ÖZÜN ÖZÜ // Muhyiddin İbn Arabi (Ebû Bekir Muhammed b. Ali)

Muhiddin-i Arabî (k.s.) hazretlerinin hayatı ve eserleri.
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2803
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÖZÜN ÖZÜ // Muhyiddin İbn Arabî ks.

Mesaj gönderen Gariban »

Resim

VARLIĞA DAİR DÖRT BİLGİ:

1-) HAKk:
Mutlak varlık ile nitelenmiştir. Bir şeyin nedeni değildir, özü gereği VAR olandır. Onu bilmek varlığını bilmektir. Varlığı O'nun zatıdır. Zat bilinemez, nitelikler bilinir. Zatın hakikatini bilmek imkansızdır. Delille ya da aklın kıyas ve delillendirme metoduyla bilinemez. Hiç bir şey Hakk'a benzemez.

2-) HAKİKATLER HAKİKATI (Hakk'a ve aleme ait tümel hakikat):
O varlık ve yokluk ile hadislik ve kadimlikle nitelenemez. Kadimde bulunduğunda kadim, yaratılmışta bulunduğunda yaratılmıştır. Hakikatlerin hakikatı her varlıkta tümel hakikati ile bulunur çünkü o parçalanma kabul etmez. Onda bütün ve parça yoktur. Suretten soyut olarak delil veya delil vasıtasıyla bilgisine ulaşılamaz. İşte , alem Hak sayesinde bu hakikatten meydana gelmiştir. Bu hakikat özünde mevcut değildir. Aksi halde Allah bizi kadim bir mevcuttan yaratmış , hakkımızda kadimlik sabit olurdu. Bu tümel hakikat alemden önce olmakla nitelenmediği gibi alem de ondan sonra olmakla nitelenemez. Fakat genel anlamda o varlıkların aslıdır.

3-) ÂLEM:
Bütün alemdir. Melekler , felekler, alemlerin içermiş olduğu hava, toprak, ve alemden o ikisinde bulunanlar bu kısma girer. Söz konusu bilinen en büyük mülktür.

4-) HÂLİFE İNSÂN:
ALLAH onu emrine amade kıldığı bu aleme yerleştirmiştir. Allah şöyle buyuruyor: "Allah , göklerde ve yeryüzünde olan her şeyi size amade kılmıştır."

Bu dört şeyi bilen kimsenin artık bilmek isteyeceği hiç bir şey kalmaz. Söz konusu şeylerin bir kısmının sadece varlığını bilebiliriz. Sadece varlığını bilebileceğimiz şey Hak'tır. Hakkın fiil ve nitelikleri ise ancak benzerleri ile bilinebilir. Bir kısmı ise ancak örneği ile bilinebilir. Buna misal olarak tümel hakikati bilmeyi verebiliriz. Bir kısmı her iki yönüyle başka bir ifadeyle mahiyet ve nitelik yönüyle bilinebilir ki bu da alem ve insandır.


(Fütuhat-ı MeKkiYye 1.cilt, MUHYiDdîn ARABî kaddesallahu sırrahu.)
Resim
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2803
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÖZÜN ÖZÜ // Muhyiddin İbn Arabi (Ebû Bekir Muhammed b. A

Mesaj gönderen Gariban »

Resim

Rahman’ın hitabı için sende menziller vardır
Hakkın sendeki hitabına karşılık ver, ey falanca!.

Elçiler avuçlarını sana yükseltir
Sen hediye istersin, isteyense hüsrâna uğramaz..

Sen delilin üstünlüğünü belirttiği kimsenin
Bu konuda delil ve tanıklarımız da var..

Sen o hakikate tahsis edilmeseydin, gururlanmazdı
Yanlarına yüksek inişinle menziller..


“HAKk'ın kullarına nidâsı, HAKk'ın isimlerinden birini taleb eden elçilerin dilidir. Nidâ edilen kul, o esnâda söz konusu ismin otoritesi altındadır. Şiirdeki elçiler, yaratıkların sırlarıdır. Onlar, ellerinde bulundukları isimlere avuçlarını açar. İstenilen, dâimâ isimler üzerinde otorite sahibi olan isimlerdir.
misâl olarak el-Habîr, el-Hasîb, el-Muhsî, el-Mufaddıl gibi İsimlere karşı önceliği olan el-Âlim ismini verebiliriz. Bu nedenle şâir şöyle demiş: "Sen, delilin üstünlüğünü belirttiği kimsesin. Bu isme mahsus hakikat, mertebe bakımından altında bulunan İlahî İsimleri içermiş olmaktır. Çünkü el-Kadîr, el-Mürîd İsminden mertebe bakımından aşağı olduğu gibi el-Alîm de el-Mürîd isminden üstündür. El-Hayy ismi ise hepsinden üstündür. el-Câmi isminin içerdiği menziller (isimler), o ismin isteklerine olumlu cevap vererek kendilerine inmesinden övünç duyarlar.”


Resim
Resim
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2803
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÖZÜN ÖZÜ // Muhyiddin İbn Arabi (Ebû Bekir Muhammed b. A

Mesaj gönderen Gariban »

Resim

“HAKk’ın ilk olması, kulun ilk oluşuna yardım ettiği halde âlemin ilk oluşunun bir şeye yardımı söz konusu değildir. Şu halde: "İnâyetten başka nispet, hükümden başka sebep, ezelden başka vakit yoktur."
Mehasinü’l-Mecalis kitabının yazarı bunu böyle belirtmiştir.
(F.Mekkiye Cilt 2.)
Resim
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2803
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÖZÜN ÖZÜ // Muhyiddin İbn Arabi (Ebû Bekir Muhammed b. A

Mesaj gönderen Gariban »

MELÂMÎLER VEYA VELÂYETTE YAKINLIK MAKAMI
(KORUNMUŞ KUTUBLARIN BİLİNMESİ VE ONLARIN KORUNMASININ SIRLARI)

Allah’ın varlığımda gizlediği bir hikmeti var
Onu görebilecek hiçbir göz yoktur..

Allah bedeni eğlence ve ünsiyet diyârı yapmış
Onu bina etmiş, cömertliği onu düzenlemiş..

Sonra beden i'tidâl bulup düzeldiğinde
Hakkın katından bir ruh gelip ona can verdi..

Sonra Hak anlayınca
Nefsin arzusuna olan sevgisini ve boyun eğişini..

Ölüme dedi ki: “Kulcağızımı kendine al”
Ona giydirdiği şeyle kulunu kendisine çağırdı..

