Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 06 Nis 2020, 14:35

Tüm zamanlar UTC + 2 saat




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 4 mesaj ] 
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 25 Mar 2020, 17:17 
Çevrimdışı
Üye
Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 26 Şub 2007, 02:00
Mesajlar: 23
Bu konuyu facebook'ta paylan!
Resim

MuhaMMed SIDDık HeKiM
kaddesallahu sırrahu..


Değerli kardeşlerimiz;
Bu kitap muhterem hocamız Muhammed Sıddık Hekimin (Siirt'li Hoca Efendi) "Fırka-i Nâciye ve Hükümleri" hakkında yapmış olduğu sohbetlerin Fırka-i Nâciye cilt I olarak yayınladığımız kitabın hacim olarak büyük olduğundan istifadesi kolay olsun diye bölümlere ayrılarak kitapçık haline getirilmiştir. Fırka-i Naciye cilt I'i =>5 kitap halinde yayınlıyoruz. Faidenin tam hasıl olması için kitapçıkların tamamının okunması gerekmektedir. Bu kitapçıklar sohbetlerin yazıya aktarılmış hali olduğundan, kitaplara bölünmesi esnasında konu tam olarak bitmediğinden, aynı konu bir başka kitapta da geçmektedir. Bunu yaparken meydana gelen hatalar bize ait olup; önce Muhterem Hocamızdan sonra da bütün kitapları okuyan kardeşlerimizden özür diliyoruz..


KUR'ÂN-ı KERİM ve HADİS-i ŞERİFLERİN ÖNEMİ.:

Aziz Kardeşlerim;
Daha önceki bölümlerde, özellikle fırka-i nâciyenin hükümlerini anlattığımız eserlerde Resulallah sav.'in mezziyetlerini anlatmaya çalışmıştık. Hatta o eserin bir bölümünü sırf Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'a karşı sevgi ve muhabbetin nasıl olması gerektiğini izah etmeye çalışmıştık. Orada biraz mücmel olarak anlatmıştık. Ehemmiyetine binâen, mahusus Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'ın hadislerine bir saldırı kampanyası başlamış olduğundan, bu mevzû'yu biraz daha açmak, o hadisleri de daha iyi anlaşılması için izâh etme ihtiyacı hâsıl oldu. Çünkü bazıları; Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in hadislerine itimât etmiyor. Aynı zamanda reddediyor. Kur’ÂN'a ihtimâm ediyorlar da hadisleri kabul etmiyorlar. Zira hadislerde insan katkısı varmış, onların bizlere ulaşmasında aracı olarak insan olduğundan, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem de beşer olduğundan hadisi şeriflere karşı çıkıyor, kabul etmiyorlar.
Evet, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem insan olmasına insandır. O da bizim gibi beşerdir. Fakat o insan-ı kâmildir. Hem de en mükemmelidir, kâmilinde ekmelidir. Eğer bir şeyin kabülünde veya reddinde insanı aradan çıkarırsak, onun aracılığını kaldıracak olursak o zaman ortada inanılacak bir şey kalmaz. Kur’ÂN da, hadis de bizlere tamamen insan yoluyla, onun aracılığıyla bizlere kadar gelmiştir. Allahü Zülcelâliin kemlâmı olan Kur’ÂN nasıl ki elçi vasıtasıyla, Rasûl yoluyla bizlere ulaşmışsa; hadisler de yine onun ümmeti olan, Ona kalben ve ruhen bağlı olan, ilim, zekâ, zabt ve adalet yönünden emin ve herkes tarafından kabul edilen âlimler ve muhaddisler tarafından bizlere ulaşmıştır. Bunların yalan üzere olmaları da mümkün değil. Zira muhaddislerde aranan şartlardan biri de budur. İşte böylesine emin ve güvenilir zatlar tarafından cem edilip bizlere nakledilmiştir hadisi şerifler.
Eğer.:
“Efendim biz hadisi şeriflere karşı çıkmıyoruz. Mevdû'/uydurma hadisler var, onun için böyle konuşuyoruz!.” diyorlarsa, bu mâzereti öne sürüyorlarsa, bu özürleri kabahatlerinden daha büyüktür. Zira bu hususta bir ömür tüketen, bu ümmete bu hizmeti yapan zâtlar hadislerin senetlerini belirtmiş, hangi hadisler sahihtir, hangileri mevdû'dur bunları tek tek ayıklamış ve bu hususta ciltlerle kitaplar telif etmişlerdir. Böyle olmasına rağmen bu zâtların yaptıklarını görmemezlikten gelip sanki bu mevdû'da hadisler bu güne kadar bilinmiyormuş da bunları kendileri bulmuş gibi bir hava oluşturup, hadisi şeriflere karşı olan güven ve itimâdı sarsmaya çalışıyorlar. Halbuki bunların bulduğu ve ortaya çıkardığı tek bir mevdû hadis yoktur. Bu mevdû hadisleri bulup ortaya çıkaran yine İmam-ı Buharî’ler, Tirmizî’ler, Nesâi’lerdir. ALLAHu TeÂLÂ'nın rahmeti üzerlerine olsun..


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 26 Mar 2020, 15:16 
Çevrimdışı
Üye
Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 26 Şub 2007, 02:00
Mesajlar: 23
Bazıları da Mir’ac’ı inkâr ediyorlar. Bazıları da Mi’raç rûhen vuku bulmuştur, bedenen değildir, diyorlar. İşte, bu ve benzeri hususlarda muazzam bir yozlaşma olduğu gözden kaçmıyor. İşte bu gibi kimselerin Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem’in hadislerine dil uzatmaları ve Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) hakkındaki edeb dışı ithamları hiç hoş değil. Bunlar bu gibi isnat ve ithamlarla sadece kendilerine yazık etmiş olurlar. Cenab-ı Rasûlüllah’a (Sallallahu Aleyhi Vesellem) hiçbir şey yapamazlar. Çünkü Rasûlüllah’ı (Sallallahu Aleyhi Vesellem) ekrem kılan Allahü Teâlâ’dır. Ona kıymet ve değer veren Allahü Zülcelâl’dir. Rasûlüllah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) meziyetini kavrayanlar, ona canımız fedâ olsun demişlerdir. Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bu hususa işâret ederek buyuruyor ki: Âhir zamanda öyle kimseler gelecek ki, beni görmek için, aşkından ve muhabbetinden dolayı bir defa görmek karşılığında, tüm varlığını fedâ eder. Ben bu kardeşlerimi görmek arzusundayım, buyuruyor. Ashab-ı Kirâm da: Ya Rasulallah, biz senin kardeşlerin değil miyiz? diyorlar. Hayır, siz benim Ashabımsınız. Fakat ahir zamanda öyle kimseler gelecek ki bana karşı aşk ve şevkleri vardır, beni bir defâ görmelerine karşılık mal, mülk ve servetlerinin tamamını verirler, buyuruyor. İşte bu gibileri de vardır, Elhamdülillah bu zamanda. İşte bu sebepten dolayı bu mevzuya biraz daha eğilmek, bazı hadisi şerifleri biraz daha açmak istiyoruz. Zira Rabbimizin bize vermiş olduğu nîmeti azîmesi Rasûlüllah’tır (Sallallahu Aleyhi Vesellem). Rasülümüz (Sallallahu Aleyhi Vesellem) nasıl bir nîmeti azîme ise, bizler için ona ümmet olmak yine nîmeti azîmedendir. Kâinatın Güneşi ve en hayırlısı, en şereflisi olduğu gibi kâinatta her şeyin ibtidası odur. Her varlık onun sayesinde var olmuştur. Bu meyanda ruh yönünden de böyle olduğunu anlatmaya çalışacağız, oldukça. Varlığın varlığına sebebi vücud, Onun varlığı olduğunu izaha ve isbâta çalışacağız. Ama nankörler görmezler, o başka… Nitekim Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem’in kendi devresinde dahi onun hakikatını görmeyenler oldu. Zira müşrikler onu gördü. Onların arasında, içinde yaşadı. Fakat onlar, Onun Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) yönünü göremediler. Bu tarafını idrâk edemediler. Bâsiretleri olmadığından Ona Abdullah’ın oğlu, Abdülmuttalib’in torunudur, dediler. Bâsiretleri kapalı olduğundan bundan ötesini göremediler, göremezlerdi de. Zira Allahü Zülcelâl Kur’anı Mübininde şöyle buyuruyor:
(Hac/46) “Baş gözünün görmemesi ile kişi gerçekte kör sayılmaz. Asıl körlük kalb gözünün kör olmasıdır.”
