ESMAu'L- HÜSNÂ'nın KUR'ÂN-ı KERİM AÇILIMI

Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 12290
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00

Re: ESMAu'L- HÜSNÂ'nın KUR'ÂN-ı KERİM AÇILIMI

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

156- El MÜDEBBİR celle celâluhu.:

Resim

MÜDEBBİR .: İlahî Takdirine muvafık/denk olarak, Kullarının Kader Tedbirlerinde; işlerini, sonucu güzel olacak şekilde evirip çeviren, idâre eden hikmetle yardımcı olan olan ALLAHu zü’L-CeLÂL..

Müdebbir.: Evvelden düşünüp işleri ona göre ayarlayan. Her şeyin evvelden tedbirini yapan, gören. İlmi ile her şeyin âkibetini ihâta edip ona göre hikmetle iş yapan ALLAH celle celâlihu..
Müdebbir-i Hakîm.: Hikmetle tedbir eden. Her işini çok hikmet ve tedbirle yapan. Cenâb-ı HAKk celle celâlihu..
Müdebber.: (Dübur. dan) Düşünce ile hareket edilmiş..
Tedebbür.: Bir şeyin sonunu düşünmek, tefekkür etmek. Müdebbir olmak, tedbirli olmak. Arkasını dönmek..
Tedbir.: Bir şeyi te'min edecek veya def' edecek yol. Cenâb-ı HAKk'ın Hakîm ismine uygun hareket, riâyet. Bir şeyde muvaffakiyet için lâzım gelen hazırlık..
Dübur.: (Dübür) Kıç, mak'ad, süfre. Bir işin nihâyeti, sonu. Bir şeyin arkası, gerisi..

Arka, son gibi anlamlara gelen "dübür" kökünden türemiş bir isim olan
Müdebbir; işleri, sonucu güzel olacak şekilde evirip çeviren, idâre eden anlamına gelir. Kulların takdire muvafık olan tedbirlerinde yardımcı demektir.

Kur'ÂN-ı Kerîmde; “Müdebbir” İsmi dört âyette fiil sîgasında ALLAH celle celâlihu’ya nisbet edilmiştir..


إِنَّ رَبَّكُمُ اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الأَمْرَ مَا مِن شَفِيعٍ إِلاَّ مِن بَعْدِ إِذْنِهِ ذَلِكُمُ اللّهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ أَفَلاَ تَذَكَّرُونَ
Resim---“İnne RABBekumullâhullezî halaka’s- semâvâti ve’l- arda fî sitteti eyyâmin summestevâ ale’l- arşi yuDEBBİRu’l- emr (emre), mâ min şefîin illâ min ba'di iznih (iznihî), zâlikumullâhu RABBukum fa'budûh (fa'budûhu), e fe lâ tezekkerûn (tezekkerûne).: Muhakkak ki sizin RABBiniz ALLAH, semâları ve yeryüzünü 6 günde yaratandır. Sonra arşa istivâ etti. İşleri düzenler ve O'nun izni olmadıktan sonra (olmadıkça) bir şefaatçi yoktur. İşte bu ALLAH, sizin RABBinizdir. Artık O'na kul olun. Hâlâ tezekkür etmez misiniz?”(Yûnus 10/3)

قُلْ مَن يَرْزُقُكُم مِّنَ السَّمَاء وَالأَرْضِ أَمَّن يَمْلِكُ السَّمْعَ والأَبْصَارَ وَمَن يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيَّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَن يُدَبِّرُ الأَمْرَ فَسَيَقُولُونَ اللّهُ فَقُلْ أَفَلاَ تَتَّقُونَ
Resim---“Kul men yerzukukum mine’s- semâi ve’l- ardı emmen yemliku’s- sem'a ve’l- ebsâre ve men yuhricu’l- hayye mine’l- meyyiti ve yuhricu’l- meyyite mine’l- hayyi ve men yuDEBBİRu’l- emr (emre), fe se yekûlûnâllâh (yekûlûnâllâhu), fe kul e fe lâ tettekûn (tettekûne).: De ki: “Semâdan ve arzdan sizi kim rızıklandırıyor? Veya işitmenin (işitme duyusunun) ve görmenin (görme hassasının) meliki (sahibi) kimdir? Ve canlıyı (diriyi) cansızdan (ölüden) çıkaran ve cansızı (ölüyü) canlıdan (diriden) çıkaran kimdir? Ve işi (yaratıp, yöneten) düzenleyip idâre eden kimdir?” O zaman.: “ALLAH” diyecekler. Öyleyse: “Hâlâ takva sahibi olmayacak mısınız?” de.” (Yûnus 10/31)

اللّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لأَجَلٍ مُّسَمًّى يُدَبِّرُ الأَمْرَ يُفَصِّلُ الآيَاتِ لَعَلَّكُم بِلِقَاء رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ
Resim---“ALLÂHullezî refea’s- semavâti bi gayri amedin terevnehâ summestevâ ale’l- arşı ve sehhare’ş- şemse ve’l- kamer (kamere), kullun yecrî li ecelin musemmâ (musemmen), yuDEBBİRu’l- emre yufassılu’l- âyâti leallekum bi likâi RABBikum tûkınûn (tûkınûne).: Görmekte olduğunuz semâları (gök katlarını) direksiz olarak yükselten ALLAH'tır. Sonra arşa istivâ etti. Ve Güneş'i ve Ay'ı emri altına aldı. Hepsi belirlenmiş bir süreye kadar akıp gider. İşleri düzenleyip idâre eder. Âyetleri ayrı ayrı açıklar ki; böylece RABBinize mülâki olmaya (ölmeden evvel ruhunuzu ALLAH'a ulaştırmaya) yakîn hasıl edersiniz.”(Ra’d 13/2)

يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مِنَ السَّمَاء إِلَى الْأَرْضِ ثُمَّ يَعْرُجُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مِّمَّا تَعُدُّونَ
Resim---“YuDEBBİRu’l- emre mine’s- semâi ile’l- ardı summe ya’rucu ileyhi fî yevmin kâne mıkdâruhu elfe senetin mimmâ teuddûn (teuddûne).: Gökten arza kadar emri (ALLAH'tan gelen ve ALLAH'a dönen herşeyi) tedbir eder (düzenler-işi bir düzen içinde evirip çevir). Sonra bir günde O'na yükselir ki, (o bir günün) süresi, sizin (dünya ölçülerine göre) saymanızla 1000 senedir.”(Secde 10/5)

فَالْمُدَبِّرَاتِ أَمْرًا
Resim---“Fel MUDEBBİRâti emrâ(emren).: Ve de emirle (işleri) tedbir edenlere (emri yerine getirip idare edenlere/işi bir düzen içinde evirip çevirenlere) (andolsun).”(Nâzi’ât 79/5)

RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem Hadis-i Şerîflerinde, “Müdebbir” İsmi özellikle "tedbirli olmak" olarak çokça geçmektedir..
Tedbir.: Düşünmek, işin sonunu düşünerek gereği gibi davranmak, iyi yönetmektir.

وَأَنفِقُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَلاَ تُلْقُواْ بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ وَأَحْسِنُوَاْ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ
Resim---“Ve enfikû fî sebîlillâhi ve lâ tulkû bi eydîkum ilet tehluketi, ve ahsinû, innallâhe yuhıbbul muhsinîn(muhsinîne).: Ve (mallarınızı) Allah yolunda infâk edin (başkalarına verin)! Ve de kendi elinizle (kendinizi) tehlikeye atmayın! Ve ahsen olun! Muhakkak ki Allah, muhsinleri sever.”(Bakara 2/195)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ خُذُواْ حِذْرَكُمْ فَانفِرُواْ ثُبَاتٍ أَوِ انفِرُواْ جَمِيعًا
Resim---“Yâ eyyuhâllezîne âmenû huzû hızrakum fenfirû subâtin evinfirû cemîâ(cemîan).: Ey imân edenler! İhtiyat tedbirinizi alın da fırka fırka halinde çıkınız, veya hep birden seferber olunuz.” (Nisâ 4/71)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Tedbir Gibi Akıllılık Yoktur, Günahlardan Sakınmak Gibi Takvâ Yoktur, Güzel Ahlâk Gibi Asâlet Yoktur.” buyurmuştur. (İbn-i Mâce)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Tedbir almakta âcizlik gösterme! Tedbire rağmen bir işe gücün yetmezse.: “Hasbiyallahü ve ni’mel vekil” de!” buyurmuştur. (Buhârî)

Resim---Enes b. Mâlik’ten rivâyet edildiğine göre bir sahâbî Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’e.: “Devemi bağlayıp mı yoksa, bağlamadan mı bırakıp ALLAH’a tevekkül edeyim?.” diye sorduğunda,
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Onu bağla sonra ALLAH’a emanet et…” buyurmuştur.

(Tirmizî, “Kıyame”, 60). Konu ile ilgili şu hadis dikkat çekicidir:

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Evin damında korkulukla tedbir almadan uyuyandan ALLAH’ın koruması kalkmıştır.” buyurmuştur.
(Ebû Dâvûd, “Edeb”, 104)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Bir yerde salgın hastalık olduğunu duyduğunuzda oraya girmeyin, orada buluyorsanız kaçarak oradan çıkmayın!.” buyurmuştur. (Buhârî, “Tıb”, 30; Müslim, “Selâm”, 98)
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 12290
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00

Re: ESMAu'L- HÜSNÂ'nın KUR'ÂN-ı KERİM AÇILIMI

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

157- El MUFASSIL celle celâluhu.:

Resim

MUFASSIL .: İlahî Hükümlerini kullarına Kur'ÂN-ı Kerîmiyle BİLdiren, Kulluk İmtihÂNında yapılması gerekenleri âyet âyet tafsilâtlı, izâhlı, geniş mâlumatlı ve örnekleriyle anlatan
ALLAHu zü’L-CeLÂL..



Fasl.: (Fasıl) İki şey arasındaki ek yeri. Mafsal. Hak söz. Hak ile Bâtılın arasını fark ve temyiz ile olan hüküm ve kaza. Buna "Faysal" da denir.. Halletmek. Ayrılma. Çözme. Bölüm. Mevsim. Aynı makamda çalınan şarkı. Çocuğu memeden kesmek. Birini zemmetmek. Gıybet..
Tafsil.: Etraflı olarak bildirmek. Açıklamak, şerh ve beyan etmek. İzah etmek..
Tafsilât.: (Tafsil. c.) Açıklamalar, izâhlar..
Tafsilen.: Mufassal.: Tafsilli, tafsilâtlı, izahlı. Geniş mâlumatlı, kısımlara ayrılıp anlatılmış..
Mufassal.: Arapça “tafsіl.: açıklamak, bölümlere ayırmak”tan, ayrıntılara girilerek geniş biçimde anlatılan, ayrıntılı, tafsîlatlı, izahlı..
Mufassıl.: Kısımlara ayrılan, fasıl fasıl ayıran, adalet eden..

Mufassal kelimesi Türkçe'de "ayrıntılı" anlamına gelir.
Aralarında bir yarık oluncaya kadar iki şeyden birini diğerinden ayırt etmek, temyiz etmek mânâsına gelen “fasl” kökünden türemiş olan “Mufassıl” ismi ise bir şeyi kısımlara ayıran, ayrıntılı bir şekilde anlatan, bir şeyi net hale getiren mânâlarına
gelmektedir
“Mufassıl” ismi mâzi, muzarî ve meçhul sigasıyla on yedi âyette yer almakta ve bir âyette “Müdebbir” ismiyle zikredilmektedir. Aynı kökten türeyen “fâsıl” ismi ise bir âyette yer almaktadır..


قُلْ إِنِّي عَلَى بَيِّنَةٍ مِّن رَّبِّي وَكَذَّبْتُم بِهِ مَا عِندِي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِهِ إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ يَقُصُّ الْحَقَّ وَهُوَ خَيْرُ الْفَاصِلِينَ
Resim---“Kul innî alâ beyyinetin min RABBî, ve kezzebtum bih (bihî), mâ indî mâ testa’cilûne bih (bihî), inil hukmu illâ lillâh (lillâhi), yakussu’l- hakka ve huve hayru’l- FÂSILîn (fâsılîne).: De ki: “Muhakkak ki ben, RABBimden bir beyyine (delil) üzerindeyim, ve siz onu yalanladınız. Acele ettiğiniz şey benim yanımda değil. Hüküm ancak ALLAH'ındır. O, hakkı anlatır. Ve O (hakkı bâtıldan), fasıl fasıl ayıranların en HayırLısıdır.”(En’âm 6/57)

قُلْ مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ اللّهِ الَّتِيَ أَخْرَجَ لِعِبَادِهِ وَالْطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِ قُلْ هِي لِلَّذِينَ آمَنُواْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
Resim---“Kul men harreme zînetallâhilletî ahrece li ibâdihî ve’-t tayyibâti mine’r- rızk (rızkı), kul hiye lillezîne âmenû fî’l- hayâti’d- dunyâ hâlisaten yevme’l- kıyâmeh (kıyâmeti), kezâlike nuFASSILu’l- âyâti li kavmin ya’lemûn (ya’lemûne).: De ki: “Kulları için çıkardığı ALLAH'ın ziynetini ve rızıktan temiz (helâl) olanını kim haram etti. O, dünya hayatında iman edenler içindir. Ve kıyâmet gününde de özellikle iman edenlere aittir.” Böylece bilen bir kavim için âyetleri ayrı ayrı açıklıyoruz.”(A’râf 7/32)

فَإِن تَابُواْ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَآتَوُاْ الزَّكَاةَ فَإِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ وَنُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
Resim---“Fe in tâbû ve ekâmu’s- salâte ve âtu’z- zekâte fe ıhvânukum fî’d- dîn (dîni), ve nuFASSILu’l- âyâti li kavmin ya'lemûn (ya'lemûne).: Bundan sonra eğer onlar, (resûlün önünde ALLAH'a ulaşmayı dileyerek) tövbe ederlerse ve namazı ikâme ederlerse (kılarlarsa) ve zekâtı verirlerse artık (onlar), sizin dînde kardeşlerinizdir. Ve bilen bir kavim (topluluk) için âyetleri ayrı ayrı açıklıyoruz.”(Tevbe 9/11)

هُوَ الَّذِي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَاء وَالْقَمَرَ نُورًا وَقَدَّرَهُ مَنَازِلَ لِتَعْلَمُواْ عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسَابَ مَا خَلَقَ اللّهُ ذَلِكَ إِلاَّ بِالْحَقِّ يُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
Resim---“Huvellezî ceale’ş- şemse dıyâen ve’l- kamere nûren ve kadderehu menâzile li ta'lemû adede’s- sinîne ve’l- hisâb (hisâbe), mâ halakALLÂHu zâlike illâ bi’l- hakk (hakkı), yuFASSILu’l- âyâti li kavmin ya'lemûn (ya'lemûne).: Güneş'i bir ziyâ, Ay'ı (kameri) bir nûr kılan, O'dur. Ve senelerin adedini ve hesabını bilmeniz için ona menziller tâyin etti. ALLAH ne yarattı ise ancak böylece hak ile yarattı. Bilen bir kavim için âyetleri ayrı ayrı ayrıntılı açıklar.”(Yûnus 10/5)

اللّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لأَجَلٍ مُّسَمًّى يُدَبِّرُ الأَمْرَ يُفَصِّلُ الآيَاتِ لَعَلَّكُم بِلِقَاء رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ
Resim---“ALLÂHullezî refea’s- semavâti bi gayri amedin terevnehâ summestevâ ale’l- arşı ve sehhare’ş- şemse ve’l- kamer (kamere), kullun yecrî li ecelin musemmâ (musemmen), yudebbiru’l- emre yuFASSILu’l- âyâti leallekum bi likâi RABBikum tûkınûn (tûkınûne).: Görmekte olduğunuz semâları (gök katlarını) direksiz olarak yükselten ALLAH'tır. Sonra arşa istivâ etti. Ve Güneş'i ve Ay'ı emri altına aldı. Hepsi belirlenmiş bir süreye kadar akıp gider. İşleri düzenleyip idâre eder. Âyetleri ayrı ayrı açıklar ki; böylece RABBinize mülâki olmaya (ölmeden evvel ruhunuzu ALLAH'a ulaştırmaya) yakîn hasıl edersiniz.”(Ra’d 13/2)

ضَرَبَ لَكُم مَّثَلًا مِنْ أَنفُسِكُمْ هَل لَّكُم مِّن مَّا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُم مِّن شُرَكَاء فِي مَا رَزَقْنَاكُمْ فَأَنتُمْ فِيهِ سَوَاء تَخَافُونَهُمْ كَخِيفَتِكُمْ أَنفُسَكُمْ كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الْآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Resim---“Darabe lekum meselen min enfusikum, hel lekum min mâ meleket eymânukum min şurekâe fî mâ rezaknâkum fe entum fîhi sevâun tehâfûnehum ke hîfetikum enfusekum, kezâlike NUFASSILu’l- âyâti li kavmin ya’kılûn (ya’kılûne).: (ALLAH), size kendi nefslerinizden örnek verdi. Sizi rızıklandırdığımız şeylerde, sizin sağ elinizin (altında bulunan) sâhib olduğunuz (kölelerinizden) ortaklarınız var mı ki (o putlar da ALLAH'a ortak olsun), böylece onlarla eşit olasınız, onları birbirinizi saydığınız gıbı sayasınız. Akıl eden bir kavim için âyetleri işte böyle ayrıntılı açıklıyoruz.”(Rûm 30/28)
Resim
Cevapla

“Kul İhvani Divanında Esmalar” sayfasına dön