KIYAMET ALAMETLERİ MUHAMMED SIDDIK HEKİM KS.

Muhammed Sıddık Hekim (k.s.) hazretlerinin hayatı ve eserleri.
Cevapla
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4244
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

KIYAMET ALAMETLERİ MUHAMMED SIDDIK HEKİM KS.

Mesaj gönderen Hakan »

KIYÂMET ALÂMETLERİNİN HAK OLUŞU

Aziz Kardeşlerim;
Bu kıyâmet alâmetleri, Cenâb-ı Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den bugüne kadar kademeli olarak geçmiş fitneler hakkında Hz. Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) malûmatı vardır. Sadece bunlardan bir tanesini hatırlatmak yerinde olur. Hepimizin bildiği, o da İstanbul'un fethi hakkında:

لَتُـفْتَحَنَّ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ . فَـلَنِعْمَ الْأَمِيرُ أَمِيرُهَا، وَ لَنِعْمَ الْجَيْشُ ذَلِكَ الْجَيْشُ
رَوَاهُ الْإِمَامُ أَحْمَد بِنْ حَنْبَل فِي مُسْنَدِهِ
Le tuftehanne’l-kustantîniyyetu. Fe le niğme’l-emîru emîruhâ, vele niğme’l-ceyşu zalike’l-ceyş.: Kostantiniyye (İstanbul) muhakkak fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan; onu fetheden ordu ne güzel ordudur.”
((Ravâhu’l-imâm Ahmed b. Hanbel fî musnedihî)

لتفتحن القسطنطنية ولنعم الامير اميرها ولنعم الجيش ذالك الجيش
Asırlar öncesinden Kostantiniyye (İstanbul)’un fethedileceğini haber vererek hem fethedecek komutanı, hem de askerlerini övmüştür.

Peki bunda bir mecâzîlik var mıdır? Bunda mecâzî mânâ nasıl olabilir? Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sarahâten söylediklerini te’vile kalkışmamak lâzımdır. Kendi mantığına göre te’vil etmeğe yanaşmamak lâzımdır. Beklemek lâzım. Mutlaka ve mutlaka…O günden bu güne kadar bu fitneler hakkında binlerce hadis vardır.

Mahlûkâtın değişik halleri ile alâkalı hadisleri okurken te’vile veya mecâzîdir diyerek hakiki mânâsının dışına çıkmak yersizdir, doğru değildir. Zirâ o hadisleri okuduğumuzda, evet, işte Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) haber verdiğini, işte bu zamanda yaşıyoruz deriz. Hatta geçmişiz bile… Bu haberlerin bazıları zuhûr etmiştir, zuhûr etmeyenleri de te’vile kalkışmadan zuhûrunu beklemek lâzımdır. Vakti geldiğinde onlar da zuhûr edecektir. ALLAHu zü’l-CeLâL’in inâyetiyle…

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanla ahbârı (haberleri) Sin’den yani Çin’den alacaksınız, buyuruyor. Yani uzaklığına binâen Çin’den alacaksınız.

Enes b. Malik radiyallahu anhu.: “Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “İlim Çin'de de olsa ona tâlib olun. Çünkü ilim her Müslümana farzdır.” buyurdu” buyurdu.
(Beyhakî, Şuabu’l-İman-Beyrut,1410, 2/253).

O zaman Çin gibi uzak bir yerden nasıl haber alınabilir, deniliyordu. Telsizleri vs. yoktu. Cenâb-ı Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem), birçok hadiseleri ve teknik gelişmeleri işâret eden birçok hadisleri vardır. Ama hepsi de vâkti geldiğinde zuhûr ediyor, gözönüne çıkıyor. Bunlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in mûcizeleridir. Bunların zuhûr ettiğini gördüğümüzde Rasûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) iyice tasdik ediyoruz. Bunlar itikâdidir…

İmam-ı Azam Ebu Hanife (radiyallahu anhu) “Fıkhü’l- Ekber” isimli eserinde buyuruyor ki: İtikâdî hususları sayarken;

اقرخروج الدجال ونزول عيسى من السماء وظهور يأجوج ومأجوج وطلوع الشمس من مغربها وسائر علامات القيامة على ماوردت به الأ خبار الصحيحة حق كائن

“İkrâr ederim ki; Deccâlin çıkması, Hz. İsâ’nın(aleyhisselâm) nüzûlü, Ye’cüc ve Me’cüc'ün zuhûru, Güneşin batıdan doğması, bu dördünü böyle saydıktan sonra der ki, sahih haberlerle, hadislerle vârid olan diğer kıyâmet alâmetleri de haktır ve olacaktır.” diyor.

Ebu Hanife böyle buyuruyor. Gâyet açık bir şekilde bunlar haktır ve olacaktır, diyor. Mecâzîdir veya te’villidir demiyor.

Hülâsa, Mâtûridî ve Eşârî Ulemâsı bu hususta akaid aksamında geniş bir şekilde bahsetmişlerdir. İmam-ı Nesefî, İbni Hümam, İmam-ı Tahavî, Seyyid-i Cürcânî, Fahri Razî gibi zevâtın bir çokları akaid ile alâkalı eserlerinde bu hususlardan bahsetmişlerdir, açıklamışlardır. İmân hakkındaki ehli sünnetin akidelerini sayarlarken, dünyanın sonuna gelindiğini belirterek:

Çünkü;

نفخة فى السور
geleceğinden bu kıyâmet alâmetlerini imânın bir bölümü olarak saymışlardır.

“Müsayere”de şöyle buyuruluyor:

خروج الدجال ونزول عيسى من السماء وظهور يأجوج ومأجوج
وطلوع الشمس من مغربها و دابة الارض

Ebu Hanife kıyâmet alâmetlerini dört olarak saymıştır. Bu da beşinci olarak Dabbetü’l- Arzı sayıyor. Sûre-i Neml ile de isbatına çalışıyor…

وَإِذَا وَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ أَخْرَجْنَا لَهُمْ دَابَّةً مِّنَ الْأَرْضِ تُكَلِّمُهُمْ أَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِآيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ
“Ve izâ vakaa’l- kavlu aleyhim ahracnâ lehum dâbbeten minel ardı tukellimuhum enne’n- nâse kânû bi âyâtinâ lâ yûkınûn (yûkınûne).: Ve onların üzerine (Allah'ın Kitap'ta söylediği) söz vuku’ bulunca, onlara arzdan dabbe çıkardık (çıkarırız). İnsanların (Kitap'taki) âyetlerimize yakîn hasıl etmediklerini söyleyecek.” (Neml 27/82)

وَإِذَا وَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ أَخْرَجْنَا لَهُمْ دَابَّةً مِنَ الْأَرْضِ تُكَلِّمُهُمْ أَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِآَيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ

Dabbetü’l- Arz çıktığında, mü'min ile kâfiri birbirinden ayırt edecek olan bir dabbedir. Bir mahlûktur. Bu dabbe Hz. Musâ’nın (aleyhisselâm) asası ve Hz. Süleyman’ın (aleyhisselâm) hâtimi gibi mü'min ve kâfiri ayırd edecektir. Dabbetü’l- Arzın isbatı da Sûre-i Neml'deki bu âyettir, diyor ve isbat ediyor.
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4244
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: KIYAMET ALAMETLERİ MUHAMMED SIDDIK HEKİM KS.

Mesaj gönderen Hakan »


Aziz Kardeşlerim;

Sizleri daha fazla yormamak azmimiz vardır. Ancak şunu çok iyi bilmek lâzımdır ki mutlaka bu dünyanın bir sonu vardır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ardından başka bir nizam kurulacak değildir. Hatta Âdemin (aleyhisselâm) gelişini de geçmiş mahlûkata nazaran son geliş diye tabir etmişlerdir. Çünkü Âdem’den (aleyhisselâm) evvel birçok şeyler yaratılmıştır. Cinler, melekler vs. gibi. Bu sebeble Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de son Rasûldür. Âhir zaman peygamberidir. Ondan sonra arkasından peygamber gelmeyeceğine göre, zirâ öyle buyuruyor Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Benden sonra nebî gelmeyecektir. Oğlum İbrahim (aleyhisselâm) ve diğer oğullarım bundan dolayı benden evvel vefât etmiştir. Kalmış olsalardı, nebî olmaları lâzımdı…”

Bundan dolayı Rasûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) bu yana 1400 küsur sene geçmiştir. Haber verdiği kıyâmet alâmetlerinin birçoğu zuhûr etmiştir. Rasûlullah’in (sallallahu aleyhi ve sellem) haber verdiği âhir zaman fitneleri hakkında İbni Kesir'in, Kitabu’l- Fiten ve bu hususta yazılmış olan diğer zevâtın eserlerinde çok geniş malûmat verilmiştir. Neler geçmiş bu dünyadan… Emevîler, Abbasîler… neler, neler…

Hz. Ömer’in (radiyallahu anhu) vefatından sonra fitneler başlamıştır. Fitne kapısı kırılmıştır…

Aziz Kardeşlerim;

Bazı kitaplar, özellikle “Hüccetullahi Alel Âlemin” Yusufu Nebhâni, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in mûcizelerini beyân etmek sûretiyle kendisinden sonra zuhûr edecek olan fitneleri birer mûcize olarak belirtmiş ve ilân etmiştir. Huzeyfetü’l- Yamanî: On kişi bile fitne meydana getirecekse, kabilelerini bile Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bize haber vermiştir. Kerbelâ olayı, Moğollar, İstanbul’un fethi vs. gibi. Hatta bu alâmetlerin kademe kademe zuhuru ve âhir zaman durumlarını Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) birçok hadislerinden açık ve net olarak anlıyoruz. Bu alâmetler, kıyâmetin kopmasının yaklaştığını gösteren küçük alâmetlerdir. (Alâmetü’l- Suğra) Hatta; Hz. Ömer (radiyallahu anhu) devrinde çekirgeler yok olmuş. İlk helâk olacak mahlûkun çekirge olacağını bildiğinden heyecanlanmış ve aratmıştır. Neticede Yemen tarafından bir hapaz çekirge bulunmuş da kıyâmet alâmetlerinden olan çekirge yok olmamıştır. “Henüz kıyâmet kopmayacak!.” buyurmuş…

Âlâmatü’l- Kübra olarak belirttiği on büyük alâmet ki; şu ana kadar zuhur etmiş değildir. Filhakika, bu âlâmetlerin zuhurundan evvel bazı âlâmet ve emâreleri vardır. Bu âlâmetlerin bazı şâhsiyetleri vardır. Onun için bu âlâmetler öyle tasavvurlarla veya bazı benzetmelerle falan olmaz. Bundan dolayı ehemmiyetine binâen bu hususta bir fasıl açmak yerindedir. Bu büyük âlâmetlerin ilki ve birinci âlâmet durumunda olan Muhammedü’l- Mehdi’nin (aleyhisselâm) zuhuru ve kendisine ait olan ve Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Mehdi (aleyhisselâm) hakkında belirttiği işaretleri serdetmeğe çalışacağız. ALLAHu zü’l-CeLâL’in izni ve inâyetiyle..

MUHAMMED EL-MEHDİ (aleyhisselâm)

Kardeşlerim;
Muhammedü’l- Mehdi (aleyhisselâm) aslında Cenâb-ı Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sûlbündendir. Aynı zamanda doğum yeri de Medine-i Münevvere’dir. Velâkin bîatı Mekke'de olacaktır. Mehdi (aleyhisselâm) İslâm ülkelerindeki mânevî devlet ricâllerine sancaklar gönderir. İlk sancağı Küfe’ye, sonra Şam’a ve diğer İslâm diyârlarına…

İslâm ülkelerine gönderilecek sancakları, manevî devlet ricâli olan, maneviyat ve sorumluluğu yüksek olan zâtlara gönderecektir. Sancağı göndereceği kişiler sıradan kişiler olamaz. Böyle sıradan kişilerin kendilerine sancak gönderdiği iddiaları ancak fitnedir.

Geçmiş zamanda Şeyh Said İsyanındaki fitnenin nedeni kendisine sorulduğunda.: “Mehdi’nin (aleyhisselâm) sancak gönderdiği biz olalım, istedik!.” diye söylemiştir. Ve bu fitne insanları elef-telef etmiştir.