En beteri de budur. Zira bu gözlerde ve bu gözlerin görmesinde kâfirler de bize müşterektirler. Aynı bu baş gözleri onlarda da var. Dünya mâişetlerini bu gözlerle onlar da temin etmektedirler. Aklı mââşa sahiptirler, fakat aklı mââdleri yoktur. Böyle olduğu için onlar Rasûlüllah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) hakikatini göremiyorlar. Bunu görebilmeleri için kalb basiretlerinin olması lâzımdır. Bu kalb basireti hakkında Cenab-ı Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) da şöyle buyuruyor: Şeytanların getirdikleri perdeler kalb üzerine basireti kapatmasalar; rahatlıkla gök âlemindeki olan melekleri ve benzeri şeyleri görebileceklerdi… Nasıl ki insanın gözünün önüne bir perde çekildiğinde insan bir şeyi göremez. İşte bunun gibi şeytandan mütevellit mâsiyet, günah da kalb bâsiretinin önünde bir perde olur ve görmeyi engeller. İşte bu gibi günahlar perde olmasaydı melekut âlemini rahatlıkla seyrederdi insanoğlu. Müşriklerin bu bâsiretleri perdeli olduğundan, bâsiretleri kapalı olduğundan “Ebutâlib’in yetimidir” dediler de daha ötesini göremediler. Medine-i Münevvere’de de münafıklar aynı durum üzere idiler. Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem’i bihakkın kabul etmedikleri için inanmış görünüyorlardı. Bundan dolayı münâfıklar Allahü Zülcelâl’in gazabını kâfirlerden daha çok celbettiler ve:
(Nisa/145) Kıyâmette gidecekleri yer esfeli safilindir. Onlara nusret edecek, yardım edecek hiç kimse de bulunmayacaktır. Onların esfeli safilin olmalarının sebebi de budur. Zira hayatları müddetince Allahü Zülcelâl’i kandırdıklarını sanarak, bu inanca sahip olarak yaşadılar. Halktan çekindikleri kadar Allahü Zülcelâl’den çekinmediler.
Allahü Zülcelâl hepimizi bu misilli kimselerin şerrinden korusun. Bizlere mûin olsun, tevfikatıyla refik eylesin, bizi hakkı hak bilip hakka tabi olan, bâtılı bâtıl bilip bâtıldan ictinab eden kullarından eylesin. Âmin.
Aziz kardeşlerim; Bu şekilde düşünmeleri ve söylemeleri yeni bir şey de değildir. Böyle söyleyenler kendilerinden öncekilerin sözlerini aktarmaktadırlar. Biliyorsunuz ki 73 fırkadan 72 si sapık sadece 1 tanesi Fırka-i Nâciyedir. Çünkü Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem):
Bir gün yere ortaya düzgün bir çizgi çizmiş “İşte bu dosdoğru yol benim yolumdur” buyurup sonra bu düz çizginin sağ ve soluna başka çizgiler çekmiş ve “Benim yolumdan çıkış yapıldığı takdirde ister sağından ister solundan her gittikleri yolun başında da bir şeytan vardır” buyuruyor. Artık, Rasulullahın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) yolunun, düstûrunun ve nizamının dışına çıktığı takdirde işin içinde mutlaka şeytan vardır. Kardeşlerim; Rasulullahın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) hadisine ve sünnet-i seniyyesine kendisine bağlı saymayan ve bağlanmayan bir kimse Rasulullahın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) ümmetinden olarak Onu Allahü Zülcelâlin nebisi ve rasulü olarak tanımadıktan sonra acaba ona karşı ne yüzle çıkacaktır? Bir şey söyleyecek dili olur mu? Rasulullahın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) nizamnâmesine kendisini bağlamıyor, kendisini hiçte tasdik etmiyor, sünneti seniyyesini ve buyurmuş olduğu hadislerini tamamen saf dışı ediyorsa bu kimseye ne diyeceğiz biz? Yâni, bu kimseye bir künye verecek durumda değiliz. Verecek bir künyede bulamıyoruz. Birşey söyleyemiyoruz. Ümmeti Muhammedin mensubu desek, öyle ise o zaman Rasulullah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) getirdiği sünneti seniyyesine ve buyurduğu hadislerine bağlanması şarttır. Biliyorsunuz ki Yahudi ve Nasaraların hepsi de bir nebinin ümmetleridir. Nebilerini çok sevenleri olmuş da hatta “Allahın oğludur” demişler. Halbuki müslümanda olduğunu iddia eden bu kimse ise kendi resülünü sevmek şöyle dursun rafd ediyor (reddedip bırakıyor) tamâmen saf dışı edip kendisini rasülüne bağlamıyor. Peki, Âdemden (as) bu ana kadar geçen sürede gelen her insanın bir dini ve bir peygamberi vardır umumiyetle. Bir i’tikadı vardır, bir bağlılığı vardır mutlaka. Evet bazen aşırı gitmişlerde ifrat edip “Allahın oğludur” demişler. Fakat böylesine rafdedip, kıymet ve değeri yokmuş gibi haşa yapmamışlar. Bu kimse ve benzerlerine bakıyoruz da hiç çekinmeden açıkça Rasulullahı (Sallallahu Aleyhi Vesellem) saf dışı edip kıymet ve değer vermiyor. Getirdiği yasa ve İslam Dininin muhteviyatına kendisini hiçde bağlamıyor ve dışında kalıyor. Diyeceksiniz ki bu profesör, Kur’ana da sahib çıkıyormuş. Peki, Kur’ana sahib çıkıyormuş da haşa Allahü Zülcelâl Kur’an-ı azimü’şşanı Habibine (Sallallahu Aleyhi Vesellem) değilde bu şaşkın kimsenin kendisine mi vermiş? Kur’anı yine Cenab-ı Rasulullahı (Sallallahu Aleyhi Vesellem) yoluyla