GÜL MELÂMî NİYAZî MISRî NİYÂZLarında GÜL..

Cevapla
Kullanıcı avatarı
Gul
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 5053
Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00

GÜL MELÂMî NİYAZî MISRî NİYÂZLarında GÜL..

Mesaj gönderen Gul »

GÜL MELÂMî NİYÂZî MISRî kaddesallahu sırrahu
NİYÂZLarında =>GÜL..


ResimgÖZ YAŞım!.

EYy MISRî BABAmm!.
Kaddesallahu sırrahu..

KUL İHVÂNim->MESt MELÂMî,
Kur'ÂN DİLLimİZ===>KELÂMî,
=->EHL-i BEYt-i RESÛLULLAH,
=>ALLAH DOStLARı=->SELÂMî!.

BURSA’mın YEŞİLİ’n YANdım,
HAKk ERENLeR DİLİn YANdım,
ŞE’ÂN ==>ŞEHÂDEt BAŞ ŞEHRi,
MUHABBEt MENZİLİn>YANdım!.


ZEVK 9638

BEN de SEN GiBi BURSA’da =>ÇINAR DALI’n TEKke KURdUM,
MUHAMMEDî DOSt MELÂMî===
===>NİYÂZî MISRî PÎRim HUuu!.
CEVR-i CİHÂN>ÇARk-ı ÇİLLE =>DEVRÂNI-nda DİVÂN DURdUM,
=>KUL İHVÂNİm ==>HAYy NEFESİn!.
=>KIRATım HUuu!. KITMİR-im HUuu!.


25.05.2020 17:23
Brsbrsam..2.ramzan bayramıtktktrstkkmdebenve güllyangınııım..


=>MUHAMMEDî MELÂMîLeR,
TEKk DENİZ'in=>DAMLALARı!.
MISRî’m GiBi===>SELÂMîLeR,
BİZ BİR-İZ-in===>DAMLALARı!.

OKU!.yun ki==->ÇİLE GÖR!.ün,
ÇİLLe=>GELmez>DİLE GÖR!.ün,
=>“NEMRUt ATEŞİ===>İÇİ”-nde,
=>İBRAHîM==>KiM İLE>GÖR!.ün!.

==>CÜMMLe CihÂN’a DİRENdi,
=>ZÂLiM SULTÂN’a=>DİRENdi!.
SÜRGÜNde VERdi=>SoN NEFEs,
=>“AŞK’ın BEDELi”==>ÖDENdi!.

HASBuNALLAH ve Nİ’MEL- VEKÎL!.. BİLiNiR..
HASBuNALLAH ve Nİ’MEL- KEFÎL!.. BULUNuR..
HASBuNALLAH ve Nİ’MEL- NASÎR!.. OLNuR..
HASBuNALLAH ve Nİ’MEL- MEVLÂ!.. YAŞANıR..
GUFRÂNeke RABBeNÂ!.=>Ve İLEykE’L- MASîR!.
===>Ve HUVe ALâ KÜLLî ŞEYy’in KADÎR ALLAH!. celle celâlihu!.

NE İNLERsin=>DELi BÜLBÜL,
SEHERLER-in=>DİLi BÜLBÜL,
KURUtur>GÜLBAĞIn-GÜLün,
BURA=>GURBEt ELi BÜLBÜL!.



Resim

NİYÂZî MISRî
kaddesallahu sırrahu...:

Ey BüLbüLŞeydâ Yine Efgâna mı GeLdin,
Azm-i GüL Edüp ZârıyLa Giryâna mı GeLdin!.




DİNLE!.diğinİZ bu Muhteşem ZEVKk =>AZîZ HOcam NİYAZî MISRî kaddesallahu sırrahu’nun,
Limni Adası sürgününde bir insÂNa YAPıLaBİLecek en vahşi işkenceler aLtındayken ki İNİLtisidir!.
RÛHuna RAHMEtLer YAĞsın EBEDÎYyEN MuhaMMedî MeLÂMî AZîZ HOCAm!.
İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.

BİZ BİR-İZ=>DAMLa=>DENİZ ki,
HER ŞEYy HAKk’ın NÛRu BİZ ki,
EL HAYy=->Lâ HUVe İLLâ HUuu,
=>Lâ-MEKÂNda==>BİZ BİR-İZ ki!.


MuhaMMedî MuhaBBetLerimLe...