Mehdi’nin gelmesinin sebebî, alâmet ve emâresi de yeryüzünde zûlüm, cevru cefâ, haksızlık, herc ü merc, katillik, cânilik oldukça revâçta olacak. Hatta katile.: “niye öldürdün?” diye sorulsa.: “bilmem” diyecek. Mâktul de niye öldürüldüğünü, katledildiğini bilmeyecek derecede cevr u cefânın artmış olduğu ve bu gibi hallerin yaygın olarak cereyân ettiği bir döneme zûhuru rastlayacak. İşte böyle bir devrede bu mübârek zât zuhur edecektir. Mehdi’nin (aleyhisselâm) zuhuru bu şekilde olacaktır. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bunları söylerken muâyyen bir yer için, belirli bir grup bir cemâât için gelecek demiyor. Mehdi (aleyhisselâm) umuma gelecek. İslâm Âlemi bu alâmetlerin dışında yaşamayacaktır. Mutlaka her Müslüman behemâhal bunlarla karşı karşıya kalacaktır. Ama dâvetine icâbet edecek, ama karşısında olacak. Bu anlatmaya çalıştığımız vâkı’a İslâm Âleminin umumuna şâmildir. Muâyyen bir yerde, muâyyen bir devlette değildir. Ehemmiyetine binâen bu husustaki Hadis-i Şerifleri sizlere serdetmeğe çalışacağız: ALLAHu zü’l-CeLâL’in izni ve inâyetiyle…

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ilk olarak şöyle buyuruyor:

الحديث الشريف: قال رسول الله صلىالله عليه وسلم : المهدى من عترتى من ولدفاطمة

(رواه ابوداود وابن ماجه والطبرانى والحاكم عن ام سلمة رضىالله عنها)

Hadis meâli.:

Yani, “Mehdi benim ıtretımdan olup Fatıma’nın (radiyallahu anhu) evlâdındandır.” buyuruyor. Hasenî oluşu daha tercihlidir.

حديث آخر قال صلىالله عليه وسلم:

لايذهب الدنياحتى يملك العرب رجلا من اهل بيتى يواطئى اسمه إسمى

(رواه امام احمد وابوداود والترمزى. قال حديث حسن صحيح)

Hadis Meâli.:

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Bu dünyanın sonu gelmeden mutlaka benim ıtretımdan bir yiğit gelecek ki Arablara mâlik olacak, ismi de benim ismime uygun olacaktır, baba ismi de benim baba ismine uygun olacaktır.” buyuruyor.

Bir başka hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:

حديث آخر: قال رسول الله صلىالله عليه وسلم: يقول نحن سبعة من ولدعبدالمطلب سادات اهل الجنة انا وحمزة وعلى وجعفر والحسن والحسين والمهدى

(رواه ابن ماجه وابو نعيم الاصفهانى عن انس ابن مالك رضىالله عنه)

Hadis Meâli.:

Yani: “Biz Abdülmüttalibin evlâdlarından yedi kimseyiz. Biz cennetin sâdâtlarıyız. Başta Ben, Hamza, Ali, Cafer, Hasan, Hüseyin ve Mehdi” diye cennetin sâdâtları olarak bu yedi ismi saymıştır.

Bu hususta bir hadis daha:

حديث آخير: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم:

لاتذهب الدنياحتى يبعث الله تعالى رجلا من اهل بيتى يواطئ اسمه اسمى واسم ابى فيملئ الارض عدلا وقسطاً كما ملئت ظلماً وجوراً

(عن عبدالله ابن مسعود)

Hadis Meâli.:

Yani: Bu dünyanın sonu olmadan, gelmeden mutlaka ALLAHu zü’l-CeLâL bir yiğit gönderecektir. Bu yiğit mutlaka benim ehli beytimden, ıtretimdendir. Onun ismi benim ismime, babasının ismi de babamın ismine uygun olacak. Yani Muhammed bin Abdullah olacak. Yeryüzüne dolmuş olan zulüm ve cevrü cefanın yerine adalet ve hakkâniyeti getirecek, ALLAHu zü’l-CeLâL’in izni ve inâyetiyle buyuruyor.

روى الديلمى فى الفردوسى عن عبدالله ابن عباس عن رسول الله صلعم:

قال المهدى طاووس اهل الجنة

Hadis Meâli.:

Deylemi “Firdevs”inde mesnedinde -hadis kitabıdır- buyuruyor ki:

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: Mehdi cennet ehli arasında tavus kuşu mesabesindedir, buyurmuştur.

Bir diğer hadiste.:

حديث آخر:قال صلىالله تعالى عليه وسلم: ليخرجن رجلا من ولدى عند اقتراب الساعة حتى تموت قلوب المؤمنين كماتموت الابدان لمالحقهم من الضرر والشدة والجوع والقتل وتواتر الفتن والملاح العظام واماتة السنة واحياء البدع وترك الامر بالمعروف والنهى عن المنكر فيحيى الله باالمهدى محمد ابن عبدالله السنن التى قداميتت وتسر بعدله وبركاته قلوب المؤمنين وتتألف اليه عصب العجم وقبائل من العرب فيبقى على ذالك سنينًا ليست باالكثيرة دون العشرة ثم يموت

Hadis Meâli.:

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki: “Kıyâmetin kopması yaklaştığında benim ıtretımdan ve evlâdımdan bir kimse mutlaka çıkar. Emmâresi nedir acaba? Onun çıktığı zamanda mü'minlerin kalbleri ölmüş durumdadır. Âdeta bedenlerin öldüğü gibi. Bu hale gelmelerinin sebebî şu musibetlerdir ki; zarar ve şiddet, açlık yani mâişet yönünden ve katl-û kıtal, fitnelerin çokluğu ve büyük, azim harblere uğramalarıdır ki bu dönemde insanlar şaşkın bir halde, ne yapacaklarını bilemedikleri bir durumda olacaklar. Hatta ki; o dönemde benim sünnetimin yerini bidâtlar işgal etmiş, emri bilmâruf nehyi ânilmünker tamâmen ortadan kalkmış bir durumda olacak. İşte böyle bir dönemde evladımdan Mehdi hayat bulacak ki o da Muhammed bin Abdullah'tır. Benim ölen sünnetlerimi ihyâ edecek, bidâtları durduracak ve Mehdi’nin adaleti ve bereketi sebebîyle mü'minlerin kalbleri sürûr duyacak, rahata kavuşacaklar. Arabların dışındaki birçok kabileler, diğer milletler de kendisine tâbi’ olacaklar. Arab kabileleri de kendisine tabi olacak. Ancak bu durum fazla sürmeyecek, on sene bile devam etmeyecek ve sonra vefât edecektir.” diye buyuruyor.

Yine Cenâb-ı Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu hususta buyuruyor ki:

اخرج ابو عمر الدانىفى سننه عن جابر ابن عبدالله عن رسول الله صلى الله عليه وسلم: لاتزال طائفة من امتى تقاتل على الحق حتى ينـزل عيسى ابن مريم عند طلوع الفجر ببية المقدس ينـزل على المهدى فيقال تقدم يانبىالله فصلى بنا فيقول هذه الامة امراء بعضهم على بعض

Hadis Meâli.:

Yani, Ümmetimden bir tâife vardır ki dâimâ hak için cihad ederler. Mütemâdiyen Alelhak cihâd ederler. Hatta ki; Beytülmakdis’te fecrin doğuşu anında, yani sabah namazında Mehdi üzerine İsâ ininceye kadar.“
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4244
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: KIYAMET ALAMETLERİ MUHAMMED SIDDIK HEKİM KS.

Mesaj gönderen Hakan »


Kardeşlerim;

Muhammedü’l- Mehdi (aleyhisselâm) ile alâkalı onun vasıfları, dirâyeti, hâkimiyet durumu, mütemadiyen harbde oluşu ile ilgili bazı hadisleri zikrettik. Tabii ki her şeyin bir sonu olacak. Hz. Mehdi’nin (aleyhisselâm) bir sonu olacağı gibi o habis ruhlu Deccâlin de bir sonu olacaktır. Deccâl hakkında ileride geniş malûmat vermeye çalışacağız. Fakat Hz. Mehdi (aleyhisselâm) çok büyük sıkıntılar karşısında adaleti, hak ve hukuku meydana getirmiş, çokça muharebeler yapmış olacaktır. Ona biât edilmiştir. Hatta bu biâtler Hacerü’l- Esved ile Makam’--ı İbrahim arasında olan yerde olacaktır. Melekler de.: “Hazâ halifullahi fil ardıhi fettâbi’uhu.” diye nidâ edecekler ve bu nidâyı insanlar da duyacaklardır. Biat edilecek ve sancaklar dağıtılacaktır. Hz. Mehdi (aleyhisselâm) böyle bir şahsiyettir. Yer ve gök ehli onun gelmesinden çok büyük ferah duyacaktır. Yer ve gök bereketine kavuşmuştur. Böylesine geniş ve yaygın bir huzur ve rahat içerisinde iken (ki bunun süresi de azami dokuz senedir.) bu alâmetler peşi sıra, ardı ardına zuhûr edecek. Biri giderken diğeri gelecek. Hemen peydah olacak. İşte Hz. Mehdi’nin (aleyhisselâm) hükmü altı-yedi sene devam ettikten sonra hemen Deccâl zuhur edecek. Deccâl hakkında Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurduğu onun bir günü bir yıl, bir günü bir ay, bir günü bir hafta, diğer günleri de normal günler gibi olacak. Günlerinin tamamı kırk gündür.

Dolayısıyla Deccâlin son günlerinde Hz. Mehdi (aleyhisselâm) ile cemaatının Beytülmâkdis’te bir münhasır, muhasara edilmiş durumları vardır ve çok açlık çekmektedirler. İşte bu açlık karşısında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e soruyorlar: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) da, o açlık karşısında umarım ki onların o açlıklarını giderme durumları meleklerin tesbihleri durumuna göredir. Yani melekler gibi gıdalarını tesbih etmekle alırlar. O anda bir ses duyulur. O sese kulak verirler ve birbirlerine derler ki bu ses tok bir kimsenin sesidir. Bakarlar ki bu sesin sahibi Hz İsâ’dır (aleyhisselâm). Ve teşrif ettiğini görürler. Hz. İsâ (aleyhisselâm) teşrif edince Muhammedü’l- Mehdi (aleyhisselâm) yine aynı sabah namazı için ikamet edilmiş, mihraba geçmiş bir durumdadır. Hz. İsâ’yı (aleyhisselâm) görünce geri çekilip imamlığı Hz. İsâ’ya (aleyhisselâm) vermek ister. Fakat Hz. İsâ (aleyhisselâm) elini Mehdi’nin (aleyhisselâm) iki omzu arasına koyarak bu namazda ikâmet senindir. Senin için ikâmet edilmiştir, der ve namazı Muhammedü’l- Mehdi (aleyhisselâm) kıldırır. Ve bundan sonra Hz. İsâ (aleyhisselâm) imâmetliği ele alır.

Hafızü’l- Cevzi tarihinde Hz. Abdullah bin Abbas'tan ve Rasûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) intikalen Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu anlatır:

“Yer yüzüne mâlik olacak dört kişi vardır. Bunların ikisi mü'min ikisi kâfirdir. Mü'min olan iki kişi İskender Zülkarneyn (aleyhisselâm) ve Süleymân’dır (aleyhisselâm). Kâfir olan iki kişi ise Nemrud ile Bahtunnasır'dır. Bir de beşincisi olacaktır, o da ıtretimden olan Muhammedü’l- Mehdi'dir. Beşincisinin Muhammedü’l- Mehdi (aleyhisselâm) olacağına işâret buyurmuşlardır.

Mehdi’nin (aleyhisselâm) hükmü belirli bir devlet için değildir. Onun hükmü umumidir. Rumlarla da harb edeceği gibi, bahusus Arablar arasında da büyük bir harb olacaktır. Mehdi’nin (aleyhisselâm) karşısında Ebu Süfya’nın neslinden gelen cebâbirlerden biri ile (ki bu kişi cebâbirlerin başı olacak) çok muazzam harb edecek. Bunlarla Mehdi (aleyhisselâm) arasında büyük harbler olacaktır. Fakat Muhammedü’l- Mehdi’nin (aleyhisselâm) öncülüğünü Beni Temim kabilesinden Şuayb ibni Salih isminde mübârek bir zat yapacaktır. Sonradan da Muhammedü’l- Mehdi (aleyhisselâm) zuhûr edecektir.

Hatta ki; Medine’ye giden askerler dahi Süfyanî tarafından talana uğrayacak, Mekke’ye hareket eden askerleri de “Beyda” isimli bir yerde hasf olunacaktır. Yere batıyorlar. Ancak iki kişi kalır ki bunlar da Süfyan ile Şuayb ibni Salih’e veya Mehdi’ye (aleyhisselâm) haber vermek üzere giden askerlerdir.

Hatta Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e soruyorlar: Ya Rasulallah bunlar tevhid ehli değil midir ki böyle yapıyorlar? Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) da: Evet Müslümandırlar. Fakat bunların irtidad durumları vardır. Bunlar, hamrın (içkinin) helâliyetine ve namazın terkine karar verirler. Bu halleri olunca bunların irtidad durumları vardır, buyuruyor.

Başka bir hadise ise:

Muhammedü’l- Mehdi’nin (aleyhisselâm) zuhuruna bir başka alâmet de Müslümanların başında bir halifenin yokluğundan Mekke ve Medine'de harbler peydah olacak. Mine dahi, Cemretü’l Akabe dahi kana boyanacak. İşte Muhammedü’l- Mehdi’nin (aleyhisselâm) bu dönemde, bu hususlarda çok muazzam rolü vardır. Hatta Şam'dan, Irak'tan, Mısır'dan gelen Evliyâ hatta Nücebâ, Nükebâ, Ebdâl, Mehdi (aleyhisselâm) ile beraber olacak. Onun yanında olacaklar. Hatta ki;

هذاخليفةالله فى ارضه فاالتبعوه
“Bu yeryüzündeki Allah'ın bir halifesidir, Ona tâbi’ olunuz.” diye melekler tarafından nidâ’ olunacak. Buna tâbi’ olan hidâyeti bulur. Aksi takdirde dalâlete düşer, denilecek.

