Kâdı’l-kudât Bedreddîn ibni Cemâ’a da sohbetlerine kavuşmakla iftihâr ederlerdi. Ebü’l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri, Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî gibi evliyânın büyüklerinden olan birini yetiştirmiştir.
İbn-i Hâcib, İbn-i Abdüsselâm İzzeddîn, İbn-i Dakîk-ül-İyd, Abdülazîm Münzirî, İbn-i Sâlih ve İbn-i Usfûr gibi büyük âlimler, Ebü’l-Hasan-ı Şâzilî’nin meclisinde bulunmak arzusuyla, Kâhire’deki Kemâliye Medresesinde, muayyen vakitlerde hazır bulunarak Şifâ ve İbn-i Atiyye kitaplarını okurlardı. Dersten çıktıktan sonra da onunla berâber yaya yürürlerdi.
Ebü’l-Hasan-ı Şâzilî; “İzzeddîn bin Abdüsselâm’ın fıkıh meclisi, Abdülazîm Münzirî’nin hadîs meclisi, senin tasavvuf meclisinden daha kıymetli bir meclis yoktur diye bana müjde verildi.” buyurdu.
Hızır aleyhisselâm bir gün kendisine; “Ey Ebü’l-Hasan! Allahü teâlâ, seni kendisine dost edinmiştir. Kalsan da, gitsen de, O seninle berâberdir.” dedi.
Bir gün Ebü’l-Hasan-ı Şâzilî, zühdden, dünyâya rağbet etmemekten bahsediyordu. Fakat üzerinde yeni ve güzel bir elbise vardı. O mecliste üzerinde eski elbiseler olan bir fakir; kalbinden; “Ebü’l-Hasan, hem zühdden anlatıyor, hem de üzerinde yeni elbiseler var. Bu nasıl zâhidliktir? Hâlbuki asıl zâhid benim.” diye geçirdi. Bu kimsenin kalbinden geçenleri anlıyan Ebü’l-Hasan-ı Şâzilî, onu yanına çağırarak; “Senin üzerindeki elbiseyi görenler, seni zâhid sanarak hürmet ederler. Bundan dolayı sende bir gurur, kibir hâsıl olabilir. Hâlbuki benim üzerimdeki elbiseyi görenler, zâhid olduğumu anlayamazlar. Böylece ben, hâsıl olacak gururdan kurtulurum.” buyurdu. Bunu dinleyen fakir, yüksek bir yere çıkarak oradaki insanlara; “Ey insanlar!Yemîn ederim ki, biraz önce kalbimden Ebü’l-Hasan hazretleri hakkında uygun olmayan şeyler düşünmüştüm. Kalbimden geçeni anlıyarak, beni huzûrlarına çağırıp nasîhat ettiler. Şimdi hakîkatı anlamış bulunuyorum. Şâhid olunuz ki, huzûrunuzda tövbe istigfâr ediyorum.” dedi. Bunun üzerine Ebü’l-Hasan-ı Şâzilî o kimseye yeni bir elbise giydirip; “Allahü teâlâ sana seçilmişlerin muhabbetini versin. Sana hayırlar, bereketler ihsân eylesin.” diye duâ eyledi.
Ebü’l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri; “Mısır’da Muhammed Hanefî isminde birisi ortaya çıkacak. Bizim yolumuzda yürüyüp, meşhûr ve büyük şân sâhibi olacaktır. Kırmızıya yakın beyaz benizlidir. Sağ yanağında bir ben bulunur. Gözünün beyazı çok beyaz, siyahı da tam siyahtır. Yetim ve fakir olarak yetişir. Benden îtibâren beşinci sıradaki halîfemiz olur.” buyurdu. Gerçekten öyle olmuştur. Vasıfları anlatılan Muhammed Hanefî, bu büyüklerin yolunu Nâsırüddîn ibni Melik’ten, o, dedesi Şehâbüddîn bin Melik’ten, o, Yâkut Arşî’den, o, Mürsî’den, o da, Şâzilî’den almıştır.
Ebü’l-Hasan-ı Şâzilî, Allahü teâlânın nihâyetsiz ihsân ve ikrâmlarına kavuşmuş, görünen ve görünmeyen bütün olgunluklara erişmişti. Bir gün seyâhate çıkmıştı. Kendi kendine; “Yâ Rabbî! Sana ne zaman şükür edici bir kul olabilirim?” dedi. Bu sırada gâibden bir ses; “Bana şükür edici bir kul olabilmen için, yeryüzünde senden fazla nîmet verilmiş bir kulun olmadığını düşünmelisin.” diyordu. Bu sözleri işitince; “Yâ Rabbî! Kendimden fazla nîmet verilmiş bir kimsenin olmadığını nasıl düşünebilirim? Zîrâ sen, peygamberlere, âlimlere, pâdişâhlara herkesten fazla nîmet verdin.” dedi. Bu defâ; “Eğer peygamberlere (aleyhimüsselâm) nîmet verilmeseydi, sen doğru yolu bulamazdın. Âlimler olmasaydı, dinden çıkıp küfre girerdin. Pâdişâhlar olmasa, evinde emin bir hâlde rahat oturabilir miydin? Bunların hepsi, sana ihsân ettiğim nîmetlerden değil midir?” buyruldu.
Ebü’l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri Resûlullah efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem rüyâda gördü. Peygamber efendimiz ona; “Yâ Ali! Elbiselerini kirden temizle ki, her nefesinde Allahü teâlânın imdâdına mazhâr olasın.” buyurdu. “Yâ Resûlallah! Benim elbisem hangisidir?” dedim. Buyurdu ki: “Allahü teâlâ sana beş hil’at giydirmiştir. Muhabbet, tevhîd, mârifet, îmân ve İslâm hil’atlarıdır. Allahü teâlâya muhabbet edene, sevene her şey kolay olur. Allahü teâlâyı tanıyanın gözünde dünyâdan bir şey kalmaz. Allahü teâlâyı vahdâniyetle bilen, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaz. Allahü teâlâya inanan, her şeyde emin olur. İslâmla sıfatlanan, Hak teâlâya âsî olmaz. Eğer âsî olursa, af diler. Af dilerse, kabûl edilir. Ebü’l-Hasan der ki: Bu îzâhtan, Allahü teâlanın Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Ve elbiseni temizle.” âyetinin mânâsını anladım.”
Ebü’l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri talebelerine nasihat ederek buyurdu ki:
“Yolumuzun esâsı beş şeydir:
1-) Gizli ve âşikâr, her hâlükârda Allahü teâlâdan korku hâlinde olmak.
2-) Her hal ve ibâdetinde, Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem ve Eshâbının (radıyallahü anhüm) gösterdiği doğru yola uyup, bid’at ve sapıklıklardan sakınmak.
3-) Bollukta ve darlıkta, insanlardan bir şey beklememek.
4-) Aza ve çoğa râzı olmak.
5-) Sevinçli veya kederli günlerde Cenâb-ı HAKk’a sığınmak.”
“Bizim yolumuzda olan talebe, din kardeşlerini, arkadaşlarını, son derece merhametle gözetmeli, onlara son derece hürmet etmelidir. İçlerinden birini kendisine sohbet arkadaşı seçmeli, bu arkadaş, gaflete düştüğünde, seni uyandırmalı, ibâdette tenbelliğe düştüğünde seni heveslendirmeli, âciz kaldığın yerde sana yardım etmeli ve sen doğru yoldan kaydıkça seni doğru yola çekmeli. Sana nasihat vermeli, kötü harekette bulunduğunda veya bir günah işlediğinde sana uymayıp vaz geçirebilecek vasıflarda olmalıdır. Arkadaşlarına gelebilecek eziyetlere mâni olmalısın. Güzel ahlâk edinip, şefkat ve merhamet üzere bulunmalısın. Hak teâlâya, itâat ve ibâdeti, bu yola hizmeti gözetmeli ve buna sımsıkı sarılmalısın. Lüzumsuz şeylerle gözü meşgûl edip, gönlü dağıtmamalısın. Zîrâ bu, insandaki şehvet kuvvetini arttırır.”
Tasavvufta en yüksek derecelere kavuşmuş olan ve Allahü teâlâdan başkasına gönül vermeyen, dünyâdan uzak olan Ebü’l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri bir sohbeti esnâsında buyurdu ki:
“Biz Hak’la olunca, mahlûktan hiçbirini görmeyiz. İnsanlık îcâbı baksak bile, onlar güneş ışığında dalgalanan havadaki ince toz gibi görünür. Dikkatle baksan bir şey bulamazsın.”
“En büyük günahlar ikidir: Biri dünyâ sevgisi, diğeri bilmediği bir işin başına isteyerek geçmek.”
“Dünyâdan ve dünyâ ehlinden tamâmen uzaklaşmaz isen, velîlik kokusunu alamazsın.”
“Şu üç şey bir insanda mevcut olursa, ona ilmin aslâ bir faydası olmaz:
1-) Dünyânın faydasız şeylerine aşırı bağlılık.
2-) Âhireti hatırdan çıkarmak.
3-) Fakir olmaktan korkmak.”

Günahlardan kaçınmak ve iyiliklere devâm etmek husûsunda da şöyle buyurdu:
“Kalp huzursuzluğuna tutulmamak, eleme uğramamak ve günahlardan temizlenmek istersen, iyi ve hayırlı işlerini çoğalt.”
“Günahların bağışlanması ve başa gelen belâlardan korunmak için en güzel sığınak, istiğfârdır, tövbe etmekdir.”
“İlmi arttıkça günâhı artan kimse, şüphesiz ki helak içindedir.”
“Allahü teâlâya hakkıyla îmân ve Resûlüne tâbi olmaktan daha büyük kerâmet yoktur.”
“İki iyilik vardır ki, onlar bulunduğu sürece, çok da olsa kötülüklerin zarârı dokunmaz. Biri Cenâb-ı HAKk’ın kazâ ve kaderine râzı olmak, diğeri Allahü teâlânın kullarına iyi muâmele etmek.”
Ebü’l-Hasan Şâzilî hazretleri bir sohbetinde de buyurdu ki: “Bizim bildiğimiz ve bildirdiğimiz bilgilerden haberi olmayan zavallılar, büyük günahlarda ısrar ederek devâm ettikleri halde vefât ederler. Çünkü onlar iyiliğin kıymetini, kötülüğün zarârını, yâni bunları anlamaya yarayan bilgileri öğrenmemişlerdir. Böylece nefislerinin hevâ ve arzularına tâbi olarak günahlara dalmışlar ve ömürleri bu gaflet ve câhillik içinde geçip gitmiştir.”
Ebü’l-Hasan-ı Şâzilî hazretlerine; “Zâhirde senin öyle büyük bir kemâlin, olgunluğun, bir ibâdetin olmadığı halde bu insanlar neden sana bu derece hürmet gösteriyorlar? Bunun sebebi nedir?” diye sorduklarında, Ebü’l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri buyurdu ki: “Yalnız bir sebeple insanlar böyle yapıyor. O da Allahü teâlâ onu her kimseye farz kılmıştır. Ben o farzı yerine getirince, insanlar bana böyle yapıyorlar. O da dünyâ ehlini terk etmektir. Dünyâ ve ehlini terk etmek, işimizi gücümüzü terk etmek değil, yalnız dünyâ ve dünyâ ehlinin sevgisini gönülden çıkarmaktır. Bu mahlûkâtı gönlümüze sokmamak, dünyâyı ve mahlûku Cenâb-ı HAKk’ın muhabbetine ortak ettirmemektir. Bu insanlar acâibdir. Onlar dâimâ dış görünüşe bakarlar ve adamın zâhid, dünyâya düşkün olmadığını görürler. Âbid, çok ibâdet eden ise, büyük kimse derler. Şüphesiz bu büyüklük ise de asıl büyüklük ve olgunluk kalpteki olgunluktur. Zâhir, görünen işlerimiz mâlumdur. Yemek, içmek, yatmak, uyumak, ibâdet ve tâat etmek, haramlardan sakınmak, vesâiredir. Bâtının işi ise, Allahü teâlâ ile huzur bulmaktır. Ahlâk-ı ilâhiyye ile ahlâklanmaktır. İnsanın esas olgunluğu bâtınladır. Zâhirde her işi yerli yerine yapsak fakat kalbimizde kötü ahlâktan kurtulamasak, gâfil ve câhil kalarak, Cenâb-ı HAKk’ın rızâsına kavuşabilir miyiz?”


Resim

24. SALÂVÂT-I ŞERÎFE
Abdüsselâm bin Meşiş Hazretlerine ait çok kıymetli ve faziletli bir salâvâttır. Sabah, akşam ve yatsı namazlarından sonra sıdk ve ihlasla okunması nefsin tekemmülüne sebebdir.

http://www.muhammedinur.com/forum/viewt ... 158&t=3141

Resim

TÜRKÇESİ: Allâhümme salli ve sellim alâ men minhu inşakkatil esrâru venfelekatil envâru Resim Ve fihi irtekkatil hakâiku Resim Ve tenezzelet ulumu âdeme fe'acezel halâika velehu tedâeletil fuhumu felem yüdrikhu minnâ sâbikun vela lâhikun Resim Feriyâdul meleküti bizehri cemâlihi munikatun Resim Ve hiyâdul ceberuti bifeydi envârihi mütedeffikatun Resim Velâ şey'e illa vehüve bihi menutun iz levlel vâsitatu lezehebe kemâ kilel mevsut Resim Salâten teliku bike minke ileyhi kemâ hüve ehluhu Resim Allâhümme innehü sırrukel câmiuddâllu aleyke Resim Ve hicabukel a'zamu el kâimu leke beyne yedeyke Resim Allâhümme elhikni bisâlihi ümmetihi ve hakkikni bi muhabbetihi Resim Ve arrifni iyyâhu ma'rifeten Resim Eslemu biha min mevâridil cehli Resim Ve ekrau biha min mevâridil cehri ve ekrau biha min mevâridil fadli Resim Ve ehmilni ala sebilihi ilâ hadratike hamlen mahfufen bi nusratike Resim Vekzif bi alel bâtili feedmeğuhu Resim Ve zicbi fi bihâril ehadiyyeti Resim Venşilni min evhâlittevhidi Resim Ve eğrikni fi ayni bahril vahdeti hatta lâ era velâ esmau velâ ecidu velâ uhissu illâ biha Resim Vec'alil hicâbel azama hayâte ruhi ve ruhahu sırra hakikati ve hakikatehu câmia avâlimi bitah kikil hakkil evveli Resim Yâ evvelu ya âhiru ya zâhiru ya bâtinu yâ Allah unsurni bike leke ve eyyidni bike leke vecma beyni ve beyneke ve hul beyni ve beyne ğayrike Allahu Allahu Allahu İnnellezi ferada aleykel kur'ane lerâddüke ila meâdin Resim Rabbenâ Âtina min ledunke rahmeten ve heyyi'lena min emrine raşeda Resim
(Bundan sonraki kısmı Abdullah İbni Abbas'a (r.a.) a aittir.)
Yâ dâimel fadli alel beriyyaResim Yâ bâsitel yedeyni bill'atiyye Resim Yâ sâhibel mevâhibisseniyye Resim Salli alâ Seyyidinâ ve Mevlânâ Muhammedin hayril verasseciyye veğfirlenâ yâ zel ulâ fi hâzihil aşiyye.