ResimG Ü L
Resim
Kullanıcı avatarı
Gul
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 5053
Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00

Re: GÜL MELÂMî NİYAZî MISRî NİYÂZLarında GÜL..

Mesaj gönderen Gul »

Resim

NİYÂZî MISRî
Kaddesallahu sırrahu..


HAYATı.:
12 Rebîülevvel 1027’de (9 Mart 1618) Malatya’nın Aspozi Kasabası’nda doğdu. Asıl adı Mehmed’dir. Şiirlerinde, ilim tahsili için bir süre Mısır’da kaldığından “Mısrî” mahlasıyla “Niyâzî” mahlasını kullanmış, bu ikisinin birleşiminden meydana gelen “Niyâzî-i Mısrî”, “Mısrî Niyâzî” ve Şeyh “Mısrî” diye tanınmıştır.

Niyâzî, gençlik yıllarındaki tahsili sırasında sûfîlere muhalif olduğunu, meclislerine gitmediğini, ancak zamanla bu görüşünün değiştiğini ve bir Halvetî Şeyhine intisâb ettiğini, Nakşibendî Dervişi olan babası Soğancızâde Ali Çelebi’nin bundan memnun olmayıp kendi şeyhine götürmek istediğini, fakat bu şeyhi kâmil bulmadığı için babasının teklifini reddettiğini söyler (Mawaidu’l-irfân, s. 47).
Şeyhinin Malatya’dan ayrılmasının ardından zâhir ilimleri alanındaki öğrenimini sürdürmek üzere Diyarbekir’e giden (1048/1638), bir yıl orada kaldıktan sonra Mardin’e geçen Niyâzî, bu iki şehirdeki âlimlerden mantık ve kelâm okudu. 1050’de (1640)
Kahire’ye gidip Ezher Medreselerinde ilim tahsiline başladı. Bu sırada oturmakta olduğu Şeyhûniyye Külliyesi’ndeki Kādirî Tekkesi’nin şeyhine intisâb etti. Adını vermediği bu şeyhin, ilim ve tasavvuf yolunda büyük bir gayretle çalışırken bir gün kendisine zâhir ilmi talebinden tamamen vazgeçmedikçe tarikât ilminin kendisine açılmayacağını söylemesinden etkilenen Niyâzî (Mawaidu’l-irfân, s. 48) ikisi arasında tercih konusunda kararsız kaldı. Abdülkādir-i Geylânî rüyâsında zuhur ederek zâhir ilmini öğrenip onunla amel etmesini, tarikât ilmini ise bir mürşide ulaşarak elde edebileceğini, ancak kendisini irşad edecek kişinin bu şehirde olmadığını söylemesi üzerine üç yıldır ikâmet etmekte olduğu Kahire’den şeyhinin izniyle ayrıldı (1053/1643).
Mısır, Suriye ve Anadolu’nun çeşitli şehirlerini dolaşıp 1056’da (1646) İstanbul’a gitti. Küçükayasofya civarında Sokullu Mehmed Paşa Câmii Medresesi’nin bir hücresinde halvete girdi, daha sonra bir süre Kasımpaşa’da Uşşâkī Âsitânesi’nde misafir kaldı. Aynı yıl İstanbul’dan ayrılıp Anadolu şehirlerini dolaşmaya başladı. Uşak’ta Ümmî Sinân’ın halifelerinden Şeyh Mehmed Efendi’nin zâviyesinde iken Elmalı’dan Uşak’a gelen Ümmî Sinân’a intisâb etti (1057/1647) ve onunla birlikte dergâhının bulunduğu Elmalı’ya gitti. Dokuz yıl burada şeyhine hizmet edip seyrüsülûkünü tamamlayan Niyâzî 1066’da (1656) halife tayin edilmesinin ardından Uşak, Çal ve Kütahya’da irşad faaliyetinde bulundu. İstanbul’da başlayıp yayılan Kadızâdeliler Hareketinin etkisiyle aleyhinde bazı dedikodular çıkınca 1072 (1661) yılı başlarında bölgeden ayrılarak birkaç müridiyle birlikte Bursa’ya yerleşti. Bu yıllarda Hacı Mustafa adlı müridinin kız kardeşiyle evlendi. Fâtıma ve Çelebi Ali adlı iki çocuğu dünyaya geldi. Kadızâdeliler zihniyetini sürdüren Vâiz Vanî Mehmed Efendi’nin IV. Mehmed’le yakınlık kurarak ülkede semâ, zikir ve devranı yasaklattığı 1077 (1666) yılından sonra da faaliyetlerini sürdüren Niyâzî-i Mısrî, vaazlarında bu yasağa sebep olan Vanî Mehmed Efendi ile onun temsil ettiği zihniyeti sürekli eleştirdi. Mensublarının giderek artıp zikir yaptıkları câminin yetersiz kalması üzerine Abdal Çelebi adlı bir hayır sever tarafından Ulucâmi civarında bir dergâh inşa edildi (1080/1669).

