CuMâ CeM'im-İZ

Dinimizde mübarek gün ve geceler hakkında bilgiler.
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 11733
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: CuMâ CeM'im-İZ

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

Nİ’Mete=>EDEB,
HİKMete=>İLİM!.
soN-UÇ=>SEBEB,
“BİZ”i =>BİL!.İM!.


CUMÂ =>CEM’dir,
DEM bU=>DEMdir!.
>OLÂN =>HAKktır,
ZANnLar=>YEMdir!.


KÜLLîŞEYy’in=>ve HERKEsin,
=>ÂLEMi GÖÇER =>İNSÂNın!.
=>YIKILır=>KANLI KAFES-in,
CÂN KUŞU=>UÇAR>İNSÂNın!.


=>CEHENNEMin =>ESFELîNi,
=>SEVİLdi=>DÜNYÂ GELİNi!.
İLLîYYûN =>ÖZ SILÂ-mızken,
=>UZAt!.maz NEFiS=>ELİ-ni!.


RABB’ımın =>DÜZENi GÜZEL,
=>ÜZÜL!.üp ÜZ!.eni=>GÜZEL!.
SEVen-SEViLeNe =>Es SELÂM,
=>SIRRI-nı SÜZ!.eni=>GÜZEL!.


GÜNe =>GÜNLeri =>EKLedim!.
YOKLuKk-ÇOKLuKu>TEKLedim!
“TEKe TEKk”te->TEKk BAŞIM-a,
“GELİRsÎn!.” DEyi =>BEKLedim!. GÜLümm!.


ZEVK 9393


BURASı =>BURSA BÂZARIm!.==>NELEr==>GELdi-GEÇti BOŞa
SEVgi=>AVcı!.AŞK=>AVCı OLdu!.=>AŞKım YAZdım DAĞa-TAŞa
EKşi->TUZLu->ACı->TATLı
İÇte Uçtum>KIRk KANATLı
KÛN =>feyeKÛN =>HAYyatı-nda!. =>CUMÂ CEM’i=>İVAZ PAŞA!.


13.09.19 12:50
brsbrsmmm..ivazpaşacâicumâcemimizz..


ÖMÜR Bİtti =>MAL-i HÜLYâ,
=>SERHOŞ EYyLedi İHVÂNim!.
KİMmiş MecNÛn KİMmiş LEYLÂ,
=>SIRRın SÖYyLedi=>İHVÂNim!.


YÂ HAYyu’L- HUuu!. ALLAH celle celâlihuu!.

Resim

Resim

Allahumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-SeLâmet
İZZet-i İhsÂNınLa LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..


Resim

MuhaMMedi MuHABBEtLerimİZLe!..



Resim nOt.:

HACI İVAZ PAŞA o KİMsedir ki;
Ne zaman Burası BURSAmı DOLaşsam, heryerde bir eserlerini gördüğüm, muhteşem bir zekâ ürününü bize bırakan, muazzam bir mimar ve mühendis olan ve ne acı ki, şimdi olduğu gibi fitnecilerin gözlerine mil çektirdiği bu yüce gönüLLü insÂNa çoğukez ağlar göz yaşı dökerim ve de.: "Kader =>KaderuLLAH!." derim!. Sonrada BURSAmdaki eserlerini seyreder, ve gelip geçtiği öteki İLLerdekilerini düşünür GüLerim CÂNLar.. RÛHu Şâd OLsun ve Rahmetler Yağsın üzerine İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.



Resim

HACI İVAZ PAŞA CÂMİİ.:

Cumhuriyet Caddesi’nden Ulu Câmi’ye çıkan yol üzerinde İvaz Paşa Çarşısı’nın batısındadır. Hacı İvaz Paşa, Tavukpazarı, İmadiye, Kazzazhane Câmisi olarak da adlandırılır. Yeşil Câmi ve Yeşil Türbe’nin mimarı ve iyi bir asker olan Hacı İvaz Paşa tarafından II. Murad döneminde (salt. 1421-1451) yaptırılmıştır. 1958’deki Çarşı yangınından sonra câmi 1967-1968 yıllarında tamamen yenilenmiş, ancak bu süreçte özgünlüğünü kaybetmiştir. Günümüzde kubbe ile örtülü yan yana iki kare mekan şeklindeki yapı, bu haliyle Oruç Bey ve Abdal câmilerinin plan şemalarına benzer. 1990’lı yıllarda esaslı bir tamir görmüş ve duvarları bir sıra kesme taş ve tuğla olarak örülmüştür. Minaresinin kaidesi taş, gövdesi ise tuğladır. Kaynaklarda basit yapılı, üzeri ahşap ve kiremit örtülü olarak sözü edilen yapı 15. yüzyılda mescid olarak inşa edilmiş, 1642 yılında da Seyid Mehmed Efendi’nin vakfettiği bir minberle câmiye dönüştürülmüştür.
(Baykal, Bursa ve Anıtları, 106; Bursa Ansiklopedisi, Cilt 2, 810-811; Kaplanoğlu, Bursa Anıtlar Ansiklopedisi, 74.)

