DERMÂN BABAm kaddesallahu sırrahu..

Cevapla
Kullanıcı avatarı
gullale
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 1326
Kayıt: 16 Oca 2008, 02:00

DERMÂN BABAm kaddesallahu sırrahu..

Mesaj gönderen gullale »

Resim

DERMÂN BABAm
kaddesallahu sırrahu..

ANKARA’NIN MANEVİ COĞRAFYASI ve DR. MÜNİR DERMAN

PROF. DR. VAHIT GÖKTAŞ
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi..

Resim ÖZET..


Ankara, tarihi ve kültürü ile yüzyıllardır Anadolu’nun en önemli şehirlerinden biri olmuştur. “Kuruluş ve Kurtuluş” şehri olarak tanınan Ankara, manevî coğrafyası bakımından da ele alınması gereken bir merkez konumundadır. Ankara’da “manevî coğrafya”sı bakımından en mühim şahsiyet hiç şüphesiz Hacı Bayram-ı Velî Hazretleridir. Ancak bu büyük Türk Velîsinin yanında Ankara’da pek çok Velî ve irfan ehli zât bulunmaktadır. Bu tebliğde Ankara’nın manevî coğrafyasına vurgu yapıldıktan sonra Ankara Yenimahalle Memlik Köyü’nde medfun çok önemli bir Sûfi Dr. Münir Derman’ın kısaca hayatı hakkında bilgi verilmiştir..

Resim GİRİŞ.:

Bir milletin en önemli varlığı yetiştirdiği şahsiyetlerdir. Bu şahsiyetler kültürün taşıyıcısıdır. Kendi kültürüne sahip çıkmayan milletler yok olmaya mahkumdur. Bir de sadece kendi millletinin değil tüm insalığın ortak değeri olan şahsiyetler vardır. Bunlar Sâlih zâtlar, Evliyâullahtir. Hacı Bayram-ı Velî’de hiç şüphesiz bu ortak değerlerden birisidir. Bu sempozyumda da Anadolumuzun kalbi sayılabilecek Ankara’nın Manevî Mimarlar’ından Hacı Bayram-ı Velî’yi ve Ankara’nın manevî coğrafyasını konu edinilmiştir. Malumunuz Anadolu’nun İslamlaşmasında Horasan Erenlerinin etkisi büyük olmuştur. Türklerin Anadolu'yu yurt edinmesinde dervişlerin önemli rolü olmuştur. Bu bölgelerde kurulan zâviyelerin kuruluş gayesi =>tebliğ, iskan, güvenlik haberleşme, eğitim, ticarî ve sosyal hayatın düzenlemesi olmuştur. Bir şehrin veya bir mekanın manevî coğrafyası, oranın tarihi ve kültürünü yansıtan en mühim varlığıdır. Bu şahsiyetler ve bıraktıkları eserler kültür köprüsü ve kültür taşıyıcılarıdır. Ankara bu manada Anadolu’nun âdeta kalbi hüviyetindedir. Tarih boyunca kuruluş ve kurtuluş şehri olmuştur. Yine Ankara tarih boyunca manevî mimarların yetiştiği bir şehir olmuştur. Ankara’da pek çok tarikat etkili olmuştur. Bunların başında ahiliği de bir tarikat olarak nitelendirirsek Bayramî, Rifâî, Halvetî, Mevlevî, Bektaşî ve pek çok tasavvuf ekolü Ankara’da etkili olmuştur..

Osmanlı’nın fetret döneminde Somuncu Baba ve diğer sufîler gibi manevî dirilişin ve sosyal birlikteliğin öncüleri olmuşlardır. Cumhuriyet öncesi ve sonrası Ankara’da faaliyet gösteren veya etkili olan manevî mimarlardan birkaçı şunlardır.:
Hacı Bayram-ı Velî, Taceddin-ı Velî, Ali Semerkandî, Ahî Yusuf, Ahî Şerafeddin, Ahî Hüsameddin, Tiritzâde Hüseyin Efendi, Seyyid Hüseyin Gâzi, Yakub Abdal, Abdullah Çetin Farukî, Ahmet Kayhan, Hasan Burkay, Emin Acar, Asım Köksal, Hacı Gedikli, Münir Derman vb..
Ankara’nın manevî coğrafyası denildiğinde Mesnevî şârihlerinden İsmail Rusuhî Ankaravî ve Abidin Paşa’da bu çerçeveye dahil olmaktadır. Ayrıca Ankara’da yetişen, Akşemseddin, Eşrefoğlu Rumî, Emir Sikkînî, Ömer Dede, Şeyh Lütfullah Efendi, Ahmet Bican, Yazıcızâde Muhammed Efendi, Germiyanoğlu Şeyhî, Kızılca Bedreddin, İnce Bedreddin, Şeyh Yusuf Hakikî, Şeyh Muslihiddin Halife..

(Ankara’daki Irfan ehli yüzlerce zatın kısa hayatlarının ele alındığı bir çalışma için bkz. Abdülkerim Erdoğan, Ankara Erenleri I, Ankara Büyükşehir Belediyesi Yay., Ankara 2012; Konuyla ilgili ayr. bkz. Refik Turan, Fatma Ahsen Turan, Abdülkerim Erdoğan, Horasan’ı Anadolu’ya, Anadolu’yu Balkanlar’a Bağlayan Bir Mana Önderi Hacı Bayram-ı Veli, Ankara Büyükşehir Belediyesi Yay.)

Biz sadece bu tebliğimizde 1989 yılında rahmet-ı Rahman’a kavuşan ve Ankara’da medfun bulunan Münir Derman Hazretleri'nin kısaca hayatından bahsedeceğiz..

Resim MÜNİR DERMAN kaddesallahu sırrahu.:

Münir Derman, 1910 yılında doğmuş ve 1989 yılında vefât etmiştir. Operatör doktor olarak bilinir. Baba tarafından büyük dedesi Şeyh Şâmil; anne tarafından büyük dedesi Ahmet Ziyâeddin Gümüşhanevî’dir. Annesi Şehvar Hatun, babası Ahmet Rasim Efendi’dir. Trabzon doğumludur, 4 yaşında Trabzon’da Buhara’lı Ömer İnan’dan feyz ve eğitim almış ve 9 yaşında hafız olmuştur. İlkokulu Özel Fransız okulunda okumuş, ortaokul ve liseden sonra devlet bursu ile üniversite tahsili için Fransa’ya gönderilmiştir. Fransa’da Felsefe, Psikoloji ve Tıp eğitimi almıştır. Sorbonne’da Doktora yapmıştır. Suudi Arabistan’da bir prensin dâveti üzere bir süre kalmıştır. Kralın saray doktorları arasında yer alır. Bu arada Mısır’da Ezher Üniversitesinde Şeria okumuştur. Askerliğini Kore’de askeri doktor olarak yapmıştır. Bir süre Japonya’da bulunmuştur. A.Ü. Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde Felsefe alanında öğretim üyesi olarak çalışmıştır. İstanbul üniversitesi Tıp Fakültesini de bitirmiştir. Doğu Anadolu’da Tıp Doktoru olarak kısa bir süre görev yapmıştır. Hükümet Tabibi olarak Bozüyük’te çalışmıştır. Almanya’da 15 yıl anatomi alanında öğretim üyeliği yapmıştır. Eskişehir’de Genel Cerrah olarak doktorluk yapmıştır. Türk Tıbbında ilk defa kopan bir ayağı ameliyatla takmıştır. Bazı hastalıkların tedavisi için bir kısım ilaçlar geliştirmiş ve bu ilaçların patentini almıştır. Ayrıca atom modelinin de dökümünü yapmıştır ancak bunu fazla geliştirememiştir. Fransızca, Almanca, Rusça ve Arapça dillerini iyi seviyede bilen Derman, mütevâzı bir hayat yaşamıştır. Münir Derman tasavvufu.: “Yaşanan bir hal” olarak târif etmiştir. Efendimiz (aleyhisselâm) sünnetine uygun olarak şahsî işlerini bizzât kendi yapmış, işlerini başkalarına yaptırmamış, başkalarına hiçbir vakit yük olmamıştır. Başkalarına hizmet etmeyi hayatının her anında yapmak istediği bir prensip olarak benimsemiştir. Halvet ve riyâzeti manevî terakki ölçüsü olarak benimsemekle birlikte; kendini.: “Meşguliyet içinde herşeyden el etek çekmeye çalışanlardanım.” şeklinde tanımlamıştır. Zaman zaman çok sıkı bir riyâzete girdiğini yine bizzât kendisi ifâde etmiştir. Yine kendini.: “Basit bir mümin ve dünya nimetlerinin şükrünü eda için çalışan bir kişi olarak” tanımlamaktadır. Talebe veya mürid edinmek için çaba sarfetmemiştir. Kibirden riyâdan uzak Mahviyet ve Melâmet Neşvesi içerisinde yaşamayı tercih etmiştir. Münir Derman seyr u sûlükün esaslarını şu şekilde belirtir.: Tevbe, Zühd, Kanaat, Uzlet, Zikir, ALLAH’a Teveccüh, Sabır, Murâkabe, Rızâ..
Münir Derman nefsin mertebeleriyle irtibatlı olarak seyr u sülûkun yedi mertebesini şöyle sıralar.:
Makam-ı Nefs.: Seyr İlallah. Nefs-ı Emmâre
Makam-ı Sadr.: Seyr Billâh. Nefs-ı Levvâme ’den kurtulmaktır.
Makam-ı Rûh.: Seyr Alellah. Nefs-ı Mülhime ile mücâdele edilir.
Makam-ı Sır.: Seyr Maallah. Nefs-ı Mutmainne
Makam-ı Sırr-ı Sır.: Seyr Fillah. Nefs-ı Râziye
Makam-ı İfnâ.: Seyr Anillah. Nefs-ı Merziyye
Makam-ı Hakaik-ı Hakika.: Seyr Billah. Nefsi Sâfiyye..


Münir Derman’ın hiç evi ve maddî serveti olmamıştır. Ankara’da bir otel odasında mütevâzı şartlarda yaşamıştır. Vasiyeti üzere köy kabristanlığına gömülmek isteyen ve vefâtından önce “Kabir Taşım” isimli şiir yazarak vasiyeti üzere bu şiirin kabir taşına yazılmasını ister.
02 Aralık 1989 Cumartesi vuslata eren Münir Derman Hazretleri Memlik Köyü’nde toprağa verilir.
Münir Derman’ın küçük yaştan itibâren manevî halleri zuhur etmiştir. Küçükken minârenin ikinci şerefesinden ittirilerek düşmesine rağmen hiç yara almadan kurtulduğu rivâyet edilmektedir. Annesi Şehvar Hatun bir gün hastanede yatarken kendisini ziyârete gelen oğlu Münir Derman ve Sabri Tandoğan’a şöyle bir hitapta bulunmuştur.: “Evladım bâzen cambaz olup benim 70 yıldır kahrımı çeken, beni 70 yıldır taşıyan şu ayakları öpmek istiyorum.”
Hasta yatağında dizinden, ayağından şikâyette bulunması beklenen bir kişinin bu şekilde şükür ifâdeleri Münir Derman’ı ve Sabri Tandoğan’ı derinden etkilemiştir.

Münir Derman doktorluk yaptığı sırada gelen hastalardan hiç muayene ücreti; veya başka bir ücret almamıştır. Kendisi hastanenin her birimindeki eksikleri yakından takip eder, hastayı olumsuz etkilememesi için önceden önlem alırdı. Maaşından da muhakkak fâkirlere, yoksullara yetimlere infak etmiştir. Bu nedenle hayatı boyunca hiç evi olmamıştır. Gâyet mütevâzı giyinmiş, kışın soğuğunda bile bazen kısa kollu tişörtle dolaştığı olmuştur. Kendisine bunun hikmetini soranlara.: “Evladım biz at cinsindeniz, o yüzden üşümüyoruz.” diyerek tevâzu ile nefsini de ayaklar altına almasını bilmiştir. Ramazan Ayında sakız çiğneyen yaşlı bir ihtiyara da.: “Ben hayvan profesörüyüm. Et yiyen hayvanlar soldan sağa doğru çiğner, ot obur hayvanlar sağdan sola doğru çiğner; acaba hangi türe giriyorsunuz ki yukarıdan aşağı ağzınız oynuyor.” diyerek Ramazan Ayına ve oruca saygısızlığa kendi üslubuyla sert bir şekilde uyarıda bulunmuştur. Hastanede kendisinden emrivâki bir şekilde rapor isteyen bir genel müdüre hastalığının ne olduğunu sormuş, genel müdür ise hastalığından bahsetmeden, genel müdür olduğunu ve kendisine 20 günlük rapor vermesi gerektiğini emretmiş; aksi takdirde başına belâ olacağını söylemiş; fakat Münir Derman’ın hiç tepki vermemesine rağmen, genel müdür oracıkta ruhunu teslim etmiştir.. Bu ise, Münir Derman’ın hayatında yaşamış olduğu ilginç hadiselerden biridir..
ALLAH'’tan başka kimseye boyun eğmeyen sert mizaçlı, kültürlü, işinin ehli bir zât olan Münir Derman’ın klasik tasavvuf çizgisinden öte fikri bakımdan İbn Arabî, mizaç bakımından ise Şems-ı Tebrizî Meşreb bir SÛFİ olduğuna dair rivâyetler bulunmaktadır.
Eserlerinde ve sohbetlerinde zaman zaman üçler yediler kırklarla ve Hızır’la görüştüğünü sarih bir şekilde ifâde etmiş; sır ve hikmet dolu sözleriyle ledünnî ilimden bilgileri sızdırmaktan öte, bu hikemi sözleri cömertçe insanlarla paylaşmıştır..

Celâl Yönü ağır basan Münir Derman, çevresinde insan toplamak yerine hususî insanları irşad etmek şeklinde bir usul takip etmiştir. Kendisiyle ilgili verdiği şu bilgiler ne kadar dikkat çekicidir.: “Ayda iki gece ben, bilmediğim meçhul diyarlara dâvet ile götürüldüm. Oradan rağbet ve i’tibâr ederler bana. Bütün müşküller halloldu bana. Celâl Köşesinden daima Settâr Sıfatı’nın altından bağırmak emr olundu bana. Mürşidlik rütbesi verildi; irşâd ederim. Mürid gönderirler bana. Eteğime yapışanlara Celâl Köşesinden hırpalamak emir olundu bana. Maşrıktan mağribe atıldım, Mağrib Sultanı emretti bana. Her gece Sultan-ı Mağribi ziyâret ederim. Âlem-ı Misal, Tayy-ı Mekân oldu bana inâyet. Gayb Ricâli’ni gördüm, selâm ettiler bana. Edeb içinde divÂN durdular. Kulağıma Fethiyye Salâsı’nı okudular. Üçler, yediler sonra dörtler buz gibi su ikram ettiler bana. Rızâ Rüzgârının bir yaprağı gibi oldum. CEMÂLULLAH zâhir oldu. Cemâl Celâl, Celâl Cemâl karışarak TEVHÎD oldu. Deryâ içre düşüverdim. Damla idim, UMMAN oldum. Dertli idim. Derdim gidip DERMAN oldum… Kırklar sofrasında bulundum. Bunların üçü ile haftada bir kere buluşurum. “Kırklardan mısın?” diye sorma bana… Ben o üç ile dört yaparım. Hiç ile kırk oluruz. Üç kişi bir de ben, bir de hiç, bir tâife teşkil ederiz, gezeriz. Hem kırkız, hem dördüz, hem HİÇiz BİZ…”

Vaazları ve sohbetleriyle irşad hizmetini yerine getiren Münir Derman Hazretleri, kendisinden sonra gelenlere;
* ALLAH Dostu Derki I-II-III-IV-V,
* Su I-II-III,
* Muhyiddin Arabî Nasihatleri,
* Yazılacak Sırların İlki Yazılmayacak Sırların Sonu.. İsimli eserler bırakmıştır.

(Hayatı ile ilgili olarak bkz. Elvan Sesli, Dr. Münir Derman Hayatı Eserleri ve Tasavvufî Görüşleri, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 2013; Esragül Bayraktar, “Farklı Bir Sufi Tipolojisi: Operatör Dr. Münir Derman”, Akademiar Dergisi, Yıl: 2016, sayı: 1, ss. 203-237; Sıddık Demir, Ankara’nın Gönül Erleri, Kuğu Kitap, Ankara 2014.)

Münir Derman vefâtının duyurulmasını istememiş, sınırlı sayıda kişi tarafından cenâzesinin kaldırılmasını, tenha bir köye; Yenimahalle Memlik Köyü’ne defnedilmeyi vasiyet etmiştir. Ayrıca Münir Derman tarafından kabir kitâbesine yazılmak üzere vasiyet edilmiş olan bir şiir vardır ki; bu şiir kendi hayatının ve yaşam felsefesinin âdeta hülasasını vermektedir. Mezarlıklardan uzak yaşamaya çalışan, ölümü hatırlamak istemeyen modern insan için Münir Derman’ın hayatı ve öğütleri çok mânâlar ifâde etmektedir. Ölüm ancak bir ALLAH DOSTU için bu kadar tabii olabilir..
Resim
Kullanıcı avatarı
gullale
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 1326
Kayıt: 16 Oca 2008, 02:00

Re: DERMÂN BABAm kaddesallahu sırrahu..