MÂNÂSI : Ey Rabbim! Sen salât ve selam ediver ona ki esrârın kabuğunu kırıp inkişaf ettirdi, nûrları her tarafa yaydı, hakikatler kendisinde yüceldi, Âdemoğlunun tüm bilgileri kendisine aktı ve böylece mahlukatı âciz bıraktı; anlayışları zayıf bıraktı, ne geçmişte ne de gelecekte kendisine yetişecek yoktur. Cemâlinin pırıltısıyla, melekûtun muhteşem cennet bahçesi, nûrlarının fışkırıp taşmasıyla ceberûtun havuzu. Hiçbir şey yoktur ki ona bağlı olmasın. Zira aracı olmasaydı şayet, giderdi mevcudiyeti aracıya bağlı olan. Senin ona ettiğin, onun da ehli olduğu bir salâtla ona salât ediver.
Ey Rabbim! O her şeyi içinde barındıran, Sana delâlet eden sırrındır; Senin katında, Senin için duran en büyük hicâbındır. Ey Rabbim beni, ümmetinin salihleri arasına koyuver, bana kendi sevgini hakikatiyle tattırıver!. Bana onun mârifetini veriver!. Cehâlet pınarlarından ona teslim oldum, fazilet pınarlarından onunla içtim. Beni onun yolunda, nusretinle yeğnileşmiş olarak, kendi şanına taşıyıver!. Beni bâtılın üzerine atıver de onu mahvedeyim. Beni vahdaniyet denizlerinde yüzdürüver, küfrün bataklıklarından çıkarıver!. Beni vahdet denizinin pınarının içine daldır da yalnızca bunu göreyim, duyayım, bulayım, hissedeyim. En büyük hicâbı, ruhumun hayatı, onun ruhunu, hakikatimin sırrı, onun hakikatini, O İlk Hakkı hakkıyla bilerek âlemleri içinde düren kılıver!. Ey her şeyin başı ve sonu, ey zâhir ve bâtın olan Yüce Allah, bana Kendinle Kendin için yardım ediver, bana Kendinle Kendin için destek veriver; beni Kendinle bir beraber kılıver, benimle Senin gayrin arasına giriver de, onların aramıza girmesine engel oluver!.
Allah-u Allah-u Allah!. Senin için Kur'ân'a razı olan, elbette ki seni o güne geri döndürecektir. Ey rabbimiz, bize katından rahmet veriver, bize işimizde doğruyu, doğru yolu hazır ediver. Ey insanlar üzerinde dâim fazlı olan! Ey ihsan etmek için ellerini açmış olan! Ey yüce ihsanların sahibi!. Seciyesi kainatın en hayırlısı olan Seyyidimiz, Efendimiz Muhammed Mustafa (salallahu aleyhi ve sellem)'e salât ediver. Bize mağfiret ediver, ey bu gecede, bu sabahta yüceler yücesi olan!
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s) ALLAH Dostu Der ki; SU-Cilt II

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim
16. BOŞ TARAFINIZI ALLAH İLE DOLDURUN!..

Boş tarafınızı ALLAH ile doldurun!
Zâten doludur amma, sen farkında değilsin. Bunu ASLen diyoruz.
İçini Nûr-u Resûlullah ile yıka!
Her şey kâinatta o NûR’dan halkedilmiştir.
Herkesin deniz feneri olması kolay iş değildir.
İşte Anadolumuzdaki bu gibi deniz fenerleri, ışık menba’aları:
Hacı Bayram-ı Velî. Hacı Bek taş-ı Velî. Hacı Şaban-ı Velî. Hudaî. Şeyh Vefâ. Şeyh Yahya Hazretleri saymakla bitmez...
Vardı. Fenerleri sönmedi. Sönmez de...
Resûlullahın
M” harfiyle başlayan mübârek ismi HAKk tarafından konulmuştur.
HAKK’ın ilk yarattığı Kendi Nûrundan Nûr’un ismidir.
Kâinatın kurulmasındaki Kudret-i İlâhîyyenin tecellîsi bu NûR’dan süzülerek husul bulmuştur.
Her şey kâinatta bu NûRdan halk edilmiştir.
Ve sonra “SU” Halkedilmiştir.
SUyun neden halkedildiği bildirilmemiştir.
Bilen varsa da kelâma gelecek izah ve sözü yoktur.
Resûl-ü Ekrem’in Cesed-i mübâreklerinin yani insan olarak ismi “Mustafa”dır.
Resûl-ü Ekrem Mi’rac’da Kudüs’e kadar “Abid” olarak teşrif ettirilmiş yâni insan olarak “Mustafa ismi ile anlatılan” insanîyyetiyle...
Ondan sonra Âdemiyyet Hamulesiyle teşrif etmiştir.
Mevlüd’de bunu çok güzel bir sûrette ifade edilmiştir.
Sidretü’l-Münteha da Cebrâil Resül-ü Ekrem’e refakat etmemiştir.

Ref Ref gelerek Resûl-ü almıştır.
Refref ALLAH’ın bir sırrıdır.
Refref döşek demektir. Fakat bu başka döşek.
Ondan sonra :
“Şeş cihetten emrolundu Yâ (M) gel beru!” bu Resûl’ün hakikatine NûRuna hitaptır. Bir ok yayı kadar yanaşmıştır.
Çünkü “Hakıkat-i Resûl” Mekân âleminde tahdid edildiği ve insaniyyette tecellî ettiği için tanrılık olmasın diye Kul olduğu içindir.
HAKk’ın sonra Resûl-ü Ekreme Hitabı “Mustafa” olarak zikredilmiştir.
Mustafa’ya söyledi bir iştiba” Kuluna hitabdır.
“Uzat li’l-âlemin” memuriyet vazifesine hitabdır.
Mevlüdün en büyük manevî değeri de buradadır.
Dünyada, bugün Resûl-ü Ekrem’den yardım talebi de:
“Yâ Ebal Kasım!” diye niyaz şeklinde olur.
Veya: “Yâ Seyidî! Yâ Resûlullah!” tarzında olmalıdır.
“Yâ M!” şeklinde yapılması edeb dışıdır. Çok dikkat edilmesi gerekmektedir.
Selavat-ı Şerifelerde böyledir; Dikkat edilmesi lâzımdır.
Bu gibi elfaz söylemek abdestsiz kattiyyen doğru değildir. Hatta adi kelâm bile doğru değildir.
Söylediklerimi yapabilirsen bana âhirette bile DUÂ edersin...
Yapmazsan bildiğin gibi yap!.. Kimseyi zorlamak hakkımız yoktur!.
Bunlar ince nâzik mes’elelerdir. Dokunmağa, örselemeye gelmez.
Bu sözlerimizi tasma gibi boynuna takma gönlüne koy!..
İnsanoğlunun gönlünde bunun yerini ALLAH çoktan halketmiştir. Bu bilgi işi değildir. Bu irfân işidir.
Bunu anlarsan yani
irfan kelimesiyle ne demek istediğimizi kasdediyoruz...

Burada kitap, ma’lumat, ilim diye söylediğin şeyler yoktur, işte bu son cümleyi anlarsan
İRFAN kapısına yanaşabilirsin...
Yok anlamaz isen kendiliğinden geri itilirsin ve zâhir bilgilerin esaretinden kurtulamazsın...
O zaman, ilerici, gerici kadrosunda kalır, kuru bilgiler, saçma bid’atlarla dolu, tasavvufî sözlerin bir sürü lafların kölesi olur.
Tarikat, Mârifet, Hakikat kelimelerini sakız gibi çiğneyen mürşidlerin uşağı olursun!..
Bu asırda her tarafta, her mahallede bu gibi mürşidlerle bir dalalet deryasında çırpınıp durursun...
İçini temizlemeden, hakıki Siyret-i Resûl’e ittiba etmeden, dışını güya manevî âlemde olduğunu, ALLAH’ın Emirlerini yaptığını, nehiylerden kaçtığını zannederek etrafına saldırgan hâle geçersin...
Nûrlu insanları da töhmet altına sokarsın...
Diğer taraftan mantık ve akıl ile inanç ve manevî duygulara münakaşa zemini hazırlarsın...
İnanç ve ilâhi mes’eleler mantık ve akıl hududu dışındadır.
En iyisi dışınla görün! Kimsenin iç âlemine karışma!
“Din lâzım mıdır?” diye bağıranlara cevap verilmez.
“Din niçin lâzımdır?” soran olursa ona aylarca söylenecek söz vardır.
İnsan HAKk’a inanmak mekânızmasıyle yaratılmıştır. Demek ki HAKk’ın arzusu bu...
Onu harekete geçirecek adam ara... O mekanizmayı o kimse işletir.
Bunların hiçbirini yapamazsa sükut et!. Bu da gaflettir. Senin için İyidir!.
Gaflet, anlamayanlar için daha hayırlıdır. Saldırgan olmaktan...
ALLAH’ın Melekleri mübârektir.
Azrâil Ruhu alıp ona refakat eden büyük melek HAKk’ın Emrini yapıyor. Bu insana bir İltifat-i İlâhîyedir.
Azrail’e.: “Evler yıkan, yuvalar söndüren, yetim bırakan, ocakları harabeye çeviren!” diye hitap HAKk’a isyandır. Hatta küfürdür.
Kimseyi rencide etmek istemiyorum fakat ikâz ediyorum!.

Bu hususta son söz şudur:

Cesedinle dünyada. Gönlün ile sonsuzlukta olmağa çalış!
Fakat bu çok güçtür. Güç olmasa Peygamberlere lüzum kalmazdı...
Buraya erişebilirsen bu hâlinle daima mi’rac’dasın.

Burak önünde. Ref Ref [400040]karşında duruyor.
“Gönül”, ALLAH’ın yeryüzündeki AYNasıdır.
“Bu ne demektir? Yeryüzü ne demektir?” Senin Cesedin...
“Gönül”, Arş ve Kürsî demektir.
“Bu ne demektir?”
Arş ve Kürsî.
ALLAH sana Şah damarından daha yakındır bunun farkında mısın?..
Arş, Kâinatın kalbi... Kalb de bizim âlemimizin Arşıdır...
Kalbin iki kapısı vardır. Anatomisi değil haa!..
Melekut Âlemine, Lâ Mekâna, ALLAH’a bakan kapı...
Lâ Mekâna, Melekut Âlemine bakan kapı “Levh-i Mahfuz’a” bağlıdır.
Mülk âlemine bakan kapı ceseddeki Ruhun tezahurlarını, duygularını gösteren organlara bağlıdır...[/color]
Ben Kulumla işitirim. Kulumla görürüm.
Ben heryerde hazır ve nazırım.
Yere göğe sığmam, bana inanan mü’min Kulumun gönlüne sığarım.
Ben size şah damarınızdan yakınım...
Bütün bu hadis-i Kudsîler neyi haykırıyor bilir misin?..
Bu kadar sürat... Ziyâdan, elektrikten daha fazla bir hız... 300.000 + Delta km. saniyede... İdrakin dışında...
Burada artık mekân zaman mevzuubahis değildir.
“İnsan bu hakıkati bulamayacağını idrak ettiği, aczini anladığı anda ALLAH’ı bulmuştur”...
ALLAH her şeyi muhittir. Kaplamıştır. Su içindeki balık nasıl ise...
En küçük atom ki maddenin ötesine madde âlemine bağlayan nokta... hepsi iç içe...
Saniyedeki sür’at düşünulemeyecek, idrak edilemiyecek kadar hızlı olduğuna nazaran her şey birbiriyle birlikte kaynamış...
Hepsi HAKk’ın görünür tecellîleridir. Kudretleri, Güçleridir...
Kâinatta ne varsa hep ALLAH'ı tesbih ederler. Ediyorlar…
Bu tesbih durduğu dakikada kâinat yoktur...
Her şey HAKk’a dönecektir.
Tesbihi duran her şey HAKk’a dönmüştür.
Her şey fânidir. ALLAH bâki’dir.
“Burada fâ’ni’dir, bâki’dir.” ne demektir?
Fânidir ölüm demek değildir. Aslına, ÖZÜNE dönecek demektir.
Bâkidir “Asl”ı olan ALLAH’tır.
Güçleri, kudretleri o şeyden çekildi mi!. Tesbihatı başka şekle dönmüştür...
Kudret ve kuvvetleri taşıyan, kudrete tahammül edemediğinden fâni olur. Balık denizde ölürse deryada bir değişiklik olmadığı gibi...
ALLAH’ın ne evveli ve nede sonu vardır.
Başlangıçsız vardır. Sonu olmayan sonsuz bâkidir. Vardır demektir.
Bu laflar insan aklının son tahammül hudududur.
Bunu anlayanlar... HAKk’la birliktedirler. Secdededirler...
Alâk Sûresinin son âyetindeki telâffuz eden ve işiten her insana abdestli olarak kelâm etmeden o anda secde etmesi farzdır.
Bu âyet Mekke’de indiği anda Resûl-ü Ekrem’in yanında bulunan müşrikler bile gayri ihtiyari olarak Resûl-ü Ekrem’in o anda ettiği secdeye hemen iştirak etmişlerdir.
Resûl-ü Ekrem’in Kalbi mübâreklerine inen âyet daha kimse tarafından duyulmamıştı. Kimse ne olduğunun farkında değil.
Sorduklarında : “Size ne oldu?”
“Bilmiyoruz, bilmediğimiz bir kuvvet bizi secdeye götürdü!” demişlerdir.
Resûl-il Ekrem’in yanlarında beş-on sahabe ve bir çok da henüz iman etmemiş müşrikler de vardı.
Hepisi istisnasız secdeye vardılar...
O secde, şah damarından insana yakın, herşeyi muhit olan HAKk’ın secdesiydi. Bu lâfları düşün okuyan insan...
Muhterem Efendim namaz bu secdenin devamlı olduğunu ikrardır. HAKk’a yanaşmak değil.
Onunla beraber, O’ndan bir parça bir tecellî olduğunu idrâktir.