Resim

HACI İVAZ PAŞA CÂMİİsi, Pirinç Hanı karşısındadır. Yeşil külliyesinin mimarı Hacı İvaz Paşa tarafından II. Murad devrinde yaptırılmıştır. İvaz Paşa Külliyesi’nin bir yapısı olan İvaz Paşa Câmii, Tavuk Pazarı Semti’nde, medrese ile aynı avluyu paylaşmıştır. Bir vakfiyede İmadiye Mescidi olarak isimlendirilmiştir. Ancak zamanla bazen vakfına nispetle İvaz Paşa Mescidi, bazen de çevresindeki çarşı ve alana nispetle Kazzaziye, Kazazhane Mescidi yahut Tavuk Pazarı Mescidi olarak anılmıştır. 1642 yılına kadar günlük ibâdetler için hizmet veren mescit Seyyid Mehmed Efendi’nin vakfettiği bir minber ile câmiye dönüştürülmüştür. 1958 yılında meydana gelen Çarşı yangınında tamamen harap olan câmi, 1970 yılında Bursa Eski Eserleri Sevenler Kurumu’nun girişimleriyle yeniden inşa edilmiştir. Câmi kuzey güney doğrultusunda, dikdörtgen planlı üzeri iki kubbe ile örtülüdür. Yapının beden duvarları kesme taş ve tuğla örgülü olup, tek minarelidir.
Bursa'da Cuma Namazını Kâbe-i Muazzama da hissettiren bir Câmidir..

Resim

HACI İVAZ PAŞA CÂMİİsi, Pirinç Hanı karşısında, Yeşil Külliyesi’nin mimarı İvaz Paşa tarafından, II. Murad devrinde yaptırılmıştır. 1860 yılında kagir olarak onarılmasına karşın, 1957 yılındaki yangında tümüyle yanmıştır. 1967 yılında Kazım Koyuncu adlı hayırsever bir şahıs tarafından aslına uygun olarak onarılan câminin, bugün sadece minâresinin şerefe altı ve güneye bakan saçakları orijinaldir, diğer bölümleri yenidir. Câmi tamamen yeniden yapılmıştır. Eski durumunu Bursa hakkındaki yazılı kaynaklardan öğrenmekteyiz. Kaynaklara göre basit yapılı, saçaklarının güney tarafta olanları eskiliğini koruduğu gibi, basit görünümlü minârenin şerefe altı güzel mihrapçıklarla süslü ve eski devrin parçalarındandır. Câmi kuzey- güney doğrultusunda dikdörtgen planlı, 7,50 x 15,00 metre boyutlarındadır. Yan yana iki kubbe ile örtülen câminin güneybatısında minâresi bulunur. Minâre, silindirik tuğla gövdeli, tek şerefeli ve basık külahlıdır..



HACI İVAZ PAŞA’nın Sayısız ESERLerinden.:

Resim

BURSA YEŞİL CÂMİİ:

Bursa’da ilk dönem Osmanlı mimarisinin önemli örnekleri arasında yer alan bir tarihi yapı. Câminin ünü, çini kaplamalarından gelir.
Câmi, adını verdiği Yeşil semtindedir; Yeşil külliyesi yapılarındandır. “Yeşil” adını, bir zamanlar minarelerinde bulunan yeşil renk ağırlıklı süslemelerinden aldığı düşünülür. Halen aktif olarak kullanılan câminin kapasitesi 2000 kişidir.
Kuzey cephe ortasındaki taç kapısında bulunan Arapça kitabeye göre mimarı Hacı İvaz b. Ahî Bayezıt (Hacı İvaz Paşa); bitirildiği tarih Aralık 1419’dur. İç mekanda, hünkar mahfili üzerinde yer alan yazıttan anlaşıldığı kadarıyla yapının nakkaşı, “Nakkaş Ali” olarak da bilinen Ali b. İlyas Ali’dir (ünlü divan şairi Lâmiî Çelebi’nin babası) ; süslemelerinin tamamlandığı tarih 1424'tür. Osmanlı sultanlarından Çelebi Mehmet’in emri ile yapılan câmi; Sultan’ın ölümü üzerine II. Murad devrinde tamamlanmıştır.
Yeşil Câmii, Çelebi Mehmet tarafından aynı zamanda hükümet konağı olarak inşa edilmiş iki katlı, iki kubbeli görkemli bir yapıdır.
Câmi, ters T planlıdır. Kronolojik sıraya göre bu plandaki yapıların, Orhan Gazi Câmii ile Yıldırım Câmii'den sonra üçüncüsüdür. Câminin büyük ve olağanüstü oyma süslemeleri bulunan ana kapısı kuzey cephede yer alır. Kapıdan yan odalara açılan dar bir koridora girilir. Asıl ibadet alanına Bizans başlıklı iki sütunun ortasındaki alçak bir kapıdan girilir.
İbadet mekanın iki yanındaki simetrik odalar, sancaklardan gelenlerin meselelerinin görüşüldüğü yerler olarak yapılmıştı. Doğudaki oda Anadolu Beylerbeyliği’nden gelenler için, batıdaki oda Rumeli Beylerbeyliği’nden gelenler için kullanılıyordu. Daha sonraları bu odalar mahkeme salonu olarak kullanılmıştır. Girişin iki yanındaki merdivenlerle üst kata çıkılır. Yapının üst katında ortada hünkar mahfili, iki tarafında saray daireleri bulunur.
İbadet mekanı, aynı eksen üzerinde üzerli birer kubbe ile örtülü iki ana mekandan oluşur. Kubbelerin çapı 13metre, yerden yüksekliği ise 25metredir. Her iki kubbe büyük bir kemer ve kilit taşı ile birleştirilmiştir.