Mesaj gönderen gullale »

MÜNİR DERMAN’IN KABRİ BAŞINDAKİ ŞİİRİ.:

Resim
KABİR TAŞIM..

Bir gövde borcum var toprağa. Verdim borcumu.
Ruhumun toprağa borcu yok benim.
Arama toprakta beni, ben başka yerdeyim.
Toprağım temizdi, temiz teslim ettim borcumu.
Bu kabir ruhumla gövdemin ayrılış yeri.
Burada arama, burda değilim.
Azâbda değil, narda değilim.
Sıkıntım kalmadı artık, aç ve yoksul değilim.
Dünyada haksızlık, sefalet, açlık, sıkıntı, dertlerle arkadaş yaşadım.
Şikayet etmedim RABB’imden, bu nedir diye Kırklar, yediler, dörtler, üçlerle arkadaş idim.
Hızır’la buluştum, konuştum, dertleştim, dünya yüzünde...
Şikâyet etmedim kendi halimden.
Nefsinle uğraşma bu savaş değildir.
Kabirde azâbın esası budur.
Bırak nefsini kendi haline..
Uğraşma onunla yakışmaz sana.
Gövde, nefis, ruh başka başkadır.
Yekdiğerine karıştırıp çengelleme onları.
Nefis dünyada kalır, gövde toprakta
Ruh gider aslı olan RABB'ine
Burada arama burda değilim.
Azâbda değil, narda değilim.
Sıkıntım kalmadı, aç ve yoksul değilim.
Gövdemi verdim toprağa borçlu değilim.
Nefsimin de derdi dünyada kaldı.
Üzme kendini, ben de senin gibiyim.
RABB’imin yanında uçar gibiyim..

(02.12.1989.. cumaratesi)


Resim SÖZLERİNDEN BAZILARI.:

* ALLAH’a secde ettiğin yüzü, başkalarına karşı zillete düşürmemeğe gayret et; azîz olursun!.
* HAKk’ın Ni’metlerinin şükrünü edâ et!.
* Ni’met gelir, şükrü göremezse gider!.
* Sakın kimseye hakaret gözüyle bakayım deme!.
* Unutma ki ALLAH’ın Dostları binbir şekil, kıyafet içinde gizlidirler!.
* Halkın seni methetmesiyle zevk duyma, zemmetmesinden de acı çekme!.
* “Hak, kuvvetlidedir!” derler; sakın inanma!. Bu lâf câhil sözüdür!.
* Kuvvet “HAKk”tadır, unutma!. Hak için zahmet çek!.
* ALLAH TeÂLÂ şöyle buyurmaktadır.: “Benim nâmıma zahmet çeken savaşan ve öldürülenlerin seyyiâtını elbette silerim.” (Âl-ı İmran 3/196)..
* Ne kadar işin ve arzun, dileğin varsa hepsini kaza ve kadere teslim et!.
* Kendi nasıl dilerse öyle iş gören ALLAH’a bırak!. Ve bekle!.
* Telâşı terket!. Izdırabı, üzüntüyü kaldır!.
* Murad Yolu kendi kendine görünür, o yola düşersin!.
* Aç kal, kimseye söyleme!.
* Dertlerini, yoksulluklarını, ızdıraplarını söz haline geçirme. Melekler bile duymasın!.
* Derdin olursa HAKk ile konuş, herşeye yeter!.
* Sefâlete düşersen vakur ol!. Sabret!.
* HAKk’a bile ellerini istek için kaldırma!. Yalnız hamd için kaldır!.
* ALLAH seni senden iyi bilir!. HAKk’da erimek dünyada budur!..
* Vesveseyi bırak!.
Resim KAYNAKÇA.:
Bayraktar, Esragül.: “Farklı Bir Sufî Tipolojisi: Operatör Dr. Münir Derman” Akademiar Dergisi, Yıl: 2016, sayı: 1, ss. 203-237.
Demir, Sıddık.: Ankara’nın Gönül Erleri, Kuğu Kitap, Ankara 2014.
Sesli, Elvan.: Dr. Münir Derman Hayatı Eserleri ve Tasavvufî Görüşleri, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 2013
Turan, Refik.: Turan, Fatma Ahsen, Erdoğan, Abdülkerim, Horasan’ı Anadolu’ya, Anadolu’yu Balkanlar’a Bağlayan Bir Mânâ Önderi Hacı Bayram-ı Velî, Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayını.
Resim
Kullanıcı avatarı
gullale
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 1326
Kayıt: 16 Oca 2008, 02:00

Re: DERMÂN BABAm kaddesallahu sırrahu..

Mesaj gönderen gullale »

Resim

ESKİŞEHİR'in “MeLeK HoCa”MÜNİR DERMAN kaddesallahu sırrahu..

Dr. Münir Derman, meslekî sahasında insanları ameliyat ederek dertlerinden kurtarır. Fakat o, insan problemlerinin sadece fiziksel sebebli olmadığını bilenlerdendir..
Kimi insanlar vardır. Doğdukları yerden çok yaşadıkları yerle anılırlar. O şehrin tarihinde özel bir yere sahip olurlar. İşte bu tür insanlardan biri de Dr. Münir Derman’dır. Trabzon doğumludur ama hayatının büyük bir bölümü Eskişehir’de geçmiştir.
Yaşı müsaid olanlar, Eskişehir’de onu öncelikle doktor olarak hatırlarlar. Zirâ tabiplik hayatının büyük bir bölümü bu şehirde geçmiştir. Fakat, câmi cemaati onu bir başka yönüyle, Eskişehir câmilerinde kendine özgü bir dil ve üslubla yaptığı vaazlarıyla hatırlayacaklardır. Ona daha yakın olanlar ise onu aynı zamanda bir mânevîyat ehli olarak bileceklerdir..

FELSEFEDEN TIBBA.:
1910 yılında Trabzon’da doğan Dr. Münir Derman’ın soyu, baba tarafından Kafkas Kartalı Şeyh Şâmil’e, anne tarafından ise Ahmet Ziyaeddin Gümüşhânevî Hazretlerine dayanır. Küçük yaşlardan itibaren maddî ve mânevî ilimler konusunda tahsil görmeye başlamış, dokuz yaşında ise hafız olmuştur. İlkokulu özel Fransız okulunda tamamladıktan sonra liseye başlamış, ardından devlet tarafından üniversite tahsili için Fransa’ya gönderilmiştir. Burada felsefe ve psikoloji tahsili gördükten sonra tıp fakültesini de bitirerek doktor olmuştur. Bununla da yetinmemiş, Mısır El-Ezher Üniversitesi’nde ilahiyat tahsili de yapmıştır..
Münir Derman Hoca'yı önce Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde felsefe hocası olarak görürüz. Fakat bu uzun sürmez. Kısa bir süre sonra üniversiteden ayrılarak çok sevdiği doktorluk mesleğini yapmak için Doğu Anadolu’da göreve başlar. Daha sonra hükümet tabibi olarak Bozüyük’te görevlendirilir. Burada bir süre görev yaptıktan sonra dâvet üzerine Almanya’ya gider. Burada 15 yıl anatomi dalında öğretim üyeliği yapar. Daha sonra Türkiye’ye döner ve Eskişehir’de genel cerrahi uzmanı olarak doktorluğuna devam eder ve buradaki görevinden emekli olur..
Eskişehir’de kaldığı yılarda İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde de dersler verir. Müthiş bir bilgi birikimine sahiptir. Fransızca, Almanca, Rusça, Arapça’yı çok iyi şekilde bilen biridir. Fizik, kimya, matematik gibi fen bilimlerinde ve astronomide şaşılacak derecede bilgili olduğu, Eskişehir’de hep anlatılan bir yönüdür. Bir diğer yönü ise imkânı olmayan hastasından ücret almaması, dahası onların ilâçlarını kendinin yaptırması ve şayet dışarıdan gelmişlerse yol ücretlerini vermesiydi..
Mesleği çok para kazanmasına müsaid olmasına rağmen dünya malına hiç iltifat etmemiş, sâde bir hayat sürmüş ve maddî olan her şeyden uzak durmuş Münir Derman Hoca. Nitekim, emeklilik sonrası Almanya’ya gitmiş, bir süre orada kaldıktan sonra Türkiye’ye döndüğünde hayatının son günlerini Ankara’da bir otel odasının mütevazı şartlarında, eşi ile birlikte yalnız başına, eski tanıdığı dostlarından oluşan mütevazı bir çevrede geçirmiştir. Zirâ bir eve dahi malik değildir.

“Garibin Yeri Tenhadadır”
Hayatının son iki buçuk senesini sağlık sorunları nedeniyle hastanede geçiren Münir Derman Hoca.: “Dünyaya garib geldim, garib gitmem lâzım. Garibin yeri tenhadadır.” diyerek sessiz bir köy kabristanına gömülmeyi vasiyet etmiş ve bu vasiyet gereğince 2 Aralık 1989 Cumartesi günü HAKk’a yürüdüğünde sevenleri onu Ankara’nın kuzeybatısında yaklaşık 15 kilometre mesafedeki Memlik Köyü yakınında toprağa vermişler..

CÂMİDE BİR DOKTOR.:
Dr. Münir Derman, meslekî sahasında insanları ameliyat ederek dertlerinden kurtarır. Fakat o, insan problemlerinin sadece fiziksel sebebli olmadığını bilenlerdendir. Bu sebeble onu câmi kürsülerinde bir vâiz olarak da görürüz. İlk gençlik yıllarında bazı vaazlarını dinlemek bana da nâsib olmuştu. Aklımda kalan vâiz portresi ise şöyleydi.:
Her şeyden önce vâiz diye bildiğimiz kişilerden farklı bir dil ve üslubu vardır. İnsanların dinin zâhirinde takılıp kalmamaları ve bâtına nüfuz etmeleri onun tebliğde en çok önem verdiği husustu. Sohbet dili çok ilgi çekiciydi. Vaazı esnâsında cemaatle de diyaloğa girer, onlara sorular sorar ya da onların sordukları sorulara da cevâb verirdi. Dikkat çeken bir yanı da çok şefkatli olmasına rağmen zâhiren çok celâlli olmasıydı. Şefkatini fark edenler ona “Melek Hoca” derlerdi. Bir Cuma vaazında Hz. Nuh ve tufan hadisesini mânevî boyutuyla anlatmaya çalışırken cemaatten “Nuh’un gemisinin kaç direği vardı.” diyen birine nasıl celâllendiği bugünkü gibi hatırımdadır..
Yine cemaatin namaz esnâsındaki tavrını eleştirdiği şu cümleler de aklımın hep bir köşesinde kalmıştır. Aşağı yukarı şöyle demişti.: “Ey cemaat, namazınız, arkadan seyrettiğiniz zaman doğrudan doğruya soytarı oyununa benziyor. ALLAH’ın huzurunda alay olmaz efendiler!. İmam.: “Allahu Ekber!” demeden ön sırada hep secdeye başlar, daha “Selâmün aleyküm!” demeden adam başını çeviriyor. ALLAH rızası için yapmayın bunu! Böyle yapmaya devam ederseniz buraya da artık gelmem. Ben size yanlışlarınızı ALLAH rızası için düzeltmeye çalışıyorum, siz hokkabazlık yapıyorsunuz! Yapmayın bunu ricâ ederim!.”

BİR MÂNEVÎYAT EHLİ.:
Onun vâizliği işin bir yönüdür. O, mânevî ilimlerde de derin bir irfânın insanıdır. Çevresini bu anlamda da irşad eder. Fakat onun bu yoldaki pek çok kişiden önemli bir farkı vardır: O, namsız-nişansız bir irfân ehli olmayı seçmiştir. Bu yüzden bir tarikat kurmadığı gibi kurulu olanlara da rağbet etmemiş, etrafına bu anlamda muhibler toplamamıştır. Ancak vaazlarından ve doktorluğundan kendisini tanıyan ve hakiki seven sayılı kimseler O’na yanaşmışlar ve ilminden istifade etmeye çalışmışlardır..

BASILMAMIŞ ESERLERİNİN DE OLDUĞU BİLİNMEKTE.:
Geniş bir telifâtı da olan Münir Derman Hoca, sohbetleri ve yazılarını “Allah Dostu Der ki” başlıklı beş ciltlik bir kitapta toplanmıştır. Yine üç ciltlik “Su Kitabı”, “Muhiddin Arabî’nin Nasihatları” ondan bugüne kalan eserleridir. Ayrıca basılmamış başka eserlerinin de olduğu bilinmektedir..
Sohbetlerinden bir bölümle bu bahsi şöyle bitirelim.: “Yaprak, çiçek koparmayınız! Yaş ağaç kesmeyiniz! Dal kırmayınız!.. Yaprak, çiçek çiğnemeyiniz! Meyva kabuklarını, yaş yaprak, çiçek, taze dal, ateşe atmayınız! Bunlara dikkat ederseniz şu hadîsin müjdesine kavuşursunuz.: “Nebatata kadar merhamet gösteriniz, bunda şefaat gizlidir.”

Mustafa Özçelik..
Resim
Kullanıcı avatarı
gullale
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 1326
Kayıt: 16 Oca 2008, 02:00

Re: DERMÂN BABAm kaddesallahu sırrahu..

Mesaj gönderen gullale »

Resim

LEDÜN/LEDÜNN İLMİ'ni ÖĞRENMEK İÇİN,
Resim ŞUNLARI BİLMEK GEREK.:


MÜNiR DERMAN..
kaddesallahu sırrahu..


Ebu Hüreyre radiyallahu anhu.: “Ben, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den iki çeşit ilim aldım, bunlardan biri size anlattığım ilimlerdir, ikincisini ise söylersem boğazımı keserler, ikinci ilim esrar ilmidir. Herkes bunu anlayamadığı gibi ALLAHu TeÂLÂ da, onu herkese vermez.” demiştir.

İnsan aklının son idrak hududunda olan İlm-i İlâhîye'nin sır perdesi İlm-i Ledünn
İnsan mantığının hududunu aşan mantıksız bir mantık ile anlatılan perde arkası...
Fizik, kimya kanunları gibi değişmez sabit kanunları vardır buranın aynen...
İnsanlar maddeye tapmaya başladığı devirden i’tibâren ALLAH'a sıfat aramaya başlamışlardır.
Bu sûretle insânlar aklın peşine takılmış şuûrsuz bir hâlde gidiyorlar.. nereye?.
Kendi çöküşlerini içlerinde taşıyorlar habersiz olarak..
Bence “HiÇ” olan; duyup işitip, görüp anlamaya çalıştığım ruha te’sir eden her şeyin karalamalarından ibâret olan kitablarımı okuyan olgun bir zât geldi, sordu.: “Ledün Nedir?”
“Bilmem!” dedim.
Resûlü Ekrem'in iç âleminde feverân eden ötelerin ötesinin insâna kadar uzanan ilmi, Resûl kimseye bilidirmemiş.. Yalnız Hz. Ebu Hüreyre'ye bazı ledünnî şeyler bildirmiş.
Soranlara.: “Eğer bu az bildirilen sırlardan size söylersem kâfir oldu diye başımı vurursunuz!.” buyurmuştur.
Hz. Musâ'ya HıZıR söylemiş bazı sırları. Musâ Peygamber bile buna tahammül edememiştir.
HıZıR aleyhisselâm, Resûlü Ekrem'e edeben mülâki olmamıştır. Çünki ledünnün hakikî Sultanı Resûlü Ekremdir. Öğrenecek bir durumu yoktu.
Ben neyim ki, ledünn bileyim!.
Hazreti Hüreyre'den sıkıp aldığım ma’lumata göre ben de anlayamadım.: “Resûlullah Efendimizin HAKk’ın esrârına çevrili Nûrlu İç Âlemi” diye buzlu bir târif yapabiliriz..
Ledünn hakkında birçok sızma bilgiler ve mırıltılar birçok ulemâ tarafından bildirilmiş, hatta kitablara bile geçmiştir.
Kur’ÂN-ı Kerîm'de kullara birçok Âyetlerle bilgiler, HAKk’a yanaşmak üsûlleri bildirilmiştir.
Bir de Kur’ÂN-ı Kerîmde bildirilmeyen birçok hududsuz Âyetlerde SüNNeTuLLAH ile kâinatta câri’ her türlü hadisatın aslı gizlidir.
Onun için.: “ALLEME’L- İNSANE MÂLEM YÂLEM” Âyeti ile bilmediğini insâna öğretir. Kim?.
ALLAH'ın kâinatta câri’ Kur’ÂN’da bildirilmeyen Âyat ve Bürhânları...

Resûlü Ekrem efendimiz.: “Beşikten mezara kadar ilim peşinde koşunuz. Çin'de bile olsa arayınız, kâfirde bile olsa istifâde ediniz.” buyurmuştur. Kâinatın yaratılışını dünyayı gezerek, evreni tetkik ederek bulabilirsiniz Âyetleri vardır..
Kur’ÂN-ı Kerîm'in bazı sûrelerinin başında HURUF-u MUKATTAA kırpılmış Âyetler mânâsına gelen, bunlar birçok Ledünnî, kâinatta câri’ bilinmeyen Âyetlerin anahtarı mesâbesindedir.
Nitekim geçenlerde Kaptan Kusto'nun Septe Boğazı’ndaki Akdeniz Suyu ile Atlas Okyanusunun Suyunun karışmaması ve balıkların bir taraftan öte tarafa geçmemesi, tuz kesâfetinin ayrı olduğu hâlde fizik ve kimyada bulunan kesiften hafife doğru olan ozmoz hadisesinin olmaması meselesi Rahmân Sûresi’ndeki Âyetle ortaya çıkmıştır..
Bunun niçin böyle oluşundaki sır Ledünnîdir.
O sırrı herkes bilemez tahammül de edemez..

Âyet.: “iki denizi salıvermiş birbirine kavuşuyorlar. Birbirine karışmaya engel bir perde var. Bu da mı yalan?...”
Kâinatta câri’ fizikî, kimyevî, jeolojik, meteorolojik hadiselerin bir kanun dahilinde oluşu SüNNeTuLLAHtır.
Cenâb-ı ALLAH niçin bu kavuşmamayı murad etmiştir? Sebebi nedir?.. “Söylenemezlerdendir”

Şimdi bir izâh yapalım.:
Amma bunu, sızıntılı hakiki bilgi, sözleri ile bir tasvir yaparak anlatalım.
Nasıl ki radyo dalgaları makinada sese, şekle, renge tahvil oluyorsa bu kelimelerle anlatacağımız resim de öyledir, iyi düşünüp hâlletmeye savaşın!.
Bundan birşey çıkarabilirseniz “Ledünn”ü hiç olmazsa buzlu cam arkasından seyretmiş gibi bir bilgi hasıl olur.

Kelimelerle resim şu.:
Boyu 10 m. genişliği 5m. derinliği yarım metre olan küçücek bir göl... İçine simsiyah lâğım karışmış. Küçük büyük ölü hayvan leşleri kokuyor. Üstünden yeşil Leş Sineği geçse bile kokudan bayılıp aynı pisliğe düşüyor..
İşte bu birikintiye kızgın güneş aksetmiş.
Pis kokulu su buhar olup yukarı doğru çıkıyor yavaş yavaş ...
Buhar yerden göğe doğru yükseliyor.
Nasıl yükseliyor buhar?.. Niçin yukarı çıkıyor?
Efendim buhar havadan hafif, arz çekimi buna te’sir etmez. Bununla bana izâha kalkma!. Ben bunları pek iyi bilirim herkes gibi.
SüNNeTuLLAHta gizli fizikî kimyevî kanunlar bunlar.
Buhar da pis kokulu. Yükselmeye devam ediyor göğe doğru.
Su birikintisi nihâyet kuru bir hâle geliyor. Koku da kalmıyor artık.
Buhar muayyen bir mesâfeye yükseldikten sonra orada bulut oluyor..

Gökteki bulutlar da muhtelif mesâfelerdedir. Ne çok yukarı çıkarlar ne çok aşağı inerler. Meteoroloji dili ile söylersek kümülüs, stratus bulutlarının yükseklik ve şekillerini biliriz..
O pis buhardan olan bulut müsbet ve menfî elektrikiyet taşıyor. Birbirine çarptığı zaman yıldırım şimşek oluyor. Amma niçin buharda müsbet-menfi elektrik var. Bu hadise niçin oluyor? Onu da bilmiyoruz.
“SüNNeTuLLAH” deyip sıyrılmak istiyoruz.
Buradaki sıyrılmak ledün hududuna yanaşmak ve oraya akıl erdirememenin bir ifâdesidir.

Bulut nedir bilir misin?..
Sonra bu bulut yağmur oluyor...Tekrar aşağı düşüyor..
Ağzını aç bu rahmeti doldur.
Göz yaşından berrak ve temiz. Kokusu yok.
Nedir bu tadı olmayan su tadı?
Düşünemezsin bile o pislik dolu su yığınındaki vaziyeti...
Göldeki vaziyeti düşün şimdiki duruma bak. Düşün!..
Fakat niçin bu böyle. Kimse bilemez. Bu RAHMettir.
Şu küçücük pislikten temize doğru huruc, temizlikten aşağı RAHMet...
Bu resmi hâlledersen Ledünn târifinden bir şey anlayabilirsin.
“Hayır!.. Hayır!..” diyeceksin.
Anlayabilirsen Ledün kelimesinin “L.:” harfini belki anlarsın...
Son harfi olan “N” harfine dön!
Orada “KûN!” gizli. “OL!” gizli.. Anlarsan gel konuşalım!
Anlamazsan o benim mavi kaplı üstünde kırmızı yazılı kitabı evinde bir rafa bırak. Belki anlayan olur. Ben başka bir şey bilmem. Anladığın zaman Ledünn hakkında konuşmak mümkün olur. Soruyu soran muhterem zât ben bunu anlatırken gözünden sessiz yaş geldi. Benim gözüm de yaşlı idi... Sessizce kalktı, söz söylemeden kendi Gönül Havzı’na çevrilerek ayrıldı gitti.

Hani anlatırlar. HıZıR bir çobana rastlamış ona birşeyler öğretmiş ve gitmiş. Çoban birşey sormak için HıZıR'ın peşinden koşmuş. HıZıR göl üzerinde yürüyormuş.
Çoban HıZıR'a yetişmiş: “Amca şu nasıldı unuttum!” dediğinde, HıZıR bakmış ki çoban da suda yürüyor.
HıZıR çobana.: “Haydi git oğlum git bildiğin gibi yap!.” demiş.
Fakat çoban su üzerinde gittiğinin farkında değil...
İşte gaflet hâlindeki sırrî, ledünnî mânâları görünürde normal addederiz onları.
Onun için eskiler söylerler : “Gaflet çok iyi bir haslettir.”
Es selâmü aleyküm...


مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ
Resim---“Merece’l- bahreyni yeltekıyân (yeltekıyâni).: İki denizi birbiri ile karşılaşacak (birbirine kavuşacak) şekilde akıttı.” (Rahmân 55/19)

بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَّا يَبْغِيَانِ
Resim---“Beynehumâ berzehun lâ yebgıyân (yebgıyâni).: İkisi arasında berzah (engel) vardır, ikisi birbirinin sınırını geçemez (birbirinin özelliğini, düzenini bozamaz).” (Rahmân 55/20)

Rahmân Sûresi.: “İki denizi salıvermiş birbirine kavuşuyorlar. Birbirine karışmaya bir perde var.” Âyet 19 - 20...
Bunun kavuşmaması sırrî bir hadisedir. Bu sırrı, ledünnî olarak Kusto öğrense çıldırır.
Sebebi nedir? “Söylenemez!.” lerdendir. .
“Sen biliyor musun?” diye bir sual sorma bana.
Bilmesem mırıldanmam. Ben onu öğrendiğim zamanlarda kendimi kaybettim. Günlerce bayırlarda dolaştım ağam...
İNSÂN=>Aklının varamadığı, kavrayamadığı “Lâ Mekânı” içine almış bir mekândır.
Kâinatın kusursuz ve akıl yoran düzeninde asıl hakikat gizli gibi görünür. Fakat aşikârdır.
Düşünmeden, aklı kullanmadan hareket etmek ALLAH'ın verdiği akla hakaret olur ki bu küfürdür..
Akıl, ALLAH tarafından yanlış ve doğru terazisi olarak verilmiştir. Onda kabiliyetsizlik, kusur yoktur.
Bir de aklın eremediğini akla sokmağa çalışmak da, akla hakaret olur, “sersemler” müstesnâ...

ALLAH'ın yarattığı şeylerde ALLAH'ın Kudretini görmeye çalış.
ALLAH'ı isbata kalkmak şüphe etmenin tam kendisidir.
ALLAH'ı yarattığı şeylerle varlığını isbata kalkma.
Kime isbat etmeye uğraşıyorsun.
ALLAHın dışında değilsin ki onu göresin.
Siz kendi kendinizi dışarı attınız aklınızla!..
Sonra o akıl ile ne arıyorsun?.
Aklın durduğu ve boşlukta kaldığı hudud ötelerin ötesi...
Fakat akıl yine çırpınıyor=>Nedir o ötelerin ötesi?..
Aslanım, hiçlik ve yokluk mevhumu diye bir şey yoktur. Her şey vardır..
Ne evveli var ne sonu... Bu iki kelime arasında dolaşmasını öğren.
Başa, sona akıl “ermez!.” değil “yetmez!.”...
Kusto Kaptan senelerce ilmî tetkik yapıyor. Şayan-ı takdirdir...

Tabiatta rastlanan her taşın altını kaldırıp bakmalıdır.
Çünki bâzen caddelerde değil patika yollarda çok şeylere rastlanır.
Bu zât kâinattaki intizamdan, işleyişten bir şey çıkaramıyor, intizamsız gayrı tabiî gördüğü bir olaydan.: “ALLAH vardır!” diyor...
Öleceği zaman yüzü sararmış. “Ölümden korkuyor musun?” demişler.
“Hayır! Ölümden korkmak bir nev’î bâkilik iddia kokusunu taşır ki küfre ve şirke kadar gider.”
“O hâlde niçin sarardın?”
Be gafiller!.. Güneş batacağı zaman sararır.
Bunun farkında değil misin?. Her gün görürsün!...

Maddeyi ruhun emrine al!..
Ruhu maddeye bağlayarak şekillendirmek, maddîleştirmek insânın Âdemiyetine hürmetsizliktir. Ve birşey ifâde etmez.
Son asırda kitabların yazdığı ve nasihat hâlinde nesilden nesile gelen.: “Iyi ve Kötü İnsanlar.” ta’biri kalmadı.
Artık bugün ne kötü insânlar var ne iyi insânlar var. Hepsi bir oldular ve karıştılar birbirleri ile...

Bir zaman toprak üstünde iken=>Şimdi toprak altında olanların toprak üstünde iken yaptıklarından bahsetme. Onları RAHMetle an!..
Şimdi toprak altında ne yaptıklarından biliyorsan bana da onlardan bir ip ucu ver!. Ona göre hareket edeyim. Veremeyecek, söyleyemeyeceksen beni dinle o hâlde, bir şey kaybetmezsin. Günahdan sakınmak tövbede uğraşmaktan kolaydır. Bunu unutma!.
Çok büyük bir lâftır bu.
“Gönül” derler nedir bu?.
Gönül, HAKk olana bağlanmanın ismidir.. Bunu unutma!..
Düşün, ne demek istiyoruz.. Hemen anladığını sanma!..
Bu gönül ile ALLAH'tan istemek en büyük ibâdet olur.
İbâdet, bu isteme temizliğine kavuşmak olduğunu unutma!.
ALLAH'ın kapısı kapalı gibi görünürse de alınteri ile müracaat edenin elindeki kabı boş çevirmez. Aksini düşünmek küfürdür!.
Alın Teri’nin kirlisi yoktur. Onu dinle!..
Yalan, haram ile kirletme.
ALLAH'ın helâl hazinesinin hududu yoktur!.

ŞunLarı öğren.:
“Fezkurunî ezkürküm.: Beni anarsanız Ben de sizi anarım!”
“Er rasihune fi’l-ilim.: İlimde rasih olanlar.”
“EnnALLAHe RABBe RABBeküm.: Ben ALLAH RABBım ve RABBınızım”
“Velakad kerremna benî âdeme.: Biz Âdem’e keremle keramet verdik.”
“Velezikrullahi ekber.: En büyük zikir ALLAH’ın Zikridir.”
Bunların mânâlarını öğren, bütün incelikleriyle…

“Ve’s-semâi zâti’l- buruci”=>“Ve’s-semâvât” değil.
“RABBi’s-semâvât”=>“RABBi’s-semâ” değil.
“RABBü’l- ard”=>“RABBi’l- şems, RABBi’l- kamer” değil.
“RABBü’l- magrib” değil=>“RABBül maşrık”değil =>“RABBü’l- magribeyn. RABBü’l- maşrıkeyn.”
“RABB-ı Âdem”, “RABBi’l- insân” değil.=>“RABBi’n- nâs.”
Bunları da iyi düşün, anla, bu Anlama Kudreti İNSANda var.
Akıl ALLAH tarafından verilmiştir. O’nda kabiliyetsizlik kusur yoktur.
Aksini düşünmek akla hakaret olur ki, bu da küfürdür…

Ledünn İlmini öğrenmek için şunları bilmek gerek.:
1–) “Errasihune fi’l- ilmi..
2–) “Fezkürunî ezkürküm..
3–) “Velekad kerremnâ benî âdeme...
4–) “EnnALLAHe RABBe, RABBeküm..
5-) “Felillahi’l- hamdü RABBi’s- semâvâti ve RABBi’l- ardi RABBi’l- âlemîn. Velehü’l- kibriyaü fi’s-semâvâtı ve’l- ardi ve hüve’l- Azîzü’l- Hakîm..
6-) Bilmez misin ki göklerle yerin yegâne sahibi “ALLAH” dır. Ve sizin ALLAH'dan başka bir yârınız ve yardımcınız yoktur..

“KûN!.”.: Emir kime verildi. Hitab-ı İlâhî kime?.
“feyeKûN”.: Emiri kime verilecek?..

RABBi’s-semâvât, RABBi’l-ard, RABBi’l-maşrikeyn, RABBi’l-mağribeyn, RABBi’l-arş, RABBi’l-felak, RABBi’n-nâs, RABBi’- âlemîn..

“Lâ Mekân” diyoruz=>Maddenin ötesini Madde Âlemi’ne bağlayan nokta... Aklın gidemediği hudud..

SULN:
S.: “Subhanellezî isrâ..
L.: Katiyen söylenemez. Bilen söylese=>dili vurulur..!!!..
T.: Tâ-Hâ. Tâ. Sîn. Mîm.
A.: Elif. “İkrâ bi ismi RABBikellezî hâlak. ..
N.: “Nûn ve’l- kalemi mâ yesturûn :
“KûN” de =>bu “NûN”un içindedir..
=>Fazla açıklanmasına müsaade edilmemiştir…

“HIZIR” derler.. Vardır.. Kimdir?.
Musâ Peygambere=>Ledün yani var olan akla zorlanmadan sokulamayan Kudret Âleminin Sırlarının İlmi...
İlim var olan bir şeyin künhüdür, esasıdır, vardır demektir..
Hakiki İnanç Âlemi’ne kavuşanlar bilirler, sezerler, inkâr edemezler, etmezler..
“İmkân Âlemi’nde bunalanlara yardıma koşan mübârek bir Zât-ı Şerîf var mıdır yok mudur?” sözleri inanmayanların veya inanamayanların sözleridir bunlar...
Halk gönlünde yaşıyor ya!.. İnanıyorlar ya, bu inanana da inanmayana da yeter..
“HıZıR Âb-ı Hayat Suyu İÇmiştir.” derler.
Devamlı olduğunun güzel inancının delilidir bu...
Bizce HıZıR Aleyhisselâm vardır.
Bunaldığımızda yardıma HAKk nâsib etsin diye DUÂ ederiz!.

Bir de “İLYAS” vardır.
Onun hakkında denizlerde HıZıR, karalarda İLYAS
Âlemin her yerinde HAKk’ın Kulları’na yardımının mümessilleri...
“Senede bir defa buluşurlarmış!” sözü halk arasında yaşar.
Bu gönülleri hürmete bürümenin timsalidir.
“HıZıR-İLYaS Günü” diye anarlar, dilekler yaparlar.
Gün doğmadan her diyârda HıZıR'a rastlamak ümidi vardır..

Bir kul rastlamış HıZıR'a konuşmuş..
Ondan dinledim ben de naklediyorum güzel bir mülâkat...
İster evet, ister hayır de!.
Efsâne, Hurafe, menkıbe olamaz, inananlara inanmayanların saldırışlarından çıkar menkıbe, efsâne, hurafe...
Biz reddederiz bu lafları. Efsâneyi Hurafeyi araştırın aslına varın.
Hikâye diyelim bunlara.. Güzellikleri insâna hitâb eder o kâfi değil midir.
Rüyâda gördüğünü inkâr edebilir misin? “Bu ne demektir?..” diye sorar durursun!.
Rüyâda, Kudret Âlemine ait olan RûHla İmkân Âlemi’nde dolaşmaktır… Rüyâ bu…
ALLAH Kulu’nun biri, günün birinde HıZıR'a rastladı senelerce evvel. Sonraları da HıZıR ona rastladı.
HıZıR konuştu o kul dinledi. HıZıR'a sordu, HıZıR söyledi.
Günün birinde HıZıR o kulu götürdü bir yere.
O kul bu tesadüflerden utandı. Kimden utandı?.
Kendinden... “Ben kimim ki HıZıR bana rastladı.” diye...
Başka bir gün de o kul ormanda kırklarla görüştü.
Yaylalarda yedilerle buluştu. Geceleri onbirleri dinledi...

