VARLIK

Cevapla
Kullanıcı avatarı
dostemin
Saygın Üye
Saygın Üye
Mesajlar: 391
Kayıt: 19 May 2007, 02:00

VARLIK

Mesaj gönderen dostemin »

Resim

VARLIK
(Tasavvufî Kavramlar)

Mehmet Emin BAY..
(Hazırlayan)


Mehmet Emin BAY..
Kemâliye’li bir âilenin çocuğu olarak 1947 yılbaşı günü Malatya’da doğdu. Gaziantep Lisesini bitirene kadar babasının işi gereği Elâzığ ve Batman’da da bulundu. 1964 de üniversite tahsili için Trabzon’a gitti ve beş yıl sonra mezun olup Ankara’ya yerleşti. Kentsel altyapı planlamasında serbest proje mühendisi olarak çalıştı. 2002 de mühendisler için bir el kitabı hazırlayıp emekli oldu.
2002 den sonra tasavvuf yolunda bilgilenmeye uğraşan okuyan, dinleyen bir kişi olarak Allah’ın lütfu ile doğuş ve düşüncelerini yazdı. Tasavvufî kitapları: Dostu Bildik (Şiir-2006), Dostu Bulduk (Şiir-2013) ve Gönül Gözü (Denemeler-2013) dür. Ayrıca, İlâhiler, Düşün Biraz - I -II-III-IV-V-VI (Kitaplardan Seçkiler) isimli kitapları hazırlamıştır..


Resim ÖNSÖZ.:


“Hamd ȃlemlerin Rabb'i olan Allah'adır. ”
Bizleri yarattığı esmâsında terbiye eden Rabbimize, yaşattığı güzellikler için ne kadar şükür etsek azdır. Çoğu insan gibi dünya telâşıyla perdelenmiş gözümüzü lütfetti açtı; Kur’ân’da Allah (c.c) kelȃmını okuduk, Peygamberin gösterdiği yolu öğrendik, ibâdet nedir bildik, Allah’ın halifesi olabildik mi bilmem ama sanırım beşer iken insan olduk, ne mutlu…

Önümde bir yol açıldı, 2002 yılından bu yana hȃla o yolda gidiyorum. Döndüm baktım, ancak bir arpa boyu yol gitmişim. Okudum, dinledim, düşündüm ve karınca kadarınca bir şeyler yazdım. Bu kitapta belki bir toparlama yapabilirim dedim.

Yol nedir derseniz, bu yol; Muhammed’in yoludur, Ali’nin yoludur yani Hakk yoludur. Bu yol, ilahî aşk yoludur, ölmeden burada ölüp, cennete burada girme yoludur, hakikate erip, ârif olabilme yoludur.

İstemek, dilemek, çalışmak bizden ama yolu veren, ne kadar gideceğini takdir eden Yüce Allahtır (c.c.), zirâ:
“Allah, dilediğini doğru yola iletir..” (28/56)

Allah Teȃlȃ (c.c) yaratılmışların en şereflisi olarak biz insanları yarattı ve bu aşağı mertebedeki dünyaya gönderdi.:
“Biz insanı en güzel şekilde yarattık. Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik.” (95/4-5 )

En güzel şekilde olmasından şöyle anlıyorum ki, Allah (c.c.) insanı sübutî sıfatlarıyla (Hayat, ilim, irade, kudret, sem’i, basar, kelâm ) donatarak yeryüzünde var etti. Bu sıfatlar aynı zamanda bize emânet olarak verilmiştir.:
“Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zâlim, çok câhildir.” (33/72)

İnsana verilmiş olan bu üstün donanım dünya hayatında aynı zamanda insanın yükselmesine engel olabilmektedir. Çünkü bu sınav dünyasında, insanın dışındaki tüm yaratılmışlar, daha düşük mertebede bulunmakta ve insanı da kendi aşağı seviyelerine çekmektedirler. Hevâ ve hevesine uyan insan, böylece sıfatlarını nefs-i emmâresinin emrinde kullanmakta ve bu câhilliğiyle sıfatların kendine ait olduğunu sanmakta, câhilliği ile çevresine de zarar veren zâlim davranışlar gösterebilmektedir. Nefsini terbiye ile yükselen ve Allah’ın istediği mükemmmel kıvama gelen ve halife olan insana ise İnsan-ı Kȃmil denilir ki, o yeryüzünde Allah’ın halifesidir.:
“Rabbin meleklere "Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim" demişti; melekler, "Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa biz Seni överek yüceltiyor ve Seni devâmlı takdis ediyoruz" dediler; Allah.: "Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim." dedi.” (2/30)

Allah (c.c) yarattıklarını boşa yaratmamıştır. Her yaratılanın bir işlevi vardır ve bu bildirilmiş, emredilmiştir. Örneğin;
“Senin Rabbin bal arısına şöyle vahyetti.: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kuracakları kovanlardan kendine evler edin.” (16/68)

Peki insan niçin yaratıldı? İşte;
“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.” (51/56)

Demek ki, yaratılış gayemiz ibâdet olacak. İbâdet denilince öncelikle islamın şartlarından olan namaz, oruç, zekȃt, hac akla gelir. Bunun yanında bana göre her yaptığımız eylem de ayrıca ibâdet hükmündedir, Allah’ın rızası söz konusudur. İbâdetin temeli ise Allah’ı bilmek ve O’nu tevhid etmek (birlemek)’tir. Tevhid esastır. Varlığın kaynağı nedir? Nereden gelir? Fail, mevsuf, mevcȗd olan kimdir? Bütün bu sorulara kalbden gelerek, şeksiz şüphesiz inanarak.: “ALLAH!” demekle, her an, her nefeste bu zikir ve idrȃkde olmakla en önemli görevimizi, ibâdetimizi yapmış oluruz… Hakk nâsib etsin inşaallah…

Resim

Geçen 15 yılda çok değişik fakat genelde tasavvuf temâlı şiirler geldi ve bunları yazdım. Bu şiirler (ilahîler) hakikat yolunda mesajlar veriyor. Bu çalışmada bazı şiirleri yeri geldikçe kullanarak, tasavvufî kavramlardan bir kısmını açmak, yazmak istedim. İddialı değilim. Binlerce yaklaşımlardan biri de benimki olsun dedim. Tasavvufî kavramları tanımlarken genel olarak Prof. Ethem Cebecioğlu’nun “Tasavvuf Sözlüğü” kitabından alıntılar yaptım. Yeri geldikçe alıntı yaptığım kaynakları da belirttim.

İkinci bölümde gönül gözüne düşen birkaç sözüm yer alıyor. Son kısımda şöyle geriye bakıp aklıma gelen özgeçmişimden bahsediyorum. Sanıyorum ki bu kitap hazırladığım kitapların sonuncusu olacak. Ancak ilhamlara bağlı olarak kaydettiğim şiirleri yazmaya devâm edeceğim.

Güzel dostlar, üç bölümde sunduğum bu kitabıma “VARLIK” ismini uygun gördüm.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın izniyle, okuyanlara faydalı olmasını diliyor, saygı ve sevgiler sunuyorum..


Mehmet Emin Bay..
(Dost Emin)

14-11-2017- Ankara


Resim
Karınca kararınca hayatta olumlu bir şeyler yapabildiysem bana destek olan, özendiren, hizmet eden sevgili eşim Ayten’e kalbden sevgiler, saygılar…
Resim
Kullanıcı avatarı
dostemin
Saygın Üye
Saygın Üye
Mesajlar: 391
Kayıt: 19 May 2007, 02:00

Re: VARLIK

Mesaj gönderen dostemin »

Resim

BÖLÜM - I -

1-) TASAVVUF.:

Tasavvuf, varlığın hakikatini anlamak gâyesiyle izlenen mânevî bir yoldur, bir ilimdir. Bu yolda kazanılan irfan insanı yüceltir, Hakk’a ârif bir kul yapar. Varlığı sorgulayan felsefe (Ontoloji) maddî olguları ve insanî deneyimleri ön planda tutarken, tasavvuf, daha ziyade mȃnȃ yönüyle, bȃtınî olarak hakikati bilmeye, onunla olmaya önem verir.

Peki, insanoğlu hakikate tam olarak ulaşabilmiş mi?. Düşünen insan, şüphesiz çok şeyleri öğrenmiş ve eskiye göre ilerlemiştir. Ancak, M.Ö. 500 yıllarında yaşayan Sokrates’in sözü hȃlen geçerlidir.: “Bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir.”

Hz. Peygamber Efendimiz aleyhisselâm ise “Allah’ım bana eşyanın hakikatini göster” diye duâ etmiştir.
Tasavvufun gâyesi hakikate ulaşmaktır dedik. Hakikatin ne olduğunu ise sadec Allah (celle celâlihu) bilir, lütfettiği kadarını da sevgili kullarına verir…

Tasavvuf, Arapça, “yün giymek” anlamında bir sözcüktür. Bu yolda Hakk’a vâsıl olan kişilere “sufî” denmekte olup, sufîlerin üzerlerine yün abâ giymeleri nedeniyle yola bu isim verildiği söylenir. Bu yolda olanların her biri, tasavvufun târifini kendi duyuş ve anlayışlarına göre farklı olarak yapmışlardır. Demek ki, Hakikatin algılanması da kişiye göre başka başka olmaktadır..

Bu noktada Hz. Mevlânâ’nın mesnevîsindeki şu hikȃye aklıma geldi.:

“Bir fil karanlık bir ahırda bulunuyordu. Hindliler onu halka göstermek için getirmişlerdi. Fili görmek için karanlık yerde birçok kişi toplanmıştı. Karanlıkta fili gözle görmeye imkȃn olmadığı için, herkes ellerini sürüyor, o şekilde anlamaya çalışıyordu.
- Meraklılardan birinin eline filin hortumu geçti. O adam.: “Fil bir oluğa benziyor!” dedi
- Başka birinin eli filin kulağına dokundu. Fil ona yelpazeye benzer zannını verdi.
- Birisi elini filin ayağına sürdü. O adam da.: “Filin şeklini direk gibi gördüm.” dedi.
- Birisi de elini filin sırtına koyduğu için.: “Bu fil taht gibidir.” dedi.
Böylece herkes filin bir yerine dokundu; neresine dokundu ise, onu nasıl sandı ise, fili ona göre anlatmaya çalıştı. Onların sözleri; dokunuşları, sanışları yüzünden birbirine aykırı düştü. Birisi ona “dal” dedi, öbürü “elif” adını taktı.”

Gönlünde hidâyet nûru olanlar ise o nûr ile aydınlattığı kadar önündekinin fil olduğunu anlar ama nasibi ölçüsünde…

Aşağıda bazı mutasavvıfların tasavvuf ile ilgili görüşleri verilmektedir.: (İnternet)

Tasavvuf; Allah’ın, seni sende öldürüp, Kendinde ebediyen diri kılmasıdır. (Cüneyd-i Bağdâdî)

Tasavvuf ehlinin üç vasfı vardır. Toprak gibidir, iyiye de, kötü kimseye de verir. Bulut gibidir, her şeyi gölgeler. Yağmur gibidir, sevilen kimseyi de, sevilmeyen kimseyi de sular. (Harkûşî Abdülmelîk bin Muhammed)

Tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile ele geçmez. (Abdülkadir Geylanî)

Tasavvuf, Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine uymak, fazla konuşmayı, fazla yemeği ve fazla uykuyu terk etmektir. (Alâüddevle Semnânî Ala' Ad-Dawla As-Simnanî)

Tasavvuf, insanı Allah’tan uzaklaştıran şeylerin hepsini terk etmektir. (Ali ibn Sahl Rabban al-Tabarî)

İnsana lâzım olan önce Ehl-i Sünnete uygun inanmak, sonra şeriata uymak, daha sonra tasavvuf yolunda yükselmektir. (Muhammed Bâkî-billâh)

Tasavvuf, vakti, en değerli olan şeye harcamaktır. (Ebû Saîd Ebü'l-Hayr)

Tasavvuf ahlâktan ibârettir. Bu bakımdan ahlâkı senden yüksek olan, senden daha fazla arınmış demektir. (Ebû Bekr el-Kettânî)

Tasavvuf: Kâinatı eksik görmek, daha da ötesi bütün eksikliklerden münezzeh olanı müşâhede ederek bu eksik varlıkları hiç görmemektir.
(Ebû Amr ed-Dımeşkî)

Resim

Eski çağlardan bu yana değişik dinsel ve düşünsel inancalar içinde tasavvufî söylemler görülmektedir. Mısır, Mezopotamya, Yunan, Çin, Hindu mȃnȃ önderlerinin ve semâvi dinlerdeki peygamber ve ermişlerin benzer olarak tevhidi görüşleri mevcuttur. Yüce yaratan en güzel kıvamda yaratarak yeryüzüne gönderdiği insanoğlunu her dönemde ilahî hakikat ve ezelî hikmet ile bilgilendirmiştir. Ancak her gelişimde olduğu gibi en son ve en mükemmel dini yani İslam’ı tebliğ eden Hz. Muhammed, ehil olan yakınlarına, bilhassa Hz. Ali Efendimize tasavvufî ilimleri, tevhidi telkin etmiştir. Bu yol silsile hȃlinde, Ehli Beyt imamlarından halifeleriyle günümüze kadar çeşitli kollardan gelmiştir. Geçen süreçte, tâlib olanları belli bir yöntem ile eğiterek hakikat martebesinde tevhidi anlayışa ulaşmalarını sağlayan değişik yollar yani tarikatlar oluşmuştur.

Prof. Ethem Cebecioğlu’nun ‘Tasavvuf Sözlüğü’ kitabından tarikat maddesi aşağıda verilmiştir.:

“TARİKAT: Arapça, yol demektir. Bu kelime bir bakıma metod, usûl anlamına gelir. Şeyh denilen bir öğretmen nezâretinde, istekli (mürid veya tâlib) nin, Allah'a ulaşma, yani sürekli Allah tefekkür ve bilincini (ihsan) kazanma konusunda takip ettiği usule veya metoda, tarikat adı verilir. Tarikat, bunu gerçekleştirmek maksadıyla, farz ve vacibin ötesinde bir takım nâfilelere, özellikle sünnetlere ağırlık verir. İlk devirde sûfîler, kendilerinden daha deneyimli durumda olanlardan yararlanmakla birlikte, bugün bildiğimiz şekliyle teknik mânâda tarikat kurmamışlardı. Tarikatlaşma (veya organize tasavvuf) hareketi, yaklaşık XII. Yüzyıldan itibâren başlamıştır.
Tarikatlar, şeriata bağlı olan ve olmayan diye, ikiye ayrılır.
Tarikatları.:
1-) Tarîk-ı Ahyâr: ibâdet ve takvâ yoluna ağırlık veren tarikat,
2-) Tarîk-ı Ebrâr: Nefse çile çektirme yönü özellik kazanan tarikat,
3-) Tarîk-ı Şuttâr: Aşk ve vecd ile hedefe ulaşmayı amaçlayan tarikat olmak üzere, üçe ayrımak da mümkündür.
Tarikatlar, zamanla kollara ayrılarak iyice çoğalmışlardır. Zikri, tefekkürî (sessiz) çeken tarikatlar olduğu gibi, dil ile açıktan çekenler de vardır. Kimi tarikatlar, zikri oturarak, kimi de ayakta yapar.

Şeriat, tarikat, hakikat üçlemini kısaca şöyle anlatmak mümkündür.:
"Şeriatta şu senin bu benim; tarikatta, şu senin,
bu da senin; hakikatta, şu ve bu, ne senin ne de benim, her ikisi de Allah'ın".

Tarikatlar, kurucusu olan Şeyhlerin adlarıyla anılır: Meselâ, Hacı Bayram Velî'nin kurduğu tarikata, Bayramîyye; Hacı Şaban Velî'ninkine Şa’bânîyye; Hacı Bektaş Velî'ninkine de Bektaşîyye denir.

Cürcanî, tarikatı, makamlarda yükselip menzilleri
katederek Allah'a ulaşan sâliklere mahsûs gidiş, şeklinde tanımlar.

Şeriattır tarikatın kapısı
Tarikattır hakikatin yapısı
Hakikattir mârifetin tapısı
Mârifet gevheri hazinetullah..


Mehmet Ali Hilmi Dede Baba
Resim
Kullanıcı avatarı
dostemin
Saygın Üye
Saygın Üye
Mesajlar: 391
Kayıt: 19 May 2007, 02:00

Re: VARLIK

Mesaj gönderen dostemin »

(Çok değerli kardeşim Ali Beyefendi beni kırmayıp aşağıdaki makaleyi yazdılar. Allah ondan razı olsun.)

TASAVVUF ve TARİKATLAR

Doğum ve ölüm olguları arasında ömrünü tamamlayan insanoğlu, herhangi bir mevzuya bakarken, incelerken, tarihsel bir geçmiş, başlangıç ve son düşünür. Bu açıdan ele alırsak, tasavvuf; bir takım farklılıklarla birlikte tasavvuf adıyla değil, hermetizm, ezoterizm, mistisizm adları altında yaşanan kadim öğretilerdendir. Dinler tarihi içinde bu kavramlar farklı inançlarla beraber varlıklarını sürdürüyorlardı. Bazı araştırmacılar bunları Ezelî Hikmet olarak adlandırırlar. Zirâ hepsi, uygulama farklılıkları olsa da aynı kaynaktan gelmek gibi ortak bir özellik taşıyorlardı.