Mermer İŞçiLiği:

Câminin yapımında Marmara Adası’ndan getirilen mermer kullanılmıştır; eser, Bursa’da yapılan ilk mermer abidedir. Eserin ön yüzü, pencereleri, kapısı, kitabeleri, kapı tavanı mermer işçiliğinin en güzel örneklerindendir.

Resim

ÇiniLeri:

Câmi, mimari özellikleri yanında çini süslemeleri ile de büyük bir öneme sahiptir. Özelikle iç mekânda eyvanlar, müezzin mahfilleri, hünkar mahfili, tabhaneler, şahnişinler ve mihrap çini süslemenin yoğun olarak kullanıldığı bölümlerdir. Bunlar arasında bütünüyle çini ile kaplanmış mihrap zengin süslemeleriyle dikkat çeker.
Mihrap, eserin güney cephe ortasındadır. 1067 cm. yüksekliğinde ve 628 cm. genişliğindedir ve sır tekniğinde çinilerle kaplanmıştır. Erken Osmanlı döneminin ilk çini süslemeli mihrabıdır. Ağırlıklı olarak bitkisel motif ve kompozisyonlara sahip çinilerle kaplanmıştır. Yeşil Câmii’indeki çinileri yapan usta, "Mecnun Mehmet’tir".


AHşap İŞçiLiği:

Yeşil Câmii’nin giriş kapısı ve pencere kapakları, devrin ahşap işçiliğinin güzel örneklerindendir. Mihrabın batısında bulunan, tepesi altıgen külahla örtülü minber de özenli bir ahşap işçiliğinin ürünüdür.

Hat ESeRLeri:

Mihrap eyvanının doğu ve batı pencereleri üzerinde duvara asılmış birbirinin eşi olan daire biçiminde iki yazı levhası bulunur. Levhalarda “Amme suresi” yazılıdır.[4] Biri yeşil, biri kırmızı olan bu yazılardan birinde Bursa’da 19. yüzyılda valilik yapmış Ahmet Vefik Paşa’nın adı geçer.

MinareLeri:

Câminin minarelerinin birisi kuzeybatı, diğeri güneybatı köşesindedir. Minareler yapının 1855 depreminin ardından, 19. yüzyıl sonlarına doğru yapılmıştır. Orijinal minarelerin câmiye adını veren yeşil çinilerle kaplı olduğu düşünülür.

KüLLiye YAPıLarı:

Yeşil Câmii'nin inşasından sonra batısına medrese, doğusuna imaret yapılmıştır. Medrese, “Sultaniye Medresesi” olarak anılırdı. Medrese binası, günümüzde Türk İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılır.
Câminin karşısında Bursa'nın en değerli anıtsal yapılarından biri olan Yeşil Türbe bulunur.
Bursa’daki “Sultan Han” ve “Fidan Han” adlı hanlar, Yeşil Câmii’nin inşasından sonra Çelebi Mehmet’in isteği ile Hacı İvaz Paşa tarafından Yeşil Câmii’ye gelir sağlamak için inşa edilmiştir.


Resim

YEŞİL TÜRBE.:

Yeşil Külliye’sinin kuşkusuz en tanınmış yapısı Çelebi Mehmed için yaptırılan ve cephelerini süsleyen yeşil, turkuaz kabartma çinilerin rengiyle anılan Yeşil Türbe’dir. Yıldırım Beyazid’in oğlu, Osmanlı padişahlarının beşincisi Çelebi Mehmed tarafından 1421 yılında yaptırılmıştır..
Bursa Yeşil Câmii’nin hemen karşısındaki tepede yer alan Yeşil Türbe de aynı mimarın, Hacı İvaz Paşa’nın bir başka eseridir.

Mimarı Hacı İvaz Paşa’dır. Nakkaşları Ali bin İlyas Ali, Mahmud el Mecnun ve Ali bin Hacı Ahmed Tebrizi’dir..


SULTAN ÇELEBİ MEHMET’in VEFÂTI.:

26 Mayıs 1421 tarihinde Edirne’de iken bir av sırasında at üstüne felç geçiren Sultan Mehmet Çelebi, attan düşüp yaralandı. Bu sırada Veziriazam Amasyalı Bayezid Paşa ve vezirleri İvaz Paşa ve Çandarlı İbrahim Paşa’yı yanına çağırdı ve.:“Tez oğlum Murad'ı getirin. Ben bu döşekten kalkamam. Murad gelmeden ölürsem fitne çıkar. Tedârik görün, ölümümü gizleyin!.” emrini verdi..