Aradan yine seneler geçti..
Bu kul konuşuyordu diğer bir kul ile...
HıZıR'ın kendisine söylediğini o rastladığı kula dedi...
“Ne dedi bana?.” bilir misin?.
“Kul arkadaş, üçler kalmadı bugün.. Yediler iki kişi kaldı.. Kırklar onbir kişiye indi.. Hamdolsun ki onbirler bâki..”
HıZıR'ın rastladığı kula o kul sordu.: “Beni bir yere götürdü” dedin. “Nereye götürdü?..”
Hemen cevâb verdi: “Beni değil. BİZi.. Ben başka, BİZ başkadır. Ma’lum ya!. Sözlerimi anlayamadın. Hem bunları suâlle uzatma.. Anlattığımı anlarsan yeter!..”

Dr. Münir Derman..
kaddesallahu sırrahu..

1.6.1982.. Salı..

Resim
Resim
Kullanıcı avatarı
gullale
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 1326
Kayıt: 16 Oca 2008, 02:00

Re: DERMÂN BABAm kaddesallahu sırrahu..

Mesaj gönderen gullale »

Resim

SüNNeTuLLAH.: İlâhî Kanunlar. Kanun, âdet..
ÂDETuLLAH.: (Sünnetullah da denir.) Tabiatta canlı cansız bütün varlıkların nasıl hareket edeceklerini belirliyen ALLAH'ın emirleri, O'nun koyduğu değişmez düzen. Meselâ oksijenle hidrojenin birleşmesinden su meydana gelir. Işık, geldiği açıya eşit bir açı ile yansır ki, bunlar birer âdetullahdır. "Âdetullah" yerine "Tabiat Kanunu" demek yanlıştır..
Âdemiyet.: İnsanlık. Namuslu bir insana yakışır hâl ve tavır..
Ademiyyet.: Yok oluş, hiçlik, yokluk..
İLM-i LEDÜNN.: Garib bir ilim ismidir. Ona vakıf olan, mesturat ve hafâyayı, gizlilikleri münkeşif bir halde göreceği gibi, esrar-ı İlâhiyyeye de ıttıla' kesbeder. Bu ilm-i şerifin hocası ve sultanı Fahr-i Kâinat Aleyhi Ekmelüttahiyyât vessalâvât Efendimiz Hz. leridir. Bu ilmin ehli ise, Enbiyâ-ı İzâm (aleyhisselâm) ve Ehlullâh-i Kiram Efendilerimiz Hazretleridir.
LEDÜNNî.: Ledünn İlmine mensub ve müteallik. Ledünne dair ve ait..
LEDÜNNîyat.: (Ledünn. c.) ALLAH TeÂLÂ Hazretleri tarafından hususi vecih üzere bâtınan ihsân olunanlar..
Feverân.: Maddi ve manevi kaynayıp fışkırmak. Coşmak. Kokunun etrafa yayılması..
Mülâki.: Buluşan. Yüz yüze gelen. Görüşen. Kavuşan..
Esrâr.: (Sır. c.) Sırlar. Gizli hikmetler ve mânalar. Bilinmeyen şeyler..
Bürhân.: Delil, hüccet, isbat vasıtası. Man: Yakînî mukaddemelerden meydana gelen kıyas. Red ve inkâr için itiraz kabul edilmeyecek surette isbat-ı hakikat eden kavi hüccet..
Huruf-u Mukattaa.: Gr: Kur'ÂN-ı Kerim'de sure başlarında bulunan, kesik kesik, ikisi üçü birleşik veya tek başına yazılı hafler. Elif Lâm Mim, Yâ Sin, Elif Lâm Râ.. gibi. Bunlar İlahî birer şifre olup, mânalarını anlayanlar Resul-ü Ekrem (aleyhisselâm) ve O'nun vârisleridir..
Kesâfet.: Yoğunluk, kesiflik, koyuluk. Şeffaf olmamak..
Tahvil.: Bir halden başka bir hale getirmek. Değiştirmek. * Döndürmek.
Müsbet.: İsbât olunan. Delilli. Açık ve sabit olan. * Menfinin zıddı. Pozitif, olumlu. * Yazılıp kaydedilmiş. Tesbit edilmiş olan.
Menfi.: Müsbetin zıddı. Müsbet olmayan.
Gaflet.: Dikkatsizlik, endişesizlik, vurdumduymazlık. En mühim vazifeyi düşünmeyip, Cenab-ı Hakk'a itaat gibi işleri bilmeyip, başka kıymetsiz şeylerle uğraşmak. Nefsine ve hevesâtına tâbi olarak Allahı ve emirlerini unutmak..
Şayân.: f. Münasib, lâyık, yaraşır..
Havz.: (c.: Hıyâz) Hususi suretle yapılan su havuzu..
Haslet.: Huy. Ahlâk. Yaradılıştan olan tabiat..
Müstesnâ.: İstisna edilen. Ayrı tutulan, ayrı muameleye tabi olan. Kaide dışı bırakılmış olan..


Resim

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “İlim Çin'de de olsa ona tâlip olun. Çünkü ilim her Müslümana farzdır.” buyurmuştur.
(Beyhakî, Şuâbu’l-İman-Beyrut,1410, 2/253).

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Hikmet müminin yitik malıdır; nerede bulsa alır.” buyurmuştur.
(Tirmizî, İlim 19.)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Kadın ve erkek her Müslüman’a ilim öğrenmek farzdır.” buyurmuştur.
(İbn Mâce, Mukaddime, 17.

Resim---Ebu Hüreyre radiyallahu anhu.: "Resûlullah (aleyhisselâm)’dan iki kap (dolusu) ilim öğrendim. Birisini yaydım, anlatıp herkese duyurdum; ikincisini söyleyecek olsam, şu boğazım kesilirdi." buyurmuştur.
(Buhârî, İlim, 42.)

Resim---Abdullah İbn Mesud radiyallahu anhu.: "Bir topluluğa akıllarının ermeyeceği bir söz söylersen bu söz, onların bazısının fitneye düşmesine yol açar." buyurmuştur.
(İbn Abdilberr, Beyâni'l-İlm, 1/124.)

Resim---Ali kerremallahu vechehu.: "İnsanlara anlayabildikleri şeyleri haber veriniz; ALLAH ve RESÛLÜ'nün yalanlanmasından hoşlanır mısınız?" buyurmuştur.
(Buhârî, İlim, 49.)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: "İçtenlikle ALLAH'tan başka ilâh olmadığına ve MuhaMMed'in O'nun KuLu ve ReSûLü olduğuna şehâdet getiren herkese, ALLAH, cehennemi haram kaldı." buyurur. Muaz radiyallahu anhu.: "Yâ Resûlullah! Bunu, insanlara haber vereyim de sevinsinler mi?" deyince, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: "Ama o takdirde, bu müjdeye güvenip amelden gevşerler." uyarısında bulunur. Muaz radiyallahu anhu da bu hadisi, ölüm döşeğine düşünceye kadar haber vermez. Ancak ölüm esnâsında, ilmi gizlemenin vebâlinden kurtulmak için bunu nakleder..
(Buhârî, İlim, 49; Müslim, İman, 53.)

Resim

طه
Resim---“Tâ, hâ.: Tâ, hâ.” (Tâ-Hâ 29/1)

طسم
Resim---“Tâ. Sîn. Mîm: Ta, Sin, Mim.” (Kasas 28/1)

اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ
Resim---“Ikra’bismi RABBikellezî halak (halaka).: Yaratan RABBinin İsmi ile oku.” (Alak 96/5)

ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ
Resim---“Nûn ve’l- kalemi ve mâ yesturûn (yesturûne).: Nûn. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun!” (Kalem 68/1)

kûn fe yekûn.:

بَدِيعُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَإِذَا قَضَى أَمْراً فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُن فَيَكُونُ
Resim---“Bedîu’s- semâvâti ve’l- ard (ardı), ve izâ kadâ emren fe innemâ yekûlu lehu kun fe yekûn (yekûnu).: Gökleri ve yeri bedî olarak (örneksiz) yaratandır. Bir işi kadâ ettiği (olmasını istediği) zaman, o şeye sadece “Ol!” der. O, hemen olur.” (Bakara 1/117)

عَلَّمَ الْإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ
Resim---“Alleme’l- insâne mâ lem ya’lem.: İnsana bilmediği şeyleri öğretti.” (Alak 96/5)

فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُواْ لِي وَلاَ تَكْفُرُونِ
Resim---“Fezkurûnî ezkurkum veşkurû lî ve lâ tekfurun (tekfurûni).: Öyle ise BENi zikredin ki BEN de sizi zikredeyim. Ve BANA şükredin ve BENi inkâr etmeyin.” (Bakara 1/152)

Er rasihune fi’l-ilim.:

هُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُّحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ في قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاء تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الألْبَابِ
Resim---“Huvellezî enzele aleyke’l- kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummu’l- kitâbi ve uharu muteşâbihât (muteşâbihâtun), fe emmâllezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâe’l- fitneti vebtigâe te’vîlihi, ve mâ ya’lemu te’vîlehû illâllâh (illâllâhu), ve’r- RÂSİHûne fî’l- ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi RABBinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ULÛ’l- ELBÂB (elbâbi).: Kitab'ı sana indiren O'dur. Onun bir kısmı muhkem (hüküm ihtivâ eden, mânâsı açık olan) âyetlerdir, onlar Kitab'ın esasıdır ve diğerleri, muteşâbihtir (yoruma açık âyetlerdir). Fakat kalblerinde eğrilik (bâtıla meyil) bulunanlar, bu sebeble muteşâbih olanlara (yorum gerektirenlere) tâbî olurlar. Ondan fitne çıkarmak için, onun te'vilini (yorumunu) yapmak isterler. Ve onun te'vilini ALLAH'dan başka kimse bilmez ve ilimde RUSUH SAHİBLERİ ise: "Biz O'na îmân ettik, hepsi RABBimizin katındandır" derler, onlar da tezekkür edemezler, sadece ULÛ’l- ELBÂB (daimi zikrin ve sırların sahipleri) (tezekkür edebilir).” (Âl-i İmrân 3/7)

Rüsuh.: İlim ve fennin derinliğine vukufiyet. Sağlamlık. Devamlılık. Yerinde, sağlam, sâbit ve devamlı olmak. * Meharet, meleke…

وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى كَثِيرٍ مِّمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلاً
Resim---“Ve lekad kerremnâ benî âdeme ve hamelnâhum fî’l- berri ve’l- bahri ve razaknâhum mine’t- tayyibâti ve faddalnâhum alâ kesîrin mimmen halaknâ tafdîlâ (tafdîlen).: Ve andolsun ki; Âdemoğlunu kerem sâhibi (şerefli) kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Ve onları helâl şeylerden rızıklandırdık. Ve onları yarattıklarımızın çoğundan fazilet (açısından) üstün kıldık.” (İsrâ 17/70)

وَاللَّهَ رَبَّكُمْ وَرَبَّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ
Resim---“Allâhe RABBekum ve RABBe âbâikumu’l- evvelîn (evvelîne).: ALLAH, sizin ve evvelki babalarınızın (atalarınızın) RABBi’dir.” (Sâffât 37/126)

فَلِلَّهِ الْحَمْدُ رَبِّ السَّمَاوَاتِ وَرَبِّ الْأَرْضِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Resim---“Fe lillâhi’l- hamdu RABBi’s- semâvâti ve RABBi’l- ardı RABBi’l- âlemin (âlemîne).: Öyleyse hamd, göklerin ve yerin RABBi ve âlemlerin RABBi, ALLAH'a mahsustur.” (Câsiye 45/36)

وَلَهُ الْكِبْرِيَاء فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
Resim---“Ve lehu’l- kibriyâu fî’s- semâvâti ve’l- ard (ardı), ve huve’l- AZÎZu’l- HAKÎM (hakîmu).: Göklerde ve yerde büyüklük ve azamet, O'na mahsustur. Ve O, AZÎZ'dir, HAKÎM'dir (hüküm ve hikmet sahibidir).” (Câsiye 45/37)

Bilmez misin ki göklerle yerin yegâne sahibi “ALLAH” dır.:

أَلَمْ تَعْلَمْ أَنَّ اللّهَ لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ
Resim---“E lem ta’lem enneLLÂHe lehu mulku’s- semâvâti ve’l- ard (ardı), ve mâ lekum min dûnİLLÂHi min VELİYYin ve lâ NASÎR (nasîrin).: Göklerin ve yerin mülkünün O'na, ALLAH'a ait olduğunu bilmiyor musun? Ve sizin için ALLAH'tan başka DOSt ve YARDIMcı yoktur.” (Bakara 1/107)

Resim
HıZıR =>Âb-ı Hayat Suyu İÇmiştir.:

Âb-ı Hayat.: İslâm-Türk kaynaklarında ve edebî mahsullerinde “Aynü’l-Hayât, Nehrü’l-Hayât, Âb-ı Câvidânî, Âb-ı Zindegî, Hayat Kaynağı, Hayat Çeşmesi, Bengi Su, Dirilik Suyu, bâzân da HıZıR ve İskender’e atfen Âb-ı Hızır veya Âb-ı İskender gibi çeşitli isimlerle anılan bu Efsanevî Su..
İnsanların “Ebedî bir Hayat” aramak için verdikleri mücâdeleleri anlatan Gılgamış Destanı ve İskender Efsânesi gibi gerçekten şaheser örnekler verdiği görülmektedir.i
Efsanelerin dışında, Âb-ı Hayât’a Kur’ÂN-ı Kerîm’de Mûsâ aleyhisselâm ve Hızır kıssası anlatılırken Kehf 18/60-82 âyetlerinde geçmektedir..
Mûsâ aleyhisselâm tekrar o yere döner ve gerçekten aradığı kişinin orada bulunduğunu görür. Kendisine ALLAH celle celâlihu tarafından “RAHMET” ve “GİZLİ İLİM” verilen bu kulun “HIZIR” adını taşıdığı, başta Buhârî ve Müslim olmak üzere, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Hâkim en-Nîsâbûrî’nin el-Müstedrek’inde yer alan bazı hadislerde bildirilmiştir..
Kur’ÂN-ı Kerîm’de ve Buhârî dışındaki hadis kaynaklarında Mûsâ aleyhisselâm ile arkadaşının yanlarına azık olarak aldıkları tuzlu balığın nasıl dirildiğine dair herhangi bir açıklama yoktur. Sadece Buhârî’de mevcud değişik bir rivâyette bu sebebin açıklandığı görülmektedir.
Bu hadise göre. HIZIR’la buluşacakları kayanın dibinde bir kaynak (ayn) vardı ki buna “Hayat kaynağı” (Aynü’l-Hayât, Âb-ı Hayât) deniyordu. O suyun temas edip de diriltmediği hiçbir şey yoktu. İşte balığa bu sudan sıçramıştı”
(Buhârî, Tefsîr, 18/4).

Resim

Yunus Emre bu dünyada iki kişi kalır derler,
Meğer Hızır, İlyas ola Âb-ı Hayât içmiş gibi..


YÛNUS EMRE..
kaddesallahu sırrahu..
Resim
Kullanıcı avatarı
gullale
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 1326
Kayıt: 16 Oca 2008, 02:00

Re: DERMÂN BABAm kaddesallahu sırrahu..

Mesaj gönderen gullale »

Resim

Resim LEDÜN/LEDÜNN İLMİ'ni ÖĞRENMEK İÇİN,

MÜNiR DERMAN..
kaddesallahu sırrahu..


DEVRÂN Etmiş DERMÂN BaBam,
SEYRÂN Etmiş DERMÂN BaBam,
CEVLÂN Etmiş DERMÂN BaBam,
KuR'ÂNu’l-MECîD=>DİLİyLe,
HAYRÂN Etmiş DERMÂN BaBam,
RASÛLuLLAH=>MENZİLiyLe,
BAYRÂM Etmiş DERMÂN BaBam,
İHVÂNİ’m MERKEZ MİLİyLe,
SULTÂN Etmiş DERMÂN BaBam!.


ZEVK 10.160

GEÇmiş-GELeceğin=>CEM’i=>Şu ÂN=>YEVMi’d-DÎN’in GÜNü,
KULak=>İŞİtir.. GÖZ=>BAKar=>GÖNüL=>GÖRür GÖRdüğüNü,
HıZıR=>LÂZıM.. MUSÂ=>LÂYık,
KALB KADRi’nde=>AKıL=>AYık,
==>LETÂiFü’L-LATîF SIRRı===>HAKiKat-ı LÂM===>LEDÜNNü!.


21.10.2021.. 02:21
brsbrsm...tktktrstkkmdledünnn..


İNSÂN-RASûL-KuR'ÂN->ALLAH,
KALB KEMÂLi==->Bî-İZNiLLAH,
ALLAH-KuR'ÂN-RASûL=>İNSÂN,
SULTÂN-ı SUBHÂN=>ABDuLLAH!.

HeR ŞEyi BELiRtiR=>EŞKÂLi,
İNSÂNLar=>ÖZden SÖZüyLe!.
MÜNiR DERMAN=>HıZıR HÂLi,
KiM GÖRMüş GÖNüL GÖZüyLe!.

DERMAN’ım “BiR DAMLa SU”da,
=>YEDİLeR-ONBİRLeR=>BİLe!.
YAŞANmayan>YALAN!.“HU”da,
YAŞAyaNa==>CENNet=->ÇİLe!.
===>ÖLÜ SAVAŞı==>UYKUda,
=>DİLLi DüDük==>KÂBus İLe!
.

MÜNiR BaBa NAHNU ORMANı,
HIZIR’ın=>KIRkLar DERMANı,
HÂL-i HAZıR=>HuZuR=>HıZıR,
BİZ BİR-İZ->NAHNU FERMANı!.
bEN bAŞKa-BİZ bAŞKa”sı SıR,
DÖNdükçe->DEVRÂN KİRMANı,
İHVÂNİ’m KÜLî ŞEYy=>FıR FıR!.


M.M.M. MuhaBBetLerimLe...

Resim KuL İHVÂNİ..
Resim
Kullanıcı avatarı
gullale
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 1326
Kayıt: 16 Oca 2008, 02:00

Re: DERMÂN BABAm kaddesallahu sırrahu..

Mesaj gönderen gullale »

Resim

Resim NASİHAT!.

Kimseye ne derdini, ne acını, ne ıstirâbını. Açma.. Melek bile bilmesin..
ALLAH'a aç her derdini. Arzularını.. Utanmazsan eğer..
"Yan ama tütme!."
Yazılandan gayri gelmez. İyisi de gelir fenâsı da..
Hepsini hoş gör.. Kadere boyun eğ!.
Elde olmayan bir şey vardır =>Kader.. Onunla mücadele edilmez!.
Kendini bir ekranda görüp işiten insân, bu perdenin içindeki GÖNÜLdür..
GÖNÜL insânın gölgesinin gölgesinin mânevî görünmez gölgesidir.
GÖNÜL =>ALLAH'a BAğLanmanın ismidir..
Bir âlemde yaşıyoruz. Fakat içimizde, mekân olan cesedde Kudret Âleminden bir şey taşıyoruz o da =>GÖNÜLdür..
Mutlak olan ALLAH’tır. Her şey O’ndan fakat hiç bir şey =>O değil..
O’nu göremiyoruz. Zirâ O’nun dışında değiliz.. O halde =>İÇine dÖN!..

Çok şükür ki kusurlar, hatalar koku halinde değildir. Koku halinde olsaydı birbirimizin yanında duramazdık.. Bu günün insânları ara sıra kendi kendilerini hatırlıyorlar. O da ne zaman söylemekten utanırım!.
Hâni bazı yerlerimiz vardır, ülkemizde (deprem) sebebiyle hatırlarız yâ. Yazık!.
ALLAH Kelâmı’nda.: “Kul ve hayvan hakkı ile bana gelmeyin!.” diyor. Bu ne demektir?.
“Âhirete böyle gelmeyin!.” demek değildir. Mânâyı emri anla!.
Onun içinde bir merhamet, acıma ve sEVgi gizlidir!. Eşşekk!.

İnsanların Ruhî Hamulesi olan İlahî Tarafı ki, buna biz =>“Âdemîyyet” tarafı diyoruz. Bu hamule ile temâs için şu sözleri bilmek lâzımdır.:
RABB, ÎLÂH, HAKk gibi mübârek lâfızlardır..

RABBi’s-Semâvât, RABBi’l-Ard, RABBi’l-Maşrikeyn, RABBi’l-Mağribeyn, RABBu’r-Rahîm, RABBi’l-Arş, RABBi’l-felak, RABBi’n-nâs, RABBi’l- âlemin, Lâ İlâhe. HAKku’l- Mübîn..
Bunlar nedir?.

Bu lâfızların yerine “ALLAH” lâfzı konamaz. O halde bunlar nedir?.
ALLAH ile konuşmak için hitâb kelimelerini bilmek lâzımdır.
Dikkat son söz şu.:
Mansur.: “Ene’l- HAKk!.” dedi. “Ben ALLAH'ım!.” demedi..
Bunu hallet ben söyleyemem!. Söylersem her yer karışır. Zaten evvelce karışmış!.
KeLâMuLLAH şeklen Arap’çadır amma =>ASLen ALLAH’çadır.. Bunu bil, gaflet etme!.
ALLAH =>“Her yerde hazır ve nazır.” değildir.
Her şey =>“ALLAH’ta hazır ve nazırdır.”
İnsânın gözü, aklı kadar görür.. Ama kulağı Öyle değildir.. Es Semi’ü’l- Hâşir’dir. Es Semi’ evvel söylenmiştir. (Kur'ÂN-ı Kerîmde)
Görmeyen peygamber gelmiştir, fakat sağır peygamber gelmemiştir, yoktur..
ALLAH, insâna anlama bakımından nüzul ederek, ses halinde tecellî etmiştir. Bu, insâna büyük bir İltifat-ı RABBânidir..
"Gürültü yapma!."
“Sesinizi Nebî’nin sesinden fazla yükseltmeyiniz. ALLAH yavaş konuşanları sever.”
Bu âyet ve Kudsî Hadis nedir!. Anla!. Budalalık etme!. Bu lâfa da gücenme!.
Ben =>"ANLAyamayana ANLAtamadığımdan,” kendime söylüyorum..
Bak sana =>Ağzında kemiksiz, bir et parçası “DİL” var ya, onun anatomisini söyleyeyim. Şaşırır kalır insân aklı..
Dil ucu üstü gıdıklanır, bazen kaşınır.
Yanak içleri =>Sıcak-soğuk. Damak =>Tuzlu-acı, sıcak-soğuk hislerini ALır =>Dimağa götürür onun atomlarını dimağdaki bilgisayar cinsini hemen söyleriz. Tuzlu. Tatlı. Acı. Sıcak.vs..

Soğuk. Ekşi gibi.. İnsanın yapacağı birçok şey vardır. Yapamayacağı birçok şeyler vardır. Bunları biliyor musunuz?..
Nasihat vermek bugün imkân dışında kalmıştır. Nasihat kelimesinin mânâsı “öğüt)” değildir.
“Araç-gereç” in mukabili de “malzeme” olmadığı gibi.. Malzeme kelimesinin yerini tutmaz. O mânâyı vermez. Kuru bir lâf olur..
Nasihat demek =>İnsânın yaratılışında mânevî taraftan birçok ulvî ilâhi his ve duygular vardır. Kelâm ve ilim ile bunların merkezlerine inerek onları geliştirmek adetâ dimağdaki ilâhi bilgisayar tuşlarına geçirip içindeki nüveyi ortaya çıkarmak için o merkezleri okşayarak bazen sen ve yumuşak bir nevi vaaz etmektir.
Bir tohumda gizli “çınar”ın ortaya çıkması için yaratılışında ona verilen emir üzere hareket eder..
“Toprak, Hararet, Güneş, Su'yu sana bulan çalışma ile ortaya çık!.” emri..
Kültür, Edebiyat, Müzik, Ân'ane, Tarih ve her şey bunda âmildir.
İnsan ALLAH'ın SEVgisi ile yaratılmış en güzel mahlûktur..
Bu güzellikte olan insânlar anlamadıklarına daha çok inanırlar.
Mânevî meselelerde hiçbir sisteme girmeden düşünmek lâzımdır.
Güyâ tekâmül icâbı, her şeyimiz değişti. Hâlâ da değişiyor.
Bu günkü Türkçe gibi değişen ve başıboş bir dil ile eskiyi kitapları ile anlatmak imkân haricine çıkmıştır.
Bu dil ile hiç kimse kendi içine inmeye muvaffak olamaz.
Nasihatteki kitapların kelimelerin yerine varacak “malzeme” bugün kalmamıştır. Araç-Gereç’in İşi de değildir bu.
“Kırk gün sabah namazı kılmayanın kulluk kadrosundan çıktığını bilir misin”..?!.
Sabah namazı kılmayanın şehadeti makbul değildir. (Fetvâ-yı Hindi).
Her gün Resûlü Ekrem, akşamlan sevgili mübârek kızı Fatıma'nın kapısı önüne, toprak bir kapla yâni bir TeSti su kormuş..
Bu TeStide ne büyük bir kıymet, bir emir, bir nezâket, sessiz sözsüz bir şey gizlidir bilir misin?.
Fatıma bu su ile sabah abdest alır sabah namazı kılardı. Günün birinde Resûlü Ekrem sabah namazından çıkmış bir de ne görsün TeSti Fatıma'nın kapısı Önünde dolu duruyor.
“Yâ Fatıma, kızım!..”
“Buyur Yâ Resûlullah!. Yâ babam!. (sallallahu aleyhi vesellem.)
“Kızım sen bugün sabah namazı kılmadın mı?”
“Kıldım Yâ Resûlullah. Hasan birâz rahatsızdı yukarıda su vardı, onunla abdest aldım.” dedi.
Resûlü Ekrem.: “Elhamdülillah!.” dedi.
Yâ Fatıma, aman gözümün nuru kızım sabah namazını kaçırma. O namaz o vakit için emrolunmuştur. O vaktin kıymeti için.
Kadınlarda sabah namazı erkeklerden daha ziyâde mühim bir hususiyet taşır. Cuma günü sabah namazını vaktinde kılmayıp kaçıran erkek, o günkü sabah namazını Öğleye kadar bile olsun ona kaza olur. Kadınlarda ise böyle değildir.
Yâ Fatıma, babam Peygamberdir diye düşünme, yarın Huzur-u İlâhî’de ben bile seni kurtaramam!.”


Neden kurtaracak, Azâbdan mı? Cehennemden mi?. =>Hayır..
Neden o halde?.. =>HAKk’ın önünde utanmadan..
Resûl'ün şefaati=>ruhadır=>cesede değil..
Utanma, insânın elinde olmayan mânevî bir haslettir.
Resûlü Ekrem Sevgili Kızı'na TeSti ile içindeki su yoluyla sessiz sözsüz hitâb diyordu..
Hâlbuki Hz. Fatıma hiçbir namazı kazaya ömründe bırakmamıştır..

O halde TeSti nedir;
Elenmiş toprak =>Su ile yoğrulur=>İnsan eliyle şekillendirilir..
“Toprak-Su karışımı ile yaratılan insân eliyle”
=>Güneşte kurutulur =>sonra ateşte pişirilir. =>TeSti olur. =>İçine kendi çamuruna karışan su konur..
TeSti mübârek bir âlettir. Hor görme!.
TeStiden su içmek kristal sürahi ve bardaktan su içmekten daha nâfidir.
Bu lâflarımızı hor görme. =>Kime yazık olur. =>Kendine!.

TeSti hikâyesi uzundur. Anlatmayacağım!.
TeSti =>Türklerin İslam olduktan sonra şeklini değiştirerek icâd ettikleri ve yanlarından ayırmadıkları bir şeydir..
Peki, nedir bu şey dediğin?. =>“TeSti=>Hor gördüğün TeSti..
Helâya kadar götürüldü.. TeStiyi helaya götürmek çok yüz kızartıcı bir iştir!.. Aman, sakın bu gibi işlerden!.

Küpler vardı. Güveçler vardı. Kâseler vardı Çömlekler vardı. Saksılar vardı.
Bunlarda büyük ince sessiz haykırışlar vardır.. Hakikatler gizlidir..
Hepsi şimdi toprak altında.. Şükür olsun ki aslına döndüler..
Fakat şekillerini kaybetmeden.. Toprak onu çevirmedi. Tekrar toprağa.. Zirâ topraktan temiz olarak ayrıldı, temiz gittiği için şekline dokunmadı.
Arkeologlar vardır. Topraklan kazar dururlar. Ararlar bunları. Tarihlerini tespit ederler parçalanmışlar varsa un’lan yapıştırırlar. Resimlerini alırlar veya resimlerini çizerler. Müzeler kurarlar, antika diye..
Antika ne demektir?.
Geçmişteki insânların kullandıkları her türlü malzeme..
Onları geçmişte kullanan insânlar nedir, kimdir?.
Onunla kimse meşgul olmaz.. Bunlara, yâni aslında basit bir toprak kâse veya TeSti, güveç yahut küp’e paha biçilmez kıymet verirler.. Neden?.
Kimse bir şey söyleyemez, antikadır ondan!.
Ben söylersem çok acayip ve keder verici bir hale düşeriz. Söylemiyorum bundan ötürü!.

Heykeller vardır. Taparlar.. Putlar vardır secde ederler.
“Topraktan yarattığı için Âdem’e secde etmeyen Şeytan’ın sırrı” nedir bunda gizlidir!. Söylemediğim söylenemez!.
TeSti=>Çini oldu=>Porselen oldu=>Fayans oldu=>Bugün plâstik devrindeyiz..
TeStide=>Toprak. Su. Ateş. İnsân eli gizlidir!.
Bugün TeSti =>Termos oldu.
Güveç=>Düdüklü tencere oldu.
Küp =>Plastik bidon,
Kâse =>Çömlek, noramin oldu..

Acaba iNSÂN ne oldu?!. TeStiyi bu hâle getiren iNSÂN..
Bunları yapan ve bu hale getiren yine iNSÂN dır..
Lügat Kitabında isim bulamadım!. Üzgünüm!. I am sorry!.
Hiç olmazsa, evinde =>Bir TeSti, bir güveç, küçük bir küp bulundur.
Antika olarak. Yüksek bir yere koy.. Kullanma. Zâten kullanamazsın!. Seyredersin hiç olmazsa. O da, seni sessiz sözsüz seyreder!.
“Su TeStisi=>Su Yolu’nda kırılır!” sözü vardır.
=>Su Yolu’nda kırıldı!.
Artık =>“TeSti” de kalmadı bugün!!.

Münir DERMAN..


ResimResim

TeSti.: İçine su, şarap ve benzeri sıvı şeyler konulan, geniş gövdeli, dar boğazlı, kulplu, emzikli ya da emziksiz olabilen toprak kap.
NASİHAT.: İbret verici ders, tavsiye, ihtar, öğüt..
Hamule.: f. Yük. Yük taşıyan nakil vasıtalarının yükü..
Âdemîyyet.: İnsanlık. Namuslu bir insana yakışır hâl ve tavır..
Hitâb.: Söz söyleme. Topluluğa veya birisine karşı konuşma..
Ene’l- HAKk.: Ben HAKk’ım!.
Hallac-ı Mansur.: Asıl adı Hüseyin olan bu zât, tasavvuf mesleğinde meşhurdur. Mânevî istiğrak hallerinde hissettiklerini, şeriata zâhiren zıd düşen ifâdelerle söylediği için, Hicri 306 senesinde idâm edilmiştir..
Nüzul.: İniş, inmek, aşağı inmek..
Hâşir.: Haşreden, toplayan. Cem'eden. * Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in bir ismi. Hâşir Meydanı’nda bütün insanlar mübârek izlerinde haşr olup toplanacaklarından Delâil-i Hayrat'ta bu isimle mezkûrdur.
İltifat.: Güzel sözle samimi olarak okşamak. Yüz göstermek. Teveccüh etmek. İyilik etmek. Lütfetmek. * Dikkat, itinâ..
Ân'ane.: Âdet, örf.



ResimResimResim

اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ
Resim---“Ikra’bismi RABBikellezî halak (halaka).: Yaratan RABBinin İsmi ile oku.” (Alak 96/5)

Hâşir Günü.. Kul ve Hayvan/CanLı Hakkı..