Hȃl böyleyken, bazı araştırmacılar tasavvufun (halis muhlis İslamî olmasına rağmen) kaynağının Mısır, Hint, İran’da, İbrani, Yunanlı veya Hristiyanlıkta olduğunu iddia etmektedirler. Bir kısım araştırmacılar da bütün bunların karışımından oluşmuş olduğu savını ileri sürmektedirler.

İslamiyet’in doğuşuyla birlikte, “tasavvuf” kelime olarak yok denilse bile, islamın özünde geliştiği için varlığını sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi vesellem) şahsında bizzat Kur’ân-i bir yaşam olarak göstermiştir. Kur’ân-ı Kerim’de de bahsedilen bu ilme “Hikmet İlmi, İlm-i Ledünn” denilmekte olup, Allah’ın ilmidir.

Kur’ân-ı Kerim dört ilim üzerine inmiştir. Bunlar: 1. Şeriat, 2. Tarikat, 3. Hakikat, 4. Mârifet ilimleri olup, özünde biri diğerinden eksik, ayrı, üstün vs. değildir. Yalnız şeriat, yalnız hakikat, tarikat, mârifet olmaz. Ayrı yol noksandır. Dinlerin mȃnȃ boyutunu anlamayan bazı kesimler, tasavvufu şeriate yani dine alternatif olarak algılamışlardır. Oysa tasavvuf, mutasavvıflar tarafından hiçbir zaman dine alternatif olarak sunulmamış olup, bilȃkis onu ruh ile taçlandırarak yaşama geçirmeye gayret etmişlerdir. Bu nedenle de tek bir târifi olmayıp yaşayanlar tarafından da her bir mutasavvıfın ferdi gözlem ve zevklerine göre açıkladıkları binlerce ya da bir başka deyişle Allah dostları adedince târifi olan bir hȃldir. Bir kavramdır. “Tatmayanlar bilmez” de diyebiliriz.

İşte İslam’da ruh hayatının kaynağı olan tasavvufun İslami olduğunu savunanlar, tasavvufu bizzat yaşayan mutasavvıfların kendileridir. Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem)’in hayatı ve Kur’ân-ı Kerim’den birçok âyet ve yine peygamberimizin kudsî ve kudsî olmayan hadislerinin bu konuda en büyük deliller olduğunu göz ardı etmemek gerekir.

Şimdi kısaca bu fakirin tasavvufla ilgili görüşlerinden bahsedecek olursak; tasavvuf, tevhidi yaşama geçirmektir. Âyet-i kerimede “Bu gün dininizi tamamladım” dediği İslam budur. Yani tevhid. Tevhidin idrȃklere sunumu olan, dinin özü, ruhu olan tasavvuf da budur.. Tasavvuf İlminin kaynağı dindir. Dinin temel esaslarını anlamlandırma ve yorumlaması gayretlerinin yaşama geçirilmesi tasavvufla tamamlanır.

Tasavvuf (Tevhid) kȃl (söz) değil Hȃl İlmidir. Tasavvuf bir ilim olduğu gibi mânevî ve ruhî bir hayattır.

İnsanoğlu ile başlayan ve dinlerin özünü ortaya çıkarma hȃli denilen tasavvuf, kemâlini İslam ile yapmıştır. Nasıl ki İslam dini geçmiş bütün dinleri cȃmi olmuşsa, İslam tasavvufu da böyle olmuş, gelmiş geçmiş bütün içsel yaşantıların üzerinde yer almıştır.

Ruh ve Beden olarak tanımladığımız insanoğlunda din bedene hitap ederken, tasavvuf ise bedene can veren ruhtur. Ruhsuz bir beden nasıl bir şey ifade etmezse tasavvufsuz din, üflenmemiş ney gibidir.

Sonuç olarak tasavvufun konusu insana dönüşümdür, insanın esfel’den ȃlȃ’ya yolculuğudur ki bu aslına dönüştür. Ahsen-i Takvim olmaktır.

Deryadan katre misali tasavvuftan bahsettikten sonra tarikatlardan da kısaca bahsetmek gerekli oluyor.
Tarik Arapça “yol”, tarikat da çoğulu olarak “yollar” demektir. Tarikatın esası, müridler topluluğunun mürşid etrafında birleşmeleri ve o mürşidin aydınlatması sonucu onun yolundan gitmeleri ve ismiyle anılan bir ekol (okul), topluluk hȃline gelmeleri, kurumsallaşmalarıdır.

Ekol, mezheb, tarikat tarih boyunca bütün din ve sistemlerle birlikte görülmüştür. Günümüzde de mevcut dinlerde, sistemlerde ve doktrinlerde de eskiden olduğu gibi yine karşılaşmaktayız. Hatta geçmişte olduğu gibi günümüzde de dini, siyasi, fikri, sosyal, ekonomik, coğrafik nedenlerle de bölünmelerine şahit olmaktayız. Elbette tarikatların asıl hedeflerinden uzaklaşmalarının kaçınılmaz sonucu bu olsa gerektir.

Bu ön bilgiden sonra tarikatın târif ve mâhiyetinin Arapça “yol” veya “tutulan yol” anlamında olduğunu görmüş olduk. Arapçada mezheb te aynı anlama gelmekte olup, o da “yol”, “tutulan yol” manasındadır. Bunları birbirine karıştırmamak gerekir. Zirâ mezheb zȃhirî olarak itikatta (inançta), amelde yani ibâdet ve muamelâtta, dünyevi dini emirlerde uyulması gereken yoldur. Tarikata gelince; tarikat ta dinin usül ve fürȗ’u bakımından mezheblere benzer. Ne var ki, tarikat, mezheblerin pratik hayata sürekli müdahale edişleri ve yol gösterişlerinin aksine doğrudan doğruya kitap ve sünnet ışığında kişiyi Allah’a (celle celâlihu) ulaştıran zevk, neşe, irfan ve ilahî aşk yoludur.

Tarikatların doğuşunu araştırmacılar Hicri II. Yüzyıl olarak başlatırlar. Bunların en bilinenleri kendilerini menşe itibâriyle Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem)’e bağlarlar. Şöyle ki, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) ilk defa Hz. Ebubekir ve Hz. Ali’ye zikir vermiştir. Hz. Ebubekir (radiyallahu anhu)’e zikri hafi denilen gizli zikri, Hz. Ali (kerremallahu vechehu)’ye ise açık zikir demek olan zikri cehri’yi tâlim etmişlerdir. Bundan sonra oluşan tüm tarikatlar bu iki koldan gelmişlerdir.

Araştırmacılar 12 büyük tarikattan bahsederler. Bu tarikatlar şunlardır.:
Kadirîyye (Abdülkadir Geylanî)
Yesevîyye (Ahmet Yesevî) Türklerin pîri bilinir.
Rıfaîyye (Ahmet Rıfaî)
Kübrevîyye (Necmüddin Kübrâ)
Medyenîyye (Ebu’l Medyen)
Desukîyye (İbrahîm el Desukî)
Bedevîyye (Ahmet Bedevî)
Şazelîyye (Abdullah Şazelî)
Ekberîyye (Muhiddin ibnü’l Arabî)
Mevlevîyye (Mevlânâ Celâleddin Rumî)
Sa’dîyye (Sadüddin Cebbavî)
Nakşibendîyye (Bahauddin Nakşibend)

Daha fazla düşünenler veya sayıyı daha az, daha çok olarak kabul edenler de vardır. Şu bir gerçektir ki adı geçen bu tarikatlar zamanla birçok kollara ayrılmış olup, küçük farklarla hizmetlerini devâm ettirmişlerdir.

Zaman zaman aslî yoldan sapmalar olmakla birlikte peygamber çizgisini devâm ettirenler de her daim var olmuşlar ve İslam’ın mânevî yönünü canlı tutmuşlardır. Günümüzde de din dışı yaklaşımlara karışan, siyâsete bulaşan, fazla maddî servetler yapıp farklı amaçlarla uğraşan tarikatlar da bulunmaktadır. Bunlara karşı insanımızın en azından dinini güvenilir kaynaklardan öğrenip bu tuzaklara düşmemesi gerekir. Gülü severken dikenini unutmayalım. Çünkü gül varsa dikeni de vardır..

Niyazi Sultan’dan son söz:
Cemȃli zȃhir olsa tiz celȃli yakalar anı
Görürsün bir gül açılsa yanında hâr olur peydâ..


Ali SELÇUK.. 28/01/2017

Resim
Kullanıcı avatarı
dostemin
Saygın Üye
Saygın Üye
Mesajlar: 391
Kayıt: 19 May 2007, 02:00

Re: VARLIK

Mesaj gönderen dostemin »

Tasavvuf eğitiminde yola girene mürid, derviş, sȃlik, eğitime/sülȗka devâm edene mutasavvıf ve Hakk’a vȃsıl olana da “sufî” denmektedir. Bir anlamda tasavvuf, sufîzm olarak da ifade edilmektedir. Tarikatlarda eğitim (irşad) deneyimli, icazeti olan mürşidler tarafından verilir.

“9. yüzyıldan itibâren Türkistan, İran ve Kuzey Afrika bölgesinde sûfî görüşler müsait ortam bularak yaygınlaşmıştır. Bunda Moğol İstilası sonrası ortaya çıkan çöküntü ve sosyoekonomik durumun toplumu ruhani bir arayışa sevketmiş olması büyük bir etkendir. Buhara, Semerkant ve Taşkent gibi şehirleri içeren Fergana Vadisi pek çok mutasavvıf yetiştirmiştir. Ahmed Yesevi, Abdulkadir Geylani gibi tasavvuf büyükleri bu bölgede tasavvuf ve tarikat yapısını olgunlaştırmışlardır.
Bu bağlamda, özellikle 10. Y.dan sonra tasavvufa en büyük katkıyı Fars ve Türkmen Müslümanların yaptığını belirtmek gerekir. Hatta Hallac-ı Mansur gibi kimi Arap kökenli sûfî bu nedenle Türkistan'da ve İran'da uzun süreler bulunmuşlardır.
Bu noktada Türkler'in ve İranlılar'ın İslam öncesi şaman inançlarının tasavvufa etkisi açıktır. Kültürel etkileşim İslam’ın Hindistan'a yayılması ile Budizm, Hinduizm ve İslam arasında da gerçekleşmiştir.
Beyazid Bistâmî, Bişri Hafî, Celâleddîn Rûmî, Cüneyd Bağdadi, Fudayl bin İyâz, Hacı Bektaş, Hâris el-Muhasibî, İbrahîm Edhem, İmâm-ı Gazâlî, Muhyiddîn İbn Arabî, Şâh-ı Nakşibendî, Yunus Emre, büyük sufîler arasında sayılabilir.” (İnternet)

Resim
Aşağıda konu ile ilgili bir şiir sunuyorum:


Resim SUFÎ..

Ezelden ebede gezerken ruhum,
Dünyaya gelmiş de zȃhiri olmuş,
Geçmiş ve gelecek kaygısındayken,
O anda yaşayan bir sufî olmuş..

Neden, nasıl, niçin bu işler olmuş,
Bu can neden burada hayatı bulmuş,
Merak ile bakmış düşünüp durmuş,
Anlamış gerçeği ALLAH’ı bulmuş..

Fȃni olan yeri dünyayı görmüş,
Mekȃnı zamanı bir rüya bilmiş,
İrade kimindir gerçeğe ermiş,
Ef ’âl kimden gelir anlamış bilmiş..

Sonsuz çeşit içre evrene girmiş,
Her ân oluşanda hikmetler görmüş,
Her türlü sıfatı Zȃt’ından bilmiş,
Tek olan Vâhid’i çoklukta görmüş..

Tevhide inanıp bir mü’min olmuş
Yaratan Mevlâyı tek ilah kılmış
Her ânda her mekân O’nunla dolmuş
Kesrette vahdeti lütufla bulmuş..

Her şey bir rahmettir Rahmân’dan gelmiş,
Yüce Rabbim bana aşkını vermiş,
Aşk ateşi yanmış gönül titremiş,
Dahası yok bunun en büyük zevkmiş..

Dost Emin ödülü burada almış,
Dostunu içinde kalbinde bulmuş,
Dostuyla birlikte yaşıyor olmuş,
Fâni olmuş belki, bekâyı bulmuş..


Resim
Yüzyıllar boyunca gelişip kök salmış tasavvuf yolunu burada kapsamlı şekilde izah edebilmemiz mümkün değil. Kendine has kavram, tanım ve ıstılahı olan tasavvuf deryâsından bir damla sunduk. Sözü şöyle bağlıyorum:

Tasavvuf; varlığın hakikatini aramayla başlar, her şeyin “BİR” şey olduğunu anlamakla sonuçlanır. Ezel, ebed ve el’an var olan o “BİR” şey, “Bȃki” olan ALLAH’tır…
(Dost Emin)

Huzura varmak isteyen bu yola girsin, tevhidi bilsin, ALLAH, idrȃkini ve yolunu açık etsin. Ȃmin!.
Resim
Kullanıcı avatarı
dostemin
Saygın Üye
Saygın Üye
Mesajlar: 391
Kayıt: 19 May 2007, 02:00

Re: VARLIK

Mesaj gönderen dostemin »

Resim

2- VARLIK (I).:

Var olan'ı (mevcûd) gören ve düşünebilenler bu varlığın (vücȗd) kaynağını ve gelişimini düşünüp anlamaya çalışırlar. Ancak böylesi köklü bir meselede fikir yürütebilmek herkesin harcı değildir. Nitekim büyük düşünür ve mutasavvıf şahsiyetler birbirine yakın olsa bile değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Özetle bölümler hȃlinde varlık ve nitelikleri üzerinde duracağız.

İbn Arabî ve onu izleyen mutasavvıflar Hakk’ın kendinden kendine tecellîlerinde Varlığın beş mertebesi “Hazerat-ı Hamse” kavramını öne sürerler. Varlık bilgisi bakımından (ontolojik) Hakk’ın hazır bulunduğu “Hazret” bu beş mertebe veya beş âlem şöyledir.:

1-) Zât Mertebesi,
2-) Ulûhîyyet Makamı (Esmâ ve Sıfatlar Mertebesi),
3-) Rubûbîyyet Makamı (Ef’âl Mertebesi),
4-) Emsâl ve Hayâl Mertebesi (Âlem-i Misâl),
5-) Şuhûd Mertebesi..

Bu mertebelerin ilk dördü bâtınî olup son mertebe olan Âlem-i Şuhud veya şehadet âlemi zâhirî özelliktedir.

Bütün varlık âleminde bu beş İlahî Tecellî Mertebesi söz konusudur ve birbirleriyle organik şekilde bağlantılıdır. Üstteki mertebeler altındaki âlemlerde zuhur eden sûret ve sembollerin kaynağıdır. Şöyle ki; Şuhud Âleminde belirenlerin kaynağı Misâl âleminde olduğu gibi yukarıya doğru düşünürsek, Misȃl Âlemindeki oluşlar Rubȗbîyyet’in, Rubȗbîyyetteki tecellîler Ulȗhîyyet’in ve Esmâ ve Sıfatlar mertebesinde beliren (taayyün eden) semboller Zât’ın tecellîsidir. Kolayca anlaşılabileceği gibi bu âlemlerin hepsinde tecellî eden her şey, yalnızca “Mutlak Varlık” yüce Zât’ın yani Hakk’ın/ALLAH’ın zuhurudur…

Kısaca şöyle de söyleyebiliriz: Zȃt’ın Sıfatları ve Esmȃsı/(isimleri) fiilleri yapmakta böylece her türlü eser/sonuç meydana gelmekte ve bu oluşlar her an sürüp gitmektedir… ( O her an yeni bir işte, oluştadır.. Rahmân-29)


سْأَلُهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ
Resim--- “Yes’ eluhu men fis semâvâti vel ard(ardı), kulle yevmin huve fî şe’nin.: Göklerde ve yerde olanlar, O'ndan isterler (dilerler). O hergün (her ÂN) bir ŞE'N (ayrı bir tecellî, yeni bir oluş) üzerindedir.” (Rahmân 55/29)

Şimdi bu mertebeleri kısaca inceleyelim.


2.1- Zât Mertebesi .:

(Kul, huvAllâhu ehad…)
Şöylece düşünelim, en, en başta, yani öncenin de öncesinde acaba bir varlık var mıydı? Her bir şeyin bir üreticisi, yapanı, yaratanı gerekmekte olduğuna göre bu âlemlerin de bir yaratıcısı olması gerekmez mi?. İşte zorunlu olarak var olması gereken ilk varlık “Vâcibü’l- Vücûd” varken O’ndan başka hiçbir şey mevcûd değildi… (Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem) bir soruya şu şekilde cevâp verip diyor ki.: “En başta Amâ (dipsiz karanlık) varken yani tanımlanabilecek hiçbir şey yok iken sadece ALLAH’ın Zât’ı mevcûddu...” Hz. Ali Efendimiz saygıyla söze girerek “el’ân yine öyledir efendim.” diyor…)

Yokluk içre bir “Var” vardı ve o “Var” olan târifsiz bir yapıdaydı, mekȃnsız, zamansız, boyutsuz bir nokta gibi yani… Ama o bile değil, akla ve hayâle sığmaz ve tanımlanamaz olana “Mutlak Varlık” dediler ki, ismi “Hakk” dı veya ALLAH’ın “Zât” ıydı…

Bu mertebe “Lâ Taayyün” dedikleri belirmemişlik mertebesiydi ki “Sırru’s- Sır”dı… (Bu mertebeye Gayb-ı Mutlak, Âlem-i Lâhut, Ahadîyyet v.d. isimler de verilmiştir.)