Resim

ÇIRAĞ/ÇERAĞ BEY MESCİDİ/CÂMİSİ.:

Mollagürani Mahallesi Hisar içi, Çırağ Bey sokak Osmangazi/Bursa..
Hisar içinde aynı adı taşıyan sokaktadır. I. Murad devrinde, Hacı İvaz Paşa’nın kardeşi Şerafüddin el-Hac Şeyh Çırağ tarafından yaptırılmıştır.
Çırağ Bey, II. Murad zamanında yaşamış sufidir. Çırağ Bey‘in seceresine bakarsak babası Ahi Bayeziddir ve Hacı İvaz Paşa‘nın kardeşidir.


Resim

İVAZ PAŞA CâMİİ/Manisa..

Manisa’da XV. yüzyıl sonlarında yapılmış câmi.
Gerek Evliya Çelebi tarafından gerekse halk arasında Çaybaşı Câmii olarak adlandırılan mâbedi çok girift Arapça kitâbesine göre İvaz b. Abdülmuîn 889 yılı Ramazanında (Ekim 1484) yaptırmıştır.
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 11733
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: CuMâ CeM'im-İZ

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim
Resim HACI İVAZ PAŞA KİMDİR?.:

Çelebi Mehmed’in Amasya Sancak Beyliği zamanında ona ulaşarak, tımarlı sipahilerinden olan Hacı İvaz, 1402 yılında Ankara Savaşı’na katıldı. Timur tarafından esir alınan Yıldırım Bayezid’in ölümünden sonra şehzâdeleri arasında başlayan taht mücadelelerinde Çelebi Mehmed’i destekledi. Bundan sonraki tarihlerde sırasıyla Kazabad Subaşılığı, Bursa Subaşılığı, Bursa Vâliliği ve Vezirlik Makamlarına getirildi. II. Murad’ın hükümdarlığı zamanında da vezir olarak devlet merkezinde bulunan İvaz Paşa, özellikle “Düzmece” lakabıyla anılan Şehzâde Mustafa kuvvetlerini bölmek için önemli hizmetler gördü. O sırada II. Murad tarafına geçen, fakat ihânetleri yüzünden ikinci vezir Çandarlı İbrahim Paşa tarafından öldürtülmek istenen Rumeli Beylerinin ve mâiyetindeki akıncıların affedilmesini de İvaz Paşa sağladı. Veziriazam Bayezid Paşa’nın Düzmece Mustafa tarafından öldürülmesinden sonra Çandarlı İbrahim’in Vezariazamlığa getirilmesi üzerine İvaz Paşa da ikinci vezir oldu ancak nüfuz rekabeti sebebiyle Çandarlı ile arası açıldı.

Bir suikasta uğramaktan korkan Hacı İvaz Paşa kaftanının altında sürekli zırh bulundurmaya başladı. Divan toplantılarına bile zırhlı olarak gelmesi muhalifleri tarafından ordu ile gizli ilişkiler içinde bulunduğu, padişaha suikast yapacağı ve tahtı gasb edeceği şeklinde dedikodulara yol açtı. Bunun üzerine II. Murad, İvaz Paşa’yı önce vezirlikten azletti, daha sonra da gözlerine mil çektirerek Edirne’den uzaklaştırdı. Bursa’da mecburi ikamete tabi tutulan Hacı İvaz Paşa, bir vebâ salgını sırasında hayatını kaybetti. Değerli bir devlet adamı olan Hacı İvaz Paşa aynı zamanda büyük bir mimardı. Diğer ülkelerden sanat ehlini Osmanlı ülkesine dâvet ederek özellikle çiniciliğin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Bursa-İnegöl arasında hanı ve çeşmesi, İnegöl’de mektebi, Derekızık köyünde de câmisi olan İvaz Paşa’nın ayrıca Tokat’ta da câmisi, medresesi ve mahallesi; Kazova’da mescidi, medresesi, zâviyesi ve hamamı bulunmaktadır..


ResimHACI İVAZ PAŞA KİMDİR?.:

1300'lü yılların ikinci yarısında Tokat'ta doğan ve meslek olarak hem askerliği hem mîmarlığı seçen Hacı İvaz Paşa, Yıldırım Bayezid'in iktidar yıllarında fark edildi, yavaş yavaş yükseldi ve 1402'deki Ankara Savaşı'ndan sonra yaşanan Fetret Devri sırasındaki taht mücâdelelerinde de têsirli oldu. Çelebi Mehmet'in tahta çıkabilmesi için en fazla çalışanlardan biriydi ve 1414'te Bursa'yı işgalden kurtarması üzerine önce Vâli, sonra da Vezir yapıldı.
Hacı İvaz Paşa, târihe devlet adamlığından ziyâde mîmarlığıyla, inşâ ettiği yâhut ettirdiği ve her biri bugün Türk mîmârîsinin en önemli eserlerinden sayılan câmiden kervansaraya kadar binâlar ile geçti. Çelebi Mehmet'in emriyle yapılan Bursa'daki Yeşil Câmi de Paşa'nın eserlerindendi ve inşaat 1419'da tamamlandı.

