ESMAu'L- HÜSNÂ'nın KUR'ÂN-ı KERİM AÇILIMI

Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 12506
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00

Re: ESMAu'L- HÜSNÂ'nın KUR'ÂN-ı KERİM AÇILIMI

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

156- El MÜDEBBİR celle celâluhu.:

Resim

MÜDEBBİR .: İlahî Takdirine muvafık/denk olarak, Kullarının Kader Tedbirlerinde; işlerini, sonucu güzel olacak şekilde evirip çeviren, idâre eden hikmetle yardımcı olan olan ALLAHu zü’L-CeLÂL..

Müdebbir.: Evvelden düşünüp işleri ona göre ayarlayan. Her şeyin evvelden tedbirini yapan, gören. İlmi ile her şeyin âkibetini ihâta edip ona göre hikmetle iş yapan ALLAH celle celâlihu..
Müdebbir-i Hakîm.: Hikmetle tedbir eden. Her işini çok hikmet ve tedbirle yapan. Cenâb-ı HAKk celle celâlihu..
Müdebber.: (Dübur. dan) Düşünce ile hareket edilmiş..
Tedebbür.: Bir şeyin sonunu düşünmek, tefekkür etmek. Müdebbir olmak, tedbirli olmak. Arkasını dönmek..
Tedbir.: Bir şeyi te'min edecek veya def' edecek yol. Cenâb-ı HAKk'ın Hakîm ismine uygun hareket, riâyet. Bir şeyde muvaffakiyet için lâzım gelen hazırlık..
Dübur.: (Dübür) Kıç, mak'ad, süfre. Bir işin nihâyeti, sonu. Bir şeyin arkası, gerisi..

Arka, son gibi anlamlara gelen "dübür" kökünden türemiş bir isim olan
Müdebbir; işleri, sonucu güzel olacak şekilde evirip çeviren, idâre eden anlamına gelir. Kulların takdire muvafık olan tedbirlerinde yardımcı demektir.

Kur'ÂN-ı Kerîmde; “Müdebbir” İsmi dört âyette fiil sîgasında ALLAH celle celâlihu’ya nisbet edilmiştir..


إِنَّ رَبَّكُمُ اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الأَمْرَ مَا مِن شَفِيعٍ إِلاَّ مِن بَعْدِ إِذْنِهِ ذَلِكُمُ اللّهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ أَفَلاَ تَذَكَّرُونَ
Resim---“İnne RABBekumullâhullezî halaka’s- semâvâti ve’l- arda fî sitteti eyyâmin summestevâ ale’l- arşi yuDEBBİRu’l- emr (emre), mâ min şefîin illâ min ba'di iznih (iznihî), zâlikumullâhu RABBukum fa'budûh (fa'budûhu), e fe lâ tezekkerûn (tezekkerûne).: Muhakkak ki sizin RABBiniz ALLAH, semâları ve yeryüzünü 6 günde yaratandır. Sonra arşa istivâ etti. İşleri düzenler ve O'nun izni olmadıktan sonra (olmadıkça) bir şefaatçi yoktur. İşte bu ALLAH, sizin RABBinizdir. Artık O'na kul olun. Hâlâ tezekkür etmez misiniz?”(Yûnus 10/3)

قُلْ مَن يَرْزُقُكُم مِّنَ السَّمَاء وَالأَرْضِ أَمَّن يَمْلِكُ السَّمْعَ والأَبْصَارَ وَمَن يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيَّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَن يُدَبِّرُ الأَمْرَ فَسَيَقُولُونَ اللّهُ فَقُلْ أَفَلاَ تَتَّقُونَ
Resim---“Kul men yerzukukum mine’s- semâi ve’l- ardı emmen yemliku’s- sem'a ve’l- ebsâre ve men yuhricu’l- hayye mine’l- meyyiti ve yuhricu’l- meyyite mine’l- hayyi ve men yuDEBBİRu’l- emr (emre), fe se yekûlûnâllâh (yekûlûnâllâhu), fe kul e fe lâ tettekûn (tettekûne).: De ki: “Semâdan ve arzdan sizi kim rızıklandırıyor? Veya işitmenin (işitme duyusunun) ve görmenin (görme hassasının) meliki (sahibi) kimdir? Ve canlıyı (diriyi) cansızdan (ölüden) çıkaran ve cansızı (ölüyü) canlıdan (diriden) çıkaran kimdir? Ve işi (yaratıp, yöneten) düzenleyip idâre eden kimdir?” O zaman.: “ALLAH” diyecekler. Öyleyse: “Hâlâ takva sahibi olmayacak mısınız?” de.” (Yûnus 10/31)

اللّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لأَجَلٍ مُّسَمًّى يُدَبِّرُ الأَمْرَ يُفَصِّلُ الآيَاتِ لَعَلَّكُم بِلِقَاء رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ
Resim---“ALLÂHullezî refea’s- semavâti bi gayri amedin terevnehâ summestevâ ale’l- arşı ve sehhare’ş- şemse ve’l- kamer (kamere), kullun yecrî li ecelin musemmâ (musemmen), yuDEBBİRu’l- emre yufassılu’l- âyâti leallekum bi likâi RABBikum tûkınûn (tûkınûne).: Görmekte olduğunuz semâları (gök katlarını) direksiz olarak yükselten ALLAH'tır. Sonra arşa istivâ etti. Ve Güneş'i ve Ay'ı emri altına aldı. Hepsi belirlenmiş bir süreye kadar akıp gider. İşleri düzenleyip idâre eder. Âyetleri ayrı ayrı açıklar ki; böylece RABBinize mülâki olmaya (ölmeden evvel ruhunuzu ALLAH'a ulaştırmaya) yakîn hasıl edersiniz.”(Ra’d 13/2)

يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مِنَ السَّمَاء إِلَى الْأَرْضِ ثُمَّ يَعْرُجُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مِّمَّا تَعُدُّونَ
Resim---“YuDEBBİRu’l- emre mine’s- semâi ile’l- ardı summe ya’rucu ileyhi fî yevmin kâne mıkdâruhu elfe senetin mimmâ teuddûn (teuddûne).: Gökten arza kadar emri (ALLAH'tan gelen ve ALLAH'a dönen herşeyi) tedbir eder (düzenler-işi bir düzen içinde evirip çevir). Sonra bir günde O'na yükselir ki, (o bir günün) süresi, sizin (dünya ölçülerine göre) saymanızla 1000 senedir.”(Secde 10/5)

فَالْمُدَبِّرَاتِ أَمْرًا
Resim---“Fel MUDEBBİRâti emrâ(emren).: Ve de emirle (işleri) tedbir edenlere (emri yerine getirip idare edenlere/işi bir düzen içinde evirip çevirenlere) (andolsun).”(Nâzi’ât 79/5)

RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem Hadis-i Şerîflerinde, “Müdebbir” İsmi özellikle "tedbirli olmak" olarak çokça geçmektedir..
Tedbir.: Düşünmek, işin sonunu düşünerek gereği gibi davranmak, iyi yönetmektir.

وَأَنفِقُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَلاَ تُلْقُواْ بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ وَأَحْسِنُوَاْ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ
Resim---“Ve enfikû fî sebîlillâhi ve lâ tulkû bi eydîkum ilet tehluketi, ve ahsinû, innallâhe yuhıbbul muhsinîn(muhsinîne).: Ve (mallarınızı) Allah yolunda infâk edin (başkalarına verin)! Ve de kendi elinizle (kendinizi) tehlikeye atmayın! Ve ahsen olun! Muhakkak ki Allah, muhsinleri sever.”(Bakara 2/195)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ خُذُواْ حِذْرَكُمْ فَانفِرُواْ ثُبَاتٍ أَوِ انفِرُواْ جَمِيعًا
Resim---“Yâ eyyuhâllezîne âmenû huzû hızrakum fenfirû subâtin evinfirû cemîâ(cemîan).: Ey imân edenler! İhtiyat tedbirinizi alın da fırka fırka halinde çıkınız, veya hep birden seferber olunuz.” (Nisâ 4/71)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Tedbir Gibi Akıllılık Yoktur, Günahlardan Sakınmak Gibi Takvâ Yoktur, Güzel Ahlâk Gibi Asâlet Yoktur.” buyurmuştur. (İbn-i Mâce)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Tedbir almakta âcizlik gösterme! Tedbire rağmen bir işe gücün yetmezse.: “Hasbiyallahü ve ni’mel vekil” de!” buyurmuştur. (Buhârî)

Resim---Enes b. Mâlik’ten rivâyet edildiğine göre bir sahâbî Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’e.: “Devemi bağlayıp mı yoksa, bağlamadan mı bırakıp ALLAH’a tevekkül edeyim?.” diye sorduğunda,
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Onu bağla sonra ALLAH’a emanet et…” buyurmuştur.

(Tirmizî, “Kıyame”, 60). Konu ile ilgili şu hadis dikkat çekicidir:

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Evin damında korkulukla tedbir almadan uyuyandan ALLAH’ın koruması kalkmıştır.” buyurmuştur.
(Ebû Dâvûd, “Edeb”, 104)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Bir yerde salgın hastalık olduğunu duyduğunuzda oraya girmeyin, orada buluyorsanız kaçarak oradan çıkmayın!.” buyurmuştur. (Buhârî, “Tıb”, 30; Müslim, “Selâm”, 98)
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 12506
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00

Re: ESMAu'L- HÜSNÂ'nın KUR'ÂN-ı KERİM AÇILIMI

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

157- El MUFASSIL celle celâluhu.:

Resim

MUFASSIL .: İlahî Hükümlerini kullarına Kur'ÂN-ı Kerîmiyle BİLdiren, Kulluk İmtihÂNında yapılması gerekenleri âyet âyet tafsilâtlı, izâhlı, geniş mâlumatlı ve örnekleriyle anlatan
ALLAHu zü’L-CeLÂL..



Fasl.: (Fasıl) İki şey arasındaki ek yeri. Mafsal. Hak söz. Hak ile Bâtılın arasını fark ve temyiz ile olan hüküm ve kaza. Buna "Faysal" da denir.. Halletmek. Ayrılma. Çözme. Bölüm. Mevsim. Aynı makamda çalınan şarkı. Çocuğu memeden kesmek. Birini zemmetmek. Gıybet..
Tafsil.: Etraflı olarak bildirmek. Açıklamak, şerh ve beyan etmek. İzah etmek..
Tafsilât.: (Tafsil. c.) Açıklamalar, izâhlar..
Tafsilen.: Mufassal.: Tafsilli, tafsilâtlı, izahlı. Geniş mâlumatlı, kısımlara ayrılıp anlatılmış..
Mufassal.: Arapça “tafsіl.: açıklamak, bölümlere ayırmak”tan, ayrıntılara girilerek geniş biçimde anlatılan, ayrıntılı, tafsîlatlı, izahlı..
Mufassıl.: Kısımlara ayrılan, fasıl fasıl ayıran, adalet eden..

Mufassal kelimesi Türkçe'de "ayrıntılı" anlamına gelir.
Aralarında bir yarık oluncaya kadar iki şeyden birini diğerinden ayırt etmek, temyiz etmek mânâsına gelen “fasl” kökünden türemiş olan “Mufassıl” ismi ise bir şeyi kısımlara ayıran, ayrıntılı bir şekilde anlatan, bir şeyi net hale getiren mânâlarına
gelmektedir
“Mufassıl” ismi mâzi, muzarî ve meçhul sigasıyla on yedi âyette yer almakta ve bir âyette “Müdebbir” ismiyle zikredilmektedir. Aynı kökten türeyen “fâsıl” ismi ise bir âyette yer almaktadır..


قُلْ إِنِّي عَلَى بَيِّنَةٍ مِّن رَّبِّي وَكَذَّبْتُم بِهِ مَا عِندِي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِهِ إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ يَقُصُّ الْحَقَّ وَهُوَ خَيْرُ الْفَاصِلِينَ
Resim---“Kul innî alâ beyyinetin min RABBî, ve kezzebtum bih (bihî), mâ indî mâ testa’cilûne bih (bihî), inil hukmu illâ lillâh (lillâhi), yakussu’l- hakka ve huve hayru’l- FÂSILîn (fâsılîne).: De ki: “Muhakkak ki ben, RABBimden bir beyyine (delil) üzerindeyim, ve siz onu yalanladınız. Acele ettiğiniz şey benim yanımda değil. Hüküm ancak ALLAH'ındır. O, hakkı anlatır. Ve O (hakkı bâtıldan), fasıl fasıl ayıranların en HayırLısıdır.”(En’âm 6/57)

قُلْ مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ اللّهِ الَّتِيَ أَخْرَجَ لِعِبَادِهِ وَالْطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِ قُلْ هِي لِلَّذِينَ آمَنُواْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
Resim---“Kul men harreme zînetallâhilletî ahrece li ibâdihî ve’-t tayyibâti mine’r- rızk (rızkı), kul hiye lillezîne âmenû fî’l- hayâti’d- dunyâ hâlisaten yevme’l- kıyâmeh (kıyâmeti), kezâlike nuFASSILu’l- âyâti li kavmin ya’lemûn (ya’lemûne).: De ki: “Kulları için çıkardığı ALLAH'ın ziynetini ve rızıktan temiz (helâl) olanını kim haram etti. O, dünya hayatında iman edenler içindir. Ve kıyâmet gününde de özellikle iman edenlere aittir.” Böylece bilen bir kavim için âyetleri ayrı ayrı açıklıyoruz.”(A’râf 7/32)

فَإِن تَابُواْ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَآتَوُاْ الزَّكَاةَ فَإِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ وَنُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
Resim---“Fe in tâbû ve ekâmu’s- salâte ve âtu’z- zekâte fe ıhvânukum fî’d- dîn (dîni), ve nuFASSILu’l- âyâti li kavmin ya'lemûn (ya'lemûne).: Bundan sonra eğer onlar, (resûlün önünde ALLAH'a ulaşmayı dileyerek) tövbe ederlerse ve namazı ikâme ederlerse (kılarlarsa) ve zekâtı verirlerse artık (onlar), sizin dînde kardeşlerinizdir. Ve bilen bir kavim (topluluk) için âyetleri ayrı ayrı açıklıyoruz.”(Tevbe 9/11)

هُوَ الَّذِي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَاء وَالْقَمَرَ نُورًا وَقَدَّرَهُ مَنَازِلَ لِتَعْلَمُواْ عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسَابَ مَا خَلَقَ اللّهُ ذَلِكَ إِلاَّ بِالْحَقِّ يُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
Resim---“Huvellezî ceale’ş- şemse dıyâen ve’l- kamere nûren ve kadderehu menâzile li ta'lemû adede’s- sinîne ve’l- hisâb (hisâbe), mâ halakALLÂHu zâlike illâ bi’l- hakk (hakkı), yuFASSILu’l- âyâti li kavmin ya'lemûn (ya'lemûne).: Güneş'i bir ziyâ, Ay'ı (kameri) bir nûr kılan, O'dur. Ve senelerin adedini ve hesabını bilmeniz için ona menziller tâyin etti. ALLAH ne yarattı ise ancak böylece hak ile yarattı. Bilen bir kavim için âyetleri ayrı ayrı ayrıntılı açıklar.”(Yûnus 10/5)

اللّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لأَجَلٍ مُّسَمًّى يُدَبِّرُ الأَمْرَ يُفَصِّلُ الآيَاتِ لَعَلَّكُم بِلِقَاء رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ
Resim---“ALLÂHullezî refea’s- semavâti bi gayri amedin terevnehâ summestevâ ale’l- arşı ve sehhare’ş- şemse ve’l- kamer (kamere), kullun yecrî li ecelin musemmâ (musemmen), yudebbiru’l- emre yuFASSILu’l- âyâti leallekum bi likâi RABBikum tûkınûn (tûkınûne).: Görmekte olduğunuz semâları (gök katlarını) direksiz olarak yükselten ALLAH'tır. Sonra arşa istivâ etti. Ve Güneş'i ve Ay'ı emri altına aldı. Hepsi belirlenmiş bir süreye kadar akıp gider. İşleri düzenleyip idâre eder. Âyetleri ayrı ayrı açıklar ki; böylece RABBinize mülâki olmaya (ölmeden evvel ruhunuzu ALLAH'a ulaştırmaya) yakîn hasıl edersiniz.”(Ra’d 13/2)

ضَرَبَ لَكُم مَّثَلًا مِنْ أَنفُسِكُمْ هَل لَّكُم مِّن مَّا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُم مِّن شُرَكَاء فِي مَا رَزَقْنَاكُمْ فَأَنتُمْ فِيهِ سَوَاء تَخَافُونَهُمْ كَخِيفَتِكُمْ أَنفُسَكُمْ كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الْآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Resim---“Darabe lekum meselen min enfusikum, hel lekum min mâ meleket eymânukum min şurekâe fî mâ rezaknâkum fe entum fîhi sevâun tehâfûnehum ke hîfetikum enfusekum, kezâlike NUFASSILu’l- âyâti li kavmin ya’kılûn (ya’kılûne).: (ALLAH), size kendi nefslerinizden örnek verdi. Sizi rızıklandırdığımız şeylerde, sizin sağ elinizin (altında bulunan) sâhib olduğunuz (kölelerinizden) ortaklarınız var mı ki (o putlar da ALLAH'a ortak olsun), böylece onlarla eşit olasınız, onları birbirinizi saydığınız gıbı sayasınız. Akıl eden bir kavim için âyetleri işte böyle ayrıntılı açıklıyoruz.”(Rûm 30/28)
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 12506
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00

Re: ESMAu'L- HÜSNÂ'nın KUR'ÂN-ı KERİM AÇILIMI

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

158- El MÜKEVViN celle celâluhu.:

Resim

MÜKEVViN .: Her ÂN Yeniden YARAtma/Tekvîn Sıfatıyla MevCÛD kıldığı Kînât’ın MutLak Sâhibi Vâcibu’L- VüCÛD olan ALLAHu zü’L-CeLÂL..

Sözlükte “var olmak, vukû’ bulmak, meydana gelmek” anlamındaki masdar kevn/kiyân kökünden türeyen tekvin.: “oluşturmak, meydana getirmek, yaratmak” demektir.
Zât-ı İlâhîyye’ye nisbet edildiğinde Ezelîyyet ifâde eder.: “Kâne’llahu alîmen.: ALLAH hakkıyla bilendir” (“bilen idi” değil); ALLAH’ın Sübûtî Sıfatlarından biri olarak yoktan var etmeyi anlatır..
(Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “kâne” md.; Lisânü’l-ʿArab, “kvn” md.; Kamus Tercümesi, III, 697)

Kevn.: Hudus. Varlık, var olmak. Vücûd, âlem, kâinat. Mevcûdiyet..
Tekvin.: Var etmek. Meydana getirmek. Yaratmak. İlm-i Kelâmda: Cenâb-ı Hakk'ın sübutî bir sıfatıdır ve ademden vücûda getirmesi, icâd etmesidir..
Mükevven.: (kevn. den) Yapılmış. Tekvin edilmiş olan. Yaratılmış. Meydana getirilmiş olan. Yaratılan..
Mükevvin.: Yaratan, yapan. Tekvin eden ALLAH celle celâlihu..
Hudus.: Yeniden meydana gelme. Sonradan peyda olma. Yok iken vücûda gelme.
Hudus.: Varlık, var olmak. Vücûd, âlem, kâinat. Mevcûdiyet..


TEKVİN SIFATI.:
Tekvîn, Arapça “kevn” kökünden “tef’il” babında türetilmiş bir kelimedir. Mazisi itibarıyla.: “OLmak, meydana gelmek; sonradan olmak.” gibi anlamlara gelse de, tef’il kalıbında kullanıldığında kelimenin anlamı “OLuşturma, meydana getirme, var etme ve yaratma” anlamı taşır..

Tekvîn Sıfatı, Ezelde ve Ebedde ALLAHu zü’L- CeLÂL’in ZÂTı’yla Kâim, ZÂTı’ndan ayrılmayan ve Bakî bir Sıfattır..

Tekvîn Sıfatı, ALLAHu zü’L- CeLÂL’in ZÂTı ile Kâim, Ezelî ve O'nun hakkındâ Vâcib olan Subutî Sıfatlarındandır..

Subûtî sıfatlar.:
Hayy- Alîm- Semi’- Basîr- Mürid- Kadîr- Mütekellim- Tekvin/Mükevvin..

Mükevvin.: Tekvin.: ALLAHu zü’L- CeLÂL’in yaratmasıdır. ALLAH celle celâlihu, gördüğümüz görmediğimiz her şeyi yaratandır. Yaratan sadece O‘dur. Ondan başka yaratan yoktur. Yaratmak ALLAHu zü’L- CeLÂL’e mahsustur. O’nun yaratmasına hiçbir şey engel değildir. Ayrıca O’nun için, göğü yaratmak ile bir sivri sineği yaratmak arasında hiçbir fark yoktur. ALLAH celle celâlihu, iradesi sonucu Kudretiyle Tekvin eder. Başka bir deyişle, dilediği bir şeyi yaratmaya gücü yeten Eşsiz Yaratıcımızdır..

ibdâ‘ =>herhangi bir yardımcı unsur olmaksızın icad etmek,
inşâ ve ihdâs =>icâd edip geliştirmek,
ca‘l =>yapmak, işlemek,
sun‘ =>sanatkârâne iş yapmak,
zer‘ =>yaratıp meydana çıkarmak..
fatr =>yarmak; ilkin yaratmak, yok olan bir şeye vücûd vermek kavramları ALLAHu zü’L- CeLÂL’e nisbet edilmektedir..


بَدِيعُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَإِذَا قَضَى أَمْراً فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُن فَيَكُونُ
Resim---“Bedîu’s- semâvâti ve’l- ard (ardı), ve izâ kadâ emren fe innemâ yekûlu lehu kun fe yekûn (yekûnu).: Gökleri ve yeri bedî olarak (örneksiz) yaratandır. Bir işi kadâ ettiği (olmasını istediği) zaman, o şeye sadece “OL!” der. O, hemen OLur.” (Bakara 2/117)

Mükevvin-Tekvin Sıfatı, yaratmakla ilgili şu Sıfatları kapsar;

Mucîd =>yoktan var eden,
Halik, Hallâk =>yaratan, her şeyi halkeden,
Bâri’ =>fiilen meydana getiren,
Mübdî’ =>varlıkları ilk defa yaratan ve her şeyi model ve örnek almadan hiçten ve yoktan halk eden,
Musavvir =>şekil ve özellik veren,
Bedî =>eşi, benzeri olmayan ve hayret verici güzellikte olan,
Câil =>yaratan, var eden, bir varlıktan başka bir varlık yapan,
Bâri’ =>fiilen meydana getiren,
Fâtır =>göklerin ve yerin yaratıcısı mânasında ALLAHu zü’L- CeLÂL’e nisbet edilmiştir.:


Tekvîn Sıfatı, Kur'ÂN-ı Kerîmde geçmediği gibi, drekt olarak Hadis-i Şerîflerde de geçmemektedir..
Yalnız bir Hadis-i Şerîfte “yetekevvenü” çekimiyle geçmektedir.:

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Kim BENi rüyâsında görürse, gerçekten beni görmüştür. Çünkü, Şeytân benim şeklime giremez=>lâ yetekevvenü.buyurmuştur.
(Buharî, Tâbir, 10; Ahmed Hanbel, el Müsned, Beyrut, tsz III/55.)

Yaratılışın/Tekvînin insan anlayışına uygun düşen en kolay anlatımı, ALLAHu zü’L- CeLÂL’in=>KÛN=>feyeKÛN!. buyruğudur..

ALLAHu zü’L- CeLÂL’in Ezelî İlmi’nde saklı ve mâlum olan OLuş, zamanı geldiğinde =>KÛN!/OL!. Emriyle =>feyeKÛN!. Hemen OLur..


إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَن نَّقُولَ لَهُ كُن فَيَكُونُ
Resim---“İnnemâ kavlunâ li şey’in izâ erednâhu en nekûle lehu kûn fe yekûn (yekûnu).: Bir şeyin (olmasını) istediğimiz zaman Bizim sözümüz, ona sadece: “Ol!” dememizdir. O, hemen olur.” (Nahl 16/40)

إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Resim---“İnnemâ emruhu izâ erâde şey'en en yekûle lehu kûn fe yekûn.: Bir şey yaratmak istediği zaman O'nun yaptığı «Ol!» demekten ibârettir. Hemen oluverir.”
(Yâsîn 36/82)

Kur'ÂN-ı Kerîmimizde benzeri Âyet-i Celîlelerimiz.: En’âm 6/102; Ra’d 13/16; Hicr 15/28; Fâtır 35/3; Sa’d 38/71; Zümer 39/62; Gâfir 40/62..

Tekvîn Sıfatı, YARATmayla başlayan Sıfatları kapsayıcı ve sonUÇ noktasına erişilmesi mümkün olmayan, ALLAHu zü’L- CeLÂL’in ZÂTı’yla kâim, müstakil bir Sıfattır.. Her ÂN ŞE’ÂNuLLAH’ta SÜNNETuLLAH üzere yeniden YARATış’ın mâhiyetini tek Şâhidi ALLAHu zü’L- CeLÂLdir.:


شَهِدَ اللّهُ أَنَّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ وَالْمَلاَئِكَةُ وَأُوْلُواْ الْعِلْمِ قَآئِمَاً بِالْقِسْطِ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
Resim---“Şehidallâhu ennehû lâ ilâhe illâ huve, ve’l- melâiketu ve ulû’l- ilmi kâimen bi’l- kıst (kıstı), lâ ilâhe illâ huve’l- azîzu’l- hakîm (hakîmu).: ALLAH, şehâdet (şâhidlik) etti: Muhakkak ki O'ndan başka İLÂH yoktur. Melekler ve ilim sâhibleri de adaletle kâim oldular (şâhid oldular) ki, O'ndan başka İLÂH yoktur, (O) AZÎZ'dir, HAKÎM'dir.// ALLAH, kâinattaki dengeyi, düzeni, mahlûkatın rızkını, hayatın devamını adaletle sağlayan, Ebedî Âlemde adâletle mükâfatlandırıp cezâlandıran, HAK İLÂH’ın yalnızca kendisi olduğuna şehâdet etti. Melekler ve âdil, objektif düşünen ilim adamları, âlimler de şehâdet etti. Ondan başka ilâh yoktur. Kudretli, hikmet sahibi ve hükümrândır.” (Âl-i İmrân 3/18)

هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْأَسْمَاء الْحُسْنَى يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
Resim---“Huvallâhu’l- hâliku’l- bâriû’l- musavviru lehu’l- esmâu’l- husnâ, yusebbihu lehu mâ fî’s- semâvâti ve’l- ard (ardı) ve huve’l- azîzu’l- hakîm (hakîmu).: O ALLAH ki; yaratan'dır, BÂRİ'dir (yokken var eden), MUSAVVİR'dir (şekil verendir), güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nu tesbih eder. Ve O; AZÎZ'dir (yücedir), HAKÎM'dir (hüküm ve hikmet sahibidir).// O, YARATAN, varlıkları ayırıcı özelliklerle düzenli, sağlıklı, âhenkli ve dengeli yaratmaya devam eden, mahlûkata dilediği, planladığı gibi, çehre, vücûd hatları ve şekil veren ALLAH’tır. En güzel isimler O’nundur. Göklerdeki ve yerdeki varlıkların ve imkânların tamamı onun koyduğu düzen içinde görevlerini yaparak O’nun şanını yüceltmektedir, O’nu zikretmektedir. O, hikmet sahibi, kudretli ve hükümrandır.” (Haşr 59/34)

قُلْ مَن رَّبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ قُلِ اللّهُ قُلْ أَفَاتَّخَذْتُم مِّن دُونِهِ أَوْلِيَاء لاَ يَمْلِكُونَ لِأَنفُسِهِمْ نَفْعًا وَلاَ ضَرًّا قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الأَعْمَى وَالْبَصِيرُ أَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ أَمْ جَعَلُواْ لِلّهِ شُرَكَاء خَلَقُواْ كَخَلْقِهِ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْ قُلِ اللّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ
Resim---“Kul men RABBu’s- semâvâti ve’l- ard (ardı), kulillâh (kulillâhu), kul e fettehaztum min dûnihî evliyâe lâ yemlikûne li enfusihim nef’an ve lâ darrâ (darren), kul hel yestevi’l- a’mâ ve’l- basîru em hel testevî’z- zulumâtu ve’n- nûr (nûru), em cealû lillâhi şurekâe halakû ke halkıhî fe teşâbehe’l- halku aleyhim, kulillâhu hâliku kulli şey’in ve huve’l- vâhidu’l- kahhâr(kahhâru).: “Semâların ve yeryüzünün RABBi kimdir?” de. “ALLAH'tır” de. Artık ondan başka kendilerine bile fayda ve zararı olmayan dostlar mı edindiniz? “Gören ve görmeyen bir olur mu? Veya karanlıklar ile nûr bir olur mu?” de. Yoksa onlar, O’nun yaratması gibi yaratan ortaklar kıldılar da, böylece bu yaratma onlara benzer mi göründü? De ki.: “ALLAH, herşeyin yaratıcısıdır.” Ve O, tek KAHHÂR (kahreden), herşeye gücü yeten, en kuvvetli olandır.// 'Göklerin ve yerin yaratıcısı, düzeninin hâkimi, RABBi kimdir?' de.”ALLAH’tır.” de. O halde.: “ALLAH’ı bırakıp, kulları durumundakilerden, kendilerine fayda sağlama, ya da, zarar verme gücüne sahip olmayan koruyucular mı edindiniz?” de. “Önünü görmeyen câhil, kâfir birisiyle, ilerisini gören mü’min bir olur mu hiç? Yahut inkâr karanlıklarıyla imân aydınlığı aynı olur mu?” de. Yoksa ALLAH’ın yarattığı gibi yaratan, ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında ALLAH’a ortak putlar icad ettiler.” de, putların sanal yaratması onlar üzerinde ALLAH’ın gerçek yaratmasına benzer bir etki mi yaptı? “ALLAH, her şeyin yaratıcısıdır. O birdir. Karşı konulmaz bir güç sahibidir.” de.” (Ra’d 13/16)

مَا أَشْهَدتُّهُمْ خَلْقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَا خَلْقَ أَنفُسِهِمْ وَمَا كُنتُ مُتَّخِذَ الْمُضِلِّينَ عَضُدًا
Resim---“Mâ eşhedtuhum halka’s- semâvâti ve’l- ardı ve lâ halka enfusihim ve mâ kuntu muttehıze’l- mudıllîne adudâ (aduden).: Ben, onları (iblis ve zürriyyetini) semâların ve arzın yaratılışına ve onların (kendilerinin de) yaratılışına şâhid tutmadım. Ve Ben, dalâlette bırakanları yardımcı edinmedim.// “Ben onları, İblis ve soyunu, ne göklerin ve yerin yaratılışında, ne de bizzât kendilerinin yaratılışında bulundurdum, ne de onlardan düşüncelerini açıklamalarını istedim. Kâinatın planlamasında, yaratılışında ve aslî düzeninin sağlanmasında onlar benim ortaklarım da değildir. Ben, insanları başlarına buyruk hâle getirerek hak yoldan uzaklaştırıp, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercihlerine imkân sağlayanları yardımcı edinmiş değilim.” buyurdu.” (Kehf 18/51)

اللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ
Resim---“Allahu hâliku kulli şey’in ve huve alâ kulli şey’in vekîl (vekîlun).: ALLAH her şeyi yaratandır ve O, her şeye VEKÎLdir. (Her şey O’nun tasarrufunda ve muhafazasındadır).” (Zümer 39/62)

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ
Resim---“Ve lekad halakne’l- insâne ve na’lemu mâ tuvesvisu bihî nefsuh (nefsuhu), ve nahnu akrebu ileyhi min habli’l- verîdi.: Ve andolsun ki insanı BİZ yarattık. Ve nefsinin ona ne vesveseler vereceğini biliriz. Ve BİZ, ona şah damarından daha yakınız/akrebiz..” (Kâf 50/16)

هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْأَسْمَاء الْحُسْنَى يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
Resim---“Huvallâhu’l- hâliku’l- bâriû’l- musavviru lehu’l- esmâu’l- husnâ, yusebbihu lehu mâ fî’s- semâvâti ve’l- ard (ardı) ve huve’l- azîzu’l- hakîm (hakîmu).: O ALLAH ki; YARATAN'dır, BÂRİ'dir (yokken var eden), MUSAVVİR'dir (şekil verendir), güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nu tesbih eder. Ve O; AZÎZ'dir (yücedir), HAKÎM'dir (hüküm ve hikmet sahibidir).// O, yaratan, varlıkları ayırıcı özelliklerle düzenli, sağlıklı, âhenkli ve dengeli yaratmaya devam eden, mahlûkata dilediği, planladığı gibi, çehre, vücud hatları ve şekil veren ALLAH’tır. En güzel isimler O’nundur. Göklerdeki ve yerdeki varlıkların ve imkânların tamamı onun koyduğu düzen içinde görevlerini yaparak O’nun şanını yüceltmektedir, O’nu zikretmektedir. O, hikmet sâhibi, kudretli ve hükümrandır.” (Haşr 59/24)
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 12506
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00

Re: ESMAu'L- HÜSNÂ'nın KUR'ÂN-ı KERİM AÇILIMI

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

159- El MUHSİN celle celâluhu.:

Resim

MUHSİN .: Yarattıklarına; İyilik eden, Bağışta bulunan, Minnet etmeden veren, İHSÂNda bulunan ve AHSEN/en iyi-en güzel-en doğru işler yapan ALLAHu zü’L-CeLÂL..