Gözümün Nûru namazdır Hadis-i Şerif’in anlamı budur.

Cenâb-ı ALLAH Kelâmında:
BEN, BiZ lâfızlarını kullanır.

BEN.: Zât-ı Ahadiyetleri.
BiZ.: Esmâlarıyle tecellî şekilleri.
VAHİY.: Ben, Zât-ı Ahadîyetten sudur eder.
BiZ.: Kudret ve güçlerinin devamlı tezahürleridir.

Meselâ: Orucun mükafatını bizzât Ben vereceğim buyrulması. Hususidir demektir, diğerlerinin mükâfatını kim veriyor...
Burada
Ve ilâ Rabbike fergab âyetindeki sır gizlidir.
Burada Vahyin şekillerini düşünmek gerek...
Dağ’a vahyettim, BEN
Ağaç’a vahyettim, BEN
Arı’ya vahyettim, BEN
Meryem’e vahyettim, BEN
Resûl-ü Ekrem’e vahyettim, BEN
Nebîlere vahyettik. BiZ
Âdem göğe bakarak.
Bütün peygamberler göğe bakarak.
Mûsâ Tûr’da alev ve ağaca bakarak.
İsâ Tûr’da göğe ellerini kaldırarak vahiy alırlardı...
Resûl-ü Ekrem ise zaman ve mekân tayin etmeden her yerde mubârek kalblerine çevrilerek Vahyi Cebrail vasıtasiyle alırlardı...

…Lâ nüferriku beyne ahadin min rusulih… Âyet-i Kerimesi “BEN” ve “BiZ” lafızlarında gizli HAKk’ın Murad ve Arzu’sundaki hikmetin ifadesidir.

BiZ.: Cesed de cari Hay’yın husule getirdiği bütün havas ve hassalar her türlü işleme değişmeyen ahenk...


Resim

Resim

İrfan.: Bilmek, anlayış, tecrübe ve zekâdan ileri gelen zihnî kemal. İkrar. Mücazât. Fık: Esrar-ı İlâhiyeye, iman ve Kur'ÂN hakikatlarına vukufiyet. (İlim ile irfan ve ma'rifet arasında fark vardır: İlim, vech-i küllî ile, yani her vechesiyle bilmektir. İrfan ve marifet ise; vech-i cüz'î ile bilmektir. Bu cihetle Cenâb-ı Hakk'a irfan ve marifet isnad olunmaz. Fıtrî istidat eseri olarak inceleyerek tefekkür edip bilmektir. Buna "İlm-i Ledün" ve İlm-i Rabbanî" de denir.) (Bak: Ârif)
Ârif.: (İrfan. dan) Bilen, bilgide ileri olan. Aşinâ, vâkıf. Hakkı, hakkı ile bilen. Sabırlı ve mütehammil. Çok düşünmeğe ihtiyaç kalmaksızın, tekellüfsüz gördüğünü bilen ve anlayan. Zevkî ve vicdanî irfan sâhibi olan.
Kepaze.: İtibarsız, âdi, mübtezel, kıymetsiz kimse. Haysiyetsiz, şerefsiz, rezil. Hürmet ve saygıya müstahak olmıyan. Tâlim için kullanılır yay.
Na-çar.: f. Çaresiz, elinden iş gelmeyen. Mecbur kalmış olan.
Zoraki : Zorla yaptırma.
Düçâr.: Derdine düşmüş.
Nafile.: Fık: Farz ve vâcibden gayrı mecburiyet olmadığı hâlde yapılan ibadet. Fazladan yapılan iş. Menfaatli olmayan. Ziyâdeden olan. Torun. Ganimet malı. Bahşiş. Atiyye.
Nefret.: Tiksinmek, ürküp kaçmak. Birisinin yakını ve akrabası.
Bed-dua : (Bedduâ) f. Bir kimsenin kötülüğü için duâ. Kötü duâ.
Teselli.: Avunma. Kederli ve gamlı olan bir kimseyi söz ve nasihatle ferahlandırma.
Ta’bir.: (Tâbir) İfade, anlatma. Söz. Mânası olan söz. Deyim. Terim. Rüya yorma. (Ubur. dan) Herhangi bir şeyden ve hâdiseden, başka bir hak ve faydalı mânaya geçmek, intikal etmek ve ibretlendirmek ve ders almak.
Mekârim-i ahlâk.: Hz. Muhammed'in aleyhisselam ahlâkına ve onun sünnet-i seniyesine ittiba ve imtisâl edenlerin ahlâkı.
Mekanizma : Lât. Bir şeyin makina kısmı. Mc: Oluş ve işleyiş. Meydana çıkış.
Tahsil.: Hâsıl etmek. İlim edinmek. İlim öğrenmek veya öğretmek için çalışmak. Vergi toplamak. Aşikâre eylemek.
Terbiye.: Allah'ın emirlerine itaat ederek ruhen ve cismen yükselmeye ve yükseltmeye çalışmak. Kemale ermeğe, nizam ve emirleri dinlemeğe çalışmak. Allah rızası yolunda gitmeyi öğrenmek.
Talebe.: (Tâlib. c.) İstekliler. Şakird. Tahsile çalışan. Öğrenen. Öğrenci.
Vefat.: Ölüm. Ahirete göçme.
Te’sir.: Bir şeyde eser ve nişane bırakma. Vasıfları ve halleri değiştirme. İşleme, dokuma, iz bırakma. İçe işleme. Kederlenme.
Meknuz : Gömülü define, örtülü, gizli. Hıfzedilmiş, mahfuz.
Mübah.: (İbâhe. den) İşlenmesinde sevab ve günah olmayan şey. Fık: Yapılması ve yapılmaması şer'an câiz bulunan şey. (Yemek, içmek, uyumak gibi.)
Düstur.: f. Umumi kaide. Kanun, nizam. Örnek, nümune Üslub. İzin, müsaade. Mu'teber ve mu'temed kimse. Destur.
Ulu’l-Emr.: Meşru’ idareciler.
Velhasıl.: Sözün kısası, özü, kısacası.
Derhal.: f. şimdi, hemen, bu anda, vakit kaybetmeden.
Abid.: İbadet eden. Zâhid. Çok ibadet eden. Köle.
Teşrif.: Şereflendirmek. Yüksek yere çıkmak. Şeref vermek. Bir yere buyurmak.
Mevlüd.: Çocuk. Yeni doğmuş çocuk. Birisinin doğması. Mevâlid-i selâseden herbiri.
Tahdid.: Hududlandırmak. Sınırlamak. Sınırı belli etmek. Tarif etmek. Bir şeyi kasdetmek. Keskin etmek. Bilemek.
İştibah.: Şüphelenmek. Şüphe etmek. Kolay fark olunmaz derecede benzemek.
Elfaz.: (Lafz. c.) Lafızlar. Sözler. Lügatlar.
Nâzik.: f. Nezaketli. Terbiyeli. Zarif. İnce, dayanıksız. Ehemmiyet verilmesi icab eden. Tehlikeli husus.
Esaret.: Esirlik. Kölelik. Kullara kendini teslim etmiş olmak. Başka milletten olanlara boyun eğmek.
Sîret.: Bir kimsenin içi, hâli, hareketi, ahlâkı. İnsanın tutmuş olduğu mânevi yol.
Töhmet.: Birisine isnad edilen, fakat kat'iyyetle işleyip işlemediği belirsiz olan suç, kabahat. İtham altında olma.
Refakat.: Arkadaşlık, beraberlik.
İltifat.: Güzel sözle samimi olarak okşamak. Yüz göstermek. Teveccüh etmek. İyilik etmek. Lütfetmek. Dikkat, itina. Edb: Bir mevzu anlatılırken, o anda kalbe doğan bir ilham coşkunluğu ile -mevzu dışına çıkmadan- sözün ve hitabın yönünü değiştirme san'atıdır. Meselâ: (Asım'ın nesli... Diyordum ya... Nesilmiş gerçek: İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecekŞüheda gövdesi, bir baksana, dağlar taşlar.O, rüku olmasa, dünyada eğilmez başlar.Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor,Bir hilâl uğruna ya Rab ne güneşler batıyor! Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker,Gökten ecdad inerek öpse o pâk alnı değer.Mehmed Akif Ersoy)
Rencide.: f. İncinmiş, kırılmış.
İ’kaz.: Uyandırmak. Gafletten kurtarmak. Tenbih.
Levh-i Mahfuz.: Her şeyin hayatının ind-i İlâhîde yazılması. İlm-i İlâhînin bir ünvanı.
Telaffuz.: Söyleyiş, söyleniş. Ağızdan çıkan lâfız.
İstisna.: Ayırmak. Kaide dışı bırakmak. Müstesna kılmak. Arapçada istisnâ kelimeleri şunlardır: $
İkrar.: Açıktan söylemek. Kabul ve tasdik etmek. Hakkı itiraf etmek. Karar vermek. Mukarrer kılmak. Fık: Bir kimseye diğerinin kendisinde olan hakkını haber vermek.
Hususî.: Bir şeye aid olan. Herkese âid olmayan.
Cari.: Akan, akıcı. Geçmekte olan. İnsanlar arasında mer'i ve muteber ve mütedavil olan.
Husul.: Peydâ olma. Hasıl olma. Meydana gelmek. Üremek, türemek.
Havass.: (Hasse. C.) Hasseler. Duygular.
Siyret.: Bir kimsenin içi, hâli, hareketi, ahlâkı. * İnsanın tutmuş olduğu mânevi yol.


Resim

HAKK’ın ilk yarattığı Kendi Nûrundan Nûr’un ismidir:

Resim---“Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir hadisi kudsîde: "ALLAH: "Seni kendi nurumdan, diğer şeyleri de senin nurundan yarattım."buyurdu" buyurmuştur.
(Îmân Ahmed, Müsned IV-127; Hâkim, Müstedrek II-600/4175; İbni Hibban, El İhsân XIV-312/6404; Aclûnî, Keşfü'l-Hâfâ I-265/827)

Yere göğe sığmam, bana inanan mü’min Kulumun gönlüne sığarım.:

Resim---Hadis-i Kudsîde ALAH celle celâlihu: “Lâ yese'unî erdî ve lâ semaî ve lâkin yese'unî kalbü abdil mümini : Yere ve göğe sığmam. Fakat, mümin kulumun kalbine sığarım.”
(Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II, 195)

“Gözümün Nûru namazdır”:

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Bana, (dünyanızdan) koku ve kadın sevdirildi. Gözümün nuru ise namazda kılındı." Buyurdu.
(Enes radiyallahu anhu’dan; Nesaî, İşretu'n-Nisa 1, (7, 61)

“Orucun mükafatını bizzât Ben vereceğim”

Resim---Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Allah Celle Celaluhu; Ademoğlunun işlediği her hayır iş kendisi içindir, fakat oruç böyle değildir. Oruç sırf Benim için edilen bir ibadettir. Onun mükafatını da Ben veririm" buyurdu. Oruç bir kalkandır. Herhangi birinizin oruç günü olduğu zaman, artık o kimse kötü söz ve fiil yapmasın, düşmanlık (veya bağırıp çağırmasın) da yapmasın. Eğer bir kimse ona söver veyahut onunla döğüşürse, derhal: "Ben oruçluyum" desin. Muhammedin nefsi (canı) elinde bulunan Allah Celle Celaluhu'a yemin ederim ki, oruçlunun ağzının (açlık) kokusu Allah indinde misk kokusundan daha hoş ve temizdir. Oruçlunun sevinip neşeleneceği iki sevinci vardır. Birisi (iftar vaktinde) orucu bozduğu zaman sevinir, öbürüsü de Rabbine kavuştuğu zaman orucu (nunmükafatı) ile sevinir." buyurdu
(Ebu Hüreyre Radıyallahu Anh'dan; Buhari, Savm 9 2/228, Müslim. Sıyam:164)


Resim

Resûlullahın “M” harfiyle başlayan mübârek ismi HAKK tarafından konulmuştur.:

Kur'ân-ı Kerimde 4 Sûrde geçmektedir MuhaMMed aleyhi's-selâm İSM-i Şerifi:
Âl-i İmrân 3/144, Ahzab 33/40, Muhammed 47/2, Fetih 48/29..