Derken devir değişti, Çelebi Mehmet hayata vedâ etti, tahta oğlu II. Murad çıktı. Hacı İvaz Paşa yeni hükümdârın iktidârının ilk aylarında eski gücünü muhâfaza etti ama Vezîriâzam Çandarlı İbrâhim Paşa ile durup dururken bir güç kavgasına tutuştu. İktidar mücâdelesi II. Murad'ı evhâma sevk etti, babasının sâdık Paşa'sından kendisine bir fenâlık geleceğine inanmaya başladı ve evhamı korku hâlini alınca 1424'te Hacı İvaz Paşa'yı azletti, gözlerine mil çektirip Bursa'ya sürgüne gönderdi.
İvaz Paşa, Bursa'da a’mâ/kör bir vaziyette dört sene yaşadı ve ölümü vebâdan oldu ki şehid oldu. 1428 Ağustos'unda çıkan vebâ salgınında iki kardeşiyle berâber can verdi ve cenâzesi Bursa'nın Pınarbaşı Kabristanı'na defnedildi..

Hacı İvaz Paşa, Yeşil Câmi'nin her şeyi ile zarif olabilmesi için Türk ustalarla berâber yabancı sanatkârlar da kullanmış, İran'dan o devrin en önemli çinicilerini getirtmiş, câminin asırlardır hayranlıkla seyredilen çinileri İranlı, özellikle de Tebrizli ustaların elinden çıkmıştı.
Yeşil Câmi'deki esrâr, işte Hacı İvaz Paşa ile İranlı bu çini ustaları arasında düğümleniyor.
Câminin 10 metrelik nefis mihrâbının sağ üst tarafındaki rengârenk çiniler arasına gizlenmiş olan ufak, mavi bir çinide normal yazı ile mihrâbın Tebrizlilerin elinden çıktığını gösteren Farsça bir ibâre var: “Amel-i üstâdân-ı Tebriz”, yâni “Bu, Tebrizli ustaların eseridir.”
Aynı mihrâbın sol tarafında ve aynı hizâda yer alan bir başka ufak çinide ise noktasız ve okunması son derece güç ‘girift', yâni karışık bir yazıyla yine Farsça ama bu defâ gâyet tehlikeli bir beyit yazılı:

“Pendáşt sitemger in sitem bá men kerd
Der gerden-i o bemand u ber men begozeşt.:
Sitem eden, zulmeden kişi bu zulmü bana yaptığını sandı; bana yapılan zulüm geçip gitti ama vebâli onun boynunda kaldı!.”

Zulümden bahseden bu ifâdelerin pâdişah tarafından inşâ ettirilmiş bir câminin mihrâbında ne aradığını bugüne kadar kimseler fark edemedi!.
Şimdi, öncelikle bir ihtimal üzerinde duralım ve zulüm sözüyle Hacı İvaz Paşa'nın gözlerinin kör edilmesinin kastedildiğini ve ustaların İvaz Paşa'ya bağlılıklarından dolayı bu işi yaptıklarını düşünelim... Ama târihler tutmuyor, zîrâ Yeşil Câmi 1419'da tamamlandığı sırada tahtta Çelebi Mehmet bulunuyor, Hacı İvaz Paşa, gücünün zirvesinde ve Paşa felâkete uğradığı sırada câminin ibâdete açılmasının üzerinden seneler geçmiştir..
Kader =>KaderuLLAH!..



ResimHACI İVAZ PAŞA KİMDİR?.:

ABDÜLKADİR ÖZCAN

Tokat’ın Kazova (Kazâbâd) nahiyesinde doğdu. Ahî Bayezid b. İvaz Hüseyin’in oğlu olup künyesi İmâdüddin’dir. Çelebi Mehmed’in Amasya sancak beyliği zamanında ona intisab etti ve timarlı sipahilerinden oldu. 1402’de Ankara Savaşı’na katıldı. Timur tarafından esir alınan Yıldırım Bayezid’in ölümünden sonra şehzâdeleri arasında başlayan taht mücadelelerinde Çelebi Mehmed’i destekledi. Bir ara Kazâbâd Subaşılığı yaptı (1411-1412). Çelebi Mehmed’in Rumeli’de kardeşi Mûsâ ile mücadelesi sırasında Bursa Subaşısı, bazı kaynaklara göre ise Muhafızı oldu. Bu esnada Bursa Kalesi’ni kuşatan, hatta bir rivâyete göre Yıldırım Bayezid’in mezarını açtırıp cesedini yaktıran (Dukas, s. 174), fakat Çelebi Mehmed’in Şehzâde Mûsâ meselesini hallettiğini duyunca şehri ateşe vererek kaçan Karamanoğlu Mehmed Bey’e karşı Bursa Kalesi’ni savundu (1414). Müdafaadaki başarısından dolayı önce Bursa Valiliğine getirildi, ardından da Vezirlik rütbesiyle taltif edilerek merkeze alındı..