almamış mıdır? Bu şekildeki inancı ile “Kur’ana bağlıyım” demesi aslında ona hiç bir yararda getirmez. Bir kere Rasulullahın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) hadislerini tanımadıktan sonra onun yoluyla gelen Kur’anı tanımanın ne anlamı olur? Kur’anda Rasulullahın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) aracılığı ile olmuştur. Onun aracılığı ile gelen Kur’ana sahib çıkmış da Onun kendisinden gelen sünneti seniyyesine ve sözleri olan hadislerine sahib çıkmıyorsa ne denir bu kimseye? Esâsen ayni söz ve ayni kelâmda Rasulullahın fem’-i Şerifinden (ağzından) çıkıp meydana gelen bir Kur’anı azimü’ş şandır. Allahın kelamıdır. Yoksa bu kimsenin kendisine doğrudan doğruya başka bir kur’an mı gelmiş de ona mı sahib olmuş? Sanki babasından miras kalmış da “Ben otururum, okurum ve aklımla birşeyler çıkarırım vs.” deyip âdetâ kitabımızı bir oyuncak haline getirmiş. Allahü Zülcelâl bu sapıkların şerlerinden cümlemizi muhafaza buyursun. Âmin. Bu hususda Kur’anı azimü’ş şanı kendi akıl ve mantıkına göre te’vile kalkışanların varacağı yer mutlaka cehennemdir. Kelamullahı haşa oyuncak haline getirmişler de kimisi Fatihayı bestelemiş çalıp çığırıyor. Kimileri çıkıp “ben Kur’andan aklımla birşeyler çıkarıyorum, yorumlar yapıyorum mesajlar alıyorum” deyip; sanki, Cenab-ı Rasulullah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bizzat yaptığı Kur’anın muhteviyatını ve inceliğini hadislerle anlatıp halkı tenvir etmesi gibi; bu misilli dangalaklarda ortaya çıkıp, ayni tezi bir nebi gibi kullanarak Kur’andan tahliller yapacak ve halka yeni bir din gibi anlatacaklarmış! İşte böyle yapmak istemektedirler. Bunun ise ne demek olduğunu biliyorum ve çok şaşırıyorum bunlara. Evet, Rafizîler nübüvvet davası güdüyorlar. Ama herhangi bir şahıs adına değilde, nübüvvetin İmam-ı Aliye (ra) olmasını dava ediyorlar. Aslında bu şaşkın kimseler esâsen Kur’an-ı Kerime hakikâten bağlı bile değiller. Kur’ana bağlı oldukları iddiaları dahi müsbet değildir. Çünkü, Kur’anı azimü’ş şanın bir çok âyetlerinde Allahü Zülcelâl, Rasulullaha (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bağlı olmayı, sünnetine uymayı ve itaat edib isyankâr olmamayı emreder. Rasulullahın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) emrini ve itaatini kabullenmek şartı vardır bir kerre. “Allahü Zülcelâli seviyorum” diyorsa Onu sevmesi Rasulullahı (Sallallahu Aleyhi Vesellem) sevmesine bağlıdır. Kesinlikle Rasulullahı (Sallallahu Aleyhi Vesellem) sevmeyen Allahü Zülcelâli de sevmez. Bu olacak iş ve vakı’a değildir. Çünkü, Allahü Zülcelâlin göndermiş olduğu elçisine saygı duymayan, sevmeyen, getirdiği hükümleri tanımayan ve uygulamalarını kabul etmeyen kimseye nasıl olur da Allahü Zülcelâl sahib çıkıp kulum der? Bu hal içinde bulunurlarken Allah bizi sever mi sanıyor bu ahmaklar? Hâşâ ve kellâ. Teşbih olmasın ama, bir devletin bir elçisi bir ülkeye gönderildiğinde o elçiye gösterilen ihtimâm, verilen kıymet ve değer elçinin gönderildiği devletin vakarıdır. Allahü Zülcelâlin elçisi olan Aleyhisselâtü ve’s selâm hem de resüllerin resülü iken. Diğer nebiler Onun devresinde gelseler idi Onun naibi olurlardı ve müstakil risâlet ve nübüvvet davasına kalkışmazlardı. Hz. İsa (as) teşrif edeceğinde yine niyâbet makamında gelecek ve resül olarak Rasulullaha (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bağlı olup onun düstürunu yürütecektir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bir taneciktir. Rabbımız onu bir tâne yaratmış ve “Habibim” buyurmuş, iman dahi onun nurundan var olmuştur. Kâinat ona muhtaç ve medyundur. Kainattakilerin tümünün ona saygı duyma mecburiyetleri vardır. Onun varlığıyla var oluyor herşey ve herkes. İnanın ki ilk olarak onun nurundan var olmuş ne varsa. Bu husus Fırka-i Nâciye adlı kitabımızda iyice anlatılmıştır.
Fakat şimdilik bize düşen görev şudur ki; anlattığımız şekildeki Rasulullahın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) sünnet-i seniyyesine, hadislerine ve nizamnâmesine bağlanmayan bu kimseler bir künye aramaktadır. Bunlara mesnede dayalı bir künye bulmalıyız. Öyle ya İsevî desek değiller, Musevî desek değiller. Şu değil, bu değil de peki ne olmalı künyeleri? Asla Muhammedî de değiller. Hadislerini ve sünnetlerini beğenmiyen, Ona bağlanmayan, sözünü ve emrini dinlemeyen, getirdiği yasasını tanımayan bu kimsenin demek ki Rasulullaha (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bağlılığı yok ki nasıl Muhammedî diyelim? Bu kimse açıkca saf dışı olur İslamdan. İşte olacağı budur. Çünkü, mâdem ki Allahü Zülcelâl subhanehü teâlânın Kur’anından bahsediyor ve kabul ettiğini söylüyor eğer sözünde ciddiyet ve samimiyet olmuş olsa idi, O Kur’ana iyi kulak verirdi eğer kurşun dökülü değilse.