إِنَّا أَنذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرِيبًا يَوْمَ يَنظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَا لَيْتَنِي كُنتُ تُرَابًا
Resim---“İnnâ enzernâkum azâben karîbâ (karîben), yevme yenzuru'l- mer’u mâ kaddemet yedâhu ve yekûlul kâfiru yâ leytenî kuntu turâbâ (turâben).: Biz, yakında başınıza gelecek bir azap ile sizi uyardık. Kişinin, ilerisi için neler hazırlayıp, takdim ettiğini kontrol edeceği, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, ALLAH’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfirin.: "Ah ne olaydı, toprak olaydım!." diyeceği gün, bu azap sizin başınıza gelecek.” (Nebe’ 78/40)

فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ
Resim---“Fe men ya’mel miskâle zerretin hayren yereh (yerehu).: Kim, dünyada zerre miktarı, bilinçli, amaçla örtüşen niyete dayalı bir hayır işlerse, mükâfatını işte o zaman görecektir.” (Zilzâl 99/7)

وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ
Resim---“Ve men ya’mel miskâle zerretin şerren yereh (yerehu).: Kim de, zerre miktarı bir kötülük yaparsa, cezasını da, o zaman görecektir.” (Zilzâl 99/8)

Resim--- Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.:“Zulüm üç çeşittir.: ALLAH’ın asla affetmeyeceği zulüm; ALLAH’ın affedeceği zulüm ve ALLAH’ın göz ardı etmeyeceği zulüm..
a-) ALLAH’ın asla affetmeyeceği zulüm, ALLAH’a ortak koşmaktır. Çünkü şirk büyük bir zulümdür. (Bu durum, şirk üzere ölenler için)
b-) ALLAH’ın affedeceği zulüm ise, kulların kendileri ile RABBleri arasında (ki ilişkilerinde) kendilerine yaptıkları zulümdür.
c-) ALLAH’ın göz ardı etmeyeceği zulüm ise, kulların birbirlerine karşı yaptıkları zulümdür ki, haklarını birbirlerine ödetmedikçe onu terk etmeyecektir.”
buyurmuştur.

(Suyutî, el-Camiu’s-Sağir, 2/94; Mecmau’z-Zevaid, h. no:18379)

Resim--- Abdullah İbnu Ömer radıyallâhu anhümâ anlatıyor.: “Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Bir kadın, eve hapsettiği bir kedi yüzünden cehenneme gitti. Kediyi hapsederek yiyecek vermemiş, yeryüzünün haşerâtından yemeye de salmamıştı.” buyurmuştur.
(Buhârî, Bed'ü'l-Halk 17, Şirb 9, Enbiya 50; Müslim, Birr 151, (2242))

Resim--- Ebû Hüreyre radıyallâhu anhu anlatıyor.: “Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Fâhişe bir kadın, sıcak bir günde, bir kuyunun etrafında dönen bir köpek gördü, susuzluktan dilini çıkarmış soluyordu. Kadıncağız mestini çıkararak (onunla su çekip köpeği suladı). Bu sebeple kadın mağfiret olundu.” buyurmuştur.
(Müslim, Tövbe 155, (2245))

Resim--- Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu.: “Kıyamet gününde, haklar sahiplerine mutlaka verilecektir. Hatta boynuzsuz koyun için, boynuzlu koyundan kısas alınacaktır.” buyurmuştur.
(Müslim, Birr 60. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 2)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'e SAYgı EDEBi.:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَن تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ
Resim---“Ya eyyuhâllezîne âmenû lâ terfeû asvâtekum fevka savtin nebiyyi ve lâ techerû lehu bil kavli ke cehri ba’dıkum li ba’dın en tahbeta a’mâlukum ve entum lâ teş’urûn (teş’urûne).: Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesi'nden fazla yükseltmeyin. Ve o'na sözü, birbirinize bağırdığınız gibi bağırarak söylemeyin. Siz farkında olmadan amelleriniz heba olur.” (Hucurât 49/2)

SaBaH NaMaZı'nın ÖNEMi.:

Resim--- Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Ey Resûlullah’ın kızı Fatıma! Sen de kendini ALLAH’tan satın almaya çalış; zirâ senin için de bir şey yapamam!.” buyurmuştur.
(Buharî, Vesâyâ 11; Tefsir (26) 2; Müslim, İman 348-352.)

Resim--- Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Ey kızım Fatıma! Babam Peygamber diye güvenme RABB’ine karşı kulluk vazifeni yap, Eğer ALLAH'tan nefsini satın alamazsan vallahi BEN bile senin namına hiçbir şey yapamam!.." buyurmuştur.
(Müslim, İman,89.)

Resim--- Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Sabah namazını kılan kimse ALLAH’ın himâyesindedir. Dikkat et, ey Âdemoğlu! ALLAH, bizzât himâyesinde olan bir konuda seni sorguya çekmesin!.” buyurmuştur.
(Müslim, Mesâcid 261-262)

Resim--- Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Cennetin anahtarı namaz, namazın anahtarı ise abdesttir.” buyurmuştur.
(Taberanî, el-Mu'cemü'l-Evsat, 5/186, hadis no: 4361)

Resim--- Cündeb el-Kasri'den nakledildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: "Her kim sabah namazını kılarsa o kimse ALLAH'ın koruması altındadır." buyurmuştur.
(Müslim, Mesâcid, 262.)

Resim--- Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: "Sizi atlılar kovalayacak bile olsa sabah namazının iki rekât sünnetini terk etmeyin." buyurmuştur.
(Kütüb-i Sitte, 8/424)

Resim--- Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: "O, dünyanın tamamından hayırlıdır." buyurmuştur.
(Kütüb-i Sitte, 8/424)

Resim--- Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Bir kimse 40 gün yatsı ve sabahı cemaatle kılsa ALLAH celle celâlihu ona iki berat verir. Cehennemden beraat ve münâfıklıktan beraat.” buyurmuştur.
(Hz Enes radiyallahu anhu’dan, Ramuzu’l-Hadis, Sh.426/12)

Resim--- Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Bir kimse cemaatle sabah namazını kılar ve namaz kıldığı yerde oturur da 100 kere İhlâs Sûresini okursa, ALLAH celle celâlihu onunla kendisi arasında ALLAH celle celâlihu’dan başka kimsenin bilmediği günahları affeder.” buyurmuştur.
(Hz Enes radiyallahu anhu’dan, Ramuzu’l-Hadis, Sh.427/2)

Resim--- Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Bir kimse yatsıyı cemaatle kılsa yarı geceyi ihyâ etmiş olur. Kimde yatsıyı ve sabahı cemaatle kılarsa bütün geceyi ihyâ etmiş gibi olur.” buyurmuştur.
(Hz Osman radiyallahu anhu’dan, Ramuzu’l-Hadis, Sh.427/1S)

Es Semîu celle celâlihu.:
Resim
El Basîru celle celâlihu.:

Resim
Resim
Kullanıcı avatarı
gullale
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 1326
Kayıt: 16 Oca 2008, 02:00

Re: DERMÂN BABAm kaddesallahu sırrahu..

Mesaj gönderen gullale »

Resim

DR. MÜNİR DERMAN kaddesallahu sırrahu ANLATIYOR.:

Rüyâmda Kâbe’yi tavaf ediyordum.
Sarıya meyyâl beyaz sakallı cüsseli ve gayet küçük gözlü bir zât sağ omuzuma dokundu.:
“Oğlum! Sana bir gün soracaklar.: “Kâbe nedir?” Cevâbın şu olsun.: “Kâbe.: Kevnî Hakikatler ile İlâhî Hakikatlar arasında bir geçit.. Görünenlerle görünmeyenler arasındaki geçit.. Onun için namazda İlâhî Hakikatlerin zuhuruna vatan olan Kâbe’ye dönmek lâzımdır.. Böylelikle sûretler Kâbe’nin sûretinde secdeyi bulurken, bildiğimiz hakikatlar de onun bilinmeyen hakikatında secdeyi bulur..
Dikkat edersen Namazda=>Ötelerin sartından bu dünyada alınan bir rayiha vardır..
Kendini Kâbe’nin içinde farzet, batıya dogru namaz kılıyorsun. Kâbe’nin duvarının dışındaki adam da Kâbe’ye dogru kılıyor; Kâbe duvarını kaldırırsan karşı karşıyasın. O halde içteki ve dışardaki duvara mı dönüyorlar, duvarı kaldırırsan “yüz yüze” dirler!.”

Sonra bana avucunun içini öptürdü. Ve.: “Ben Muhyiddin-i Arabî’yim…” dedi ve devam etti.:
“Gölge ile vücûd birbirinin aynı değildir. Bu düsünce eşiği, o kadar derin ve girift bir incelik merkezidir ki orada çoklarının ayağı kaymış ve çoklarının kalbindeki hissi selâmet bozulmuştur… Bütün akılların idrak edemedigi ALLAH Sırrı’nın çözüm noktası =>ÖLüMdür…”
“ÖLmek diye birşey yoktur. Şekilden şekile girmek vardır..”
“ÖLümü herkes anlar. Fakat tekrar dirilmede akıl bulanır, vehim süphe içinde kalır.”
“Gölgesi olmayanları arayıp bulunuz, ondan sonra düşünerek gölge hakkında kanaat ve mütalaaya varınız…”
Rüyâda gördüğümüz şeylerde gölge yoktur. Dikkat etmediğimizden veya etmek imkânı olmadığından öyle şey olur mu demeyiniz…
Rüyâda =>Renk ile ses vardır, koku yoktur. Bir de gölge yoktur…
Niçin bunlar yoktur?.. Merak etme!…

Bir İlahîde.: “Gölgem kayboldu, Gönlüm dolunca..” diye bir söz vardır. Ruhla beden aynı sey degildir… Ruhla doymus olsa beden ne acıkır, ne de yorulur. Ama su ister… İnsan bir gölgedir. Dünya yüzünde…
Nâsib bitiyordu: Kâbenin cenub kapısından beni dışarı çıkardı… “Haydi oglum yürü Arafat’a çık… Yolun nurlu olsun…”
Kulağıma yavasça adeta koku gibi fısıldadı: “Âlem =>Sıfat-ı Kemâllerin zuhur mahallidir. Baska söze kulak verme!.”
Büyük bir ter içinde uyandım Sabah EzÂNı okunuyordu…

(Bozüyük.. 9.11.1949 gecesi.)


Resim BiR TÜRLü!.

SEVgi baht olmuş ezelden bize,
Sizde bir türlü, bizde bir türlü..
Alaca düşmüş gördüğümüze,
Sizde bir türlü, bizde bir türlü..

Donandı dağlar bahar olunca,
Gölgem kayboldu gönlüm dolunca,
Güzeli görmek boylu boyunca,
Sizde bir türlü, bizde bir türlü..

İstemem versen cihan varını,
Gönül nakşetti güle yârını,
Her yüzde görmek dost didârını,
Sizde bir türlü, bizde bir türlü..


Yûnus EMRE
kaddesallahu sırrahu..
Resim
Kullanıcı avatarı
gullale
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 1326
Kayıt: 16 Oca 2008, 02:00

Re: DERMÂN BABAm kaddesallahu sırrahu..

Mesaj gönderen gullale »

Resim sallallahu aleyhi ve sellem..

RESÛLULLAH’a ULAŞmak!.

Câmiye girip güzel alnını kalbiyle birlikte secdeye koyan insân hakiki mü’midir. Nüfus kağıdından mü’min vardır, isimden mü’min vardır bir de mübârek …. Kur’ÂN onu, o güzel alnı tefsir ediyor.:
“Vucûhun yevme izin nâdıretun İlâ RABBihâ.”
Alnı temiz olanlar ALLAH’ın cemâlini görecekler, kavuşacaklar O’na.
İnsan ALLAH’a âhirette kavuşmaz, dünyada da kavuşur..
Her yerde hazır ve nazır olan, Habli’l- Verîd’den, şuradaki damardan size daha yakın olan ALLAH’’a her zaman insân kavuşur. Fakat insân nefsâniyetine uyarsa git gide uzaklaşır..

Onun için Cenâb-ı ALLAH, Kur’ÂN’da ve Hadis-i Resûl’de, Hadis-i Kudsîlerde “Arş” diye bir kelime vardır, Arş. Arş-ı Alâ. Arş-ı Alâ’yı Cenâb-ı ALLAH, kullarını serbest bıraktığı için bu kelimeyi kullanmıştır..
Arş’a hakiki mü’min, bir sivrisineğin kanadından daha yakındır. Fakat hakiki kalble, bu anlını secdeye koymayanlar ve ondan zevk almayanlar için Arş-ı Âlâ güneşten daha uzaktır..
Uzaklaşırsa insân küfre girer. Çünkü her yerde hazır ve nazır olan Cenâb-ı Lem-Yezel’e mekan verilir. Yanaştıkça insân hakiki imana girer.
Onun için Sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz mi’racda.: “kâbe kavseyni.: Bir ok kadar yanaştılar!” diyor.
O meseleyi mânevî edeb içinde mütalâa etmek için söylenmiş bir sözdür.
Bu iş 4000 senelik mesâfededir.4000 sene ışık senesi.
Işık aynen elektrik süratındadır. Bir sâniyede 300.000 kilometre kat’ eder.
Yâni bir sâniye de dünyamızı yedi buçuk defa dolaşır.
Hem elektrik hem de ziyâ. 4000 senede geliyor bize. Güneşin ziyâsı.
Fakat güneşe baktığınız zaman güneşin gözbebeğinizin içinde, doğar doğmaz sıcaklığını elinde hissedersiniz.
Onun için Secde-yi Rahmân’dan zevk alıp hakiki mü’min sınıfına girmiş insân, güneşi kendi içinde, ALLAH’’ı kendi içinde duyar.
Yok bunu yapmayan insân otuz kat pencerenin içinden uzaktan güneşin hararetini ve ziyâsını hisseder gibidir..
Onun için Evliyaullah’tan birisi daimâ böyle otururmuş.
Çocuklarından birisi.: “Baba niye ayağını uzatıp oturmuyorsun?”
“O’nu görürken ben ayağımı nasıl uzatırım?” demiş.
Onun için İslamda edeb, yalınız kaldığı zaman Cenâb-ı Lemyezel’in onu gördüğünü ve daimâ Nûr-u Resûlullah’ın onu yıkadığını hissedecektir. Bunu hisseden insân daimâ edeb içindedir.
Onun için muhtelif va’zlarda size söyledim, daimâ abdestli gezin Efendiler.
Abdest, ALLAH’’a ve Rasülüne yâni Nur-u Resûlullah’a edebin en büyüğüdür.
“Bundan ne çıkar efendim?!.” demeyiniz.
Âhir zamandır. Yarın âhirette göreceksin. Onun için Sallallahu Aleyhi Vesellem.: “İlim şuradadır, takvâ buradadır, ibâdet şuradadır!” dememiştir.
“Şuradadır!.” demiş, mübârek parmaklarıyla derken üç defa kalbini göstermiş.
Takvâ, ALLAH’’a iman hepsi buradadır.
Şu et parçasının içindedir. O et parçası bilirsiniz KALBdir.
Kalbin teknikte, anatomisinde, yâni anatomisi; kalbi çıkarsak, baksak ve yarsak içinde neler var.. Dört tane gözü vardır. Dört göz bu et parçasına hediye kalsın.
Biz mânevî gözlerini şey edeceğiz..
İslam Dini'nde Sallallahu Aleyhi Vesellem'in bildirdiğine göre, burada Sallallahu Aleyhi Vesellem ne söyledi Kur’ÂN’da ne var O söylüyor..
“Hasan efendi şunu söyledi.. Mehmet Bey bunu söyledi!” yok!. Dili tutulur burda inşanın!.
“Onlar öyle, şu kitap şöyle diyor. Bu kitap böyle diyor!” onlar geveze inşanlar!.

Kur’ÂN-ı Kerim, Sallallahu Aleyhi Vesellem’in Hadis-i Şerifleri'nden!.
Burdan söylüyorum ben!.. Çünkü niyetim öyle..
Aksi söylersem burdan paldır küldür topal çıkarım dışarı..
İki yarım iki gözü vardır.. Birine GÖNÜL, “Fuad” kısmı derler Arapça da.
İkinci kısmına, yarı kısmına “Sadr.” Sadr.. Veyahut “Denis” veyahutta “Denes”
Esrede okunur, üstünde okunur Arapçada..
“Denis” veya “Denes”.. Kalbin kirli, paslı dünyaya, dünyanın şehvanî ve nefsanî arzularına bağlı tarafı demektir. Bu iki kısım, NûR-u Resûlullah la yıkanır..
Bütün canlılarda; dinsiz, kâfir, münâfık, İslam ve NûRuLLAH kim olursa olsun hepisinde NûR-u Resûlullah vardır.
NûR-u Resûlullah’ı =>
=>Az ismini bilen ismini Hasan kor, İslam Cemâatında yaşar.
=>Daha kıymetini bilen Cuma ya gider.
=>Daha kıymetini bilen, beş vakite gider.
=>Daha kıymetini bilen geçmişlerini kılar.
=>Daha kıymetini bilen, daimâ abdestli gezer, ALLAH-u Lemyezel’in Mübârek İsmini ağzından bırakmaz..
Aşağıya doğru nakıs tarafa gidersen küfre kadar gidersin.
Onun için Eşref-i Mahlukât yalnız İslâmlan değildir.
Onunla birlikte dinsiz de imansızı da, Eşref-i Mahlukât yaratılmıştır.
Fakat onun kıymetini bilmezse;
Bir antika yüzük tasavvur edin. Antikacıya gidersiniz.: “Buna on bin lira!.” der.
Fakat demircinin örsü yanında bir demir parçasından farkı yoktur!.
İnsana kendisi kıymet vermelidir. Kendi Muhasebe-i Ruhîyesini yapıp da kıymetini mânevî terazide ölçüp,
Puta-i MuhaMMedî de eriyebildiği derecesinin ayarını, denesini, derecesini bilirse o zaman kendine şey eder..

“Efendim ben günahkârım, sen günahkârsın!.”
Mü’minin elinde mükemmel bir temizleyici âlet vardır, size söyledim.
“Estağfirullah, Tevbe, Tevbe-i Nasuh. ALLAH’’ın İsmi” vardır..
Katiyyen ve katiyyen me’yus/ümitsiz olmayınz.
Bunlar mertebe mertebe, mertebe mertebedir.
Hatta ömründe bir defa .: “Lâ İlâhe İlALLAH” içinden söyleyen adam bir gün cennete girecektir.
Yâni ALLAH’’ın Cemâli’nin; Mütebessim tarafını görecektir, Gazâb tarafını değil.
Onun için Denes tarafına.
Sadır tarafına daha çok insânlar meyyal olunca.. mesela şâirler, romancılar, hâtibler, vâizler, zırıltıcılar, dedikoducular ne kadar millet varsa hepisi denes tarafından konuşur.
Onun için burada bir vâiz başka söyler,
Amerika’da konuşan vâiz başka söyler,
Ankara da konuşan başka söyler.
Endülüs’te konuşan başka söyler.
Mekke’de konuşan başka söyler.
Yemen’de konuşan başka söyler.
Hudeybe’de konuşan başka söyler..
Bunu temizlemek için biliyorsunuz Sallallahu Aleyhi Vesellem cesed i’tibariyle “kul” olması bakımından, onun bu denis tarafı da temizlensin diye.:
Elem neşrah leke sadrek.: Biz onun göğsünü de yardık.
O tarafı da temizlenmiştir. “Elem neşrah leke sadrek!
Mü’minin kendi elindedir. Mü’minin kendi Cebrâil’i kendi elindedir.
Resûlullah’ı Sallallahu Aleyhi Vesselem'i nasıl küçükken Halime’nin yanında aldı geldiler.
Şimâ ismindeki Kız Kardeşi, Süt Kardeşi gördü.: “Kardeşimin göğsünü yardılar. Yıkadılar onu!.”
İster bunu mânevî yıkadı kabul et, ister bıçaknan açıp!. Nasıl kabul edersen et..
Resûlullah’ın Sadrı tamamiyle ALLAH’’ın Nûr SUyu’yla bütün necislerden temizlenmiştir.
Fakat bu hadiseden sonrada da Elem neşrah leke Sûresi'ni, Sûre-i Mübâreke’sini de mü’minin eline vermiştir..
Hançer’in elinde, yar göğsünü, yıka!. “Elem neşrah leke sadrak.” Yap!.
Onun için böyle fuad tarafından konuşanlar, fuad kısmından konuşanlar.
Yâni nefsi tamamiyle kaldırmış, konuştu mu insânlar..
Veliyullahlar öyle konuşur. ALLAH’’ın en yakın kulları öyle konuşur.
Burada bir kul söylesin.
Endülüs’te söylesin.
Amerika da söylesin.
Avusturalya’da söylesin.
Şurdaki yanımızdaki câmi de söylesin.
Söylediklerinin hepisi birbirinin aynıdır.
Çünkü o ilhamı o şeyden, Fuad Kısmından geliyor. O, ALLAH’’ın feyz yeridir.
Onun için Hazreti Debbağ meşhur, onun “El Ebriz” diye bir kitabı vardır.
Orda der ki.:
ALLAHu lem yezel'den bütün namütenâhi kâinâta ışık hüzmesi şeklinde sayı hesabına girmeyecek Feyz-i İlâhi iner.
Feyz!. Bu feyzin bir tanesi Sallallahu Aleyhi Vesellem’e inmiştir, Resûl olmuştur.
Resûlullah’tan da binlerce feyz çıkar..
“Peki kime?”
Bir huzmesi, milyonlardan bir huzmesi, bir kula nâsib olursa o Ehlullah olur, Veliyullah olur..
Ve ALLAH’’ın kapalı örtüsü altına girer.
Evliyâî tahte kıbâbî lâ ya'rifuhum gayrî.: Benim bu evliyalarım kubbem altındadır, Benden başka kimse bilmez!.
Bu sınıfa girer.
Onun için Sallallahu Aleyhi Vessellem üç defa.: “Buradadır iş! Buradadır iş!" (Kalbi göstererek) demiş,
Kalbinizi temizleyin!.
“Efendim nasıl temizleyeyim?.”
Üsûlleri var.. Abdestli gez, abdestli gezene…. bir şey etmez..

Dr Münir Derman..
Kaddesallahu sırrahu..


ResimResim

Denes.: (c.: Ednâs) Kir, pas, pislik, murdarlık, necâset..
Derece.: (c.: Derecât) Yukarıya çıkacak basamak. * Dairenin bölündüğü dilim..
Kıbâb.: (Kubbe. c.) Kubbeler. Tepesi yarım küre şeklinde olan binâ damları..
Nazır.: (c.: Nüzzâr) Nazar eden, bakan..
Nefsâniyet.: Nefsini çok beğenmişlik. * Gizli düşmanlık, garez, kin..
Arş-ı Alâ.: En yüksek Arş.
Arş-ı Azam.: En büyük arş. Cenâb-ı HAKk'ın Arşı..
Lem Yezel.: Zâil olmaz, bâki, zeval bulmaz. Daimî olan..
Anatomi.: insan, hayvan ve bitkilerin yapısını ve bu yapıyı oluşturan türlü organlar arasındaki ilişkileri araştıran, inceleyen bilim.
Kat’ etmek.: Yol almak..
Edeb.: Terbiye. Kavlen, fiilen insanlara lütuf ile muamele etmek. Güzel ahlâk. Usluluk. Hayâ..
Va’z.: Dinî mes'eleler üzerinde konuşup nasihat etmek. Kalbi yumuşatacak sözlerle insanı iyiliğe sevke çalışma..
Fuad.: Kalb, gönül, yürek..
Eşref.: En şerefli. Daha şerefli. En iyi, en güzel..
Eşref-i Mahlukât.: Mahlukatın en eşrefi, yaradılmışların en şereflisi. İnsan..
Muhasebe.: Hesablaşmak. Hesab görmek..
Puta.: Pota.: Çeşitli şeylerin bir araya getirildiği, kaynaştırıldığı yer..
Tevbe-i Nasuh.: Sâdık tevbe. Nasuh tevbesi. Rücu' ettiği günaha bir daha dönmemek veya tevbe eylediği günahı bir daha yapmamak için kasd ve niyet etmek ve bunda tam kararlı olmak..
Gazâb.: Hiddet, öfke, dargınlık, kızgınlık.
Meyyal.: Çok meyleden, eğilen. Çok istekli, düşkün..
Feyz.: (c.: Füyuz) Bolluk, bereket. * İlim, irfan. Mübareklik. * Şan, şöhret. * İhsan, fazıl, kerem. Yüksek rütbe almak..
Hudeybe.: Mekke-i Mükerreme'den Medine-i Münevvere'ye giden yolun üzerinde ve Mekke'den bir merhale uzaklıkta küçük bir köy olup, yakınında bir kuyu ve bir ağaç vardır ki, bu ağacın altında Hz. Fahr-i Kâinat Efendimize (aleyhisselâm) beşinci hicri senede eshabı tarafından biat olunmuştur. .


Resim ABDÜLAZÎZ ed-DEBBÂĞ.:
Abdülazîz b. Mes‘ûd b. Ahmed ed-Debbâğ el-Hasenî el-Bekrî (ö. 1132/1720)
1090’da (1679) Fas’ta doğdu. Görüş ve düşüncelerinin nakledildiği “el-İbrîz” adlı eserde devrinin gavsı olarak tanıtılmasına rağmen hayatı hakkında yeterli bilgi yoktur. Kaynaklar ona nisbet edilen bu eseri zikretmekle yetinirler. Kendisiyle Receb 1125’te (1713) tanıştığını, şeyhinin o sıralarda otuz beş yaşında olduğunu söyleyen müridi ve el-İbrîz’in derleyicisi Ahmed b. Mübârek (ö. 1156/1743), onu eşi bulunmayan tasarruf sahibi bir velî olarak anmasına, ALLAH, Kur’ÂN, kâinat ve insan hakkında söylediği her sözü mutlaka kabul edilmesi gereken ilâhî bir sır gibi göstermeye çalışmasına karşılık, hayatının ana çizgileri konusunda doyurucu bilgi vermez..


ResimResimResim

Resim--- Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem eliyle kalbini işâret ederek üç kere.: “Takvâ işte buradadır, takvâ işte buradadır, takvâ işte buradadır” buyurmuştur.
(İbn Hanbel, Müsned, III, 134.)

Resim--- Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: "ALLAH celle celâlihu.: "أوليائي تحت قبابي لا يعرفهم غيري Evliyâî tahte kıbâbî lâ ya'rifuhum gayrî.: Velîlerim benim örtüm (Kıskançlık kubbem) altındadır, onları benden başka kimse bilemez" buyurmuştur.
(Hadîs-i Kudsî.)


=>YÜCe RABB’ın GELİNLeri.:

GÖKkteki YILDIZLar gibi, ALLAHu zü’L- CeLÂL
’in Kıskançlık Kubbesi altındaki “MuhaMMedî EHLuLLAH-VELÎYyuLLAH GELİNLeri!.

Resim--- "Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: "Kudsî Hadisinde CeNâB-ı ALLAH buyuruyor.: "Evliyaî tahte kubabî la yârifühüm ğayri.: BENim gök kubbemin altında öyle dostlarım vardır ki onları benden başka kimseler BİLmez!." buyurdu..
(İsmail Hakkı Bursevî, Rûhü’l-Mesnevî, I/417)

NiYaZi MıSRî kaddesallahu sırrahu Hazretleri bu hadisi açıklamıştır.

Resim--- Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: ALLAH TeÂLÂ kıskanır. ALLAH’ın kıskanması, haram kıldığı şeyi kulun işlemesindendir.” buyurmuştur.
(Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den; Buhârî, Nikâh 107; Müslim, Tevbe 36. Ayrıca bk. Tirmizî, Radâ 4.)

Resim--- Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.:ALLAH’tan daha kıskanç kimse yoktur. Bundan dolayı kötülüklerin açığını da kapalısını da haram kılmıştır…” buyurmuştur.
(Müslim, Tevbe 33.)

Resim--- Sa’d İbni Ubâde radıyallahu anh bir gün Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in huzurunda.: “Eğer karımın yanında yabancı bir erkek görecek olsam onu, kılıcımın keskin tarafıyla doğrarım!.” demiştir. Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem çevresindekilere.:
“Sa’d’ın bu gayret ve hamiyetine şaşmayın! Çünkü ben Sa’d’dan daha kıskancım. ALLAH TeÂLÂ da benden daha kıskançtır” buyurmuştur.
(Buhârî, Nikâh 36.)

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاضِرَةٌ
Resim---“Vucûhun yevme izin nâdıreh (nâdıretun).: İzin günü pırıl pırıl yüzler vardır.” (Kıyame 75/22)

إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ
Resim---“İlâ RABBihâ nâzıreh(nâziretun).: RABB'lerine bakan.” (Kıyame 75/22)

فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى
Resim---“Fe kâne kâbe kavseyni ev ednâ.: Böylece iki yay mesafesi kadar, (hatta) daha yakın oldu.” (Necm 53/9)



Resim RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem’in İSMİ YÜCELTİLMİŞTİR.

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in Fazilet SancağıÂLeMLer üzerine çeken RABBımız TeÂLÂ’mızdır.:


أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ
Resim---“E lem neşrah leke sadrek (sadreke).: Göğsünü senin için şerhetmedik mi (yarıp genişletmedik mi)?” (İnşirâh 94/1)

وَوَضَعْنَا عَنكَ وِزْرَكَ
Resim---“Ve vedagnâ anke vizrek (vizreke).: Ve senden yükünü kaldırdık (kaldırmadık mı?).” (İnşirâh 94/2)

الَّذِي أَنقَضَ ظَهْرَكَ
Resim---“Ellezî enkada zahrek (zahreke).: Ki o (yük) senin sırtını bükmüştü.” (İnşirâh 94/3)

وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ
Resim---“Ve refa’nâ leke zikrek (zikreke).: Ve senin için, zikrini yükselttik.” (İnşirâh 94/4)

فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا
Resim--- "Fe inne maal usri yusra(yusren).:Demek ki zorlukla berâber bir kolaylık var."
(İnşirâh 94/5)

إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا
Resim---" “İnne maal usri yusrâ (yusren).: Muhakkak ki zorluk ve kolaylık beraberdir.” (İnşirâh 94/6)

فَإِذَا فَرَغْتَ فَانصَبْ
Resim---"Fe izâ feragte fensab.: Öyleyse boş kaldığın zaman hemen intisab et/ durmaksızın (duâ ve ibadetle) yorulmaya devam et..” (İnşirâh 94/7)

وَإِلَى رَبِّكَ فَارْغَبْ
Resim---"Ve ilâ rabbike fergab.: Ve öyleyse RABBine rağbet et (O’nu öv, hamdet, zikret, tesbih et).” (İnşirâh 94/8)

Şereha.: Birşeyi yaymak, genişletmek (gamdan, kederten, sıkıntı ve darlıktan kurtarmak),bir şeye (İslâm’a) açmak.
Şerhi’l- Kelâm.: Şerhetmek, izâh etmek, mânâsını açmak.
Sadr.: Herşeyin önü, göğüs, nefsin kâlesi.. İlâhî İlham ve şeytanî vesveseye açık bölge.
Nakid.: Gıcırtı (hafif ses): Semerin yükten dolayı çıkardığı gıcırtı. (kemiklerden de gelebilir)
Enkad.: Ağır yükün, kemikleri çatırdatması.
İnkadû’l-Hamli’z- Zahr.: Yükün sırta ağır gelmesi nedeniyle oluşan çatırtı sesi.


Zikrini yükseltmedik mi? İnsÂNlar içinde İSMİNin anılışını yücelttik. Şehâdetle şereflendirdik. Sûnnetullah öyleki yükün alındı da dinlendin mi, yeniden yeni bir işe koyulmak üzere programlanmıştır..

Ferega.: Kab boşaltmak. (fariğ olmak, boşa çıkmak)
İnsab.: intisab et, tâbî ol, talep et, çalış, Rabbine yönel.
Nasebâ.: Gayret edip yeniden koyulmak..
İrgab.: Rağbet et, onu öv, sena et, hamdet, zikret, tesbih et..
Ragibe ileyhi.: Birşeye şevkle sarılmak..


Sûre-i Celîlede.: İki kolaylık: Dünyâ ve âhiret ni’metleri. Bir zorluk: Dünyâdaki imkanla imtihân belki de..

Bu muhteşem sûre.: “Rağbetini ve arzunu RABB’ine tahsis et, tevvekkülle lûtf-ü- ikrâm ve İhsÂNını bekle..” dercesine bitiyor..

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sadrının şerhi için; 1,5 yaşındayken, vahyin başlangıcında ve mi’râcda vuku’ buldu diye belirtilmiştir.:

İşte MuhaMMedî SADRın Şerhi.:

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in mübârek SADRının ŞERHinin maddeten-mânen olduğu açıkça NASS Hükmüdür. Bu İşlemin 2 ya da 3 kez gerçekleştiği bildirilmiştir.

(Davudoğlu, Ahmed, Sahihi Müslim Tercüme ve Şerhi, II, 112.)

Konuyla ilgili rivâyetleri değerlendiren Hadis İmamaımız İbn Hacer (v. 852/1448), Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in ilki çocuk yaşta, diğeri de mî'rac öncesinde olmak üzere sadrının iki kez yarıldığı sonucuna ulaşmıştır.

(İbn Hacer el Askalanî, Fethu'l-Bârî (Sahih-i Buhari Şerhi), l, 460.)

Enes b. Mâlik radiyallahu anhu'dan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem (küçüklüğünde) çocuklarla oynarken Cebrâil aleyhi's-selâm gelerek onu tutmuş ve yere yatırarak kalb bölgesini yarmış ve kalbini çıkarmış. Kalbden çıkardığı bir kan pıhtısını Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e göstererek: "İşte şeytânın sendeki nasibi budur"demiş ve kalbini altın bir tas içinde zemzem suyu ile yıkayıp kapatmış. Sonra da onu yerine yerleştirmiştir. (olayı gören eden) çocuklar, koşarak Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in (süt) annesi Halime radiyallahu anha’ya varmışlar ve: "Muhammed öldürüldü" diye haber vermişler. Süt annnesi ve çocuklar olay yerine geldiklerinde onu rengi uçuk bir şekilde görmüşler. Bu hadisin râvisi olan Enes radiyallahu anhu.: "Ben Resûlullah'in göğsünde dikiş izini görmüştüm" demiştir..

(Müslim, İman, 261.)