Hacı İvaz Paşa’nın önemli bir hizmeti de, Çelebi Sultan Mehmed’in ölümü üzerine, Amasya’da bulunan büyük oğlu Murad’ın (II. Murad) Edirne’ye gelinceye kadar geçen kırk günlük sürede bu padişahın ölümünün gizlenmesi sırasında oldu. Nitekim padişahın ağzından bir rivâyete göre Karamanoğlu Mehmed, diğer bir rivâyete göre ise İzmiroğlu Cüneyd üzerine sefer yapılacağını, bunun için ordunun Biga’da toplanması gerektiğini bildiren bir ferman yazdırmak sûretiyle karışıklığı önledi (Âşıkpaşazâde, s. 94).

II. Murad’ın hükümdarlığı zamanında da vezir olarak devlet merkezinde bulunan İvaz Paşa, özellikle “Düzmece” lakabıyla anılan Şehzâde Mustafa kuvvetlerini bölmek için önemli hizmetler gördü. Sultan Murad ile amcası Şehzâde Mustafa kuvvetlerinin Ulubat Nehrinin iki yakasında karşı karşıya geldiği esnâda buradaki köprüyü yıktırıp emrindeki askerlerle Gölbaşı Mevkiini tutmak sûretiyle bu kuvvetlerin Bursa’ya girmesini önledi. Fakat İvaz Paşa’nın bu sıradaki faaliyetleri daha ziyâde siyasî ağırlıklı oldu. Nitekim Şehzâde Mustafa’ya yazdığı bir mektupta ona olan sadakatinden bahsederek Rumeli Beylerinin ve İzmiroğlu Cüneyd Bey’in kendisini terketmek üzere olduklarını bildirmek sûretiyle onu tereddüde düşürürken Cüneyd Bey’e yazdığı diğer bir mektupta da soyu belirsiz birine vezir olmasının kendisine yakışmadığını, ondan ayrıldığı takdirde Aydın civarında hâkim olduğu eski yerlerin tekrar kendisine verileceğini vaad etti; bu arada eski beyliğinin yenilendiğine dair bir de berat gönderdi. Bu mektuplar bir yandan Şehzâde Mustafa’yı telâşa düşürürken bir yandan da Cüneyd Bey’in ondan ayrılarak adamlarıyla birlikte Aydın iline kaçmasına sebep oldu (Emecen, s. 122). Diğer taraftan eski akıncı beylerinden olan ve bir süreden beri Tokat’ta mahpus bulunan Mihaloğlu Mehmed Bey’in serbest bırakılarak bir gece Şehzâde Mustafa ordusundaki Evrenos, Gümlü ve Turahan oğulları gibi ünlü akıncı beylerine Mustafa’nın düzmece olduğunu söylemesi, bu akıncı beylerinin topluca II. Murad tarafına geçmesine ve Mustafa’nın kaçmasına yol açtı. O sırada II. Murad tarafına geçen, fakat ihânetleri yüzünden ikinci vezir Çandarlı İbrâhim Paşa tarafından öldürtülmek istenen Rumeli beylerinin ve maiyetindeki akıncıların affedilmesini de İvaz Paşa sağladı.

Vezîriâzam Bayezid Paşa’nın Düzmece Mustafa tarafından öldürülmesinden sonra Çandarlı İbrâhim’in vezîriâzamlığa getirilmesi üzerine (1421) İvaz Paşa da ikinci vezir oldu. Ancak nüfuz rekabeti sebebiyle Çandarlı ile arası açıldı. Devrin ünlü âlimi Molla Fenârî de Çandarlı tarafını tutuyordu (Mecdî, s. 51). Bir suikasta uğramaktan korkan Hacı İvaz Paşa kaftanının altında sürekli zırh bulundurmaya başladı. Divan toplantılarına bile zırhlı olarak gelmesi muhalifleri tarafından ordu ile gizli ilişkiler içinde bulunduğu, padişaha suikast yapacağı ve tahtı gasbedeceği şeklinde dedikodulara yol açtı. Bunun üzerine II. Murad İvaz Paşa’yı önce vezirlikten azletti, daha sonra da gözlerine mil çektirerek Edirne’den uzaklaştırdı (1424). Bursa’da mecburî ikâmete tâbi tutulan Hacı İvaz Paşa, bir vebâ salgını sırasında kardeşleri Hacı Şerefeddin Çırak ve Hacı Hayreddin Hızır ile birlikte 9 Zilkade 831 (20 Ağustos 1428) tarihinde vefât etti. Mezarı Bursa’da Pınarbaşı Kabristanı’nın Kuzgunluk tarafındadır..