مُّحَمَّدٌ رَّسُولُ اللَّهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاء عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاء بَيْنَهُمْ تَرَاهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِّنَ اللَّهِ وَرِضْوَانًا سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِم مِّنْ أَثَرِ السُّجُودِ ذَلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَمَثَلُهُمْ فِي الْإِنجِيلِ كَزَرْعٍ أَخْرَجَ شَطْأَهُ فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُم مَّغْفِرَةً وَأَجْرًا عَظِيمًا
Resim---Muhammedun resûlullâh(resûlullâhi), vellezîne meahû eşiddâu alel kuffâri ruhamâu beynehum terâhum rukkean succeden yebtegûne fadlen minallâhi ve rıdvânen sîmâhum fî vucûhihim min eseris sucûd(sucûdi), zâlike meseluhum fît tevrât(tevrâti), ve meseluhum fîl incîl(incîli), ke zer’in ahrece şat’ehu fe âzerehu festagleza festevâ alâ sûkıhî yu’cibuz zurrâa, li yagîza bihimul kuffâr(kuffâra), vaadallâhullezîne âmenû ve amilûs sâlihâti minhum magfireten ve ecren azîmâ(azîmen) : Muhammed, Allah'ın RESÛLüdür. Ve onunla birlikte olanlar da kafirlere karşı zorlu, kendi aralarında ise merhametlidirler. Onları, rüku edenler, secde edenler olarak görürsün; onlar, Allah'tan bir fazl (lütuf ve ihsan) ve hoşnutluk arayıp isterler. Belirtileri, secde izinden yüzlerindedir. İşte onların Tevrat'taki vasıfları budur. İncil'deki vasıfları ise: Sanki bir ekin; filizini çıkarmış, derken onu kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış, sonra sapları üzerinde doğrulup boy atmış (ki bu,) ekicilerin hoşuna gider. (Bu örnek,) Onunla kafirleri öfkelendirmek içindir. Allah, içlerinden iman edip salih amellerde bulunanlara bir mağfiret ve büyük bir ecir va'd etmiştir.” (Feth 48/29)

Bir ok yayı kadar yanaşmıştır.:


فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى
Resim---Fe kâne kâbe kavseyni ev ednâ : O kadar ki (birleştirilmiş) iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu.” (Necm 53/9)

Rahmeten li’l-âlemin”:


وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ
Resim---“Ve ma erselnake illa rahmetel lil alemin : (Resûlüm!) Biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ 21/107)


كَلَّا لَا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ
Resim---“Kellâ lâ nuti’hu vescüd vâkterib : Hayır! ona uyma! ALLAH’a secde et ve yalnızca O’nayaklaş!” (Alak 96/19)


وَإِلَى رَبِّكَ فَارْغَبْ
Resim---“Ve ilâ Rabbike fergab : Ve Rabbine rağbet et!”(İnşirah 94/8)


.. . .... لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّن رُّسُلِهِ……
Resim---“…la nüferriku beyne ehadim mir rusülih,… : …ALLAH’ın peygamberlerindenhiç birini ayırmayız…” (Bakara 2/285)

ALLAH sana Şah damarından daha yakındır:


وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ
Resim---“Ve lekad halaknel insâne ve na’lemu mâ tuvesvisu bihî nefsuh(nefsuhu), ve nahnu AKREBu ileyhi min hablil verîdi : Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha YAKINız.” (Kaf 50/16)

Her şey HAKk’a dönecektir.:


الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعونَ
Resim---Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne) : O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman: Biz Allah'ın kullarıyız ve biz O'na döneceğiz, derler.” (Bakara 2/156)

Her şey fânidir. ALLAH Bâki’dir.:


كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ
Resim---Kullu men aleyhâ fân(fânin) : Onun (o yerin) üzerindeki herkes (ve herşey) fânîdir.” (Rahmân 55/26)


وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ
Resim---Ve yebkâ vechu rabbike zûl celâli vel ikrâm(ikrâmi) : Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacak.” (Rahmân 55/27)

Herşeyi muhit olan HAKK’ın:

MUHiT-te O..


وَللّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَكَانَ اللّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُّحِيطًا
Resim---“Ve lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı). Ve kânallâhu bi kulli şey’in MUHÎTâ(muhîtan) : Göklerde ve yerde ne varsa tümü Allah'ındır. Allah, her şeyi kuşatan-kapsayandır.” (Nisâ 4/126)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s) ALLAH Dostu Der ki; SU-Cilt II

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim
17. YAĞMUR DAMLALARI...

Yağmur Damlaları... Yapraklar üzerinde kalan damlalar.
Kapalı çeşme musluğundan akan tek tek damlaları.
Damlaların husule getirdiği sivri saçak buzlarından akan damlalar.
Gözlerden akan billur inci gibi damlalar. Seyredin!..
Seslerini dinleyin, dinleyebilirseniz yahut da ses çıkarıyorlarsa...
Yağmur başlarken yüzünüze vuran tek tük damlaları düşününüz. Bunlar toplanırlarsa sel olurlar.
Toprak elverişli ise bereket olur. Toprak kabul etmezse sel olur felâket olur.
Bir damla kaya deliğinde donarsa kayayı çatlatır. Buhar olursa bir gemiyi yürütür...
Bu damlada HAKk’ın Kudreti, Kuvveti, Gücü gizli...
SUya düşen damla sıçrar yukarı doğru.. Aslına kavuştuğu için bu sıçrama sevinç hareketidir. Şükürdür. “Oh!” demektir.
Toprağa düşer fıskiye gibi sıçrar toprağa, bu o damlanın Rahmet Selâmıdır. Çünkü toprak olmasaydı SU görünmeyecekti.
Şükür, niğmetlere ve ALLAH’ın İkramlarına karşı duyulan minnetin ifadesidir.

Şükürde; devam etsin, fazlalaşsın arzusu vardır.
ALLAH’ın Niğmetlerine; hayvan, nebat, taş, toprak, mazhardır. Hem de arası kesilmeden...
Akan ırmak herkese SU verir.
Güneş herkese nûrunu saçar.
Rüzgâr herkesi okşar.
Hava her ciğere girer.
Bu niğmetleri vereni bilse, bilmese de bir ferahlık duyar.
Bu bir nevi “Oh!” demektir ki bu Şükürdür.
SU alan nebatın yapraklan canlanır, parlar.
Hayvan SU içer kuyruğunu sallar. Kuş SU içer öter.
Toprak yağmur alır güzel koku verir. Bu bir nevi şükrün ifadesidir...

Hamd ise; Bu kadar kâfi, ilerisini istemem arzusu gizlidir. Beni bu hâlime bırakın razıyım.
Şükrü icâb ettiren her şeyin devamlı olmasına karşı bir nevî teşekkürdür.
Elhamdülillah diyen bir insan: Yâ RABBî! Kudretlerin kaynağı sensin. Herşey senin arzunla olur. Bu hâlime razıyım. Belâlara da saadete de. Bu hâlimi aratacak hâle sokma! demektir.
Elhamdülillah çok şükür! Bu hâlimi bana aratma Yâ ALLAH, peşinen de teşekkür ederim! demektir.
Beni, SENİ tanıyan bir kul yarattığın için Hamd ederim. Fenâ, âsi yaratabilirdin bu bana kâfidir.

Hamd, bütün belâların önüne set çekmektir.
Şükür edecek yerde Hamd etmek insanı küçük hatalara düşürür. Büyük hatalar affedilir.
Küçük hataların ise çok güçtür. Utanma, mahcup olma vardır. Burası islâmda çok ince bir noktadır.
Bu hata tozlarını kaldırmak için
istiğfar vardır.
“Günde 70 defa yapın!” diye Resûl tavsiye buyurmuştur.
Kendileri de günde 70 defa istiğfar yaparlardı.. Bu, boş bir lakırdı dizisi değildir.
Estağfurullah Kelimesinin çıkardığı sesin vücudda husule getirdiği kimyevî ve fizyolojik o andaki değişikliği söylersem herkes çıldırır.

Bu bir emr-i Hafi’dir.
Bir insana fenâ bir söz, fenâ bir haber versen kanda, hücrede âni bir değişiklik olur.
Bu kelimede onun gibidir, ileride izâh edilecektir.


Asıl mes’ele söz dinlemektir. Mâhiyetini öğrendikten sonra iş değildir.
Söylenen sözlerde güzel bir eski laf bulursan onu güzel bir yeni yapmağa savaş. O zaman söylediklerimizi anlarsınız…

İnsanlar “İNSANLIK” için dünya’da hareket etmelidirler.
“İnsanlık”, fâni insanın ölmezliğidir. İnsanın
ALLAH yanındaki kıymetidir...

Geçmişin sayfalarını çevirin!.. Okuyun!..
Geçmişte güzel ve bugün eski dediğin şey’i, âdeti, hareketi, yaşayışı, duyguları, fikirleri güzel ve yeni yapmağa savaşın!..
İnsan sevdiği için ölmesini, sevilmediği içinde öldürmesini bilmelidir! diye bir söz vardır. Bunu düşünmek lâzımdır.
Hakıki SEVenin muhabbeti tehlikelidir. O'ndan korkmalıdır. Zirâ O, her şeye kadîrdir...
Sözlerimizde bazı yerlerde “Söyleyemem!” “Söylenemez!” diye laflar vardır.
“Bununla ne demek istiyor bu adam?” diyecekler vardır.
Bunu biraz izâh edelim:.

“Estağfurullah.: Ben bilemedim. Kestiremedim. Niyetim halistir. Fakat SEN'den istemek edebini lâyıkıyle bilemiyorum. Hatalarımı bağışla!.” demektir.
Bunda bütün maddî ve ruhî pişmanlık vardır. Islâh vardır. Bunun içinde ve sonunda bir ferahlık duyar insan...

Hamd.: Ruhun haykırışıdır. Cesedi, azab ve cehennemden kurtarır.
Şükür ise, insanı cennete sokar.
ALLAH, Hamd’i öğretmek için Resûller göndermiştir.
Şükrü Ruh ezelden öğrenmiştir. Hamd sonradan öğretilmiştir.
Şükür doğrudan doğruya Zâtullah’a râcidir.
Hamd, onu tanıtan Resûl-ü Ekrem kanalıyla Zât-ı Ahadîyet’e çevrilir...
Hamd’i öğrenmedi isen şükürde kal!..
İkisinin arasına Şeytan amelleri girerse bocalarsın. O zaman sabırda kal...
Şeytan Haris isminde bir melektir. Kendisine verilen vazifenin ismi Şeytandır. Yaptırdığı amellerin ismidir.
Bundan dolayı Şeytan mes'ul değildir. Onun için amellerini yapanlar mes'uldür.
Hayır; Şükrün yerine varması için ardı arası kesilmeyen Mağfiret-i İlahîyye’nin isimidir.
Mağfıret-i İlâhiye, kâinat ahengindeki ALLAH’ın Kudret ve Güçlerinin görünüşü ki canlılık bununla kâimdir.
Şer, hamdsizliğin mukabilidir.
Ateşe elini sokmazsan elin yanmaz.
Hamd edene şer gelmez.
Kanaat ve sabır zırhına sarıl!
O zaman Kul hamdedici sıfatını alır. Resûl’de erimek budur..

“Ölmeden evvel ölmek” hadisi de budur.
Azrâil =>El Mümit Esmâsının Tecellîsini yerine getirir.
Bu Esmâ vasıtasız Tecellî ederse kâinatta hiç bir şey kalmaz.
Azrâil =>onu tahammul hududumuza indiren melektir.
Cebrâil =>“ALLAH kelâmını” insan tahammül hududuna indirir.

Lev enzelnâ...
Felamma tecellâ...
Hulasa şükür ve hamd, biri yani şükür Cesedin kâinat nizamına uymasını, ondan inhiraf etmemesini sağlar.
Hamd ise ruhun muvâzeneyi şuûrlu bir sûrette kontrolünü insiyakına geçirmek kabiliyyetini temin ederek aklî ve ruhî muvâzeneyi temin eder.
İnsanın temiz ve saf yaradıldığı gibi temiz ve saf olarak ömrünü bitirip aslına kavuşmağı üzüntüsüz, kuruntusuz aslına dönmesini sağlar.
Bunlardan ayrılanlar: Hırs, servet, şehvet peşinde koşarak hayatlarını ve etrafındakileri hüsrana götürürler.


Şükredin!. Hamd edin!. Sabırlı olun!..
ALLAH insanlara güçlükleri yenmek için güç ve kuvvet vermiştir.
Mümkün olmayanlara dayanmak içinde Tahammül. Tevekkül, Sabır ihsan etmiştir.
Bunları tefrik içinde akıl bahşetmiştir.
Her tohumun içinde büyük bir orman gizlidir.
Orman kaybolur, tohumda gizlenir.
Tohum gizlenir orman ortaya çıkar.
Bu lakırdılar tuhafınıza gitmez, biraz düşünürseniz...
“Ama nasıl gizlenir nasıl ortaya çıkar?” tarzında bir sual sorarsan o zaman düşünür duraklar cevabını bulursa da anlatamaz.
Bu “Söylenemez. Söyleneni Söyleyemem!” laflarımız bu cinsten değildir.
Bütün itiraz, şüphe ve anlayamama bu noktadan başlar.
Söylenmesinde, manevî büyük bir töhmet vardır ki sual sorana racî olursa da, söyleyene de bunda büyük pay vardır.
“Söyleyemem!” de ise töhmet söyleyene yüklendiği gibi HAKk’a isyana sevkeder sual soranı... Bundan HAKk’a sığınırım...
Bu gibi suallere cevap vermeğe kalkmaktan daha hayırlı ve doğrusu: “Ben câhilim!.” demektir.
“Câhilim!” demek de islâmda doğru bir söz değildir:
İnsanın kendine hakareti olur ki
=>“Hak insanda tecellî ettiği kadar hiç bir şeyde tecellî etmediğini” bir Hadis-i Kudsî de bildiriyor...

İşi uzatmak da doğru olmaz.
Şu kadarla iktifa edeceğim müsaade dilerim.
Çünkü: Söylenenlerden şüphe edilirse söylenen şeye töhmet etmiş olunur. HAKk’a karşı hürmetsizliktir.
İnanılmayan bir hakikate, bir şeye yalan isnad edilmiş olur.
Öyle mes’eleler vardır ki inanılmadığı takdirde insan kâfir olur.
Bu kâfirlik insanın Âdemîyyet tarafına ait değildir..
Kur’ÂN’ın bildirdiklerine inanmayan kâfirdir.
Bir kısmına inanıp bir kısmına akli itiraz bile yapsa insan kâfir olur.
Bir emri yapmamak başkadır. “Böyle şey olmaz!” demek başkadır.
HAKk’ın emirlerini yapmıyor, fakat inanıyorsa kâfir olmaz.
"Efendim bizim inancımız vardır amma yapamıyoruz."
Baloya gider, içki içer, kumar oynar, plaja gider, dedikodu yapar, yalan söyler, bunların hepisi küfürdedir.
Eğer bunlar gusul yapıyorlarsa bunlara kâfir denemez. Fakat yapmıyorlarsa islâm değildirler.
Bunlar bilmeden tamamiyle inkârdadırlar. Ne söylerse söylesinler bu böyledir.
Böylelikle âdemiyet hamulelerinde küfre yuvarlamalardır. Cehennemliktirler. Tövbeleri makbul olmaz.
HAKk’ın emirlerini, yapmıyan kâfir olmaz. Fakat kâfirler bu emirleri yapmaz...
Sözlerimiz kimseyi töhmet altına almak değildir, insan serbest yaratılmıştır. HAKk’ı bile inkâr edebilir.
Sözlerimiz bu günki Materyalist Âlemin reddettiği Manevî Âlemin lakırdılarıdır...
Biz, doğruluk, merhamet, adalet, kanaat, hasletlerinin güzel olduğunu anlamıyoruz.
Kimseyi zorlamak hakkını HAKk kimseye vermedi.
ALLAH insana büyük, geniş bir serbestiyet verdi. Resûl-i Ekrem bile söyledi geçti.
Kimse hakkında hüküm ve fikir, düşünce serd etmem. Benim indimde doğru olmaz.
HAKk’ın serbest bıraktığı, akıl verdiği insana karışmak iznim yoktur.
Resûl-i Ekrem bile böyle işe karışmadı. Biz neyiz ki karışalım.
Böyle hususlar karşısında ancak kendimi deneyebilirim.
Herkes körlere acır. Fakat hakıki görenlere kimse acımaz.
Her tohumun içinde büyük bir orman gizlidir.
Dünya bir ormandır. Orada gez, dolaş fakat elinde balta olmasın...
Mimar Sinan Tanca üzerinde köprü yapmıştı.
Fetih için, gidiş için... Geriye dönmek için değil.
Geriye dönenler şunlardır: Sancak, Utanmış, kılıfına çekilmiş kaputlar, postallar dönüyor geriye... İnsanlar değil.
Balkan Harbi işte bu üç kelimelik sözlerde gizlidir.