İHSÂN kavramına “karşılık beklemeden başkalarına iyilik yapma ve ikramda bulunma” mânâsından hareketle bakıldığında ise,
İHSÂN-MUHSİN İsminin =>Zü’l-Celâl-i ve’l-İkrâm, el-Berr, el-Kerîm, er-Rezzâk, ve el-Vehhâb gibi Kur'ÂN-ı Kerîm’de zikredilen Esmâü’l-Hüsnâ’dan birçoğu ile anlam TÜMMLemesi-TAMMLaması vardır..

MUHSİN: Hüsn kökünden gelen ifâl babından ism-i fâildir, masdarı “İHSÂN”dır. Kelime olarak; iyi, güzel, sağlam, kaliteli yapmak, doğru ve yararlı işler yapmak gibi mânâlara gelir.
Yüce ALLAH’ın Sıfatı olarak el-MUHSİN; iyilik sâhibi, iyilik yapan, bağışta bulunan, İHSÂNı minnetsiz veren, güzelleştiren, yaptığı şeyleri iyi-güzel yapan, sağlam yapan, mahlukata İHSÂN-İkramda bulunan, sayısız ni’metler veren ve en iyi mükafatlandırandır..

ﻣﺤﺴﻦ.:MUHSİN” sıfat ve İsim.. Arapça..
İHSÂN/güzel yapmak, iyilik etmek’ten=>MUHSİN.: İyilik eden, iyi ve güzel işler yapan, iyilikte bulunan, lütuf ve İHSÂN eden..
İHSÂN kelimesi =>Kur'ÂN-ı Kerîm'de 4 yer de tekil ve 34 yerde de çoğul olarak geçmektedir.
İHSÂN=>Kur'ÂN-ı Kerîmde ->İsim, Fiil, Sıfat ve Masdar şeklinde türevleriyle sıkça kullanılmıştır..

Kur'ÂN-ı Kerîm’de “İHSÂN” Kavramı.:
حسن.: hüsün” ve türevleri Kur'ÂN-ı Kerîm’de 29’u Mekkî, 28’i Medenî olmak üzere 51 Sûrede 176 âyette 194 kez, İsim, Fiil, İsm-i Tafdil ya da İsm-i Fâil Kalıplarında geçmektedir.

37 âyette İHSÂN kelimesi =>sülâsî olan
حسن.: hasene” kalıbıyla ->2 âyette geçer.: Nisâ 4/69. ve Furkân 25/76..
حسن.: hasen” kalıbında ise =>12 âyette geçmektedir.. Bu âyetler.: Âl-i İmrân 3/37; Enfâl 7/17; Hûd 11/3,88; Nahl 16/67,75; Kehf 18/2; Tahâa 20/86; Hac 22/58; Kasas 28/61; Fâtır 35/8; Feth 48/16..
Özellikle bu âyetlerde
حسن.: hasen” ifâdesinin Sıfat konumunda olduğu dikkatlerden kaçmamaktadır..

El MUHSİN celle celâlihu =>İLMULLAH’a işâret eden =>Âlim-Alîm-Allâm-Habîr-Şehîd-Muhsî-Hakîm-MUHSİN-Hafîz-Hasîb İsimlerindendir..

MUHSİN =>İHSÂNda bulunan, iyilik yapan, iyilik sâhibi, bağışta bulunan ve minnet etmeden veren, İHSÂNda bulunan anlamındadır..
MUHSİN =>Bağışta bulunan ve minnet etmeden İHSÂN eden, iyilik yapan, bağışta bulunan, kerim, cömert. ALLAH'ı görür gibi O'na ibâdet eden anlamlarına gelir..

ALLAHu zü’L-CeLÂL’in =>Kullarına ve bütün varlıklara İHSÂNı pek açıktır. Öyle ki, onları âdeta İHSÂNına, fazlına, cömertlik ve ni’metlere boğmuştur..
ALLAHu zü’L-CeLÂL’in =>Kerem ve cömertlik sıfatları gereği insanı yoktan var ederek ona büyük İHSÂNda bulunmuştur.
ALLAHu zü’L-CeLÂL’in =>İnsanı yarattıktan sonra ona, diğer varlıklardan daha güzel bir biçim, şekil ve uyumlu bir beden, açık ve etkileyici bir dil, her türlü çirkinlikten, organ eksikliğinden veya bir hastalığın etkisiyle oluşmuş kalıcı izlerden uzak sağlam bir bünye vermesi de birer İHSÂNıdır..
ALLAHu zü’L-CeLÂL’in =>KuLunu, verdiği sonsuz Ni’met ve İHSÂNlarla mükemmelleştirmiş Küllî Şeyy’i emrine Mûsâhhar kılmış MevCÛDat arasında onu yüceltip onurlandırmıştır.

ALLAHu zü’L- CeLÂL =>bu İHSÂNını =>Kur'ÂN-ı Kerîm’de şöyle haber verir.:


الَّذِينَ يُنفِقُونَ فِي السَّرَّاء وَالضَّرَّاء وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ
Resim---“Ellezîne yunfikûne fî’s- serrâi ve’d- darrâi ve’l- kâzımîne’l- gayza ve’l- âfîne ani’n- nâs (nâsi), vALLÂHu yuhibbu’l- MUHSİNîn (MUHSİNîne).: Onlar (muttekîler), bollukta ve darlıkta (ALLAH için) infâk ederler (verirler) ve onlar öfkelerini yutanlardır (tutanlardır) ve insanları affedenlerdir. Ve ALLAH, MUHSİNleri sever.// İlâhî Emirlere yapışanlar, bollukta da, darlıkta da, sevinçli zamanlarında ve kederli anlarda da, refah günlerinde ve ekonomik darboğazlardan geçerken de, ALLAH için, karşılık gözetmeden, gönüllü harcayanlardır, öfkelerini yutanlardır, insanları affedenlerdir. ALLAH iyiliği, iyi niyetleri, dinin, ahlâkın ve kamu vicdanının emirlerini, devamlı davranışlarına, ilişkilerine, görevlerine, hayatlarına yansıtan, samimiyetle ibâdet eden, aktif olarak iyiliğe, iyi uygulamaya, iyileştirmeye örnek olan, işlerinde mükemmellik, dürüstlük ve başarı için dikkat harcayan, hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yapan müslüman idârecileri ve müslümanları sever.” (Âl-i İmrân 3/134)

خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ وَصَوَّرَكُمْ فَأَحْسَنَ صُوَرَكُمْ وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ
Resim---“Halaka’s- semâvâti ve’l- arda bi’l- hakkı ve savverekum fe AHSENe suverekum ve ileyhi’l- masîr (masîru).: Gökleri ve yeri hak ile yarattı. Ve size sûret (şekil) verdi. Sonra sizin sûretlerinizi AHSEN yaptı. Ve varış (ulaşma), O'nadır (ulaşılacak makam, O'dur, O'nun ZÂT'ıdır).” (Tegâbün 64/3)

إِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبِيلَ إِمَّا شَاكِرًا وَإِمَّا كَفُورًا
Resim---“İnnâ hedeynâhu’s- sebîle immâ şâkiren ve immâ kefûrâ (kefûren).: Muhakkak ki BİZ, onu (ALLAH'a ulaştıran) yola hidâyet ettik. Fakat o, ya (ALLAH'a ulaşmayı diler) şükreden olur, ya da (ALLAH'a ulaşmayı dilemez) küfreden olur./ Biz ona yolu, yöntemi gösterdik, doğru yolu aydınlatıcı bilgiler verdik. Ya şükreden mü’min bir kul olacak, ya nankör bir kul, azılı bir kâfir olacak.” (İnsân 76/3)

وَاللّهُ أَخْرَجَكُم مِّن بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ لاَ تَعْلَمُونَ شَيْئًا وَجَعَلَ لَكُمُ الْسَّمْعَ وَالأَبْصَارَ وَالأَفْئِدَةَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Resim---“Vallâhu ahrecekum min butûni ummehâtikum lâ ta’lemune şey’en ve ceale lekumu’s- sem’a ve’l- ebsâre ve’l- ef’idete leallekum teşkurûn (teşkurûne).: Ve ALLAH, sizi bir şey bilmiyor halde annelerinizin karnından çıkardı. Ve sizi, işitme hassası, görme hassası ve idrak etme hassası (gönül sâhibi) kıldı. Umulur ki; böylece şükredersiniz.” (Nahl 16/78)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Her ne kadar sen ALLAH'ı görmüyorsan da muhakkak ki ALLAH seni görüyor (olduğunu bildiğin halde) O‘na kulluk etmendir.” buyurdu.
(Sahihi müslim, iman, 1.)

Resim Ey Oğul!. Sana nasîhatım şudur ki,
=> 4 Huy ile Huylan böylece MUHSİNler Zümresinden/kısmından OLursun.:
1-) Genişlikte/zenginlikte zekât, darlıkta sadaka ver.
2-) Gazâb/öfke zamânında gazâbını ve hırsını yen.
3-) Başkasının aybını görünce, onu açmayıp, kapatmaya çalış.
4-) Hizmetçiye, ehline/hanımına evlâd ve akrabâya İHSÂN ederek onları hoş tut!.
(İmâm-ı Gazâlî, Ey Oğul Risâlesi)
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 12506
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00

Re: ESMAu'L- HÜSNÂ'nın KUR'ÂN-ı KERİM AÇILIMI

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

ﻣﺤﺴﻦ.: MUHSİN” sıfat ve İsim.. Arapça..
İHSÂN/güzel yapmak, iyilik etmek’ten=>MUHSİN.: İyilik eden, iyi ve güzel işler yapan, iyilikte bulunan, Lütuf ve İHSÂN eden..

İHSÂN.. Sözlükte “güzel olmak” mânâsına gelen “HüSN” kökünden türetilmiş bir masdar olup genel olarak “başkasına iyilik etmek” ve “yaptığı işi güzel yapmak” şeklinde kısmen farklı iki anlamda kullanılmaktadır. İHSÂNda bulunan kişiye “MUHSİN” denir. Bir İnsÂNın gerçekleştirdiği işin İHSÂN seviyesine ulaşabilmesi için hem neyi nasıl yapması icâb ettiğini iyi bilmesi hem de bu bilgisini en güzel biçimde eyleme dönüştürmesi gerekir..

İmam Ali kerremâllahu vechehu.: “İnsanlar işlerini İHSÂNla yapmalarına göre değer kazanır” buyururken bunu kasdedmiştir..

ALLAHu zü’L-CeLÂL’in yarattığı her şeyi İHSÂNla yarattığını bildiren şu âyette de İHSÂN kavramı bu anlamdadır.:


الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَأَ خَلْقَ الْإِنسَانِ مِن طِينٍ
Resim---“Ellezî AHSENe kulle şey’in halakahu ve bedee halka’l- insâni min tîn (tînin).: Ki O, herşeyin yaratılışını EN GÜZEL yapan ve İnsÂNı yaratmaya, ilk defa tînden (nemli topraktan) başlayandır.” (Secde 32/7)

Ahlâk Literatüründe İHSÂN genellikle =>“İyiliklerde farz olan asgari ölçünün ötesine geçip isteyerek ve severek daha fazlasını yapmak.” mânâsında kullanılır..
Râgıb el-İsfahânî’nin diğer İslâm Âlimlerince de paylaşılan düşüncesine göre İHSÂN ->ADALETin üstünde bir derecedir.:
ADALET =>Borcunu VERmek, ALacağını ALmaktır..
İHSÂN ise =>Üstüne düşenden daha fazlasını VERmek, ALması gerekenden daha azını ALmaktır.
Bundan dolayı;
ADALETi gözetmek =>Vâcib,
İHSÂNı gözetmek =>Mendûb ve Müstehâbdır..
(el-Müfredât, “hsn”, “ʿadl” md.leri; krş. Gazzâlî, II, 79).

Kur'ÂN-ı Kerîm’de İHSÂN kavramı hem ALLAHu zü’L-CeLÂL’e, hem de İnsÂNlara nisbet edilerek yetmişi aşkın âyette Masdar, Fiil ve İsim şeklinde geçmekte, bu âyetlerin bir kısmında.: “Başkasına iyilik etmek”, bir kısmında.: “Yaptığı işi güzel yapmak” mânâsında, çoğunda ise herhangi bir belirlemeye gidilmeden mutlak anlamda kullanılmıştır.. (bk. M. F. Abdülbâkî, el-Muʿcem, “hsn” md.).
Hadislerde de aynı kullanımlara geniş olarak rastlanmaktadır. (bk. Wensinck, el-Muʿcem, “hsn” md.).
Her iki kaynakta İİHSÂN/AHSEN, ALLAHu zü’L-CeLÂL’e nisbet edildiğinde.:


الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَأَ خَلْقَ الْإِنسَانِ مِن طِينٍ
Resim---“Ellezî AHSENe kulle şey’in halakahu ve bedee halka’l- insâni min tîn (tînin).: Ki O, herşeyin yaratılışını en güzel yapan ve İnsÂNı yaratmaya, ilk defa tînden (nemli topraktan) başlayandır.” (Secde 32/7)

خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ وَصَوَّرَكُمْ فَأَحْسَنَ صُوَرَكُمْ وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ
Resim---“Halaka’s- semâvâti ve’l- arda bi’l- hakkı ve savverekum fe AHSENe suverekum ve ileyhi’l- masîr (masîru).: Gökleri ve yeri hak ile yarattı. Ve size sûret (şekil) verdi. Sonra sizin sûretlerinizi AHSEN yaptı. Ve varış (ulaşma), O'nadır (ulaşılacak makam, O'dur, O'nun ZÂT'ıdır).” (Tegâbün 64/3)

EMRuLLAH =>ALLAHu zü’L-CeLÂL’in sana İHSÂN ettiği gibi sen de İHSÂNda bulun!.:


وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللَّهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ وَلَا تَنسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا وَأَحْسِن كَمَا أَحْسَنَ اللَّهُ إِلَيْكَ وَلَا تَبْغِ الْفَسَادَ فِي الْأَرْضِ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ
Resim---“Vebtegı fîmâ âtâkellâhud dârel âhırete ve lâ tense nasîbekemine’d- dunyâ ve AHSİN kemâ AHSENALLÂHu ileyke ve lâ tebgı’l- fesâde fî’l- ard (ardı), innALLÂHe lâ yuhıbbu’l- mufsidîn (mufsidîne).: Ve ALLAH'ın sana verdiği şeylerin içinde bulunan Âhiret Yurdu’nu iste. Ve dünyâdan nâsibini (de) unutma. ALLAHû TeALÂ'nın sana İHSÂN ettiği gibi sen de İHSÂN et! (karşılıksız ver!). Ve yeryüzünde fesad isteme/çıkartma!. Muhakkak ki ALLAH, müfsidleri/fesad çıkaranları sevmez!.” (Kasas 28/77)


رَّسُولًا يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِ اللَّهِ مُبَيِّنَاتٍ لِّيُخْرِجَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَمَن يُؤْمِن بِاللَّهِ وَيَعْمَلْ صَالِحًا يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا قَدْ أَحْسَنَ اللَّهُ لَهُ رِزْقًا
Resim---“Resûlen yetlû aleykum âyâtillâhi mubeyyinâtin li yuhricellezîne âmenû ve amilû’s- sâlihâti mine’z- zulumâti ile’n- nûr (nûri), ve men yû'min billâhi ve ya'me’l- sâlihan yudhilhu cennâtin tecrî min tahtihe’l- enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ (ebeden), kad AHSENALLÂHu lehu rızkâ (rızkan).: İman edip sâlih amellerde bulunanları karanlıklardan NûR’a çıkarması için ALLAH'ın apaçık âyetlerini size okuyan bir elçi de (gönderdik). Kim iman edip sâlih bir amelde bulunursa, (ALLAH) onu içinde süresiz kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokar. ALLAH, gerçekten ona ne GÜZEL bir rızk İHSÂN etmiştir.” (Talâk 65/11)

Resim
ALLAHu zü’L-CeLÂL’in sonsuz İHSÂNı, LUTUFKÂRLığını, ve CÖMERTLiğini,
=>RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem’in RESÛLî BUYRUKLARında/Hadis-i ŞerîfLerinde çokça görürüz..


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: ALLAHım! Yaratılışımı AHSEN/güzel yaptığın gibi ahlâkımı da AHSEN/güzel yap!.” buyurmuştur.
(Müsned, I, 403; VI, 68, 155)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in bu DUÂsında olduğu gibi özellikle ALLAH için kullanıldığında bu iki anlam arasında kesin bir farktan söz edilemez. Çünkü ALLAHu zü’L-CeLÂL’in =>Fiillerinin Güzelliği ve Mükemmelliği aynı zamanda O’nun Lutufkârlığıdır..

ALLAH’ın kuluna karşı cömertliği, hak ettiğinden fazlasını vermesi, işini rast getirmesi” anlamındaki İHSÂN, Kelâm Literatüründe çoğunlukla “LUTUF” kelimesiyle ifâde edilmiş ve AALLAHu zü’L-CeLÂL’in kimlere, ne şekilde lutufta bulunacağı, bu hususta İnsÂNlara farklı muamele edip etmeyeceği gibi meseleler daha çok Mu‘tezile ile Ehl-i Sünnet arasında tartışma konusu olmuştur. Bu tartışmada Mu‘tezile ->ADALET ilkesini öne çıkarırken,
Ehl-i Sünnet ALLAHu zü’L-CeLÂL’in İRADEsini her türlü sınırlamaların ötesinde gören bir yol takip etmiştir.
Bu meselede Ehl-i Sünnet’in görüşlerini benimseyen Tasavvuf Ehli ise, konuyu asıl ALLAH-KUL Münasebetinin Ahlâkî Boyutu açısından ele almıştır.
Sûfîler =>Gerek evrende gerekse İnsÂNda gördükleri bütün güzellikleri, ni’metleri, hatta bütünüyle varlığı ->İLâhî VaRLığın ve GüzeLLiğin TeceLLîleri olarak kabul ettikleri için kişinin ontolojik bakımdan gerçek varlık olarak ALLAHu zü’L-CeLÂL’i tanıması gerektiği gibi Ahlâkî Yönden de yalnız O’na kul olması, her durumda Hakiki Ni’met/Nİ’Met-i UZMÂ ->İHSÂN ve Lutuf Sâhibi olarak sadece =>ALLAHu zü’L-CeLÂL’i TANIyıp/BİLip bütün RÛHuyla ->O’na yönelmesi ve O’nu sevmesi, diğer bütün şeyleri de O’ndan dolayı sevmesi gerektiğini düşünmüşlerdir..

Resim İHSÂN Kavramı =>İNSÂNa nisbet edildiği ->Âyetler ve Hadislerde İki Bağlamda kullanılır. :

Resim 1-) İHSÂN =>“Yaptığını güzel yapmak” şeklinde özetlenen anlamına uygun olarak kulun ALLAHu zü’L-CeLÂL’e karşı hissettiği =>Derin Saygı, Bağlılık ve İtaat Ruhunu ve bu Ruh Halinin ürünü olan İyi Davranışları kapsar..:


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in “Cibrîl Hadisi” diye bilinen hadiste geçen.: İHSÂN =>ALLAH’ı görür gibi ibâdet etmendir. Çünkü sen O’nu görmesen de, O seni görmektedir.” şeklindeki açıklaması.
(Buhârî, “Tefsîr”, 31/2, “Îmân”, 37; Müslim, “Îmân”, 1)

İHLÂS Terimiyle de ifâde edilen bu bağlamdaki İHSÂNın en güzel tanımı kabul edilmiş ve üzerinde önemle durulmuştur.
Fîrûzâbâdî =>İHSÂNı ->İmanın Özü, Rûhu ve Kemâli, dolayısıyla Kulluk Mertebelerinin en üstünü olduğunu belirtir.. (Beṣâʾiru zevi’t-temyîz, II, 465)

İHSÂNın bu kapsamı bilhassa TAKVÂ ile yakından ilgili görünmektedir.
Nitekim çeşitli âyetlerde bu iki kavram semantik bir bağlantı içinde zikredilmiştir.:


لَيْسَ عَلَى الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ جُنَاحٌ فِيمَا طَعِمُواْ إِذَا مَا اتَّقَواْ وَّآمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ ثُمَّ اتَّقَواْ وَّآمَنُواْ ثُمَّ اتَّقَواْ وَّأَحْسَنُواْ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ
Resim---“Leyse alellezîne âmenû ve amilû’s- sâlihâti cunâhun fîmâ taimû izâ mettekav ve âmenû ve amilû’s- sâlihâti summettekav ve âmenû summettekav ve AHSENû vALLAHu yuhibbu’l- MUHSİNîn (muhsinîne).: İman edenler ve salih amellerde bulunanlar (ıslâh edici amel, nefs tezkiyesi yapanlar) üzerine, TAKVÂ (1. TAKVÂ) sâhibi olmadıkları zaman yediklerinden dolayı bir günah yoktur. İman edin ve sâlih ameller de bulunun! ve sonra da TAKVÂ sâhibi olun (2. TAKVÂya ulaşın)!. İman edin sonra da TAKVÂ sâhibi olun (3. TAKVÂya ulaşın) ve AHSEN olun!. ALLAH MUHSİNleri (ahsen olanları ->4. TAKVÂya ulaşanları) SEVer..” (Mâide 5/93)

Bu Âyet-i CeLîLe’de İHSÂN Erdeminin TAKVÂ Kapsamında ve onun en ileri derecesini ifâde etmek üzere kullanıldığı anlaşılmaktadır.. (krş. Şevkânî, II, 86-87).


قَالُواْ أَإِنَّكَ لَأَنتَ يُوسُفُ قَالَ أَنَاْ يُوسُفُ وَهَذَا أَخِي قَدْ مَنَّ اللّهُ عَلَيْنَا إِنَّهُ مَن يَتَّقِ وَيِصْبِرْ فَإِنَّ اللّهَ لاَ يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ
Resim---“Kâlû e inneke le ente yûsuf (yûsufu), kâle ene yûsufu ve hâzâ ahî kad MENNALLÂHu aleynâ, innehu men yettekı ve yasbir fe innALLÂHe lâ yudî’u ecre’l- MUHSİNîn (muhsinîne).: “Gerçekten sen misin? Mutlaka sen Yûsuf'sun!” dediler. “Ben Yûsuf'um ve bu benim kardeşim. ALLAH bizi ni'metlendirdi (bize lütfetti). Çünkü kim TAKVÂ Sâhibi olur ve Sabrederse, o taktirde, muhakkak ki; ALLAH MUHSİNlerin ecrini zâyi etmez.” (Yûsuf 12/90)

Resim Kur'ÂN-ı Kerîm'imizde İHSÂN-TAKVÂ İLİŞKİsi çoktur.:


وَإِنِ امْرَأَةٌ خَافَتْ مِن بَعْلِهَا نُشُوزًا أَوْ إِعْرَاضًا فَلاَ جُنَاْحَ عَلَيْهِمَا أَن يُصْلِحَا بَيْنَهُمَا صُلْحًا وَالصُّلْحُ خَيْرٌ وَأُحْضِرَتِ الأَنفُسُ الشُّحَّ وَإِن تُحْسِنُواْ وَتَتَّقُواْ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا
Resim---“Ve in imraetun hâfet min ba’lihâ nuşûzen ev ı’râdan fe lâ cunâha aleyhimâ en yuslıhâ beynehumâ sulhâ (sulhan). Ves sulhu hayr (hayrun). Ve uhdırati’-l enfusu’ş- şuhh (şuhha). Ve in tuhsinû ve tettekû fe innALLAHe kâne bi mâ ta’melûne HABÎRâ (habîran).: Ve şâyet bir kadın kocasının ilgisizliğinden veya ondan yüz çevirmesinden korkarsa, artık ikisinin arasında sulh (anlaşma) yapılarak ıslah edilmesinde (uzlaşmasında) onların ikisine de bir günah yoktur ve sulh (anlaşma) daha hayırlıdır. Nefsler cimriliğe (kıskançlığa ve hırsa) hazır kılınmıştır (meyilli yaratılmıştır). Ve eğer İHSÂNla davranır ve TAKVÂ Sâhibi olursanız, o taktirde, muhakkak ki ALLAH, yaptıklarınızdan HABERDÂR olandır.” (Nisâ 4/128)

إِنَّ اللّهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَواْ وَّالَّذِينَ هُم مُّحْسِنُونَ
Resim---“İnnALLAHe meallezînettekav vellezîne hum MUHSİNûn (muhsinûne).: Muhakkak ki ALLAH, TAKVÂ Sâhibleri ile beraberdir. Ve onlar, MUHSİNlerdir.// ALLAH Kendisine sığınıp, Emirlerine yapişârak, günahlardan arınıp, azâbtan korunanlarla, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sâhib çıkarak şahsiyetli davrananlarla, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olanlarla, iyiliği, iyi niyetleri, dinin, ahlâkın ve kamu vicdanının emirlerini, devamlı davranışlarına, ilişkilerine, görevlerine, hayatlarına yansıtan, samimîyetle ibâdet eden, aktif olarak iyiliğe, iyi uygulamaya, iyileştirmeye örnek olan, işlerinde mükemmellik, dürüstlük ve başarı için dikkat harcayan, hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yapan müslüman idârecilerle, askerî erkânla ve müslümanlarla beraberdir.” (Nahl 16/128)

لَن يَنَالَ اللَّهَ لُحُومُهَا وَلَا دِمَاؤُهَا وَلَكِن يَنَالُهُ التَّقْوَى مِنكُمْ كَذَلِكَ سَخَّرَهَا لَكُمْ لِتُكَبِّرُوا اللَّهَ عَلَى مَا هَدَاكُمْ وَبَشِّرِ الْمُحْسِنِينَ
Resim---“Len yenÂLELLÂHe luhûmuhâ ve lâ dimâuhâ ve lâkin yenâluhu’t- TAKVÂ minkum, kezâlike sahharahâ lekum li tukebbirûllâhe alâ mâ hedâkum, ve beşşiri’-l MUHSİNîn(muhsinîne).: Onun (kurbanların), etleri ve kanları asla ALLAH'a ulaşmaz. Fakat sizden O'na, TAKVÂ (ALLAH'a teslim olup sözünde durma) ulaşır. İşte böylece size, onu Mûsâhhar kıldı. Sizi hidâyete erdirdiği şey üzerine (hidâyete erdirmesi sebebiyle) ALLAH'ı tekbir etmeniz için. Ve MUHSİNleri müjdele!.” (Hac 22/37)

إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ
Resim---“İnne’l- muttekîne fî cennâtin ve uyûnin.: Muhakkak ki TAKVÂ Sâhibleri, cennetlerde ve pınarlardadır.” (Zâriyât 51/15)

آخِذِينَ مَا آتَاهُمْ رَبُّهُمْ إِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذَلِكَ مُحْسِنِينَ
Resim---“Âhizîne mâ âtâhum RABBuhum, innehum kânû kable zâlike MUHSİNîn (muhsinîne).: RABB'lerinin onlara verdiği şeyi alanlar; muhakkak ki onlar, bundan önce MUHSİN olanlardır.” (Zâriyât 51/16)

Resim Ayrıca şu 2 Sûre-yi CeLîLe’de.:


وَتِلْكَ حُجَّتُنَا آتَيْنَاهَا إِبْرَاهِيمَ عَلَى قَوْمِهِ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَّن نَّشَاء إِنَّ رَبَّكَ حَكِيمٌ عَلِيمٌ
Resim---“Ve tilke huccetunâ âteynâhâ ibrâhîme alâ kavmih (kavmihî), nerfeu derecâtin men neşâ’ (neşâu), inne RABbeke HAKÎMun ALÎM (alîmun).: Ve işte bunlar, İbrâhîm'e, kavmine karşı verdiğimiz delillerimizdir. Dilediğimiz kimselerin derecelerini artırırız. Muhakkak ki; senin RABB’in HAKÎM (hükmün ve hikmetin sâhibi)dir, ALÎMdir (en iyi bilendir).” (En‘âm 6/83)

وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ كُلاًّ هَدَيْنَا وَنُوحًا هَدَيْنَا مِن قَبْلُ وَمِن ذُرِّيَّتِهِ دَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ وَأَيُّوبَ وَيُوسُفَ وَمُوسَى وَهَارُونَ وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ
Resim---“Ve vehebnâ lehû ishâka ve ya’kûb (ya’kûbe), kullen hedeynâ ve nûhâ (nûhan) hedeynâ min kablu ve min zurriyyetihî dâvude ve suleymâne ve eyyûbe ve yûsufe ve mûsâ ve hârûn (hârûne) ve kezâlike neczî’l- MUHSİNîn (muhsinîne).: Ve ona İshâk (aleyhisselâm) ve Ya’kûb (aleyhisselâm)'ı bağışladık. Hepsini hidâyete erdirdik. Ve daha önce Nûh (aleyhisselâm)'ı hidâyete erdirdik ve onun zürriyetinden Dâvud (aleyhisselâm), Süleymân (aleyhisselâm), Eyyûb (aleyhisselâm), Yûsuf (aleyhisselâm), Mûsâ(aleyhisselâm) ve Hârûn (aleyhisselâm)'ı da hidâyete erdirdik. Ve işte böylece, MUHSİNleri mükâfatlandırırız.” (En‘âm 6/84)

(Sâffât 37/80-131).. Âyet-i CeLîLeleri’nde, bazı peygamberlerin isimleri zikredilerek kendilerinden “MUHSİNLER” diye söz edilmesi -> İHSÂNın Peygamberlerde gözlenen kusursuz dindârlığı ve bunun sonucu olan Güzel Davranışları ifâde ettiğini gösterir.