Resim

Değerli bir devlet adamı olan Hacı İvaz Paşa aynı zamanda büyük bir mimardı. Diğer ülkelerden sanat ehlini Osmanlı ülkesine davet ederek özellikle çiniciliğin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Âşıkpaşazâde.: “Âl-i Osman kapısında paşalarda çinilerle şölen onundur” demektedir (Târih, s. 190). İvaz Paşa’nın mimar olarak Çelebi Sultan Mehmed adına imzasını attığı eserler arasında Bursa’daki Yeşilcâmi Külliyesi ile Dimetoka’daki câmisinden başka Ulubat Nehri üzerinde yeniden yaptırılan köprü ve Edirne’de Acemi Oğlanları Kışlası olarak kullanılan Saray zikredilebilir (Gökbilgin, s. 119). İvaz Paşa ayrıca Tunca Nehrinden Edirne’ye su nakletmeyi planlayarak bunun için Deliklikaya Mevkiinde kuyular açtırmışsa da bu çabası bir sonuç vermemiştir (Sehî, s. 58).

Hacı İvaz Paşa’nın Kazzâziye (İmâdiye) adıyla bilinen Bursa’daki medresesi XVI. yüzyıl boyunca 40 akçelik medreselerden olmuş, daha sonra 50’liye yükselmiştir. Bursa-İnegöl arasında hanı ve çeşmesi, İnegöl’de mektebi, Derekızık Köyünde de câmisi olan İvaz Paşa’nın ayrıca Tokat’ta da câmisi, medresesi ve mahallesi; Kazova’da mescidi, medresesi, zâviyesi ve hamamı bulunmaktadır. Bu medrese XVI. yüzyılda Sahn-ı Semân derecesinde idi. Hacı İvaz Paşa’nın bunlardan başka muhtemelen Edirne’de câmisi, mahallesi ve sarayı vardı (Gökbilgin, s. 28, 119). İvaz Paşa inşa ettirdiği eserleri için dört vakfiye tertib ettirmiştir. Bunlardan ilk üçü Tokat’taki tesislerine, 1 Cemâziyelevvel 830 (28 Şubat 1427) tarihli dördüncü vakfiyesi ise Bursa ve civarındaki tesislerine aittir. Ayrıca her yıl Mekke ve Medine fâkirlerine dağıtılmak üzere para da tahsis etmişti (Âşıkpaşazâde, s. 190).

Hacı İvaz Paşa’nın Bâlî, Bekir, Mehmed, Mahmud ve Ahî Çelebi adlarında beş oğlu oldu. Bazı kaynaklarda Vesîletü’n-necât müellifi Süleyman Çelebi de İvaz Paşa’nın oğulları arasında zikredilmekteyse de (Latîfî, s. 245) bunun sağlam bir mesnedi yoktur. Oğullarından Ahî Çelebi’nin (ö. 1437) Atâî mahlasıyla şiirler yazdığı, Anadolu’da Türkçe gazellerle atasözü söyleme âdetini onun başlattığı kaynaklarda zikredilmektedir (Sehî, s. 58).


BİBLİYOGRAFYA.:
VGMA, nr. 591, s. 191-195.
İstanbul’un Fethinden Önce Yazılmış Tarihî Takvimler (nşr. Osman Turan), Ankara 1984, s. 25.
Dukas, Bizans Tarihi (trc. Vl. Mirmiroğlu), İstanbul 1956, s. 174.
Âşıkpaşazâde, Târih, s. 85, 94, 97-98, 103, 190.
Oruç b. Âdil, Târih (nşr. Atsız), İstanbul, ts., s. 72, 77, 79, 82.
Neşrî, Cihannümâ (Unat), s. 519-523, 551, 557, 559-563, 576.
Sehî, Tezkire, s. 58.
Lutfî Paşa, Târih (nşr. Âlî Bey), İstanbul 1341, s. 68.
Latîfî, Tezkire, s. 245-246.
Mecdî, Şekāik Tercümesi, s. 51.
Hoca Sâdeddin, Tâcü’t-tevârîh, I, 319, 346.
Atâî, Zeyl-i Şekāik, tür.yer.
Solakzâde, Târih, s. 125, 144, 150.
Belîğ, Güldeste, s. 64-65.
Şeyhî, Vekāyiu’l-fuzalâ, I-III, tür.yer.
Hüseyin, Bedâyiu’l-vekāyi‘ (nşr. A. S. Tveritinovoy), Moskva 1961, vr. 144a-b, 160a-b, 162b, 170a, 191a.
Ayvansarâyî, Vefeyât-ı Selâtîn, s. 156.
Hammer (Atâ Bey), II, 175, 176.
Sicill-i Osmânî, III, 606.
Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, I, 277, 350, 374, 383-385, 397-398, 566-568.
a.mlf., “Hacı İvaz Paşa’ya Dâir”, TD, X/14 (1959), s. 25-58.
Gökbilgin, Edirne ve Paşa Livâsı, s. 28-29, 37, 119, 265.
Baltacı, Osmanlı Medreseleri, s. 263-265, 566-567.
Mustafa Bilge, İlk Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1984, s. 123-127, 198.
Yılmaz Öztuna, Devletler ve Hânedanlar, Ankara 1989, II, 663.
Hasan Fehmi, “Sanat Tarihimize Ait Bazı Notlar”, TM, II (1928), s. 398-401.
Halim Baki Kunter, “Kitâbelerimiz”, VD, II (1974), s. 439-441.
Feridun Emecen, “Cüneyd Bey”, DİA, VIII, 122.