Gizli bir hazineydi “Kenz-i Mahfi” ama henüz açılmamıştı…

Düşünenler bilemedi,
Târifini bulamadı,
Akıl almaz tek varlıktı,
Kaydı yoktu Zât’ı vardı.
“Mutlak Varlık” bil ki Hakk’tır.
Varlık Bir’dir özü Hakk’tır..


2.2- ULûhîyyet Makamı (Esmâ ve Sıfatlar Mertebesi).:

(Huvaallâhu’l- ḣâliku-l bâriu’l- musavviru lehu’l- esmâu’l- husnâ.. – 59/24-/ O ALLAH ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve sûret' verendir. En güzel isimler O'nundur.)

هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْأَسْمَاء الْحُسْنَى يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
Resim--- “Huvallâhu’l- hâliku’l- bâriû’l- musavviru lehu’l- esmâu’l- husnâ, yusebbihu lehu mâ fî’s- semâvâti ve’l- ard (ardı) ve huve’l- azîzu’l- hakîm (hakîmu).: O Allah ki; Yaratan'dır, Bâri'dir (yokken var eden), Musavvir'dir (şekil verendir), güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nu tespih eder. Ve O; Azîz'dir (yücedir), Hakîm'dir (hüküm ve hikmet sahibidir).” (Haşr 59/24)

“Gayb-ı Mutlak” bir sır idi, gizli bir hazineydi veya her şeyi havi bir şey idi… Bilinmeklik istedi, nüzul etti “ilâh” oldu, “Ahad” iken “Vâhid” oldu…

“A’yan-ı Sabite” ( İlahî bilgideki potansiyel varlık niteliği) ile Esmâ ve Sıfatların belirdiği (taayyün) bu mertebe, alt tecellîlerin kaynağı olmaktadır. (Bu mertebeye Âlem-i Ceberut, Taayyün-ü Evvel, Vahdet, Hakikat-i Muhammedîye gibi isimler de verilmektedir.) Tecellîlerin zuhura gelmesiyle de Hakk’ın ( İlâh olarak ALLAH’ın) bilinmesi mümkün olmaktadır..

Sonsuz esmâ hem sıfatlar,
“Ayan-ı Sabit” olanlar,
O’na ait tüm kayıtlar,
Aynasında yansıyorlar..

Anla artık ilâhın kim,
Hâlık olan ALLAH’ın kim,
Mâlikü’l Mülk ALLAH’ın kim,
Melik olan ALLAH’ın kim..

Eksik noksan yoktur O’nda,
Tüm sıfatlar hepsi O’nda,
Âlim O’dur ilim O’nda,
Kâdir O’dur kudret O’nda..


“Mutlak Varlık” bil ki Hakk’tır
Varlık Bir’dir özü Hakk’tır..
Resim
Kullanıcı avatarı
dostemin
Saygın Üye
Saygın Üye
Mesajlar: 391
Kayıt: 19 May 2007, 02:00

Re: VARLIK

Mesaj gönderen dostemin »

Resim 2.3-) RUBÛBÎYYET MAKAMI (Ef’âl Mertebesi).:

(E’lestu biRABB’ikum, kâlû belâ, şehidnâ, -7/172- /ALLAHû TeALÂ şöyle buyurdu.: “Ben, sizin RABB’iniz değil miyim?” Dediler ki: “Evet, (Sen, bizim RABB’imizsin), biz şâhid olduk.")

Rubûbîyyet’in tanımında, Cenâb-ı HAKk’ın bütün âlemlerde yarattığı her türlü varlığa muhtaç olduklarını vermesi, onları terbiye etmesi, rızıklandırması v.b. hususları düşünmek icâb eder. Bu hususlar ise o varlıktaki esmâ ve sıfatların mânâlarıyla oluşur ki bu oluşumu gerçekleştiren o varlığın RABB’i olmaktadır. Ef’âl Mertebesi’nde ALLAH’ın mahlûka vermiş olduğu esmâ ve sıfatların ortaya çıkarak etkin olmasını sağlayan o mahlûkun RABB’idir..

Bu mertebede varlıkların terbiyesi ile kemâle erişmelerinde RABB, o varlığın esmâ ve sıfat özelliklerine uygun olarak onu olumlu veya olumsuz olgulara muhatap kılar. Yani başa gelen musibet ve hastalıklar dahi hikmet dȃhilindedir.

Alt âlemler, İlâhî İsimlerin “Esmâ ve Sıfatlar Mertebe”sinden nüzul ederek mahlûkta (melek, cin, insan, v.d.) belirmesinden ibâret olup, her mahlûkta farklı bileşimler halinde bulunurlar. Böylece hiçbir varlık diğerinin aynı olamaz. Bütün isimlerin izhâr olduğu mahlûk “İnsan-ı Kâmil”dir. İlahî isimlerin çoktan aza doğru bileşimlerinde insan, hayvan, bitki, cansız cisimler görülmelidir. Her varlığın terbiyesini yapan onun sahib olduğu isimlerinin mânâsı olan onun RABB’idir..

Taayyün-i Sânî Mertebesi de denilen bu mertebede, ALLAH TeÂLÂ'nın zati sıfatları ve bütün mevcudâta dair, isim ve sıfatlarının gerektirdiği bütün külli ve cüz'i mânâların sûretlerinin birbirlerinden ayrılarak açık edildiği, mümkün varlıkların hakîkatleri ve dayanaklarının bulunduğu Vâhidiyet sözkonusudur. Uluhîyyet Mertebesi bu mertebenin bâtını, bu mertebe ise, onun zahiridir. Bu mertebede beliren her bir ilmi sûret alt kademede zahir olan eşyadan her birinin hakikati ve onu terbiye eden RABB-i hassıdır.

“Ulûhîyyet” ile “Rubûbîyyet” arasında bir ayırım düşünecek olursak; Uluhîyyette ALLAH, ilâh olarak ibâdetin, itaatin, duânın, hamdin. Rubûbîyyette ise, mahlûkatın rızkı, idaresi ve terbiyesi gibi hususlarda etkili olduğu düşünülmelidir..

HâLik “ALLAH Mutlak RAB”dır,
Esmâ sıfat tüm O’ndadır,
Senin RABB’in özel “RAB”dır,
Sıfatınla kayıtlıdır..

ALLAH her an bir Şe’ndedir,
RABB’in senin ismindedir,
Sen istersin RABB’in verir,
ALLAH RABBü’l- ÂLemîndir

“Mutlak Varlık” bil ki HAKk’tır
Varlık Bir’dir ÖZ’ü HAKk’tır..
Resim
Kullanıcı avatarı
dostemin
Saygın Üye
Saygın Üye
Mesajlar: 391
Kayıt: 19 May 2007, 02:00

Re: VARLIK

Mesaj gönderen dostemin »

Resim 2.4-) EMSâL ve HaYâL MeRTeBeSi.:

هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ
Resim---“Huvallâhullezî lâ ilâhe illâ huve, âlimu’l- gaybi ve’ş- şehâdeh (şehâdeti), huve’r- rahmânu’r- rahîm (rahîmu).: O ALLAH ki, O'ndan başka İlâh yoktur. Gaybı (görünmeyeni) ve görüneni de O bilir. O; RAHMÂN'dır, RAHÎM'dir.” (Haşr 59/22)

Bu mertebeye Âlem-i Misâl de denir. Gayb ve şehâdet arasında bir mertebe olduğu için Berzâh Âlemi olarak da bilinir. İçinde bulunduğumuz, gerçek dediğimiz, gözlemlenebilen maddî şeylerin mevcûd olduğu âlemîn bir öncesinde yer alan bir Ayan-ı sabite sûretlerinin lâtif cisimler halinde, soyut ve hayalî ortamda tasarlandığı, ilham ve oluşların sergilendiği, sembolik senaryoların bulunduğu mertebedir..

HAKk Dostları yakaza halinde veya sadık ve sembolik rüyâlarla bu âlemden keşiflere nâil olabilirler. Bâzen de normal bir insan dahi bu tür hayâl veya rüyâlar ile Misâl Âlemiyle irtibâtlı olarak Şühûd Âlemîne ait gerçeklere vakıf olabilir… (Yalnız zihnin yakıştırdığı vehimleri ayırdetmek gerekir. Şuna dikkat etmek gerekir ki, görülen rüyâlar tâbire muhtaçtır ve doğru tâbir edilmesiyle gerçek anlamı meydana çıkar.)

Bizim bulunduğumuz Hisler Âlemindeki her şey ALLAH’ın zühûratıdır, O’nun isim ve sıfatlarıyla ortaya çıkmış, zâhir olmuştur. İşte bu şeyler izhâr olunmadan Misâl Âlemînde soyut bir tasarım hâlindedir. ALLAH’ın istek ve hikmetiyle tasarlanan hayâl hâlindeki eşyâ, Şühûd Mertebesinde cismânîyete veya fiiliyata dönüşmektedir…

Esmâ, sıfat HAKk’tan aldın,
Hayâl idin gerçek oldun,
RABB’in ile yolu buldun,
HAKk diledi insan oldun..

“Mutlak Varlık” bil ki HAKk’tır,
Varlık Bir’dir özü HAKk’tır..


Resim 2.5-) ŞüHûD MeRTeBeSi.:

هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْأَسْمَاء الْحُسْنَى يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
Resim---“Huvallâhu’l- hâliku’l- bâriû’l- musavviru lehu’l- esmâu’l- husnâ, yusebbihu lehu mâ fî’s- semâvâti ve’l- ard (ardı) ve huve’l- azîzu’l- hakîm (hakîmu).: O ALLAH ki; Yaratan'dır, BÂRİ'dir (yokken var eden), MUSAVVİR'dir (en güzel bir biçimde şekil verendir), güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nu tesbih eder. Ve O; AZÎZ'dir (yücedir), HAKÎM'dir (hüküm ve hikmet sahibidir).” (Haşr 59/24)

Varlık Mertebelerinin en altında yer alan ve duyu organlarıyla hissedilen bu mertebeye “Hisler Âlemi” de denilmektedir. (Bu âlem için ayrıca Âlem-i Mülk, Âlem-i Nasut veya Âlem-i Anasır gibi isimler de verilmiştir.) Üstündeki Misâl Âlemîndeki bir hâl bu mertebede kendisini açığa çıkarmaktadır.

Her mertebe bir alt kademede açığa çıkan sembol ve sûretlere sahip olduğundan en üstteki “ZÂT”, doğal olarak tüm alt kademelerde kendinden kendini görüntülemekte yani ifşâ etmektedir.

Çevremizdeki oluş ve eşyânın ardındaki gerçeği düşünmek, “Hakikat”in keşfine başlamak demektir. “Zâhir” olanı görebilenlerden olmak ise, Kemâlat Yolunda yükselenlere dȃhil olmaktır…

Resim DİYORLAR..

Tek olana “Bir” diyorlar,
Görünene “O” diyorlar,
Sen kendini ayrı sanma,
“Bir’den başka yok” diyorlar..

“BiR”den geldin buradasın,
Zȃhir oldun zühûrdasın,
Şu ÂN burda şühûddasın,
Ayrı gayrı yok diyorlar..

“Kimden gelmiş bu?” diyorlar,
“Kime gider şu?” diyorlar,
“Gelen giden O.” Diyorlar,
“Tek var olan HAKk.” Diyorlar..

“MuTLaK VaRLık” bil ki HAKk’tır,
“VarLık BiR”dir ÖZü HAKk’tır..


Bu bölümü bir şiirimle bitiriyorum…


TEK..

Nereden gelirsin nere gidersin,
Menşe’in, menzilin elbet bilirsin,
Geldiğin noktaya tekrar dönersin,

Gördüğün rüyâdır aldanma sakın,
Aynıdır görünen dikkatli bakın..


Vahdet kesret olmuş çokluk görünür,
Câhil için bunlar ayrı bilinir,
Azâlar birleşir vücut olunur,

Gördüğün rüyâdır aldanma sakın,
Aynıdır görünen dikkatli bakın..


Her işte şekilde O’nu görürsün,
Cemȃlini görür hayrân olursun,
Celȃlinden korkar dona kalırsın,

Gördüğün rüyâdır aldanma sakın,
Aynıdır görünen dikkatli bakın..


Ȃlemde var olan sadece O’dur,
Bȃtında Zȃhirde var olan O’dur,
Parlayan nurları sönmeyen O’dur,

Gördüğün rüyâdır aldanma sakın,
Aynıdır görünen dikkatli bakın..


Dost Emîn’im der ki ALLAH çok yakın,
Huzurdayız her ÂN gafletten sakın,
Her işin, sıfatın varlığı HAKk’ın,

Gördüğün rüyâdır aldanma sakın,
Aynıdır görünen dikkatli bakın..



Resim Dost Emîn
09-05-2014/ANTALYA
Resim
Kullanıcı avatarı
dostemin
Saygın Üye
Saygın Üye
Mesajlar: 391
Kayıt: 19 May 2007, 02:00

Re: VARLIK

Mesaj gönderen dostemin »

Resim

3- VARLIK (II).:

(Aşağıdaki yazı Tasavvuf dergisi Yıl: 4 sayı: 10 ocak-hazirân 2003'den aktarılmıştır. Yazarı: İsa ÇELİK)

…Ön bilgilerden sonra varlığın varoluş mertebeleri.:

Hazarât-ı Hams (Beş İlahî Hazret) / Tenezzülât-ı Seb'a (Yedi Ruhsal İniş)

Ȃlem açısından bakıldığında, "ilâhî ilke" perdelerin arkasında gizlidir. Bu perdelerin ilki maddedir. Madde, bu görünmeyen ilâhî ȃlemîn dışta duran tabakası, örtüsü veya kabuğu olarak gözükmektedir. Gözle görülmeyen bu ȃlemi akıl ve akıl kadar da vahiy bize ana hatları ile tanıtmaktadır.

İlahî makam gerçekte had ve sınırdan münezzehtir, fakat ȃlemlere nazaran vücûdun çeşitli mertebedeki durumları isbât-ı vacip noktasından tertip ve tesbit edilmiştir. Tesbit edilen bu tertip kelâmda da olduğu gibi itibâridir. Yine bu tertip külliyet itibâriyle olup keşfe ve akla göredir, zamanla bir münasebeti yoktur. Çünkü vücûdun tenezzül ve tecellîleri vücûd ile birlikte kadimdir. Başlangıç ve son mahlûka aittir. Vücûdun ifade ettiğimiz bu mertebelerinin tecellîleri birçok değişik kategoride incelense de, beş veya yedi olarak kabul edilmesi genel kanaattir.
Bu yedi mertebe şöylece belirtilmişti.:

1. Lâ taayyün (ahadîyyet) mertebesi.
2. Taayyün-i evvel mertebesi.
3. Taayyün-i sânî.
4. Mertebe-i ervah veya âlem-i melekût.
5. Mertebe-i misâl.
6. Mertebe-i şahâdet veya maddî ȃlem.
7. Mertebe-i insan.


1-) Lâ taayyün mertebesi.: Vücûd bu mertebede sıfat ve vasıf bağından ve bütün kayıtlardan münezzehtir. Bu mertebeye ahadîyyet mertebesi ismi verilmiştir. Bu mertebe ALLAH TeÂLÂ'nın künhü ve hakikatidir. Bunun üstünde bir mertebe yoktur. Bu mertebeye mutlak gayb, vücûd-i mahz, gaybların gaybı, zât-ı ilâhîyye, kenz-i mahfi, zât-ı mutlak ve hazret-i amâiye43 gibi isimler verilmiştir. Amâ, mutasavvıfların ahadîyyet mertebesini ifade etmek için kullandıkları bir terimdir. Hadis-i şerif'te Ebû Rezîn el-Ukaylî, "ALLAH ȃlemi yaratmadan önce neredeydi?" diye sorduğunda Hz. Peygamber "Altında ve üstünde hava bulunmayan bir amâda idi" cevâbını vermiştir. Frithjof Schuon bu mertebeye "gayr-i varlık, varlık üstü varlık" ismini vererek, "bu sıfatlanmamış ve belirlenmemiş ilke, saf, mutlak veya zâtî varlığı temsil eder" demektedir. Diğer bir tasnifinde ise, bu âleme, âlem-i hâhût ismini verir. Bunun "Hüve" yani (Hû) kelimesinden geldiğini, bu mertebeye hüviyet, kayyûmiyet ve zâtîyyet mertebesi de denilebileceğini belirtir. Zât-ı mutlak ve lâ taayyün gibi tâbirlerle ifade edilen bu yüksek mertebenin, ALLAH'ın zâtına ait olduğuna ve "âlemlerden münezzeh, mukaddes ve müteâl ALLAH'ı" ifade ettiğine dikkat edilmelidir.