Hatta ve hatta Mehdi’nin (aleyhisselâm) evsafı, eşkâli hakkında; boyundan tutun da gözlerinin rengi, dişleri, giysisi ve endâmına varıncaya kadar malûmat verilmiştir. Mehdi’nin (aleyhisselâm) üç ana vasfı:

1. Çok zengin olacak. Tüm hazineler emrindedir.

2. Çok âlim olacak. İlmi umûmîdir.

3. Çok dirâyetli ve hâkimiyetli olacaktır. Hakimiyyeti umumîdir.

Kardeşlerimiz;

Böyle bazılarının yaptıkları gibi uydurmasyon maskaralık olunmasın. Onun cenâbından hâşâ…

Bütün teferruatıyla bu husus böylesine açık bir şekilde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından belirtilmesine rağmen bazılarının tutum ve davranışlarını anlamakta zorluk çekiyoruz. Zirâ kimi kendi mürşidini Mehdi ilân ediyor; kimi de şeytanın maskarası durumuna geliyor ve kendini Mehdi ilân ediyor. Hadislerin ruhuna aykırı ve böylesine uydurma ve hakikat dışı hezeyanlardan ALLAHu zü’l-CeLâL cümlemizi korusun. Bir Müslümânın biraz ferasetli olması lâzımdır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in buyruklarına karşı bir Müslümân nasıl olur da böylesine lâkayd davranabilir? Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) söylediklerine inanmamak ALLAHu zü’l-CeLâL‘in bir elçisi olarak onu tanımamaktır. Bu da Hâşâ ALLAHu zü’l-CeLâL’i tanımamak demektir. Çünkü bir devletin elçisinin kıymet ve değeri, devletin kıymet ve değerine nisbetledir. Elçiyi tanımamak, o devleti tanımamak demektir. ALLAHu zü’l-CeLâL’in elçisi olan Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hukukuna, ahkâmına, kelâmına karşı lâkayd davranmanın, inanmamanın sonu elbette ki şeytana maskara olmaktır.

ALLAHu zü’l-CeLâL Kâdirdir. Bir gece içerisinde her şeyi elverişli hale getirir. Bilindiği gibi Cenâb-ı Rasûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) vâhiy gelince o ana kadar nasıl olacağını, nasıl geleceğini düşünerek korkardı. Acaba bu nedir diye…Hatta bâzen Hz. Hatice (radiyallahu anhu) kendisini teselli ederek ALLAHu zü’l-CeLâL seni asla zor durumda bırakmaz, hiçbir şey olmaz, korkma, derdi. Ama ALLAHu TeÂLÂ dilediği zamanda hiçbir zorluk olmaz. Mantığımız belki bunu anlayamayabilir. Fakat her zaman anlattığımız gibi dinimiz mantık dini değildir. Eğer mantığımıza göre her şeyi halletmeğe kalkışırsak, mantığımıza sığmayanlar karşısında hem inkâra kalkışırız, hem de zâhiri mânâsını alırız, hakiki mânâsı dururken hemen mecâzîdir diyerek te’vile kalkışırız. Kavrayamadığımız birçok şeyi, nasıl olur diye kendi devrimizde uygulamaya kalkışırız. O zaman da ALLAHu zü’l-CeLâL korusun, hiç istenmeyen hallere düşeriz.

Biz Müslümânlara düşen görev, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bunu buyurmuş mu? Evet, o zaman “Âmennâ ve Saddaknâ”. İşte asıl imân dediğimiz şey budur. İmân demek bir şeyle karşı karşıya kaldığımızda amma âyet olsun, amma hadis olsun yapmamız gereken mantığımıza başvurmak değil, mesnedine bakmaktır. Mesnedi sahih mi, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş mu? Evet. O zaman “Âmennâ ve Saddaknâ”.

Meselâ, melekleri görebîliyor muyuz? Hayır. ALLAHu zü’l-CeLâL ve Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), melek vardır buyurmuş mudur? Evet. O zaman Âmennâ. Geçmiş enbiyâyı ve onlara inen kitabları gördük mü? Hayır. ALLAHu zü’l-CeLâL ve Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem bunların varlığını buyurmuş mu? Evet, o zaman Âmennâ.

İşte, geçmiş böyle olduğu gibi geleceğe inanmak da böyledir. İster kıyâmet alâmetleri olsun, ister mâhşer, ister kabir olsun; bu gibi haller karşısında bize düşen vâzife bu hususta âyet'in olup olmadığı, Hadis'te de mesnedinin olup olmadığına bakmaktır. Eğer varsa, kayıtsız şartsız imân etmektir. İşte imân budur. Hiçbir şekilde tereddüd kabul etmez, sarsılmaz Azmen ve cezmen. “Lâ raybe fih…”



Kardeşlerim;

Bu hususta sizlere iki misâl vereyim:

1- Mi’râc hadisesi mantığa hiç sığar mı? Mantık sahiplerinin mantığı bunu kabul eder mi acaba? Fakat Cenâb-ı Hak bunu buyurmuş mudur? Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu mu? Evet, o zaman “Âmennâ ve Saddaknâ”.

2- Hz. Süleyman’a (aleyhisselâm) Belkıs'ın tahtını bir lâhza içerisinde San’a’dan Beytülmâkdis'e getiren güç mantığa sığmayabilir, gelişi de yer altındandır.. Nasıl sığabilir ki? Koskoca saray, yerin altına girerek gelip de çıkar mı? Ama Cenâb-ı Hak bunu buyuruyor mu? Evet . Asıf bin Berhiyye, ism-i azam yoluyla bunu bu şekilde getirmiş midir? Evet. İşte o zaman “Âmennâ ve Saddaknâ”. Esasen imân buna bağlıdır. Çok tehlikeli bir mesele…

Hikmetli bir hikâye:

Hz. Musâ (aleyhisselâm) devresinde kendisi bizâtihi.: “Ya Rabbi, bu dünya hayatında iken bana cennetlik ve cehennemlik olan iki kişi göster ki onları şöyle gözümle bir göreyim” diye yalvarır. ALLAHu TeÂLÂ’da iki kişiyi târif eder. Musâ (aleyhisselâm) da bu iki kişiyi devamlı kontrol ediyor. Bakar ki “cehennemliktir” dediği şahıs ibâdetiyle meşgul olan bir şahıstır. “Cennetliktir” denilen şahıs da ibadetle pek fazla ilgisi olmayan bir şahıstır, pejmürdedir. Musâ (aleyhisselâm) oldukça hayret eder. Fakat, her ikisi de Hz. Musâ’dan (aleyhisselâm) evvel vefât ederler. Cennetlik olan vefât edince Hz. Musâ (aleyhisselâm) araştırır. Onu kime sorduysa; aldığı cevap.: “O kişi çok lâkayd olan, ibâdete pek düşkün olmayan bir kimse idi. Pek yararlı bir hali yoktu” derler. Hanımına sorar, o da aynı cevabı verir. “Peki, siz başbaşa kaldığınızda, iç âleminizde ne yapar, ne söylerdi?” diye tekrar sorar. Hanımı da.: “Ya Nebîyallah, böyle başbaşa yalnız kaldığımızda şöyle söylerdi: “Ah, ah! Bu mübârek Musâ Kelimullah'ın söyledikleri çok hoş, çok yerinde söyler, her ne söyledi ise haktır. Ama biz ona lâyık adam olamıyoruz. İhmalkârlığımız vardır.” diye derdini dökerdi.” Fakat sana karşı olan inancı, sevgisi çok içtendi. Senin söylediklerine karşı inancı tamdı. Hak olduğunu söylerdi” dedi.

Fakat, ötekisi yani ALLAHu zü’l-CeLâL’in cehennemliktir diye buyurduğu kimse için, bütün araştırma ve soruşturmanın sonucunda ibâdetine düşkün olduğunu söylerler. Aynı şekilde onu da hanımından sorar. Hanımı.: “Yâ Nebîyallah ibâdetine çok düşkündü. Bu konuda hiç ihmalkârlığı yoktu” der. Hz. Musâ (aleyhisselâm) tekrar sorar.: “Siz kendi aranızda başbaşa kaldığınızda ne yapar, nasıl davranır, neler söylerdi, kendi hâlince?” diye sorunca, hanımı der ki.: “Ya Nebîyallah! Kocam şu cümleyi sık sık kullanırdı.: “Ah, ah hatun! Yapılması gerekenleri yapmaya çalışıyoruz. Eğer Musâ’nın (aleyhisselâm) dediği gibi olursa... Her şeyi yapmaya çalışıyoruz, eğer, Musâ Kelimullah'ın dedikleri doğru çıkarsa...” Bunu bu şekilde söylerdi” der.

İşte imân böylesine şek ve şüpheyi kaldırmaz. Zirâ imân gaybîdir. Görmediğimiz ve göremediğimiz şeylere inanmaktır. Gördükten sonra imân etmek ye'sidir. Meselâ tevbe kapısı can boğaza yani gargaraya gelinceye kadar açıktır ve geçerlidir. Fakat can boğaza gelince makamını, gideceği yeri gördükten sonra edilecek imân geçersiz olduğu gibi tevbe kapısı da kapalıdır. İmân bu hale düşmeden inanmaktır, esas olan...

Darakûtnî Hz.leri, Zeynel Abidin'den rivâyetle şöyle buyuruyor.: ”Bizim Mehdi’mizin bir alâmet ve emâresi vardır. Bu alâmet de, ne zaman ki, Ramazan ayının birinci ve on beşinci günü Güneşin ve ayın tutulmasını görürseniz, biliniz ki o zaman Muhammedü’l- Mehdi (aleyhisselâm) zuhûr etmiştir. Dünyanın başlangıcından bu yana böyle bir vâkı’a hiç olmamıştır” diye buyuruyor.

Kardeşlerimiz; buraya kadar anlattıklarımızla iktifâ ediyoruz. Çünkü mevzû’ çok geniş olduğundan bu hususta yazılan kitablara müracâtın en doğru yol olacağı kanâtindeyiz. Hadis kitablarında yeterince sağlam ve doğru malûmat vardır. İlim Erbâbı o eserlere müracât etsin. Zirâ İmam-ı Şâfii (radiyallahu anhu) şöyle buyuruyor:

العلم ماقال الله وقال رسول الله وماعداه قول الرجال
Yani, ilim dediğimiz ALLAHu zü’l-CeLâL’in ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in buyurduğudur. Yâni ya Âyettir, ya da Hadis-i Şeriftir. Bunun dışındakilerse kavli ricâl; falanın, yani şunun veya bunun sözüdür.

İmam-ı Azam Ebu Hanife (radiyallahu anhu) de şöyle buyuruyor.: “ALLAHu zü’l-CeLâL’in kavli, buyurduğu başımız üstüne. Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hadisleri ve sünneti seniyyesi de başımız üstüne. Üçüncü olarak Sâhabenin kavli, icmâi ümmet bu da kabul. Bundan ötesi ”Hum ricâlûn nahnuricâlûn.” “Onlar da erkek, biz de erkeğiz…”
Ricâlin, yani kişilerin ilim bakımından olan yiğitlikleridir. Herkes kendi yiğitliğini ortaya koysun, diyor. Bundan sonrası dirâyet meselesidir. İlim, zekâ, kabiliyet, akıl ve denge standard değildir.

Aziz Kardeşlerim;

İmam-ı Gazali Hz., Şehabeddini Suhreverdi ve diğer zevâta göre akıl standard değildir. Dolayısıyla insanların akılları standart olmayınca kişilerin kabiliyet ve istidatları da aynı değil, farklıdır. Binaenaleyh, bu husus çok geniştir. Bu konuda daha teferruatlı bilgi edinmek isteyenlere, bu hususta yazılmış sağlam ve çok kıymetli bazı eserlerin isimlerini vererek konuyu noktalamak istiyoruz.

Muhammedü’l- Mehdi (aleyhisselâm) hakkında başlıca eserler ve zatlar şunlardır: Araştırıp mütaâlâ edebîlirsiniz.

Hafizü’s Sahavî (radiyallahu anhu).: İrtikaü’l- Arfi, isimli kitabı.

Celaleddin-i Suyutî Hz..: Kitabul hâvi Filfetavi (Cilt 2, fasl adı Arfulverdi fi Ahkami Mehdi) Bu fasılda Mehdi (aleyhisselâm) ile ilgili 235 hadis vardır.

Hafız ibni Hacerü’l- Heytemî.: “Elkavlu’l- Muhtasar fi Ahvâli’l- Mehdiyyi’l- Muntazar, adlı eseri ve Fetava-i hadisiyesinde de çok malûmat vermiştir.

