İSLÂM DİNi İLMİHÂLİ

Rasulullah (sav) Efendimizin örnek kişiliği, hayatı ve davranışları.
Kullanıcı avatarı
ahmet
Aktif Üye
Aktif Üye
Mesajlar: 195
Kayıt: 26 Şub 2007, 02:00

Re: İSLÂM DİNi İLMİHÂLİ

Mesaj gönderen ahmet »

Resim

IV. GUSÜL.:

Sözlükte gusül (gasl ve gusl) “bir şeyi su ile yıkamayı”, fıkıh ilminde ise “bütün vücudun temiz su ile yıkanması şeklinde yapılan hükmî temizlik işlemi”ni ifâde eder. Fıkıhta abdeste küçük temizlik, abdest almayı gerektiren hallere küçük kirlilik (hades-i asgar), gusle büyük temizlik, guslü gerektiren hallere de büyük kirlilik (hades-i ekber) denilir. Guslün Türkçe'deki bir başka adı da boy abdestidir. Kur’ÂN'da “Eğer cünüb iseniz iyice temizlenin”


أَلَمْ يَرَوْاْ كَمْ أَهْلَكْنَا مِن قَبْلِهِم مِّن قَرْنٍ مَّكَّنَّاهُمْ فِي الأَرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّن لَّكُمْ وَأَرْسَلْنَا السَّمَاء عَلَيْهِم مِّدْرَارًا وَجَعَلْنَا الأَنْهَارَ تَجْرِي مِن تَحْتِهِمْ فَأَهْلَكْنَاهُم بِذُنُوبِهِمْ وَأَنْشَأْنَا مِن بَعْدِهِمْ قَرْنًا آخَرِينَ
Resim---“Namaza kalktığınız zaman yüzlerinize ve dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın ve başlarınıza meshedin ve ayaklarınızı da topuklarınıza kadar yıkayın. Eğer cünüb iseniz o taktirde iyice yıkanıp temizlenin (boy abdesti alın). Eğer hasta veya yolcu iseniz veya biriniz tuvâletten gelmişse veya kadınlara dokunmuş (temas etmiş) ise, eğer su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa teyemmüm edin. Ve de ondan yüzlerinize ve ellerinize mesh edin, (sürün). ALLAH size güçlük çıkarmak istemez, sizi temizlemek ve sizin üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister. Umulur ki böylece siz şükredersiniz.” (Mâide 5/6)

Buyurularak cünüblük halinden kurtulmak için guslün gerekliliği bildirilmiş, ayrıca hayzın (ay hali) kadınlar için mâzeret hali olduğu belirtilerek gusledip temizleninceye kadar onlarla cinsel ilişki kurulması yasaklanmıştır..


وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الْمَحِيضِ قُلْ هُوَ أَذًى فَاعْتَزِلُواْ النِّسَاء فِي الْمَحِيضِ وَلاَ تَقْرَبُوهُنَّ حَتَّىَ يَطْهُرْنَ فَإِذَا تَطَهَّرْنَ فَأْتُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ أَمَرَكُمُ اللّهُ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ
Resim---“Sana hayz halinden (kadınların belirli günlerinden) soruyorlar. De ki: “O bir ezadır. Bu yüzden hayz zamanında (belirli günlerinde) kadınlardan (cinsel olarak) uzak durun ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri zaman ise artık Allah'ın emrettiği yerden onlarla biraraya gelin. Muhakkak ki Allah, tevvabin olanları (tövbe edenleri) sever ve temizlenenleri sever.” (Bakara 2/222)

Cünüblük hali ile kadınların hayız ve nifâs kanlarının kesilmesi halinde guslün gerekli olduğu ve bunun nasıl yapılması gerektiği hususuna Peygamber aleyhisselâm’ın söz ve uygulamaları da önemli açıklamalar getirmiştir. Abdest gibi gusül de esasen hükmî-dinî temizlenme ve arınma vasıtasıdır. Böyle olmakla birlikte bunların maddî temizlenmeyi de sağladığı, ayrıca birçok tıbbî yararlar içerdiği de inkâr edilemez. Guslün insan sağlığı açısından önemi ve yararı Doğulu ve Batılı ilim adamlarınca ayrı ayrı dile getirilmiş, boy abdesti temizliği müslüman milletlerin belirgin özelliği, İslâm medeniyetinin beden temizliğine ve sağlığına verdiği önemin âdeta simgesi olmuştur. Gusül ile, hayız, nifâs ve cünüblük halinin vücutta bırakabileceği maddî bir kalıntı ve bulaşıklar iyice temizlenmiş olur. Ayrıca gusül, cünüblük halinin vücutta yol açacağı yorgunluk ve gevşekliği giderme, bedende yeni bir denge kurma, kan dolaşımını düzene koyma ve kişiyi hükmî kirlilikten kurtararak ibâdet atmosferine hazırlama gibi beden ve ruh sağlığı açısından birçok yararı içinde barındırır. Buna ilâve olarak, bilinebilen veyâ bilinemeyen birçok hikmet ve fayda taşıdığı inancıyla ALLAH’ın bu emrini yerine getiren mü’min ALLAH’a kayıtsız şartsız itaat etmenin haz ve sevâbına kavuşur.

A-) GUSLÜ GEREKTİREN DURUMLAR.:

Esasen hükmî-dinî temizlenme ve arınma vasıtası olan guslün sebebi hükmî kirliliktir. Bu sebeple hükmî kirlilik hali sayılan cünüblük, hayız ve nifâs halleri guslü gerektiren üç temel sebeptir. Ancak bu üç durumun dinî literatürde büyük kirlilik olarak anılması, bu durumdaki kimselerin dinen necis sayıldığı anlamına gelmez. Mü’min necis olmaz. Hatta “müşriklerin necis olduğu” meâlindeki âyet de onların hükmî kirliliklerine işâret olarak anlaşılmıştır..


يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ فَلاَ يَقْرَبُواْ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ بَعْدَ عَامِهِمْ هَذَا وَإِنْ خِفْتُمْ عَيْلَةً فَسَوْفَ يُغْنِيكُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ إِن شَاء إِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ
Resim---“Ey iman edenler! Müşrikler sadece bir necistir (pisliktir). Artık bu yıldan sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Ve eğer yoksulluktan korkarsanız, ALLAH şâyet dilerse (Kendi) fazlından sizi yakında zenginleştirecektir. Muhakkak ki ALLAH; ALÎM'dir, HAKÎM'dir.” (Tevbe 9/28)

Bu sebepledir ki, cünüb olan, hayız ve nifâs gören kimselerin hükmî kirliliği, onların namaz, tilâvet secdesi, Kâbe'yi tavaf, Kur’ÂN'ı eline alma ve Kur’ÂN okuma, mescide girme gibi belirli ibâdetleri veyâ ibâdetle yakından ilgili fiilleri yapmak için gerekli ruhî ve mânevî hazırlığa sâhib olmadıkları anlamına gelir. Bundan dolayı cünüb kimsenin oruca devam etmesi veyâ namaz vaktine kadar yıkanmayı geciktirmesi günah sayılmayıp namazın kılınabileceği son vakit öncesinde gusletmesi farz görülmüştür. Diğer bir anlatımla gusül, hükmî kirliliği sona erdirip belirli ibâdetleri yapmayı mümkün hale getiren bir hükmî temizlenme usulünden ibârettir.

a-) CünübLük.:
Fıkıh dilinde cünüblük (=cenâbet), cinsî münâsebet veyâ şehvetle meninin gelmesi (inzâl) sebepleriyle meydana gelen ve belirli ibâdetlerin yapılmasına engel olan hükmî kirlilik halinin adıdır. Meni gelsin veyâ gelmesin cinsî münâsebet sonunda kadın da erkek de cünüb olur. Cünüblüğe yol açan cinsî münâsebetin ölçüsü ve başlangıç sınırı, erkeklik organının sünnet kısmının girmiş olmasıdır. Erkek veyâ kadından şehvetle (cinsî zevk vererek) meninin gelmesi cünüblüğün ikinci sebebidir. Meninin uyku halinde veyâ uyanıkken, iradî ya da gayri iradî gelmesi sonucu değiştirmez. Şâfiîler hariç fâkihlerin çoğunluğu, cünüblük için meninin şehvetle gelmesini şart gördüklerinden, ağır kaldırma, düşme, hastalık gibi sebeplerle meninin gelmesini cünüblük sebebi saymazlar. Uyandığında ihtilâm olduğunu hatırlamamakla birlikte elbisesinde meni bulaşığı gören kimsenin gusletmesi gerekir. Buna karşılık ihtilâm olduğunu hatırladığı halde elbisesinde böyle bir iz görmeyen kimsenin ise gusletmesi gerekmez. Cünüb olan kimsenin farz veyâ nâfile herhangi bir namaz kılması, tilâvet secdesi yapması, Kâbe'yi tavaf etmesi, Mushaf'ı eline alması, câmiye girmesi ve orada bulunması câiz görülmez. Bu kimseler duâ ve zikir maksadıyla besmele çekip Fâtiha, İhlâs, Âyetü'l-kürsî gibi sûre ve âyetleri okuyabilirler. Cünüb kimsenin bu halini herhangi bir farz namazın ifâsı vaktine kadar geciktirmesi ve bu arada yeme içme de dahil beşerî ve sosyal faaliyetlerini sürdürmesi fıkhen câiz ise de bir an önce cünüblükten kurtulması, bunun için de ilk fırsatta boy abdesti alması, değilse cinsel organını, el ve ağzını yıkaması tavsiye edilmiştir.

b-) Hayız ve Nifâs.:
Hayız (ay başı) ve nifâs (loğusalık) kanlarının kesilmesiyle veyâ bu iki hal için öngörülen âzami sürelerin dolmasıyla gusül gerekli olur. Bu sûreyi aşan kanamalar özür hali (istihâze) sayıldığından bu tür kanamanın sona ermesi halinde gusül gerekmez. Hayız ve nifâs halindeki kadının hükmü cünüb kimseninki gibidir. Ayrıca bu durumdaki kadınların cinsel ilişkide bulunması haramdır, oruç tutması da câiz değildir. Kadınlara mahsus haller ve bunların fıkhî hükmü aşağıda anlatılacaktır. Fâkihlerin çoğunluğuna göre, müslümanın cenâzesinin –şehid hükmüne tâbi olanlar hariç– yıkanması gerekir ve bu görev geride kalanlar için cenâze namazı gibi farz-ı kifâye cinsinden bir dinî sorumluluktur. Bu yıkama bir yönüyle o müslümanın cünüb olarak ölmesi ihtimaline karşı bir tedbir mâhiyetinde ise de esasen İslâm'ın insana verdiği değerin, müslüman olarak yaşamış bir kimseye karşı gösterilen sevgi ve saygının bir ifâdesidir. Yeni müslüman olmuş bir kimsenin sırf bu sebeple gusletmesi Mâlikî ve Hanbelî fâkihlerine göre vâcib, Hanefî ve Şâfiîler'e göre ise mendub bir davranıştır. Cünüb ise gusletmesinin gerekliliğinde ittifâk vardır. İslâm Dinine giren kimsenin bu sebeple guslü, geride kalan mânevî kirlilikten ve günahlardan arınıp yeni bir hayata tertemiz başlangıç anlamını taşır. Yukarıda sayılanlara ilâve olarak cuma ve bayram namazları öncesinde, hac veyâ umre niyetiyle ihrama girerken ve Arafat'ta vakfe için gusletmek sünnet, cenâze yıkama, kan aldırma, Mekke ve Medine'ye girme, Berat ve Kadir gecelerini ihya etmeyi isteme, bir toplantıya katılma, yeni elbise giyme, bir günahtan tövbe etme gibi çeşitli sebep ve durumlarda gusletmek de müstehab görülmüştür.

B-) GUSLÜN FARZLARI.:

Gusül, ilgili âyette de (Mâide 5/6) işâret edildiği gibi bütün vücudun kuru bir yer kalmayacak şekilde tamamen yıkanmasından ibârettir. Bunda bütün fâkihlerin ittifâkı vardır. Ancak Hanefî ve Hanbelî Mezhebinde ağız ve burnun içi gusülde bedenin dış kısmından sayılmıştır. Böyle olunca guslün; ağza su almak (mazmaza), burna su çekmek (istinşak) ve bütün vücudu yıkamak şeklinde üç farzından söz edilir. Mâlikî ve Şâfiîler ile Şîa'dan Ca’ferîler'e göre ağız ve burnun içini yıkamak sünnettir. Gusülde niyet Hanefîler'e göre sünnet, diğer mezheblere göre farzdır. Mâlikîler'e göre vücudu ovalamak ve gusül işlemlerinin arasını açmamak da guslün farzlarındandır. Gusül mutlak su denilen nehir, pınar, kuyu, deniz, kaynak ve yağmur suları ile yapılır. Saç, sakal, bıyık ve kaşların yıkanıp diplerine suyun ulaşması, kadınların örgülü olmayan saçlarını yıkamaları ve saç diplerine suyun ulaşması gerekir. Örgülü saçın çözülmesi şart olmayıp sadece diplerine suyun ulaştırılması yeterli olur. Hanbelîler hayız ve nifâs sebebiyle gusül için örgünün çözülüp saçın yıkanmasını gerekli görür. Gusül esnasında, bedendeki yara üzerinde sargı varsa bakılır; şâyet yıkama yara için zararlı olmayacaksa sargı çözülüp yıkanır, değilse sargı üzerine meshedilir. İlmihal türü kitablarda yer alan, boy abdesti alan kimsenin vücudunda iğnenin deliği kadar kuru yer kalmaması tavsiyesi gerçek mânâda değil, vücudun su ile iyice yıkanması gerektiği şeklinde anlaşılmalıdır. Diş dolgusu ve kaplama, ayrıca deri üzerinde olup suyun deriyle temâsını önleyen ve izâlesinde de güçlük bulunan boya ve benzeri maddeler, yukarıda da açıklandığı üzere gusle mani değildir. Bu sebeple vücudun maddî temizliğini imkân ölçüsünde ve sabun kullanarak yaptıktan sonra deri üzerinde kalıp suyun deriye ulaşmasına mani olan boya, hamur gibi maddeler guslün sıhhatine engel olmaz. Diş dolgu ve kaplaması da böyledir.

C-) GUSLÜN SÜNNETLERİ ve ÂDÂBI.:

Bu ibâdeti oluşturan fiillerden hangilerinin farz veyâ vâcib, hangilerinin sünnet ve âdâb olduğu konusunda fâkihlerin görüş ayrılığına düşmesinin sebebi, Peygamber aleyhisselâm’ın sahâbeye ibâdetleri, hangi alt fiilin farz veyâ adâb, emredilmiş veyâ tavsiye edilmiş olduğu açıklama ve ayırımını yapmaksızın bütün halinde uygulayarak ve fiilen örnek olarak göstermiş, sahâbenin de ibâdetleri Peygamber aleyhisselâm’dan gördüğü ve öğrendiği şekilde yapmaya çalışmış olmasıdır. Daha sonraki dönemde fâkihler bu rivâyet ve bilgileri inceleyip hangi fiilin o ibâdetin ana unsuru, hangilerinin de tavsiye edilen fiiller olduğunu belirlemeye çalışmışlardır. Bu durum, bir ibâdetin farz ve sünnetleri konusunda fâkihlerin farklı sonuçlara varmasını kaçınılmaz kılmıştır. Böyle olunca ibâdetlerin ifâsı, bir Mezhebin belirlediği farz çizgisinin altına düşmediği müddetçe kişiyi prensip olarak sorumluluktan kurtarırsa da, madem ki ibâdetler ALLAH’ın rızâsını kazanmak, ona kulluğumuzu ve bağlılığımızı en iyi şekilde arzetmek için yapılır, o halde ibâdetlerin mümkün olduğu ölçüde bütün farz, sünnet ve âdâbıyla yapılması gerekir. Gusle besmele ve niyet ile başlamak, öncelikle elleri ve avret yerini yıkamak, bedenin herhangi bir yerinde kir ve pislik varsa onu gidermek, sonra namaz abdesti gibi abdest almak, fakat su birikintisi varsa ayakların yıkanmasını sona bırakmak, abdestten sonra önce üç defa başa, sonra sağ, sonra sol omuza su dökmek, sonra diğer uzuvları yıkamak, her defasında bedeni iyi ovuşturmak, her âzayı üçer defa yıkamak, suyun kullanımında aşırı davranmamak, avret yerlerini örterek yıkanmak, gusül esnasında konuşmamak, gusülden sonra çabucak giyinmek guslün belli başlı sünnet ve âdâbındandır. Abdestin âdâbı sayılan diğer güzel davranışlar gusül için de geçerlidir. Müslümanın kaplıca, yüzme havuzu, hamam gibi umuma açık yerlerde yıkanırken avret yerlerini örtmede titizlik göstermesi, başkasının açılan avret yerlerinden gözünü sakındırması, ayrıca bu yerlerde sağlık ve temizlik kurallarına da âzami ölçüde uyması gerekir. Peygamber aleyhisselâm hamama bir örtü ile girilmesini emretmiş, avret yerlerini açarak veyâ çıplak yıkanan kimselere meleklerin lânet edeceğini haber vermiştir.. (Ebû Dâvûd, “Hammâm”, 2-3; Nesâî, “Gusl”, 2).

İslâm bilginlerinden hamama gitmeyi doğru bulmayanlar da dönemlerinde hamamlardaki açıklık ve hayasızlıktan şikâyetçi oldukları için bir bakıma tepkisel davranıp karşı tedbir almaya çalışmışlardır. Hadislerde ve fıkıh kitablarında bu konuda dile getirilen kaygı ve sakıncalar, o dönemde insanların örtünmeye ve edebe dikkat etmeksizin fütursuzca soyunup yıkandığı hamamların komşu ülke ve bölgelerde yaygın olması, aynı âdetin müslümanlar arasında da yayılma istidadı göstermesi sebebiyledir. Bu tehlike ve sakıncanın bulunmadığı dönemlerde hamamlar ve umumi temizlik mahalleri İslâm'ın temizliğe verdiği önemîn bir yansıması olarak İslâm toplumunda giderek yaygınlaşmış, neticede bu eserler İslâm medeniyet ve mimarisinin ayrılmaz bir parçası olmuştur..
Kullanıcı avatarı
ahmet
Aktif Üye
Aktif Üye
Mesajlar: 195
Kayıt: 26 Şub 2007, 02:00

Re: İSLÂM DİNi İLMİHÂLİ

Mesaj gönderen ahmet »

Resim

V. TEYEMMÜM.:

Sözlükte “bir işe yönelmek, bir şeyi kastetmek” anlamına gelen teyemmüm dinî literatürde, suyu temîn etme veyâ kullanma imkânının bulunmadığı durumlarda hadesi yani büyük ve küçük hükmî kirliliği gidermek maksadıyla, temiz toprak veyâ yer kabuğundan sayılan bir maddeye sürülen ellerle yüzü ve iki kolu meshetmekten ibâret hükmî temizlik demektir. Abdest ve gusül normal durumlarda su ile yapılan ve maddî temizlenme özelliği de taşıyan hükmî bir temizlik iken teyemmüm istisnaî hallerde başvurulan, abdest ve gusül yerine geçen (bedel) sembolik bir işlemdir. İslâm'ın mükellefler için böyle bir imkânı getirmiş olması, hem namaz başta olmak üzere ibâdetlerin ifâsına büyük önem vermiş bulunmasının hem de kolaylığı ilke edinmiş olmasının sonucudur. Kur’ÂN'da teyemmüm imkânıyla ilgili olarak şöyle buyurulur.: “Eğer hasta olur veyâ yolculukta bulunursanız, yahut biriniz ayak yolundan gelirse, yahut kadınlarla temâsta bulunur da su bulamazsanız, temiz toprakla teyemmüm edin. Onunla yüzlerinize ve kollarınıza meshedin” (Mâide 5/6). Peygamber aleyhisselâm da hicretin 5. yılında nâzil olan bu hükmü tatbikî olarak göstermiş ve açıklamış; teyemmümün cevazı ve mâhiyeti hakkında, ayrıntıyla ilgili görüş farklılıkları hariç tutulursa, fâkihler arasında kayda değer bir ihtilâf olmamıştır.


يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلاةِ فاغْسِلُواْ وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُواْ بِرُؤُوسِكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ إِلَى الْكَعْبَينِ وَإِن كُنتُمْ جُنُبًا فَاطَّهَّرُواْ وَإِن كُنتُم مَّرْضَى أَوْ عَلَى سَفَرٍ أَوْ جَاء أَحَدٌ مَّنكُم مِّنَ الْغَائِطِ أَوْ لاَمَسْتُمُ النِّسَاء فَلَمْ تَجِدُواْ مَاء فَتَيَمَّمُواْ صَعِيدًا طَيِّبًا فَامْسَحُواْ بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُم مِّنْهُ مَا يُرِيدُ اللّهُ لِيَجْعَلَ عَلَيْكُم مِّنْ حَرَجٍ وَلَكِن يُرِيدُ لِيُطَهَّرَكُمْ وَلِيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Resim---“Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinize ve dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın ve başlarınıza meshedin ve ayaklarınızı da topuklarınıza kadar yıkayın. Eğer cünüb iseniz o taktirde iyice yıkanıp temizlenin (boy abdesti alın). Eğer hasta veya yolcu iseniz veya biriniz tuvaletten gelmişse veya kadınlara dokunmuş (temas etmiş) ise, eğer su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa teyemmüm edin. Ve de ondan yüzlerinize ve ellerinize mesh edin, (sürün). ALLAH size güçlük çıkarmak istemez, sizi temizlemek ve sizin üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister. Umulur ki böylece siz şükredersiniz.” (Mâide 5/6)

A-) TEYEMMÜMÜN SEBEBLERİ.:

Teyemmüm abdest ve gusül yerine geçen bir bedel ve istisnaî hüküm olup ancak belli bir mâzeretin bulunması halinde yapılabilir. Bu mâzeretler de iki grupta toplanabilir.:
1-) Abdest veyâ gusle yetecek miktarda suyun bulunmaması.
2-) Suyu kullanmayı engelleyen fiilî bir durumun veyâ suyu kullanmamak için dinen geçerli bir mâzeretin/engelin bulunması.
Abdest ve gusle yetecek suyun hiç bulunmaması, yürüyerek veyâ vasıtayla kolayca gidilip gelinebilecek bir mesafeden daha uzakta olması, su yolunda bir tehlikenin varlığı, parayla su satın alma imkânının olmayışı veyâ fiyatının rayiç bedelin çok üstünde olması, suyu kullanmanın sağlık açısından tehlikeli oluşu, suyu elde etme araç ve gerecinin bulunmayışı, havanın veyâ suyun aşırı derecede soğuk olması gibi durumlar da yukarıdaki iki mâzeret halinin sık rastlanılan örnekleri olarak sayılabilir. Bu konuda mükellef kendi karar vermeli, haklı ve geçerli bir mâzeretinin bulunduğuna kanaat getirdiğinde dinin bu ruhsatından yararlanmalıdır.

B-) TEYEMMÜMÜN YAPILIŞI.:

Teyemmüm, hükmî temizlenme niyetiyle temiz toprağa sürülen el ayasıyla yüzü ve kolları dirseklerle birlikte meshetmekten ibârettir. Bu sebeple teyemmümün niyet, yüzü meshetmek, kolları dirseklerle birlikte meshetmek şeklinde üç farzı vardır. Diğer bir anlatımla teyemmüm bu üç fiilden oluşur. Teyemmüme başlarken besmele çekmek, sıraya riâyet etmek yani önce yüzü sonra kolları meshetmek, bunları yaparken ara vermemek, elleri toprağa vurduğunda ileri geri hareket ettirmek ve toprağın parmak aralarına girmesini sağlamak, ellerini topraktan kaldırınca parmaklardaki toz ve toprakları silkelemek teyemmümün sünnet ve âdâbı olarak sayılır. Temiz, kuru ve tozlu toprakla teyemmüm edilebileceği gibi taş, kum, çakıl, tuğla, kiremit gibi maddelerle de yapılabilir. İki elin iç yüzü, yüzün meshi ve kolların meshi için ayrı ayrı toprağa sürülür. Birincide iki elin içiyle yüzün tamamı, ikincisinde sol elin içi ile sağ el ve kol, sağ elin içi ile sol el ve kol dirseklerle birlikte tamamen meshedilir. Yüzün ve kolların ekserisini meshetmeyi yeterli gören fâkihler de vardır. Namaz vakti girmeden teyemmüm edilmesi câizdir. Su bulunmadığı, mâzeret hali kalkmadığı sûrece bir kimse yaptığı teyemmümle dilediği kadar farz ve nâfile namaz kılabilir. Bu Hanefî Mezhebinin görüşüdür. Hanefî Mezhebi dışındaki üç mezhebe göre, teyemmümün geçerli olabilmesi için namaz vaktinin girmiş olması gerekir ve bir teyemmümle birden fazla farz namaz kılınamaz. Ancak Hanbelîler birden fazla kazâ namazı kılınabileceği görüşündedir.

C-) TEYEMMÜMÜ BOZAN DURUMLAR.:

1-) Abdesti bozan ve guslü gerektiren durumlar teyemmümü de bozar. Çünkü teyemmüm bu ikisinden bedeldir. Cünüb olan kimse teyemmüm yaptıktan sonra abdesti bozan bir durum meydana gelse, yalnız abdesti bozulmuş olur, cünüblük hali geri gelmez.
2-) Hastalık, tehlike, şiddetli soğuk, suyu elde edecek araç ve gerecin yokluğu gibi teyemmümü mubah hale getiren bir mâzeret sebebiyle teyemmüm yapılmış da bu mâzeret hali ortadan kalkmışsa, teyemmüm bozulmuş olur.
3-) Yaptığı teyemmümle namaz kılan kimse namaz esnasında suyu görürse veyâ su bulunursa, teyemmümü bozulmuş olur. Namazı teyemmümle kıldıktan sonra su bulunursa vakit çıkmamış bile olsa kılınan bu namazın iâdesi gerekmez. Şâfiîler bu durumda iâdeyi gerekli görür. Namaz vakti çıktıktan sonra ise iâdenin gerekmediğinde görüş birliği vardır..


VI. KADINLARA MAHSUS HALLER.:

Kadınların fizyolojik yapılarından kaynaklanan özel durumlar, temizlenme başta olmak üzere fıkhın çeşitli alanlarını ilgilendiren ayrı hükümlerin sevkedilmesini gerekli kılmıştır. Bu fıkhî hükümlerin bilinmesi mükellefleri yakından veyâ şahsen alâkadar ettiğinden, ilmihâl bilgileri arasında yer alır. İlmihal dilinde, kadınlara mahsus haller denince hayız, nifâs ve istihâze terimleriyle ifâde edilen üç durum kastedilir. Yetişkin bir kadının cinsel organından üç türlü kan gelir.:
Birincisi.: Yaratılışları gereği belirli yaşlar arasında ve belirli periyotlarla gelen hayız kanıdır.
İkincisi.: Doğumdan sonra belirli bir sûre gelen nifâs (loğusalık) kanıdır.
Üçüncüsü ise.: Bu ikisi dışında kalan ve genelde bir hastalıktan kaynaklanan istihâze (özür) kanıdır.
Bu üç durum, temizlik, namaz, oruç, Kur’ÂN okuma, hac, cinsî münâsebet, boşanma gibi birçok hükümle irtibatlı olduğundan fıkıh kitablarında önemle ele alınır ve ayrıntılı biçimde incelenir. Kadınlar hakkında ibâdet temizliği ve ibâdetlere ilişkin bazı özel düzenlemelerin bulunması, bu cinsin ayrıcalıklı, muaf veyâ ikinci derecede kabul edilmesi anlamında olmayıp bunlar cinsin fıtrî ve fizyolojik özellikleri göz önünde bulundurularak konmuş hükümlerdir. Hayız, nifâs ve istihâze durumlarıyla ilgili özel hükümler, bu durumdaki kadınlar için getirilen muafiyet veyâ yükümlülükler de böyledir..

A-) HAYIZ.:

Fıkıh ilminde hayız, ergenlik çağına giren sağlıklı kadının rahminden düzenli aralıklarla akan kanı ifâde eder. Kadınlarda ergenlikten menopoza kadar görülen bu fizyolojik olaya da hayız hali (mensturasyon, regl), âdet görme, âdet kanaması, aybaşı hali gibi isimler verilir. Hayız hali, kadında döl yatağının (rahim) iç yüzünü kaplayan zarın, yumurtanın döllenmeyip ölmesi ve hormon salgısının kesilmesi üzerine parçalanarak kanla birlikte dışarı atılmasından ibârettir. Hayız kanının kesilmesiyle kadının temizlik dönemi başlar. İki hayız kanı arasındaki sûreye de temizlik süresi denilir. Döllenme meydana geldiğinde ise yumurta rahmin iç zarına tutunarak gelişmeye başlar ve âdet kanaması kesilir. Hamile kadının âdet görmemesi bu sebepledir. Tarih boyunca âdet kanaması birçok toplumda çok ters yorumlanmış, çeşitli kültürlerin ve yanlış inanışların etkisiyle âdet gören kadın toplumdan ve beşerî ilişkilerden dışlanmıştır. İslâm Dini bu yanlışlıkları düzeltmiş, hayız gören kadını günlük hayattan, özel ve sosyal ilişkilerden uzak tutmamış, âdet kanamasının fıtrî ve tabiî bir hadise olduğunu belirtmiş, kadını ruhen ve bedenen rahatsız eden bu özel durumda ona karşı gâyet normal davranılmasını, bu durumun onun günlük yaşantısını ve beşerî ilişkilerini etkilememesini istemiştir. İlk âdet kanaması genç kızlarda şok etkisi yapabilir, bazan hayat boyu sûrecek bir gerginliğe ve huzursuzluğa sebep olabilir. Bu konuda âilelere önemli bir görev düşmekte, bunun fizyolojik bir olay olduğu, kadınlık ve annelik sorumluluğunun başlangıcı sayılması gerektiği, bazı dinî muafiyet ve yükümlülükler getirdiği anlatılmalıdır. Konunun ilmihâl kitablarında öncelikle ele alınmakta olmasının bir sebebi de bu eğitim ve bilgilendirmeye yardımcı olmaktır.
Hayız hali, İslâm Dininde bazı ibâdetlerin yapılmasına engel olan hükmî kirlilik (hades) olarak nitelendirilmiş ve bununla ilgili bazı f ıkhî hükümler konmuştur. Kur’ÂN'da, hayızın bir nevi sıkıntı ve rahatsızlık hali olduğu, bu dönemde kadınlarla cinsî münâsebetten uzak durulması gerektiği.:


وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الْمَحِيضِ قُلْ هُوَ أَذًى فَاعْتَزِلُواْ النِّسَاء فِي الْمَحِيضِ وَلاَ تَقْرَبُوهُنَّ حَتَّىَ يَطْهُرْنَ فَإِذَا تَطَهَّرْنَ فَأْتُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ أَمَرَكُمُ اللّهُ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ
Resim---“Sana hayz halinden (kadınların belirli günlerinden) soruyorlar. De ki.: “O bir ezâdır. Bu yüzden hayz zamanında (belirli günlerinde) kadınlardan (cinsel olarak) uzak durun ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri zaman ise artık ALLAH'ın emrettiği yerden onlarla biraraya gelin. Muhakkak ki ALLAH, tevvâbin olanları (tövbe edenleri) sever ve temizlenenleri sever." (Bakara 2/222)

Boşanmış kadınların üç hayız/temizlik sûresi iddet bekleyeceği.:

وَالْمُطَلَّقَاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِأَنفُسِهِنَّ ثَلاَثَةَ قُرُوَءٍ وَلاَ يَحِلُّ لَهُنَّ أَن يَكْتُمْنَ مَا خَلَقَ اللّهُ فِي أَرْحَامِهِنَّ إِن كُنَّ يُؤْمِنَّ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَبُعُولَتُهُنَّ أَحَقُّ بِرَدِّهِنَّ فِي ذَلِكَ إِنْ أَرَادُواْ إِصْلاَحًا وَلَهُنَّ مِثْلُ الَّذِي عَلَيْهِنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌ وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكُيمٌ
Resim---“Boşanmış kadınlar üç kur (üç ay hali müddeti) kendi kendilerine beklerler (hamile olup olmadıklarına bakarlar). Eğer ALLAH'a ve yevm'il âhire îmân ediyorlarsa, rahimlerinde ALLAH'ın yaratmış olduğu şeyi gizlemeleri onlar için helâl olmaz. Şâyet onların kocaları barışmak (arayı düzeltmek) isterlerse, bu (bekleme süresi) içinde onlara tekrar geri dönmeye (başkasından) daha çok hak sahibidirler. Erkeklerin, kadınları üzerinde (hakları) olduğu gibi, kadınların da erkekleri üzerinde maruf (hakları) vardır. Erkeklerin, kadınların üzerindeki (hakkı) bir derece daha üstündür. Ve ALLAH, AZÎZ'dir, HAKÎM'dir.” (Bakara 2/228)

Hayızdan kesilen veyâ henüz hayız görmeyen kadınların iddetinin ise üç ay olduğu belirtilir.:


وَاللَّائِي يَئِسْنَ مِنَ الْمَحِيضِ مِن نِّسَائِكُمْ إِنِ ارْتَبْتُمْ فَعِدَّتُهُنَّ ثَلَاثَةُ أَشْهُرٍ وَاللَّائِي لَمْ يَحِضْنَ وَأُوْلَاتُ الْأَحْمَالِ أَجَلُهُنَّ أَن يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ وَمَن يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَل لَّهُ مِنْ أَمْرِهِ يُسْرًا
Resim---“Ve eğer hayzdan (adetten) kesilmiş olan kadınlarınızdan şüphe ederseniz, o taktirde onların iddeti (müddeti) 3 aydır ve henüz hayz (adet) olmamış kadınların da (iddeti 3 ay). Yüklü olan (hamile) kadınların müddetleri ise yüklerini bırakıncaya (doğum yapana) kadardır. Ve kim ALLAH'a karşı takva sahibi olursa, (ALLAH) işinde ona kolaylık sağlar.” (Talâk 65/4)

Hadis kitablarında hayızın tanımı ve mâhiyeti, hayız süresinin alt ve üst sınırı, hayız gören kadının dinî muafiyet ve yükümlülükleri, onlarla âilevî, beşerî ve sosyal ilişkiler konusunda gerek Peygamber aleyhisselâm’ın gerekse hanımlarının önemli ve ayrıntılı açıklamaları yer alır. Bu açıklamalar daha sonraki dönemlerde oluşan fıkhî bilgi ve hükümlerin de ana malzemesini teşkil etmiştir.

a-) Hayız Sûresi.:
Gerek başlangıç ve bitiş yaşları gerekse asgari ve âzami süresi bakımından hayız, fizikî bünye, kalıtım, çevre ve iklim şartlarına bağlı olarak kadından kadına önemli değişiklikler gösterebilir. Bununla birlikte fâkihler, birçok dinî ve hukukî hükmü yakından etkilediği için bu süreleri belirleme yönünde bazı tesbitlerde bulunmuşlardır. Fıkıh bilginlerinin çoğunluğuna göre kadınlar 9 yaşlarından i’tibâren âdet görmeye başlar ve yaklaşık 50-55 yaşlarına geldiklerinde âdetten kesilirler. Bu rakamlar fâkihlerin tecrübe birikimlerine göre verilmiş süreler olup bu konuda fiilî âdet görmenin başlaması ve sona ermesi esastır. Âdet kanamasının en az ve en çok süresi konusunda ileri sürülen rakamlar da böyle olup mükelleflere pratik bilgi ve çözüm vermeyi amaçlamaktadır. Tıp ilminin önemli bir gelişme kaydettiği günümüzde kadının âdet çağı ve dönemiyle ilgili bilgiler konunun uzmanlarından öğrenilerek dinî hükümlerin buna dayandırılması gerekir. Bugünkü tıbbî bilgiler âdet kanamasının 11-13 yaşlarda başlayıp 45-50 yaşlarında sona erdiğini, âdet süresinin de 3-6 gün civarında olduğunu ifâde etmektedir. Bununla birlikte fizikî bünye, psikolojik durum ve çevre şartlarına bağlı olarak kadınların âdet çağı ve süresi farklılık taşıyabilmektedir. Hanefî Mezhebine göre âdetin en az süresi 3, en uzun süresi 10 gündür. İki âdet arasında kalan en az temizlik süresi de 15 gündür.

b-) Dinî Hükümler.:
Hayız, bir nevi abdestsizlik ve cünüblük hali, yani hükmî kirlilik (hades) veyâ mâzeret kabul edilir. Hayızlı kadının namaz kılmasının ve oruç tutmasının câiz ve sahih olmadığında, yani hayzın bu iki ibâdetin ifâsına engel bir mâzeret sayıldığında fâkihler görüş birliğindedir. Hayız süresince terkedilen namazların kazâ edilmesinin gerekmediği, oruçların ise temizlendikten sonra tutulacağı hususlarında da görüş birliği vardır. Bu konuda Peygamber aleyhisselâm’ın bilgi ve onayı dahilinde cereyan eden uygulamalar esas alınmıştır.. (Buhârî, “Hayız”, 20; Müslim, “Hayız”, 69; Ebû Dâvûd, “Tahâret”, 105).
Hayızlı bir kadın hac ibâdetini edâ ederken Kâbe'yi tavaf hariç hacla ilgili bütün işlemleri ve ibâdetleri (menâsik) yapabilir. Haccın rüknü olan ziyâret (ifâza) tavafını yapmak üzere temizleninceye kadar Mekke'de bekler. Hanefîler'e göre hayızlı olarak tavaf yapılması geçerli olmakla birlikte cezâ kurbanı kesilmesi gerekir. Hayızlı kadının Kur’ÂN okuması ve Mushaf'ı eline alması, mescide girip orada kalması, Hanefîler de dahil fâkihlerin çoğunluğuna göre câiz değildir. Bu konuda hayızlı kadın cünüb kimse gibidir. İhtiyaç halinde mescide girebilirler, duâ ve zikir niyetiyle duâ âyetlerini, Fâtiha, İhlâs gibi sûreleri besmeleyi, kelime-i tevhid ve şehâdeti okuyabilirler. Mâlikî Fâkihleri ise, bazı sahâbe ve tâbiîn âlimlerinden rivâyet edilen görüşlerin desteğiyle, kadının hayız süresi içinde Kur’ÂN okuyabileceğini, fakat hayız kanı kesildiği andan i’tibâren gusledip temizleninceye kadar cünüb hükmünde olup Kur’ÂN okuyamayacağını belirtmişlerdir. İbn Hazm bu şartı da aramaz. Mâlikîler ve İbn Hazm dahil bir grup İslâm bilgini, cünüblük halinin iradî, hayızın ise gayri iradî oluşundan hareketle hayızlı kadın lehine bir ayırım yapmayı gerekli görmüş, özellikle Mâlikîler kadınların Kur’ÂN öğretimi ve öğrenimi için böyle bir ruhsata ihtiyacı bulunduğu noktasından hareket etmişlerdir. Hayızlı kadının hayız sebebiyle ibâdet edememesi, Kur’ÂN okuyamaması dinin kendisine tanıdığı bir muafiyettir. Bu ibâdetleri yapamadığı için dinî bir sıkıntı, eksiklik ve sorumluluk duyması yersizdir. İbâdetlerde sayı ve süreden ziyâde niyet ve fikrî-ruhî yoğunluk önemlidir. Fakat Kur’ÂN öğretimi ve öğrenimi ile meşgul olan kadınlar, hatta mâzeret beyan etmesinin kendisini zor durumda bırakacağı bir ortamda bulunan kadınlar yukarıdaki ruhsattan yararlanarak hayızlı oldukları halde Mushaf'ı ellerine alıp, Kur’ÂN okuyup dinleyebilirler. Hayızlı kadınla cinsel ilişkide bulunmak, âyetin de açık ifâdesi gereği (Bakara 2/222) haramdır. Böyle bir ilişkide bulunan kimsenin bu günahından tövbe ve istiğfar etmesi gerektiği gibi belli bir miktar (ilk günlerdeki ilişki için 4,25 gr., son günlerdeki için bunun yarısı miktarda altın) sadaka vermesi de gerekli görülür. Hayızlı kadının göbekle diz kapağı arasından cinsel amaçla yararlanma da câiz görülmez. Bunun dışındaki yerler ve fiiller içinse herhangi bir sınırlama getirilmemiştir. Hayız kanı kesilen kadın gusletmedikçe cinsel ilişkide bulunamaz. Ancak Hanefîler hayız kanının alışılmış, belirli âdet süresinin sonunda kesilmesinden i’tibâren bir namaz vakti geçtikten sonra gusül yapılmasa da cinsel ilişkinin câiz olduğu görüşündedir. Hayızlı kadınla cinsel ilişkinin dinen yasaklanması kadının beden ve ruh sağlığı açısından da son derece gerekli bir tedbirdir. Bu dönem, kadınların her türlü ruhî gerilime, mikrop ve hastalık kapmaya açık oldukları bir dönemdir. Hayız süresi sona eren kadının ibâdetleri edâ edebilmesi için gusletmesi gerekir. Kadınların hayız dönemlerinde bedenen ve ruhen hassasiyet kazandıkları, onlara karşı çevresindekilerin daha anlayışlı davranması gerektiği açıktır. Kadınlar da âdet dönemlerinde beden temizliğine ve sağlık kurallarına daha çok önem vermeli ve uymalı, mümkünse sık sık banyo yapmalı, etrafındaki insanları rahatsız etmemek için gerekli tedbirleri almalıdır.