Vaktiyle Yahudiler Aleyhisselâtü ve’sselâma gelip: “Ya Muhammed biz Allahı senden çok daha fazla severiz ancak seni resul olarak tanımıyoruz” derlerdi. Allahü Zülcelâl ise Kur’anında cevab veriyor:

“Onlara deki Habibim, eğer gerçekten Allahı seviyorsanız bana tabi’ olun” (Ali İmran / 31)
Hakikaten Allahü Zülcelâli seviyor ve bunu isbat etmek istiyorsanız bir kerre evvelâ resülüne tabi’ olunuz. Tabi’ olunuz ki, sevdiğinizin isbatı budur. Onun için buyuruyor: “Habibim onlara söyleki gerçekten Allahü Zülcelâli seviyor iseniz bana tabi’ olun ki Allahda sizleri sevsin.” İşte esas mesele budur. Bizim Kur’anımızın hükmü budur. Bu yolunu şaşırmışlar ne diyecekler? Rasulullaha (Sallallahu Aleyhi Vesellem) tebâiyyet muhabbet saygı ve getirdiği emirlerine ve uyguladığı sünneti seniyyesine uymak şarttır, şart... Bunun dışına çıkanlar isteseler de istemeseler de islamdan saf dışı olanlardır. Allahü Zülcelâl böylelerine asla sahib çıkmaz. Dünyada ahirette hayrda görmezler esâsen. Bedbaht insanlardır. Yahudilere gelen cevabdan bir hisse kapsalar bâri... Rasulullah, Allahü Zülcelâlin elçisidir ki; Ona saygı duymamak, sünnet ve hadislerine uymamak, risâletini inkara yeltenmek Allahı inkardır ve Ona inanmamaktır. Çünkü Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) haşa kendisinden birşey söylemiyor ve kendisinden birşey söylemediğinin isbatı şudur ki; Allahü Zülcelâl Habibini bu gibi töhmetten iftiradan kurtarmak için Kur’anı azimü’ş şanında:
(Necm / 3-4) “O arzusuna göre de konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir.”
Arzu ve hevesine göre konuşmaz buyurup habibinin hevâsından konuşmadığını tasdik ediyor. Söylediği sözler ve hadisler kendi nefsinden hevâsından değildir. Tamamen vahy kısmındandır. Allahü Zülcelâl Habibini (Sallallahu Aleyhi Vesellem) burada be’rat ettiriyor. Bu gibi töhmet ve iftiralardan kurtarıyor. Asla kendi hevâyi nefsiyyesinden konuşmuyor. Mutlaka Allahü Zülcelâl tarafından mâlûmât veriliyor. Ama Cibril (as) vasıtasıyla ama doğrudan doğruya vahy yoluyla geliyor da konuşuyor. Kendisinden hükümler çıkarıyor da değil. Kur’anı Kerim kendisine nâzil olmuş ise de, Kur’an mücmeldir. (Kısa ve az sözle anlatılmış, öz) Mufassal (uzun açıklanmış) değildir. Tafsilatlı değildir. Hatta bazı kimseler “Biz, Kur’anda buluruz” demişler. Kur’anda hangisini bulacaksınız? Mesela; öğlen namazının teferruatını, rekatlarını, yapılması gerekenleri, oruç, hac, zekât vs. hakkındaki teferruatın hangisini bulabiliyorsunuz? Kur’anda bulunda gösterin bakalım. Bulabiliyor musunuz ki “Bize sadece Kur’an yeterlidir” deyip de sünnetine ve hadisine bağlanmıyorsunuz? Bu nasıl mümkündür? Üstelik Allahü Zülcelâl bizzâtihi Habibinin (Sallallahu Aleyhi Vesellem) yetkili ve salahiyetli olduğunu bildirirken. Rasulullahın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) her emri mutlaka yapılır nehyide asla yapılmaz. Neden mi? Bakınız Allahü Zülcelâl ne buyuruyor? “Rasulüm sizlere ne getiriyorsa ne emrediyorsa hemen sahib olunuz yerine getiriniz emrine itâât edib işleyiniz. Bir şeyi de yasaklayınca ictinab ediniz ve asla yapmayınız.” Yâni söylediklerine harfiyyen uyunuz. Dikkât ediniz Allahü Zülcelâl Habibi Rasulullahın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) mertebesini, kıymetini, değerini ve hukukunu açıkça ilân edib hakkında bize açık seçik malûmât veriyor. Bunda şüphe edecek şudur, budur diyecek bir şeyde asla yoktur. Habibine karşı saygılı ve edebli olmayı getirdiği emir ve nehiylere sahib olmayı emrediyor ve ilân ediyor. Çünkü Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) hiç bir şeyi kendi nefsinden hevasından getirmiyor. Allahü Zülcelâl tarafından gelmektedir. Diyebilirsiniz ki peki, birileri çıkıp da dinlemezse Rasulullahı (Sallallahu Aleyhi Vesellem) safdışı görürse hadislerini vs. yok sayarsa ne olur? Ne mi olur, bakınız âyet-i celilede:
(Nisa / 14) “Kimde Allaha ve peygamberine isyan eder, şeriat ve hükümlerini çiğneyip geçerse, Onu da içinde ebedi olarak kalmak üzere ateşe koyar, Onun için rüsvay edici, aşağı düşürücü bir azab vardır.”
Allahü Zülcelâl kendisine ve Rasulüne karşı isyankâr olan hududunu aşan kimsenin varacağı yeri ilân etmiştir. Allahü Zülcelâlin ve Rasulullahın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) hududlarını çiğneyen ve aşan bir kimse ki ister inkâr edip isyan etsin ama aşırı gidip azgınlık yapsın, herhangi halde olursa olsun cehennemde ebedî olarak sonsuz kalırlar. Halidine (sonsuz daim, ebedi) cehenneme girip de hiç çıkmayacak kimseler olurlar. İşte Kur’an hükümleri. Kardeşlerim, bu kimseler gerçekten Kur’ana değer vermiş ve kendisini ona bağlamış olsaydı zâten Rasulullahın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) hadis ve sünneti seniyyesi dışında kalmazlardı. Çünkü, Allahü Zülcelâl elçisi olarak gönderdiği, emir ve hüküm ve salahiyetler verdiği resülünü dinlemeyen kimseye yâr olur mu? Bu mümkün mü, hâşâ ve kellâ... Habibi (Sallallahu Aleyhi Vesellem) yetkili resülü olarak gelmiştir ve tabi’ olmakta keyfî değilde mecburi ve şarttır. Rasulullahı (Sallallahu Aleyhi Vesellem) tanımayanın sonu mutlaka esfeli safilindir. Başka hiçbir yolu yoktur bunun.
(Nisa / 115) “Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber’e karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.”
Muşakkaka yâni, muhalefet yapacakları takdirde doğru cehennem... İster Allahü Zülcelâle ister resülüne isterse ikisine isyan etsin aynı şeydir ve doğrudan cehennemi boylar. Allahü Zülcelâlin gönderdiği Habibim buyurduğu resülüne saygı duymayıp da Allahü Zülcelâle saygı duyuyormuş bu geçerli olur mu? Allahü Zülcelâl Gayyurdur Habibine (Sallallahu Aleyhi Vesellem) karşı olan nahoşluk hallerini asla kabul etmez. “Şüphesiz ki Allah gayyurdur ve gayyurları sever.” Böylesine elçisini gönderecek te beşerriyetin içinden seçilmiş tek Habibi olarak nahoş şeyler söylenmesine haşa rıza mı gösterecek sanıyorlar? Evet, diğer elçileri de harika şahsiyetlerdir ayrı güzellik ve özellikleri vardır. Ancak Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) beşerriyet içinde bir tâne olup emsâli yoktur. Çünkü, risâleti umumîdir. Yâni Âdemden (sa) kıyamete kadar gelip geçecek olan tüm insanlık aynı vakitte gelmiş olsalar Rasulullahın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) hükmü altına girerler. Diğer resul ve nebilerde Rasulullaha (Sallallahu Aleyhi Vesellem) tabi’ naibler olurlardı. Biz söylemiyoruz Kur’an ilân ediyor. Ama nerede insaf ehli olupda araştıracak?