Hatta; İmam-ı Rabbani (radiyallahu anhu) döneminde bir mürşid kendisinin Mehdi olduğunu söyleyince İmam-ı Rabbanî kabul etmediği gibi ona bu İmam-ı Heytemî'nin kitabını okumasını tavsiye ediyor.

Hafızü’l- Berzencî.: El işa’ati fi eşratü’s- seâ.

Hüccetullahi Alelâlemin Yusufu Nebhanî.: Mû’cizatü’n- Nebî adlı eseri Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in mu’cizelerini genişçe anlatır.

Bu kitaplar Hz. Muhammedü’l- Mehdi (aleyhisselâm) ile alâkalı en geniş malûmatı veren kitaplardır..

Diğer fitneler hakkında da birçok kitap olduğu gibi özellikle Hafız İmâmeddin İbni Kesir'in iki ciltlik eseri vardır ki birinci cildi Nefhatun Fi’s-Sûr'a kadar olup ikinci cildi öbür âlem ile alâkalı, ilgili hadisleri toplamıştır.

Bir de Zeynül İrakî'nin (ki bu zât çok meşhurdur) yetiştirmiş olduğu Hafız Nurettin'i Heysemî'nin Mecmuatü’z- zevâid ve Menbâu’l- fevâid isimli çok kıymetli kitabıdır..

Yusufu Nebhanî; Rasûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) sonra zuhûr eden mûcizeleri, bütün alâmet ve fitneleri belirtmiştir. “Nasıl ki Hz. Ömer (radiyallahu anhu).: “Yâ Sâriye!.” diye Nihavend Şehrinde sesini duyurması, tamamen kerâmet nev’indendir.” diyor. Daha zuhûr etmemiş olup çok uzun zaman sonra olacakları bildirmesi Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) birer mucizesidir. Keramet evliyânındır. Mucize ise Rasûllerindir. 900 sayfalık bir kitaptır..

Bütün hadis kitaplarında bu konu hakkında az veya çok mutlaka malûmat verilmiştir.. Onlar bize güzel sofraları hazırlamışlar, biz yemesini bilmiyoruz, bundan bile âciziz. İsteyenler bu kıymetli eserleri mütalâa etsin.

ALLAHu zü’l-CeLâL hepsinden razı olsun. Bizlere de şuûr versin, hidâyet versin. Rabbimiz Celle Celelühü Sübhânehü ve Teâlâ cümlemizi rızasına muvafık eylesin. Âmin….“
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4244
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: KIYAMET ALAMETLERİ MUHAMMED SIDDIK HEKİM KS.

Mesaj gönderen Hakan »


DECCÂL

Hadis Meâli.:

Cenâb-ı Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki: “Deccâlin çıkış emâresi şu ki: Deccâlin geleceğinden hiç bahsedilmez. Ve Deccâl’in geleceği, insanların fikirlerinden çıkıp gitmiş olur. İmâmlar ve vaizler de Deccâl’in geleceğinden asla bahsetmezler.” Hülâsa insanlar onu tamamen unutmadıkça Deccâl ortaya çıkmayacaktır.

قال رسول الله صلى الله عليه وسلم:
لا يخرج الدجال حتى يسهل الناس عن ذكره على المنابر

(حديث صحيح ورجاله ثقاة) (رواه عبدالله ابن احمد برواية صحيحة)

Hadis sıhhatlidir. Abdullah ibni Ahmed rivâyet etmiştir.

Yine Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: “Hz. Âdem’den (aleyhisselâm) bu güne kadar Deccâl'in fitnesinden daha büyük bir fitne vâki’ olmamıştır. Bundan dolayı hiç nebî yoktur ki onun fitnesi hakkında ümmetini uyarmamış olsun. Umumiyetle Deccâl hakkında kendi ümmetlerine anlatmışlardır. Bahusus bana gelince, ben âhir zaman peygamberi olmam dolayısıyla siz de son ümmetsiniz. Deccâlin sizin üzerinize geleceğinden hiç şüphe yoktur. Bundan dolayı bu hususta en fazla malûmâtı size vermem gerekiyor. Bu sebeple o çıktığı zaman ben bulunmuş olsa idim, hepiniz namına ben ona yeterdim. Onu hallederdim. Fakat, benim bulunmadığım bir devrede gelecektir. Onun için, tedbirli olmamız için, Deccâlin vasıflarını, alâmetini sizlere anlatayım ki ona göre tedbir alırsınız.” diye buyuruyor.

İşte o günden bugüne kadar 1400 küsur sene geçmiştir. (H. 15. asırda yaşıyoruz). Daha evvelki bölümlerde anlattığımız gibi bu daha fazla sürmeyeceğe benziyor. Ama biz görürüz veya göremeyiz. Velhasıl bu zamana çok yakındır. Her geçen gün biraz daha bu zamana yaklaşıyoruz. İşte Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurduğu gibi Muhammedü’l- Mehdi’nin (aleyhisselâm) teşrifinde nasıl ki kendisine tâbi’ olanlar, onunla beraber savaşanlar, onun etrafında olanlar, ona yardımcı olanlar olacağı gibi tam tersine Deccâlin de beraberinde olanlar, onu kabul edenler olacak. Deccâl de tam tersi ki, Deccâldeki keramet ve mûcize değil. Deccâldeki istidracî olacak, çok fecî bir durumu vardır.

Hatta Deccâlin yanında iki melek vardır. Deccâlin söylediği herhangi bir şeye meleğin biri “Kezebte” diyecek. Onu yalanlayacak, “yalan söylüyorsun” diyecek. Diğer melek de bu meleğin söylediğine “Sadakte” yani doğru söyledin, diye tasdik edecek. Fakat, şu acayibliğe, şu istidraca bakınız ki; İkinci melek, birinci meleğin Deccâl’e “Kezebte” “Yalan söylüyorsun” sözünü doğrulamak için “Sadakte” “Doğru söyledin” der. İnsanlar da ikinci melek Deccâl’i tasdik etti zannederler. Melekleri görmedikleri için. İşte halk da Deccâlin bu istidracı karşısında ona tâbi’ olmaya başlayacaklar. Onun gözünün biri dışarıya doğru çıkık olacak. Antika bir göz gibi olacak. Alnında da “Kâfir” yazılı olacak. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e soruyorlar: “Ya Rasulallah onun alnında yazılı olan “kefere” yazısını herkes okuyabilecek mi?” Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) da: “Evet, ümmî de olsa, okur yazar da olsa ALLAHu zü’l-CeLâL’in izni ve inâyetiyle okuyabilecek”, buyuruyor.

Hatta bir yere, bir beldeye vardığında beraberinde bulunan bir kimseyi keser. Vücudunu ikiye ayırır, öldürür. “Ben rabbınızım; öldürürüm de, hayat da veririm” diyor. Sonra da elindeki asâyı ona vurarak.: “kalk” diyecek. O kişi de eski haline gelip kalkacak. “Gördünüz mü? Bunu yapan rab değil mi? Ben sizin rabbınız değil miyim?” diyecek. Bu durumda bu istidracıyla kendisinin rab olduğunu söyleyecek. Bu durumu gören bir çokları, ona RABB diye inanacak ve onun yanında yer alacak. ALLAHu zü’l-CeLâL cümle Ümmet-i Muhammedi bu habis ruhlu kâfir'den korusun!. Fakat, kendisine inanmayanları da pek rahat bırakmıyor. Kendisine inanmayanların mal ve mülklerini telef edecek. Ekinlere zarar verecek. En kötü hastalığa yakalanmış olanları iyileştirecek, bunlar istidracî olacak. Sağlam olanları da hasta bir hale sokacak. İşte böylesine azîm bir fitnedir Deccâlin fitnesi.

Bu habis ruhlu Deccâl öylesine bir istidraca sahiptir ki; Muhammedü’l- Mehdi (aleyhisselâm) döneminde sıkıntıdan kurtulup güzel bir halde olan halk, Deccâlin gelmesi ile Müslümanlar çok zor bir imtihan sahnesi ile karşı karşıya kalacaklar. “Biz Müslümanız” diyenler çok zor sıkıntılar içinde kalırken, Deccâle imân ve onun peşinden gidenler bolluk içinde, zevk ü sefa, keyif içinde olacaklar. Binaenaleyh bu durumu görenlerden birçokları da Deccâlin tarafına geçecekler. Bu geçiş ama mâişet korkusundan, ama başka sebeplerden olacak. Meğer ki, ALLAHu zü’l-CeLâL yardım ede de, bunun tongasına düşmeyelim, inşallah…

Hülâsa, Temimu’d- Darî bunu (Deccâli) görmüştür.

Temimu’d- Darî, ticaret veya seyahat için bir seferde iken bir gemiye binip denize (Bahrü Farîsî) açılmıştır. Binmiş olduğu gemi fırtınaya yakalanıp parçalandığında, batacağında bir kayık ile yanındakilerle beraber bir adanın sahiline çıkarlar. Sahile çıktıklarında çok acayip bir hayvan (dabbe) ile karşılaşırlar. Bu hayvanın çok kıllı oluşundan baş tarafı neresi, arka tarafı neresi belli değildir. Şaşkın bir halde: “Sen necisin, neyin nesisin?” derler. O da cevâb verir:

“Ben cessâseyim.” (Deccâlin casusu)

Cessâse nedir? derler. O da işâretle:

“Ey cemâat şuraya gelin. Orada sizin sorduklarınıza cevap verecek biri var” diyerek, onları bir mağaraya götürür. Karşılaştıkları kişi, hilkat bakımından çok iri yapılı birisi olup elleri boynuna, dizlerinden topuklarına zincirle sıkı şekilde bağlanmış birisidir. Kükrer durur… Çok iridir. Abûs manzaralıdır.

Ona.: ”kimsin sen?” diye sorarlar:

Bu acayip ve zincire vurulmuş kişi de onlara “siz kimsiniz?” diye sorarak der ki.:

“Bana; Beysan Hurmalığından (Filistin-Ürdün arasındadır) haber verin. Ağaçları meyve veriyor mu?” Evet, veriyor.

“Bana Taberiye Gölünden haber verin. Suyu hâlâ duruyor mu?” “Evet.” duruyor.

“Bana Zugar (Lut’un (aleyhisselâm) kızının ismi, Şam civarında) Gözesinden haber verin. Gözede su var mıdır?” “Evet.” vardır.

“Ümmîlerin peygamberinden haber verin. O ne yaptı?” diye uzun uzadıya sorar ve kendisini tanıtır. “Ben Mesihid Deccâlim, der.
(Mesihid Deccâl: Şer için seyahat eden; Mesih İsâ (aleyhisselâm): Hayır için seyahat eden.)
Çıkış için bana izin verilme zamanı yakındır. O zaman çıkıp yeryüzünde dolaşacağım. Kırk gün içinde uğramadığım karye, köy kalmayacak. Mekke ve Medine hariç. Bu iki şehir bana haramdır. Onlardan birine her ne vakit girmek istesem, elinde yalın kılıç bir melek beni karşılar. Benim oraya girmeme mâni olur. Onların her bir geçitinde bir melek vardır. Onları korur” der.

O güne kadar Temimu’d- Darî'nin bu gibi hallerden haberi yoktur. Zirâ kendisi Hristiyandır. Buradan kurtulduktan sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in huzuruna gelir, Müslüman olur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e başından geçen hadiseyi anlatır.

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “salât, salât” diye ilân eder. Halbuki namaz vakti değildir. Millet toplanır. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) der ki.:

“Şu ana kadar sizlere Deccâl hakkında bahsediyordum. Size onu anlatıyordum. Fakat şu anda, benden başkasından da dinlemenizi istedim. İşte Temimu’d- Darî Hz.leri onunla karşılaşmış. Ondan duyduğu şeyleri, onun hakkındaki malûmatı kendisinden dinleyin. Çünkü onun anlattıkları da benim size anlattıklarımın aynısıdır” der ve Temimu’d- Darî gördüklerini uzun uzadıya anlatır. Temimuddari Hz.leri İslâm olmuştur ve bu anlattıkları hadislerle tesbit olunmuştur..
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4244
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: KIYAMET ALAMETLERİ MUHAMMED SIDDIK HEKİM KS.

Mesaj gönderen Hakan »


Deccâlin istidrac yönüne bir misâl daha:

Öylesine aşırı bir istidraca sahiptir ki, kendisine tâbi’ olmayanlara dünyayı bir zindan eder. Hatta karşısına aldığı kişiyi ikiye bölerek öldürür. Tekrar elindeki asâyı o ölüye vurarak kalk dediğinde tekrar kaldırıp eski haline getiriyor. Ve o kişiye.: “Ben senin Rabbin değil miyim?” diye sorar. O da.: “Hayır sen benim RABB’im değilsin. Sen Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bildirdiği Mesih Deccâlsin” der. Deccâl kendisini isbatlamak için bunu üç defa, bir başka rivâyette dört defa aynen tekrarlar. Son defasında tekrar yapar ve.: “ayaklan!.” der. “Ben sizin en yüce Rabbiniz değil miyim?” diye sorar. O şahıs her defasında tekrar: ”Hayır sen bizim RABBimiz değilsin, sen Mesihü’d- Deccâlsin. Senin bu yaptıklarından dolayı sana yaklaşmak, seninle beraber olmak şöyle dursun, bu yaptıklarından senin Deccâl olduğuna daha kesin kanaat sahibi oldum. Sen hiç şüphesiz Deccâlsin” der.