Bilhassa mutasavvıflar Cibrîl Hadisine ve bu hadiste geçen.: “İHSÂN =>ALLAH’ı görür gibi ibâdet etmendir ...” ifâdesine özel bir ilgi göstermişlerdir.
Din İlimlerini; Kur'ÂN-ı Kerîm İlmi, Sünnet İlmi, İmanın Hakikatleri İlmi şeklinde üç kısma ayıran Ebû Nasr es-Serrâc, bütün bu bilgilerin aslının söz konusu hadis olduğunu söyleyerek hadisteki;
İslâm’ı ->Zâhir.. İman’ı ->Bâtın.. İHSÂNı da =>Zâhir ve Bâtının Hakikati..
Diye nitelerken Herevî, aynı hadisi Tasavvuf Ehli’nin izlediği seyr-ü-sülûkün bir ÖZeti sayar. Tasavvufta önemli bir yeri olan murakabe de bu hadise dayandırılır. Çünkü murakabe kulun her an ALLAH tarafından denetlenmekte olduğu bilincini gösterir..

Resim 2-) İHSÂN =>“Hilim Erdeminden kaynaklanan bir anlayışla kişinin başta annesi ve babası olmak üzere diğer İnsÂNlar karşısındaki sevgiye dayalı özverili tutumu”nu ifâde eder. Nitekim çeşitli âyetlerde “MUHSİNLER” olarak anılan mü’minlerin Hilim Rûhunu yansıtan bazı seçkin özellikleri üzerinde durulmuş ve bu sûretle İHSÂN kavramının içeriğine giren erdemlere de işâret edilmiştir..
Bunlardan bazıları şunlardır.:
Öfkeye Hâkim OLma, Affetme, Hoş-görü, Sabır.:


الَّذِينَ يُنفِقُونَ فِي السَّرَّاء وَالضَّرَّاء وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ
Resim---“Ellezîne yunfikûne fî’s- serrâi ve’d- darrâi ve’l- kâzımîne’l- gayza ve’l- âfîne ani’n- nâs (nâsi), vALLAHu yuhibbul MUHSİNîn (muhsinîne).: Onlar (muttekîler), bollukta ve darlıkta (ALLAH için) infâk ederler (verirler) ve onlar öfkelerini yutanlardır (tutanlardır) ve İnsÂNları affedenlerdir. Ve ALLAH, MUHSİNleri sever.” (Âl-i İmrân 3/134)

وَالَّذِينَ إِذَا فَعَلُواْ فَاحِشَةً أَوْ ظَلَمُواْ أَنْفُسَهُمْ ذَكَرُواْ اللّهَ فَاسْتَغْفَرُواْ لِذُنُوبِهِمْ وَمَن يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللّهُ وَلَمْ يُصِرُّواْ عَلَى مَا فَعَلُواْ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
Resim---“Vellezîne izâ fealû fâhişeten ev zalemû enfusehum zekerûllâhe festagferû li zunûbihim, ve men yagfiru’z- zunûbe illALLAHu ve lem yusırrû alâ mâ fealû ve hum ya’lemûn (ya’lemûne).: Ve onlar (TAKVÂ Sâhibleri), bir kötülük yaptıkları veya nefslerine zulmettikleri zaman ALLAH'ı zikrederler, hemen günahları için mağfiret dilerler. Ve ALLAH'tan başka kim günahları mağfiret eder. Ve onlar, yaptıkları şeylerde (hatalarda), bilerek ısrar etmezler.” (Âl-i İmrân 3/135)

فَبِمَا نَقْضِهِم مِّيثَاقَهُمْ لَعنَّاهُمْ وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَاسِيَةً يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَن مَّوَاضِعِهِ وَنَسُواْ حَظًّا مِّمَّا ذُكِّرُواْ بِهِ وَلاَ تَزَالُ تَطَّلِعُ عَلَىَ خَآئِنَةٍ مِّنْهُمْ إِلاَّ قَلِيلاً مِّنْهُمُ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاصْفَحْ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ
Resim---“Fe bimâ nakdihim mîsâkahum leannâhum ve cealnâ kulûbehum kâsiyet (kâsiyeten), yuharrifûne’l- kelime an mevâdııhî ve nesû hazzan mimmâ zukkirû bih (bihî), ve lâ tezâlu tettaliu alâ hâınetin minhum illâ kalîlen minhum fa’fu anhum vasfah innALLAHe yuhıbbu’l- MUHSİNîn (muhsinîne).: Misaklarını bozmaları sebebiyle biz de onları lânetledik, kalplerini de (kapkaranlık) yaptık. Onlar, kelimeleri yerlerinden tahrif ederler (değiştirirler). Nasihat olundukları şeylerden nâsiblerini almayı unuttular. Onlardan pek azı hariç, devamlı onların hâinliklerine ma’ruz kalırsın.Yine de onları affet ve hoşgör. Muhakkak ki ALLAH MUHSİNleri sever.” (Mâide 5/13)

وَاصْبِرْ فَإِنَّ اللّهَ لاَ يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ
Resim---“Vasbir fe innALLAHe lâ yudîu ecre’l- MUHSİNîn (muhsinîne).: Ve sabret, muhakkak ki ALLAH, MUHSİNlerin ecrini zâyi etmez.: Ve sabret, muhakkak ki ALLAH, MUHSİNlerin ecrini zâyi etmez.// Sabrederek mücâdeleye devam et. ALLAH, iyiliği, iyi niyetleri, dinin, ahlâkın ve kamu vicdanının emirlerini, devamlı davranışlarına, ilişkilerine, görevlerine, hayatlarına yansıtan, samimîyyetle ibâdet eden, aktif olarak iyiliğe, iyi uygulamaya, iyileştirmeye örnek olan, işlerinde mükemmellik, dürüstlük ve başarı için dikkat harcayan, hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yapan müslüman önderlerin, idarecilerin, müslümanların mükâfatını zâyi etmez.” (Hûd 11/115)

قَالُواْ أَإِنَّكَ لَأَنتَ يُوسُفُ قَالَ أَنَاْ يُوسُفُ وَهَذَا أَخِي قَدْ مَنَّ اللّهُ عَلَيْنَا إِنَّهُ مَن يَتَّقِ وَيِصْبِرْ فَإِنَّ اللّهَ لاَ يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ
Resim---“Kâlû e inneke le ente yûsuf (yûsufu), kâle ene yûsufu ve hâzâ ahî kad MENNALLAHu aleynâ, innehu men yettekı ve yasbir fe innALLAHe lâ yudî’u ecrel MUHSİNîn (muhsinîne).: “Gerçekten sen misin? Mutlaka sen Yûsuf'sun!” dediler. “Ben Yûsuf'um ve bu benim kardeşim. ALLAH bizi ni'metlendirdi. Çünkü kim TAKVÂ Sâhibi olur ve sabrederse, o taktirde, muhakkak ki; ALLAH MUHSİNlerin ecrini zâyi etmez.” (Yûsuf 12/90)

Resim İŞLerde =>AşırıLıktan Sakınma, KararLıLık Ve Cesâret.:


وَمَا كَانَ قَوْلَهُمْ إِلاَّ أَن قَالُواْ ربَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَإِسْرَافَنَا فِي أَمْرِنَا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا وانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ
Resim---“Ve mâ kâne kavlehum illâ en kâlû rabbenagfir lenâ zunûbenâ ve isrâfenâ fî emrinâ ve sebbit akdâmenâ vensurnâ ale’l- kavmi’l- kâfirîn (kâfirîne).: Ve onların sözleri: "RABBimiz, bizim günahlarımızı mağfiret et ve İŞimizdeki israfımızı (aşırılığımızı) bağışla. Ve ayaklarımızı sabit tut ve kâfirler kavmine karşı bize yardım et." demekten başka birşey olmadı.” (Âl-i İmrân 3/147)

فَآتَاهُمُ اللّهُ ثَوَابَ الدُّنْيَا وَحُسْنَ ثَوَابِ الآخِرَةِ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ
Resim---“Fe âtâhumullâhu sevâbe’d- dunyâ ve husne sevâbi’l- âhireh (âhireti), vALLAHu yuhibbu’l- MUHSİNîn(muhsinîne).: Böylece ALLAH, onlara Dünyâ Sevâbını ve Âhiret Sevâbınının EN GÜZELİNİ verdi. Ve ALLAH, MUHSİNleri sever.” (Âl-i İmrân 3/148)

Resim ToKGöZLüLük ve CöMeRtLik.:


لاَّ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ إِن طَلَّقْتُمُ النِّسَاء مَا لَمْ تَمَسُّوهُنُّ أَوْ تَفْرِضُواْ لَهُنَّ فَرِيضَةً وَمَتِّعُوهُنَّ عَلَى الْمُوسِعِ قَدَرُهُ وَعَلَى الْمُقْتِرِ قَدْرُهُ مَتَاعًا بِالْمَعْرُوفِ حَقًّا عَلَى الْمُحْسِنِينَ
Resim---“Lâ cunâha aleykum in tallaktumu’n- nisâe mâ lem temessûhunne ev tefridû lehunne farîdâh (farîdâten) ve mettiûhunne ale’l- mûsiı kaderuhu ve ale’l- muktiri kaderuh (kaderuhu) metâan bi’l- ma’rûf (ma’rûfi), hakkan ale’l- MUHSİNîn (muhsinîne).: Eğer henüz kendilerine dokunmadığınız veya kendileri için (farz olarak) bir mehir takdir etmediğiniz kadınları boşarsanız, sizin üzerinize günah yoktur. Eli geniş (zengin) olanın kendi takdirine (kudretine), eli dar (fâkir) olanın da kendi takdirine (kudretine) göre ma’rufla (örf ve âdete uygun) bir metâ’ verererek faydalandırmaları, MUHSİNlerin üzerine bir haktır.” (Bakara 2/236)

الَّذِينَ يُنفِقُونَ فِي السَّرَّاء وَالضَّرَّاء وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ
Resim---“Ellezîne yunfikûne fî’s- serrâi ve’d- darrâi ve’l- kâzımînel gayza ve’l- âfîne ani’n- nâs (nâsi), vALLAHu yuhibbu’l- MUHSİNîn (muhsinîne).: Onlar (muttekîler), bollukta ve darlıkta (ALLAH için) infâk ederler (verirler) ve onlar öfkelerini yutanlardır (tutanlardır) ve İnsÂNları affedenlerdir. Ve ALLAH, MUHSİNleri sever.” (Âl-i İmrân 3/134)

إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاء ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
Resim---“İnnALLAHe ye’muru bi’l- ADLi ve’l- İHSÂNi ve îtâi zî’l- kurbâ ve yenhâ ani’l- fahşâi ve’l- munkeri ve’l- bagy (bagyi), yeizukum leallekum tezekkerûn (tezekkerûne).: Muhakkak ki ALLAH, ADALET-li olmayı ve İHSÂN’ı ve akrabalara vermeyi emreder. Ve fuhuştan, münkerden (ALLAH'ın yasakladığı şeylerden) ve azgınlıktan (hakka tecavüzden) sizi nehyeder. Böylece umulur ki siz, tezekkür edersiniz diye size öğüt veriyor.”
(Nahl 16/90)

İnnALLAHe ye’muru bi’l- ADLi ve’l- İHSÂNi.: Muhakkak ki ALLAH ->ADALETi ve İHSÂNı EMReder!.
Tefsir Kitaplarının yanında Ahlâk ve Tasavvuf Kitaplarında da İHSÂN kavramı üzerinde durulmuştur.
Taberî bu âyetteki;
ADALETi =>Kelime-i Tevhid..
İHSÂNı ise =>“ALLAH’ın Emir ve Yasaklarına uyma, zorluklara katlanma hususunda gösterilen sabır.” şeklinde sınırlayan görüşü tercih eder görünmekle birlikte, (Câmiʿu’l-beyân, XIV, 162) onun da kaydettiği gibi bu âyetin iyilik ve kötülük konusunda Kur'ÂN-ı Kerîm’in en kapsamlı âyeti olduğu yönündeki görüş, ilk dönemlerden i’tibaren birçok âlim tarafından benimsenmiştir.
Bu yönden âyetteki ADALET Kavramıyla İHSÂN kavramının anlamları hakkında açıklamalar yapılmış ve sonuçta;
İHSÂN.: “İnsanın hem ALLAH’a hem de yakın ve uzak çevresine, bütün İnsÂNlara, hatta tabiata karşı yaklaşımında, tutum ve davranışlarında ADALET ölçüsünün, farz ve vâcib sınırlarının ötesine geçerek imkân ve kabiliyetine göre kulluğun, özverinin ve erdemin en yüksek seviyesine ulaşması.” anlamlarına gelecek şekilde yorumlanmıştır..
(bk. Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, II, 1172-1173; Fahreddin er-Râzî, XX, 100-104; Kurtubî, X, 172-176).

Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 12506
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00

Re: ESMAu'L- HÜSNÂ'nın KUR'ÂN-ı KERİM AÇILIMI

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem Hadis-i ŞerîfLerinde İHSÂN.:

لِّلَّذِينَ أَحْسَنُواْ الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ وَلاَ يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلاَ ذِلَّةٌ أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
Resim---“Lillezîne AHSENû’l- HUSNÂ ve zîyâdeh (zîyâdetun), ve lâ yerheku vucûhehum katerun ve lâ zilleh (zilletun), ulâike ashâbu’l- cenneh (cenneti), hum fîhâ hâlidûn (hâlidûne).: İyi İŞ, GÜZEL AMEL yapanlara daha GÜZELİ ve daha fazlasıyla karşılık vardır. Yüzlerine ne kara bulaşır, ne de aşağılanırlar. Cennet Ehli işte bunlardır. Orada ebedî kalacaklardır.//İHSÂN EhLine =>İyiliği, iyi niyetleri, dinin, ahlâkın ve kamu vicdânının emirlerini, devamlı davranışlarına, ilişkilerine, görevlerine, hayatlarına yansıtan, samimîyyetle ibâdet eden, aktif olarak iyiliğe, iyi uygulamaya, iyileştirmeye örnek olan, işlerinde mükemmellik, dürüstlük ve başarı için dikkat harcayan, hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yapan müslüman önderlere, idârecilere, askerî erkâna ve müslümanlara, devlet ni’meti, daha güzel mükâfat var. Fazlası da, CeMâL-i İLÂHî’yi görme de var. Yüzlerine ne siyah toz lekeleri (bencillik) bulaşır, ne de onlarda, zillet emâresi görürsün. Onlar sonsuza dek CeNNet EhLidirler. Orada ebedî yaşarlar.” (Yûnus 10/26)

Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.:İHSÂN =>ALLAH’ı görür gibi ibâdet etmendir. Sen O’nu görmüyor olsan da O seni görmektedir...” buyurmuştur.
(Ebû Hüreyre radiyallahu anhu’dan; Buhârî, Tefsîr, (Lokman) 2.)

Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: ALLAH =>Her işte İHSÂNı (güzel davranmayı) emretmiştir...” buyurmuştur.
(Şeddâd b. Evsradiyallahu anhu’dan; Tirmizî, Diyât, 14; Müslim, Sayd ve Zebaih, 57.)

Resim---Cibril Hadisi diye meşhur olan rivâyette İnsÂN sûretine bürünerek kendisine gelen Cebrâil aleyhisselâm’in.: “İman nedir?”, “İslam nedir?” sorularının ardından.: “İHSÂN nedir?” sorusuna,
RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem şöyle cevâb vermiştir.: İHSÂN =>ALLAH’ı görür gibi ibâdet etmendir. Sen O’nu görmüyor olsan da O seni görmektedir…” buyurmuştur.

(Buharî, Tefsir, (Lokmân) 2.)

Buna göre İHSÂN, İHLÂS ve Murakabe yani her an ALLAH’ın gözetiminde OLduğunun BİLincinde OLma anlamlarını da içermektedir. Hadisin sonunda RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: “Bu Cibril’dir, İnsÂNlara dinlerini öğretmek için geldi.” buyurmuştur.

Dolayısıyla İHSÂN =>İMÂN ve AMELi tamamlayan Dinin Temel bir Unsurudur..


Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: “İnsanlar iyilik yaparlarsa biz de iyilik yaparız, zulmederlerse biz de zulmederiz!.” diyen zayıf karakterli kimseler olmayın!. Bilâkis iyilik yaptıklarında İnsÂNlara iyilikle karşılık vermeyi, kötülük yaptıklarında ise onlara zulmetmemeyi alışkanlık hâline getirin!.” buyurmuştur.
(Huzeyfe b. Yemân radiyallahu anhu’dan; Tirmizî, Birr ve Sıla, 63.)

Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.:ALLAH Her İŞte =>İHSÂNı (güzel davranmayı) emretmiştir...” buyurmuştur.
(Müslim, Sayd ve Zebâih, 57.)

Hadis-i ŞerîfLerde de “احسان.: İHSÂN” Kavramı/Kelimesi, Kur'ÂN-ı Kerîm’de olduğu gibi İsim, Fiil, Sıfat ve Mastar şeklinde türevleriyle sıkça kullanılmıştır..
Meselâ bu türevlerden birisi olan “حسن.: HÜSÜN” kavramı hadis kaynaklarında çeşitli anlamlarda olmak üzere 100’ü aşkın yerde geçmektedir..


Resim İHSÂN KAVRAMInın Nebevî Sünnetteki/Hadislerdeki kullanımını genel itibariyle 3 kategoride değerlendirmek mümkündür.:

1-) İHSÂN =>GüzeLLik =>Yapılan işi en güzel şekilde yapmaktır..
2-) İHSÂN =>İyiLik =>Başta İnsÂNlar olmak üzere bütün canlılara iyilik yapmaktır..
3-) İHSÂN =>KuLLuk =>ALLAH’ı görüyormuşçasına kulluk vazifesini ifâ etmektir..


Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: “Muhakkak ki ALLAH GÜZELdir =>GÜZELi SEVer!.” buyurmuştur.
(Ebu Abdillah, Hâkim en-Nişabûrî, el-Müstedrek alâ sahîhayn, (Beyrut: ts.) 1: 26.)


Resim RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem’in Güzel isim koymakta İHSÂN ÂDÂBı.:

Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: "Siz kıyamet gününde hem kendi adınızla, hem de babalarınızın adıyla çağırılacaksınız; bu sebeple kendinize GÜZEL adlar koyunuz." buyurmuştur.
(Ebû Davûd, Edeb 69.) 2.)

İsimlerin İnsÂN üzerinde te’sir ve telkin gücüne sâhib olduğunu bilen RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem, isim seçimi üzerinde ısrarla durmuştur. Sadece İnsÂNlardaki Câhiliye Devrinden kalma kötü isimleri değil, hayvan, eşyâ ve mekânlarla ilgili kötü isimleri de yeri geldiğinde değiştirmiştir.:


Resim---Buna işâret eden bir rivâyette Aişe radiyallahu anha Annemiz.: “RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem çirkin (sevimli ve iç açıcı olmayan) isimleri güzelleriyle değiştirirdi.” buyurmuştur.
(Tirmizî, Edeb, 66.)


Resim RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem mânâ i’tibarı ile çirkin olan isimleri değiştirirdi.:

Meselâ çocuklarına “Harb.: Savaş” adını vermek isteyen İmam Ali kerremallahu vechehu’ye bizzât engel olmuş ve torunlarına =>“iyilik ve güzellik” mânâsındaki “Hasan” ve “Hüseyin” adlarını vermiştir..


Resim---Ebu’d-Derdâ radiyallahu anhu’dan gelen bir rivâyette RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: “Sizler kıyamet günü isimlerinizle ve babalarınızı isimleriyle çağırılacaksınız öyleyse isimlerinizi güzel yapın.” buyurmuştur.
(Ebu Dâvûd, Edeb, 69.)

Resim---Mesela Ensar'dan Usey'in, oğluna verdiği ismi, RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem beğenmemiş.: "O’na Münzir adını koy!." buyurarak önceki ismi değiştirmiştir. .
(Buharî, Edeb 108; Müslim, Adab 29.)

Hadis İmâmLarımızdan Ebû Davûd (ö.275/888), RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem'in => Âsî, Azîz, Atele, ŞeytÂN, Hakem, Gurab, Hubab, Şihâb isimlerini değiştirdiğini.. Şihab'ı->Hişam, Harb'i->Silm, Muzdacî'ı->Münbâis yaptığını.. Afire adını taşıyan bir araziyi de Hadire.. Şi'bu'd-Dalâlet geçidi'ni =>Şi'bu'l-Hüdâ; Benü'z-Zinye'yi ->Benü'r-Rişde; Benû Muğviye'yi de ->Benû Rişde olarak değiştirdiğini nakletmektedir..(Ebû Davud, Edeb 70.)
Asî ->itaatsiz, isyankâr; Gurab->karga; Muzdacî->yatan; Afire->çorak; Asram->kesik; Atele ->şiddet, sertlik; Şihâb->alev, ateş; Harb->şavaş; Şi´bu´d-Dalâle->Sapıklık Geçidi; Benü´z-Zinye ve Benû Muğviye ->Gayr-i meşru yoldan kazanılmış çocuk, zinâ çocuğu, sapık; Hişam->Cömert; Silm->barış; Münbâis->kalkan; Hadîre->yeşillik; Şi´bu´l-Hüdâ->Hidâyet Yolu, yol gösterici geçit; Benû Rişde->Helâlın oğlu, meşru çocuk manalarına gelmektedir..

(Azîmâbâdî, Avnü´l-Ma´bud , XIII, 298).

Bunlar RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem´in değiştirdiği yukarıdaki isimlerin mânâlarıdır.)


Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem, bu isimleri, şüphesiz mânâlarındaki çirkinlik ve sevimsizlikten;
Hakem ismini ->ALLAH'ın bir ismi olduğundan;
Hubâb ismini ->ŞeytÂN veya bir Yılan cinsinin adı olduğundan;
Şihâb ismini ->ALev gibi yanmayı ifâde ettiğinden beğenmemiş, onları bu sebeple değiştirmiştir.

(Azîmâbâdî, Avnü´l-Ma´bud , XIII, 298..)


Resim RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem TEVHÎDe Aykırı Olan İSİMLeri Değiştirmiştir.:

Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem, yeni doğan çocuklara TEVHÎDi ve ALLAH'a kulluğu ifâde eden Abdullah ve Abdurrahman gibi isimler vererek, bunların ALLAH'a en sevimli adlar olduğunu ifâde
buyurmuştur.
(Ebû Dâvûd, Edeb 69.)

Resim---Bunun tam tersini ifâde eden "Melikü'l-Emlâk.: Mülklerin Mâliki" gibi isimleri de ALLAH'ın en sevmediği isimler olarak bildirmiştir..
(Buhârî, Edeb 114; Müslim, Âdâb 21; Ebû Dâvûd, Edeb 70.)

Resim---Bunun sebebini de.: "[color=#0000BF]ALLAH'tan başka MÂLİK yoktur" şeklinde açıklamıştır.
(Müslim, Âdâb 21.)

Görüldüğü gibi bu tür isimler, TEVHîDe aykırı olarak ŞİRK anlamı ifâde etmektedirler.


Resim RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem Güzel Mânâlı OLup da =>Daha GüzeLi iLe de İSİMLer Değiştirmiştir.:

RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem;
"İyi İnsÂN, kusursuz kimse, günahsız" anlamına gelen =>Berre ismini ->Zeyneb'e çevirmiştir.
Bu ismi taşıyanın zihninde, kendini beğenme gibi bir mânâ teşekkül edebilir. Bu da isimlenenin karakterini olumsuz yönde etkilemesi demektir. Zirâ bu isim hakkında;


Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: "ALLAH sizin iyi olanlarınızı en iyi bilendir." buyurarak bu adı değiştirirken.: "Kendinizi temize çekmeyin!." buyurmuştur.
(Müslim, Âdâb 19.)

Bu sözüyle de, güzel bir ismi başka güzel bir isimle değiştirmenin gerekçesini belirtmiştir.
Bunun anlamı.: "Berre adını takıp da bununla iyi olduk sanmayın!. ALLAH kimin iyi olduğunu herkesten daha iyi bilir!" demektir.

(Davudoğlu, Ahmed, Sahih-i Müslim Ter. ve Şer., VI, 535.).

Rivâyetlere göre Zeynep bnt. Ebî Seleme'nin adı “Berre” idi. “Nefsini tezkiye ediyor!.” denildi.


Resim---Bunun üzerine RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem onu “Zeyneb” diye isimlendirdi.
(Buhârî, Edeb 108; Müslim, Edeb 17.).

Demek ki buradaki çirkinlik, mânânın çirkinliğinden değil de.:


الَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْإِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ إِلَّا اللَّمَمَ إِنَّ رَبَّكَ وَاسِعُ الْمَغْفِرَةِ هُوَ أَعْلَمُ بِكُمْ إِذْ أَنشَأَكُم مِّنَ الْأَرْضِ وَإِذْ أَنتُمْ أَجِنَّةٌ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ فَلَا تُزَكُّوا أَنفُسَكُمْ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اتَّقَى
Resim---“Ellezîne yectenibûne kebâire’l- ismi ve’l- fevâhışe illâ’l- lemem (lememe), inne RABBeke VÂSİu’l- magfireh (magfireti), huve a'lemu bikum iz enşeekum mine’l- ardı ve iz entum e cinnetun fî butûni ummehâtikum, fe lâ tuzekkû enfusekum, huve a'lemu bi menittekâ.: Onlar ki, küçük günahlar hariç, büyük günahlardan ve fuhuştan ictinâb ederler (sakınırlar). Muhakkak ki RABBin, mağfireti geniş olandır. O, sizi daha iyi bilendir. O, sizi topraktan yaratmıştı. Ve siz, annelerinizin karnında cenin idiniz. Öyleyse nefslerinizi temize çıkarmayın (nefslerinizi tezkiye ettiğinizi iddia etmeyin!). O (ALLAH), kimin TAKVÂ sâhibi olduğunu daha iyi bilendir.” (Necm 53/32)

Bu Âyet-i CeLîLe’ye muhalefetten ileri geldiği söylenebilir.
Şu halde İslam Âdâbına uymayan, kişiye gurur, kibir, aldanma telkîn eden İSİMLer uygun değildir..

Gerek Kur'ÂN-ı Kerîm’in gerekse RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem’in İnsÂN eğitimine verdiği önem tartışılmaz bir hakikattir..
Bunun en güzel şekilde yapılması ısrarla telkin edilmiştir.
Bu konuda;


Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: “Hiçbir baba, evlâdına güzel terbiyeden daha üstün bir hediye vermemiştir.” buyurmuştur.
(Tirmizî, Birr, 33.)

Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: “Kim üç kız çocuğunun geçimini üstlenir, onları güzelce terbiye edip evlendirir ve onlara güzel davranırsa ona cennet vardır.” buyurmuştur.
(Ebû Saîd el-Hudrî radiyallahu anhu’dan; Ebu Dâvûd, Edeb, 120, 121; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, (İstanbu: Çağrı yayınları, 1992) 3: 96.)

RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem’in İnsanlığa MutLak ve TEKk Örnek olan ÖMRÜnde İHSÂN âdeta hayatı kuşatan bir cevherdir..


Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: “ALLAH İnsÂNa her işinde =>İHSÂNı emredip yazmıştır.” buyurmuştur.
(Müslim, Sayd, 57; Ebu Dâvûd, Dahaya, 10-11; İbn, Mâce, Zebâih,3.)

Bu rivâyetin devamında uç bir örnek olarak RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: (Savaşta bile) öldüreceğiniz zaman öldürmeyi “İHSÂN” ile (acı çektirmeden ve hunharca görüntülere meydan vermeden) yapın. Hayvan keseceğiniz zaman da kesme işini;


Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.:“İHSÂN” ile /en güzel şekilde yapın. Hayvanı kesecek olan kimse, bıçağını bilesin ve hayvanı sâkinleştirsin.” buyurmuştur.
(Müslim, Sayd, 57; Ebu Dâvûd, Dahaya, 10-11; İbn, Mâce, Zebâih,3.)


Resim SÂLİH ve MUHSİN bir İNSÂN OLma konusunda elbette Her Kişinin Kendi Niyeti, Gayreti, Tercihi asla yadsınamaz, ancak bu konuda İLaHî LÜTUF ve İHSÂN da görmezlikten gelinemez.. RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem bir DUÂsında.:

Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: “…..[color=#0000BF]ALLAH’ım!. Beni Amellerin EN GÜZELİne ve Ahlâkın EN GÜZELİne kavuştur!. Onların EN GÜZELİne ancak SEN ULAŞtırırsın. Beni kötü işlerden ve kötü ahlâktan muhafaza et!. Bunlardan ancak SEN KORUyaBİLirsin.”
buyurmuştur.
(Nesaî, İftitah, 16.)


Resim RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem de =>GÜZEL AHLÂKta İHSÂN.:

Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: “[color=#00BF80]BEN =>GÜZEL AHLÂKı tamamlamak üzere gönderildim!.”
buyurmuştur.
(İbn Hanbel, 2: 381.)

Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem bir hadiste İMÂN-İHSÂN birlikteliğine işâret ederek şöyle buyurmuştur: “Mü’minlerin iman bakımından enmükemmeli, ahlâk bakımından EN GÜZEL olanıdır.”
buyurmuştur.
(Ebu Dâvûd, Sünnet, 15; Tirmizî, Rada’, 11.)

RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem, her fırsatta ümmetini GÜZEL AHLÂKLI OLmaya ve bunun için çabalamaya teşvik etmiştir.:


Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: “Nerede olursan ol, ALLAH’a karşı sorumluluğunun bilincinde ol!. Kötülüğün peşinden iyi bir şey yap ki onu yok etsin. İnsanlara da GÜZEL AHLÂKLA uygun biçimde davran!.” buyurmuştur.
(Tirmizî, Birr, 55.)


Resim GÜZEL AHLÂKın dünyevî kazanımları yanında Uhrevî Meyvelerine de dikkat çeken RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem, bu konuda.:

Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: “Kıyamet Günü mü’minin mizÂNı’nda GÜZEL AHLÂKtan daha ağır bir şey yoktur. Muhakkak ki ALLAH söz ve fiilleri çirkin olan kimselere son derece öfkelenir!.” buyurmuştur.
(Tirmizî, Birr, 62.)

Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: Ben, haklıyken bile çekişmeye girmekten kaçınan kimse için cennetin kenarından, şakadan da olsa yalan söylemeye yanaşmayan kimse için cennetin ortasından, HUYUNU GÜZELLEŞTİREN kimse için de cennetin en yükseğinden bir köşk (verilmesin)e kefilim." buyurmuştur.
(Ebu Davûd, Edeb 7; Tirmizî, Birr 158; Nesâî, Cihâd 19; İbn Mâce, Mukaddime 7.)

Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: “Şu altı hususta kendinize kefil olun ki, BEN de sizin için cennete kefil olayım.:
1-) Konuştuğunuzda doğru konuşun (yalan söylemeyin).
2-) Söz verince yerine getirin.
3-) Size bir şey emânet edilince cenneti de gözetin (ihânet etmeyin).
4-) Irzınızı/namusunuzu koruyun.
5-) Gözlerinizi harama kapayın.
6-) Ellerinize hâkim olun (kötülükten çekin)!."
buyurmuştur.

(İ. Ahmed, Müsned, 5/323.)

وَأَطِيعُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَنَازَعُواْ فَتَفْشَلُواْ وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ وَاصْبِرُواْ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ
Resim---“Ve etîullâhe ve resûlehu ve lâ tenâzeû fe tefşelû ve tezhebe rîhukum vasbirû, innallâhe meas sâbirîn (sâbirîne).: ALLAH'a ve O'nun RESÛLÜ’ne itaat edin, nizâ’ etmeyin (anlaşmazlığa düşmeyin), yoksa zayıf düşersiniz ve kuvvetiniz (elinizden) gider. Sabredin. Muhakkak ki ALLAH, sabredenlerle beraberdir.// ALLAH’a ve RASULÜ’ne itaat ediniz, Kur'ÂN’ı ve SÜNNEti UYguLayınız, tebliğine, teşri’ine riâyet ediniz. Birbirinizle didişmeyiniz, çekişmeyiniz. Çekingen, korkak ve yılgın hale gelirsiniz. Manevî gücünüz, kamuoyundaki etkiniz ve i’tibârınız kaybolur. Maddî gücünüz, kuvvetiniz, devletiniz, liderliğiniz elden gider. Sabırla mücâdeleye devam edin. ALLAH sabrederek mücâdeleye devam edenlerle beraberdir.” (Enfâl 8/46)

Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: “Doğruluk, gönül rahatlığı ve iç huzurudur; yalan ise kararsızlıktır.” buyurmuştur.
(İ. Ahmed, Müsned, 1/200.)

Resim---Kendisini Yakînen TANIyan =>İLk ve CÂN-EŞi HaTiCetü’l- KüBRÂ ANNEmiz aleyhasselâm =>RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem’e ilk vahiy geldiğinde, O’nu teselli etmek için.: “ALLAH’a yemin ederim ki ALLAH SENİ hiçbir zaman utandırmaz. Çünkü SEN, akrabanı ziyâret edersin. Sözü doğru söylersin, hiç yalanın yoktur. İşini görmekten âciz olanların ağırlığını yüklenirsin. Fâkire verir, kimsenin kazandıramayacağını kazandırır, misâfiri ağırlarsın. HAKk YOLU’nda ortaya çıkan hâdiseler karşısında halka yardım edersin.”
buyurmuştur.
(Buhârî, Bed’u'l-Vahy, 3; Müslim, Îman, 253.)


Resim Her SÖZü Vahiy OLan GÜZEL SÖZde SIDk ve ADLin İHSÂN KAYNAğı RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.:

أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللّهُ مَثَلاً كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَاء
Resim---“E lem tere keyfe daraballâhu meselen kelimeten tayyibeten ke şeceretin tayyibetin asluhâ sâbitun ve fer’uhâ fi’s- semâ (semâi).: ALLAH nasıl örnek verdi, görmedin mi? GÜZEL BİR SÖZ, güzel bir ağaç gibidir. Onun aslı sabittir (kökü topraktadır). Ve onun dalları semâdadır.//Görmüyor musun? ALLAH nasıl bir misâl verdi. GÜZEL BİR SÖZ =>Helâllerin hâkim olduğu, faziletin tercih edildiği, vicdânlarda mâkes bulan güzel, doğru, sağlıklı, hayırlı, meşrû bir düzen, kökü, saçakları yerde tutunmuş, gıdasını alan, dalları göğe dogru uzanan, canlılığını koruyan bir ağaca benzer.” (İbrahîm 14/24)

تُؤْتِي أُكُلَهَا كُلَّ حِينٍ بِإِذْنِ رَبِّهَا وَيَضْرِبُ اللّهُ الأَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ
Resim---“Tu’tî ukulehâ kulle hînin bi izni RABBihâ, ve yadrıbullâhu’l- emsâle li’n- nâsi leallehum yetezekkerûn (yetezekkerûne).: O her zaman RABBi’nin izni ile meyvesini verir. Ve ALLAH, İnsÂNlara örnek (darb-ı misâl) verir. Böylece (umulur ki;) onlar tezekkür ederler.// Yaratıp yetiştiren RABBlerinin koyduğu yasalara uygun olarak o ağaç, her mevsim ürününü, meyvasını verir, o düzen her an sağlıklı yürür. Öğüt alıp düşünsünler diye, ALLAH İnsÂNların iyiliği, kurtuluşu için, Dini Hakikatlerin Delillerini gerekçelerini, İnsÂNî ve ahlakî değerlerin zarûretini, böyle benzetmeler yaparak anlatıyor.” (İbrahîm 14/25)

Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.:RÛHum’u elinde bulunduran ALLAH’a yemin ederim ki, buradan Hak SÖZden başkası çıkmaz.” buyurmuştur.
(Ebû Dâvud, İlim, 3.)

Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem’e ashâbı.:SEN ara sıra bizimle şaka yapıyorsun!.” deyince,
RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: “Ben şaka da olsa sadece Hak olanı söylerim.”
buyurmuştur.

(Tirmizî, Birr, 57.)

Resim---Safvan bin Süleym’den gelen bir rivâyette RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem’e.: “Yâ Resûlullah! Mü’min korkak olur mu?” denildi.
RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: “Evet, olabilir!.” buyurdu.
“Peki mümin cimri olur mu?” denildi.
RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: “Evet, olabilir!.” buyurdu. “Mü’min yalancı olabilir mi?” sorusuna ise,
RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: “Hayır, asla!.”
cevâbını verdi.

(Mâlik b. Enes, Muvatta’, Kelam, 7, 19.)

Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: “Yarım hurma bile olsa, cehennem ateşinden korunun. Eğer bunu da bulamazsanız, o vakit, GÜZEL BİR SÖZe sarılın!” buyurmuştur.
(Müslim, Zekât, 68.)

وَقُل لِّعِبَادِي يَقُولُواْ الَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِنَّ الشَّيْطَانَ يَنزَغُ بَيْنَهُمْ إِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلإِنْسَانِ عَدُوًّا مُّبِينًا
Resim---“Ve kul li ibâdî yekûlûlletî hiye AHSEN (ahsenu), inne’ş- şeytâne yenzegu beynehum, inne’ş- şeytâne kâne li’l- insâni aduvven mubînâ (mubînen).: Ve kullarıma de ki.: “EN GÜZELİ (sözü) söylesinler!” Muhakkak ki ŞeytÂN, onların aralarını bozar (fesad çıkarır). Muhakkak ki o, İnsÂNa apaçık düşmandır.// Kullarıma söyle.: “SÖZÜN EN GÜZELİni, yoruma müsâid olmayanını söylesinler. Sonra ŞeytÂN, ŞeytÂN tıynetli ahlâksız azgınlar, ŞeytÂNî güçler aralarını bozar. ŞeytÂN, İnsÂNın apaçık bir düşmanıdır.” (İsrâ 17/53)

HüLâsâ;


Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.:“BANA SÖZün ÖZü VERİLdi!” buyurmuştur.
(Buhârî, İ’tisam, 1, Cihâd,122; Müslim, Mesâcid, 5.)


Resim RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellemde İyİLik YAPmak MÂNÂSInda İHSÂN.:

Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: “…İyİLik->İÇinin huzurlu, kalbinin rahat olduğu şeydir. Kötülük ise->İÇine huzursuzluk, gönlüne de tereddüd ve rahatsızlık veren şeydir...” buyurmuştur.
(Darımî, Buyu’, 2.)

Resim---Nevvâs b. Sem’ân radiyallahu anhu.: "RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem ile birlikte Medine'de bir sene kaldım... Ona iyiliğin ve kötülüğün ne anlama geldiğini sordum.. RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: "İyilik GÜZEL AHLÂKtır. Kötülük ise, vicdânını rahatsız eden ve İnsÂNların bilmesini istemediğin şeydir." diye cevab verdi..
(Müslim, Birr, 15.)


Resim RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellemde KOMŞuya İyİLik YAPmak MÂNÂSInda İHSÂN.:

Resim---Bir adam RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem’in yanına gelerek.: “Yâ Resûlallah! İyilik ettiğim zaman iyilik ettiğimi, fenâlık ettiğim zaman da fenalık ettiğimi nasıl bilebilirim?” diye sordu.
RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.:Senin (ne ettiğini bilen) komşuların.: “İyilik ettin!.” dedikleri zaman hakikaten iyilik etmişsin ve onlar.: “Fenâlık ettin!.” dedikleri zaman da hakikaten fenâlık etmişsindir” buyurmuştur.

(İbn Mâce, Zühd, 25.)


Resim RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellemde KötüLüğe karşı İYİLik iLe MuameLe MÂNÂSInda İHSÂN.:

Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: “İnsanlar iyilik yaparlarsa biz de iyilik yaparız; zulmederlerse biz de zulmederiz!.” diyen zayıf karakterli kimseler olmayın!. Bilâkis iyilik yaptıklarında İnsÂNlara iyilik yapmayı, kötülük yaptıklarında ise onlara zulmetmemeyi içinizde (bir ilke olarak) yerleştirin!.” buyurmuştur.
(Tirmizî, Birr, 63.)

Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem, Ukbe b. Amir’e bazı Ahlâkî Prensipleri tavsiye ederken.: “Seninle ilgisini kesenden sen ilgini kesme! Sana vermeyene sen ver! Sana kötülük edeni sen bağışla!.” buyurmuştur.
(İ. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4: 148, 158.)

Resim---Bir adam.: “Yâ Resûlullah! Benim akrabalarım var. Onlarla ben irtibat kuruyorum, fakat onlar benimle ilişkiyi kesiyorlar. Onlara iyilik yapıyorum, onlar bana kötülük ediyorlar. Onlara yumuşak davranıyorum, onlar bana kaba davranıyorlar!.” dedi.
Bunun üzerine RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: “Eğer dediğin gibi yapıyorsan, senin bu tutumun onlara giran/ağır-sert-katı geliyor. Böyle ilişkiyi ve iyiliği sürdürerek davranmaya devam edersen, onlara karşı [color=#0000BF]ALLAH’ın desteği seninle olur!.”
buyurmuştur.
(Müslim, Birr, 22.)

Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: Âdemoğlunun her ameli katlanır. Bir iyilik on mislinden yedi yüz misline kadar katlanır.” buyurmuştur.
(Müslim, Sıyam, 30.)

Resim---İbn Abbas radiyallahu anhu’n naklettiği kudsî bir hadiste bu durum şöyle tasvir edilmiştir.: “Muhakkak ALLAH, İYİLİKLERİ ve kötülükleri yazmış ve sonra bunları açıklamıştır. Kim İYİ BİR İŞ yapmaya niyet eder de yapmazsa ALLAH kendi katında ona bir tam İYİLik (sevâbı) yazar. Eğer kişi iyi bir iş yapmaya niyet eder ve onu yaparsa on kattan yedi yüz kata kadar hatta bundan daha fazla İYİLik (sevâbı) yazar. Eğer kul bir kötülük yapmaya niyet eder de yapmazsa ALLAH kendi katında ona bir tam İYİLik (sevâbı) yazar. Ancak kul bir kötülük yapmaya niyet eder ve onu yaparsa ALLAH ona bir kötülük (günahı) yazar.” buyurmuştur.
(Buhârî, Rikâk, 31, 7, 187.)


Resim RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem =>İYİLiğin Kaynağının->SIDk, Neticesinin de ->CeNNet OLduğunu, şöyle ifâde buyurur.:

Resim---RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: “Doğruluk iyiliğe, iyilik de cennete götürür. İnsan doğru söyleye söyleye [color=#0000BF]ALLAH Katı’nda “SIDDÎK” olarak yazılır. Yalan söylemek kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. İnsan yalan söyleye söyleye ALLAH Katı’nda “KEZZÂB” olarak yazılır.”
buyurmuştur.
(Buhârî, Edeb, 69; Müslim, Birr, 103.)


Resim İHSÂN ANLAyışı, RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem’in HAYATı’nın her safhasında kavramsallaşma sürecini devam ettirmekle birlikte en güzel ve en Kâmil İfâdesini Cibrîl Hadisi’nde bulmakta ve sürecini tamamlamaktadır.:

Cibrîl Hadisi; Cebrâil aleyhisselâm’ın RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem’e bir İnsÂN sûretinde gelerek İsLâm, İmÂN, İHSÂN ve Kıyametin Zamanı gibi konularda sorular sorması, RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem’in de bu sorulara cevâblar vermesi olayından bahseden rivâyettir..


Resim--- Ömer b. el-Hattab radiyallahu anhu.: “Bir gün RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem’in yanında oturuyordum. Derken elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah bir adam yanımıza çıkageldi. Üzerinde, yolculuğa delalet eder hiçbir belirti yoktu. Üstelik içimizden kimse onu tanımıyordu da. Gelip RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem’in önüne oturup, dizlerini dizlerine dayadı. Ellerini bacaklarının üstüne hürmetle koyduktan sonra sormaya başladı.: “Ey Muhammed! Bana İslâm hakkında bilgi ver?.”
RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem açıkladı.: “İslâm, ALLAH’tan başka İLÂH olmadığına, MuhaMMed’in O’nun KuLu ve ELçisi OLduğuna ->Şehâdet etmen, Namaz kılman, Zekât vermen, Ramazan orucu tutman, Gücün yettiği takdirde Beytullah’a haccetmendir.”
Yabancı.: “Doğru söyledin.” diye tasdik etti.
Biz hem sorup hem de söyleneni tasdik etmesine hayret ettik.
Sonra tekrar sordu.: “Bana İmÂN hakkında bilgi ver?”
RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem açıkladı.: “ALLAH’a, Meleklerine, Kitablarına, Peygamberlerine ve Âhiret Gününe İNANmandır. Kadere, yâni Hayır ve Şerrin ALLAH’tan OLduğuna da İNANmandır.”
Yabancı yine.: “Doğru söyledin.” diye tasdik etti.
Sonra tekrar sordu.: “Bana İHSÂN hakkında bilgi ver?”
RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem açıkladı.: “İHSÂN ->ALLAH’ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi O’na ibâdet etmendir. Sen O’nu görmesen de O seni görüyor.”
Adam tekrar sordu.: “Bana kıyamet(in ne zaman kopacağı) hakkında bilgi ver?”
RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem bu sefer.: “Kıyamet hakkında kendisinden sorulan, sorandan daha fazla bir şey bilmiyor!” karşılığını verdi.
Yabancı.: “Öyleyse kıyametin alâmetlerinden haber ver!” dedi.
RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem şu açıklamayı yaptı.: “Köle kadınların efendilerini doğurmaları, yalın ayak, üstü çıplak, fâkir (Müslim’in rivâyetinde fâkir kelimesi yoktur.) davar çobanlarının yüksek binâlar yapmada yarıştıklarını görmendir!.”
Bu söz üzerine yabancı çıktı gitti. Ben epeyce bir müddet kaldım. RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.: “Ey Ömer, sual soran bu zâtın kim olduğunu biliyor musun?” dedi.
Ben.: “ALLAH ve RESÛLÜ daha iyi bilir.” deyince,
Şu açıklamayı yaptı.: “Bu, Cebrâil aleyhi selamdı. Size Dininiz’i öğretmeye geldi.”
buyurdu.
(Buhârî, Îmân, 37; Müslim, Îmân, 1,8; Nesaî, Îmân, 6, 8, 101; Ebu Dâvûd, Sünnet, 17; Tirmizî, Îmân, 4.)


Resim
ResimResim

Resim

ALLAHumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebîyyike ve
RasûLike ve
Nebîyyi'L- ÜMMiyi ve alâ âlihi, EHL-i BeYtihi ve's- Sahbihi ve ÜMMetihi...


aleyhumu's- SEMm..


الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Resim---“El hamdu lillâhi RABBi’l- ÂLEMîn (âlemîne).: Hamd, âlemlerin RABBi olan ALLAH'adır.” (Fâtiha ½)


...M.M.M. MuhaBBetLerimLe...

ResimResimResim
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 12506
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00

Re: ESMAu'L- HÜSNÂ'nın KUR'ÂN-ı KERİM AÇILIMI

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

160- El FERDu celle celâluhu.:

Resim

EL FERDu .: ZÂTI’nda, SıfatLarı’nda, İsimLeri’nda ve EşYâsında/ŞEYyLerinde =>TEKk, BİR, BENZERSİZ, YALNIZ, yEKTÂ, YeGÂNe OLan ALLAHu zü’L-CeLÂL..


Ferede.: Tek ve yalnız olmak.
Ferd.: Tek, yalnız, yegâne, şahıs.
Ferid.: Tek, eşi olmayan.
Ferden.: Eşsiz.


Arapça bir kelime olan ferd (çoğulu efrâd) sözlükte “tek, yegâne, eşi olmayan” anlamına gelir.
Buna göre, Ferd ismine, “ZÂTI’nda ve Sıfatlarında şerikten, eşi ve benzeri olmaktan münezzeh olan YEGÂNE ZÂT” şeklinde mânâ verilebilir..

Ferdânîyyet’in Türkçe Anlamı.: BİRLik ve TEKLik, BİRLik, BENZERSİZLik, YALNIZLık, FERDLik, yEKTÂLık..

Esmâ-i Hüsnânın muhtevâsıyla ilgili olarak yapılan en önemli tasnif bunların ZÂT’a; Sübûtî, Selbî ve Haberî olanlarıyla birlikte Sıfatlara ve bir de İlâhî Fiillere taksim edilmesidir. Zât-ı İlâhîyye'ye delâlet eden kavramların başında ALLAH celle celâlihu İsmi gelir. Bundan başka =>Mevcûd, Şey, Zât, Vâhid, Ahad, Ferd celle celâlihu gibi İsimler de bu grupta mütalâa edilmiştir..

Ferdu celle celâlihu.: Yartmakta OLduğu mahlukâtı olmaksızın ULuHîYyetinde=>TEKk, BİR, BENZERSİZ, YALNIZ, yEKTÂ, YeGÂNe OLan ALLAHu zü’L- CeLÂL..

FeRDu celle celâlihu.: ZÂTı'yLa =>
ALLAHu zü’L- CeLÂL’in FERDÂNÎYyeti =>"VüCÛD, Kıdem, Bekâ, Vahdânîyyet, Muhalefetün li’l-Havâdis ve Kıyam bî-Nefsihi” gibi ZATî Sıfatları ve =>“Hayat, İlim, İrade, Kudret, Semi’, Kelâm, Basar” gibi SUBUTî Sıfatları iLe =>TEKk, BİR, BENZERSİZ, YALNIZ, yEKTÂ, YeGÂNe OLan El FeRDu celle celâlihu’dur..

Ferd celle celâlihu İsmi, İmâm ALi kerremallahu vechehu’nin İsm-i Azam olarak kabul ettiği Cenâb-ı ALLAHu TeALÂ'nın İsimlerinden birisidir.. İmâm ALi kerremallahu vechehu’nin İsm-i Azam' olarak kabul ettiği Cenâb-ı ALLAHu TeALÂ'nın İsimleri.: El Ferdu, El Hayyu, El Kayyûmu, El Hâkemu, El Adlu, El Kuddûsu celle celâlihu..
İmam-ı Âzamın kaddesallahu sırrahu’nun İsm-i Azam olarak kabul ettiği Cenâb-ı ALLAHu TeALÂ'nın İsimleri.: El Hâkemu, El Adlu celle celâlihu iki İsmidir.
Gavs-ı Âzam Abdulkadîr GeyLâni kaddesallahu sırrahu’nun İsm-i Azam olarak kabul ettiği Cenâb-ı ALLAHu TeALÂ'nın İsmi.: Yâ HAYy celle celâlihudur.
İmam-ı Rabbânî kaddesallahu sırrahu’nun İsm-i Azam olarak kabul ettiği Cenâb-ı ALLAHu TeALÂ'nın İsmi.: El Kayyûm celle celâlihudur..

Vâhid celle celâlihu, Ahad celle celâlihu İsimleri de =>ALLAHu zü’L- CeLÂL’in BİRLİĞİni ifâde ederler. Fakat Ferd celle celâlihu İsmi, Vâhid celle celâlihu ve Ahad celle celâlihu İsimlerinden daha kapsamlıdır..
Ahad celle celâlihu İsmi =>ALLAHu zü’L- CeLÂL’in ZÂTI’nın Kudretinde, İnsÂN AKLınca Bilinemezliğinin-Görülemezliğinin BİRLiğini beliritir. Bâtın Mânâ Âlemi’nin KUDRETuLLAH’ta CEMÂLuLLAH CENNeti TeceLLîsi gibidir.
Vâhid celle celâlihu İsmi =>ALLAHu zü’L- CeLÂL’in SıfatLarı’nın, İsimLerinin ve Eşyâsının Azametindetinde İnsÂN AKLınca Eşi ve Benzeri olmadığında BİRLiğini beliritir. Zâhir Mânâ Âlemi’nin AZAMETuLLAH’ta CELÂLuLLAH’ta KULLUk KEMÂLi CEHENNEMinde CENNeti BİLiş-BULuş-OLuş ve YAŞAyış TeceLlîsi gibidir.

Ferd celle celâlihu İsmi ise =>ALLAHu zü’L- CeLÂL’in => ZÂTI’nda, SıfatLarı’nda, İsimLeri’nda ve EşYâsında/ŞEYyLerinde =>TEKk, BİR, BENZERSİZ, YALNIZ, yEKTÂ, YeGÂNe OLduğunu BİLdirir ve =>Ahad celle celâlihu ve Vâhid celle celâlihu İsimLerinin mânâLarını da Kapsar!.

Ferd ALLAH celle celâlihu;
Ferd’dir. Tek, Biricik, İzzet ve Azamette Eşsiz, Üstünlük ve Yücelikte Misilsizdir. Şan, Şeref Ve Ulviyette Benzersiz, Bütün Kemal Sıfatlarda TEKktir. İstikLÂL ve Ferdîyyet Sâhibidir. Varlığında ve Tecellîlerinde BİRLik esastır.
ALLAHu zü’L- CeLÂL =>Ferd celle celâlihu İsmiyle Ferdânîyyet ve Ferdîyyet Sâhibidir. KÂİNÂTta KÜLLî ŞEYy/Her ŞEYy =>BİR BİRİyLe BAĞLıdır. Bir ŞEYy’i, YARATANın Her ŞEYy’i YARATANdan başkası OLamaz.

الفرد EL FERD ALLAH celle celâlihu..

TÜMM EsmâLar CEM’i OLan İnsÂN AKLı için =>ALLAHu zü’L- CeLÂL’in;

EL VÂHiD=>EVVeLden=>ZÂHiRe BİR-TEKLik Subutî/ZÂTI’na Mahsus Sıfatı.=>VÂHDÂNîYyeti..

EL AHAD=>BÂTıNdan=>ZÂHiRe TEK-BİRLik Subutî/ZÂTI’na Mahsus Sıfatı.=>AHADîYyeti..

EL FERD=>EL VÂHiD ve EL AHAD Subutî/ZÂTI’na Mahsus SıfatLarını tazammun eden/ihtiva eden-içine alân-kapsayan ALLAHu zü’L- CeLÂL’in ŞEYyLikten-NİCELikten-NİTELikten Münezzeh, Hem Zâtında Hem de Sıfatlarında Eşi ve Benzeri OLmayan =>TEK-BİR-KaDîM-EZeLî-EBEDî-BÂKî Subutî/ZÂTI’na Mahsus Sıfatı =>FeRDâNîyyeti..

Resim

EL FERD ALLAH celle celâlihu Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in Hadis-i Şerifinde de geçmektedir.. (Beyhakî, Şuabûl- İmân I, 161)

EL VÂHiD ve EL AHAD İsimleri =>ALLAHu zü’L- CeLÂL’in BİR-TEKLiğini ifâde ederler.
EL FERD İsmi =>ALLAHu zü’L- CeLÂL’in SıfatLarının Eşsiz, Benzersiz, BİR-TEK OLuşu El VÂHİD İLe =>ALLAHu zü’L- CeLÂL’in Eşsiz, Benzersiz, TEK-BİR OLuşu ZÂTının El AHAD İsimlerini CEM’ eden/KAPsayan=>ALLAHu zü’L- CeLÂL’in ZÂTI’nda ve SIFATLARI’nda Şerikten, Eşi ve Benzeri OLmaktan Münezzeh OLAN YEGÂNE ZÂT OLuş =>Ferdânîyyet/FERDîYyet Yalnızlığı, Tekliği, Ferdliği ve Yektâlığıdır..

İNSÂN AKLı, Somut-Soyut her hususda İçide YAŞAmakta OLduğu Mahlukat ÂLEMİ KÂİNÂtı DEVRÂNını->SEYRÂNda Seyreder ve Düşünürse=>SONsuzu->SıfırLar ve SIRR-ı SIRfta EL FERD ALLAH celle celâlihu TECELlîsi'nde CEVLÂNda dehsşet ve HAYRÂNda DONar KALır!.

Maddî-Manevî her şey, doğrudan doğruya Zât-ı Ferd-i zü’L- CELÂL’in SUBHÂNî San'atı olduğunu isbat ediyor..
Mahlukat Âleminde, Ferd İsminin sonsuz delilleri, cilveleri mevcuddur.
KÂİNÂT sonsuz denecek kadar çok yıldızlardan, sistemlerden meydana gelmekle birlikte, tümü BİR-TEK ŞEYy’dir. Bu BİR-TEK ŞEYy’in adına “KÂİNÂT” diyoruz ve bunda El Ferd celle celâlihu İsminin bir Tecellî Cilvesini görüyoruz..
KÂİNÂTın bütün neticelerinde, semerelerinde/meyvelerinde de FERDîYyeti görmek mümkündür..

AKL-ı Silm Sâhibleri için;
BEDENde vazife gören bütün hücreler ve RÛHta cevelân eden bütün latîfeler, duygular bir vahdet teşkil etmekte ve BİR-TEK-FERD olarak ortaya çıkmaktadır.. Böylece BİZ, KİMLik ve KİŞİLiğiyle tek bir varlık olan bir İnsÂN’ın AKLıyla =>El Ferd celle celâlihu İsminin Tecellî CilveLerini SeBBEHa Cümbüşü'nde SEYRedeBİLiyoruz..
Kezâ =>Galâksiler ve Güneş Sistemi bütün gezegenleriyle bir VAHDEt teşkil etmişler ve BİR-TEK SİSTEMi OLarak ortaya çıkmışlardır..
Her Ağaç =>TEK-BiR Kök, bütün dal, yaprak, çiçek ve meyveleriyle bir VAHDEt teşkil ederler ve bir ağaç olarak boy gösterirler.. Nice Nice Misâller çoğaltılabilir..

Kısacası, kendisine müstakil bir NİCELik-Nitelik-KİMLik-KİŞİLik-Şahsîyyet verilen KüLLî ŞEYy/Her ŞEYy =>El Ferd celle celâlihu İsmi'nin bir cilvesini taşır ve kendisinin “BİR TEK ŞEYy” olduğunu, o’na ait sıfatların yahut onun hizmetine verilen varlıkların başka zâtlara isnad edilemeyeceğini haykırırlar ve ALLAHu zü’L- CeLÂL’in FERDîYyetini sonsuz dillerle ilân ederler..

İsm-i Azam'ın 6 NÛRU’ndan BİR NÛRu olan El Ferd celle celâlihu İsmi Tahkîk/Hakiki TEVHİDi gösterir..

Ferdîyyet TeCELLîsi öyle bir NAHNU NÛR-u MuhaMMed MÜHRüdür ki;
=>Her ÂNdaki KÛN=>fyeKÛN KÂİNÂTı’ın Bölünmez/Bölünemez bir TÜMMLük-TAMMLık BÜTÜNLügünü,
=>İlâhi Tasarrufu SÂhibLiğini =>AKL-ı SİLM SÂhibLerine=>HeR YeR, HeR ÂN, HeR HâL ve HeR NEFEste SEYRÂN SUNar durur!.

MuhaMMedî Mü’minLer=>İÇinde YAŞAmakta OLduğumuz DEVRÂN ÂLEMinde =>ALLAHu zü’L- CeLÂL’in İnsÂN AKLının ALğılayaBİLdiği =>VAHDEt-i MEVCÛDat NEŞEsi'nin de YARATANı’nın =>VAHDEt-i VÜCÛD Sâhibi=>VÂCiBü’L-VÜCÛD ALLAH celle celâlihu OLduğu CEVLÂNıHER ÂN ÂLEMinde HAYyRetLe YAŞAR Hamd Olsun RABBımız TeÂLÂ’mıza!.