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 27 Mar 2020, 23:56 
Çevrimdışı
Üye
Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 26 Şub 2007, 02:00
Mesajlar: 23
Rasulullahın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) emirlerine muhalefet etmeme hususunda âyet-i celilede:
(Nur / 63) “Bunun için, peygamberin emrine aykırı hareket edenler, başlarına bir belâ inmekten yahud kendilerine acıklı bir azab isabet etmekten sakınsınlar.”
Hazer etsinler, sakın ha sakın emirlerine muhalefet etmesinler diye Allahü Zülcelâl uyarıyor ki eğer emirlerime muhalefet ederlerse hem fitney-i âzimeye düçâr olup düşerler hem de şiddetli ve elim bir azabı çekmeyi hakederler. Zira, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) insanların tümüne resul olarak gönderilmiştir. A’raf süresi 158. inci âyetinde de risâletinin umumî olup, nasın kâffesine gönderildiğini ilân eder.

“De ki: Ey insanlar! Ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın elçisiyim. Ondan başka tanrı yoktur. O diriltir, o öldürür. Öyle ise Allah’a ümmî Peygamber olan Rasulüne -ki O, Allah’a ve O’nun sözlerine inanır.- iman edin ve O’na uyun ki doğru yolu bulasınız.”
Başka bir âyet-i celilede ise:
(Sebe’/28) “Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik...”
Senin risâletinin nasın tamamına hatta ki Rasulullah resulü’s sakaleyn olup insanlara ve cinlere de resüldür. Çünkü yarın mahşerde de genellikle Rasulullahın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) tezi yürür. Ve herkes Rasulullaha (Sallallahu Aleyhi Vesellem) muhtaçtır. Cinlerde yaratılmış ve onlarında müslüman olanları vardır. Ahkaf ve Cin sürelerinde anlatılıyor. Onun için Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) “Cinlere Er-Rahman süresini okudumda kendilerinde bir acayiblik, coşkular ve ağlaşmalar ve feveran etmeler oldu. Sizlere de okudum da sizlerde öylesine bir heyecan göremedim.” Buyuruyor. Demek ki cinler çok daha fazla heyecanlanıp bilhassa “öyle iken rabbınızın nimetlerinden hangisini yalanlarsınız” geldikçe acayip hallere düşüp ağlaşmışlardır. Bu hususlarda da hadis pek çoktur ama hadise kendilerini bağlamıyorlar ki, evvela İslâm dairesine girebilmeleri için Allah ve Rasülüne birlikte inanmaları şarttır. Hadisi şerifte de öyle buyuruyor. “Bir kimsenin Allah ve Rasulullaha olan muhabbeti öyle bir muhabbet ki karşısına ateşi koyupta ya bu ateşe girersin yada Allah ve Resülünü sevmiyorum dersinde kurtulursun deseler ateşe atlamayı tercih etsin” buyuruyor Aleyhisselâtü ve’s selâm. İnsan gerçekten hakiki iman ve ciddiyet sahibi olunca düşünmez bile. Nitekim Müseylemetü’l Kezzab bir müslümanı yakalayıp soruyor: Lâ ilâhe illallah Muhammede’r resulullah ”sözümü duyuyor musun?”
“Evet duyuyorum” “Lâ ilâhe illallah Museylemetü’r rasulullah sözümü duyuyor musun?” “Hayır, asla duymuyorum” diyor. İyice işkence yaptıktan sonra ateş yakmışlar ve içine atmışlar. Buna rağmen Hak, Haktır ki yanmamış Allahın izni ile. Ale’l hak olan hak yanmaz elbette. Allah ve Rasulune karşı bu şekilde ciddiyet, samimiyet ve fedakârlıkla muhabbet sahibi olanı Allahü Zülcelâl ateşinde yakmamıştır. O zaman etrafındakiler “bunu buralarda durdurma yoksa çok kimseler senin davandan vazgeçerler” deyince hemen onu Yemame’den çıkarmıştır. Zaman geldi Hz. Ömer (ra) devresinde bu kişiyi göstermişler ve anlatmışlar. O zaman Hz. Ömer (ra): “Allahü Zülcelâle şükürler olsun ki Halilü’r Rahman’ın ateşe atılıp yanmadığı gibi ümmet-i Muhammedden de onun tezini uygulayıp inancı uğruna fedakârlık yapana kurban olayım” diyerek onu sevmiştir. Kardeşlerim, bu hususta isbat delilleri pek çoktur. Kur’an mı dersiniz? Hadis mi dersiniz, sayısız deliller var. Bağlılığı varsa bir tanesi bile yeter. Ancak i’tikad ve inancı bozuk ve başka ise çuvalla olsa bile fayda vermez. Allahü Zülcelâl saptırdı ise ona kim hidayet edecek?
Hadis-i Şerif ve meâli: Kim ki müslüman camiasına bir karış muhalefet yaparsa islam hukunun dışına çıkmıştır. Boynundan çıkarıp atmıştır. Artık o hukuka sahib değildir.
Hadis-i Şerif ve meâli: Bir kavim gelecek ki benim sünnetimi yok etmeye çalışacaklar. Niyetleri tamamen yok edib öldürmektir. Dine pek çok dalalet ve küfürde karıştıracaklardır. Hem sünnetlerimi öldürmek hem dinde bir muhalefet yaratıp bilinmedik şeyleri ortaya atacaklardır. Müslümanları sapıklığa ve küfre sevketmeye çalışacaklardır. Bu misilli kimseler Allahın, meleklerine ve insanların tamamının la’netlerine mûcib ve müstehak olsunlar. Hadis ve meâli: Ümmetimin fesada uğradığı bir devrede sünnetime sımsıkı sarılıp da onun muhafazasına ve işlenmesine çalışan bir kimseye şehid sevabı vardır. Allahü Zülcelâlin kendisine bir şehid ecri vereceğini va’dediyor. İşte Aleyhisselâtü ve’s selâmın sünnetine karşı olan sevgi ve saygının ve sünnetiyle âmil olan kimsenin ödülü budur. Bazıları çıkıp sünnetleri öldürmek isterken karşılarında Rasulullahın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) sünnetlerini ihya ve muhafazaya çalışan kimselere şehid ecri verileceğini ilan ediyor şükürler olsun. Allahü Zülcelâl bizlere hayatamızın sonuna kadar ehl-i sünnet ve’l cemaat olarak Fırka-i Nâciye’de kılsın. Âmin.