Hülâsa; dördüncü defasında Deccâl o şahsı kesmeye, öldürmeye muktedir olamayacak. Elindeki o keskin kılıcı, ALLAHu zü’l-CeLâL tarafından öyle bir hale getirilecek ki, hiçbir şeyi kesemeyecek. Ve bu kişinin de Hz. Hızır (aleyhisselâm) olduğu rivâyet ediliyor. Zirâ Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki.: “O anda yeryüzünde bulunan en hayırlı kişi Deccâlin karşısında bulunan o kişidir.”

Velhasıl çok azîm bir fitne. ALLAHu zü’l-CeLâL bütün ümmet-i Muhammed’i bu fitneden korusun. Âmin!.

Hatta Allame-i Tanafîsi Hz. leri diyor ki: “Medresedeki müderrisler talebelerine bu Deccâl hakkındaki hadisi mutlaka öğretmeli ve anlatmalıdırlar, bu zaruridir.” diye buyuruyor. Zirâ Deccâl'den kurtulmanın, onun fitnesine kanmamanın iki yolu vardır: İlmî ve amelî. Biri ilmen kurtuluştur, diğeri de amelen ondan kurtuluştur.”

Bir Müslüman ilmen bilir ki ALLAHu zü’l-CeLâL bu dünyada görülmez. Deccâl ise.: “Ben sizin rabbinizim!.” diyor ve gözüküyor. Hâşâ, ALLAHu zü’l-CeLâL kör değildir, onun ise gözünün biri kördür. Hâşâ, ALLAHu zü’l-CeLâL yemek içmek gibi hallerden münezzehtir. İşte bunu ilmen bilebîliriz. Bunu anlatmak ve öğretmek lâzım. ALLAHu zü’l-CeLâL’in sıfatlarını bilen ve muhaliftekinin sıfatlarını da bilip karşı karşıya kalınca Rabb böyle olmaz der.

Âmelen bilinmesi ve ondan korunmak ise, Sahih-i Müslim'de geçtiği gibi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.: “Deccâlin fitnesinden korunabilmek için Cuma günleri Sûre-i Kehf’in tamamını okursanız Deccâlin fitnesinden korunduğunuz gibi ayrıca da bir nur sahibi olursunuz. Eğer, Sûre-i Kehf’in tamamını okuma imkânı yoksa, sabah sûrenin başından on âyet, akşam da sûrenin sonundan on âyet okursunuz… Cumadan cumaya bu nur devam eder ve Deccâlin fitnesinden de emin olursunuz” buyuruyor.

Veya Deccâlin şerrinden emin olmak için Mekke, Medine, Mescid-i Aksâ’da veya Mescid-i Tûr’da bulunmak gerek. Zirâ buralara giremez.

Hatta âlimler, bu mevzû’da şöyle bir malûmat veriyorlar: Onun etrafındaki Müslüman cemaatin çoğu onun kâfir olduğunu pekâlâ bilecekler. Ama sorulduğunda diyecekler ki: ”Ne yapalım hiç olmazsa mâişetimizi temin için onunlayız. Onda bulunan şeylerle geçiniyoruz.” diyecekler. İşte böylesine feci bir hal olacak. Öyle son sistem bir imtihân ki ALLAHu zü’l-CeLâL bizleri korusun. Âmin…

Fakat, Deccâl Medine'ye yaklaştığı zaman, ki buraya ve Mekke'ye giremeyecek. Çünkü Mekke ve Medine'nin kapısında melekler vardır. Cebrail (aleyhisselâm) ve Mikail (aleyhisselâm)…Ne tesadüf ki o anda Medine-i Münevvere'de bir zelzele olur. Ve Medine halkından nifak ehli olanlar zelzelenin korkusundan Medine dışına çıkacaklar. İşte onlar, o anda Deccâl ile karşı karşıya kalacaklar.

İşte o gün Medine'de Medine ehli şöyle buyuracak: “Yevmül halâs” yani halâs günüdür bugün. Yani Medine-i Münevvere'de münâfığın kalmadığı gündür bu gün. Tamamen Medine'nin dışına çıkmışlardır. Deccâle lâyık olanlar, o zelzele korkusundan Medine dışına çıkmışlardır.

Hatta bir kadın soruyor.: “Ya Rasulallah o anda Arablar yok mu olacak, bu ne haldir böyle?”
“Hayır, Arablar yok olmuş olmayacak. Fakat azınlıkta olup, çok feci ve korkulu bir halde olacaklar. Ancak o anda imâmları (ki Muhammedü’l- Mehdiyi kasdediyor), Beytülmakdis’te olacak. Cemâati ile birlikte orada olacak. Onların dışındakiler emin bir durumda değillerdir, ama inanıyorlar, ama inanmıyorlar. Hatta Deccâlin cenneti ve cehennemi de olacak. Öyle bir görüntüsü olacak. Cenneti yeşillikler ve güzellikler vs. gösterecek. Cehennemi de bir alev görüntüsü şeklindedir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem uyarıyor: “Onun cehennemine gitmek senin için halâs durumdadır. Çünkü onun cehennemi seni yakmaz. Onun cehennemi senin için ALLAHu zü’l-CeLâL’in bir cenneti olacak. Fakat onun cennetine kapılacak olursan, bu halin ALLAHu zü’l-CeLâL’in cehennemine gitmene bir sebebîyet verecek” diye anlatıyor Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem).

“Hatta böyle bir belâ ile karşılaşırsan, gözlerini kapat ve o cehennem dediği yere at kendini. O sana bir zarar getirmez.” buyuruyor. ALLAHu zü’l-CeLâL’in inâyetiyle…

İşte, Müslümanların son imtihan sansürü olduğu için bu Deccâle öylesine bir istidrac verilmiş ki, göğe yağmur yağ diye işaret ettiğinde yağmur yağar. Yeraltındaki hazineler bir işaretle arkasından koşar. Halkı kendisine inandırmak için der ki.: ”Sizin ölmüş olan anne ve babalarınızı diriltip getirsem ve sizinle konuştursam, bana tâbi’ olmanızı söyleseler, bana inanır mısınız?” Ve ölmüş anne babasını diriltip onunla konuşturur. Aslında dirilttikleri o kişinin anne ve babası değil. Kendisinin emrinde olan hazır şeytanlar vardır. İşte o şeytanlardan iki tanesi anne ve baba sûretinde onları timsâlen gelirler. Ve derler ki.: “Evlâdım, işte bu haktır, rabdır vs.” Kişiyi kandırmak için ne gerekiyorsa, Deccâl’in söylediklerini tekrar ederler. İşte bu Deccâl fitnesidir. Öyle sıradan, rastgele bir şahsiyyet değildir. Şudur, budur diye temsiline kalkışmayalım, mecâzîliğinden de bahsetmeyelim. Fecî’ bir durum…

Hadis-i Şerifleri sulandırmaya, hakiki mânâsının dışına çıkarak, mecâzîdir diye tevile kalkışmayalım. Bu, Müslümanlar üzerine azîm bir belâdır. İşte Muhammedü’l- Mehdi (aleyhisselâm) bunun devresinde bulunuyor. Bu Deccâl, bu sahib olduğu istidrac ile çok seri bir halde dünyayı geziyor, fırtına gibi. Arzuladığını hemen hallediyor. Bu gün de görüyoruz ki birçok kimseler mâişet sebebîyle ne haram, ne helâl demiyor. Yeter ki bulsun. Mâişet için yapmadıkları kalmıyor. Bu gibi kimseler, Deccâlin karşısında bir külfete falan girmezler. ALLAHu zü’l-CeLâL inâyetini bizlerden esirgemesin ve bunun şerrinden hepimizi korusun, karşı karşıya getirmesin. Âmin...

İşte bundan dolayıdır ki Muhammedü’l- Mehdi (aleyhisselâm) Beytül Makdis’te/(Mescid-i Aksa) münhasır kalacak. Zirâ İmam-ı Ali (radiyallahu anhu) de şöyle buyuruyor:

“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in doğumu Mekke'de, hicreti Medine'ye olduğu gibi bizim Mehdi'mizin de doğumu Medine'de, hicreti Beytül Makdis'e olacaktır” buyuruyor. Yani bu Deccâlin şerrinden bir hicret durumu vardır. Deccâlin fitnesinin fecî bir durumu var. Şimdi anlatmaya değil de unutturmaya çalışıyorlar. Deccâl beraberinde 70 bin Yahudi ile, zırhları vs. ile hazır vaziyette Muhammedü’l- Mehdi’yi (aleyhisselâm) ve cemâatini öldürmek için gelip Mehdi (aleyhisselâm) ve askerlerini kuşattığı an Hz. İsâ (aleyhisselâm) nüzûl edecek. “Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez” derler ya…İşte o anda Hz. İsâ (aleyhisselâm) teşrif edecek. Beytül Mâktiste namazlarını ikâme ettikten sonra Mescid-i Aksa'nın kapısını açın , diyecek. Kapı açılıp Deccâl karşısında Hz. İsâ’yı (aleyhisselâm) gördüğü an Deccâl değil mi ki bâtıl; İsâ değil mi ki Hakk. Hak bâtılı görünce “Bel nakzifu bil hakkı âlel-bâtıl”. O zaman bâtılın gücü, kuvveti sarsılıp etkisiz bir hale gelecek ve küçülmeye, erimeye başlayacak. Zirâ âyette de:

بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَإِذَا هُوَ زَاهِقٌ وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ
“Bel nakzifu bi’l- hakkı alel bâtıli fe yedmeguhu fe izâ huve zâhik (zâhikun), ve lekumul veylu mimmâ tasıfûn (tasıfûne).: Hayır, biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok olup gitmiştir. (Allah'a karşı) Nitelendiregeldiklerinizden dolayı eyvahlar size.” (Enbiyâ 21/18)

بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ

Hz. İsâ (aleyhisselâm) değil mi ki hak, Deccâl değil mi ki bâtıl ; bâtıl hakkı görünce hemen gücü sarsılıyor. Hz. İsâ (aleyhisselâm) ile birlikte Muhammedü’l- Mehdi (aleyhisselâm) Deccâli orada öldürecekler.

Hülâsa; öteden beri anlattığımız gibi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in buyurduğu Deccâlin kırk günü vardır. Birinci günü bir sene, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta gibi olacak. Otuz yedi günü de ilâve edilecek. Bunların toplamı da Deccâlin müddetidir.

Soruyorlar.: “Yâ Rasulallah, bu, sene gibi olan birinci günde namaz bir günlük namaz gibi mi kılınacak?” diyorlar. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de.: “Onu takdir edersiniz” buyuruyor. Burası şifrelidir. Ne demek istediğini bilemiyoruz.

Bazı âlimler diyorlar ki, bunun birinci günü çok zor olduğu için âdeta bir sene gibi gelecek. Sonra ona alışılmaya başlayınca yavaş yavaş hafifleyecek, diyorlar.

Halka verdiği zorluktan dolayı bir günü bir sene gibi olacak diyenler de vardır. Fakat kendisine tâbi’ olanların keyfi yerinde olacak. Ama maneviyatı da tamamen yok edecek. ALLAHu zü’l-CeLâL bizleri korusun. Âmin

İşte bu sıkıntı devresinde âyette de buyurulduğu gibi her zorluğun bir kolaylığı vardır. Her kolaylıktan sonra da bir zorluk vardır. Yani zorluktan, sıkıntıdan sonra bir kolaylık, bir ferahlık doğabiliyor. Bu minvâl üzere Muhammedü’l- Mehdi (aleyhisselâm) ve etrafındakiler gâyet rahat ve sevinçli bir hale gelmişlerken Deccâlin zuhuruyla evvelkisinden de çok zor, çok kötü bir hale düşüyorlar. Halkın mâneviyatları da sarsılıyor. ALLAHu zü’l-CeLâL, bizleri korusun. Âmin…

Aziz Kardeşlerim;
Muhammedü’l- Mehdi (aleyhisselâm) ve Deccâl hakkında biraz da olsa malûmat verdik. Nasıl ve ne gibi bir zamanda zuhûr edecekleri, evsâfları ve icraatları hakkında sağlam ve sıhhatli hadis-i şeriflerin bir kısmını serdettik. Deccâlin nasıl bir istidrac sahibi olduğunu, rububiyet davası güdeceğini ve diğer durumlarını anlatmaya gayret ettik.

Kardeşlerim;
Hulâsa, Deccâl o kadar habistir ki, anlattığımız gibi çok istidrac sahibidir. Rububiyet davasında da bulunacaktır. Cenâb-ı Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in belirttiği sıfatları; çok abes, çok nahoş manzarası vardır. Arkasındaki saçlar fitil gibi düzensiz, biçimsiz, gözü çıkık ve bakılmaz halde. Aynı zamanda alnında da Kefere (üç harf) vardır.