El Ferd celle celâlihu =>KÜLLî ŞEYy’in/HeRKEsin NAHNU BİZLiğini =>FERDÂNîYyet BİRLiğnde Et TAMM ALLAH celle celâlihu İsmiyle CEM’ eden ESMÂULLAHtır..
El Ferd celle celâlihu =>ALLAHu zü’L- CeLÂL’in =>KÜLLî ŞEYy’in/HeRKEs'in ÖZÜne ve YÜZÜne Hiçbir Şeye ve Kimseye BENZEMEZLik TEKLiğini NAKŞeden Sıfat-İSİMidir.. ve Her NAKıŞ=>ELbette NAKKÂŞI’nındır!.

Bu AŞKuLLAH ÂLEMİ’nde =>ANcak MuhaMMedî GARiBLer =>FERDÂNÎYyet Makamı Sâhibidirler.. MevCÛDiYyet GÖLgeLerini yitidikLeri için İÇin BİLye gibi TÜM DOĞRuLarı TAHkîK TEVHiD TEGEt NOKTAsı OLup Şu Koskoca DÜNyâda Kendilerine benzeyen kişi kalmamıştır…

Resim

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.: " ............... عن أبي هريرة ؛ قال : قال رسول الله صلى الله عليه وسلم:
بدأ الإسلام غريبا وسيعود كما بدأ غريبا. فطوبى للغرباء "
İsLâm garib olarak başladı ve yine başladığı gibi garibliğe dönecektir.: Fe tûBâ li’l- GureBâ.: Ne mutlu o gariblere!. buyurdu.
(Ebu Hureyre radiyallahu anhu’dan; Müslim, 1. Cilt 145. No ; İbni Mâce. 10.3987.No)


Resim

YÂ HAYyu’L- HUuu!. ALLAH celle celâlihu!.


Resim

Resim

ALLAHumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebîyyike ve
RasûLike ve
Nebîyyi'L- ÜMMiyi ve alâ âlihi, EHL-i BeYtihi ve's- Sahbihi ve ÜMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-SeLâMet
İZZet-i İhsÂNınLa LûTFet-CEM’ et CUMÂmıza İnşâe ALLAH!..



M.M.M. MuhaBBetLerimLe...

Resim KUL İHVÂNİm..
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 12506
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00

Re: ESMAu'L- HÜSNÂ'nın KUR'ÂN-ı KERİM AÇILIMI

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

161- El EKBER celle celâluhu.:

Resim

EL EKBER .: ZÂTI’nda, SıfatLarı’nda, İsimLeri’nde ve EşYâsında/ŞEYyLerinde => EN BÜYÜK OLan ALLAHu zü’L-CeLÂL..


اكبر .: EKBER.: Daha büyük, en büyük..
التكبير .: TEKBÎR..
الله أكبر .: ALLAHu EKBER.: ALLAH en büyüktür..
تكبير .: ALLAHu EKBER demek..
حج أكبر .: Haccı EKBER..
الحج الأكبر، حجة الوداع .: Hacc-ı EKBER, Vedâ Haccı..
اِمَامُ أَكْبَرُ .: İmâm -ı EKBER..

KEBİR.: Büyük, âli, yüce..
EKBER.: Daha büyük, en büyük..


Resim

اتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَأَقِمِ الصَّلَاةَ إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ
Resim---“Utlu mâ ûhıye ileyke mine’l- kitâbi ve ekımı’s- salât (salâte), inne’s- salâte tenhâ anil fahşâi ve’l- munker (munkeri), ve le ZİKRULLÂHİ EKBER (ekberu), vALLAHu ya’lemu mâ tasneûn (tasneûne).:: Kitaptan sana vahyedilen şeyi oku ve salâtı ikâme et (namazı kıl). Muhakkak ki salât (namaz), fuhuştan ve münkerden nehyeder (men eder). Ve ALLAH'ı zikretmek mutlaka en büyüktür. Ve ALLAH, yaptığınız şeyleri bilir.// Sana vahyedilen kitaptan bölüm bölüm oku, ilgili âyetlerini uygula. Namazı adâbına riâyet ederek aksatmadan âşikâre kıl. Namaz, meşru olmayan şehevî fiilerden, gayri meşru ilişkilerden, zinâdan, haddi aşmaktan, cimrilikten, ahlâksızlıktan ve şeriatın suç saydığı, haram kıldığı, kamu vicdanının tasvib etmediği, mü’minlerin icrâsında hayır görmediği şeylerden, bunların savunuculuğunu, sözcülüğünü yapmaktan insanı alıkoyar. ALLAH’ı zikir, namaz, ALLAH’ın övünç kaynağı kelâmını okumak, ALLAH’ın Dinini tebliğ elbette en büyük ibâdettir. ALLAH’ın Kullarına lütfuyla ilgisi ise en büyük mazhariyettir. ALLAH hile ile kurduğunuz düzenleri, tuzakları ve ilişkileri biliyor.”(Ankebût 29/45)

Sözlükte.: “Yüceltmek, büyük olduğunu kabul etmek” anlamındaki “TEKBÎR” dinî terim olarak “ALLAH’ın Zâtı, Sıfatları ve Fiilleri itibariyle her şeyden yüce ve üstün olduğu” mânasına gelen “ALLAHu EKBER” cümlesini yahut bunu söylemeyi ifâde eder. TEKBÎR başta namaz olmak üzere birçok ibâdetin rüknü veya tamamlayıcı öğesidir. ALLAH’ın Adını yüceltme emri peygamberliğin ilk günlerinde nâzil olan.:


يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ
Resim---“Yâ eyyuhel muddessir(muddessiru).:: Ey (esvabına) bürünmüş olan! Veya (Ey disarını giymiş olan!)// Ey peygamberlik hil’ati giyen inzivaya çekilen Muhammed!” (Müddessir 74/1)

قُمْ فَأَنذِرْ
Resim---“Kum fe enzir.:: Kalk, artık inzar et (uyar).// Kalk, meydanlara çık, İslamı öğret, insanların ihtiyaçlarıyla sorumluluklarıyla ilgilen, Müslümanları denetle, artık insanları ve cinleri uyar.”(Müddessir 74/2)

وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ
Resim---“Ve RABBeke fe KEBBİR.:: Ve (O) senin RABBin, öyleyse (O'nu) TEKBÎR ET (yücelt).// Yalnız RABBini yücelt, O’nun büyüklüğünden bahset.”(Müddessir 74/3)

Tevhid İnancının bir parçası olarak diğer birçok âyette de geçer.:


شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِيَ أُنزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِّنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ فَمَن شَهِدَ مِنكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ وَمَن كَانَ مَرِيضًا أَوْ عَلَى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِّنْ أَيَّامٍ أُخَرَ يُرِيدُ اللّهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلاَ يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ وَلِتُكْمِلُواْ الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُواْ اللّهَ عَلَى مَا هَدَاكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Resim---“Şehru ramadânellezî unzile fîhi’l- Kur'ÂNu huden li’n- nâsi ve beyyinâtin mine’l- hudâ ve’l- furkân (furkâni), fe men şehide minkumuş şehra fe’l- yesumh (yesumhu), ve men kâne marîdan ev alâ seferin fe iddetun min eyyâmin uhar (uhara) yurîdullâhu bikumu’l- yusra ve lâ yurîdu bikumu’l- usra, ve li tukmilû’l- iddete ve li tuKEBBİRÛLLÂHe alâ mâ hedâkum ve leallekum teşkurûn (teşkurûne).:: Ramazan Ayı ki, insanlar için hidâyete erdirici (hidâyete erme, ALLAH'a ulaşma vesilesi) ve beyyineler (açık deliller ve isbat vasıtaları) ve Furkân (hakkı bâtıldan ayırıcı) olarak Kur'ÂN, Hüdâ tarafından onda (o ayın içinde) indirildi. Artık içinizden kim bu Aya (yetişir de Ramazan Ayını görüp) şâhid olursa o zaman onu, oruç tutarak geçirsin. Ve kim, hasta veya yolculukta olursa, o takdirde (tutamadığı günlerin sayısı) diğer günlerde (oruç tutarak) tamamlanır. ALLAH sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez. (Size bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi hidâyet erdirdiği şeye karşılık (sizin de) ALLAHTEKBÎR ETmeniz (yüceltmeniz) içindir. Umulur ki böylece siz (bütün bu kolaylıklara) şükredersiniz.”(Bakara 2/185)

وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي لَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَم يَكُن لَّهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُن لَّهُ وَلِيٌّ مِّنَ الذُّلَّ وَكَبِّرْهُ تَكْبِيرًا
Resim---“Ve kuli’l- hamdu lillâhillezî lem yettehız veleden ve lem yekun lehu şerîkun fî’l- mulki ve lem yekun lehu veliyyun mine’z- zulli ve KEBBİRhu TEKBÎRâ(tekbîren).:: Ve de ki.: “Hamd, çocuk edinmeyen ALLAH'a mahsustur ve O'nun mülkte ortağı olmamıştır (yoktur). Ve (O, zillete düşmez) O'nun, Kendisini zilletten (kurtaracak) bir dosta (ihtiyacı) yoktur.” O'nu TEKBÎR ile (üstün kılarak) yücelt (büyüklüğünü ifâde et).”(İsrâ 17/111)

لَن يَنَالَ اللَّهَ لُحُومُهَا وَلَا دِمَاؤُهَا وَلَكِن يَنَالُهُ التَّقْوَى مِنكُمْ كَذَلِكَ سَخَّرَهَا لَكُمْ لِتُكَبِّرُوا اللَّهَ عَلَى مَا هَدَاكُمْ وَبَشِّرِ الْمُحْسِنِينَ
Resim---“Len yenâlellâhe luhûmuhâ ve lâ dimâuhâ ve lâkin yenâluhut takvâ minkum, kezâlike sahharahâ lekum li tuKEBBİRÛLLÂHe alâ mâ hedâkum, ve beşşiri’l- muhsinîn (muhsinîne).:: Onun (kurbanların), etleri ve kanları asla ALLAH'a ulaşmaz. Fakat sizden O'na, takvâ (ALLAH'a teslim olma) ulaşır. İşte böylece size, onu musahhar kıldı. Sizi hidâyete erdirdiği şey üzerine (hidâyete erdirmesi sebebiyle)ALLAHTEKBÎR ETmeniz için. Ve muhsinleri müjdele!”(Hac 22/37)

İslâm Dînimizde;
Her gün beş vakit namazdan önce okunan Ezân ve farz Namazlara durulurken okunan Kâmet TEKBÎR lafızlarını içerir. Ayrıca namaza başlama ve bir rükünden diğerine geçiş TEKBÎRle olur. İlkine ->“İftitah Tekbiri”, diğerlerine ->“İntikal Tekbirleri” denir. Başlangıç TEKBÎRi iftitah/ açılış kelimesiyle nitelendiği gibi, kendisiyle namaz dışında yapılması helâl olan eylemler haram hale geldiği ve dış âlemle bağlantıyı kestiği için ->“Tahrîme/İhrâm Tekbiri” diye de anılır.
İkinci adlandırma için;
Resim---Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Namazın anahtarı ->temizlik, haram kılanı ->TEKBÎR, helâl kılanı ->selâmdır” buyurmuştur.
(Ebû Dâvûd, “Tahâret”, 31, “Salât”, 73; Tirmizî, “Tahâret”, 3, “Salât”, 63)

Namazlarda rükûya eğilirken ve secdelere eğilip kalkarken veya oturuştan sonra ayağa kalkarken.: “ALLAHu EKBER” denilmesi sünnettir.
Resim---Abdullah Bin Mesud radiyallahu anhu şöyle dediği nakledilmiştir: “Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in her kalkış ve eğilişlerinde, kıyam ve oturuşlarında TEKBÎR getirdiğini gördüm.” buyurmuştur.
(Buhârî, Ezân, 116; Tirmizî, Salât, 74; Nesâî, Tatbik, 34, 90, 94, Sehv, 70; Dârimî, Salât, 40)

TEKBÎR =>“Ellahu Ekber” değil “ALLAHu EKBER”dir.
Delil: =>“Hz.Osman radiyallahu anhu Kur'ÂN-ı Kerîm’i Kureyş Lehçesi ile yazdırdı.”(Tc. diyânet islam ansiklopedisi) Kureyş Lehçesinde “Ellahu ekber” yoktur..

ALLAHu EKBER =>ALLAHu zü’L- CeLÂL’in eşsiz ve en YüCe OLduğunu belirten bir zikirdir. ALLAH celle celâlihu kendisini zikreden kullarınısever. ALLAH celle celâlihu’ı zikretmenin yollarından biri ALLAHu EKBER Zikridir. Ezân okunurken ve kâmet bölümünde “ALLAHu EKBER” söylenir/kullanılır

ALLAHu EKBER => “ALLAH celle celâlihu en büyüktür, ALLAH celle celâlihu tek büyüktür.” demektir.
KuLLarı =>ALLAHu EKBER demek ileALLAHu zü’L- CeLÂL’in Yüceliğine ve Azametine övgüde bulunmuş olunur..

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’ e ilk vahiy geldiğinde Cebrâil aleyhisselâm =>ALLAHu zü’L- CeLÂL’i yüceltme, her türlü varlığın üzerinde tutma ve Allah’ı en yüce olan olarak kabul etmesi konusunda senâda bulunmak ile emr olunmuştur.:


اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ
Resim---“Ikra’bismi RABBikellezî halak (halaka).:: Yaratan RABBin’in İsmi ile oku!.”(Alak 96/1)

خَلَقَ الْإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ
Resim---“Halaka’l- insâne min alak (alakın).:: İnsanı bir alaktan (embriyodan) yarattı.”(Alak 96/2)

اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ
Resim---“Ikra’ ve RABBuke’l- Ekrem (ekremu).:: Oku ve senin RABBin, sonsuz Kerem Sâhibidir.”(Alak 96/3)

الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ
Resim---“Ellezî alleme bi’l- KALEM (kalemi).: : Ki O, KALEM ile öğretti.”(Alak 96/4)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’e bu âyetlerden sonra bir süreliğine âyet inmemiştir.
Bunun ardından yeryüzü ve gökyüzü arasında Cebrâil aleyhisselâm’ı gerçek sûretinde görüp büyüklüğü karşısında evine çekilip heyecan içerisinde Eşsiz Eşi Haticetü’l- Kübrâ aleyhasselâm Annemize.: “Beni örtünüz!.” diyerek üstünü örttürmüştür.
Bu yaşanılanların ardından ALLAH celle celâlihu;


إِنَّ رَبَّكَ يَعْلَمُ أَنَّكَ تَقُومُ أَدْنَى مِن ثُلُثَيِ اللَّيْلِ وَنِصْفَهُ وَثُلُثَهُ وَطَائِفَةٌ مِّنَ الَّذِينَ مَعَكَ وَاللَّهُ يُقَدِّرُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ عَلِمَ أَن لَّن تُحْصُوهُ فَتَابَ عَلَيْكُمْ فَاقْرَؤُوا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْآنِ عَلِمَ أَن سَيَكُونُ مِنكُم مَّرْضَى وَآخَرُونَ يَضْرِبُونَ فِي الْأَرْضِ يَبْتَغُونَ مِن فَضْلِ اللَّهِ وَآخَرُونَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَاقْرَؤُوا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُ وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَأَقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا وَمَا تُقَدِّمُوا لِأَنفُسِكُم مِّنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِندَ اللَّهِ هُوَ خَيْرًا وَأَعْظَمَ أَجْرًا وَاسْتَغْفِرُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
Resim---“İnne RABBeke ya'lemu enneke tekûmu ednâ min suluseyi’l- leyli ve nısfehu ve sulusehu ve tâifetun minellezîne meak (meake), vallâhu yukaddiru’l- leyle ve’n- nehâr (nehâre), alime en len tuhsûhu fe tâbe aleykum, fakreû mâ teyessere mine’l- Kur'ÂN(kur’ânî), alime en seyekûnu minkum merdâ ve âharûne yadribûne fî’l- ardı yebtegûne min fadlillâhi ve âharûne yukâtilûne fî sebîlillâhi fakreû mâ teyessere minhu ve ekîmu’s- salâte ve âtû’z- zekâte ve akridullâhe kardan hasenâ (hasenen), ve mâ tukaddimû li enfusikum min hayrin tecidûhu indallâhi huve hayren ve a'zame ecrâ (ecren), vestagfirûllâh (vestağfirûllâhe), İNNELLÂHe GAFÛRun RAHÎM(rahîmun).:: Muhakkak ki RABBin, senin ve seninle beraber olanlardan bir topluluğun, gecenin üçte ikisinden daha azında, (bazan) onun yarısında ve (bazan da) onun üçte birinde (Kur'ÂN okumak, zikir yapmak, kanitin olmak, teheccüd namazı kılmak için) kalktığını biliyor. Ve geceyi ve gündüzü ALLAH takdir eder, onu sizin asla hesaplayamayacağınızı (gecenin zaman dilimlerini doğru tâyin edemeyeceğinizi) bildi. Bu sebeble sizin tövbenizi kabul etti. O halde Kur'ÂN'dan size kolay geleni okuyun! Sizden bir kısmınızın hasta olacağını, diğerlerinin yeryüzünde, ALLAH'ın fazlından (rızık) isteyerek dolaşacaklarını ve diğer bir kısmının da ALLAH'ın YoLunda savaşacaklarını bildi. Artık O'ndan (Kur'ÂN'dan) size kolay geleni okuyun, namazı ikâme edin, zekâtı verin veALLAHiçin güzel bir şekilde borç verin! Ve nefsiniz için hayır olarak ne takdim ederseniz, onu ALLAH'ın indinde daha hayırlı ve daha büyük bir ecir olarak bulursunuz. Ve ALLAH'a istiğfar edin (tövbe edip ALLAH'tan mağfiret dileyin)! Muhakkak ki ALLAH; GAFÛR'dur, RAHÎM'dir.”(Müzzemmil 73/74)

Âyeti indirmiş Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’i örtüsünden kalkıp RABBini YÜCELTmesini istemiştir..
ALLAHu zü’L- CeLÂL =>Kullarından kendisini YÜCELtmelerini ister ve ALLAHu EKBER Zikri bunun içindir..


الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ
Resim---“Ellezî alleme bi’l- KALEM (kalemi).:: Ki O, KALEM ile öğretti.”(Alak 96/4)

KALEM =>AKıL..

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “ALLAH VARdı ve O’nunla birlikte başka hiçbir ŞEYy yoktu. ARŞ’ı da SU üzerindeydi” buyurmuştur." buyurmuştur.
(Buharî, Bedul-ahlâk,1)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “ALLAH, göklerle yeri yaratmadan elli bin sene önce, mahlûkatın KADERini (KALEM-le) yazdı. ARŞ’ı da SU üzerindeydi.”buyurmuştur.
(Müslim, Kader, 2/16)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’den AKıL Hadislerinin başlıca üç şekilde nakledildiğini görmekteyiz.:

1-) Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “ALLAH’ın ilk yarattığı şey, AKıLdır" buyurmuştur.
(Ebu'l-Hasen Ali b. Sultan Muhammed el-Karî, el-Mevzuatü'l-kübrâ, thk. Ebu Hacer Muhammed es-Said b. Besyunî Zağlul, Karaçi, ts., s. 82; İsmâil b. Muhammed el-Aclunî, Keşfü'l-hafâ.)

2-) Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: "ALLAH celle celâlihu, AKıLı yarattığı zaman ona.: “Öne dön!.” dedi, o da döndü. Sonra ona.: “Arkaya dön!.” dedi, o da döndü. Sonra.: “BEN kimim?” diye sordu. AKıL dedi ki.: “SEN AZÎZsin!.” Bunun üzerine ALLAH TeÂLÂ.: “İzzetim hakkı için, seni ancak izzetli varlıklar içinde yaşatacağım!.” buyurdu.

Başka bir rivâyette.: “İzzetim ve Celâlim hakkı için senden daha şerefli bir şey yaratmadım. Seninle ALır, seninle VERirim" buyurdu.
(Bekr Abdullah b. Muhammed b. Ebi'd-Dünyâ, Kitâbü'l-akl ve faâlih, thk. hammed b. Ali el-Hâkim et-Tirmizî, Nevâdiru'l-usul fi ma'rifeti ehâdîsi'r-rasûl, thk. Mustafa Abdülkadir Ata, Beyrut, 1992, II, 60; et-Taberanî, el-Mu'cemu'l-kebîr, thk. Ebu Bekr Ahmed b. el-Hüseyn el-Beyhakî, Şuabü'l-İman.)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “ALLAH'ın ilk yarattıgı şey, AKıLdır. Ona (yarattıgı zaman).: “Öne dön!.” dedi, o da döndü. Sonra.: “Arkaya dön!.” dedi, o da döndü. Sonra ALLAH celle celâlihu.:”'İzzetim ve Celâlim hakkı için, kendime senden daha kıymetli bir şey yaratmadım. Seninle alır, seninle veririm. Seninle mükafatlandırır, seninle cezalandırırım!”buyurdu.
(Ebu Nuaym Ahmed b. Abdiilah el-ISFEHANÎ, Hilyetü'l-evliya ve tabakatü'l-asfiya, Kahire, 1932, VII, 318; Ebu Şüd Şirılye b. Şehrdar ed-DEYLEMÎ, el-Firdevs bi me'suri'l-hitab, thk. es-Said b. Besyılni Zağlıll, Beyrut, 1986, I, 13; Ebıl Hamid Muhammed b. Muhammed el-GAZZALî, lhyauulümi'd-din, Beyrut, 1986, I, 99; Ebu'l-Fadail ei-Hasen b. Muhammed es-SAĞANÎ, Mevzüatü's-Sağani, thk. Necm Abdurrahman Halef, Beyrut, 1985, s. 35; el ACLUNÎ, Keif, I, 309; ayr. bk. Muhammed Abdülmüteal el-Cebrî, el-Müftehir mine'l-hadis, Kahire, 1987, s. 45 -47.)

İbn Mes'ud radiyallahu anhu'dan gelen diger bir rivâyette ise;
Resim---ALLAH celle celâlihu.: "ALLAH’ın ilk yarattıgı şey AKıLdır. Ona.: “ÖNe dön!.” dedi, döndü . “Arkaya dön!.” dedi, döndü. Bunun üzerine ALLAH celle celâlihu.: “Kendime senden daha sevimli bir şey yaratmadım. Seni ancak mahlukatın bana en sevimiisi içinde terkib edeceğim/bulunduracağım.”buyurdu.
(Merfu olan bu rivâyet Rezin b. Muaviye tarafından nakledilmiştir.4 4 Muhammed b. Muhammed el Mağribî, Cem'u'l-fevaid min Camii'l-usul ve Mecmai'z-zevaid, Lahor, ts., II, 429; ayrıca bk. Ebu's-Seadar el-Mübarek b. Muhammed Ibnü'l-Esir el-Cezerî, Camiu'l-usul fi ehadisi'r-rasûl)

Resim---Aclûnî, Câbir radiyallahu anhu'dan şöyle bir hadis nakletmektedir.: "Babam anam sana fedâ olsun yâ Resûlullah, ALLAH'ın eşyadan önce yarattığı ilk şeyin ne olduğunu bana haber ver" dedim. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Ey Câbir! ALLAH TeÂLÂ, eşyayı yaratmadan evvel Kendi NÛRu’ndan senin Nebîyin NÛRu’nu yarattı. Bu NÛR, ALLAHın dilediği şekilde onun Kudretiyle deverÂN ediyordu. Bu vakitte, Levh, KALEM, Cennet, Cehennem, Mülk, Semâ, Yer, Güneş, Ay, Cin ve İnsÂN ortalarda yoktu. Ne zaman ki ALLAH, mahlûkatı yaratmayı diledi; bu NÛR’u dört parçaya böldü. Birinci bölümden KALEMi, ikincisinden LEVH'i, üçüncüsünden de ARŞ'ı yarattı. Sonra da dördüncü bölümü tekrar dört parçaya ayırdı. Bunun ilk parçasından HAMELEtü’l- ARŞ'ı, ikincisinden KÜRSî'yi, üçüncüsünden de kalan MELEKLeri yarattı. Sonra da dördüncü parçayı tekrar dört kısma ayırdı. Bunların ilkinden GÖKLeri, ikincisinden YERLeri; üçüncüsünden de CeNNet'i ve CeheNNeM'i yarattı. Dördüncü kısmı tekrar dörde böldü. Birinci bölümle Mü’minlerin Gözlerinin NÛRu’nu, ikincisiyle Mârifetullah (ALLAH BİLgisi) olan KALBLerin NÛRu’nu, üçüncüsüyle de KeLiMe-i TeVHiDi yarattı!" buyurmuştur.
(Aclûnî'nin naklettiği bu hadisi Abdurrezzâk, İbn Câbir'den rivâyet etmiştir. Aclûnî, Mevahib'de de hadisin aynı şekilde rivâyet edildiğini kaydetmektedir. (el-Aclûnî, Keşfu’l- Hafâ)

TEKBÎR =>Hayatımızın ve İbâdetlerimizin/Namazımızın Mihveridir.:

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.:”İftitah Tekbirine yetişmek şartıyla kırk gün cemaate gelen kişiye ALLAH’ın biri cehennemden, ikincisi münâfıklıktan kurtuluş olmak üzere iki berat vereceğini.”bildirmiştir. .
(Tirmizî, Salât, 64)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Ve Namazın ÖZÜ’nün İftitah Tekbiri OLduğunu” buyurmuştur.
(Aclûnî'nin naklettiği bu hadisi Abdurrezzâk, İbn Câbir'den rivâyet etmiştir. Aclûnî, Mevahib'de de hadisin aynı şekilde rivâyet edildiğini kaydetmektedir. (Heysemî, II, 273)

TEKBÎR =>Bir Müslümanın hayatında yaygın biçimde yer tutması gereken faziletli bir ZİKİRdir. Yukarıda verdiğimiz açıklamalar dışında;
-> Kurban amaçlı olsun veya olmasın hayvan keserken.. (Buhârî, Eđâhi, 14),
-> Avlanma esnasında ava ateş ederken yahut avcı hayvanı ava salarken besmeleden sonra..
-> Gece Namazı için uyanan kişinin namaza TEKBÎR, Hamd, Tesbih, Tehlîl, İstiğfâr ve DUÂ ile başlaması..
-> Savaşta..
-> Bineğe binerken..
-> Hilâl ilk görüldüğünde..
-> Dağ ve tepe gibi yüksek bir yere çıkarken..
-> Sevindirici bir olayla karşılaşıldığında =>TEKBÎR getirilmesi müstehâb sayılmıştır..
(Dârimî, İstizân, 43; Buhârî, Cihâd, 132-133; Ebû Dâvûd, Cihâd, 158; bk. DİA, TEKBÎR md.)

Resim---Ali radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre .:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Ali kerremallahu vechehu ve Fâtıma aleyhasselâm’a.: “Yatağınıza girdiğiniz zaman -veya istirahate çekildiğiniz zaman- 33 defa ALLAHu EKBER, 33 defa SUBHÂNALLAH, 33 defa da ELHAMDULİLLÂH deyiniz!.” buyurmuştur.
(Buhârî, Farzu’l-humüs 6, Fezâilü ashâbi’n-nebî 9, Nefekât 6, 7, Daavât 11; Müslim, Zikr 80. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 100)

Resim---Diğer bir rivâyete göre “34 defa SUBHÂNALLAH deyiniz!” buyurmuştur.
(Buhârî, Ezân, 116; Tirmizî, Salât, 74; Nesâî, Tatbik, 34, 90, 94, Sehv, 70; Dârimî, Salât, 40)
buyurmuştur. (Buhârî, Daavât 11).

Resim---Başka bir rivâyete göre ise.: “34 defa ALLAHu EKBER deyiniz!.” buyurmuştur.
(Buhârî, Farzu’l-humüs 6, Fezâilü ashâbi’n-nebî 9; Müslim, Zikir 80)

Resim---Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre, bir adam Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’e: “Yâ Resûlullah! Sefere çıkmak istiyorum, bana öğüt ver!.” dedi.
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem ona.: ALLAH’a karşı saygılı ol ve her tepeye çıktığında “ALLAHu EKBER!.” de!”
buyurdu.

Adam gittikten sonra arkasından.: “ALLAH’ım, o’na uzakları yakın et ve bu seferi ona kolay kıl!.”
diye DUÂ etti.
(Tirmizî, Daavât 45; İbni Mâce, Cihâd 8.)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Gerçek şu ki, her insanın vücudunda 360 eklem (ve kemik) bulunmaktadır. Kim bu eklem sayısı kadar “ALLAHu EKBER, ELHAMDÜLİLLAH, LÂ İLÂHE İLLALLAH!.” der, ALLAH’dan bağışlanma diler, insanların yolu üzerinden taş, diken veya kemik gibi şeyleri kaldırır, iyiliği emreder veya kötülükten nehyeder ise, o günü kendisini cehennemden uzaklaştırmış olarak geçirir.” buyurmuştur.
(Âişe radıyallahu anhâ’dan; Müslim, Zekât 54.; Riyazu’s- Salihin, 124 Nolu Hadis.)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.: “İsrâ Gecesinde İbrâhim aleyhisselâm’a rastladım. Bana şunu söyledi.: “Yâ MuhaMMed! ÜMMetine benden selâm söyle ve onlara cennetin toprağının çok güzel, suyunun tatlı, arazisinin son derece geniş ve dümdüz, ağaçlarının da.: “SUBHÂNALLAHi ve’l-HAMDü LİLLÂHi veLâ İLâHe İLLâ ALLAHu VALLAHu EKBER!.”den ibâret olduğunu haber ver.”buyurmuştur.
(İbni Mes’ûd radıyallahu anh’dan; Tirmizî, Daavât 59; Riyazu’s- Sâlihin, 1443 Nolu Hadis)

Resim---Ebû Hüreyre radıyallahu anhu.: “Mekke’den Medine’ye hicret eden müslümanların fâkirleri Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek.:“Varlıklı müslümanlar cennetin yüksek derecelerini ve ebedî nimetleri alıp götürdüler!.” dediler.
O zaman Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem.: “Hayrola! Onlar ne yaptılar ki?.” diye sordu.
Fâkir Muhâcirler.: “Bizim kıldığımız namazı onlar da kılıyorlar. Tuttuğumuz oruçları onlar da tutuyorlar. Üstelik onlar sadaka veriyorlar, biz veremiyoruz. Köle âzâd ediyorlar, biz edemiyoruz!.” dediler.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara.: “Sizden önde gidenlere yetişebileceğiniz, sizden sonra gelenleri geçebileceğiniz, sizin yaptığınızı yapanlar dışında herkesten üstün olacağınız bir şeyi haber vereyim mi?” diye sordu.
“Evet, söyle yâ Resûlallah!.” dediler.
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu.: “Her farz namazın peşinden otuz üçer defa “SÜBHÂNALLAH, ALLAHu EKBER, ELHAMDÜLİLLAH!” dersiniz.”
Birkaç gün sonra fâkir Muhâcirler Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e tekrar gelerek.: “Zengin Kardeşlerimiz bizim yaptığımız tesbihleri duymuşlar. Aynını onlar da yapıyorlar!.” dediler.
Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.: “Ne yapalım! Artık bu ALLAH’ın bir Lutfudur; ALLAH Lutfunu dilediğine verir!.” buyurdu.
(Buhârî, Ezân 155; Daavât 18; Müslim, Mesâcid 142. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitir 24.)

Resim---Abudllah b. Ömer radiyallahu anhum.: “Nebî (aleyhisselâm) ile askerleri tepelere çıktıklarında: ALLAHu EKBER!” derler, düzlüklere indiklerinde de.: “SUBHÂNELLAH!” diye tesbih ederlerdi.” buyurmuştur.
(Ebû Dâvûd, Cihâd 72)

Resim---Câbir radiyallahu anhu.: “Biz yolculuklarımızda yukarı çıktığımızda TEKBÎR getirir.: “ALLAHu EKBER!” derdik, aşağı indiğimizde tesbihte bulunur.: “SUBHÂNELLAH!” derdik.” buyurmuştur.
(Buharî, Cihad, 132; Müsned, 3/333; Darimî, Adab, 43)

Resim---Ebû Musâ el-Eş’arî radiyallahu anhu.: “Biz bir yolculukta Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem ile birlikte idik. Tepelere çıktıkça.: “ALLAHu EKBER!. Lâ İâhe İLLALLAH!.” diye yüksek sesle TEKBÎR ve tehlil getirdik.
Bunun üzerine
Nebî aleyhisselâm.: “Ey Müslümanlar! Kendinizi zorlamayınız. Zira siz sağıra veya burada olmayan birine seslenmiyorsunuz. ALLAH daimâ sizinle beraberdir, işitir ve size sizden daha yakındır.” buyurdu.
(Buhârî, Cihâd 131; Müslim, Zikr 44)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Hilali gördüklerinde.: " ALLAHu EKBER!. ALLAHu EKBER!. ELHAMDÜLİLLAH, Lâ Havle veLâ Kuvvete İLLâ BİLLAH. ALLAHümme innî es'elüke min hayri hâza'ş- şehri ve eûzubike min şerri’l- kaderi ve min şerri yevmi’l- mahşeri!." diye DUÂ ederlerdi..
(Ubâde radiyallahu anhu’dan; Ramuz el e-hadis, 533. sayfa, 16. Hadis)

Resim---Namazlardan sonra yapılan tesbîhat ve DUÂlar, namaza dâhil olmasa da Makbul İbâdetler arasında yer aldığından müstehabdır. Tesbîhat konusunda müslümanlara özel tavsiyelerde bulunan Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem bizzat kendisi de, namazlardan sonra 3 kere ALLAH’a İstiğfâr eder ve şöyle buyururdu.:

اللَّهُمَّ أَنْتَ السَّلاَمُ وَمِنْكَ السَّلاَمُ تَبَارَكْتَ يا ذَا الْجَلاَلِ وَالإِكْرَامِ
ALLAHumme ente’s-SELÂMu ve minke’s-SELÂMu Tebârekte Yâ ze’L CELÂLi ve’L- İKRÂM.: ALLAH’ım, SELÂM SENsin; SELÂMet de ancak SENdendir. Mübâreksin. Ey CeLâL ve İkrâm Sâhibi!.”buyurmuştur.
(Müslim, Mesâcid, 135)

Namazlardan sonra otuz üçer kere “Sübhanallah”, “Elhamdülillah”, “ALLAHu EKBER” diyerek ALLAH’ı anmak da Sahih Hadislerle tavsiye edilmiştir.

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Kim, her namazdan sonra 33 defa “SÜBHÂNALLAH!”, otuz üç defa “ELHAMDÜLİLLAH!”, otuz üç defa da “ALLAHu EKBER!.” der, sonra da 100’e tamamlamak için.:

لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Lâ İlâhe İllallahu vahdehu lâ şerie lehu, lehu’l-mülkü ve lehu’l-hamdü ve hüve alâ küllî şey’in KADÎR.: ALLAH’tan başka İLÂH yoktur; yalnız ALLAH vardır. O tektir, ortağı yoktur. Mülk O’nundur, hamd O’na mahsustur. O’nun gücü her şeye yeter!.” derse, günahları deniz köpüğü kadar çok olsa bile affedilir.”
buyurmuştur.
(Müslim, Mesâcid, 146)

Resim---Bir başka hadiste de namazlardan sonra 33 kez bu tesbîhatı yapanın derecesine kimsenin ulaşamayacağı belirtilmiştir..buyurmuştur.
(Ebû Dâvûd, Vitir, 24)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Şeytan, namazda iken her birinize gelir.: “Şunu şunu hatırla!.” der ve namazdan çıkıncaya kadar devam eder. (Bu hatırlatmaların neticesi olarak) kişi bu tesbihatı terk bile eder.” buyurmuştur.
(Tirmizî, Daavât, 25)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’e.: “En ziyâde dinlenmeye (ve kabule) mazhar olan DUÂ hangisidir?" diye soruldu.
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: "Gecenin sonunda yapılan DUÂ ile Farz Namazların ardından yapılan DUÂlardır!"diye cevap verdi.
(Tirmizî, Daavât 80.)

Resim---İbni ömer radıyallahu anhu.:Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem ve askerleri (sefer sırasında) tepeleri tırmandıkça TEKBÎR getirirler, inişe geçince de tesbihte bulunurlardı. Namaz dahi buna göre vaz’edildi." buyurmuştur.
(Ebu Davûd, Cihad 78, (2595))

Resim---Ebû Mahzüre radiyallahu anhu.: Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, beni yanına oturtup ezânı bir bir öğretti.” İbrahim der ki.: “Bu bizim okuduğumuz ezân gibiydi. Ona.: “Bir de bana tekrar et!.” dedim şöyle dedi.: “ALLAHu EKBER ALLAHu EKBEREşhedü en lâ ilâhe illallah (iki defa) Eşhedü enne MuhaMMeden Rasûlullah (iki defa) Hayyealessalah (iki defa ) Hayyealelfelah (iki defa ) ALLAHu EKBER ALLAHu EKBER Lâ ilâhe illallah!”buyurmuştur.
(Nesaî, Ezân, 3, Hn: 625 ; İbn Mâce, Ezân: 1; Ebû Davûd, Salât: 28)

Resim---Süleymoğullarından bir kişiden şöyle rivâyet edildi.:
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, şunları benim elimde veya kendi elinde saydı.:
“Subhanallah” demek Mizanın yarısıdır. “Elhamdülillah” ise o’nu doldurmuş olur. “ALLAHu EKBER” demek gök ile yeryüzü arasını doldurur. Oruç, sabrın yarısı, temizlik de imanın yarısıdır.” buyurmuştur.
(Tirmizî, Deavat 87 Hn: 3519; Ahmed, Müsned Hn: 17571 ve diğerleri.ž Tirmizî: Bu hadis hasendir. Şu’be ve Sûfyân es Sevrî bu hadisi Ebû İshâk’tan rivâyet etmişlerdir.))

Resim---İbn Mesud radiyallahu anhu dedi ki: Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Mir’ac’a çıkarıldığım gece İbrahîm ile karşılaştım.: "Ya Muhammed! Ümmetine benden selam söyle ve onlara bildir ki: Cennetin toprağı güzel suyu tatlıdır. Cennet’te ovalar vardır. Buraların dikili ağacı, “Sübhanallahi velhamdülillahi velâ ilâhe illallahu VALLAHu EKBER’dir.: ALLAH’ı tenzih ederim, hamdolsun ALLAH’a, ALLAH’tan başka gerçekİLÂH yoktur ve ALLAH en büyüktür.” buyurmuştur.
(İbn Mesud radiyallahu anhu’dan; Tirmizî, Deavat 59 Hn: 3462 ve diğerleri. Tirmizî: Bu konuda Ebu Eyyub’tan da hadis rivâyet edilmiştir. Tirmizî: Bu hadis bu şekliyle İbn Mesud rivâyeti olarak hasen garibdir.)

Resim---Adiy b. Hatim radiyallahu anhu.: dedi ki: “Mescidde oturmakta olan Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in yanına geldim insanlar bu Adiyy b. Hatim’dir. Hiçbir kimsenin korumasına tabi olmadan gelmiştim. Kendisine takdim edildiğim zaman elimden tuttu ve bundan önce de ALLAH’tan onun elini elime tutuşturmasını istiyordum buyurdu. Benimle birlikte kalktı, tam o sırada yanında bir çocuğu bulunan bir kadın O’nu karşıladı ve.: “Sana arz edeceğimiz bir ihtiyacımız var.” dedi. Onların ihtiyacını görünceye kadar onlarla beraber ayakta kaldı, sonra elimden tuttu ve beni evine götürdü. Bir kız çocuğu bir minder attı, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem onun üzerine oturdu. Ben de onun önüne oturdum. ALLAH’a hamd-ü senâ ettikten sonra şöyle buyurdu.: “Lâ ilâhe illallah” demekten seni alıkoyan nedir? Yoksa ALLAH’ın dışında bildiğin bir ilâh mı var?” Ben.: “Hayır!.” diye cevab verdim sonra Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem bir süre konuştu ve şöyle buyurdu.: ALLAHu EKBER” “ALLAH en büyüktür.” demekten mi kaçıyor ve ALLAH’tan daha büyük bir varlık mı tanıyorsun?” Ben de.: “Hayır!.” dedim ve şöyle devam etti.: “Yahudiler, ALLAH’ın gazablandığı kimselerdir. Hıristiyanlar ise sapıktır.” Ben de.: “Müslüman oldum ve geldim!.” dedim. Bunun üzerine yüzünün sevinçten değiştiğini gördüm, sonra benim için emir verdi, Ensar’dan bir kimsenin evine yerleştirildim ve sabah akşam Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in yanına gidip gelmeye başladım. Bir akşam vakti Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in yanındayken yünden çizgili elbiseler giymiş fâkir bir gurup geldi namazı kıldırıp kalktı ve cemaati bu kimselere yardım etmeye teşvik etti ve şöyle buyurdu.: “Bir ölçek olsun, yarım ölçek olsun, bir avuç parçası olsun bu insanlara vermek sûretiyle sizler kendinizi Cehennem ateşinden koruyabilirsiniz. Bir hurma ile de yarım hurma ile de olsa veriniz... Hepiniz bir gün ALLAH’la karşı karşıya geleceksiniz ve ALLAH size şöyle buyuracaktır.: “Sizlere göz, kulak vermedim mi?” O kimse de.: “Evet verdin.” diyecektir. ALLAH.: “Sana çoluk çocuk vermedim mi?” buyuracak. O kimse de.: “Evet!” diyecek. ALLAH.: “Kendin için gönderdiklerin nerede?” buyuracak o kimse önüne arkasına sağına soluna bakınacak Cehennem ateşinden kendisini koruyacak bir şey bulamayacak. “Her biriniz yarım hurma ile olsa bile kendinizi ateşten koruyunuz. Şâyet bulamaz ise güzel sözle yapsın.” buyurdu. “Ben sizin için yoksulluktan endişe etmiyorum. ALLAH size her şeyi veren ve yardım edendir. Hatta bir kadın Hire ile Medine arasında kendi başına gidecek bineğin çalınmasından korkulmayacaktır.” Ben de bu söz üzerine içimden.: “Tayy Kabilesinin meşhur hırsızları nerede olacak!” dedim. Adiyy b. Hatim.: Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur.:
الْيَهُودُ مَغْضُوبٌ عَلَيْهِمْ، وَالنَّصَارَى ضُلَّالٌ “Yahudiler, ALLAH’ın gazablandığı kimselerdir, Hıristiyanlar da sapık kimselerdir.” Sonra hadisi uzunca zikretti.
(Tirmizî, Tefsiri’l-Kur'ÂN: 2 Hn: 2954; Müslim, Salât: 27; Ebu Davûd, Salât: 17 ve diğerleri. Tirmizî: Bu hadis hasen garib olup sadece Simak b. Harb’ın rivâyetiyle bilmekteyiz. Şu’be Simak b. Harb’den, Abbâd b. Hubeyş’den Adiyy b. Hatim’den bu hadisi uzunca tam metniyle rivâyet etmiştir.)

Resim---Enes radiyallahu anhu.: “Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Hayber’e savaş için çıktı ve geceleyin oraya vardı. Bir topluma geceleyin varırsa oraya baskın yapmaz sabah olmasını beklerdi. Sabah olunca Yahudiler ellerinde sepetleri ve tarım âletleriyle kalelerinden çıktılar. Karşılarında İslam ordusunu görünce.: “Vallahi güçlü ve yeterli ordusuyla MuhaMMed! Ordusu beş bölümden oluşan MuhaMMed!.” dediler.
Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: şöyle buyurdu.:

ALLAHu EKBER Hayber mutlaka yıkılıp elimize geçecektir. Biz İslâm askerleri bir toplumun memleketine girersek uyarılan o kâfirlerin sabahı çok kötü olur!.” buyurdu.
(Tirmizî, Siyer: 3 Hn: 1550; Müslim, Cihâd ve Siyer: 1; Buhârî, Cihâd ve Siyer: 129 ve diğerleri.)

Resim---Enes radiyallahu anhu.: Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, ancak sabah namazı vaktinde baskın yapardı. Ezânı işitirse baskından vazgeçer değilse hücum ederdi. Bir seferinde kulak verdi ve bir adamın.: ALLAHu EKBER ALLAHu EKBER!.” dediğini işitti ve şöyle buyurdu.: “Fıtrat Dini üzere…” sonra adam.: Eşhedu enlâ ilâhe illallah deyince.:“Cehennem’den çıktın…” buyurmuştur.
(Tirmizî, Siyer: 48 Hn:1618; Ebû Dâvûd, Cihâd: 82-91-122 Hasan diyor ki: Ebûl Velîd, Hammad b. Seleme vasıtasıyla aynı senedle bu hadisin banzerinibize rivâyet etmiştir. Tirmizî: Bu hadis hasen sahihtir.)

Resim---Enes radiyallahu anhu.: “Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, Hayberin fethedildiği günün sabahı sabah namazını düşmana yakın bir yerde ortalık karanlık iken kıldırdı ve Hayber üzerine hücum etti ve.:ALLAHu EKBER!. Hayber harabolsun!.” diye iki defa bedduâ etti ve Saffat sûresi 177. âyetine benzer şekilde şöyle dedi.: “Bir kavmin toprağına savaş için indiğimizde uyarılanların sabahı ne kötü olacaktır.”buyurmuştur.
(Nesaî, Mevakit: 26 Hn: 544; Buhârî, Megazî: 40; İbn Mâce, Zebaih: 13 ve diğerleri.)

Resim---Abdullah b. Ömer radiyallahu anhu.: “Bir adam Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in arkasında namaza durdu ve şöyle dedi : ALLAHu EKBER kebirân, velhamdü lillahi kesirân ve sübhanellahi bükraten ve asıyla.” Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Bunları söyleyen kimdir?” diye sordu. O adam.: “Benim Yâ Resûlullah!” dedi. Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “On iki melek bu söylediklerini yazıp [color=#0000BF]ALLAH’a ulaştırmakla yarış ettiler” buyurdu.
(Nesaî, İftitah: 8 Hn: 875; Dârimî, Salât: 34; İbn Mâce, Salât: 2)

Resim---Ebû Mahzûre radiyallahu anhu.: Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in Müezzinliğini yapıyordum. Sabah namazında okuduğum ezânda.: “Hayye ale’l-felah” sözcüklerinden sonra, “Essalâtü hayrun mine’n- nevm” “Essalâtü hayrün mine’n- nevm”ALLAHu EKBER ALLAHu EKBER“La ilahe illallah”diye okuyordum.
(Nesaî, Ezân, 15, Hn: 643 : Ebû Davûd, Salât: 31; İbn Mâce, Ezân: 3)

Resim---Bilal radiyallahu anhu’den rivâyete göre.: Ezânın son cümlesi: “[color=#008000]Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in Müezzinliğini yapıyordum. Sabah namazında okuduğum ezânda.: “Hayye ale’l-felah” sözcüklerinden sonra, “Essalâtü hayrun mine’n- nevm” “Essalâtü hayrün mine’n- nevm” “ALLAHu EKBER! ALLAHu EKBER!” “Lâ ilâhe illallah” tır."
buyurmuştur.
(Nesaî, Ezân, 16, Hn : 644 : Sadece Nesaî rivâyet etmiştir.)

Resim---Esved radiyallahu anhu’den rivâyete göre, şöyle demiştir.: "Bilâl’in okuduğu ezânın son cümleleri “ALLAHu EKBER ALLAHu EKBER!. Lâ ilâhe illallah” tır."buyurmuştur.
(Nesai, Ezân, 16, Hn : 645 : (Sadece Nesâî rivâyet etmiştir.)

Resim---Enes radiyallahu anhu.: "Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, Beni Süleym'den bir grubu Beni Âmir'e gönderdi. -Bir rivâyette: (annem) Ümmü Süleym'in kardeşi dayım Haram'ı yetmiş süvari içerisinde gönderdi.- (Bi'r-i Mauna'ya) vardıkları zaman dayım onlara.:"Ben sizden önce gideyim. Eğer bana Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'den tebliğde bulunmam için emân verilirse (tebliğde bulunurum). Emân vermezlerse, sizler bana yakın bir yerde bulunmuş olursunuz" dedi. Ve ilerledi. Gerçekten dayıma önce emân verdiler. O, kendilerine Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'dan bahsederken, kendilerinden bir adama imâ ile işâret ettiler. O da Dayıma ansızın mızrak sapladı. Dayım: "ALLAHu EKBER, Ka'benin RABBına yemin olsun, (şehidlik) kazandım!" dedi. Sonra Dayımın diğer arkadaşlarına yönelip (dağa kaçan iki kişi hariç) hepsini öldürdüler. Cibril aleyhisselâm, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’e.: “Onların RABBlerine kavuştuğunu, ALLAH'ın onlardan razı olup onları da razı ettiğini” haber verdi. Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem bir ay boyu, Arap Kabilelerinden Ril, Zekvan, Usayye ve Beni Lihyan'a sabah namazında bedduâ etti."
buyurmuştur.
(İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/143.; Buhârî, Megazî 38, Vitr 7, Cihâd 9; Müslim, Mesâcid 297, (677))

Resim---Ebu Hüreyre radiyallahu anhu anlatıyor.: "Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem ile birlikte Hayber Gazvesi'nde hazır bulunduk. Müslüman olduğunu söyleyen bir adam için de, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: "Bu, ateş ehlindendir!" buyurdu. Savaş başlayınca çok şiddetli şekilde savaştı ve yara aldı. Ashabtan bazısı.: "Yâ Resûlullah! Az önce “ateş ehlinden” dediğiniz kimse, çok şiddetli şekilde kahramanca savaştı ve de öldü!." dediler. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem yine.: "Cehenneme (gitmiştir)" buyurdular. Bu cevab üzerine Müslümanlardan bazıları nerdeyse şüpheye düşecekti. Askerler bu halde iken, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'e:. "O asker henüz ölmemiş, ancak ağır şekilde yaralanmış!" dediler. Gece olunca, adam yaraya dayanamadı. Kılıncının keskin tarafını alıp üzerine yüklendi ve intihar etti. Durum Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'e haber verildi. Bunun üzerine.: "ALLAHu EKBER!" buyurdu ve devam etti.: "Şehâdet ederim ki, ben ALLAH'ın KULu ve RESÛLÜyüm!." Sonra Hz. Bilal radıyallahu anh'e halk içinde şöyle ilân etmesini emretti.: "Cennete sadece Müslüman nefisler girecek. Şurası muhakak ki, (İslâm'ın lehine olan ameller kişinin imanına delil değildir), ALLAH bu dini, fâcir bir kimse ile de güçlendirir." buyurmuştur.
(İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/147.; Buhârî, Cihad 182, Megâzî 38, Kader 5; Müslim, İman 173, (111))

Resim
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 12506
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00

Re: ESMAu'L- HÜSNÂ'nın KUR'ÂN-ı KERİM AÇILIMI

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

162- El FÂTIN celle celâluhu.:

Resim

EL FÂTIN .: Yarattığı KuLLarını =>KuLLuk İmtihÂNı’nda FİTNE-lerle =>Deneyen, İmtihÂN eden ALLAHu zü’L-CeLÂL..


الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ
Resim---“Ellezî halaka’l- mevte ve’l- hayâte li yebluvekum eyyukum ahsenu amelâ (amelen), ve huve’l- AZÎZu’l- GAFÛR (gafûru).: “Sizin hanginizin en güzel ameli yapacağını” imtihÂN etmek için ölümü ve hayatı yaratan O'dur. Ve O; Aziz'dir, Gafûr'dur.”(Mülk 67/2)

Resim
Fâtın الفاتن.: Deneyen, imtihan eden..
Fitne.: İnsanın akıl ve FİTNEini doğrudan doğruya, hak ve hakikatten saptıracak şey. * Muhârebe. * Azdırma. * Karışıklık. Ara bozmak. Dedikodu. * Küfr. Fikir ihtilâfı. * Şikak. Kavga. * Delilik. * Mihnet ve beliye. * Mal ve evlâd. * Potada altın ve gümüşü eritmek. * İmtihan ve tecrübe etmek..
FİTNE-yi Âhirzaman.: Âhirzamandaki FİTNE. Deccal FİTNEsi.
FİTNEkâr.: f. Ortalığı bozmağa çalışan. FİTNEci. Fesâd verici. FİTNE çıkarmak isteyen..
Fettetn.: FİTNEci. Kurnaz. FİTNE çıkaran. Karıştıran. * Hırsız. * Şeytân..
FİTNEci.: Kurnaz. FİTNE çıkaran. Karıştıran. * Hırsız. * Şeytân.

Resim
FÂTIN celle celâlihu İsmi, Kur’ÂN-ı Kerîm’de geçmemekte ve Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in buyurduğu bir Hadis-i Şerifte geçmektedir..

el-Fâtın الفاتن ->deneyen, imtihan eden.. (Mâlik, Kader, 5)

Amr b. Dinar radiyallahu anhu'dan.: “Abdullah b. Zübeyr radiyallahu anhu'n hutbesinde şöyle dediğini işittim.: “İnnallahe Huve’l- Hâdî ve’l- Fâtin.: Şüphesiz, hidâyete erdiren ve dalâlete düşüren/FİTNE ile deneyen ALAH'tır.”
(İmam Mâlik, Muvatta, Kader, 5)

Resim
FİTNE kelimesi, sözlükte “altın ve gümüş gibi değerli madenleri saflığını anlamak için ateşte eritmek.” mânâsına gelen fetn (fütûn) kökünden türemiştir. Kelimenin en eski kullanımlarında “derisini daha kolay yüzebilmek için kurbanı sıcak kuma gömmek; kandırmak, gönlünü çelmek” ve “pusu kurarak yol kesmek” anlamları da vardır. Kuyumcu için aynı kökten gelen =>“fettân” kullanılır. (Lisânü’l-ʿArab, “ftn” md.).

FİTNE Kelimesi, Kur’ÂN-ı Kerîm’de “ateşe atma, ateşle azâb etme” anlamında geçmektedir.:


يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ
Resim---“Yevme hum alen nâri yuFTENûne.: O gün onlar, ateşe atılarak (FİTNElerinin karşılığı olarak) azâba ma’ruz bırakılırlar.”(Zâriyât 51/13)

FİTNEnin zamanla kazandığı, insanın zarara uğraması veya uğratılması şeklindeki anlamında ateşte yanmayla ilgili eski mânânın da etkisi olmuştur. Klasik sözlüklerde bu anlamların başlıcaları şu şekilde sıralanmıştır.:
“Sınama, maddî ve mânevî sıkıntı, üzüntü, belâ ve felâketle imtihan etme.” İnsanın içine aşk ateşi düşürdüğü veya gönlünü çelip mantıklı düşünmesini engellediği için kadına =>“Fettân” denilmiştir.
Aynı kelime, kişinin aklını karıştırıp ahlâkını bozan ve cezâya çarptırılmasına sebeb olan “Şeytân” için, ayrıca zarar verme mânâsından dolayı “Hırsız” için de kullanılmıştır.
İnsanların hırsını kamçılayıp günah işlemelerine sebeb olan altın ve gümüşe =>“İki Fettân”denilmiştir.
İnsanları zor bir imtihandan geçirecek olan Münker ve Nekir’e de =>“Kabrin İki Fettânı” adı verilmiştir..
(Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ftn” md.; Lisânü’l-ʿArab, “ftn” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “ftn” md.; Müsned, II, 173; III, 346).
FİTNEnin =>“inanç uğruna ma’ruz kalınan ağır işkence” anlamında kullanımı da oldukça yaygındır.. (meselâ bk. Câhiz, s. 29, 30, 32, 40).

“Mallarınız ve evlâdlarınız sizin için birer FİTNEdir” meâlindeki âyeti.:


وَاعْلَمُواْ أَنَّمَا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلاَدُكُمْ فِتْنَةٌ وَأَنَّ اللّهَ عِندَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ
Resim---“Va'lemû ennemâ emvâlukum ve evlâdukum FİTNEtun ve ennALLÂHe indehû ecrun azîm (azîmun).: Ve biliniz ki; çocuklarınız ve mallarınız, sizin için sadece bir FİTNE FİTNEdir (imtihandır). Ve ALLAH ki; O'nun Katı’nda, (muhakkak) azîm bir ecir (bedel, ücret) vardır.”(Enfâl 8/28)

Kur’ÂN-ı Kerîm’de 34 âyette FİTNE kelimesi, 26 âyette de türevleri geçmektedir..
Kur’ÂN-ı Kerîm’de “FİTNE”nin başlıca şu mânâlara geldiği görülür.:
=>Sınama (ibtilâ), deneme (ihtibâr) ve imtihan etme.: Bakara 2/102; Tâhâ 20/40, 85, 90, 131..
=>Şirk, küfür, müşriklerin müslümanlara uyguladıkları ve şirke döndürmeyi amaçlayan baskılar.: Bakara 2/191, 193, 217; Nisâ 4/91..
=>Sapıklık, sapma, saptırma.: Mâide 5/41, 49; Sâffât 37/162..
=>Azâb, işkence, ateşe atma.: Ankebût 29/10; Zâriyât 51/13, 14; Burûc 85/10..
=>Düşman saldırısı.: Nisâ 4/101..
=>Günah.: Tevbe 9/49..
=>Şeytânın hile ve tuzağı.: A‘râf 7/27..
=>Şeytânın zayıf ruhlu kişilere aşıladığı bâtıl inanç ve kuruntu.: Hac 22/53..
=>Nifâk.: Hadîd 57/14; bk. Taberî, XXVII, 226..
=>Delilik.: Kalem 68/6..

=>ALLAH’ın kullarına farklı imkânlar vererek birbirlerine karşı niyet ve tutumlarını ortaya çıkarması.: En‘âm 6/53; Furkân 25/20; bk. Taberî, VII, 206-207; XVIII, 193-194..


وَكَذَلِكَ فَتَنَّا بَعْضَهُم بِبَعْضٍ لِّيَقُولواْ أَهَؤُلاء مَنَّ اللّهُ عَلَيْهِم مِّن بَيْنِنَا أَلَيْسَ اللّهُ بِأَعْلَمَ بِالشَّاكِرِينَ
Resim---“Ve kezâlike fetennâ ba’dahum bi ba’din li yekûlû e hâulâi mennALLÂHu aleyhim min beyninâ, e leysallâhu bi a’leme bi’ş- şâkirîn (şâkirîne).: Ve “Aramızdan, ALLAH'ın ni'metlendirdikleri bunlar mı?” derler diye, onları birbirleri ile işte böyle imtihan ettik. ALLAH, şâkirleri (şükredenleri) en iyi bilir, öyle değil mi?”(En‘âm 6/53)

وَما أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ إِلَّا إِنَّهُمْ لَيَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَيَمْشُونَ فِي الْأَسْوَاقِ وَجَعَلْنَا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةً أَتَصْبِرُونَ وَكَانَ رَبُّكَ بَصِيرًا
Resim---“Ve mâ erselnâ kableke mine’l- murselîne illâ innehum le ye’kulûnet taâme ve yemşûne fî’l- esvâkı ve cealnâ ba’dakum li ba’dın FİTNEten (FİTNEten), e tasbirûn (tasbirûne), ve kâne RABBuke basîrâ (basîren).: Ve senden önce (de), gerçekten yemek yiyen ve çarşılarda dolaşan resûllerden başka (farklı bir) resûl göndermedik. Ve sizin bir kısmınızı bir kısmınıza “sabrediyor musunuz” diye FİTNE (imtihan) kıldık. Ve RABBin, en iyi görendir.” (Furkân 25/20)

Taberî, Arap Dili’nde FİTNEnin asıl anlamının “deneme ve sınama”, özellikle de “ateşe atarak deneme” olduğunu hatırlatır ve öteki kullanımların temelde bu mânâ ile ilişkili bulunduğuna işâret eder. Deneme bazan, insanlar için daima bir risk taşıyan mal mülk, evlâd, sağlık gibi ni’met sayılan şeylerle olduğu gibi yokluk, hastalık, musibet, Şeytân veya düşman tasallutu gibi sıkıntılarla da olmaktadır..
(Câmiʿu’l-beyân, I, 461-462; XVI, 162, 196-197, 200, 235).
Bu husus özellikle.: “Sizi bir FİTNE olmak üzere şerle de hayırla da deneyip sınarız” meâlindeki âyette açıkça belirtilmiştir.:


كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَنَبْلُوكُم بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ
Resim---“Kullu nefsin zâikatu’l- mevt (mevti), ve neblûkum bi’ş- şerri ve’l- hayri FİTNEh (FİTNEten), ve ileynâ turceûn (turceûne).: Bütün nefsler, ölümü tadıcıdır. Sizi, hayır ve şerr FİTNEleri ile imtihan ederiz. Ve BİZ’e döndürüleceksiniz.”(Enbiyâ 21/35)

“İnsana bir hayır dokunursa pek memnun olur; bir de FİTNEye mâruz kalırsa çehresi değişir -dinden yüz çevirir-”


وَمِنَ النَّاسِ مَن يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ انقَلَبَ عَلَى وَجْهِهِ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ
Resim---“Ve mine’n- nâsi men ya’budullâhe alâ harf (harfın), fe in asâbehu hayrunıtmeenne bih (bihî), ve in asâbethu FİTNEtuninkalebe alâ vechihî, hasire’d- dunyâ ve’l- âhıreh (âhırete), zâlike huve’l- husrânu’l- mubîn (mubînu).: İnsanlardan (öyle) kimseler vardır ki, ALLAH'a az (gönülsüz) ibâdet eder. Ona bir hayır isâbet etse onunla tatmin olur. Ve bir FİTNE isâbet etse yüz geri döner. (Onlar), dünyâda ve âhirette hüsrândadır. İşte o, apaçık hüsrândır.”(Hac 22/11)

Bu âyette ise FİTNEnin hayrın zıddı olarak kullanıldığı görülür. Taberî’ye göre bu âyetteki FİTNE geçim sıkıntısı, musibet, işkence gibi zorlukları ifâde eder (Câmiʿu’l-beyân, XVII, 122).