Kendisine tecellî ettiğinde kul dedi ki: İlâhi!.
Benim ünsiyetim nerede? Cevap verdi: “Neyle ünsiyet edersin?”

‘Böyle bir yere nasıl alışırım?
Güçlerini sizin güçlerinden yapmışsınız, onlar (bana ) benzemez..

Allah’ım, Efendim ve Güvencem!
Onların sadece anlamlarına aşığız..

Bizden istediğini bize bildirdiler
Onların en yücesinden, peygamberlerin diliyle..

Günlerimizi sevinç içinde kat ettik
Senin sâyende Efendim! Ne kadar da hoştur!.

Dedi ki: Arzu diyârını ona geri verin
Ruh onu arzuladığını söylerken doğru söyledi..

Böylece kendilerinden geçmiş kalıcılar olarak geri çevrildik
Daimâ sevinçli olarak arzunun diyarına..


Allah sana yardım etsin, bilmelisin ki, bu bölüm, “Melâmîler” diye isimlendirilen Allah’ın kullarıyla ilgilidir. Onlar, velîliğin en ileri derecelerine yerleşmiş kimselerdir. Artık bulundukları derecenin üzerinde sadece peygamberlik derecesi kalmıştır. Bu mertebe, velîlikte yakınlık makamı diye isimlendirilir. Onlara işâret eden âyet , “çadırlarda saf ve çekingen, yumuşak huylu eşleri” âyetidir. Allah cennet kadınları ve hurilerinin özellikleriyle kendisine çekip koruduğu ve bir göz görür de kendilerini meşgul eder korkusuyla, âlemin köşelerinde İlâhi kıskançlığın koruma çadırında hapsettiği Allah adamları’nın (Ricâlullah) nefislerine dikkat çeker. Hayır! Yemin olsun ki, yaratıkların onlara bakmaları onları meşgul edemez. Fakat konumlarının yüksekliği nedeniyle, insanların Melâmîlerin üzerindeki haklarını yerine getirebilmeleri mümkün değildir. Böylece kullar, hiçbir zaman ulaşamayacakları bir sorumlulukla yüz yüze gelir. Bunun üzerine onların görünen tarafları alışkanlık ve ibâdet çadırlarında hapsedilmiştir. Söz konusu çadır, zâhirî amellere, farz ve amellere sabırla devam etmedir. Bu nedenle Melâmîler âdeti aşmayı bilmedikleri gibi bundan dolayı hürmette görmezler. Kendilerinden bir bozukluk orataya çıkmadığı gibi genelin örfünde tanımlanmış iyilik (yapmaları nedeniyle) ile parmakla gösterilmezler. Onlar gizliler, iyiler âgüvenilirler ve insanlar içinde bilinmeyenlerdir.
Hz. Peygamber kudsî bir hadiste Rabbinden şöyle aktarır: “Benim katımda gıpta edilir velim, namazdan payı olan, gizlide ve açıkta Rabbine güzelce ibâdet ve itaat eden ve insanlar içinde gizli kalan bir mü'mindir.” Kastedilen şudur: Söz konusu kimseler , insanlar arasında ibâdetlerinin büyüklüğüyle tanınmadığı gibi açıkta ve gizlide Allah’ın yasakladığı şeyleri işlemeyen kimselerdir..
Resim
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2803
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÖZÜN ÖZÜ // Muhyiddin İbn Arabi (Ebû Bekir Muhammed b. A

Mesaj gönderen Gariban »

Arifin kim olduğu sorulduğunda adamlardan biri, onları nitelerken şöyle demiştir: “Arif, dünya ve ahirette yüzü kara kimsedir.” Bu ifadesiyle, sözü edilen grubun halleri hakkında zikrettiğimiz her şeyi kastetmişse, o zaman “yüz karalığı” deyimiyle, arifin dünya ve ahirette bütün vakitlerini Hakkın tecellilerine ayırmasını kastetmiş olmalıdır. Bize göre insan, kendisine tecelli ettiğinde Hakkın aynasında kendisinden ve makamından başkasını göremez. İnsan, var olanlardan biridir ve oluş Hakkın nurunda karanlıktır. Dolayısıyla insan, ancak kendi karanlığını görebilir. Çünkü bir şeyin yüzü, onun zatı ve hakikati demektir.
İlahi tecelli, özel olarak sadece bu grupta sürer. Dolayısyla onlar, tecellinin sürekliliği hakkında ifade ettiğimiz üzere, dünya ve ahirette Allah ile beraberdir. Onlar Efrad’dır (Tekler).
Yüz karalığı ile efendilik, yüz ile insanın hakikati kastedilirse, bu durumda hadisin anlamı, ‘dünya ve ahirette o efendidir’ demek olur. Bu yorum mümkün olsa bile efendilik, özel anlamda sadece Peygamberler için geçerli olabilir. Binaenaleyh efendilik, onların yetkinliği iken velilerde bir eksikliktir. Çünkü peygamberler, hüküm koyma nedeniyle görünmek ve üstün olmak zorundadır. Velilerin ise böyle bir zorunluluğu yoktur.
Baksanıza! Allah dini tamamladığında Hz.Peygamber’e şöyle emretmiştir: ‘Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde insanların Allah’ın dinine grup grup girdiğini gördüğünde Rabbinin övgüsünü tespih et ve mağfiret dile’. Yani, Rabbinin tenzihiyle ve kendisine yaraşan övgüyle ilgilen. Böylece Allah kendisini göndermekle amaçladığı risaletin tebliğini tamamladığında peygamberini bu emirle dünyadan çekip almış, bağışlanma dileyerek sürekli Allah ile kalsın diye koruma perdesi altında yarattıklarından gizlemek istemiştir. Çünkü Hz.Peygamber tebliğ, irşat ve risaleti yerine getirmekle ilgilenmek devrindeydi. Hz.Peygamber’in ‘Rabbinden başkasının giremediği bir vakti vardı.’ Diğer vakitleri ise yapmakla sorumlu olduğu insanların işlerini gözetmeye adanmıştı. Böylece Allah kendisini-Hakkın emrinden olsa bile –yaratıkların işleriyle ilgilendiği vakitlerinden ayırdığı bu tek vakte döndürmüştür.
‘Allah tevbeleri kabul edicidir.’ Yani Hak seninle beraber bulunan insanlar herhangi bir şekilde yanına girme fırsatı bulamayacak şekilde sana eşlik edici olarak döner. Hz.Peygamber bu sureyi okuduğunda mecliste bulunanlar içinden sadece Hz.Ebu Bekir ağlamış ve Allah’ın peygamberi çağırdığını anlamıştır. Çünkü Ebu Bekir, Allah’ı en iyi bilen insandı. Mecliste hazır olanlar ise onun ağlamasına şaşmış, ağlamanın sebebini anlamamıştı.
Resim
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2803
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÖZÜN ÖZÜ // Muhyiddin İbn Arabi (Ebû Bekir Muhammed b. A