Aziz kardeşlerim; Bu haldeki kişilerle cidâli hadisle yapmak geçersizdir. Çünkü kendisini hadis bağlamamaktadır. Gûyâ, Kur’ana karşı bağlılıkları varmış, Eğer bu sözleri doğruysa saygısını isbat etmesi lâzımdır. Kur’an için ise, bu kişi bakınız neler söylüyor: Bir tanesi Allahü Zülcelâlin halife kılacağına dair sorduklarında ise cevabı: “Yanlış tefsir böyle birşey olmaz” diyor. Halife kelimesi bizâtihi Allahın kelamıdır tefsir değil ki. Allahü Zülcelâl melâikelerine buyuruyor ki; “Yeryüzünde bir halife kılacağım.” Peki, bu böyle iken yanlış tefsirdir deyince ne oldu o zaman? Kur’an-ı azimü’ş şana karşı olup onu doğrudan inkârdır. Hadis-i şerifde Kur’anın bir âyeti ( Gerçi buna da hadisdir deyip bağlanmayabilirler. Kur’andan bir âyeti bile doğrudan doğruya inkara kalkışan küfre gider ve katline cevaz veriyor. Çünkü cühûd inkârdır. Başka bir mevzu’da bize sorulan duyduğumuz bir şey ile ilgili Ebi Leheb’in yerine daha güzel birşeyler konursa olurmuş. Peki eğer Ebi Leheb’i Kur’ana yakıştırmıyorsanız Kur’anda bu hususda çok benzeri vardır. Daha beteri Firavun vardır. Var, var... Kur’an Allah kelamıdır ve Âdemden (as) kıyamete kadar bize malûmat vermiştir. İbret alsınlarda yararzarar ona göre bir ayar yapsınlar diye hepsinden bahsetmiştir. Kıyamet, mahşer alemi, cennet ehli, cehennem ehli anlatılmıştır. Kâfirlerin ebede’l ebedi cehennemde kalacakları “ebada” buyurulmuştur. İmanları sebebiyle cennete girenlerinde sonsuz kalacakları anlatılmıştır. Âdemin (as) durumunu ve hadisesini, zürriyetini, evladlarının birbirlerini öldürmesini, Nuh’un (as) tufanı, İbrahim (as) devresinde Hud kavmini, Semûd kavmi, Lût kavmi, Şuayib kavmi, ve Firavun’un hallerini anlatmıştır. O zamanlar nebileri uyarırlardı, dinlerlerse dinlerler, dinlemezlerse Allahü Zülcelâl helâk ederdi. Öyle cereyan etmiştir ve vakı’a budur. Onun için Kur’anda Musadan (as) bahsediliyorsa mutlaka Firavun da anlatılmıştır. “Ebi Leheb” kelimesini Kelamullahında kullanan Allahu Zülcelâldir. Bu şaşkınlar Ebi Lehebi beğenmiyorlarsa yarında Firavunu beğenmez ve istediğini yaparsa Kur’anı da yok eder. Demek masiyet işleyen Ebi Leheb’i, Firavunu vs. Kur’andan çıkaracaksın sonra da dönüp “Kur’anda yok ki” diyeceksin. Bunları Kur’anın dışına at ve sonra “Kur’anda bulun getirin” de. Kendisini müctehid zanneden bu zavallı adam birde kalkıp “Kur’ana bağlıyım Kelamullahı kabulleniyorum” diyebiliyor! Allahü Zülcelâl bizlere şuûr versin. Çünkü şuûr olmadı mı ne söylediğini ne yaptığını bilmez. Ne demektir ki “Ebi Leheb kelimesini kaldırıp daha güzel bir kelime gelsin” demek? Kur’andan bir âyet inkâr etmiştir ve “Kur’anda cedelleşmek küfürdür.” Allahü Zülcelâlin kendisine ait olan Kur’an-ı azimü’ş şanın bir kıymet ve değeri vardır. Allahü Zülcelâl baştan sona her hadiseyi, kıyametten sonrasını dahi anlatır. Cennete cehennemde, kafir de mü’minde, yalancıda sadıkta, hepsi de gelir. Musada (as) geçer Firavunda geçer. Ancak hepside Allah kelâmı olduğu için hepsinede harf başına 10 sevâb verir. Cömerd olan Allahü Zülcelâl kullarına böyle harf başına 10 sevâb veriyor ki okusunlar yararları olsun diye. Kelamının okunması için bir tergibtir bu 10 sevâb. Bu kişiler bazı kelimeleri Kur’ana yakıştırmıyorlarsa bu cühûddur ve küfre girerler. Kur’anı azimü’ş şanda Zakirûn-Mezkûrun vardır. dediğin zaman hem Allah kelamı oluşundan sıfatıdır. Hemde içinde Allahın zatı zikredildiğinden dolayı iki faziletlidir bu âyet. Ebi Leheb’i okursan sadece Allah kelamı oluşundan bir fazileti vardır. İkisindede Zakirun zikreden Allahü Zülcelâldir. Ama zikredilenler farklıdır. Birisinde Allahü Zülcelâlin zatından, diğerinde ise bir müşrikten bahsedilmekte dolayısıyla mezkûrun değişiktir. Her ikisinide okuyunca harfleri başına 10 sevab alırsın. Rabbımızın va’di budur. Yeter ki Allah, Lillah için oku. Hatta kıbleye karşı oturur abdestli olarak saygılıca okuyacak olursan İmam-ı Ali (kv) nin buyurduğuna göre 25 sevâb alırsın. Eğer manasını fehmedib, tefekkürle inceliğini, hükümlerini harikalıklarını inceden inceye düşünerek dilinle ve kalbinle olursa o zaman 40 sevâb alırsın... Namazda okunan Kur’an’a ise harf başına 100 sevâb alırsın. Bu hususda bin incelik vardır ki, bir kimse manasından bi haber bilemiyor, ayni zamanda acemîdir okurken kekeleyerek okuyabiliyor, mâhirde değil ve müşkilât içinde heceleyerek okuyorsa ama Allah Lillah için okuyorsa mâhir olandan daha fazla sevab verir ona. Çünkü zahmeti daha çok çabası ve ciddiyeti vardır. Bazı kimseler vardır ki “İyice okuyamayanlar Kur’an okumasın yanlış olursa olmaz” derler.