B-) NİFAS.:

Fıkıh dilinde nifâs yani loğusalık, doğumdan hemen sonra kadının cinsel organından gelen kan veyâ bu şekilde kan gelmesinin sebep olduğu hükmî kirlilik (hades) halinin adıdır. Böyle kadına da loğusa (nüfesâ) ta’bir edilir. Nifâs, fizyolojik ve tıbbî bir olay olduğundan nifâsının en kısa ve en uzun süresinin belirlenmesi konusunda yine tıp bilim dalının ve uzmanlarının görüşü esastır. Fâkihler bu konuda bir süre telaffuz etmekte hayli çekimser davranmışlardır. Ancak doğum yapan kadının ne zaman ibâdetleri ifâ etmeye başlayabileceğine açıklık getirme maksadıyla nifâs kanı için âzami süre koymanın ve bu süreden sonra akan kanın hastalık (istihâze, özür) kanı sayılmasının yararlı olacağını düşünmüşlerdir. Onların bu belirlemesi esasen toplumlarının kültür ve tecrübe birikimlerini yansıtmaktadır. Hanefî ve Hanbelîler nifâsın en uzun süresinin 40, Mâlikî ve Şafiîler ise 60 gün olduğu görüşündedir. Bu süreler tamamlanmadan da nifâs kanı kesilebilir. O zaman fiilî durum esas alınır ve kanın kesilmesiyle nifâs hali dinen sona ermiş sayılır. Nifâs için âzami süre belirlemesi, nifâs kanına hastalık kanının eklenmesi halinde önem taşır ve böyle bir belirleme kadının dinî mükellefiyetlerine açıklık getirmeyi sağlar. Bu süreden sonra gelen kan nifâs kanı değil hastalık kanı sayılacağından, bu durumdaki kadının boy abdesti alarak nifâs halinden çıkması ve özürlü kimselere tanınan ruhsatı ve öngörülen hükmî temizlenme usulünü kullanarak ibâdetlerine başlaması gerekir. Normal doğumla veyâ el, ayak gibi uzuvları belirmiş olan bir çocuğun düşmesiyle nifâs hali meydana gelir. Daha önceki dönemdeki düşükler için nifâs hükümleri uygulanmaz. Nifâsın âzami süresi içinde fâsılalı olarak görülen temizlik de nifâstan sayılır. Kadınların hayız hali ile ilgili dinî hükümler nifâs için de geçerlidir. Nifâs halinde kadınlara ibâdetler konusunda muafiyet tanınır. Namaz kılamaz, oruç tutamaz, Mushaf'ı eline alamaz, Kur’ÂN okuyamaz, mescide giremez, Kâbe'yi tavaf edemez, cinsel ilişkide bulunamaz. Bu sürede terkettiği namazları kazâ etmez, fakat tutamadığı farz ve vâcib oruçları sonradan kazâ eder. Loğusalık dönemîndeki cinsel ilişki dinen haram olduğu gibi kadının beden ve ruh sağlığı açısından da son derece zararlıdır. Hayız hali için söz konusu edilen ruhsatlar nifâs için de geçerlidir. Nifâs hali sona eren kadının gusletmesi gerekir. Gusletmedikçe belirtilen ibâdetleri edâ edemez. Cinsel ilişkinin helâl olabilmesi için nifâs kanı kesildikten sonra kadının gusletmesi veyâ (Hanefîler'e göre) bir namaz vakti kadar sürenin geçmesi gerekir..

C-) İSTİHÂZE.:

Rahim içi damarlardan hayız ve nifâs hali dışında ve bir hastalık veyâ yapısal bozukluk sebebiyle gelen kana istihâze (özür kanı) denilir. Diğer bir ifâdeyle istihâze, kadının âdet ve loğusalık dışındaki kanamalarının genel adıdır. Fâkihlerin, hayız ve nifâsın âzami sürelerini belirleme çabalarının bir amacı da hayız ve nifâs kanı ile istihâze kanını birbirinden ayırt etme konusunda kadınlara genel ve pratik bir ölçü vermektir. Bu konuda her bir kadının kendi tecrübe ve kanaatinin de önemli olduğunu, nihaî olarak da tıp biliminin tesbitlerinin ölçü alınması gerektiğini belirtmek gerekir. İstihâze kanı, dinmeyen burun kanaması, tutulamayan idrar veyâ bir yaradan sürekli kan akması gibi sadece abdesti bozan bir özür (mâzeret) halidir. Bu durumdaki kadın gerekli maddî-bedenî temizliği yapar, tedbirleri alır ve özürlü kimselere tanınan ruhsat ve muafiyetleri kullanarak her bir namaz vakti için ayrı ayrı abdest alıp ibâdetlerini edâ eder. Alınan bu abdestle o vakit içindeki bütün farz, vâcib ve nâfile, edâ ve kazâ namazları kılabilir. Şâfiî ve Mâlikîler'e göre her bir farz namaz için ayrıca abdest almak gerekir..
Kullanıcı avatarı
ahmet
Aktif Üye
Aktif Üye
Mesajlar: 195
Kayıt: 26 Şub 2007, 02:00

Re: İSLÂM DİNi İLMİHÂLİ

Mesaj gönderen ahmet »

Resim

ALTINCI BÖLÜM.:

SALÂt=NAMAZ.:

I. =>GENEL OLARAK İBÂDETLERİN AMACI.:

İbâdet, ALLAH’a gönülden isteyerek yönelmek, tapmak, boyun eğmek ve itaat etmek demektir. Türkçemizde kullanılan kulluk etmek deyimi de aynı anlamı karşılamaktadır. İbâdet, yaratıcı kudret karşısında boyun bükmenin zirvesi ve O'na olan sevginin sonucu ve göstergesi olarak değerlendirilmiş ve sırf ALLAH için, ALLAH’ın rızâsı için yapılması ve sadece ALLAH’a tahsis edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Gerçekten de yaratan, yaşatan ve öldüren ALLAH’tan başka, ibâdete lâyık olan bir varlık yoktur. Hesab gününde muhatab olunacak olan.: “Neye taptınız?” ve.: “Ne için ibâdet ettiniz?” sorusunu insan daima hatırında tutmalı ve bu dünyâda iken “ALLAH’a tapıyorum ve ibâdeti ALLAH için yapıyorum.” diyebilmeli, bunu gönlünde hissedebilmelidir. Esasen din duygusu gibi, belki de onun doğal bir gereği olarak ibâdet ihtiyacı da fıtrî ve doğaldır. İnsanlık tarihi boyunca çeşitli dinler, insanın bu doğal duygu ve ihtiyacını gerçekleştireceği değişik biçim ve şekiller öngörmüşlerdir. Bu ibâdet formları, dinin ritüelini yani ibâdet ve âyin merasimlerini oluşturur. Dinlerin öngördüğü ibâdet biçimleri, zâten doğal olarak insanın yapısında var olan ibâdet duygu ve ihtiyacının belli form ve biçimlere kanalize edilmesi ve o yolla sergilenmesi şeklinde anlaşılınca; ibâdetin esasen dinin bir emri olmasından önce, fıtratın gereği olduğu, dolayısıyla da mesele dinler açısından ele alındığında ibâdet şekillerinin önem kazandığı söylenebilir..

Kur’ÂN'da ibâdete ilişkin emirler, şekil ve biçim olarak ibâdete yönelik olmayıp, büyük ölçüde ibâdetin mâhiyetine, ibâdetin kime yapılacağına ve nasıl yapılacağına yöneliktir. Peygamber aleyhisselâm de söz ve fiilleriyle, Kur’ÂN-ı Kerîm'de adı geçen ve ana çatısı oluşturulan ibâdetlerin ayrıntılı biçimlemesini yapmıştır.
Doğallığı ve fıtrî oluşu noktasından bakıldığında, ibâdet için ferdin ihtiyacı ve eğitimi dışında bir amaç aramaya gerek bulunmamakla beraber, bireysel ve toplumsal motivasyon sağlamak, bireye moral dayanıklılık kazandırmak ve bazı sosyal yararlar elde etmek gayesiyle ona birtakım hikmetler ve faydalar atfedilebilir..

İbâdetlerin sırf ALLAH’ın emri olduğu için yerine getirilmesi gerektiği ve emir varken de hikmet aramaya gerek bulunmadığı düşüncesinde olan ve bu sebeple de ibâdet için bir amaç ve yarar aramaya gerek olmadığını söyleyen bilginler bulunmakla birlikte, bilginlerin çoğu, insanlar tarafından bilinsin bilinmesin her emrin mutlaka bir hikmet ve maslahatı bulunacağını söylemişlerdir. Bu bakımdan emre muhatab olan kişinin, o emri yerine getirirken ondaki maslahat ve yararları, ne gibi amaçlar gözetilmiş olabileceğini düşünmesi ve ondaki hikmetleri anlamaya çalışması insanı farklı bir şuura ve farklı bir boyuta taşıyabilir.
İbâdetin amacı üzerinde düşünürken onu bir tek boyuta indirgemek uygun değildir. Bu hem ibâdetin mâhiyeti hem de bu ibâdeti yerine getirenlerin bulundukları mertebe ve seviye bakımından doğru değildir. Çünkü bir seviyedeki insan için ibâdetin amacının, sadece imtihan ve deneme olması uygunken, başka bir seviye için ibâdetin amacı nefsin terbiye edilmesi ve disiplin altına alınması yoluyla insanın yükselmesi olabilmektedir. Belki daha üst bir seviye için ise ALLAH’a ibâdet, bütün bu amaçların üstünde ve ötesinde gönüller için üstün bir haz, bir zevk ve bir ni’met, ruhlar için bir vuslat; kısaca insanın mutluluğu olacaktır. Meselâ Peygamber aleyhisselâm’ın “Benim mutluluğum namazdadır” sözü, namazın önemînin yanısıra, Resûlullah’ın namaza atfettiği anlamı da göstermektedir. Çünkü ibâdeti en üst düzey duygu yoğunluğunda ifâ eden Peygamber aleyhisselâm için namaz, Yüce Yaratıcı’ ile bir buluşma ve O'nun huzurunda münâcât haline dönüşmektedir. İbâdetlere ilişkin hükümler, tabiatları icabı değişmeye pek açık olmadıkları için, öteden beri genel kabul gören ibâdet uygulamalarını: “Çağa uydurma ve kolaylaştırma” adıyla değiştirmeye çalışmak, fayda yerine zarar vermekte ve insanların dine bağlılıklarını ve samimiyetlerini zedelemekte ve sarsmaktadır. İbâdetler, her ne kadar bizzât amaç olmayıp öz i’tibâriyle yüksek amaçlara basamak niteliğinde ise de, dine bağlılığın ve bir anlamda dindârlığın dışa yansıyan bir göstergesi mesabesindedir. Bu bakımdan sosyoekonomik yönü bulunan zekât bir tarafa bırakılacak olursa namaz, oruç ve hac gibi ibâdetlerde biçim ve şekli ikinci plana iterek, on dört asırdır süzüle süzüle gelen genel kabulün dışına çıkmak birçok bakımdan sakıncalıdır..


II. =>NAMAZIN MÂHİYETİ ve ÖNEMİ.:

Kur’ÂN'da bizim Peygamberimiz'den önceki peygamberlerin namaz kılmakla emrolundukları değişik vesilelerle belirtilmektedir.: (bk. Bakara 2/83; Yûnus 10/87; Hûd 11/87; İbrâhim 14/37, 40; Meryem 19/30-31, 54-55; Tâhâ 20/14; Enbiyâ 21/72-73; Lokmân 31/17). Bundan anlaşıldığına göre namaz ibâdeti sadece MuhaMMed Ümmetine has olmayıp önceki dinlerde de bulunmaktaydı..

Siyer kitablarındaki mevcut bilgilere göre, ilk vahyin sonrasında Peygamber aleyhisselâm’a risâlet yüküne dayanmasını, sabretmesini öneren âyetler gelmiş ve bunu izleyen fetret dönemînden sonra namaz farz kılınmıştır. Namazın daha önceki dinlerde de emredilmiş olduğu hatırlanınca, namazın güçlüklere direnç göstermede bir fonksiyonu bulunduğu anlaşılmaktadır. Nitekim bir âyette.: “Ey inananlar sabır ve namaz (salât) ile yardım isteyin” (elBakara 2/153) buyurulmaktadır. Namaz farz kılınınca Cibrîl, Peygamber aleyhisselâm’a gelerek onu vadi tarafına götürmüş, orada fışkıran su ile önce Cibrîl sonra Peygamber aleyhisselâm abdest almış ve beraberce iki rek’at namaz kılmışlardır. Peygamber aleyhisselâm mutlu bir biçimde eve gelmiş, eşi Hatice'nin elinden tutarak oraya götürmüş ve aynı şekilde Hatice ile birlikte abdest alıp iki rek’at namaz kılmışlardır. Kimi bilginlere göre İsrâ Sûresindeki.: “Namazda yüksek sesle okuma” (İsrâ 17/110) âyeti, bu gizli namaz dönemiyle ilgilidir..

İslâm'ın başlangıç yıllarında namaz, sabah ve akşamleyin kılınan ikişer rek’attan ibâret iken, yaygın kabul gören görüşe göre, Mi’râc Olayı’ndan sonra beş vakit namaz farz kılınmıştır. “Kendi nefsinde bir yakarış ve ürperiş içinde ve pek yüksek olmayan bir sözle sabah ve akşam RABBini an; gafillerden olma” (A’râf 7/205) âyeti namazın başlangıçtaki durumuyla ilişkili görülmektedir. Yine yaygın kabule göre, Cibrîl'in Peygamber aleyhisselâm’a Kâbe'de, namazın vakitLerini göstermek üzere imamlık etmesi Mi’râc olayının ertesi günü olmuştur.
Her din, yaratıcı kudret karşısında boyun eğmek ve kudsal ile bağlantı kurmak temeli üzerine kurulur ve her dinde bunu sağlamak üzere öngörülen merasimler bulunur. İslâm Dininde Yüce Yaratıcı’ ALLAH’a yaklaşmanın yolu, ona yükselmenin basamağı ve bu bakımdan en parlak ve önemli ibâdet, namaz ibâdetidir. Bu özelliğinden dolayı namaz diğer bütün ibâdetlerin özü ve özeti sayılmıştır. Nitekim Peygamber aleyhisselâm bir hadislerinde.: “Namaz dinin direğidir” (Tirmizî, “Îman”, 8; Müsned, V, 231, 237; Aclûnî, Keşfü'l-hafâ, I, 31-32) buyurmuş, secdeyi de kulun ALLAH’a en yakın olduğu hal olarak nitelendirmiştir (Müslim, “Salât”, 215; Nesâî, “Mevâkît”, 35).

Kelime-i Şehâdetten sonra İslâm'ın en önemli rüknü olan namaz, günde beş ayrı zaman diliminde olmak üzere kadın ve erkek her müslüman için bir görevdir. Esasen namaz ibâdetinin hiçbir amaç ve hikmeti olmasa bile, diğer ibâdetlerde olduğu gibi, namaz ibâdetini sırf inanılan dinin bir gereği, Yüce Yaratıcı’nın bir emri olduğu için, hiç değilse bunun için yerine getirmelidir..

İbâdetler, akla aykırı olmamakla birlikte, yapı ve muhtevaları i’tibâriyle akıl yoluyla kavranabilir, açıklanabilir konular dışında yer alırlar. Fakat namazın, salt emredilmiş şekillerden ibâret anlamsız bir şey olmayıp amaç ve hikmetlerinin bulunduğuna işâret eden âyet ve hadisler bulunmaktadır.
Bir kere, “namaz” diye tercüme ettiğimiz “SaLât” kelimesi, Arapça'da.: “Duâ etmek, övmek, tâzim etmek.” gibi anlamlara gelmektedir. İlgili âyet ve hadislere göre namazın farz kılınmasındaki hikmetlerden biri de, namaz kılan kimsenin Cenâb-ı ALLAH’ın Kudret ve Kuvvetini, azâbını, rahmetini, hayal ve hâfızasına nakşederek nefsini tehzib etmesi ve bu sûretle kendisini her türlü fenâlıklardan, hatalardan, suçlardan alıkoymasıdır. ALLAH düşüncesi ve kalbi ALLAH’a bağlama, insanı her türlü fenâlıktan alıkoyar. Namaz da ALLAH’ı sürekli hatırlamanın en büyük vesilesidir. Nitekim âyette.: “Beni hatırlamak/anmak için namaz kıl” (Tâhâ 20/14) buyurulmaktadır. Namaz emrini, ALLAH TeÂLÂ'nın yeryüzüne melek aracılığıyla göndermeyip Mi’râc gecesi Peygamber aleyhisselâm’ın huzuruna çıktığında ona tebliğ etmesi de (Buhârî, “Salât”, 1; Müslim, “Îmân”, 263), bu ibâdetin müslümanın dinî ve ruhanî hayatı açısından önem ve anlamını göstermektedir. Bu sebeple de dinî literatürde namaz ibâdetinin bu yönünü, namazın kulun ALLAH’a ulaşması, kavuşması yolunda önemli bir araç olduğunu anlatmak için.: "Namaz mü’minin mi’râcıdır” buyurulmuş, ümmetin namazla ilgili ortak bilinç ve değerlendirmesi âdeta bu cümleyle özetlenmiştir. Namaz belli eylemler ve özel rükünler ile ALLAHu zü’L- CeLÂL’a kulluk etmektir. Namazın dış görünüşü birtakım şekiller ve zikirden ibâret ise de, içerisi ve gerçek mâhiyeti, Yüce Yaratıcı’ya münâcât etmek, O’nunla konuşmak, O’na yakınlaşmak ve O’nu müşahede etmektir. Bu özelliğinden dolayı, yani Yüce Yaratıcı ile teklifsiz, aracısız buluşma ve konuşma anlamına gelişinden dolayı, namaz ilâhî bir lutuf olarak kabul edilmiştir. Namazı terketmek, kılmamak büyük günahtır. Peygamberimiz, kıyamet gününde hesabı sorulacak ilk amelin namaz olacağını bildirmiştir. (Tirmizî, “Salât”, 188).
Namaz kılmak, Müslümanlığın dışa yansıyan temel göstergelerinden biri sayıldığı için İslâm bilginleri farziyetini inkâr etmeksizin namazı terkeden kimse için, mevcut bazı rivâyetleri de kendi anlayışlarına göre değerlendirerek, bazı müeyyideler öngörmüşlerdir. Gâyet tabiîdir ki namaz ve diğer ibâdetler ALLAH rızâsı için ve içten gelerek yapıldığında anlamını ve amacını gerçekleştirmiş olur. Bunun dışında birtakım zorlamalarla veyâ gösteriş için kılınan namazların bir değeri olmadığına göre, namazı terkedenler için fâkihlerin kendi zamanlarına göre öngördükleri müeyyideleri kamu düzeni ve genel ahlâk ilkesi açısından değerlendirmek gerekir. Esasen bu müeyyidelerin dayandırıldığı hadislerin büyük çoğunluğu, namazın terkedilmesinin müeyyidesini değil, İslâm Dininde namaz ibâdetinin önemini gösterme amacına yönelik bulunmaktadır. Kimsenin kimseyi zorla müslüman etme hak ve yetkisi bulunmadığına göre, bu dine mensub olanlar kendi özgür iradeleriyle bu dini seçmiş olacaklar ve bu dinde oldukça önemli bir yeri bulunan namaz ibâdetinden haberdâr olacak ve bunu zevkle yerine getireceklerdir. Namaz insanın maddî ve mânevî temizliğinin vasıtası olmaktadır. Çünkü namaz kılmak için gerekiyorsa gusül abdesti almak, normal durumlarda abdest almak sûretiyle bir nevi vücut temizliği yapılmış olduğu gibi, ayrıca elbisenin ve namaz kılınacak yerin de temizlenmesi gerektiği için bir üst baş temizliği yapılmış olur.
Daha da önemlisi namaz günahlardan arınmanın da bir yoludur. Namaz esas i’tibâriyle insanı günah işlemekten alıkoyar, günahtan uzaklaştırır. Nitekim bir âyette.: “Sana vahyedilen kitabı oku ve namaz kıl; çünkü namaz çirkin ve kötü işlerden alıkor. ALLAH’ı zikretmek en büyük şeydir. ALLAH yapıp ettiklerinizi bilir” (Ankebût 29/45) buyurulmaktadır.
Ayrıca namaz, işlenmiş hata ve günah kirlerinin giderilmesini de sağlar. Peygamberimiz günde beş vakit namazı, bir insanın kapısının önünden akıp giden bir ırmağa, namaz kılmayı da bu ırmakta her gün beş kere yıkanmaya benzetmiş ve şöyle demiştir.: “Ne dersiniz, birinizin kapısının önünden bir ırmak geçse ve o kimse orada günde beş kere yıkansa bedeninde hiç kir kalır mı?” Sahâbîler.: “Kalmaz, ey İlâh elçisi” deyince Peygamberimiz.: “İşte beş vakit namaz buna benzer. ALLAH namaz sâyesinde günahları siler.” buyurmuştur. (Buhârî, “Mevâkît”, 6; Müslim, “Mesâcid”, 282).
Aşağıda namazın biçimsel olarak sahih olmasının şartları üzerinde durulacaktır. Fakat asla hatırdan çıkarmamak gerekir ki, sayılacak olan şartlar, namazın sadece dış görünüşünü sağlam yapmaya yeterli olacağı gibi, namazın sayılacak olan sünnetleri ve âdâbı da onun dış görünüşünün süslenmesini ve güzel görünmesini sağlamaya yeterli olacaktır. Fakat bu şartları yerine getirmek, namazı ikame etmek, ayakta tutmak sayılmaz. Namazın özü, kalbin huşû’ ve huzur içinde olmasıdır. Kalbin huzur ve huşû’u yoksa kılınan namaz, bir heykeltraşın özene bezene ve tüm sanatkârlığını ortaya koyarak yaptığı bir insan heykelinden farklı olmayacaktır. ALLAH celle celâlihu bu noktayı şöyle belirtmektedir.: “Beni anmak için namaz kıl!” (Tâhâ 20/14). Bu âyetle namaz ALLAH’ı anmanın bir yolu olarak önerildiği gibi, aynı zamanda namazın ALLAH’ı anmaktan ibâret olduğu da vurgulanmaktadır. Çünkü ALLAH’ı anmak için namaza duran kişi, namaz boyunca RABBin huzurunda durduğundan gaflet ederek namaza hakkını vermemiş ise nasıl ALLAH’ı anmış sayılabilir?.
Devlet başkanıyla görüşmek, ondan bir şeyler taleb etmek isteyen kişi, bu imkânı bulup onun huzuruna çıktığında onunla görüşmek yerine, orada bulunan eşyâ ile ilgilense veyâ yanında getirdiği kitabı okusa veyâ bir şarkının veyâ şiirin sözlerini mırıldansa, o devlet başkanının muhtemel tepkisini bir tarafa bırakalım, buna görüşme denir mi, gelen kişi arzusunu iletmiş olur mu? Bu basit örneğin de gösterdiği gibi namaza duran kişi, ALLAH’ın huzurunda olduğunu bilmeli, bunu hissetmelidir. “Ne dediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın” (Nisâ 4/43) ifâdesi ne dediğinden haberi olmayan sarhoş kimselere yönelik olmakla birlikte namazda tam bir şuur ve huşû’un gerektiğini de anlatmaktadır. Yine Kur’ÂN'da, namaz kılarken gaflet ve ciddiyetsizlik içinde olanlar ağır bir üslûpla zemmedilir (Mâûn 107/4-5). ALLAH insanların kalıplarına değil kalblerine bakar. Fâkihler, zâhire göre hüküm verdikleri ve görünür şartların düzgün şekilde yerine getirilmesiyle ilgilendikleri için namazın şartlarından bahsederken namazda huşû’ ve huzuru, namazın olmazsa olmaz şartları arasında saymamışlar, sadece bu yönde öneri ve uyarıda bulunmakla yetinmişlerdir. Çünkü ihlâs, kalb huzuru ve huşû’, kalbin ameli olup gizli, bâtınî bir durumdur. Namazın bâtınî-derunî şart ve gayelerinin gerçekleşmesi mükellefin kendi seviyesiyle, gayret ve hassasiyetiyle ve biraz da ortamla alâkalı sübjektif bir hal olduğundan bu konuda herkes için ortalama bir çizgiden söz etmek ve buna namazın şartları arasında yer vermek doğru olmaz. Namazda sözü edilen iç huzuru ve kalbî bağlılığı yakalamak, ruhun maddî âlemden ALLAH’ın huzuruna yükselişini hissetmek herkes için kolay olmadığı gibi arzu etmekle elde edilebilen bir sonuç da değildir. Böyle bir mükellefiyet, insana gücünün üzerinde bir yük yüklemek anlamına gelir. Fâkihlerin, zâhirî şartların yerine getirilmesiyle mükellefin uhdesinden namaz borcunun düşeceğini ve bunun dünyevî hükümler bakımından yeterli olacağını söylemeleri bu sebepledir. Kılınan namazın kabul olunup olunmaması, âhirette fayda verip vermeyeceği fıkhın konusu değildir. Ayrıca fâkihler fetva verirken, insanların kusur ve eksikliklerini de dikkate almışlar, mükellefiyet şartlarını ideal değil ortalama ölçülerde tutmaya çalışmışlardır. Bu gerekçe ve mülâhazalar sebebiyledir ki, namazın ruhu olan kalb huzuru namazın tamamında şart koşulmamış, namaza başlarken yapılan niyetteki ihlâs ve yöneliş yeterli görülmüştür..


III. =>NAMAZ ÇEŞİTLERİ.:

Hanefîler dışındaki çoğunluk, vâcib hüküm kategorisini kabul etmedikleri için namazı genel olarak farz ve nâfile şeklinde iki gruba ayırmışlardır.
Hanefîler'e göre ise namazlar.:
a-) Farz,
b-) Vâcib,
c-) Nâfile olmak üzere üç çeşittir.
Bununla birlikte Hanefîler arasında farklı gruplamalar da bulunmaktadır.:
Bunlardan birine göre namazlar.:
a-) ALLAH’ın farz kıldığı (mektûbe) namazlar,
b-) Peygamber aleyhisselâm’ın sünnetiyle sabit olan (mesnûn) namazlar,
c-) Nâfile namazlar olmak üzere üç çeşittir.
Peygamber aleyhisselâm’ın sünnetiyle sabit olan namazlar da vâcib olan ve vâcib olmayan kısımlarına ayrılır..


A-) FARZ NAMAZLAR.:
Farz olan namazlar, aynî farz (farz-ı ayın) ve kifâî farz (farz-ı kifâye) olmak üzere ikiye ayrılır. Farz-ı ayın olan namazlar yükümlülük çağındaki her müslümana farz olup, her biri ayrı ayrı bunu yerine getirmekle mükelleftir. Farz-ı ayın olan namazlar, her gün beş vakit namaz ve her hafta cuma günleri kılınan cuma namazından ibârettir. Günlük farz namazlar sabah namazı 2 rek’at, öğle namazı 4 rek’at, ikindi namazı 4 rek’at, akşam namazı 3 rek’at ve yatsı namazı 4 rek’at olmak üzere toplam 17 (on yedi) rek’attır.
Cuma namazı, cuma günü öğle namazının vaktinde cemâatle kılınan ve farz olan kısmı 2 rek’at olan bir namazdır. Cuma namazı kılınınca ayrıca öğle namazı kılınmaz. Farz-ı kifâye olan namaz ise, bir müslüman öldüğünde başta yakınları, komşuları ve tanıyanları olmak üzere müslümanlarca kılınması gereken cenâze namazıdır. Bu namazı birileri kılınca öteki müslümanlar cenâze namazı kılmadıkları için sorumlu olmazlar. Sevâb ve fazileti ise namazı kılanlar elde etmiş olurlar..


B-) VÂCİB NAMAZLAR.:
Vâcib namazlar, vâcib oluşu kulun fiiline bağlı olmayan (li-aynihî vâcib) ve vâcib oluşu kulun fiiline bağlı olan vâcib (li-gayrihî vâcib) olmak üzere iki kısımdır. Yatsı namazından sonra kılınan üç rek’atlık Vitir Namazı ile Ramazan ve Kurban Bayramı Namazları birinci grupta yer alır. Tilâvet secdesi de, her ne kadar namaz olmayıp bir secdeden ibâret olsa da, bu gruba sokulmaktadır. Ayrıca çoğunluk tarafından sünnet kabul edilmekle birlikte, bazı Hanefîler'in vâcib saydıkları Küsûf Namazı da (güneş tutulduğunda kılınan namaz) bu gruba girer.
İkinci grupta ise Nezir Namazı, Sehiv Secdesi ve ifsat edilen Nâfile Namazın Kazâsı yer alır. Nezir Namazı, esasen gerekli ve görev olmamakla birlikte, kişi bir vesileyle namaz kılmayı adadığı zaman kendi iradesiyle kendini yükümlü kılmış olur; artık bu yükümlülüğü yerine getirmesi gerekir..


Resim
C-) NÂFİLE NAMAZLAR.:
Farz veyâ Vâcib olan namazların dışındaki namazlara Nâfile Namazlar denir ve Farz Namazların öncesinde veyâ sonrasında kılınan Sünnet Namazlar Nâfile Namaz kapsamında yer alır. Nâfile Namazları, sünnet namazların dışında ayrı bir kategori olarak ele alan bilginler de bulunmaktadır. Buna göre namazlar.:
a-) Farz Namazlar,
b-) Vâcib Namazlar,
c-) Sünnet Namazlar,
d-) Nâfile Namazlar olmak üzere dört çeşit olmaktadır.
Sünnet namazlar, vakit namazları yanında düzenli olarak kılınan sünnetleri (revâtib) ifâde etmekte, nâfile namazlar ise düzenli olmayarak çeşitli vesilelerle ALLAH’a yakınlaşmak ve sevâb kazanmak maksadıyla ayrıca kılınan namazları (regaib) ifâde etmektedir.

Sünnet, Peygamber aleyhisselâm’ın yaptığı ve bir bağlayıcılık ve gereklilik olmaksızın yapılmasını istediği ve teşvik ettiği şeylerdir. Bu anlamda sünnet, hem Peygamber aleyhisselâm’ın devamlı olarak yaptığı, nâdiren terkettiği şeyleri yani Hanefîler'in ıstılahındaki sünneti hem de devamlı olarak yapmayıp, yapılmasına teşvikte bulunduğu şeyleri (mendub, müstehab) içine almaktadır. Buna göre meselâ sabah namazının farzından önce iki rek’at namaz kılmak sünnet, ikindi ve yatsıdan önce kılınan dört rek’at ise müstehab sayılmaktadır. Fakat en doğru ve yaygın gruplama farz ve vâcib namazların dışındaki namazları, genel olarak nâfile başlığı altında ele alıp bunları kendi içinde kısımlara ayıran gruplamadır. Nâfile kelimesinin, farz ve vâciblerin dışında fazladan yapılan işler anlamına gelmesi ve yaygın olarak Mendub, Müstehab Ve Tatavvu olarak da adlandırılması bu gruplamanın daha tutarlı olduğunu göstermektedir. Buna göre nâfile namaz ifâdesi, bir vakti bulunan sünnetleri (müekked sünnet ve müstehab sünnet) ve vakte bağlı olmayan Tatavvu Namazları içine alır. Birincisi, süni revâtib, ikincisi regaib türleri olarak adlandırılır.
Revâtib =>Belli bir düzen ve tertip içinde, beş vakit farz namazlarla birlikte ve belli bir devamlılık içinde kılındığı için revâtib adını almıştır.
Bu açıdan revâtib sünnetler, düzenli olarak kılınan sünnetler demektir. Bunlar, Peygamber aleyhisselâm’ın sünnetine uyularak vakit namazlarından önce veyâ sonra yahut kimisinde hem önce hem sonra kılınan namazlardır. Peygamberimiz’in devam edip etmemesine göre bunların bazıları Sünnet-i Müekkede, bazıları Sünnet-i Gayr-i Müekkede olarak nitelendirilir. Hanefî literatürde, sünnet-i müekkede olan namazlar kısaca “sünnet”, gayr-i müekked olanlar ise “müstehab” veyâ “mendub” diye adlandırılmıştır. Ramazan ayında yatsı namazından sonra kılınan Teravih Namazı da, Sünnet-i Müekkede türünden bir namazdır.
Revâtib sünnetler dışındaki nâfile namazlar ise regaib adını alır. Bunlar, Peygamber aleyhisselâm’ın uygulamalarına dayanılarak belirli zamanlarda veyâ bazı vesilelerle kılınan ya da kişinin kendi isteğiyle herhangi bir zamanda ALLAH’a yakınlaşmak ve sevâb kazanmak amacıyla kıldığı namazlardır. Bunlar gönüllü olarak kendiliğinden kılındığı için.: “Gönüllü (tatavvu) namazlar veyâ arzuya bağlı namazlar” olarak da adlandırılır. Teheccüd namazı, Kuşluk (duhâ) Namazı, İstihâre Namazı, Yağmur Duâsı, Husûf Namazı, Küsûf Namazı, Tahîyyetü'l-Mescid, Tövbe Namazı, Evvâbîn Namazı, Tesbih Namazı, İhrama Giriş Namazı, Yolculuğa Çıkış ve Yolculuktan Dönüş Namazı, Hâcet Namazı, Abdest ve Gusülden Sonra Namaz =>Regaib türünden nâfile namazlardır.
İslâm Kültüründe sünnet namazlar, özellikle vakit namazlarının öncesinde-sonrasında kılınan sünnet namazlar, farz namazlara hazırlayıcı ve onları koruyucu ibâdetler olarak değerlendirilmiş, ayrıca Peygamber aleyhisselâm’a bağlı olmanın da bir göstergesi kabul edilmiştir. Bunun için de, bu namazların mümkün oldukça kılınması tavsiye edilmiş ve terkedilmesi kötü bir davranış sayılmıştır. Bununla birlikte, sonuçta farz veyâ vâcib olmayıp sünnet olduğu için de çeşitli nedenlerle terkedilmesine müsaade ve müsamaha edilmiştir..
Kullanıcı avatarı
ahmet
Aktif Üye
Aktif Üye
Mesajlar: 195
Kayıt: 26 Şub 2007, 02:00

Re: İSLÂM DİNi İLMİHÂLİ

Mesaj gönderen ahmet »

Resim

IV. => NAMAZIN FARZLARI ve VÂCİBLERİ.:

Ergenlik (bulûğ) yaşına ve belli bir aklî olgunluk düzeyine gelmiş her müslümanın namaz kılması farz-ı ayındır. Buna göre namazın kişiye farz olmasının şartları, müslüman olmak, bulûğ çağına ulaşmak ve akıllı olmak üzere üç tanedir. Bu şartlara namazın vücûb şartları yani kişinin namaz kılmakla yükümlü olmasının şartları denir.
Sahih ve eksiksiz bir şekilde kılınabilmesi için namazın birtakım farzları ve vâcibleri (sıhhat şartları), sünnetleri ve âdâbı bulunmaktadır. Farzlara riâyetsizlik, namazın bozulmasına yol açar.
Vâcib, kesin olmayan bir delille sabit olduğu için, vâcibi inkâr eden kişi, kâfir olmaz. Ancak bir açıklama getirmeksizin ve te’vil etmeksizin vâcibi terkeden kimse fâsık kabul edilir. Namazın vâciblerinden herhangi birinin terkedilmesi namazı bozmaz. Namazın vâciblerinden biri sehven terkedilmişse sehiv secdesi yapmak gerekir. Eğer kasten terkedilmişse, namazın iâde edilmesi yani yeniden kılınması gerekir.
Sünnet, Peygamber aleyhisselâm’ın devamlı olarak yaptığı (muvâzebe) ve bir mâzeret olmaksızın terketmediği şeydir. Namazda sübhâneke okumak, eûzü çekmek bu mânâda sünnettir. Sünnetin yapılmasına sevâb olmakla birlikte terkedilmesine cezâ (ikab) yoktur, sadece kınama ve sitem (itâb) vardır. Namazın sünnetleri, namazın vâciblerini tamamlar, onlardaki kusurları telâfiye ve fazla sevâba vesile olur. Sünnetlere riâyet etmek ve devam etmek Peygamber'i sevmenin bir nişanesi sayılır. Bununla birlikte sünnetin terkedilmesi, ne farzın terkedilmesi gibi namazın bozulmasını ve yeniden kılınmasını, ne vâcibin kasten terkedilmesi gibi tahrîmen mekruhluğu ne de vâcibin sehven terkedilmesi gibi sehiv secdesi yapmayı gerektirir. Fakat sünnetlerin kasten terkedilmesi “isâet” (yanlış ve kötü davranış) olur. İsâet, Hanefîler'in tanımlamasına göre tenzîhen mekruhun üstünde, tahrîmen mekruhun altında yer alır.
Edeb (çoğulu âdâb), Peygamber aleyhisselâm’ın devamlı olmaksızın zaman zaman yaptığı şeylerdir. Rükû ve secdede üçten fazla tesbih yapmak gibi. Mendub anlamına da gelir. Bunları terketmek, her ne kadar isâet sayılmaz ve kınamayı gerektirmez ise de bunlara riâyet edilmesi daha faziletlidir (efdal). Esasen namazın âdâbı, Yüce Yaratıcı’nın huzurunda durulduğunun farkında olunarak, zâhiren mütevazi’ bir halde bulunmaktır.

A-) NAMAZIN FARZLARI.:
Namazın on iki farzı vardır. Namazın farzları, namazın dışındaki farzlar ve namazın içindeki farzlar olarak iki gruba ayrılır. Namazın dışındaki farzlar, namazdan önce ve namaza hazırlık mâhiyetinde olduğu için “namazın şartları” (şurûtü's-salât) olarak adlandırılır. Namazın içindeki farzlar ise, namazın varlığı ve tasavvuru kendisine bağlı olduğu, yani bu farzlar namazın mâhiyetini oluşturduğu için “namazın rükünleri” (erkânü's-salât) adını alır. Bunlar namazı oluşturan unsurlardır. Namazın farzlarından herhangi birinin eksikliği durumunda namaz sahih olmaz. Buna göre;

a-) Namazın ŞartLarı.:
1-) Hadesten tahâret.
2-) Necâsetten tahâret.
3-) Setr-i avret.
4-) İstikbâl-i kıble.
5-) Vakit.
6-) Niyet.


b-) Namazın RükünLeri.:
1-) İftitah tekbiri.
2-) Kıyam.
3-) Kıraat.
4-) Rükû.
5. Secde.
6-) Ka’de-i ahîre şeklinde sıralanır.


Bu sayılan şart ve rükünlerde fâkihler görüş birliğindedir. Namazın rükünlerinin düzgün bir şekilde yapılması demek olan ta’dîl-i erkân Ebû Yûsuf'a ve Hanefîler'in dışındaki üç mezhebe göre rükün kabul edilmiştir. Kişinin kendi isteği ve fiili ile namazdan çıkması da (hurûc bi sun’ih) Ebû Hanîfe'ye göre bir rükündür. Farzlar arasında sıraya riâyet etmek (tertip), Şâfiî ve Hanbelî mezheblerine göre namazın rükünlerindendir.

a-) NAMAZIN ŞARTLARI.:

1-) Hadesten Tahâret.:
Hades genel olarak hükmî kirlilik, hadesten tahâret de bu hükmî kirlilikten temizlenme demektir. Abdestsizlik durumu yani namaz abdestinin olmayışı ve cünüblük hali, dinî literatürde hades yani hükmî kirlilik olarak nitelendirilir. Hadesten tahâret, namaz abdesti olmayan bir kimsenin abdest alması, gusül yapması gereken bir kimsenin gusül etmesi yani boy abdesti alması demektir. Bu çeşit tahâret, maddî kirleri giderme, beden sağlığını koruma gibi birçok yararı içinde bulundursa da esas i’tibâriyle başka hikmetlere mebnî dinî muhtevalı ve ibâdet içerikli (taabbüdî) bir temizliktir. Bilinen namaz abdestinin olmaması durumu, küçük hades diye; cünüblük, âdet görme (hayız) ve loğusalık gibi, gusül yapmayı gerektiren durumlar ise büyük hades diye adlandırılır. Cünüb olan kimseler, boy abdesti almadan namaz kılamazlar. Aynı şekilde âdet yahut loğusalık halinde olan kadınlar da bu halleri devam ediyorken namaz kılamazlar. Bu halleri sona erdikten sonra, namaz kılabilmek için boy abdesti almaları gerekir. Boy abdesti almak için su temîn edemeyen veyâ su bulduğu halde bu suyu kullanma imkânı bulamayan kimseler teyemmüm ederler. Aynı durum, namaz abdesti almak için su bulamayan kimse için de geçerlidir. Tilâvet secdesi ve şükür secdesi gibi namaz benzeri işler (eksik namazlar) için de hadesten temizlenmiş olmak yani abdestli bulunmak şart görülmüştür. Namaz kılarken herhangi bir sebeple abdest bozulursa namaz da bozulmuş olur. Namaz kılarken bilerek abdest bozucu bir fiil işleyen kişinin namazı bozulur. Ancak bu iş, namazın sonunda yapılmış ise, kişi kendi fiili ile namazdan çıkmış sayılacağı için Hanefîler'e göre namaz bozulmaz. Özel durumlarında kadınlar namaz ve oruç gibi ibâdetlerden muaftır. Kur’ÂN-ı Kerîm'de hayız durumunun bir ezâ ve rahatsızlık hali olduğu bildirilmekte ve erkeklerin bu durumdaki eşleriyle cinsel ilişkide bulunmaları yasaklanmaktadır. Peygamber aleyhisselâm, bu durumda olan kadınların namaz kılmayacaklarını ve oruç tutmayacaklarını açıklamıştır. Kadınlar bu dönemlerinde kılamadıkları namazları kazâ etmeyecekler, fakat tutamadıkları oruçları kazâ edeceklerdir. Bu hükümler üzerinde icmâ’ edilmiş ve bu konuda aykırı bir görüş öne sürülmemiştir. Öte yandan özel durumlarında kadınların namaz ve oruç gibi ibâdetlerden muaf tutulması, bir “haktan mahrumiyet” değil, “görevden muafiyet”tir. İbâdetler, bir dinin temel unsurları içerisinde yer alması bir yana, o dinin alâmet-i fârikası, ayırıcı özelliğidir. İbâdetler, diğer sosyal ve hukukî kurumlardan farklı olarak, zamana ve zemîne göre değişme göstermeyen sabit konulardır. Üzerinde görüş birliği sağlanmış ibâdet konularında değiştirme yapılacak olursa, din, kendine mahsus özelliklerini yavaş yavaş yitirir ve tanınmaz hale gelir. Bu bakımdan özellikle ibâdet konularında gerçekleşmiş olan icmâ’lara dikkat etmek, bunlara aykırı davranmamak şarttır. Zâten bu tür icmâ’lara aykırı davranmak, öteden beri âlimler tarafından bid’at ve sapıklık olarak değerlendirilmiş, hatta konunun önem derecesine göre bazı icmâ’ları inkâr edip karşı gelmenin küfür olacağı belirtilmiştir.