FİTNE kavramının ifâde ettiği deneme ve sınamanın çeşitli şekillerine Kur’ÂN’da işâret edilmiştir. FİTNE ALLAH tarafından kullarına yöneltilen bir imtihan olabilir. ALLAH celle celâlihu, insanların iman ve ahlâktaki samimîyetlerini kanıtlamaları için bir imtihan olmak üzere onları hayırla da şerle de deneyip sınar.:


كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَنَبْلُوكُم بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ
Resim---“Kullu nefsin zâikatu’l- mevt (mevti), ve neblûkum bi’ş- şerri ve’l- hayri FİTNEh (FİTNEten), ve ileynâ turceûn (turceûne).: Bütün nefsler, ölümü tadıcıdır. Sizi, hayır ve şerr FİTNEleri ile imtihan ederiz. Ve BİZ’e döndürüleceksiniz.”(Enbiyâ 21/35)

İnsanlar dünya hayatının geçici güzellikleriyle imtihan edilirler.:


وَلَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ إِلَى مَا مَتَّعْنَا بِهِ أَزْوَاجًا مِّنْهُمْ زَهْرَةَ الْحَيَاةِ الدُّنيَا لِنَفْتِنَهُمْ فِيهِ وَرِزْقُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَأَبْقَى
Resim---“Ve lâ temuddenne ayneyke ilâ mâ mettâ’nâ bihî ezvâcen minhum zehrete’l- hayâti’d- dunyâ li neftinehum fîh (fîhi), ve rızku RABBike hayrun ve ebkâ.: Ve onlardan bazılarına, onları imtihan etmemiz için, (onlarla) meta’landırdığımız (faydalandırdığımız) dünyâ hayatının zîynetlerine gözlerini dikme (imrenme). Ve RABBinin rızkı daha hayırlıdır ve bâkidir (devamlıdır).”(Tâ-Hâ 20/131)

Mal ve Evlâd birer imtihan vasıtasıdır.:


وَاعْلَمُواْ أَنَّمَا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلاَدُكُمْ فِتْنَةٌ وَأَنَّ اللّهَ عِندَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ
Resim---“Va'lemû ennemâ emvâlukum ve evlâdukum FİTNEtun ve ennALLÂHe indehû ecrun azîm (azîmun).: Ve biliniz ki; çocuklarınız ve mallarınız, sizin için sadece bir FİTNE FİTNEdir (imtihandır). Ve ALLAH ki; O'nun Katı’nda, (muhakkak) azîm bir ecir (bedel, ücret) vardır.”(Enfâl 8/28)

إِنَّمَا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌ وَاللَّهُ عِندَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ
Resim---“İnnemâ emvalukum ve evlâdukum FİTNEh (FİTNEtun), vallâhu indehû ecrun azîm (azîmun).: Oysa sizin mallarınız ve evlâtlarınız FİTNEdir (imtihandır). Ve ALLAH ki, ecrun azîm (en büyük mükâfat) O'nun İndindedir (katındadır).”(Tegâbün 64/15)

Bol Rızık veya genel olarak bir Ni’met de FİTNEdir.:


فَإِذَا مَسَّ الْإِنسَانَ ضُرٌّ دَعَانَا ثُمَّ إِذَا خَوَّلْنَاهُ نِعْمَةً مِّنَّا قَالَ إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ بَلْ هِيَ فِتْنَةٌ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
Resim---“Fe izâ messe’l- insâne durrun deânâ, summe izâ havvelnâhu ni’meten minnâ kâle innemâ ûtîtuhu alâ ilm (ilmin), bel hiye FİTNEtun ve lâkinne ekserehum lâ ya’lemûn (ya’lemûne).: İnsana bir zarar dokunduğu zaman Bize DUÂ eder. Sonra ona tarafımızdan bir ni'met gönderdiğimizde: "Bu ancak bana bir ilim üzerine verildi." der. Hayır, o bir imtihandır. Ve lâkin onların çoğu bilmezler.”(Zümer 39/49)

لِنَفْتِنَهُمْ فِيهِ وَمَن يُعْرِضْ عَن ذِكْرِ رَبِّهِ يَسْلُكْهُ عَذَابًا صَعَدًا
Resim---“Li neFTİNehum fîh(fîhi), ve men yu’rıd an zikri RABBihî yeslukhu azâben saadâ (saaden).: Onları bu konuda imtihan edelim diye. Ve kim RABBinin zikrinden yüz çevirirse, onu çok şiddetli azâba uğratır.”(Cin 72/17)

Buna karşılık insanlar Kederle.:


إِذْ تَمْشِي أُخْتُكَ فَتَقُولُ هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى مَن يَكْفُلُهُ فَرَجَعْنَاكَ إِلَى أُمِّكَ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَ وَقَتَلْتَ نَفْسًا فَنَجَّيْنَاكَ مِنَ الْغَمِّ وَفَتَنَّاكَ فُتُونًا فَلَبِثْتَ سِنِينَ فِي أَهْلِ مَدْيَنَ ثُمَّ جِئْتَ عَلَى قَدَرٍ يَا مُوسَى
Resim---“İz temşî uhtuke fe tekûlu hel edullukum alâ men yekfuluh (yekfuluhu), fe reca’nâke ilâ ummike key takarre aynuhâ ve lâ tahzen (tahzene), ve katelte nefsen fe necceynâke mine’l- gammi vefetennâke futûnâ (futûnen), fe lebiste sinîne fî ehli medyene summe ci’te alâ kaderin yâ mûsâ.: Kızkardeşin (seni izleyerek) yürüyordu. (Seni saraya aldıkları zaman onlara şöyle) diyordu.: “Size, ona kefil olacak (emzirip, bakacak) birisine delil olayım mı (bulmanızda yardım edeyim mi)? Böylece seni, annene döndürdük. Onun, gözü aydın olsun ve mahzun olmasın diye. Ve birisini öldürmüştün. O zaman (da) seni, gamdan (üzüntüden) kurtarmıştık. Ve seni, sınavlarla imtihan ettik. Böylece Medyen halkı içinde senelerce kaldın. Sonra kaderin gereği (takdir edilen zamanda buraya) geldin yâ Musâ!”(Tâhâ 20/40)

Çeşitli Belâlarla da imtihan edilirler.:


أَوَلاَ يَرَوْنَ أَنَّهُمْ يُفْتَنُونَ فِي كُلِّ عَامٍ مَّرَّةً أَوْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ لاَ يَتُوبُونَ وَلاَ هُمْ يَذَّكَّرُونَ
Resim---“E ve lâ yerevne ennehum yuFTENûne fî kulli âmin merraten ev merrateyni summe lâ yetûbûne ve lâ hum yezzekkerûn (yezzekkerûne).: Ve onlar, senede bir veya iki kere imtihan edildiklerini görmüyorlar mı? Sonra tövbe etmiyorlar (ALLAH'a yönelmiyorlar) ve onlar zikir yapmıyorlar (ALLAH'ın ismini ardarda tekrar etmiyorlar).”(Tevbe 9/126)

وَمِنَ النَّاسِ مَن يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ انقَلَبَ عَلَى وَجْهِهِ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ
Resim---“Ve mine’n- nâsi men ya’budullâhe alâ harf (harfın), fe in asâbehu hayrunıtmeenne bih (bihî), ve in asâbethu FİTNEtuninkalebe alâ vechihî, hasire’d- dunyâ ve’l- âhıreh (âhırete), zâlike huve’l- husrânu’l- mubîn (mubînu).: İnsanlardan (öyle) kimseler vardır ki, ALLAH'a az (gönülsüz) ibâdet eder. Ona bir hayır isâbet etse onunla tatmin olur. Ve bir FİTNE isâbet etse yüz geri döner. (Onlar), dünyâda ve âhirette hüsrandadır. İşte o, apaçık hüsrândır.”(Hac 22/11)

FİTNE insanların karşılıklı münasebetleri için de söz konusu olabilir. İnkârcıların müslümanlara karşı olumsuz tavırları müslümanlar için bir FİTNEdir; zira böylece onların sabırları ve İslâm’a bağlılıkları denemeden geçirilmiş olur.:


وَما أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ إِلَّا إِنَّهُمْ لَيَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَيَمْشُونَ فِي الْأَسْوَاقِ وَجَعَلْنَا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةً أَتَصْبِرُونَ وَكَانَ رَبُّكَ بَصِيرًا
Resim---“Ve mâ erselnâ kableke mine’l- murselîne illâ innehum le ye’kulûnet taâme ve yemşûne fî’l- esvâkı ve cealnâ ba’dakum li ba’dın FİTNEten (FİTNEten), e tasbirûn (tasbirûne), ve kâne RABBuke basîrâ (basîren).: Ve senden önce (de), gerçekten yemek yiyen ve çarşılarda dolaşan resûllerden başka (farklı bir) resûl göndermedik. Ve sizin bir kısmınızı bir kısmınıza “sabrediyor musunuz” diye FİTNE (imtihan) kıldık. Ve RABBin, en iyi görendir.”(Furkân 25/20)

Öte yandan müslümanların mâruz kalacakları herhangi bir sıkıntı da kâfirlerin bundan yanlış sonuçlar çıkarmasına yol açan bir FİTNE olabilir. Nitekim müfessirler.: “Rabbimiz! Bizi inkâr edenler için bir FİTNE konusu yapma”


رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِّلَّذِينَ كَفَرُوا وَاغْفِرْ لَنَا رَبَّنَا إِنَّكَ أَنتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
Resim---“RABBenâ lâ tec’alnâ FİTNEten lillezîne keferû, vagfir lenâ RABBenâ, inneke ente’l- azîzu’l- hakîm (hakîmu).: RABBimiz, bizi kâfirlere FİTNE kılma! Ve bizi mağfiret et RABBimiz. Muhakkak ki SEN, SEN; AZÎZ'sin, HAKÎM'sin.”(Mümtehine 60/5)

Meâlindeki âyeti.: “Bizi onların eliyle veya başka bir şekilde ezâ ve cefaya uğratma; aksi halde inkârcılar bizim hakkımızda.: “Eğer bunlar doğru yolda olsalardı böyle sıkıntılara mâruz kalmazlardı.” diyerek yanlış düşüncelere kapılırlar.” tarzında açıklamışlardır.. (Şevkânî, V, 246).

Kur’ÂN’a göre insan inkârcılık, münafıklık gibi yanlış inançları veya kötü davranışları sebebiyle kendi kendisinin de FİTNEsi olabilir.:
(Hadîd 57/14; bk. Şevkânî, V, 198).


يُنَادُونَهُمْ أَلَمْ نَكُن مَّعَكُمْ قَالُوا بَلَى وَلَكِنَّكُمْ فَتَنتُمْ أَنفُسَكُمْ وَتَرَبَّصْتُمْ وَارْتَبْتُمْ وَغَرَّتْكُمُ الْأَمَانِيُّ حَتَّى جَاء أَمْرُ اللَّهِ وَغَرَّكُم بِاللَّهِ الْغَرُورُ
Resim---“Yunâdûnehum e lem nekun meakum, kâlû belâ ve lâkinnekum fetentum enfusekum ve terebbastum vertebtum ve garret kumu’l- emâniyyu hattâ câe emrullâhi ve garrekum billâhi’l- garûr(garûmu).: Onlara seslenirler: “Biz, sizinle beraber olmadık mı?” (Onlar): “Evet, fakat siz kendinizi FİTNEye düşürdünüz, beklediniz ve şüphe ettiniz. ALLAH'ın Emri (ölüm emri) gelinceye kadar emaniyye sizi aldattı. Ve garur (aldatanlar, şeytan ve avaneleri), sizi ALLAH ile (ALLAH “Gafûr'dur, Rahîm'dir, sizi affeder.” diyerek) aldattı.” dediler.”(Hadîd 57/14)

Ayrıca Kur’ÂN-ı Kerîm’de;
Şeytânın Hile ve Tuzağı olarak.:


يَا بَنِي آدَمَ لاَ يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَا أَخْرَجَ أَبَوَيْكُم مِّنَ الْجَنَّةِ يَنزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْءَاتِهِمَا إِنَّهُ يَرَاكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ مِنْ حَيْثُ لاَ تَرَوْنَهُمْ إِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاء لِلَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ
Resim---“Yâ benî âdeme lâ yeftinennekumu’ş- şeytânu kemâ ahrece ebeveykum mine’l- cenneti yenziu anhumâ libâsehumâ li yuriyehumâ sev’âtihimâ innehu yerâkum huve ve kabîluhu min haysu lâ terevnehum innâ cealne’ş- şeyâtîne evliyâe lillezîne lâ yu’minûn (yu’minûne).: Ey Âdemoğulları! Şeytan, sizin ebeveyninizi (anne ve babanızı), onların ayıp yerlerinin görünmesi için elbiselerini soyarak, cennetten çıkardığı gibi sakın sizleri de FİTNEye düşürmesin. Muhakkak ki; o ve onun kabilesi (topluluğu), sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Muhakkak ki; BİZ şeytanları mü'min olmayanlara dost kıldık.”(A‘râf 7/27)

Şeytândan gelen Bâtıl İnanç ve Kuruntu olarak.:


لِيَجْعَلَ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ فِتْنَةً لِّلَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ وَالْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَفِي شِقَاقٍ بَعِيدٍ
Resim---“Li yec’ale mâ yulkı’ş- şeytânu FİTNEten lillezîne fî kulûbihim maradun ve’l- kâsiyeti kulûbuhum, ve inne’z- zâlimîne le fî şikâkın baîd (baîdin).: Kalblerinde maraz (hastalık) olan ve FİTNEleri kasiyet bağlamış (kararmış ve sertleşmiş) olanlara, şeytanın ilka ettiği (ulaştırdığı) şeyi FİTNE (imtihan) kılmak içindir. Ve muhakkak ki zâlimler, elbette uzak bir ayrılık içindedirler (Sırat-ı Mustakîm'den uzaklaşmışlardır, ayrılmışlardır).”(Hac 22/53)

Firavun’un Mûsâ aleyhisselâm’ın Dinine girmelerini önlemek için kavmine işkence etmesi olarak.:


فَمَا آمَنَ لِمُوسَى إِلاَّ ذُرِّيَّةٌ مِّن قَوْمِهِ عَلَى خَوْفٍ مِّن فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِمْ أَن يَفْتِنَهُمْ وَإِنَّ فِرْعَوْنَ لَعَالٍ فِي الأَرْضِ وَإِنَّهُ لَمِنَ الْمُسْرِفِينَ
Resim---“Fe mâ âmene li mûsâ illâ zurriyyetun min kavmihî alâ havfin min fir’avne ve melâihim en yeftinehum, ve inne fir’avne leâlin fî’l- ard (ardı) ve innehu le mine’l- musrifîn (musrifîne).: Bundan sonra, Firavunun ve onun ileri gelenlerinin onları FİTNElemesi (belâya uğratması) korkusuyla, Musa (aleyhisselâm)'a, (kendi) kavminden, zürriyetinden (gençlerinden) başkası îmân etmedi. Ve muhakkak ki Firavun, yeryüzünde üstündü (zorbaydı). Ve gerçekten o müsriflerdendi (haddi aşan azgınlardandı).”(Yûnus 10/83)

Düşmanın müslümanlara saldırarak onları öldürmesi veya esir alması olarak.: (Nisâ 4/101; bk. Taberî, V, 243)


وَإِذَا ضَرَبْتُمْ فِي الأَرْضِ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَن تَقْصُرُواْ مِنَ الصَّلاَةِ إِنْ خِفْتُمْ أَن يَفْتِنَكُمُ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِنَّ الْكَافِرِينَ كَانُواْ لَكُمْ عَدُوًّا مُّبِينًا
Resim---“Ve izâ darabtum fî’l- ardı fe leyse aleykum cunâhun en taksurû mine’s- salâti, in hıftum en yeftinekumullezîne keferû. İnne’l- kâfirîne kânû lekum aduvven mubînâ (mubînen).: Ve yeryüzünde sefere çıktığınız zaman, kâfirlerin size kötülük edeceklerinden korkarsanız, o taktirde namazdan kısaltmanızda, size bir günah yoktur. Muhakkak ki kâfirler, sizin için apaçık düşmandır.”(Nisâ 4/101)

Yahudilerin, Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’i ALLAH celle celâlihu’ya kulluktan uzaklaştırıp kendi isteklerine boyun eğdirmeye kalkışmaları olarak.: (Mâide 5/49; bk. Taberî, VI, 274)


وَأَنِ احْكُم بَيْنَهُم بِمَآ أَنزَلَ اللّهُ وَلاَ تَتَّبِعْ أَهْوَاءهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَن يَفْتِنُوكَ عَن بَعْضِ مَا أَنزَلَ اللّهُ إِلَيْكَ فَإِن تَوَلَّوْاْ فَاعْلَمْ أَنَّمَا يُرِيدُ اللّهُ أَن يُصِيبَهُم بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْ وَإِنَّ كَثِيرًا مِّنَ النَّاسِ لَفَاسِقُونَ
Resim---“Ve enıhkum beynehum bimâ enzelallâhu ve lâ tettebi’ ehvâehum vahzerhum en yeftinûke an ba’dı mâ enzelallâhu ileyk (ileyke) fe in tevellev fa’lem ennemâ yurîdullâhu en yusîbehum bi ba’dı zunûbihim ve inne kesîran mine’n- nâsi le fâsıkûn (fâsıkûne).: Ve onların aralarında ALLAH'ın indirdiğiyle hükmet, onların hevâlarına uyma. ALLAH'ın sana indirdiği şeylerin bir kısmından seni FİTNEye düşürmelerinden sakın. Bundan sonra eğer (HAKk'tan) yüz çevirirlerse, o taktirde bil ki artık ALLAH, bazı günahları sebebiyle, onları bir musibete uğratmak istiyor. Muhakkak ki insanların çoğu gerçekten fâsıklardır.”(Mâide 5/49)

Gibi olaylar FİTNE kelimesiyle ifâde edilmiştir…
Kalblerinde eğrilik bulunanların Kur’ÂN’daki müteşâbih âyetleri dillerine dolamalarının hedefi FİTNE çıkarmak.:


هُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُّحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ في قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاء تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الألْبَابِ
Resim---“Huvellezî enzele aleyke’l- kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummu’l- kitâbi ve uharu muteşâbihât (muteşâbihâtun), fe emmâllezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâe’l- FİTNEti vebtigâe te’vîlihi, ve mâ ya’lemu te’vîlehû illâllâh (illâllâhu), ve’r- râsihûne fî’l- ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi RABBinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulû’l- elbâb (elbâbi).: Kitab'ı sana indiren O'dur. Onun bir kısmı muhkem (hüküm ihtiva eden, mânâsı açık olan) âyetlerdir, onlar Kitab'ın esasıdır ve diğerleri, muteşâbihtir (yoruma açık âyetlerdir). Fakat FİTNElerinde eğrilik (bâtıla meyil) bulunanlar, bu sebeble muteşâbih olanlara (yorum gerektirenlere) tâbî olurlar. Ondan FİTNE çıkarmak için, onun te'vilini (yorumunu) yapmak isterler. Ve onun te'vilini ALLAH'dan başka kimse bilmez ve ilimde rusuh sâhibleri ise.: "Biz O'na îmân ettik, hepsi RABBimizin Katındandır" derler, onlar da tezekkür edemezler, sadece Ulû’l-elbab (daimi zikrin ve sırların sahipleri) (tezekkür edebilir).”(Âl-i İmrân 3/7)

Yani inananların zihninde şüphe ve tereddütler meydana getirmektir (Taberî, III, 180).
Kur’ÂN’da “Ashâbü’l- Uhdûd” diye anılan mü’minler de inkârcılar tarafından ateşe atılmak sûretiyle işkenceye tâbi tutulmuş ve FİTNEye mâruz bırakılmıştır.:


إِنَّ الَّذِينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَرِيقِ
Resim---“İnnellezîne fetenu’l- mu’minîne ve’l- mu’minâti summe lem yetûbû fe lehum azâbu cehenneme ve lehum azâbu’l- harîk (harîkı).: Muhakkak ki onlar, mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara işkence edip, sonra da tövbe etmemişlerdir. Artık onlar için cehennem azâbı ve yakıcı azâb vardır.”(Burûc 85/10)

Bazı âyetlerde, müşriklerin müslümanları dinlerinden vazgeçirmek ve onları tekrar putperestliğe döndürmek maksadıyla giriştikleri yıkıcı faaliyetler, münafıkların farklı metotlarla da olsa aynı yöndeki girişimleri FİTNE kavramıyla ifâde edilmiştir.: (Tevbe 9/47-48; bk. Taberî, X, 145-147)


لَوْ خَرَجُواْ فِيكُم مَّا زَادُوكُمْ إِلاَّ خَبَالاً ولأَوْضَعُواْ خِلاَلَكُمْ يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَ وَفِيكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْ وَاللّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ
Resim---“Lev haracû fîkum mâ zâdûkum illâ habâlen ve le evdaû hılâlekum yebgûnekumu’l- FİTNEh (FİTNEte), ve fîkum semmâûne lehum, vallâhu alîmun bi’z- zâlimîn (zâlimîne).: Eğer sizin aranızda (savaşa) çıksalardı, size kötülüğü arttırmalarından başka bir şey yapmazlardı. Sizin içinizde FİTNE çıkmasını isterler ve mutlaka sizin aranızda gayret gösterirler. Sizin aranızda onları dinleyecek olanlar var ve ALLAH zâlimleri bilendir.”(Tevbe 9/47)

لَقَدِ ابْتَغَوُاْ الْفِتْنَةَ مِن قَبْلُ وَقَلَّبُواْ لَكَ الأُمُورَ حَتَّى جَاء الْحَقُّ وَظَهَرَ أَمْرُ اللّهِ وَهُمْ كَارِهُونَ
Resim---“Lekadibtegûl fîtnete min kablu ve kallebû leke’l- umûre hattâ câe’l- hakku ve zahere emrullâhi ve hum kârihûn (kârihûne).: Andolsun ki; daha önce de FİTNE çıkarmak istediler ve hak gelinceye kadar sana (birtakım) işler çevirdiler. Ve onlar, kârihûn (kerih görenler) olmalarına rağmen (istememelerine rağmen) ALLAH'ın emri zâhir oldu (açığa çıktı, belli oldu).”(Tevbe 9/48)

Bizzat Resûl-i Ekrem aleyhisselâm bile Mekke’de iken bu amacı taşıyan bir FİTNEye mâruz bırakılmak istenmiştir.: (İsrâ 17/73; bk. Taberî, XV, 129-130).


وَإِن كَادُواْ لَيَفْتِنُونَكَ عَنِ الَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ لِتفْتَرِيَ عَلَيْنَا غَيْرَهُ وَإِذًا لاَّتَّخَذُوكَ خَلِيلاً
Resim---“Ve in kâdû le yeftinûneke anillezî evhaynâ ileyke li tefteriye aleynâ gayreh (gayrehu) ve izen lettehazûke halîlâ (halîlen).: Ve neredeyse sana vahyettiğimiz şeyden başkası ile Bize iftira etmen için gerçekten seni FİTNEye düşürüyorlardı. Ve o taktirde seni mutlaka dost edinirlerdi.”(İsrâ 17/73)

Mekke Dönemi’nde yoğun baskılarla uygulanan bu FİTNE faaliyetleri hicretten sonra da bilhassa Medine dışındaki müslüman kabilelere yönelik olarak sürdürülmüş, bunlardan bir kısmının putperestliğe dönmesine sebeb olunmuştur.: (Nisâ 4/91; Taberî, V, 201-202)


سَتَجِدُونَ آخَرِينَ يُرِيدُونَ أَن يَأْمَنُوكُمْ وَيَأْمَنُواْ قَوْمَهُمْ كُلَّ مَا رُدُّوَاْ إِلَى الْفِتْنِةِ أُرْكِسُواْ فِيِهَا فَإِن لَّمْ يَعْتَزِلُوكُمْ وَيُلْقُواْ إِلَيْكُمُ السَّلَمَ وَيَكُفُّوَاْ أَيْدِيَهُمْ فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثِقِفْتُمُوهُمْ وَأُوْلَئِكُمْ جَعَلْنَا لَكُمْ عَلَيْهِمْ سُلْطَانًا مُّبِينًا
Resim---“Se tecidûne âharîne yurîdûne en ye’menûkum ve ye’menû kavmehum. Kullemâ ruddû ilâ’l- FİTNEti urkisû fîhâ, fe in lem ya’tezilûkum ve yulkû ileykumu’s- seleme ve yekuffû eydiyehum fe huzûhum vaktulûhum haysu sekıftumûhum. Ve ulâikum cealnâ lekum aleyhim sultânen mubînâ (mubînen).: Sizden ve kendi kavimlerinden em^şn olmak isteyen başkalarını da bulacaksınız.( Fakat) FİTNEye her çağırılışlarında, ona geri döndüler. Şâyet bundan sonra sizden uzak durmazlar, barış teklif etmezler, ellerini sizden çekmezlerse, o taktirde onları nerede bulursanız yakalayın ve öldürün. Ve işte size, onların üzerine (saldırmanız için) apaçık yetki verdik.”(Nisâ 4/91)

RASÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem BUYRukLarında FİTNE.:
FİTNE Kavramı Kur’ÂN’daki anlamlarıyla hadislerde de geniş ölçüde geçmektedir.. (bk. Wensinck, el-Muʿcem, “ftn” md.; a.mlf., Miftâḥu künûzi’s-sünne, “fiten” md.)
Hadislerde ayrıca “Deccâl FİTNEsi”, “Mesîh FİTNEsi” şeklindeki tâbirlerle kıyamet alâmetleri diye bilinen gelişmelere de FİTNE denildiği görülür.
Bazı hadislerde FİTNE, İslâm’ın ilk asırlarından itibaren vuku’ bulan dinî ve siyasî çalkantıları, içtimaî huzursuzlukları haber veren ifâdeler içinde yer almıştır. Bu hadislerde FİTNE genellikle, İslâm ümmetinin birlik ve bütünlüğünü bozan bir komployu veya her türlü yıkıcı faaliyeti ifâde eder. Bunların birinde;
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Birtakım FİTNElerin yağmur selleri gibi evlerinizin arasında aktığını görüyorum!” buyurmuştur.
(Buhârî, Fiten, 4)

Hadis âlimleri bununla, bilhassa Osman radiyallahu anhu’n şehîd edilmesiyle başlayıp sonraki dönemlerde devam eden kargaşa ve iç savaşlara işâret edildiğini belirtirler.. (Aynî, XX, 64).
İbn Hacer, söz konusu hadisin burada kaydedilmeyen ilk cümlesinde “Medine” isminin özellikle zikredilmiş olduğuna dikkat çekerek Osman radiyallahu anhu’n Medine’de öldürüleceği ve bunun daha sonraki FİTNElerin de sebebi olacağı hususunun dolaylı olarak anlatılmak istendiğini ileri sürer (Fetḥu’l-bârî, XXVII, 15).

Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği bir hadiste:
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Zaman yaklaşacak (zamanın bereketi kalmayacak), ameller azalacak, aç gözlülük yayılacak, FİTNEler açığa çıkacak ve adam öldürme olayları artacak!” buyurmuştur.
(Buhârî, “ʿİlim”, 24, “Fiten”, 5; İbn Mâce, “Fiten”, 25).

Bu hadisin başka bir rivâyetinde FİTNEyle ilgili kısım bulunmamaktadır (Buhârî, “Fiten”, 5).
Ayrıca Buhârî, zamanla insanlar arasında bilgi ve dindarlık farklarının kalkıp herkesin cehâlette ve dinî konulardaki gevşeklikte birbirine benzemesi, amellerin azalması, FİTNEnin çoğalması, öldürme olaylarının artması, can güvenliğinin ortadan kalkması gibi olumsuz gelişmelerin vuku bulacağını haber veren hadisleri “FİTNElerin Zuhuru” adını taşıyan bâbda toplamak sûretiyle FİTNE kavramının kapsamını Dinî, Ahlâkî, İlmî ve İçtimaî ÇÖKÜŞü içine alacak şekilde geniş tutmuştur.. (Buhârî, “Fiten”, 5).

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Yakında FİTNEler meydana gelecektir. O zaman oturan ayakta durandan, ayaktaki yürüyenden, yürüyen koşandan hayırlıdır” buyurmuştur.
(Müsned, V, 39, 48, 110; Buhârî, “Fiten”, 9, “Menâḳıb” 25; Müslim, “Fiten”, 10)
Meâlindeki cümlelerle başlayan hadisten, kişinin böyle olaylara ne ölçüde bulaşırsa o nisbette sorumlu ve günahkâr olacağı anlaşılmaktadır. Önemle vurgulamak gerekir ki bu hadis, Selef Âlimlerinin ve daha sonra Ehl-i Sünnet’in Siyasî ve Dinî mahiyetteki çalkantılar karşısında pasif bir tavır almalarının başlıca âmillerinden biri olmuştur.

Yine Buhârî’nin kaydettiği bir rivâyete göre Saîd b. Müseyyeb şöyle demiştir.: “İlk FİTNE (Osman radiyallahu anhu’n öldürülmesi) vuku’ buldu ve bu FİTNE, Bedir Ashabından kimseyi bırakmadı. Daha sonra ikinci FİTNE (Harre Vak‘ası) meydana geldi; bu da Hudeybiye Ashabından kimseyi bırakmadı. Nihayet üçüncü FİTNE (râvi bunun hangi olay olduğunu belirtmiyor) ortaya çıktı, artık bu da insanlarda kuvvet ve akıl bırakmadı” (Buhârî, Megâzî, 12).

Osman radiyallahu anhu’n şehîd edilmesinden sonra da, Ali, Talha, Zübeyr radiyallahu anhum ve Bedir Gazvesi’ne katılmış daha başka Sahâbîlerin henüz hayatta olduğu göz önüne alınarak bu rivâyetin râviye ait açıklamalarında hatalar olduğu ileri sürülmüştür.
Ancak İbn Hacer bu ifâdelerin.: “İki FİTNE arasında hayatta kimse kalmadı” şeklinde anlaşılması gerektiğini belirtir.
Nitekim Bedir Ashabından en son kişi olan Sa‘d b. Ebû Vakkâs Harre Vak‘ası’ndan birkaç yıl önce vefât etmiştir (Fetḥu’l-bârî, XV, 195).
Üçüncü FİTNE ise genellikle Hâricî İsyanlarıyla ilgili görülmüştür (Fethu’l-bârî, XV, 196; Aynî, XIV, 113).