Bu zümreler isterler ki Kur’an okunmasında kendi kitablarını okusun halk. “Manasını bilmeden Kur’an okunmaz” diye kararlar verip düzgün okumayanlara hiç cevâz vermezler. Maksadları kendi zümrelerinin kitabları satılsın okunsun ve halk sömürülsün. Halbuki Aleyhisselâtü ve’s selâm Allahü Zülcelâlin büyük bir lütfûnu haber verip buyuruyor ki: Kur’anı azimü’ş şanı düzgünce okuyan okur. Ancak Kur’anı okumaya aşk-ü-şevki olup yanlışlarla da olsa okumaya çalışıyor, eğitim alamamış ve dili alışmamış yanlışlarla da olsa okuyor. İşte o zaman görevli bir melek Kelamullahdan yanlış okunan kelimeleri düzeltip inzâl olduğu gibi huzura çıkarıyor. Kimse, çıkıpta; “yanlış okursan hiç okuma zarar gelir” diyemez. Çünkü, “okumak istiyorum ama yanlışlarım var” diye Allahın kelamından uzaklaştırmaya kimsenin hakkı yoktur. Kur’anı düzgünce okuyorsa mesele yok. Ama yanlışları olursa Allahü Zülcelâl lütfen ve merhameten melekler halketmiş onların işi yanlış okunan Kur’an kelimelerini noksanlıklarını giderip fazlalıklarını çıkarıp huzura düzgünce çıkarır. Bu böyledir ama bahsedip durduğumuz ma’lum şahıs gibileri çıkarda bizi hadisler bağlamaz derse ve hadislere inanmazsa sözümüz inananlaradır. Bu kimseler gibi rastgele çıkıpda kelamullahı tahrif etmek kimsenin haddi ve hukuku değildir. Bir âyet dahi olsa cühûd eden kafirdir. Hatta tevbe istiğfar etse dahi katli had olarak gereklidir bir âyeti bile inkâr ederse...
Kardeşlerim, Kur’an Allah kelamıdır ve azizdir. Böyle canlarının istedikleri gibi yanlış te’vil ve benzeri şeylere asla gelmez. Hâşâ bir âlet gibi oynamalarına Allahü Zülcelâl razı gelmez. “Kur’anı Kerimi kendi rey’ine göre tefsire kalkışan cehennemde yerini hazırlamış olur.” Allah kelamını bu şudur, şu budur gibi hadis vs. ye başvurmadan kendi akıl, mantık, tasavvur ve rey’ine göre te’vile kalkışmak asla olamaz ve Kur’an böylesi bir kişinin inhisarına giremez. Kur’anı azimü’ş şan öyledir ki; denizler tamamen mürekkeb olsa ağaçlarda kalem olsa Meleklerde yazıcı olsa künhünü (aslını, hakikatını) esâsen yazamazlar. Çünkü Kelamullahdır.


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 04 Nis 2020, 20:41 
Çevrimdışı
Üye
Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 26 Şub 2007, 02:00
Mesajlar: 23
En son duyduğumuz bir şey daha... “Namazda Fatihayı bilmiyorda Arabça okuyamıyorsa meâl okusun” diyor. Haşa ve kellâ. Fatiha öyle bir fatiha ve o kadarda kıymetli ki, Aleyhisselâtü ve’s selâm buyuruyor ki; “Fatihayı bir kefeye koysan, Fatihasız Kur’anı da Elif-Lam-Mim’den Nas’a kadar olan kısmı 7 kerre karşı kefeye koysan dahi Fatihanın dengi olamaz.” Fatiha ümmü’l Kur’andır. Fatiha bir acayibtir. O kadarda oyuncak haline getirilemez. Fatihada Allahü Zülcelâl ile kulu arasında bir harikalık vardır. Hadis-i Şerifte:
ﻗﺴﻤﺖ اﻟﺼﻼة ﺑﻴﲎ وﺑﲔ ﻋﺒﺪى ﻧﺼﻔﲔ ﻓﻨﺼﻔﻬﺎﱃ وﻧﺼﻔﻬﺎ ﻟﻌﺒﺪى وﻟﻌﺒﺪى ﻣﺎﺳﺌﻞ ﻓﺎذاﻗﺎل اﳊﻤﺪﷲ رب اﻟﻌﺎﳌﲔ ﻗﺎل اﷲ ﲪﺪﱏ ﻋﺒﺪى ﻓﺎذاﻗﺎل اﻟﺮﲪﻦ اﻟﺮﺣﻴﻢ ﻗﺎل اﷲ اﺛﲎ ﻋﻠﻰ ﻋﺒﺪى ﻓﺎذاﻗﺎل ﻣﺎﻟﻚ ﻳﻮم اﻟﺪﻳﻦ ﻗﺎل اﷲ ﳎﺪﱏ ﻋﺒﺪى ﻓﺎذاﻗﺎل اﻳﺎك ﻧﻌﺒﺪ واﻳﺎك ﻧﺴﺘﻌﲔ ﻗﺎاﷲ ﺻﺪﻗﺖ ﻋﺒﺪى اوﻛﺬﺑﺖ ﻋﺒﺪى
Allahü Zülcelâl Fatihayı kuluyla aralarında ikiye ayırdı. Kul “Elhamdulillahirabbi’l âlemin” deyince Allahü Zülcelâl: “Kulum bana hamdeddi” kul: “Errahmanirrahim” deyince; Allahü Zülcelâl: “Kulum beni senâ etti” kul: “Maliki yevmiddin” deyince; Allahü Zülcelâl “Kulum beni temcid etti” kul “iyyake na’budu ve iyyâ keneste’in” deyince ise; eğer kul sadakatla söylemiş ise Allahü Zülcelâl: “Sadakta ya abdi, doğru söyledin ey kulum” buyurur. Kul doğru söylemiyor ise “kezebte, yalan söyledin” buyurur. Eğer “Sadakta ya abdi” buyurduysa arkasından gelecek istek için Allahü Zülcelâlin va’di vardır. Kul ne ister? اﻫﺪﻧﺎ اﻟﺼﺮاط اﳌﺴﺘﻘﻴ Kul, kendisininde sırat-ı müstakim ehlinden olmasını diliyorki; Allahü Zülcelâlin ni’metiyle şereflenmiş olan kişilerin yolu olsun, ﺻﺮاط اﻟﺬﻳﻦ اﻧﻌﻤﺖ ﻋﻠﻴﻬﻢ diyor ve ﻏﲑ اﳌﻐﻀﻮب ﻋﻠﻴﻬﻢ وﻻاﻟﻀﺎﻟﲔ diyerek gazabına uğramış ve dalalete düşmüş kimselerin yolundan olmasın diliyor. olmayayım diyor.