“Girmeden tefrika bir millete düşman giremez
Toplu durdukça yürekler onu top sindiremez”
Demiş duyan bir insan...

Bu incelikleri ayırt edecek isti’daddır. O da varsa, işlemiş ise...
Söylediklerimizi söyle... Söylemediklerimizden kendinize söz çıkarmayın...
Unutmayın ki yalanı dinlemek, yalanı söylemekten daha güçtür insan için...
Ağzında bal taşıyan Arı’nın iğnesi de vardır.

Dedelerimiz söylerlerdi: “Sâkin ol, öfkelenme, öfke gelir göz kızarır. Öfke gider yüz kızarır...”

Bilirsiniz MANSUR’un başından geçenleri..
Atılan taşlara HALLAÇ Gülüyordu.
ŞİBLÎ’nin attığı GÜL vücuduna dokununca feryat etmeğe başladı.
Sordular yanındaki muhafızlar.:
Nedir bu?..
Taşlar Gaflet Erbabından geliyor. Bizi acıtmazlar. Fakat GÜL Gönül Erbabından geldiği için hemen hissettik...
Çünki MANSUR duygu organlarını kontrol altında tutarak Ruhun üfüleyişlerine kulak verenlerdendi...
Şeriat O’nun başını vurdurdu.

Zirâ şeriat demek kâinatı kucaklayan ulvî hakikatin insanlığa ait kısmıdır. O hakıkatleri korumak, insanın şerefini kendi kendine muhafaza etmektir…
Gerçekler insanı kendi kişiliğine bağlar.
Gerçekler çok güç anlaşılan şeylerdir. Haksızlık her yerde vardır.
Sen kendini affet!. Çünkü sen utanç duydun...
Bir kişiye korkak veya cesur demek onları ters söylemektir!.


Resim

Şükür : (Şükür) Allah'ın (C. C.) nimetlerine karşı memnunluk göstermek. Allah'a teşekkür. (Bak: Ni'met).
Ni'met.: (Nimet) İyilik, lütuf, ihsan. Saadet. Hidayet. Giyecek şeyler. Yiyecek faydalı şey, rızık.
Mahcub.: Utanan. Utangaç. Perdeli, örtülü. Kapalı. A'ma. Yaşmak veya perde ile mestur olan.
İstiğfar.: (Gufran. dan) Afv dilemek. Cenâb-ı Hak'tan kusurlarının affedilmesini, günahlarının bağışlanmasını dilemek. Tevbe etmek. Yalvarmak. "Estağfirullâh" demek.
Maliyet.: Kıymet. Mâl olma değeri.
Islah.: İyileştirmek. Düzeltmek. Kusurları gidermek. (Nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez. S.)
Hata.: Yanlışlık. Yanılma. Suç. Günah.
Şeytan.: İblis. (Cenâb-ı HAKk'ın emrine isyan ettiğinden rahmetinden kovulmuş, şerleri ve muzır şeyleri temsil eder ve ateşten yaratılmıştır. Bütün melekler Cenâb-ı HAKk'ın emriyle Hazret-i Âdem'e secde ettiği halde Şeytan: "O, topraktan yaratılmıştır, ben ateşten yaratıldım. Ben ondan daha kıymetli ve yükseğim" diye kibirlenerek, Cenâb-ı HAKk'ın emrine karşı gelmiş ve Hazret-i Âdem'e secde etmediğinden, Allah'ın Rahmetinden kovulmuştur.
Mes’ul.: Yaptığı iş ve hareketlerden hesap vermeğe mecbur olan. Mes'uliyetli. Bir işin idâresi kendisine âit olan. Ceza verilmiş olan.
Magfiret.: (Mağfiret) Cenâb-ı HAKk'ın kullarının günahlarını örtmesi, affetmesi, rahmeti ile lütfu.
Zırh.: Cevşen. Muharebe elbisesi, demirden örülmüş veya dökülmüş elbise.
Mümit.: Ölümü yaratan, ölümü veren, imâte eden. Helâk eden.
Melek.: Nurdan yaratılmış, fıtratları sâfi, masum mahluk. Güzel huylu ve güzel olan kimse. (Bak: Melâike)
Melâike.: (Melek. c.) Melekler. Nurdan yaratılmış, fıtratları sâfi, makamları sabit, kendileri ma'sum mahluklar.
İnhiraf.: Doğru yoldan sapma. Dönme. Bozulma. Değişme. Kırıklık. Tecvidde: Harf okunduğu zaman o harfde, dil ucuna veya dil arkasına doğru bir meyli bulunmasına denir. İnhirâf sıfatının harfleri Lâm ve Ra harfleridir. Bunlara Münharif denir.
İnsiyak.: Mânen sevk olunma. İlâhi ve mânevi sevk. Gönderilmek, bir kuvvetin te'siriyle çekilip gitmek. Ardı sıra gitmek.
Hüsran.: Ümit edilenin elde edilememesinden duyulan elem. Mahrumiyet acısı. Zarar, ziyan, kayıp.
Tevekkül.: İşi başkasına ısmarlamak. Sebeblere tevessül ettikten sonra neticesini Allah'a bırakmak. Allah'tan gelene razı olmak. Kendine ait vazifeyi yaptıktan sonra neticelerini Allah'dan istemek. Kadere razı olmak. HAKka güvenmek. Yeis ve kederden uzak olmak. Âcizlik göstermek.
Tefrik.: Birbirinden ayırmak, seçmek, ayırdetmek, ayrı kılmak. Korkutmak.
Bahs.: Kazmak. Ayırmak. Saçmak. Birşey hakkında etrafiyle söz söyleyip hakikatı araştırma. Konuşulan şey. Teftiş. Söz münazarası, muaraza, mübahese. Bir mevzû hakkında tafsilât, açıklama. İddialaşma.
İ’tiraz : (İtiraz) Kabul etmediğini bildirmek. Bir fikir veya işin olmasını kabul etmemek. Men' eylemek. Men' olmak.
Raci.: Rica eden, eden, uman, yalvaran. Niyaz eden. Ümitli.
Raci’.: (Rücu. dan) Geri dönen, ric'at eden. Dair, aid, alâkası olan, dokunur olan, müteallik. Gr: Bir şahıstan kinaye olan zamir.
İktifa.: Fazla istemeyiş. Yeter bulmak. Kâfi görmek. Var olanı yeter saymak.
İsnad.: Bir söz veya haberi birisine nisbet etmek. Peygamberimiz'in aleyhisselam sözlerini sırası ile kimlerden nakledildiğini bildirmek. Bir nesneye, bir şeye dayanmak. Birisi için, bir şeyi yaptı demek. İftira etmek.
Sertbest.: f. Kayıtsız. Başıboş. İstediği gibi hareket edebilen. Sıkılmayan. Engelsiz.
Materyalist.: Fr. Maddeci. Her şeyi madde ile kıymetlendiren. (Bak: Maddiyyun)
Maddiyyun.: (Maddiyun) Maddeciler. Her şeyin esası madde olduğunu iddia edip, ruhaniyatı inkâr eden dinsizler. Her şeyi madde ile ölçenler. Masnuât-ı İlâhiye olan mahlukatı ve zerrelerin muntazam hareketini, tesadüf eseri gibi kabul ve tevehhüm edip dinsizliğe yol açmağa çalışanlar.
Serdetmek.: Tertipli ve güzel bir şekilde konuşmak.
Erbab : f. Ulu, ulvi, âlâ. Reis, başkan, şef.
TANCA Nehri: Tunca, Bulgaristan'dan doğar ve Edirne'den Türkiye sınırlarına girer. Tunca Nehri'nin 12 kilometrelik bölümü Türk-Bulgar sınırını oluşturur. Meriç Nehrinin başlıca kollarındandır.

EL MÜMÎTÜ..

Resim

El Mümît.: İmâte eden, mevt eden, öldüren, helâk eden. Can verdiklerinin canını almaya ve diri olanı öldürmeye zâten ve aslen hakkı olan ALLAH-u ZÜ'L-CELÂL.

Resim

“Günde 70 defa yapın!” Kendileri de günde 70 defa istiğfar yaparlardı.

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: "Ey insanlar, RABBiniz ALLAH'a tevbe ediniz, ben günde yetmiş kezden fazla ALLAH''a tevbe ve istiğfar ederim". (Buhârî (11/101)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: "Şüphesiz kalbime birşeyler olur ve günde yüz kez istiğfar ederim". (Müslim (4/2075), Ebû Dâvûd (2/177), İbn Mâce (2/1254) Ahmed (4/260)

Resim---Abdullah b. Ömer (ra): "Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in bir oturumda yüz kez.: "RABBim beni bağışla, tevbemi kabul et, sen tevbeleri çok kabul eden ve çok bağışlayansın" dediğini sayardık."
(Ahmed (2/21), Ebû Dâvûd (2/178), İbn Mâce (2/1253) Tirmizî (5/158): Hadis hasen-sahih-ğarîbdir, der.)

“Ölmeden evvel ölmek”:.

Resim---Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem.: “Mutî kable en temûtu!” ÖLmeden ÖNce ÖLünüz!
(Aclunî, Keşfü’l-Hâfâ, II 291, hadis 2669)


Resim

لَوْ أَنزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَّرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُّتَصَدِّعًا مِّنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَتِلْكَ الْأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
Resim---“Lev enzelna hazelkur'ane 'ala cebelin lereeytehu haşi'an mutesaddi 'an min haşyetillahi ve tilkel'emsalu nadribuha linnasi le'allehum yetefekkerune. : Eğer biz bu Kur'ÂN'ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.” (Haşr 59/21)

Felamma tecellâ:


وَلَمَّا جَاء مُوسَى لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُ قَالَ رَبِّ أَرِنِي أَنظُرْ إِلَيْكَ قَالَ لَن تَرَانِي وَلَـكِنِ انظُرْ إِلَى الْجَبَلِ فَإِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَانِي فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ موسَى صَعِقًا فَلَمَّا أَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ إِلَيْكَ وَأَنَاْ أَوَّلُ الْمُؤْمِنِينَ
Resim---“Ve lemma cae musa li mikatina ve kelemehu rabbühu kale rabbi erini enzir ileyk kale len terani ve lakininzur ilel cebeli fe inistekarra mekanehu fe sevfe terani felemma tecella rabbühu lil cebeli cealehu dekkev ve harra musa saika felemma efaka kale sübhaneke tübtü ileyke ve ene evvelül mü'minin : Mûsâ tâyin ettiğimiz vakitte (Tûr'a) gelip de Rabbi onunla konuşunca «RABBim! Bana (kendini) göster; seni göreyim!» dedi. (RABBi): «Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin!» buyurdu. RABBi o dağa tecellî edince onu paramparça etti, Mûsâ da baygın düştü. Ayılınca dedi ki: Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tevbe ettim. Ben inananların ilkiyim.” (A’râf 7/143)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s) ALLAH Dostu Der ki; SU-Cilt II

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim
18 .KUSS İBN-İ SAİDE

Bundan 1478 sene evvel, yani Resûl-ü Ekrem 25 yaşlarında iken Mekke’de Sûk-ı Ukaz Panayırında dolaşıyordu...
Kızıl bir deve üzerinde KUSS İbn-i Sâide ismindeki zât şöyle haykırıyordu.:
“Ey insanlar!.
Geliniz! Dinleyiniz! Belleyiniz, ibret alınız!.
Yaşayan ölür. Ölen fenâ bulur. Olacak olur.
Yağmur yağar. Otlar biter.
Çocuklar doğar. Analarının, babalarının yerini tutar. Sonra hepisi mahvolup gider..
Vuku'atın ardı arası kesilmez. Hemen birbirini kovalar..

Kulak tutunuz! Dikkat ediniz!
Gökte haber var. Yerde ibret alacak şeyler var.
Yeryüzü bir yaygın eyvân. Gökyüzü bir yüksek tavan.
Yıldızlar yürür. Denizler durur. Gelen kalmaz. Giden gelmez!.
Acaba vardıkları yerden hoşnut olup da mı kalıyorlar?.
Yoksa orada bırakılıp da uykuya mı dalıyorlar?!.
Yemin ederim, ALLAH’ın İndinde bir din vardır ki, şimdi bulunduğumuz dinden daha SEVgilidir.
Ve ALLAH’ın bir gelecek PEYGAMBERİ vardır ki, gelmesi pek yakın oldu. Gölgesi başınızın üstüne geldi.
Ne mutlu o kimseye ki O’na îman edip de O dahi o’na hidâyet eyleye!.
Vay o bedbahta, kim O’na isyan ve muhalefet eyleye!.
Yazıklar olsun ömürleri gaflet içinde geçen Ümmetlere!.

Ey cemaat!
Hani, aba ve ecdad?.
Hani, müzeyyen kâşaneler ve taştan haneler yapan Ad ve Semud?.
Hani, dünya varlığına mağrur olup da Kavmine.: “Ben, sizin en büyük RABBınızım!” diyen Fir’avun ile Nemrud?.
Onlar, size nisbetle daha zengin ve kuvvet kudretçe sizden üstün değil midirler?
Bu yer, onları değirmeninde öğüttü, toz etti, dağıttı. Kemikleri bile çürüyüp dağıldı.
Evleri yıkılıp ıssız kaldı. Yerlerini, yurtlarını köpekler şenlendiriyor.
Sakın onlar gibi gaflet etmeyin. Onların yoluna gitmeyin!.

Her şey fânidir!.
Bâki ancak Cenâb-ı HAKK’tır ki, Birdir, Şerik ve Nâziri yoktur.
Tapacak ancak O’dur. Doğmamış, Doğurmamıştır.
Evvel gelip geçenlerde ->bize ibret alacak şey çok!.
Ölüm Irmağının girecek yerleri var, ammaa çıkacak yeri yoktur!.
Büyük küçük hep göçüp gidiyor. Giden geri gelmiyor!.
Cezmettim/kesin karar verdim ki ->kamuya/herkese olan bana da olacaktır!..”


Kızıl deve üstünde bunları söyleyen KUSS, önce öldü.. Sonradan Kabilesi, İslâm olmuştur.
İslâm olan Kabilesine Peygamber Efendimiz sordu:

“İçinizde Kuss’u tanıyan var mı?”
“Hepimiz tanırız Resûlullah!” dediler.
Resûl-ü Ekrem
Kuss’un Ukaz panayırında deve üstünde söylediği konuşmasında:
“Yaşayan ölür! Ölen fena bulur! Olacak olur!” dediği hiç hatırdan çıkmaz”
buyurdu.
Bu günde insanlar aynen Ukaz Panayırındadırlar 1478 sene evvel sözleri duymak için kulak kesilmek gerek...


Resim

Resim

Eyvan.: f. Köşk. Büyük salon. Büyük sofa. Divanhâne.
Bedbaht.: f. Bahtsız, talihsiz, bahtı kara.
Müzeyyen.: Bezenip süslenmiş, ziynetli.
Şerik.: Ortak. Arkadaş.
Nazır.: (C.: Nüzzâr) Nazar eden, bakan. Bir idarenin veya dairenin umur ve işlerine bakan en büyük memur. Bir işin idaresine memur reis. Kabine azalarından herbiri. Nâzır. Vekil. Bakan. Vâsinin yapacağı tasarruflara nezarette bulunmak üzere musi veya hâkim tarafından tayin olunan zât. (Ist. Fık. K.)
Cezm.: Cezim) Kat'î karar. Yemin. Kararlaştırmak. Kesmek. Niyet. Tahmin. Takdir. İlzam. İcâbe. Gr: Arabçada kelime sonundaki harfi sâkin okumak. Kur'ân-ı Kerim okurken harfleri yerlerine vaz'edip mahrecinden çıkarırken tâne tâne, fesahat, beyan ve teenni ve sükûnet üzere okumak.
Kamu.: (Kamuğ) t. Hep, bütün, tamamen.
Ukaz Panayırı.: Araplarda müslümanlıktan önceki çağ' olarak tanımladığı cahiliye devrinde, belagâtli şairlerin, şiirlerini halka arz ettikleri, en çok beğenilen eserlerin ise Kâbe'nin duvarlarında bir sonraki panayıra kadar asılmaya hak kazandığı etkinlik. Panayır sırasında sürekli savaş halinde olan kabileler ateşkes yapar, kültürel ve ticarî etkinlikler yapılırdı. Şiir yarışmaları düzenlenir, en güzel şiirler Kâbe duvarına asılırdı.

Kuss İbn-i Saidenin Hutbesi:

Mekke’de Sûkü’l-Ukaz mevkiinde, her sene büyük pazarlar kurulur, dört taraftan gelen mallar, metalar teşhir edilir, satışa çıkarılırdı.
Aynı zamanda ulemâ, hükemâ, hutabâ, dersler verirler, nutuklar, hutbeler okurlardı. Bu bir büyük buluşma, kaynaşma ve alışverişti.
Muhiti uzak yerlere bağlayan ve her türlü ilmî, iktisadî ve içtimaî toplantı olurdu.
Bugünün fuarı, panayırı ve ilmî yarışmalarının o günkü şekli idi.
Muhammedü’l-Emîn Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem 35 yaşlarında iken yine Sûkü’l-Ukaz’da bir meydan küşâd olmuştu.
Arkadaşı Hazret-i Ebû Bekir ile beraber o topluluğa gitmişlerdi.
Orada İyâd kabilesinin reisi, Hazret-i İsa dininin muvahhidlerinden Şâir Kuss bin Saide, beliğ bir hitabette bulundu; muhitin şairleri, hatibleri ve âlimleri de orada bulunuyorlardı.
Bu hutbede yakında bir nebînin zuhur edeceğini, mukaddes kitaplara istinaden beyân etti.
Özlü olarak konuşması şöyle idi:

“Ya eyyühen Nâs!
Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz! İbret alınız! Yaşayan ölür, ölen fena bulur. Rahmet yağar, otlar biter. Çocuklar doğar, ana babalarının yerlerini alırlar. Sonra hepsi mahvolup giderler. Vukûatın ardı arası kesilmez, hemen birbirini takip eder.
Dikkat edin! Kulak verin! Gökte haber var, yerde ibret var! Yıldızlar yürür, denizler durur. Gelen kalmaz, giden gelmez. Yemin ederim ki Allah’ın indinde bir “din” vardır ki şimdi bulunduğunuz dinden daha üstündür.
Ve yine yemin ederim ki Allah bir peygamber gönderecektir; gelmesi pek yakındır! Gölgesi başınızın üstündedir! O hidâyete davet eder. Ne mutlu o kimseye ki O’na tâbi olur davetine uyar, Allah’a ve Resûlüne iman eder. Vay o bedbahta ki O’na isyan eder… Muhalefet eyler...
Yazıklar olsun ömürlerini gaflet ile geçiren ümmetlere!...
Ey İyâd cemaatı!
Hani âbâ ve ecdâd, hani müzeyyen kâşâneler, hani mâmur âbâd?
Nerede kavm-i Lût ve Âd, nerede mağrur Şeddad?
Nerede kavm-i Semûd, nerede Firavun, Nemrud?
Hani “Ben sizin en büyük rabbinizim” diyenler?
Hani cennet diye sedler, surlar, binalar inşa edenler?
Devran onları değirmeninde öğüttü,
Tuz etti kemiklerini çürüttü…
Her zerresi bir tarafa dağılıp gitti…
Bir kısmının evleri yıkılıp ıssız kaldı.
Bir kısmının yerlerini kelbler aldı.
Sakın onlar gibi gaflet etmeyin! Onların yollarına gitmeyin!
Herşey fânidir! Allah Bâkîdir. Birdir. Şeriki, nazîri yoktur. Tapılacak ancak O’dur! Doğmamış, doğurmamıştır.
Bizden evvel gelip geçenlerde ibret alınacak şeyler çoktur.
Ölümden kurtulacak bir fert yoktur.
Küçük, büyük hep göçüp gidiyor. Gidenler de hiç geri gelmiyor.
Kat’i olarak biliyorum. Herkese olan bana da olacaktır.
Ben Allah’a inanıyor ve güveniyorum!”
[1] dedi hutbesini bitirdi.
(Beyhakî, Kitabüz-zühd; İbn-i Kesir, El-Bidaye)

Hazret-i Muhammedü’l-Emîn Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve Hazret-i Ebu Bekir radiyallahu anhu bu hutbeyi can kulağıyla dinlediler ve çok beğendiler.
Sevinerek tebessümle birbirlerine baktılar.
Bu hutbeyi irad buyuran Kuss bin Saide bi’setten evvel vefat etti.
Kuss ibni Saide Ebâ Eyyübe’l-Ensârî’nin dayısıdır.
Saide’nin kızı Fatıma Hazrecî de Eyyübü’l-Ensârî’nin hanımıdır.
Din-i İslâm’ın zuhurundan evvel, bu büyük seziş, Hakk’ı özleyiş zamanın müsaidleştiğini, büyük kurtarıcının gelmesini isteyen arzunun şiddetlendiğini göstermektedir.
Allahü zül-celâl vel-kemâl hazretleri Resûlü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizi Rahmet Peygamberi olarak göndermeden evvel rahmetin tebliğcileri ve müjdeleyicilerini Sünnetullahı gereği arz üzerine göndermiştir.
Bu müjdeleyiciler bazen bir resûl bazen bir mukaddes kitap bazen de salih bir zat olmuştur.
Kuss bin Saide de onlardan birisidir.
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s) ALLAH Dostu Der ki; SU-Cilt II

Mesaj gönderen Ahmed »

Ankara'ya doğru...
Trendeydim... Yeryüzünün gökyüzü masmavi, kendiside bembeyazdı. Sabahın ilk ışıklarıyla kar taneleri çıldırmış gibi pırıldamaktaydı. Gözlerime inanamıyordum. Bu nasıl bir pırıltı idi? Çırılçıplak kalmış ağaçların üstünde ışıldayan kar kristallerinden gözümü alamıyordum. Gözümün alabildiği her yer ışıldamaktaydı. Münir Derman Hocam seslenmekteydi...
GüL..

Resim
19. Nûr-u M..

İnsanoğlunda, ALLAHın bütün esmâları tahammül hududuna girecek kadar tenezzülen küçülerek menevişler hâlinde mevcuttur.
Bu menevişlerin bütün parlaklığı ile ortaya çıkması ve bundan istifade etmeğe savaşan minlere mümkündür.
Cenâb-ı ALLAH, harfsiz, sessiz, sözsüz kelâmı ile konuşmak istedi.
Bu harfsiz, sessiz, sözsüz kelâmı, harfli, sesli, söz haline inkılâp etmesi için bir âlet olan insanı yarattı.
Hiç bu kula duyamıyacağı, işitemiyeceği, tahammül edemiyeceği kelâm titreşim, ilâhi dalgaları insan vücudunda söz hâline inkilâp için buna mütehammil bir Nûr yarattı.
Nûr-u M”…
Nûr-u İlâhi; Nûrun, Zâtullahtan aks etmiş ve Rahîm şifasına bürünerek tahammül hududuna girmiş şeklidir.
Ziyâ değildir. Rahîm, tatlı bir ilâhi nesnedir.
İşte bu Nûru tahammül hududuna indiren Resûl-ü Ekreme Rahmeten lil-âlemin denir.
Bu Nûru binlerce sene müstesna insanların vücudunda tahammül derecesi ölçüldü,
Evvelâ kâinat bu Nûrdan yaratıldı.
Ses, kelâm, ağaçtan, taştan geçerek Vahy sûretinde intikâl ederdi.
Nihayet Mübârek Cesed-i Resûl dünyaya teşrif ettirildi..
Onun içinden Vahy şeklinde kelâm söz hâlinde insanlara ilân ettirildi. ALLAHa ibâdetin devamlı oluşu Pota-yı Resûl de erimesini temine fırsat verildiğindendir.
Şefâat da bir nevi bu ibâdeti devama teşvik ederek Resûle yanaştırmaktır. Kulunu korumak için.
Bu kelâmın hakiykatine vukuf için bir terbiye tazim sistemi kuruldu. İbâdet. Taat...
İbâdet, ALLAHın Mâbud olduğunu, insanın kul olduğunu fiilen idrâki.
Bu zâhiri yol Şeriat YoLudur. Resûlün dışı...
İÇi =>Nûr Âlemi.
Beden; gönlün, gölgesinin gölgesinin gölgesidir.
Ayna yalınız sûreti gösterir. Gönlün sırrını göstermez.
Kâmil İnsanın yüzüne bak! O, ALLAH AYNAsıdır.
ALLAHı ancak ALLAH Adamı gösterir.
Öyle bir âlemde yaşıyoruz ki her şeyi göremiyoruz.
Mikrobu bulan Pastör ne diyor bilir misiniz: “Delile ne lüzum var bir mikrobun hayatı bana HAKkın Azamet ve Vahdaniyyetini göstermeğe kâfidir.”
Pastörden çok evvel Resûlu Ekrem bir hadîsinde:
El uzattığım zaman sizin görmediğiniz 400.000 canlıya dokunuyorum”.
Bizde bu ilânı duyan Dedelerimizden bize kadar intikâl ettiği için duyduk.
SU; HAKkın bir çok lütuf ve ihsanlarına Perde yaptığı mübârek bir nesnedir.
SUyun kıymetini biliniz... Su Hayattır. Hayat da SUdur.
Dudakları kuruyan hasta SU ister. Yaralı su ister.
Son nefeste insanın ağzına bir iki damla SU dökerler.
Yıldızlarda hayat var mı?” diye tetkik edenler ilk evvel SU var mı?” diye onu arıyorlar.

SUYU SEVMEYEN, SUYA İHTİYACI OLMAYAN NE VAR Kl DÜNYA YÜZÜNDE



İzmir'e doğru...
Uçaktaydım. Bulutların üstünde geçen bir yolculuğun sonuna doğru yağmurla İzmir'e iniyorduk. Münir Derman Hocam "SUUUU!." diye sesleniyordu...
GüL..

Resim

Resim

Tenezzülen.: Alçak gönüllülükle, tevâzu' ve mahviyet içinde, kibirsizlikle.
Meneviş.: Bir yüzeyde renk dalgalanması sonucu görülen parlaklık.
İstifâde.: Faydalanmak. Faydalanmağa çalışmak. Anlayıp öğrenmek. Tahsil etmek.
Müstesnâ.: İstisna edilen. Ayrı tutulan, ayrı muameleye tabi olan. Kaide dışı bırakılmış olan.
İntikal.: Bir yerden bir yere nakletmek. Tebdil-i Mekân etmek. Göçmek, geçmek. Sirâyet. Bulaşmak. Bir şeyin miras olarak kalması. Bir mes'eleden diğer bir hususu veya neticeyi anlamak.
Pota.: f. Toprak veya mâdenden yapılmış, kimyacı, eczâcı, mâdenci veya kuyumcu âletlerindendir. Altın, gümüş ve benzeri mâdenlerin eritilimesine mahsustur.
Vukuf.: Bir şeyi bilme. Öğrenmiş olma. Bir hâlde kalma. Durma, duruş.
Taat.: İbadet etmek. Allah'ın celle celâlihu emirlerini yerine getirmek. İtaat etmek.
Sûret.: (c.: Sur - Suver) Biçim, görünüş. Kılık. Tarz. Yol. Gidiş. Hal. Tasvir. Dıştan görünen şekil. Çare.

Nûr-u M: Nûr-u MîM.. =>Nûrullahtan ilk yaratılan Nûr-u MuhaMMed aleyhi's-selâm.

HAKk TeâLâ’nın ilk yarattığı Kendi Nûrundan Nûr’un ismidir.