Yine İsrâ Gecesi öncesinde meydana geldiği bildirilen "şerh-i sadr" olayı Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin dilinden.:

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.: "Mekke'de bulunduğum bir sırada evimin tavanı aralanarak Cibril iniverdi. Göğsümü yardı ve kalbimi zemzem suyu ile yıkadı. Sonra içinde hikmet ve iman dolu altından bir tas getirerek onu kalbime boşalttı. Sonra göğsümü kapattı. Daha sonra da elimden tutarak beni semâya çıkardı" buyurmuştur.
(Buharî, Salât, l, Hacc, 76, Enbiyâ, 5; Müslim, İman, 263, Tirmizî, Tefsîr, 94; Nesâî, Salât, 1.)

Bir diğer rivâyete göre bu hâdise, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Kâbe'nin yanında uyku ile uyanıklık arasında bulunduğu bir sırada gerçekleşmiştir.

(Müslim, İman, 264.)
Resim
Kullanıcı avatarı
gullale
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 1326
Kayıt: 16 Oca 2008, 02:00

Re: DERMÂN BABAm kaddesallahu sırrahu..

Mesaj gönderen gullale »

ResimKALB..

MÜNİR DERMAN ALLAH DoSTLaRı’nın HâLLerini YAZmış..

Anadolu'nun bağrından çıkmış büyük velîler vardır.
Dr. Münir Derman da Anadolu'da bu gök kubbenin gizlediği Mânevî Güneşlerden biridir..
Anadolu'nun bağrından çıkmış büyük velîler vardır. Onlar bu mübârek beldenin insânlarına birer güneş olmuşlar, mânevî feyiz ve ışıklarıyla Anadolu'nun varlığını koruyarak, ruhâniyetleriyle yıkamışlardır. Kültürümüz onların efsâneleri ve güzellikleriyle enginleşmiş ve bu yönleriyle insânlık tarihinde ölümsüzleşmişlerdir.
Dr. Münir Derman, Anadolu'da bu gök kubbenin gizlediği Mânevî Güneşlerden biridir..

DOST İKİYE AYRILIR.:

Kütüphânemde para vermeden mülkiyetime geçen kitablar da var. Bunlardan biri de “ALLAH Dostu Der Ki” adını taşıyor. Kitab, okulumuzun kütüphânesinden bana “hediye”. Daha doğrusu meslek dersleri hocamız Ramazan Kısa, 1972’de Ankara İlahiyat’ın 2. sınıfında okurken almış, okul kütüphânesine “bir no’lu demirbaş” olarak hediye etmiş. Bu kitabı okumak için almış, sonra da üzerine yatmış olmalıyım. Kitabı kaç kez okuduğumu hatırlamıyorum. Sunuşa bakar mısınız.:
“Gece değmemiş semâ, Dalga görmemiş deniz gibi, Gönlü olanlara selâm olsun!.”
Sohbetlerden derlenip kitab haline getirilen ALLAH Dostu Der Ki’deki “DOSt”, ALLAH DOStu..
Operatör Dr. Münir Derman (kaddesallahu sırrahu)DOSt”u ikiye ayırıyor.: Sadece ALLAH’ı Dost edinenler; ALLAH’ın Dost edindikleri. Kendini de birinci kısımda zikrediyor Üstad..

Kitab Yazmamış Ama Sözlerini Sadırlara, Gönüllere Yazmış DERMAN EFENDİ.:

Kitabın ana temâsı irfÂN, ALLAH Dostlarının hâlleri, sözleri.. Ama bilgiler kitabî değil; irfânî veya ledünni. İfadeler açık ama gizemli. Dil, insânı GÖNÜLden yakalıyor. Kitabın bir makamı varsa “ALLAH Dostu Der Ki”nin makamı “hayret”tir deriz. Kitabın son sayfasına yazarın yayımlanacak kitabları için bir liste eklenmiş. Birincisini okuduktan sonra diğerlerinin de peşine düştüm. Aradan üç, dört yıl geçti. Bir dostun evinde “Su” kitabını gördüm ve kitabtaki adresi kaydettim. Ankara merkezli adresi yıllarca sakladım. Galiba 1990’da idi, yolum Ankara’ya düştü. Önce kitabdaki adrese gittim, sonra Hacı Bayram’daki kitabçıya. ALLAH Dostu Der Ki, beş cilt olmuş. Su kitabı da iki cilt. Heyecanla aldım ve nasıl içerek okudum bu kitabları..

“Büyük insân demek; Âdemiyet Hamûlesiyle görünmek sırrına ermiş insân demektir.”
Derman, bu sözlerde isim vermeden kendini târif ediyor. HıZıR’la görüştüğünü, Üç’leri, Yedi’leri, Kırklar’ı tanıdığını söyleyen bir ALLAH Dostu ile karşılaşıyoruz. Kitab yazmamış ama sözlerini sadırlara, GÖNÜLlere yazmış Derman Efendi..
Dostları onu.: “Yanaşılması güç, kendisini ele vermeyen, içini göstermekten uzak duran celâlli bir yapısı vardı.” diye tanıtıyor.
Çok celâlli bir adam. Bu celâlin sebebi -bize düşmez ama- ALLAH’ın o’nda Celâl İsmi ile tecellî etmesidir, bu aşikâr. Gürleyerek konuşuyor fakat gözlerinden yaşlar eksik olmuyor. Resme bakıp kalbinizi bozmayınız, sakal bırakmamışlardır. Sakal bazı kişiler için “örtü”dür; bazıları da için sakalsızlık örtüdür. Kendini gizlemeye yarar. Fakat başka bir sünnet öne çıkar Münir Derman Efendi’de. Saçları. Omuzlarına kadar sarkar beyaz saçları..

BİR DOSTU ANLATIYOR:

“Notlarını yazmak üzere yanına gidiyordum. Yolda rastladım, karşı kaldırıma doğru yürüyordu. Hocam, demir parmaklı tercihli yolu geçit olmadığı halde yürüyerek karşıya geçmişti. Çok âni oldu, nasıl oldu bilmiyorum, hayret içinde kaldım. Yakında bulunan trafik polisi de koşarak yanına gitti. Elini öptü, kucakladı.: “Amca bize de duâ et. Buradan nasıl geçtiniz!” İlerden geçip yanına gittim. Bana dönerek, gülümsedi.: "Ne oldu ben de anlamadım. Birden demirler ortadan kalktı, yol açıldı, ben de geçtim!." dedi. O âyet geldi aklıma.: "Biz her şeyi Âdem’in emrine verdik"..


هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُم مَّا فِي الأَرْضِ جَمِيعاً ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء فَسَوَّاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Resim---“Huvellezî halaka lekum mâ fî’l- ardı cemîan summestevâ iles semâi fe sevvâhunne seb’a semâvât (semâvâtin), ve huve bi kulli şey’in ALÎM (alîmun).: O (ALLAH) ki, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yarattı. Sonra (kudret ve iradesiyle) göğe yönelip, onları da yedi (kat) gök olarak düzenledi. Ve o, ALÎM'dir (herşeyi en iyi bilendir).” (Bakara 2/29)

وَسَخَّرَ لَكُم مَّا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مِّنْهُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لَّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
Resim---“Ve sahhare lekum mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ardı cemîan minh (minhu), inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn (yetefekkerûne).: Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size musahhar (emre amâde) kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler (ibretler) vardır.” (Câsiye 45/13)

BİR DİĞERİ ŞÖYLE ANLATIYOR.:

“Gülhâne Hastanesi’nin komutanlık katından çıkış kapısına doğru yürüyorduk. Elimden tutuyordu. Birden kendimde bir başkalık sezdim. Bütün vücudum hücrelerime kadar titremeye başladı. Özenle parlatılmış yerdeki mermer taşlardan, duvarlardan.: “ALLAH Hû!.” sesleri geliyor, inilti, haykırış halinde zikrediyorlardı. Dayanılması güç bu hal ile ben de haykıracaktım ki kendimi tutmak için çaba sarf ederken Hocam elimi sıktı.: "Sakin ol yavrum!."..
Hemen toparlandım. Anladım ki Hocam bu zikri içine almış, “HAKk ile HAKk” olmuştu.
Resim
Kullanıcı avatarı
gullale
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 1326
Kayıt: 16 Oca 2008, 02:00

Re: DERMÂN BABAm kaddesallahu sırrahu..

Mesaj gönderen gullale »

Resim

AYNI DOST DEVAM EDİYOR.:

“Elini dizime koymuştu. Belki tonlarca ağırlık dizimi ezmeye başladı. Bacağım ağrıyordu. Sonra elini çektiler. Ayağa kalktık, birâz yürümekte zorlandım. Bu hali çok sonra bir gün kendilerine anlattım. Gülümsedi, fısıltı halinde kulağıma söyledi.: "Demek ki, kendimle birlikte seyahatte idim!."..

Dostlarıyla birlikte bir yerde oturuyorduk, içeri yabancı bir adam girdi. Hocamı görünce.: “Hoş geldiniz Efendim. Her hâlde siz benden evvel gelmişsiniz. Ben de Almanya'dan iki gün önce döndüm. Geçen hafta Münih Câmi’inde Cuma Vaazınızı dinlemiştim. Ne kadar kalabalıktı değil mi..” Hocam kısa bir sükûttan sonra hemen sözü değiştirdi. Hayret ettim. Halbuki hocamla her gün, aylarca birlikte idim. Almanya'ya gitmemişti..

*
Huzurlarında oturuyorduk. Eli anlatıyorlardı. Fırsat bilerek sordum.: “Efendim siz yürürken elinizi yan tarafınızdan birâz öne tutarak parmaklarınızı aralayıp etrafı tararcasına yürüyorsunuz.. El ile ilgisi var mı?”
Bununla ilgili hatırasını anlattılar.:
"Gençtim. Köyde sabah namazına kalktım. Köydeki helâlar başkadır bilirsiniz, dedi. Aşağıda pislik yığın halinde görünür. Pisliğe düşmüş bir örümcek çırpınıyordu, fakat kurtulamıyordu. Hemen gittim, uzandım, elimi pisliğe daldırıp hayvanı temiz bir yere bıraktım, kurtulmuştu.. Sonra ellerimi sabunladım, yıkadım ve abdest alıp Sabah Namazını kıldım. Biraz uzanmıştım ki uyumuşum. Rüyâmda bu sağ elime ışık verdiler. Sağ elim projektördür, ışık saçar. Görmekte güçlük çektiğimde yolda giderken ondan böyle yapıyorum" demişlerdi..

***

Tadımlık olarak anlattığımız bu olaylardan gerçek hayatına dâir bazı notlar yazsak iyi olacak..
Dr. Münir Derman 1910 Trabzon doğumlu. Baba tarafından büyük dedesi Kafkasya’dan Şeyh Şâmil, ana tarafından büyük dedesi Ahmet Ziyâeddin Gümüşhânevî’ye “Uçan Şeyh”’e dayanıyor. Büyük nenesi meşhur evliyâ kadın Gül Hatun.. Annesi Şehvar Hatun, babası Ahmet Rasim Efendi.. Trabzon’da 4 yaşından i’tibâren Buharalı Hocası Ömer İnan Efendi'nin mânevî eğitiminde ilerlemiş, ondan feyiz almışlar, 9 yaşında hafız olmuşlardır. İlkokulu özel Fransız okulunda bitirip liseden sonra üniversite tahsili için devlet tarafından Fransa'ya gönderilmiş, burada felsefe ve psikoloji okumuş. Üstün başarıları sayesinde sınıf atlamış ve Tıp Fakültesini de bitirerek doktor olmuş. Öğrenim yıllarında Mısır'da El Ezher Üniversitesi’ne kaydolmuş ve İlahîyat Tahsilini tamamlamış.
Askerlik yılları gençliğinin zor dönemleridir. Kore ve Ekinava Harblerinde bulunmuş, burada doktor olarak hizmet vermişler. Yurda dönünce Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak felsefe doktorluğu yapmış, kısa süre sonra da bu görevinden ayrılarak tıp doktorluğu hizmeti için Doğu bölgemizde göreve başlamıştır..

DERMAN HAZRETLERİ HİÇ BİR MADDÎ SERVETE SÂHİB DEĞİLDİ.:

Uzun yalnız yıllar, çileler onu Bozüyük'e sürüklemiş. Hükümet Tabîbi iken evlenmiş ve bir kız evlâdı olmuş. Eskişehir'de Genel Cerrahi dalında doktorluğu devam eder ve buradan emekli olur..

Münir Derman Efendi, Japonya'da bulunduğu sıralarda judo üzerinde çalışmış, tekvando ve aikido sporlarını Eskişehir’de tatbik eden ilk kurucu sporcu olmuştur. Türk tıbbında ilk defa kopan bir ayağı ameliyâtla takarak uluslar arası Tıp Dünyasında ilgi çekmiş, ilk tebrik telgrafı Sovyetler Birliği'nden gelmiştir. Sonra Amerika'dan, Almanya'dan ve başka ülkelerden.. Dâvet üzerine Almanya'ya gider..

15 yıl Almanya'da Anatomi Profesörlüğü yapmış, sonra da yurda dönmüştür. Burada da câmilerde vaazlar vermiş, çok sevilmişlerdir. Fransızca, Almanca, Rusça, Arapçayı mükemmel bilir ve konuşurlardı. Bu dillerin kültür ve edebiyatları hakkında derin bilgi sahibi idiler. Yabancı dillerin yanı sıra bilhassa fizik, kimya, matemâtik gibi Fen Bilimlerinde, Astronomide şaşılacak derecede bilgiliydiler. Eskişehir'de akademide öğretim üyesi olarak ders vermişlerdir..

Derman hazretleri hiç bir maddî servete sâhib değildi. Almanya’dan döndükten sonra Ankara'da bir otel odasının mütevazi şartlarında yaşadı son demlerini.. Evi yoktu. Eşi ile birlikte yalnız başına, eski tanıdığı dostlarıyla yetindi. Ömürlerini ağır riyazet ve çilelerle, büyük sıkıntılar ve dertler içinde, insânlardan uzak, namsız nişansız bir kul olarak geçirdiler. Çok az yer, pek az uyur, suyu çok az içerdi. Günde bir iki lokma veya bir zeytinle yıllarca oruç tuttular..

Tarikat kurmamışlardır. Tavır ve anlayış olarak günümüz dergâh ve tekkesine rağbet etmemişler, talebe, mürid, şeyh namları altında etrafına kalabalık insân yığınları toplamamışlardır. Ancak vaazlarından ve doktorluğundan kendisini tanıyan ve hakiki seven sayılı kimseler ona yanaşmışlar, ilminden istifâde etmeye çalışmışlardır..

BİR TALEBESİ ANLATIYOR.:

“Hocam, sağ elini açar avucunun içinden kâinatı seyrederdi.”
Son zamanlarını iki buçuk sene hastanede geçirdi. Vasiyetlerinde.: "Dünyaya garib geldim, garib gitmem lâzım. Garibin yeri tenhadadır!." ifâdesiyle sessiz bir Köy kabristanına gömülmek istediler..
2 Aralık 1989 Cumartesi günü HAKk’a yürüdüler. O'nu kar yağarken sevdiği iri kar taneleri ile Köyde toprağa verdiler. Mezârı Ankara’da, Karşıyaka Mezârlığı üzerinde, Memluk Köyü’ndedir.

Ankara’ya gelenler öncelikle Hacı Bayram’a giderler. Doğrudur. Ankara, Hacı Bayram ziyâreti ile başlamalı ve bitmelidir. Ama Ulucanlar’daki Tiritzâde Türbesi, Tâceddin Sultan, Bağlum’daki Abdülhakim Arvasî Hazretleri ve Asım Köksal Hoca ziyaretine, Memluk Köyü’ndeki Münir Derman Hoca da eklenmelidir..
Bu isimleri saymakla.: “Ankara aynı zamanda ermişler şehri mi demek istiyorsunuz?” diyenlere cevâbımız şudur.: “Ankara bilinmez meşhurların şehridir. Biz Ankara’yı bunun için severiz!.”

MÜNİR DERMAN EFENDİ’nin MEZÂR TAŞI’ndan:

Bir gövde borcum var toprağa,
Verdim borcumu.
Ruhumun toprağa borcu yok benim.
Arama toprakda beni ben başka yerdeyim.
..
Azâbda değil, nârda değilim.
Şikâyet etmedim. RABB’ımdan bu nedir diye.
Kırklar, yediler, dörtler, üçlerle arkadaş idim.
HıZıR’la buluştum, konuştum, dertleştim, dünya yüzünde..
Şikâyet etmedim kendi hâlimden.

Üzme kendini ben de senin gibiyim.
RABB’imin yanında uçar gibiyim..


Son olarak.: “Münir Derman Efendi’ye bir Fâtiha, üç İhlas hediye ediniz!.” derim. Okuduğunuz surelerin feyzi belki size de döner, belki Üstâd bize de şefaat eder!.

KâMiL YeŞiL ..yazdı…
Resim
Cevapla

“Münir Derman (k.s) Kimdir?” sayfasına dön