Niyâzî’nin Bursa’da iken Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa’nın dâvetine uyarak IV. Mehmed’in ikâmet ettiği Edirne’ye gittiği, itibar ve hürmet gördüğü, dönüşte İstanbul’a uğradığı, hangi tarihte gerçekleştiği belirtilmeyen bu ziyâretin ardından 1083’te (1672-73) bir defa daha Edirne’ye dâvet edildiği kaydedilmektedir (Beliğ, s. 190; Şeyhî, II, 93). Kendisi de aynı yıl Edirne’ye dâvet edildiğini, devlet adamlarıyla görüştüğünü, sağlam delillerle görüşlerini savunup kabul ettirdiğini söyler, ancak orada ne kadar kaldığından ve daha önceki ziyâretinden bahsetmez. Onun Edirne’ye muhtemelen ilk defa bu tarihte gittiği söylenebilir. Niyâzî bu ziyâreti sırasında Eskicâmi’de vaaz ettiği sırada söylediklerinden dolayı, daha sonra kendisine intisâb edip halifesi olan Sadr-ı Âlî Çavuşlarından Azbî Baba nezâretinde Rodos’a sürgün edildi ve adanın kalesinde bir hücreye kapatıldı. Dokuz ay sonra Bursa’ya dönmesine izin verildi.
Niyâzî, hapse giriş tarihini 13 Cemâziyelâhir 1085 (14 Eylül 1674) olarak kaydeder. Kaynaklarda vaaz sırasında cifre dayalı bazı bilgilerden bahsetmesi yüzünden sürgüne gönderildiği söyleniyorsa da sürgünün asıl sebebi devlet adamlarına yönelttiği eleştiriler olmalıdır. Niyâzî, yaklaşık bir buçuk yıl kadar süren bir dönemin ardından Defterdar Sarı Mehmed Paşa’ya göre (Zübde-i Vekâyi, s. 82) cezbe galebesiyle şeriatın zâhirine aykırı bazı sözleri sebebiyle Bursa kadısı Ak Mehmed Efendi’nin şikâyeti üzerine bu defa Limni Adası’na sürgün edildi (Safer 1088 / Nisan 1677). On beş yıla yakın sürgün hayatı yaşadıktan sonra II. Ahmed’in fermanıyla istediği yere gitmesine izin verilince tekrar Bursa’ya döndü (1103/1692). Ertesi yıl ordunun Avusturya seferine çıkacağı sırada 200 müridiyle birlikte sefere katılmak için hazırlıklara başladığı öğrenilince kendisine Bursa’dan ayrılmayıp hayır duâ ile meşgul olması için bir hatt-ı hümâyun gönderildi. Ancak o, padişaha bir mektup yazarak bu isteğini kabul edemeyeceğini bildirdi.

Niyâzînin Tekfurdağı (Tekirdağ) yakınlarına kadar geldiğini öğrenen II. Ahmed, Silâhşor Beşir Ağa ile birlikte kendisine hediye olarak bir araba ve dervişlere dağıtılmak üzere önemli miktarda para gönderip kendisini Tekfurdağı’nda karşılamasını istedi. Fakat o bunları şiddetle reddetti. Edirne’ye ulaşmasının engellenmesi için gönderilen Mîrâhur Dilâver Ağa da Niyâzî’yi ikna edemedi. Bu arada Sadrazam Bozoklu Mustafa Paşa, Niyâzî’nin Edirne’ye gelmesi halinde sözlerinin halk ve ordu üzerinde etkili olacağını ve büyük bir fitne kopacağını ileri sürerek padişahı etkiledi. Niyâzî’nin müridleriyle birlikte öğle namazından önce Selimiye Câmii’ne geldiğini duyan halk câmiyi doldurdu (26 Şevval 1104 / 30 Haziran 1693). Sadrazam, şeyh sürgün edilmezse büyük bir kargaşa çıkacağını söyleyerek padişahı tekrar uyardı. Bunun üzerine Kaymakam Vezir Osman Paşa ile yeniçeri ağası Abdullah Ağa, padişah tarafından dâvet edildiğini belirterek Niyâzî’yi câmiden dışarı çıkarıp Limni’ye sürgün edildiğini kendisine tebliğ ettiler. Otuz kadar müridiyle birlikte tekrar Limni’ye gönderilen Niyâzî-i Mısrî ertesi yıl burada vefat etti (20 Receb 1105 / 16 Mart 1694). Kabri üzerine yaptırılan türbesi Sultan Abdülmecid zamanında onarılmıştır.

Niyâzî-i Mısrî, Halvetiyye’nin dört ana kolundan Ahmediyye’nin Mısriyye şubesinin PÎRi olarak kabul edilir. Tarikâtın Bursa Ulucâmii’nin güney kısmında Niyâzî’nin sağlığında inşa edilen âsitânesi XX. yüzyılın başlarına kadar faaliyetini sürdürmüş, daha sonra bakımsızlıktan yıkılıp yerine bugünkü postahâne binası yaptırılmıştır. Niyâzî-i Mısrî Limni’de sürgünde iken tekkede halifelerinden Şenikzâde Mehmed Efendi vekâleten postnişin olmuş, onun ölümünün ardından bir süre Gazzî Ahmed Efendi ve ardından oğlu Çelebi Ali Efendi postnişinlik yapmıştır. Son postnişin Mehmed Şemseddin Efendi’dir (Ulusoy, ö. 1936). Tarikâtın Bursa dışında Selânik, İzmir ve Kahire’de dergâhları olduğu bilinmektedir.


ESERLERi.:
Niyâzî-i Mısrî’nin büyük bir kısmı birkaç yapraklık risâlelerden oluşan otuzu aşkın eseri bulunmaktadır. Bunlardan başlıcaları şunlardır.:

A-) ARAPÇA ESERLERİ.
1-) Mevâʾidü’l-ʿirfân.: “Mâide” adlı yetmiş bir bölümden oluşan eserin altmış sekizinci bölümü Türkçe’dir. Bazı âyet ve hadislerin yorumuyla Ehl-i Beyt’in faziletinden, Hz. Hasan ile Hüseyin’in nübüvvetinden bahseden Mevâʾidü’l-ʿirfân, Niyâzî-i Mısrî’nin en önemli eseri olup Süleyman Ateş tarafından “Mawaidu’l-irfân.: İrfan Sofraları” adıyla Türkçe’ye çevrilmiştir (Ankara 1971).
2-) ed-Devretü’l-ʿarşiyye fî aḥkâmi’l-ferşiyye (Devre-i ʿArşiyye).: Üç bölüm ve bir hâtimeden meydana gelen eser burçlar, kıyamet ve kıyamet alâmetleri, haşir gibi konuları ihtiva eder. Mehmed Nûrullah eseri 1323 (1905) yılında Türkçe’ye çevirmiştir.
3-) Tesbîʿ-i Ḳaṣîde-i Bürde.: Eserin müellif nüshası Süleymaniye Kütüphânesi’ndedir (Reşid Efendi, nr. 1218).
4-) Tefsîru Fâtiḥati’l-Kitâb.: Fâtiha Sûresinin bu işârî tefsiri, sûrenin faziletiyle ilgili hadislerden başka cifr hesaplarından oluşan küçük bir risâledir (Süleymaniye Ktp., Pertev Paşa, nr. 244/2; Uşşâkī Tekkesi, nr. 36/6).
5-) Mecâlis.: Nisâ, Mâide, En‘âm ve Kadr Sûrelerinin işârî tefsiridir. Bazı cifr hesapları ve öğütleri de içeren esere Nisâ Sûresinin tefsiri sonradan eklenmiştir. Müellif hattı tek nüshası Süleymaniye Kütüphânesi’nde kayıtlıdır (Hacı Mahmud Efendi, nr. 1718).

B-) TÜRKÇE ESERLERİ.:
1-) Divan.: Niyâzî-i Mısrî’nin şiirleri bütün tarikât çevrelerinde beğenilmiş, divanı âdeta dervişlerin bir el kitabı haline gelmiştir. Yurt içinde ve yurt dışında birçok nüshası bulunan divanın eski ve yeni harflerle çeşitli baskıları yapılmıştır (Kenan Erdoğan, s. CLXXXI-CXCVI).
Eserin, Muhammed Nûrü’l-Arabî’nin sohbetlerinde derlenen metinlerin sadeleştirilmesinden oluşan iki şerhi vardır (Mısrî Niyâzî Dîvânı ve Şerhi, nşr. Hasan Özlem, Ankara 1974; Edebî ve Tasavvufî Mısrî Niyâzî Dîvânı Şerhi, nşr. M. Sadettin Bilginer, İstanbul 1976).
Divanın karşılaştırmalı metni Kenan Erdoğan tarafından yayımlanmıştır (Ankara 1998). Buna göre eserde 158’i gazel 199 şiir bulunmaktadır. Ayrıca bir mesnevi, yedi murabba, dört muhammes, bir müseddes, iki tarih, biri Arapça üç tahmîs, çeşitli na‘t ve mersiyeler vardır.
2-) Tuhfetü’l-uşşâk.: ALLAH celle celâlihu, varlık, insan, kâinat, ibâdet gibi konuları içeren eser Niyâzî-i Mısrî’nin düşünce dünyasını tanıma açısından önemli bir kaynaktır. Eserin kütüphâne kayıtlarına dayanılarak (Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 2980) Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin aynı adlı kitabının genişletilmiş tercümesi olduğunun söylenmesi (Öztekin, III, 273) yanlıştır. Bazı nüshaları Risâle-i Vahdet-i Vücûd adıyla kayıtlıdır (Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 3299/3; Hâşim Paşa, nr. 27/2).
3-) Mecmua.: Mısrî’nin bizzat kendi el yazısıyla kaleme aldığı iki mecmua bulunmaktadır. Bunlardan “Mecmûa-i Kelimât-ı Kudsiyye” diye adlandırıldığı anlaşılan ilki (Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Ktp., Orhan Gazi, nr. 690) hâtırat mahiyetinde olup burada daha çok Limni’de geçirdiği sıkıntılı günler anlatılmıştır. Bu mecmua Niyâzî-i Mısrî’nin Hatıraları adıyla yayımlanmıştır (nşr. Halil Çeçen, İstanbul 2006). Bir derleme ve antoloji niteliğindeki diğer mecmua (Süleymaniye Ktp., Reşid Efendi, nr. 1218) Niyâzî’nin ne tür eserleri okuduğunu, kimlerden etkilendiğini göstermesi bakımından önemlidir.
4-) Risâle-i Es’ile ve Ecvibe-i Mutasavvıfâne (Risâle fi’t-tasavvuf).: Bazı tasavvuf terimlerinin açıklandığı eserin elliden fazla yazması tesbit edilmiştir. Matbu nüshaları ve sadeleştirilmiş neşirleri de bulunan eserin müellifin en çok okunan kitaplarından biri olduğu anlaşılmaktadır (Kenan Erdoğan, s. CLII-CLIII).
5-) Risâle-i Devriyye.: Tasavvuftaki devir nazariyesiyle ilgili mensur bir eser olup Abdurrahman Güzel tarafından özensiz bir şekilde yayımlanmıştır (Türk Kültürü Araştırmaları, XVII-XXI/1-2 [Ankara 1983], s. 121- 137).
6-) Ta‘bîrâtü’l-vâkıât.: Tasavvufta rüyâların sâlikin geçeceği yedi nefis merhalesine göre değerlendirildiği ve her birinin bir daire olarak ele alındığı bu küçük risâleyi Mustafa Tatcı neşretmiştir (Türk Folkloru Araştırmaları [Ankara 1989], s. 85-95).
7-) Şerh-i Esmâü’l-Hüsnâ (Esmâ-i Halvetiyye).: Halvetîler’in seyrüsülûk esnâsında zikrettikleri ALLAH, ALÎ, HÛ, ALÎM, KAHHÂR, HAYy, AZÎM, HAKk, VÂHİD, KAYYÛM, SAMED, AHAD celle celâlihu İsimlerinden oluşan on iki esmâ-i ilâhiyyenin tasavvufî şerhidir. Mustafa Tatcı (TY, 12/8 [1988], s. 28-33) ve Baha Doğramacı (Niyazi-yi Mısrî: Hayatı ve Eserleri, Ankara 1988, s. 68-75) tarafından yayımlanmıştır.
8-.) Şerh-i Nutk-ı Yûnus Emre.: Şathiye türünün en güzel örneklerinden biri olup Yûnus Emre’ye atfedilen “Çıktım erik dalına ...” diye başlayan şiirinin şerhidir. Birçok yazması bulunan bu şerhin eski ve yeni harflerle çeşitli yayımları bulunmaktadır (meselâ bk. Yûnus Emre Şerhleri [haz. Emine Sevim – Necla Pekolcay], Ankara 1991, s. 137-152). Niyâzî-i Mısrî’nin Yûnus Emre’ye ait olması muhtemel bir başka şiir şerhinin daha bulunduğu ileri sürülmüştür (Mustafa Tatcı, “Yûnus’un Yeni Bir Şiiri mi?”, Erguvan, sy. 1 [Ankara 1985], s. 7-8).

Bunların dışında çoğu birkaç sayfadan ibaret olan Haseneyn, İâde, Nokta, Eşrâtü’s-sâat, Hızrıyye, Nefîse adlı risâleleri ve II. Ahmed, Köprülüzâde Mustafa Paşa, kardeşi Ahmed Efendi, Celvetî Selâmî Ali Efendi, Karabaş Ali Efendi’ye gönderdiği mektupları vardır. Şiirlerinden bazıları Hâfız Post, Ali Şîruganî, Mustafa Anber Ağa, Mehmed Zaîfî Efendi tarafından bestelenmiş ve tekkelerde yaygın biçimde okunagelmiştir..


MUSTAFA AŞKAR
İsLâm Ansiklopedisi..
Resim
Kullanıcı avatarı
Gul
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 5053
Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00

Re: GÜL MELÂMî NİYAZî MISRî NİYÂZLarında GÜL..

Mesaj gönderen Gul »

Resim
NİYÂZî MISRî
Kaddesallahu sırrahu..



TASAVVUFÎ GÖRÜŞLERİ..:

Niyâzî-i Mısrî Vahdet-i VüCÛD görüşünü benimseyen sûfîlerdendir. Vahdet-i vücûdun temel ilkesi olan, “VarLık BİRdir =>O da =>HAKk’ın VARLığıdır” ve “Yaratıklara var demek mecazîdir” düşüncesi onun tarafından benimsenmiştir. Niyâzî bu bağlamda eserlerinde varlık mertebeleri, vahdet-kesret ilişkileri, kesretin vahdetten çıkması, kesrette vahdet, vahdette kesret, kenz-i mahfî gibi kavramlara; deniz-dalga ilişkisi gibi Vahdet-i VüCÛDun =>ALLAH<->ÂLEM İLİŞKİsini ANLAtmak için kullandığı benzetmelere ya da bütün fiillerin GERÇEK FÂİLinin =>ALLAH celle celâlihu olduğu ana fikrine sık sık temâs eder. Vahdet-i VüCÛDun en önemli konularından biri olan İNSÂN, İNSÂNın varlıktaki yeri ve özellikleriyle AŞKk, seyrüsülûkün sonunu temsil eden hayret, tenzih-teşbih, CeLâL-CeMâL gibi karşıt kavramlarla ALLAH’ın bilinmesi, hakikâtin enfüsîliği, HAKk’ın her ÂN zuhur etmesi ve nefsin bilinmesinin ALLAH’ı bilmekle ilgisi Mısrî’nin asıl temâlarını oluşturur.

Niyâzî-i Mısrî’ye göre İNSÂN =>ÂLEMin RÛHudur; İNSÂN, ÂLEM ve Kur’ÂN birbirinin AYNAsıdır. İNSÂN kemâle erdikçe mükemmel bir ayna haline gelir ve âlemdeki her şey o aynaya yansır. İNSÂN bir ayna olarak âlemdeki her şeyin bilinme ilkesi ve aracı haline gelir. Mısrî bunu, “Büyük âlemde bulunan her şey küçük âlemde de bulunur, çünkü âlem büyük olsa da İNSÂNın hakikâtine benzer yaratılmıştır” şeklinde dile getirir. İNSÂN âlemdeki her şeyi kendinden öğrenir. Bunun en ileri aşaması İNSÂNın HAKk’ın bilinmesini sağlayan bir araç olmasıdır.
Niyâzî’nin;
HAKk yüzü İNSÂN yüzünden görünür,
Zât-ı Rahmân şeklin İNSÂN eylemiş..”

Mısra'ı Vahdet-i VüCÛDu benimseyen sûfîlerin, “Rahmân İNSÂNı kendi sûretinde yarattı” meâlindeki bir hadise yükledikleri anlamın özeti sayılabilir..

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Şüphe yok ki, ALLAH, İNSÂNı RahmÂN sûretinde yarattı.” buyurmuştur.
(Buharî, İsti'zân, 1; Müslim, Birr, 115, Cennet, 28)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Yüzü kötülemeyin. Çünkü, Âdem evlâdlarının/İNSÂNoğlunun yüzü RahmÂN sûretinde yaratılmıştır.” buyurmuştur.
(Abdullah İbn Ömer radiyallahu anhu’dan; Taberanî, el-Kebîr-şamile-11/60).

Mısrî, Şeriat-Tarikât-Hakikât İlişkisini ilk tasavvuf eserlerinde de görülen bir yaklaşımla izâh eder. Verdiği örneklerdeki ana fikir tedrîcî bir süreçte İNSÂNın Şeriattan Tarikâta, oradan da Hakikâte ERmesinin zorunluluğudur. Bir ifâdesinde Şeriat-Tarikât-Hakikât arasındaki ilişkiyi ve süreci denizin adını duyan, uzaktan gören, yakından gören ve denize giren dört İNSÂN örneğiyle açıklar. Tasavvufu bâtınî ilimle özdeşleştirir, bazan Hızır-Mûsâ ilişkisine atıfla “Ledünn İLmi” ifâdesini kullanır. Ona göre iki tür ilim vardır; birincisi Zâhir İlmi, ikincisi Bâtın İlmidir. Zâhir İlmi, cehâleti ortadan kaldırsa bile kibir, kin ve hased gibi duyguları ortadan kaldıramaz, aksine bunların ortaya çıkmasına sebep olabilir. Bâtın İlmi ise, bu duyguları yok eder. Böylece tasavvufla bir sayılabilecek bâtın ilmi asıl amacı Şeriatın ilke ve öğretileriyle AHLÂKı olgunlaştırmak olan bir ilme dönüşür.:

“Bu tabîat zulmetinden bulmak istersen halâs
Gel riyâzetle erit bu cism ü cânı çün rasâs..”

diyen Mısrî, Zâhirî Fıkıh karşısında tasavvufun en yaygın tanımı olan Bâtınî Fıkıh anlayışını kabul etmektedir. Niyâzî-i Mısrî’ye göre bu iki ilim birbirini tamamlayan iki şeydir ve özellikle Bâtın ilmi sâhibleri kesinlikle Şeriat İlmini inkâr etmemiştir (Kara, s. 27).
Bu konuda yaptığı atıflar veya.:
“Şerîatsız hakîkat oldu ilhâd.” ve
“Şerîatın sözleri hakîkatsiz bilinmez,
Hakîkatin sırları tarîkatsız bulunmaz”

Gibi mısralar o'nun şeriata bağlılığını gösterir. Şeriat-Hakikât İlişkisini sûfîlerin “FARK” ve “CEM‘” terimleriyle açıklarken de benzer görüşleri tekrarlar. CEM‘ hâlinde HAKk ile bir olduğunu düşünürken beşerî varlığı ile O’ndan ayrı olduğunu hatırlamalıdır. İbnü’l-Arabî’den itibaren İlâhî İsimler konusu tasavvufun ana konusu haline gelmiş, Tanrı hakkındaki bilginin ilkelerinin İlâhî İsimler olduğu kabul edilmiştir. Mısrî’nin de bu fikirde olduğu anlaşılmaktadır. Böylece onun tasavvuf anlayışının, ilk dönemde yazılan tasavvufî eserlerdeki Şeriat-Hakikât İlişkisi Görüşleriyle, İbnü’l-Arabî sonrası tasavvufunun yöneldiği metafizik tasavvuru içerdiği söylenebilir. Mısrî’nin eserlerinde sıkça geçen bir konu da İHLÂStır. İHLÂS, ilk dönemlerden itibâren tasavvufun en önemli konusu olmakla birlikte özellikle Melâmîler çabalarını bütünüyle İHLÂSa ayırmışlardı ve İHLÂSı aramak Melâmîliğin ayırıcı özelliği haline gelmişti. Şiirlerinde İHLÂS bağlamında sûfîlere, din âlimlerine ve zâhidlere yönelik eleştirel tavır onun bu Melâmî tavrı sürdürdüğünü göstermektedir.

Mısrî’ye göre mürşid bulmak seyrüsülûk yapacak bir mürid için zorunludur. Bu görüşünü büyük cihâd-küçük cihâd karşıtlığı ile açıklar: Küçük cihâd düşmanla savaşmak, büyük cihâd nefisle mücadele etmektir. Küçük cihâdda bir kumandanın bulunması başarı için zorunlu olduğu gibi büyük cihâdda da bir mürşid zorunludur. Mürid şeyhine tam bir teslimiyetle bağlanmalı ve onu incitmemelidir. Mısrî müridlere şeyh karşısında, deniz karşısındaki nehir gibi olmayı tavsiye eder. Bunun zıddı ise deniz içindeki taşlar gibi olmaktır.

Eserlerinde Ehl-i Beyt’e muhabbet konusunu özellikle vurgulayan Niyâzî-i Mısrî’nin Hz. Hasan ve Hüseyin’in nebî olduğu hakkındaki görüşleri en çok eleştirildiği konulardan biri olmuştur. Benzer bir suçlama da bazı şiirlerinde mehdî ve Îsâ’ya dâir ifâdelerinden hareketle mehdîlik iddiasında bulunmasıyla ilgilidir. Nebîlik görüşünde onun, İbnü’l-Arabî’nin teşrîî nübüvvetle (bağlayıcı bir şeriat getiren peygamberlik) genel nübüvvet (velâyet) ayırımını dikkate aldığı anlaşılmaktadır (Suâd el-Hakîm, s. 121, 503-504). Teşrîî nübüvvetin Resûl-i Ekrem’le sona erdiği bütün müslümanların kabul ettiği bir husustur. Nitekim Niyâzî-i Mısrî de kendi inancını dile getirirken buna açıkça işâret eder. Ancak bağlayıcı bir şeriat getirmeden.: “Hükümlerin gerçek anlamına =>İlâhî Bildirimle VARmak” mânasındaki genel NÜBÜVVET, yani VELÂYET sona ermemiştir.
Niyâzî-i Mısrî’nin Hz. Hasan ile Hüseyin’i aleyhumusselâm bu anlamda bir nebî saymış olabileceği genel görüşlerinden çıkan zorunlu bir netice sayılmalıdır..

EKREM DEMİRLİ
İsLâm Ansiklopedisi..
Resim
Kullanıcı avatarı
Gul
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 5053
Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00

Re: GÜL MELÂMî NİYAZî MISRî NİYÂZLarında GÜL..

Mesaj gönderen Gul »

Resim

Küntü kenz'in remzini buldunsa sende Mısrî’yâ
“Küllü yevmin hu”yu anla kim senin şânındadır...


Ey GÜL gönüLLü Mısrî BaBamız kaddesallahu sırrahu,


ResimEssalâtü vesselâmü aleyke YÂ AHMED
sallallahu aleyhi ve sellem


Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.: ALLAH celle celâluhu.: “Ben kenz-i mahfi-gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim, mahlukatı yarattım!.” buyurdu.
(Aclunî , Keşfu’l-Hâfâ, Aclunî, 2:133; Ed-Dürerü’l-Müntesire, Celâleddin-i Suyutî,125)


Haşr-i sûrî hâlin inkâr eyleme,
GÜLşen iken yerini nâr eyleme,
Enfüs ü âfâkı bil âr eyleme,
Gayre bakma sende iste sende BUL!.

Resim

Velî ârif celâl içre cemâlini görür dâim,
Bu hâristanın içinde anâ GÜLzâr olur peydâ..


ALLAH Dostu olan Ârif Kişi o kimsedir ki; CeLâL içindeki CeMâLi her ÂN görür durur.
Onun için bu Diken Tarlası sanılan Kesret Âlemi, Âriflere göre GÜL BAHÇESİ gibi Vahdet Âlemi olarak ortadadır..
Resim
Cevapla

“Divanında Muhammedi Tasavvuf” sayfasına dön