2-) Necâsetten Tahâret.:
Necâsetten tahâret, vücut, elbise ve namaz kılınacak yerin, -insan kanı ve idrarı, at, koyun gibi hayvanların idrar ve dışkıları gibi- dinen pis sayılan şeylerden temizlenmesi demektir. Ağır (galîz) necâset ve hafif necâsetin neler olduğu ve bunların hangi ölçüde bulunmalarının namaza engel olacağı konusu TEMİZLİK bölümünde açıklanmıştır.
Namazın sıhhatine engel olacak ölçüde necâset taşıyan bir elbise ile bilmeyerek namaz kılan kimsenin, bu durumu öğrendikten sonra namazını iâde etmesi gerekir.

3-) Setr-i Avret.:
Avret, insan vücudunda başkası tarafından görülmesi ayıp ya da günah sayılan yerlerdir. Setr-i avret, avret sayılan yerleri örtmek demektir. Avret yerlerinin namazda olduğu gibi, namaz dışında da örtülmesi ve başkalarına gösterilmemesi gerekir.
Avret kelimesi Kur’ÂN-ı Kerîm'de terim anlamına yakın bir şekilde iki yerde geçmiş olmakla birlikte (Nûr 24/31, 58), avret yerlerinin sınır ve ölçüleri gösterilmemiştir. Kur’ÂN-ı Kerîm'da geçen “sev'e” (A’râf 7/20, 22, 26, 27; Tâhâ 20/121; Mâide 5/31) kelimesiyle de en dar anlamda avret yani erkek ve kadının cinsel organı kastedilmiştir. Bunun Kur’ÂN-ı Kerîm'da “sev'e” diye anılması, onların örtülmesinin aklın ve fıtratın da gereği olduğunu göstermektedir. Bu bakımdan buna galîz avret denilmektedir. Cinsel organların dışında nerelerin avret olduğu hususu büyük ölçüde hadislerle düzenlenmiştir. Peygamber aleyhisselâm’ın bu düzenlemeyi yaparken, o dönemin giyim kuşam tarzını da dikkate aldığı açıktır. O dönemde bugünkü anlamda iç çamaşırının olmadığı, en azından iç çamaşırı giyme âdetinin bulunmadığı dikkate alınırsa, Peygamber aleyhisselâmın erkekler için yaptığı bu düzenlemenin, gerek namazdaki hareketler gerekse namaz dışında oturup kalkmalar esnasında, esas avret yerlerinin (cinsel organ ve makat) görünmemesi açısından ne kadar yerinde olduğu görülür.
Erkek için avret, yani örtülmesi gereken yerler, göbek ile diz kapağının arasıdır. Bu konuda biraz daha ihtiyatlı davranan Hanefîler diz kapaklarını da avret olarak kabul ederken, diğer üç mezheb, diz kapaklarını avret saymazlar. Kadın için avret, yüz, el ve ayak dışındaki bütün vücuttur. Onlar, yüzlerini namazda örtmedikleri gibi, ellerini ve ayaklarını da açık bulundurabilirler. Saçlarıyla beraber başları, bacakları ve kolları örtülü bulunur. İmam Mâlik, setr-i avretin (örtünme) namaza has olmayan genel bir farz olduğunu, namazda ve namaz dışında uyulması gereken dinî bir emir bulunduğunu dikkate alarak kadınların başlarını örtmelerini ayrıca namazın farzları arasında saymamıştır. Onun bu görüşün bir uzantısı olarak Mâlikî Mezhebinde setr-i avret namazın sünnetlerinden sayılır. Diğer üç mezheb imamı ve Mâlikî Mezhebindeki öteki görüşe göre, namazda setr-i avret, tıpkı kıbleye yönelmenin farz oluşu gibi farzdır.
Peygamber aleyhisselâm’ın.: “ALLAH, bulûğa ermiş kadının namazını başörtüsüz kabul etmez” (İbn Mâce, “Tahâre”, 132; Tirmizî, “Salât”, 160; Müsned, IV, 151, 218, 259)
Ve.: “Kadın bulûğ çağına erince elleri ve yüzü dışında başka yerlerinin başkasına görünmesi helâl olmaz.”
(Ebû Dâvûd, “Libâs”, 31)
Şeklindeki hadisleri göz önüne alınınca, başörtüsüz kılınan namazın geçerli olmayacağı anlaşılır. Kadının başının dörtte biri veyâ uyluğunun dörtte biri açık olarak namaz kılması durumunda, Ebû Hanîfe ve Muhammed'e göre namazı geçersiz olur. Ebû Yûsuf'a göre ise, başının yarıdan fazlası açık olmadıkça namaz geçerlidir. Çünkü bir şeyin yarıdan fazlası çok hükmündedir. Kadın, asgari bir başörtüsü, bir de ayaklara kadar uzanacak bir gömlek giymiş olmalıdır. Başörtüsüz namaz kılacak olursa bu namazını, vakit içinde veyâ vakit çıktıktan sonra iâde eder. Mâlik'e göre ise vakit çıktıktan sonra iâde etmesine gerek yoktur. Çünkü İmam Mâlik'e göre kadının başını örtmesi namaza has olmayan genel bir farzdır. Bu sebeple Mâlikîler namazda kadınların başını örtmesini namazın farzları arasında saymaz, âdeta onu namazın sünnet veyâ müstehablarından biri olarak görürler. Bu i’tibârla başörtüsüz kılınan namaz, Mâlikîler'de ağırlıklı görüşe göre sahih olmakla birlikte vakti içinde iâde edilmesi tavsiye edilmiştir. Kadının örtünmeyle ilgili genel farzı ihlâl etmiş olmasının dinî sorumluluğu ayrı bir husus olarak değerlendirilmiştir. Öte yandan kadınların kolları, kulakları ve salıverilmiş saçlarının avret olmadığını söyleyen Hanefî Bilginler de bulunmaktadır. Mâlikî Mezhebinde erkek ve kadının avret yerleri “ağır avret” (avret-i mugallaza) ve hafif avret olmak üzere iki kısımda değerlendirilmektedir. Erkek için galîz avret, cinsel organ ile makattır. Bu kısmın kesinlikle örtülmesi gerekir. Göbekle diz kapak arasının ağır avret sayılan bölgesinin dışında kalan kısımları ise hafif avrettir. Örtülmesi gerekli olmakla birlikte birincisi kadar ağır değildir. Kadının göğsü, göğüs hizasında bulunan sırt kısmı, kolları, boynu, başı ve dizden aşağısı hafif avret olup, bunun dışında kalan yerleri galiz avrettir. Bu ayırımın pratik sonucu namazdaki örtünme hükümlerine etki eder. Buna göre, hafif avret sayılan yerleri açık olarak namaz kılan bir kimse genel dinî farzı ihlâl etmiş olmanın günahını yüklenmekle birlikte, bu kimsenin namazı bâtıl olmaz. Mâlikîler’in namazda baş örtmeyi sünnet, açmayı da mekruh saymasının anlamı budur.
Giyilen şeyin, tenin rengini göstermeyecek kalınlıkta veyâ dokuda olması gerekir. Vücut hatlarını belli eden elbise ile namaz kılmak mekruh olmakla birlikte kılınan namaz geçerlidir. İpek giysi giymek mekruh veyâ haram kabul edilse de, ipek elbise ile kılınan namaz geçerlidir.
Namaz esnasında avret mahallinin, kişinin iradesi dışında açılması durumunda, açılan yer eğer örtülmesi gereken yerin dörtte biri oranına ulaşmış ve bir rükün edâ edilecek bir sûre (sübhânellâhi'l-azîm diyecek kadar bir sûre) açık kalmış ise kişinin namazı bozulur. Kendi iradesi ile açacak olursa namazı hemen bozulur.

4-) İstikbâl-i Kıble.:
İstikbâl-i kıble, namaz kılarken kıbleye yönelmek demektir. Müslümanların kıblesi, Mekke'de bulunan Kâbe'dir. Kâbe denilince sadece bilinen bina değil, bunun yanında, hatta daha öncelikle bu binanın bulunduğu yer kastedilir. Kâbe'yi gözle gören kişi, bizzât Kâbe'ye yönelir. Kâbe'den uzakta olan kişi ise Kâbe'nin bizzât kendisine değil, onun bulunduğu tarafa yönelir, yüzünü ve yönünü o tarafa çevirir. Namazın amacı, kalbin mâsivâdan (ALLAH’tan başka her şeyden) ayrılıp yalnızca ALLAH’a yönelmesidir. Elbetteki ALLAH herhangi bir yönle kayıtlı ve sınırlı değildir. Fakat, kalbin huzur ve sükûnetini sağlamak bakımından, namazda herkesin yöneleceği bir yönün tayin edilmesi, belirlenmesi gerekir. Zâhirde, yüzümüzü ALLAH’ın evi olan Kâbe'ye çevirdiğimiz gibi, bâtınen de, ALLAH’ın nazargâhı olan kalbimizi, gönlümüzü başka şeylerden çekip alarak, arındırarak yalnız ALLAH’a yöneltmeli, ALLAH’tan başka şeyleri kalbden atmalıyız.
Kıblenin ne tarafta olduğunu bilmeyen kimsenin, yanında kıble yönünü bilen birisi varsa ona sorması gerekir. Böyle biri varken ona sormayıp kendisi ictihad ederek, yani kıble yönünü bulmaya çalışarak bir yöne yönelmiş ve yöneldiği tarafın kıble yönü olmadığı ortaya çıkmış ise, namazı iâde etmesi gerekir. Kâbe'nin bulunduğu noktadan 45 derece sağa ve sola sapmalar kıbleden (Kâbe yönünden) sapma sayılmaz. Sapma derecesi daha fazla olursa “kıbleye yönelme” şartı aksamış olur.
Kıblenin ne tarafta olduğunu bilmeyen kimse, soracak birini bulamadığı takdirde yıldız, güneş, rüzgâr gibi birtakım doğal alâmetlere dayanarak kıble yönünü bulmaya çabalar ve kanaat getirdiği tarafa yönelerek namazını kılar. Namazı kıldıktan sonra kıblenin kendi yöneldiği tarafta olmadığı ortaya çıksa bile, kendisi bu yöne ictihad ederek, yani birtakım alâmetlere dayanarak bu sonuca ulaştığı için, namazı yeniden kılması gerekmez. Fakat namaz esnasında kıble yönünü anlaması halinde, namazını bozmadan o tarafa yönelir ve namazını tamamlar.
Kıble yönünü bilmeyen kimse, birine sormadan veyâ kıblenin ne tarafta olduğunu araştırma zahmetine katlanmadan (ictihad etmeden) rastgele bir tarafa yönelse, namaz esnasında yöneldiği tarafın kesin olarak kıble tarafı olduğunu anlasa namazı yeniden kılar. Çünkü namazın ilk kısmı şüpheli olduğu için, sağlam kanaate dayalı ikinci kısım, şüpheli birinci kısım üzerine bina edilemez. Ancak bu durumu namazı bitirdikten sonra anlayacak olursa, iâde etmesi gerekmez. Ebû Yûsuf'a göre her iki durumda da iâde etmesi gerekmez.
İki kişi kıble cihetini araştırsa ve her biri ayrı bir yönün kıble olduğuna kanaat getirse, bu durumda bunlar birbirlerine uyarak cemâatle namaz kılamazlar. Her biri kendi tesbit ettiği kıbleye dönerek ayrı ayrı namazlarını kılarlar.
Bir kimse namazda iken bir özür olmaksızın göğsünü kıble tarafından çevirecek olursa namazı bozulur. Yüzünü çevirecek olursa, derhal kıbleye dönmesi gerekir. Bir kimse abdestsiz olduğunu zannederek namazdan ayrıldıktan sonra abdestli olduğunu hatırlasa, isterse henüz mescidden çıkmamış olsun, namazı bozulmuş olur. Fakat bir kimse mescidde namaz kılarken abdestinin bozulduğu zannıyla kıbleden ayrılıp da daha mescidden çıkmadan abdestinin bozulmadığını anlasa, İmâm-ı Âzam'a göre namazı bozulmuş olmaz. Ama bunu mescidden çıktıktan sonra anlayacak olsa namazı ittifâkla bozulur. Çünkü mekânın değişmesi bir özüre mebni değilse, namazı iptal eder.
Hastalık veyâ düşman yahut yırtıcı hayvan korkusu gibi nedenlerle kıbleye dönme imkânı bulamayan kimse, kendisi için en rahat olan tarafa döner.

Binek Üzerinde KıbLeye YöneLme.:
Normal durumlarda binek üzerinde nâfile namaz kılmak câiz ise de, farz namaz kılınmaz. Ancak zaruret durumlarında binek üzerinde namaz kılmak câiz görülmüştür. Hayvan üzerinde, otomobil veyâ otobüste namaz kılındığı takdirde namazın rükünlerinden olan kıyam ve çoğu kere istikbâl-i kıble yerine getirilemez. Fakat yerin çamur olması, namaz kılacak uygun bir yer bulunmaması gibi durumlarda, hayvanı veyâ otomobili durdurup, hayvanın veyâ taşıtın üzerinde kıbleye yüz tutarak namaz kılınabilir. Hanefî mezhebinde iki namazın birlikte kılınması (cem’), hac mevsiminde, Arafat ve Müzdelife dışında kabul edilmediği için, yağmur, çamur ve yolculuk gibi sebeplerle iki namazı birlikte kılmak söz konusu edilmemiştir. Ancak diğer mezhebler, sayılan mâzeretlere binaen iki namazın birlikte kılınabileceğini kabul ettikleri için, uygun yer bulma ihtimali olan durumlarda, namazı binek üzerinde kılmayıp uygun vakit ve mekânda iki namaz birlikte kılınabilir. Gemide namaz kılan kimse mümkünse kıbleye doğru döner; gemi yön değiştirdikçe kendisinin de kıble tarafına dönmesi gerekir.

5-) Vakit.:
Namaz günün belli zaman dilimlerinde yerine getirilmesi gereken bir farzdır. Bu i’tibârla farz namazlar için vakit şarttır. Yine her bir farz namaza bağlı sünnet namazlar, vitir, teravih ve bayram namazları için de vakit şarttır. Bir farz namaz, vaktinin girmesinden önce edâ edilemeyeceği gibi, vaktinin çıkmasından sonra da edâ edilemez. Bir farz namazın vakti içinde kılınması edâ, vaktinin çıkmasından sonra kılınması da kazâ olarak adlandırılır. Bir namazın özürsüz olarak vaktinde kılınmaması ve ileriki bir vakitte kazâ edilmek üzere ertelenmesi doğru değildir ve günahtır. İlgili hadisten hareketle, unutma ve uyuma gibi mâzeretler nedeniyle vaktinde kılınamamış olan namazın daha sonra kılınması gerekir. İhmal ederek, gevşeklik göstererek namazın vakti içerisinde kılınmaması günah olduğu için kimi bilginler, bu şekilde mâzeretsiz olarak vakti içerisinde kılınmamış olan namazların kazâ edilemeyeceğini, günahından kurtulmak için tövbe etmek gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Bu bilginler, aynı şekilde uyuma ve unutma mâzereti sebebiyle vaktinde kılınamamış bir namazın hatırlanıldığında edâ niyetiyle kılınacağını belirtmişlerdir. Esasen niyet ederken hangi farz namazın kılındığının belirlenmesi (tayin) şart olmakla birlikte, edâ veyâ kazâ şeklinde bir belirleme yapmak gerekli değildir. Çünkü kazâya kalmış bir namaz, edâ niyetiyle kazâ edilebileceği gibi, henüz vakti çıkmamış bir namaz da kazâ niyetiyle edâ edilebilir. Kazâ, sadece beş vakit farz namaz ve bir de vitir namazı için söz konusudur. Cuma ve bayram namazları ve sünnet namazlar kazâ edilemez.

aa-) Beş Vakit Namazın vakitLeri.:

1-) Sabah Namazının Vakti.:
Fecr-i sâdık da denilen ikinci fecrin doğmasından güneşin doğmasına, daha doğrusu güneşin doğmasından az önceye kadar olan süre sabah namazının vaktidir. Fecr-i sâdık, sabaha karşı doğu ufkunda tan yeri boyunca genişleyerek yayılan bir aydınlıktır. Bu ikinci fecre fıkıh literatüründe “enlemesine beyazlık” anlamında “beyâz-ı müsta’razî” denilir. Bu andan i’tibâren yatsı namazının vakti çıkmış, sabah namazının vakti girmiş olur. Bu vakit aynı zamanda, sahurun sona erip orucun başlaması (imsak) vaktidir.
Fecr-i kâzib de denilen birinci fecir ise, sabaha karşı doğuda tan yerinde ufuktan göğe doğru dikey olarak yükselen, piramit şeklinde, akçıl ve donuk bir beyazlıktır. Fıkıh literatüründe buna uzayıp giden beyazlık anlamında “beyâz-ı müstetîl” de denilir. Bu geçici beyazlıktan sonra, yine kısa bir süre karanlık basar ve bunun ardından da ufukta yatay olarak boydan boya uzanan, giderek genişleyip yayılan fecr-i sâdık aydınlığı başlar.
Sabah namazının ortalık aydınlandıktan sonra kılınması (isfâr) müstehabtır. Bu aydınlığın ölçüsü, atılan okun düştüğü yerin görülebileceği ölçüde bir aydınlıktır. Bununla birlikte, kılınan namazın fâsid olup yeniden kılınmasının gerekebileceği ihtimaline binaen, güneşin doğuşundan önce namazı yeniden kılabilecek bir sürenin bırakılması gerekir. Sadece kurban bayramının ilk günü Müzdelife'de bulunan hacıların o günün sabah namazını, ikinci fecir doğar doğmaz, ortalık henüz karanlıkça iken (taglîs) kılmaları daha faziletlidir. Diğer üç mezhebe göre ise, sabah namazını her zaman bu şekilde erken kılmak daha faziletlidir (fecir hakkında bk. Tecrîd-i Sarih Tercümesi, II, 586-588).

2-) Öğle Namazının Vakti.:
Öğle namazının vakti, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe'ye göre, zeval vaktinden yani güneşin tepe noktasını geçip batıya doğru kaymasından i’tibâren başlar ve güneş tam tepedeyken eşyânın yere düşen gölge uzunluğu (fey-i zevâl) hariç, her şeyin gölgesi kendisinin iki misline ulaşacağı zamana kadar devam eder. Bu zamana “asr-ı sânî” denir. Ebû Yûsuf, MuhaMMed ve diğer üç mezheb imamına göre ise, öğle namazının vakti zeval vaktinden, her şeyin gölgesi, fey-i zevâl hariç, kendisinin bir misline ulaştığı ana kadardır. Her şeyin gölgesi, fey-i zevâl hariç, kendisinin bir misline çıktığı zaman, öğle namazının vakti çıkmış, ikindi namazının vakti girmiş olur. Bu zamana “asr-ı evvel” denir. Bir cismin gölge uzunluğunun, kendi uzunluğuna veyâ kendi uzunluğunun iki katına ulaşıp ulaşmadığı hesablanırken, güneşin tam tepe noktada iken cismin yere düşen gölge uzunluğu (fey-i zevâl) hariç tutulur, yani toplam uzunluğa dahil edilmez. Söz gelimi, yere dikilen 1 m. uzunluğundaki çıtanın güneş tam tepedeyken yere düşen gölgesinin uzunluğu, ki buna fey-i zevâl denir, yarım metre olsun. Bu durumda çıtanın yere düşen gölge uzunluğu 1.5 m. olduğu zaman, gölgesinin uzunluğu kendi uzunluğu kadar (bir misli) olmuş olur. Çıtanın gölge uzunluğu 2.5 metreye ulaşırsa, kendi uzunluğunun iki misline ulaşmış olur.
Bu ihtilâftan kurtulmak için, öğle namazını her şeyin gölgesi, fey-i zevâl dışında, gölgesi bir misli olana kadar geciktirmemek; ikindi namazını da her şeyin gölgesi, fey-i zevâl dışında, iki misli olmadıkça kılmamak evlâdır.
Normal kullanımda gündüz denilince, güneşin doğmasından batmasına kadar olan süre anlaşılır (örfî gündüz). Fakat şer’î bakış açısından ise gündüz, fecr-i sâdıktan güneşin batmasına kadar olan süredir (şer’î gündüz). Şer’î gündüz örfî gündüzden daha uzun bir süredir. Öğle namazının vakti, güneşin tepe noktasını geçip batıya doğru kaymasından i’tibâren başlar. Güneşin tepe noktasını geçmesine “zeval” denilir. Zeval, örfî gündüzün tam ortasına denk gelir. Meselâ örfî gündüz on saat ise, bu sürenin yarısı (beş saat) zeval vaktidir ve güneş görünüşe göre gökteki yarı yolu katetmiş olur. Şimdiye kadar her şeyin gölgesi doğudan batıya doğru düşmekte iken, bundan sonra batıdan doğuya doğru düşmeye başlar. İşte güneşin tam bu yarı yola geldiği anda yere düşen gölgesine “zeval anındaki gölge” anlamında “fey-i zevâl” denir. Fey-i zevâlin yönü ve uzunluğu bölgenin ekvatordan uzaklığına, kuzey veyâ güney yarıkürede oluşuna göre değişir. Bu anda yere dikilen 1 m. uzunluğundaki bir şeyin gölgesi, meselâ yarım metre olsun, fey-i zevâldir. Bu andan i’tibâren o şeyin gölgesi, fey-i zevâle ilâveten 2 metreye ulaşınca, yani 2.5 m. olunca, asr-ı sânî olmuş, İmâm-ı Âzam'a göre öğle vakti çıkmış, ikindi vakti girmiş olur.
Tam zeval vaktinde namaz kılınmaz. Namaz kılınması câiz olmayan bu vakit, çok kısa süren bir ana mı mahsustur, yoksa bu anın biraz öncesinden mi başlar? Bir görüşe göre bu hususta örfî gündüz esas alınır. Buna göre tam zeval vaktine, gündüzün bu ana kadar geçen süresi ile geri kalan süresinin birbirine eşitliği anlamına gelmek üzere “istivâ vakti” denir ki, güneş sanki herkesin başının üzerindeymiş gibi görünür. İşte namaz kılmanın câiz olmadığı vakit bu andır. Diğer görüşe göre ise, bu hususta şer’î gündüz esas alınır. Şer’î gündüzde ise, gündüz güneşin doğması ile değil, fecr-i sâdıkın doğması ile başladığı için istivâ vakti, zeval vaktinden biraz önceye denk gelir. Bu bakışa göre kerahet vakti, istivâ vakti ile zeval vakti arasındaki süredir.
Cuma namazının vakti de tam öğle namazının vakti gibidir.

3-) İkindi Namazının Vakti.:
İkindi namazının vakti, öğle namazının vaktinin çıkmasından güneşin batmasına kadar olan süredir. Öğle namazının vaktinin ne zaman sona erdiği konusundaki görüş ayrılığına göre söylenecek olursa, ikindi namazının vakti, Ebû Hanîfe'ye göre her şeyin gölge uzunluğu, kendi uzunluğunun iki katına çıktığı andan i’tibâren, diğerlerine göre ise bir katına çaktığı andan i’tibâren başlar.

4-) Akşam Namazının Vakti.:
Akşam namazının vakti güneşin batmasıyla başlar, şafağın kaybolacağı zamana kadar sürer.
Şafak, İmâm-ı Âzam'a göre akşamleyin ufuktaki kızıllıktan/kızartıdan sonra meydana gelen beyazlıktan ibârettir. Ebû Yûsuf, Muhammed ve diğer üç mezhebin imamına göre şafak, ufukta meydana gelen kızıllıktır. Ebû Hanîfe'nin bu görüşte olduğu rivâyeti de vardır. Bu kızıllık kaybolunca akşam namazının vakti çıkmış olur.
Akşam namazının vakti dar olduğu için, bu namazı ilk vaktinde kılmak müstehabtır. Ufuktaki kızıllığın kaybolmasına kadar geciktirmek uygun değildir.

5-) Yatsı Namazının Vakti.:
Yatsı namazının vakti, şafağın kaybolmasından yani akşam namazı vaktinin çıkmasından i’tibâren başlar, ikinci fecrin doğmasına kadar devam eder.

bb-) Müstehâb vakitLer.:

Her vaktin namazı, kendisi için belirlenmiş olan vaktin hangi parçasında kılınırsa kılınsın vaktinde kılınmış olur. Farz namazları vaktin ilk girdiği anda kılmak efdaldir. Nitekim Peygamber aleyhisselâm.: “Vaktin evveli, ALLAH’ın hoşnutluğudur, vaktin sonu ise affıdır” buyurmuştur. (Tirmizî, “Mevâkît”, 13)
Fakat namazın ilk vaktinden sonraya bırakılmasında bir fazilet varsa bu takdirde vaktin sonuna bırakılabilir. Peygamber aleyhisselâm, sabah namazının ortalık biraz aydınlıkça iken kılınmasının daha faziletli olduğunu belirttiği için, sabah namazının vaktin ilk kısmında değil son kısmında kılınması (isfâr) Hanefîler’ce daha faziletli kabul edilmiştir. Fakat sonrasında vakfe yapılacağı için Müzdelife'de kılınan sabah namazının, vaktin evvelinde kılınması (taglîs) daha uygun ve faziletlidir. Sıcak bölgelerde, yaz günlerinde, öğle namazını geciktirip serinlikte kılmak (ibrâd) efdaldir. İkindi namazını, güneşin gözü kamaştırmayacak duruma gelmesinden önceki vakte kadar geciktirmek efdal, gözü kamaştırmayacak hale gelmesine kadar geciktirmek tahrîmen mekruhtur. Akşam namazını her zaman ilk vaktinde, yani vakti girer girmez kılmak efdaldir. Yatsı namazını gecenin ilk üçte birine kadar geciktirmek efdaldir. Uyanacağına güvenen kişiler için, vitir namazını fecrin doğmasına yakın bir zamanda kılmak efdaldir.

cc-) Mekruh vakitLer.:

Farz namazlar için müstehab vakitLer olduğu gibi, genel olarak namaz kılmak için uygun olmayan, yani namaz kılmanın mekruh olduğu vakitLer de vardır. Mekruh vakitLer iki kısımdır. Bir kısmında hiçbir namaz kılınmaz, bir kısmında ise özellikle nâfile namaz kılınmaz, kazâ namazı kılınabilir. Hiçbir namazın kılınamayacağı üç mekruh vakit şunlardır.:
1 -) Güneşin doğmasından yükselmesine kadar olan zaman (şürûk zamanı ki bu yaklaşık 40-45 dakika civarındadır).
2 -) Güneşin tam tepe noktasında olduğu zaman (vakt-i istivâ).
3 -) Güneşin batma zamanı (gurûb). Gurup vakti, güneşin sararıp veyâ kızarıp artık gözleri kırpıştırmadan rahatlıkla bakılacak hale geldiği vakittir. Bu vakitte sadece, o günün ikindi namazının farzı kılınabilir.

Nâfile namaz kılmanın mekruh olduğu vakitLer.:
1 -) Fecrin doğmasından sonra sabah namazının sünneti dışında nâfile namaz kılınmaz.
2 -) Sabah namazını kıldıktan sonra güneş doğuncaya kadar,
3 -) İkindi namazını kıldıktan sonra güneş batıncaya kadar,
4 -) Akşam namazının farzından önce,
5 -) Bayram namazlarından önce, ne evde ne câmide,
6 -) Bayram namazlarından sonra, câmide,
7 -) Arafat ve Müzdelife cem’leri arasında,
8 -.) Farz namazın vaktinin daralması durumunda,
9 -) Farza durulmak üzere kâmet getirilirken (Sabah namazının sünneti bundan müstesnadır).
10 -) Cuma günü hatibin minbere çıkmasından cuma namazı sona erinceye kadar nâfile namaz kılınmaz.

dd-) KutupLarda Namaz.:

Vakit namazın şartı olduğu gibi, namazın vâcib olmasının da sebebidir. Buna göre bir bölgede namaz vakitLerinden biri veyâ ikisi gerçekleşmiyorsa o vakitLere ait namazların, o bölge halkına farz olmaması gerekir. Diyelim ki bazı yerlerde senenin bir mevsiminde daha şafak kaybolmadan fecir doğarak sabah namazının vakti girmektedir. Bu durumda orada yatsı namazının vakti gerçekleşmeyeceği için, yatsı namazı kılmak gerekmez. Fakat meselenin özü üzerinde düşünen mudakkik fâkihlere göre vakit, namazın bir şartı, sebebi ve alâmeti olsa da, namazın asıl sebebi ilâhî hitaptır. Bütün müslümanlar beş vakit namaz ile mükelleftirler. Bu sebeple bir bölgede herhangi bir namazın vakti gerçekleşmiyorsa veyâ tam olarak belirlenemiyorsa orada yaşayanlar, namaz vakitLeri tam olarak belirlenebilen en yakın bölgedeki namaz vakitLerine göre bir takdir ve belirleme yaparak namazlarını kılarlar. Aynı şekilde güneşi uzun bir müddet batmayan veyâ doğmayan yerlerde en yakın bölgeye i’tibâr edilmesi gerekir. Nitekim bu bölgelerde yaşayan insanlar günlük hayatlarını da güneşe göre değil 24 saatlik bir zaman dilimine göre düzenlemektedirler.

6-) Niyet.:
Niyet “azmetmek, kesin olarak irade etmek, kastetmek” demektir. Daha açık bir ifâdeyle kalbin bir şeye karar vermesi, hangi işin ne için yapıldığının açıklıkla farkında olunması demektir. Namaz hususunda niyet ALLAH için safiyetle namaz kılmayı istemek ve hangi namazın kılınacağını bilmektir. Namazın geçerli olması için niyetin gerekli olduğunda İslâm bilginleri ittifâk etmişlerdir. Ancak çoğunluk bunu sıhhat şartı sayarken, Şâfiîler ve bazı Mâlikîler rükün sayarlar. Niyetin kalb ile yapılması esas olup dil ile söylenmesi şart değildir. Bununla birlikte ayrıca dil ile de söylenmesi daha iyi olur ve bu tarzda niyet, çoğunluğa göre müstehabtır. Kalbden geçirilen ile dil ile söylenen birbirine uymuyor ise, kalbden geçirilene i’tibâr edilir. Mâlikîler'e göre ise dil ile söylenmesi câiz ise de söylenmemesi daha iyidir. Hanefî mezhebine göre farz namazlar, vitir namazı, adak namazı ve bayram namazları için belirleme şarttır. Meselâ “bugünkü sabah namazına” diye niyet edilir. Fakat vakit içerisinde, o vaktin hangi vakit olduğunu bilmek kaydıyla “bu vaktin farzını kılmaya” diye niyet edilmesi de yeterlidir. Fakat cuma namazında, vaktin namazına niyet etmek yeterli olmaz, çünkü vakit cuma vakti değil, öğle namazının vaktidir.
Nâfile namazlar için “falanca namazın ilk sünnetini veyâ son sünnetini kılmaya niyet ettim” diye niyet edilir. Bununla birlikte, ister müekked isterse gayr-i müekked olsun nâfile namazlarda, “falanca namazın sünnetini” diye bir belirleme yapmak şart değildir; sadece namaz kılmaya niyet edilmesi yeterlidir, fakat belirleme yapılması daha iyi olur. Özellikle teravih namazı kılarken, “teravih namazına” veyâ “vaktin sünnetine” diye niyet edilmesi daha ihtiyatlı bir tutum olur. Cemâate yetişip de imamın farzı mı yoksa teravihi mi kıldırdığını bilmeyen bir kimse, farza niyet ederek imama uyar. Eğer imam farzı kıldırmakta ise, uyan kişinin farzı sahih olur; imam teravihi kıldırmakta imişse, uyan kişinin kıldığı namaz nâfile olur, fakat yatsının farzından önce olduğu için teravih namazı yerine geçmez.
Niyet ederken hangi farz namazın kılındığının belirlenmesi (tayin) şart olmakla birlikte, edâ veyâ kazâ şeklinde bir belirleme yapmak gerekli değildir. Çünkü kazâya kalmış bir namaz, edâ niyetiyle kazâ edilebileceği gibi, henüz vakti çıkmamış bir namaz da kazâ niyetiyle edâ edilebilir.
Cemâatle namaz kılınması halinde imama uymaya da niyet edilmesi gerekir. Fakat imamın, imamlığa niyet etmesi şart değildir. Arkada kadın cemâat bulunması halinde, kadınların iktidâsının sahih olabilmesi için imamın onlara imam olmaya niyet etmesi gerektiği söylenmiştir.

Niyetin Zamanı.:
Niyetin iftitah tekbiriyle birlikte yapılması efdaldir. Fakat niyet ile tekbir arasında namaz ile bağdaşmayacak bir iş bulunmaması şartıyla, tekbirden önce de niyet edilebilir. Tekbir alındıktan sonra yapılan niyet çoğunluk tarafından kabul edilen görüşe göre geçerli olmaz. Diğer bir görüşe göre Sübhâneke'den veyâ eûzüden önce edilen niyet ile namaz geçerli olur. Öteki mezhebler niyet ile tekbirin yakın olmasına önem vermişlerdir. Özellikle Şâfiî mezhebinde niyetin hemen tekbirden önce veyâ tekbirle birlikte yapılması gerekir.
Namaza başlarken yapılan niyetin namaz sonuna kadar hatırlanması şart değildir. Bu bakımdan bir kimse bir vaktin farz namazına niyet ederek namaza başlasa, daha sonra nâfile kılıyormuş gibi bir zan ile namazını tamamlasa, farz namazı kılmış sayılır.
Kullanıcı avatarı
ahmet
Aktif Üye
Aktif Üye
Mesajlar: 195
Kayıt: 26 Şub 2007, 02:00

Re: İSLÂM DİNi İLMİHÂLİ

Mesaj gönderen ahmet »

Resim

b-) NAMAZIN RÜKÜNLERİ.:

1-) İFTİTAH TEKBİRİ.:
İftitah.: “başlamak, kapıyı açıp girmek” anlamındadır. İftitah Tekbiri (tahrîme), namaza başlarken alınan tekbir olup “ALLAHu Ekber!” cümlesini söylemektir. İftitah Tekbiri, bütün mezheb imamlarına göre farz olmakla birlikte Hanefî İmamlar bunu rükün değil şart olarak, diğer üç mezheb imamı ise rükün olarak değerlendirmiştir. İftitah Tekbiri, Hanefî Mezhebinde rükün değil şart olmakla birlikte, rükünlere çok yakın oluşu sebebiyle bir rükün gibi değerlendirilmesi ve rükünler arasında ele alınması yanlış olmaz. İftitah Tekbirinin şart veyâ rükün kabul edilmesi şeklindeki görüş ayrılığının pratik sonucu şudur.: Bir kimsenin setr-i avret, necâsetten tahâret veyâ istikbâl-i kıble şartını, İftitah Tekbirinden sonra yerine getirmesi durumunda kıldığı namaz, İftitah Tekbirini şart sayanlara göre geçerli, rükün sayanlara göre ise geçersizdir. Söz gelimi kolu başı açık olarak tekbir alıp namaza duran bir kadın İftitah Tekbirinden sonra kolunu başını örtse Hanefî İmamlara göre namazı geçerli, ötekilere göre geçersizdir. Bilen ve söylemekte güçlük çekmeyen kişi İftitah Tekbirinde “ALLAHu Ekber!" demelidir. ALLAH’ı yüceltme, O'nun büyüklüğünü ikrar anlamı taşıyan “ALLAHu Kebîr!”, “ALLAHü Azîm!” gibi başka sözlerle tekbir alındığında, farz yerine gelmiş olur. Fakat “Estağfirullah” (ALLAH’tan bağışlanmak dilerim) veyâ “Bismillah” gibi DUÂ anlamı taşıyan ifâdelerle tekbir alınacak olursa farz yerine gelmiş olmaz. Yine bir kimse Arapça dışında bir dilde tekbir getirecek olsa, Ebû Hanîfe'ye göre bu da yeterlidir. Peygamber aleyhisselâm’ın tekbir alırken ellerini omuz hizasına kadar kaldırdığına dâir rivâyet bulunduğu gibi, kulak hizasına veyâ kulaklarının üstü hizasına kadar kaldırdığına dâir rivâyetler de vardır. Bu rivâyetlerin birleştirilmesi durumunda, tekbir alırken başı hafifçe öne eğerek başparmak kulak memesine değecek şekilde elleri kaldırmanın uygun olduğu belirtilmiştir. Tekbir cümlesinde “ALLAH” kelimesinin ilk harfi olan “A” harfini uzatarak “ÂLLAH” yahut “AALLAH” veyâ “EALLAH” diye tekrarlayarak okumak câiz değildir. Bu şekilde okumak mânâyı bozacağı için, farz yerine getirilmemiş ve namaz geçersiz olur. İmama uymak üzere ayakta alınan İftitah Tekbirinin tamamen kıyam halinde alınması şarttır. Buna göre, rükû’ halinde bulunan imama uyacak olan kimse, kıyam halinde “ALLAH” deyip, “Ekber” lafzını rükû’a vardıktan sonra diyecek olsa, imama uyması sahih olmaz..

2-) KIYAM.:
Kıyam.: “Doğrulmak, dikelmek, ayakta durmak” demektir. Namazı oluşturan ana unsurlardan biri olarak kıyam, İftitah Tekbiri ve her rek’atta Kur’ÂN'dan okunması gerekli asgari miktarı okuyacak kadar bir süre ayakta durmak anlamına gelir.
Farz ve Vâcib namazlarda ve Hanefî Mezhebinde benimsenen görüşe göre sabah namazının sünnetinde kıyam bir rükündür. Gücü yeten kişi bu rüknü yerine getirmeden, meselâ oturarak farz veyâ vâcib bir namaz kılarsa namazı geçerli olmaz. Yine bir kimse, çekiliverse düşeceği bir tarzda, duvara veyâ bastona yaslanarak namaz kılacak olursa, namazı geçersiz olur. Nâfile Namazlarda ise kişi, ayakta durmaya gücü yettiği halde oturarak da namaz kılabilir.
Hasta veyâ ayakta durmaya gücü yetmeyen kişiden kıyam vecîbesi düşer. Bu kişi oturmaya güç yetiriyorsa, namazı oturarak kılar. Bu durumda oturma, o kişi için hükmen kıyam yerine geçer. Oturmaya da gücü yetmiyorsa nasıl kılabiliyorsa öyle, uzanarak veyâ ima ederek kılar..