İşte Fatiha böyle bir Fatiha olup dururken okunsun mu okunmasın mı ne demek? Böyle bir Fatihayı besteleme meselesi nedir ve acaba bu kimselerin vicdanları nasıl kabullenmiştir? İ’tikad ve inançlarının Allahü Zülcelâle bağlı olduklarını söyleyenler haram olan bir çalgı ile söyleyip çalabiliyorlar. Çalgılar içinde sadece tef’e ve delbek’e cevaz verilmiştir. Oda ilan etmede kullanılmıştır. Diğerleri tamamen muharramattır. Ben 60 küsur sene evvel Erzurum ile Muş arasında bir beldeye ki adını söylemiyeyim bir düğünde bizâtihi Fatihayı bu şekilde okuduklarına şahid oldum. Hem çalgı çalıyorlar hem de “En’amte aleyhim” kısmını söylerken “Hadicetu’l kûbrâ, Fatimetü’z Zehrâ” diye söylüyorlar. Ne zaman ki “Gayri’l Mağdubi aleyhim veladdalin”e gelince “Ebu Bekir ve Ömer’e” dönüştürüyorlardı. İşte böylesini de dinledim. Nasıl oluyorda bunlar olabiliyor? Onun için kardeşlerim; Aziz olan Kelamullahın bazı kişilerin ellerinde ve dillerinde çeşit çeşit âlet edavat durumunda olması hiç yakışıyor mu? Herkes güya aklına göre birşeyler yapıyor. Meydanda boş ya. Halbu ise dinimizde akıl ve mantık diye bir şey yoktur. O ancak Hz. İsa (as) devresinde Sokrat ve benzerleri “bizim risâlete ihtiyacımız yok biz akıl ve mantıkımızla buluruz” demişlerdir. Nitekim bizde de günlerce dinledik ki “Bizim dinimiz akıl ve mantık dinidir” diyerekten kürsülerden hemde din adamı geçinenler ilân etti durdu. Halbuki bizim dinimiz mesned dinidir. Düşünün bir kerre Allahü Zülcelâl bizleri ayni sistem mi yaratmışdır? Hiçbir tanemiz diğerine benziyor mu? İcabında ikiz doğuyorlar asla tıpatıp benzer olamazlar. Çünkü Allahü Zülcelâlin yaratışı fabrikasyon değil ki, bir fabrikadan çıkmış gibi tıpatıp akıl ve mantıklarımız eşit olur mu? Ne kadar insan varsa o kadar akıl ve mantık var. Peki o kadar çok sayıda da din mi olsun yani!.. Âdemoğlunun çok büyük kıymet ve değeri vardır. Onun için bir parmak izi dahi hiç biri diğerine benzemiş değildir bu ana kadar. Bu Allahü Zülcelâlin bir hikmeti ve azametidir. Onun için her bir kişinin aklıyla mantıkıyla Kur’anı te’vile kalkışmak kesinlikle yasaktır. Aslında onları küfre eletir başka da bir şey olmaz. Nitekim İmam-ı Ali (kv) Abdullah ibn-i Abbas’ı (ra) Haricilerle münazaraya gönderirken: “Amucaoğlu Kur’an ile mücâdeleye girme. Çünkü Kur’an sonu olmayan bir şey. Muayyen bir şeye bağlanacak durumda olmaz. Kur’an bu, Allahın kelamı, ilmi sonsuzdur. Onlar derler ki bizimki doğru, sende dersin ki bizim ki doğru, her ikinizde zarara girersiniz. Ama sünnet yoluyla olacak olursa o zaman onları mağlub edersin.” Buyurmuşsa da Hariciler sünnetle münazarayı kabul etmemişler “illa Kur’anla olacak” demişlerdir. Güya Haricilerde Kur’ana bağlanıyorlar. Bakın bakalım Hariciler kimdir ve nasıl Kur’ana bağlanıyorlar güya... Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) buyuruyor ki:
Harici zümresi ateşin köpekleridir. “Kilabu’n nar” buyuruyor. Hülasa kardeşlerim; Kur’anı azimü’ş şanın o kadar kıymet, değer ve azameti var iken, “namazda nasıl olursa olsun, okuyabilirsin” diyebiliyor. İster meâl oku, ister esas duruşda dur! Bize böyle elettiler. Halbuysa: َ (Vakıa/79-80) (Ona ancak temizler dokunabilir. O, âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.) Bu ancak mutahhar, tertemiz kimselerin tutabileceği bir kitabdır. Cünûb yada benzer halde elle tutmayı kesinlikle yasaklıyor. Mutahhar kimdir? Namaz kılacak halde olandır. Mutahhar olmazsa namaz kılamıyor çünkü, Kur’an okuyamıyor. Cünûb olan kimse Kur’an okuması mümkün olmayınca namazda kılamıyor. Halbuki cünübkende meâl okuyabilir. Bu apaçıktır. Rabbi’l âlemin tarafından gelen bir kelamıdır Kur’an-ı Kerim. Kutsaldır ve bu şekilde basit bir kitab gibi kullanılamaz haşa ve kellâ. Kur’ana karşı olan saygısızlık sahibine karşı saygısızlıktır. Onun için kim bu cür’eti gösterip de buna kalkışacaksa artık gelecekte mâliyetinin ne olacağını kendi düşünsün. Gelelim namaz hususunda anlattığımız gibi Allahü Zülcelâlin Habibine (Sallallahu Aleyhi Vesellem) buyurduğu hadis-i Kudsîsinde; “Namazda Fatihayı kulum ile benim aramda iki bölüm kıldım, biri benim biri de kulumundur”, buyuruyor. Allahü Zülcelâl Fatihanın okunmasından çok hoşlanır. Çünkü ümmü’l Kur’andır. Ehli olanın Fatihadan çıkarabileceği çok çok mana ve muhteviyat vardır. Namazda Kur’anın okunması ittifakla farzdır. Namaz Kur’ansız asla olamaz ve böyle bir fetvâ asla verilemez. Kur’ansız namaz olsa olsa oyuncak olur. Müslümanları kandırıpta bu hale düşürmeye hiçbir kimsenin hakkı da yoktur. Meâli kim yapmış meâl halabanın işidir. Hâşâ Allahü Zülcelâlin kelamının yerini tutabilir mi? Allah aşkına düşünün bir kerre tutar mı? Düşünün de insafa gelin. Kimin bu meâl? Kim yapmış bunu? Velevki Buhari bile olsa Cenab-ı Rasulullahın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) hadisleri olmasına rağmen kelamullahın yerinde onun eşiti olamaz. Namazda Kur’an yerine hadis bile okusa olmaz iken sen nasıl olurda rastgele birisinin meâli ile namaz olur dersin? Kimbilir kimin meâlini söylüyor onu da bilemiyoruz? Esasen halabanın birisinin. Cüretkârlık yapıp söylemiştir yazmıştır ve kendi aklına, mantıkına, davasına ve mensubu olduğu fırkasının inancına göre uydurmuştur muhakkak. Onun için böylesi bir namaz İslam namazı olmaz.
Hatta, bir zaman güvenilir bir şahsiyet diyor ki: Bir kimse gelmişde “efendim Fatihayı bilmiyorum” demiş. O da o halde “meâl oku” deyince o kimse “Meâlde bilmiyorum” demiş. “O zaman meâlde bilmiyor isen hazır ol durumuna gelde şöyle bir dakika durup beklersen namazın olur” diyor. Vallahi eğer namaz kendisine kılınıyor ise bu sapık adam, tabi ki kendisi kabul edebilir. Kendisi için saygı duruşu yetebilir. Fakat, Allahü Zülcelâl için yapılacak olan bir namazda ise harfiyyen yapılması gerekenden çıkamaz ve bir açıklık da verilemez. Nasıl gerekli ise öyle kılınır. Namazda mutlaka Kur’anın olması lazımdır. Kur’anda Fatihanın okunması farzdır diyen iki mezheb vardır. Diğer ikisi ise vacibtir derler.


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 4 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 38 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye