Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 972
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

NASİHAT ve SÖZ..

Bilgi bilgisizliği içinde kalmamak için hayır ve evetin dışında cevaplar olduğunu unutmamak lâzımdır.
Aklın dışındaki şeyleri akla sokmağa uğraşmak küfürdür, insanın kendi aklına hakaretidir. Unutma!. Aklı ALLAH vermiştir..
Küfür; hakikati, kavranamayanı örten, perdeleyen demektir.
“LÂ HAVLE VELÂ KUVVETE” söyleyin!.
HAKK’ın sizin yanınızdaki kıymetini çoğaltmış olursunuz.
Eğer “LÂ HAVLE VELÂ KUVVETE” nin ne olduğunu biliyorsan...

ALLAH’ın dışında değilsin ki onu göresin. Siz kendi kendinizi dışarı attınız. Aklınızla...
Aklın durduğu ve boşlukta kaldığı hudud ötelerin ötesidir. Fakat akıl yine çırpınıyor. Nedir bu ötelerin ötesi. Başı da yok, sonu da!.
Ne yapacaksın?. Merak değil mi?. Öğrendin ne olacak? .
Şimdi söyleyeyim.: “Tımarhane”...
Bunlara akıl “ermez” degil... “Yetmez”...
Aklı yeten var mı?. Olmaz olur mu.
Bak onlardan birinin söylediklerini söyleyim.
Dinle, sonra o mübarek zâtın ruhuna abdest al bir Fâtiha oku!
Ama mecbur değilsin. Bu bir nevi edebdir. Senin Fâtiha’na da ihtiyacı yoktur.
“ALLAH’ı idrakden âciz olduğunu beşer hissettiği dakikada onu idrak etmiştir. ALLAH’ı bulamayacağını anladığı dakikada insan ALLAH’ı bulmuştur.”
O zaman ötelerin ötesi nedir?. Burnunun ucu kadar yakın olduğunu anlarsın.
Hakiki insan Huri ve Gılman’dan daha güzel halk edilmiştir.
Sırr-ı Esrar-ı Vahdaniyet insan üzerine yükletilmiştir.
Yardım kudsal bir sözdür. Bütün yaratıklara yardım ALLAH’ın şanındandır.
Bu şandan hakkı ile istifâde için kimseden yardım istemeyin. Yardım “istemek” de HAKK’a isyan kokusu vardır.
Bu hareketde bu kokuyu burun almaz. Akıl idrak etmez, ilim bulamaz.

Bu işte irfan sahibi olmak gerek.
Bunu idrak edememek en büyük cehennem ateşidir.

Ne demiş bir Arap Şâiri.:
“Yâ İLâHî!. SEN’in olmadığın yeri bize göster de cehennemi göreyim!.”
Aha bu lâfı anlarsan gel ayağının altını öpeyim!..

“Faizle para almak, ALLAH vermedi de ondan alıyorum!.” demektir. Sen utanmadan istiyorsun ALLAH’tan. HAKk bu hâlinden, senden utandı da seni işitmek istemedi.
Sesini duyurmak için kendine gel!.
Hased. Kıskanmak. Kibir. Gıybet. Hiddet. Beddua. Dedikodu..
Bunların hepsinde derece derece ALLAH’ın takdirine isyan vardır.
Bunlardan uzak kalmak için;
Takdir, Kader denilen izahı güç mânevî kanunun maddî şekilde görünmesine karsı gelmek vardır. Bunlara karşı durmak için çâre sabır hasletidir. Sabır, bilinsin bilinmesin her türlü zilleti izzete tebdil eder.
Cenâb-ı ALLAH kitabında.:
“Her şeyi sudan halkettik.” buyuruyor.
“Her şey” nedir?
“Hey şeyde BEN varım. Kudretimle tecellî ettim. Bütün güçlerimle göründüm...”

Her meydana çıkıp zuhur eden şeyin aslı, sırrı, gücü, kudreti o zuhur eden şeyin içinde kalandır.
Ağam, kendinde taşıdığın dostu bilen çok azdır. Onu bilen; ölümden, ihtiyarlıktan, ızdıraptan kurtulmuştur, ölmezlik suyunu içmiştir.
İlim, bilgi, “ASL” a tecâvüz ederse sapıklık başlar.
Sonsuza girmeden ideal bir târif peşinde koşma!.
“Felsefe derler. Metafizik derler. Daha çok derler” derler!.
Bunların hepisi, bir düşünce ve fikir düşkünlüğüdür.
Müsbet İlimlerde herseyde bu düşünceye yer verilir.
Muhtelif asırlarda, felsefe ve filozoflar tahmin yürüterek doktirinler kurmuşlardır. Bu zekâlara çalışma bakımından hürmet etmek doğru bir hareketdir. Bu üsten zekâlara göre her şeyin düşünce kazanında ve labaratuvarında tahlili gerekir. Bu da doğrudur.
Fakat aklın hududu dışındakilere “HAYIR!” ...

Bu gibi şeyleri akıl ve mantık ile çarpıştırmadan kabul etmek lâzımdır.
Mantık demek.: “Bir işde akıl kadrosuna sokmak için bu işde pürüz var mı yok mu?.”yu bulma meleke usulüdür.
Buradan da başka türlü tahminler yürütülür. Aklın aczini kabul edemezler.
Bir noktadan sonra da metafizik hududuna girdik diye iyice acizlerini kabul etmeyerek doğru müteârifelerle fikir ve düşünceleri ambalajlayarak fikir piyasasına çıkarırlar.
Felsefeyi yapanlardan “büyük bir şahıs” tahmin ve düşüncelerini formüle edip ortaya koyduktan sonra ciltler dolusu düşüncelerine herkesi hayran bıraktıktan sonra, kitabın son cildinde son cümle olarak herkes farkına varmasın diye bu son cümleyi matbaa hatası gibi göstererek ters bastırmıştır. Kitabi ters çevirirseniz cümle o zaman okunur.
Cümle Şöyle.: “Felsefe; insanı meçhul, mevhum hiçbir yerden alıp hiçbir şeye götüren yolların klavuzu ve haritasıdır.”

Mantık bir şeyde pürüz arayıp ona itiraz veya münakaşaya mihenk olacak akla sokacak bir vasıta duygusu ve hakikatidir. Fakat bunu münakaşaya âlet etmek gerekmez.
Mantık, dünyadaki ruhî ve maddî ahengin içinde anlayamadıklarımızı anlamaya calışırken lâzım olan aklın bir kılavuzudur. Bir mıknatıs ile çekmek..
Mantık, yabancıları değil de hakikatleri çeker. Yalancılar ortada kalır.
Anladınsa çok iyi.. Anlamadınsa o da iyi...

Biraz da tavsiye edelim.:
Hakiki mü’min dâimâ abdestli olmalıdır. Bu hâl yaratıldığı suya hürmetdir.
"Vecealnâ mlne’l- mâi külli şeyy’in Hayy” âyetini okumak gibidir.
Aynı zamanda.: “Mü’min mü’minin aynasıdır”
Yâni doğru dürüst, yalan bilmez, haramdan kaçan bir insan diğer bir insanın yüzüne baktığı zaman:
“VE LE KAD KERREMNÂ BENÎ ÂDEME”
Lâfz-ı celîli ile bildirilen ve insanda tecellî eden “EL MÜ’MİN” Esmâsı’nın Hakikatini görür..

1-) Ruh.
2-) Cesed.
3-) Can..

Bunlar için abdest..
Cesed temiz, Can temiz ise Ruh Abdesti
Cesed temiz değil, Can temiz değil ise abdest almak haramdır, ibâdet yapamazsın.

Buradaki temizlik yıkanmak hikâyesi değildir, ağam...
“İbâdet abdesti şarttır. Haramdır” demek, ayıptır. Yaratana karşı hürmetsizliktir...

Cesed ve Can Abdesti:
Yemekten evvel abdestli olsan bile abdest almak.
Sakal, Bıyık, Tırnak kesmeden evvel abdestli olsan bile abdest almak...

Ne olur şunları ihmal etme.:
Abdestsiz =>Yeme!. İçme!.
Gusul icâb eden hâllerde dünya kelâmı etme ve yine konuşma!.
Velhasıl dâimâ abdestli ol!.

Can için abdest, Rızık Abdestidir.
Ağıza abdestsiz bir şey koyma!.

Teyemmüm.:
Namaz vakti farz olduğu için o vakit geçmesin diye emrolunmuştur.
Su bulamamazlık başka şeydir.

BAKIR. NiKEL. GÜMÜŞ. KURŞUN.. Bu madenleri mıknatıs çekmez.. NiÇiN?..

ABDESTSİZ =>YEME!. İÇME!. KONUŞMA!.

Söyledik, niçin?. Dinle o zaman anla.:
Zaman târif edilmez... Akar gider. Bir nehir gibi...
Bu nehrin menba’ı yok, bilinmez.. Döküldüğü derya da meçhullerin meçhulü...
Mekân olmasa zaman mevzu’ bahis değildir. Zaman yok farz edilirse "VAKiT" kendiliğinden kaybolur. “VAKİT” olmadı mı “MÜDDET” konuşulmaz.
Mekân, zaman akışına girdiği anda vakit sözü ortaya çıkar. O zaman müddet mefhumu mekân’a mânâ verir.
Zaman, akan giden bir şey. Ne dersen de...
Zamanı, biz insanlar anlamak için aklımızla mekân’a mıhlamışız ve “Vakit” demişiz... Lâ Mekân’ın mekânı da idraki için Yâni anlaşılması sebebi ile takdir edilmiştir. Zaman, murad’ın devamını bilmek içindir.

Asırlar. Seneler. Aylar. Günler. Saatler. Dakikalar. Saniyeler. Saliseler. Rabiyalar nihâyet AN’a kadar parçalamışız...

Mekânsızlık diyoruz.. “LÂ MEKÂN” ne demektir?
Aklın durduğu hudud neresi ise onun ötesi demektir.
Aklın boşlukta kaldığı ötelerin ötesi... Fakat akıl yine çırpınıyor nedir diye...
Lâ Mekân’ı idrak ancak; Mekân, Zaman, Müddet, Vakit kelimelerinin ifâde ettiği mefhumlarla sezilir.
Mekân, Zaman, Müddet kısaldıkça idrak hassalarımızdan uzaklaşır.
Nihâyet bir hududa kadar gelir ki artık onu ne görür, ne işitir, ne de idrak edebiliriz. Bu hududdan sonra “Lâ Mekân” “başlar”.. “Bu hudud” da mekânsızlıktır.

“Başlamak” kelimesi.:
“Burada yalnız Lâ Mekân’ın mevcudiyeti vardır” demektir mânâsınadır.
Düşün!. Anla!.
Aklın hududunun ötesi.. Sidre..

Aslında; ne zaman, ne mekân, ne müddet vardır. Yokluk bile yoktur.
Hiçlik ve yokluk mefhumu diye bir şey yoktur.
Hey şey vardır. Asıl hakikat da o dur.
Bunların idraki için.:
“Dünya yedi günde halk edildi” buyurulmuştur.
Zaman yok.. Azaldıkça hassamızdan ve idrakimizden her şey uzaklaşır. Kâinattaki nizam ve işleme idrak hududumuza girmeyen mekânsızlık ve zamansızlığın idraki içindir.. Hepsinin ifâde mefhumu bir “ÂN” dır,
“Dünya bir ÂN’dan ibarettir”. Hadis..

Görünmez mekânsızlık ve görünür mekân arasında kul istifâde etsin diye “Müddet” murad edilmiştir. Bu müddet içinde kul’a borç olanları yapmak,
Bir nevi bâkilik iddia kokusu taşır ki küfre ve şirke kadar gider.
Ölüm’den korkmak da bir nevi bâkilik arzusundandır.

Sabah namazı kulluk namazıdır. İbâdet namazı değildir.
Sabah namazı kılmayan bir nevi kulluğunu inkâr etmiş olur.
Zaman içinde vakit vardır..

Ruh için; Zaman, Vakit, Mekân mevzu’ bahis değildir.
Cesed, bir mekân’ da mekân olduğu için zamanla mukayyed olur. Vakitle mukayyed değildir.
Cesed, aynı zamanda mekânda mekân olduğundan mahlûktur. Sonu gelecek demektir.
Cesede, ibâdetle ta’dil-i erkân emr olunmuştur.
Ta’dil-i erkân.: Namazdaki fiiller, Eğilme, Kalkma, Vesaire.

Ruh, Cesed mekânında oturduğu için vakitle mukayyed olur.
Hâlbuki ruh vakitle mukayyed değildir.. Cesede girince mukayyed oluyor.

İbâdetin vakti de farz kılınmıştır.. Bundan dolayı ibâdet vakitle mukayyeddir. Herhangi bir ibâdet kaza yapıldığında, kaza müddeti zamanla olmakla beraber vakitle mukayyed değildir.
Namaz vakti girmeden namaz farz olmaz.
Namaz vakti, Ruh için farzdır. Ta’dil-i erkân, Cesed için farzdır.
Abdest, Cesed için farzdır.
İstikbal-i Kıble, Kıbleye dönmek için farzdır. Niyet, Ruh ve cesed için farzdır.
Vakit girmesi ile bunların hepsi birden farz olur.
“Dünyanın her yerinde her an vakit vardır. Arada boşluk yoktur...
Vakit ruh için farz olduğuna göre abdest de cesed için farzdır.
Ruh cesed’te mekânda olduğuna göre o hâlde abdestli olmak lâzımdır. Bir o hâlde daha dâimâ abdestli olmak da farzdır..”


Vaktin kazası o hâlde yoktur.
Namazın ise kazası vardır. Fakat her namazın değil...

Abdestli bulunmak cesede ve ruha farz olduğuna göre.:
Dâimâ abdestli bulunmak lâzımdır.
Resûl’ü Ekrem’e dâimâ abdestli bulunmak farzdı.. Sana niçin olmasın...

Abdestsiz =>Yeme!. İçme!. Konuşma!.
O zaman Resûl’i Ekrem’e yanaşmak imkânına patika yol açmış olursun!
Haydi ağam münakaşa etme!. Dediğimi yapabilirsen yap!.

Abdestsiz kimse Nas’dır. Yâni lâlettâyin bir insandır..
Yâni imanını izhâr için kendi kendinde gizli insan demektir.
Abdestli insan “Mü’min” dir. Yâni Âdemiyetini izhâr ve kendi kendine tasdik için inanan demektir.
Secde hikâyesi insana değil, insanda gizli Âdemiyet Hâmulesinedir.
Bu âlemde Âdemiyet Hâmulesi ile görünebilmek hünerdir. Hem de çok büyük hünerdir.
Bu gibi insanların ayağının altını, avucunun içini öperim!..


15.03.1986. .Cumartesi


Resim

Resim

Lâ Havle Velâ Kuvvete illâ billahi’l-azîm.: Hayrı vermede ve şeri gidermede sonuç olarak; mevcud ve potansiyel güç ancak ve anacak Azîm olan ALLAHu Zü’l- Celâl’dedir.
İdrak.: Anlayış. Kavrayış. Akıl erdirmek. Fehim. Yetiştirmek..
Huri.: (Ahver ve Havrâ kelimelerinin c.) Ahu gözlüler. Gözlerinin akı karasından çok olan, pek güzel ve güzellikleri tarif ve tavsif edilemiyecek derecede güzel olan Cennet kızları.
Gılman.: (Gulâm. c.) Bıyığı yeni bitmiş gençler. Cennet'te hizmet gören delikanlılar. Köleler, esirler..
Vahdaniyet.: Birlik, infirad. Benzeri olmamak. Artmaktan, ayrılmaktan, eksilmekten beri ve münezzeh olmak gibi mânaları ifâde eden ALLAH'ın bir sıfatıdır. Bu sıfatla muttasıf olana Vâhid denir ki; benzeri olmayan; tecezziden, tekessürden beri olan zât demektir.
Hased.: Başkasının iyi hallerini veya zenginliğini istemeyip, kendisinin o hallere veya zenginliğe kavuşmasını istemek. Çekememezlik. Kıskançlık. Kıskanmak..
Asl.: Temel, esas, kök. Bidâyet. Mebde', dip, hakikat. Hâlis, sâfi. Haseb ve neseb. Soy sop. Zâten, en ziyâde.
Felsefe.: Yunanca (Philosophos)dan Arapçalaşmış. Feylesofların mesleği. İlm-i Hikmet. Maddeyi, hayatı ve bunların çeşitli tezâhürlerini, sebeblerini, ilk unsurları ve gaye cihetinden inceleyen fikri çalışma ve bu çalışmaların neticelerini toplayan ilim. Herkesin hususi fikri. Mantık. Bir ilmin prensipleri. Marifet ve Hikmet Sevgisi. Meşhur bir feylesofa göre olan hususi prensipler, nazarîyeler. Tabiat, huy ve mizâç sakinliği, rahatlık..
Metafizik.: Mâba'det tabia. Doğa ötesi, fizik ötesi..
Müsbet.: İsbât olunan. Delilli. Açık ve sabit olan. Menfinin zıddı. Pozitif, olumlu. Yazılıp kaydedilmiş. Tesbit edilmiş olan..
Tahlil.: Müşkül meseleyi halletmek. Bir şeyi kolaylıkla tutmak. Eritmek. Bir şeyi helâl kılmak. Yemine kefaret etmek. Man: Terkibin zıddıdır. Bir kıyas neticesinin mantık şekillerinin hangisinden olduğunu bilmek için delilin tahlili, araştırılması. Fiz.: Mürekkeb bir cismi tetkik etmek için esas unsurlara ayırma, çözümleme.
Analiz.: Tıb: İlâçla şişliği gidermek.
Mantık.: (İntak. dan) Konuşturan, söyleten. Doğru muhakeme ve doğru düşünceyi öğreten ilim. Akıl kaidesi. Akıl, nutuk, söz..
Mevhum.: Aslı olmayıp evham mahsulü olan. Vehim..
İhmal : Ehemmiyet vermemek. Yapılması lâzım bir işi sonraya bırakma. Dikkatsizlik. Başlayıp bırakmak. Terk etmek..
Müddet.: Belli ve muayyen vakit..
İbaret.: Meydana gelmiş, toplanmış. Bir şeyden teşekkül etmiş. Bir şeyin aynı. Bir şeyin içindekini ve aslını beyan. Bir halden bir hale tecâvüz eylemek. Rüyâ tâbir etmek.
Ân.: En kısa bir zaman. Lahzâ. Dem. Cüz'i bir zaman.
İzhâr.: Açığa vurma. Meydana çıkarma. Göstermek. Zâhir ve âşikâre ettirmek. Yalandan gösteriş. Tecvidde, iki harfin arasını birbirinden ayırıp açarak ihfâsız, idgamsız olarak okumaya denir. Bu sıfatın harfleri Huruf-ı halk denilen harflerdir.


Resim

أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاء كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ
Resim---“E ve lem yerellezîne keferû enne’s- semâvâti ve’l- arda kânetâ retkan fe fetaknâhuma, ve cealnâ mine’l- mâi kulle şey’in hayy (hayyin), e fe lâ yu’minûn (yu’minûne).: İnkâr edenler (kâfirler), semâların ve arzın bitişik olduğunu görmediler mi? Sonra Biz, o ikisini (birbirinden) ayırdık. Ve her canlı şeyi SU’dan yarattık. Hâlâ inanmazlar mı?” (Enbiyâ 21/30)

وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى كَثِيرٍ مِّمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلاً
Resim---“Ve lekad kerremnâ benî âdeme ve hamelnâhum fî’l- berri ve’l- bahri ve razaknâhum mine’t- tayyibâti ve faddalnâhum alâ kesîrin mimmen halaknâ tafdîlâ (tafdîlen).: Ve andolsun ki; Âdemoğlunu kerem sahibi (şerefli) kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Ve onları helâl şeylerden rızıklandırdık. Ve onları yarattıklarımızın çoğundan fazilet (açısından) üstün kıldık.” (İsrâ 17/70)

Resim
Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.: “Sizden biriniz müezzin.: “ALLAHÛEKBER!. ALLAHÛEKBER!.” dediğinde içinden.: “ALLAHÛEKBER!. ALLAHÛEKBER!.” der sonra sırasıyla müezzin.: “Eşhedü enlâ ilâhe illallah!.” dediğinde.: “Eşhedü enlâ ilâhe illallah!.” müezzin.: "Eşhedü enne Muhammede’r Rasûlullah” dediğinde.:"Eşhedü enne Muhammede’r Rasûlullah” müezzin.: “Hayyale’s-salâh” dediğinde.: “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” müezzin.: “Hayyale’l-felâh” dediğinde.: “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” müezzin.: “ALLAHÛEKBER!. ALLAHÛEKBER!.” dediğinde “ALLAHÛEKBER!. ALLAHÛEKBER!.” müezzin.: “Lâ ilâhe illallah” dediğinde .:“Lâ ilâhe illallah” derse cennete girer.” buyurmuştur.
(Ömer İbni Hattab (radiyallahu anhu) dan; Müslim, Ebu Dâvud, Nesâî)

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.:“Yeryüzünde herhangi bir kimse “Lâ ilâhe illâllahu Vallahu ekberu velâ havle velâ kuvvete illâ billahi” derse hataları deniz köpügü kadar olsa dahi örtülür.” buyurmuştur.
(İbni Ömer (radiyallahu anhu) dan; Sahih olarak; İmâmı Ahmed ve Tirmizî)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 972
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

ZEKÂT..

Zekâtı verilmeyen mal helâl değildir. Zekât, mal ve rızkın ALLAH tarafından verildiğine şüphesiz inanan kulun fiilî bir ibadetidir. İnsanların yardımlaşması ibadet şeklinde emrolunmuştur.
Haram mal ve paranın zekâtını kimse veremez. HAKk tarafından verdirilmez.
İyice tetkik ettikten, malın ve paranın helâl olduğunu anladıktan sonra zekâtını verir.
Haram mal ve paranın zekâtını vermeye kalkma! Emr-i İlâhîye hâşâ hakaret etmiş olursun.

Hac, mal ve beden ile yapılır. Helal olmayan mal ve para ile hiç yapılmadığı gibi, vücuduna haram lokma giren hac yapamaz. Malın ve paranın zekâtı verilmiş olmalıdır.

HAC.:

Arapça bir kelimedir, önemli bir işi yapmaya niyet ve gayret etmek mânâsınadır.
ALLAH kelâmındaki mânâsı : “Kâbe’yi ziyâret ALLAH’ın mü’minler üzerindeki hakkıdır.” Bu lâfa çok dikkat et!
Bu hakkı tamamıyle ödeyene de ALLAH tarafından verilen unvan da “Hacı”dır.
ALLAH’ın mü’minler üzerindeki hakkı nedir?”
Haa!..
Efendim! O meseleyi anlamak güçtür, anlayan zâten nedir diye sual soramaz. Söylesem ne yapacaksın, merak düşüncesine bizim lâfımız yoktur.
Sekizinci hicride Mekke fethinden sonra âyeti kerime ile açık olarak Resûlü Ekrem’e vahiy ile bildirilmiştir. Her müslümana ömründe bir defa olsun farzdır.
Kâbe’ye yakın olan fakire bile... Fakirlik başka, ruhî asalet başkadır.
Fakirlik sadece mal yokluğu değildir. Mal sahibi olma isteğinin de yokluğudur.

Çok uzaklarda olanlara ise, bir senelik ailevî geçimini temin edip helâl ve zekâtı verilmiş parası olana farzdır.
Muayyen zamanda yapılması da farzdır. Sebebi var.
Hikmeti; görünürden, anlaşılan hududdan, sırra kadar giden hikmeti vardır.:
1-) Görünürde, islâmların senede bir defa muayyen zaman ve ayda Kâbe’de toplanmaları ve bir nevî senli benli düşünce veya sessiz istişareleri ve bütün islâm dininin dışında olanlara islâmdaki birlik ve beraberliğin bir kuvvet teşkil ettiğinin ilânıdır.
2-) Emrin yerine getirilmesidir ki bunun niçin emr olunduğu meselesi ise; ALLAH’ın emrine harfîyyen uyulup uyulmadığı ve bu mecburiyet için helâl ve zekâtı verilmiş mal ve paranın devamlı sûrette islâmın değişmeyen ve ALLAH’a verilmiş bir vaadin tutulmasıdır ki, “vaad etmek” de bir nevi habersiz ve ALLAHın şâhid tutulması vardır ki vaadini yerine getirmemek islâmda küfürdür. HAKk’a isyan kokusu vardır. Yapamadığın vaadi yapmamak daha hayırlıdır.
3-) Mânevî hikmeti ve sebebi ise çok büyüktür. Resûl-ü Ekrem mi’raca kâbeden hareket ettirilerek başlamıştır. Mi’racda akşam-sabah namazları emr olunmuştur. Namaz ondan ötürü mi’racdır. Kula, yalnız ruhanî olarak.
Cesedle yalnız Resûlü Ekrem’e müyesser olmuştur.
Namaz Mü’minin mi’racıdır. Haccın sırrı mi’racda gizlidir. Mi’rac da namazda gizlidir. Namazı terk, mi’racı ve haccı bir nevi inkârdır. Resûlü Ekrem’i tasdikde şüphe var demektir. Sonra doğrudan doğruya âyetle bildirilmiştir ki şüphe, âyeti inkar olur.
Kâbeyi ziyâret de “hac” da cesedî ziyâretdir. Mi’racın başladığı yer olan Kâbe’yi ziyârettir. Yâni cesedî bir nevi mi’racdır.
“Haccı ve umreyi ALLAH için tamamlayın” âyet. “İnsanlar için ilk kurulan ev Mekke’de âlemlere hidâyet kaynağı olan Kâbe’dir.” Âyet.
Kâbe hicretten 3793 sene evvel İbrahim pergamber tarafından inşa edildiğini Resûl-ü Ekrem söylemiştir diye rivâyet vardır.

Tavaf, Hacer’den yani namzed; yüzünü Medine tarafına, sol tarafını da Hacer’e doğru çevirmiş olursa, soldan sağa yani Kâbe’yi sol tarafına vererek tavafa başlanır. Ve tekrar Hacer’de biter.
Dikkat edilirse Mi’rac; Kâbe’den Kudüs’e doğru olmuş, oradan mi’rac vâki’ olarak, Resûl-ü Ekrem Kudret Âlemi’nden İmkân Âlemi’ne, Kudüs’e uğramadan Kâbe’ye gelmiş ve kıblesi Kudüs’e doğru olmuştur.
Bu küçük satırları tekrar tekrar OKU anlamaya savaş!. Gezinti yapmıyoruz...

İhram hâlinde erkeklere baş örtmek haramdır. Kadınlara başı örtmek farzdır.
Sebep büyüktür. Sebebi şimdi merak etme!.

ALLAH insan ve her hayvanın rızkını ezelde takdir etmiş, ayırmıştır. “Takdir etmiş ayırmıştır” kelimeleri insanları şaşırtan kelime ve ifâdelerdir. Bunun aslı nedir?
İnsan rızkını helâl yoldan ararsa bu ezelden belli olan rızka kavuşur. Ve o rızık ona bereketli olur. Rızkını, yasak ettiği şeylerde ararsa yine ezelde ayrılmış belli rızkına kavuşur. Fakat bu rızık ona hayırsız bereketsiz olur.
Ve bu yolda sarfettigi kötü işler, günahlar onu felâkete sürükler.
ALLAH’ın takdir edip tekellüf ettiği rızka itiraz, ALLAH’ın Er REZZÂK olduğunu tasdikde şüphe var demektir.
Kanaat etmemek vardır. Hırs vardır. ALLAH’ın takdir ettiği her şeye karşı ALLAH ile yarışa girmek vardır. İtiraz vardır...

Zekat helâl maldan, paradan verilir, içinde haram olandan zekât verilmez. Kumar, içki, piyango ve diğer islerden kazanılanlardan zekât verilmez.
Bu hususları insanlar; düş ile gerçek, duygu ile mantık arasında fikirler yürüterek birçok hakikatları yıkmışlardır.
İşte hâlâ münakaşası olan lâflar. Hakiki bilgisi olmayan münevverle, hakikati bilmeyen dindarın çatışması...

Her güzel ses musiki değildir. Kur’ân okumak musiki değildir. O, yâni Kur’ân okumak bir tavırdır. Kur’ân, lâfızları okuyanı içine alır. Ve okuyandan vahiy olduğu gibi, ses hâlinde dışarı fırlar. Kur’ân okumak herkesin kârı değildir...

ALLAH, sevgisini izhar için insanı yaratmıştır. Hem de en güzel şekilde ve endamda. Bundaki inceliği anlamak için daima kullandığımız bir kelime vardır: “Teşekkür ederim, müteşekkirim, şükran!” lâfızları ne demektir?
“Bana yaptığınız iyilik veya ikram ettiğiniz şey, yardımınız ALLAH tarafından size ilham ile adetâ bildirilmiş ve siz de vesile âlet olarak bunu yapmışsınızdır. Sizin vasıta olmanız dolayısıyla yine sizin kanalınızdan size bu ilhamı yapan ALLAH’a teşekkür ederim” demektir. “Bunun mukabili bundan ötürü ecri, mükafatı size aittir.”

İnsanda tecellî eden iyilikler hep ALLAH’ın Rızasına ma’tuftur.
Teşekkür aynı zamanda bir nevi duadır. Teşekkürü icab ettiren hâli, hadiseyi yapana bir nevi ALLAH nezdinde:
“Bu gibi hâlleri onda daim kıl Yâ İlâhi!” demektir. ALLAH seni bu ecir işinde devam ettirsin!” mânâsını da taşır.
“Efendim bir şey değil!” demek.: “Bu benim işim değil Ağam! ALLAH’ın işidir!” demektir.
Bu işleri anlamak için aklının Cebrâil’i olmak lâzımdır...

Söze başlamadan, Dünyada abdal görünüp, akıllı insanların bulunduğunu hatırlatırım. Onlar basit bir dekor, kimsenin gözüne çarpmayan bir sadelik içinde yasarlar. ALLAH’ın verdiği aklı yerinde kullanmaya çabalarlar.
İnsan; şekli ile, endamı ile ALLAH’ın esma tecellîlerinin göründüğü bir aynadır. Bu aynada kendini görmek güç, aynı zamanda da kolaydır,
İnsanın en mahrem yerinde ALLAH gizlidir. Bir tohumda bir orman gizli olduğu gibi.
Bunu anlayan şu âyetde medh edilir.: “VÜCUHUN YÖVME İZiN NAZIRATIN İLâ RABBlHA NAZIRA”...

Bilir misin med ve cezir Ay’ın tesiri iledir. Fennen isbat edilmiştir. Niçin Güneş’in tesiri ile değildir.
Hadise gece vâki’ olur. Sebep?..
Onu fen bulamaz. Onun sebebini ben bilirim. Bilgi bilgisizliği içinde kalmamak lâzımdır.
Aklın kavramak arzusunun bulmaya savaştığı şeyler aklın dışındaki şeylerdir.
Bunları akla sokmaya uğraşmak küfürdür. Küfür ne demektir?
Hakikati, kavranamayanı, anlaşılamayanı örten, perdeleyen demektir...
LÂ HAVLE VELÂ KUVVETE.. ALLAH’ın sizin yanınızdaki kıymetini çoğaltmak içindir bu kelime...

İlericilik, gericilik diye boş beyhude lâflar var. Baş örtmek. Açık olması. Bunların ilericilik ve gericilik ile alâkası yoktur. Gericilik nedir?.
Nefretle söyleyin öğrenelim! İçki içmek ilericilik, içmemek gericilik mi?..

Bir kadın.: “Başımı örtmüyorum. Tırnaklarımı boyuyorum. Mayo giyip denize gidiyorum!” dese.
Güzel, o, senin düşünce ve hareketin. Hürmet edilir.
Ama bu hareketini dine atfederek.: Din gericilik değildir! diye dini tahkir ettiğini fark edemiyorsun. Din gericilik değilse ne diye böyle söylüyorsun? Kendi yaptığın hareketin doğru olduğunu isbata kalkıyorsan kime isbat etmek istiyorsun?. Kur’ÂN'da sarih olan bir emri sen kimsin ki kendi düşüncen ile tahrif ediyorsun?
Toplumda erkek ve dişi mevcud. Hepisi birbirinin aynı. Örtme emri var mı?
Varsa ona hücum etme!. Yoksa "dır dır" etme!.
Örtme emrini diline dolayıp, örtünmeyene hücum da aynı derecede fenâdır ve küfürdür. Lâiklik, bu edepsizce çatışmaya girmemek düşüncesidir.
Bu iki çatışmayı doğuran yek diğerini körükleyen her türlü hareket ve dedikodudan doğan.: Yazı, Şekil, Söz, Resim, Bir tarafın diğer tarafa hücum silâhı müstehcen hikâyeleri oluyor. Diğer tarafın tepkisi de bunu ortaya çıkarıyor...

Hükümdarın birisi, âlim ve hürmet ettiği bir şahsa insanlar hakkında bir kitap yazmasını ricâ etmiş.
Âlim on senede on ciltlik kitap yazmış. Hükümdara sunmuş. Hükümdar.: “Bunu okuyup anlamak zor!” demiş.
Âlim iki sene tekrar çalışmış. İki ciltlik bir kitap hâline getirmiş.
Koskocaman yazdığı eseri tekrar hükümdara sunmuş. “Bunu da okumak benim için çok güç!” demiş.
Âlim iki gün sonra hükümdara bir kağıt üzerinde şu yazıları sunmuş.: “İnsanlar; Doğdular, Yaşadılar, Öldüler.”
Hükümdar okumuş.. Yine anlamamış..
Âlim bunun üzerine.: “Hükümdarım, doğduğunuzu hatırlayamazsınız!. Şimdi yaşadığınızı da bilmiyorsunuz!. Yarın öldüğünüz zaman onu da bilmeyeceksiniz!..” demiş.

01.02.1986


Resim

Resim

Tetkik.: Hakikatı anlamak ve meydana çıkarmak için inceden inceye araştırma.
Hâşâ.: Aslâ. Kat'iyyen. Öyle değil. ALLAH korusun...(mânasına söylenir.)
Harfîyyen.: Harfi harfine. Hiçbir değişiklik yapmadan.
Hâlâ.: (Hâlen) şimdi. Henüz. şimdiye kadar. Elân.
Ma’tuf.: Ait ve râci’' olan. Bir tarafa meyletmiş. Mâil olan. İsnadedilen. Yöneltilmiş.
Mahrem.: Gizli. Dince ve şer'an müsaade olunmayan. Birisinin hususi hâllerine ait gizli sır. Nikâh düşmeyen, evlenilmesi haram olan yakın akraba.
Medh .: Birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söylemek. Övmek.
Lâ Havle Velâ Kuvvete illâ billahi’l-azîm.: Hayrı vermede ve şeri gidermede sonuç olarak; mevcud ve potansiyel güç ancak ve anacak Azîm olan ALLAHu Zü’l- Celâl’dedir..
İstişare.: Meşveret etmek. Fikir danışmak. Müşâverede bulunmak.
Müyesser.: (Yüsr. den) Kolaylıkla olan, kolay gelen, âsân olan, nasib.
Namzed.: (Nâm-zed) f. İsteyen veya istenilen kimse. Sözlü. Nişanlı. Bir vazifeye tayin edilmesini isteyen veya istenilen kişi. Aday.
Tekellüf.: Kendi isteğiyle külfete girmek, bir zorluğa katlanmak. Gösterişe kapılmak. Özenmek. Yapmacık hâl ve hareket. Zoraki hareket.
Er Rezzâku.: Yaratıklarına tek ve mutlak rızıklarını vericiolan ALLAH-U ZÜ'L-CELÂL. Bütün mahlûkatının rızkını maddî, mânevî; her zaman, her yer ve her hâlde lâzım ve lâyıkınca veren.
Er Râziku.: Tüm mahlükâtının rızkının mutlak sahibi olan ALLAH-U ZÜ'L-CELÂL.
Hırs.: Aç gözlülük. Tamahkârlık. Kızgınlık. Şiddetli istek, arzu. Azgınlık.
Münevver.: (Nur. dan) Mc: Kur'anî ve imanî eser okumakla ve ibadet ve taatla nurlanmış. Nurlandırılmış, ışıklı. Uyanık. İntibaha gelmiş. Akıllı âlim. İmanî ve İslâmî tahsil ve terbiye görmüş. Parlatılmış.
İzhar.: Açığa vurma. Meydana çıkarma. Göstermek. Zâhir ve âşikâre ettirmek. Yalandan gösteriş.
Endâm.: f. Beden. Vücud. Vücudun tenâsübü. Vücudun görünüşü. Letâfet. İntizam ve üslûb.
Ma’tuf.: Ait ve râci' olan. Bir tarafa meyletmiş. Mâil olan. İsnad edilen. Yöneltilmiş..


Resim

فِيهِ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ مَّقَامُ إِبْرَاهِيمَ وَمَن دَخَلَهُ كَانَ آمِنًا وَلِلّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلاً وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ الله غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ
Resim---“Fîhi âyâtun beyyinâtun makâmu ibrâhîm (ibrâhîme), ve men dahalehu kâne âminâ (âminen), ve lillâhi ale'n- nâsi hiccu'l- beyti menistetâa ileyhi sebîlâ (sebîlen), ve men kefere fe innallâhe ganiyyun ani'l- âlemîn (âlemîne).: Orada apaçık ayetler (ve) İbrahîm'in makamı vardır. Kim oraya girerse o güvenliktedir. Ona bir yol bulup güç yetirenlerin Ev'i haccetmesi ALLAH'ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim de inkâr ederse, şüphesiz, ALLAH âlemlere karşı muhtaç olmayandır.” (Âl-i İmrân 3/97)

وَأَتِمُّواْ الْحَجَّ وَالْعُمْرَةَ لِلّهِ فَإِنْ أُحْصِرْتُمْ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِ وَلاَ تَحْلِقُواْ رُؤُوسَكُمْ حَتَّى يَبْلُغَ الْهَدْيُ مَحِلَّهُ فَمَن كَانَ مِنكُم مَّرِيضاً أَوْ بِهِ أَذًى مِّن رَّأْسِهِ فَفِدْيَةٌ مِّن صِيَامٍ أَوْ صَدَقَةٍ أَوْ نُسُكٍ فَإِذَا أَمِنتُمْ فَمَن تَمَتَّعَ بِالْعُمْرَةِ إِلَى الْحَجِّ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِ فَمَن لَّمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلاثَةِ أَيَّامٍ فِي الْحَجِّ وَسَبْعَةٍ إِذَا رَجَعْتُمْ تِلْكَ عَشَرَةٌ كَامِلَةٌ ذَلِكَ لِمَن لَّمْ يَكُنْ أَهْلُهُ حَاضِرِي الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَاتَّقُواْ اللّهَ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ
Resim---“Ve etimmû'l- hacce ve'l- umrete lillâh (lillâhi), fe in uhsirtum fe mesteysera mine'l- hedyi ve lâ tahlikû ruûsekum hattâ yebluga'l- hedyu mahilleh (mahillehu), fe men kâne minkum marîdan ev bihî ezen min ra’sihî fe fidyetun min sıyâmin ev sadakatin ev nusuk (nusukin) fe izâ emintum, fe men temettea bi'l- umreti ile'l- haccı fe mesteysera mine'l- hedyi, fe men lem yecid fe sıyâmu selâseti eyyâmin fî'l- haccı ve seb’atin izâ reca’tum tilke aşaratun kâmileh (kâmiletun), zâlike li men lem yekun ehluhu hâdırı'l- mescidi'l- harâm (harâmi), vettekûllâhe va’lemû ennellâhe şedîdu'l- ikâb (ikâbi).: Haccı ve umreyi ALLAH için tam yapın. Eğer (bunlardan) alıkonursanız kolayınıza gelen kurbanı gönderin. Kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden her kim hasta olursa yahut başından bir rahatsızlığı varsa, oruç veya sadaka veya kurban olmak üzere fidye gerekir. (Hac yolculuğu için) emin olduğunuz vakit kim hac günlerine kadar umre ile faydalanmak isterse, kolayına gelen bir kurban kesmek gerekir. Kurban kesmeyen kimse hac günlerinde üç, memleketine döndüğü zaman yedi olmak üzere oruç tutar ki, hepsi tam on gündür. Bu söylenenler, ailesi Mescid-i Haram civârında oturmayanlar içindir. ALLAHtan korkun. Biliniz ki ALLAH'ın vereceği cezâ ağırdır.” (Bakara 2/196)

إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِّلْعَالَمِينَ
Resim---“İnne evvele beytin vudia li'n- nâsi lellezî bi bekkete mubâreken ve huden li'l- âlemîn
(âlemîne).:
Gerçek şu ki, insanlar için ilk kurulan Ev, Bekke (Mekke) de, o, kutlu ve bütün insanlar (âlemler) için hidayet olan (Kâbe)dir.”
(Âl-i İmrân 3/96)

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاضِرَةٌ
إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ
وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ بَاسِرَةٌ
Resim---"Vucûhun yevme izin nâdırah (nâdıretun). İlâ rabbihâ nâzırah (nâziratun). Ve vucûhun yevme izin bâsirah (bâsiratun).: Nice yüzler o gün ışılar, parlar, RABB'lerine bakarlar! Nice yüzler de o gün ekşir pusarır.” (Kıyamet 75/22-24)

Resim
Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.: “Kişi evinden çıktığında “Bismillahi tevekkeltü alallahi lâ havle vela kuvvete illâ billah.: ALLAH (celle celâluhu) adıyla, ALLAH (celle celâluhu)’a güvendim. Güc ve kudret ancak ALLAH (celle celâluhu) dandır”derse kendisine “Bu sana kâfidir. Doğru yola girdirildin, ihtiyacın giderildi. Zararlı şeylerden korundun.” denilir ve şeytân ondan uzaklaşır.” buyurmuştur.
(Enes radiyallahu anhu dan; Tirmizî, Nesâî ve İbn Hibbân)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 972
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

SADAKA ..

Sadaka emir değildir. Mânevî mecbûriyet ve mesûliyet korkusu yoktur. Sadakanın zenginlik, mal, servet, para ile alâkası yoktur. Sadaka; sözle, güzel lâflarla, iyi hareketle, yardımla, duâ ile, her şeyle olur.
Sadaka, oruçdan efdaldir.
Rasûl-u Ekrem sadaka kabul etmezdi. Kimsenin rızkına müdâhale etmemek için.
Sadaka, zekâttan büyüktür. Sadakadan hisse alınması için zekât emrolunmuştur. Sadaka azâba müteveccihtir. Mal, paraya değil. Rızık artıklarından sadaka verilemez. Eski pantolon, ayakkabı, ceket, ölü elbisesi ve malzemesi sadaka olmaz. Belki yardım olur. Dünyâda kalır.
Sadaka
“AHSEN” olmalıdır. Sadaka mânâ i’tibariyle HAKk’ın Er-REZZÂK olduğunu tasdik etmek.
Şükretmek,
HAKk’ın emirlerine bilhassa zekâtın mikroskobik nüvesidir.
Zekât emirdir. Bu emre itaatin altında
ALLAH’a hakîki îman ve peygamberi tasdik vardır. Bunların altında da ALLAH’ın rızâ ve sevgisi gizlidir. Emrin yapılmaması düşüncesi îmanın hakîki olmadığını ve ALLAH’a karşı isyan hâlini doğurur ve insanda mânevî mesûliyet korkusunu kaldırır.
Zekâtı verilmeyen mal, servet, paranın verilmeyen kısmı da helâl değildir. Haram mıdır?
Onu söyleyemem..
Namaz, Oruç, Hacc, Zekât, bunların hepsi dünyâda kullara farz olduğunu bildiği hâlde bunları yapmadığından dolayı azâb yoktur. O azâbı dünyâda çeker. Fakat zekât vermediği takdirde sorgu vardır. Sorgunun sonu gelmez. Azâb çekilir biter fakat sorgu öyle değildir.
“Ebediyyen azabdadır”. Bu sorgunun ismidir...

Mübah, helâl, câiz değildir gibi kelimelerin mânâları haramdır. Günahdır demek değildir.
Bu iş İslâm'ın en ince meselelerindendir. Haram, helâl, günah, sevab, ecir, mubah bunları bilmek hem de çok iyi bilmek lâzımdır. Bunlarda küfre kadar, inkâra kadar giden anlaşılması güç ince tehlikeler gizlidir.

ALLAH’a seksiz şüphesiz inanmanın ve inkârın dönüm noktasıdır. “Kur’ÂN'a” mübah giremez. Bahâne aramak için göt atmadır bunlar!..

MUBAH.:
Ne haram ne helâl olan herşey Kur’ÂN'da açık olarak varsa evet... Söze, lâfa, uydurma güzel lâflara bakma!.. Buradan bakarak anlayamazsan öteden bakarak buradakilerini görüp bilenlerden öğrenmeye çalış!

ECİR.:
Âhirete âit mükâfat. Mükâfatın mâhiyetini, ne olduğunu bilmiyoruz. Kul ile HÂLIK’ı arasında gizli bir sırdır.

SEVAB:.
Mûcib-i ecir olan fiil, sevab kulu ecre namzet yapar.

GÜNAH.:
İnsanın kıymetini korumak için kendi kendine hakâret etmemesi için yasak olan herşey, her hâlet her türlü duygu ve söz.

FARZ.:
Yapılması kâfi olan şeyler. Farzda mecbûriyet yoktur. HAKk'a yanaşmak için bu mecbûriyet vardır.

VÂCİB.:
Yapılması zarûri olanlar. Meselâ kalb kırmak günah. Gönül almak sevâb. Vâcib ha bu kelimenin içinde gizlidir.

KÜFÜR.:
ALLAH’ın kudret ve güçlerinden şüphe etmek demektir.
HAKk’ın kudretsiz olduğuna hükmetmek demektir.
Aklı insana veren
ALLAH’dır.
En büyük bir ni'metdir. Aklı verene akıl ile hücûm etmek küfürdür. Bu kimse buz gibi kâfirdir.
Her yapacağın veya yaptığın işlerde sevâb ve günah arama. İnsâniyetine hakâret etmiş olursun.
Onu ancak
ALLAH takdir eder.
“Sizin yegâne yardımcınız ALLAH’dır.” âyet.
Yardımcınız
“Benim” demiyor.
Niçin?. Neye karşı yardımcıdır?
Sanki âyette başka bir yerden kullara.:

“Sizin yardımcınız yalnız ALLAH’dır” buyruluyor.
“Yardımcınız yalnız “benim” hitâbı olursa; “Kime karşı?” suali ortaya çıkar.
O zaman başka bir yerden gelecek âfet, dert, düşman için;

“Ben arkanızdayım! Ben ona karşı koyarım!” mânâsı çıkar ki hâşâ böyle şey olmaz.
Bu;
“Ben sizi yarattım. Akıl, irâde verdim, Nefis vererek serbest bıraktım. Bu serbestiyet sırasında kâinatdaki kânunlar “maddî ve mânevî” bunlar SüNNetuLLAH'tır. Bunlardan tevakki ve kaçmanız için sebep ve hududlar koydum. Bunlar benim kânunlarımdır. Onlar da sizin yardımcınızdır!” demektir.
“Bundan dolayı yegâne yardımcınız o kânunları koyan “ALLAH” dır!”
demektir...

Mutlak Hakîkat
ALLAH’dır.
Her şeyin
HÂLiK’ı O’dır. Fakat her şey O değildir. Her şey O’ndandır,
Kâinat esrârengiz bir kitabtır. Gökyüzüne İlâhî hiyeroglif olan yıldızlarla bu kitap yazılmıştır.
Garip amma doğru bak;
Namazı terk, Mi’rac'ı ve Hacc'ı bir nevi inkârdır. Rasûlu Ekrem’i tasdikde şüphe vardır demektir.
Tavaf, Hacer’den başlar, orada biter. Soldan sağa Kâbe’ye sol taraf verilerek tavaf yapılır.
İhram hâlinde erkeklerin başını örtmesi haramdır. Kadınların da örtmek farzdır.
Haccın sırrı mi’racda gizlidir. Mi’rac da namazda gizlidir.
Söz burada durur. His ve duygu başlar. Onun lugatı başkadır.
Erkeğin başını örtmesi haramdır dedik. Kadının örtmesi farzdır “ihram hâlinde iken”.
Aha bunun içinde de kadın ile erkeğin İnd-i İlâhideki kıymet ve mertebesi gizlidir.
Hacc, emir hâlinde bir umredir. Ziyâretdir. Hacc'da umre. Umrede Hacc gizlidir.
Îtiraz etme! Lâfı beğenmezsen zedeleme!
Umre, Hacc emrinin değişmez ulûhiyetinin emirsiz şeklidir.
demiş.

10.05.1986. Cumartesi


Resim

Resim

Mesûliyet : Mes'ul olma hâli. Yaptığı iş ve hareketten hesap vermeğe mecbur oluş.
Sadaka : ALLAH rızâsı için fakirlere verilen mal, para, ilim gibi insanın muhtaç olduğu her hangi bir şey
Efdal : (Fazl. c.) Ziyâdeler, fazlalar, çoklar. İhsanlar, ikramlar, iyilikler, meziyetler, hünerler.
Müdâhale : İşlere ve lüzumlu hallere, îcabettiği için karışmak. Zararlı bir hal var ise, işe karışıp zararın def'ine çalışmak. Araya girme. Sokulma.
Müteveccih : Yönelmiş, dönmüş. Bir yere doğru yola çıkan. Birisine karşı iyi düşünce ve sevgisi olmak. İhsan ve iltifat üzere olmak. Pîr-i fâni olmak.
Azab : Dünyâda işlenen suç ve kabahate karşılık olarak âhirette çekilecek cezâ. Eziyet. Büyük sıkıntı. Şiddetli elem.
Ahsen : En güzel. Çok güzel.
Nüve : Çekirdek, asıl, menba.
Câiz : Mümkün, olur, olabilir. Fıkh: Yapılması sahih ve mübah olan herhangi bir fiil veya akit.
Mûcib: (Mucibe) İcâb eden, lâzım gelen. * Bir şeyin peydâ olmasına vesîle ve sebep olan. Gereken. Gerektiren, lâzım gelen.
Hiyeroglif: Fr. Eski Mısırlılar'ın yazısı.
Ecir : (c.: Ücur) Bir iş, bir hizmet mukâbilinde verilen şey. Âhirete âid mükâfat, hayır cezâ. Ücret, mukâbil, karşılık. Sevab. Tıb: Kırılan bir uzvun sarılması.
Mubah : (İbâhe. den) İşlenmesinde sevab ve günah olmayan şey. Fık: Yapılması ve yapılmaması şer'an câiz bulunan şey. (Yemek, içmek, uyumak gibi.)
İhram : Hacıların örtündükleri dikişsiz elbise. Yün yaygı. Büyük yün çarşaf. Fık: Hac veya Umre'yi ya da her ikisini edâ etmek için mübah olan şeylerden bâzılarını nefsine menetmek ve onlardan sakınmak.
Umre : Ziyâret. Hac mevsimi dışında Kâbe'yi ve Mekke ve Medine'deki mukaddes yerleri ziyâret etmek. Ist: Kâbe-i Muazzama'yı tavaftan ve Safâ ile Merve denilen iki mukaddes mevki arasında sa'yetmekten ibârettir. Farz olan Hacc'a Hacc-ı Ekber denildiği gibi, Umre'ye de Hacc-ı Asğar denilir. Cumâ gününe tevâfuk eden Hacc'a da Hacc-ı Ekber denilir.
Tevakki: Çekinme, hazer etme, sakınma, korunma.
[/b]

Resim

وَمَا أَنتُم بِمُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللَّهِ مِن وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ
Resim---“Ve mâ entum bi mu’cizîne fî'l-ard (ardı), ve mâ lekum min dûnillâhi min veliyyin ve lâ nasîr (nasîrin) : Siz yeryüzünde (O'nu) âciz bırakacak değilsiniz. Ve sizin ALLAH'ın dışında ne bir veliniz vardır, ne bir yardımcınız.” (Şûrâ 42/31)

ALLAH celle celâlihu.:
Resim
El Hakku celle celâlihu.:
Resim
El Hâliku celle celâlihu.:
Resim
Er Rezzâku celle celâlihu.:

Resim
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 972
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

ZİKİR ve TESBİH..

ZİKİR.:
Hatırlamak. Yâd etmek. Hürmetle anmak.....
TESBİH.:
İşleyen muntazam bir titreşime girmek...


Zikirde.: İrade. Düşünce. Arzu vardır.
Tesbihde. İrade. Düşünce. Arzu kelimelerinin yeri ve mânâsı yoktur.


Bu sözleri anlamaya çalış!..
Tesbihat durduğu zaman hiç bir yer ne madde olarak, ne maddesiz olarak kalmaz. Mevcudiyetleri yoktur.
Zikir o hâlde iradeye az çok bağlıdır.
İnsanda zikir ve tesbih Manevî Âlemde ve ALLAH Kelâmı'nda geçen zikir ve tesbih kelimelerinin mânâları ise bambaşkadır.


Tesbih.: Durmadan, ara vermeden, aslını, yaradılışını daimi sûrette hatırlamanın şuûrlu ve bize göre şuûrsuz zikridir.
Zikir o tesbihata girmektir. Onunla beraber tesbih etmektir. Zikirlerin hepsinde hedef kâinatın tesbihatına girerek bütün vücud hücrelerinde de devam eden bu tesbihatı birleştirmektir.
O hâlde zikirde hedef YARATAN’dır. Zikredici ALLAH’dır..
Bütün zikirlerde söylenen kelimeler lâfızlar âlettir. Bu zikre hulûs ile devamla kalb’te târifi mümkün olmayan bir hâlet hasıl olur.
İşte asıl zikir “O” dur. Dikkat et “Budur” demiyoruz...

Bütün mahlükat tesbih hâlindedir durmadan, atomları düşün!.
Hulûs ile dedik bu ne demektir?. Bunun târifi yoktur..
İnsanın bâtınından çıkan hakiki ve riyâdan uzak bir samimiyet bağlanmasıdır.
Bütün vücud hücrelerinde devam eden tesbihatı kalb hissettiği zaman HAKk’ın zikri o zaman ortaya çıkar.
ALLAH’ın” demiyoruz. “HAKk’ın” diyoruz.
Mansur bundan dolayı.: “Ene’l- HAKk!.” diye haykırdı. “Enâ ALLAH!” demedi. Bunu anlamak çok güçtür...
Fezkiruni Ezkürküm!.” “BEN'i anınız, BEN de sizi anarım!.”
Burada teker teker her kula hitab vardır.
Anarsanız, BEN de anarım!.” Bundan, insana serbestiyet verildiği mânâsı çıkar.
Anarsanız” ALLAH’ın kapusu kilitli değildir, “Sizi anarım!.” var ya...
ALLAH ile insan arasındaki gaflet perdesi var.. “Fezkiruni Ezkürküm” ile bu ifâde edilmiştir.
Bu kapıdan gidebilmek için Resûl’e uymak lâzımdır.. “Nebî” ye değil.
Lâfa dikkat kesil mırıltı etme!. Can Kulağı'yla dinle hele!...

Resûl’e uyma.: Resûl’ün Âdemiyet tarafıdır ki bu “Kur’ÂN” dır. Ve bunu Tebliğ kendisine verildiği demektir.
Nebîlik.: İnsaniyet tarafıdır.. “Sünnet-i Resûl, Sîyret-i Resûl” dür.
Her şeyle O’nu taklid et!. Leke, toz kondurmadan.


SîYRET.: İnsanın manen tuttuğu yol..
MÜRŞİD.: Mürşid-i Kâmil..
ŞEYH.: İnsanda meknuz yani gizli olan esmaâakislerini ortaya çıkarmak için, sâliki lafzî âletlerle hazırlamağa ve onu zâhirî ilimlerle donatmağa çalışan insandır..
Yani hazırlık kıtası hocası. Şeyh aynı zamanda mürşid ise, sâlikin cesedî hazırlığını da çile ile hazırlar. Onu hâlvete sokar.
Ceseden hazır olan sâlik, bu sefer mürşidin “Bâtınî İlim”ini öğrenmeye çalışır.
Bundan sonra hakiki şahıs “MüRŞiD-i KâMiL” ise kâmil tarafını gösterir. Ve sâliki hâlvete sokar. Ve gösteremediği tarafından himmet eder...
Cesediyle görünüp, içini göstermeyen bir KâMiL bul ki işte ona ŞeYh derler.
Cesedini unutup içini görmeğe çalışana da, Mürid derler.
Hakiki MüRŞiD sana senden içeri olan o “BEN” i öğretendir. Laf ile olmaz...


Hüve’l- EVVEL =>Nûr-u Resûl..
Hüve’z- ZÂHİR =>Nübüvvet..
Hüve’l- ÂHİR =>Ümmeti..
Hüve’l- BÂTIN =>Resûl’ün Ledün’ni Hakikatini gizleyen ve yine açıklayan âyet budur.

Bu lâfları anladı isen hemen sağ elinin üstünü öp ve hemen avuç içine bak, biraz sonra da onu öp!.
Babanın elinin üstünü öp!. Ananın hem elinin üstünü, hem de diğer elinin içini öp!
Bir de başka türlü el içi öpme vardır.. O hâlvet işidir.
Hakikati bilmeden takliden öpme!. Öğren aslını ondan sonra öp!..

İlk evvel Âdem yaratıldı. Sonra da Havva.. Niçin?..
Düşün, bunu MÜRŞİD'ine sor! .
Sana tek bir “Kelime” söylemesi lâzım.Eğer biliyorsa hemen duyarsın.
Alamazsan cevap, o bir tek kelimeyi, şüphe et!. Yahut kendinde kabahat ara...
O zaman hem senin hem de mürşidin münkir olduğunu düşün yolunu hemen değiştir!..


Resim

KELİMELER:

Ene’l- HAKk.: "Ben HAKk'ım!." demektir.
Enâ ALLAH.: "Ben ALLAH'ım!."demektir.
Taklid:ç Takma, asma, kuşatma. Benzetmeğe ve benzemeğe çalışmak. Benzerini yapmak. Birine benzemeğe çalışarak alay etmek. Sahte. Bir şeyin sahtesini yapmak..
SîYRET.: Bir kimsenin içi, hâli, hareketi, ahlâkı. İnsanın tutmuş olduğu mânevi yol..
Meknuz.: Gömülü define, örtülü, gizli. Hıfzedilmiş, mahfuz..
Münkir.: (Nekr. den) İnkâr eden, kabul etmiyen, hakikatı tasdik etmiyen, dinsiz..
Sâlik.: (Sülûk. dan) Bir yolda giden. Belli bir yol tutup giden. Bir tarikat yolunda olan..
Siyer-i Nebî.: Mevzuu Hazret-i Peygamber'in (aleyhisselâm) hayatı, ahlâkı ve yaşayışı olan, O'nun gâye ve cihanı irşad eden mesleğinden bahseden kitab..
Hâlet.: hâl : Durum, vaziyet. Görünüş. Tavır. Sûret. Keyfiyet. Cezbe. Dert, keder, elem. Mecâl. Kuvvet.
Hulûs.: Hâlislik. Saflık. Samimiyet. Hâlis dostluk. İçten davranmak. Her hayırlı işi ve ameli ALLAH Rızâsını niyet ederek yapmak..
Tesbihat : (Tesbih. c.) Cenâb-ı HAKk'ı (celle celâlihu) sıfatına lâyık ifadelerle yâdetmeler.
Hâlvet : Yalnızlık. Tek başına kalmak. Tenhaya çekilme. Gizlilik.
Sâlik : sulük eden, tarikatta yol almak isteyen.
Himmet : Kalbin bütün kuvveti ile Cenâb-ı HAKk celle celâlihu'ya ve sâir mukaddesata yönelmesi. Kalb isteği ile gösterilen ciddi gayret. ALLAH indinde makbul ve mübârek bir kimsenin mânevi yardımı ile birisini koruması, yardım etmesi. Tabiî şevk ve meyil ve heves. Lütuf, yardım.
Kâmil.: (Kemâl. den) Bütün, tam, olgun, eksiksiz, kemalde olan, kusursuz. Kemâl ve fazilet sâhibi. Resûl-i Ekrem'in de (aleyhisselâm) bir vasfıdır. Yaşını başını almış, terbiyeli ve görgülü kimse. Âlim, bilgin kişi.
Mürid.: İrade eden, istiyen. Tarikata girmiş olan. Şeyhin veya Mürşidin şakirdi, talebesi.
Mürşidç: (Rüşd. den) İrşad eden, doğru yolu gösteren, gafletten uyandıran. Peygamber vârisi olan, kılavuz. Tarikat piri, şeyhi..


Resim

فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُواْ لِي وَلاَ تَكْفُرُونِ
Resim---“Fezkurûnî ezkurkum veşkurû lî ve lâ tekfurûn (tekfurûni).: Öyleyse (yalnızca) BEN'i anın, BEN de sizi anayım; ve (yalnızca) BANA şükredin ve (sakın) nankörlük etmeyin!.” (Bakara 2/152)


Resim

Bir damla suyu denize döksen, İkilik denizde kaybolur...
Deniz denizdir.. Damla da damladır..
Deniz coşsa, dalgalansa, burada, İrade denizin olur, Damlanın degil...


Kısa amma büyük bir mânâ ifade eder bu kelimeler o koskoca deryada damlayı bulmak imkânsız.
Ne akıl ile ne de kimya ile bulunmaz.

Çobana sormuşlar.: ALLAH var mıdır?”
Derhal düşünmeden çoban cevap vermiş:. “Ben deli değilim, deli bile bu suale güler geçer ve suali soran için zavallı der!..”

Ağaca sor bu suali.: “Ven necmü veş şecerü yescüdan.: Ağaç ve çemen secde ediyor.
"Bu âyeti bilmiyor musun?." der ağaç.. Siz bunu göremezsiniz cevabını verir.

Karıncaya, böceğe sor, hemen suali soranın yanından kaçar.
Arıya sor.. Sana.: “Sen insan mısın, bana dokunsan bile tenezzül edip seni iğnemle sokacak kadar küçülmedim!.” der, uçar gider..
Akrebe sor derhal intihar eder. Örümceğe sor ağını paramparça eder.
Yılana sor.. Sana.: “Sen, Sevir Mağarası'nda topuğunu benim yuva deliğime koyan Zât'ı niçin ısırdım biliyor musun?” der ve kıvrılır gider..

Bu yumağı ne kadar sararsan sar sonu gelmez. Biraz düşün!..

DR.MÜNİR DERMAN Kaddesallahu sırrahu HOCAmız'dan ....
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 972
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

MODERN iLiM FARKINDA DEĞiL!.
NEYiN?.


Normalde; Ziyâ, Ses, Koku, Tad, Renk, Harâret, Soğuk, Deniz seviyesinden yükseklik-alçaklık, Yer çekimi; Göze, Kulağa. Buruna, Dile, Nefes almaya, Kalbe, Tesir ederek vücûdun işlemesinde değişiklikler husûle getirir. Organizma bunu intibak etmiş, uyum sağlamıştır.

Yine normalde; Sevinç, Korku, Keder, Acı, Heyecan, Hiddet Bunlar da organizmaya tesir eder. Fakat rûhî meleke ve hamûleler bunlara da intibak eder. İnsan canlılık hayâtı bu iki intibak ve tesirlere alışmıştır.

Şimdi; Aşırı ziyâ, aşırı ses, gürültü, aşırı iyi veyâ fenâ kokular, aşırı tatlı, acı, ekşi, tuzlu. Bunlar da işleyen ve normale intibak etmiş organizmaya tesir ederler.

Göze.: Güzel, çirkin, iğrenç, feci görüntüler.
Kulağa.: Muhtelif sözler, hoşa giden ve sıkıntı veren hikâyeler, vak’alar, güzel sözler, çirkin ve korkunç lâflar, korku veren, sevinç veren kulaktan intikal eden her şey...

Bunların hepsi birden vücûdun intibak ettiği hudûdu geçip aştı mı: Hücrelere, metabolizmaya, fizyolojiye tesir eder. Muvakkat veya dâimi biriken tesir yapar. Bunlar birike birike vücûdun ruh ve işleme muvâzenesini bozar. Metabolizmada kimyâsal çoğalma veya azalmaya, fizyolojisi de işlemeye tesir ederek biyolojik, organik küçük veya büyük muvâzenesizliklere sebebiyet verir. Bu bir nevi hastalık hâlidir.
Bu küçük târifi hülâsa edersek; Maddenin rûha, rûhun da tekrar vücud metabolizmasına tesiri ortaya çıkar.
Güneş ziyâsı ve arz çekimi, organizma mineral metabolizmasında değişiklik yapmaktadır. Bâzılarının azalmasına, bir kısmının çoğalmasına sebep olur.
Yükseklik ve alçaklığın yâni deniz seviyesinden birçok havada bulunan minerallerin, o mıntıkalarda bulunan nebatların mâdenlerin oluşlarını husûle getirmiştir. Deniz seviyesinde havada iyot fazladır. Yükseklerde azdır.
Yükseklik ve alçaklığa göre yer çekimi değişir. Hava tazyiki de yükseldikçe azalır.


Yalan.:
İnsan iki yerde yalan söyler;
1-) Korkudan. Bu cesedin korkusudur. Vücud fizyolojisine metabolizmasına tesir ederek bayılmaya, ölüme kadar gidebilir.
2-) Para, menfaat işlerinde, insânî hasletlerin bozuk oluşundan.

“Helak olacağınızı bilseniz yalana tevessül etmeyiniz” mubârek sözünün altında gizli olan hakîkat budur.

Vücûdun muvâzenesini temin için vücûdun maddî tarafını dinlendirmek gerekir ki bu evvelâ aklı ve rûhu dinlendirmek lâzımdır. Bunun en büyük çâresi, Doğruluk ve Hakîkatden ayrılmamaktır. Beşerîyyet bugün rûhî ve maddî hamûlesini birbirinden ayırmak yolundadır ve muvaffak olmak üzeredir.
Bunu felsefi olarak târif etmek îcab ederse;
Beşerîyyet bugün hülyâ ve hayal projesi arasında
“İlmî, Fennî, Tıbbî, Teknik” rota kurmuş, hakîkat ve fazîlet kağıdı ile ambalajlanmış olduğunu haykırarak, Makyavel trafiği ile yol almakta olan zihniyet, doktrinler, partiler, teşekküller, hattâ dinî kuruluşlar şeklinde bir hâldedir.

Size garip gibi görünen bir hakîkatden söz edeceğim;
Çin ve Japon eski mitolojisine bir göz atın! Bu iki milletin târihinde isimleri silinip gidenler vardır. Bunlar anlaşılmayan seslerde, kokularda, mırıltılarda, şekillerde, efsânelerde gizlidir.

Çin kadın gözü ve kaşı.: Kaşları burun üstünde kalın başlar kulaklara doğru incelir. Gözleri çekiktir, yassı gibi.
Japon kadın gözü ve kaşı.: Kaşları burun üstünde ince başlar kulaklara doğru kalınlaşır. Gözleri daha az çekik çekiktir, ovaldir.
Bu iki kaşın arasındaki farkta büyük bir sır gizlidir.
Bunu anlamak isterseniz.
“Kusursuz toprak bulmak lâzımdır”
Bu ne demektir? Onu ara!. Buda’nın heykeline dikkat edin!.
Bâzı heykellerde; Sağ el arkada, sol el sol dizde. Sağ ayak sol ayağın üstüne basıyor. Bu, Buda Felsefesi'nin gizlenmiş hakîkatini haykırmaktadır.

Hakîkat ve
ALLAH ile uğraşanlar yâni ALLAH dostlarını kitaplarda târihlerde aramayın!
Milletlerin dilinde, gönlünde, sözlerinde, hikâyelerinde, mânâsız gibi görünen mânâsızlığın içinde hakîki hüviyetlerini bulabilirsiniz. Halk onları bunların içinde inançları ile gizlemiştir. Halk onları târif ve îzahı mümkün olmayan derin bir hürmet ve seziş ile şuûrsuz gibi görünen mantık dışı sayılan, aklın bir türlü kabullenemedigi mânâsızlıkların içine gizlemiştir. Düşünürseniz güzellikleri görür bulursunuz.

Bir halk şâirimiz söylemiş.:

“Ne varsa sende bende,
Aynı varlık her bedende,
Yarın mezara girendei
Sen toksun da, ben aç mıyım?.”
demiş.

Sar’a denilen bir illet vardır; Tedâvisi yok gibidir. Fakat vardır.
Fen, Tıp birçok mantık hudûdu içinde îzahlar yapmışsa da bunlar muhteliftir.

Sar’ada.:
1-) Motör,
2-) Hissî,
3-) Rûhî psişik belirtiler gösterir. Şuurda bulanıklık yapar.
Dimağın gri cevherinin aşırı miktarda elektrik şarjı ile birlikte âni ve geçici olarak bozulan beyin fonksiyonlarının değişmesi sonucu husûle geldiği zannedilmektedir bugün.

Bu yazı da garip, fakat doğru tetkik edilirse mütâlaalar ileri sürülmüştür.
Dikkatli bir tetkik netîcesi ne demek istediğimizi anlayan anlar. Şunu ricâ ederim.
Sözlerimiz bugün tuhaf gelebilir ama yarın öyle olmayacaktır.
Son zamanlarda dünyâyı korkutan AiDS denilen bir hastalık homoseksüellerde ortaya çıkan son asrın öldürücü bir hastalığıdır. Yâni bir nevi livata yapanlarda görülmektedir.
Livata dinen menfurdur ve lânetlenmiştir. Lût kavmi Sodom Gomore bu yüzden mahvolmuştur.

Hattâ Lût peygamber.:
“Sizin yüzünüzden bütün hayvanlar ve nebatlar mahvolacaktır!” sözünü herkes bilir.

Bu lâkırdılar tevâtür ve rivâyet değildir.
Nasıl ki Büyük İskender’in futûhatı, Fâtih’in yaptığı isler, Napolyon’un harpleri bir hakîkatse Mûsâ’nın Kızıl Deniz’i yarması, Lût kavminin mahvolması, Rasûlu Ekrem’in Mu'cizeleri de aynı değerin üstünde mefsuk ve rivâyet değildir.


AiDS hastalığının sebebi.:
İnsan spermi rektumda saprofit mikroplarla karışınca yâni “vücûda zararı olmayan mikroplar” bu ortamda bu mikroplar virülite kazanır ve vena emoraidalis imfertyor ve vena medyadan vena kavaya dökülür.
Yâni genel dolaşıma karışır. Karaciğer'den geçmez.
Bu hastalıkta târife göre başlangıçta yüksek bir ateş vardır. Bu ateş vücûdun herhangi bir hastalığa karşı normal reaksiyonu değildir. Doğrudan doğruya toksemi netîcesidir.
Hastalıklardaki ateş umûmiyetle vücûdun hastalığa karşı mukâvemet tesiridir. Büyüklerde 37, küçüklerde 40 dereceye muâdildir..

Bu şu demektir.:
Çocuklarda hastalığa karşı vücûdun mukâvemet hücûmudur. Bu ateş böbrek üstü bezlerine de tesir ederek vücudda kortizonu fazlalaştırır. Bu da AİDS hastalığında bâzı ârızalara sebebiyet verebilir.
Sünnetsizlerde, gulfe arasında
“simlah” denilen kokulu beyaz yoğurt gibi bir ifrazât vardır. Bu da rektum ortamına tesir eder ve fâilin yâni aktivin hastalığa tutulmasına, sürtünmeden dolayı sebebiyet verir. Sünnetli olanlarda bu hastalık görülmez.
Eskiden oğlancılık vardı, sünnet olanlar arasında. Bunu düşünmek lâzımdır.
Bu hastalık kadınlarda görülmüyor. Sebep açıktır îzaha lüzum yok!..

Genel toksemi vücûdun metabolizmasını âni değiştirdiğinden düzeltmek imkânları vücûdun mukâvemet hudûdunu aşıyor.

1-) Metabolizmayı aşırı derecede,
2-) Sinir merkezlerine adetâ “kuduz” gibi tahribat,
3-) Damar sisteminde aşırı derecede vazo dilatasyon yapıyor,
4-) Harekî sisteme ilk defe sola, bilâhare sağ tarafa tesir ediyor.

Vücud metabolizmasında vücûdun tahammül hudûdunu aşan bu ânî değişme bugünkü imkânlarla durdurulamıyor. Beşeriyet bugün Lût kavminin 30 senede yaptığı işi bir günde yapıyor. Lût kavmi iki mahalle idi bir anda mahvoldular. Ve Lût denizi teşekkül etti. Lût peygamber bu kavmi terk ederken, çocuklarına arkaya bakmamaları tembih edildi. Büyük bir gürültü ile batan şehir şua’sında Lût’un karısı birden geri bakıyor ve o anda taş kesiliyor. Bu taş kesilmeyi bugünkü beşeriyetin helâka doğru gideceğinin işâreti olarak kabul et!
Söz bu kadar.


30.07.1985

Resim

Meleke.: Tekrar tekrar yapılan bir iş veya tecrübeden sonra hâsıl olan bilgi ve mehâret. Mümârese.
Vak’a.: Hâdise. Olup geçen şey. Mes'ele. Birini bir defâda yere düşürmek. Muharebe. Vukû bulan.
Muvakkat.: Vakitli. Geçici. Fâni. Devamlı olmayan.
Helâk.: Yıkılma, bitme, mahvolma. Harislik ve pek düşkünlük. Azab. Korku, havf. Fakr.
Livata.: Lûtilik. Erkekler arasındaki cinsî sapıklık. (Bak: Kebair)
Tevâtür.: Kuvvetli haber. Müteaddid şeyler birbiri ardınca zâhir olmak. Bir husûsun söylenmesi hemen herkesin ağzında olup, gezmek. Şâyia.
İntibak.: Bir mekânın yükselmesi. * Bir kavmin şerre yönelmesi.
Hamûle.: f. Yük. Yük taşıyan nakil vâsıtalarının yükü.
İntikal.: Bir yerden bir yere nakletmek. Tebdil-i mekân etmek. * Göçmek, geçmek. * Sirâyet. Bulaşmak. * Bir şeyin mîras olarak kalması. * Bir mes'eleden diğer bir husûsu veyâ netîceyi anlamak.
Muvakkat.: Vakitli. Geçici. Fâni. Devamlı olmayan.
Metabolizma.: Metabolizma, vücûdun temel fonksiyonlarini devam ettirebilmek için bir günde ihtiyacı olan minimum enerji miktarıdır. Canlı organizmada veya canlı hücrelerde hareketi, enerjiyi sağlamak için oluşan, biyolojik ve kimyasal değişimlerin bütünü, özümlemenin ve yadımlamanın toplamı.
Muvâzene.: Ölçmek. Denk olup olmadığını bilmek için tartmak, ölçmek. * Düşünmek. * İki şeyin vezince birbirine denk olması. Uygunluk.
Menfur.: Kendisinden nefret edilen, sevilmeyen. İğrenç. * Mebğuz.
Muâdil.: Musâvî, eşit, denk. * Fiz: Eş değer.
Mukâvemet.: Karşı durmak, dayanmak. Karşı koymak. Muhalefetle kıyam etmek.
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 972
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

KÂİNAT'ta TEKÂMÜL ve İLÂHİ KÂNUNLAR...

Olmamış meyva, çok olmuş meyva, az pişmiş yemek, çok pişmiş yemek, olmamış bir buğday, erken doğmuş bir yaratık, yarım kalmış veya olgunluk hudûdunu aşmış her şey:
Mâden, Nebat, Hayvan, Canlı, İnsan... Kâinatda câri kânunların dışında az çok hissedilir edilmez kalmış demektir. Onu tekâmül ettirecek şartların yoksunluğu veya çokluğu onu normalden ayırmaya zorlamıştır.
Kimyâ, Fizik, Fizyolojisi üzerinde tam olgunluk olmamış veya hudûdu aşmış demektir.

Elinize bir kiraz alın! Sap, içindeki çekirdek, dısarda bir zar, yenen kısım çekirdekle zar arasındadır.
Zar ile çekirdek arasında meyve büyüyor.
Dikkat edin!.. Her canlı aynıdır.

Yumurtaya bak...
İnsan yavrusunda su “Amniyoz” içinde yumurtadaki zarın genişlemesi netîcesinde yavru ile zar arasında kalan kısım... Mikrop da böyledir.
Nüvesi ile zarı arasında hastalık yapacak “maddesi” toksini vardır. Beyaz yuvarlardaki “Fagositoz” hâdisesi de aynıdır.
Mikropları mikroskopda tetkik ederken, bu zarı boyarız, teşhis için. Gram pozitif, gram negatif deriz.
Yâni boya alan, boya almayanlardır bunlar... Mikropları böylelikle ayırırız.
Hattâ mikroplara karşı antibiyotiklerin tesiri “Rezistans”hikâyeleri de buna ma’tufdur.
Vücûdun % SO’u organik maddelerin. % 90 protein. % l karbonhidrat yağlar. Birçok kısmını da sular teşkil eder.
Bu gelişmede kalsiyum, fosfor, sodyum, klorid, potasyum, magnezyum, kükürt esasdır.
Demir, manganez, bakır, iyot, çinko, kobalt, flor, selenyum. Bunlar az miktardadır, sâbittir. Kurşun, civa, kadmiyum, çok az lüzumludur. Fazlası zehirlidir.
İnorganik maddelerin bir kısmı kemiklerde erimiş tuz hâlindedir.
Gazlardan oksijen, hidrojen, azot, karbon bu nizâmı kontrol eder...
Ziyâ; göze, ses kulağa, sıcak-soğuk cilde, gürültü, vücuddaki titreşime evvelâ fiziksel olarak tesir eder.
Dimağda bunların yaptığı tepki neticesi reaksiyon ve tesir sonucu organizmada bozukluk ortaya ya hemen veya yavaş yavaş zamanla çıkar... Bunların zararlarını biz bugün fennî olarak basit ve anlaşılmaz bir kelimede topluyoruz. “Stres” bunalım diyoruz.
Sempati, antipati, neşe, keder, yorgunluk şeklinde ifâde ediyoruz.
Allerji nâmı altında birşeyler mırıldanıyor, düşünceyi ve tetkik hudûdunu kapatıyoruz.
Nihâyet uyuşamamazlık ismi altında vücud “red” etti diyoruz.
Ve işin içinden hakîki sebebi bilmeden maskeleyerek başka şeyler arıyoruz.
Güneşin gurûbu, bahar, çiçek, güzel hava, manzara hassas ruhları etkiliyor.
Şâirler, ressamlar, heykeltıraşlar, müzisyenler, yazarlar ortaya çıkıyor. “Herkes değil” dikkat...
Mevsimlere göre bu tesir değişiyor.
Herşey göründüğü gibi, sanıldığı gibi, bilindiği gibi her zaman değildir...
Dün evet olan bugün hayırdır. Dün hayır olan bugün evettir.
Basit, kaba, sathî olarak bir misal moda. Renkde, şekilde, uzunluk, kısalıkda, her şeyde, yemekde, ilâçta...
Bu evet-hayır arasında dikkat edilirse fark yoktur... “Uyuşamamazlık”, onları birbirinden ayrılamaz olduğunu bilmediğimizdendir.
Her şeyde bilmediğimiz veya bilmek istemediğimiz, laboratuvara girmeyen, aklımıza sokamadığımız görünmeyen bir esas bir cevher var ki, onu redd ediyoruz bilmeden.
Gülmek, ağlamak, kederli olmak, neş’eli olmak, mesut olmak, bedbaht olmak.
Bunları çok iyi biliyoruz. Amma dikkat buyrun sebebini bilmiyoruz, neden oluyor?
İşitiyoruz, görüyoruz, duyuyoruz. Bunların fiziksel yollarını biliyoruz.
Fakat nasıl görüyor, nasıl işitiyor, nasıl gülüyoruz. Niçin ağlıyoruz bunu bilmiyoruz.
Birçok nazariyeler var birbiriyle çekişmekte. Aslında nazariyeler çelişmiyor, insanlar çelişiyor.
Gıdıklanmakta gülüyoruz. Fazlası olursa insanı öldürüyor.
Güldürücü gaz niçin güldürüyor? “Nitrojen-Azot hikâyesi”.
Kanda azot fazlalaştı mı acaba?..
Gülmede, gıdıklanmada azot kanda fazlalaşır. Niçin?
Hele dur daha vakit var okumaya devam et!.

Komik hadiseler de, Gözle hareki olarak görerek veya işiterek veya okuyarak güleriz. Bâzen de ağlarız.
O hâdisenin dimağda yaptığı tesir; kimyâsal olarak kanı tahlil ettiğimizde, bazı maddelerin kimyâsal olarak kanda, tahlil ettiğimizde azalması, bâzen de çoğalması netîcesidir. Hiddet de budur. “Katon” tecrübesidir.
Hassas olanlarda,
intikamcı olanlarda,
Kindar olanlarda,
Âşık olanlarda,
Mutsuz olanlarda,
Münkir olanlarda,
Dindâr olanlarda,
Âlim olanlarda,
Mütevâzı olanlarda,
Kibirli olanlarda,
Hırsız olanlarda,
Yalancı olanlarda,
Kâtil olanlarda,
Gaddar olanlarda,
Vesveseli olanlarda,
Dürüst doğru olanlarda,
Haris olanlarda,
Asabî olanlarda.
Herhangi muvakkat, kronik iyi olmayan dediğimiz hastalıklarda,
Birseye müptelâ olanlarda,
Geçimsiz olanlarda,
Hepsinde ya dimağda veya dış tesirler netîcesi kanda meydana gelen küçük bir madde azlığı veyâ çokluğu sebebiyle husûle geldiğini söylemek gerekiyor..
Bunlar; Ayak altından muayene ile, gözle bakmakla, koku almakla belli olmaktadır..

“İLM-i ERCUL” eskilerin Ayak İlmi dedikleri...

İnsanlardaki kâbiliyet, istidat, zekâ ve akıl hep bu etkenlerin normalde veya anormal bozuklukların sebebiyledir.
Kanda sâbit gruplar vardır, sâbit mâdenler vardır, sâbit organik maddeler vardır.
Rûhî merkezlere telkin, nazar, bunlar üzerine büyük tesir yapmaktadır.
Büyüler, muskalar, tütsüler, cinnîler, perilerle hüddamlar... görünür görünmez etkenlerin isimleridir.
Fenâ bir haber neşeli bir adamı birdenbire kedere sokar.
Kederli bir adamı iyi bir haber nasıl düzeltiyorsa; bunlar evvelâ insanda dimağda, sonra kimyâsında veya evvelâ kimyâsında, sonra rûhunda tesiri gösteriyor.
Korku, hiddet, heyecan, tansiyon, kalb üzerine tesir ediyor. Bâzen âni ölüm veya bayılma oluyor. Bu hâl, kanda felan maddenin çoğalmasına veya azalmasına sebep oluyor.
Gaz cisimler, kimyâsal reaksiyon neticesi parçalanırlar veya birleşirler.

Bâzı cisimlerin terkibinde bulunan maddeleri ayırmak için:
1-) Kimyâsal,
2-) Kaynatma, harâret,
3-) Mekanikî tesirler..
Bu birleşme veya parçalamayı, fazla harârete de maruz kalırsa sür’atini fazlalaştırır.
Dondurma, bunlar cisimlerin terkibinde bulunan cevherler ayrılırlar veya birleşirler veya başka bir enerjiye dönerler. Elektrik, harâret, ses, ziyâ gibi enerjilere çevrilir.
Sütdeki yağ, idrardaki maddeler santrifüj ile ayrılırlar.
Bâzı yanma netîcesi hâsıl olan “duman” dediğimiz gazların terkiblerinde bulunan ve gaz hâlindeki cevheri kimyâsal değil de fiziksel hâdise ile açığa vururlar.
Sigara dumanı mâvi renktedir. Bu dumanda tütünün terkibinde bulunan nikotin vardır. Bu dumanı bir kâğıt üzerine şiddetle üflersen, nikotin yapışkan bir hâlde açığa vurur. Ağızlıklarda aynıdır bu olay...
Ciğerlerde alveollerde bu duman şiddetli harekete geçtiğinden dar cidarlarda açığa çıkar ve yapışır.
Bu âdetâ bir santrifüj gibi bir hâdisedir. Nikotin bu sür’atle ancak şiddetli vantilasyonu olan akciğer alveollerinde, sigara içenlerde husûle gelip birikmektedir. Oradan da kana ozmoz sûretiyle geçer.

Bilirsiniz akümülatörlerde kurşun levhalar vardır. Bunlar asit içindedirler. Buradan cereyan elde edilir.
Hangi mâdenler, maddeler elektriği geçirmezler. Kurşundan X ışını geçemez, veyâ geçmez.
Geçemez ile geçmez arasında fark vardır.
Geçemez.: İster amma kurşun bırakmaz.
Geçmez.: Kurşunla dost değildir demektir. Yâhut da geçemiyor.
Kurşun elektriği geçirgen midir? Odun geçirgen değildir.
Başka neler elektriği geçirmezler? Bâzı nebat ve ağaçlar geçirgen değildirler. Bâzıları geçirgendir.
Bâzıları elektriği çekerler, bâzıları kovalarlar.
Yediğimiz kestâne geçirgendir. At kestanesi geçirgen değildir. Hattâ elektriği kovar uzaklaştırır.
Bütün canlılar ise elektriği geçirgendirler.
Bu üç dört satır düşünmeniz için söylenmiştir...

İnsandaki rûhî tezâhürat, korku, neş’e, gülmek, ağlamak, heyecan, keder, hiddet, sevinç, ölüm haberi, iyilik haberi. Bunlar kulaktan, gözden, birden bire hâsıl olan olaylara karşı rûhun tezâhüratıdır.
Bu tezâhürat esnâsında vücûdun sâbit olan kimyâsında, hormonunda, fizyolojisinde muvakkat değişikliklere sebep olur.
Bu değişikliklerin şiddetine göre az bir zaman sonra kaybolur. Normale döner veyâhut hudûdu aştı mı, ârıza bırakır ve yavaş kronik hâle girer.

Bir iki basit misal verelim.:
Fazla gülenlerde “Azotemi” o anda kanda yükselir.
Jimnastik, yürüyüş, namaz, zikirden sonra vücudda hafif yorgunluk şeklinde bir rahatlık husûle gelir.
Kanda kreatinin fazlalaşmıştır. Kreatinin uyuşturucu tesiri malûmdur tıpta.
Kanda erimiş hâlde bulunan bir azot gazı vardır. Bir muvâzene hâlindedir.
Bâzı asabî refleks, anormal hâllerde, felçlerde bâzı stres ve bunalımlarda, gayri tabiî gülmelerde, kahkahalarda, azot gazı âdetâ “Habbe” hâlinde kanda çoğalır.
Fazlalaşır. “Hava ambolisi gibi” âraz verir.

Bâzı aklî muvâzenesizlik olarak kabul ettiğimiz hâllerde:
Sansoryel halüsinasyon: Görmeler, ses işitmeler, hayal görme, açlık ve susuzluğun son hudûdunda kanda azot fazlalaşır.
Serab, fizikî bir ziyâ hâdisesi olmasına rağmen kanda bu tahavvül yine olur.
İleri derecede korkularda yine azot gazı fazlalaşır. Kanda açığa çıkar. Dimağda 111. vantriküle tesir eder, insan gülmeğe başlar.
Rasûlu Ekrem.: “Kahkaha ile gülmeyiniz şeytanîdir!” yâni uzviyete zararlıdır buyurmuştur. Bunda birşey gizli herhâlde...

Garip gibi görünen bâzı hakîkatler vardır; Yalan söyleyenlerde adrenalin o anda kanda çoğalır.
“Helak olacağınızı bilseniz yalan söylemeyiniz” hadisi birşey haykırıyor.
Yalanın ölümden daha fenâ tehlikeli olduğunu bildiriyor.
Bilir misiniz deveden yılan kaçar. Deve yağı bulunan yerden yılanlar uzaklaşır.
Saçma görme!. Tecrübe et bak!.
Devekuşu yumurtası bulunan yerde örümcek ağ yapmaz.
Yapamaz mı, yapmaz mı? Onu sen bul!.. Ben söyleyip aklını karıştırmak istemem.
Zâten birçoklarının aklı karmakarışıktır.
“Süleymâniye Câmiinde iki tâne deve kuşu yumurtası konmuştur Mîmar Sinan tarafından”.
Tetkik ederseniz sebebin ne olduğunu anlarsınız..

Kanda PH denilen bir muvâzene vardır. Alkalen ile asit arası bir muvâzenedir. Bu muvâzenenin bozulması hangi tarafa olursa olsun koma ile ölüme kadar gider.
Genel olarak bütün mikrobik hastalıklarda ateşli hâllerde kanın PH’ı asittir. Sinirlilik ve asabî rahatsızlıklarda asittir. Sâkin hassas kimselerde herhangi bir maddeye iptilâları yoksa kan Ph’ı alkalene doğrudur.
Hezeyan derecesindekilerde ileri derecede asittir.
Sâkin uykuda alkalendir. Uykusuzluklarda asittir.
Gülmede, kahkahada asittir. Ağlamada alkalendir.
Muhtelif cins ağlamalarda gözyaşı bile terkib değiştirir. Tuzlu, ekşi, tatlı, tatsızdır.
Her türlü stres, bunalmalarda asitdir. Korkuda ise alkalendir,
Gece ile gündüz arasında fark vardır. Gece normalde alkalene doğru, gündüz normalde aside doğrudur.
Meme alan çocuklarda ishallerin birçoğunda ana sütü asittir. Kanı alkalen yapmak için karbonat vermek anaya, sütü alkalen yapar. Çocuğun ishali durur.
“Helâl süt emmek hikâyesinde” bu husus şâyân-ı dikkatdir.
Tetkik edilirse görülür.
Ziyâ, gürültü, Ph’a tesir eder.
Bâzı canlıların kanı asitdir. Alkalen olduğu zaman uyuşukdurlar. Ziyâ bunlarda ve bâzı korkularda asidi alkalen yapar. Hareketleri faaliyetleri azalır.
Karıncaların terkîbi asitdir. “Asit formik”
Limon kokusu karıncaları alkalen yapar. Çalışamazlar kaçarlar.

Üflemek.:
Sıcak bir şeyi soğutmak için üfleriz. Sıcak çay içerken içeri doğru üflenerek ses çıkararak içeriz.
Bir borudan üflersek ses çıkar.
“Düdük”.. Her türlü buhar bir yerden çıkarken ses çıkarır.
Buharın, rüzgârın, çarpmanın ses husûlu acaba: Müessirin tesir ettiği şeyden mi?
Yoksa tesirin müessirdeki sesi ortaya çıkarması mı? sebeptir. Hemen cevap verme! Düşün burada yanılırsınız...
Bu seslerin duyulması veya sesin husûlu için hava lâzımdır,
Amma hava ses nakleder. Havasız yerde ses gitmez, duyulmaz. Kapalı pencereden dışarı ses gönderemeyiz.
Tozlara üfleriz. Tozlar hareket eder. Bu da seste tozu uzaklaştırıyor. O hâlde seste itici, tesir edici bir kuvvet hassası var. 30 sn. pişmemiş bir yumurtanın yanında siren çalın yumurtanın beyazı bu titreşimden hemen pişer.
Ses kulaktan dimağ merkezine gider, duyarız. Bunların hepsi ihtizazdır titreşimdir.
Bir bardaktaki suyun üzerine üfülersek su harekete başlar. Denizdeki dalga rüzgârın tesiri iledir.
Fazla rüzgâr fırtına yapar. Ağaçları devirir evleri sürükler.
Bunların hepsi yâni havanın harekete geçip çarptığı yerlerde ihtizaz yapması ses doğurur. Bu sesler duyulmayandan gürültü ve tarrakaya kadar her şeye tesir eder.
Fazla gürültüde insan uyuyamaz. Vücud ve kanda bir titreşim olur.
İnsanın hissedemeyeceği bir değişme hâsıl olur. Bu zamanla hastalık yapar.
Bütün hastalıklarda bu saydıklarımızın az çok “duyulur, görünür, görenmez, duyulmaz”;
Âni gürültüden çıldıranlar, ölenler, korkanlar vardır.
Küçük gürültülerin de zamanla yaptığı küçük tahrîbat insanın sinir, kan sistemine tesir eder, insan hasta olur.
Bu adetâ “Organizmanın şuûrsuz maddî korkusudur” diyelim.

Bir insanın gözüne ağzını yanaştırıp bağırsak;
Göz bebeği küçülür. Göz sulanır yaş dökülmeye başlar.
Bâzı nebatlar, çiçekler gürültüden müteessir olurlar. Büyümeleri ya çoğalır ya azalır...
Vibrasyonlar, gürültüler vücudda birçok titreşimler husûle getirir. Bunlar uzviyete tesir eder. Vücud metabolizmasında bozukluklar yapar.
Müzik âletleri çalanlarda bu ihtizaz tesir eder. Diğer sesli müzik âletleri hep böyledir.
Sarsıntıdan nasıl bir makinanın civataları genişler ve makinada sarsıntı yapar.
İyi kapanmayan arabalarda bu sarsıntıyı şoför hemen hisseder. Arka kapı iyi kapanmadı der.
Bu sesler vücudda rûhî ve uzvî muvâzeneyi bozar.
Kulaklarında ses duyanlar. Gözüne normalin görmediği şeyleri görüyorum diyenler, rûhî bunalımlar, hep bu kadro içindedir, iki cisim yek diğerine delk ve temas ettirilip kuvvet artırılırsa harâret husûle gelir.
Bu delk çok sür’atli olursa yâni harâret çok sür’atli olursa bir şeye tahavvül eder.
Yek diğerinin o cisimlerin atom elektronlarında kaynaşması neticesi hâsıl olur.
insan vücûdu cesedî yaratılış îcâbı kimyâsal ve fiziksel birçok kânunlara tâbi’dir.
Uzviyetin alıştığı şeyler vücûda âdetâ mâledilir.
Rahatsızlıklar, hastalıklar, cesede uzviyete ârız olur. Tedâvisi, uzviyetin bozulan nizâmına karşıdır.
Meselâ;
Sigara içen bir insanın uzviyeti ona alışmıştır. Bırakması vücûdun onu istememesi ile mümkündür.
Uzviyetdeki bu hâl, ruh ve görünmeyen insan hasletlerine gâlip gelirse onu bırakamaz.
Milletlerdeki âdet, an’ane, gelenek de rûhî bakımdan insanın görünmeyen tarafına âittir.
Bunların terki de an’ananevî bozukluklar şeklinde ortaya çıkar. Adâlet, Fazîlet, Doğruluk, Her türlü temiz hislere alışmıştır.
Bir insan bunları terk edemez, uzviyeti ruhla birlikte uyum hâlindedir.
Bunların bozulması her türlü uzvî ve rûhî hasletleri, âdetleri beslenmeyi terk etmemek lâzımdır.
Bunlar üzerinde yapılacak âni, güzel restorasyonlar, hîle, insan tarafından yadırganır.
Bunların fenâlarını yavaş yavaş telkin ve anlatarak, uzviyet ile rûhu barıştırmak lâzımdır.
Hurâfeler de öyledir. Fakat hepsinin bir hudûdu vardır.
Rûhî hasletlerin de uzviyetin de bunları aşmaması lâzımdır.
İnsanın fenâ ve iyiyi de tasdik edecek kâbiliyet ve isti’dadda yaratılmış olduğunu unutmamalıdır.
Felân böyle dedi.
Felanca şöyle söyledi lâfları cemiyette birleşirse o zaman bâtıl uzvî ve rûhî inanmalar, îtikatlar ortaya çıkar.
Asıl hakîkat perdelenir.
İslâm'da ki ibâdet uzvî ve rûhî muvâzene âhengini bozmamak için emr olunmuştur.
Çok basit bir mânâ ile;
Namaz, uzviyetin rûha tâbi’ olmasını;
Zekât, uzviyetin kanaatini, yardım hissini, hırsı yenmesini;
Hacc, birleşmeyi; Oruç, cesedin rûha tâbi’ olduğunu basit olarak ifâde eder.

Fazla üzüntü fazla sevinç.:
Âni veya tedrici organizmada dimağı hormonlara tesir ederek eski hâlini almak hudûdunu aşıyor ve organizmada bâzı hücreleri bozuyor.

Hırs.: Herhangi bir şeye fazla düşkünlük. Hased, gıpta birçok bunalımlar.
Kumar, içki, hırsızlık, haram peşinde koşmak gibi üzüntüler, yoksulluk, fazla zenginlik saymakla bitmez.
Bâzen bir hata bir ömrü çürütür.
“Üzüntü, stresler”...

Kanseri ele alalım.:
Kanser, hücrelerin bugün birçok bilmediğimiz sebeblerin anarşisidir diyebiliriz.
Sebebi biliyoruz ama, bilmeden o sebebi perdeliyoruz. Yâni hücrelerin düzeye uymayanlarıdır bunlar.
Kanserli bir hücre kânun dışı bir kişi gibidir.
Biyolojik açıdan normaldir. Ancak sosyal açıdan düzeni bozduğu için çevresindeki hücreleri de kendisine benzeterek hastalığı ortaya cıkarır.
Hücreler zamanla yaşlanarak ölüyor. Ancak hücrenin sosyal davranışları bozulduğu zaman kanserleşiyor.
Tabiî bu bir tek hücrenin yaşlanması veya kanserleşmesi ile ne ölüyor ne de kanser oluyor.
Kanserleşen veya yaşlanan hücre sayısı çoğaldıkça neticelere geliniyor, içimizde, kanser kendisine uygun ortamı bulduğu zaman oluşmaktadır.
Bunda da pek çok etkenin yanı sıra özellikle bozulması için bakteriler, öldürücü maddeler, alınan gıdâlar rol oynuyor. Üzüntü uyku kaçırıyor, iştahı kesiyor.
Günlerce vücud sinir sisteminin bozukluğu altında her türlü metabolizma hormonal dengesi bozuluyor.
Fertlerin geçim sıkıntısı, gıdâsızlık, rûhî üzüntü ve bunalımlar tahammül hudûdunu aştırıyor, intiharlar, yavrularını, kendisini öldürenler hergün gazetelerde yer alıyor.
Îran Şâhı Rızâ Pehlevî üzüntüden kanser oluyor.
Beşeriyet bugün “stres” havası içindedir.

Bütün bundan kurtulmak için;
Kendine güven!
Kanaatkâr ol!
Yalan bilme!
Hırsa kapılma!
Doğru ol!..

Sonra şu suallere cevap ver, kendi kendine;

“Kolaylıkla nefes alabiliyor musun?”
Evet el-hamdu lillah...

“Suyu içebiliyor musun?”
Evet el-hamdu lillah...

“Bulduğun gıdâyı rahatlıkla yiyebiliyor musun?”
Evet el-hamdu lillah...

“Gözün görüyor mu, kulağın işitiyor mu, rahatlıkla daralmadan yol yürüyebiliyor musun?”
Evet el-hamdu lillah...

“Rahat uyuyabiliyor musun?”
Evet el-hamdu lillah.

“Bir yerinde ağrı sızı var mı?”
Hayır el-hamdu lillah...

“Sabah namazını vaktinde kılabiliyor musun?
Uykudan hayırlı olduğunu da biliyor musun?”

Evet el-hamdu lillah...

Çok şükür...
İşte en büyük mutluluk budur.


Stresler bu söylediklerimin dışındadır.
İnsan bir şeye inanarak dost bulması lâzımdır.
İnsanın en büyük Dostu “RAHMÂN RAHÎM” Olandır.
Sen de O'nunla dost olmaya çalış!.. İnsanın dünyâda bir dosta ihtiyacı vardır.
“Rahmetelli’l- âlemin” olan Rasûlu Ekrem bu Dostluk için gönderilmiştir.
Bu dostluğu elde edecek mekanizma ve kâbiliyet insanda, yaratılışında vardır.
O hâlde dünyâda da Dost vardır. Bul kendine bir Dost!

Bu dostluğu ALLAH evlenmede bildirmiştir.
Mükâfat yeri olan cennetde bile hûriler, gılmanlar vardır. Dost bunlar işte...
Hakîki dost bulmak çok güçtür, SEVmek SEVilmek lâzımdır.
SEVmeyi bilmeyenler, SEVilmeyi bulamayanlar da vardır...
Bunları bilmeyen ve bulamayanlar yalnızdırlar.
Güler yüz, karşılıksız yardım, Hoş görme, Merhâmet hissinden çok ileride bir duygudur ki ona “SEVMEK” denir.
Ona kavuşan da “SEViliyor” demektir..
Hacı Bektaş-ı Velî, Hacı Şâbân-ı Velî evlenmemişlerdir. Daha, çok var bu gibiler.
Bâzıları evlenmişlerdir. Evlâtları yoktur. Bâzılarının evlâtları olmuştur.
Evlenmek her iki cins için İlâhî bir ibâdettir. Fakat bâzısına erkeği, bâzısına hâtunu büyük azâb olmuştur.
Bu hikmetleri anlamak, kolay olduğu kadar da güçtür...
Dişi ve erkeğin paylaşacağı zevkler vardır.
Her ne sûretle olursa olsun SEVmek ve SEVilmek en büyük ibâdetdir ve mutluluktur.
ALLAH ile dostluk kurabilmek hünerdir.
ALLAH ile dostluk DUÂ ile olur amma DUÂ çok güçtür.
DUÂ ancak ve dâimâ “SüNNeTuLLAH” dışında tasarruf hudûdunda olacak arzu, hâdiselerden seçerek yapılır.. Bu ne demektir?
Kâinatda câri kânun hâlindeki olayların dışında ve insanın tasarruf kudreti dâhilinde olan hadiseler arzular için DUÂ edilir...

“Bana salavat getirmeden yapılan DUÂlar kabul olmaz!.” buyurması: Rasûlu Ekrem onları bir nevi sansürden geçiriyor demektir.
DUÂnın hakîkatini bilirsen kim olursa olsun, inanan inanmayan kimsenin DUÂsıALLAH indinde makbul ve muhakkak kabul edilir. Bunda toz kadar şüphen olmasın.
Şüphe aklın zelzelesidir. Akla hakâret olur. O da onu sana verene bir nevi itimatsızlıktır. Buna biz küfür diyoruz.
“Küfür” kendindeki kudret ve kıymeti bilmemezliktir ki bu da habersiz bir nevi inkârdır.
İnkâr hakîkate birşey yapamaz. Bunu böyle bil!.
Akıl kapını bütün yalanlara kaparsanız hakîkatler da dışarda kalır... Yanlış yapmayan insan yoktur, insanlık yalnız yanlışlığı kabul ve düzeltmekle ölçülür.
Bir insan kendisi ile değil, Kalbi ile dost bulur ve olur.
Dünyâda, ALLAH, kulunu yanına varıncaya kadar bakar ve korur.
Rûhun tapınağı ceseddir. Onun içindesin onu dâimâ temiz tut.

İpek çok kıymetli bir nesnedir.:
İpek böceği gibi ol!
Kıymetli kozanı ör!
İçine gizlen!
Ne olsa bir gün ya öldürülür, yâhut kanatlanıp kozayı deler çıkarsın..

Bâzı şeyleri anlamamak lâzımdır.
Hakîki insan, kendine acı veren, başkalarına iyilik ve rahatlık veren bir rûha sâhiptir.
Hülâsa; insan tümüyle, maddesiyle, görünmeyen hamûlesi ile inanmak kâbiliyet ve istidadıyla yaratılmıştır.
“Ahsen-i takvim” Bir insanın inancının vaktini, Yaratan tâyin eder.
Bâzen hemen. Bâzen seneler sonra. O da olmazsa ölürken anlar fakat ikrar edemez. Zîra ikrar yeri dünyâdır.

Kâinatda ne varsa, nebattan nebata, hayvandan hayvana, insandan insana sonsuzluğa doğru olan akış ve terakki kasırgası, kâinat mekanizmasında kânun olarak ortaya kondu. Bu değişmeyen kânun aslında vardır.
İlk insan topluluğunun hayâli, tahte’ş- şuûrunda seyrettikleri, kâinat manzarası ve sebepler manzûmesi olan her milletin mitolojisinde gizlenmiştir.
Aklî gerçeklerin hududlarını biliyoruz. Aklın yetmediği yerlerde başka şeylere dönerek onları sezmeye gayret etmelidir.


16.07.1985, Salı

Resim

Tekâmül.: Kemâl bulma. Olgunlaşma.
İhtizaz : Titreşim.
Uzvî.: (Uzviye) Uzva ait. Canlı. Organik.
Muvazene.: Ölçmek. Denk olup olmadığını bilmek için tartmak, ölçmek. Düşünmek. İki şeyin vezince birbirine denk olması. Uygunluk.
Tabi’.: Birinin arkası sıra giden, ona uyan. Boyun eğen. İtaat eden.
Tahte’ş- şuûrunda.: Şuûr altında.
Câri.: Akan, akıcı. * Geçmekte olan. * İnsanlar arasında mer'i ve muteber ve mütedâvil olan.
Tekâmül.: Kemâl bulma. Olgunlaşma.
Nüve.: Çekirdek, asıl, menba.
Teşhis.: Şahıslandırma. Şekil ve sûret verme. Seçme, ayırma, ne olduğunu anlama. Tanıma. * Hastalığın ne olduğunu anlayıp bilmek. * Edb: Canlılandırmak, suretlendirmek. * Eşyâya şahsiyet vermek.
Sathî.: Görünüşe göre, derinliğine dalmadan, üstünkörü olarak, satha dâir ve âit.
Muvakkat:. Vakitli. Geçici. Fâni. Devamlı olmayan.
Tezahürat.: (Tezahür. C.) Görünüşler. Gösterişler. Gösteriş için toplanmak.
Muvazene.: Ölçmek. Denk olup olmadığını bilmek için tartmak, ölçmek. * Düşünmek. * İki şeyin vezince birbirine denk olması. Uygunluk.
Uzviyet.: Uzuv oluş. Canlılık. Canlı uzva âit.
Müessir. Te'sir eden. İz bırakan. Te'sirli. Dokunaklı. * Hükmünü yürüten. * Eserin sâhibi.
An’ane.: Âdet, örf. * Ağızdan nakledilen söz, haber.
İsti’dad: Bir şeyin kabûlüne ve kazanılmasına olan fıtrî meyil. * Kâbiliyet. Akıllılık. Anlayışlılık. ALLAH Teâlâ Hazretlerinin (C.C.) insanlara ve sâir mahluklara tevdi buyurduğu kâbiliyet kuvveleri.


Resim

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ
Resim---“Ve mâ erselnâke illâ rahmeten li'l-âlemîn (âlemîne): Biz seni âlemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ 21/107)

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ
Resim---“Lekad halakne'l-insâne fî ahseni takvîm(takvîmin) : Biz elbette insanı en güzel biçimde yarattık.” (Tîn 95/4)

Resim
Taberanî, el-Mucemu'l-Evsat adlı eserinde İmam Ali'den (kerremallahu vechehu) şöyle rivâyet etmiştir.:
Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: "MUHAMMED ve Âl-i MUHAMMED'e salâvât getirilmedikçe okunan DUÂlar durdurulur." buyurmuştur.
(Feyzu'l-Kadir, c.5, s.16; Kenzu'l-Ummal, c.1, s.490, Hadis no: 2153.)

İbn-i Hacer de es-Savaiku'l-Muhrika'da şöyle yazar: "Deylemî kendi senediyle Peygamber'den şöyle nakletmiştir.:
Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: MUHAMMED (aleyhisselâm) ve Ehl-i Beyt'ine (aleyhumusselâm) salâvât getirmedikçe hiçbir DUÂ gökyüzüne yükselmez.” buyurmuştur.
(es-Savaiku'l-Muhrika, İbn-i Hacer, s.148.)

Bizans İmparatoru Hirakl, ticaret için Şam'a gelmiş olan Ebû Süfyan'ı kabul ettiği zaman ona sordu.: "Peygamberlik iddiasında bulunan bu zâtın bundan önce hiç yalan söylediğini duydunuz mu?" dedi. Henüz müslümanlığı kabul etmemiş olan Ebû Süfyan.:
"Asla, yalan söylediğini hiç duymadık." diye cevap verdi.

(Buharî, Bed'ü'l-Vahy, 1..)

Resim---Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem.: “Çok gülmek kalbi öldürür ve müminin değerini düşürür.” buyurmuştur.
(Tirmizî.)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 972
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

TER..

Ter, Vücûdun muhtelif yerlerinde bulunan ter guddelerinin ifrâzâtına ter ismi verilir. Koltuk altı, boyun, alın, avuç içleri, göğüs, kafa saç derisi, şakaklar, bâzen de genel olarak bütün vücud terler.
Ter, sıcak soğuk olabilir. İdrar, gaita nasıl vücudda husûle gelen zararlı maddeleri dışarı atıyorsa terin de vücudda rûhî veya maddî bir zararın dışarı atılması içindir.
Terin su olarak kokusu yoktur. O anda cildin kokusu duyulmaktadır. Ter o kokuyu ortaya çıkarıyor. Bu kokuyu ter çıkaran hissedemez ve alamaz. Hiç kimse kendi kokusunu alamaz. Alırsa çıldırır!..
Herkesin kendine has bir kokusu vardır. Bu kokuyu ter zamânındaki koku ile karıştırmayınız.
Koku dâimidir. Ter dâimi değildir.
Köpekler sâhibinin kokusunu tanırlar. Koyunlar da yavrularını kokudan tanırlar.
Yorgunluk, sıcak, mahcûbiyet, korku, hastalık hâllerinde vücûdun muayyen yerlerinde ter görülür.
Alın, şakak, avuç içleri, göğüs, koltuk altı, diğer yerler terlemeleri başka başkadır. Sebepleri de başkadır.

Ter, terkibi îtibarı ile tuzludur, içinde başka maddeler de mevcuttur. Fakat terlemeye göre bu terkibde değişiklik olur.
Vücûdun teri olmayan ve sâhibi tarafından alınamayan koku bazı maddî ve rûhî hâllerde değişir. Bu, elbiseyi, ayakkabıyı eskitir. Vücûda zararlı olan maddî gıdânın haramiyeti bu hâli doğurur.
Kadın ve erkek de kokular da fark vardır.
HAKÎKİ KADIN kokusu HAKÎKİ ERKEK için çok hoştur. Cezb edicidir...
Hakîki sevişenlerde bu kokuyu yek diğeri alabilir. Kendi kokusunu alamaz.
Sağ ve sol tarafta ter farklıdır, koku da...

“Bana dünyâda namaz, kadın, koku sevdirildi.”
Rasûlu Ekrem’in burada güzel koku buyurmasını, elde edilen kokular diye düşünmek gülünçtür, insanın kendi güzel kokusudur. Kadındaki güzel kokudur.
Dedik ya koyunlar yavrularını koku ile tanırlar, sevişirler.
Bâzı örümcekler de koku alırlar. Bununla eşlerini tanırlar.
İnsanlar bugün sun’i kokularla bu pislikleri örtmeye çalışıyorlar. Teri kokanlara söylüyorum.
Haramdan sakın, koku kaybolur. Deodoranta lüzum kalmaz.
Atmıyorum.. Doktorum ben söylüyorum..
Bâzı Hacı Efendiler var, koku sürünürler.
Rasûlu Ekrem bu kokuyu târif etmiyor. Kendi kokunu haber veriyor.
O koku seni ne gizler ne de burnu çok iyi koku alandan örter. Aklını başına al!.
Ter bir nevi' bağışıklık hassasını kaybettirdi bugün, ister terle ister terleme..


23.01.1986

Resim

Gudde : Tıb: Bez. Vücûdun muhtelif yerlerinde, husûsan boyunda bir nevi vücûda lâzım su çıkaran depocuk. Şiş.
Gaita : Necâset, neces, insan pisliği. Çukur yer. Düz ve geniş yer.
Terkib : Birkaç şeyin berâber olması. Birkaç şeyin karıştırılması ile meydana getirilmek. Birbirine karıştırılmış maddeler.
İ’tibar : (İtibâr) Ehemmiyet vermek. Hürmet, riâyet ve hatır saymak. Kulak asmak. İbret alıp uyanık olmak. Birisini veya sözünü makbul farzetmek. Taaccüb etmek. Şeref, haysiyet. Bir şeyin gerçek değil, kararlaştırılan değeri. Ticârette söz veya imzâya olan îtimad.
Cezb : Kendine doğru çekme. İçme.
Terkib: Birkaç şeyin berâber olması. Birkaç şeyin karıştırılması ile meydana getirilmek. Birbirine karıştırılmış maddeler.
Sun’i: Yapay.


Resim

Resim---Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem.: “Dünyânızdan bana üç şey sevdirildi: kadınlar, güzel koku ve namazdaki gözümün aydınlığı.” buyurmuştur.
(Kenzu’l-Ummal, h. No:18913.)

Resim---Enes radiyallahu anhu’dan rivâyete göre şöyle demiştir: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem.: “Bana kadınlar ve güzel koku sevdirildi. Namaz da iki gözümün nûrudur.” buyurmuştur.
(İ.Ahmed, Müsned 11845.)

Resim---Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Dünyâda bana, kadın ve güzel koku sevdirildi; namaz da, gözümün nûru kılındı" buyurmuştur.
(Nesâî, VII, 61, 62; İbn Sa'd, I, 398; el-Hâkim, el-Müstedrek, II, 160.)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 972
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

RÛHÎ VE BEDENÎ MUHAFAZAKÂRLIK..

Fizyolojik ve tabiî i’tiyadlarımızın asilleri, fonksiyonlarından ayrılmış, müzelerin loş koridorlarında bütün efendi ve ağalıkları ile durmaktadır. Dedelerimizden ân’ane ismi altında bize kadar gelen binlerce âdetleri, neslimizin, bünyevî ve insanlık kalburuna koyarak eledikten sonra, binlerce güzel ahlâkî, sıhhî ve rûhî birliği temin yolunda olanları bulacağız... Bu bulunacaklara, bünyevî, ahlâkî, sıhhî muhafazakârlık denir ki milletlerin granitleşmesinin en birinci şartlarındandır...
Târih çerçevesinin hâricinde kalan zamanlarda, ikinci beşer babası Nûh’un oğlu Yafes’in oğullarından, Türk isimli dededen zamânımıza kadar gelen büyük Türk neslinin, bünyevî, ahlâkî, sıhhî, rûhî ve kütlevî güzellik ve selâhetini temin eden ân’anelerimizi, âdetlerimizi sıraladıktan sonra, bunları tahlil ederek, dimağ ve şuur hânesindeki aldığı güzel ve necip dekorları seyredelim.:

1-) Ulu'l-emre itaat.
2-) Âilelerdeki yeknesaklık.
3-) Sıhhî kâidelere kitlevî itaat.
4-) Bünyevî salâbete hürmet hissinden doğan spor.
5-) Rûhî ve uzvî muvâzeneyi temin husûsundaki inanmalar.
6-) Fizyolojik arzu ve fonksiyonların asilleşmesi.
7-) Fizyolojik enerjinin rûha kat’iyyen gâlip gelmemesi için rûhun sublimasyonu.
8-.) Rûhî tezâhürlerin frenlen dirilmesi ve yekdiğerinin his, arzu ve düşüncelerine insan olmak bakımından hürmet..

Şimdi bu bulduğumuz büyük nesil dokumasının nesiçlerini tel tel ayırarak, liflerinin güzelliklerini görelim.:
Dağ ikliminin sert ve asil havasıyla vücudları yoğrulmuş Türklerin karakterleri de dağlardan dağlara ses ve sedâ taşıyan rüzgâr karakterindedir. Ruh asâletini tabiatın hem güzel, hem sert bu hâdisesinden alan Türklerdeki Anayasa maddelerinden birinde;

1-) TÜRKTEN KÖLE OLMAZ...
Bu madde bütün dağlardan dağlara esen pervasız rüzgâr karakterinin hiç bir tazyik ve kayda giremiyecegini tabiî bir kânun hâlinde ifâde etmektedir. Türk demek tabiat kânunu demektir.
2-) Hâkan'ın mezarı gizli tutulur, onun yerini bilip söyleyenler veya keşfedenler, idam edilir. Ferman Hâkan'ındır. Hâkan'lar ölünce “YUĞ” âyini ile râhânileştirilir yâni âdetâ Hâkan ilâhlaştırılır.
3-) Zayıf düşene yardım edilir.
4-) Silâhı olmayana dokunulmaz
5-) İki kişi bir kişiye hücum edemez.
6-) Hâkan'ın sözü yapılır.
Bunlara itaatsizliğin mükâfatı ölümdür.

Bizi güden sevk-i tabiî kuvvetlerini nâdiren idrak edebiliriz. Vatan severlik denilen millî hodbinliği tetkik edecek olursak bütün bir an’ane muhafazakârlığı ortaya çıkar. Bu hâl bazen biyolojik bir karakter alır ki çok tehlikelidir. Japonlardaki Harakiri gibi. İlmî otorite sâhiplerinin bir çok ilmî hakîkatleri skolastik zihniyetle dejenere olduğundan, ileri sürmek arzusunda olduğumuz tezden, bir müddet uzaklaşmak mecbûriyeti vardır.
Gelecek yazılarımızda bu hususlara devam edilecektir. İnsan denilen garîbe iki cevherden ibârettir.

I-) Maddî dediğimiz cevherler.
II-) Rûhî dediğimiz cevherler.

I-) Maddî Cevherler:
Doğrudan doğruya bulunduğu, doğduğu muhite bir takım fizikî, mıknatısı, câzibevî, iklîmî, mevsimî, gıdâî faktörlerle bağlı ve onların esrarlı nizâmı altında işler. Bu işleme, bir nevi maddî cevherlerin itaat etmesi lâzım bir muhafazakârlıktır. Bu tabiî ve muhafazakârlık maddî cevherin inkişafı sırasında îtiyadî olarak kabul ettiği veya etmeye mecbur olduğu bir kânûn-u tabiîdir ki, canlılık mekanizmasının normal işlemesini intac edecektir.
Bu maddî ve tabiî muhafazakarlık bir takım kollara ayrılır.:


1-) Coğrafî i’tiyad.
2-) İklîmî i’tiyad.
3-) Mevsîmî i’tiyad.
4-) Zirâî i’tiyad.
5-) Gıdâî i’tiyad.
6-) Harekî i’tiyad.
7-) Fizyolojik i’tiyad.

Bu i’tiyatlara bağlı kalan maddî cevher normal bir nizamla işler ve inkişafını tamamlar. Böylelikle insanın morfolojik ve uzvî temeli kurulmuş olur. Bu i’tiyadtan bu maddî ve tabiî muhafazakârlıktan ayrıldıkta maddî cevherlerin fonksiyonları düzensizleşîr. Anormal diyebileceğimiz aksaklıklar gösterir, yâhut da tamâmıyla yıkılır.

1-) Coğrafi i’tiyad.: Kuzey kutbunda yaşayan maddî bir cevherin üstün mezkur cevhere tesir edecek ve üzerinde değişiklikler meydana getirecek hâller düşünülmelidir. Nebat, hayvan, mâden bile buna inkıyad etmeye mecburdur. Bir hurma ağacı kutupta yetişemez, bir Arap kutupta yaşayamadığı gibi. Bir aslan da aynıdır, iklîmî değişikliklerinin gayri tabiî nevesanlarına karşı da her topluluğun tabiî olarak kabul ettiği bir spor ihtiyacı vardır. Bu da maddî uzvun tabiî aksaklıklarda şaşmaması için uzvî bir yaylanmayı sağlaması içindir. Coğrafi ve iklimi faktörlerin maddî cevherin şekli üzerine tesirleri vardır. Ilıman iklimlerdeki hayvanat ile soğuk ve sıcak iklimlerdeki hayvan ve bitkilerin morfolojik oluşmaları düşünülmelidir. Bu alışkanlıktan ırkî ve ırsî, objektif ve morfolojik karakter tipleri husûle gelir..

2-) İklîmî alışkanlık.: bu alışkanlık sıcak yerlerde şehvâniyetin fazlalığını ve erken bulûğa ermenin, soğuk yerlerde ise daha mu'tedil kalmasının en büyük âmilidir. Eskimo kadınları kışın uzun aylar âdet görmezler.
Sıcak ve soğuk, bedeni refleks üzerine tesirleri belirgindir. Sıcak iklimlerdeki ve soğuk iklimlerdeki Golfistirim gibi tabiî hâdiseler de vücud reflekslerine tesirden geri kalmaz, bunlara İngiliz ırkının soğukkanlılığı, Arap ırkının asabiyeti belirgin birer misal olarak söylenebîlir...