3-) KIRAAT.:
Sözlükte.: “Okumak” anlamına gelen kıraat, “Kur’ÂN okumak” demektir. Namazda bir miktar Kur’ÂN okumak gerekir. Namazda Kur’ÂN, kıyam halinde iken yani ayakta dururken okunur. Namazda okunması gereken asgari miktar, kısa üç âyet veyâ buna denk bir uzun âyettir. Namazın asıl iskeletini oluşturan ve biçimini veren kıyam, rükû’ ve secde gibi rükünlere nisbetle kıraat, namazın zâit rüknü olarak kabul edilir. Bu yüzden, kıyam, rükû’, secde ve son oturuş, gerek cemâatle namaz kılarken gerekse tek başına namaz kılarken terkedilmediği halde, kıraat, imama uyan kişiden düşer.
Kıraat, nâfile namazların, vitir namazının ve iki rek’atlı namazların bütün rek’atlarında, dört veyâ üç rek’atlı farz namazların ise herhangi iki rek’atında olması farzdır. Kıraatin ilk iki rek’atta olması ise vâcibdir. İkinci rek’attan sonraki rek’at veyâ rek’atlarda Fâtiha Sûresini okumak Hanefî İmamlardan yapılan bir rivâyete göre vâcib, diğer bir rivâyete göre ise sünnettir..
Hanefîler'in farz namazların ilk iki rek’atı dışında Fâtiha Sûresinin okunmasını sünnet kabul etmeleri, farz namazları iki rek’at esası üzerine değerlendirmelerinin bir sonucudur. Seferde dört rekatlı namazların kısaltılıp iki rek’at olarak kılınması gerektiğindeki ısrarlarının da bu noktayla ilgisi vardır.
Kıraat konusundaki bu kurallar, Hanefî Mezhebinde, imam olan için ve tek başına kılan için söz konusudur. İmama uyan kişinin kıraat yükümlülüğü yoktur; kılınan namaz açıktan (cehrî, âşikâre) okunan namaz ise imamı dinler, değilse susar.
Diğer üç mezhebde ise kıraatin asgari miktarı her rek’atta Fâtiha Sûresinin okunmasıdır. İlk iki rek’atta Fâtiha'dan sonra Kur’ÂN'dan bir sûre veyâ birkaç âyet daha okumak (zamm-ı sûre) sünnettir. Bu mezheblerde kıraat, imam ve yalnız başına kılan için olduğu gibi imama uyan için de geçerlidir. Şu var ki imama uyan kişi, sessiz namazda Fâtiha'yı ve ardından eklenecek bir sûreyi, sesli namazda ise Şâfiîler'e göre sadece Fâtiha'yı okur; Mâlikî ve Hanbelîler'e göre bir şey okumayıp sadece dinler. Ahmed b. Hanbel'e göre, tercihen hem dinlemeli, hem de imam ara verdiğinde okumalıdır.
Besmele Şâfiî mezhebine göre Fâtiha Sûresinden bir âyet olduğu için, besmelenin okunması da kıraat vecîbesinin bir parçasıdır, yani namazın farzlarındandır. .

aa-) Kur’ÂN MeâLiyle Kıraat.:
Fâkihlerin namazda kıraat rüknünü diğer rükünlerden daha hafif tuttuğu, bunun yerine getirilmesinde âzami kolaylıklar gösterdiği, hatta bazan -imama uyan kimsede olduğu gibi- bunu aramadığı görülür. Bunun için de kıraat rüknünün ifâsı için bir âyetin okunması yeterli görülmüş, böylece Arapça bilmeyenlerin veyâ telaffuzda zorlananların da yerine getirebileceği ortalama bir ölçü konulmuştur. On dört asırlık İslâm geleneği içinde, namazda kıraatın ana dille olması taleblerinin ve bunu konu olan tartışmaların ciddi ölçekte gündeme gelmeyişi de bu kolaylıktan kaynaklanmaktadır.
Kıraatin namazda farz olması, Kur’ÂN'ın tanımında mânâ ve lafız ayırımını veyâ böyle bir ayırımın yapılıp yapılamayacağını da gündeme getirmiştir. Fâkihlerin çoğunluğu böyle bir ayırıma gerek görmezken Ebû Hanîfe'nin Kur’ÂN tanımında mânâya öncelik verdiği, lafzı da bu anlamın kalıpları olarak gördüğü bilinmektedir. Ancak bu tartışma namazdaki kıraat rüknünün ifâ şekline ilişkin olup, bütün Fâkihlere ve İslâm bilginlerine göre -ibâdetin biçimi haricinde-, Kur’ÂN'ın anlamının öncelikli olduğu, onu okumaktan ziyâde anlamanın ve içeriğiyle ilgili tefekkürün ana gayeyi teşkil ettiği kuşkusuzdur. Ebû Hanîfe'den başka bütün müctehidlere göre Arapça ezberleyip okuyabilen kimselerin namazda Kur’ÂN'ı asıl dilinden Kur’ÂN’dan okumaları farzdır. Hanefî Mezhebine göre Arapça'ya dili dönmeyen veyâ ezberleyemeyen kimseler öğreninceye kadar namazda Kur’ÂN'ı (anlamını, meâlini) kendi dillerinde okuyabilirler. “Zelletü'l-karî” bahsinde görüleceği üzere “Namazda, kıraat rüknü yerine getirilirken Kur’ÂN'dan olmayan bir kelime okunursa namaz bozulur.” Namazda önemli olan ibâdet şuurudur. Okuduğunun mânâsını da bilmek ve namazda bunu düşünmek isteyenler, okuyacakları Kur’ÂN'ın namazdan önce meâlini okurlar, mânâsını buradan anlarlar, namazda Kur’ÂN'ı asıl dilinden okurken bu mânâ ve içerik üzerinde düşünebilirler. Ancak namazın şekli açısından daha önemli ve gerekli olan, mânâyı anlamak ve düşünmek değil, ibâdet bilinciyle belli bir biçim ve davranışın yerine getirilmesidir. Kaldı ki, dinî âyin ve törenlerin hemen bütün din ve inanışlarda belli bir sembolizm ve biçimsellik içerdiği bilinmektedir. Hatta ibâdetin haz ve gizemînin biraz da bu biçimde saklandığı söylenebilir.

bb-) GizLi ve Açık Okumanın ÖLçüsü.:
Bir yazıyı hiç ses çıkarmadan ve dili dahi kıpırdatmadan okumak mümkündür ve buna Türkçe'de.: “içinden okumak veyâ sessiz okumak” denildiği gibi.: “gözüyle süzmek” de denilir. Ezberlenmiş herhangi bir metni meselâ bir şiiri dili hareket ettirmeden ve ses çıkarmadan tekrarlamak ise.: “içinden okumak” olarak adlandırılmaz, belki.: “içinden geçirmek, zihinden tekrar etmek” denir; fakat anlam olarak içinden okumaya yakındır. Bir yazıyı fısıltı ile kendisi veyâ yakınında bulunanların duyabileceği bir tonla okumaya.: “alçak sesle okumak”, bu şekilde bir iki kişinin duyabileceği bir sesle konuşmaya ise.: “fısıldamak, fısıltı ile konuşmak, alçak sesle konuşmak” denilir. Namazda kıraatin cehrî yapılmasının anlamı, başkalarının duyacağı ses tonuyla okumak demektir. Buna açıktan okumak veyâ yüksek sesle okumak denilmektedir. Kur’ÂN'ı açıktan okumanın anlamı belli olduğu için bu konuda görüş ayrılığı olmamıştır. Fakat hafî okuyuşun anlamı ve tanımlanması konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Fâkihler ezberlenmiş olan Fâtiha Sûresinin ve diğer sûrelerin namazda dili kıpırdatmaksızın ve ses çıkarmaksızın zihinden tekrarlanmasını okuma (kıraat) saymamışlardır; yani böyle yapmakla, namazın rüknü olan kıraatin yerine getirilmiş olmayacağını söylemişlerdir. Hiç ses çıkarmamakla birlikte harfleri diliyle düzeltmenin okuma sayılıp sayılmayacağı ise tartışmalıdır. Dilin hareketinin okuma sayılmayacağını söyleyenlere göre kendi duyabileceği bir sesle, fısıldar gibi, harfleri yerlerinden çıkartmak ve niteliklerini uygulamak sûretiyle kıraat etmek en doğrusudur. Kimi âlimler ise, ezberdeki bir sûreyi ses çıkarmadan fakat dili hareket ettirerek tekrarlamanın okuma sayılacağını söylemişlerdir. Bu konuda kesin bir ölçü getirmek zor olduğu için namaz kılan kişi, kendisi hangi durumda daha fazla huşû’ ve kalb huzuru duyuyorsa o şekilde davranmalı; başkalarıyla birlikte toplu olarak namaz kılınan yerlerde başkalarının huşû’ ve kalb huzurunu ihlâl edecek şekildeki okumalardan kaçınmalıdır. Genellikle açıktan okumanın alt sınırı, bir başkasının işitebileceği derecede yüksek sesle okumak şeklinde, gizli okumanın üst sınırı ise en fazla kendi işiteceği şekilde okumaktır. Alçak sesle okumanın târifi yapılırken, dayanılan gerekçelerden biri.: “Velâ techer bi salâtike velâ tuhâfit bihâ vebdaği beyne zâlike sebîlâ” âyetidir.


قُلِ ادْعُواْ اللّهَ أَوِ ادْعُواْ الرَّحْمَنَ أَيًّا مَّا تَدْعُواْ فَلَهُ الأَسْمَاء الْحُسْنَى وَلاَ تَجْهَرْ بِصَلاَتِكَ وَلاَ تُخَافِتْ بِهَا وَابْتَغِ بَيْنَ ذَلِكَ سَبِيلاً
Resim---“Kulid’uLLÂHe evid’u’r- RAHMÂN (rahmâne), eyyen mâ ted’û fe lehu’l- esmâu’l- husnâ, ve lâ techer bi salâtike ve lâ tuhâfit bihâ vebdegı beyne zâlike sebîlâ (sebîlen).: De ki: “ALLAH diye çağırın veya RAHMÂN diye çağırın. Nasıl çağırırsanız hepsi O'nun Esmaü’l- Hüsnası'dır (ALLAH'ın en güzel isimleridir).” Namazında (sesini) yükseltme ve onu (sesini) alçaltma. Bu ikisi arasında bir yol tut.” (İsrâ 17/110)

Resim---Bu Âyet-i Celîle’nin iniş sebebiyle ilgili bir rivâyete göre putperestlerden biri Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in.: “Ey Allahım!. Ey Rahmân!.” Veya.: “Yâ Rahmân!. Yâ Rahîm!.” şeklinde farklı isimlerle DUÂ ettiğini duyunca.: “Muhammed iki tanrıya tapıyor!.” diyerek dedikodu yapmaya başlamışlar, bunun üzerine “ALLAH’ın Güzel İsimleri”nden hangisiyle olsa DUÂ edilebileceği bildirilmiştir.. (Taberî, XV, 182-183; Kurtubî, X, 349).


وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي لَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَم يَكُن لَّهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُن لَّهُ وَلِيٌّ مِّنَ الذُّلَّ وَكَبِّرْهُ تَكْبِيرًا
Resim---“Ve kulil hamdu lillâhillezî lem yettehız veleden ve lem yekun lehu şerîkun fîl mulki ve lem yekun lehu veliyyun minez zulli ve kebbirhu tekbîrâ (tekbîren).: Ve de ki: “Hamd, çocuk edinmeyen ALLAH'a mahsustur ve O'nun mülkte ortağı olmamıştır (yoktur). Ve (O, zillete düşmez) O'nun, Kendisini zilletten (kurtaracak) bir dosta (ihtiyacı) yoktur.” O'nu tekbir ile (üstün kılarak) yücelt (büyüklüğünü ifade et).” (İsrâ 17/110)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, Mekke’de ashabıyla namaz kılarken âyetleri yüksek sesle okur, onun okuyuşunu duyan müşrikler Kur'ÂN’a hakaret ederlerdi. Bunun üzerine sesini kısmasını, fakat yanında bulunanların duyamayacağı kadar da gizli okumamasını buyuran bu âyet inmiştir. Hz. Âişe ve Ebû Hüreyre’ye isnad edilen diğer bir rivâyete göre salât kelimesi burada “DU” anlamındadır. “Sesini fazla yükseltme!” derken ->Öğle ve İkindi Namazlarının, “Sesini fazla da kısma!” derken ->diğer namazların kastedildiği görüşü de vardır (bu ve benzeri yorumlarla konu hakkında geniş bilgi için bk. Râzî, XXI, 70-71).

Taberî, bu görüşlere dair rivâyetleri geniş olarak aktardıktan sonra âyete şu mânayı vermektedir.: “Ey MuhaMMed! Namazında Kur’ÂN okurken, DUÂ ederken, RABBin’den dilekte bulunurken, O’nu zikrederken sesini yükseltme ki, müşrikler sesini duyup da seni üzmesinler!..” (Taberî, XV, 188).
Önceki âyetlerde hem Kur'ÂN okumaktan hem de DUÂdan söz edildiği, ayrıca 111. âyette de bir DUÂ örneği yer aldığı dikkate alındığında salât kelimesinin DUÂ ve kıraat anlamlarını birlikte içerdiği de düşünülebilir.

İçinde geçen “salât” kelimesine iki farklı anlam verildiği için bu âyet iki farklı şekilde anlaşılmaya müsâiddir. Kimileri âyette geçen salât kelimesine kıraat (Kur’ÂN okuma), kimileri de DUÂ anlamı vermişlerdir. Her iki anlamı destekleyen rivâyetler de bulunmaktadır. Âyete verilen birinci anlam.: Kur’ÂN okurken sesini yükseltme, tamamen de kısma; bu ikisi arasında bir yol tut!” şeklindedir. Bu anlamı destekleyen rivâyet İbn Abbas'tan gelmektedir. İbn Abbas'ın ifâdesine göre, Peygamber aleyhisselâm yüksek sesle Kur’ÂN okuyordu. Bunu duyan kâfirlerin, Kur’ÂN'a, onu getirene, gönderene ve Kur’ÂN'ın geldiği kişiye sövmeleri üzerine Peygamber aleyhisselâm hiç kimse duymayacak derecede sesini kıstı. Bunun üzerine yukarıdaki âyet indi (Buhârî, “Tefsîr”, 17, 14/V, 229). Âyete verilen ikinci anlam “DUÂ ederken sesini yükseltme, tamamen de kısma. Bu ikisi arasında bir yol tut!” şeklindedir.
Bu anlamı destekleyen husus Hz. Âişe'nin, âyette geçen salât kelimesini DU olarak açıklamış olmasıdır (Buhârî, V, 229; Müslim, “Salât”, 31/I, 329-330). Salât kelimesinin Kur’ÂN'da, Peygamber aleyhisselâm’ın sözlerinde ve Arap dilinde hiçbir şekilde kıraat anlamına gelecek biçimde kullanılmayıp “DU” anlamında kullanıldığı, ayrıca âyetin baş tarafında.: “De ki: İster ALLAH deyin, ister Rahman deyin, hangi isimle DU etseniz, en güzel isimler O'nundur!.” denilerek DU etmenin emredildiği veyâ DUÂdan bahsedildiği dikkate alınınca bu ikinci anlamın daha uygun olduğu söylenebilir.

cc-) Zelletü'l-Karî.:
Namazda kıraat ederken her rek’atta okunan Fâtiha Sûresinin ve arkasından eklenmek üzere birkaç sûrenin iyi ezberlenmesi ve okuyuşlarda titiz davranılması gerekeceği bellidir. Bununla birlikte Kur’ÂN okurken çeşitli sebeblerle okuma hatası yapılabilir. Bu okuyuş hataları ve dil sürçmesi fıkıh terminolojisinde.: “zelletü'l-karî” olarak adlandırılır. Okuyuş hatası, Arap olan olmayan herkes için söz konusu olabilir. Arapça bilmeyenler için ayrıca telaffuz ve hareke problemi de söz konusudur. Âlimler okuyuşta yapılan hataların, kıraat şartının yerine gelip gelmediğine, dolayısıyla namazın sahih olup olmadığına etkisi üzerinde düşünmüş ve bunun için birtakım ölçüler getirmişlerdir. Fakat getirilen ölçü daha ziyâde anlamın bozulması, değiştirilen kelimenin Kur’ÂNda olup olmaması gibi, yine Arapça bilmeyen kişilerin tam olarak farkına varamayacağı teknik hususiyetler içerdiği için Arapça ile meşgul olmamış kişiler açısından bu bilgi ve ölçülerin fazla pratik değeri yoktur. Bu bakımdan, bu ölçülere genel olarak işâret edip, sıklıkla karşılaşılabilecek bazı durumlara ilişkin hükümlere işâret etmeyi yeterli bulmaktayız.:
1-) Namazın rükünlerinden biri olan kıraati ifâ ederken Kur’ÂN'ın bir kelimesinin dahi anlam bozulacak şekilde kasden değiştirilmesi halinde namaz bozulur. Kasıdsız olarak yanlışlık yapmak durumunda esas alınacak ölçü, değiştirilen lafzın Kur’ÂN lafızlarından olup olmadığına bakılmasıdır. Eğer Kur’ÂN lafızlarından olmayan bir lafız okunmuş olursa namaz bozulur. Okunan şey Kur’ÂN lafızlarından olduğu sûrece zabd ve i’rabında ve mânâda bir bozukluk (halel) olsa bile namaz fâsid olmaz. Yine kelime sonlarındaki hareke yanlışları, anlamı değiştirse bile namaz bozulmaz..

2-) Bir harf yerine başka bir harf okumak: Bu harfler “sin” ve “sad” harfi gibi mahreç yakınlığı bulunan harflerden ise namaz bozulmaz. Meselâ, “ALLAHü's-Samed” diyecek yerde “Allâhü's-Semed” demek “felâ takher” diyecek yerde “felâ tekher” demek, “fethun karîb” diyecek yerde “fethun garîb” demek namazı bozmaz. Fakat âlimlerin çoğunluğu “ALLAHü Ehâd” yerine “ALLAHü Ehât” okumanın namazı bozacağı görüşünde oldukları için, İhlâs Sûresini okurken “dâl” harfini, “te” gibi okumamaya dikkat etmek gerekir.

3-) Mahreç yakınlığı olmamakla birlikte bazı harfler yaygın olarak karıştırıldığı için ayırt etme zorluğu bulunan bu çeşit harflerin birbiri yerine geçirilmesi durumunda birçok fâkihe göre namaz bozulmaz. Meselâ “dât” yerine “dâl”, “zâl” veyâ “zı” harfinin okunması böyledir..

4-) Şeddeli harfi şeddesiz veyâ şeddesiz harfi şeddeli, uzun okunacak yerde kısa veyâ kısa okunacak yerde uzun, idgam yapılacak yerde idgamsız veyâ idgam yapılmayacak yerde idgam yaparak okumakla namaz bozulmaz. Meselâ “iyyâke na’büdü” diyecek yerde “iyâke na’büdü” demekle namaz bozulmaz..

5-) Kelimenin bir parçası kesilse, meselâ “hamdü…” diyecekken, unutmak veyâ nefesi yetmemek veyâ nefesi bir sebeble tıkanmaktan dolayı, “el…” deyip, durduktan sonra “hamdü…” denilse veyâ okunacak kelime hatıra gelmeyip başka bir kelimeye geçilse çoğunluğa göre namaz bozulmaz. Çünkü bu durumlarda zaruret ve kaçınılması mümkün olmayan bir durum/(umûm-ı belvâ) vardır..

6-) Eğer âyete bir harf ilâve edilse, mânâ değişmiyorsa namaz bozulmaz. Buna mukabil, “ALLAHu Ekber!” ifâdesinin başına bir “e” harfi eklenecek olsa, anlam bütünüyle değişeceği ve inanç noktasından riskli bir anlam çıkacağı için namaz bozulur. Çünkü “ALLAHu Ekber!” sözünün anlamı, “ALLAH en büyüktür” şeklinde olup başına “e” harfi eklendiği zaman “ALLAH en büyük müdür?” şekline dönüşmektedir..

7-) Anlam bozulmadığı takdirde kelimelerin yerinin değişmesiyle namaz bozulmaz. Meselâ “fîhâ zefîrun ve şehîkun” yerine “fîhâ şehîkun ve zefîrun” okunmasıyla namaz bozulmaz. Fakat anlam değişirse namaz bozulur..

8-.) Bir kimse namazda fâhiş hata ile okuduktan sonra, dönüp yeniden düzgün şekilde okursa namazı câiz olur..

9-) Kıraat esnâsında az veyâ çok miktarda âyet atlamakla namaz bozulmaz. Şâfiî ve Hanbelîler'e göre Fâtiha dışındaki okuyuşlarda kasıdlı olmamak şartıyla meydana gelen hata sebebiyle namaz bozulmaz. Bu bakımdan, özellikle Fâtiha'yı hatasız öğrenmeye, doğru ezberleyip doğru okumaya çalışmak iyi olur..

4-) RÜKÛ’.:
Rükû’ sözlükte.: “eğilmek” anlamına gelir. Namazın ana unsurlarından olan rükû’, eller dizlere erecek şekilde öne doğru eğilmek demektir. Peygamber aleyhisselâm’ın uygulamasına en uygun rükû’ şekli, sırt ve baş düz bir satıh oluşturacak biçimde eğilmektir. Târif edilen bu rükû’ duruşunda bir müddet beklemek/(tuma'nîne) ve yine rükû’dan doğrulup, secdeye varmadan önce uzuvları sakin oluncaya değin bir sûre kıyam vaziyetinde beklemek/(kavme) Ta’dîl-i Erkânın birer parçası olduğundan, Ebû Yûsuf'a ve Hanefî Mezhebi dışındaki üç mezhebe göre “tuma'nîne ve “kavme” farzdır. Ebû Hanîfe ve MuhaMMed'e göre ise vâcibdir. Bu “tume'nîne” ve “kavme” süresinin asgari ölçüsü.: “Subhânellâhi'l-azîm” diyecek kadar durmaktır..

5-) SECDE.:
Secde sözlükte.: “İtaat, teslimiyet ve tevazu’ içinde eğilmek, yere kapanmak, yüzü yere sürmek” anlamına gelir. Namazın her rek’atında belirli uzuvları yere veyâ yere bitişik bir mahalle koyarak iki defa yere kapanmak namazın rükünlerindendir. Peygamber aleyhisselâm’ın uygulamasına en uygun secde yüz, eller, dizler ve ayak parmaklarının üzerine olmak üzere yedi uzuv üzerinde yapılanıdır. Bununla birlikte bunlardan bir kısmı ile yetinildiğinde secdenin geçerli olup olmayacağı konusunda mezhebler arasında farklılıklar vardır. Hanefî Mezhebinde farz olan, alnın ve ayakların hiç değilse bir ayağın yere dayanmasıdır. Burnun konması vâcib, ellerin ve dizlerin konması ise sünnettir. Tercih edilen görüşe göre, bir ayağın sadece bir parmağını veyâ sadece üstünü yere koymak yeterli değildir. Yine bir mâzeret/(özür) yokken alnı yere değdirmeden sadece burun üzerine secde yeterli olmaz..
Hanefîler'den Züfer ile Şâfiî ve Hanbelî mezheblerinde, yedi uzvun/(eller, ayaklar, dizler ve yüz) her birinin bir kısmının yere değdirilmesi farzdır. Şâfiîler'e göre avuç içlerinin ve ayak parmaklarının alt taraflarının yere gelmesi gerekir. Mâlikî Mezhebinde farz olan, secdenin alnın bir kısmı üzerinde yapılmasıdır. Özür sebebiyle bunu yapamayan ima ile secde eder. Sadece burnun üzerine secde edilmesi yeterli değildir.
Secdede ve iki secde arasında bir miktar beklemek/(tume'nîne), rükû’daki tume'nînenin hükmüyle aynıdır..

6-) KA’DE-i AHÎRE.:
Ka’de-i ahire.: “son oturuş” demektir. Namazın sonunda bir süre (teşehhüd miktarı) oturup beklemek namazın rükünlerindendir. İki rek’atlık namazlardaki oturuş, daha önce oturuş bulunmadığı için son oturuş sayılır..
Son oturuştaki süre Hanefîler'e göre “teşehhüd” miktarıdır. Teşehhüd miktarı ise, “Tahiyyât” DUÂsını okuyacak kadar bir süredir. Şâfiî ve Hanbelîler'de ise farz olan oturuş süresi teşehhüd miktarına ilâveten bir de Peygamber aleyhisselâm’a salâvât getirilebilecek (“ALLAHümme salli alâ MuhaMMed” diyecek) kadardır. Mâlikî Mezhebine göre farz olan, hiç değilse selâm vermeye elverişli bir süre oturmaktır.
Namaz ibâdetinin ana çatısını oluşturan şartlar ve rükünler bunlar olmakla birlikte, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Ta’dîl-i Erkân ve namazdan kendi fiili ile çıkmak da Fâkihlerin bir kısmına veyâ çoğunluğuna göre namazın farz veyâ vâcibleri arasında sayılır. Bu sebeble bu iki kavram hakkında burada bilgi verilmesi yerinde olur..

TA’DÎL-i ERKÂN.:
Ta’dîl-i Erkân.: Rükünleri düzgün, yerli yerinde ve düzenli yapmak demektir. Ta’dîl-i Erkâna riâyetin sonucunda rükünler şekil olarak düzgün ve kıvamında yerine getirilmiş olur. Böylece kişi namazını üstün körü değil, “dört başı mâmur” kılmış olur. Ta’dîl-i Erkâna yakın anlamda kullanılan “tuma'nîne” kelimesi, yapılmakta olan rüküne hakkının verildiğine kanaat getirilmesi ve yapılan işin içe sinmesi halini ifâde eder ki Ta’dîl-i Erkâna riâyetin sonucudur. Ta’dîl-i Erkân, özellikle rükû’da, rükû’dan doğrulmada, secdede ve iki secde arasındaki oturuşta söz konusu olur. Hanefî Mezhebi eserlerinde rükû’da “tuma'nîne”nin, rükû’dan doğrulduktan sonra bir süre ayakta beklemenin/(kavme) ve iki secde arasında bir süre (“sübhanellâhi'l-azîm” diyecek kadar) oturarak beklemenin/(celse) sünnet olduğu kaydedilmekle beraber kuvvetli görüşe göre bunlar Ta’dîl-i Erkânın birer boyutu olmak bakımından vâcibdir. Ta’dîl-i Erkân, Ebû Yûsuf'a ve Hanefî Mezhebi dışındaki üç mezhebe göre, ayrı bir rükün veyâ rüknün şartı olması itibariyle farzdır. Hanefî Mezhebine göre (Ebû Hanîfe ve MuhaMMed'e göre) ise vâcibdir.

Namazdan Kendi FiiLi ile Çıkmak.:
Ebû Hanîfe'ye göre namaz kılan kişinin, namazın sonunda kendi istek ve iradesiyle yaptığı bir fiil ile namazdan çıkması namazın rükünlerindendir. Ebû Yûsuf ve MuhaMMed'e göre ise teşehhüd miktarı oturmakla namaz rükünleri itibariyle tamamlanmış olur. Bu görüş ayrılığının ayrıntı sayılabilecek bazı fıkhî sonuçları vardır. Buna göre bir kimse Ka’de-i Ahîrede teşehhüd miktarı oturduktan sonra kendi isteği ile, namazla bağdaşmayacak bir fiil işlese, meselâ kendisine verilen selâmı almak veyâ hapşırana “çok yaşa” veyâ “yerhamükellâh” demek gibi bir şekilde konuşsa, her üç imama göre de namazı tamam sayılır. Fakat teşehhüd miktarı oturduktan sonra, kendi isteği dışında bir sebeble namazı bozulsa Ebû Yûsuf ve MuhaMMed'e göre bu kişinin namazı tamamdır, Ebû Hanîfe'ye göre ise tamam değildir. Hemen abdest alıp kendi istek ve iradesiyle/(ihtiyar) namazdan çıkmazsa namazı geçersiz olur ve yeniden kılması gerekir. Yine son oturuşta, teşehhüd miktarı oturduktan sonra henüz kendi istek ve iradesiyle namazdan çıkmadan namaz vakti çıksa, bu kişinin namazı iki imama göre tamamdır. Ebû Hanîfe'ye göre ise fâsiddir.
Şâfiî ve Mâlikî Mezheblerine göre namazdan çıkmak için birinci selâmın verilmesi; Hanbelî Mezhebine göre de iki tarafa selâm verilmesi farzdır. Hanefî Mezhebine göre ise selâm farz değil, vâcibdir.
Hanefîler, Peygamber aleyhisselâm’ın bazan teşehhüd miktarı oturduktan sonra, selâm vermeden arkadaşlarına dönerek konuşmak gibi bir fiille namazı tamamladığını bildiren rivâyetleri dikkate alarak namazdan selâmla çıkmayı rükün saymamışlardır.


...M.M.M. MuhaBBetLerimLe...

ResimŞEYh AhMedResim
Kullanıcı avatarı
ahmet
Aktif Üye
Aktif Üye
Mesajlar: 195
Kayıt: 26 Şub 2007, 02:00

Re: İSLÂM DİNi İLMİHÂLİ

Mesaj gönderen ahmet »

Resim

B-) NAMAZIN VÂCİBLERİ.:
Namazın vâciblerinden herhangi birinin terkedilmesi namazı bozmaz. Namazın vâciblerinden biri sehven terkedilmişse Sehiv Secdesi yapılması, eğer kasden terkedilmişse namazın iâde edilmesi yâni yeniden kılınması gerekir.
Hanefîler'deki vâcib kavramı, diğer mezheblerde bulunmadığı için burada Hanefîler'in terminolojisine göre belirtilen vâciblerin bir kısmı, öteki mezheblerde farz sayılırken, bir kısmı sünnet sayılmaktadır. Farz olan bir şey terkedildiği zaman namaz fâsid (geçersiz) olur. Namazın vâciblerinden biri bilerek terkedildiği zaman namazı yeniden kılmak (iâde), bilmeyerek (sehven) terkedildiği zaman ise Sehiv Secdesi yapmak lâzım gelir. Sehiv Secdesi yapılmadığı zaman ise, eksikliğin verdiği kerahete rağmen namaz borcu düşmüş olur.
Namazın vâcibleri şunlardır.:
1-) Namaza “ALLAHu Ekber!” sözüyle başlamak. Bu, çoğunluğa göre farzdır.
2-) Nâfile ve Vâcib Namazların her rek’atında, Farz Namazların ilk iki rek’atında Fâtiha Sûresini okumak. Bu, çoğunluğa göre farzdır.
3-) Farz Namazların ilk iki rek’atında, Vâcib ve Nâfile Namazların her rek’atında Fâtiha'dan sonra, Kur’ÂN'dan kısa bir sûre veyâ buna denk düşecek bir veyâ birkaç âyet okumak (zamm-ı sûre), Fâtiha'ya bir küçük sûre veyâ en küçük sûreye denk üç kısa âyet ya da üç kısa âyete denk bir uzun âyet eklemek vâcibdir (En küçük sûre Kevser Sûresi [İnnâ a’taynâke'l-kevser] ve en kısa âyet “sümme nazar” âyetidir). Fâtiha'dan sonra bir sûre daha okumak çoğunluğa göre sünnettir.
4-) Farz olan kıraati ilk iki rek’atta yerine getirmek.
5-) Fâtiha'yı, eklenecek sûreden önce okumak.
6-) Tek başına namaz kılarken öğle ve ikindi namazları ile gündüz kılınan Nâfile Namazlarda gizli okumak (kırâat-i hafî yapmak). Gizli okumanın ölçüsü, sadece kendisinin duyabileceği kadar kısık bir sesle okumaktır. Sabah, akşam ve yatsı namazları ile gece kılacağı Nâfile Namazlarda kişi serbesttir; isterse sesli (cehrî), isterse hafî (alçak sesle) okuyabilir.
7-) Cemâatle kılınan namazda imam, sabah namazı ile akşam ve yatsı namazlarının ilk iki rek’atında sesli okumalıdır. Cuma namazında, bayram namazlarında, cemâatle kılınan terâvih namazında, terâvihten sonra cemâatle kılınan Vitir Namazında da imam kıraati yüksek sesle yapar. İmam, öğle ve ikindi namazlarının bütün rek’atlarında, Akşam Namazının üçüncü ve yatsı namazının son iki rek’atında kıraati hafî yapar.
8-.) Secdede alın ile birlikte burnu da yere koymak.
9-) Üç ve dört rek’atlı namazlarda ikinci rek’atın sonunda oturmak (ka’de-i ûlâ = ilk oturuş).
10-) Namazların gerek ilk, gerekse son oturuşunda teşehhüdde bulunmak, yâni Tahiyyât'ı okumak.
11-) Namazın sonunda sağ ve sol tarafa selâm vermek (“es-Selâmü aleyküm ve rahmetullah” cümlesinin “es-Selâm” kısmını söylemek vâcib, “aleyküm ve rahmetullah” kısmını söylemek ise sünnettir).
12-) Farz olan fiillerin sırasına riâyet etmek (kıyamdan sonra rükû’a gitmek, iki secdeyi peş peşe yapmak gibi).
13-) Farz olan fiili geciktirmemek. Meselâ, birinci oturuşta Tahiyyât'ı okuduktan sonra, “ALLAHümme salli alâ MuhaMMed” diyecek kadar bir sûre bekledikten sonra üçüncü rek’ata kalkılacak olursa farz geciktirilmiş sayılır ve Sehiv Secdesi gerekir.
14-) Vitir Namazında Kunut DUÂsı okumak Ebû Hanîfe'ye göre vâcib, İmâmeyn’e (Ebû Yûsuf ve İmam MuhaMMed) göre sünnettir.
15-) Ramazan ve Kurban bayramı namazlarının her iki rek’atında ilâve (zâit) üçer tekbir almak (bayram namazının ikinci rek’atında rükû’a giderken tekbir almak da vâcibdir. İkinci rek’atta getirilen ilâve tekbirler rükû’dan hemen önce olduğu için bu rek’atta rükû’a giderken alınan tekbir de vâcib sayılmıştır).
16-) Sehiv Secdesi yapılmasını gerektiren bir fiilde bulunulmuşsa Sehiv Secdesi yapmak. Sehiv Secdesinden sonra selâm vermek de vâcibdir.
17-) Ta’dîl-i Erkâna riâyet etmek Ebû Yûsuf'a göre farz, Ebû Hanîfe ve MuhaMMed'e göre vâcibdir.
18-) Namazdayken secde âyeti okunmuşsa tilâvet secdesi yapmak (bk. Tilâvet Secdesi).


Resim
V. => NAMAZIN SÜNNET ve ÂDÂBI.:

Sünnet, Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in devamlı olarak yaptığı ve bir mâzeret olmaksızın terketmediği veyâ mâzeretsiz nâdiren terkettiği şeydir. Namazda Sübhâneke DUÂsını okumak, eûzü çekmek bu mânâda sünnettir. Sünnetin yapılmasına sevâb olmakla birlikte terkedilmesine cezâ (ikab) yoktur; sadece kınama ve sitem (itâb) vardır. Namazın sünnetleri, namazın vâciblerini tamamlar, onlardaki kusurları telâfiye ve fazla sevaba vesile olur. Sünnetlere riâyet etmek ve devam etmek Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'e muhabbetin bir nişânesi sayılır. Bununla birlikte sünnetin terkedilmesi ne farzın terkedilmesi gibi namazın bozulmasını (fesad) ve yeniden kılınmasını, ne vâcibin kasden terkedilmesi gibi tahrîmen mekruhluğu, ne de vâcibin sehven terkedilmesi gibi Sehiv Secdesi yapmayı gerektirir. Fakat sünnetlerin kasden terkedilmesi “isâet” (yanlış ve kötü davranma) olur. İsâet, Hanefîler'in tanımlamasına göre tenzîhen mekruhun üstünde, tahrimen mekruhun altında yer alır. Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in devamlı olarak yapmayıp, yapılmasına teşvikte bulunduğu şeylere ise Hanefîler, mendub=müstehab adını vermişlerdir. Buna göre meselâ sabah namazının farzından önce iki rek‘at namaz kılmak sünnet, ikindi ve yatsıdan önceki dört rek‘at ise müstehab sayılmaktadır.
Edeb (çoğulu âdâb) ise, Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in devamlı olmaksızın birkaç kere yaptığı şeylerdir. Rükû’ ve secdede üçten fazla tesbih yapmak (yâni rükû’da üçten fazla “sübhâne RABBiye'l-azîm” demek) böyledir. Hanefî kitablarında edeb ta’biri, mendub=müstehab anlamında da kullanılır. Âdâb sayılan şeyleri terketmek, her ne kadar isâet sayılmaz ve kınamayı gerektirmez ise de bunlara riâyet edilmesi daha faziletlidir (efdal). Esasen namazın âdâbı, Yüce Yaratıcı’nın huzurunda durulduğunun farkında olunarak, zâhiren mütevazi bir halde bulunmaktır.

Buna göre Hanefîler'de namazın farz ve vâcibleri dışında yapılması uygun görülen şeyler kuvvetliden zayıfa doğru şöyle bir sıralama takip etmektedir: Sünnet, mendub=müstehab, âdâb. Diğer mezheblerde ise mendub, bir bağlayıcılık ve gereklilik söz konusu olmaksızın yapılması istenen şey şeklinde tanımlanmaktadır. Mendubun yapılmasına sevâb olmakla birlikte terkedilmesine cezâ yoktur. Fakat mendubu terkeden kişi, kınama ve sitemi hak eder. Buna göre, cumhurun mendub tanımı Hanefîler'in sünnet tanımı ve anlayışlarıyla örtüşmektedir. Esas itibariyle namazın farz ve vâciblerinden olmayan, dolayısıyla eksikliği namazın aslına zarar vermeyen, bununla birlikte yerine getirilmesi hem Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in uygulamasına uyma hem de namazın şekil ve içeriğini tamamlama anlamına gelen şeylerin genel anlamda mendub olarak değerlendirilmesi, namazın sünnet, müstehab ve âdâbının bu başlık altında düşünülmesi mümkündür. Bu bakımdan aşağıda namazın sünnetleri ve âdâbı olarak sayılan şeyler genel olarak namazın mendublarıdır.

A-) SÜNNETLERİ.:
Namazın sünnet ve âdâbının çoğu, namaz fiillerinin belli bir düzen ve intizam içinde yapılmasını ve yapılan fiillerin şeklen güzel görünmesini sağlamaya yöneliktir. Namazın sünnetleri şunlardır.:
1-) İftitah Tekbirini alırken ellerin yukarı kaldırılması ve bu esnâda ellerin açık ve parmakların normal halleri üzere bulunması ve içlerinin kıbleye yönelik tutulması. Erkekler ellerini kulaklarına, kadınlar göğüsleri hizasına kadar kaldırırlar. Bu hüküm kunut tekbiri ve bayram namazının ilâve tekbirleri için de geçerlidir. Ayrıca, imama uyan kişi (muktedî) İftitah Tekbirini, imamın iftitahından çok sonraya bırakmamalıdır.
2-) İftitah Tekbirinin hemen ardından el bağlamak (i’timât). Bunda önce elleri salıverip (irsâl) sonra bağlamak yoktur. Erkekler göbek altından ve kadınlar göğüs üstünden el bağlarlar. Sağ el sol elin üzerine konulur. Erkekler sağ elin serçe ve baş parmaklarını sol bileğin iki tarafından halka yaparlar. Kadınlar halka yapmayıp, sağ ellerini düz bir şekilde sol elleri üzerine koyarlar.
3-) Kıyamda iken ayakların arasını dört parmak kadar açık bulundurmak. Namaza başlarken ve ara tekbirlerinde ellerin kaldırılması, hizası, kıyam ve rükû’da iki ayak arasındaki mesafe gibi konularda mezheblere göre farklı uygulamalar vardır.
4-) Sübhâneke okumak, namaza ALLAH'ı bu şekilde överek, senâ ederek başlamak sünnettir. Bu bakımdan Sübhâneke birinci rek‘atta İftitah Tekbirinden (tahrîme) hemen sonra okunur.
5-) Tek başına namaz kılan için sadece ilk rek‘atta ve Sübhâneke’den sonra Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm demek (teavvüz). Cemâatle namaz kılma durumunda sadece imam “eûzü…” çeker, imama uyan kişiler Sübhâneke'den sonra bir şey okumazlar.
6-) Tek başına namaz kılan kişinin ve cemâatle namaz durumunda imamın, her rek‘atın başında Fâtiha'dan önce besmele çekmesi. İmama uyan kişilerin besmele okuması gerekmez.
7-) Sübhâneke'yi ve eûzü besmeleyi gizli okumak, Fâtiha'nın sonunda “âmin” demek. Fâtiha'yı okuyan da işiten de âmin der.
8-.) Tek başına namaz kılarken Fâtiha'nın arkasından okuyacağı sûrenin, sabah ve öğle namazlarında uzun sûrelerden, ikindi ve yatsı namazlarında orta uzunluktaki sûrelerden ve Akşam Namazında kısa sûrelerden seçilmesi. Cemâatle namaz durumunda, imam cemâatı soğutmamak durumunda olduğu için, bulunduğu yere ve cemâatin durumuna göre sûre seçer. Uzun Sûreler =>Tıvâl-i Mufassal olarak anılır. Hucurât Sûresi ile Bürûc Sûresi arasındaki sûreler bu grupta yer alır.
Orta uzunluktaki sûrelere de =>Evsât-ı Mufassal denir. Bürûc Sûresi ile Beyyine Sûresi arasındaki sûreler bu grupta yer alır.
Kısa sûreler ise =>Kısâr-ı Mufassal diye anılır. Bunlar Beyyine Sûresinden Nâs Sûresine kadar olan sûrelerdir.
9-) Rükû’a varırken tekbir almak, yâni “ALLAHu Ekber!” demek.
10-) Rükû’da üç kere “Sübhâne RABBiye'l-azîm” demek.
11-) Rükû’dan doğrulurken “Semiallahü limen hamideh” demek (tesmî’). Bunu imam ve tek başına namaz kılan söyler; imama uyan kişi söylemez.
12-) “Semiallahü limen hamideh” dedikten sonra, “RABBenâ leke'l-hamd” veyâ “ALLAHümme RABBenâ leke'l-hamd” demek (tahmîd). Bunu tek başına namaz kılan ve imama uyanlar söyler. İmam da söyleyebilir (Ebû Hanîfe'ye göre imam söylemez).
13-) Tek başına namaz kılan kişi, tesmî’ ve tahmîdi gizli yapar. İmam ise tesmîi sesli söyler. Tahmîd her durumda sessiz okunur. Ancak kalabalık cemâatte imamın sesi arkalardan duyulmuyorsa ortalardan bir kişi, imamın tekbirlerini yüksek sesle tekrarladığı gibi tahmîdi de yüksek sesle okur.
14-) Erkeklerin, rükû’ durumunda dizlerini dik ve arkalarını düz tutmaları, dizlerini elleriyle kavramaları, dizlerini tutarken ellerini açık bulundurmaları. Kadınlar ise ellerini dizleri üzerine koyarlar, dizlerini tutmaz ve parmaklarını ayrık bulundurmazlar. Dizlerini bükük ve arkalarını meyilli bulundururlar.
15-) Rükû’da başını aşağı, yukarı eğmeyip doğru tutmak.
16-) Rükû’dan doğrulup dik durmak (kavme). Bunun ta‘dîl-i erkânın bir parçası olma ihtimaline binaen vâcib olduğu da söylenmektedir.
17-) Rükû’dan doğruluşta (rükû’ kavmesinde), Bayram Tekbirlerinin arasında elleri yana salıvermek (irsâl).
18-.) Secdeye varırken yere önce dizlerini, sonra ellerini, daha sonra yüzünü koymak ve secdeden kalkarken, secdeye varış s ırasının tersini yapmak; secdeye varırken ve secdeden kalkarken “ALLAHu Ekber!” demek.
19-) İki secde arasında celse yapmak, yâni kısa bir ara oturuşu yapmak. Bunun Ta‘dîl-i Erkânın bir parçası olma ihtimaline binaen vâcib olduğu da söylenmektedir.
20-) Secdelerde başını iki eli arasında yere koyup ellerini yüzünden uzak tutmamak ve parmaklar bitişik ve el ayası yere yapışık olmak.
21-) Secdelerde üçer defa “Sübhâne RABBiye'l-a‘lâ!.” demek.
22-) Erkeklerin, secdede iken karnı uyluklardan, dirsekleri yanlarından ve kolları yerden uzak tutması. Kadınlar ise, secdede alçalıp kollarını yanlarına bitiştirir ve karnı uyluklarına yapıştırırlar.
23-) Secde arası oturuşta (celse) ellerini uylukları üzerine koymak.
24-) Gerek celsede gerek ka‘dede, erkekler sol ayaklarını yere yayıp üzerine oturur ve sağ ayaklarını parmaklar kıbleye gelecek şekilde dikerler. Kadınlar ise ayaklarını sağ yanlarına yatık bir şekilde çıkarıp, öyle otururlar (teverrük).
25-) Tahiyyât’ın teşehhüdünde “lâ ilâhe” derken sağ elinin şahadet parmağını yukarı kaldırıp “illallâh” derken indirmek.
26-) Tahiyyât'ı gizli okumak.
27-) Rek‘atı ikiden ziyâde olan farzların ilk iki rek‘atının dışında Fâtiha okumak.
28-.) Son oturuşta, Tahiyyât’tan sonra salâvât okumak. Bu, namazın müekked sünnetlerindendir.
29-) Salâvâttan sonra DUf etmek.
30-) Selâm verirken başı önce sağa sonra sola çevirmek ve her iki tarafa selâm verirken “es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâh!.” demek. İmam, selâm verirken Hafaza Melekleri ile cemâate; imama uyan kimseler cemâate ve imama; tek başına namaz kılan kimse ise meleklere selâm vermeye niyet eder. İmam sola selâm verirken sesini biraz alçaltır. İmama uyanların selâmı, fâsılasız olarak imamın selâmının hemen ardından olmalıdır. Ayrıca birinci rek‘attan sonra imama yetişen muktedînin (mesbûk), imamın ikinci selâmını beklemesi de sünnettir..

B-) NAMAZIN ÂDÂBI.:

Âdâb, Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in bazan yapıp bazan terkettiği şeyler olup Hanefî Literatüründe mendub veyâ müstehab anlamında kullanıldığı da olur. Bunları terketmek, isâet sayılmaz ve kınamayı gerektirmez ise de riâyet edilmesi daha faziletlidir (efdal). Esasen namazın âdâbı Yüce Yaratıcı’nın huzurunda durulduğunun farkında olunarak zâhiren mütevazi bir halde bulunmaktır. Namazın âdâbı (müstehabları) şunlardır.:
1-) Namaz esnâsında iken hem görünüşte hem iç dünyada bir tevazu, sükûnet ve huzur içinde bulunmak.
2-) Kıyafete çeki düzen vermek. Meselâ gömlek gibi düğmeli bir giysi giyildiğinde düğmelerini iliklemek.
3-) Kâmet sırasında “hayye alel felâh” denirken imam ve cemâatin namaz için ayağa kalkması.
4-) “Kad kâmeti's-salâh” denilirken imamın namaza başlaması, müezzini fiilen tasdik etmek anlamına geleceği düşüncesiyle âdâbdan (müstehab) sayılmıştır. Fakat imamın kâmetin bitmesini beklemesinde ve kâmet bittikten sonra namaza başlamasında da bir beis yoktur. Hatta Ebû Yûsuf ile diğer üç mezheb imamına göre en uygunu kâmet bittikten sonra namaza başlanmasıdır. Çünkü bu sûretle cemâate saflara çeki-düzen verme fırsatı tanınmış olur. Kâmet getirilirken camiye giren kişi ayakta beklemeyip, hemen oturur ve cemâatle birlikte ayağa kalkar.
5-) Erkekler İftitah Tekbiri alırken ellerini yenlerinin dışına çıkarmak.
6-) Namaza dururken kalbin ameli olan niyete lisanın fiilî olan sözü eklemek. Söyleme kalbin amelini engelliyorsa kalbin niyeti ile yetinmek gerekir.
7-) Namazda bulunan erkek ve kadının huşû’ üzere olup kıyamda secde yerine, rükû’da ayaklarının üzerine ve secdede burnun iki kanadına, otururken kucağına ve uyluk üzerlerine ve selâmda omuz başlarına bakması.
8-.) Namaz esnâsında mümkün oldukça öksürüğü, geğirmeyi gidermek ve esneme durumunda ağzı tutmak, dudakları dişlerle olsun kapamak; bu da yeterli olmazsa sağ el ile kapamak.
9-) Tek başına namaz kılan kişinin, rükû’ ve secde tesbihlerini üçten fazla yapması. Bütün bunlar yapılması güzel (müstahsen) olan şeylerdir ve ibâdet esnâsında ALLAH'ın Huzurunda olma şuuruna ve O'na gösterilmesi gereken tâzime de uygun davranışlardır.
Kullanıcı avatarı
ahmet
Aktif Üye
Aktif Üye
Mesajlar: 195
Kayıt: 26 Şub 2007, 02:00

Re: İSLÂM DİNi İLMİHÂLİ

Mesaj gönderen ahmet »

Resim

VI. =>NAMAZA AYKIRI DAVRANIŞLAR.:

Bir müslümanın namaz esnâsında, yukarıda ayrı ayrı sayılan Namazın Farz, Vâcib, Sünnet Ve Âdâbını en iyi şekilde yerine getirmeye gayret etmesi ve bu ibâdetin mânâ ve gayesine aykırı her türlü davranıştan da kaçınması gerekir. Namaza aykırı davranışlar, bu aykırılığın derecesine göre namazın mekruhları ve namazı bozan şeyler şeklinde ikili bir ayırım içinde ele alınır.:

A-) NAMAZIN MEKRUHLARI.:

Farz.: Bir kimseyi bir vazifeye tayin etmek veya maaş bağlamak. Bir kimsenin kendi nefsine âid iken başkasına hibe ettiği muayyen bir şey. (Bunun zıddı "karz"dır.) * Takdir veya beyan eylemek. * Bir dâvaya mevzu ve rükün kılınan husus. * Addetmek, saymak, tutmak. * Fık: Din hususunda icrası vâcib, terki mâsiyet olan Hükm-ü İlâhî. Kur'ÂN-ı Kerim veya Hadis-i Şerifle sâbit olan Cenâb-ı HAKk'ın kat'i Emri.: Şirk koşmamak, iman etmek, namaz kılmak, yalan söylememek gibi...
Vâcib.: (Vücub. dan) (c.: Vâcibât) Lüzumlu, mecburi olan. * Fık: Yerine getirilmesi her müslüman için gerekli ve borç olup, yapılmadığı takdirde büyük günah olan ALLAH'ın Emirleri. Yapılması zannî delil ile belli olan. Terki câiz olmayan. Yapılması Şer'ÂN kat'i derecede bir delil ile sâbit olmamakla beraber, her halde pek kuvvetli bir delil ile sâbit bulunan şeydir. (Vitir ve Bayram namazları gibi.) * İlm-i Kelâm'da: Varlığı zarurî olup, olmaması imkânsız bulunan..
Sünnet.: Kanun, yol, âdet. * Siret-i hasene. * Ist: Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sözü, emri, hal ve takriri. Müslümanların ittibâ’ında ve dinlemesinde maddî ve manevî pek çok fazilet bulunan, tatbikinde mühim sevâblar, terkinde mühim zararlar bulunan İslâmî Emirler. Sünnet'e Farz-ı Nebevî de denir.
Sünnetullah.: İlâhî Kanunlar. * Kanun, âdet. (Bak: Âdetullah)
Âdetullah.: (Sünnetullah da denir.) Tabiatta canlı cansız bütün varlıkların nasıl hareket edeceklerini belirliyen ALLAH'ın Emirleri, O'nun koyduğu değişmez düzen. Meselâ oksijenle hidrojenin birleşmesinden SU meydana gelir. Işık, geldiği açıya eşit bir açı ile yansır ki, bunlar birer Âdetullahdır. "Âdetullah" yerine =>"Tabiat Kanunu" demek yanlıştır..
Sünnet-i Seniyye.: Peygamber'in (aleyhisselâm) sözlerine, Emirlerine ve Harekâtına dâir en yüksek ve kıymetli hâller, tavırlar, hareket düsturları.
Sünnet-i Mekked.: Peygamberin (aleyhisselâm) devam edip pek az terk buyurmuş olduğu sünnettir..
Sünnet-i Gayrı Mekked.: Peygamber'in (aleyhisselâm.) ibadet maksadıyla ara-sıra yapmış olduğu ameldir..
Mekruh.: İğrenç, nahoş görülen şey. * Fık: Şeriatın haram etmediği, fakat zaruret olmadan yapılmasına izin vermediği, zanna dayanan delil ile işlenmesi câiz olmayan iş.
Tenzihen Mekruh.: Nehyine dair şer'î bir delil olmamakla beraber işlenmesi kerih görülen iş. (Helâle yakın iş)..
Tahrîmen Mekruh.: (Vâcibin zıddı) Harama yakın iş olup, zannî delil ile olan nehiydir..


Resim
Namazda yapılması hoş karşılanmayan davranışlara “Namazın Mekruhları” denir. Genel olarak namaz için öngörülmüş bulunan biçimsel yapıya aykırı olan davranışlar ile namazın gerektirdiği saygı, tâzim, tevazu, boyun bükme ve sükûnet haline de aykırı olan ve namazda kalbi meşgul edecek ve insanı ibâdetin gerektirdiği kalb huzurundan ve huşû’dan alıkoyacak davranışlar mekruh sayılmıştır. Namaz esnâsında elbiseyle veyâ vücudun bir yeriyle oynamak gibi namazla ilgisi olmayan ve onunla bağdaşmayan bir hareketin yapılması mekruhtur. Çünkü bu şekildeki davranışlar namazın biçimsel yapısına aykırıdır ve aynı zamanda namazın gerektirdiği saygı ve tâzim vaziyetiyle de bağdaşmamaktadır. Bunun yanında namazın vâciblerinden ve sünnetlerinden birini terketmek de mekruh sayılmaktadır.
Namazın vâciblerinden birini, meselâ Fâtiha Sûresini okumayı kasden yâni bilerek ve isteyerek terketmek tahrîmen mekruhtur. Bir vâcibin terkedilmesi sebebiyle tahrîmen mekruh olan bu namaz esas itibariyle sahih yâni geçerli olup kişiden namaz borcunu düşürür ise de iâde edilmesi yâni yeniden kılınması vâcibdir.
Namazın sünnetlerinden birini, meselâ Sübhâneke okumayı, rükû’ veyâ secdelerdeki tesbihleri kasden terketmek mekruhtur. Namazın Sünnetlerinden birini terketmek, genel olarak tenzîhen mekruh olmakla birlikte, tenzîhen mekruh sayılan şeylerin bir kısmı tahrîmen mekruha yakındır. Meselâ müekked bir sünneti terketmek, bir vâcibi terketmek derecesine yakın bir mekruhluğu (kerâhet) ifâde eder. Müstehâb (mendub) olan bir şeyi terketmek ise mekruh olmayıp daha iyi ve faziletli olanı terketmek (terk-i evlâ) sayılır.

NAMAZda Mekruh Sayılan Şeyler Şunlardır.:
1-) Bir zararın giderilmesi veyâ namazın tamamlanması amacı olmaksızın namaz dışı bir davranışta bulunmak. Meselâ alnın secde mahalline yerleşmesini engelleyen sarık vb. şeyleri çekmek namazın tamamlanması amacı taşıdığından ve akrep gibi zararlı hayvanları öldürmek de bir zararın giderilmesi amacı taşıdığından mekruh sayılmamıştır. Buna karşılık parmak çıtlatmak, giysisinin kolunu kıvırmak, bunu gerektiren bir özür olmadığı halde -peş peşe olmamak üzere- birkaç adım yürümek, sinek vb. haşeratla meşgul olmak gibi davranışlar mekruhtur. Namaz dışı davranış ami kesîr (bk. Namazı Bozan Şeyler) boyutuna varırsa namaz bozulur.
2-) Namaza ilişkin fiilleri özürsüz yere, namazın sünnet ve âdâbına uymaksızın yerine getirmek. Meselâ bir özrü olmaksızın duvar, direk, baston vb. bir şeye hafifçe yaslanmak; daha dizleri yere koymadan elleri yere koymak, secdeden kalkarken dizleri ellerden önce kaldırmak; oturuşlar esnâsında bağdaş kurmak veyâ dizleri dikmek; kıyam esnâsında elleri yana bırakmak; erkekler için secde esnâsında kolları tamamıyla yere yapıştırmak böyledir.
3-) Kıyam, Rükû’ ve Secde aralarındaki tekbir ve zikirleri kendi yerlerinden sonraya bırakmak. Meselâ kıyamdan rükû’a vardıktan sonra “ALLAHu Ekber!” demek, rükû’dan doğrulduktan sonra “Semiallahu limen hamideh” demek mekruhtur. Rükû’ Tekbiri alınmaya ayakta iken başlanmalı, rükû’a varırken bitirilmelidir. Söz ile fiil eş zamanlı olmalıdır.
4-) Namazda esnemek, gerinmek ve boğazı açıyormuş gibi yapmak. Mümkün olduğunca esnemeyi önlemeye çalışmalı, esnemek durumunda kalınca sağ el ile ağzı kapatmalıdır. Nezle vb. sebebden burnu akan kişi, burnunu mendille siler. Grip olan kişi de öksürecek olduğunda ağzını eliyle veyâ mendiliyle kapatmalıdır. Bu durumda olan kişilerin mescide gelmeleri de mekruhtur.
5-) Namazda iken verilen selâmı el veyâ baş işâretiyle almak. Tahrîmen mekruh olan bu fiille kimilerine göre namaz bozulur.
6-) Namazda huşû’ halini artırmak veyâ uygunsuz bir şeyi görmekten sakınma gibi bir amaç olmadıkça gözleri yummak, gözleri sağa sola veyâ aşağı yukarı çevirmek, başı hafifçe bir tarafa çevirip bakmak.
7-) Abdesti sıkışık olduğu halde namaz kılmak. Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem sıkışık durumda olan veyâ yemek hazırken namaza duran kişinin namazının faziletinin tam olmayacağını belirtmiştir (Müslim, “Mesâcid”, 67).
8-.) Elbise, vücut veyâ namaz mahallinde namazın geçerliliğine engel olmayacak miktarda necâset bulunduğu halde namaz kılmak. Dinen necis sayılmamakla birlikte kirli elbise ile namaz kılmak da mekruhtur.
9-) Temiz olmayan şeylere karşı ve bunların yakınında, kişinin kendini ibâdete vermesini engelleyecek ve zihni meşgul edecek yerlerde namaz kılmak. Ateşe ve puta tapma inancını çağrıştırması düşüncesinden hareketle ateşe, insan veyâ hayvan tasviri bulunan resim ve heykele karşı namaz kılınması mekruh sayılmıştır. Aynı şekilde bir insanın yüzüne karşı namaz kılmak da mekruhtur.
10-) Başkasına ait bir yerde veyâ başkasına ait bir elbise içinde, sahibinin izni ve razılığı olmaksızın namaz kılmak.
11-) Dişlerin arasında kalmış yutulması namazı bozmayacak miktardaki yiyecek kırıntısını yutmak. Yutulan şey nohut tanesi büyüklüğünde olursa namazı bozar.
12-) Cemâatle namaz kılınırken, imamdan önce rükû’ ve secdeye gitmek veyâ ondan önce rükû’ veyâ secdeden doğrulmak. Bu davranışın muktedînin namazını bozacağı, imamdan önce rükû’ ve secdeden başını kaldırmış kişinin rükû’ ve secdeye geri dönüp imamla birlikte hareket etmesi, aksi halde o rek‘atın eksik kalacağı ve sonradan tamamlanması gerektiği, bu da yapılmazsa namazının bozulmuş olacağı görüşleri de mevcuttur.
13-) Namazda kıraate ilişkin mekruhlar daha ziyâde kıraatin sünnetlerinden birinin terki sebebiyle olur: İkinci rek‘atta birinci rek‘attan daha uzun okumak böyledir- Bir rek‘atta bir sûrenin iki kere okunması veyâ Farz Namazlarda ilk iki rek‘atta Fâtiha'dan sonra aynı sûrenin okunması mekruhtur; Nâfile Namazlarda mekruh değildir. Fâtiha'dan sonra sürekli olarak belirli bir sûrenin okunması, başka sûrenin okunmaması mekruhtur. Fâtiha'dan sonra okunacak sûrelerde Kur’ÂN'daki sıraya uymamak, meselâ birinci rek‘atta Kevser Sûresini okuduktan sonra ikinci rek‘atta Fîl Sûresini okumak mekruhtur.

B-) NAMAZI BOZAN ŞEYLER.:

Namazın rükünlerinden veyâ şartlarından herhangi birinin eksikliği durumunda namaz bozulur. Namazın bozulmuş olacağı fâsid veyâ bâtıl ta’birleriyle ifâde edilir. Rükün ve şartların eksikliği dışında ayrıca kaçınılması, yapılmaması gereken bazı durum ve davranışlar vardır ki, bunların hepsine birden “müfsidât-ı salât” (namazı bozan şeyler) denir.

NAMAZı Bozan Şeyler Şu Şekilde Gruplandırılabilir.:
1-) Namazda Konuşmak.:
Namazda gerek bilerek gerekse yanılarak veyâ yanlışlıkla konuşmak namazı bozar. Konuşmak, birine seslenmek, hitab etmek şeklinde olabileceği gibi birine selâm vermek, merhaba demek, verilen selâma sözlü olarak karşılık vermek veyâ aksırana “yerhamükellah” veyâ “çok yaşa” demek şeklinde de olur. Bu gibi durumlarda namaz bozulur. Bunların bilerek, isteyerek yapılması ile yanılarak veyâ yanlışlıkla olması arasında fark yoktur. Namaz kılarken, namazda olduğunu unutarak, dalgınlıkla birinin selâmını diliyle, meselâ “aleykümü's-selâm” diyerek almak namazı bozar. Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in ismi anıldığında salâvât getiren kimsenin de namazı bozulur. Aynı şekilde cevab kastıyla Kur’ÂN'dan bir âyeti okumak da insanlarla konuşma kapsamına gireceği için namazı bozar. Meselâ iyi bir haber duyduğunda “elhamdülillah”, kötü bir haber duyduğunda “İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn”, hayret verici bir şey duyduğunda “sübhânellah” ve girmek için izin isteyene girmemesini anlatmak üzere “Tilke hudûdullâhi felâ takrebûhâ” (Bunlar Allah'ın Sınırlarıdır; sakın girmeyin) âyetini okuyarak mukabele etmek namazı bozar.
Namazda DUÂ mahalli olan son oturuşta insanların gündelik ve sıradan konuşmalarına benzer tarzda DUÂ etmenin de namazı bozacağı söylenmiştir. Buna göre meselâ “Ey Allahım, bana baklava, börek yedir; falan hanımla evlendir…” şeklinde DUÂ etmek namazı bozar. Fakat insanların gündelik konuşmalarını andırmayacak şekilde yapılan DUÂlar namazı bozmaz (Aşağıda bu konuyu “Namazda Türkçe Olarak DUÂ Edilebilir mi?” başlığı altında açıklayacağız).
2-) Ami Kesîrde Bulunmak.:
Ami kesîr, çok veyâ aşırı bir davranışta bulunmak demektir. Ami kesîr için net bir sınır çizme imkânı olmamakla birlikte dışarıdan gözlemleyen kişide, namazda olunmadığı izlenimini verecek davranışta bulunmak şeklinde bir ölçü getirilmiştir. Bu bakımdan, namazdayken namaza aykırı, namazdaki eylemlere benzemeyen ve namazla bağdaşmayan bir davranış, namazda olunmadığı izlenimini veriyorsa ami kesîr çerçevesine girer. Bununla birlikte Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem namazda iken torunlarının sırtına bindikleri, kucağına geldikleri şeklindeki rivâyetlere nazaran, benzer durumlarla karşılaşıldığında, çocukları rencide etmeden, sarsmadan usulca yere koymak veyâ kenara çekmekle namaz bozulmaz.
Biriyle musafaha yapmak, el sıkışmak da ami kesîr kapsamına girer.
3-) Yönü kıbleden çevrilmek.
4-) Bir şey yiyip içmek.:
Namaza durduktan sonra ağza alınıp yenen şey susam tanesi kadar da olsa namazı bozar. Fakat namaz öncesinde yediği bir şeyden dolayı dişleri arasında kalan bir şeyi yutmak namazı bozmazsa da büyük küçük bir şeyi çiğnemek, ağzında gevelemek namaza aykırı olduğu için namazı bozar. Bu bakımdan sakız çiğnemek veyâ namaz öncesi ağzına bir şeker alıp şeker eridikçe yutmak namazı bozar.
5-) Özürsüz olarak boğaz hırıldatmak (tenahnuh etmek), öksürmeye çalışmak. Ancak herhangi bir zorlama olmaksızın doğal olarak öksürmek veyâ sesindeki hırıltıyı giderip sesi güzelleştirmek, namazda olduğunu anlatmak ve yanlış okuyan imamı uyarmak için öksürmek namazı bozmaz.
6-) “Üf, tüh!” diyerek bir şeyi üflemek veyâ bezginlik göstermek ve “uf, puf!.” gibi şeyler söylemek veyâ “ah, oh!” demek.
7-) İnlemek.: Ah çekmek, inlemek normal durumda namazı bozmakla birlikte, huşû’ ve ibâdet aşkından olursa namazı bozmaz.
8-.) Gülmek.:
Kendisinin duyacağı kadar bir gülme sadece namazı bozar, yakında bulunanların işitebileceği kadar olursa abdest de bozulur. Bu şekilde gülme, bulûğa ermemiş çocukların sadece namazını bozar, abdestini bozmaz. Öteki mezheblere göre namazda kahkaha ile gülmek dahi abdesti bozmaz..
9-) Namazda iken göze ilişen bir yazıya bakmakla namaz bozulmaz. Fakat karşısındaki Mushaf'tan ezberinde olmayan bir âyeti okumak durumunda, Ebû Hanîfe'ye göre namaz bozulur. Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre ise bu durumda namaz bozulmaz, fakat Ehl-i kitaba benzeyiş söz konusu olduğu için böyle yapmak mekruhtur. Hanbelîler'e göre ezbere bilen için mekruh olmakla birlikte, Mushaf'tan okuyarak namaz kılmak câizdir.
10-) Birinci oturuşu, son oturuş zannederek selâm vermek namazı ifsad etmeyip sadece Sehiv Secdesi yapmayı gerektirir ise de, kıldığı Öğle Namazını Cuma Namazı veyâ Yatsı Namazını Terâvih zannederek (veyâ kendisini seferî zannederek) selâm vermek, namazı kesmek kastı taşıdığı için namazı bozar..
11-) Farkında olmayarak veyâ unutarak yapılmış olsa bile avret yeri açık iken veyâ üzerinde namaza mâni miktarda bir necâset bulunuyorken bir rükün edâ etmek veyâ bu durumda iken bir rüknün edâ edileceği bir sûrenin (üç defa “sübhânellâh” diyecek kadar sûre) geçmiş olması durumunda namaz bozulmuş sayılır.
12-) Kendi irade ve ihtiyarı dışında gerçekleşen şu durumlarda da namaz bozulur.:
Sabah Namazını kılarken güneşin doğması; Bayram Namazını kılarken zeval vaktinin olması; Cuma Namazını kılarken ikindi vaktinin girmesi durumunda namaz bozulur. Fakat öğle namazını kılarken ikindi vaktinin girmesiyle öğle namazı bozulmaz. Tertip sahibi olan yâni o zamana kadar namazı kazâya kalmamış bir kimsenin, daha önce kılamadığı bir namazı (fâite) namaz esnâsında hatırlaması. Teyemmüm ile namaz kılmakta iken kullanılması mümkün suyu görmesi. Özür sahibi olan/mâzereti bulunan kişinin özrünün ortadan kalkması. Mest üzerine meshetmiş olarak namaz kılarken, mesih süresinin dolması durumunda namaz bozulur. Bu süre mukim için bir gün bir gece, yolcu için üç gün üç gecedir. Yine, mesih yaptığı mesti ayağından çıkarması durumunda namaz bozulur. Çünkü üzerine meshettiği mest ayağından çıktığı için abdestsiz konumuna düşmektedir. Namaz kılanın önünden geçilmekle namazı fâsid olmaz; geçenin erkek veyâ kadın olması arasında fark yoktur. Bu işi bilerek, farkında olarak yapan kişi mükellef ise günahkâr olur. Mekruh olan geçiş, açık alan ve büyük câmiye göre namaz kılanın secde mahallinden; küçük mescidde ise karşısından geçmektir. Önünden geçilme ihtimali bulunan yerde namaz kılan kişilerin sütre edinmesi, yâni bir sütunu veyâ baston, şapka ve şemsiye gibi şeyleri siper edinmesi müstehabdır. Cemâatle namaz durumunda imamın sütresi, ona uyanlar için de sütre sayılır. Kâbe’yi tavaf etmek, namaz benzeri bir ibâdet sayıldığı için, orada namaz kılarken tavaf edenlere karşı sütre edinmeye gerek yoktur.
13-) Namaz kılarken herhangi bir sebeble abdest bozulursa namaz da bozulmuş olur. Namaz kılarken bilerek abdest bozucu bir fiil işleyen kişinin namazı bozulur. Ancak bu iş, namazın sonunda yapılmış ise, kişi kendi fiili ile namazdan çıkmış sayılacağı için Hanefîler'e göre namaz bozulmaz. Burun kanaması gibi bir özür durumunda Hanefîler'e göre, bu durumun üzerinden bir rükün edâ edecek kadar süre geçmedikçe namaz bozulmaz. Kişi dilerse, en kısa yoldan yeniden abdest alıp gelerek namazına kaldığı yerden devam eder, isterse namazını yeni baştan kılar.
(İmama uymuş [muktedî] kişinin namazının hangi durumda bozulacağı konusunda “Cemâatle Namaz” bahsine ve okuyuş hatalarının namaza etkisi konusunda “Kıraat” bahsine bakınız.)


Resim

VII. =>NAMAZIN KILINIŞI.:

Namazın Farz ve Vâciblerine, Sünnet ve Âdâbına uygun şekilde kılınışına ilmihâl dilinde “Sıfâtü's-Salât” denilir. Namaz kılacak kişi abdestli ve kıbleye yönelik olarak durup ellerini kaldırır ve niyet ederek.: “ALLAHu Ekber!” der, ellerini bağlar.: “Sübhâneke'llâhümme ve bihamdike ve tebârekesmüke ve teâlâ ceddüke velâ ilâhe gayrük.” der. İmama uymuş (muktedî) değilse.: “Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm. Bismillâhi'r-rahmâni'r-rahîm” der ve “Fâtiha”yı okur. Fâtihanın bitiminde.: “Âmin!” der, besmelesiz olarak bir sûre veyâ birkaç âyet okur (Zamm-ı Sûre). Ardından.: “ALLAHu Ekber!” diyerek rükû’a gider. En az üç kere.: “Sübhâne RABBiye'l-azîm.” dedikten sonra.: “Semiallâhü limen hamideh!” diyerek doğrulur ve.: “RABBenâ lekhamd!” der. Ardından.: “ALLAHu Ekber!” diyerek secdeye gider. Bedensel bir engeli yoksa yere önce dizlerini, sonra ellerini ve sonra yüzünü koyar, kıyama dönerken de bunun aksini yapar. Secdede en az üç kere.: “Sübhâne RABBiye'l-a‘lâ!” dedikten sonra yine.: “ALLAHu Ekber!” diyerek ara oturuşu (celse) yapar, sonra yine.: “ALLAHu Ekber!” diyerek ikinci secdeye gider ve yine üç kere.: “Sübhâne RABBiye'l-a‘lâ.” dedikten sonra.: “ALLAHu Ekber!” diyerek ikinci rek‘ata kalkar.
İkinci rek‘at da birinci rek‘at gibidir. Şu kadar ki ikinci rek‘atta elleri kaldırma, “Sübhâneke ve eûzü” yoktur. Ayağa kalkınca el bağlayıp besmele ile Fâtihayı okur ve “âmin” dedikten sonra Fâtiha'ya bir sûre veyâ birkaç âyet ekler. Daha sonra birinci rek‘atta olduğu gibi rükû’ ve secdeleri yapar. İkinci secdeden sonra ka‘de yapıp.: “et-Tahiyyâtü lillâhi ve's-salavâtü ve'ttayyibât. es-Selâmü aleyke eyyühe'n-nebiyyü ve rahmetullâhi ve berekâtüh. es-Selâmü aleynâ ve alâ ibâdillahi's-sâlihîn. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûlüh!” der. Kılacağı namazın rek‘at sayısı ikiden fazla ise bu “ilk oturuş” (ka‘de-i ûlâ) olur. Bu oturuşta Tahiyyât'a bir şey eklenmez ve.: “ALLAHu Ekber!” diyerek üçüncü rek‘ata kalkılır. Kalkacağı zaman ellerini dizleri üzerine getirir, öyle kalkar. Kıyamda el bağlayıp besmele ile Fâtihayı okur ve “âmin” der. Bundan sonra yapılacak şeyler namazın farz olup olmamasına göre küçük değişiklikler gösterir.:
a-) Bu kıldığı Farz Namaz ise Fâtiha'dan sonra sûre veyâ âyet okumayıp rükû’a varır. Secdelerden sonra, eğer varsa dördüncü rek‘ata kalkar, dördüncü rek‘at da üçüncü rek‘at gibidir. Dördüncü rek‘at yoksa ikinci secdeden sonra oturur (son oturuş=ka‘de-i ahîre).
b-) Kıldığı namaz Farz Namaz değilse, farklı olarak üçüncü rek‘atın Fâtiha'sına âmin dedikten sonra, bir sûre veyâ birkaç âyet okur. Sonra rükû’a ve secdeye varır. Dördüncü rek‘at, üçüncü rek‘at gibidir. Dördüncü rek‘atın secdeleri yapılınca oturulur. Bu oturuş, üç rek‘atlı namazların üçüncü rek‘atının ve iki rek‘atlı namazların ikinci rek‘atının bitiminde yapılan oturuş gibi, son oturuş (ka‘de-i ahîre) adını alır. Son oturuşta Tahiyyât'tan sonra salâvât ve DUÂlar okunur, ardından selâm verilir.
Salâvât şudur.: “ALLÂHümme salli alâ MuhaMMedin ve alâ âli MuhaMMed, kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke Hamîdün Mecîd. ALLÂHümme bârik alâ MuhaMMedin ve alâ âli MuhaMMed, kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke Hamîdün Mecîd.”

DUÂLAR.: Son oturuşta salâvât getirdikten sonra yapılacak DUÂ, âyetlerden iktibas edilebileceği gibi hadislerden de edilebilir.
Âyetlerden alınarak yapılabilecek DUÂya örnek.:
“RABBenâ âtinâ fi'd-dünyâ haseneten ve fi'l-âhireti haseneten ve kınâ azâbe'n-nâr, bi rahmetike yâ erhame'r-râhimîn.” (Bakara 2/201).
“RABBenâ lâ tüziğ kulûbenâ ba‘de iz hedeytenâ ve heb lenâ min ledünke rahmeten inneke ente'l-Vehhâb.” (Âl-i İmrân 3/8).
“RABBic'alnî mukýme's-salâti ve min zürriyyetî RABBenâ ve tekabbel DUÂ. RABBenağfir lî ve li-vâlideyye ve li'l-mü'minîne yevme yekumü‘l-hisâb.” (İbrâhîm 14/40-41).
Hadislerden iktibas edilebilecek DUÂya örnek.:
ALLAHümme innî es'elüke mine'l-hayri küllihî mâ âlimtü minhü ve mâ lem a‘lem ve eûzü bike mine'ş-şerri küllihî mâ âlimtü minhü ve mâ lem a‘lem.: ALLAHım bildiğim bilmediğim bütün iyilikleri senden istiyorum, bildiğim bilmediğim bütün kötülüklerden sana sığınıyorum!.”
İsteyen bu DUÂların anlamlarını da söyleyebilir. Şimdi bu vesileyle namazda Türkçe DUÂ etmenin namazı bozup bozmayacağı konusu ile Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'den nakledilenlerden başka bir DUÂnın namazda okunup okunamayacağı sorusuna açıklık getirmeye çalışalım.:

Namazda Türkçe OLarak DUÂ Edilebilir mi?.:

Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Namazda insanların kelâmından hiçbir şey uygun olmaz. Çünkü NAMAZ ancak Tesbih, Tekbir ve Kur’ÂN okumadan ibârettir” buyurmuştur.
(Müsned, V, 447-448; Nesaî, “Sehv”, 20; bk. Müslim, “Mesâcid”, 35; Ebû Dâvûd, “Salât”, 174).
Hadiste geçen “İnsanların Kelâmı” sözü, başka biriyle karşılıklı konuşmak anlamına gelebileceği gibi insanların kendi aralarındaki konuşmaları türünden konuşma, gündelik konuşma ve insan sözü anlamına da gelebilir.
“Namaz ancak tesbih, tekbir ve Kur’ÂN okumadan ibârettir” ifâdesi ise, hasr ifâde edecek şekilde anlaşılacak olursa, namazda bunların dışında bir şey yapılamayacağı sonucu çıkar. Nitekim bazı Hanefîler bu noktadan hareketle Kur’ÂN Lafızları dışında bir şeyle namazda DUÂ edilemeyeceğini söylemişlerdir. Diğer âlimler ise, namazda konuşma yasağının Mekke Döneminde geldiğini, halbuki namazdaki özel DUÂ ve zikirlerin pek çoğunun Medine Döneminde hadislerle sabit olduğunu ve bu hadislerin “Namaz tesbihten… ibârettir” hadisinin kapsamını daralttığını öne sürerek, namazda her türlü lafızla DUÂ edilebileceğini savunmuşlardır..
Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem bir gün namaz kılarken arkasında bir adamın.: “Ey ALLAHım, bana ve MuhaMMed'e merhamet et, başka da hiç kimseye merhamet etme!.” diye DUÂ ettiğini duymuş, selâm verdikten sonra bu şekilde DUÂ eden bedevîye dönerek.: “Geniş olan bir şeyi (ALLAH'ın Rahmetini) daralttın!.” buyurmuştur. (Buhârî, “Edeb”, 27)
Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, namazda bu şekilde DUÂ ettiği için o kişiye namazı yeniden kılmasını söylememiş, sadece bencillik yapmaması için uyarmıştır. Bu olay, namaz kılan kimsenin namazın DUÂ ve Münâcâta ayrılmış bu bölümünde Kur’ÂN ve Sünnet Lafızları dışında fakat onlara uygun içerikte sözlerle istediği gibi DUÂ edebileceğini göstermektedir.

Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem rükû’dan doğrulurken.: “Semiallahü limen hamideh” demiş, kendisiyle birlikte namaz kılan arkadaşlarından Rifâa.: “ve leke'l-hamd hamden kesîren tayyiben mübâreken fîh.” diye ilâve etmiş; Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem selâm verince arkaya dönerek.: “Demin konuşan kimdi?” diye sormuş; Rifâa.: “Bendim” deyince, bunun üzerine Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Otuz küsur melek gördüm, senin söylediğin o sözü önce yazıp göğe götürmek için birbirleriyle yarışıyorlardı.” buyurarak, Rifâa'nın ihdas ettiği bu sözü onaylamıştır.
(Şevkânî, II, 317-322).
Bu hadisler, namazda konuşma yasağının başka biriyle konuşmaya ilişkin olduğunu, içerik bakımından uygun olmak şartıyla, kişinin istediği lafızlarla DUÂ edebileceğini göstermektedir.
Namazda.: “Ey Allahım, beni evlendir, karnımı doyur” gibi insanların konuşmalarına benzeyen sözler söylenirse, Hanefîler'e göre bunu söyleyen kişinin namazı bozulur. Çünkü bu söz, Kur’ÂN'daki DUÂlara ve Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in namazda okuduğu veyâ okunabileceğini bildirdiği DUÂlara benzememekte, içerik olarak namazın genel çerçevesine aykırı düşmektedir. Fakat Şâfiî, dünyevî bir arzunun gerçekleşmesine yönelik olmakla birlikte sonuçta bunun da bir DUÂ olduğunu, dolayısıyla bu şekilde DUÂ etmekle namazın bozulmayacağını ileri sürmüştür.
Kullanıcı avatarı
ahmet
Aktif Üye
Aktif Üye
Mesajlar: 195
Kayıt: 26 Şub 2007, 02:00

Re: İSLÂM DİNi İLMİHÂLİ

Mesaj gönderen ahmet »

Resim

VIII. =>EZÂN ve KÂMET.:

Namaza çağrıyı sembolize eden ezân ve kâmet, müslümanların gerek ibâdet hayatında gerekse mûsikiden mimari ve edebiyata kadar İslâm kültür ve medeniyetinde ayrı bir önem taşmaktadır. Burada sadece ezân ve kâmetle ilgili temel Fıkhî Bilgiler üzerinde durulacaktır.

EZÂN sözlükte “duyurmak, bildirmek” anlamına gelir. İlmihaldeki anlamı ise, Farz Namazlar için belli vakitLerde okunan “bilinen özel sözler”dir. Ezân okuyan kişiye MÜEZZİN denir.

Müslümanlığın ilk zamanlarında bugün bildiğimiz şekilde ezân okunmuyordu. Namaz Mekke Döneminde farz kılındığı halde, Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in Medine'ye gelişine kadar Namaz Vakitlerini bildirmek için bir yol düşünülmemiş ve belki de cemâatle kılınmadığı için buna ihtiyaç duyulmamıştı. Medine'ye gelindiğinde bir süre sokaklarda “es-salâh es-salâh” (namaza, namaza) veyâ “essalâtü câmia” (namaz insanları toplayıcı ve bir araya getiricidir veyâ namaz birçok güzellikleri ve şükür çeşitlerini kendisinde toplar) diye bağırılmışsa da bu yeterli olmamıştı. Hicretin ilk yılında Medine'de Mescid-i Nebî'nin inşâsı tamamlanıp müslümanlar düzenli bir şekilde toplanıp cemâatle namaz kılmaya başlayınca, Peygamberimiz Namaz Vakitlerinin girdiğini ve topluca namaz kılınacağını duyurmak için ne yapılabileceğini arkadaşlarıyla görüşmeye başladı. Sonunda birkaç sahâbînin aynı şekilde rüya görmeleri üzerine bugünkü bilinen şekliyle ezân ilk defa olarak Hz. Bilâl tarafından Sabah Namazında, Neccâroğulları'ndan bir kadına ait yüksekçe bir evin damında okunmuş ve artık Müslümanlığın bir şiârı, alâmeti haline gelmiştir. Bu bakımdan esasen Müekked Sünnet olmakla birlikte, bir bölgede hiç okunmamasına karşı sert yaptırımlar bulunduğu için, Vâcib veyâ Farz-ı Kifâye ağırlığında olduğu kabul edilmektedir.

Ezân aracılığı ile halka hem namaz vaktinin girdiği ve cemâatle namaz kılınacağı duyurulmuş olmakta, hem de ALLAH'ın büyüklüğü, Peygamberimiz MuhaMMed aleyhisselâm’ın O'nun Elçisi ve namazın kurtuluş yolunun kapısı olduğu ilân edilmektedir. Namaz Vakitleri güneşin hareketine göre düzenlendiği için yeryüzünde Namaz Vakitleri değişik anlara rastlamakta ve bu sûretle yukarıda belirtilen hakikat, gece gündüz fâsılasız olarak haykırılmış olmaktadır.
Ezânın sözleri şöyledir.:
Allâhü ekber!
Allâhü ekber!
Allâhü ekber!
Allâhü ekber!
Eşhedü en lâ ilâhe illallah!
Eşhedü en lâ ilâhe illallah!
Eşhedü enne MuhaMMeden Resûlullah!
Eşhedü enne MuhaMMeden Resûlullah!
Hayye ale's-salâh!
Hayye ale's-salâh!
Hayye ale'l-felâh!
Hayye ale'l-felâh!
Allâhü ekber!
Allâhü ekber!
Lâ ilâhe illallâh!.


Ezânın Sözleri, Memleketimizde bir müddet aşağıdaki şekilde tercüme edilip okunmuş, daha sonra bu uygulamadan vazgeçilmiştir.:
Tanrı uludur!
Tanrı uludur!
Tanrı uludur!
Tanrı uludur!
Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrı'dan başka yoktur tapacak!
Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrı'dan başka yoktur tapacak!
Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrı'nın elçisidir MuhaMMed!
Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrı'nın elçisidir MuhaMMed!
Haydin namaza!
Haydin namaza!
Haydin felâha!
Haydin felâha!
Tanrı uludur!
Tanrı uludur!
Tanrı'dan başka yoktur tapacak.


Sabah Ezânında.: “Hayye ale'l-felâh” denildikten sonra iki defa.: “es-salâtü hayrün mine'n-nevm” (Namaz uykudan hayırlıdır) denilir. O sırada ezânı dinleyenlerin bu sözden sonra “sadakte ve berirte” (doğru ve iyi söyledin) demeleri güzel bulunmuştur..

Erkekler yalnız başlarına yahut cemâatle namaz kılacakları zaman ikâmet yapılır, Türkçe'deki deyişiyle “kâmet” getirilir. Ezânın Sözleri aynen okunur, sadece “Hayye ale'l-felâh”tan sonra iki kere “Kad kâmeti's-salâh” (Namaz başladı) denilir..

Ezân okumak için vaktin girmiş olması şarttır. Vakit girmeden okunan ezânın vakit girince yeniden okunması (iâde) gerekir. Diğer mezheblerde Sabah Ezânının vakit girmeden okunabileceği kabul edilmiştir. Çünkü onlara göre Sabah Namazını ilk vaktinde kılmak efdaldir..

Ezân okuyacak kimselerin erkek, akıllı, takvâ sahibi olmaları gerekir. Cahillerin, fâsıkların, çocukların ve kadınların ezân okumaları veyâ kâmet getirmeleri mekruhtur. Ezân okuyan kimselerin abdestli olmaları gerekir; abdestsiz okunan ezân geçerli olmakla birlikte böyle yapmak mekruhtur..

Müezzinler güzel ve gür sesli olmalıdır. Peygamberimiz yirmi kişiye ezân okutturup dinlemiş, içlerinden Ebû Mahzûre'nin sesini beğenmiştir (Dârimî, “Salât”, 7).

Her namaz için bir ezân ve bir kâmet yapılır. Sadece Cuma Namazında iki ezân bulunmaktadır. Bu bakımdan, bir câmide vakit namazı ezân okunarak ve kâmet getirilerek cemâatle kılınmışsa, daha sonra tek veyâ cemâat olarak aynı vakti o câmide kılacak olanların tekrar ezân ve kâmet okumaları gerekmez. Hatta ezân vaktinden sonra namazı evlerinde veyâ dükkânlarında kılacak olan kimseler ezân okumadıkları gibi cemâat bile olsalar kâmet de getirmeyebilirler. Fakat cemâat olduklarında kâmet getirmeleri müstehabdır.

Ezân ve Kâmet, Vakit Namazlarında sünnettir. Ezân ve kâmet vaktin değil, namazın sünneti olduğu için kazâ namazı kılarken de ezân ve kâmet okumak sünnet kabul edilmiştir. Birden fazla kazâ namazı kılınacak ise, meclis aynı olsun farklı olsun, her bir namaz için ayrı ayrı ezân ve kâmet getirilmesi daha faziletli görülmüş olmakla birlikte aynı yerde birden fazla kazâ kılınacak olduğunda bunların ilkinde bir kere ezân okunup, diğerlerinde sadece kâmetle yetinilmesi de mümkündür. Bir diğer görüşe göre, bir mecliste ne kadar kazâ kılınırsa kılınsın, bir ezân ve bir kâmet yeterli olur..

Ezân ve Kâmette müezzin ayakta kıbleye doğru yönelir. “Hayye ale'ssalâh” derken sağa, “Hayye ale'l-felâh” derken sola döner. Ezânı minâreden okuyorsa, sağ taraftan sol tarafa doğru dolaşarak okur. Sesinin gür çıkması için iki parmağıyla veyâ eliyle kulağını kapatır. Ezân okunurken her cümle arasında biraz bekleme yapılır ve ikinci cümlelerde ses biraz daha yükseltilir. Buna “teressül” veyâ “irtisâl” denilir. Kâmet ise duraklama yapmaksızın seri okunur. Buna da “hadır” denilir..

Ezân ve Kâmetin sözleri sırasınca ve tertibe göre okunmalıdır. Tertibsiz olarak okunan ezân ve kâmet yeterli sayılmakla birlikte iâde edilmesinin daha iyi olacağı söylenmiştir.

Câmide iken bir vaktin ezânı okunacak olursa, o vaktin namazını kılmadan çıkmak mekruhtur. Bu durumdaki bir kimse namazı tek başına kılıp çıkarsa bu defa cemâati terketmesi sebebiyle kerahet işlemiş olur. Bir kimse tek başına namaz kıldıktan sonra, henüz câmiden çıkmadan cemâatle namaza durulacak olursa bu kişi isterse imama uyup yeniden namaz kılabilir. Bu sûretle hem cemâat sevâbını elde etmiş, hem de cemâate muhalefet töhmetinden kurtulmuş olur. Ancak kılacağı bu namaz nâfile hükmünde olacağından, bunu öğle ve Yatsı Namazlarında yapabilir. Çünkü sabah ve ikindi namazlarından sonra nâfile kılmak mekruhtur.

Kâmet getirilirken câmiye giren kişi, dağınıklık ve ferdî hareket görüntüsü vermemek için ayakta beklemeyip oturmalı, birlik beraberlik esprisine ve cemâat ruhuna riâyet bakımından oradaki cemâatle birlikte kalkmalıdır..

Ezâna ve Kâmete İcâbet. Ezân ve kâmeti işiten kimsenin bunları müezzin gibi kendi kendine tekrar etmesi müstehabdır. Peygamberimiz aleyhisselâm.: “Ezânı işittiğiniz zaman, müezzine icâbet edin” buyurmuştur.
(Buhârî, “Ezân”, 7).

Müezzin “Hayye ale's-salâh” ve “Hayye ale'l-felâh” derken, bu esnâda “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm” demek müstehabdır.

Müezzine icâbet, hem dil ile söylediklerini tekrarlamak, hem kalben onların doğruluğunu hissetmek, hem de cemâate katılmak şeklinde anlaşılabilir. Bu bakımdan insan, içinde bulunduğu durum hangi icâbet şekline imkân veriyorsa onu yerine getirebilir.

Câbir radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.: “Kim EzÂNı işittiği zaman şu DUÂyı okursa, Kıyamet Gününde o kimseye şefâatim vâcib olur.: "ALLAHumme RABBe hâzihî'd-da'veti't-tâmmeh ve's-salâti'l- kâimeh, âti MuhaMMedeni'l- Vesîlete ve'l-Fadîlete ve'b'ashu Mekamen MahMûden ellezi veadteh.” buyurdu.
(Buhârî, Ezân 8, Tefsîru sûre(17), 11. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 37; Tirmizî, Mevâkît 43; Nesâî, Ezân 38; İbni Mâce, Ezân 4.)

MâNâsı.: "ALLAH'ım! Ey bu tam dâvetin, yâni mübârek ezânın ve kılınmak üzere bulunan namazın Mukaddes RABBi. Peygamberimiz MuhaMMed (aleyhisselâm)'e Vesîleyi ve Fazîleti ihsân et ve O'nu, kendisine vaad buyurmuş olduğun Makâm-ı Muhmûd'a eriştir."

Ezân okumak sadece namaz vaktini duyurmak maksadıyla okunmakta ise de bazan başka bir sebeble de okunabilir. Bunlardan en yaygın olan uygulama yeni doğan bir çocuğun kulağına ezân okunmasıdır. Peygamberimiz aleyhisselâm, Torunu Hasan aleyhisselâm'ın kulağına ezân okumuştur. Bu yüzden yeni doğan çocuğun kulağına ezân okumak mendubdur..



IX. =>CEMÂATLE NAMAZ.:

A-) CEMÂATLE NAMAZ.:

a-) CEMÂATLE NAMAZ KILMANIN FAZİLETİ.:

İslâm Dîni, birlik ve beraberliğe büyük önem vermiştir. Günde beş vakit namazın bir arada edâ edilmesinin teşvik edilmesi, haftada bir Cuma Namazının ve senede iki kez olan Bayram Namazlarının topluca kılınmasının gerekli görülmesi, mü’minlerin görüşüp halleşmelerine, birbirleriyle yardımlaşmalarına vesile olmak gibi bir anlam taşımaktadır. Bu bakımdan cemâatle namaz esprisi, oluşturulmak istenen birlik ruhunun hem bir göstergesi ve hem de o birlik ruhunun sağlamlaştırıcısı ve devam ettiricisi olmaktadır.
“Ve sen içlerinde olup da onlara namaz kıldıracak olursan, onlardan bir bölümü seninle birlikte namaza dursun, silâhlarını da yanlarına alsınlar”


وَإِذَا كُنتَ فِيهِمْ فَأَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلاَةَ فَلْتَقُمْ طَآئِفَةٌ مِّنْهُم مَّعَكَ وَلْيَأْخُذُواْ أَسْلِحَتَهُمْ فَإِذَا سَجَدُواْ فَلْيَكُونُواْ مِن وَرَآئِكُمْ وَلْتَأْتِ طَآئِفَةٌ أُخْرَى لَمْ يُصَلُّواْ فَلْيُصَلُّواْ مَعَكَ وَلْيَأْخُذُواْ حِذْرَهُمْ وَأَسْلِحَتَهُمْ وَدَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَوْ تَغْفُلُونَ عَنْ أَسْلِحَتِكُمْ وَأَمْتِعَتِكُمْ فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً وَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ إِن كَانَ بِكُمْ أَذًى مِّن مَّطَرٍ أَوْ كُنتُم مَّرْضَى أَن تَضَعُواْ أَسْلِحَتَكُمْ وَخُذُواْ حِذْرَكُمْ إِنَّ اللّهَ أَعَدَّ لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا مُّهِينًا

“Ve sen onların arasında olduğun zaman, onlara namazı ikâme ettiğin (kıldırdığın) takdirde, öyle ki onların bir kısmı seninle beraber ayakta (namaza) dursun ve silâhlarını da alsınlar, böylece diğerleri secde ettikleri zaman, sizin arkanızda olsunlar. Ve namaz kılmamış olan grup da gelsin, bu şekilde seninle beraber namazlarını kılsınlar, koruma tedbirlerini ve silâhlarını da alsınlar. Kâfirler silâhlarınızdan ve mühimmatınızdan (savaş techizatınızdan) gaflette olmanızı ve böylece sizin üzerinize “tek bir hamle ile baskın yapmayı ” isterler. Ve yağmur sebebiyle size bir güçlük oldu ise veya hasta olduysanız , silâhlarınızı çıkarmanızda size bir günah yoktur. Ve korunma tedbirlerinizi de alın. Muhakkak ki ALLAH kâfirler için “alçaltıcı azâb” hazırlamıştır.” (Nisâ 4/102)

Âyetinde ALLAH TeÂLÂ cihad sırasında korkulu anlarda bile cemâatle namaz kılmayı söz konusu etmektedir. Korkulu anlarda cemâatle namaz kılmanın teşvik edilmesi, normal zamanlarda cemâate riâyet edilmesinin daha öncelikli ve önemli olduğunu da belirtmiş olmaktadır. Savaş durumunda namazın, normal kılınış biçiminin dışında farklı bir şekilde kılınması, cemâatin önemi ve güvenlik gibi sebeblerle açıklanabileceği gibi, bunda sahâbenin Peygamber’le birlikte namaz kılma iştiyakının da rolü bulunmaktadır. İnsanlar Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemin arkasında, iki ayrı grup halinde nöbetleşe namaz kılınca, hem cephe terkedilmemiş, hem de herkes Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in arkasında namaz kılmış olmakta ve bu sûretle Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in belli bir grupla namaz kıldığı takdirde ortaya çıkması muhtemel olan yanlış anlamanın önüne geçilmiş olmaktadır. Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem cemâatle namazı teşvik sadedinde cemâatle kılınan namazın, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi veyâ yirmi beş derece daha faziletli olduğunu belirtmiştir (Buhârî, “Ezân”, 30; Müslim, “Mesâcid”, 42).

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Cemaatle kılınan namaz, yalnız kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir.” buyurmuştur.
(Riyazu’s-Salihin, II/H.1058.)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: "Eğer müminler yatsı ve sabah namazlarının cemaatle kılınmasının sevabını bilseler emekliyerek camilere koşarlardı." buyurmuştur.
(Riyazu’s-Salihin, II/H.1076.)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Yatsı namazında cemaatte bulunan kimseye, gecenin yarısına kadar namaz kılmış gibi sevap vardır. Yatsı ve sabah namazlarında cemaatte bulunan kimseye ise, bütün gece namaz kılmış gibi sevap vardır.” buyurmuştur.
(Osman İbni Affân radıyallahu anh ‘den; Tirmizî, Salât 165.Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 47)

Kendisi de hayatı boyunca cemâate namaz kıldırmış, hastalandığında ise cemâate katılarak Ebû Bekir'in arkasında namaz kılmıştır. Cemâatle namaz, içerdiği dayanışma ve yardımlaşma anlamı nedeniyle İslâm'ın bir şiârı ve sembolü haline gelmiştir ve vazgeçilmez bir uygulama olarak öylece devam etmiştir. Cuma Namazı dışında en kuvvetli cemâat, Sabah Namazının cemâati, sonra Yatsı Namazının cemâati, sonra İkindi Namazının cemâatidir.
Ebû Hüreyre'den rivâyet edildiğine göre Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “İnsanlar ilk safın sevâbını bilselerdi, ön safta durabilmek için kura çekmekten başka yol bulamazlardı. Namazı ilk vaktinde kılmanın sevâbını bilselerdi bunun için yarışırlardı. Yatsı Namazı ile Sabah Namazının faziletini bilselerdi, emekleyerek de olsa bu namazları cemâatle kılmaya gelirlerdi” buyurmuştur.
(Buhârî, “Ezân”, 9, 32; Müslim, “Salât”, 129, 131).

Bir başka hadiste de Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Kim Yatsı Namazını cemâatle kılarsa, gece yarısına kadar namaz kılmış sevâbını alır. Sabah Namazını da cemâatle kılarsa bütün geceyi namaz kılarak geçirmiş gibi sevâb alır” buyurmuştur.
(Buhârî, “Ezân”, 34; Müslim, “Mesâcid”, 260)

Safların en faziletlisi en ön saftır. Bu fazilet imama yakınlık derecesindedir. Fakat imama en yakın duran kişiler imamlığa ehil olan kişiler olmalı ki imamın abdesti bozulduğunda, hemen birini yerine geçirebilsin..

b-) CEMÂATLE NAMAZIN HÜKMÜ.:

Cemâat fazileti her ne kadar bir kişiyle de olabilir ve hâne halkıyla dahi cemâatle namaz kılınabilirse de bu, câmiye çıkmanın ve daha kalabalık bir cemâatte bulunmanın sevâbına denk olmaz. Farz Namazların câmi ve mescidlerde cemâatle kılınışı İslâm Dîninin bir sembolü ve şiârı olduğu için bunun terk ve tatil edilmesi asla câiz görülemez. Cemâatin önemini gösteren çok sayıda hadis bulunmaktadır.
Bunlardan birinde Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Üç kişi bir köyde veyâ sahrada bulunur ve cemâatle namaz kılınmazsa, şeytân onlara hâkim olur. Öyleyse cemâatten ayrılma. Çünkü kurt ancak sürüden ayrılan koyunu yer” buyurmaktadır.
(Ebû Dâvûd, “Salât”, 47).

Bir diğer hadiste ise Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Nefsim, Kudret Elinde olan ALLAH'a yemin ederim ki, ateş yakılması için odun toplanmasını emretmeyi, sonra da namaz için ezân okunmasını, daha sonra da bir kimseye emredip imam olmasını, sonra da cemâatle namaza gelmeyenlere gidip evlerini yakmayı düşündüm” buyurmuştur.
(Buhârî, “Ezân”, 29, 34; Müslim, “Mesâcid”, 251-254)

Buyurarak cemâatin topluca terkedilmesinin en ağır müeyyide uygulanmasını gerektiren yanlış bir davranış olduğunu ifâde etmektedir. Cemâatle namaz kılmanın önemine dâir bu ve benzeri hadislerden ve ilgili âyetlerden hareketle Hanbelîler, cemâatle namaz kılmanın erkekler için Farz-ı Ayın, Şâfiîler de Farz-ı Kifâye olduğunu söylemişlerdir. Hanefî ve Mâlikîler'e göre ise, Cuma Namazı dışındaki Farz Namazları cemâatle kılmak, gücü yeten erkekler için Müekked Sünnettir. Kadınların, hastaların, çok yaşlı kimselerin ve kötürümlerin ise cemâatle namaz kılmak için mescide gitmesi gerekmez. Hanefî ve Şâfiîler'e göre, cemâatin en az sayısı imam ve ona uyan olmak üzere iki kişidir. Hatta uyan kişi çocuk da olabilir. Çünkü Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, teheccüd namazında çocuk yaşta olan İbn Abbas'a imamlık yapmış ve bir hadisinde,
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “İki kişi ve daha fazlası cemâattir” buyurmuştur.
(Zeylaî, Nasbü'r-râye, II, 198)

c-) KADINLARIN MESCİDLERE GİTMELERİ ve SAF DÜZENİ.:

Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem kadınların mescide gelebileceklerini, ancak evdeki ibâdetlerinin daha üstün olduğunu çeşitli vesilelerle dile getirmiştir. Bu konuya ilişkin hadislerden bazıları şöyledir:

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Kadınların mescidlere gitmesine engel olmayın. Fakat evleri onlar için daha hayırlıdır” buyurmuştur.
(Müslim, “Salât”, 134-137; Şevkânî, Neylü'l-evtâr, III, 148149).

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Kadınlarınız gece mescide gitmek için sizden izin istediklerinde onlara izin verin” buyurmuştur.
(Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, II, 944-945; Müslim, “Salât”, 139).

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.:“Kadınlar cemâate katılmak istedikleri zaman, koku sürünmesinler” buyurmuştur.
(Müslim, “Salât”, 141-142).

Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Döneminde kadınların Sabah Namazına gittiklerine dâir rivâyetler yanında, Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemn kadınları Bayram Namazına katılmaya teşvik ettiğine dâir rivâyetler de bulunmaktadır. (Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, I, 98-99; II, 222-223, 311, 510-511, 891).

Bu hadislerden birinde Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Henüz kocaya gitmemiş genç kızlar, perde arkasında yaşayan kadınlar (zevâtü hudûr) ve hayızlı kadınlar evlerinden çıksınlar; hayır ve mü’minlerin duasına (dâvet) şâhid olsunlar. Hayızlı kadınlar, namaz kılınan yerden uzak dursunlar” buyurmuştur.
(Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, I, 234235).

Farz Namazların câmide cemâatle kılınması daha faziletli olmakla birlikte, klasik dönemde fitne endişesiyle kadınların câmiye gitmesine pek sıcak bakılmamıştır.
=>Ebû Hanîfe serkeşlerin, kötü niyetli kimselerin uykuda olması sebebiyle güvenlikli vakit olduğu düşüncesiyle, yaşlı kadınların Sabah, Akşam ve Yatsı Namazlarında câmiye gitmelerinde bir sakınca görmemiştir.
=>Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre ise yaşlı kadınlar bütün Vakit Namazlarında câmiye gidebilirler. Sonraki Hanefî Fâkihlerine göre ise zamanın bozulması ve fıskın ortaya çıkması sebebiyle yaşlı da olsalar kadınların Cuma ve Bayram Namazlarına gitmeleri mekruh görülmüştür.
=>Şâfiî ve Hanbelîler ise, ister genç ister yaşlı olsun güzel ve gösterişli kadınların,
=>Mâlikîler'e göre de erkeklerin ilgi duymadığı yaşlı kadınların bile cemâatle namaz kılmak üzere câmiye gitmeleri mekruhtur.
=>Günümüzde ve Ülkemizde sokaklar örtülü, örtüsüz kadınlarla dolup taşmaktadır. Bu durumda örtülü kadınların câmiye gelmeleri fitneye sebeb gösterilemez. Aksine cemâatle namaz, çocukların eğitiminden birinci derecede sorumlu olan annelerin ve anne adaylarının dinî bilgi ve şuurlarını takviye eder.

Saf Düzeni ve Kadının Namazda Erkeğin Hizasında Bulunması.:

Kadınların cemâatle namazdaki saf düzeni ve erkeklerde aynı safta veyâ hizada olması, ilmihâllerde “muhâzâtü'n-nisâ” terimiyle ifâde edilir. İmama uyacak kişi sadece bir erkek kişi ise imamın sağına durur. Soluna ve arkasına durmak sünnete aykırı olduğu için mekruhtur. İmama uyanlar birden çok iseler imamın arkasına dururlar. İmama uyacak kişi tek kadın ise imamın arkasına durur. Cemâat çoğalıp saf teşkil edilecek ise saf düzeni, önce erkekler safı, onun arkasında çocuklar safı ve onun arkasında kadınlar safı olacak şekilde yapılır. Kadınların cemâate katılmaları durumunda saf düzenine riâyet edilmesi gerektiği hususunda âlimlerin görüş birliği vardır. Buna göre kadınların, safın en gerisinde, erkeklerin -varsa çocukların- arkasında namaza durmaları gerektiği söylenmiştir. Bu şekildeki uygulamanın, kadınların aşağılandığı ve “ikinci sınıf” konumuna indirgendiği anlamına alınması doğru değildir. Bu uygulama ile kadınlar câmilerin dışına atılmış olmadığı gibi ALLAH’ın Huzurundan uzaklaştırılmış da değildir. Namaz nerede kılınırsa kılınsın namaz kılan kimse ALLAH’ın Huzurundadır. Sadece herkesin anlayabileceği tabiî, fıtrî birtakım sebebler yüzünden kadınların arka saflarda durması önerilmiştir. Bu şekildeki saf düzeni hem kendilerinin, hem de câmideki erkek cemâatin daha huşû’ ve sükûn içerisinde namaz kılması için oldukça yerinde bir uygulamadır. Bu durumda kadınlar emre itaat etmiş olmaları sebebiyle ilk safın sevâbından mahrum da olmazlar. Zâten cemâatle namazda ilk safın daha faziletli görülmesi, biraz da cemâatin dağınıklığını önlemeye, saf düzeninde disiplini sağlamaya mâtuf bir tedbirdir. Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in uygulamasına uygun olarak erkeklerin selâm verir vermez kalkmamaları, biraz beklemeleri yerinde olur.
Ümmü Seleme'nin bildirdiğine göre, Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem selâm verince kadınlar, Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem selâmı tamamlar tamamlamaz kalkarlar; Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemde ağırdan alır, kalkmadan önce birazcık beklerdi (bk. Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, II, 891).

Özellikle Hanefî bilginler, saf düzenine uyulmasını sağlamak ve uygunsuz durumların ortaya çıkmasını engellemek için, cemâatle kılınan namazda, kadının erkeğin hizasında durarak namaz kılması durumunda, erkeğin namazının sahih olmayacağını söylemişlerdir. Daha açık söylemek gerekirse bir kadın erkek safları arasında namaz kılacak olsa kadının iki yanındaki birer erkeğin ve kadının tam arkasındaki bir erkeğin namazı bozulur, ötekilerin namazı bozulmaz. Hanefîler'e göre bu durumda namazın bozulmasının nedeni, duruş düzeni (tertîbü'l-makam) farzının terkedilmiş olmasıdır. Nitekim imama uyan kimse imamın önüne geçecek olursa, duruş düzenini ihlâl ettiği için namazı bozulur.
Cenâze namazı, mutlak namaz olmadığı için cenâze namazında kadınların erkeklerle aynı hizada bulunması namaza zarar vermez. Namazda kahkaha ile gülmek abdesti bozduğu halde, cenâze namazında gülmenin abdesti bozmaması, cenâze namazının bu özelliğiyle de bağlantılıdır. Ancak cenâze namazında da sünnet olan saf düzeni, kadınların arkada olmalarıyla gerçekleşir..

Yine yönelinen cihetlerin farklı olması durumunda, Kâbe'nin içerisinde de muhâzât sorunu yoktur. Çünkü farklı yönlere yönelme durumunda muhâzât söz konusu olmaz.
Duruş düzeninde kadınların yerini belirleyen.: “Kadınları ALLAH'ın koyduğu yere, arka saflara yerleştirin” (ahhirühünne, haysü ahharahünnellâh [bk. Zeylaî, II, 36]) ve,
“Kadınların saflarının en şerli olanı ilk saftır” (şerru sufûfi'n-nisâ evvelüha [bk. Müsned, II, 336]) gibi hadisler rivâyet açısından kuvvetli olmadığı gibi, konuya delâleti de açık ve kuvvetli değildir.
Hanefîler prensip olarak namazın farzlarının ancak yakîn ve kesinlik ifâde eden yollarla sabit olabileceğini kabul ederken, bu muhâzât meselesinde, yâni cemâatle namaza duruş düzeninin belirlenmesinde, yakîn ifâde etmeyen haber-i vâhidlerle amel etmişlerdir. Çünkü duruş düzeni, cemâat namazının farzlarındandır ve cemâat namazının kendisi sünnetle sabit olmuştur. Bu bakımdan onun farzlarının kesinlik ifâde etmeyen sünnetle sabit olması mümkündür.
Şâfiî ise kadının erkek hizasında namaza durmasının (muhâzât) erkeğin namazına zarar vermeyeceği görüşündedir. Çünkü bu konuda söylenebilecek en ileri nokta, kadınların aynı hizada bulunmaları durumunda, saf tutmanın gerçekleşemeyeceğidir. Saf tutmanın, farz değil sünnet olduğu düşünülürse, bunun da fazla bir önemi olmadığı görülür.
Mezheblerin bu konudaki görüşleri ve gerekçeleri incelendiğinde kadınların erkeklerle aynı safta bulunup bulunmayacakları konusunun esas itibariyle dinî bir mesele olmayıp, doğal ve örfî nedenlere dayandığı ve namazda huzurun sağlanmasının hedeflendiği görülmektedir.

d-) CEMÂATE GİTMEMEK İÇİN MÂZERET SAYILAN HALLER.:

Cemâate KatıLmamak Şu DurumLarda Mubah OLur.:

1-) Hastalık.:
Cemâatle namaza katılmamayı mubah kılan mâzeretlerin başında hastalık gelir. Âlimler, cemâate katılmamayı mâzur gösteren hastalık için, teyemmümü mubah kılacak derecede olması şeklinde bir ölçü getirmişlerdir. Hastalık için getirilen bu ölçü, cemâatin önemini göstermesi bakımından oldukça yerindedir. Fakat bu ölçü, hastalığı sadece hasta olan kişi açısından, yâni onun ayakta durmaya, yürümeye güç yetirip yetirememesi açısından değerlendirmektedir. Hastalık için ölçü getirilirken başkalarına verilecek rahatsızlık ve hastalığın yayılma riski de dikkate alınmalıdır. Meselâ nezle veyâ grip olan kişi, yukarıda getirilen ölçüye uymaz. Bununla birlikte nezle, grip gibi hastalıklara yakalanmış kişilerin bu halde cemâate katılmaları mekruhtur. Bu şekilde hasta olan kişilerin câmiye, mescide gelmeleri, hastalık mikrobunun bulaşması riskini taşıması sebebiyle hem sağlık açısından sakıncalıdır, hem de bu şekilde hasta olan kişiler sürekli olarak öksürmek, burnu akmak, burnunu silmek gibi davranışlar göstereceğinden cemâate katılan öteki kişilerin namazda olması gereken kalb huzurunu ve sükûnunu bozarlar.
Bu bakımdan, hem kendilerini hem başkalarını rahatsız edecek durumda bulunan kişilerin mescide gelmeyip, namazlarını tek başlarına kılmaları daha uygundur.
Nitekim Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, aynı gerekçeyle.: “Soğan veyâ sarımsak yiyen kimse evinde otursun, bizden ve mescidimizden uzak dursun” (Buhârî, “Ezân”, 160; Müslim, “Mesâcid”, 73)
Buyururarak soğan ve sarımsak gibi ağzı kokutan ve başkalarını rahatsız eden şeyler yiyen kimselerin mescide gelmelerini yasaklamıştır. Bu yasak sadece soğan ve sarımsakla sınırlı olmayıp, cemâate rahatsızlık verecek her şeyi içine almaktadır.
Cemâate katıldığı takdirde hasta olması veyâ mevcut hastalığının artması ihtimali bulunanlar da cemâate katılmayabilir. Ayrıca ilgilenmek durumunda olduğu ve yanından ayrıldığı takdirde durumunun kötüleşebileceğinden endişe ettiği bir hastası bulunmak da bir mâzerettir.

2-) Korku.:
Mescide gittiği takdirde malına, canına veyâ namusuna bir zarar gelmesinden korkan kimse de cemâate gitmemelidir. Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, korku ve hastalığı cemâate katılmamayı mâzur kılan sebebler arasında saymıştır..

3-) OLumsuz Hava ŞartLarı.:
İnsanı meşakkate sokacak derecede yağmur, çamur, şiddetli soğuk, kar, ayaz, şiddetli sıcak, zifiri karanlık ve geceleyin şiddetli rüzgâr gibi hava şartları, Vakit Namazlarına olduğu gibi Cuma Namazına katılmamak için de bir mâzerettir..

4-) Abdestin Sıkışık Durumda OLması.:
Böyle bir kimsenin cemâate katılması uygun değildir. Bu durum namazın huşû’ ve huzur içinde yapılmasına engel olduğu için esasen bu durumda iken tek başına namaz kılmak da mekruhtur. İnsanı, kalb huzurundan ve huşû’dan alıkoyacak başka durumlar da aynı hükümdedir. Yolculuk hazırlığı yapmakta olma, karnın aç olup arzu edilen bir yemeğin hazır olması gibi durumlarda da, gerekli iç huzurunun sağlanması ihtimali zayıfladığından cemâate gidilmeyebilir..

5-) Herkese veyâ toplum için yeterli olacak sayıda kimseye farz olan ilmî araştırma ve eğitim öğretimle meşguliyet de cemâate katılmamak için mâzeret kabul edilmiştir. Fakat bilimsel çalışma yapan kişilerin, cemâati büsbütün terketmemesi ve mümkün oldukça cemâate katılması uygun olur. Ayrıca hazır bulunmalarını fırsat bilip, istifâde etmeyi arzuladığı kimseler ile ilmî ve dinî görüş alışverişinde bulunmak da bir mâzeret sayılır..

6-) Bedenî ÂrızaLar.:
Gözlerin görmemesi, kötürümlük, düşkün ihtiyarlık gibi haller de cemâate gitmemeyi mubah kılar..

e-) BİR MESCİDDE CEMÂATİN TEKRARLANMASI.:

Belli bir imamı ve cemâati bulunan mahalle mescidinde ezân ve kâmetle birlikte cemâatin tekrarlanması mekruhtur. Çünkü normal şartlarda bir mescidde iki ayrı cemâatin oluşturulması ve bu şekilde namaz kılınması, İslâm'ın öngördüğü genel anlamdaki birliğe aykırı olduğu gibi, özelde cemâat namazıyla sağlanmak istenen cemâat şuuruna da aykırıdır. Bu anlamı içermemek ve bölünme, parçalanma ve kopma izlenimi uyandırmamak şartıyla ve ikinci defa ezân okumaksızın yeniden cemâat oluşturulup namaz kılınabilir. Her ne kadar, iki üç kişinin bir araya gelip cemâat oluşturabilecekleri söylenmiş ise de, bu izin mâzeret sahiblerinin cemâatle namazın faziletinden mahrum kalmamaları için olup aslolan büyük çoğunlukla birlikte cemâat namazını kılmaktır ve asıl cemâat budur.

f-) CEMÂATLE NAMAZ KILMANIN ÂDÂBI.:

Câmiye giderken vakarlı olunması gerekir. Hem gösteriş izlenimi vermemek için hem de vakarın bir gereği olarak koşmadan normal bir şekilde yürünmesi uygun olur. Pek hoş olmamakla birlikte acele yürünebilir. En iyisi, cemâate katılmanın hazırlığını daha önceden yapmak ve ona göre davranmaktır. Müezzin kâmet getirmeye başladığı veyâ namaza durulduğu sırada câmiye gelen kişi, vaktin sünneti de olsa hiçbir Nâfile Namaz kılmadan hemen cemâate katılmalıdır. Bunun istisnası sadece Sabah Namazının sünnetidir. İmam selâm vermeden cemâate yetişebileceğini tahmin eden kişinin, Sabah Namazının sünnetini kılıp sonra imama uyması uygundur.
Öğle veyâ Cuma Namazının Sünnetine başladıktan sonra cemâatin farza durması veyâ hatibin minbere çıkması halinde iki rek‘at tamamlanınca selâm verilir.
Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelîler cemâatle kılınan farzın kaçırılmasından endişe edildiği takdirde Nâfile Namazın hemen kesilebileceğini söylemişlerdir. Hanefîler'e göre yalnızca bir rek‘at kaçıracağını tahmin eden kimse namazı kesmeyip iki rek‘at kılarak selâm verir; üçüncü rek‘ata başlamış olan kimse de aynı şartla dört rek‘atı tamamlar.
Dört rek‘atlı bir Farz Namazı tek başına kılmakta olan kimse, cemâatle namaz için kâmet getirildiğinde henüz bir rek‘atı tamamlamamışsa hemen namazını keserek cemâate katılmalıdır; birinci rek‘atın secdesini yapmışsa, bu takdirde ikinci rek‘atı tamamladıktan sonra selâm vermek sûretiyle namazını keserek cemâate katılır..
Kullanıcı avatarı
ahmet
Aktif Üye
Aktif Üye
Mesajlar: 195
Kayıt: 26 Şub 2007, 02:00

Re: İSLÂM DİNi İLMİHÂLİ

Mesaj gönderen ahmet »

Resim

B-) İMAMLIK.:

Fıkıh Literatüründe imamlık (imâmet) terimi, hem devlet başkanlığını hem de namaz imamlığını ifâde eder. Bu iki farklı konumu ayırmak için, devlet başkanlığına büyük imâmet anlamında “İmâmet-i Kübrâ”, namaz imamlığına da küçük imâmet anlamında “İmâmet-i Suğrâ” denilmiştir. İlmihal dilinde ise imâmet terimi namaz imamlığını ifâde eder.

a-) İmamLığın ŞartLarı.:
İmamın ergin (bâliğ), belli bir aklî olgunluk düzeyine ulaşmış (âkıl) ve tabiî ki müslüman olması şarttır. Küfrü gerektirecek bir inancı bulunan, bid‘at ve dalâlet ehlinin arkasında namaz kılınmaz.
İmam olacak kişinin erkek olması şart görülmüştür. Kadın, erkeklere imam olamaz. Bununla birlikte kendi aralarında cemâatle namaz kılmak istediklerinde içlerinden biri imam olabilir. Yine bir Cenâze Namazında sadece kadınlar bulunuyorsa, bu takdirde içlerinden biri imam olup Cenâze Namazını kıldırır.
İmamlık yapabilmek için namaz sahih olacak kadar Kur’ÂN'ı ezbere okuyabilmek (kıraat) şart olduğu gibi özürlü olmayıp sağlam olmak ve namazın sıhhat şartlarından birini yitirmiş olmamak da şarttır. Özürlü olan kimse, özürsüze imam olamayacağı gibi, necâsetten tahâret şartını veyâ setr-i avret şartını yerine getirmemiş kimse, bu şartları yerine getirmiş olan kişiye imam olamaz..

İmamLığa EhiL OLma SıraLaması.:
Geleneksel olarak İslâm Toplumlarında, namaz da dâhil olmak üzere birçok konuda insanlara önderlik etmek yöneticilere ait kabul edildiği için namaz imamlığı da teorik olarak onlara bırakılmış ve bu bakımdan kitablarımızda imamlığa en lâyık kişiler sıralanırken en başta o bölgenin üst düzey yöneticileri sayılmıştır. Bu sıralama şimdiki idarî yapıya göre yapılacak olursa imâmete en lâyık kişiler vâli, kaymakam, emniyet müdürü ve hâkimler olur. Fakat günümüzde artık, imamlık ve müezzinlik bir meslek haline geldiği için, mülkî âmirlerin sembolik öncelikleri devam etmekle birlikte, câmide namazı artık o câminin resmî görevlisi olan imam, o yoksa müezzin kıldırmaktadır.
Câmi dışında veyâ görevlisi olmayan bir mescidde namaz kılınacaksa bu takdirde imamlığa kimin geçeceğini belirlemek için bazı nitelikler aranabilir. Bir evde cemâat yapılacaksa evin sahibi veyâ onun izin verdiği kişi imam olur. Bunun dışında şöyle bir sıra takip edilebilir: Namaz hükümlerini en iyi bilip Kur’ÂN''ı daha güzel okuyan, daha müttaki olan, yaşça büyük olan, ahlâkça daha üstün olan, daha yakışıklı olan, sesi daha güzel olan, elbisesi daha temiz olan, insanlar arasında i’tibarı daha fazla olan.
Câhil kişinin, gösterişçinin (mürâi) ve ilim sahibi bile olsa fâsık yâni büyük günah işleyen veyâ küçük günahta ısrar eden kişinin imam olması mekruh görülmüştür. Daha üstün bir kimse bulunduğu takdirde gözü görmeyenin imâmeti de mekruhtur..

b-) İmama Uymanın GeçerLiLik ŞartLarı.:
Cemâatle namaz kılınırken imama uymaya “iktidâ”, imama uyan kimseye de “muktedî” denilir. Bir kimsenin imama uymasının fıkhen geçerli (sahih) olabilmesi için bazı şartlar aranır.
1-) Muktedî namaza dururken hem namaz kılmaya hem de imama uymaya niyet etmelidir.
2-) Muktedî imamdan geride durup, hizasına veyâ önüne geçmemelidir.
3-) Kılınan namazın nevi i’tibariyle imam muktedîden aşağı olmamalıdır. Nâfile kılan muktedî, farz kılmakta olan imama uyabildiği halde, Farz Namaz kılan (müfteriz) muktedî, Nâfile Namaz kılan (müteneffil) imama uyamaz. Hanefîler'e ve Mâlikîler'e göre böyledir. Fakat Şâfiîler'e ve Hanbelîler'e göre farz kılan kişi, nâfile kılana uyabilir. Bunların gerekçelerinden birisi Muâz'ın Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in arkasında Yatsı Namazını kıldıktan sonra, gidip kendi kavmine Yatsı Namazını kıldırdığına ilişkin rivâyettir. Şâfiîler'e göre bir vaktin Farz Namazını kılmış olan kimse, yeniden başkalarına aynı vakit için imamlık yapabilir. Kendi kıldığı nâfile olur. Dört rek‘atlı bir farzın kazâsı için teşkil edilen cemâatte imam yolcu, muktedî mukim olursa, imam muktedîden durumca daha aşağı olmuş olur. Şöyle ki; iktidâ, ya ilk iki ya son iki rek‘atta olacaktır. Birinci şıkka göre ka‘de hususunda, ikinci şıkka göre kıraat hususunda, farz kılan nâfile kılana iktidâ etmiş olur.
4-) İmam ve muktedî, aynı farzı kılıyor olmalıdır. Meselâ biri Öğle Namazının farzını kazâ ediyor, öteki İkindi Namazının farzını edâ ediyor ise veyâ birisi bugünün Öğle Namazını, diğeri dünün Öğle Namazını kazâ ediyor ise birbirlerine uyamazlar.
5-) İmam lâhik veyâ mesbûk olmamalıdır. Yâni bir kimse, imama Öğle Namazının son rek‘atında uymuş olsa ve imam selâm verdikten sonra geri kalan üç rek‘atı tamamlarken, bu durumdan habersiz birisi gelip kendi başına farz kıldığını zannederek ona uysa sahih olmaz. İktidânın sahih olması için imamın imamlık yapmaya niyet etmesi şart olmadığı için tek başına Farz Namaz kıldığı bilinen bir kişiye gidip iktidâ edilebilir. O kişi kendisine uyulduğunu ister farketsin ister farketmesin durum değişmez. Kendine iktidâ edildiğini farkederse sesini biraz yükseltmesi uygun olur. Farz kılmakta olduğunu belli etmek için intikal tekbirlerini yüksek sesle almasında yarar vardır..
6-) İmam ile muktedî arasında, kadın saffı bulunursa iktidâ sahih olmaz.
7-) İmam ile muktedî arasındaki mesafenin mâkul uzaklıkta olması gerekir. Aksi takdirde meselâ aralarında bir ırmak veyâ yol bulunması gibi, aşırı uzaklıkta iktidâ sahih olmaz. Farz dışındaki namazlar binek üzerinde kılınabildiği gibi cemâatle de kılınabilir. Farz olmayan bir namaz cemâatle kılınacaksa, birinin binek üzerinde ötekinin yaya olması veyâ farklı bineklerde olması durumunda iktidâ sahih olmaz.
8-.) İmamın intikal tekbirlerini duymaya engel olacak bir perde, duvar bulunmamalıdır. Aradaki duvar, hoparlör ve aradaki aktarıcılar sâyesinde imamın intikallerinden haberdar olmayı engellemiyorsa bu takdirde iktidâ konusunda herhangi bir problem olmaz.
9-) Bir kimse başka mezhebden birine uyabilir. Onun kendi mezhebindeki şartlara aykırı bir davranış içinde bulunup bulunmadığını araştırması gerekmez. Olağan durum budur. Fakat uyduğu kişide, kendi mezhebine göre abdesti bozan bir durumun ortaya çıktığını bilen kişinin o imama uyması sahih olmaz. Meselâ Şâfiî bir imamın elinin kanadığını gören, daha sonra onun gidip abdest tazelemediğini de yakînen bilen kişinin o imama uyması sahih olmaz. Çünkü kan akması Şâfiî mezhebine göre abdesti bozmaz, fakat Hanefî Mezhebine göre bozar. Bu durumu kesin olarak görüp bildikten sonra, ona uyması sahih olmaz. Uyacak kişi bu durumu yakînen bilmiyorsa, tahmine göre davranmayıp uyabilir. İsterse uyulan kişi, Hanefî Mezhebine göre abdesti bozan bir şey yapmış olsun. Mâlikî ve Hanbelî mezheblerine göre imamın namazı -kendi mezhebine göre- sahih olursa başka mezhebden olan ve ona uyarak namaz kılan cemâatin de namazı -kendi mezheblerine uymasa bile- sahih olur. Abdestli kişinin teyemmümlüye; abdest uzuvlarını yıkamış olan kişinin, meselâ mest üzerine veyâ sargı üzerine meshetmiş olan kişiye; ayakta duranın oturan kişiye iktidâsı da, bunun tersine bir iktidâ da sahihtir. Nâfile kılan farz kılana uyabilir, fakat aksi sahih değildir. İma ile namaz kılan kişiye, kendi durumunda olanlar uyabilirler.
Mukim ile seferînin (yolcu) cemâatle namaz kılmaları câiz olup mukimin imam olması daha uygundur. Yolcunun imam olması halinde, kendisinin seferî olduğunu söylemesi şart olmamakla birlikte, onların yanılmamaları için önceden duyurması iyi olur.

c-) CemâatLe Namaza İLişkin Bazı MeseLeLer.:
Cemâatle kılınan namazda, imama uymuş kişilerin namazı imamın namazına bağlı olduğu için, imamın namazının bozulması durumunda ona uyanların da namazları bozulur. Dolayısıyla bir rükün veyâ şartın ihlâli gibi bir sebeble imamın namazı bozulacak olursa imamın o namazı iâde etmesi gerektiği gibi cemâatin de iâde etmesi gerekir. İmam namazının bozulduğunu farkettiğinde bu durumu cemâate bildirmelidir. İmama uyan kişi (muktedî), namazdaki fiilleri yaparken imama uygun davranmak durumunda olup bu fiilleri imamla birlikte yapması gerekir. Rükû’ ve secdede imamdan önce başını kaldıramaz, yine rükû’ ve secdeye imamdan evvel gidemez. Kıraati sadece imam yapar. İmamın okuması, cemâatin okuması yerine geçer. İmam okurken cemâat susar ve dinler; açıktan okunan namazlarda Fâtiha'nın bitiminde âmin der; kıraat dışında okunacak zikir ve tesbihleri kendisi okur. Muktedî rükû’da üç kere.: “Sübhâne RABBiye'l-azîm” ve secdede üç kere.: “Sübhâne RABBiye'l-a‘lâ” demeden imam başını kaldırırsa, muktedî bunları tamamlamaya çalışmadan başını kaldırır. Birinci oturuşta muktedî Tahiyyât'ı bitirmeden imam üçüncü rek‘ata kalksa, muktedî isterse Tahiyyât'ı tamamlar, isterse imama uyarak kalkar. Tahiyyât'ı okumak vâcib olduğu gibi imama uygun davranmak da vâcibdir. Muktedî bu iki vâcibden hangisini isterse onu yapabilir. Fakat uygun olan imama uyum göstermektir. İmam Bayram Tekbirlerini, birinci oturuşu, Tilâvet ve Sehiv Secdesini ve kunut duâsını okumayı terkederse ona uyanlar da terkeder. Son oturuşta muktedî Tahiyyât'ı bitirmeden imam selâm verecek olursa, Tahiyyât'ı tamamlayıp sonra selâm verir. Eğer Tahiyyât'ı bitirmiş ve geriye salâvât ile duâlar kalmışsa bu takdirde imamla beraber selâm vermelidir. Namazın aslında bulunmayan bir hususta muktedî imama uymaz. Meselâ imam namazda fazladan bir secde daha yapsa veyâ son oturuşu yaptıktan sonra selâm verecek yerde sehven kalksa bu durumlarda muktedî ona mütâbaat etmez, yâni ona tâbi olmaz ve imamı uyarmak üzere “Sübhânallah” der. Eğer imam son oturuştan sonra sehven yaptığı kıyamı secdeye varmadan önce farkedip hemen geri oturursa, birlikte selâm verir ve Sehiv Secdesi yaparlar. İmam son oturuşta selâm verecek yerde yanlışlıkla kalktığını farketmeyip, kalktığı bu rek‘atı secde ile tamamlayacak olursa, muktedî artık imamı beklemeyerek kendisi selâm verir. Eğer imam son oturuşu unutarak fazla bir rek‘ata kalkarsa, muktedî bir müddet bekler ve.: “Sübhânallah” diyerek imamı uyarmaya çalışır. İmam durumu farkedip hemen oturursa ne âlâ; beraberce selâm verip Sehiv Secdesi yaparlar. Bu durumda muktedî imamı beklemeyerek kendi kendine selâm veremez. Çünkü iktidâ durumunda iken kendi başına hareket etmiş olacağından kıldığı namazın farzlığını iptal etmiş olur. İmam son oturuşu yapmadan kalktığını farketmeyip kalktığı rek‘atı secde ile tamamlayacak olursa, imamın namazının farzı son oturuşu terkettiği için fâsid olduğu gibi ona uymuş olanlarınki de aynı şekilde fâsid olur. Muktedî son oturuşta, Tahiyyât'ı okuduktan sonra, imamın selâmını beklemeden selâm verebilir. Fakat bu davranış, vâcib olan mütâbaatı terketmek anlamına geldiği için böyle yapması mekruh olur..


C-) İMAMA UYANIN HALLERİ.:


Namazı yalnız kılana münferid, imama uyarak kılana muktedî denilir. İmama uyan kişi (muktedî) için üç ayrı durum söz konusu olabilir. İmama uyan kişi ya “müdrik” ya “lâhik” ya da “mesbûk”tur. Şimdi bunları k ısaca açıklayalım.:

a-) Müdrik.:
Müdrik “idrak etmiş, yetişmiş, kavuşmuş” gibi anlamlara gelir. İlmihal Istılahında, namazı tamamen imamla birlikte kılan kimseye “müdrik” denir. İmama en geç birinci rek‘atın rükû’unda yetişen kimse o rek‘ata yetişmiş sayılır ve müdrik adını alır. İftitah Tekbirini almış ve imam rükû’da iken kendisi rükû’a varmış ise o rek‘atı tam kılmış sayılır. Namazı cemâatle kılmanın ecri, tek başına kılmaktan yirmi yedi derece daha fazla olduğu için şu durumlarda tek başına kılınan namaz bırakılarak imama uyulur.:
Bir kimse tek başına bir Farz Namazı kılmaya başladıktan sonra, bulunduğu yerde o farz cemâatle kılınmaya başlansa, tek başına kılan eğer henüz secdeye varmamış ise namazı hemen keserek imama uyar. Cemâate muhalefet görüntüsü vermemek için böyle davranması müstehab sayılmıştır. Bu durumda selâm vermesine gerek yoktur. Edeben sağ tarafa selâm vermesi uygun olur diyen de vardır. Tek başına kıldığı namazda secdeye varmış ise bakılır: Eğer kıldığı namaz Sabah ve Akşam Namazı ise yine bırakır ve imama uyar. Fakat bunların ikinci rek‘atı için secdeye varmış ise, artık bırakmayıp namazı kendisi tamamlar ve selâm verdikten sonra cemâat devam ediyor bile olsa imama uymaz. Çünkü imama uyması halinde, imamla birlikte kılacağı namaz nâfile hükmünde olacaktır. Halbuki, Sabah Namazının farzından sonra nâfile kılınamadığı gibi, üç rek‘atlı bir namaz da nâfile olarak kılınamaz. Eğer başladığı ve ilk rek‘atın secdesine vardığı namaz öğle, ikindi ve Yatsı Namazı gibi dört rek‘atlı bir farz ise, bu takdirde kıldığı bir rek‘ata bir rek‘at daha ilâve eder, teşehhüdde bulunur, selâm verip imama uyar. Kendisinin kıldığı iki rek‘at namaz nâfile olmuş olur.
Böyle bir namazın üçüncü rek‘atında bulunup da henüz secdesine varmamış ise, hemen ayakta veyâ oturarak selâm verip namazdan çıkar, imama uyar, tek başına kıldığı iki rek‘at, nâfile olmuş olur. Fakat bu namazın üçüncü rek‘atının secdesini de yapmış bulunursa, artık bunu tamamlar, farzı yerine getirmiş olur. Ancak bu namazı öğle veyâ Yatsı Namazı olursa tek başına kıldığı bu farzdan sonra imama yine uyabilir. İmamla kılacağı namaz nâfile olur. Fakat bu durumda İkindi Namazı olursa imama uyamaz. Çünkü İkindi Namazından sonra Nâfile Namaz kılmak mekruhtur..

Nâfile bir namaza başlamış olan kimse, yanında cemâatle namaza başlansa, bu nâfileyi iki rek‘at olmak üzere kılar, bundan sonra selâm verip cemâate katılır. Üçüncü rek‘ata kalkmış ise, onu da dördüncü rek‘at ile tamamlamadıkça namazını kesmez. Ancak Nâfile Namaza başlayan kimse, kılınmaya başlanan bir Cenâze Namazını kaçırmaktan korkarsa, Nâfile Namazı hemen bırakır, Cenâze Namazı için imama uyar, sonra nâfileyi kazâ eder. Çünkü Cenâze Namazının telâfi imkânı yoktur.
Cemâatle Sabah Namazının kılındığını gören kimse, cemâate yetişeceğini zannederse hemen Sabah Namazının sünnetini kılar ve gerek görürse Sübhâneke ile eûzüyü ve sûre ilâvesini bırakarak yalnız Fâtiha ile, rükû’ ve secdelerde de birer tesbih ile yetinebilir. Bundan sonra imama uyar. Ancak imama yetişeceği kanaatinde olmazsa sünnete başlamayıp imama hemen uyar, artık bu sünneti kazâ da etmez. Eğer sünnete başlamış ise bunu tamamlar.
Öğle, ikindi ve Yatsı Namazlarının cemâatle kılınmaya başladığını gören kimse, bunların sünnetini kılmadan doğruca imama uyar, sonra öğlenin dört rek‘at sünnetini kazâ eder. İkindinin sünnetini ise vaktin kerahati dolayısı ile kazâ edemez. Yatsı Namazının dört rek‘at ilk sünneti, gayr-i müekked bir sünnet olduğu için dilerse kazâ eder, dilerse etmez.

b-) Lâhik.:
İmamla birlikte namaza başlamasına rağmen, namaz esnâsında başına gelen bir durum sebebiyle namaza ara vermek zorunda kalan ve bu sebeble namazın bir kısmını imamla birlikte kılamayan kimseye “lâhik” denir. İmamla birlikte namaza başladığı halde uyku, gaflet, dalgınlık, abdestinin bozulması gibi mâzeretler sebebiyle namaza ara vermek durumunda kalan kimse, namaza ara vermesini gerektiren durumun ortadan kalkmasından sonra konuşmadan, dünya işleriyle meşgul olmadan ve şâyet abdesti bozulmuşsa, en kısa yoldan yeniden abdest alıp gelerek, bıraktığı yerden namazına devam eder. Şâyet imam namazı bitirmişse, bu kişi sanki imamın arkasında namaz kılıyormuş gibi namazını tamamlar. Yâni imama uymuş bulunan kimse gibi kıraat etmez, yaklaşık olarak imamın okuyacağı sure kadar bekler. Sadece rükû’ ve secdedeki tesbihleri, bir de oturuştaki duâ ve salâvâtları okur. Bu arada Sehiv Secdesini gerektirecek bir iş yapsa, imama uyan kimse kendi hatasından ötürü Sehiv Secdesi yapmadığı için, kendisi de Sehiv Secdesi yapmaz. İmam Sehiv Secdesi yapacak olsa, lâhik olan kimse, imamla kılamadığı k ısımları telâfi etmeden imama uymuş ise, bu secdeleri yapmaz ve hemen ayağa kalkıp namazını tamamlar ve imamla birlikte yapamadığı Sehiv Secdesini namazı tamamladıktan sonra yapar. Seferî bir imama uyan mukim bir kimse de kendisinin tamamladığı kısımlarda, lâhik gibidir.
Lâhik mümkün olursa, önce kaçırdığı rek‘atları veyâ rükünleri kazâ eder, sonra imama tâbi olarak onunla selâm verir. Meselâ imama uyan kimse birinci rek‘atın kıyamında uyuyup da imamın secdeye vardığı anda uyansa hemen rükû’a varır, sonra secdeye vararak imama yetişir. Lâhik, imama yetişemeyeceğini anlarsa, hemen imama tâbi olur ve yetişemediği rek‘at veyâ rükünleri imam namazdan çıktıktan sonra kazâ eder. Meselâ dördüncü rek‘atta iken burnu kanasa saftan ayrılır, namaza aykırı düşecek bir şey ile uğraşmaksızın hemen abdest alır, yetişmiş olduğu yerde imama tâbi olur. İmam selâm vermiş olursa, bu dördüncü rek‘atı kendi başına hiçbir şey okumaksızın imamın arkasında kılıyormuş gibi tamamlar. Çünkü lâhik, imamın arkasında namaz kılıyor hükmündedir.
İmama uyanın abdesti üçüncü rek‘atta bozulsa abdest aldıktan sonra dördüncü rek‘atta imama yetişse, önce kıraatsız olarak üçüncü rek‘atı kılar. Bundan sonra imama uyar, onunla dördüncü rek‘atı kılarak selâm verir. Fakat imama bu şekilde yetişemeyeceğini anlarsa, hemen imama tâbi olur, imam selâm verince kendisi kalkar, üçüncü rek‘atı kıraatsiz olarak kılar ve selâm verir.
Bir kimse yukarıda sayılan mâzeretler dışında da lâhik durumuna düşebilir. Meselâ imamla birlikte namaz kılarken imamdan önce rükû’ veyâ secdeye varan kimse ya da imamdan önce rükû’ veyâ secdeden kalkan kimse yahut da bir veyâ birkaç rek‘atı imamla birlikte kılamayan kimse de imam selâm verdikten sonra tek başına tamamlayacağı kısımlarda lâhik durumundadır.
Bir kimse imama birinci rek‘ata yetişemezse, yetişemediği rek‘atlar bakımından mesbûk olduğu gibi, yetiştiği rek‘atlardan birinde ârız olan durum sebebiyle de lâhik konumuna düşebilir ve böylece bir kişi aynı anda hem lâhik hem mesbûk olmuş olur.
Cemâat sevâbından mahrum kalmamak için lâhikin hükümlerini yerine getirmekte yarar olmakla birlikte, bu ayrıntılara dikkat etmekte bazı güçlükler bulunduğu için, bu durumda kalan kimselerin namazlarına yeniden başlayıp kendilerinin kılması daha uygun görülmüştür.

c-) Mesbûk.:
İmama namazın başında değil, birinci rek‘atın rükû’undan sonra, ikinci, üçüncü veyâ dördüncü rek‘atlarda uyan kimseye “mesbûk” denir. Son rek‘atın rükû’undan sonra imama uyan kimse bütün rek‘atları kaçırmış olur.
Mesbûkun hükmü, kaçırdığı yâni imamla birlikte kılamadığı rek‘atları kazâya başladıktan sonra, tek başına namaz kılan kimse gibidir. Sübhâneke'yi okur, kıraat için eûzü besmele çeker ve okumaya başlar. Çünkü bu kimse kıraat bakımından namazın baş tarafını kazâ etmektedir. Bu durumda eğer kıraati terkederse namazı fâsid olur.
Sübhâneke duâsını okuma yeri, eğer kılınan namaz öğle ve İkindi Namazı gibi gizli okunan namaz ise İftitah Tekbirinden sonradır. Eğer açıktan okunan namaz ise ve imam kıraat etmekte iken yetişmiş ise, sağlam görüşe göre Sübhâneke'yi okumayıp imamın kıraatini dinler, Sübhâneke'yi kendi kazâ edeceği rek‘atlarda okur ve tek başına namaz kılanlarda olduğu gibi Sübhâneke'den sonra eûzü besmele çeker.
Mesbûkla ilgili uygulama örnekleri.:
1-) Sabah Namazının ikinci rek‘atında imama uyan mesbûk, tekbir alıp susar, imam ile birlikte son oturuşta yalnız Tahiyyât okur, imam selâm verince kendisi ayağa kalkar, kaçırdığı ilk rek‘atı k ılmaya başlar. Sübhâneke ve eûzü besmeleden sonra Fâtiha ile bir miktar Kur’ÂN' okur, rükû’ ve secdelerden sonra oturup, Tahiyyât ile Salli-bârik ve RABBenâ âtinâ duâlarını okuyarak selâm verir.
2-) Akşam Namazının ikinci rek‘atında imama uyan kimse de birinci rek‘at için bu şekilde hareket eder.
Akşam Namazının son rek‘atında imama uyan kimse, Sübhâneke'yi okur, imamla beraber o rek‘atı kılıp teşehhüdde bulunur, bundan sonra kalkar. Sübhâneke'yi okuyup eûzü besmele çeker ve Fâtiha ile bir sûre veyâ bir miktar âyet okur; rükû’ ve secdelerden sonra oturur, sadece Tahiyyât okur, sonra “Allahü ekber” diyerek ayağa kalkar, besmele çekip Fâtiha ile bir sûre veyâ birkaç âyet okuyarak, rükû’ ve secdeleri ve son oturuşu yapar ve selâm ile namazdan çıkar. Bu durumda üç defa teşehhüdde bulunmuş olur. Bununla birlikte mesbûk, ikinci rek‘atın sonunda yanılarak oturmayacak olsa, kendisine Sehiv Secdesi gerekmez; çünkü bu rek‘at bir yönüyle birinci rek‘at mesabesindedir.
3-) Dört rek‘atlı namazın son rek‘atında imama uyan kimse imam ile teşehhüdde bulunduktan sonra kalkar, Sübhâneke, Fâtiha ve bir sûre okuyup oturur ve Tahiyyât okuduktan sonra kalkar. Geri kalan iki rek‘atı tamamlar.
4-) Dört rek‘atlı namazın üçüncü rek‘atında imama yetişen kimse, kendisinin birinci oturuşunu imamın son oturuşuyla birlikte yapar, kalkınca ilk iki rek‘atı kaza edeceği için, kendisi bu ilk iki rek‘atı nasıl kılacak idiyse öylece kılar.
5-) Dört rek‘atlı bir namazın ikinci rek‘atında imama uyan kimse, üç rek‘atı imamla kılmış olur, teşehhüd okuduktan sonra kalkar, kılamadığı ilk rek‘atı kılıp oturur ve selâm verir.
İmama ilk rek‘atın rükû’unda yetişen kimse, mesbûk değil müdrik sayılır. Fakat imama rükû’dan sonra yetişen kimse o rek‘atı kaçırmış olur ve mesbûk durumuna düşer.
Teşehhüd miktarı oturduktan sonra imam daha selâm vermeden önce mesbûkun ayağa kalkması mekruh sayılmıştır. Ancak abdestinin veyâ vaktin sıkışık olması durumunda mesbûk imamın selâm vermesinden önce kalkıp namazını tamamlayabilir. Ebû Hanîfe'ye göre, tek başına namaz kılan kimse teşrik tekbirleri ile yükümlü olmadığı halde, mesbûk Kurban Bayramında teşrik tekbirlerini imam ile birlikte alır, daha sonra ayağa kalkıp kaçırdığı rek‘atları tamamlar. İmam selâm vermeden önce Tahiyyât'ı okuyup bitirmiş olan mesbûk, isterse kelime-i şehâdeti tekrar eder, başka bir görüşe göre ise susar. En doğrusu Tahiyyât'ı yavaş yavaş okumaktır. İmam dördüncü rek‘atta oturup yanlışlıkla beşinci rek‘ata kalksa, mesbûkun namazı bu kıyam ile fâsit olur. Fakat dördüncü rek‘atta oturmadan beşinci rek‘ata kalkmış ise, secdeye varmadıkça mesbûkun namazı bozulmaz..
Kullanıcı avatarı
ahmet
Aktif Üye
Aktif Üye
Mesajlar: 195
Kayıt: 26 Şub 2007, 02:00

Re: İSLÂM DİNi İLMİHÂLİ

Mesaj gönderen ahmet »

Resim

X. =>CUMÂ NAMAZI.:

Cuma, İslâm Dîninde çok önemli kabul edilen haftalık toplu ibâdet günüdür. Çeşitli hadislerden anlaşıldığına göre Cuma Günü, daha önce Yahudi ve Hıristiyanlar için haftalık ibâdet günü olarak belirlenmiş, fakat onlar bunu değiştirerek Yahudiler cumartesiyi, Hıristiyanlar pazarı haftalık toplantı ve ibâdet günü kabul etmişler; son olarak Cuma Günü, müslümanlar için yeniden haftalık ibâdet günü kılınmıştır. Cuma Gününün önemine ve haftalık toplu ibâdet günü seçilmesinin anlamına ilişkin olarak Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'den birçok hadis rivâyet edilmektedir. Bunlardan bazıları şöyle sıralanabilir.:
“Güneşin doğduğu en hayırlı gün cumadır; Âdem o gün yaratılmış, o gün cennete girmiş ve o gün cennetten çıkmıştır. Kıyamet de Cuma Günü kopacaktır” (Müslim, “Cum‘a”, 18).

Başka bir hadiste bu günde yapılan DUÂların kabul edileceği bir anın (icâbet saati) bulunduğu haber verilmektedir. Bir rivâyete göre,
Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Ben icâbet saatinin, hangi an olduğunu biliyordum, fakat Kadir Gecesi gibi, bu da bana unutturuldu” buyurmuştur. (Hâkim, I, 279)
Âlimler Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in bu ifâdesine dayanarak ALLAH'ın güzel isimleri arasında ism-i a‘zamın, ramazanın son on günü içerisinde Kadir gecesinin gizli tutulması gibi icâbet saatinin de gizli tutulduğunu ve bu sûretle insanların gün boyu ALLAH'a yönelmelerinin sağlanmasının hedeflendiğini söylemişlerdir. Yine Cuma Günü ile ilgili olarak, gerekli temizliği yaptıktan sonra câmiye gidip hutbe dinleyen ve namazı kılan kimsenin daha önceki cuma ile bu cuma arasında işlediği günahların affedileceği belirtilmiş (Buhârî, “Cum‘a”, 6, 19; Müslim, “Cum‘a”, 26), bu günü hafife alarak üç Cuma Namazını terkeden kimsenin kalbinin mühürleneceği bildirilmiştir (Ebû Dâvûd, “Salât”, 204). Kurban bayramı arefesinin cumaya rastlaması halinde halk arasında o yıl yapılan haccın, “Hacc-ı Ekber/Büyük Hac” olarak isimlendirilmesi de cumanın önemiyle ilgilidir. Cuma Günü müslümanlar açısından büyük önem taşıdığı ve âdeta bir bayram günü kabul edildiği için, perşembe günü akşamından başlamak üzere maddî ve mânevî temizliğe her zamankinden daha fazla önem vermek gerekir. Bunların başında boy abdesti almak gelir ki Cuma Günü boy abdesti almak bilginlerin çoğuna göre sünnet, bazılarına göre farzdır. Bunun yanında, Cuma Günü namaza gelmeden önce tırnak kesme, dişleri temizleme gibi bedenî temizlikler yapmak, temiz elbiseler giymek, başkalarını rahatsız etmeyecek, aksine onların hoşuna gidecek güzel kokular sürmek sünnet olan davranışlardır. Mü’min, böyle değerli ve önemli bir günün mânevî havasına girmeli, DUÂ ve tövbesini bu günde saklı olup DUÂ ve tövbelerin kabul edileceği vakit olduğu bildirilen “icâbet saati”ne denk düşürmeye çalışmalı, ayrıca Kur’ÂN okumalı, tezekkür ve tefekkür etmeli, Resûlullah'a salâtü selâm getirmeli ve samimi bir kalb ile ALLAHu zü’L- CeLÂL'e DUÂ ve istiğfarda bulunmalıdır. Hutbe okunurken konuşmak, cuma vakti alışveriş yapmak ve Cuma Günü yolculuğa çıkmak gibi yapılması, Cuma Namazının terkine yol açabileceği endişesiyle hoş karşılanmayan davranışların hükümleri aşağıda ele alınacaktır.

A-) CUMA NAMAZININ DİNDEKİ YERİ ve HÜKMÜ.:

Cuma Namazı Farz-ı Ayındır. Farz olduğu, Kitab, Sünnet ve icmâ’ ile sabittir. Kur’ÂN-ı Kerîm'in 62. sûresi, Cuma Namazından bahsettiği için Cuma sûresi olarak adlandırılmıştır. Bu sûrede ALLAHu zü’L- CeLÂL şöyle buyurmuştur.: “Ey iman edenler! Cuma Günü namaza çağırılınca ALLAH'ı anmaya (namaza) koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılınınca yeryüzüne yayılın da ALLAH'ın Lutfunu arayın ve ALLAH'ı çok çok anın ki felah bulasınız”


يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِي لِلصَّلَاةِ مِن يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ
“Yâ eyyuhâllezîne âmenû izâ nûdiye li’s- salâti min yevmi’l- cumuati fes’av ilâ zikrillâhi ve zerûl bey’a, zâlikum hayrun lekum in kuntum ta’lemûn (ta’lemûne).: Ey iman edenler! Cuma günü namaza nidâ olunduğu zaman (çağrıldığınız zaman) hemen ALLAH'ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. İşte bu, sizin için daha hayırlıdır, keşke bilseniz.” (Cum‘a 62/9)

فَإِذَا قُضِيَتِ الصَّلَاةُ فَانتَشِرُوا فِي الْأَرْضِ وَابْتَغُوا مِن فَضْلِ اللَّهِ وَاذْكُرُوا اللَّهَ كَثِيرًا لَّعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
“Fe izâ kudiyetı’s- salâtu fenteşirû fî’l- ardı vebtegû min fadlillâhi vezkurûllâhe kesîren leallekum tuflihûn (tuflihûne).: Artık namazı kaza ettiğiniz (kılıp bitirdiğiniz) zaman yeryüzüne yayılın ve ALLAH'ın fazlından isteyin ve ALLAH'ı çok zikredin. Umulur ki, böylece siz felâha (kurtuluşa) erersiniz.” (Cum‘a 62/10)

Hadis Kitablarında gerek Cuma Namazının fazileti, gerekse kuvvetli bir farz olduğu ve bu namazı özürsüz olarak terketmenin büyük günah sayıldığı konusunda sahih hadisler bulunmaktadır.:
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: ALLAH, önemsemediği için üç cumayı terkeden kimsenin kalbini mühürler” buyurmuştur.
(Ebû Dâvûd, “Salât”, 204; İbn Mâce, “İkâmetü's-salât”, 93; Tirmizî, “Cum‘a”, 7; Nesâî, “Cum‘a”, 2) ve,

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Birtakım kimseler, ya Cuma Namazını terketmekten vazgeçerler ya da ALLAH onların kalblerini mühürler ve artık onlar gafillerden olurlar” buyurmuştur.
(Müslim, Cum‘a, 12; Nesâî, Cum‘a, 2).

Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in Cuma Namazını ilk defa Hicret esnâsında, Medine yakınlarındaki Rânûnâ vadisinde Sâlim b. Avf Kabilesini ziyâretleri sırasında oradaki Namazgâhta kıldırmış olduğu bilginlerce kabul edilmektedir. Öte yandan, kaynaklarda daha hicretten önce Es‘ad b. Zürâre'nin Medine'de Cuma Namazı kıldırdığı kaydedilmektedir. Bu durum karşısında Cuma Namazının ne zaman farz kılındığı hususunda iki farklı rivâyet ve görüş ortaya çıkmıştır.
Bunlardan birincisine göre Cuma Namazı Mekke'de farz kılınmış olmakla birlikte müşriklerin baskıları yüzünden orada kılınamamıştır. Diğer rivâyete göre, Cuma Namazı Hicret esnâsında farz kılınmıştır ve ilk cumayı Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Rânûnâ Vâdisinde kıldırmıştır. Bu rivâyeti benimseyenlere göre, Es‘ad b. Zürâre'nin Cuma Namazı kıldırması uygulaması farz değil, nâfile hükmü kapsamındadır.
Bütün müctehidlere göre Cuma Namazı Farz-ı Ayın olup, Resûlullah zamanından itibâren farklı görüş açıklanmadığı için, bu hususta icmâ’ meydana gelmiştir. Cuma Namazı, Cuma Günü Öğle Namazı vaktinde kılınan ve farzı iki rek‘at olan bir namazdır. Bu namazdan önce hatibin hutbe okuması namazın sıhhat (geçerlilik) şartlarındandır. Cuma Namazı o günkü Öğle Namazının yerini tutar.

B-) CUMA NAMAZININ ŞARTLARI.:

Cuma Namazının farz olabilmesi için belli birtakım şartların gerçekleşmiş olması gerekir. Bu şartlar Vücûb Şartları ve Sıhhat Şartları olmak üzere iki çeşittir.
Vücûb Şartları.: Cuma Namazı kılmakla yükümlü olmanın şartlarıdır;
Sıhhat Şartları ise.: Kılınan namazın sahih yâni geçerli olmasının şartlarıdır.
Sıhhat Şartları yerine Cuma Namazının edâsının şartları da denilir. Aşağıda vücûb şartları ve sıhhat şartları ayrı ayrı sayılıp açıklanacaktır. Ancak, dikkat edilmelidir ki, aşağıda sıhhat şartları arasında sayılacak şeylerden üçü (ki bunlar.: a-) Vaktin girmiş olması. b-) Devlet başkanının hazır bulunması veyâ izni ve c-) Bulunulan yerin şehir veyâ şehir hükmünde olmasıdır), esâsen hem vücûb hem sıhhat şartlarıdır. Zirâ bu şartları ileri sürenlere göre bunlardan biri bulunmadığında Cuma Namazı kişiye farz olmayacağı gibi, kılması halinde geçerli de olmaz.

a-) CUMA NAMAZININ VÜCÛB ŞARTLARI.:
Bir kimseye Cuma Namazının farz olması, o kimsede Vakit Namazlarının farz olması için aranan şartlardan başka şu şartların da bulunmasına bağlıdır.:

1-) ERKEK OLMAK.:

Cuma Namazı erkeklere farz olup kadınlara farz değildir. Bu konuda bütün fâkihler görüş birliği etmiştir. Fakat kadınlar da câmiye gelip Cuma Namazı kılsalar, bu namazları sahih (geçerli) olur ve artık o gün ayrıca Öğle Namazı kılmazlar. Cuma Namazı kılmayı emreden âyet genel içerikli olduğu halde kadınların niçin Cuma Namazı kılmadıkları hatıra gelebilir. Çok fazla teknik ayrıntıya girmeden bir iki nokta üzerinde durarak bu konuya açıklık getirmeye çalışalım. Burada gözden kaçırılmaması gereken hususların başında konunun Arap dilinin özelliği ile ilgisi gelmektedir. Arap Dilinde erkek ve kadına yapılan hitab kalıbı birbirinden farklıdır. Kadınlara yapılan hitabın içinde erkeklerin bulunması, dilin yapısı bakımından imkânsızdır. Kadınlara yapılan hitab, sâdece ve sâdece kadınlara yapılmış bir hitabdır. Buna mukabil, erkeklere yönelik hitabın kapsamına kadınların girip girmediği, yâni bu hitabın kadınlara da yönelik olup olamayacağı, dilciler arasında tartışmalı bir konudur. Kimi dilciler erkeklere yönelik hitabın içerisine kadınların girmediğini, kimileri de girdiğini söylemişlerdir. Dilcilerin bu farklı iki kanaati, usulcülerin, o tür âyetlerin, yâni erkeklere yönelik hitab içeren âyetlerin anlaşılmasında ister istemez etkili olmuştur. Kimi usulcüler, erkeklere yönelik hitabın içerisine kadınların dâhil olmadığı yönündeki anlayışı kabul etmişler ve âyetleri bu doğrultuda anlamlandırıp, onlardan hüküm çıkarmışlardır. Bu anlayışa göre, erkeklere yönelik hitabın içerisine kadınlar dil kuralları gereği, girmezler. Fakat bazı dil dışı karîneler sebebiyle, erkeklere yönelik hitaba kadınlar da dâhil olur. Bu dil dışı karînelerin başında, getirilen hükmün anlamı ve mâhiyeti ile bu hükmün içerik bakımından erkek-kadın farkı dikkate alınacak türden olup olmadığı gelmektedir. Bu farklılık, tabiî ki bir cinsiyet ayırımından değil, aksine fizikî yapı ile toplumsal statü ve buna bağlı olarak haklar ve sorumluluklar dengesinden kaynaklanan bir farklılıktır. Kimi usulcüler ise dilcilerin öteki kanaatini esas alarak ve kural olarak, erkekler hitabının içerisine kadınların da girdiğini, fakat Cuma Namazı gibi bazı konularda, birtakım haricî karîneler ile kadınların hitab kapsamı dışında tutulacağını ileri sürmüşlerdir. Kadınların hitab kapsamı dışına alınmasına gerekçe olan hâricî karîneler cümlesinden olmak üzere, o dönemdeki kadın telakkisi, kadının âiledeki görev ve sorumluluklarına ve cemâat kavramı ve dayanışması içerisinde kadınların yerine ilişkin anlayış gösterilebilir. Her hâlükârda, kadınların Cuma Namazı kılmakla yükümlü olup olmadıkları meselesi, sonucu bakımından dinî bir mesele olmakla beraber, bu sonuca ulaşmanın başlangıç ve hareket noktası bakımından öncelikle bir dil ve teâmül meselesidir. Bu i’tibarla, meseleyi tabiî zemininin dışına çıkarıp abartmak ve Türkçemizde erkeklere hitab ile kadınlara hitab arasında dilin yapısı bakımından böyle bir ayırımın bulunmayışının sağladığı rahatlıktan yararlanarak.: “ALLAH.: “Ey inananlar, cuma için çağrı yapıldığı vakit, zikre yâni Cuma Namazına koşun!.” buyuruyor, kadınlar da inananlar grubunda olduğuna göre onların da gitmesi gerekir” demek, kolaycılık olması bir yana meseleyi saptırmak anlamına gelir ve bu tutum yarar yerine zarar verir. Belirtmek gerekir ki, dilcilerin ve bağlı olarak usulcülerin görüşlerinden her ikisine göre de, başlangıçtan beri kadınların Cuma Namazı ile mükellef olmadıkları sonucuna ulaşılmıştır. Hâricî karîneler meselesini tüm detaylarıyla burada açıklamak yerine, bahsedeceğimiz ikinci nokta çerçevesinde ele almak yeterli olacaktır..

Bu meselede dikkate alınması gereken ikinci nokta, Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in uygulamasına ve on dört asırlık geleneğin durumuna bakılmasıdır. Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in, kadınları Cuma Namazı kılmakla yükümlü tutup tutmadığının bilinmesi, başlı başına bağlayıcı olmasının yanında, aynı zamanda, belirleyici bir karîne değerine de sahib olacaktır. İlk dönemlere ilişkin bütün literatür, kadınların zaman zaman Cuma Namazına katıldıklarını, fakat Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in kadınları Cuma Namazı kılmakla yükümlü tutmadığını çok açık ve net bir şekilde ortaya koymaktadır.
Ayrıca Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in Cuma Namazının kadın, çocuk, hasta ve köle dışında, cemâat içerisinde bulunan her müslümana farz olduğunu bildiren bir sözü de bulunmaktadır (Ebû Dâvûd, I, 280; Hâkim, I, 425).
Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in bu söz ve uygulaması, kadınların genel hitab içerisinde yer aldığı görüşünü öne sürenler tarafından hâricî bir karîne olarak değerlendirilmiş ve âyetin genel ifâdesini daralttığı söylenmiştir.

Öte yandan, on dört asırlık süreç içerisinde, kadınların Cuma Namazı kılması gerektiğini söyleyen hiçbir âlim çıkmamıştır. Bu durum, kadınların Cuma Namazı kılmakla yükümlü olmadıkları konusunda bir icmâ’ gerçekleştiğini göstermektedir. Fakat bizim asıl söylemek istediğimiz böyle bir icmâ’ın bulunması değil, belki ilâve olarak, hiçbir toplumda, hiçbir kültürde ve Sünnî veyâ gayr-i Sünnî hiçbir mezhebde farklı bir görüşün ortaya çıkmamış olmasıdır. Dinin ve dindarlığın simgesi olan ve belli bir biçimsellik hatta sembolizm taşıyan ibâdetler, zaman ve zemin değişmesinden etkilenmezler. Bu onların mâhiyetinden ileri gelir. Çünkü salt ibâdet olan merasimlerin değişmesi, bir anlamda dinin değişmesi, yozlaşması sonucuna götürür. Salt ibâdet olmamakla birlikte genel anlamda ibâdet içerikli konularda bir ihtiyat payı ile hareket etmek uygun olmakla birlikte, uygulamasında birtakım güçlükler ortaya çıkmışsa veyâ uygulanması, konuluş espri ve amacıyla çelişir hale gelmişse, bu takdirde özü korumak üzere lüzumlu yeni düzenlemelerin yapılması gerekli hale gelebilir. Sonuç olarak, kadınların Cuma Namazı kılması konusunda bir serbestlik vardır; müsâid zaman ve zemin bulan kadınlar Cuma Namazı kılabilirler. Bu durum, dinin onlara tanıdığı bir muafiyettir. Dinî yükümlülükten muafiyetin ayırım olarak algılanmasının yanlışlığı kadar böyle bir ilâve yükümlülüğün kadınlara ne kazandıracağı hususu da üzerinde düşünülmeye değer bir husustur. Fakat Cuma Namazını kadınlara farz haline getirerek onları Cuma Namazı kılmaya mecbur etmek, hiçbir sebeble olmasa bile, asırlarca süregelen geleneği gereksiz yere ve haksız olarak hiçe saymak olduğu için yanlıştır ve asılsızdır.

2-) MÂZERETSİZ OLMAK.:

Bazı mâzeretler, Cuma Namazına gitmemeyi mubah kılar ve böyle bir mâzereti bulunan kişiye Cuma Namazı farz olmaz. Fakat böyle kimseler de kendilerine Cuma Namazı farz olmadığı halde, bu namazı kılarlarsa namazları sahih olur ve artık o gün ayrıca Öğle Namazı kılmazlar.
Cuma Namazına gitmemeyi mubah kılan belli başlı mâzeretler şunlardır.:

1-) Hastalık.: Hasta olup Cuma Namazına gittiği takdirde hastalığının artmasından veyâ uzamasından korkan kimse Cuma Namazı kılmakla yükümlü olmaz. Yürümekten âciz durumda bulunan çok yaşlı kimseler de bu konuda hasta hükmündedirler. Cuma Namazı için câmiye gittiği takdirde hastaya zarar geleceğinden korkan hasta bakıcı için de aynı hüküm geçerlidir. Mikrobik ve Bulaşıcı Hastalıklara yakalanmış kimseler de Cuma Namazına gelmeyebilirler.

2-) Körlük ve Kötürümlük.: Kör (âmâ) olan bir kimseye, kendisini câmiye götürebilecek biri bulunsa bile, Ebû Hanîfe, Mâlikîler ve Şâfiîler'e göre, Cuma Namazı farz değildir. Hanbelîler'le, Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre ise, kendisini câmiye götürebilecek biri bulunan âmâya Cuma Namazı farzdır. Kendisini câmiye götürebilecek kimsesi bulunmayan âmâya ise, bütün bilginlere göre Cuma Namazı farz değildir. Ayakları felç olmuş veyâ kesilmiş kimselerle yatalak hastalara da Cuma Namazı farz değildir.