2-) Taayyün-i evvel mertebesi.: Bu mertebe zat-ı ilâhînin varlık sahasına iniş yönünde ilk harekete geçişini ifade eder. ALLAH TeÂLÂ bu mertebede zâtını, sıfatlarını, isimlerini ve bütün mevcûdatı birbirinden ayırmaksızın icmali olarak bilir. Burada oluşun ilk başlangıcı söz konusudur. Bu mertebeye vahdet, hakikat-i Muhammedîyye, mutlak ilim gibi isimler verilmiştir. Taayyün-i evvel denilen bu mertebede "ALLAH" mefhumu bütün ilâhî sıfat ve isimleri toplayan bir ism-i câmi olarak kabul edilmiştir ki, buna ulûhiyet mertebesi de denilmektedir.

3-) Taayyün-i sânî mertebesi.: ALLAH TeÂLÂ'nın zat ve sıfatlarına ve bütün mevcudâta dair, isim ve sıfatlarının gerektirdiği bütün külli ve cüz'i mânâların sûretlerini birbirlerinden ayırarak tafsil ettiği ilmidir. Bu mertebede ilim sûretleri birbirlerinden ayrı olduklarından bunlara vâhidîyyet, a'yân-ı sâbite ve hakikat-i insanîyye denir. Bu sûretler mümkün varlıkların hakîkatleri ve dayanaklarıdır. İlk taayyün mertebesi bu mertebenin bâtını, bu mertebe ise, onun zahiridir. Bütün ilâhî isim ve sıfatların birbirinden ayrılmış olduğu bu mertebeye rubûbiyet mertebesi de denilmiştir. İlk taayyün ve bu mertebede zikredilenler, yine ALLAH mefhumuna nisbetle ve mertebeler içindeki yerine göre anlaşılmalıdır. Bu mertebede taayyün eden her bir ilmi sûret hariçte zahir olan eşyâdan her birinin hakikati ve onu terbiye eden RABB-i hassıdır. Sûfîyye ıstilâhında her bir sûretin ilmine ayn-ı sabite ve hepsine a'yân-ı sâbite ismi verilmiştir. ALLAH TeÂLÂ'nın her bir ismi için bir abd vardır ve o isim, o abdin RABB-i hassıdır. Abd de o ismin mazharıdır.

Mutasavvıflar a'yân-ı sâbiteyi, mümkünâtın ilâhî ilimde sabit olan hakikatleridir, diye tanımlıyorlar ve bu hakikatler varlık kokusunu koklamamışlardır diyorlar. Sûfiler, a'yân-ı sabitenin ilâhî ilimde varlığını "feyz-i akdes" olarak kabul ederken, a'yânın sûretleri olan mümkin varlıkların dışta zuhûru da "feyz-i mukaddes" sonucudur diyorlar. Buna göre, bizim dıştaki varlıklar adını verdiğimiz mümkin varlıkların şekilleri a'yânın aynalarında "feyz-i mukaddes" ile ortaya çıkan sûretleridir. Feyz-i akdes ve feyz-i mukaddes ifadelerine gelince, bu tâbirler sûfîyye ıstilâhındandır. Feyz-i akdes demek, eşyâ ile eşyâdaki istidatların önce ilâhî ilimde, ikinci olarak da belirme anında varlığını daha doğrusu sübûtunu gerektiren zâta ait hissi tecellî demektir. Feyz-i mukaddes de a'yândaki istidatla dışta ne gibi şeylerin zuhûru icap ederse, onların zuhûrunu gerektiren isimlerin tecellîsi demektir. Şu halde, feyz-i akdes, a'yan-ı sâbite ile onlardaki aslî istidatların ilâhî ilimde sübutuna, feyz-i mukaddes de, a'yân-ı sabitenin gerekleri ve bağlı unsurları ile dışta zuhûruna verilen isimdir. Diğer bir ifade ile a'yân-ı sâbite, ilâhî isimler ve sıfatların sûretleri olması bakımından ilâhî hakikatlerdir. Ayân-ı sabite ile mevcût mümkinat aynı şey değildir. Belki mevcûd mümkünat yani hariçte mevcûd olan şeyler, a'yân-ı sabitenin, feyz-i mukaddesle, a'yân aynasında zahir olan sûretleridir.

4-) Ervah âlemi mertebesi.: Vücûd birinci ve ikinci taayyün mertebelerinden sonra ilmi sûretler sebebiyle, ruhlar mertebesine tenezzül eder. Bu mertebede ilmi sûretlerden her biri birer basit cevher olarak zahir olur. Bu basit cevherlerden her birinin şekli, rengi olmadığı gibi, zaman ve yerle de muttasıf değildir. Zirâ zaman ve mekân cisimde meydana gelir. Bunlar ise cisim değildir. Bu âlemi duyu organlarımızla idrakimiz ve işaretimiz imkânsızdır. Bu mertebede her bir ruh kendisini, kendi mislini ve kendi başlangıcı olan HAKk'ı idrak eder. Kur'an-ı Kerim'de geçen elest bezminde buna işaret vardır. F.Schuon bu mertebeye latif ya da ruhî mertebe, cismânî ȃleme doğrudan egemen olan ȃlem demektedir. Bunun yanı sıra bu âleme âlem-i ruh, miftâh-ı vücûd ve âlem-i emr gibi isimler de verilmektedir.

5-) Misal âlemi mertebesi.: Bu mertebe, zatın hariçte bir takım şekil ve sûretlerde zühûrudur. Misal ȃlemi denmesinin sebebi, ruh ȃlemînden meydana gelen her ferdin cisimler ȃlemînde kazanacağı şekle benzeyen bir sûretin bu âlemde meydana gelmesidir. Bu sûretleri hayalîmizde idrak edebildiğimiz için buna hayal âlemi de diyebiliriz. Misal ȃlemi, ȃlem-i ervahın feyzini şahadet ȃlemîne ulaştıran bir vasıtadır. Ruhlar ile cisimler arasında bir berzâhtır. Bu yüzden her iki ȃlemîn hükümleri bu ȃlemde toplanmıştır. Çünkü hem zahir hem de batındır. Ruhlara nisbeten kesîf, cisme nisbetle latiftir, cinler de bu âlemdendir. Kȃinattaki misal ȃlemîne mukabil insanda hayal ȃlemi daha doğrusu hayal gücü vardır. Misal ȃlemi unsurlar dışı bir ȃlemdir ki mânâlar orada kendilerine has maddelerle temsil edilir ve şeyler yeryüzünde vücûd bulmadan önce orada gerçekleşirler. Hadis-i şeriflerde bu konuya değinilmektedir. "Ameller kıyamet günü teker teker gelirler, önce namaz gelir, sonra sadakalar, sonra da oruç gelir." "Kıyamet günü dünya bir koca karı şeklinde ortaya getirilir" "Ölüm ortaya getirilir ve cennetle cehennem arasındaki bir manda gibi boğazlanır"

Âyet-i kerimede ise şöyle buyrulmaktadır.: "Biz o Meryem'e ruhumuzu göndermiştik de o kendisine yaratılışı tam bir beşer gibi görünmüştü" (19 Meryem/18). Misal ȃlemînin hayal gücüyle münasebeti çok yerinde ve kuvvetlidir. Çünkü hayal varlığın esası, ruhu ve hayatıdır. Onda bulunan zat ise, mabudun zühûrunun kemâlidir. ALLAH TeÂLÂ'ya olan inancımızın ona ait isim ve sıfatlardan ibâret olduğu görülmektedir. ALLAH TeÂLÂ HAKkındaki düşüncelerimiz, hayal ȃlemîne aittir. Hayal bütün âlemlerin aslıdır. Çünkü kendisini hayalen bildiğimiz ALLAH TeÂLÂ bütün varlığın aslıdır.

Misal ve hayal, varlıkların duyularımız tarafından fark edilecek hale gelmeden önceki tasarlanmış durumlarını ifade etmektedir. Birazdan yemek yiyecek insanın sofrayı, uyuyacak insanın yatağı hayal etmesi gibi. İşte insandaki bu kabiliyeti kȃinattaki misal denen bir güç karşılıyor. Misal ȃlemînde ne nesnelerden ayrı varlıklar ne de sabit numûneler vardır. O ȃlem bu ȃlemîn bizce fark edilemeyen yönlerinden oluşmaktadır. Ayrı ȃlem oluşu bize göredir, izafidir. Hakikatte varlık bir tektir. Ȃlem-i berzâh, arz-ı hakikat ve ȃlem-i melekȗt bu ȃleme verilen diğer isimlerdir.

6-) Şahâdet âlemi mertebesi.: Bu mertebe zatın hariçte görülen cisimler sûretinde tecellîsidir. Bu sûretler misal ȃlemînin aksine olarak bölünme, parçalanma, yanma ve yaralanmaya müsaittirler. Şahâdet ȃlemi denmesinin sebebi müşahedeye müsait olması ve beş duyunun hepsiyle hissedilmesi sebebiyledir. Misal ȃlemîndeki bir sûreti el ile tutup başkalarına da göstermek mümkün olmadığı halde, şahadet ȃlemîndekileri el ile tutmak ve göstermek mümkündür. Filozoflar şahadet ȃlemînde bulunan varlıkları ruh sahibi olan ve olmayan diye ikiye ayırır. Tasavvuf erbabına göre ise, ruh sahibi olmayan hiçbir sûret yoktur. Zirâ canlı ve cansız varlıkların her birinin Vâhidîyyet (ikinci taayyün) mertebesinde sabit bir hakikati (a'yân-ı sâbite) vardır ve bu hakikat onun ruhudur..

İbn Arabî mülk kavramını, zühûr etmiş varlıklar ȃlemi ve ȃlem-i şahadet; melekȗt kavramını ise, gayb ȃlemi olarak tanımlar. Mülk ve melekût kavramları tasavvufun ortaya çıkardığı bir şey olmayıp mistik karakterli dinlerin hepsinde vardır. Kur'an-ı Kerim'de şöyle geçmektedir: "Biz İbrahîm'e kesin ilme erenlerden olması için göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk." (6 En’âm/75) Mülk ve melekût aynı varlığın dışı, içi; kalıbı, özü anlamındadır. Mülk kȃinatın zahiri, melekût ise bâtınıdır. Kur'an-ı Kerim'de "Her şeyin melekûtunu elinde bulunduran ALLAH'ın şânı ne yücedir." (36 Yâsîn/83) buyrularak her şeyin bir melekȗtunun bulunduğu açıkça belirtiliyor. İncil'de ise şöyle denilmektedir: "İnsan eğer yeniden doğmazsa, göklerin melekȗtuna giremez." İnsanın maddesi, cismi onun mülkünü, iç kuvvetleri ve mânâsı ise, onun melekûtunu oluşturur. Duyu organları ancak mülk ȃlemîni fark edebilir. Melekȗt ȃlemi duyu organlarımızın farkedebileceği bir ȃlem değildir. Melekût ȃlemîni görebilmek için kalb gözüne yani basirete sahip olmak lazımdır. O ȃlemi tanıyabilmek için ayrı bir terbiye, ayrı bir gayret gerekir. Ehlullah iki doğumdan bahseder, birinci doğumla insan mülk ȃlemîne girer. Melekȗt ȃlemîne girebilmek için ikinci kez doğmak gerekir. Suver-i âlem, âlem-i kevn ü fesâd ve âlem-i ecsam bu ȃleme verilen diğer isimlerdir.

7-) Mertebe-i câmia (Mertebe-i insan).: Buraya kadar sıralanan bütün mertebeleri kendisinde toplayan mertebedir. Bu mertebe âlem-i insandır. İnsan gerek nurani, gerekse maddî bütün mertebeleri kendinde toplamaktadır. Ancak burada kastedilen sûfilerin anladığı mânâda insan-ı kȃmildir. Nasıl ki ism-i a'zam ALLAH TeÂLÂ'nın bütün isimlerini kendisinde toplamışsa, insan-ı kȃmil de bütün ȃlemleri kendinde toplamıştır. İnsan-ı kȃmil ile, ALLAH TeÂLÂ'nın isim ve sıfatları kȃmilen zühûr etmiş ve ilâhî irade taHAKkuk etmiştir.

Kȃinat ALLAH TeÂLÂ'nın isim ve sıfatlarının yekûnu olduğu gibi, insan da kâinatın bir örneği olarak ALLAH TeÂLÂ'nın esmâ ve sıfatlarının yekûnudur. Bu yüzden Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem.: "ALLAH TeÂLÂ Ȃdem’i kendi sûretinde yarattı" buyurmuş. İnsanda bütün ilâhî isimler zuhûr edeceğinden o, hilafete layık görülmüştür.

Tenezzülat-ı Seb'a sıralamasında açıkça görülüyor ki, insan ALLAH TeÂLÂ'nın ilminde varoluşu noktasından ezelî varlıktır. Buna taayyün-i sani veya hakikat-i insanîye diyoruz. Bir de varlık ȃlemînde görünüşü vardır ki bunu da son mertebe olan mertebe-i insanîyet olarak vasıflandırıyoruz. Bu keyfiyete işaret için tasavvufta şu formül kullanılır: İnsan zuhûrda son fakat mertebede en yüce olan varlıktır. Yani insan gâye varlık olarak ezelî ilimde her şeyden önce vardı. Ancak gâye varlık olduğu için, zühûr edişi en son olmuştur. İnsan ezelî bir öz taşımaktadır. Onun sonlu olan tarafı da bu öze hamallık eden tarafıdır. Varlığın tekȃmül ederek insana ulaştığı söylenirken bu hamal varlığı kastedilir..
Resim
Kullanıcı avatarı
dostemin
Saygın Üye
Saygın Üye
Mesajlar: 391
Kayıt: 19 May 2007, 02:00

Re: VARLIK

Mesaj gönderen dostemin »

Resim
Meratib-i vücûd ile ilgili, ikili, beşli ve yedili taksimler yapılmaktadır. Hatta İbn Arabî, Hak'la halk arasındaki her nisbetin bir hazret meydana getirdiğine, kulun bu hazret nisbetinde Hak'la bulunduğuna inanır. O'na göre, müşâhede, mükâleme, semâ, tâlim, tekvin vb. hazretler bu nevidendir. Buna göre, ALLAH'ın sıfat, isim ve fiillerinin sayısı kadar, diğer bir ifâdeyle sonsuz sayıda hazretler vardır. Zirâ ALLAH TeÂLÂ'nın tecellîlerinin sonu bulunmamaktadır.
F. Schuon meratib-i vücûdun sınırlandırılmasına taraftar değildir. İbn Arabî varlığın meydana gelişinde yukarıdaki sıralamadan farklı olarak bir de beşli tasnif yapmaktadır.

1. Lahût Ȃlemi.
2. Ceberut Ȃlemi.
3. Melekȗt Ȃlemi,
4. Nasût Ȃlemi.
5. İnsan-I Kâmil Mertebesi..

1. Lahût Âlemi.: Lâ tayyün mertebesidir. Schuon buna.: "Bu varlıktır, yaratılmamış akıl ile yani logosla aynı olan kȃinat nizâmıdır." demektedir.
2. Ceberût Âlemi.: Taayyün-i Evvel, Hakikat-i Muhammedîyye mertebesidir. Ebu Tâlib Mekki (ö. 386/996), Ceberût Âlemîne sonsuzluk ȃlemi demektedir. Cürcanî (ö.812/1409)'ye göre ise, bu âlem ALLAH TeÂLÂ'nın isim ve sıfatlarının âlemidir. Gazzalî (ö.505/1111)'ye göre, Ceberût Âlemi, Mülk Âlemi ile Melekût Âlemi arasında bir yerde orta âlemdir.
3. Melekȗt Âlemi.: Ȃlem-i Misal, Âlem-i Ervah ve Taayyün-i sani Mertebesidir. İbn Arabî, Melekût Âlemîni gayb ȃlemi olarak tanımlar. F. Schuon'a göre, ȃlem-i ceberut, makro-kozmik olarak semâdır. Mikro-kozmik olarak da yaratılan ve insana ait olan akıldır. Melekȗt Âlemi ise, cismânî ȃleme doğrudan doğruya egemen olan ȃlemdir. Azizüddin Nesefî (ö.680-681)'ye göre ise mülkün hissi, melekȗtun akli, ceberutun ise hakiki bir mertebesi bulunmaktadır. Bir başka deyişle his kişiyi mülk ȃlemîne, akıl melekȗt ȃlemîne, aşk ise ceberut ȃlemîne ulaştırır. Ceberut ȃlemi mâhiyetler ȃlemidir. Mülk ve melekȗt, ceberutun sıfatlarının mazharıdır. Ceberutta örtülü ve özlü olan her şey mülk ve melekȗtta zâhir olarak mufassallaşmıştır. Mülk, zıtlar ȃlemi, melekȗt uyumlu mertebeler ȃlemi, ceberut ise vahdet ȃlemidir. Mülk melekȗtun, melekȗt da ceberutun alâmet ve aynasıdır.
4. Nâsût Âlemi.: Âlem-i Şahâdet mertebesi olup cismânî ȃlemdir..
5. İnsan-ı Kâmil Mertebesi.: Yukarıda sayılan ȃlemlerin tamamı insanda mevcûddur. O halde İnsan-ı Kȃmil bütün ȃlemlerin özetidir..

F.Schuon ilâhî ilkenin ihtiva ettiği çeşitli mertebeleri şöyle tasnif etmektedir.:

1. Kesif ya da maddî mertebe ki bu mertebe aynı zamanda cismânî ya da hissî mertebe olarak da nitelenebilir.
2. Lâtif ya da ruhanî mertebe.
3. Gayr-i sûrî ya da sûret üstü zuhûr mertebesi.: Firdevsi veya melekî âlemdir.
4. Sıfatlanmış ya da kendi kendini belirlemiş varlıktır. Bu bakımdan nisbî mutlak yahut gayr-i zâtî diye de isimlendirilebilir.
5. Gayr-i Varlık, varlık üstü varlık ki bu sıfatlanmamış ve belirlenmemiş ilkedir. Bu saf, mutlak veya zâtî varlığı temsil eder. F. Schuon, vücûd ile ruh arasında yani maddî ȃlemle ruhî ȃlem arasında "canlı mertebe veya duyumlar mertebesi", sûrî zühûr ve sûret üstü zühûr arasında ise, akıl yürütmeye tekâbül eden bir "sezgi mertebesinden" de bahsedilebileceğinden söz etmektedir. Ona göre beş ilâhî mertebe öğretisinin Kur’ÂN-ı Kerim'de bir takım işâretleri bulunmaktadır.

1. Mertebe.: ALLAH TeÂLÂ'nın mutlak birlik veya gayr-i ikilik mertebesidir. "ALLAH birdir." (112 İhlas/1) âyet-i kerimesi bunun ifâdesidir.
2. Mertebe.: Yaratıcı, vahyedici ve kurtarıcı olarak, ilâhî sıfatlar mertebesidir.
3. Mertebe.: Arştır. Sûret üstü zuhûru doğrudan temsil eder.
4. Mertebe.: Kürsîdir. ruhî zuhûr, hem rahmeti hem de gazabı ihtiva eder.
5. Mertebe.: Arz-yeryüzü mertebesidir. Bu insanın hükümranlığına tekâbül eder. Çünkü bu mertebe yeryüzünde ALLAH TeÂLÂ'nın halifesi olarak yaratılmış olan insanın var oluş mertebesidir..

Hadis-i şerif'te.: "İnsanın kalbi ALLAH TeÂLÂ'nın arşıdır" buyrulmaktadır. Aynı şekilde bizim ruhumuz kürsîyi, vücûdumuz ise arzı (yeryüzü) yansıtır. Aklımız, yaratılmamız/zâtî varlığın sırlarına doğru bir geçiştir. Böyle olmasaydı, o zaman metafizik olarak düşünme hiç mümkün olmazdı.

Varlık mertebeleri, iki mertebeye kadar indirgenmiştir.:

1. Şahâdet Âlemi.: Görülen, ilk bakışta farkedilen, basit varlıklar ȃlemi.
2. Gayb Âlemi.: İlk bakışta farkedilemeyen ancak kalb gözüyle idrak edilebilen yüce varlıklar ȃlemi. Zaman zaman arz ve semâ tâbirleri bu iki ȃlemi ifâde etmek için de kullanılır. Semâ yüceliğin, arz ise süfli varlıkların sembolüdür. Şahadet ȃlemîne halk, gayb ȃlemîne ise emir ȃlemi diyenler de vardır. Varlığın sebeplere bağlı yüzüne bakan ve o yüzden birtakım neticeler çıkaran akıl, ancak varlığın basit mertebeleri olan halk ve şahadet ȃlemlerine nüfuz edebilir. Felsefe de bu kategori içinde mütalaa edilmiştir. Bu yüzdendir ki filozoflar dinin anlattığı ȃlemlere fazla yaklaşamaz ve insanın bu ȃlemle irtibât halindeki kuvvetlerine yabancı kalırlar. Varlığın ALLAH TeÂLÂ'ya dönük yüzü emir ȃlemiyle belirir. Bu ȃlemîn ilk basamağı da kalbdir. Akılla uğraşanlar kalb tarafından fark edilen emir ȃlemleriyle ilgili gerçekleri fark edemez, hatta kavrayamazlar.

F. Schuon bu konu ile alakalı olarak şu şekilde bir değerlendirme yapmaktadır.: Kozmogonik (kȃinatın yaratılışını inceleyen ilim) sudurlarla ilgili olan kavramları incelerken, modern dünyanın felsefi ve ilmi bütün yanlışlarının temelde söz konusu öğretinin inkȃrından kaynaklandığı fikrinden hareket ediyoruz. Örneğin evrimcilik, modern düşüncenin bu en tipik çocuğu bir nevi onların yerine kullanılmaktadır.

Evrimciler, kȃinatın yaratılışı meselesinin çözümünü sadece duyular planında arıyor ve hakiki sebeplerin yerine hayalî ve maddî dünyanın imkȃnlarına en azından görünüşte uygun sebepler yerleştiriyor. Onlar görünmeyen ȃlemler hiyerarşisinin ve yaratıcı sudurun yerine evrimciliği ve türlerin biçim değiştirmesi fikrini, bu arada beşeri kalkınma ve ilerleme fikrini koyuyor. Aynı şekilde tamamen fiziki bir bilimin ancak bir felâkete sürükleyebileceğini unutuyorlar. Tabiatüstü sebepler yani sûret üstü zuhûrdan kaynaklanan şeylerin reddedilmesiyle, ruh bilimcilik denen şey; yani her şeyi sadece psikolojik nedenlere, dolayısıyla tamamen bireysel ve din dışı nedenlere indirgeme önyargısı tezahür etmiş olur. O zaman her şey olağan bir hazırlanmanın ürünü olur. Vahiy şiir olur, dinler birer icad olurlar, bilgeler birer düşünür ve araştırıcı yani basit bir mantıkçı olurlar. Onların dediği gibi olduğu farz edilse yanılmazlık ve ilham olmaz. İnsan, insanî hayvan düzeyine indirgenmiş olur. Psikanalize inananlar da nedenselliği yerine sanki nedeni kanda ve kemikte aramaları yüzünden evrimcilerin yaptıkları hataya düşüyor. Hakikatin beş mertebesini inkȃr büyüyü ve bilhassa mucizeyi, kerameti anlamayı da engellemektedir. Kilise bu yüzden "büyü ve mucizeyi" inkȃr edenin aforoz edileceğini ilan etmiştir.

Schuon modern bilimin ve bilim adamlarının gayb ȃlemîne karşı tavırlarını şu sözleriyle dile getirmektedir: "Gerçek açısından bakıldığında ister büyü, ister mânevîyat, isterse herhangi bir inanç söz konusu olsun modern bilimin hakikatin bu mertebelerini bilmediği sonucu görülür. Bu nedenle modern bilimin sonsuz derecede küçük ve sonsuz derecede büyük olan şeylere doğru baş döndürücü bir hızla koşmasıyla sonunda dini ve metafizik öğretilerin hakikatlerine ereceğine inanmaktan daha boş ve umutsuzca bir his yanılması olamaz. Bütün bunlar hakkında tecrübî ve pragmatik bilim hiçbir şey bilmez; insan zekasının ortak ve binlerce yıllık çok eski sezgisi bu bilim için hiçbir şey ifâde etmez. Kısacası, bütün gerçek ve hakikat görünmeyendedir. Eğer bilgiden ve etkiden söz edilmek isteniyor ise her şeyden önce hissedilmesi ve anlaşılması gereken budur. Fakat bu öyle kolay kolay anlaşılmayacak ve insanlık ȃlemi kendi rotasını amansız bir şekilde izleyecektir."

Varlığın nasıl meydana geldiği mevzuu ilk insandan itibâren merak edilegelen bir konu olmuştur. İslam düşüncesinde bu konunun bütün boyutlarıyla ele alınmış olması da konunun önemi ve orijinalitesinin bir göstergesi sayılabilir. Diğer İslami disiplinlerin kullanmış oldukları akli ve nakli metotların yanı sıra, keşf, sezgi ve ilham gibi derunî bilgi vasıtalarını da hakiki bilgiyi elde etmek için devreye sokan mutasavvıflar, kanaatimizce varlığın nasıl meydana geldiği meselesini de diğer disiplinlere nisbetle hakikate biraz daha fazla yaklaşmak sûretiyle elde etmişlerdir. Bilindiği üzere mutasavvıflar felsefeciler gibi bilgilere sadece akıl ve mantık çerçevesinde ulaşmamış bunun da ötesine geçerek ALLAH TeÂLÂ'nın muttaki kulları için ihsan ettiği irfan boyutunu işin içerisine katmak sûretiyle gerçekliğe ulaşmaya çalışmışlardır. Bu yüzden onların "varoluşun boyutlarını" izah ederken vermiş oldukları bilgiler, yapmış oldukları ibâdetlerin neticesinde kendilerine ihsan edilen mevhibi (hibe) bilgi ve iç tecrübeleri neticesinde keşfen görüp müşâhede etmek sûretiyle ulaşarak bizlere sundukları tecrübi bilgilerdir.

Öte yandan mutasavvıfların varlığın oluş mertebelerini izah ederlerken ALLAH TeÂLÂ ile alakalı olarak teşbih ve tenzih konusunda hassas olmaya çalışmaları dikkate şayandır. "Lâ taayyün" mertebesinde ALLAH TeÂLÂ için "Sırf Zât", "Zât-ı Mutlak", "Amâ" ve benzeri ifâdeler kullanmaları bu açıdan manidârdır. Muhtemelen bu hakikatin gün ışığına çıkarılmasının amacı ALLAH TeÂLÂ'nın dışında hakiki varlık olmadığı gerçeğine dikkat çekerek, insanın kendi aczini idrak etmesini sağlamak ve kulluğunun gereğini yerine getirmesine yardımcı olmaktır.

Resim

Bu bölüme de şu şiirimi ekliyorum..


ALLAH BİRDİR!.

O vâcib-ül vücȗd idi “Ahad” birdir iki olmaz,
Bir ȃmȃ’da nokta idi “Ahad” birdir iki olmaz,
Bir şey yokken O var idi “Ahad” birdir iki olmaz,
Taayyün-i evvel’inde “Ahad” birdir iki olmaz..

O istedi bilinmeklik “Vâhid” birdir iki olmaz,
Hem istedi sevilmeklik “Vâhid” birdir iki olmaz,
Kün” emriyle devinmeklik “Vâhid” birdir iki olmaz,
Taayyün-i Sânisinde “Vâhid” birdir iki olmaz..

İlâhlığın ilan etti “ALLAH” birdir iki olmaz,
Sıfatların ayan etti “ALLAH” birdir iki olmaz,
Ȃlemleri halkeyledi “ALLAH” birdir iki olmaz,
Aşk içinde seyreyledi “ALLAH” birdir iki olmaz..

Ȃlemlerin RABB’i oldu “RABB’in” birdir iki olmaz,
Sonsuz esmâ hayat buldu “RABB’in” birdir iki olmaz,
Ham gelenler pişti döndü “RABB’in” birdir iki olmaz,
Dilediği kemȃl buldu “RABB’in” birdir iki olmaz..

Kaynak aynı mevcȗd HAKk’tan “Varlık” birdir iki olmaz,
Sıfat, esmâ, fiil HAKk’tan “Varlık” birdir iki olmaz,
Tüm mahlȗkat “HȃlıkHAKk’tan “Varlık” birdir iki olmaz,
Zȃhir, Bȃtın her şey HAKk’tan “Varlık” birdir iki olmaz..

Dost Emîn der tahkik eyle “Varlık” birdir iki olmaz,
Tüm varlığı tevhid eyle “ALLAH” birdir iki olmaz,
Benliğini sen terk eyle“ALLAH” birdir iki olmaz,
Fâil, mevsuf, mevcȗd ALLAH, “ALLAH” birdir iki olmaz..

celle celâlihu
Resim Dost Emîn
Resim
Kullanıcı avatarı
dostemin
Saygın Üye
Saygın Üye
Mesajlar: 391
Kayıt: 19 May 2007, 02:00

Re: VARLIK

Mesaj gönderen dostemin »

Resim

4- VARLIK (III).:

Son dönemlerde büyük gelişmeler gösteren fizik biliminde metafiziğe de ışık tutacak gelişmeler yaşanmaktadır. Bu bağlamda ‘Kuantum Kuramı’ öne çıkmaktadır.
(20. Yüzyıl ile beraber gelişen ve önceki Newton fiziği dışında pek çok yenilikleri ortaya koyan ve atom altı parçacıkları inceleyen Kuantum fiziğini Max Planck'ın ortaya çıkardığı düşünülse de Planck, Einstein, Bohr, De Broglie, Schrödinger, Heisenberg, Dirac ve Pauli gibi ünlü bilim insanları bu kuram üzerine çalışmış ve her biri bu çalışmalarından ötürü Nobel Fizik Ödülü'ne lâyık görülmüşlerdir..)

Bu konuda ortaya konan sonuçları kısa özetler şeklinde aşağıda belirtiyoruz.:

* Nesneyi kesin çizgilerle tanımlamaya imkȃn yoktur. Sadece sürekli dönüşen ve değişen varlıklardan sözedilebilir..

* Işık (foton), gözlenmediği sürece dalga, gözlendiği anda parçacık özelliği gösterir. Evrendeki tüm nesneler de bunun gibi bir dalga durumunda olup, gözlendiği anda dalga çöker ve maddî parçacık davranışı görülür..

* Bu iki özelliği gösteren şeylere fizikçiler "Kuanta" demektedirler ve evrenin ana dolgusunun olduğuna inanmaktadırlar. Yani evren, bütünsel bir dalga olarak tek bir enerji alanı gibi düşünülebilir..

* Bütünü oluşturan parçalar bütünden ayrılsalar bile etkileşimleri devâm etmektedir..

* Her nesne, geçici bir enerji yoğunluğundan başka bir şey değildir..

* Evren, her ÂN değişen zamânâ bağlı dört boyutlu bir oluşumdur veya her an değişen dalgasal devinimde bir enerji alanııdır..

* “Evren, bütünsel bir enerji ağından ibârettir. Bu ağın her düğümü diğer düğümlerle ilişki içindedir. Nesneleri, bu ağ içinde oluşan, yerel yoğunluk farkları olarak tanımlamak mümkündür. Her düğüm noktasında az da olsa bir miktar enerji mevcûddur, bu enerji ile sürekli titreşir ve yeni yapıların ortaya çıkmasına zemîn hazırlar.”
(Dr. Hâluk Berkmen)

* “Doğada hiçbir şey sabit kalmaz. Her şey sürekli bir dönüşüm, hareket ve değişim halindedir. Ancak, önceden gelen öncüller olmadan hiçbir şeyin içinden hiçbir şeyin birdenbire çıkmadığını keşfediyoruz. Benzer biçimde, hiçbir şey, kendisinden sonra varolan bir şeye mutlak sûrette yol açmama anlamında, bir iz bırakmadan kaybolmaz. Dünyanın bu genel özelliği, farklı türden muazzam büyüklükte bir deneyimler alanını özetleyen ve henüz, bilimsel ya da değil, herhangi bir gözlem ya da deneyle çelişkiye düşmemiş bir prensiple ifâde edilebilir: her şey başka şeylerden gelir ve başka şeylere yol -açar.” (David Bohm)

* İlginç bir sonuç da, Bohm'un kuantum fiziği açıklamasına göre; atomaltı parçacıklarında sâbit bir yer söz konusu olmayacağı için uzayda her yer eşittir ve herhangi birşeyi başkasından ayırmak imkȃnsızdır. Bu özelliğe fizikçiler "mekânsızlık" (Non-Locality) demektedirler..

* Evrenin aslı, kuantsal yapıdan oluşan ve holografik özellik gösteren bir tümelliktir. Evren; orijinal objenin üç boyutlu gerçek kaydı olan, akan dev bir hologramdır..

* Holografik yapının özelliğine göre, varlığın tümünde olan her özellik, varlığın her zerresinde tam olarak mevcûddur. Herşey birbirinin devâmı olarak süreklilik arzetmektedir; herşey, bir diğer şeyin taşıdığı tüm özellikleri bünyesinde barındırmaktadır ve aynı diğer “Şey”dir. Varlık, bildiğimiz “EVReN” kavramı ötesinde; bölünmez, parçalanmaz, parçaların bütünü olarak meydana gelmemiş TEK bir yapıdır!.

* Holografik özelliğinden dolayı da küçük bir parçanın tümdeki bilgiyi taşıması, bilginin de mekân kavramı sözkonusu olmaksızın tümde eşit olarak dağıldığını göstermektedir.

Bu bilgilerin ışığında tasavvufî bilgilerle bazı sonuçlara gidebiliriz. Şöyle ki.:

* Varlıkların ALLAH (c.c.)’ın ilminde sabit olan ezelî hakikatları olan A’yân-ı Sabite’leri ve insan belleğindeki bilgileri, kodlanmış kayıtları hologram gibi düşünebiliriz..

* Her var olan, bütünsel enerji kaynağından, yani yaratıcıdan geçici olarak belirir ve tekrar “Tümel Rûh”a geri döner. Her yaratılanın tekrar “Tümel Rûh”tan gelen =>”ÖZNeL RûH’u mevcûddur.

الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعونَ
Resim---“Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn (râciûne).: Onlar başlarına bir musibet geldiği zaman.: “Biz ALLAH'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz.” derler.” (Bakara 2/156)

* Yaratıcı (Tümel Rûh) sonsuz ve bütünsel bir alan olup, alanı oluşturan her nokta enerji dolu ve hareketlidir Her nokta titreşmekte, uzak, yakın diğer noktalarla etkileşmektedir. Zirâ alan, bütünsel bie teklik (vahdet) alanıdır. Alan içinde yerel yoğunluk farkları var olmakta, sonra bir süre sonunda sonsuz enerji alanı içine karışıp yok olmaktadır. Bu varlıkların alana olan bağları asla kopmaz ancak, zamanla bir kısmının bağları incelir, bir kısmının ise kalınlaşıp kuvvetlenir. Tümel enerji alanıyla güçlü bağları olanlar huzurlu bir süreç geçirirken bağı incelenler bencil, çıkarcı ve mutsuz olurlar.
(Bk: Dr. Haluk Berkmen – Kuantum Bilgeliği ve Tasavvuf.. )
Resim
Kullanıcı avatarı
dostemin
Saygın Üye
Saygın Üye
Mesajlar: 391
Kayıt: 19 May 2007, 02:00

Re: VARLIK

Mesaj gönderen dostemin »

Resim

Aşağıda konuyla ilgili bir yazı sunuyoruz.:

Bütün âlemler, fâni, “yok”tan varolmuş ve “yok”luğa gidici olan, denizin üstündeki dalgalar gibidir….

Tüm varlık, O’nun hayatı ile hayattadır!.
O, Alîm’dir, ilmi vardır; ve tüm varlıkta mevcûd olan ilim, O’nun ilmi’yle ve ilmi’ndendir!. Sınırsız ve sonsuz ilim sâhibidir O!.

O, Mürîd’dir... Yâni, irade eden’dir... İradesi sınırsızdır!. Tüm varlıkta mevcûd olan irade, Sonsuz ve sınırsız’ın iradesidir. Ancak bu irade onların her birinden esmâ terkiplerinin kapsamına göre ortaya çıkmaktadır!

Siz, bir birime dışarıdan baktığınız zaman, ondan çıkan iradeyi görerek.: "İrade-i Cüz’dür bu", dersiniz!. Fakat, çıkış noktasında gördüğünüz o irade, gerçekte, O, Tek olan, Küll olan iradenin, ta kendisidir!. Musluktan akan suyun geldiği barajdaki sudan ayrı bir şey sanılması gibi!.

Çünkü, Mürîd olan O, Sonsuz ve sınırsız’dır!. Yâni, iradesi sonsuz ve sınırsızdır. Sınırsız olan irade sınırlanamayacağı için, her bir birimdeki irade de, Sınırsız’ın iradesidir..

Varın bundan böyle, Kudret, Kelâm, Semi’, Basar gibi vasıfları da sınırsız olarak düşünüp, ortaya çıkacak sonuçları elinizden geliyorsa siz değerlendirin!.

İşte olayı, böylece idrâk edip değerlendirebilirsek...

Bu takdirde görülür ki, yaşamda tek bir hayat vardır, "HAYy" olanın ki!.
Gene varlıkta mevcûd olan tek bir irade vardır, "MÜRÎD"in!. Ki bu da kesinlikle "küll" ve "cüz" diye ikiye ayrılmaz; çünkü iki ayrı bağımsız varlık mevcûd değildir!.

Bunun gibi Kudret, Tek bir Kudrettir!. Ve her ÂN, her zerre’de görülen tüm mânâlar ve fiiller, hep O, Sınırsız ilim sâhibi varlığın sınırsız dileği, yâni iradesiyle, sınırsız kudreti neticesinde ortaya çıkmaktadır.

Öyle ise varlıkta, Tek bir İrade, Tek bir Kudret ve bu Tek İradeyi yönlendiren sonsuz-sınırsız Tek bir İlim söz konusudur; ki bu Zât sınırsız Hayat sâhibidir ve O, "ALLAH İsmiyle İşaret edilen”dir!. Ve, O, "ALLAH" ismi aynasında kendini seyredendir!

"ALLAH" ismi ile sanki kendini kendine tanıtmış; kendini, kendinde seyretmiştir!.

Kendinde, kendini seyr için, "ALLAH" ismi altında çeşitli tanım ve vasıflarla kendini tavsif etmiş, o tavsifde kendisini bulmayı istemiş; ve o tavsif’de kendisini bulduğu anda da demiştir ki

"ALLAH, âlemlerden Ganî’dir!."


وَمَن جَاهَدَ فَإِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِهِ إِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ
Resim---“Ve men câhede fe innemâ yucâhidu li nefsihî, innallâhe le ganiyyun ani’l- âlemin (âlemîne).: Ve kim cihad ederse, o taktirde sadece kendi nefsi için cihad eder. Muhakkak ki ALLAH, âlemlerden müstağnidir (hiçbir şeye ihtiyacı yoktur).” (Ankebût 29/6)

Öyle ise,
Ezelde ve Ebedde hep daima "Bâkî ALLAH’dır!.”

Bütün âlemler, fâni, "yok"dan var olmuş ve "yok"luğa gidici olan, denizin üstündeki dalgalar gibidir!.

Denizde, denizin suyundan dalgalar oluşur ve sonra tekrar denize döner... Dalgaların bağımsız varlığı, görenin gözünde, hayâlinde, zannındadır!. Dalga, fâni; deniz ise Bâkî gibidir!.

Siz eğer, denizden oluşmuş bir dalga iseniz, biliniz ki;
"Her şey, aslına rücû edecektir!”
Her dalga, denizde "yok" olacaktır...
Hatta ilim sâhibinin katında, dalga zâten fânidir "yok"tur!.

Öyleyse, bir gün gelecek, ALLAH’ın varlığında "yok" olduğunuzu farkedeceksiniz!.
Ve cehennemînizin ateşi sönecektir!.

"Yok" olduğunuzu farkettiğiniz zaman, bilmem aynada kendinizi mi göreceksiniz?...

Yoksa, kendiniz "yok" olacak da, ayna mı Bâkî kalacak?.

Resim
Kullanıcı avatarı
dostemin
Saygın Üye
Saygın Üye
Mesajlar: 391
Kayıt: 19 May 2007, 02:00

Re: VARLIK

Mesaj gönderen dostemin »

Aşağıda konuyla ilgili bir yazı sunuyoruz.:
Bütün âlemler, fâni, “yok”tan varolmuş ve “yok”luğa gidici olan, denizin üstündeki dalgalar gibidir….

Tüm varlık, O’nun hayatı ile hayattadır!.
O, Alîm’dir, ilmi vardır; ve tüm varlıkta mevcûd olan ilim, O’nun ilmi’yle ve ilmi’ndendir!. Sınırsız ve sonsuz ilim sâhibidir O!.

O, Mürîd’dir... Yâni, irade eden’dir... İradesi sınırsızdır!. Tüm varlıkta mevcûd olan irade, Sonsuz ve sınırsız’ın iradesidir. Ancak bu irade onların her birinden esmâ terkiplerinin kapsamına göre ortaya çıkmaktadır!

Siz, bir birime dışarıdan baktığınız zaman, ondan çıkan iradeyi görerek.: "İrade-i Cüz’dür bu.", dersiniz!. Fakat, çıkış noktasında gördüğünüz o irade, gerçekte, O, Tek olan, Küll olan iradenin, ta kendisidir!. Musluktan akan suyun geldiği barajdaki sudan ayrı bir şey sanılması gibi!.

Çünkü, Mürîd olan O, Sonsuz ve sınırsız’dır!. Yâni, iradesi sonsuz ve sınırsızdır. Sınırsız olan irade sınırlanamayacağı için, her bir birimdeki irade de, Sınırsız’ın iradesidir..

Varın bundan böyle, Kudret, Kelâm, Semi’, Basar gibi vasıfları da sınırsız olarak düşünüp, ortaya çıkacak sonuçları elinizden geliyorsa siz değerlendirin!.
İşte olayı, böylece idrâk edip değerlendirebilirsek...

Bu takdirde görülür ki, yaşamda tek bir hayat vardır, "HAYy" olanın ki!.
Gene varlıkta mevcûd olan tek bir irade vardır, "MÜRÎD"in!. Ki bu da kesinlikle "küll" ve "cüz’" diye ikiye ayrılmaz; çünkü iki ayrı bağımsız varlık mevcûd değildir!.

Bunun gibi Kudret, Tek bir Kudrettir!. Ve her ÂN, her zerre’de görülen tüm mânâlar ve fiiller, hep O, Sınırsız ilim sâhibi varlığın sınırsız dileği, yâni iradesiyle, sınırsız kudreti neticesinde ortaya çıkmaktadır.

Öyle ise varlıkta, Tek bir İrade, Tek bir Kudret ve bu Tek İradeyi yönlendiren sonsuz-sınırsız Tek bir İlim söz konusudur; ki bu Zât sınırsız Hayat sâhibidir ve O, "ALLAH İsmiyle İşaret edilen”dir!. Ve, O, "ALLAH" İsmi aynasında kendini seyredendir!

"ALLAH" İsmi ile sanki kendini kendine tanıtmış; kendini, kendinde seyretmiştir!.
Kendinde, kendini seyr için, "ALLAH" İsmi altında çeşitli tanım ve vasıflarla kendini tavsif etmiş, o tavsifde kendisini bulmayı istemiş; ve o tavsif’de kendisini bulduğu anda da demiştir ki.:

"ALLAH, âlemlerden Ganî’dir!."


وَمَن جَاهَدَ فَإِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِهِ إِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ
Resim---“Ve men câhede fe innemâ yucâhidu li nefsihî, innallâhe le ganiyyun ani’l- âlemin (âlemîne).: Ve kim cihad ederse, o taktirde sadece kendi nefsi için cihad eder. Muhakkak ki ALLAH, âlemlerden müstağnidir (hiçbir şeye ihtiyacı yoktur).” (Ankebût 29/6)

Öyle ise,
Ezelde ve Ebedde hep daima "Bâkî ALLAH’dır!.”
Bütün âlemler, fâni, "yok"dan var olmuş ve "yok"luğa gidici olan, denizin üstündeki dalgalar gibidir!.

Denizde, denizin suyundan dalgalar oluşur ve sonra tekrar denize döner... Dalgaların bağımsız varlığı, görenin gözünde, hayâlinde, zannındadır!. Dalga, fâni; deniz ise Bâkî gibidir!.
Siz eğer, denizden oluşmuş bir dalga iseniz, biliniz ki;
"Her şey, aslına rücû edecektir!.”
Her dalga, denizde "yok" olacaktır...
Hatta ilim sâhibinin katında, dalga zâten fânidir "yok"tur!.

Öyleyse, bir gün gelecek, ALLAH’ın varlığında "yok" olduğunuzu farkedeceksiniz!.
Ve cehennemînizin ateşi sönecektir!.

"Yok" olduğunuzu farkettiğiniz zaman, bilmem aynada kendinizi mi göreceksiniz?...
Yoksa, kendiniz "yok" olacak da, ayna mı Bâkî kalacak?.
Resim
Kullanıcı avatarı
dostemin
Saygın Üye
Saygın Üye
Mesajlar: 391
Kayıt: 19 May 2007, 02:00

Re: VARLIK

Mesaj gönderen dostemin »

Resim

O!..

Anladık ki; her şey bir şeymiş, her an değişip dönüşmekteymiş… Gerçekte tek olan bir varlık var ve O’nun kendi iradesiyle ilmindeki ayan-ı sâbitelerin yâni her şeylerin özünün (hologramlar) yine O’nun “OL!.” emriyle Ahadîyyet’ten kopup Şahâdet Âlemînde görünmesi ve tekrar dönmesi var. Bütün bu oluşumlar (holografik evren), O’nun hikmeti dâhilinde ve sınırsız ilmiyle oluşmakta ve dönüşmekte… O hȃlde tek var olan varlık, yaratıcı olan ilk yaratan yâni “Vâcibü’L- VüCÛD” olan, kaynak, Zȃt-ı Mutlak, Kadîr-i Mutlak, Vâhidü’l- Ahad, RABBü’l- Âlemîn, Evvel ve Âhir, Zȃhir ve Bȃtın Ve Sonsuz isimlerin müsemmâsı, ALLAH’tır…
(O ALLAH ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, "şekil ve sûret" verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Azizdir, Hakimdir.")


هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْأَسْمَاء الْحُسْنَى يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
Resim---“Huvallâhu’l- hâliku’l- bâriû’l- musavviru lehu’l- esmâu’l- husnâ, yusebbihu lehu mâ fî’s- semâvâti ve’l- ard (ardı) ve huve’l- azîzu’l- hakîm (hakîmu).: O ALLAH ki; Yaratan'dır, BÂRİ'dir (yokken var eden), MUSAVVİR'dir (en güzel bir biçimde şekil verendir), güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nu tesbih eder. Ve O; AZÎZ'dir (yücedir), HAKÎM'dir (hüküm ve hikmet sahibidir).” (Haşr 59/24)

Resim

Bu BöLümü ŞiirLerLe BağLıyorum:

VARLIK BİRDİR!.

İlâh tektir O da ALLAH,
Varlık birdir olmaz iki..
Sûret, gölge, ASL’ındandır..
VARLık BİRdir olmaz iki..

Hem Evvel O hem de Âhir,
Hem Bȃtın’da hem de Zȃhir,
Hem Kesrette hem Vahdet’dir,
VARLık BİRdir olmaz iki..

Tüm zerreler eder zikir,
Sen de durma eyle zikir,
ALLAH, ALLAH dâim zikir,
VARLık BİRdir olmaz iki...

Tüm fiiller FiiLuLLAH
Her bir sıfat SıFaTuLLAH
Mevcûd olan VücȗduLLAH
VARLık BİRdir olmaz iki..

Dost Emin’im HAKk’a Âşık,
Güzel eyler güzel Mâşuk,
NÛRLar parlar ışık ışık,
VARLık BİRdir olmaz iki..


ResimDost Emin..
Resim
Kullanıcı avatarı
dostemin
Saygın Üye
Saygın Üye
Mesajlar: 391
Kayıt: 19 May 2007, 02:00

Re: VARLIK

Mesaj gönderen dostemin »

Resim

NEŞİR HAŞİR..

Ol!” diyerek neşredersin,
Neşrettiğin hasredersin..
Hazinenden neşredersin,
Neşredersin.. Haşredersin..

Hem EVVEL’sin hem ÂHİR’sin,
BȂTIN’dasın ZȂHİR’desin,
Her ÂN ayrı bir ŞE’N-desin,
Neşredersin.. Haşredersin..

Sonsuz esmâ neşredersin,
Bitmeyen bir hazinesin,
Neşrettiğin seyredersin,
Neşredersin.. Haşredersin..

Neşrederek kesrettesin,
Haşrederek vahdettesin,
Hem vahdetsin hem kesretsin,
Neşredersin.. Haşredersin..

Mahlȗkatı neşredersin,
Hem Rûh’undan Rûh verirsin,
Enfüs Âfak hepsindesin,
Neşredersin.. Haşredersin..

Her fiilde fâil SEN’sin,
Sıfatlarda mevsuf SEN’sin
Ȃlemlerde vücȗd SEN’sin
Neşredersin.. Hasredersin..

Her boyutta belirirsin,
Gören görsün bilen bilsin,
Gören bilen ZÂTen SENsin,
Neşredersin.. Haşredersin..

ZȂT’ın sembol KȂBE’desin,
Kullar dönsün tavaf etsin,
SENden alıp SANA versin,
Neşredersin.. Haşredersin..

Bu dünyaya gönderensin,
SEN’den gelen SANA dönsün,
Devrân dönsün devâm etsin,
Neşredersin.. Haşredersin..

Dost Emin’in Sâhibisin,
Bu esmâdan işleyensin,
Enfüs Âfak benimlesin,
Neşredersin.. Haşredersin..

18/10/2013.. MEKKE..


ResimDost Emin..
Resim
Kullanıcı avatarı
dostemin
Saygın Üye
Saygın Üye
Mesajlar: 391
Kayıt: 19 May 2007, 02:00

Re: VARLIK

Mesaj gönderen dostemin »

Resim

HAKİKAT!.

Nice cânlar geldi gitti,
=>Hakikati GÖRemedi,
Gördüğünü gerçek bildi.

=>Hakikati GÖRemedi!.

Bu dünyâya neden geldi,
Gördüğünün aslı neydi,
Bunlar da ne, kendi kimdi,

=>Hakikati GÖRemedi!.

ALLAH aklı niye verdi,
İnsânoğlu düşün dedi,
Düşünmedi bilemedi,

=>Hakikati GÖRemedi!.

Şöyle böyle yaptım dedi,
Kendisine nispet etti,
Gerçek fâil acep kimdi,

=>Hakikati GÖRemedi!.

Gördükleri hep fâniydi,
Yaratılmış nesnelerdi,
YARATANı düşünmedi,

=>Hakikati GÖRemedi!.

HȃLık, mahlȗk, varlık BiR’di,
HAKk burada zȃhirdeydi,
Görünen HAKk Cemȃliydi,

=>Hakikati GÖRemedi!.

Her bir esmâ sergideydi,
HAKk onlardan işleyendi,
Gâfil olan =>bilemedi,

=>Hakikati GÖRemedi!.

Her ÂN ayrı bir ŞE’Ndeydi,
Her fiilde=>FâiL idi,
Câhil olan =>bilemedi,

=>Hakikati GÖRemedi!.

Senden, benden işleyendi,
Ârif olan===>Bunu bildi,
Şaşkın insân “sen! Ben!” dedi,
=>Hakikati GÖRemedi!.

Dost Emin'im.: “ALLAH!.” dedi,
=>“Yapan, çatan>tek O!.” dedi,
=> “Tüm FiiLLer O’nun!.” dedi,
==> "Hakikati GÖRün!." dedi!.


18/01/2014.. İzmir..

ResimDost Emin..
Resim
Kullanıcı avatarı
dostemin
Saygın Üye
Saygın Üye
Mesajlar: 391
Kayıt: 19 May 2007, 02:00

Re: VARLIK

Mesaj gönderen dostemin »

Resim Resim O”-NUNDUR

Yüzüne maske taktın, gözlerini kapadın,
Bu rüyâ ȃlemînde hayallerine daldın,
Perdeni kaldırmadın pencereni açmadın,
Görmedin gerçekleri rüyânı gerçek sandın..

Geçen ömrüne yazık yalan dünyâya kandın,
Dön artık yanlış yoldan zirâ fenâ aldandın,
Dünyâda gördüklerin nerde atan, ahbabın,
Göründü kayboldular şimdilik burda kaldın..

O halde düşünsene, doğan ölüyor neden?
Nerden gelir bunca şey döner gider âniden,
Değişir her ÂN her şey, kim bunu değiştiren,
Bir oyun oynanıyor nerede sahneliyen?.

Yaratan olmaz ise yaratılan olmaz ki,
Hȃlik olmazsa eğer mahlȗk var olamaz ki,
En önce, en tepede vardır şüphesiz biri,
OL!.” demeden o Hȃlik fiil yapılamaz ki..

Hayatı veren O’dur ilim O’nun eseri,
Murad ettiği OLur, kudret O’nun eseri,
Senden görüp, işiten, kelȃm O’nun eseri,
Mevsuf O’dur ve’s-selâm, sıfat O’nun eseri..

Dost Emin şöyle diyor; tek varlık var, O’nundur
Fâil, Mevsuf tek O var, Mevcȗd olan O’nundur
Kesrette Vahdeti gör, zȃhir, bȃtın O’nundur
Evvel, âhir O vardır, el’ÂN VüCȖD O’nundur..
En son dostemin tarafından 08 Ağu 2021, 21:58 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.
Resim
Kullanıcı avatarı
dostemin
Saygın Üye
Saygın Üye
Mesajlar: 391
Kayıt: 19 May 2007, 02:00

Re: VARLIK

Mesaj gönderen dostemin »

Resim

TEK!.

Şu ÂN’da bu süreçte ışınladı bizleri,
Ol!.” diye emir verdi yarattı bu yüzleri,
Sûretlerin içinde O’dur bütün özleri,
Bu aynada seyreden, gören O’nun gözleri..

Her nefeste değişir âlem tekrar var olur,
Benzemez hiçbirisi özgün şekiller olur,
Değişmeyen tek O’dur, türlü, çeşit halkolur,
Bir yüzü HAKk Bâtında, bir yüzünde halk O’dur..

Dost Emin’im diyor ki, sen, ben yokuz O vardır,
El ÂN görünen O’dur, ezel-ebed O vardır,
Kesrette şaşırma sen, kesret, vahdet O vardır,
Lâ Mevcûdâ İLLâ Hû, mevcûd O’dur, O vardır..
Resim
Kullanıcı avatarı
dostemin
Saygın Üye
Saygın Üye
Mesajlar: 391
Kayıt: 19 May 2007, 02:00

Re: VARLIK

Mesaj gönderen dostemin »

Resim

Resim VARLIK..

Sıfatını halk etti Zȃt’ı onu seyretti,
Sıfatından Zȃt’ını tesbih etti hamd etti..

Ahad’ken Vâhid oldu, kayıtlandı halk oldu,
Bȃtın’ken Zȃhir oldu, Evvel’i Âhir etti..

Her ÂN ayrı bir işte, O’dur geliş, gidişte,
Harekette her zerre bu devrân devâm etti..

Ezelînden ebede sürekli bir varlık bu,
Tek olan HAKk varlığı mü’minler imân etti..

Kendi'nden Kendi'nedir, ârif olanlar bilir,
Açtı kenz-i mahfâyi Kendi'ni seyir etti..

Anladıysan şükür et, gördüklerin fikir et,
Gördüklerin hep O’ndan, esmâsı zühûr etti..

Lȃ Mevcûde İllâ Hu!.” unutma sakın bunu,
Etrafa sevgiyle bak Kendisi'nden var etti..

Neden diye sorarsan ȃşıktır O Kendi’ne,
Sonsuz ȃşık yarattı aşk içinde zevk etti..

Dost Emin, hakikati ALLAH senden söyletti,
Aşk içinde hayat sür, ALLAH sana lütfetti..


16/10/2016 – Antalya..
Resim
Kullanıcı avatarı
dostemin
Saygın Üye
Saygın Üye
Mesajlar: 391
Kayıt: 19 May 2007, 02:00

Re: VARLIK

Mesaj gönderen dostemin »

Resim

5-) VAHDET..

(Vahdet birlik demektir. Hakikatte bir olan Cenâb-ı HAKk olup, tecellî ettiği, yarattığı Varlık Âlemi de BİR’e dâhildir. Şühûd Âlemî’nde görmekte olduğumuz eşyâ için çokluk anlamında kesret denir ki vahdet’in karşıtı olmaktadır. Ancak bu durum bizi yanıltmamalıdır. Zirâ görünenler hep TEK OLAN’dan zȃhir olmakta olduğundan, kesrette vahdeti görmek icâbeder. Aslında YARATAN’ın ilminde A’yan-ı Sâbit olan şeyler bȃtından zȃhire geçmekte olduğundan Vahdette de kesret mevcûddur denilebilir.. Tasavvufî olarak varlığın birliği temel inanıştır ve bu tanım “Vahdet-i Vücȗd/ Vahdet-i Mevcȗd” olarak ifâde edilir.. Ayrıca “Vahdet-i Şühûd” ve “Vahdet-i Kusȗd” gibi yaklaşımlar vardır.)

Resim (Aşağıdaki yazı Tasavvuf dergisi Yıl: 4 sayı: 10 ocak-hazirân 2003'den aktarılmıştır..)

…Vahdet-i Vücûdu benimseyen mutasavvıflar, ALLAH-ÂLeM münasebetini izah ederken mükevvenâtın (yaratıkların tamamı) ne şekilde yaratıldığı Hakkında "Vahdet-i Vücûd" nazarîyesine uygun tarzda açıklamalar getirmişlerdir. Onlara göre ȃlemîn yaratılışı birçok mertebelerden geçerek gerçekleşmiştir. Bu yaratılış mertebeleri "hazarât-ı hams" (beş ilâhî hazret) ve "tenezzülât-ı seb'a" (yedi rûhsal iniş) gibi isimler altında incelenmiştir..

Lügatte, "yakında ve yanında olmak, önünde bulunmak, huzuruna varmak ve çıkmak" gibi anlamlara gelen "hazret" kavramı, İbn Arabî'de önemli bir tasavvuf terimi haline gelmiş.: "Varlığın genel mertebeleri ve ȃlemdeki bütün tecellîleriyle birlikte ilâhî ve kevni hakikat." anlamında kullanılmıştır. Ȃlemîn oluşumunu sudûr ve tecellî teorisine göre açıklayan sûfilere göre varlıklar ALLAH'tan zühûr etmek sûretiyle derece derece ondan uzaklaşarak ve aşağıya inerek meydana gelir. Bu durum "tenezzülât" terimiyle ifâde edilir. ALLAH TeÂLÂ'ya ulaşmak isteyen bir sâlik, aynı yoldan bu tenezzülâtı teker teker aşarak yukarıya doğru çıkmak zorundadır. Bu çıkışa ise "hazarât" denir. Bir sâlik bu hazretlerden ne kadarını katederse manevî derecesi o kadar yükselir ve kudsîyet kazanır. Mutasavvıflar hazarât-ı hams için, avâlim-i hamse, hazarât-ı külliye ve avâlim-i küllîyye isimlerini de kullanmışlardır..

Tevhidle alâkalı bir mesele olan Vahdet-i Vücûd felsefesinin bu mertebelerinden bahsetmeden önce tevhid ile ilgili bilgiler vermek yerinde olacaktır..

Tevhid, ALLAH TeÂLÂ'nın birliğine imân etmektir. ALLAH TeÂLÂ'nın bir ve tek oluşu anlamına gelen vahdet, tasavvufun temel felsefesinin dile getirildiği bir terimdir.
Cüneyd-i Bağdadi (ö.297/909)'ye tevhid nedir? diye sorulduğunda şöyle cevâp vermiştir.: "Tevhid, mahlukatın hareket ve sükûnunu, ALLAH TeÂLÂ'nın fiili olarak bilmendir."
Şeriatın ve Şer'i İlimlerin esası TEVHİD olduğu gibi, tasavvufun esas konusunu da TEVHİD teşkil eder. Nitekim ilk sûfi çevrelerinde başlıca konu tevhid idi. Sûfiler tevhide akıl yolu ile değil, ancak tecrübe, his ve ilham yolu ile yaşayarak ulaşılabileceğini ifâde ederler. Mutasavvıflar tevhid ile ilgili birçok değerlendirmeler yapmışlardır. Bunlardan en yaygın olanı şu şekildedir:

a-) Kusûdi Tevhid (vahdet-i kusûd).:
Kulun iradesini ALLAH TeÂLÂ'nın iradesine bağlaması, her şeyde onun iradesini görmesidir. Diğer bir ifâde ile, HAKk'ın irade ve isteği ile kulun irade ettiği ve istediği şeyin bir ve aynı olmasıdır. Burada kul kendi iradesini, HAKk'ın iradesine uygun bir hale getirerek bu sonuca ulaşmıştır. Sadece mutasavvıflar değil, bütün Müslümanların bu anlamdaki irade birliği en mükemmel Müslümanlık sayılır. Vahdet-i kusûd üzerinde tartışma yoktur. İlk zahidlerin vahdet anlayışları budur. Bu makam.:
"Lâ maksûde ve lâ matlûbe ve lâ murâde illâllah" formülüyle ifâde edilmektedir..

b-) Şuhûdî Tevhid (Vahdet-i Şuhûd).:
Kulun psikolojik bir hal olarak âlemde mevcûd olan her şeyi ALLAH TeÂLÂ'nın tecellîleri olarak görmesi, ondan başkasını görmemesi halidir. Bu hal "sekr, gaybet ve galebe" gibi isimler verilen vecd ve istiğrak halinde kendini gösterir. Bu hal geçtikten sonra Hak ile halkı ayrı ayrı görür. O hal içinde söylediklerine de tevbe eder. Her iki tevhid çeşidinde de ALLAH-ÂLeM ikiliği mevcûddur.

c-) Vücûdî Tevhid (Vahdet-i Vücûd).:
İrade ve müşâhedede olduğu gibi varlık bakımından da birliğin kabul edildiği bu safhada ALLAH'ın dışında hiçbir varlığın hakikî vücûdunun bulunmadığı esası benimsenmiştir. Tevhidin bu en yüksek mertebesinde olan seçkin kul, ALLAH TeÂLÂ'nın önünde bir hayaldir. ALLAH ile kendisi arasında üçüncü bir şey yoktur. ALLAH'a yaklaşmanın hakikatine, O'nun gerçek vahdâniyetine erişen zat, ALLAH TeÂLÂ kendisinden ne isterse ancak onu yapar..

Vahdet-i Şuhûdda, sâlikin her şeyi bir görmesi geçicidir, birlik bilgide değildir. Vahdet-i Vücûdda ise, birlik bilgidedir. Yâni sâlik gerçek varlığın bir tane olduğunu bunun da HAKk'ın varlığından ibâret bulunduğunu, HAKk ve onun tecellîlerinden başka hiçbir şeyin hakikî varlığı olmadığını bilir. Ancak Vahdet-i Vücûd ehli bu bilgiye nazarî olarak değil yaşayarak ve mânevî tecrübe ile ulaşır. Vahdet-i Şuhûd.: "Lâ meşhûde illALLAH",
Vahdet-i Vücûd ise.: "Lâ mevcûde illALLAH" şeklinde özetlenebilir..
Vahdet-i Vücûda kâil olanlara göre, Vücûdî Tevhid, Şuhûdi Tevhid mertebesinden daha üst seviyede ALLAH TeÂLÂ'ya yakınlık kesbetme neticesinde kulda hasıl olan bir haldir ki, bu mertebede kul ALLAH TeÂLÂ'nın dışında her şeyi hatta kendisini dahi yok bilir..

Vahdet-i Vücûdcu mutasavvıflar ve bilhassa İbn Arabî'ye göre.: “Vücûd birdir ve o da HAKk'ın vücûdu ve zâtıdır. Eşyânın başkaca vücûdu yoktur. Eşyâ kendisine zâhir olan sûretlerden ibârettir. ALLAH eşyânın kendisi değildir. Ancak vücûd itibâriyle mevcûdatın ve zühûrda her şeyin ayn'ıdır. ALLAH ALLAH'tır ve eşyâ eşyâdır. Zât-ı Mutlak kendisini eşyâ ve ȃlem sûretinde zâhire vurmuştur. Eşyâ ve mükevvenât ALLAH'ın zâhiri, ALLAH da eşyâ ve mükevvenâtın bâtını ve ruhu mesabesinde olup, onun varlığı haricinde hiçbir varlık tasavvur olunamaz.”

O halde vücûd iki nev'idir: Birisi Vücûd-i Hakikî, diğeri Vücûd-i İzafîdir. Vücûd-i Hakikî bilcümle kayıt ve izafetlerden münezzeh olup, HAKk TeÂLÂ'nın künhüdür. Vücûd-i Hakikîyi idrak mümkün değildir. Vücûd-i İzâfi ise, vücûd-i hakikînin esmâsı ve sıfatı hasebiyle belirlenme ve kayıt altına alınmadan ibârettir. İşte idrak olunan vücûd budur. Âlemîn ve ȃlemdeki eşyânın vücûdu gibi..

Vahdet-i Vücûd ve varlığın birliği mefhumundan açıkça anlaşıldığı gibi bu temel felsefe "vücûd" üzerinde odaklaşmaktadır. Vücûd, insânın tecrübi idrak boyutundan tecrübe ötesi idrak boyutuna geçtiğinde sezinlediği vücûttur.

Vahdet-i Vücûd düşüncesindeki =>(Heme O'st) "Ne varsa O'dur" görüşü kȃinatta varlık olarak ne varsa hep onun kendisidir demektir.
Bu sözü söyleyenler Sünnet-i Senîyye yolunda bulunuyorlarsa bu sözden maksatları şu olabilir.: Gördüğümüz bütün eşyâ hep onun esmâ ve sıfatlarının tecellîsinden ibârettir. Biz eşyâya bakarak onun kudretini temâşa ederek kendisini buluruz. Yâni eserlerden müessire intikal eder, müessiri düşününce eseri unuturuz. Esasen "eser" ALLAH TeÂLÂ'nın da buyurduğu gibi mahkum-ı fenâdır. "Yeryüzünde bulunan her şey fânidir"



كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ
Resim--- “Kullu men 'aleyha fân : Yer üzerinde bulunan her şey fânidir.” ( Rahmân 55/26)

Biz ise baki ile alâkadarız. Ne fâniler ne de dâr-ı fenâ bizi ilgilendirmez. Bu sûretle her yerde hep onu görürüz.

İslam Tasavvufunda "varlığın birliğini" esas kabul eden Vahdet-i Vücûd, İbn Arabî'de zirveye ulaşmıştır. Vahdet-i Vücûdta tasavvur, irade ve varlık bakımından birlik kabul edilmiştir. ALLAH'ın her sıfatı bir varlıkta tecellî eder. Tek ve mutlak varlık olan ALLAH, bütün mevcûdların aslıdır. O'nun her bir sıfatının meydana çıkmasıyla eşyâ ve hadiselerden biri de meydana çıkmış olur. Vahdet-i Vücûd anlayışında ȃlemîn mâhiyeti ALLAH TeÂLÂ'nın mâhiyetine dâhil edilmez. Aksine ȃlemîn varlığı ALLAH TeÂLÂ'nın varlığına dayandırılır.

Ferit Kam konuyla ilgili olarak şöyle demektedir.: "Sûfîyye-i Kiramın hepsi eşyâdan varlığı nefyederek, “hakikî varlığı” sadece Cenâb-ı HAKk'a hasr ve tahsis edip ondan başka “hakikî varlık” kabul etmiyorlar. Gerçekten sûfiler.: “Lâ mevcûde illallah.” demişlerdir. Fakat bununla mevcûd olan her şey ALLAH TeÂLÂ'dır mânâsını kasd etmemişlerdir. Onların varlık Hak'tan ibârettir demeleri tamamıyla başka bir mânâyı ifâde eder. Halbuki kâinat kitabında bulunan her kelimeden ayrı ayrı mânâlar çıkarıp kelimelerin bütününden tek bir mânâ elde edemeyen perakendeci düşünürler, a'yanda kevn ile açıklanan vücûdu, vahdet ehlinin bu kelimeye verdiği diğer mânâ ile karıştırarak onların irfan mesleğine vücûdîyye-panteizm adını vermişlerdir. Böylece Vahdet-i Vücûd ehline yaptıkları tecâvüz ve sataşmalarında insaf ölçülerinden epeyce uzaklaşmışlardır. Vahdet ehli Cenâb-ı HAKk'ı müşâhede etmiş, gördüğünü vücûd tâbirinden a'yanda kevn ile açıklanan mânâyı (maddî vücûd) kasd ettiklerini zannederek onu bir türlü ALLAH TeÂLÂ'nın şanına lâyık görmemiştir. Fakat o müşâhede nerede, onu reddetmek için girişilen bu mücadele nerede! Yıldızlı bir gecede milyonlarca parlak yıldızın titrek nuru hassas yürekleri ihtizaza getirdiği bir sırada, güneş ergüvâni (kırmızımsı mor) örtüsünü üzerinden atarak uyku hanesinden çıkınca, yıldız kümeleri nasıl yok olma vadisine doğru koşarsa; bir zaman önce var gibi görülen eşyâ kafileleri de hakikî güneşin gönül ufkundan doğmasıyla yokluk sahrasında doğru gidişe hazır olup firar ederler." İşte bunun gibi kendini HAKk'ın muhabbeti ve müşâhedesinde kaybetmiş ârif için de Haktan başka her şey yok olur.

Hz. Ali (kerremallahu vechehu) Peygamberimiz'den (aleyhisselâm).: "ALLAH TeÂLÂ vardı ve onunla beraber başka bir varlık yoktu." hadis-i şerifini işittiğinde "Hâlâ da öyledir." diye ilave etmiştir. Sûfiler, Hz. Ali'nin hadis-i şerifi duyduktan sonra söyledikleri bu değerli söz için "hadis-i şerifi tamamlayan bir ifâde olmuştur" demiş, mümkün varlıklardan varlığı nefyeden, ortadan kaldıran fikri ifâde ettiği için fikirlerini Hz. Ali efendimizin adı geçen sözüyle teyid etmişlerdir..

Selim Kırımî.: "O her nerede olursanız olun; sizinle beraberdir."


هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ السَّمَاء وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
Resim--- “Huvellezî halaka’s- semâvâti ve’l- ardafisitteti eyyâmin summestevâ ale’l- arş (arşi), a’lemu mâ yelicu fî’l- ardı ve mâ yahrucu minhâ ve mâ yenzilu mine’s- semâi ve mâ ya’rucu fîhâ, ve huve meakum eyne mâ kuntum, vallâhu bi mâ ta’melûne BASÎR (basîrun).: Gökleri ve yeri 6 günde yaratan O'dur. Sonra arşın üzerine istivâ etti. Arza gireni ve ondan çıkanı ve semâdan ineni ve orada uruç edeni (yükseleni) bilir. Ve siz nerede iseniz O, sizinle beraberdir. Ve ALLAH, sizin yaptıklarınızı en iyi GÖRENdir.” (Hadîd 57/4)

Âyet-i kerimesini şu şekilde yorumlamaktadır.: "Varlığın her hareketi HAKk ile olduğundan, cümle vücûdun ve varlığın hakikati HAKk'a aittir. Nitekim gölgenin vücûdu, varlığı ve hareketi sâhibinin olup gölgenin gerçekte vücûdu olmadığı gibi, halkın dahi gerçekte vücûdu yoktur, fânidir. Halk HAKk'ın perdesidir. Perdenin ötesinde, halkı gezdiren ve söyleten HAKk'tır."

Hulâsa, gerçekte ALLAH, mutlak gerçek ve hakikî bağımsız varlıktır. Zirâ ȃlem ALLAH'ın bir ihsanı olarak varlık sâhibidir. Hakikaten ȃlemîn varlığı, hakikî gerçekliği olmayan görüntüden daha ziyade bir şey değildir. Farz edelim ki, bir sihirbaz sihriyle bir bahçe görüntüsü oluşturuyor ve bahçe meyve veriyor. Hemen ilk anda sihirbazın icrâ ettiği bu hile usullerini seyreden kişi; sihirbazın bahçeyi bir anda yok etmesinden sonra da, gerçek bir bahçe olarak varlığını devâm ettireceğine inanır. Şimdi ȃlemîn mevcûdiyeti o bahçenin varlığı gibidir. O, kendinde gerçek değildir. Gerçeklik her nasılsa ona ihsan edilmiştir. O, gerçekliğin hayalî bir şeklidir.

İlk devir Nakşîleri İbn Arabî (ö.638/1240)'nin eserlerine ve görüşlerine büyük bir saygı ile bağlı bulundukları halde, İmam Rabbâni (ö.1034/1624) onun Vahdet-i Vücûd görüşüne karşılık Vahdet-i Şuhdûd görüşünü en yüksek tevhid mertebesi olarak benimsemiştir. İmam Rabbâni'nin İbn Arabî'nin Vahdet-i Vücûd düşüncesine karşı çıkmasının haklı bir takım sebepleri vardır. Bunların başında devrin sultanı Ekber Şah'ın Hindu, Hıristiyanlık, Yahudilik, İslamiyet ve Zerdüştlük'ü birleştiren yeni bir din icâdına kalkışması ve bu yeni din anlayışında panteist düşüncenin çok belirgin bir şekilde öne çıkmasıdır. Böyle bir ortamda Tevhid Dinini savunan İmam Rabbâni Vahdet-i Vücûd düşüncesinin izahının zorluğu ve panteizm ile benzeşmesi sebebiyle Vahdet-i Vücûd yerine, Vahdet-i Şuhûdu geliştirdi. İmam Rabbâni Vahdet-i Vücûdu ilme'l-yakin mertebesinde, Vahdet-i Şuhûdu ise ayne'l-yakîn makamında saymaktadır. Böylece de Vahdet-i Vücûda kâil olanların derecelerinin daha aşağıda bulunduğunu belirtmektedir.

Genelde Vahdet-i Vücûd ile Vahdet-i Şuhûd birbirleriyle karşılaştırılan iki tavır olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak konunun mütehassısı olanlar bunun gerçekte bu şekilde olmadığını ifâde ediyorlar. İmam-ı Rabbâni ne Vahdet-i Vücûd'un ne de kendisinden "makbullerdendir" diye söz ettiği İbn Arabî'nin konu ile alâkalı fikirlerinin karşısında değildir.

Kanaatimize göre, İbn Arabî nasıl bir Vahdet-i Vücûda dayalı ALLAH-ÂLEM görüşü geliştirmişse İmam Rabbâni de buna alternatif olarak Vahdet-i Şuhûd görüşünü geliştirdi ve diğerini de bu alternatif görüşün paralelinde tenkid etti anlamını çıkarmak doğru değildir. Çünkü İmam Rabbâni için Vahdet-i Vücûd anlayışı bir haldir ve gerçeklik iddiasıdır. Vahdet-i Şuhûd anlayışı da bir haldir fakat burada gerçeklik iddiası yoktur. Her ikisi de seyr u sülûk esnasında görülen haller olarak kabul edilir ve ikisi de nihai hal değildir. Burada dikkat edilecek bir husus da şudur ki, İmam-ı Rabbâni'ye göre Vahdet-i Şuhûd Vahdet-i Vücûddan daha yüksek bir haldir. O bu meseleyi izah etmek için güneş ve yıldızlar misâlini kullanır: Bir kimsenin güneşin varlığına dair kesin kanaati ve bilgisi bulunmaktadır. Bu yakin bilgisinin onu istila etmesi yıldızların yok olduğunu bilmesini gerektirmez. Güneş doğduğunda, yıldızları göremez, güneş ışığının parlaklığı yüzünden yıldızları göremediği zaman o kimse yıldızların yok olmadıklarını da bilir..

Vahdet-i Şuhûd, seyr u sülûkun nihai gâyesine hizmet etme açısından Vahdet-i Vücûdla birleşmektedir. Ayrıca İbn Arabî, ALLAH ve kȃinat ikiliğini ortadan kaldırarak varlığı bire irca ediyordu. İmam Rabbâni de eşyâyı hayal ile vehme irca ederek gerçek varlık olarak yalnız ALLAH'ı kabul etmektedir. Fakat İmam Rabbâni'de bu ALLAH-ÂLeM birliği anlamına gelmez. Zirâ aynı cinsten olmayan gerçek varlık ve gölge varlığın aynı bütünün parçaları gibi algılanması yanlıştır. Meseleyi günlük mantığın geçerli olmadığı bir alana yâni farklı varlık mertebeleri alanına taşımak doğru değildir. İmam Rabbâni'nin görüşlerini kısaca bu şekilde ifâde etmek mümkündür. Sanıyoruz söylenmek istenen şudur: Gerçek varlık ile izafi varlık gündelik bir analoji yahut benzetme ile aynı cins içinde değerlendirilmemelidir. İmam Rabbâni ne Vahdet-i Vücûdu bir gerçeklik olarak kabul etmekte, ne de onun belli bir mertebedeki değerini inkȃr etmektedir. Bu inceliğe yeterince dikkat etmeyen Vahdet-i Vücûd taraftarı bazı çevreler ise, her şeye rağmen İmam Rabbâni Hakkında hüsn-i zan etmeye çalışmakta bunu yaparken de onun yaklaşımını Vahdet-i Vücûd anlayışı ile "BİR" görmeyi yeğlemektedirler.

Meselâ, Fusûs'l-Hikem'i tercüme ve şerh eden Ahmed Avni Konuk bununla alâkalı olarak şöyle demektedir.: “Bahsedilen konuda İmam Rabbâni de İbn Arabî'nin dediğini ifâde etmektedir. Vücûd ile şuhûd meselesini çıkaranlar bu konuyu gereği gibi anlamayanlardır. Hakikatte ise böyle bir tartışma meselesi bulunmamaktadır.”

Hüsameddin Erdem de bu konuda Ahmed Avni Konuk ve Nurettin Topçu ile aynı görüşü paylaşmaktadır.: "İmam Rabbâni'nin Vahdet-i Şuhûdu, ALLAH-âlem ilişkisini kurmaya çalışırken -bazı farklılıklar dikkate alınmazsa- esasta Vahdet-i Vücûd ile birleşmektedir. Zirâ Vahdet-i Şuhûd, birçok noktalarda Vahdet-i Vücûd ile ayniyet gösterir. Hatta fazla mübalağa sayılmazsa, İmam Rabbâni, İbn Arabî'den bazı farklı lafızlar kullanarak bu doktrini aynen almıştır denilebilir."

Vecd ve istiğrak halindeki bir sûfinin Şuhûdi Tevhid ifâdesi olan "Görünen her şey O'dur" cümlesiyle Vücûdi Tevhidî formüle eden "O'ndan başka bir varlık yoktur" cümlesi arasında büyük bir fark görülmemektedir.

Vahdet-i Vücûd ile alâkalı olarak "Muhyiddin İbnu'l-Arabî'de Varlık ve Mertebeleri (Vücûd ve Merâtibu'l-Vücûd)" isimli bir doktora tezi hazırlayan Mahmud Erol Kılıç, Vahdet-i Vücûd ve Vahdet-i Şuhûd meselesinde şunları ifâde etmektedir.: "Vücûd'un İbn Arabî'de bir tasavvufî ontolojik mefhum olduğu fakat şuhûd'un ise bir tasavvufî epistemolojik mefhum olduğu anlaşılmaktadır. Bu durum hiçbir zaman İbn Arabî'de bir problem olmamış, yerine göre o her iki mefhumu da işlemiştir. Çünkü ona göre "Ehl-i tahkik, şuhûd ve vücûd tariklerinden ulemâ-i billah olanlardır.” Ayrıca ona göre vücûd ve şuhûd niyetinde ahadîyyetü'l-cem makamında bir ve aynı şey olacaklarından ortada tartışılacak bir mevzu da yoktur.”

Abdurrahmân Câmî bir rubaîsinde şöyle demektedir.:

"Gözde ayan hep SEN imişsin ben gafil,
Gönülde gizli olan SEN imişsin ben gafil,
Bütün cihanda SENden nişân arardım
Meğer cümle cihan hep SEN imişsin ben gafil."


Vahdet-i Vücûd ve panteizm kavramlarının farklılığı konusuna işâret eden Mehmet S. Aydın şöyle demektedir.: “Panteizm dini tecrübenin değil nazarî düşüncenin öne sürdüğü bir teoridir. Oysa Vahdet-i Vücûd yaşanan bir tasavvufî tecrübedir. Biri hayatın müşâhhas vechesinden kopmuş bir sistem, öteki ise bir çok mutasavvıfa göre bir müşâhhaslığın bütün derûnîliği ile yaşanmasıdır. Vahdet-i Vücûd, yaşanan bir haldir. Fikir ile anlatılmaz. İknâ ve isbatı kabil değildir. Karşı tezi olan bir dava da zannedilmemelidir. O ancak aşkın insânı alıp götürdüğü dünyâlarda keşfolunan bir sırdır. O hali yaşamayanlara anlatılması kabil olmadığı gibi, yaşayanın bu halini red ve inkȃr da kabil değildir. Aklın şüphesi var, aşkın şüphesi yoktur. Yerin altında defineler saklı, gökler sonsuzluğun kabristanı değil midir? Fâni varlığımız gibi aklımız da fâni ve acizdir. Vahdet-i Vücûd sonsuzluğun sırrını fâş eden bir halvet olduğu halde varsın zâhir ulemâsı onu itham ve inkȃr etsinler!

Hülasa, Vahdet-i Vücûd fikri, yabancı bir menşe’e dayanmayıp İslam Tasavvufunun kendi mahsülüdür. Mutasavvıfların ulaştıkları Vahdet-i Vücûd inancı laf kalabalığı veya fantezi kabilinden olmayıp önemli bir temele dayanmaktadır. Bu da varlığı tamamen ALLAH TeÂLÂ'ya tahsis etmek sûretiyle mecâzi varlıklara ancak lâyık oldukları kadar değer verip, bütün mevcûdiyetiyle tek gerçek varlığa yönelerek kamil mânâda bir kulluğu gerçekleştirmek gâyesidir..

Resim
Kullanıcı avatarı
dostemin
Saygın Üye
Saygın Üye
Mesajlar: 391
Kayıt: 19 May 2007, 02:00

Re: VARLIK

Mesaj gönderen dostemin »

Resim

BİR..

Çok yerleri dolaştım anladım ki mekȃn bir,
Geçmiş gelecek yalan anladım ki zaman bir,
Zȃhir-Bȃtın iç içe anladım ki ÂLeM bir,
Yazan çizen aynısı anladım ki KALeM bir..

TeVHiDe gir HAKk’ı gör anladım ki İLÂH bir,
HAYyu'l- KAYyum tek O’dur anladım ki ALLAH bir,
Ȃşıklar kime ȃşık anladım ki Mâşuk bir,
Ayrı değil ki Mâşuk anladım ki Âşık bir..

Görünen çeşit çeşit anladım ki hepsi bir,
SEVen SEVilen aynı anladım ki bu Aşk bir,
Dost Emin'im mü’min ol anladım ki VARLık bir,
HAKk’tan gelenler döner anladım ki durak BiR..
Resim
Kullanıcı avatarı
dostemin
Saygın Üye
Saygın Üye
Mesajlar: 391
Kayıt: 19 May 2007, 02:00

Re: VARLIK

Mesaj gönderen dostemin »

Resim
VAHDET!.

Kesrette vahdeti gördüysen eğer,
Esmâlar BiR’leşir olur müsemmâ..
Bunu bildin ise herşeye değer,
Esmâlar BiR’leşir olur müsemmâ..

Yapraklar daldadır dallar ağaçta,
Esmâlar BiR’leşir olur müsemmâ..
Birliği görürsün tüm kȃinatta,
Esmâlar BiR’leşir olur müsemmâ..

Esmâyı sanırsın ayrıca mevcûd,
Kimiler derler ki Vahdet-i Şuhûd,
Oysaki gördüğün Vahdet-i Vücûd,
Esmâlar BiR’leşir olur müsemmâ..

Her şeyde mevcûddur ayrı bir esmâ,
Sonsuz esmâ vardır kesrette amma,
BiR’liği gör sen de kesrette kalma,
Esmâlar BiR’leşir olur müsemmâ..

Dost Emin kesrette vahdeti görür,
Vahdet-i Vücȗdu hakikat bilir,
Her esmâ kendince ediyor zikir,
Esmâlar BiR’leşir olur müsemmâ..
Resim
Cevapla

“Dost Emin” sayfasına dön