Bunu herkes okur. Ümmîler de okur. Bu ALLAHu zü’l-CeLâL’in tamamen bir lûtfudur, merhametidir. Onun için bu hâl karşısında insanları ona kaptıran sebep cehâlet veya mâişet yönündendir. Yoksa böyle bir şeyi rab tanımak akıl kârı değildir.

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Vallahi Deccâl bizim devremizde gelmiş olsa sâbi- sıbyanımız, yani çoluk çocuğumuz dahi onu taşlarlardı” buyuruyor. Demek ki çocuklar bile bilinçli idiler. Rabb demek, ne demek? Zirâ Rablık öyle rastgele olmaz…

İşte Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ilân ettiği gibi ilmen onu bilip tekzib etmek şarttır. Sair ûlemaların verdikleri malûmat da zarurî. Çünkü bilinçsiz olup karşı karşıya kalınca kandırabilir.

Ben kendim bizzat TV'de gördüm ve duydum. Bir kadın.: “Ben rabbim. Bana rabb diyeceksiniz!.” dediğini ve ona da.: “Rab” dediklerini. Bunu bizzat müşâhede ettim. Tabii buna rab diyenlerin ilimleri olsa, ondan rab olmayacağını gâyet rahatlıkla bilirlerdi. Ama cehâlete, bilgisizliğe bakın ki onu kabul ediyorlar.

Bir mehdilik hadisesini de hepimiz gördük. İşte böyle rezaletliklerin tamamı cehâletten doğuyor.

Hülâsa, bu hâin Deccâl Medine-i Münevvere'ye geleceğinde Cebrâil (aleyhisselâm) ona girme izni vermiyor. Bundan dolayı Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: “Deccâl Medine'ye giremeyince arka cephesinden Uhud Dağı’na çıkar ve karşısında gördüğü Mescid-i Nebevî'yi etrafındakilere göstererek.: “Şu beyaz köşkü görüyor musunuz? İşte o köşk Ahmed'in köşküdür” der.

Dikkat ediniz. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu hadiseyi anlatırken mescid kerpiçten yapılmış olup üzeri de hurma dalları ile kaplıdır. Bunu söylediği zaman Mescid-i Nebevî'nin ne beyaz bir görüntüsü var, ne de köşk hali vardır. Demek ki Mescid-i Nebevî’nin bu günkü halini Uhud Dağı’ndan baktığında o da görecek.

İşte, o anda kahrından dolayı üç narası vardır. Bu naraları karşısında âdeta Medine-i Münevvere sarsılacak. Millet de o zaman bunu zelzele hesabıyla bütün münafıklar Medine’yi terk edecek. Bu terk edenlerin çoğu kadınlar olacak. Hatta bazıları analarını, hanımlarını bağlamışlar bile…Deccâlin etbâ’ı olacakların tamamı Medine'yi boşaltacak ve o mübarek belde bu kirlerden de temizlenmiş olacak.
İşte o gün “Yevmü’l- Halâs” diye meşhurdur.

Aziz Kardeşlerim;
Hz. Muhammedü’l- Mehdi (aleyhisselâm) ve lâin (habis) Deccâl hususlarında âlâ kaderil imkân malûmât verildiği kanaatindeyiz. Şimdi, bu Muhammedü’l- Mehdi’nin (aleyhisselâm) gelişlerinde mâlûm hadiseler belirdi. Zulûmat, cevrü cefâ, haksızlık karşısında var olacak. Herc-ü merc durumunda çok fitneler olacak. ALLAHu zü’l-CeLâL’in izni ve inâyetiyle sükûnet olacak. Huzûr hali geldikten sonra, dünya işte bu; istikrarlı değil, arkasından bu habis geliyor. Daha beter oluyor. Zaten Mekke-Medine, Mescid-i Aksâ, Mescid-i Tûr’a giremiyor. Diğer yerleri çok basitten geziyor, tozuyor ve istediğini yapıyor. İstidrac çok… Neyse, bunun da sıkıntılı devresine karşı ister ki, çok daha muazzam bir şahsiyet gele ki, karşılayıp bunu haklayabilsin. Haliyle Deccâl'in icraatlarına ve onun istidracına karşı koyabilecek zatın da ne derece güçlü olacağını tahmin edebîlirsiniz..
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4244
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: KIYAMET ALAMETLERİ MUHAMMED SIDDIK HEKİM KS.

Mesaj gönderen Hakan »


HAZRETİ İSÂ (aleyhisselâm)

Tabii ki bu zamanda Hz. İsâ (aleyhisselâm) geliyor. Onun hakkından gelebîlecek kişi Hz. İsâ’dır (aleyhisselâm). Hz. İsâ’nın (aleyhisselâm) gelişi için, halk mantığına göre “Nasıl olur da Hz. İsâ’nın (aleyhisselâm) devrinden bugüne kadar yaşayan bir kimse, binlerce sene geçmiş; ne yer, ne içer, ne yapar acaba?” diyebîlir. “Bu güne kadar yaşaması nasıl olur acaba” diye düşünülebîlir. Buna en güzel cevap Hızır’dır (aleyhisselâm). Hz. İsâ’dan (aleyhisselâm) da çok daha öncedir. İlyas (aleyhisselâm) da Hz. İsâ’dan (aleyhisselâm) çok daha öncedir.

Bunlardan ikisi Hızır (aleyhisselâm) yerde, İlyas (aleyhisselâm) denizde, İsâ (aleyhisselâm) ve İdris (aleyhisselâm) da göktedir.Bunlardan Hızır (aleyhisselâm) ile İsâ (aleyhisselâm) mutlaka Ümmet-i Muhammed'e yardımcı olacaktır. Ve aynı zamanda kendi cemââtının da baş tutarı olacaktır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Şeriat-ı Garra'sını yürütmek kasdıyla gelecektir. Hz. İsâ’nın (aleyhisselâm) gelişi Peygamber olarak değildir de Sahabenin en efdali olarak, en efdâli riyâset makamında gelecektir. Zirâ Cenâb-ı Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem mi’raca teşrif ederken Hz. İsâ (aleyhisselâm) ile buluşmuştur. Şüphe yoktur. Ayrıca Enes bin Malik ve diğer sahabe-i kiram Kâbeyi tavaf ederlerken bir Musâfaha vâki’ olmuştur. Bu Musâfaha esnasında Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) eli görülüyor da karşısındakinin eli görülmüyor. Sahabe-i Kiram hayretle Rasûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) karşısındakinin kim olduğunu sordular. O da; İsâ ibni Meryem (aleyhisselâm) olduğunu söylemiştir. İşte bundan dolayı sahabe seviyesinde ve en faziletlisi olarak, fakat rütbesi ayrı, o kendisine aittir. O nebîlik rütbesi hiçbir zaman silinmez. O, dünyada yaratılmış Âdemoğluyla enbiyâ arasında ve ulülazm'dan dördüncü Rasûldür.

İşte Hz. İsâ (aleyhisselâm) ile alâkalı, hayatta olduğuna ve öldürülmediğine, öldürülenin Hz. İsâ’a (aleyhisselâm) benzetilen birisi olduğuna, müşebbihat olduğuna; Onu kendi katına ref’ eden ALLAHu zü’l-CeLâL, günü ve zamanı geldiğinde Onu tekrar yeryüzüne indireceğine, Kadir-i mutlak olan ALLAHu zü’l-CeLâL için zorluk diye bir şey tasavvur olunamayacağına… Ref’ine kadir olan ALLAHu zü’l-CeLâL Onu tekrar yeryüzüne indirmeye de kadirdir.

İşte, şu Âyet-i Celile'de ALLAHu TeÂLÂ şöyle buyuruyor:

وَقَوْلِهِمْ إِنَّا قَتَلْنَا الْمَسِيحَ عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللّهِ وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلَكِن شُبِّهَ لَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُواْ فِيهِ لَفِي شَكٍّ مِّنْهُ مَا لَهُم بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِلاَّ اتِّبَاعَ الظَّنِّ وَمَا قَتَلُوهُ يَقِينًا
“Ve kavlihim innâ katelnâ’l- mesîha îsâbne meryeme resûlallâh (resûlallâhi), ve mâ katelûhu ve mâ salebûhu ve lâkin şubbihe lehum. Ve innellezinahtelefû fîhi le fî şekkin minhu. Mâ lehum bihî min ilmin illâttibâa’z- zann (zanni), ve mâ katelûhu yakînâ (yakînen).: Ve onların, “Muhakkak ki, Allah'ın resûlü Meryem'in oğlu İsa Mesih'i biz öldürdük.” sözleri (çok büyük iftiradır). Ve onu öldürmediler ve onu asmadılar. Fakat (öldürülen adam) onlara, (Meryem'in oğlu İsa Mesih'e) benzer olarak gösterildi. Ve muhakkak ki onun hakkında ihtilafa (anlaşmazlığa) düşenler, ondan (bu hususda) mutlaka şüphe içindeler. Onların, onunla ilgili olarak, zanna tâbî olmaktan başka bir ilimleri (bilgileri) yoktur. Ve onu kesinlikle öldürmediler (öldüremediler).” (Nisâ 4/157)

بَل رَّفَعَهُ اللّهُ إِلَيْهِ وَكَانَ اللّهُ عَزِيزًا حَكِيمًا
“Bel rafaahullâhu ileyh (ileyhi). Ve kânallâhu azîzen hakîmâ (hakîmen).: Hayır, Allah onu, kendisine yükseltti. Ve Allah Azîz'dir (üstündür, güçlüdür), Hakîm'dir (hüküm ve hikmet sahibidir).” (Nisâ 4/158)

وَقَوْلِهِمْ إِنَّا قَتَلْنَا الْمَسِيحَ عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللَّهِ وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلَكِنْ شُبِّهَ لَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُوا فِيهِ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِلَّا اتِّبَاعَ الظَّنِّ وَمَا قَتَلُوهُ يَقِينًا { بَلْ رَفَعَهُ اللَّهُ إِلَيْهِ وَكَانَ اللَّهُ عَزِيزًا حَكِيمًا

İşte Yahudilerin öldürdük dediklerini bu âyet-i kerime çürütüyor. Onların öldürdük sözlerini hükümsüz kılıyor. Zirâ onların öldürdük diye iddia ettikleri Hz. İsâ (aleyhisselâm) değildir. Aslında ne öldürdüler, ne de salbettiler (astılar). Velâkin bunlar müşebbihat, benzetmedir.

ولكن شبه لهم
Ancak bunların öldürdükleri Hz. İsâ’ya(aleyhisselâm) benzeyen bir şahsiyettir. Hatta bunda da hangisidir öldürdüğümüz? diye ihtilâfları vardır. Ancak zan olarak ya budur, ya budur diyorlar da Hz. İsâ (aleyhisselâm) olduğuna dahi garanti veremiyorlar.

وماقتلوه يقينا
ALLAHu zü’l-CeLâL ilân ediyor. Kesinlikle öldürmediler diyor. İnanarak, öldürülmemiştir…

ALLAHu zü’l-CeLâL onu kendi nezdine ref’ etmiştir.

بل رفعه الله اليه
Kendi nezdine ikinci göğe almıştır. Onun için Hz. İsâ (aleyhisselâm) ikinci kat göktedir.

وكان الله عزيزاً حكيماً
ALLAHu zü’l-CeLâL azizdir. Dilediğini yapar, yapmak istediğini kimse engelleyemez. Her şeyinde bir hikmet vardır.

Zaten Havariyyun on iki kişidir. Bazıları on üç kişi olduğunu söylemişlerdir. İhtilâf olsa da sayıları fazla değildir. Zirâ Hz. İsâ’nın (aleyhisselâm) üç senelik bir devresi vardır. Kendisine peygamberlik otuz yaşında gelmiştir. Diğer enbiyâlara nübüvvet 40 yaşında gelmiştir. Ve peygamberlik devresi de üç senedir. Mübârek zaten halk arasında fazla bulunmaz. Devamlı gezinti halinde olan seyyahtır, devamlı gezen, dolaşan bir şahsiyettir. Yemesi içmesi ise öyle pişmiş, hazırlanmış şeyler değil. Ne buldu ise onu yemiştir. Aynı zamanda bu hadise olmazdan evvel ALLAHu zü’l-CeLâL kendisine malûmat vermiş. Hz. İsâ da (aleyhisselâm) Havariyyun'dan sevdiği birisine diyor ki: “Böyle bir hadise olacaktır. Benim yerimde bana benzer olarak olmayı kabul edersen, sana cennette seninle beraber olmayı vaad ederim” diyor. O da canla başla kabul ediyor. Ve bu şekilde Hz. İsâ (aleyhisselâm) ortadan yok oluyor. O kimse de aynen Hz İsâ’ya (aleyhisselâm) benzer bir hale geliyor. Onlar da içeri girdiklerinde onu Hz. İsâ diye öldürüyorlar. Ama bu, ama gayrısı…
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4244
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: KIYAMET ALAMETLERİ MUHAMMED SIDDIK HEKİM KS.

Mesaj gönderen Hakan »


Hülâsa;

Bu âyet-i celile Yahudilerin, biz İsa’yı öldürdük iddalarını çürütüyor. Binaenaleyh Hz. İsa(a.s) hayattadır ve Hz. İsa(a.s) ölmemiştir ve öldürülmemiştir. Rabbimiz, onu korumuştur. Hz. İsa(a.s) tekrar gelecektir. Arkasındaki âyette vardır. Nüzûlü haktır.Tabii ki Yahudiler çok hasûd (hasetçi, kıskanç) oldukları için Hz. İsa’yı (a.s) bir türlü hazmedemediler. Kendi dinlerinin karşısında bir engel olarak gördüler. Zira Hz. İsa’nın (a.s) mûcizeleri çok muazzamdır. O zamanki tabiatçılara karşı da çok harika bir hâli vardır. Körkütük kim olursa hayat buluyor, sıhhat buluyor. Karşısındakiler tamamen âciz ve nâçar kalıyorlar. Ama ne çareki O ve etrafındakiler çok az, ekalliyette kalıyorlar, on iki kişi... Bundan dolayı Yahudiler bu plânı kuruyorlar. Ve Allahü Zülcelâl onu koruduğundan onların bu plânı sonuçsuz kalıyor.

Netice olarak Hz. İsa’nın (a.s) otuz yaşında peygamber olduğunu söylemiştik. Kendisi sorumlu ve mecburî bu hal başına geleceği için Allahü Zülcelâl’in bir hikmeti olarak, ömrünün kalan kısmını tekrar inişinde yaşayacaktır. Bundan hiç şüphemiz yoktur. Zira aynı âyetin devamında Allahü Zülcelâl şöyle buyuruyor:

وَإِنْ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ إِلَّا لَيُؤْمِنَنَّ بِهِ قَبْلَ مَوْتِهِ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكُونُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا

(Nisa/159)
Muhakkak Ehl-i kitab, Yahudi ve Hristiyanların hepsi ölmeden (hakiki ölüm) önce mutlaka Hz. İsa’a (a.s) imân edecekler. İster Yahudi olsun, ister Nasrani olsun. Müslümanlar ise zaten Ümmet-i Muhammed'e bir mensubiyeti vardır. Zira Müslümanların nebisi her tarafı istilâ etmiştir. Zira Hz. İsa(a.s) dahi Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'in ümmeti olarak ve Şeriat-ı garra'yı getirmek kasdı ve gayesiyle geliyor. Aynı zamanda Yahudi ve Hristiyanları Müslümân yapmak için geliyor. İslâm’dan başka bir din için değil veya yeni bir din getiriyor değil.

إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الْإِسْلَامُ

(Ali İmran/19)
İslâm dininden gayrı bir din yoktur. Hz. İsa(a.s) da :

لااله الاالله محمدرسول الله
diyerek vahdet dinini yayacak, dünya çapında bunun dışında bir şey bırakmayacak ve Hz. İsa(a.s) bu vahdet dinini tam olarak tesis edecektir. Halk arasında muazzam bir ahenk, bir huzur tesis edecek. Âdeta bir kardeşlik hali olacak. Hased, kin, nefret ve düşmanlıkları kaldıracak; yerine merhamet, şefkat, sevgi ve vahdeti temin edecek. Hz. İsa(a.s) bunu getirecek…Bu devrede öylesine bir hayat yaşanacak ki âdeta Hz. Âdem’den (a.s) bu yana böyle bir hayat, birlik, ittifak görülmemiştir. Onun için Allahü Zülcelâl'in bir lütfû azimesidir ki bu habis Deccâlin getirdiği fitne ve fesâd yerini salâha bırakacak, bu fesâd salâha dönüşecektir. Allahü Zülcelâl’in izni ve inâyetiyle. Ve bundan sonra da nüzulü hakkında sizlere bir mâlumât vermek sorumluluğumuz vardır. Hadis:

الحديث الشريف: عن ابا هريرة قال:قال رسول الله صلى الله تعالى عليه وسلم: والذى نفيسى بيده ليشكن ان ينـزل فيكم ابن مريم حكماً مقسطاً واماماً عدلاً فيكثرالصليب فيقتل الخنـزير ويضع الجزية ويقبظ المال حتى لايقبله احد حتى تكون السجدةالواحدة خير من الدنيا ومافيها

(رواه البخارى وامام الاحمد ومسلم والترمزى عن ابى هريرة رض ع)

Hadis Meâli:

Ebu Hureyre'den rivâyet edilen bu hadis-i şerifte Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:

Mutlaka, hiç şek şüphesiz günün birinde behemahal Allahü Zülcelâl tarafından Meryem oğlu İsa (a.s) size alelhak bir hâkim olarak, Hakemen muksita ve âdil bir imâm olarak gönderilecek. İndiği zaman da tamamen cizyeyi kaldıracak. Aynı zamanda ıstavrozu kıracak, hınzırı da öldürecektir. Elinde de çok mal birikintisi olacaktır. Fakat o malı kimlere arz ederse etsin, o mala sahip çıkan olmayacaktır. O dönemde millet müstağni, zâhid olacaktır. Fakat mâneviyat yönünden bir defa secde etmeyi dünya malına tercih edecekler. Bir secdeye bedel, dünyayı versen dahi karşılık kabul etmiyorlar. Bir secde karşılığında dünya malını verseler dahi bu malı kabul etmeyecekler. Bir defa secde etmek dünya malına bedel, hatta secdeyi daha fazla severler ve dünya malına sahip çıkmayacaklar. Öyle bir devre…

İşte onun gelmesiyle böylesine bir hakkaniyet, böylesine bir sürur doğacak. Halk arasında istikrar, birlik, beraberlik ve vahdeti sağlayacaktır. Onun dönemi böyle olacaktır.

Cizyeyi kabul etmeyişi; esasen onun döneminde İslâm'ın dışında bir dinin geçersiz oluşundandır. Mutlaka vahdet dini yani İslâmiyet olacak. Cizye verip de kendilerini kurtarmak istemek olmayacak. Ya Müslüman olacaklar, ya da kılıç…Hak ettikleri cezayı bulacaklar. Onun için elinde mal çok olacak. Hadis sıhhatlidir.

Buraya kadar anlattığımız bu husus, son olarak izahına çalıştığımız Hadis-i Şerif'ten dolayı da diyebilirler ki: Neden semâvi bir din oldukları halde Yahudi ve Hristiyanlık değil de illâ ve illâ İslâm dini olacak? Bunun sebebi nedir? Sadece Lâ ilâhe illâllah diyen kimse cennetliktir. İster Muhammedür Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi Vesellem), ister İsa Ruhullah, isterse de Musa Kelimullah desin, ne derse desin, ona bu yeterlidir, cennetliktir diye fetvâlar verenler vardır. Bu inançta olanlar var. Görüyoruz, duyuyoruz. Böyle bir itikattan Allahü Zülcelâl bizleri korusun. Âmin.

Hz. İsa’nın (a.s) gelişi ve İslâm dininden gayrısını seçmeyişinin bir hikmeti vardır. Çünkü, bu hakkaniyeti İmamından yani Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem’den almıştır.

إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الْإِسْلَامُ

(Ali İmran/19)
Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) teşrifinden sonra hakikâten din ancak İslâm dinidir. İslâmın yanında diğer dinlerin hiçbir şekilde geçerliliği yoktur, yürümez…

الحديث الشريف:قال رسول الله صلىالله تعالى عليه وسلم :والذى نفسى محمد بيده لايسمع بى احد من هذه الامة ولايهودى ولانصرانى ثم يموت ولم يؤمن باالذى ارسلت به الاكان من اصحاب النار (رواه امام احمد ومسلم)





Hadis Meâli:

Cenab-ı Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) şöyle buyuruyor ki: “Muhammed'in nefsi yed’-i kudretinde olan Allahü Zülcelâl hakkı için Ben Rasül olarak gönderildikten sonra bu risaleti, bi’setimi kim duyarsa duysun, ister bu ümmetten, ister Yahudi , isterse de Nasrani, (Rasûlüllah(Sallallahu Aleyhi Vesellem) kendi devrinde görüntüleri olan kitab ehlinden Yahudi ve Nasranileri de saymakla beraber, başka ümmetler de dışında kalmamak üzere) bu risaletime inanmadan ve bağlanmadan, tasdik etmeden, imân etmedikçe, Ashab-ı Nar yani cehennem ehlidir” buyuruyor.

İşte Hz. İsa’nın (a.s), mübârek, hiçbir din kabul etmeyip sadece İslâm dinini kabul etmesi, bunu İmamından yani Rasûlüllah’tan (Sallallahu Aleyhi Vesellem) aldığı içindir. Hadis sahihtir.

Hatta Hz. Ömer, Yahudilerden aldığı Tevrat’tan bir parçayı (bitaka) Rasûlüllah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) huzurunda okumak istemiş de Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) da hiddetli bir şekilde Hz. Ömer’i (r.a) uyarır ve der ki:

Ya Ömer, bunları ne tasdik ediniz, ne de tekzib ediniz. Sizin bunlara hiç ihtiyacınız da yoktur. Size getirdiğim din zerre kadar bir leke ve karışıklık olmayan tertemiz, bembeyaz, “nakiyettun beyda’un” pırıl pırıl bir dindir. İşte size böylesine bir Şeriat-ı Garra'yı getirdim. Bu da Kur'an-ı Kerim ve Risâleti Muhammediyye'dir. Ve şöyle buyuruyor:

والذىنفسى بيده لوكان موسى حياًماوسعه الاان يتبعنى
Ruhum yed-i kudretinde olan Allahü Zülcelâl hakkı için Musa (a.s) dahi, şu anda hayatta olsa dahi bana tâbi’ olmaktan başka hiçbir yolu yoktur.

İşte Hz. İsa(a.s) bunları bildiği için, bizâtihi kendisi de bu ümmetin bir mensubudur. Aynı Şeriat-ı Garra'yı yürütmektedir. Başka bir din getirmeyecek ve İslâmın dışında bir din ile âmel etmeyecektir. Sadece vahdet dini olan İslâm ile amel edecek ve vahdet dini işte o zaman tahakkuk edecektir.

Allahü Zülcelâl cümlemize şuûr ve izân nasip etsin. Hakkı hak bilip hakka tâbi’ olanlardan, bâtılı bâtıl bilip bâtıldan ictinâb eden kullarından eylesin. Cümlemize imân-ı kâmil ve hüsnü hatimeler nâsib eylesin. Âmin...
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4244
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: KIYAMET ALAMETLERİ MUHAMMED SIDDIK HEKİM KS.

Mesaj gönderen Hakan »


Aziz Kardeşlerim;

Hz. İsa’nın (a.s) nüzulü ve kendisine tamamen imân edeceklerine dâir şu âyet-i celile buna şâhiddir. Aynı âyetin devamıdır (Nisa suresi).



Allahü Zülcelâl şöyle buyuruyor:

وَإِنْ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ إِلَّا لَيُؤْمِنَنَّ بِهِ قَبْلَ مَوْتِهِ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكُونُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا

(Nisa/159)
Yani: Muhakkak ehli kitab, Müslüman, Yahudi, Nasrani olsun; O ölmezden evvel, İsa’ya (a.s) hakk ölüm gelmezden evvel (şu anda haydır) illâ onun kendisine imân edecekler. Ehl-i kitab, mutlaka ona imân edecekler. İman etmeyen yok olacaktır. Yâhudi olsun, Nâsrani olsun mutlaka ehli kitab ona imân edecekler.

وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكُونُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا

(Nisa/159)
Kıyâmet gününde O, onlara şâhid olacak.

Zira Hz. İsa(a.s), bu yönüyle Ümmet-i Muhammed’in bir mensubudur. Hatta Rasûlüllah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) buyurduğu gibi Hz. İsa’nın (a.s) mahşerdeki durumu iki türlüdür. Birisi Ümmet-i Muhammed'in arasında bir imâm, bir mürşid gibi onlarla beraber olacak. Bu beraberlik, peygamber olarak olan beraberlik, değil.Orada Peygamber olarak sadece Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem vardır. Hz. İsa(a.s) ise bir imâm durumundadır. Birinci devredeki haşri bu şekildedir. Zira Ümmet-i Muhammed (Sallallahu Aleyhi Vesellem) hesabı görülmeden başka bir ümmete sıra gelmiyor. İşte bu şekilde Hz. İsa(a.s) Ümmet-i Muhammed ile beraber gelecek. Kendisine tâbi’ olduklarını ve Ümmet-i Muhammed'in mensubu olduğuna dair şâhidlik edecek.

İkincisi, kendi ümmeti ile beraber, onlarla başbaşa olarak gelecek. Zaten onlar da on iki kişi olan Havariyyun'dur. Bunların da ayrıca hesabını verir.