Mesaj gönderen Gariban »

"Hızır , Hz.Musa'nın kendisinin bulunduğu makam hakkında bir tecrübesi olmadığını anladığı gibi Hızır'da Musa'nın sahip olduğu ve ALLAH'ın ona öğretmiş olduğu bilgi hakkında herhangi bir zevke sahip değildi..." [Futuhat-ı Mekkiye , Cilt 2.]
Resim
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2803
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÖZÜN ÖZÜ // Muhyiddin İbn Arabi (Ebû Bekir Muhammed b. A

Mesaj gönderen Gariban »

"Doğruluk ulaşılması zor, nefislerde taşınması ağır olduğu için nefisler onu taşıyamaz ve kabul edemez, bilakis onu reddeder..."
[Futuhat-ı Mekkiye, 2.cilt]
Resim
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2803
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÖZÜN ÖZÜ // Muhyiddin İbn Arabi (Ebû Bekir Muhammed b. A

Mesaj gönderen Gariban »

FUTUHAT-I MEKKİYE 4.Cilt, 48.Kısım s.245-

CENÂZE NAMAZINDA OKUMA:
Bazı âlimler, cenâze namazında okumanın bulunmadığını, namazdaki okumanın sadece dua olduğunu ileri sürmüştür. Bazı âlimler ise birinci tekbirden sonra ALLAH'a hamd ve övgü yapıldığını, ikinci tekbir getirilip peygambere salât ü selâm okunduğunu, üçüncü tekbir getirilip ölüye şefaat edildiğini, sonra dördüncü tekbir getirilerek selâm verildiğini söylemiştir. Başka bir grup âlim ise şöyle demiştir.: “Birinci tekbirden sonra Fatiha sûresi okunur, diğer tekbirlerde de ilk tekbirde yapılan yapılır. Ben de bu görüşteyim. Çünkü cenâze namazında hamd ve övgü gerektiğine göre bunun ALLAH'ın kelâmıyla yapılması en uygunudur. Cenâze duasına salât, yani namaz denilmiştir. O halde Fatiha sûresini okumaktan yüz çevirmek iyi değildir. İmam Şafii, Ahmed ve Davûd bu görüştedir.

BÂTINî YORUM.:

Ebu Yezid El Bestamî şöyle der.: “Yaratıklara baktım, hepsini ölü gördüm, üzerlerine dört tekbir getirdim.” Şeyhlerimizden biri şöyle demiş.: “Ebu Yezid, nefsinin âlemini görmüştü.” Bu hal, RABBi hakkında bilgisi olmayan ve RABBinin kendisini bildirmediği insanda gerçekleşebileceği gibi aynı zamanda ALLAH’ı bilmede insanların en kâmili için de gerçekleşebilir. O halde kemâle ermiş ârif kendisini RABBinin önünde ölü diye görür. Çünkü ALLAH onun kulağı, gözü, eli ve dilidir. ALLAH ona salât eder. Nitekim ALLAH şöyle buyurur. : “O size salât (Allah’ın salât etmesi mağfiret ve merhamet etmesidir) edendir.[1]” Salât eden HAKk ise bu durumda O’nun sözü Kur’ÂN olur.

O halde ârifler, ALLAH’ın onların dilleriyle okuyup kendilerine “salât ettiği” Fatiha Sûresini okumalıdır. ALLAH da kendi sözüyle kendisini över. Ardından huzurunda kılınan kulunun cenâze namazında ki bu esnâda RAHMÂN kıblededir ve O’ndan istenir-kendisini kulunun diliyle överken, (kuluyla arasındaki) bitişikliği ve vuslatı karşısında kendi ZÂT’ını bu kez yüceltir (tenzih). Bu durumda namaz kılan, el-HAYy ve el-KAYyum isimleri olur.

İkinci tekbirin ardından ise vahyini tebliğ eden peygambere (sallallahu aleyhi ve sellem’e) salât ü selâm getirir. ALLAH şöyle buyurur: “ALLAH ve melekleri peygambere salât ve selâm getirir.”[2] Meleklerin insan türünden üstünlüğünü anlatmak için ayette ALLAH ile beraber çoğul olarak zikredildiklerini gösteren zamirden başka bir delil olmasaydı, bu durum bile onların üstünlüğü hakkında yeterli olabilir ve artık başka bir kanıta gerek kalmazdı. Zamirin zikredilenlerin hepsini içerdiğini göstermek için melekler, bağlaçla gelmiştir.

Sonra HAKk, namaz kılan ârifin diliye bir vehimden kendisini yüceltir (tekbir). Bu vehim, HAKk ile kulları arasındaki ilişkilerin dereceli üstünlüğü indirgenmesiyle ilgilidir. Bu durum bir yandan ortak oldukları yönden iken öte yandan üstünlük derecelerinde birbirinden farklılaşmadıkları yönündendir. Bu vehim, kulların dereceli üstünlüğü nedeniyle ilahi hakikatlerin birbirlerinden üstün olduğu (kabulüne) yol açar. Çünkü her kul her hâlinde ilahî bir hakikatle irtibatlıdır. İlahî Hakikatler ise, birbirlerine göre üstün olmaktan münezzeh bağıntılar ve niteliklerdir. Bu nedenle ikinci tekbir getirilir..



[1]
هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا
Huvellezî yuSALLİ aleykum ve melâiketuhu li yuhricekum minez zulumâti ilen nûr, ve kâne bil mu’minîne rahîmâ(rahîmen).
1 huve: O
2 ellezî : ki O
3 yusallî: SALâT eder
4 aleykum: sizin üzerinize
5 ve melâiketu-hu: ve onun melekleri
6 li yuhrice-kum: sizi çıkarması için
7 min ez zulumâti: karanlıklardan
8 ilâ en nûri: nura
9 ve kâne: ve oldu
10 bi el mu'minîne: mü'minlere
11 rahîmen: rahîm olan (Rahîm esmasıyla tecelli eden)

Odur ki o sizleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize feyz-u bereket indiriyor ve mü'minlere rahîm bulunuyor. [Ahzab Suresi 43.Ayet]

[2]
إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا
İnnallâhe ve melâiketehu yuSALLûne alen nebiyyi, yâ eyyuhâllezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ(teslîmen).
1 innallâhe (inne allâhe): muhakkak ki Allah
2 ve melâikete-hu: ve O'nun melekleri
3 yusallûne: salât ederler
4 alen nebiyyi (alâ en nebiyyi): peygambere
5 yâ eyyuhâ: ey
6 ellezîne: onlar, o kimseler
7 âmenû: âmenû oldu, Allah'a ulaşmayı diledi
8 sallû: salat edin
9 aleyhi: ona
10 ve sellimû: ve selâm verin, salât edin
11 teslîmen: teslim olarak, selâm ederek

Muhakkak ki, Allah ve melekleri, peygambere hep salat ile ikramda bulunurlar. Ey iman edenler, haydi ona teslimiyetle salat ve selam getirin!
[Ahzab Suresi 56.ayet]

Resim
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2803
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÖZÜN ÖZÜ // Muhyiddin İbn Arabi (Ebû Bekir Muhammed b. A

Mesaj gönderen Gariban »

Cenaze namazını kılan insan Fatiha suresini okuduktan ve Hz.Peygamber’e salavat getirdikten sonra ölüye dua başlar. Bu durum “Kur’an ile dağlar yürüse veya yer parçalansa veya ölüler konuşsa [3]” ayetiyle ilgilidir. Hal böyle olunca, ölü duyumsayan ruhun gitmesi nedeniyle görünüşte donuklara benzer. Dolayısıyla onun hükmü, donukların (cemadat:cansızlar) hükmü gibidir.

Allah şöyle buyurur: “Bu Kur’an-ı Kerim’i bir dağa indirseydik, ALLAH korkusundan parçalandığını görürdün [4]”. ALLAH, dağı korkmak özelliğiyle niteledi. Dağın korkması, kendisine indirilen şeyi bilmekle nitelenmesinin aynısıdır. ALLAH şöyle buyurur: “ALLAH’tan bilen kulları korkar (haşyet duyar) [5].” Öyleyse korkmamanın nedeni ruhun bedenle irtibatıdır. Ruh ve beden birleştiğinde her biri diğerine arzu duyduğu için bu durum korkunun bırakılmasına yol açar. Ayrıştırıldıklarında her biri kendi zatıyla Rabbine döner ve bileşik iken bilmediği şeyi öğrenir. Bu nedenle bilgisinden dolayı bir korku kendisine eşlik eder.

Cenaze namazında ölüye yapılan ilk dua ve ALLAH’a yapılan ilk övgü, Kur’an-ı Kerim okumaktır. Çünkü ölü, hem ruhu hem de bedeni yönünden korku makamındadır. Dolayısıyla arif (bunu) bildiğinde sadece Kur’an-ı Kerim ile konuşur ve söyler: İnsanın bütün hallerinde cenaze namazı kılan kişi gibi olması gerekir. Dolayısıyla zatını Rabbinin önünde bir cenaze gibi görmelidir. Bu durumda insan, bütün hallerinde Rabbinin kelamıyla [ölü mesabesindeki] nefsine sürekli namaz kılar. O halde namaz kılan kişi, sürekli dua ediciyken kendisine namaz kılınan ise ölü veya sürekli uyuyandır. Bu meyanda kendi nefsiyle uyuyan kişi ölü; Rabbi vasıtasıyla ölen kişi ise “düğün gecesi” uykusu gibi uyur. Hak onun vekili olur. Bu konuda birkaç mısramız vardır:

Ey uykucu! Daha ne kadar uyuyacaksın?
Çağrılıyorsun uyansana! Allah senin vekilin oldu.
Senin kalbin uyuyor
Seni çağırdığı şey karşısında;uyan!
Seni yok eden oluş alemindesin
Belki de orada ölmüşsün.
Yürümekten önce nefsine bak!
Senin azığın pek karışıktır


[3] Ra’d Suresi 31.ayet:
وَلَوْ أَنَّ قُرْآنًا سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَالُ أَوْ قُطِّعَتْ بِهِ الأَرْضُ أَوْ كُلِّمَ بِهِ الْمَوْتَى بَل لِّلّهِ الأَمْرُ جَمِيعًا أَفَلَمْ يَيْأَسِ الَّذِينَ آمَنُواْ أَن لَّوْ يَشَاء اللّهُ لَهَدَى النَّاسَ جَمِيعًا وَلاَ يَزَالُ الَّذِينَ كَفَرُواْ تُصِيبُهُم بِمَا صَنَعُواْ قَارِعَةٌ أَوْ تَحُلُّ قَرِيبًا مِّن دَارِهِمْ حَتَّى يَأْتِيَ وَعْدُ اللّهِ إِنَّ اللّهَ لاَ يُخْلِفُ الْمِيعَادَ
Ve lev enne kur’ânen suyyiret bihil cibâlu ev kuttıat bihil ardu ev kullime bihil mevtâ, bel lillâhil emru cemîâ(cemîan), e fe lem ye’yesillezîne âmenû en lev yeşâullâhu le heden nâse cemîâ(cemîan),ve lâ yezâlullezîne keferû tusîbuhum bi mâ sanaû kâriatun ev tehullu karîben min dârihim hattâ ye’tiye va’dullâh(va’dullâhi), innallâhe lâ yuhliful mîâd(mîâde).

Bir Kur'ân ki, onunla dağlar yürütülse veya onunla yer parçalansa veya onunla ölüler konuşturulsa (o yine bu Kur'an olurdu). Fakat emir bütünüyle Allah'ındır. İman edenler, kâfirlerden ümit kesip daha anlamadılar mı ki, Allah dileseydi, elbette insanların hepsine toptan hidayet buyururdu. O küfürde direnenlerin kendi sanatlarıyla başlarına musibet inip duracak, ya da yurtlarının yakınına konacak. Nihayet Allah'ın vaadi gelecek. Muhakkak ki, Allah vaad ettiği zamanı şaşırmaz.

[4] Haşr Suresi 21.ayet:

لَوْ أَنزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَّرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُّتَصَدِّعًا مِّنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَتِلْكَ الْأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
Lev enzelnâ hâzel kur’âne alâ cebelin le reeytehu hâşian mutesaddian min haşyetillâh(haşyetillâhi), ve tilkel emsâlu nadribuhâ lin nâsi leallehum yetefekkerûn(yetefekkerûne).
Biz bu Kur'anı bir dağın üzerine indirseydik her halde Sen onu Allah korkusundan başını eğmiş çatlamış görürdün, o temsiller yok mu, işte biz onları insanlar için yapıyoruz gerek ki tefekkür ederler

[5] Fatır Suresi 28.ayet:
وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَابِّ وَالْأَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ أَلْوَانُهُ كَذَلِكَ إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاء إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ غَفُورٌ
Ve minen nâsi ved devâbbi vel en’âmi muhtelifun elvânuhu kezâlik(kezâlike), innemâ yahşâllâhe min ibâdihil ulemâu, innallâhe azîzun gafûr(gafûrun).
İnsanlardan, hayvanlardan, davarlardan da kezâlik türlü renklileri var ancak Allah saygısını kullarından bilenler duyar, haberiniz olsun ki Allah azîz bir gafûrdur.
Resim
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2803
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÖZÜN ÖZÜ // Muhyiddin İbn Arabi (Ebû Bekir Muhammed b. A

Mesaj gönderen Gariban »

(Cenaze namazında yapılan duanın yorumu şudur): ‘ALLAH’ım! Onun şimdiki yerini daha iyi bir yer ile değiştir.’ Yani, kendisine başka bir yaratılış ver! ALLAH c.c. şöyle karşılık verir:’Değiştirdim.’ Çünkü ölünün bulunduğu yer, dünya hayatıydı. Burası hastalıkları ve dertleri çok olan, arzu ve istekleri farklılaşan, gece ve gündüzün (zaman) tahrip ettiği sıkıntı veren bir yerdi. Ölünün geldiği yer ise Şari Teala’nın nitelediği gibi bir yerdir. ‘Oradaki insanlar bevl etmez, def-i hacet etmez ve sümkürmez.’ ALLAH orayı pisliklerden veya tahrip olabilir bir yer olmaktan veya arzuların etkisinden tenzih etmiştir.

Sonra (duada) şöyle der: ‘Bulunduğu toplumu daha iyi bir toplulukla değiştir.’ ALLAH c.c. ‘yaptım’ der. Çünkü dünyadaki toplumu taşkınlık, haset, kovuculuk, nefret, dedikodu ve cimrilik yapan insanlardı. Ölünün göçtüğü diyarın ahalisi hakkında ise ALLAH c.c. şöyle der: ‘Onların gönüllerindeki kini söküp aldık. Onlar karşılıklı döşekler üzerinde kardeş olmuşlardır.[6]

Sonra (duada) şöyle der: ‘Eşinden daha hayırlı bir eş ver.’ Oradaki eşler ‘çekik gözlü ve çadırlarda uzanmış iken’, nasıl daha hayırlı olmazlar ki? O eşlerin gözünde bu ölüden daha güzel kimse bulunmadığı gibi ölü de onlardan daha güzelini görmez. Eşler ona süslenmiş, o da onlar için temizletilmiştir. ALLAH cennet hakkında şöyle der: ‘Onları, kendilerine tanıttığı cennete koyacaktır. [7]’ Yani kendilerinden dolayı temiz yaptığı cennete sokar. Müminlerin orada kokladığı güzel koku, gördükleriyse güzel şeylerdir!.

Müminlerin cenaze namazındaki duaları kabul edilmiştir. Çünkü bu dua, ölünün gıyabında yapılmıştır. Ölüye istedikleri her iyilik için bir melek, namaz kılan kişiye ‘bir katı da sana, bir katı da sana’ diye dua eder. Bu ifade, ölünün yerine söylenmiştir ve kendisine yaptığı dua için namaz kılana verilmiş bir karşılıktır. Ayrıca o, doğru bir haber ve gerçek bir sözdür. Namaz kılan ve üzerinde namaz kılınan kişi için iyilik gerçekleşmiştir. Çünkü Hz.Peygamber’den şöyle rivayet edilir: ‘Mümin insan gıyabında kardeşine dua ettiğinde bir melek ‘bir mislide sana, iki mislide sana diye’ karşılık verir.’ Meleğin böyle söylemesi, dua edene ALLAH’tan bir bildirimdir. Meleğin verdiği haber doğrudur ve ona kuşku giremez. Dolayısıyla insan gerçekte kendi nefsine namaz kılmıştır. Ölünün, Rabbiyle kendisine namaz kılan arasındaki uzanışı ne hoştur!

[6] Hicr Suresi 47.ayet:
وَنَزَعْنَا مَا فِي صُدُورِهِم مِّنْ غِلٍّ إِخْوَانًا عَلَى سُرُرٍ مُّتَقَابِلِينَ
Ve neza’nâ mâ fî sudûrihim min gıllin ıhvânen alâ sururin mutekâbilîn(mutekâbilîne).
Sinelerindeki kinleri soymuşuzdur, köşkler üzerinde kardeşler olarak karşı karşıya oturacaklardır.

[7] Muhammed Suresi 6.ayet:
وَيُدْخِلُهُمُ الْجَنَّةَ عَرَّفَهَا لَهُمْ
Ve yudhıluhumul cennete arrefehâ lehum.
Ve onları, kendilerine tarif ettiği
Resim
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2803
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÖZÜN ÖZÜ // Muhyiddin İbn Arabi (Ebû Bekir Muhammed b. A

Mesaj gönderen Gariban »

İnsan RABBini bilen ve ‘HAKk’ın kulağı , gözü ve dili olduğu [8]’ kimseler gibi HAKk tarafından sevilen biriyse, namaz kılan RABB’den başkası değildir. O halde namazda RABBe dönmelidir. Bu durumda ölü, RABBi ile (kulun organları haline gelmiş) rabbi arasında bulunur. Bundan daha yüce bir yatış yoktur! Keşke sonsuza dek burada kalsaydı! ALLAH’tan kendimiz ve kardeşlerimiz için dileğimiz şudur ki: Ecelimiz geldiğinde namazımızı kılacak insan, "HAKk’ın kulağı , gözü ve dili olduğu" kimselerden olsun!. Bunu kendimiz, kardeşlerimiz, çocuklarımız, babalarımız, ailemiz, tanıdıklarımız, insan ve cinlerden bütün müslümanlar için dileriz. Amin!. Keremin ve izzetin uğruna kabul buyur!.

Ölünün hali, ölünün RABBi ile karşılaşma ve onunla bir araya gelme halidir. [Cenâze namazında okunan) Kur’ÂN ise diğer indirilmiş kitap ve sayfalarda ayrışmış şeyleri birleştirdiği için [Toplayan anlamında] Kur’ÂSN diye isimlendirilmiştir. Bu nedenle Şâri, cenaze namazında Kur’ÂN’dan Fatiha Sûresini okumayı emretti. Çünkü bu sûre, kudsî bir hadise göre ALLAH ile kulu arasında ikiye taksim edilmiştir [9]. ALLAH onu salât (namaz) diye isimlendirmiş ve şöyle demiştir: "Namazı kendim ile kulum arasında ikiye böldüm." Burada diğer Kur’ÂN sûreleri değil, bilhassa Fatiha Sûresini zikretmiştir. Bu nedenle cenaze namazında ölüye Fatiha Sûresinin okunması gerekmiştir. Çünkü bu sûre, övgü ve duâ içerir..

Şefaatçi, nezdinde şefaat edileni şefaate lâyık şeylerle övmelidir. [Fatiha Sûresinde geçen] er-RahmÂN ve er-Rahîm’den daha büyük hangi övgü olabilir ki?. Medih, kendisinden dolayı övülmüştür. Güvenilir bir rivâyette Hz. Peygamber aleyhisselâmın şöyle buyurduğu bildirilir: “ALLAH’a övülmekten daha sevimli gelen bir şey yoktur.” ALLAH, mü’min kullarını “Övenler” diye nitelemiş, yoksulluk ve cimrilik gibi kendisine yaraşmayan özelliklerle ALLAH’ın katını kötüleyen ve bunları onunla ilişkilendirenleri kötülemiş ve lânetlemiştir. Yahudiler.: “ALLAH’ın eli sıkıdır” demiştir. Bu ifâde cimriliği anlatır. Bunun üzerine ALLAH.: “İki eli de açıktır, dilediği gibi infak eder.” [10] ifâdesiyle onları yalanlamış, her iki elini cömertlikle nitelemiştir. Öyleyse ALLAH’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz!. Bizce bu âyet, bize okunmuş en umut veren âyettir..

Binâenaleyh, şefaatçinin hiç kuşkusuz, RABB’ini methetmesi gerektiği belli olmuştur. Çünkü böyle yapmak, daha önce izin verilmiş şefaatin kabulüne imkan verir. Övgü yapıldıktan sonra artık kabulü engelleyecek bir şey yoktur. Güvenilir bir rivâyette, kıyamet günü çatıp Hz. Peygamber aleyhisselâm, şefaat etmek istediğinde öncelikle ALLAH’a hamd edeceği bildirilir. Hz. Peygamber aleyhisselâm şefaatten önce, şimdi bilmediği bütün övgülerle ALLAH’a hamd eder. Bunlar, kıyamet gününün gerektirdiği övgülerdir. Çünkü nezdinde şefaat istenilenlerin (ümmet) suçlarına göre yapılır. Bu nedenle şefaatçi şefaatinden önce o yerin gerektirdiği hale göre övgüsünü sunar. Kıyamet yeri ise şimdi görülmemiş ve var olmamıştır. Bu nedenle Hz. Peygamber aleyhisselâm.: “şimdi bilmediğim” demiştir.

[8] Ebû Hureyre radiyallahu anhu’dan rivâyet edildiğine göre şöyle demiştir: Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: “Muhakkak ALLAH şöyle buyurdu: ‘Her kim benim bir veli (kuluma) düşmanlık ederse, ben de ona harp ilan ederim. Kulum bana, ona farz kıldığım şeylerden bana daha sevgili olan birşeyle yaklaşamaz. Kulum bana nâfile ibâdetlerle yaklaşmaya devam eder. Nihâyet ben onu severim. Ben onu sevince, artık onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum. Benden (ne) isterse muhakkak ona veririm. Bana sığınmak isterse muhakkak onu korurum. Mü’min bir kulumun canını almakta tereddüt ettiğim kadar hiçbir şeyde tereddüt etmiş değilim. O ölümü istemezken, Ben de fazla yaşlanarak fena duruma düşmesini arzulamam.” (Buhârî, Rikâk 38)

[9]Ebû Hüreyre radiyallahu anhu'dan, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdu.: "Kim Fatiha-i Şerife Sûresini okumadan namaz kılarsa, bilsin ki bu namaz nakıstır -bu sözü üç kere tekrarladı- eksiktir." Ebu Hüreyre radiyallahu anhu'ye.: "Biz imamın arkasında bulunuyorsak (ne yapalım)?" diye sorulmuştu.
Şu cevabı verdi.: "Yine de içinden oku. Zira ben Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'ın şöyle söylediğini işittim.: "ALLAHu TeÂLÂ (bir hadis-i kudsîde) buyurdu k.i: "Ben kıraati kulumla kendi aramda iki kısma böldüm, yarısı bana ait, yarısı da ona. Kuluma istediği verilmiştir: Kul: "Elhamdülillahi RABBi'l-âlemîn/Hamd alemlerin RABBine aittir)" deyince, Aziz ve Celil olan ALLAH.: "Kulum bana hamdetti." der. "er-Rahmânirrah^tim" deyince, ALLAH: "Kulum bana senâda bulundu" der. "Mâliki yevmiddîn/âhiretin sahibi" deyince, ALLAH: "Kulum beni tebcil ve ta'ziz etti (büyükledi)." der. "İyyakena'budü ve iyyakenestâin/yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım isteriz." deyince, ALLAH: "Bu benimle kulum arasında bir (taahhüddür). Kuluma istediğini verdim" der. "İhdina's'sırata'l-müstakîm sıratallezine en'amte aleyhim gayr'il-mağdubi aleyhim ve la'd-dallîn./Bizi doğru yola sevket, o yol ki kendilerine ni’met verdiğin kimselerin yoludur, gazaba uğrayanların ve dalâlete düşenlerin deği)" dediği zaman, ALLAH: "Bu da kulumundur, kuluma istediği verilmiştir" buyurur."
(Müslim, Salât 38; Muvatta, Salât 39)

[10] Maide Sûresi 64.âyet:

وَقَالَتِ الْيَهُودُ يَدُ اللّهِ مَغْلُولَةٌ غُلَّتْ أَيْدِيهِمْ وَلُعِنُواْ بِمَا قَالُواْ بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِ يُنفِقُ كَيْفَ يَشَاء وَلَيَزِيدَنَّ كَثِيرًا مِّنْهُم مَّا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ طُغْيَانًا وَكُفْرًا وَأَلْقَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاء إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ كُلَّمَا أَوْقَدُواْ نَارًا لِّلْحَرْبِ أَطْفَأَهَا اللّهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الأَرْضِ فَسَادًا وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ
Ve kâleti’l- yehûdu yedullâhi maglûleh (maglûletun) gullet eydîhim ve luınû bimâ kâlû bel yedâhu mebsûtatâni yunfıku keyfe yeşâ (yeşâû) ve leyezîdenne kesîran minhum mâ unzile ileyke min rabbike tugyanen ve kufrâ (kufren) ve elkaynâ beynehumul adâvete ve’l- bagdâe ilâ yevmi’l- kıyâmeh (kıyâmeti) kullemâ evkadû nâran li’l- harbi etfeehallâhu ve yes’avne fî’l- ardı fesâda (fesâden) vallâhu lâ yuhıbbu’l- mufsidîn (mufsidîne).:
Bir de Yehudîler.: “Allahın eli bağlı” dediler ve dedikleriyle elleri bağlandı ve mel’un oldular, hayır onun iki eli de açık dilediği gibi bahşediyor, celâlim hakkı için sana RABBından indirilen onlardan bir çoğunun tuğyanını ve küfrünü arttıracaktır, maamafih biz onların arasına kıyamete kadar sürecek buğz ve adavet bıraktık, her ne zaman harb için bir yangın tutuşturdularsa ALLAH onu söndürdü, hep yer yüzünde fesad için koşarlar, ALLAH ise müfsidleri sevmez
Resim
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2803
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÖZÜN ÖZÜ // Muhyiddin İbn Arabi (Ebû Bekir Muhammed b. Ali)

Mesaj gönderen Gariban »

Resim
Resim
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2803
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÖZÜN ÖZÜ // Muhyiddin İbn Arabi (Ebû Bekir Muhammed b. Ali)

Mesaj gönderen Gariban »

Resim

Mağrib’te bulunan bir Âbid’in Zunnun-ı Mısrî (kaddesallahu sırrahu)’ye öğütleri.:

Bunları Bil Böyle diye;

Fakr =>Zenginlik,
Belâ =>Ni'met,
ALLAH celle celâlihu’ın Vermemesi =>İlahâ Atâ (İhsân),
ALLAH celle celâlihu ile bilelik =>Gerçek Ünsîyyet,
Zillet =>İzzet,
Hayat =>Ölüm,
Övünmek =>Hata,
Umutsuzluk =>Gaflet,
Taat =>Meslek ve Sanat,
Tevekkül =>Geçim Aracı..

Dünyalık konusunda Zâhid olan kişinin;

Geçimliği =>Mevcutla Yetinmek,
Meskeni =>Ulaştığı Yer,
Elbisesi =>Kendisini örtecek kadar olan,
Meclisi =>Hâlvet,
Sohbeti (hadisuhu) =>Kur’Ân,
Ünsiyette bulunacağı kişi =>Azîz ve Cebbâr olan ALLAH celle celâlihu,
Tek arkadaşı (rafikuhu) =>Zikir,
Tek dostu (Karinuhu) =>Zühd,
Kalkanı =>Susmak,
Yolu (Muhaccetuhu) veya Tabiatı (secîyye) =>Korku,
Bineği =>Şevk,
Muhtaç Olduğu Tek Gıdası (Nuhmetuhu) =>Samimîyyet (nasiha),
Tek Düşüncesi =>OL-AN' dan ibret almak,
Yastığı =>Sabır,
Yatağı =>Toprak,
Kardeşleri =>Sıddıklar,
Sözleri (kelamuhu) =>Hikmet,
Tek delili =>Akıl,
Tek candan dostu =>Kendisine hâkim olmak veya ilm,
Tek kabı =>ALLAH celle celâlihu’a güven,
Tek yalağı =>Oruç,
Gerçek dostu (haliluhu) =>Hilim,
Kazancı (Kesbuhu) =>Tevekkül,
Katığı (idamuhu) =>Açlık,
En yürekten davranışı (de’buhu) =>Ağlamak,
Yardımcı ve koruyucusu =>Yalnız ALLAH celle celâlihu..

Zunnun-ı Mısrî.: "ALLAH celle celâlihu sana rahmet etsin!. Kul, yeterliliğini ve yetersizliğini ne ile bilir?."
Âbid’in cevâbı.: "Daimâ nefsini muhasebe etmekle ve onunla tartışarak."

[Bir Sufî’nin Portresi (Zunnun-ı Mısrî ), Şeyh-i Ekber İbn-i Arabî (kaddesallahu sırrahu)’nin kaleminden ikili sisteme uyarlanmıştır]
Resim
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2803
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÖZÜN ÖZÜ // Muhyiddin İbn Arabi (Ebû Bekir Muhammed b. Ali)

Mesaj gönderen Gariban »

Resim

Her ESMÂ/İsim=>ZÂTî İşlerden bir İŞtir.
Her SIFAt=>Bir ESMÂnın kaynağıdır.
ESMÂlar/İsimler de=>HAKkın ZÂTı’yla beraber KADîMdir.
HAKkın=>SIFAtlarına ve İSİMlerine olan İLMİ=> ZÂTına olan İLMİdir..


KADîM.: Başlangıcı olmayan. Uzun zamandan beri var olan. Evveli bilinmeyen hâl ve keyfiyet..
Resim
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2803
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÖZÜN ÖZÜ // Muhyiddin İbn Arabi (Ebû Bekir Muhammed b. Ali)

Mesaj gönderen Gariban »

Resim
Resim
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2803
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÖZÜN ÖZÜ // Muhyiddin İbn Arabi (Ebû Bekir Muhammed b. Ali)

Mesaj gönderen Gariban »

"Akla göre imkansız olduğunu söylediğimiz bir şey, bazen ilahî bir nisbet bakımından imkansız olmayabileceği gibi akıl açısından mümkün herhangi bir şey de bâzen ilahî nisbet yönünden imkansız olabilir" [Muhyiddin İbn-i Arabî (k.s), Futuhat-ı Mekkiye , Vasıl, s.104, 1.Cilt]

Aziz kardeşim bu söz çok önemli bir söz, günümüzde de geçmişte de bir çok insan burada tökezlemektedir çünkü insan aklı uluhiyeti kendi sınırlı kapasitesiyle biçimlendirmeye çalışmakta ve eğer dindarsa mantığına ters gelen şeylerde işin iç yüzünü kavrayamadığı için hemen uluhiyeti tenzih etmeye çalışmakta, ya da eğer nakli dikkate almayan felsefeciyse de sadece akılla yol aldığı için İlahî Sistem ve işleyişi hususunda hiç bir zaman emin olamamakta, sürekli şüphe içinde kaldığı içinde farklı nazariyelerin arasında boğuşmakta , hiç bir zaman emin olamamakta ve bir ömrü tüketip gitmektedir.

Muhyiddin İbn-i Arabî'nin (k.s) yukarıdaki sözünü, Münir Derman Hocamızın bir sözüyle birleştirelim.:

Dünya ->Hikmetler Âlemidir, âhiret ise ->Kudret Âlemidir.
Hikmet için birtakım âlet ve sebebler gerekir.
Kudret için âlete ihtiyaç yoktur.
Kudret ancak HAKk'ın fiilî tecellîsiyle olur.
ALLAH her şeye Kâdirdir.
Sebebsiz hikmetler yaratabilir...
Ancak Kudret Âlemi ile Hikmet Âleminin ayrılması için bunları yapar...
Âhiret Âleminde her şey sebebsiz hareket eder.
Orada konuşmak için dile, dişe, havaya ihtiyaç yoktur...
Orada duygular dilsiz konuşur...
Çünkü Tekvin-i Hakkânî tecellî eder,
İlâhî Kudret kendini gösterir...
“Duygularınız, hatalarınızı anlatırken sebeplerin dili tutulur.”
Bu son cümlede ciltler dolusu manâ gizlidir.
O gün, bütün sırlar faş olacak, perdeler açılacak ve yıkık viraneler meydana çıkacak...
Bu isteseniz de istemeseniz de olur.
Kaçmak ve kurtulmak olmaz...


Burada Münir Derman Hocam, Âhiret Âleminde her şey sebepsiz hareket eder diyor. Akıl der ki şimdi nasıl olur, bu mantığa uymaz der. Sevgili kardeşim keşf ehli; Şehâdet Âlemi ile Kudret Âleminin ortasında Misâl Âlemi vardır der. Misâl Âlemi, Kudret Âlemi ile Şehâdet Âleminin arasında olduğu için rüyâda Misal âleminde Kudret Âleminin etkileri görülür. Ruh, Emr Âleminden-Kudret Âleminden olduğu için Misâl Âleminde oluşan sûretinizle uçarsınız, su üzerinde yürürsünüz. Bunları İmkan Âleminde yapamıyoruz, çünkü Şehâdet Âlemininde illiyete (sebebsellik, nedensellik ) dayalı bir işleyiş var ve beden -nefis ikilisi bu sebebselliğin etkisinde hareket etmek durumunda. Şimdi bazı hadisler vardır ki garip diye nitelendirilirler ve bunların bazısı Misal Âleminde gerçekleşen bir hususa yönelik olabilirler. Bunları Şehâdet Âleminde câri ediyor gibi gösterdiğimiz de akla mantığa aykırı görünürler. Bazı kişiler bu hadisleri kavrayamadıkları için hemen reddedebilirler.

Fusus Şerhinde Avni Konuk (k.s) melâikenin (örneğin Cebrâil a.s gibi), Şehâdet Âleminde baş gözümüzle madde formunda görülemeyeceğini, buna dayanamayacağımızı fakat meleklerin Misâl Âleminde sûretlenebileceğini ve orada görülebileceğinden bahseder. Bu durumda bazı hadislerde Cebrail a.s'ın sahabeye ve Resûlullah s.a.v'e göründüğü rivâyet edilir. Öyleyse bu nasıl olur ? Belki meleği görenler bulundukları yerde Misâl Âlemine çekilir, bedenen Madde Âleminde oldukları halde bakışları Misal Âlemindedir. Uyanıkken de bu olabilir. Bir buut açılır görür. Fakat öyle olur ki aynı yerde olup bunu göremeyenler de olabilir. Böyle örnekleri duymuşsunuzdur.

Allah en doğrusunu bilir.

Şimdi Fusus Şerhinde Avni Konuk'un İbn-i Arabî Hz.lerinin bu yukarıdaki sözüyle ilişkilendirebileceğim bazı açıklamaları var o kısımdan bir alıntı vermek istiyorum:


Şimdi görünme yerlerinin İlâhî Lütûfları Kabûlleri ve HAKk'ın fiili ve irâde
ve kudretin bağlantısı onların istîdâdlarına göre olduğu halde, Eş'arîyye gibi zayıf akıl sahiplerinden bâzı görüş ehli, Allah için “fe’alun li ma yeşâ ve yahkumu mâ yurîd“ yâni “dilediğini yapar ve dilediğine hükmeder” sıfatlarının mevcûdiyetini müşâhede ettiklerinde Allah üzerine hikmete aykırı olan şeyi câiz gördüler de, HAKk'ın olmayacak olan şeylere kudreti olduğu inancında bulundular; ve "varın yok olması" ve "yokun var edilmesi” gibi şeyleri câiz gördüler. Ve oysa iş, hakîkatte onların zannettikleri gibi değildir. Onlar akıllarının zaafından dolayı olmayacak şeylere kudretin bağlanmasını tenzîh zannettiler. Hakîkatte varın yok olması ve yokun var olması mümkün değildir.
Ne var yok olur ve ne de yok var olur. Evet, HAKk dilediğini işler ve murâd ettiği şeye de hükmeder. Fakat onun ilmi kendisinin ma’lumu olan işlerinin sûretleri olan a'yân-ı sâbiteye ve irâdesi ilmine ve kudreti de irâdesine tabîdir.
Ezelî hüküm eşyânın var edilmesini bu hikmet üzere düzenlemiştir. Ve eşyânın var edilmesi potansiyel olarak Ahadîyyet Zâtı'nda mevcût olan işlerinin fiilen açığa çıkmasıdır. Yoksa salt yokluk, yâni potansiyel olarak mevcûd olmayan şeye, varlık vermek değildir. Çünkü vücûd birdir. O da HAKk'ın sonsuz vücûdudur. Akıl mertebesinde onun ötesi salt yokluktan ibârettir ve bu gördüğümüz eşyâ o vücûda bağlı olan birer îtibârî mevcûddur. Bundan dolayı onların salt yokluğa gitmeleri mümkün değildir. Bozulan sûretler ancak şekil değiştirirler.


Kur'an-ı Kerim'de Nûr Sûresinde Allah c.c. "Allahu nuru's- semavati ve'l- ard" diye buyurmaktadır. "ALLAH O ki yer ve göklerin Nûru'dur" buyuruyor yani ALLAH Nûru'ndan halketti her şeyi, ALLAH'ın bir "VAR"ı var. Bizim "yok!." dediğimiz yer aklımızın çıkış noktasıdır...
garibAN..

Resim
Cevapla

“►Muhiddin-i Arabi◄” sayfasına dön