Resim---“Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir hadisi kudsîde: "ALLAH.: "Seni Kendi NûRumdan, diğer şeyleri de Senin Nûrundan yarattım." buyurdu" buyurmuştur.
(Îmân Ahmed, Müsned IV-127; Hâkim, Müstedrek II-600/4175; İbni Hibban, El İhsân XIV-312/6404; Aclûnî, Keşfü'l-Hâfâ I-265/827)

KûN!” OL-AN Halk feyeKÛN un
NûR
-u MîM =>AYNa NûN un
HaBiBuLLAH HaYY Tohum
-un
EKer
ALLAH!” DEyu DEyu!..
Kul İhvÂNi


Resim

“El uzattığım zaman sizin görmediğiniz 400.000 canlıya dokunuyorum”.:

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Ben sizin görmediğinizi görür, işitmediğinizi işitirim.Nitekim semâ uğuldadı, uğuldamak da ona hak oldu. Semâda dört parmak sığacak kadar boş bir yer yoktur, her tarafta ALLAH’a secde için alnını koymuş bir melek vardır. Allah’a yemin olsun, benim bildiğimi siz bilseydiniz; az güler, çok ağlardınız. Yataklarda kadınlarla telezzüz etmez; yollara ve çöllere dökülür, (belanızı def etmesi için) ALLAH’a yalvar yakar olurdunuz!.
Sonra Ebû Zer şunu ilave etti: “Keşke sökülen bir ağaç olsaydım.”
(Ebû Zer radiyallahu anhu’dan; Tirmizî, İbni Mâce)

Resim

Rahmeten li’l-âlemin”:

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ
Resim---“Ve ma erselnake illa rahmetel lil alemin .: (Resûlüm!) Biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ 21/107)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s) ALLAH Dostu Der ki; SU-Cilt II

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

20. SU Kadar Aziz Olun!

SU KADAR AZÎZ OLUN!..
İnsanların bir kısmı fikir sahibidirler. Bir kısmı da fikirlerin esiridir...
Kelimeler bâzen bir şey ifâde etmezler. Bâzen zehir gibidirler.
Bâzen buhar gibi ruha dağılır insanı mutlu kılar..
Geniş, Sâkin, tatlı SUlu, bir göl...
Masmavi semâa...

Aç, SUsuz, yorgun temiz yüzlü bir adam atından indi...
Bu vâhâya... Ter içinde idi...
Kollarını sıvadı. Ellerini yıkadı.
Avucuyla SU içti.. Bu tatlı gölden... Sonra abdest aldı...
Kaldırdı başını uzun müddet engin masmavi göğe gözlerini dikti.
Fikri kayboluncaya kadar baktı sonsuz maviliğe, sonra SUya baktı...
SUya aksetmiş kendi şekline baktı...
Hafif tebessüm ederek: “Çok şükür!” dedi...
“Ne güzel mavi engin semâa... Ne hoş serin SU… Ne güzel yüzüm varmış benim...”
Yine hamd etti. Atına bindi yoluna devâm etti...
Biri çıktı önüne.: “Sen uzun müddet göğe, SUya, SUda aksetmiş kendine baktın...”
“Evet” dedi.
“Bu üç şeyde kusur var mı, bulabildin mi?”
Adam: “Var!.” dedi. “Olmasa hiç bakar mıydım.”
“Nedir onlar” diye sordu.
“Söylemem. Çünkü söylersem utancımızdan birbirimizin yüzüne bakamayız... Sorma!..”
Adam ısrar etti. Ricâ etti...
“Peki dedi bu gece sana rüyanda söylerim” dedi ve atını sürdü ve gözden kayboldu.
Gece Rüyasında sual soran zâtın kulağına şöyle fısıldadı.:
“Nedir kusurları bilir mişin?”
Adam.: “Söyle dedi nedir?”
“Kusursuz oluşları...”

“ALLAH her şeyi SUdan halketti.”
Engin semâ sonsuzluklarında, aklın duracağı hududu tayin etti.
“Ben insanın sırrıyım insan da benim sırrım.”
“İnsanda zâhir olduğum gibi hiç bir şeyde zâhir olmadım” buyurulur.
İnsan içinde ve terkibinde bu üç şeyi taşıyor.
Bu süsleri veren aklın alamadığı varlığın güzellikleri, kudretleri, nimetleri ve O’na yönelmesini öğreten nedir bilir misin
?
=>DİNdir!.
Resûl-ü Ekrem AYNAya baktığı zaman:
“ALLAH’ıma çok şükür beni kusursuz yarattı” buyurmuştur.
Resul-ü Ekrem de insandı.
SUyun içine ateş atma sakın!
Ateşin üzerine SUyu dökme!..
Fakat bu çok ince ve çok güç iştir.

Selâm olsun BİZden BİZi okuyanlara…
Buhar. Bulut. Yağmur.
SU tekrar buhar bulut tekrar yağmur SU...
Nedir bu devri âlem. Görüyoruz. SUyu anlıyamıyoruz…
SU olmasa idi ne olurdu, düşünemeyiz bunu...
SUyun ne olduğunu anlayabilseydik
SU olur O Azîzin içinde erir bizde Azîz olurduk...
SU kadar Azîz olun!..


Resim

Resim

Fikr : (Fikir) Akıl. Re'y, istek, düşünce.
Vaha : Çöl ortasında SUyu ve yeşilliği olan yer.
Tebessüm : Gülümseme. Nazikâne ve dişlerini göstermeyerek gülme.

Resim

Resim---Hadis-i Kudsî: “Ben insanın sırrıyım, sırrım onun sırrındadır".
(Ruhu'l-Beyan tefsiri c.3.s.8. (Beyrut))

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem aynaya baktığında şu duayı okurdu:

Resim---Enes radiyalahu anhu rivayet ediyor: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem aynaya baktığında şöyle duâ ederdi: “Benim yaratılışımı düzgün yapıp Ölçülü kılan, yüzümün sûretini şerefli kılıp güzelleştiren ve beni Müslümanlardan eyleyen ALLAH'a hamdolsun.”
(İbnü's-Sünnî; 5:164, Hadîs No: 6811)


Resim

أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاء كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ

Resim---“E ve lem yerallezine keferu enne's- semavati ve'l- erda kaneta ratkan fe fetaknahüma ve cealna mine'l- MÂİ külle şey'in hayy e fe la yü'minun : İnkâr edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi SUdan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?” (Enbiyâ Sûresi, 21/30)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s) ALLAH Dostu Der ki; SU-Cilt II

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim
21 .SU...

Dudakları SUsuzluktan çatlamış bir zât, oluğundan kol gibi berrak soğuk SUakan bir pınara yanaştı. Kana kana içti. Sonra =>Elhamdülillah dedi.
Biri belirdi yanında sordu:
Nedir bu SU dediğin?..
Bilmem. Bilemem. Târif edemem. Görüyorsun ya şırıl şırıl aktığını...

Adam ısrar etti : Bir şey söyle hele dedi...
Adam:
Cennetin altından ırmaklar akar diyor ALLAH Kelâmı'nda bu yetmez mi?..
Doğru
dedi.
SUya bak gör CeNNeti nedir!.
CeNNet, ALLAH’ın kullarına mükâfat olarak ihsan ettiği Lâ Mekân dan bir Mekân...
Oranın dünyada, mekânda görünür azîz ve mübârek nesnesi...

ne O?..
SU!..

Bir çocuk sırtında çalı çırpı götürüyordu yalın ayak...
Yanından geçen birisi çocuğa.:
Bu göğü kim yaptı? dedi.
Çocuk:
Bilmem O vardır. Yoktan var olmadı...
Peki bu nizam nedir?..
HAKk’ın görünüşü. Kudreti. Gücü.
HAKk nerede?
Her yerde...
Göster bana dedi. O'nu...
Çocuk sırtındaki odunları indirdi ve sonra.: Yâ İlâhî!. Bunları altın yap!.

Odunlar birdenbire "altın" oldu.
Adamın gözleri açıldı.:
Bu hünerin var da sen niçin çıplaksın! dedi.
Çocuk ses çıkarmadı. Tekrar DUÂ etti altınlar odun oldu.

Niçin böyle yaptın? dedi adam çocuğa.
Yapmasa idim HAKk’la bu kadar Senli-Benli olur muydum? HAKk’ın takdir ettiğine boyun eğmekde hüner vardır. buyurdu.
Odunları sırtına aldı yoluna devam etti...


Ayakta SU içmeyiniz!.
SU içene hürmet ediniz! Konuşturmayınız!.
Mümkün olduğu kadar nebatlara SU veriniz!.
Hayvanlar SU içerken zarar vermeyiniz, ürkütmeyiniz!.
Her şeye SU veriniz!. SU vermede ecir vardır. Ecir demek HAKk’ın rızasını çekmek demektir.

Bunlar Resûlullah’ın SÖZLeridir...

Küçük bir Kuş SU içiyordu akan bir çeşme yalağından...
Ayak sesi duydu. Küçücek başını çevirdi baktı.
Temiz giymiş, sakallı bir Zât elinde asası. Yüzü güzel. Şefkat dolu gibi görünüyordu.
Kuş.:
Bu Zât'tan bana zarar gelmez! dedi.
SUyunu içmeğe devam etti.
Adam geçerken asâsıyle Kuşa vurdu. Kuşun ayağı kırıldı.
Fırladı uçtu, doğru Hz. Süleymân Aleyhissâlam'a...

Yâ ALLAH’ın Peygamberi! Biri SU içerken benim ayağımı kırdı felân Zât! diye şikâyette bulundu.
Çağırdılar adamı...
Huzurda; Süleyman aleyhisselam..:
“Niçin bu Kuşun ayağını kırdın!” dedi.
Adam.:
Kuştur, insanlardan kaçması lâzımdı.
Kuşa sordu Süleymân Peygamber.: “Niçin kaçmadın?”
Kuş: Yâ ALLAH’ın Resûlü! Bu Zâtın yüzü tam, dışı bana iyi bir Zât olduğunu gösteriyordu. O'ndan bana bir zarar gelmez diye SU içmeği yarım bırakmadım. dedi...
Süleymân Peygamber emir verdi.: “
Kırın bu adamın ayağını kısas olarak!”

Kuş hemen atıldı.:Yâ ALLAH’ın Resûlü! Yapmayınız! Ben bağışladım onu. Yalınız bu adamın içini dışarı çevirin de dışına bakan o'nu görerek benim gibi aldanmasın!.. dedi...
İçi güzel olanın dışı güzeldir.. (Bu söz daima doğrudur, ancak tersi değildir.)
Dışı güzel olanın içi güzeldir diye bir söz bir kaide yoktur.
Dudakları SUsuzluktan çatlamış, ayaklarını yere vurarak SU diye haykıran Küçük İsmâil’in ayakları dibinden ALLAH’ın Zem Zemi fışkırttığını da unutmayınız...
Kapayın kitabı, koyun kütüphânenize. O da varsa...


Resim
Resim

Mükâfat.: (Kifâyet. den) Bir hizmet veya muvaffakiyete ve iyiliğe karşı verilen karşılık. Berâberlik. Takdirnâme.
Nebat.: Bitme, yerden çıkma. Meydana gelme. Ot.
Ecr.: Ecir (c.: Ücur) Bir iş, bir hizmet mukabilinde verilen şey. Âhirete aid mükâfat, hayır ceza. Ücret, mukabil, karşılık. Sevab. Tıb: Kırılan bir uzvun sarılması.
âhiret.: Bu dünyadan sonra gideceğimiz Ebedi Âlem. Âhiret, kıyamet koptuktan sonra, bütün varlıkların ve insanların devamlı kalacakları yerdir. Orada ölüm yoktur, hayat sonsuzdur; dinin emirlerine bağlı olanlar için cennet; dine bağlı olmıyanlar için de cehennem vardır. Âhirete inanmayan insan müslüman olamaz. Kur'an ve peygamberi inkar etmiş olur. İnsan ölüp toprak olduktan sonra onu kim diriltecek diyenlere Kur'ÂNın pek çok cevaplarından biri meâlen şudur: "Onu ilkin kim yarattı ise, öldükten sonra da yine o diriltecek." (Bak: Haşir)
Lütuf.: Rıfk ve nevâziş. İltifatla mülâyemet üzere muâmele eylemek. ALLAH celle celâlihu Hazretlerinin kullarını rıfk ve sühuletle murâdına muvaffak eylemesi. Güzellik, hoşluk. İyilik, iyi muâmele.


Resim

Resim---İbni Mes'ud radiyallahu anhu’dan: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem SUyu üç nefeste içer. Her nefesinde “Bismillah” der ve sonunda da ALLAH'a şükrederdi.
(İ. Ahmed, Müsned, 3:154.)

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: SUsuzluktan neredeyse ölmek üzere olan bir köpek bir kuyu etrafında dolaşıyordu. İsrailoğulları'nın fâhişelerinden bir fâhişe (بَغِيٌّ) onu gördü. Ayakkabısını çıkarıp kuyudan ona SU doldurdu ve köpeği SUladı. ALLAH da o kadını bağışladı.”
(Buharî)


Yukarıda tercemesini verdiğimiz metin Buharî'de geçen metindir.
Buhari'de geçen başka bir rivâyette kadını tanımlamak için fahişe anlamına gelen (مُومِسَةٍ) kelimesi kullanılırken, köpek de SUsuzluktan soluyan (يَلْهَثُ) olarak tavsif edilir.
Bu rivâyette kadının İsrailoğulları'ndan olduğuna dair bir kayıt yoktur.
Müslim'de geçen 2 rivayetten birinde köpeğin durumu SUsuzluktan dilini sarkıtmış (أدلع لسانه) olarak tavsif edilirken sıcak bir gün olduğu anlatılır.
Kadının ise İsrailoğulları'ndan olduğuna dâir bir kayıt yoktur.
Diğer rivayette ise Kadının İsrailoğulları'ndan olduğu geçer.

(Buharî ve Müslim, dışında Beyhâki'nin Sünen-i Kübrâ ve İbn Şâhin'in Terğib'inde geçer.)

Bir Başka Hadisdeyse:

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, şöyle buyurdu: “Bir adam yolda yürürken SUsadı ve bir kuyu bulup içine girdi ve SU içti. Kuyudan çıkınca kuyunun başında SUsuzluktan dili sarkmış ve toprağı yiyen bir köpek gördü ve kendi kendine şöyle dedi: Bu köpek de benim gibi çok SUsamış. Tekrar kuyuya indi ve ayakkabısına SU doldurup ayakkabısını ağzına alarak onunla birlikte kuyudan çıktı ve köpeği SUladı. ALLAH da ona teşekkür edip affetti.” Bunun üzerine sahabeler.: “Ya Rasûlallah, Hayvanlarda (onlara SU vermede) bizim için bir ecir var mı?” diye sorunca Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.: “Evet her yaş ciğer sahibine SUvermede ecir vardır” buyurdu.
(Buharî, Müslim, Ebû Dâvud, Mâlik, Ahmed b. Hanbel, İbn Şeybe, Beyhâki, Ebû Avâne, İbn Bişran, Bağavi'de geçmektedir.)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s) ALLAH Dostu Der ki; SU-Cilt II

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim
22. SU DER Kİ:

Baykuş’a sormuş Süleymân aleyhisselam.: “Harabelerde durursun nedir bu hâlin?”
“Harabeler ALLAH’ın mirasıdır. “
“Gündüzleri niçin uçmaz da uyursun?”
“Gündüz insanlardan korkarım!.”
“Neden korkarsın insanlardan?”
“Bunun cevâbını söylemem sen bilirsin. Sen isanların Peygamberisin bize Peygamber gönderilmedi...”
“Geceleri aralıklarla ötersin ne söylersin?”
“Hani dünya ni'metlerine dalıp mağrur olarak benim diyenler..
Bu kadar dert ve mihnet varken evlerde uyuyanlara şaşarım...
Bana suâl sorma Süleymân... Gece ben ALLAH’ı tesbih ederim. Kendi kudretimce. Âlemlerin RABBım ALLAH’a hâmd ederim ki bana âhirette suâl sormayacak, azâb vermeyecek.
Bundan büyük lütuf varsa söyle Süleymân! Sen Peygambersin!..”

Süleymân Peygamber bir şey söylemedi.
Gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı...
Koskoca Süleymân Peygamber cevap veremedi Baykuş'a...


SU der ki: HAKk beni yarattı. Benden her şeyi yarattı. Bensiz hayat olmaz. Ne olur kul benimle abdest alsın!
Bu sûretle benimle beni yaratana dursun!.
Ben de HAKk huzurunda iftihar edeydim!..”

Çeşmeler akıyor. Dereler, nehirler şırıl şırıl akıp gidiyor. Kuyularda SU var.
Çölde degilsin!.. Abdest al!..
Beni bulamazsan teyemmüm var!.. Başka hiçbir dinde bu yoktur!.. Toprakla…
Toprak olmasaydı SU görünmezdi… Nerede toplanacak…
Toprak SU’ya vekâlet ediyor sana…

“Mayası benim!” diyor…
SU gördüğün vakit tekrar abdest almak, Toprağın SU’ya karşı hürmetidir..
Toprağa da ve kendi aslına da vefâkârlık etmiş olursun…


SU kadar azîz olun!...


Resim

Resim

İftihar.: kendinden ve yaptıklarından bahsetmek. Başkasının iyi bir hali ile sevinmek. (Bak: Tahdis-i ni'met)
Tahdis-i ni'met.: Cenâb-ı Hakk'a karşı şükrünü edâ etmek ve teşekkür etmek maksadiyle nâil olduğu nimeti anlatmak, onunla sevincini ve şükrünü bildirmek.
Vefâ.: Ahdinde, sözünde durma. Sevgi ve dostlukta sebat ve devam. Ödeme. Yetişme. Dince ve akılca lâzım gelen şeyi yerine getirip uhdesinden çıkma.
Vefakâr.: Vefalı.


Resim

Hersey sudan halkolmuştur.”:

وَاللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِن مَّاء فَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى بَطْنِهِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى أَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللَّهُ مَا يَشَاء إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

Resim---“Vallâhu halaka kulle dâbbetin min MÂİn, fe minhum men yemşî alâ batnih (batnihi) ve minhum men yemşî alâ ricleyn (ricleyni) ve minhum men yemşî alâ erba’ (erbain), yahlukullâhu mâ yeşâu, innellâhe alâ kulli şey’in kadîr (kadîrun): ALLAH, her canlıyı SUdan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürümekte, kimi iki ayağı üzerinde yürümekte, kimi de dört (ayağı) üzerinde yürümektedir. ALLAH, dilediğini yaratır. Hiç şüphesiz ALLAH, her şeye güç yetirendir.” (Nûr 24/45)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s) ALLAH Dostu Der ki; SU-Cilt II

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

Münir DERMAN Hocamız SU'yun Birinci Cildini bitirirken en son şunları söylemişti.:

Resim
"..........
ÂlimLerin Kanı ZehirLidir. (Hadis)

İmam-ı Âzam bu hadisin doğruluğunu anlamak için zehiri =>müthiş bir akrebe kendini sokturmuş.
Akrep bir müddet sonra ölmüştür.
İmam-ı Âzama bir şey olmamıştır..

Onun için İlmin>İlmi =>İlmin>Cehlidir. Buyrulur bir Hadis-i Kudsî’de. BiLen yalnız ALLAH’ tır.

Diğer bir Hadis-i Kudsî’de:

İnsanda zâhir olduğum gibi =>Hiçbir şeyde zâhir olmadım buyurulur.

HAKk rızası için kıymetinizi biliniz.
HAKk müsaade ederse ikinci cildimizde tekrar buluşacağız.
HAKk’ın selâmı üzerinize olsun!"


Resim
İkinci Cildin sonunda da

"SU kadar AZÎZ olun!..."

diye bizlere hayr dua eden Münir DERMAN Hocamız "ALLAH DOStu Der ki V-ÇİLEM" yazısının bir bölümünde.:


"..........
Her gece “Sultan-ı Mağribi” ederim ziyâret...
ÂIem-i Misâl, Tayy-i Mekân oldu bana inâyet...

Gayb Ricalin gördüm selâm ettiler bana...
Edeb içinde divân durdular.
Kulağıma
Fethiye salâtin OKUdular...
Kırklar sonra söylediler bana...

ÜÇLER, YEDİLER sonra DÖRTLER BUZ gibi “SU” ikram ettiler bana...
Üçün, Yedin, Dördün, Kırkın yadigârıdır çok SU içmek bana...
SU içmekle kanım içre hücrem zikrini guslederim...
TEVHİD’e girdim. Bu gusûl farz oldu bana...

.........."


demekte.


nur_umim kardeşimizin de dediği gibi:
"İşte Şu ÂN, SU içtiğimiz pınar DERMAN PINARıdır.."
Muhammedinur sitemiz bir DERMAN PINARı gibi kaynayıp şifâ dağıtmakta çok şükür. DERMAN PINARımızın kadrini bilenlerden oluruz inşae ALLAH..
Aziz Hocamızın ruhu ŞÂD olsun, RÛHuna EBEDen, RAHMET NûR-u MîMi YaĞsın İnşâe ALLAH!..


ElhamdüLiLLahi RABBi’l-ÂLEMîn..
Hamd ÂLEMLerin RABB’ı ALLAH’a Mahsustur!.


MuhaMMedî MuhaBBetLerimLe...

ResimGÜL


Resim

SALÂVÂT FETHİYYE

Rasûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in kâinâtı şereflendirdiği güneş gibi doğduğu gecemizde 41 kerre ikrâm olsun!.


Resim

ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ RESÛLALLÂH
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey ALLAH’ın ELçisi!.


ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ HABÎBALLÂH
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey ALLAH’ın SevgiLisi!.


ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ HALÎLALLÂH
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey ALLAH’ın DOStu!.


ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ SAFÎYYALLÂH
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey ALLAH’ın en Tertemizi!.


ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ NECİYYALLÂH
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey ALLAH’ın her ÂN kendisine teveccüh edeni!.


ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ HAYRE HALKİLLÂH
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey ALLAH’ın Yaratıklarının Hayr Kapısı!.

ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ MEN İHTÂREHULLÂH
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey ALLAH’ın SEÇtiği!.


ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ MEN ZEYYENEHULLÂH
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey ALLAH’ın Süslediği-Ziynetlendirdiği!.


ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ MEN ERSELEHULLÂH
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey ALLAH’ın gönderdiği ReSûLü!.


ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ MEN ŞERREFEHULLÂH
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey ALLAH’ın Şereflendirdiği Şeref Kaynağımız!.


ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ MEN AZZEMEHULLÂH
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey ALLAH’ın Güç ve Kuvvet Verdiği Efendimiz!.


ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ MEN KERREMEHULLÂH
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey ALLAH’ın Keremli Kıldığı Resûl-ü Ekrem!.

ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ SEYYİDİ’L-MÜRSELÎN
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey Peygamberlerin Seyyîdi!.

ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ İMÂMi’L-MÜTTEKÎN
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey Takvâ Ehlinin İmâmı!.

ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ HATEME’N-NEBİYYÎN
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey Peygamberlerin Sonuncusu!.

ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ ŞEFÎİ’L-MÜZNİBÎN
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey Suçlu-Günahkârların =>Şefâatçısı!.

ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ RESÛLE RABBİ’L- ÂLEMÎN
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey Âlemlerin RABBı’nın Elçisi!.

ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ SEYYİDİ’L-EVVELÎN
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey EvveLin Seyyîdi!.

ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ SEYYİDİ’L- ÂHİRÎN
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey Âhirin Seyyîdi!.

ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ KÂİDİ’L-MÜRSELÎN
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey Peygamberlerin Baş Çekeni!.

ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ ŞEFÎİ’L-ÜMMETİ
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey Ümmetin Şefâatçısı!.

ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ AZÎMİ’L- HİMMETİ
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey büyük Himmet Sâhibi!.

ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ HÂMİLE LİVÂİ’L-HAMD
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey Livâi’l-Hamd Sancağını taşıyan!.

ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ SÂHİBE MAKÂMİ’L-MAHMÛD
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey Makâmi’l- Mahmûd Sâhibi!.

ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ SÂKİYİ’L-HAVZİ’L-MEVRÛD
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey Havzi’l-Mevrûd Sâkisi!.

ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ EKSERİ’N-NÂSİ TEBEAN YEVMİ’L-KIYÂMETİ
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey Kıyamet Gününde insanların pek çoğunun tâbi olacağı Efendimiz!.

ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ SEYYİDİ VELEDİ ÂDEM
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey Âdemoğlunun Seyyîdi!.

ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ EKREMEL EVVELÎNE VE’L-AHİRÎN
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey Geçmişin ve Geleceğin en Keremlisi!.

ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ BEŞÎR
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey bize Müjdeli Haberler Getiren!.

ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ NEZÎR
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey İnsanları Hakka ve Hayra Uyarıcı!.

ResimEssalâtü vesselâmü (aleyke) YÂ DÂİYELLÂHİ BİİZNİHÎ VE’S-SİRÂCİ’L-MÜNÎR
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey ALLAH’ın İzniyle =>Kullarını Dâvet Edici ve Nûrullahı Saçıcı=>Nur-u Mim Kaynağı!.

ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ NEBİYYİ’R-RAHMETİ
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey Rahmet Peygamberi!.

ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ NEBBİYYİ’T-TEVBETİ
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey Tevbe Peygamberi!.

ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ MUKAFFİ’S-SALÂTİ
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey ALLAH’ı görerek namaz kılan!.

ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ ÂKIB
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey her bir şeyin başı olduğu gibi âkibeti de olan Efendimiz!.

ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ HÂŞİR
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey İki Âlemde insanları izinde toplayan Efendimiz!.

ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ MUHTÂR
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey Hakkın ve Hayrın Seçilmiş Hürü!.

ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ MÂHÎ
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey Bâtılın ve Şerrin Mahvedicisi-Yok edicisi!.

ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ AHMED
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey AHAD ALLAH celle celâlihu’nun ilk hamd eden AHMEDi!.

ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ SEYYİDİ MUHAMMED
ALLAHu TeâLâ’ nın salâtı ve selâmı SaNa OLsun!
Ey Şeriâtın, Tarikatın, Mârifetin Hakikat Hayatı ve Nur-u Mim’i Muhammed!.

ResimSalavâtullâhi ve melâiketihî ve rüsülihî ve hameleti arşihî ve cemîi halkıhî aleyke
Ve alâ âlike ve eshâbike ve rahmetullâhi ve berekâtühû.

ALLAHu TeâLâ’ nın, Meleklerinin, Peygamberlerinin, Arşı’nı taşıyanların ve bütün yarattıklarının selâmları SANA, Azîz Âilene, EhL-i Beytine, Annelerimize ve Sahabelerine olsun!.

ALLAHu TeâLâ’ nın rahmeti ve bereketi de üzerinize olsun!.

Resim
Âmin!. Âmin!.
Yâ Muîn celle celâlihu!
Yâ Lâtif celle celâlihu!
Yâ Kerîm celle celâlihu!
Yâ Rahîm celle celâlihu!
Yâ Rahmân celle celâlihu!
Yâ Hannân celle celâlihu!
Yâ Mennân celle celâlihu!
Yâ Deyyân celle celâlihu!
Yâ Furkân celle celâlihu!
Yâ Sultân celle celâlihu!
Yâ ALLAH celle celâlihu!.

Âmin!. Âmin Ya MÛİN celle celâlihu!.


Resim


Teveccüh.: Bir şeye doğru yönelme, bir tarafa dönme. Çevrilme. * Mânen üzerine düşme. * Ait olmak. * Hoşlanmak. * Sevgi, alâka.
Takvâ.: Bütün günahlardan kendini korumak. Dinin yasak ettiğinden veya haram olduğunda şüphesi olan şeylerden çekinmek.
Himmet : Kalbin bütün kuvveti ile Cenâb-ı Hakk'a ve sâir mukaddesata yönelmesi. Kalb isteği ile gösterilen ciddi gayret. * Allah indinde makbul ve mübârek bir kimsenin mânevi yardımı ile birisini koruması, yardım etmesi. * Tabiî şevk ve meyil ve heves. * Lütuf, yardım.
Livâi’l-Hamd.: Hz. Peygamber'in (A.S.M.) bayrağı. Ona inananlar kıyâmetten sonra bu bayrağın altında toplanacaklardır.
Makâmi’l- Mahmûd.: (Şefaat-ı Uzmâ) En yüksek şefaat makamı. Peygamberimizin (A.S.M.) kavuşacağı, Allah tarafından vaad edilen makam.
Havzi’l-Mevrûd.: Vuslat, kavuşma ve sıla havuzu.
Âkibet.: Bir şeyin sonu. Nihayet. Netice, sonuç.
Mahv.: Harab olma. Yıkılma. Ortadan kalkma. Çökme. Bozulma. * Tas: Beşeri noksanlıklardan kurtuluş hâli.
Muîn.: Yardımcı. Muâvin. İâne eden.
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Cevapla

“► Münir Derman(k.s) Eserleri” sayfasına dön