Geçen yazılarımızda sıraladığımız alışkanlıklar bünyesine maddî cevherlerinin, dünyâda câri her türlü kimyevî, fizikî kânunlarla denge temin etmesi ve bu sûretle de canlılığın işleme mekanizması kurulmuş oluyor.
Bu şartlar dâhilinde işleyen canlının bu işleme mekanizması üzerine rûhî cevherlerin kurulması gelir.
Bu cevherler, her fertde maddî cevher için diğer yazılarımızda saydığımız hususların esâretine tamâmıyla inkıyad etmiş bulunmasından, o muhitin fert yığınları ırkı ve sâkinleri teşekkül eder. Kaba olarak dünyâ, soğuk, ılıman ve sıcak iklimler olarak sınıflandırılırken bu iklimlere has mâden, coğrafî durum, nebat, hayvan ve insan şekli bakımından türler gösterdiği belirgin şekilde görülür. Bu çeşitli iklimlerde herhangi bir mâden, nebat ve hayvanın varlığı bunları o iklime tabiî olarak intibak ettirilmiş olduğundan, bunları topyekün başka bir iklime naklettiğimizde, ya dejenere olurlar veyâhut hayatları sona erer. Bir Arabın soğuk iklimlerde yaşamaması, aksi olarak bir eskimonun sıcak muhitlere intibak edememesi yüzünden ölümü muhakkaktır. Sıcak iklim ağacı olan hurma kuzeyde olmaz.

Bir kuzey Ren Geyiğinin sahrâ-yı kebirde yaşamadığı ve tabiî olarak yetişemediği gibi... Bu husus göz önüne alınacak olursa diğer yazılarımızda bahsedilen i’tiyadların menşeleri, çevreye tabiî bir intibak mecbâriyetinin formüle edilmiş birer ifâdeleridir. İşte dünyânın teşekkülünden ve insan neslinin dünyâda zuhûrundan beri, insanlık tabiî İstifa hamleleriyle, çevresine âdetâ görünmeyen ve canlılığın devâmını temin eden bir takım tabiî i’tiyadlarla bağlanmak mecbûriyetindedir.

Çevreye uymak sûretiyle teşekkül eden bu insan kitleleri bu muhtelif farklara göre, dünyâ sâkinleri içinde ırkları meydana getirmiştir. Çeşitli iklimlerde bulunan aynı cins bitki ve hayvanlarda nasıl ki “Morfolojik” değişiklikler gösteriyor, insan ırkları arasında da bu değişikliklerin esas iklimi ve muhiti faktörlerin canlı üzerinde meydana getirdiği tabiî sonucudur. Muhite uyan insan o çevrenin kendisine verdiği bir tipe, bir karaktere ve o çevrenin kendisinde meydana getirdiği maddî ve rûhî an’anelere bağlı kalması, o ırkın veyâhut o milletin ecdâdından gelen karakterini korumaya en büyük sebeptir. Dedelerimizden tevârüs yoluyla bize kadar gelen bünyevî ve an’anevî intibak, fonksiyonlarımızı âdetâ terk etmiş, onlar kadar kullanmamaktayız.
Bu fonksiyonları çevreye fizyolojik mekanizmaları yolu ile değil de, kendi zekâmızın yaratmış olduğu mekanizmalar vâsıtasıyla uydurmaktayız. Fennî medeniyet bize uzviyet içi mekanizmamızı korumak için, tabiî usullerden daha zevkli, daha az zahmetli olan vâsıtalar vermiştir. Günlük hayâtımızın şartlarını hemen hemen değiştirmez bir hâle sokmuştur.
Adalî çalışmayı, beslenmeyi, uykuyu âdetâ standardize etmiştir. Bu sûretle maddî ve mânevî mes’ûliyet ortadan kalkmıştır. Bundan dolayı da adalî, asabî, devrânî ve guddevî bütünlüğümüzün faaliyet tarzı tamâmıyla normalden başka bir şekilde çalışmaya mecbur kalmıştır. Kış ve yaz, uzviyetimizin fizyolojik oluşlar silsilesini artık tahrik zorunda değildir. Adalî çabalar ve bundan vücud fonksiyonları üzerinde meydana gelecek değişme ve ekzersizler ortadan kalkmıştır. Hayat alelade şartları içinde, yerini bugün makineye bırakmıştır. Günlük hayâta mahsus adalî yaşayışımızdan ayrılmakla vücud organ ve makinelerimizin iç muhitteki sâbitliğini idâme için, durmaksızın yapmakta olduğu hareketleri de hiç farkına varmadan ortadan kaldırmış bulunuyoruz.

Adaleler şeker ve oksijen sarfeder. Bundan harâret hasıl olur. Deveran eden kanın içinde artık olarak süt asidi bırakılır. Uzviyette değişikliklere intibak edebilmek için kalbimizi, ciğerlerimizi, pankreas ve iç ifraz guddelerimizi ve nihâyet sinir sistemimizi tahrik etmek zorundayız. Bu tabiî fonksiyonlar inip ve çıkma çalışmalarını yapamadıkları zaman, berâber bir sinir dengesizliği ortaya çıkıyor.
Dişlerin fazla çalışması, çene adalelerini faaliyete getirir ve çenenin teşekkülünde önemli rol oynar gıdâlar komprime hâle geldikçe, yüzün fizyolojik düzeni seneler geçtikçe, çiğneme fiilindeki ekzersizlerin azalmasından, çene yapısı değişir.
Beslenmede zamânında lâzım olan gıdâlar kullanmayıp, gelişi güzel fennî ve medenî îcablara uyularak ayarlanırsa, vücud içinde bir takım gizli hâdiselerin tahrik edilmesi ortadan kalkar.
Konserve fabrikaları, bugünkü medenî insanların mevsime göre tabiatın hazırladığı vücûda lâzım gıdâ intibakını ortadan kaldırmıştır.

Teshin vâsıtaları vücud mekanizmasına lâzım olan mevsim irtibâtını yok etmiştir.
Tenvir vâsıtalarının tekâmülü gece hayâtı denen büyük bir mevzu’u ortaya atmıştır.
Nakil vâsıtalarının baş döndürücü sür’ati kalbin ve iç muhitin tedrîcî intibak mekanizmasını bozmuş ve bir çok fonksiyonel diyebileceğimiz hastalıklar cümlesini doğurmuştur...
Elektrik’in keşfi insan hayâtının istirahat ve uyku ile geçen gece kısmını kolaylaştırmış, sun’i ışık altında binlerce eğlenceler ve gece hayâtı, medeni insanı tabiî olarak bu intibak muhafazakârlığından uzaklaştırmıştır.

Medenîleşen insan tabiatın herkes tarafından müşâhede edilen intizamından ayrılmıştır.
Yukarıda bahsettiğimiz gibi teshin vâsıtalarının tekâmülü mevsim irtibatını ortadan kaldırmış, bu cihetle medenî insanın mesken hayâtı her sene aynı yeknesaklık içinde geçmek zorunda kalmıştır.
Dedelerimizin yaylaya çıkma ve zaman zaman yer değiştirme olayları bu görünmeyen ve vücud için lâzım olan inkıyadın en bâriz kollektif misâlidir.
Konserve fabrikalarının îcadı insanı tabiî gıdâ irtibatından uzaklaştırmıştır.
Kışın alınan gıdâlar daha ziyâde yağlı ve nişastalı gıdâlardır. Yazın, sebzeler ve vitaminli gıdalardır.
Tabiatın insan vücûduna îcabeden ve bir intizam altında istihlak edilecek gıdâları ve türlerini mevsiminde hazırlamaktadır.
Sıcak muhitlerde yaşayan Arap’a 3-4 hurma günlük gıdâsına kâfi geldiği hâlde diğer memleketlerde yaşayanların istihlak ettikleri gıdâ miktarı pek fazladır.

Nüfus hâdisesinde soğuğun tahrik edici büyük bir tesiri olduğunu herkes bilir.
Soğuk dâhilî uzuvlara, bozucu âsâblara tesir ederek onların çalışmalarını teşvik eder.
Mevsim değişmelerinin oldukça bütün hayvanatta kuşların bâzılarının göçleri hayret vericidir.
Bu yine tabiî kânunlara vücud fonksiyonlarına uydurmağa ne kadar bağlı kalmak sevk ve tabiisinde olduklarının bir ifâdesidir. Sibirya'da halkın kış meşgûliyeti uyku ile geçer, yine kış uykusuna yatan hayvanların gıdâ ihtiyacı nasıl oluyor da aylarca bertaraf ediliyor?
Doktorlar gıdâ almak husûsunda mevsimlere hiç bakmadan ince teferruata kadar giderler.
Ecdâdımızın bilmeden bağlı kaldıkları yemek zamânı dikkat çekicidir.
Hastalıklar hayat denilen dengenin bozulmasıdır. Bâzı hastalıklarda iklim değiştirme ile iyi olacakları fikri çok eskiden beri bugüne kadar intikal etmiş ve bu günün tabibinin kabul ettiği bir hakîkattir.
Hava dâhilinde muallak bir hâlde bulunan mikropların durmalarına veyâhut onlara iklimin tesir derecesine vücudda meydana getirdiği küçük düzenlenme fonksiyonuna göre bu hâl îzah edilebilir.

Tabiî kânunlardan medeniyet hamleleriyle ayrılan insanlara karşı tabiatın intikamı büyüktür.
Hızlı vâsıtaların îcâdı, mesâfe kavramını hemen hemen ortadan kaldırmıştır. Saatte yüzlerce kilometre giden uçaklar, otomobiller, otoraylar dâhilinde bulunan canlı varlıklar çok kısa bir zamanda manyetik, kozmik ve atmosferik değişiklikler gösteren çeşitli nâsiyelere giriyorlar.
Acaba bu hâlin çok seri değişmesi insan uzviyetinde ânî olarak çevreye intibakı yaratabiliyor mu?
Yâni çevreye intibak denilen hemen hemen canlıların bir karakteristiği gibi sayılan hâleti yaratabiliyor mu?
Yaratamıyorsa mahzurlu bir hâl olduğu bediî olmakla berâber bu ânî değişiklik vücudda iz veyâ tedrîci anormal bir vaziyet meydana getiremez mi?

Meteorolojik hadiseler:
Rutûbet, soğuk, sıcak, mevsimler, kar, kozmik elektrikiyet gibi hâllerdir.
Bu hâdiselerin salgın hastalıklarda tesirleri bâriz bir sûrette müşâhede edilmektedir, öyle kimseler vardır ki kar yağmaya veyâhut hava bozmağa başladığı zaman kendilerini hasta hissederler, hattâ yatağa bile düşerler.
Titreme hâlleri, umûmî bitkinlik, hattâ ânî bayılma hâlleri görülmektedir.
Atmosfer rutûbetinin uzviyet üzerine büyük tesiri mevcuttur. Rutûbet hava dâhilinde yalnız su buharı hâlinde olmayıp muhtelif kuturda ve elektriki hâmil küçük parçalar şeklinde yağmur damlacıklarında, sis damlacıkları küçük büyük iyon hâlinde bulunur.
Burun zarı, ciğerlerin en son uçları kan ile havayı nesiminin hudûdunu teşkil ederler. Burada bir çok hassas sinir uçları bulunmaktadır.
Rutûbet damlalarının elektrik hâmulesi bu uçları tahriş eder. Menfi hamûle taşıyan rutûbet namluları uzviyetin bütün mâyi’ aksamı muhitine intikal ettiği zaman orada müsbet hamûleye tesâdüf edemezse o muhitte pamuk manzarasında ve boşlukta kalan bir çöküntü meydana gelir, işte soğuk almaları bâzı insanların çabuk nezle olmaları bu düşünce ile aydınlanabilir.


07. Haziran.l947..
Bozüyük gazetesi Sayı: 16


Resim

İ’tiyad.: (İtiyat) Alışkanlık. Huy. Âdet. Âdet edinmek.
An’ane.: Âdet, örf. Ağızdan nakledilen söz, haber.
Kütlevî.: Tüm kütleyle ilgili.
Salâhet .: Sâlihlik, günahsız ve temiz oluş, dindarlıkta çok ileri olmak hâli.
Şuur.: Anlayış, idrak. Vicdan. Hiss-i zâhirle duymak. Nefsin mânâya ilk vusul mertebeleridir. (E.T.) Kendi varlığından haberi olma. Bir şeyi hoşça tanıma. İnceliklerini iyice idrak etme.
Salâbet.: Metânet, katılık, sulbiyet. Peklik, dayanma. Sağlamlık. Mukaddesatı korumak husûsunda cesâret, metânet ve sebat gibi sıfatlarla muttasıf olmak. (Bunun zıddı: Lâübalilik) (Bak: Dimağ)
Tazyik.: Daraltmak, sıkıştırmak. İcbar etmek. Sıkıntı ve ızdırab vermek. Zorlama, baskı. Fiz: Bir kuvvet harcayarak yapılan basma veya itme işi. Basınç. Katı cisimler, üzerine konuldukları satıhlara; sıvılar, içinde bulundukları kabın hem dibine ve hem de yanlarına; gazlar ise, içinde kapalı oldukları kabın her tarafına basınç yaparlar.
Hodbin . f. Başkasına hak tanımayıp, kendi lezzet ve menfaatını tâkib eden. Bencil. Enâniyetli. Kibirli.
Câzibe.: Çekme kuvveti. Mc: Letâfet zamânı. Hüsn-ü cemal.(Hareket harâreti, harâret kuvveti, kuvvet câzibeyi tevlid eder gibi bir âdet-i İlâhiyye, bir kânûn-u Rabbânî'dir. Mek.)
Muhafazakâr.: f. Koruyucu. Dînî amel ve işlere muhabbet eden. Dînî inanışında sağlam olan ve değiştirmeden muhafaza eden yüksek ve sâdık insan.
İrsî.: Mîras ile alâkalı, irse âit ve müteallik.
İnkıyad.: Boyun eğme. Mûtî olma. Teslim olma. İtaat etme. İmtisal.
Muhit.: İhâta eden. Etrâfını kuşatan, çeviren. Etraf. Çevre. Büyük deniz. Okyanus. Mc: Büyük âlim.
Bünye.: Bir şeyin vücut yapısı. Vücut, beden. Fıtrat. Şekil, tarz, sûret.
İntibak.: (Tıbk. dan) Uygun olmak, muvâfakat. Mutabık, mümâsil ve muvâfık olmak.
Tarz.: Usul, şekil, üslub. Yol. Hey'et.
Uzviyet.: Uzuv oluş. Canlılık. Canlı uzva âit.
Adalî.: Kasla ilgili.
İdame.: Devam ettirmek. Dâim ve bâki kılmak
Standardize.: Belli bir kurala oturtmak.
Asabî.: Sinirli. Öfkeli. Sinirle ilgili.
Ekzersiz.: Alıştırma çalışmaları.
Tahrik.: Kımıldatma. Kımıldatılma. Yerinden oynatma. Hareket ettirme. Gr: Cezimli bir harfi harekeli okuma. Yola çıkarma. Azdırma, kışkırtma. Uyandırma.
İfraz.: Ayırmak, tefrik etmek. Ayrılmak. Salgı.
Tedrici.: Azar azar, derece derece ilerlemek. Birisini bir şeye yavaş yavaş vardırmak.
Fonksiyonel.: iş yapıcı.
Kollektif.: ortaklaşa.
Teferruat.: Bir şeyin bütün incelikleri, ayrıntıları.
Atmosferik.: Atmosferle ilgili, cevvî.
Kozmik.: Evrenle ve onun genel düzeniyle ilgili:
Manyetik.: Mıknatısla ilgili, kendinde mıknatıs özellikleri bulunan.
Mahzurlu.: Hazer edilecek şey. Özür. Korkulacak şey. Müsaade olmayan. Mâni. Çekinilecek şey.
Bediî.: (Bedia) Eşi, benzeri olmayan. Hayret verici güzellikte olan. Garib. Acib. Benzeri olmayan şeyleri vücûda getiren. Kimseye benzemeyen. Îcad edici olan. HÂLIK ve HALLAK-ı Cihan olan. Beğenilen. Yeni bulunmuş ve görülmedik tarzda olan. Edb: Sözün garib ve güzel olması hâli.
Nevesan.: Kımıldama, hareket etme.
Âmil.: Yapan. İşleyen. Sebep
Sahrâ-yı kebir.: büyük Sahra çölü.
Tevârüs . Mîrasa konmak, birisine diğerinden irsen geçmek. Mîras yemek.
Teshin.: Isıtmak, soğukluğunu gidermek.
Tenvir.: (C.: Tenvirât) Aydınlatma. Bir şey hakkında bilgi verme. Bir şeyi münevver kılma.
Nâsiye.: Görünüş. Çehrenin gösterişi, alın, yüz.
İstihlâk.: Boş yere harcamak. Yiyip bitirmek. Müstahsilin yaptığı istihsali alıp kullanmak.
Muallak.: Askıda. Hakkında karar verilmemiş, hâll olunmamış. Havada boşta duran. Sürüncemede kalmış iş.
Kutur.: Taraf. Cânib. Nâhiye. Mahal. Arzın veya semânın bir ciheti. Çap. Bölük. Bölge. Geo: Dâirenin merkezinden geçip onu iki müsâvî kısma bölen doğru parçası, çap.
Hâmil.: (Hâmile) Yüklü yüklenmiş. Gebe. Taşıyan, götüren. Hâiz. Mâlik, sâhib. Uhdesinde bir poliçe bulunan.
Hâmule.: f. Yük. Yük taşıyan nakil vâsıtalarının yükü.
Havayı nesîmî.: Hafif esinti, temiz hava.
Mâyi’.: Akıcı. Akıcı madde.
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 972
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

ÇENE–TIRNAK-PARMAK UÇLARI..

Bütün mahlûkatta, hayvanlarda böceğe kadar, ve insanlarda en kuvvetli yeri:
Çeneleri, Tırnakları, Parmak uçları, Saç, bıyık, sakal erkeklerde kuvvet yerleridir.
Mânevî bâzı kuvvetlerin uçları saçlardır.
Kadınlarda saçlar çok mühimdir. Hem maddeten bilhassa mânen...
Kedilerin bıyıklarını keserseniz kediler âtıl kalırlar.
Sakalı traş etmek lâzımdır. Bâzen de ve zamânında bıyık tıraş edilir.

“Ceddun, Şemun” saçları “Dalila” tarafından uyurken kesilmiştir.
“Hükkâm devri” diye eski târihte bir bahis vardır. Onu okumanızı şiddetle tavsiye ederim. “Aslan yelesi”, “Atın yelesi”...
Yavuz Selim’in sakalı yoktur.
Atatürk milli mücâdelede bıyıklı idi. Sonra traş etmiştir.
Bıyık ve sakalda dînî bir şey aramak yobazcadır. Sebebini bilirsen başkadır.
Kadınlarda sakal ve bıyık yoktur. Uzun saç vardır.
Erkeklerde bâzıların saçları dökülür, bâzılarının dökülmez. Bu da büyük bir sebebe bağlıdır.
Tıbbî sebep aramamalıdır. Tıbbî sebep, döküldükten sonrası bâzı hormon ve maddelerin ortaya çıkması azalması veyâ çoğalması asıl mânevî sebebi perdelemektedir, îtiraz etme böyledir.
Meçhul ve Sır, kelimeleri insanın anlayamadığı her türlü maddî ve mânevî ne varsa bir çok hakîkatlerin gizlendiği perde arkasının ismidir.

Bu
“Meçhul ve Sır” kelimeleri insanın akıl hudûdunun ötesine habersiz hürmetin gizlendiği kelimelerdir.
Anlaşılamayan şeylere karşı aklın îtiraz ve tepkileri yüzünden hakîkatler bu îtirazlarla kapanarak hurâfe hâlinde devam ederler.
Mitoloji, büyük hakîkatlerin kaybolmayan efsâne şekline bürünmesi değil midir?
Masal ile hakîkat arası bir plânda çok eski devirlerin yalan içinde gizlenmiş büyük gerçeklerin hikâyesidir.
Bunları deşerseniz bir çok hakîkatleri anlamış olursunuz.
Her şeyi öğreneceğim diye merak etme...
Meçhulu yaratan kavrayamamadır.
Sırrı ortaya koyan tahammülsüzlüktür.
Anlayamadığın bir şeye îtiraz etme.
Îtiraz edene de hak vermek gerek. Onda da bir hakîkat vardır.
Yarıya kadar dolu bardak ile, yarım bardak su arasında fark yoktur, ip ucu arama..

Eskilerin söylediği fakat yenilerin bilmediği iki kelime ile bitiriyorum: Ezel, Ebed kelimeleri bunlar...


EZEL.: Geçmişte mûteber (geçerli) ibtidası (başlangıcı) yok zamanlar..

EBED.: Gelecekte mûteber (geçerli) intihası (sonu) yok zamanlar..

Bu kelimeler arasında dolaşmayı öğren!.. Başa da, sona da akıl yetmez.


Bıyık, Sakal.:
Katolik, Lüteryen, Evangelis’lerde yoktur. Ortodokslar'da, Yahudiler'de vardır.

Dâvud Peygamber.: Sakal, bıyık yok, saçları uzun.
Süleymân Peygamber.: Sakal, bıyık yok, saçları uzun..
Mûsâ Peygamber.: Sakal, bıyık var, saçları uzun..
Îsa Peygamber.: Sakal, bıyık yok, saçları uzun..

Bunlar târihî ve dînî rivâyetlere göredir.
Bu günde katoliklerin rûhânîlerinde papa dâhil olduğu hâlde, sakal yoktur. Saçları da yoktur.
Uzâtmazlar. Evangelis’lerin de rûhânîlerinde saç, sakal, bıyık yoktur.
Ortodoks’larda, rûhânîlerin saç ve sakalları uzundur, kat’iyyen kesmezler.
Yahudilerin rûhânîlerinde ve hakîki dindar yahudilerde sakal, bıyık vardır, kesmezler. Saçları kesiktir.
Bu gün de bunlara bağlı olanlar aynı olduğuna göre târihî ve dînî rivâyetlerin doğru olduğu anlaşılır.


Saçların terkibinde.:
Selenyum “Se”, Kadmiyum “Cd”, Antimuvan “Sb”
vardır. Selenyum, normal bir insana günde 100 gram lâzımdır.
Sakal ve bıyıkta bu maddeler yoktur. Yalnız saçlarda vardır.
Tırnaklar, bıyık ve sakal kılları vücudda husûle gelen bir çok vücûda zararlı enzimleri dışarı attıklarından dâimâ büyürler.
Rus Profesörlerinin yaptıkları tecrübe ve müşâhadelere göre sakal ve bıyığın kesmeyerek uzun bırakılması ömrü biyolojik bakımdan tedrîci zehirleyip kısaltıyor.
Kınada kadmiyum, antimuvan ve selenyum vardır.

Bu maddeler soğanda çok miktarda bulunur.
Bu bahis uzundur. Bu kadar yeter.
Fakat, aşağıda bir iki cümle daha var.
Bunun üzerinde çok düşün bulmaya çalış.
Muhakkak ne demek istenildiği anlaşılır..


1-) “Nasrânîlere benzemeyin!.” buyuruyor..“Benzemeyiniz!” demiyor.
Bu hadistir. Rasûlu Ekrem ümmete teker teker ve edeble, sakal uzun bırakanlara hitab ediyor...


2-) Denizin dalgalanmasının sebebi “O2 Oksijen alıp sudaki oksijeni temin ve denizde yaşayanlara “O2oksijen hazırlamaktır.
Dalgalanma deniz altında yoktur. Rüzgârın dalgalandırması başkadır...
Sâhile bakarsan rüzgâr olmayan sessiz zamanda bile kıyıyı okşayan dalgalar vardır. Bu görünmeyen laboratuvar...
Bu iki numaralı laf üzerinde düşünmen îcab eder...


04.03.1985

Resim
Mahlûkat.: (Mahluk. c.) Yaratılmışlar. Mahluklar. ALLAH'ın yarattığı şeyler.
Âtıl.: (Âtıla) İşlemez. Boş. Tenbel. Bozulmuş.
Müşahade.: Gözle görmek. Seyrederek anlamak. Seyretmek. Muayene, kontrol.
Tedrici.: (Tedriciyye) Yavaş yavaş olan, derece derece yapılan.
İcâb:. Lâzım. Gerekli. Lüzum. Sebeb olmak. * Ist: Akitlerde ilk söylenen söz..


Resim
Resim---Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem.: “Kim bir kavme benzerse o da onlardandır” buyurmuştur.
(Ebû Davud)

Resim---Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Başkalarına benzeyen bizden değildir. Yahudilere de nasrânilere (hıristiyanlara) de benzemeyin. Yahudilerin selâmı parmaklarıyla, nasrânilerin ki ise, elleriyle işâretdir.” buyurmuştur.
(Sahihu'l-Câmi)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 972
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

KÜRTAJ!.

Bu yazı tenkit değildir..İ'tiraz da değildir.
ALLAH’ın emir ve işlerinde bu gibi beşerî düşünceler yer almaz. İnce ve nâzik hududlardır.. Küfre gitmek kâfir olmak işten bile değildir.
Kur’ÂN'da katî olan meseleler hakkında kıyas yoluyla fetvâ verilemez!.
Kürtaj İslâm Dîni'nde yasaktır!. Yasak ve Hakîki İslâm’a yaraşan bir iş değildir.
Bu hususda.:
“Olur mu?. Olmaz mı?.” sözü fetvâ aramaktır. Hem tıp’tan hem din’den.
Katoliklerde Kürtaj yasaktır!. Bâzı dünyâ milletlerinde de kânûnen yasaktır!.
Bizde, yüksek sosyete tabakasında Kürtaj yaptırılır..
Para meselesidir ve gizlidir. Veyâ tıbbî vesîleler uydurularak yapılır!. Halk ve Köylüde Kürtaj yoktur!.
Kürtajı serbest bırakmak demek, gayri meşru’ birleşmeleri pervasızca teşvik etmektir.
Muayyen bir kitlenin zevk ve pervasızlığını takviyeden başka bir işe yaramaz.
Dînen
“Bizce” tıbbî cevâz da geçerli değildir.
Hayâtî tehlikelerde dînin hakîki mâhiyetini bilenler için başka çâreler mümkündür.
Tıbbî müsaade olursa onun da ne kadar uygun olacağı düşünülmelidir.
Bu hâl, bir de çocuk istememe veya gayri meşru’ durumlarda hayâti bir tehlike olmadan katiyen yapılamaz.
Bu iş duygu meselesi değildir.

ALLAH herkesin rızkını tekellüf etmiştir. Bakamıyoruz kelimesi hakîki İslâm için ALLAH’ın rızık verici olduğunu inkârdır. Er-REZZÂK olduğundan şüphe etmektir.
Cenini halk eden
ALLAH’ın kurduğu KâNuN içinde gizlemiştir.. Bu =>Yaratma Sırrı ve Kuvvetidir.
Yumurta ilkah oldu mu Hayâtî Canlılık başlamıştır. Dînî Haberlere göre ana rahmine o anda iki melek halk edilerek gelir. Biri pilasenteya diğeri göbeğe.. Bu melekler çocuğun ma’sum olmasını temin eden İlâhî bir Sigortadır.. Çocuğa anadan geçerek haramı önleyecektir. Çocuk doğduğu zaman bu melekler habere göre sağ ve sol omuzda Hafaza Melekleridir. Bütün insanlarda bu vardır, ister inansın ister inanmasın!.
Çocuklar buluğ yaşına kadar
“Ma’sum” durlar.. Bunlarda dinsizlik diye bir şey mevzu’ bahis değildir.
Kürtaj bu meleklerin ref’ini mûcib olduğundan küfürdür. Cinâyettir, İslâm İşi değildir.
Onun için Hakîki İslâm’a sorulup cevap almak ancak şudur.:

“Olmaz!. HAKk’ın Emri'ne isyan edip kâfir olamam!.” sözüdür.

Bu hususta Diyânet İşlerinin verdiği muhtelif senelerde fetvâlar vardır. Bu fetvâlar yazılan bir yazıya cevap vermektir. Mesûliyet-i Mânevîye, fetvâyı verene âit olduğu gibi, fetvâ almak isteyene de küfre yakın vebâl düşmektedir!.


“ALLAH sizler için güçlük değil kolaylık ister!.” Âyet’te buyrulmaktadır. Bunu ileri sürerek!. Buradaki kolaylık ibâdetteki kolaylıklardır.. =>TeKViN için değildir”.

28.07.1978, Cuma


Resim

Tenkit.: Bir kimse veya şeyin iyi veya kötü taraflarını bulup meydana çıkarmak. Tenkid yapıcı veya yıkıcı olabilir..
İtiraz.: (İtiraz) Kabul etmediğini bildirmek. Bir fikir veya işin olmasını kabul etmemek. Men' eylemek. Men' olmak..
Katolik.: Fr: Hıristiyanlardan bâzılarınca Hz. Îsa'nın (aeyhisselâm) vekîli telâkki ettikleri papanın reisliği altında Hıristiyanlık'ta bir mezheb ve bu mezhebe bağlı olanlar..
Muayyen.: Görülmüş olan, kat'î olarak belli olan, belli, ölçülü, tâyin ve tesbit olunmuş, kararlaştırılmış..
Meşru’ .: Doğru. Hak. Şeriatın kabul ettiği. Haram ve yanlış olmayan..
Gayri meşru’.: meşru’ olmayan. Haram olan..
Ma’sum.: Günahsız, suçsuz..
Ref’.: Kaldırma, yüceltme, yukarı kaldırma. Lağvetme, hükümsüz bırakma..
İlkah.: Döllenmek. Döllemek. Gebe bırakmak. Aşılamak. Tıb.: İki ayrı cins hücrenin birleşmesi..
Tekvin.: Var etmek. Meydana getirmek. Yaratmak. İlm-i Kelâmda.: Cenâb-ı HAKk'ın Subûtî bir Sıfatı'dır ve adem-den vücûda getirmesi, îcad etmesidir..
Fetvâ.: Bir hâdise, bir muâmele hakkındaki Hükm-ü Şer'îyi ehli olanın haber vermesi ve o hükme dâir verilen mâlumat, bilgi..
Mâhiyet.: Bir şeyin içyüzü, aslı, esâsı. Bir şeyin neden ibâret olduğu, künhü, esâsı, hakîkatı..
Buluğ.: Erginlik. Olgunluk. Çocukluk devresini tamamlayıp ergenliğe geçiş. Ergenliğe ulaşan genç, namaz kılmak ve oruç tutmak gibi farzlarla mükellef (yükümlü) olur..
Tekellüf.: Kendi isteğiyle külfete girmek, bir zorluğa katlanmak..


Resim

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِيَ أُنزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِّنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ فَمَن شَهِدَ مِنكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ وَمَن كَانَ مَرِيضًا أَوْ عَلَى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِّنْ أَيَّامٍ أُخَرَ يُرِيدُ اللّهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلاَ يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ وَلِتُكْمِلُواْ الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُواْ اللّهَ عَلَى مَا هَدَاكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Resim---“Şehru ramadân ellezî unzile fîhi'l-kur’ânu huden li'n-nâsi ve beyyinâtin mine'l-hudâ ve'l-furkân(furkâni), fe men şehide minkumu'ş-şehra fe'l-yesumh(yesumhu), ve men kâne marîdan ev alâ seferin fe iddetun min eyyâmin uhar(uhara) yurîdullâhu bikumu'l-yusra ve lâ yurîdu bikumu'l usra, ve li tukmilû'l-iddete ve li tukebbirûllâhe alâ mâ hedâkum ve leallekum teşkurûn(teşkurûne).: Ramazan ayı... İnsanlar için hidayet olan ve doğru yolu ve (hak ile batılı birbirinden) ayıran apaçık belgeleri (kapsayan) Kur'ÂN onda indirilmiştir. Öyleyse sizden kim bu aya şahid olursa artık onu tutsun. Kim hasta ya da yolculukta olursa, tutmadığı günler sayısınca diğer günlerde (tutsun). ALLAH, size kolaylık diler, zorluk dilemez. (Bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi doğru yola (hidayete) ulaştırmasına karşılık ALLAH'ı büyük tanımanız içindir. Umulur ki şükredersiniz.”
(Bakara 2/185)

اللَّهُ الَّذِي خَلَقَكُمْ ثُمَّ رَزَقَكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ هَلْ مِن شُرَكَائِكُم مَّن يَفْعَلُ مِن ذَلِكُم مِّن شَيْءٍ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ
Resim---“ALLAHullezî halakakum summe rezekakum summe yumîtukum summe yuhyîkum, hel min şurekâikum men yef’alu min zâlikum min şey’(şey’in), subhânehu ve teâlâ ammâ yuşrikûn (yuşrikûne).: ALLAH; sizi yarattı, sonra size RIZık Verdi, sonra sizi öldürmekte, daha sonra sizi diriltmektedir. Ortaklarınızdan bunlardan herhangi birini yapacak var mı? O, şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir.”
(Rûm 30/40)

Er Rezzâku celle celâlihu.:
Resim
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 972
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

TÜP BEBEK..

Tüp Bebek Meşru’ demek;
ALLAH’ın yarattığı, kâinatta koyduğu kânunlarına uygun, HAKk’ın bildirdiği şekilde hareket, her hususta meşru’ demektir. Yâni SüNNetuLLAH'a aykırı olmamak ve buna Dinî Kâideler içinde riâyet etmek demektir.
Erkek ve dişinin nikâh müessesesi altında birleşmeleri meşru’dur. Bunun aksi, ne doğa kânunlarına yâni SüNNetuLLAH'a, ne de dînî esaslara göre meşru’ değildir.
Para ile alınmış câriyelerle yatmak meşru’dur. Hâmile kaldıkları zaman nikâha alınırlar.
O hâlde birinci birleşmede nikâh meselesi çocuk için kurulmuş düşüncesini kuvvetlendirir.
Dişi ve erkeğin yek diğerine incizâbı vardır. Bu hissi
HAKk öyle murad ve yaratmıştır.

Cimâ’=>Birleşme=>Kadın ve erkeğin yek diğerine tenâsül organlarıyla birleşmesidir.
Vücudları birleşmeden yumurta ve spermin bir tüp içinde yek diğerine karıştırılması cimâ’ değildir.
Tüp içinde bir birleşme olduktan bir müddet sonra cenin nüvesi teşekkül etmiş ve kadının rahmine konmuştur.
Bu bir nevi tohumun tarlaya konması gibi kaba bir benzetme olabilir.. Burada çocuğun meşru’ veyâ gayri meşru’ olacağı mevzu’u bahis olamaz.. Meşru’luk muayyen doğa kânunlarına uygun ve Dînî Usullere göre olması bakımından söz konusu olabilir.
Doğa Kânunu dediğimiz
, ALLAH’ın kurduğu nizâm ve oluş kânunlarıdır.
Bunlara aykırı gitmek
HAKk’ın kânunlarına hürmet dışı olur.

Eşek ile atın birleşmesinden katır çıkar. Bu da kânunlara aykırıdır. Hürmetsizliktir..
Gizli olarak
HAKk bu edeb dışı hareketten ötürü katıra kendi cinsinden birleşme ve nesil vermemiştir. Bu husûsu mülâhaza etmek gerekir. Hayvanlardaki sun’i aşılama da bu kadroya girer.
Dişi-Erkek yumurtasının birleşmesinde şartlar, doğa kânunlarına yâni
ALLAH’ın kurduğu kânunlara uygun olunca, nesil olmasına HAKk murad etmiştir. Âdil bir kânundur..

Dînî bakımdan Tüp Bebekte bir günah olmamakla berâber,
HAKk’ın kurduğu Doğa Kânunları'na karşı edeb dışı bir hürmetsizlik kokusu gizlidir. Hakîki bir mü’minin işi olmamalıdır.

Eşeğe sormuşlar.: “Sen kimsin?”
“Katırın babasıyım...”

Katıra sormuşlar.: “Sen kimsin?”
“Anam attır!” demiş..

Eşek bile yaptığını, Kur’ÂN'da methedilen ata yüklememiş.
Katır da eşeği gizleyerek anam attır demiş.
Katırın erkek ve dişisinin dölü olmaz. Cinsî hisleri yoktur.
“Niçin?” çok mühimdir.. Bunun olmaması bir takım uzvî, mânevî şartların yokluğu kadrosuna girer, kânun muhakkak tecellî eder.
Tasavvur ediniz ki bir İslâm erkeğinin, bir İslâm kadınının yumurta ve spermi tüpte birleştirildi.
Ve kadının rahmine kondu.
Bu cimâ’ olmadığından gusül lâzım mıdır?. Ve kime ve ne zaman...


Tüp Bebek; Fizyolojik bir deney, bir buluş olarak seyir ve mütalaa hudûdu içinde kalan bir tecrübe ve netîce alınmış bir oluştur o kadar...

İnsÂN; Et, kemik, sinir ve birçok organlar olmadığı gibi, bütün bunların işlemesi, fizyolojik , Doğa Kânunlarına uygun işleyen, bir manken de değildir.
Bu nizâmı rûhî hâmule ve hasletleriyle
“Âdil, ahlâkî, fazîletli” kelimeleriyle ifâde edilen ve bunun kânunu olan Semâvî Emirler'e uygun olması ve bütün bu varlığa İnsÂN diyoruz..
Birleşme ve nesil vermede, muayyen değişmeyen, ahlâkî dinî bir kâide disiplininin içinde bulunuyor demektir.

Dînî ve Resmî Nikâh, rûhun tâbi olduğu kânun
“Kânûnî” mukâvele cesedî bir taahhüddür. Bunları sezemeyen bir kitlede, bir toplulukta Tüp Bebek ve diğer çeşitler mevzu’u bahis olamaz.
İslâm Dîni bu husûsu gâyet ince ve kâfi bir sûretle ifâdeyi cenâzede îlan eder..

Meyt, ölü, cesed demektir. =>Anasının ismiyle huzûra gider. =>Babadaki dâima şüphe mevcûdiyetini ref’ için...
Bu, kadına
HAKk’ın verdiği kıymetin ifâdesidir, itimatsızlık veyâ kötü bir mülâhaza değildir.

Hazreti Meryem’e yapılan bühtânlar...
Hâbil ve Kâbil’in kız kardeşleriyle evlenmeleri.
Bu hakîkatleri bilmeyenlerin münâkaşa ve sözleridir ki böyle düşünce küfürdür.
Hakîkati bilenler için bunlar tabiidir.
HAKk’ın kudretidir.
Hazreti Meryem Îsâ’yı babasız doğurmuştur.
Hazreti Havva'da, Hâbil ve Kâbil’i ve ilk Peygamber Şit’i Hazreti Âdem'le temastan sonra hâmile kalarak doğurmuştur.
Fakat iki kızını
“Eklimya” “Lebuda” Hazreti Meryem gibi doğurmuştur.. Âdem ile temas etmeden hâmile kalmıştır.

28.07.1978


Resim

Meşru’.: Doğru. Hak. Şeriatın kabul ettiği. Haram ve yanlış olmayan.
Kâide.: Esas. Temel. Düstur. Nizam. Yol. Ayaklık. Dip taraf. Bir şeyin meydana gelmesine şart ve düstur olan husus. Bir ilim ve fennin düsturlarından her biri. Fık: Hayızdan ve çocuktan kesilmiş kadın.
Müessese.: (c.: Müessesât) (Esas. dan) Bina, kuruluş. Kurum.
Sünnetullah.: İlâhî kânunlar. Kânun, âdet. (Bak: Âdetullah)
Nikâh.: Evlenme. Şeriata uygun şekilde evlenme. Resmî evlenme muâmelesi. (Bak: Mücâhede)
Tenâsül.: Türemek. Nesil yetiştirmek. Üremek. Birbirinden doğup türemek.
Sperm.: Atmık, er suyu, bel, meni. Döl.
Cima’.: Cinsi münâsebet. Çiftleşmek. Zamm etmek.
Rahim.: Kadın üreme organı. Ana karnı.
Sun’i.: Yapay.
Cinsî.: Cinsle ilgili, cinsle alâkalı. Kadın-erkek ilişkisi.
Mukavele.: Kavilleşmek. Karşılıklı anlaşmak. Sözleşmek. Anlaşmada imzalanan ve karar altına alınanların yazıldığı kâğıt.
Mülâhaza : Mütâlaa. Dikkatle bakmak. İyice düşünüp bir işin hakîkatını tetkik etmek. Tefekkür, düşünce.
Bühtan : İftira. Birisine yalandan bir şey isnad etme. Birisini suçlu gösterme. Dalgınlık. Medhûş ve mütehayyir olma..
Medhûş.: Dehşete uğramış. Şaşırmış. Korkmuş..
Mütehayyir.: Şaşmış, hayrette kalmış..
Temas : (Mess. den) Yan yana bulunma. Birbirine değme. Münâsebette bulunma.
Cinsî temas: Kadın-erkek birleşim ilişkisi.
İncizâb : Cezbedilme, çekilme.
Cimâ’ : Cinsi münâsebet. Çiftleşmek. Zamm etmek.
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 972
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

DİMAĞ =>BEYiN =>İLÂHÎ BiLGiSAYAR-I

Gözsüze fısıldadım.
Sağır sözüm anladı.
Dilsiz çağırıp söyler.
Dilimdeki sözümü!.

Yûnus Emre..
Kaddesallahu sırrahu..

Bu yazıyı okurken elinde film makinası ile resim çekmeye kalkma!..
Lâfı da iyi anla ne demek istiyoruz!..
Rûyâda; renk, ses vardır.
Uçmak, su üzerinde yürümek harp ve kavga vardır.
Yalnız gölge yoktur. Koku yoktur. Küfretmek yoktur.
Bir de
“Söyleyemem” kadrosunda bir şey yoktur.
Bunları biliyor musun?
Bilmiyorsan bunları akıl ile kurcalama!..

Güneş elmaya ve bibere aynı şekilde vurur.
Elma kızarınca tatlılaşır. Biber kızarınca acılaşır..
Herkes elmaya koşar. Bibere koşan çok azdır..
Elma yiyene birşey söylemezler. Biber yiyene yüzlerce söz söylenir..
Tatlılıkla acılık hep güneşin ışıkları ile oluyorsa da aralarındaki fark güneşten değil
“Kendilerindendir”.
İşte biz, bu “Kendilerindendir” nedir? Onu anlatıyoruz!..
Hemen diyeceksin biberin tatlısı da vardır. Evet biliyorum.
Elmanın da ekşisi vardır onu niye söylemedin.
Hemen aklı işe karıştırıp bizimle yarışa kalkma!..
Tevâzu’yla söylüyorum tepelenirsin!..

“Sen kimsin?” diyeceksin.
Hemen cevap vereyim.
"Hiç!." Anladın mı Malak?..

Çobana sormuşlar:
“ALLAH var mıdır?"
Derhâl düşünmeden cevap vermiş: “Ben deli değilim!.”

Ağaca sor bu suali;
“Ağaç anlar mı?” deme sor hele.: “VE’N- NECMU VE’Ş-ŞECERU YESCUDÂN” “Ağaç ve çimen secde ediyor siz bunu göremezsiniz!.” bu âyeti biliyor musun?” der..

Arıya sor;

“Bana dokunsan bile tenezzül edip seni iğnemle sokacak kadar küçülmedim” der, uçar gider.
Akrebe sor: Derhâl intihar eder.
Yılana sor :
“Ben “Sevr” Mağarasında topuğunu yuvamın deliğine koyan zâtı niçin ısırdım” der.
Sebebini bilemezsin. Bir bilebilsen!..

Örümceğe sor, Ağını param parça eder.
Bu yumağı ne kadar sararsan sar, sonu gelmez. Biraz düşün!..
Görünüşler akla göredir. Her an değişmektedir.
Madde olarak ilk yaratılan
“SU” dur.
“Niçin?..”
Sorma! Söylersem çıldırırsın.
“Peki sen niçin çıldırmadın?” diyeceksin.
O iş çoktan olmuştu!..


ALLAH herşeyin evveli, sonu, dışı ve içidir.
Herşeyde tecellî eden kudret, enerji, kuvvet,
ALLAH’ın yaratıcı olarak o nesneye verdiği İlâhî Kudret'ten bir nebzedir, bir atom protonudur.
O Kudret, nerede tecellî etmiş ise
“ALLAH” onun “RABBı” dır. Ustasıdır..
O Kudret, ref’ oldu mu canlılık ortadan kalkar, herşey fânidir..
Bunları
ALLAH’ın Kudreti olduğunu bilmek ve tasdik etmek “HAKk” dır.
Mansur, insanda tecellî eden bu Kudretleri kendinde gördü.
“Yâhu bu HAKK'dır!” diye haykırdı.
“Ene’l - HAKK!” dedi. “Benim varlığım HAKK'tır!”
Dikkat edilirse: “Ena ALLAH=>Ben ALLAH’ım!” demedi.
Diyemezdi de...

Bir tohumda =>Renk, çiçek, koku, meyva, tat, nihâyet bir ağaç gizli.
Tohumu laboratuvarda muâyene et, tahlil et, ne rengi, ne kokuyu, ne meyvayı, ne de tadı ve ne de ağacı küçük bile olsa bulamazsın...
Tohumdaki bu gizli olanı ortaya çıkaran; Toprak, Gıda, Su, Hava, Güneş...
Güneş, klorofil hâdisesini uyandırıyor. Tohumdaki kimyâ laboratuvarı faaliyete geçiyor.
Hayvanlarda, nebatlarda, böceklerde hep böyle...
İnsanlarda dişi erkek yumurtaları birleşiyor. Onda insan gizli, bütün organları ile her şeyiyle...
Bunları ezelden takdir ve hazırlayan
ALLAH...

Biraz bu kelimeler üzerinde duralım.:


KADER.:
Ezelden “Başlangıcı olmayan" Ebed’e “Sonu olmayan” kadar devam edecek olan hâdisatın kimyâsı, fiziği, herşeyi "Levh-i Mahfuz" da nasıl olacağı kânun hâlinde, değişmeyen bir sûrette bütün mevcûd olanlarda husûle gelecek ALLAH’ın hükmü, karârı, murâdı, takdiridir.. Kâinâtta câri' kânunların hepsi...

KAZÂ.:
Mukadderatın yâni takdir edilenin yokluktan olmadan kânun şeklinde harekete gelmesi zuhûrudur.

TAKDİR.:
Kâinâtta herşey halk olunmadan evvel nasıl olacağı Levh-i Mahfuz’da ALLAH’ın tesbit etmesi, bu cümle mahlûkat canlı, cansız, görünür, görünmez atomdan, mikroptan, protoplazmadan, hücreden başlayarak herşeyin cinsi, miktarı, sıfatları, hayat müddetleri, güzellik ve çirkinlikleri hidâyet ve delâletlerini takdir etti. Bundan dışarı çıkmazlar..
Herşeye bir kuvvet bir hassa verdi. Herşey bu kuvvet ve hassasıyla kendi nev’ine mahsus olan ef’âlden geri kalmaz.
Buna
“Hidâyet-i İlâhiye” denir...

Kâinatta sükûn yoktur. Devamlı, muntazam kânun hâlinde takdirinin tecellîsi, işleyişi vardır.
Bu tecellî: Asırlar, seneler, aylar, günler, saatler, dakîkalar, sâniyeler, sâliseler, râbialar, ÂNlar ve hissedilmeyen görünmeyen ihtizaz mevceleri hâlinde devam edegelmektedir.
Bu kânun, devamlı ve şaşmaz olduğuna göre âdil bir kânundur. Âdil olduğuna göre değişmeyen bu işlemede herkesin seveceği, îtiraz edemeyeceği bir güzellik de vardır.. O hâlde ahlâklı bir kânundur.
Sâniyede 300.000 km. sürati olan ihtizazlar, titreşimler...
Bütün bu oluşlarda, bir ölçü, bir mekân yeri, bir miktar vardır.
O hâlde bir âdet vardır bu işte... Bildiğiniz âdet kâinatın değişmeyen bir prensibidir.
O hâlde .:

“Âdet, kâinatın.. Tekâmül, hayâtın.. Birlik, ALLAH’ın Kânunudur..” deriz.
Kâinâttaki bütün herşeyin
HÂLiK’i yâni yaratanı “RABB” dır.
ALLAH kelâmında.: “BEN; ALLAH, RABB’ım, Yaratıcıyım, aynı zamanda RABB’ınızım, sizi de yaratan Usta BENim!” buyuruluyor.. Nasıl tohumda renk, koku, meyva, tat, ağaç gizli ise...

Mutlak olan
ALLAH’dır.
Herşey
O’ndan. Fakat O herşey değil..
O hâlde herşeyin
“RABB”ı dır.
RABB, ALLAH demek değildir.
“Yaratılan şeyin RABB’ı dır. Ustasıdır. Yaratıcısıdır.” demektir.
“Kâinâtta her şeyi ben halk ettim. Onların ayrı ayrı “RABB'ıyım...”
Rabbu’s-Semâvât.
RABBi’l-Ard.
RABBi’l-Felak.
RABBi’n-Nas.
RABBu’l-Maşrıkeyn.
RABBu’l-Mağribeyn.
Bîİzni RABBikum.
Fesalli li RABBike.
RABBi haze’l-beyt'illezi.
RABBike bieshâbi’l-fîl.
Fe ilâ RABBike ferğab.
RABBikûma tukezzibân.
RABBike fehaddis..

Bunları kabul edip İnanırsan bunların doğru olduğunu, kusursuz olduğunu anladığın dakîkada “HAKk” olduğunu anlarsın.

MÛSÂ.: “Yâ RABBî, bana Kendini göster!” dedi.
“ALLAH’ım göster!” demedi.
Mûsâ dağda ateş gördü, ağaçtan.:
“ENE RABBÎKE.: Ben senin RABB'ınım!.” sesi geldi.
Mezarda
“RABBın kim?” sorulacak. “ALLAH’ın kim?” denmeyecek...
“Hz. ALLAH” dersin. “Hz. RABB” diyemezsin. “Hz. HAKK” diyemezsin.
Niçinleri öğren!. Biraz kafanı yor bakalım...

ALLAH!. => ALLAHümme!.
RABB!. => RABB!. RABBe’l- âlemîn!.
Bunlardan başka lâfız kullanılmaz...
Bunlardan biri malûm, diğeri
“RABB” dır.
Bunu öğrenmek için
İLâHe İLLâ ALLAH Lâfz-ı CeLîLi'nin hakîki mânâsını bilmek lâzımdır.
Ondan sonra
“Ene'l-HAKk” kanalından geçerek “RABB” ı öğrenmek gerekir... Hâlvet işi ve's-selam...

Ancak:
“Cenâb-ı ALLAH, Cenâb’ı HAKk” diyebilirsin.
Çünkü
ALLAH’ın yarattığı herşey HAKk’dır.
“Ve bütün güçlerim ve kudretlerimden insana verdim, gizlendim!.” buyuruluyor.
Bunu anlayan.:
“Ene’l- HAKk!.” dedi.
Mîlâdi 921-309 Hicrîde bunu diyen; yobazlar tarafından îdam edildi.
Kolları, bacakları kesildi. Gözleri oyuldu, dili kesildi.
Kafası vuruldu, cesedi parça parça edildi, yakıldı, külü savruldu!
Bunu dünyâ kurulalı hiçbir zâlim bu işkenceyi yapmamıştır. Yapanlar ve yaptıranlar lânetlenmiştir.
Onun için o diyârın sonu yoktur.

ALLAH’ın verdiği dert bedâva değildir.. Sabret!.
ALLAH kuluna niçin dert versin..
O hâlde bu ne demektir?.
Benzin olan yerde kibrit yakarsanız patlama olur. Yanarsınız, ölürsünüz, sakat kalırsınız.
Benzin ateşe mâruz kalırsa parlayacak.

HAKk’ın yarattığı kânun böyle.
Burada derdi kim verdi?..
Bilmemen veyâ gaflette olman yâhut ihmal etmen değil mi?..
Evet...
Yok hepsi
ALLAH’dan geliyorsa o zaman derde devâ halk etmezdi...
İnsan oğlunda ölüm korkusu vardır. Bu yaratılış ile verilmiş bir duygudur diyelim. Öyle değil amma...
Dünyâda fâni oluşun bilmeden başka şekildeki delîlidir.
Bu korku insanın aynı zamanda yok olmayacağının delîlidir.
Her yaratığın takdir edilen bir ömrü vardır. Bu, herşeyin fâni olduğunu bildirmektedir.

“KûN! => OL!” emri kime verildi.
Hitâb-ı İlâhi kime?.

“FeyeKûN” emri kime verilecek.
Burası çok mühimdir!. Düşün halletmeye çalış.

“OL!.” emrini kime veriyor. Zorla, kendini bul hele bakalım!.

Herşeyin fâni olduğu insanlar içindir. Bu hitaplar...

“Bilmez misin ki göklerle yerin yegâne sâhibi yaratıcısı ve sizin yegâne yârânınız, yardımcınız Azîz ve Hakîm olan O’dur.” “Yardımcınız” maddî ve mânevî “RABB” Kuvvetleridir.
ALLAH’ı görmemenin sebebi.: O’nun dışında olmadığındandır.
Mutlak Hakîkat
ALLAH’tır.
Herşey ne varsa O’ndan... Fakat hiç birşey O değil...
Herhangi bir işte maddî olsun mânevî olsun vaad etmekte
ALLAH ile aranda hicâb, yâni perde olmadan temasta olduğunu bilir misin?.
Nereden bileceksin be gâfil!..
Gönlünüzde
ALLAH sevgisi artarsa, bil ALLAH seni seviyor demektir. Çünkü o hissi veren de ALLAH’dır.
“O’nu seveni ateşe atsalar
ALLAH’a karşı duyduğu sevgi o ateşi gülistana çevirir,
"Nasıl olur Efendim!.”
Buz gibi olur, buz gibi, bal gibi olur!. Hâlâ anlayamadın değil mi?
Sevgin
HAKk’ın sevgisiyle karıştı da ondan...
Edebiyat yapmıyorum. Fizikman söylüyorum...
Gönül gözü perdeli olanlar bunu anlayamazlar.
Çünkü
HAKK’ı unutup: “Ben varım!” derler bilmeden...

Bu gibi sevginin, başlangıcı yok ki kavransın, sonu yok ki anlatılsın...
Aklını incitmeden îmânın güzelliklerini sana okşayarak üfüleyen birini ara!..
Ondan öğren
ALLAH SEVgisi nedir...
Bilmeyerek gayb âleminin sırlarına basanlar çarpılırlar.
Tesâdüf diye bir kelime vardır. Tesâdüflerin nerden geldiği bilinmeyen bir tarafı vardır.
Her hâdise maddî olsun mânevî olsun değişmeyen bir KâNuN'a tâbidir.
Her hâdise şuûrludur, fakat kendisini öyle bir şuursuzlukla gizler ki kimse farkına varamaz.
Gayr- tabiî diye kabul ettiğiniz hâdiseleri insanlara anlatırsınız.
Bir de tabiî olanları anlatın bakalım.
Anlatamazsınız çünkü hakîkati bilmiyorsunuz bu sözümü de anlamadınız.
Bunlar arasında ateş ile su arasındaki farktan daha fazla fark vardır.
İnsanlar bu noktalarda hatâya düşerler münâkaşaya girerler. Hatâların güzel tarafları da vardır.
Ümitsiz olmamalıdır.
Savaştaki hatâ tatbîkattakine benzemez.
Tatbîkatta tahta kurşun, savaşta hakîki kurşun kullanılır değil mi?..

Denize girip de, kimse görmedi diye denizin içine abdest etme. Dikkat et bundan ötürü oruçlu isen oruç bozulur hem de kefâreti vardır bilir misin, nereden bileceksin!.
Burada
SETTÂR’ı unutmak vardır.
Oruçlu da
SETTÂR ile gizlidir. Kimse senin oruçlu olduğunu bilmiyor...
Sen
ALLAH’ı görüyorsun fakat farkında değilsin EŞŞşEKk!..
En ucuz en bedâva ibâdet ORUÇtur, onu da unutma!.

ALLAH ile kul arasında bâzı sırlar vardır ki ona “Cebrâil” bile kulak değdiremez.
Hayvanlarla, bitkilerle, çiçeklerle, böceklerle, kuşlarla dostum, onlarla konuşurum.
Nasıl oluyor bu?..
Bal gibi oluyor!. Dillerini bilirim de ondan...

“Onlar konuşur mu?”
Şüphe mi ediyorsun?.
Kur’ân oku!.. Rasûle kol ver!.
Hükmü; emirle, zorbalıkla, ferman ile değil derman olarak yürütenler konuşur bütün mahlûkatla...
Ne kadar yazık ki insanlarla konuşulmuyor!.
Cenâbı
ALLAH bile yarattığı insanla Peygamber vâsıtasıyla konuşuyor.
Sebebi ara!. Ara!..
Bulamazsın. Zîra sen konuşmasını bilmiyorsun!.

ALLAH insandan başka diğer mahlûkat, canlı, cansız nebat, hepsiyle vâsıtasız konuşuyor...
İnsan, çok büyük ulu bir mahlûktur.
ALLAH’ın hitab ettiği mahlûktur...

“Ve lekad kerremnâ beni Âdeme” Kendisine kerem ve kerâmet verdiği mahlûk..
Ahsen-i Takvîm yarattığı mahlûk. Kitab ve Peygamber gönderdiği mahlûk. Cennet tahsis ettiği mahlûk...
Fakat insanı topraktan yarattı bunu unutma!.
Onun üzerine basıyorsun, rızkın oradan geliyor, sâdık dostun o’dur. Sonunda kucağına seni o alacak...
Denizde boğulsan bile, eğer balık yemezse, su seni muhakkak sâhile karaya atar. Bir bildiği var demek al malını...
Rahmeti toprakta ara!..
Yan!.. Kavrul!.. Ama tütme!..
Hiçbir göz görmesin! Hiç bir kulak işitmesin!.. Dert ve acı yanmanı!..

ALLAH’dan başka sır ortağın olmasın!.. Herşeyi O'ndan iste!..
Hiç kimseye emretme!. Kendi işini kendin yap!.. Su bile isteme kalk kendin al!...

“Su vermede ecir vardır!” buyurmuş Rasûlu Ekrem... Bu da aynı...
Bunların hepsi yine
ALLAH’dan istemedir.
Sana güç verdi ondan istiyorsun gâfil olma!..
Kendine güvenmek
ALLAH’a güvenmek demektir. Güçler onun değil mi o vermedi mi?
Miskin olup şirke girme? Böyle yaparsan dost olursun. Kendini bırak ona ama kolay değil...

ALLAH ne lutfettiyse “Sen” “O” sun.
Yüzmek bilmezsen SU'ya korkmadan kendini bırakırsan SU seni batırmaz... Korkarsan batarsın, inkârdasın da ondan...

“Bu ne demektir?”
Anlamadın biliyoruz!. Tekrar oku anlayana kadar...
Herşey kânuna tâbidir.
SU,
“Arşimet Kânunu” nu bilir, ama sen kendinin kânununu bilmezsin!.
Arşimet, SUdaki ince kânunu buldu o kadar...
Sen de kendindeki kânunu bul!..
İnsanın kendisi uludur, büyüktür. Fakat ulaşılmaması lâzımdır.
Ne kadar küçülürsen o kadar büyürsün.
Ama bu ne demektir?
Hiç olduğunu anlamaya doğru gidiyorsun, Budala!.
Şirkten kurtuluyorsun. Şirk nedir bilmemek de bir şirktir.
Vah zavallı vah!.. Rahmeti yerde ara!..

Göz kulak nedir ki?..
Böylelikle TEVHİDde olursan göz ve kulağa lüzum kalmaz. Yakın, uzak ortadan kalkar.

ALLAH bir göz veriyor. Bâzen de alıyor.
Nerede kaldı hani
“El-GANΔ değil miydi?..
Bir damla SUyu denize döksen İKİLik denizde kaybolur. Deniz, denizdir. Damla da, damladır.
Deniz coşsa, dalgalansa burada irâde denizin olur. Damlanın değil...
Ama damlanın da hakkı var... Damlalar denizi husûle getirdi ya!..
Kısa amma büyük mânâ ifâde eder bu kelimeler...
O koskoca DERYÂda=>DAMLAyı bulmak imkânsız ne Akıl ile ne de Kimyâ ile bulamazsın... Hem bulsan da ne yapacaksın?..
Harâret tesiri ile denizde SU =>Buhar olur=>Bulut olur.
Bulut =>SU mudur? =>Hidrojen midir?
Göründüğü zaman çift oluyor. "H2O" olur. Bu "SU"dur..

Kâinatta herşeyi zevceyn
“YARATTIK” Âyet.
“YARATTIM” buyrulmuyor.
“Yarattık” deniliyor.
Lâfı münâkaşa etme!
İlimde de, fende de, kimyâda da. Herşey aynıdır. Çifttir...

Atlantik’de ALDATO isminde küçük bir ada vardır. Bu adada insan yoktur.
Burada Deniz Cevizi denilen yedi senede meyve verir dişi ve erkek ağaçları aynıdır.
Meyva dişi ağaçta olur. Bir ceviz 3 Kg. Kadardır.
O da, zevceyn ağaçlar yanyanadır...


“YARATTIK” Kelimesinde serbestiyet vardır. O minvâl üzere işini yapar.
“Yarattık” denilmesinde kâinatta herşey bir kânun üzere halk edilmiştir.
O nizamdan çıkamaz takdir öyledir..

SU, harârete mâruz kalırsa BUHAE olur. Bu değişmez...
Öyle
“Yarattık” ve hududdan çıkamaz demektir.
Tekrar edelim, Mutlak Hakîkat
ALLAH’dır.
Herseyin yaratıcısı
O’dur. Yâni RABB’dır.
Her şey
O’ndan. Fakat hiç bir şey O değil!.
“TeVHiD” =>bunu bilmektir.
Bunun doğru olduğunu bilerek
“HAKk” demektir.
Aman dikkat et anlamayanlar Mansur gibi başını vururlar!.

Yukarıda
“hayvanlarla konuşurum” dedim. Evet doğrudur.
Bir ses duysan bu kedi sesidir, köpek sesidir, karga sesidir, horoz sesidir, tavuk sesidir.
Telefonda sesinden arkadaşını tanırsın. Ananın sesidir.
KeLâMuLLaHda
ALLAH’ın sesi de insanda ses hâline geliyor.
Hadiste Rasûl’un sesi var. .
Onları niçin ayırt edemiyorsun?.
Hadis midir, Kudsî hadis midir, Kur’ÂN âyeti midir anlaşılır..
Amma sende kulak yok herhâlde!. Hâlâ
“nasıl hayvanlarla konuşuyorsun?” diye yüzüme bakıyorsun...
Bir saattir senin gibi öküzle konuşuyorum da hayvanlarla niçin konuşmayayım defol!. Kovuldu herif!.

“Kim?.”
Suali soran!..


Resim

Tevâzu’.: Alçak gönüllülük. Kibirsizlik. Mahviyet hâli. (Bak: Küfran-ı nimet)
Malak.: Manda yavrusu. Buzağı.
Delâlet.: Delil olmak. Yol göstermek. Kılavuzluk. Doğru yolu bulmakta insanlara yardım etmek. İşâret.
Dalâlet.: Îman ve İslâmiyet'ten ayrılmak. Azmak. HAKk ve Hakîkatten, İslâmiyet yolundan sapmak. ALLAH'a isyankâr olmak. Şaşkınlık.
Hidâyet.: Doğruluk. İslâmlık. Hakkı hak, bâtılı da bâtıl olarak görüp doğru yola girmek. Dalâletten ve bâtıl yoldan uzaklaşmak.
Tenezzülen.: Alçak gönüllülükle, tevâzu ve mahviyet içinde, kibirsizlikle.
Tecellî.: Görünme. Bilinme. Kader. ALLAH'ın (celle celâlihu) lütfuna uğrama. İlâhi kudretin meydana çıkması, görünmesi. Hak nûrunun te'siriyle kulun kalbinde hakîkatın bilinmesi.
Nebze.: Az miktar, cüz'i, bir şeyin artığı.
Ref’.: Kaldırma, yüceltme, yukarı kaldırma. Lağvetme, hükümsüz bırakma. Gr: Arapça bir kelimenin sonunu merfu' (ötreli) okumak.
Levh-i Mahfuz.: Her şeyin hayâtının ind-i İlâhîde yazılması. İlm-i İlâhînin bir ünvanı.
Hassa.: (c.: Havass) İnsanın kendisine tahsis ettiği şey. Bir şeyde bulunup başkasında bulunmayan şey. Bir şeye mahsus kuvvet. Te'sir. Menfaat. Âdet ve alâmet. Ekâbir, kavmin ileri geleni.
Nev’.: Çeşit, sınıf, cins. Taleb etmek. Meyletmek, eğilmek. İki yana sallanmak.
Ef’âl.: (Fiil. c.) Fiiller, işler, ameller.
İhtizaz.: Hafif titremek. Deprenmek. Şevk ile meyil ve hareket. Harekete geçme. Sallanma, sıçrayıp oynama.
Lâfz.: Ağızdan çıkan söz, kelime. Bir şeyi atmak.


Resim


وَلَمَّا جَاء مُوسَى لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُ قَالَ رَبِّ أَرِنِي أَنظُرْ إِلَيْكَ قَالَ لَن تَرَانِي وَلَـكِنِ انظُرْ إِلَى الْجَبَلِ فَإِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَانِي فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ موسَى صَعِقًا فَلَمَّا أَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ إِلَيْكَ وَأَنَاْ أَوَّلُ الْمُؤْمِنِينَ
Resim---“Ve lemma câe mûsâ li mik'atinâ ve kelemehu RABBuhu kâle RABBi erini enzir ileyk kâle len terâni ve lâkini'nzur ile'l-cebeli fe inistekarra mekânehu fe sevfe terâni felemmâ tecellâ RABBuhu li'l-cebeli cealehu dekke'v-ve harra mûsâ sâika felemma efaka kâle subhâneke tubtu ileyke ve ene evvelu'l-mu'minîn.:Mûsâ tâyin ettiğimiz vakitte (Tûr'a) gelip de RABBi onunla konuşunca «RABBim! Bana (kendini) göster; seni göreyim!» dedi. (RABBi): «Sen BEN'i aslâ göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de BEN'i göreceksin!» buyurdu. RABBi o dağa tecellî edince onu paramparça etti, Mûsâ'da baygın düştü. Ayılınca dedi ki: SEN'i noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tevbe ettim. Ben inananların ilkiyim.” (A’raf 7/143)

وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ
Resim---“Ve le kad kerramnâ benî âdeme.:Biz, hakîkaten insanoğlunu şan ve şeref sâhibi kıldık….” (İsrâ 17/70)

وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ
Resim---“Ven necmu ve'ş-şeceru yescudanç:Bitkiler ve ağaçlar secde ederler.” (Rahmân 55/6)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 972
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

DİMAĞ = BEYiN İLAHÎ BiLGisâYAR- II

Kâinâtta görünen şeyler akla göredir. Her ÂN değişmektedir.
“Yevmin huve fî şe'nin”..
Her ÂN değişme vardır. Fakat bizim anladığımız değişme yoktur.
Biz fâni olduğumuzdan biz değişiyoruz..
Azot, Karbon, Oksijen, Hidrojen, Kükürt, Fosfor ve diğerleri, hepsi bir takım fizikî ve kimyevî hassalara mâliktirler ki bu hassalar ebediyyen kendilerine mahsustur.
Düşünülürse yalnız başına madde dahi mevcud değildir. Kuvvet de...
Bu lâflar iki muhtelif düşünüştür ki, eşyâyı yakından tetkike yarar.

Madde.: Kuvvet denilen beygirin zaman zaman kendisi ile takıldığı bir araba değildir.
Meselâ; Bir demir zerresi Dünyâ’yı dolaşan bir kasırganın arasında ne ise, gürültülerle rayların üzerinde koşan bir trenin tekerleğinde de o, bir insanın nabzından geçen kırmızı kan yuvarları içinde de yine o dur. Hassaları aynıdır. Ebedîdir ve sâbittir.
Madde ve Kuvvet gibi iki kelimenin insan lisânında mevcûdîyyeti bunların tabiatında da ayrı ayrı birer mevcûdîyyet sâhibi oldukları zannını hâsıl etmiştir.
Madde ve Kuvvet fikirleri yekdiğerinden ayrılmazlar.
Ayrıca bir madde tasavvuru, aynca bir kuvvet tasavvuru kadar mânâsızdır. Biz maddeyi kuvvetiyle hissederiz. Kendisiyle değil.
Kuvvet maddenin harekî tarafı, madde kuvvetin sükûtî tarafıdır.

Kimya ilmi söyler;
Bir toz parçası ne kadar küçük olursa olsun bu Dünyâ’da kaybolmaz. Dünyâ’ya bir toz parçası da ilâve edilmez.
Vücûdumuzda mütemâdiyen her atom diğer atoma mevkiini terk ederek çekilir, ayrılan atomlar yok olmazlar. Şekli değişir o kadar.
Vücud, ferdî olan şekli i’tibâriyle şüphesiz fânidir. Fakat yine o şekli husûle getiren unsur yâni element cihetiyle katiyyen bâki ve lâ yemuttur.
Ferdî ve maddî olan şeklin inhilâli ile yâni erimesiyle RÛH uçar gider..

Rûh;
Gâyet muğlak olan imtizacları vâsıtasıyla tefekkür ve vicdan gibi büyük mikyasta faaliyetler gösteren atomların esâsen ve ezelî olarak muttasıf oldukları kuvvetlerdir. Tabiî olarak bu kuvvetler imtizacının ayrılmasıyla ayrılırlar, dağılırlar, inkisâm ederler.
Yokluktan hiçbir şey var olmaz. Var olan hiçbir şey yokluğa dönemez.
Madde mütemâdiyen dönen bir çarktır.
Hiç eksilmeden, arz, semâları ve bütün kâinâtı bu âhengi husûle getirir.. “Kim?”
Madde...
Kuvvet dâima aynıdır. Kemîyyete tahavvül etmez.
Vâkı’a biz kuvvet hâdiselerini kendi lehimize, arzumuza göre tahvil edebiliriz. Fakat tahvil ettiğimiz şey keyfîyyettir.
Kuvvetin miktârı hiç bir zaman azalıp çoğalmaz.
Bir baruta bir şerâre deyerse aralarında o anda müthiş kimyevî bir irtibat kurulur. Harâret, ziyâ ve müthiş mihanikî bir kuvvet ortaya çıkar.
Bir volta pili içinde oksijen çinko ile irtibat ettiği anda elektrik kuvvetine inkılab eder. Harâret olur. Ziyâ olur. Ve tekrar pile döner.
Cisimlerin cüzi fertleri “Atomları” yekdiğerine yaklaşırken hâiz oldukları harâreti terk ederler çünkü harâret öyle bir kuvvettir ki birbirinden ayrılır.
Cüz’i fertlerdeki yâni atomlardaki bunlar güneşe ait kuvvetlerdir.
Bir mâden kömürünün yanması demek vaktiyle kaybolduğu zannedilen, fakat kaybolmayarak bu maddelerde terâküm eden güneş kuvvetinin yeniden tezâhürü demektir.
Bir tabancada barut yandı mı; kuvvetin bir kısmı patlamayı husûle getirmek için havaya, diğer kısmı harârete tahavvül ederek tabancanın demirini ısıtır.
Dünyâda hiçbir şey kaybolmaz tebeddül eder. Tebeddül eden de şekildir.
Her zerrede değişme vardır fakat mahvolma yoktur.
Gözümüze görünmeyen madde âlemi var. Bir çok büyük mikroskoplarla bunları görüyoruz.
Bir damla bu çeşme yalağından SU al! Seyret!.
Kocaman bir canlı uzvî âlem görülür. Bir çok mahlûklar yaşıyor. Hareket ediyor. Yiyor. Hazmediyor. Mânâsıyla bir canlı mahlûk...

Bir noktanın yirmide biri kadar küçük ROTİFER=Nakiyeler; Mükemmel dişlere, mideye, bağırsaklara, rahme, yumurtalığa, gözlere, kana, mesâne ve sinir sistemine mâlik olduğu görülüyor.
Bâzı cisimlerin mevcûdîyyetini, atomları göremiyoruz. Ancak dilimize vurduğumuzda o zaman atomların mevcûdîyyetini tat olark alıyoruz.
“Deniz tuzu gibi” gâyet küçük olan parçaları görmek mümkün değil...
Bir tuz tânesini ancak lezzetini anlayabileceğimiz bir cesâmette olduğu hâlde gözle asla görülmesi mümkün olmayan milyonlarca atomlardan teşekkül etmiştir.
İnsan dimağında milyonlarca hücre vardır. Bu hücreler birbirlerine diğer uzuvlarda olduğu gibi bitişik değillerdir. Aralarında açıklık vardır. Her birinin vazîfesi ayrıdır.
Sağ ve sol dimağ. Dîmağçe. Dimağın üzerinde girinti ve çıkıntılar, üzerinde örümcek ağı. Dimağın içinde dört adet boşluk vardır. On iki çift büyük sinir çıkar. Hepsinin vazîfesi ayrı ayrıdır.
Sağ ve sol dimağ birbirinden farklıdır. Girinti ve çıkıntılarda farklar vardır. Yâni tam simetrik değildir.
Anatomik küçük şekil, biçim farkı olduğu gibi vazîfe bakımından da farklıdır. Kadın ve erkekte de farklıdır.
Kabaca dimağın târifi budur..
Uyanık veyâ uyurken dimağ üzerine bir pusula korsanız manyetik sahânın değiştiğini görürsünüz.
Uyurken ve uyanıkken kulak arkalarına konacak iki kutuptan birbirinden farklı grafi alınır.
Bu dimağın çıkardığı elektromanyetik titreşimlerdir.
Başa kurşun dökerler. Bu çok mühim bir hâdisedir. Hurâfe değildir.
Kurşun erimiş hâlden birden donar hâle geçtiği zaman, bir metre çapında bir küre içinde elektromanyetik kuvvetleri ref’ eder.
Dimağda negroli hücrelerine te’sir ederek hücrelerde husûle gelmiş anastomos açılır.
Streslerde, damarlar daralır, genişler bu, damarların sertleşmesini mûcib olur. Ve bu sırada vücudda katakolemin denilen bir madde ürer. İleride bahsedeceğiz...
Sağ dimağ hareket merkezi. Sol dimağ düşünce merkezidir.
Sağ, sol tarafı. Sol, sağ tarafı idâre eder.
Sağ tarafına felç gelmiş bir insan konuşamaz. Zîra konuşma merkezi soldadır.
Âfet de soldadır. Sol tarafına felç gelmiş bir insan konuşur. Âfet sağ dimağdadır.
Bütün dimağ merkezlerinin, vücud organlarının sağ ve sol ayak altında merkezleri vardır.
Eskilerin “İlm-i Ercül” dedikleri “ayak ilmi” hakîkî bir ilimdir.
Bütün hastalıkların teşhisinde ayak altı bir kılavuz ve haritadır.
Bu merkezlere dokunarak, kokusunu alarak ve tazyik ederek üzerlerinde nasıl olup olmadığı bakılarak bir çok hastalıkların ve reflekslerin sebepleri tâyin edilir.
Sağ ve Solda başka başkadır. Müşterek olanlar da vardır.
Hülâsa dimağ; içlerinde HÂLİK’ın güçleri, kuvvetleri gizli bir depodur.
Görme, işitme, hissetme, koku alma, tad, duygu hisleri...
Âdetâ İlâhî bir bilgi, ilim, akıl, idrak, hâfıza deposu bilgisâyar. Geçmişin, Hâlin, Geleceğin her türlü meselesini hâlledecek bir bilgisâyar.
Bütün organlar iç ve dış, hepsi o merkezden idâre ediliyor.
Küçükten büyüyerek dimağa bilgiler dolduruluyor.
Bunların hepsi en küçük böcekten en büyük mahlûkata kadar bir baş içinde gizli..

Bunun bozulmaması için târifnâmeyi Peygamber getirdi. Târifnâmede;
Gıdâ, temizlik, her uzvun bakımı için usuller, yasaklar kondu.
Fazilet, doğruluk, merhâmet, rûhî duygulardan ayrılmamak.
Gıpta, hased, yalancılık, gıybet bunlardan kaçmak.
Bunların hepsi dimağdaki kudret ve güçlerin gizli kapaklı görünür görünmez maddede de “MENDELYEF” Cetveline göre 99 cins maden ve fazlası, 99 adet de esmâ şeklinde kudret verildi... Vücudda sükûn yoktur. Kâinâtta da sükûn yoktur. Bu esmâların titreşimlerine göre miktar ve adetleri vardır. Bu ihtizazlar insan dimağındaki milyonlarca hücrelere muhtelif yollardan girer. Kontrolden geçerek âdetâ bir bilgisâyara verilen malûmat nasıl hıfz ediliyor orada kalıyorsa bir bilgi istediğimiz zaman sorumuz o evvelce hıfz olunan bilgilerden hurdasız ve doğru bir sûrette ma'lûmat veriyorsa...İlâhî ihtizazlarda, Rasûlu Ekrem husûsî bir sûrette Rasûl’un dimağlarındaki İlâhî bilgisâyarda sese tahavvül ederek mubârek ağızlarından kelime olarak çıkıyor, işte “vahiy” şeklinde, “ses” hâlinde “Kur’ÂN” budur..
Bütün esrâr da onun âyetlerinde gizlidir. Ses ve “incontation” larında...

“Kur’ÂN her derde maddî ve mânevî devâdır.” âyet..

Her kelimenin, her sesin bilgisâyarda yeri vardır. Vücudda maddî ve mânevî bir bozukluk o bilgisâyarın hangi noktasında ise onun bozukluğu veyâ onu bozan hastalık vücud muvâzenesini bozuyor.
Îtiraz etme!. Ben doktorum!. Hem de sıra doktoru değil!.
Vücuddaki hastalığın te’sir ettiği merkezdeki o bilgisâyarın yerine İlâhî İhtizazla düzeltmek gâyesine ma’tuf okumalar vardır.
Bu okumalardaki ihtizazların, titreşimlerin te’siri mühimdir.
Fakat bu büyük mânevî bir ihtisâsa sâhib olmakla mümkündür.
Üfürükçülük değildir. O tamâmen soytarılıktır. Ve hem de mânen yasak ve İlâhî edebi zedelemektir. Hattâ küfürdür..
Her okunan esmânın adedi vardır.
Hangi âyetle husûle gelecek seslerin te’siri veyâhut “söylemeyeceğim” bir usul ile tâmir edilir.
Ağrı dindirici ilâçlar, hipnozla tedâvi. Hissi iptal.
Hurâfeye bürünmüş gibi görünen bâzı usuller.

Rasûlu Ekrem ben.: “İnsana kerem olarak verilen ahlâk’ı tamamlamak için gönderildim” buyurması.

Ahlâksızlık mı vardır?.
Bu perde arkasında söylediğimiz İlâhî Bilgisâyarın bozulmaması için emirler târifnâmesîni beşerîyyete bildirmek bu “tamamlamak” mubârek sözüdür.
Her hastalıkta vücudda bâzı maddelerin azaldığı, bâzılarının çoğaldığı görülür. Tahlîlat budur.
Yanan bir Kömürde, Oksijenle birleşen kömürdeki Karbon’dur.
Bu kimyevî reaksiyonda maddelerin parçalara ayrılmasıdır. Onlarda saklı bulunan enerji açığa çıkar bu harârettir alev şeklinde görünür.
Işığın yayılması gibi havada yayılır.
Fakat burada harâret yalnız hissedilir. Görülmez.

Harâret bize üç yol ile görünür.:
1-) Nakil-Conduction.
2-) Tahavvül-Convection.
3-) Şua’-Radiation.

Bu hâl hem hâriçte hem vücud içinde oluşmaktadır...
Yûnus.: “Cebrâilem” diyor. Burada Cebrâil bir âlet, vâsıtadır.
Dimağdaki düşünceler, sessiz sözler, kelimesiz lâflardır.
Bu düşünceleri sese çevirmek bunları âlet vasıtayla doldurmak yâni rûhun kudret ve güçlerini cesed mekânında kendisinin âit olduğu Lâ Mekân’a bağlanışı ses ile oluyor demektir.
CEBRÂİL, Nâmus-u Ekber olduğu için bunların hepisi doğrudur. HAKk’tır. Onun için Yunus “Cebrâilem” diyor...
Kâinâtta, herseyde devamlı, süratli bir titreşim var. Atomlar durmadan harekette. Yıldızlar dönüyorlar.

Âyette.: “Hey şey sizin göremeyeceğiniz bir sûrette yok oluyor ve tekrar var oluyor...”

Bir ampulün sâniyede 60 defa yanıp sönmesi gibi. Bu ihtizazlar, titreşimler mânâlı ve devamlı bir “emir” dir.
Bir öğüttür.
Havadaki radyo dalgalarını alamıyoruz. Âlet ile alıyoruz.
Görüyoruz, işitiyoruz, işte bu küçük basit benzetme gibi...

İlâhî İhtizazlar ki, Cenâb’ı HAKK’ın Kudret ve Güçleridir. Bu güçlerin hudûdu yoktur.
Vücuddaki sinirlerde vücûdun kendisinin devamlı olarak elektrikiyeti görülür. Bu elektrikiyet alternatiftir.
Dimağda, kalbde, Ansefalografı EKG bunlarla elektrik mevceleri alınarak rahatsızlıklar teşhis edilmektedir.
Sinirlerin herhangi bir bölgesinde bozukluk bu elektriğin geçtiği yerde bir ağrı seklinde hissedilir. O mıntıkaya iğne batırmak, cereyanı bir müddet için bir “Sirküvi” gibi o noktaya ceryan geçirmemiş olunur.
Akapuntur bu esasa bağlıdır..

SARA =>EPİLEPSİYA;
Dimağda Nekroli hücreleri arasındaki elektrikiyet alternatif alış verişinin herhangi bir sebeple bozulmasıdır. Bunu düzeltmek mümkündür.
Dikkat edilirse sara nöbetleri gökte Ay büyümeye başladığı zamanlarda gelir. Sara bu hücrelere kulak yoluyla muayyen ihtizazları, titreşimleri vermek sûretiyle düzeltilir.
Garip bulmayın bu sözleri ben de doktorum. Hem mahalle doktoru değil!..
Ve çok saraların bu usulle tamâmiyle iyi olduğunu müşâhade ettim ve biliyorum.
Kanserli hastaların dimağ’ın te’siriyle kurtulduklarını gazetelerde okuyorsunuz o kadar. Fakat nasıl iyi olduğunu bilmiyorsunuz.
Muayyen klâsik diye saplandığınız fikirlerin esîri oldukça, maddeye yapıştıkça bunu hiç bir zaman anlayamayacaksınız.
Fakat o hastalar yine iyi olacaktır.
Dimağdaki kudretleri takviye etmektir basan...

Üzüntü; uykuyu kaçırır, iştahı keser.
Günlerce vücud sinir sisteminin bozukluğu altında her türlü metabolizma, hormon dengesi bozuluyor fertlerin geçim sıkıntısı, gıdâsızlık, rûhî üzüntü ve bunalımları tahammül hudûdunu aştırıyor.
İntiharlar, yavrularını, karısını, kendisini öldürenler her gün gazetelerde yer alıyor.
İran şâhı Rıza Pehlevi üzüntüden kanser oluyor ölüyor.
Fazla üzüntü, fazla sevinç, âni veyâ tedrici, organizmada dimağ’a hormonlara te’sir ederek eski hâlini almak hudûdunu aşıyor ve organizmada bâzı hücreleri bozuyor.
Hırs, herhangi bir şeye fazla düşkünlük, hased, gıpta bir çok bunalımlar, kumar, içki, hırsızlık, haram peşinde koşmak gibi üzüntüler, yoksulluk fazla zenginlik, saymakla bitmez.. Üzüntü stresler...

İnsan dimağ’ında, “Adetâ insanın maddî olarak bir yerinin yara alması veya ezilmesi gibi” Dimağ hücrelerinde bir ezilme husûle getiriyor. Bu ezilme maddî ve rûhî olabilir. Bu sûretle bunalımlar ortaya çıkıyor.

KANSER;
Hücrelerin “Bir çoğu bilmediğimiz sebeplerden veya bilip de ehemmiyet hudûdumuza almadığımız hâllerden” anarşisidir. Yâni hücrelerin düzene uymamalarıdır.
Kanserli bir hücre kânun dışı bir kişi gibidir.
Biyolojik açıdan normaldir. Ancak sosyal acıdan düzeni bozduğu için çevresindeki hücreleri de kendisine benzeterek hastalığı ortaya çıkarır.
Şuâ tedâvisi, radyum, kobalt hepisi bu bozulan hücre alış verişindeki bozukluğa ma’tuf dur.
Hücreler zamanla yaşlanarak normalde ölüyor. Ancak hücrenin sosyal davranışları bozulduğu zaman kanserleşiyor.
Tabiî bir tek hücrenin yaşlanması veya kanserleşmesiyle insan ne ölüyor ne de kanser oluyor. Kanserleşen veya yaşlanan hücre sayısı çoğalınca neticelere geliniyor. İçimizde kanser, kendisine uygun maddî ve rûhî ortamı bulduğu zaman oluşmaktadır. Başta üzüntü, yukarıda anlattığımız sebepler gelir.
Dimağdaki kudretleri takviye ederek bir çok kanserlilerin kanseri yendiği söylenmektedir. Bilinen nedir?.
O’nu maalesef söyleyen yok ne ile neyi yendi?..
Çözüm noktası burası fakat her akla sokmak zordur.
Kendi kendine sual sormadan okumaya devam et!.

Şunu unutma sual soracağın zaman; Bazı atların üzerine eğer vurulmaz.
Şunu da öğren; At’ın erkeğine aygır. Dişisine kısrak. Yavrusuna tay derler.
At’a ne zaman “At” denir?. O’nu öğren...

Kanserlerde metastas/Sıçrama kan ve lenf yoluyla olmaktadır. Bu şu demektir.:
Kanser hücreleri veya mikrop veyâhut virüs ise tahrip ettiği yerde kendisinin barınamayacağı bir durum husûle gelmiştir. Oradan muhâceret etmekte ve kaçmaktadır.
“Kan ve lenf yolunu seçtiğine nazaran kanser hücreleri kan ile ancak faaliyette mevcûdîyyetini temin etmektedir diye düşünebiliriz.”
Yapılan son tecrübelere göre kanser hücreleri 24 saat kan alamadımı ölüyorlar ve kanser o nâhiyede adetâ kayboluyor.
Buna göre kanserleri kan beslenmesinden mahrum etmek lâzımdır.
Kan kanseri/Lösemi bu bakımdan şâyânı dikkattir..

Sol bacak tibya üzerinde büyük bir ayva kadar açık kanayan “Karnıbahar” manzarasında, Emirdağ’ından 43 yasında bir erkekti. Biyopside kanser olduğu sâbit. Bacağın kesilmesini söylemişler hasta râzı olmamış, bizim Hastaneye gece nöbetçi arkadaş tarafından yatırılmış biz de aynı şeyi söyledik. Hasta kabul etmedi bacağının kesilmesini...
Hava çok soğuk olduğu için taburcu etmedik bir müddet pansuman yapılmasını ve beslenmesini temin için.
Fakat bu arada biz, tümörün sağlam cilt ve kemiğe kadar “Neocain+B1vitamin- Adrenalin” ile bloke ettik.
Her gün iki defa, üçüncü günü tümörün rengi değişti. Âdetâ dökülmeye başladı. Bir haftada tamâmıyla döküldü yerini tibya üstünü biraz kürete ettik. Açık pansumana devam...
Bir hafta sonra yanlarda temiz burjonuman gelişmeye başladı.
Bir ay zarfında yara tamâmıyla kapandı. Ancak kalan eni 5, boyu 9 cm. olan yere “Tirscnh” yaptık . Tuttu .
Tam iki ay içinde yara basit bir skatris ile kapandı.
Biz bunu Eskişehir Devlet Hastanesinde 1959 da kendi servisimizde yapmıştık.
29.7.1982 de Saklambaç gazetesinde çıkan bir yazıyı şayanı dikkat buldum ve müşâhedemizi yukarıda yazdım..

“Doktorlar kanserli tümörleri aç bırakmayı planlıyor. Artık kanserli tümörleri, basit bir yöntemle, beslenmesi için gerekli kan dolaşımını keserek öldürmek mümkün olabilecek.
Fârelerle yapılan deneylerde, kanla beslenmesi kesilen kanser hücrelerinin 24 saat içinde öldükleri ortaya çıkmıştı.
Bu verileri göz önünde tutan, Londra yakınındaki Mont Vernon Hastanesi Gray Laboratuvarı’nda görev yapan bilim adamları, tümörlere direkt olarak müdâhale etmeden, kan beslenmesini kesecek bir uygun ilaç geliştirmeye çalışıyorlar..”

Üfülemek;
Sıcak bir şeyi soğutmak için üfüleriz. Sıcak çay içerken, içeri doğru üfleyerek ses çıkararak içeriz.
Bir borudan üflersek ses çıkar “Düdük”...
Her türlü buhar bir yerden çıkarken ses çıkarır. Vapur, tren, düdükleri gibi...
Çay karıştırırken bardağa kaşık vurur ses çıkarır.
Rüzgâr bir yere çarparsa ses çıkarır. Her şey ses çıkarır..
Buharın, Rüzgârın, Çarpmanın ses husûle getirmesi; Acaba, müessirin te’sir ettiği şeyden mi yoksa te’sirin müessirdeki sesi ortaya çıkarması mı sebeptir?.
Hemen cevap verme!. Düşün!. Burada yanılırsınız!.
Bu seslerin duyulması veyâ sesin husûlü için hava lâzımdır.
Hava ses nakleder. Havasız yerde ses gitmez. Duyulmaz.
Kapalı percereden dışarı ses gönderemeyiz.
Tozlara üfleriz. Tozlar hareket eder, ses tozu uzaklaştırıyor.
O hâlde sesde itici, te’sir edici bir kuvvet hassası var.
30 sâniye pişmemiş yumurtanın yanında siren çalın yumurtanın beyazı hemen pişer.
Tavuk yumurtlarken ve yumurtladıktan sonra bağırması kabuk sertleşmesine te’sir eder. Âlim geçinen efendi, bu lâfı hor görme!.
Hayvanat bahçesinde aslan avı yapanlara sözümüz yok!..

Ses kulaktan dimağ merkezine gider duyarız. Bunların hepsi ihtizazdır, titreşimdir.
Bir bardaktaki suyun üzerine üfülesek su harekete başlar. Denizdeki dalga rüzgârın te’siridir.
Fazla rüzgâr fırtına yapar. Ağaçlan devirir. Evleri sürükler.
Bunların hepsi yani havanın harekete geçip çarptığı yerlerde ihtizaz yapması ses doğurur.
Bu sesler duyulmayandan, gürültü ve tarrake’ye kadar herşeye te’sir eder.
Fakat herşey atomlarıyla, protonlarıyla devamlı ihtizaz ve titreşim hâlinde olduğunu da herşeyin bu zemin üzerinde mütalaasını îcab ettiğini unutmamak lâzımdır.

Fazla gürültüde insan uyuyamaz. Vücud ve kanda bir titreşim olur. İnsanın hissedemedigi bir değişme hâsıl olur. Bu zamanla hastalık yapar.
Bütün hastalıklarda bunların az çok “Duyulur, görünür, görünmez” te’sirleri vardır.
Âni gürültüden çıldıranlar. Ölenler. Korkanlar vardır.
Küçük gürültülerin de zamanla yaptığı küçük tahrîbat insanın sinir, kan sistemine te’sir eder. İnsan hasta olur...

Kum çöllerinde ler vardır. Rüzgârla inlerler.
Bir insanın gözüne ağzını yanaştırıp bağırırsak göz bebeği küçülür ve göz sulanır. Yaş dökülmeğe başlar.
Bâzı nebatlar, çiçekler gürültüden müessir olurlar. Büyümeleri ya çoğalır ya azalır... Ziraatta müzik bâzen verimi çoğalttığı görülmüştür.
Tavuklar gürültüde ve ziyâda uyumazlar. Bu sûretle yumurta yapması ve hemen büyümesi son asrın garip tavukçuluk ticâretini yapmıştır.
Fakat yumurta başkadır. Amnios zar kalınlaşmıştır ki bu vücud için zararlıdır.
Vibrasyonlar, gürültüler, vücudda bir çok ihtizaz husûle getirirler.
Bunlar uzvîyyete te’sir eder. Vücud metabolizmasında bozukluklar yapar.
Müzik âletleri çalanlara da bu ihtizaz te’sir eder. Nefes ve diğer sesli müzik âletleri hep böyledir.
Sarsıntıdan bir makinanın civataları gevşer ve makinada sarsıntı yapar.
İyi kapanmayan arabalarda bu sarsıntıyı şoför hemen hisseder, arka kapı iyi kapanmadı der.
Bu sesler vücudda uzvî ve rûhî muvâzeneyi bozar.
Kulaklarında ses duyanlar, görünen normalin görmediği şeyleri görüyorum diyenler, rûhî bunalımlar hep bu kadro içindedir.
İki cisim yekdiğerine delk temas ettirilip kuvvet artırılırsa hareket husûle gelir. Bu delk çok sür’atli olursa hareket birşeye tahavvül eder. Yekdiğerine o cisimlerin atom elektronlarında kaynaşma hâsıl olur.

İnsan vücûdu, cesedî yaradılış îcabı kimyasal ve fiziksel bir çok kânunlara tâbidir..Uzvîyyetin alıştığı şeyler vücûda âdetâ mâl edilir.
Rahatsızlıklar, hastalıklar cesede, uzvîyyete ârız olur. Tedâvisi uzvîyyetin bozulan nizâmına karşıdır.
Sigara içen bir insanın uzvîyyeti ona alışmıştır. Bırakması vücûdun onu istememesi ile mümkündür.
Uzvîyyetteki bu hâl ruh ve görünmeyen insan hasletlerine gâlib gelirse onu bırakamaz.
Milletlerdeki âdet, anane, gelenek de rûhî bakımdan insanın görünmeyen tarafına âittir. Bunların terki de uzvî bozukluklar şeklinde ortaya çıkar.
Adâlet, fazîlet, doğruluk her türlü temiz işlere alışılmıştır. Bir insan bunları terk edemez.
Uzvîyyeti ruhla birlikte uyum hâlindedir. Bunların bozulması her türlü uzvî ve rûhî hasletleri, alışkanlıkları yekdiğerine karıştırır,
Babadan gelmiş temiz ve güzel uzvî ve rûhî hasletleri, âdetleri, beslenmeyi terk etmemek lâzımdır. Bunlar üzerinde yapılacak âni füzel restorasyonlar bile insan tarafından yadırganır.
Bunların fenâları yavaş yavaş telkin ve anlatarak uzvîyyet ile rûhu barıştırmak lâzımdır. Psikoterapi, Psikoanaliz bundan başka nedir.
Hurâfeler de öyledir. Fakat hepsinin bir hudûdu vardır.
Rûhî hasletlerin ve uzvîyyetin de bunları aşmaması ta'zimdir, insanın fenâ ve iyiyi de tasdik edecek kâbiliyet ve istidadda yaratılmış olduğunu unutmamalıdır.
Filân böyle söyledi. Filânca bunu dedi. Lafları cemiyete yerleşirse o zaman bâtıl, uzvî ve rûhî inanmalar, itikatlar ortaya çıkar. Asıl hakîkat perdelenir..
İslâmdaki ibâdet; Uzvî ve Rûhî muvâzene âhengini bozmamak için emrolunmuştur. Dimağın, vücûdun, uzvîyyetin, düzgün işlemesini temin edecek bir nevi târifnâmedir..

“Ben mekârimi ahlâk’ı tamamlamak için gönderildim”...
Haram, memnu, yasak ve Helâlin mukâbili...
“Haram olsun!” deriz. Bu içine sinmesin demektir. Yâni muzır olsun, hem uzvîyyetine hem rûhuna...

Oruç; Dilsiz bir vücud duâsıdır. Uzvîyyetin kendi kendisiyle “....” sidir.
Namaz; İnsan vücûdunu unutup rûhun hâkim olduğu bir vaziyettir.

Bir istiridye kabuğunda bütün bir deryânın uğultusunu dinlemek mümkündür.
Ney kuru bir kamıştır.. Boş bir boru; üfülemede hüner var, kamış görülür el ile tutulur, çıkan ses görünmez duyulur, görenmede hüner yoktur. Görünmeyeni görmede hüner vardır.
Birini göz görür birini kulak işitir.. Ama bâzen kulak da görür göz de işitir.
Bunu anlarsan yukarıda garip görünen sırrı da çözersin!.

“İyi ve kötü insanlar” sözü kalmadı. Bu gün ne kötü insanlar var ne de iyi insanlar var. Hepsi bir oldular ve karıştılar birbirleri ile. Nasıl karıştılar düşün bulursun!.
Fenâ, kötülerden iyilerin içine kayma mı oldu da çoğaldılar. Yoksa iyiler mi kötülerin içine kaydı...
Fikir, inanışlar yekdiğerine karıştı ve hakîkatten uzak fakat hakîkat gibi görünen, gösterilen bir inanış ortaya çıktı...
“Herkes kendi devrindekilerle haşrolur” Âyeti nedir?. Ne demektir?
Bilirsin, hem de hiç bilmezsin!.
Bir zaman toprak üstünde iken, şimdi toprak altında olanların, toprak üstünde iken yaptıklarından bahsetme, onları Rahmetle an!.. O kadar... Sözlere bakma!..

“Rasûlu Ekrem ve Kur’ÂNı Kerim” yeter de artar bile...
Başka şeylerle uğraşma, yeter dedik ya!...
Şimdi toprak altında ne yaptıklarından biliyorsan bana da onlardan bir ip ucu ver!ç Ona göre hareket edeyim!.
Veremeyeceksen, söyleyemeyeceksen beni dinle o hâlde bir şey kaybetmezsin!.
“Günahtan sakınmak tövbede uğraşmaktan kolaydır.”
Bu çok büyük bir laf dır!. Kimin sözü olduğunu bilen bilir.

Aşağıdaki âyetlerin mânâlarını, inceliklerini öğren ondan sonra konuşalım.:

1-) Elhamdu lillâhi Rabbi’l- Âlemin Er-Rahmâni’r-Rahîm.
2-) Er-râsihûne fi'l-ilim.: İlimde râsih olanlar “Râsih” kimdir?.
3-) Fezkurûni ezkurkûm.: BENi anınız BEN de sizi anarım..
4-) Ennallâhe Rabbe Rabbekum.: Ben ALLAH RABB’ım. Sizin de RABBinizim..
5-) Velekad kerremnâ benî Âdeme.: Âdem’e kerem olarak hüner ve kerâmet “Verildi”.
“Verdik” denmiyor. “Verildi” yâni gizli gibi. Sanki: “Sen ara bul onu!” demektir.
6) Ve lezikrullâhi Ekber.: En büyük zikir ALLAH’ın zikridir.
“Beni anınız” tavsiye ediyor. O zaman “Ben de sizi anarım” serbest bırakmış..
“Sana verileni bulursan ben de sizi zikrederim” demek,
“Benim zikrime girersin. İşte o zikir en büyük zikirdir ki ALLAH’ın zikridir.”

Kur’ÂN ı Kerîmde.:
Bâzen Cenâb’ı ALLAH doğrudan doğruya konuşur.
Bâzen Rasûl’un ağzıyla konuşur.
Bâzen ortak gibi başkasının ağzından konuşur.
Bâzen yokmuş gibi başka biri konuşuyor zannedersin.
“Yarattık”.. “Yarattı”.. “Yaratacak”.. “Yaratıldı”.
Lâfz-ı Celîleleri de bunu apaçık ifâde etmektedir. Daha fazla söyleyemeyiz!.
Aklın eremediğini akla sokmağa çalışmak da akla hakâret olur.
ALLAH’ın yarattığı şeylerde ALLAH’ın Kudretini görmeye çalış!
ALLAH’ı ısbata kalkmak şüphe etmenin ta kendisidir.
ALLAH’ı yarattığı şeylerle varlığını isbata kalkma!.
Kime isbat etmeğe uğraşıyorsun!. Sen bilebildin mi?
Evet mi?.
“Evet!.” o hâlde sus!.
“Hayır!.”sa. Çekil!. Kitabımızı okuma!.
ALLAH’ın dışında değilsin ki O’nu göresin, isbata kalkasın.
Siz kendi kendinizi dışarı attınız, aklınızla!.

Sonra o akıl ile ne arıyorsun?
“Hiçlik-Yokluk” diye bir şey yoktur. Her şey vardır.
Aklın durduğu ve boşlukta kaldığı hudud, ötelerin ötesidir.
Fakat akıl yine çırpınıyor. Nedir bu ötelerin ötesi?..
Başı da yok, sonu da yok.. Ne yapacaksın ötelerin ötesini?
Merak değil mi?. Öğrendin ne olacak şimdiden söyleyim.. Tımarhâne...

Bunlara akıl “Ermez” değil. “Yetmez”...
Aklı yeten var mı?.
Olmaz olur mu!. Bak onlardan birinin söylediklerini söyleyeyim dinle!
Sonra o mubarek zâtın rûhuna abdest al bir Fâtiha oku!.

“ALLAH’ı idrakten âciz olduğunu beşer hissettiği dakikada O’nu idrak etmiştir!”
“ALLAH’ı bulamıyacagını anladığı dakîkada insan, ALLAH’ı bulmuştur”...


O zaman ötelerin ötesi nedir? Burnunun ucu kadar yakın olduğunu anlarsın...
“Hayır ve Evet” in dışında cevaplar vardır.
Hatâların güzel tarafları vardır. Ümitsiz olmamalıdır.
Bir zaman bir balık hayâtımı kurtardı. Nasıl mı?
Söylemem!. Sen ara bul!..
Anlamadı iseniz sözümü geri aldım!..
Aklını incitmeden îmanın güzelliklerini sana okşayarak üfüleyen birini ara! O’ndan öğren ALLAH sevgisi nedir?
Bu sevginin başlangıcı yok ki kavrayasın. Sonu yok ki anlatasın.
ALLAH’ı seveni ateşe atsalar ALLAH’a karşı duyduğu sevgi o ateşi gülistana çevirir.. Nasıl olur?.
Buz gibi, bal gibi olur.Sevgin HAKK’ın sevgisiyle karıştı da ondan...
Edebiyat yapmıyorum. Fizikman söylüyorum.
Gönül gözü perdeli olanlar bunu anlayamazlar.
Çünkü, HAKK’ı unutup.: “Ben varım!” derler.
Bilmeden bu lâflara da akıl ermez değil.
Yetmez!..


Resim

Hassa : (C.: Havass) İnsanın kendisine tahsis ettiği şey. Bir şeyde bulunup başkasında bulunmayan şey. Bir şeye mahsus kuvvet. Te'sir. Menfaat. Adet ve alâmet. Ekâbir, kavmin ileri geleni.
ihtizaz mevceleri : Titreşim dalgaları.
Lâyemut : Ölmez. Mahvolmaz. Hayatı sona ermez.
Tedrici : Azar azar, derece derece ilerlemek. Birisini bir şeye yavaş yavaş vardırmak. Sıkıştırmak suretiyle çok güçsüz hâle koymak. Edb: İfadenin derece derece yükselmesi veya alçalması. (Bak: Tensik)
İmtizac : Muvafık ve mutabık olmak. Mezcolmak, uyuşmak. İyi geçinmek. Karışmak.
Kemiyet : Kemmiyet. (Kemiyet) Miktar, sayı, nice oluş. Az veya çok oluş.
İnkisâm : Kısımlara ayrılma.
Terâküm : Birikme, yığılma. Birbiri üzerine sıkışma.
Tebeddül : Başkalaşmak. Değişmek. Yeni hey'ete, başka kıyâfete girmek. (Bak: Hudus).
Cesâmet : İrilik. Büyük olma, cesim olma
Eksibe : (Kesib. C.) Büyük çöllerde ve sahralarda, rüzgârın biriktirdikleri kum yığınları.
İnhilâl: Çözülüp ayrılma. Dağılma. Erime. Münhal olma.
Muğlak: (Galak. den) Kapalı, kilitli. Anlaşılmaz, çapraşık söz.
Tahavvül: (Hâl. den) Birinden diğerine geçmek. Tebdil olunmak, değişmek. Dönmek. Bir hâlden başka bir hâle geçmek.
Vâkıa: Vuku bulmuş, olmuş, var olan mevcud bir hâdise. Olan olmuş. Rüya, düş. şiddetli hâdise. Meşakkat, musibet. Kıyamet. Cenk, savaş.
Tibya.:Tibia.: Kaval kemiği..
Skatris.: Travmalar ya da yaralanmaların tedavisi sonrasında ciltte oluşum gösteren izlere nedbe dokusu (skatris) adı verilmektedir.
Tarrake.: Şiddetli gümbürtü..
Delk etmek.: Sürtmek, ovuşturmak.
Tahvil: Bir halden başka bir hale getirmek. Değiştirmek. Döndürmek. Faizli borç senedi.
Şerare: (Şerâr) Kıvılcım. Elektrik kıvılcımı. Müsbet ve menfi (+ ve -) elektrik kutuplarının birbirine çok yakın olmasından veya dokunmasından hâsıl olan kıvılcımların parlayışı.
İrtibat: Bağlanmak, raptedilmek. Muhabbet, dostluk ve alâkadarlık. Düşmana karşı cenk için hudutta at sahibi olmak.
Mihanikî Hareket: Kelimeleri, terkibleri doğru telâffuz etmekle beraber ezber dersi dinletiyormuş gibi çabuk çabuk okumaktır. Böyle okuyuş dinleyene bir şey anlatmaz. Ancak okuyanın mevzuu kavramış olduğunu anlatır. Öyle kıraet bir makinanın duygusuz işlemesine benzetilir.
İnkılab: Başka tarza değişme. Bir hâlden diğer hâle geçme. Başka türlü olma. Altüst olma.
Harâret: Sıcaklık.
Tahavvül: (Hâl. den) Birinden diğerine geçmek. Tebdil olunmak, değişmek. Dönmek. Bir hâlden başka bir hâle geçmek.
Uzvî: (Uzviye) Uzva ait. Canlı. Organik.
Dimağ: Beyin. Kafanın içi.
Anatomi: Canlıların yapısını ve bu yapıyı meydana getiren uzuvları inceleyen ilim dalı. Tıbtaki önemi çok büyüktür.
Hurâfe: Uydurma, bâtıl inanış. Masal. Efsane. Yalan hikâye.
Ref’: Kaldırma, yüceltme, yukarı kaldırma. Lağvetme, hükümsüz bırakma.
İhtizaz: Hafif titremek. Deprenmek. Şevk ile meyil ve hareket. Harekete geçme. Sallanma, sıçrayıp oynama.
ma’tuf: Ait ve râci' olan. Bir tarafa meyletmiş. Mâil olan. İsnadedilen. Yöneltilmiş.
Uzvîyyet.:Uzuv oluş. Canlılık. Canlı uzva ait.


Resim


يَسْأَلُهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ
Resim---“Yes'eluhu men fi's-semâvâti vel'ardi kulle yevmin huve fî şe'nin. : Göklerde ve yerde bulunanlar, O'ndan isterler. O, her an yeni bir iştedir(yaratma hâlindedir.)”
(Rahmân 55/29)

وَمِن كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
Resim---“Ve min kulli şey'in halakna zevceyni leallekum tezekkerun :Her şeyden de çift çift yarattık ki, düşünüp öğüt alasınız.”
(Zâriyât 51/49)

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاء وَرَحْمَةٌ لِّلْمُؤْمِنِينَ وَلاَ يَزِيدُ الظَّالِمِينَ إَلاَّ خَسَارًا
Resim---“Ve nunezzilu mine'l-kur'âni ma huve şifaun ve rahmetun li'l-mu'minîne ve lâ yezidu'z-zâlimîne illâ hasara.: Biz, Kur'an'dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir; zâlimlerin ise yalnızca ziyânını artırır.”
(İsrâ 17/82)

إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Resim---“İnnemâ emruhu izâ erâde şey'en en yekûle lehu kun fe yekun.: Bir şey yaratmak istediği zaman O'nun yaptığı «Ol!» demekten ibârettir. Hemen oluverir.”
(Yâsîn 36/82)

الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
الرَّحْمـنِ الرَّحِيمِ
Resim---“El hamdu lillâhi rabbi'l-âlemîn er-rahmâni'r-rahîm.: Hamd (övme ve övülme), âlemlerin RABBi ALLAH'a mahsustur. O, RAHMANdır ve RAHİMdir.”
(Fatiha 1/2-3)

وَمَا يَعْلَمُ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الألْبَابِ
Resim---“....ve mâ ya’lemu te’vilehu illellah, ve'r-râsihûne fi'l-ilmi yekûlûne âmennâ bihi kullun min indi Rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulu'l-elbâb.: .... Halbuki Onun te’vilini ancak ALLAH bilir. İlimde yüksek pâyeye erişenler ise: Ona inandık; hepsi RABBimiz tarafındandır, derler. (Bu inceliği) ancak aklıselim sâhibleri düşünüp anlar.”
(Âl-i İmrân 3/7)

فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُواْ لِي وَلاَ تَكْفُرُونِ
Resim---“Fezkurûnî ezkurkum veşkuru lî ve lâ tekfurûn.: Öyle ise siz BENi (ibâdetle) anın ki BEN de sizi anayım. BANA şükredin; sakın BANA nankörlük etmeyin!”
(Bakara 2/152)

إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْ
Resim---“İnnenî enallâhu lâ ilâhe illâ ene fa'budnî ve ekîmi's-salâte li zikri.: Muhakkak ki BEN, yalnızca BEN ALLAH'ım. BENden başka ilâh yoktur. BANA kulluk et; BENİ anmak için namaz kıl.” (Tâ Hâ 20/14)

إِنَّ اللّهَ رَبِّي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ هَـذَا صِرَاطٌ مُّسْتَقِيمٌ
Resim---“İnnellâhe rabbî ve rabbukum fa'budûh, hâza sırâtun mustekîm.: ALLAH, benim de RABBim, sizin de RABBinizdir. Öyle ise O'na kulluk edin. İşte bu doğru yoldur.”
(Âl-i İmrân 3/51)

وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ
Resim---“Ve le kad kerramnâ benî âdeme.: Biz, hakîkaten insanoğlunu şan ve şeref sâhibi kıldık….”
(İsrâ 17/70)

فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُواْ لِي وَلاَ تَكْفُرُونِ
Resim---“Fezkurûnî ezkurkum veşkuru lî ve lâ tekfurûn.: Öyle ise siz BENi (ibâdetle) anın ki BEN de sizi anayım. BANA şükredin; sakın BANA nankörlük etmeyin!”
(Bakara 2/152)

“Kur’ÂN her derde maddî ve mânevî devâdır.”

وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا أَعْجَمِيًّا لَّقَالُوا لَوْلَا فُصِّلَتْ آيَاتُهُ أَأَعْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌّ قُلْ هُوَ لِلَّذِينَ آمَنُوا هُدًى وَشِفَاء وَالَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ فِي آذَانِهِمْ وَقْرٌ وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًى أُوْلَئِكَ يُنَادَوْنَ مِن مَّكَانٍ بَعِيدٍ
Resim---“Ve lev cealnâhu kur’ÂNen a’cemiyyen le kâlû lev lâ fussilet âyâtuh(âyâtuhu), e a’cemiyyun ve arabîy(arabîyyun), kul huve lillezîne âmenû huden ve şifâun, vellezîne lâ yû’minûne fî âzânihim vakrun ve hûve aleyhim amâ(amen), ulâike yunâdevne min mekânin baîd(baîdin).: Eğer biz onu A'cemi (Arapça olmayan bir dilde) olan bir Kur'an kılsaydık, herhalde derlerdi ki: "Onun ayetleri açıklanmalı değil miydi? Arap olana, A'cemi (Arapça olmayan bir dil) mi?" De ki: "O, îman edenler için bir hidâyet ve bir şifâdır. Îman etmeyenlerin ise kulaklarında bir ağırlık vardır ve o (Kur'an), onlara karşı bir körlüktür. İşte onlara (sanki) uzak bir yerden seslenilir."
(Fussilet 41/44)

Resim

Resim---Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem.: "Ben, güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim." buyurmuştur.
(Muvatta, Husnü'l-Hulk, 1.)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 972
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

DARVİN NAZARÎYESİ..

Maymunlar âleminde bile geçmeyen bir Teoridir.
Bunu dile alıp konuşmanın hiç bir yönden kıymeti yoktur. Ahseni takvîm yaratılan insana yaraşmaz.
Bugün Darwin Teorisi dikiş yerlerinden patlamış, geriye perişan ve bozuk bir yığın düşünce leşi bırakmıştır.
Bundan 63 sene evvel eski yazılarla “Wells”in resimli dünyâ târihi iki büyük cilt olarak bir heyet tarafından tercüme edilmişti.
Bu kitapta bu nazariye medhediliyordu. Bu nazariye o zaman battı. Maymundan gelmediğini anladı herkes.
Türkiye'de bu günlerde tekrar dirildi bu Teori. Bâzı maymundan azma olanların arasında.
Herhâlde insanlar maymunlaşmaya başladı. Lâflara bakma!.
Geçenlerde gazetelerde vardı.: “Tarzan’ın çıtası elli yaşında” jübilesi yapılmış Amerika’da... Anma günleri var ya...
Şimdi de, devir ve tekâmül safhalarını insanlar anma devrindeyiz.
İnsanlar maymunlaşmağa başladı. Laflara bakma!.
İnsan olan insanlığını bilir, maymun olan da maymunluğunu.
Önce doğruyu bilmek gerek. Doğru bilinirse yanlış da bilinir. Ama önce yanlış bilinirse doğruya ulaşılamaz.
Beşeriyet bütün yeni îcad ve keşifleri ile akıl ve zekâsını, his ve duygu ve arzularını esir etmiştir.
Bu malzeme ile aklın alamayacağı mevzu’lara his ve duygularını önüne sürerek felâkete gittiğinin farkında değildir. Hem de farkındadır.
Akıl ve zekâ insanlar arasında bağdaşır. Fakat his, duygu ve arzular bağdaşamaz.
Bundan ötürü Dünyânın hâli böyledir. Daha başka da olacaktır.
Akıl ve zekâsını his ve duygularına bırakarak bu duygu ve arzularının neticesi olacağını da idrak etmiştir.
Fakat artık ondan geri dönmek imkânlarını evvelden yıktığı için dönmesine de imkân kalmamıştır.
Nitekim bir zamanlar maymunlardan tekâmül eden insanlar husûle geldiğini iddia etti.
Şimdi de maymunların dejenere olmuş şekli hâlinde olduğunu ispata habersiz çabalamaktadır.
Maymunlar ise; maymunların, insanların tekâmül ederek en mükemmel mahlûk maymun olduğunu ispata çalışmaktadır.

5.3.1984 Pazartesi günü televizyon’da Amerika'lıların yaptığı “Maymunlar Cenneti” diye bir filmde bu tez çok mükemmel ve enteresan bir sûrette canlandırılmakta ve ifâde edilmektedir.
“Bu hayallerin bir gün insanlığın mahvolacağını” işâret olduğunu filmin son dakîkalarında kadın ve erkek bu hayalden uyanıp Amerika'daki Hürriyet heykelinin mahvolup yalnız başına kaldığı görülmektedir. Hayâlen rüyâ’dan ayrılıyorlar.
Tekrar akılları başına geldiği zaman sonlarının ne olacağı hakîkatini, bu hayalden uyandıkları zaman anlamış oluyorlar.
Maymunların Reisi de, gelecek nesillere bu hakîkatler kalıp onlan da mahva sürüklemesin diye bilgi hazînelerinin bulunduğu mağarayı bomba ile berhevâ ediyor.
Filmde “Maymun toplumu hâline girmiş” “insan düşüncesi” temsil edilmektedir. Ve bu maymun kisvesi altında insanların yek diğerine karşı yaptığı zulüm ve işkenceler görülmektedir.
Filmde hava gemisinin denize batması ile, uzay ilmi hayâlinin sonu, geleceği ve netîcenin insanlık için ne olacağı, ondan sonraki hakîkat gibi görünen hâdiseler ve mâcerâlar göstermektedir.
Netîcede insanların akıl ve zekâ îcadlarıyla, his ve duygularının esâretine girdikten sonra yapayalnız kalacağı, medeniyetin de bir işe yaramadığı hakîkatini ifâde ederek film bitiyor.

“Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar”
Burada.: “Tek dişi” erkeğin zıttı dişi mi? Yoksa ağızdaki mi?.. Hemen cevap verme!.
Ben onları biliyorum. Hem çok iyi.
İlk yaratılan insan erkek Âdem’dir. Sonra yaratılan Havva dişidir.
Âdem öldü. Havva kaldı...
Nesil hayvandan türedi. Yalan mı?.

Bir zaman bir balık hayatımı kurtardı. Nasıl mı?.
Söylemem sen ara bul!. O zaman maymundan azmadığını anlarsın.

Hülâsa edersek:
İnsanların ceddi maymunlardır. Maymunların tekâmül etmiş şekli de insanlardır.
Antropolojik ve arkeolojik tetkikler ve araştırmalar netîcesi bu nazariye kurulmuştur. “Darwin” Teorisi. Yâni “Kuvvetli ilmî tahmin”.
Bu nazariye sonradan battı. Şimdi tekrar ortaya çıktı. Şimdi, insanlar maymunların dejenere olmuş şekli hâlinde olduklarını isbata habersiz düşünmeden çabalamaktadır.
Maymunlar ise.: "Ceddimiz insanlardır." Tezinde sebat ederek, insanların tekâmül ederek en mükemmel mahlûkun maymun olduğunu isbata çalışmaktadır. Yâni insanların tekâmül etmiş şekli maymunlardır.
Maymunlar insanların atası olarak kabul edildiğinde, maymunların dejenere olmuş şekli de insanlardır.
“Darvin nazariyesi” iki taraflı olarak doğru çıkıyor.

Maymun ................ =>Tekâmül ................ =>İnsan.
İnsan .................... =>Tekâmül ................ =>Maymun.
Maymun ................ =>Dejenere ............... =>İnsan...

Muhiddîni Arabî’nin “Fusûsu’l- Hikem” inde Âdem’den evvel “Hin. Bin.Tin.Sin” isimleri ile yâd edilen mahlûkların olduğu ifâde edilmektedir.
Her meydana çıkıp zuhur eden şeyin aslı, sırrı, gücü, kudreti, o zuhur eden şeyin içinde kalandır..


27.5.1986. Cumartesi


Resim

Nazariye.: (Nazariye. v.) Görüşler. Düşünceler. Doğruluğu isbat edilmemiş ilmî görüşler.
Teori.: Kuram. Nazariye. Uygulamalardan bağımsız olarak ele alınan soyut bilgi.
Belirli bir konuda düşüncelerin, görüşlerin bütünü: Sistemli bir biçimde düzenlenmiş birçok olayı açıklayan ve bir bilime temel olan kurallar, yasalar bütünü, nazariye, teori:
Temsil.: Bir şeyin aynısını veya mislini yapmak. Benzetmek. Teşbih etmek. Örnek, numûne söz.
Dejenere.: Bozuşma, değişme.
Tekâmül.: Kemâl bulma. Olgunlaşma
Cedd.: Babanın babası veya ananın babası.
Tetkik.: Hakîkatı anlamak ve meydana çıkarmak için inceden inceye araştırma.
Yâd.: f. Anma. Hatırda tutma. Zikretme.


Resim

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ
"Lekad halakne'l-insâne fî ahseni takvîm (takvîmin) : Doğrusu, BİZ insanı en güzel bir biçimde-kıvamda yarattık.”
(Tîn 95/4)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Cevapla

“► Münir Derman(k.s) Eserleri” sayfasına dön