İslâm Âlimleri genellikle, Osman radiyallahu anhu’n öldürülmesiyle (35/656) doruk noktasına ulaşan kanlı siyasî buhranı ilk FİTNE sayar (Müsned, III, 422; Ebû Hanîfe, el-Fıkhü’l-ebsat, s. 41, 44; Câhiz, s. 173; Tâhâ Hüseyin, s. 417, 677)
Ve bu olayı “büyük FİTNE” diye adlandırırlar. Her ne kadar hadis âlimlerinden Abdurrahman b. Muhammed ed-Dâvûdî ilk FİTNE olarak Hüseyin aleyhisselâm’ın şehîd edilmesini göstermişse de onun şehîd edildiği sırada artık Bedir Ashabından hayatta kimsenin kalmadığı, ayrıca Saîd b. Müseyyeb’in yukarıdaki rivâyetinde büyük ihtimalle sadece Medine’de vuku bulan FİTNElerin söz konusu edildiği gerekçesiyle bu görüş ilgi görmemiştir.. (İbn Hacer, XV, 195-196; Aynî, XIV, 113).

FİTNE kavramının tarih boyunca müslümanların ruhunda ürkütücü tesirler uyandırmasında ilk dönem müslümanlarının, özellikle ilk iki asırda yaşayanların müşâhede ettikleri siyasî çalkantıların bıraktığı derin izlerin payı büyüktür. Onlar, FİTNEnin Kur’ÂN’daki ağırlıklı mânâsını da dikkate alarak bu çalkantıların vuku’ bulduğu zamanları dine, İslâm Cemaatine ve meşrû idareye bağlılıkları konusunda denendikleri dönemler olarak düşünmüşlerdir. Osman radiyallahu anhu’n öldürülmesiyle başlayıp Cemel Vak‘ası ve Sıffîn Savaşı ile devam eden hadiseler, Hâricî İsyanları, Emevî İktidarına karşı ayaklanan Abdullah b. Zübeyr’in Hicaz’daki hâkimiyetine son vermek üzere Yezîd b. Muâviye’nin yolladığı ordunun Medine yakınında Harre’de Medineliler’le savaşarak şehri yağmalaması, aynı maksadla Abdülmelik b. Mervân tarafından gönderilen Haccâc b. Yûsuf kumandasındaki ordunun altı ay kadar süren muhasarası sonunda Mekke’yi işgali ve Abdullah b. Zübeyr’in öldürülmesi gibi kanlı olaylar, İslâm toplumunun karşılaştığı ilk FİTNE hareketleri olarak tarihe geçmiştir.

Özellikle Osman radiyallahu anhu’n şehîd edilmesi olayı müslümanların dinî ve siyasî kamplara bölünmesine yol açan, daha sonra Sünnî-Şiî İhtilâfının kökleşmesiyle gelecek kuşakları derinden etkileyecek olan FİTNElerin başlangıcı sayılır. Batılı araştırmacıların çoğu da bu görüşe katılmaktadır.:
Ancak Schacht, ilk FİTNEnin, Osman radiyallahu anhu’n şehîd edilmesinden 89 yıl sonra Emevî Halifesi Velîd b. Yezîd’in (II. Velîd) öldürülmesiyle (126/744) zuhur ettiğini, bu olay üzerine müslümanların zihninde artık Peygamber’in Yaşayan Sünnetinin ortadan kalktığı, eski iyi günlerin son bulduğu kanaatinin uyandığını belirtir.
Schacht’a göre bu kanaat aynı zamanda, İbn Sîrîn’e isnad edilen ve hadis rivâyetinde sened arama ihtiyacının FİTNE olayının zuhuru üzerine başladığını bildiren haberle de uyuşur.
İbn Sîrîn’in bu açıklaması şöyledir.: “Müslümanlar hadis dinlerken isnad sormuyorlardı. Ancak FİTNE zuhur edince.: “Bize râvilerin isimlerini söyleyin!.” demeye başladılar. Böylece râvilerin Sünnet Ehli olduğu anlaşılınca bunların hadisi alınıyor, Bid‘at Ehli olduğu görülünce de hadisleri terkediliyordu.. (Müslim, “Mukaddime”, 7).
Fakat Schacht’a göre bu haberi 110’da (728) vefât etmiş olan İbn Sîrîn’e isnad etmek yanlıştır (The Origins, s. 36).
Schacht, Evzâî’ye nisbet edilen ve Velîd b. Yezîd’in öldürülmesinden sonra çıkan iç savaşları FİTNE olarak değerlendiren iki rivâyeti kendi görüşüne delil gösterir (The Origins s. 71).
Juynboll ise “The Date of the Great Fitna” başlıklı makalesinde (Arabica, XX/2, s. 142-159), Evzâî’ye nisbet edilen bu sözlerin uydurma olduğunun daha sonraki otoriteler tarafından ortaya çıkarıldığını kaynak zikretmeden belirtir. (Arabica XX/2, s. 143-144).
Aynı yazar, hadis râvilerinde adâlet şartı aranmasının FİTNEnin çıkması üzerine başladığını, ashabın tamamı şüpheden uzak olduğu için onlar hakkında böyle bir şarta gerek duyulmadığını, Osman radiyallahu anhu’n şehîd edilmesiyle artık isnadda adâlet şartı aramanın zarurî görüldüğünü düşünen İslâm Âlimlerinin bu görüşünü isâbetsiz bulur. Zirâ ona göre öncelikle ashabın toptan âdil ve güvenilir olduğu şeklindeki bir genellemeyi İbn Kuteybe bile isâbetsiz bulmuştur; Müslim b. Haccâc’ın el-Câmiʿu’s-sahîh’inin Mukaddimesinde de böyle bir hükme yer verilmemiştir.
Juynboll, İbn Sa‘d’ın et-Tabakât’ından başlamak üzere Osman radiyallahu anhu’n öldürülmesi olayını FİTNE olarak nitelendiren en eski kaynaklardan iktibaslar yapmış, bunlarda geçen FİTNE kelimesinin hangi anlamlarda kullanıldığını ve hangi olaya tekabül ettiğini belirlemeye çalışmıştır (Arabica., XX/2, s. 145-159).
Nihayet kendisi, Kur’ÂN’daki anlamlarının dışında FİTNEye “baş kaldırma” mânâsının Abdullah b. Zübeyr’in Emevî İktidarına karşı isyan etmesi üzerine verildiğini (Arabica, XX/2, s. 152, 158),
Hadiste isnad aramanın FİTNEden sonra başladığına ilişkin olarak İbn Sîrîn’den nakledilen açıklamadaki FİTNE kelimesiyle de İbnü’z-Zübeyr isyanının kastedildiğini ileri sürmüştür (Arabica, XX/2, s. 158-159).
FİTNE kelimesinin, Kur’ÂN’daki anlamları yanında giderek, dinî bakımdan birbirine zıt olan iki durumdan hangisinin tercih edilmesi gerektiği hususunda baş gösteren sıkıntı ve karışıklık, birbiriyle çekişen iki zümreden birinin tercih edilmesinde hissedilen zorluk ve bunun doğurduğu kargaşa, bir dinî-siyasî otoriteye karşı direnme, isyan, anarşi ve iç savaşa kadar varan bir anlam çeşitliliğine sâhib olduğu görülür. Bilhassa “ilk FİTNE” tâbirinin Osman radiyallahu anhu’n şehîd edilmesine delâlet etmesi yanında daha ziyâde çoğulu olan “fiten” kelimesi, genel olarak müslümanlar arasında çıkan kargaşa, anarşi ve iç savaş gibi olumsuz gelişmeleri de ifâde eder.
Nitekim Câhiz el-ʿOsmâniyye adlı eserinde (s. 175) İbn Sîrîn ve Âmir eş-Şa‘bî’nin, “FİTNE (Hz. Osman’ın öldürülmesi) vuku bulduğu zaman Medine’de Resûlullah’ın ashabından 10.000 (başka bir yerde 20.000 [s. 10]) kişi vardı” şeklindeki bir açıklamasını naklettikten sonra bu iki zatın Cemel ve Sıffîn savaşlarını da FİTNE diye adlandırdıklarını kaydeder; ayrıca Şîa’nın Ali kerremallahu vechehu’yi Ebû Bekir radiyallahu anhu’den daha faziletli görmesini eleştirirken kullandığı.: “FİTNEler onun (Hz. Ali) başında döndü; Hâricîler ona isyan etti” şeklindeki cümlelerinde de (el-ʿOsmâniyye, s. 185) fiten genel olarak siyasî karışıklık ve iç huzursuzlukları ifâde eder.

Gerek bu eserde gerekse konuyla ilgili diğer klasik kaynaklarda FİTNEnin, açıklamaya ihtiyaç duyulmadan herkes tarafından bilindiği intiba’ını veren bir şekilde zikredilmesi bu anlamdaki kullanımının uzun geçmişe sâhib olduğu kanaatini uyandırmaktadır. Çağdaş hadis âlimi M. Mustafa el-A‘zamî’ye göre isnadın nasıl başladığını anlatırken İbn Sîrîn’in.: “Ben veya biz şöyle şöyle yapıyoruz” yerine üçüncü şahıs kipiyle geçmişten söz etmesi, hadiste isnad geleneğinin 110’da (728) vefât eden bu kişinin doğumundan önce başlamış olduğuna işâret eder.
Bu sebeble bazı şarkiyatçıların esasen ilk FİTNEyi Osman radiyallahu anhu’n şehîd edilmesinden sonraki tarihlere götürmeleri, dolayısıyla hadis rivâyetinde ilmî ölçülerin İslâm Âlimlerince benimsenen dönemden daha geç bir zamanda başladığı yönünde şüphe uyandırmayı amaçlayan çabaları ilmî bir temele dayanmamaktadır. Zira gerek Harre Olaylarına, gerekse Velîd b. Yezîd’in öldürülmesi üzerine baş gösteren karışıklıklara FİTNE adının verilmesi, bunlardan önce cereyan eden karışıklıklara FİTNE denilmediği anlamına gelmez..

Hâricîler, Şîa ve Mu‘tezile, özellikle “emir bi’l-ma‘rûf nehiy ani’l-münker” ilkesinin uygulanmasıyla ilgili olarak dinî ve siyasî ihtilâfları duruma göre silâhlı mücâdeleye kadar götürmeyi gerekli görürken Ehl-i Sünnet’in bu husustaki tutumu oldukça farklılık gösterir. Ebû Hanîfe’ye isnat edilen el-Fıkhü’l-ebsat’a göre toplumun bir kesiminin bozulmuş olduğuna bakarak onlardan ayrılmak doğru değildir. Bununla birlikte Ebû Hanîfe.: “Fitneye düşmekten korktuğu için FİTNEnin bulunmadığı başka bir yere göç eden kimseye ALLAH yetmiş sıddîkın ecrini verir” meâlinde bir hadis nakleder ve toplumun bütünüyle isyana kalkışması halinde onlardan uzaklaşmayı öğütler (s. 44). Yine Ebû Hanîfe’ye nisbet edilen el-Fıkhü’l-ekber’deki.: “Ashabı yalnızca hayırla anarız” cümlesi (s. 61) bütün Ehl-i Sünnet’in sadakatle yaşattığı bir ilke olmuştur.
Eş‘arî, hilâfetin 30 yıl süreceğini, ardından saltanat döneminin başlayacağını bildiren, ancak sıhhati konusunda itirazlar bulunan (meselâ bk. Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, II, 437) bir hadisi (Tirmizî, “Fiten”, 48) zikrederek ilk siyasî çalkantılara kaderci bir anlayışla yaklaşmış, ayrıca bu olayların ictihad ve yorum farkından doğduğunu belirterek taraflardan her birinin kendi ictihadında haklı olduğunu savunmuştur (el-İbâne, s. 191-192).
Aynı Müellif, Mu‘tezile, Zeydiyye ve Hâricîler’le Mürcie çoğunluğunun isyanı bastırmak için silâha başvurmayı gerekli gördüğünü ifâde ettikten sonra, “Ehl-i Hadîs” dediği Selefiyye’nin hangi şartlar altında olursa olsun silâhlı mücadeleyi bâtıl saydıklarını belirtir (Makâlât, s. 451-452).
İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî de, hata etmiş olsalar bile ashab hakkında hüsnüzân beslemek gerektiğini söyleyerek bilhassa Âişe radiyallahu anha’nin Cemel Vak’ası’ndan önce intikam duygularını yatıştırmak ve FİTNE ateşini söndürmek için teşebbüste bulunduğunu belirtir. Ancak.: “Ali b. Ebû Tâlib yönetimi üstlenmiş gerçek devlet başkanı, onunla savaşanlar ise âsi idi.” diyerek sert bir üslûp kullanır (el-İrşâd, s. 433).
Abdülkâhir el-Bağdâdî ve Şehristânî gibi Sünnî Müelliflerin kaydettiklerine göre Ehl-i Sünnet, Osman radiyallahu anhu öldürenleri de, Ali kerremallahu vechehu’ye karşı savaşanları da âsi saymış, ancak Ali kerremallahu vechehu’ye karşı çıkanlardan ->Âişe, Talha ve Zübeyr’i radiyallahu anhum sadece hatalı göstermekle yetinmiş, bununla birlikte genel olarak taraflardan hiçbirinin küfürle itham edilemeyeceğini düşünmüştür (el-Fark, s. 119, 289-290, 350-351; el-Milel, I, 103).

Ehl-i Sünnet Âlimleri, Halifenin dokunulmazlığı ve cemaatin birliği fikrinden yana olmayı prensip edindikleri için konuyla ilgili hadisleri ve ilk FİTNEleri yaşayan ashabın tecrübelerini dikkate alarak FİTNEyi körüklemekten kaçınmayı, ihtilâfları barışçı yollarla yatıştırmayı, bu mümkün olmazsa siyasî otoritenin varlığı ve ümmetin birliği için pasif kalmayı tercih etmişlerdir.
Müsteşrik J. C. Vadet Ehl-i Sünnet’in bu tavrını.: “Bâbil’den günümüze kadar sürüp gelen Şark Ruhunun modeli olan kadercilik”le izah eder (REI, XXXVII/1, s. 86).
Çağdaş bir Müslüman Yazar da FİTNE endişesinden kaynaklanan bu “siyasî ihtiyatsızlığın” İslâm Siyasetçilerini her türlü inkılâpçı reformu şer‘an yasaklamaya sevkettiğini ileri sürer.. (Abdulkader Tayob, s. 138).
Ancak İslâm Dünyasında daima çoğunluğu oluşturan ve toplumun selâmetinden kendini sorumlu tutan Ehl-i Sünnet’in, FİTNEye karşı sert hareketlere girişerek onun boyutunu daha da genişletmekten ve böylece ümmetin birliğini büsbütün tehlikeye sokmaktan çekindiği için böyle bir tavır takındığında şüphe yoktur. Nitekim Gazzâlî, Siyasî Otoriteye karşı zor kullanmanın FİTNEyi harekete geçireceği, şerri arttıracağı ve zararının yarardan fazla olacağı görüşündedir.. (İhyâʾ, II, 437).
İbn Teymiyye de Hâricîler’in yaptığı gibi FİTNEyi ortadan kaldırmak için silâhlı mücadeleye kalkışmanın daha büyük bir FİTNE olduğunu belirtir (el-İstikâme, II, 290).
Bu şekilde Ehl-i Sünnet mensubları, FİTNEye sebebiyet vermemek için fâsık imama itaatin câiz olduğu fikrinde birleşmişlerdir..

KELÂMULLAH-ta ve RESÛLULLAH-ta FİTNE-FÜCUR
=>viewtopic.php?t=10742&sid=d1816ef7e1d61 ... f2404ee854
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 12506
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00

Re: ESMAu'L- HÜSNÂ'nın KUR'ÂN-ı KERİM AÇILIMI

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

163- Eş ŞÂFİ celle celâluhu.:

Resim

ŞÂFİ.: Hasta Kullarına şifâ veren, yarattığı mahlukatının maddî ve manevî her türlü hastalığına/derdine şifâ/ devâ veren ALLAHu zü’L-CeLÂL..

Şifâ.: Hastalıktan iyi olma, iyileşme. Hastalıktan kurtulma.(...Hastalık seni uyandırıncaya kadar sabra çalış ve hastalık vazifesini bitirdikten sonra HÂLİK-ı RAHÎM inşâe ALLAH sana şifâ verir. L.)
Şifâ-bahş.: f. Şifâ veren, iyilik veren, iyileştiren..
Şifâhâne.: Hastahâne..
Şâfî.: Hastaya şifâ veren ALLAH celle celâlihu.. Yeter görünen, kifâyet eden.

Eş-ŞÂFİ celle celâlihu İsmi her ne kadar Tirmizî ve İbn Mâce Hâdislerindeki Esmâü’l- Hüsnâ Listesinde geçmiyorsa da, RABBimiz TeâLâ’nın Kur’ÂN-ı Kerîmi’nde ve Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin DUÂ Hadislerinde bildirilen Esmâlardandır. Maddî ve Manevî, fiziksel her türlü hastalıklara şifâ veren, sıkıntıları gideren bir İsmi-i Şerîftir.
Eş Şâfi Esmâsı Kur’ÂN-ı Kerimde ve Hadis-i Şerîflerde işâret olmakla beraber doğrudan isim olarak Cevşen’de de geçmektedir..

eş- Şâfi’ الشافع .: Maddî ve Manevî hastalıklara şifâ veren, sıkıntıları gideren ALLAH celle celâlihu..
(Buhârî, Merda, 20, Tıb, 40; Müslim, Selâm, 46-48)

Eş-ŞÂFİ celle celâlihu İsmi =>Kur’ÂN-ı Kerîm’de =>Fiil Sîgası hâlinde gelmiştir.:

İbrâhim aleyhisselâm, kavmine şöyle demişti.:

وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ
“Ve izâ maridtu fe huve yeşfîn (yeşfîni).: Ve hastalandığım zaman bana şifâ veren, O'dur.” (Şu’arâ 26/80)

ALLAHu zü’L-CeLÂL, arıların şifâ kaynağı olarak yaratıldığını şöyle beyan buyurur.:

ثُمَّ كُلِي مِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ فَاسْلُكِي سُبُلَ رَبِّكِ ذُلُلاً يَخْرُجُ مِن بُطُونِهَا شَرَابٌ مُّخْتَلِفٌ أَلْوَانُهُ فِيهِ شِفَاء لِلنَّاسِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
“Summe kulî min kulli’s- semerâti feslukî subule RABBiki zululâ (zululen), yahrucu min butûnihâ şarâbun muhtelifun elvânuhu fîhi şifâun li’n- nâs (nâsi), inne fî zâlike le âyeten li kavmin yetefekkerûn (yetefekkerûne).: Sonra meyvelerin (çiçeklerin) hepsinden yeyin! RABBinin emre amâde kılınmış yollarında sülûk edin (uçun, dolaşın). Onun karnından muhtelif (çeşitli) renklerde içecek (bal) çıkar. Onda insanlar için şifâ vardır. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için elbette bir âyet (delil) vardır.” (Nahl 16/69)

ALLAHu zü’L-CeLÂL =>Kur’ÂN-ı Kerîm’in da Şifâ Kaynağı olduğunu haber verir.:

قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللّهُ بِأَيْدِيكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُّؤْمِنِينَ
“Kâtilûhum yuazzibhumullâhu bi eydîkum ve yuhzihim ve yansurkum aleyhim ve yeşfi sudûre kavmin mu'minîn (mu'minîne).:
Onlarla savaşın. ALLAH sizin ellerinizle onları azâblandırır ve onları alçaltır. Ve onlara karşı size yardım eder (zafere ulaştırır). Ve mü'minler kavminin göğüslerine şifâ verir (iyileştirir, ferahlatır).” (Tevbe 9/14).

قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَتَاكُمْ عَذَابُهُ بَيَاتًا أَوْ نَهَارًا مَّاذَا يَسْتَعْجِلُ مِنْهُ الْمُجْرِمُونَ
“Kul ereeytum in etâkum azâbuhu beyâten ev nehâren mâzâ yesta'cilu minhu’l- mucrimûn (mucrimûne).: De ki: “O'nun azâbı şâyet gece veya gündüz size gelse (ne olur) düşündünüz mü (gördünüz mü)? Mücrimlerin (suçluların) O'ndan acele istediği nedir?” (Yûnus 10/50)

يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءتْكُم مَّوْعِظَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ وَشِفَاء لِّمَا فِي الصُّدُورِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِّلْمُؤْمِنِينَ
“Yâ eyyuhe’n- nâsu kad câetkum mev'ızatun min RABBikum ve şifâun limâ fî’s- sudûri ve huden ve rahmetun li’l- mu'minîn (mu'minîne).: Ey insanlar! Size, RABBinizden öğüt (vaaz) ve göğsünüzde olana (nefsinizin kalbindeki hastalıklara) şifâ ve mü'minlere hidâyet ve rahmet gelmiştir.” (Yûnus 10/57)

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاء وَرَحْمَةٌ لِّلْمُؤْمِنِينَ وَلاَ يَزِيدُ الظَّالِمِينَ إَلاَّ خَسَارًا
“Ve nunezzilu mine’l- Kur’ÂNi mâ huve şifâun ve rahmetun li’l- mu’minîne ve lâ yezîdu’z- zâlimîne illâ hasârâ (hasâran).: Kur’ÂN'dan indirdiğimiz şeyler, mü'minler için şifâdır ve rahmettir. Ve zâlimlerin sadece hüsrânını (kaybettiği dereceleri) arttırır.” (İsrâ 17/82).

وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا أَعْجَمِيًّا لَّقَالُوا لَوْلَا فُصِّلَتْ آيَاتُهُ أَأَعْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌّ قُلْ هُوَ لِلَّذِينَ آمَنُوا هُدًى وَشِفَاء وَالَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ فِي آذَانِهِمْ وَقْرٌ وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًى أُوْلَئِكَ يُنَادَوْنَ مِن مَّكَانٍ بَعِيدٍ
“Ve lev cealnâhu Kur’ÂNen a’cemiyyen le kâlû lev lâ fussilet âyâtuh (âyâtuhu), e a’cemiyyun ve arabîy (arabîyyun), kul huve lillezîne âmenû huden ve şifâun, vellezîne lâ yû’minûne fî âzânihim vakrun ve hûve aleyhim amâ (amen), ulâike yunâdevne min mekânin baîd (baîdin). : Ve eğer O'nu (Kitab'ı), yabancı dil bir Kur’ÂN kılsaydık, mutlaka.: “O'nun âyetleri açıklanmalı değil miydi?” derlerdi. Araba yabancı dil mi? De ki.: “O, imân edenler için hidâyet ve şifâdır. Ve mü'min olmayanların kulaklarında vakra vardır. O (Kur’ÂN), onlara karşı körlüktür (şifâ ve hidâyet değildir). İşte onlara uzak bir yerden seslenilir.” (Fussilet 41/44)

ALLAHu zü’L-CeLÂL =>Âdem aleyhisselâm’a İLk ÖNce AKIL OLarak YÜKLediği TüMM İSMuLLAH’ın ÖĞRETİLmesi ve TÂLİM edilmesi Hakîkati =>Yeryüzünün Halîfesi KILdığı KULLarının =>İlim, Teknik, Tıb, Fen ve Sanat gibi Lâzı ve Lâtık her İŞine ÇÖZüme-ÇÂReye Kabiliyetli OLarak =>ALLAH celle celâlihu’nun Bir İsmini YAŞAmakta/KULLanmaktadır..
Hasta OLUnca da =>RABBımız TeÂLÂ’ya ARZ/DUÂ edip Eş-ŞÂFİ celle celâlihu İsminin TeceLlîsini İsteriz..

وَعَلَّمَ آدَمَ الأَسْمَاء كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلاَئِكَةِ فَقَالَ أَنبِئُونِي بِأَسْمَاء هَؤُلاء إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
“Ve alleme âdeme’l- esmâe kullehâ summe aradahum ale’l- melâiketi fe kâle enbiûnî bi esmâi hâulâi in kuntum sadikîn (sadikîne).: Ve (ALLAH), Âdem'e, (ALLAH'ın) İsimlerinin hepsini (bu isimlerdeki hikmetleri) öğretti. Sonra onları meleklere arz ederek dedi ki.: “Haydi sadıklardan iseniz bunları isimleri ile bana haber verin (söyleyin).” (Bakara 2/31)

İNSÂNLarın CÂN BÂZÂRı Tıp İlmi de Eş-ŞÂFİ celle celâlihu İsminie dayanmaktadır. Cenâb-ı HAKkın =>Yeryüzü Eczahânesinde koyduğu Rahîmâne Cilveleri ve Devâları ARAştıran Tıp İlmi’nin Hakîkati Eş-ŞÂFİ celle celâlihu İSMİni TeCELLî TEZGâhıdır..
ÂdemoğLuna AKıL Olarak Yüklenen TÜMM İSMuLLALAH’tan Birisi OLan Eş Şâfî-i Hakîki ALLAH celle celâlihu, İçinde YAŞAmakta Olduğumuz HeR ÂN’da KULLuk DENEmesi İÇinde Olduğumuzu hatırlatan HASTALıklar ve sonUÇunda Şifâ ŞÜKRümüzün TECELlî TEZGÂhı Eş-ŞÂFİ celle celâlihu..

KÛN feye KÛN KÂiNÂtında, her CÂNLı =>
=>Vücûda geldiğinde El-BÂRi celle celâlihu,
=>Teşekkülünde El-MUSÂVVİr celle celâlihu,
=>Gıdalandığı zaman Er-REZZÂk celle celâlihu,
=>Hastalıktan şifâ bulduğunda, Eş-ŞÂFİ celle celâlihu Tecellîsine Mazhardır..

ALLAHu zü’L-CeLÂL’in bütün Fiilî İsimlerin Temelinde El FÂiL celle celâlihu KuDRetULLAH Sıfatı vardır..

El FÂiL celle celâlihu KuDRetULLAH Sıfatı =>Bir Çekirdeğe Tecellîsine El FETTÂh celle celâlihu İsmini alır..
El FÂiL celle celâlihu KuDRetULLAH Sıfatı =>Bir HAYyat bahşederken El MUHyî celle celâlihu İsmini alır..
El FÂiL celle celâlihu KuDRetULLAH Sıfatı =>Canlılara rızık verirken Er REZZÂK celle celâlihu İsmini alır..
El FÂiL celle celâlihu KuDRetULLAH Sıfatı =>Bir canlının ÖLümünde El Mûmit celle celâlihu İsmini alır..
El FÂiL celle celâlihu KuDRetULLAH Sıfatı =>Bir CÂNLıya Şifâ verdiği zaman da Eş-ŞÂFİ celle celâlihu İsmini alır..

İnsanın âcizliğini kavradığı ve ne kadar muhtaç konumda olduğunu en çok fark ettiği anlardan biri, şüphesiz hasta olduğu andır. Her hastalığın kişi üzerinde meydana getirdiği bedensel ve ruhsal etkiler birbirinden çok farklıdır. Ancak hepsi hikmetli bir yaratılışın delîlidir. Gözle bile görülemeyen bir virüsün insanı tanınmayacak hâle sokması, vücûda giren bir mikrobun kimi zaman teşhis dahi edilememesi, ALLAH celle celâlihu'nun gücünün en açık delîllerindendir. Bilim Adamlarının tek bir virüsü ortadan kaldırmak için yaptıkları deneyler, araştırmalar Es SÂNi’ ALLAHu zü’L-CeLÂL’in yaratmadaki üstünlüğünü gözler önüne serer.

Hastalığı veren ALLAH celle celâlihu olduğu için, bu hastalığın geçmesi de ancak ALLAHu zü’L-CeLÂL’in dilemesi ile olur. ALLAHu zü’L-CeLÂL, dilediği takdirde Eş Şâfi Sıfatı ile verdiği hastalığı ortadan kaldırır.
Nitekim ALLAHu zü’L-CeLÂL dilemedikçe tüm dünyanın doktorları, en gelişmiş teknolojik aygıtlar, keşfedilen en son ilâçlar biraraya gelse, yine de o kişinin hastalığının iyileşmesi imkansızdır. Kullanılan ilâçların hepsi, hastalığın iyileşmesi için birer vesîledir. Eğer ALLAH celle celâlihu dilerse uygulanan tedâviyi vesîle kılarak kişinin iyileşmesine izin verir. Ne var ki ALLAH celle celâlihu dilemedikçe çok basit gibi görünen bir hastalık dahi kişinin ölümüne sebebiyet verebilir.

Bu durumda insanın yapması gereken, kendi âczinin yanında RABBimizin sonsuz gücünü görebilmek ve sıkıntı içinde olduğu her an O'ndan yardım dilemektir. Eyyûb aleyhisselâm'ın Şeytân tarafından kendisine dokundurulan sıkıntı karşısında gösterdiği Sabr-ı CeMîL.. Güzel ahlâk, sabır ve tevekkül tüm mü’minlere örnek olmuştur.. ALLAH celle celâlihu O’nun DUÂsına icâbet etmiş ve onu bu sıkıntıdan kurtarmıştır. Eyyûb aleyhisselâm'ın ise sabretmenin ve yalnızca ALLAHu zü’L-CeLÂL’e yönelip dönmenin büyük ecrini almıştır!.

Resim

RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin Şifâ DUÂLarında Eş-ŞÂFİ celle celâlihu İsmini buyurmuştur..
eş- Şâfi’ الشافع .: maddî ve manevî hastalıklara şifâ veren,
sıkıntıları gideren.. (Buhârî, Merda, 20, Tıb, 40; Müslim, Selâm, 46-48)

Her hangi bir hastalığın olduğu yere sağ el konulup RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin yaptığı şu Şifâ DUÂ’sınıı okumalıyız.:
Resim RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem.:


ARAPÇASI.:

Resim

TÜRKÇESİ.:
ALLAHümme RABBe’n-nâsi! Ezhibi’l-be'se, veşfihi, ve ente’ş-ŞÂFi. Lâ şifâe illâ şifâüke. Şifâen lâ yüğâdiru sekamâ..

MÂNÂSI.:
ALLAH'ım, ey insanların RABBi! Sıkıntıyı gider, şifâ ver. Şifâyı veren ancak SENsin. SENin vereceğin şifâdan başka şifâ yoktur. Öyle bir şifâ ver ki, hastalık nedir bırakmasın!." buyurmuştur..
(Buhârî - Tıb 37)



Resim


ElhamdüLiLLahi RABBi’l-ÂLEMîn..
Hamd ÂLEMLerin RABB’ı ALLAH’a Mahsustur!.


MuhaMMedî MuhaBBetLerimLe...

ResimKuL İHVÂNi..
Resim
Cevapla

“Kul İhvani Divanında Esmalar” sayfasına dön