3-) Uygun olmayan hava ve yol şartları.: Cuma Namazına gittiği takdirde kişinin önemli bir zarara veyâ sıkıntıya uğramasına yol açacak çok şiddetli yağmur bulunması, havanın çok soğuk veyâ sıcak olması veyâ yolun aşırı çamurlu olması gibi durumlarda Cuma Namazı yükümlülüğü düşer.

4-) Korku.: Cuma Namazına gittiği takdirde malı, canı veyâ namusunun tehlikeye gireceğine dâir endişeler taşıyan kimseye de Cuma Namazı farz değildir. Cuma Namazının farz olması için bu iki şartın (erkeklik ve mâzeretsizlik) bulunması gerektiği hususunda fâkihler görüş birliği içindedirler. Bundan sonraki şartlarda ise fâkihler arasında görüş farklılıklarına rastlanır.

3-) HÜRRİYET.:

Hür olmayan kimseler yâni köle ve esirler, fâkihlerin büyük çoğunluğuna göre, Cuma Namazı ile yükümlü değildir. Esâsen bu şartın konulmasının altında, kölelik uygulamasının devam ettiği dönemlerde, kölenin efendisine karşı sorumluluklarını tam ve eksiksiz olarak yerine getirmesi düşüncesi yatar. Cuma Namazının kölelere farz olmadığını söyleyen fâkihler bu hükmü, kölenin görev ve sorumluluğu konusundaki anlayış üzerine kurmuşlardır. Buna göre köle, tüm zamanını efendisine tahsis etmek durumundadır. Cuma Namazı kılmakla yükümlü tutulacak olursa, efendisine karşı görevini aksatmış olacak ve bu sebeble efendisinden azar işitecek ve belki de cezâ görecektir. Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, kölenin Cuma Namazı kılması gerekmediğini söylerken, toplumda kölelerin statüsü konusundaki hâkim anlayışı dikkate almıştır. Zâhirîler, toplumsal olguyu dikkate almadıkları için, Cuma Namazı kılmak için hür olma şartını aramamışlardır. Bu yönüyle düşünüldüğü zaman, hürriyet şartının hangi anlam üzerine getirildiği ve bu şartın hapis yattıkları için hürriyetleri kısıtlama altına alınmış olan kimselerle alâkası olmadığı anlaşılır. Bu bakımdan hapiste olan kişilerin, Cuma Namazı kılmalarına, fizikî şartlar ve bazı imkânların eksikliği dışında bir engel bulunmamaktadır. Mahpusların Cuma Namazı kılabilmeleri için fizikî şartların hazırlanması ve gerekli düzenlemenin yapılması istenebilir. Cuma Namazının kılınacağı yerin herkese açık olması (izn-i âm) şartı, özel durumundan dolayı hapishaneyi içine almaz.

4-) İKÂMET..:

Fâkihlerin büyük çoğunluğuna göre Cuma Namazının vâcib olması için, kişinin Cuma Namazı kılınan yerde ikâmet ediyor olması gerekir. Bu bakımdan Cuma Namazı dinen yolcu sayılan (seferî) kimselere farz değildir. Zührî ve İbrâhim Nehaî gibi bazı müctehidlere göre yolcu seyir halindeyken değil de, Cuma Namazı kılınan yerde konaklamış halde iken, orada kaldığı sürece Cuma Namazı kılmakla yükümlüdür. Zâhirîler'e göre ise Cuma Namazı yolculara da farzdır.

B-) CUMA NAMAZININ SIHHAT ŞARTLARI.:

1-) VAKİT.:
Cuma Namazı, Hanbelîler'in dışındaki müctehidlere göre, Cuma Günü Öğle Namazı vaktinde kılınır; Öğle Namazının vaktinden önce veyâ sonra kılınması sahih değildir. Hanbelîler'e göre ise Cuma Namazı, Cuma Günü, güneşin bir mızrak boyu yükselmesinden itibâren Öğle Namazının vakti çıkıncaya kadar kılınabilir.

2-) CEMÂAT.:
Cuma Namazı ancak cemâatle kılınan bir namaz olup münferiden, yâni tek başına kılınamaz. Bunun yanı sıra diğer Farz Namazlarda imamla birlikte bir kişinin bulunması cemâat için yeterli olduğu halde, Cuma Namazında cemâat olabilmek için daha fazla kişinin bulunması, yâni cemâati oluşturanların belli bir sayının altında olmaması gerekir. Cuma Namazı kılabilmek için gerekli asgari sayının kaç olduğu hususunda farklı görüşler bulunmaktadır. Hanefî Mezhebinde, İmam Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre, Cuma Namazı için imamın dışında en az üç kişinin daha bulunması şarttır. Bunlar yolcu veyâ hasta da olsalar bu şart yerine gelmiş sayılır. İmam Ebû Yûsuf'a göre ise, imamın dışında en az iki kişinin bulunması gerekir.
Cuma Namazının geçerli olması için, cemâatin sayısı, İmam Ebû Hanîfe'ye göre en azından birinci rek‘atın secdesine kadar aranılan asgari sayının altına düşmemeli, hiç değilse bu süre içinde imamla birlikte hazır olunmalıdır. Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre İftitah Tekbiri alınıncaya kadar, Züfer'e göre ise ikinci rek‘attan sonra teşehhüd miktarı oturuncaya kadar hazır bulunulmalıdır. Cemâati oluşturan kişiler daha önce dağılırlarsa Cuma Namazı geçersiz olur, yeni baştan Öğle Namazını kılmak gerekir.
Şâfiî'ye göre ise, bir yerde Cuma Namazı kılabilmek için akıllı (âkıl), bulûğa ermiş (ergen, bâliğ), hür, erkek, mukim ve oraya yerleşmiş olan en az kırk yükümlünün bulunması şarttır. Buna göre, bir yerde kırk kişi bulunsa da, bu kırk kişiden bir kısmı köle, kadın veyâ yolcu olsa, ya da ticaret veyâ öğrenim görme gibi bir amaçla orada bulunuyor olsalar, bu kimselerden oluşan kırk kişiyle Cuma Namazı kılınamaz. Ayrıca, bu kırk kişinin hepsi veyâ bir kısmı, yazın veyâ kışın ya da her iki mevsimde göç eden göçebelerden oluşuyorsa, bu durumda da, Cuma Namazı edâ edilemez. Hatta bu kırk kişinin içinde Fâtiha Sûresini okuyamayan bir ümmî bulunsa bu kimse sayıdan düşürülür ve bu durumda sayı kırktan aşağıya indiği için, bu kimselerle de Cuma Namazı sahih olmaz. Ancak Fâtiha Sûresini okumayı öğrenmek için gayret gösterdiği halde bunu henüz başaramamış kimseler sayıya dâhil edilir. Cuma Namazını kıldıran kişinin yolcu olması durumunda, kendi dışında kırk kişinin bulunması gerekir. Ayrıca, bu mezhebe göre, namazın herhangi bir bölümünde veyâ hutbe esnâsında sayı kırktan aşağıya düşerse namaz fâsid olur. Hanbelîler'in görüşü de genel hatlarıyla Şâfiî Mezhebinin görüşü gibidir.
Mâlikî Mezhebinde meşhur ve tercih edilen görüşe göre, Cuma Namazı için cemâatin imamdan başka en az on iki kişi olması şarttır. Ancak İmam Mâlik'ten bu konuda kesin bir sayı belirlemeksizin, kırk kişiden az sayıda olan bir cemâatle Cuma Namazı kılınabilirse de üç dört kişi gibi az bir sayı ile kılınamayacağı yönünde bir görüş de nakledilmektedir. Mâlikîler'e göre Cuma Namazında imamın mukim olması şarttır.
Bu görüşlerin dışında, Taberî'nin Cuma Namazı için imamdan başka bir kişinin bulunmasının yeterli olacağına dâir bir görüşü olduğu gibi, bu sayıyı en az dört, yedi, dokuz, yirmi, otuz ve seksen olarak belirleyen ictihadlar da bulunmaktadır.

3-) ŞEHİR.:
İslâm bilginleri Cuma Namazı kılınacak yerin şehir veyâ şehir hükmünde bir yerleşim birimi olmasını şart koşmuşlardır. Fakat gerek bu şartın ayrıntıları konusunda gerekse bir yerleşim biriminde birden fazla yerde Cuma Namazı kılınıp kılınamayacağı hususunda görüş ayrılıkları vardır.
Hanefîler'e göre, Cuma Namazı kılınacak yerleşim biriminin şehir veyâ şehir hükmünde bir yer olması ya da böyle bir yerin civarında bulunması gerekir. Bir yerleşim biriminin hangi durumda şehir hükmünde sayılacağı hususunda farklı rivâyetler bulunmaktadır. Hanefî Mezhebinde fetvâya esas olan (müftâbih) görüşe göre bu kriter “en büyük câmisi orada Cuma Namazı ile yükümlü bulunanları alamayacak kadar nüfusa sahib olma” şeklinde belirlenmiştir. Bazı yazarlarca bu kriter, bir yöneticisi olan yerleşim birimi olarak ifâde edilmiştir. Şehrin civarı ifâdesiyle de bu şartlardaki yerleşim birimlerinin yakınlarında bulunan mezârlık, atış alanları ve çeşitli gayelerle toplanmak için hazırlanan sahalar ve bu uzaklıktaki yerler kastedilmektedir.
Kaynaklarda geçen bu şehir ifâdesinin günümüzde, büyük veyâ küçük yerleşim birimi olarak anlaşılması gerektiği, bu bakımdan farzı edâ edecek sayıda cemâatin yerleşik bulunduğu köy, belde gibi tüm birimlerde Cuma Namazının kılınabileceği bilginlerce kabul edilmektedir.
Mâlikîler'e göre Cuma Namazı kılınacak yerin, insanların devamlı oturdukları şehir, köy vb. bir yerleşim birimi veyâ buraların civarında bir yer olması gerekir. Bu bakımdan çadır vb. barınaklardan oluşan ve geçici olarak oturulan yerlerde Cuma Namazı kılınamaz. Mâlikîler ayrıca, Cuma Namazı kılınacak yerde câmi bulunmasını da şart koşmuşlardır.
Şâfiîler'e göre de, Cuma Namazının insanların devamlı olarak oturdukları bir şehir veyâ köyün sınırları içinde kılınması gerekir. Çölde veyâ çadırlarda yaşayanlar, yâni belli bir yerleşim birimi içinde oturmayanlar sayıca ne kadar çok olurlarsa olsunlar orada Cuma Namazı kılamazlar.
Hanbelîler'e göre ise, Cuma Namazının kılınabileceği yerin en az kırk kişinin devamlı olarak oturduğu yer olması şarttır.

4-) CÂMİ.:
Bir yerleşim biriminde birden fazla yerde Cuma Namazı kılınıp kılınamayacağı konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Bütün mezhebler bir şehirde kılınan Cuma Namazının mümkün olduğunca bir tek câmide kılınması gerektiği üzerinde durmuşlardır. Cuma, toplanma, bir araya gelme gibi anlamlar içerdiğinden, bu şart da esâsen toplanma, bir araya gelme ve bu sûretle birlik ve bütünlük oluşturma esprisiyle ilgilidir. Bu espriyi her zaman canlı tutmak gerekmekle birlikte, günümüzde çok büyük sayılarda insanların yaşadığı şehirler göz önüne alındığında, Cuma Namazını bir veyâ birkaç yerde kılmayı söz konusu etmek, hem bu büyüklükte câmi olamayacağı için hem de ulaşım şartları açısından, mümkün ve anlamlı değildir.
Bu konuda Hanefî Mezhebinin ve öteki mezheblerin görüşleri genel hatlarıyla şöyledir:
Ebû Hanîfe'den bu konuda nakledilen iki görüşten birine göre bir şehirde yalnız bir yerde Cuma Namazı kılınabilir; diğerine göre ise bir şehirde birden fazla yerde Cuma Namazı kılınabilir. İmam Muhammed bunlardan ikincisini benimsemiştir. Ebû Yûsuf'a göre ise, şehrin ortasından nehir geçip de şehri ikiye bölüyorsa veyâ şehir zayıf ve yaşlı kimselerin cuma kılınan câmiye gelmelerini zorlaştıracak ölçüde büyük ise bir şehirde iki yerde Cuma Namazı kılınabilir; bu durumlar söz konusu değilse sâdece bir yerde kılınır.
Hanefî Mezhebinde fetvâya esas olan ve kuvvetli bulunan görüş, bir şehirde birden fazla câmi bulunması halinde bütün câmilerde Cuma Namazı kılınmasına cevaz veren görüştür; ki bu zâten, Ebû Hanîfe'den nakledilen iki görüşten biri ve aynı zamanda İmam Muhammed'in görüşüdür.
Şâfiîler'e göre, bir şehirde birden fazla câmi bulunsa bile, birden fazla yerde kılmayı zorunlu kılan sebebler olmadıkça sâdece bir câmide Cuma Namazı kılınır; böyle bir sebeb yokken, birden fazla câmide Cuma Namazı kılınsa, sâdece namaza ilk başlayanların cuma namazları sahih olur, diğerlerininki sahih olmaz. Bu durumda diğerlerinin sonradan Öğle Namazı kılmaları gerekir. Ancak, şehrin çok büyük olması sebebiyle, Cuma Namazı için herkesin bir yere toplanması çok zor olursa veyâ güvenlik, sağlık vb. konularda ciddî endişeler bulunması sebebiyle bir yerde toplanılmasında sakınca varsa, ihtiyaç durumuna göre, bir şehirde birden fazla yerde Cuma Namazı kılınabilir. Bu tür sebeblerden dolayı, bir şehirde birden fazla yerde Cuma Namazı kılınırsa, buralarda Cuma Namazı kılanların ayrıca Öğle Namazı kılmaları gerekmez.
Mâlikîler'deki tercih edilen görüşe göre de, Şâfiî Mezhebinde olduğu gibi, birden fazla yerde kılmayı zorunlu kılan sebebler olmadıkça, bir şehirde sâdece bir yerde Cuma Namazı kılınır. Böyle bir sebeb olmadığı halde bir beldede birden fazla câmide Cuma Namazı kılınsa sâdece o beldedeki en eski câmide (öteden beri o beldede Cuma Namazının kılınageldiği câmide) kılanların cuma namazları sahih olur.
Hanbelîler'e göre de, zorlayıcı sebebler yoksa, bir şehirde sâdece bir yerde Cuma Namazı kılınır. Bir câmi yeterli olduğu halde iki câmide, iki câmi yeterli olduğu halde üçüncü câmide Cuma Namazı kılınamaz. Hanbelîler'e göre ihtiyaç bulunmadığı halde, birden fazla yerde Cuma Namazı kılınsa, bu durumda sâdece devlet başkanı veyâ temsilcisinin kıldırdığı Cuma Namazı sahih olur; bu durumda, Cuma Namazını önce veyâ sonra kılmak önemli değildir.

5-) İZİN.:
Hanefîler, Cuma Namazını devlet başkanı veyâ temsilcisinin ya da bunlar tarafından yetkili kılınan bir kişinin kıldırması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Hanefîler'in dışındaki diğer mezhebler Cuma Namazının geçerliliği için bu şartı aramazlar. Ancak Hanefîler'in dışındaki bazı bilginlere göre de, bazı durumlarda meselâ zorunlu olmadığı halde birden fazla yerde Cuma Namazı kılınması durumunda sâdece devlet başkanı veyâ temsilcisinin kıldırdığı Cuma Namazı sahihtir. Bir câmide Cuma Namazı kıldırması için kendisine yetki verilen kimse, o câmide Cuma Namazını kendisi kıldırabileceği gibi bir başkasına da kıldırtabilir. Namaz için verilen izin hutbe için de geçerlidir.
Cuma Namazı, Hulefâ-yi Râşidîn döneminden hemen sonra siyasî bir içerik kazanmaya başlamıştır. Bazı yörelerde ve dönemlerde, hutbelerde Ali kerremallahu vechehu'ye, bazı dönemlerde veyâ yerlerde de Muâviye'ye lânet okunduğu görülmüş; hutbe bir anlamda, siyasî kanaatin ve hangi tarafta olunduğunun göstergesi haline gelmiştir. İleriki zamanlarda ise hutbenin biri adına okunması, onun isyan bayrağını çektiği ve siyasî bağımsızlığını ilân ettiği anlamına gelmeye başlamış, dolayısıyla Hutbe ve Cuma Namazı âdeta siyasî bir sembol olmuştur. Tarih kitablarında, adına hutbe okutmak veyâ adına hutbe okunmak şeklinde yer alan ifâdeler de Cuma Namazının zaman içerisinde siyasal bir içerik kazandığını göstermektedir. Özellikle Abbâsîler'den itibâren resmî veyâ yarı resmî mezheb durumunda olan Hanefî Mezhebinin âlimleri ister istemez bu siyasî konjonktürden etkilenmişler ve Cuma Namazı için daha önce bulunmayan birtakım şartlar ileri sürmek durumunda kalmışlardır. Dolayısıyla Cuma Namazı kılmak için devlet başkanının izninin aranması şartı eski siyasî içeriğini kaybetmiş olduğu için, günümüzde bu şartı aramaya gerek kalmamıştır. Öte yandan, bu şartın hâlâ geçerliliğini koruduğu düşünülse bile, bir ülkede câmilerin yapılmasına izin verilmesi, imamların maaşlarının devlet tarafından ödenmesi ve bu işler için kamusal bir örgütlenmenin mevcut olması, Cuma Namazının kılınması için de izin sayılır ve şart yerine gelmiş olur.
Sonraki Hanefî Fıkıhçılar, devlet başkanının veyâ izninin bulunmaması durumunda bir cemâat teşkil edebilen müslümanların, aralarından birine cuma imamlığı selâhiyeti vererek bu namazı kılabileceklerine fetvâ vermişlerdir.
Cuma kılınan yerin herkese açık olması anlamında genel izin de (izn-i âm), bazı kitablarda ayrı bir şart olarak değerlendirilmekle birlikte, bir anlamda devlet başkanının izni kapsamında yer alır.
Hanefîler'e göre, bir yerde Cuma Namazı kılınabilmesi için, o yerde Cuma Namazı kılınmasına, yetkili kimse tarafından herkese açık olmak üzere izin verilmesi şarttır. Buna göre, belli bir yerde bulunan kimseler, Cuma Namazı kılınmasına izin verilmiş câmide, sâdece belirli kimseler girmek kaydıyla Cuma Namazı kılamazlar. Ancak başka kimselerin de girmesine müsaade edildiği halde, başka kimseler gelmese ve sâdece oradaki kimseler kılsalar, cuma namazları sahih olur.
Güvenlik ve gizliliğin korunması gibi sebeblerle herkese açık olmayan yerlerde bulunan cemâat Cuma Namazı kılabilir. Burada izn-i âm şartı zaruret sebebiyle kalkmış olur.

6-) HUTBE.:
Cuma Namazının sıhhat şartlarından birisinin de hutbe olduğu hususunda fâkihler görüş birliği içindedirler. Ancak Cuma Namazının sıhhat şartlarından olan hutbenin rükünleri ve geçerlilik şartları konusunda mezhebler arasında görüş farklılıkları vardır.
Hutbe, birilerine hitab etmek, bir şeyler söylemek demektir. Haftada bir gün bir mekânda toplanmış olan mü’minlerin başta dinî konular olmak üzere, onların hayatlarını kolaylaştıracak, ilişkilerini uyumlu hale getirecek her konuda aydınlatılması için hutbe bir vesile ve bir fırsattır. Hutbe esâsen bu amacı gerçekleştirmek için düşünülmüştür; bu sebeble cemâatin bilip anladığı bir dille irad edilir.
Cuma Namazının bir parçasını teşkil eden hutbenin varlığı, fıkhen geçerliliği veyâ en güzel şekilde ifâsı için bazı şartlar aranır. Bunlar ilmihâl dilinde hutbenin rükünleri, şartları ve sünnetleri olarak anılır.

aa-) HUTBENİN RÜKNÜ.:

Ebû Hanîfe'ye göre hutbenin rüknü yâni temel unsuru ALLAH'ı zikretmekten ibâret olduğu için, hutbe niyetiyle “elhamdülillah” veyâ “sübhânallâh” veyâ “Lâ İLâhe İLLâ ALLAH” demek sûretiyle hutbe yerine getirilmiş olur. Fakat bu kadarla yetinilmesi mekruhtur. Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre ise hutbenin rüknü, hutbe denilecek miktarda bir zikirden ibârettir ki, bu zikrin uzunluğunun da en az teşehhüd miktarı kadar yâni Tahiyyât DUÂsı kadar olması gerekir.
İmam Mâlik'e göre hutbenin rüknü, mü’minlere hitaben müjdeli veyâ sakındırıcı ifâde taşımasıdır.

İmam Şâfiî'ye göre ise hutbenin beş rüknü vardır. Bu rükünler şunlardır.:
1-) Her iki hutbede (hutbenin her iki bölümünde) ALLAH'a hamdetmek.
2-) Her iki hutbede Peygamberimiz’e salâvât getirmek.
3-) Her iki hutbede takvâyı tavsiye etmek.
4-) Hutbelerden birinde bir âyet okumak (âyetin birinci hutbede okunması efdaldir).
5-) İkinci hutbede mü’minlere DUÂ etmek. Hanbelîler'e göre ise hutbenin rükünleri, sonuncu hariç, Şâfiîler'deki ile aynıdır.

bb-) HUTBENİN ŞARTLARI.:

Hanefîler'e göre Cuma Namazı hutbesinin sahih olabilmesi için şu şartların bulunması gerekir.:
1-) Vakit içinde okunması.
2-) Namazdan önce olması.
3-) Hutbe niyetiyle okunması.
4-) Cemâatin huzurunda irad edilmesi. Son şartın yerine gelmiş olması için, kendisiyle cuma sahih olan en az bir kişinin bulunması gerekir. Her ne kadar Hanefî Mezhebinde hutbenin sıhhati için cemâatin şart olmadığına dâir bir görüş mevcut ise de, mezhebde daha doğru kabul edilen görüş, bir kişi bile olsa cemâatin huzurunda okunmasının gerektiği şeklindedir ve bunun kendisiyle Cuma Namazı sahih olabilecek bir kişi olması da şarttır. Ancak, hutbenin sıhhati için cemâatin işitmesi şart olmayıp sâdece hazır bulunması yeterlidir.
5-) Hutbe ile namaz arasının, yiyip içmek gibi namaz ve hutbe ile bağdaşmayan bir şeyle kesilip ayrılmaması.

Hatibin hadesten tahâret ve setr-i avret şartlarını taşıyor olması ve hutbeyi ayakta okuması şart değildir. Fakat bunlara riâyet edilmesi gerekir. Çünkü bunlar, kabul edilen görüşe göre sünnet olmakla birlikte bunların vâcib olduğunu söyleyenler de bulunmaktadır.

Hanefîler'e göre cuma hutbesinin Arapça olması şart değildir.
Mâlikîler'e göre ise Cuma Namazı hutbesinin geçerli olmasının şartları şunlardır.:
1-) Hatibin ayakta olması.
2-) Her iki hutbenin de öğle vakti girdikten sonra irad edilmesi.
3-) Her iki hutbenin de hutbe olarak nitelendirilebilecek içerikte olması.
4-) Mescidin içinde irad edilmesi.
5-) Namazdan önce olması.
6-) En az on iki kişilik bir cemâatin huzurunda olması.
7-) Açıktan okunması.
8-.) Arapça olması.
9-) Hutbelerin arasına ve hutbe ile namaz arasına başka bir meşguliyetin sokulmaması. Mâlikîler'e göre de hatibin abdestli olması şart olmadığı gibi hutbede niyet de şart değildir.

Şâfiîler'e göre Cuma Namazı hutbesinin sahih olabilmesi için gerekli şartlar da şunlardır:
1-) Hutbenin beş rüknünden her birinin Arapça olması.
2-) Öğle vakti içinde olması.
3-) Hatibin, gücü yetiyorsa hutbeleri ayakta okuması.
4-) Bir mâzereti yoksa iki hutbe arasında oturması.
5-) İki hutbenin rükünlerini en az kırk kişinin dinlemesi.
6-) Hutbenin namazdan önce okunması ve gerek hutbelerin arasına gerekse hutbe ile namazın arasına başka bir meşguliyetin katılmaması.
7-) Hatibin hadesten ve necâsetten temiz olması.
8-.)Hatibin setr-i avrete riâyet etmesi.
9-) Hatibin erkek olması.
10-) Hatibin kırk kişinin duyabileceği şekilde sesini yükseltmesi.
11-) Hatibin imamlığının sahih olması.
12-) Hatibin namazın farz ve sünnetlerini birbirinden ayıracak kadar bilgi sahibi olması, hiç değilse farzı sünnet olarak bilmemesi. Şâfiîler'e göre de hutbe için niyet şart değildir.

cc-) HUTBENİN SÜNNETLERİ.:

1-) Hatibin, hutbe için minbere kolayca ve kimseye eziyet etmeden çıkabilmesi için minbere yakın bir yerde bulunması, cumanın ilk sünnetini minberin önünde kılması. Böyle yapmaması yâni mihrapta veyâ minbere uzak bir yerde kılması mekruhtur.
2-) Hatibin minbere çıktıktan sonra cemâate dönük olarak oturması ve okunacak ezânı bu şekilde dinlemesi.
3-) Ezânın, hatibin huzurunda okunması.
4-) Hatibin ezândan sonra kalkıp, her iki hutbeyi ayakta okuması. Hutbenin ayakta okunmasının vâcib olduğu yönünde de görüş bulunmaktadır.
5-) Hutbe okurken hatibin yüzünün cemâate dönük olması.
6-) Hutbeye gizlice eûzü çektikten sonra sesli olarak ALLAH'a hamd ve sena ile başlaması.
7-) Kelime-i şehâdet okuması ve Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'e salâvât getirmesi.
8-.) Müslümanlara nasihatte bulunması.
9-) Eûzü ile Kur’ÂN'dan bir âyet okuması.
10-) Hutbeyi iki bölüm halinde yapması ve iki hutbe arasında kısa bir süre, ortalama üç âyet okuyacak kadar oturması.
11-) İkinci hutbeye de birincide olduğu gibi ALLAHa hamd ederek ve Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'e salâvât getirerek başlaması.
12-) İkinci hutbede mü’minleri af ve mağfiret etmesi, onlara afiyet ve esenlik vermesi ve onları muzaffer kılması için ALLAH'a DUÂ etmesi.
13-) İkinci hutbeyi birinciye göre daha alçak sesle okuması.
14-) Hutbeyi kısa tutması.
15-) Hutbeyi cemâatin işitebileceği bir sesle okuması.
16-) Abdestli olması ve avret yerleri örtülü bulunması. Bunların vâcib olduğu da söylenmiştir.
17-) Hutbeden sonra namaz için kâmet getirilmesi.
18-.) Cuma Namazını hutbe okuyan kişinin kıldırması.
Hanefîler'in hutbenin sünnetleri olarak kabul ettiği birçok husus Şafiîler‘de hutbenin sahih olmasının şartı olarak görülür.

dd-) HUTBENİN MEKRUHLARI.:

Hutbenin sünnetlerini terketmek mekruhtur. Ayrıca, hutbe okunurken konuşmak ve konuşan birini konuşmaması için uyarmak tahrîmen mekruhtur. Hatta hatip ile cemâatin dinî meselelerde soru-cevab şeklindeki konuşması dahi -Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'den bu yönde bazı uygulamalar rivâyet edilmekle birlikte- câmi disiplinini bozacağı gerekçesiyle hoş karşılanmamıştır. Hutbe dinleyenlerin sağa sola bakmaları, selâm verip almaları da mekruhtur. Hatta Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemin adı anıldığı zaman ya sessiz kalmalı ya da içinden salâtü selâm etmelidir. Hutbe esnâsında namaz kılmak dahi mekruhtur.
Kullanıcı avatarı
ahmet
Aktif Üye
Aktif Üye
Mesajlar: 195
Kayıt: 26 Şub 2007, 02:00

Re: İSLÂM DİNi İLMİHÂLİ

Mesaj gönderen ahmet »

Resim


C-) CUMA NAMAZININ KILINIŞI.:


Cum’a Günü öğle vaktinde ezân okunur (dış ezân). Câmiye girince vakit uygunsa iki rek‘at Tahiyyetü'l-Mescid, ardından dört rek‘at sünnet kılınır. Bu, Cum’anın ilk sünnetidir.

Hatib minbere çıkmadığı sürece bu namazlar kılınabilir. Ama hatib minbere çıkmış ise, onu dinlemek daha uygundur. Sonra câmi içinde bir ezân daha okunur (iç ezân), arkasından minberde imam, cemâate hutbe okur. Bu hutbeden sonra kâmet getirilerek Cum’a Namazının iki rek‘at farzı cemâat halinde kılınır ve imam açıktan okur. Bundan sonra dört rek‘at sünnet kılınır. Bu dört rek‘at, Cum’anın son sünnetidir.

Burada yeri gelmişken Cum’a Namazının farz ve sünnetlerinden sonra kılınan dört rek‘atlık “Zuhr-i Ahîr” namazı ve onun devamında “Vaktin Sünneti” adıyla kılının iki rek‘atlık namaz hakkında bilgi verilecek, bundan sonra da Cum’a Namazının vaktiyle ve Cum’a Namazıyla ilgili bazı Fıkhî Meselelere temâsla konu tamamlanacaktır.:

1-) Zuhr-i Ahîr Namazı.:
Esâsen Cum’a Namazının farzından sonra kılınan sünnet namazın kaç rek‘at olduğu konusunda farklı rivâyetler ve buna bağlı olarak farklı görüşler bulunmaktadır.
Ebû Hanîfe'ye göre Cum’anın farzından sonra tek selâmla dört, Şâfiî'ye göre iki selâmla dört, Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre dört artı iki (toplam altı) rek‘at nâfile kılınır. Bazı âlimler, Cum’anın farzından sonra kılınacak sünnetin eğer câmide kılınacaksa dört, câmi dışında bir yerde kılınacak ise iki rek‘at kılınmasının uygun olacağını söylemişlerdir.

Zuhr-i Ahîr namazı, son Öğle Namazı demektir. Cum’a Namazı, Öğle Namazının vaktinde kılınıp, onun yerini tuttuğuna göre, ayrıca bir “son Öğle Namazı” kılmanın anlamı nedir?

Esâsen Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'den ve ilk dönemlerden gelen rivâyetler arasında Zuhr-i Ahîr diye bir namaz yoktur. Bu namaz, Cum’anın sıhhat şartlarının, özellikle Cum’a Namazının bir bölgede bir tek câmide kılınması şartının şehirlerin nüfusunun artması sebebiyle gerçekleşmemesi, dolayısıyla bir şehirde birkaç yerde namaz kılma mecburiyetinin ortaya çıkmasıyla birlikte gündeme gelmiş bir namazdır.
Bunun anlamı şudur.:
Cum’anın her yerleşim biriminde tek bir câmide kılınması namazın sahih olması için şart görüldüğü takdirde, bir şehirde sâdece bir câmide Cum’a Namazı kılmanın da artık imkânsız hale geldiği göz önünde bulundurulursa, bir şehirde birkaç câmide kılınan namazlardan sâdece birinin sahih, ötekilerin bâtıl olması kaçınılmaz olur. Cum’a Namazı bâtıl olan kişilerin de Öğle Namazını kılmaları gerekir. Hangisinin sahih, hangilerinin bâtıl olduğu bilinmediğine göre, hepsinin ihtiyaten yeniden Öğle Namazı kılması en uygun çözümdür. İşte bu son Öğle Namazı, böyle bir ihtiyatın hatta kaygının ürünü olup o günün Öğle Namazını kurtarma düşüncesiyle kılınmaktadır. Fakat, bu tedbirin kaynağı olan kaygı ve var sayıma mahal yoktur. Çünkü Cum’a Namazının bir câmide kılınması, Cum’anın anlamına uygun olmakla birlikte, nüfusu milyonlara ulaşan büyük şehirlerin ortaya çıktığı günümüzde bu şartın yerine getirilmesi mümkün değildir. Fâkihlerin böyle bir şart ileri sürmüş olmasını kendi dönemlerindeki şartlarla irtibatlandırmak gerekir. Dolayısıyla İmam Muhammed'in görüşüne uyularak, izdiham olsun olmasın bir şehirde birden fazla câmide Cum’a Namazı kılınabileceğinin tercih edilmesi kaçınılmazdır. Nitekim sonraki Hanefî fıkıhçılar da bu ictihadı fetvâya esas almışlardır. Böyle olunca, her bir câmide kılınan Cum’a Namazının ayrı ayrı sahih olması, bu yönden aralarında bir fark gözetilmemesi esas olup Cum’a Namazı kılanların ayrıca son Öğle Namazı (Zuhr-i Ahîr) kılmaları gerekmez. Son Öğle Namazının niyetinde ve gerekçesinde “Cum’anın sahih olmadığı” kaygısı vardır. Halbuki yukarıda sayılan şartlar yerine getirilerek kılınan Cum’a Namazı sahih bir namaz sayılacağından, bunu telâfi maksadıyla ikinci bir namazın kılınması gereksiz olduğu gibi böyle bir telâfi niyeti de doğru değildir..

2-) Cum’a Vakti ve Cum’a Namazıyla İLgiLi Bazı MeseLeLer.:
Hanefî Mezhebine göre Cum’a Namazına imam selâm vermeden önce yetişen kimse Cum’a Namazına yetişmiş olur. Bu kişi imamın selâm vermesinden sonra namazını kendisi tamamlar. Muhammed, Mâlik ve Şâfiî'ye göre ise, Cum’aya yetişmiş sayılabilmek için en az bir rek‘atı imamla birlikte kılmak gerekir. Buna göre, imam ikinci rek‘atın rükû’undan doğrulduktan sonra yetişip uyan kimse, namazını Öğle Namazı olarak dörde tamamlar. Cum’a Namazını kılmakla yükümlü olmayan yolcunun ve mâzeret sahibi kimselerin, Cum’a Günü Cum’a Namazı kılınan bir yerde Öğle Namazını cemâatle kılmaları mekruhtur. Cum’a Namazını kaçıran kimseler de Öğle Namazını ezânsız, kâmetsiz ve cemâatsiz kılarlar. Cum’a ile mükellef olanların, Cum’a kılınan bir beldede Cum’a kılmayıp, Cum’adan önce veyâ Cum’a Namazı esnâsında Öğle Namazını kılmaları haramdır. Cum’a Günü öğle (zeval) vaktinden önce yolculuğa çıkmakta bir sakınca yoktur. Zevalden/ilk ezândan sonra Cum’a Namazını kılmadan yolculuğa çıkmak tahrîmen mekruhtur. Otobüs, tren veyâ uçağın hareket saati tam da bu saate denk geliyorsa, kişinin kendi ihtiyarını aşan bir durum olduğu için bu kerâhet kalkar. Bununla birlikte diğer Mezheblerin, Cum’a Namazının kaçırılması endişesine binaen Cum’a Günü fecirden sonra yolculuk yapmaya sıcak bakmadıklarını göz önüne alarak mümkün oldukça, Cum’a Günü yapılacak yolculuğu Cum’a Namazına göre ayarlamak daha uygun olur. Cum’a Günü Cum’a ezânını işiten kimselerin çarşı ve pazardaki alışverişlerini bırakıp Cum’a Namazına koşmaları gerekir. Cum’a Namazı ile yükümlü kişilerin Cum’a Günü zeval vaktinden sonra hatibin minberde olduğu sırada alışveriş yapmaları Hanefîler'e göre tahrîmen mekruh olmakla birlikte yapılan alışveriş geçerlidir. Diğer mezheblere göre bu vakitte alışveriş yapmak haramdır ve bu esnâda yapılan akdin geçerli olmayacağı kanaati hâkimdir.


XI. =>VİTİR NAMAZI.:

Vitir (vitr) Arapça'da çiftin karşıtı olan “tek” anlamındadır. Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, günün kılınan son namazının tek/vitr olmasını tavsiye ve teşvik etmiş (Müslim, “Salâtü'l-müsâfirîn”, 53) ve kılınma vaktine ilişkin olarak da Sabah Namazının sünnetinden biraz önceki vakti, yâni Sabah Namazı vaktinin girmesine yakın bir vakti önermiş (Tirmizî, “Vitr”, 12; Ebû Dâvûd, “Vitr”, 8 ), bununla birlikte gece uyanamayacağından endişe edenlerin yatmadan önce kılabileceklerini belirtmiştir (Müslim, “Salâtü'l-müsâfirîn”, 21).

Ebû Hanîfe Vitir Namazının vâcib olduğunu söylerken, Ebû Yûsuf ve Muhammed ile diğer üç mezheb imamı bunun Müekked Sünnet olduğunu söylemişlerdir. Vitir Namazının vakti, Yatsı Namazının sonrasından fecrin doğmasına kadardır. Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre, fecirden sonra kılınmaz. Mâlik, Şâfiî ve Ahmed'e göre ise, Sabah Namazını kılmadığı müddetçe, fecirden sonra da Vitir Namazı kılınabilir.

Vitir Namazı Hanefîler'e göre Akşam Namazı gibi bir selâmla kılınan üç rek‘attan ibâret olup Akşam Namazından farkı, bunun her rek‘atında Fâtiha ve ardından bir sûre ve son rek‘atta rükû’dan önce tekbir alınarak Kunut DUÂsı okunmasıdır. Bu tekbiri almak ve Kunut DUÂsını okumak Ebû Hanîfe'ye göre vâcibdir ve hangisi terkedilse Sehiv Secdesi gerekir. Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre Kunut DUÂsı okumak sünnettir.

Mâlik, üç rek‘at Vitir Namazı kılmayı müstehab görmüştür. Bu üç rek‘atın arası selâmla ayrılmalıdır, yâni her birinde selâm verilmelidir. Mâlikîler'e göre vitir bir rek‘at olarak da kılınabilir.

Vitir Namazı binek üzerinde kılınabilir, binek nereye yönelirse yönelsin, sakınca yoktur. Çünkü Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem bunu binek üzerinde kılmıştır. Bu husus, Vitir Namazının farz olmadığına da gerekçe yapılmaktadır.
Şöyle ki; Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem hiçbir Farz Namazı binek üzerinde kılmadığı halde, vitiri binek üzerinde kılmıştır. Öyleyse Vitir Namazı farz değildir.

Hanefîler'e göre Kunut DUÂsı sâdece Vitir Namazında okunur. Şâfiî ve Mâlik'e göre, her zaman Sabah Namazının farzında rükû’dan sonra ayakta Kunut DUÂsı okunabilir. Bu Kunut DUÂsı, Mâlikîler'e göre müstehab, Şâfiîler'e göre sünnettir. Sabah Namazında Kunut DUÂsını okuyan bir Şâfiî veyâ Mâlikî imama uyan Hanefî, susup bekleyebileceği gibi içinden Kunut DUÂsını da okuyabilir.

Vitir Namazı, müstakil bir namaz olduğu için Yatsı Namazıyla birlikte kazâya kaldığı vakit kazâ edilmesi gerekir..


KUNUT DUÂLARI.:

ARAPÇASI.:
Resim
TÜRKÇESİ.:
ALLAHümme innâ nesteînüke,
ve nestağfirüke ve nestehdîke.
Ve nü'minü bike ve netûbü ileyke.
Ve netevekkelü aleyke,
ve nüsnî aleykel-hayra küllehû neşkürüke,
ve lâ nekfürük ve nahleu ve netrükü men yefcürük.:


MÂNÂSI.:
ALLAHım! SEN'den yardım isteriz, günahlarımızı bağışlamanı isteriz, razı olduğun şeylere hidâyet etmeni isteriz.
SANA inanırız, SANA tövbe ederiz. SANA güveniriz.
Bize verdiğin bütün ni’metleri bilerek, SEN'i hayır ile överiz.
SANA şükrederiz. Hiçbir ni’metini inkâr etmez ve onları başkasından bilmeyiz.
Ni’metlerini inkâr eden ve SANA karşı geleni bırakırız!.


ARAPÇASI.:
Resim

TÜRKÇESİ.:
Allahümme iyyâke na'büdü,
ve leke nüsallî ve nescüdü,
ve ileyke nes'â ve nahfidü,
nercû rahmeteke,
ve nahşâ azâbekei
inne azâbeke bilküffâri mülhık.


MÂNÂSI.:
ALLAH'ım ! Biz yalnız SANA kulluk ederiz.
Namazı yalnız SEN'in için kılarız, ancak SANA secde ederiz.
Yalnız SANA koşar ve SANA yaklaştıracak şeyleri kazanmaya
çalışırız. Rahmetinin devamını ve çoğalmasını dileriz.
Azâbından korkarız, şüphesiz SEN'in azâbın kâfirlere ve inançsızlara ulaşır!.



Kunut DUÂlarını okuyamayan kimse “RABBenâ âtinâ” DUÂsını okur veyâ üç kere “ALLAHümmağfir lî” veyâ üç kere “Yâ RABB'i!.” der.:

Resim

Vitir Namazı tek kılınır. Cemâatle kılınması sâdece ramazan ayına mahsustur. Diğer günlerde Vitir Namazını, Yatsı Namazını kılıp uyuduktan sonra gecenin sonuna doğru kılmak daha faziletli olmakla birlikte Ramazanda cemâatle kılmak gecenin sonuna bırakmaktan evlâdır..
Cevapla

“►Sünnet-i Seniyye◄” sayfasına dön