İşte bu âyetin nüzul sebebini ve bu husustaki hadislerden sonra haşri hususundaki durumundan bahseden hadislerden sonra Hz. İsa’nın (a.s) nüzulü hakkında da sağlıklı ve sıhhatli, tevatüren sabit olan rivâyetlerin en sağlıklısı da şudur:

Hz. İsa’nın (a.s), nüzulü sırasında Şam'da Minâretül Beyda üzerine inecek. Bu minâre elan mevcuttur. İki melek kanadında buraya gelecek. Geldiği anda günün yarısı geçmiş olacak. Ve geldiğinde mescide girecek. O anda onu gören Müslümanlar tamamen mescide gelirler. Bu meyanda Yâhudi ve Hristiyanlar da mescide girerler. İkindi namazı yaklaştığında tabii ki Müslümânlar müezzinlerini getirmişlerdir. Zira ezân okuyacak. Yâhudiler de kendi namaza çağrı aletleri ne ise onu getirmiş olacaklar. Nâsraniler de kendi çağrı aletlerini getirmiş olacaklar. Hz. İsa(a.s) bunların her üçüne de bakar. Bildiği halde adaletin tahakkuku için bunlardan herhangi birini ilk bakışta reddetmiyor.

Hz. İsa(a.s) ikindi devresinde gelecek. Mescidi Emevî çok geniştir. Zira Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) buyuruyor ki: “O kadar çok insan toplanacak, birikecek ki yukarıdan, semâdan üstlerine bir şey düşse, başlarında, üstlerinde kalır, aralarına giremez, yere düşmez.” buyuruyor. (Hz. Yahya Mescid-i Emevi’de, Hz. Zekeriya da Halep’te medfundur.)

Yani bu kadar sık ve çok olacaklar. Peki bu gelen, toplanan kim? Tabii ki ikindi vaktine kadar oraya gelenlerdir. Müslümânlar olduğu gibi Yâhudi ve Hristiyânlar da vardır. Bunlardan meydana gelmiş muazzam bir kalabalıktır. Hepsi de kendileri için İsa’dan (a.s) bir şeyler umuyorlar.

İseviler (Hristiyanlar) ki İsa (a.s) bizimdir diye bir umud içindeler. Yâhudiler de kendilerine bir pay çıkarma peşinde olacaklar. Bir fırıldak çevirmek isterler. Zaten âdetleridir, hiçbir şey yapamazlarsa, korktukları eli öperler. Bunların bu halleri halk arasında biliniyor. Tamamen menfâât ve çıkar peşindedirler.

Müslümanlar ise, haliyle İsa (a.s) hakkında öteden beri Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem bize malûmat vermiştir; Rasûlüllah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) ümmetinden biri olarak, ümmete bir imâm olarak geleceğini biliyoruz, derler. Müslümanlar, bundan dolayı kendisini seviyorlar. Fazilet bakımından Ashab-ı Kirâm'dan da efdal durumu vardır.

Bu minvâl üzere ikindi namazının vakti olunca Müslümânların müezzini gelmiş olacak. Mutad olduğu üzere İkindi namazı için ezân okuyacak. Yâhudiler de ibâdet için halkı ne ile çağırıyorlarsa, dâvet âletlerini yanlarında getirmiş olacaklar. Nasara da aynı şekilde çanları veya nasıl dâvet ediyorlarsa, o dâvet âletini getirecekler. Binâenâleyh Hz. İsa(a.s) bunlardan herhangi birisini direkt olarak reddetmiyor. O anda bir adalet tahakkuk edecek. Mübarek Hz. İsa(a.s) bunlara bakar ve der ki: ”Biz adaletin tahakkuk etmesini Allahü Zülcelâl’den dileriz ki, hak olan ne ise, kimdeyse Allahü Zülcelâl bize bunu göstersin.” der. Bu minvâl üzere kur’aya girerler. Üç defa kur’a çekerler, üçünde de kur’a Müslümanların getirdikleri müezzin üzerine çıkar ki, müezzin ezân okuyacak. Bu sebeple darılır ve ayrılmaya, dağılmaya başlarlar. Orada sadece Müslümânlar kalır ve ezândan sonra ikindi namazını kılarlar. İsa (a.s) İmâm olarak…

Rasûlüllah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) şöyle bir hadisi şerifi vardır:

Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bir gün Hz. Ali’ye der ki:

يا على فيك مثل من عيسى
Ya Ali , Sen’de bir İsa misali vardır.

Hz. Ali : Neden Ya Rasulallah?

Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) de: “Yahudiler İsa’yı (a.s) çekemedikleri için ona buğz ettiler, hased ettiler ve bu babasızdır.” dediler. Bu babasızdır ithamı, onu küçük ve aşağılayıcı gördüklerindendir. Halkın nazarında onu küçük düşürmeye, çaptan düşürmeye yöneliktir.

Nasara ise sevdiklerinden dolayı “Allah’ın oğludur” dediler.

Bunların her ikisi de bu inançlarından dolayı cehennemlik oldular. Yahudiler Hz. İsa’ya (a.s) karşı oluşlarından ve imân etmediklerinden; diğerleri de İsa’nın (a.s) hakkını aşıp Ona Allah’ın oğlu dediklerinden dolayı her ikisi de cehennemlik oldular. Fırkayı dalâl.

Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem: “Ya Ali! Senin için de aynı hal cereyan edecektir. İnsanlardan bir kısmı, seni sevmediklerinden senin küfrüne hüküm verirler.” Haricilerin hüküm verdikleri gibi. Hakemeyn olayında, Kur’an ile hüküm vermedin, diye onun küfrüne hüküm verdiler.

وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ

(Maide/44)
Bu âyeti kerimeyi delil getirerek Hz. Ali’ye, Allahü Zülcelâl’in hükmü ile değil de kendi kafasından bir hüküm verdi diye onu kâfirlikle ithâm ettiler. Aslında bu âyetin sebebi nüzulü şudur: Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) ile bir Yâhudi münâzara ederken Rasûlüllah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) anlattığı güzel şeyler karşısında Yâhudi inkâra kalkışıyor da o zaman bu âyeti okuyor Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi Vesellem).

İşte, Hariciler de bu âyeti kerimeyi âlet edevât ederek Hz. Ali’nin küfrüne hüküm verdiler ve kendisiyle harb ettiler.

İkinci fırka ise Ona karşı sevgide çok ileri giderek Ali(r.a) yer tanrısıdır, dediler. Hatta bunların başında “Sebeiyye fırkası” gelir ve Hz. Ali’yi (r.a) yer tanrısı olarak görmektedirler.

Hülâsa; işte Hz. İsa(a.s) bu Müslümân câmiasıyla birlikte İkindi namazını kıldıktan sonra Beytül Mâkdisin halini ve Hz. Mehdi’nin (a.s) inhisâr, kuşatma altında olduğu haberini alır ve böylece harekete geçer.

Şam mescidinden çıktıktan sonra Beytül Mâkdis’e hareket etme azmindedir. Bu minval üzere Şam ahalisinden mevcut olan cemâatı Müslimin kendisiyle beraber hareket etmeye çalışırlar. Fakat mübârek onun öyle bir sürati vardır, o kadar olsun. Aynı zamanda öylesine vakarlı, öylesine sekinet ve vakur hali vardır ki halk tamamen ona hayran kalır. Değil mi ki Deccâlin istidracı var, Hz. İsa’nın (a.s) da mucizeleri herkese malûmdur. Yani, gözün görebildiği uzaklıktaki bir kimsenin kâfir mi Müslüman mı olduğunu rahatlıkla anlayıp biliyor. Aynı zamanda o kişi ona yaklaştığında onun rayihasından, kokusundan ya ölür, ya da Müslümân olur. Bir kâfir onun yakınında fazla dayanamıyor. Böylesine bir hali vardır Onun. Allahü Zülcelâl Ona bu hassayı, özelliği vermiştir. Ve küfrü yok ediyor. Onun karşısında ya Müslümân olur, ya da kılıçtan geçer. Üçüncü bir seçenek yok.

İşte, bu minvâl üzere yürümektedirler. Hatta o kadar güçlü, öylesine etkili mânevî bir nazarı vardır ki, evlerin içinde ve hangi karyelerde olursa olsun kâfirleri görebiliyor, bilebiliyor ve bulabiliyor. Böylesine bir hassası vardır.

Ve netice olarak; Sabah namazı olmak üzere iken fecir devresinde Beytül Makdis’e girer, önder olarak. O anda Beytül Makdis’in kapısının kilitli olduğunu görür. Kapı, içeridekiler tarafından arkadan kilitlenmiştir. Yâhudiler tamâmen silahlı olarak orayı kuşatmışlar ve içeridekileri dışarı bırakmıyorlar. Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem’in, “Onların gıdaları melâikelerin tesbihleridir” diye buyurduğu da bu andır. Onların o andaki halleridir. “Açlık ve susuzluklarını melâikenin tesbihleri ile geçirirler.” dediği de budur. İşte o zaman Hz. İsa(a.s) kapının açılmasını ister ve içeridekiler de kapıyı açarlar. Fakat o esnada Hz. Mehdi(a.s) kimi rivâyetlere göre namazı akdetmiş, bağlamıştır. Yani tekbir almıştır. Bazılarına göre de tekbir almamıştır. Hz. İsa’nın (a.s) geldiğini görünce mihrabda olan Hz. Mehdi(a.s), namazda olmasına rağmen Hz. İsa’nın (a.s) imamete geçmesi için geriye doğru gelip onun imâm olması için mihrapta bir yer açmak ister. O anda Hz. İsa(a.s) elini Hz. Mehdi’nin (a.s) iki omuzu arasına koyarak imâmlıktan çekilmesini önler: “Bu ikamet senin için yapılmıştır, imâmlık senin hakkındır.” diyerek onun imâmetlik yapmasını söyler. İşte bu minvâl üzere Hz. Mehdi(a.s) sabah namazının imâmlığını kendisi yapar. Hz. İsa (a.s) namazdan sonra mescidin kapısının açılmasını emreder.

Kapılar açılınca Yahudilere anormal bir hal olur. Bir bakarlar ki Hz. İsa(a.s) teşrif etmiş. Böyle olunca da kaçacak yer ararlar. Öyle ki “keşke yer yarılsa da yere girsek” derler.Kaçmaya başlarlar…

Hz. İsa(a.s) takibe başlar ve neticesi Deccâl ile tam öğle namazı vakti Bâbul-led isimli bir yerde karşılaşır. Deccâl’i orada kıstırır. Hiçbir kurtuluş yolu bulamayan Deccâl, canını kurtarmak için namaza sığınır, öğle namazına durur. Fakat Hz. İsa(a.s) ona der ki: “Seni hiçbir şey kurtaramaz. Allahü Zülcelâl’in izni ve inâyetiyle senin sonun gelmiştir:” der. Deccâl, Hz. İsa’yı (a.s) görünce suyun içinde eriyen tuz gibi erimeye başlamıştır. Hz. İsa(a.s) vurduğu bir darbe ile onun sonunu getirir. Yahudiler de başıboş kalınca kaçmaya, saklanmaya başlarlar. Arkasına sığınabilecekleri, saklanabilecekleri ne buldularsa onun arkasına sığınır ve gizlenirler. Bir ağaç arkası, bir dabbe arkası, bir duvar arkası, girecek delik arıyorlar. Fakat Hz. İsa(a.s) Ulûl-azm bir şahsiyettir. Mucizeleri gâyet vecizdir. Hiçbir nesne kalmıyor ki Hz. İsa’ya (a.s) malûmat vermesin. Hatta sadece Hz. İsa’ya (a.s) değil, onun askerlerine de Ya Müslim! Ya Mü’min! (benim arkamda Yâhudi saklanıyor diye) malûmat verecekler. Bu da kıyâmet alâmetlerinin bir eseridir. Ancak, Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem istisnâ olarak :

الاشجرة اليهود
“Yâhudi ağacı, yani Kargade ağacı arkasındaki Yahudiyi haber vermeyecek” diye buyurmuştur.

Bu günlerde de Yâhudiler de bu ağaçtan çok dikiyorlar. Eğer, kendilerini bu ağacın arkasına saklanarak kurtarabiliyorlarsa kurtarsınlar. Allahü Zülcelâl hepimize şûûr ve izân versin. Âmin…



Aziz Kardeşlerimiz,

Buraya kadar anlattıklarımızdan anlaşılacağı gibi Hz. Mehdi’nin (a.s) gelmesiyle Usr, Yüsre (zorluk kolaylığa) dönüşüyor. Hz. Mehdi’nin (a.s) biraz devâm etmesi, hükmünü yürütmesi ile gelen kolaylık yani yüsr, Deccâlin gelmesiyle tekrar usra yani zorluğa, darlığa dönüşmüştür. Bu sıkıntılar karşısında da tekrar Hz. İsa(a.s), Allahü Zülcelâl’in bir rahmeti, bir hidâyeti olarak gönderilmiştir. Hz. İsa(a.s) Rububiyyet davasını güden Deccâlin şerrinden Ümmeti Muhammedi kurtarmaya vesile ve sebep olacaktır. Allahü Zülcelâl’in izni ve inâyetiyle…
Resim
Cevapla

“►Muhammed Sıddık◄” sayfasına dön