ResimHACI İVAZ PAŞA KİMDİR?.:

ZEKİ SÖNMEZ

MİMAR.. Hacı İvaz Paşa, siyasî şöhretinin yanında Osmanlı sanatına mimar-mühendis olarak da büyük emeği geçmiş önemli bir şahsiyettir. Çelebi Sultan Mehmed devri ve kısmen de II. Murad dönemindeki imar faaliyetlerinin büyük bir bölümünü mütevelli sıfatıyla organize etmiş, birçok esere de imzasını atmıştır; ayrıca bazı eserlerin hem bânisi hem de mimarı olmuştur.
Hacı İvaz Paşa’nın bânisi, aynı zamanda mimarı olduğu anlaşılan ilk eser, onun Bursa’ya gelerek Osmanlı sarayının hizmetine girmeden önce Ankara’da bulunduğu yıllarda inşa ettiği Samanpazarı Semtindeki mesciddir. Bu yapı İvaz Paşa’nın mimarlık alanındaki kabiliyetini ortaya koyduğu ilk örnek olduğu gibi, son cemaat mahallinde yer alan çiçek ve yaprak motifleriyle mescidin içinde duvarlara gömülü çini kâse ve tabaklar, sanatçının dekorasyona ve süslemeciliğe olan ilgisinin de ilk örnekleri sayılmaktadır (bk. Haci İvaz Mescidi).
İvaz Paşa’nın Türk mimarlık tarihine geçen asıl faaliyetleri, 1402 yılından sonra ve özellikle Çelebi Sultan Mehmed dönemi eserlerinde kendini gösterir. Nitekim Bursa’yı kuşatan Karamanoğlu Mehmed Bey şehri ele geçirememesine rağmen büyük tahribata sebep olmuş, bu esnâda Bursa Muhafızı bulunan Hacı İvaz Paşa’nın şehri savunmada gösterdiği büyük gayretin yanı sıra daha sonra Bursa’nın imarı konusunda da etkin görev üstlenmiş, Çelebi Sultan Mehmed’in Bursa’daki imar faaliyetlerinde onun en büyük yardımcısı olmuştur. İvaz Paşa, devrin en önemli eseri olan Yeşilcâmi Külliyesi’nin hem inşaat mütevellisi hem de başmimarı olarak görünmektedir. Onun mimari ve dekorasyon yönünden tam bir şaheser olarak tasarladığı bu yapılar topluluğunun gerçekleştirilmesi sırasında yalnız Osmanlı topraklarından değil İran’dan da kendi sahalarında en mahir sanatçı gruplarını Bursa’ya topladığı anlaşılmaktadır. Hacı İvaz Paşa, Yeşilcâmi’ye eklediği hünkâr mahfiliyle Osmanlı câmi mimarisinde ancak XVII. yüzyılda ele alınacak olan hünkâr mahfili fikrinin de öncüsü olmuştur. Câminin mimari özelliklerinin yanında ona asıl şöhretini sağlayan çini kaplamaları, bir mimar olarak Hacı İvaz Paşa’nın dekorasyonla ileri seviyedeki ilgisini gösterir. Çinici ustalarının ve nakkaşların ortaya çıkardığı bu eserin asıl planlayıcısı Hacı İvaz Paşa’dır. Bu hususu, Yeşilcâmi’nin taç kapısının iki yanındaki nişlerin üzerinde yer alan kitâbeye “râkımühû ve nâzımühû ve mukanninü kavânînihî” şeklinde kaydettirmiştir. Hacı İvaz Paşa’nın bu külliye bünyesinde inşa ettiği ikinci yapı, Osmanlı türbe mimarisinin bir şaheseri olarak tanınan Çelebi Sultan Mehmed’e ait Yeşiltürbe’dir. Yapının zengin süslemeli ve geometrik geçmeli kapı kanatlarının üstünde yer alan beş satırlık kitâbedeki “bi-işâreti vezîri sâhibi’t-tedbîr Hacı İvâz İbn Ahî Bâyezîd” ibâresi, yapının paşanın planlaması doğrultusunda inşa edildiğini göstermektedir (geniş bilgi için bk. Yeşilcâmi Külliyesi [Bursa]).
Hacı İvaz Paşa’nın inşa ettiği önemli bir yapı da büyük bir avlu etrafında iki katlı ve seksen bir odalı İpek Hanı’dır. Ayrıca kendi mülkü olan bir arazi üzerinde, yapım masraflarını bizzat karşılayarak Bursa’nın Demirkapı semtinde Geyve Hanı’nı inşa etmiş ve Yeşilcâmi Külliyesi’nin vakfı olarak hükümdara hediye etmiştir. Onun tarafından yapıldığı kesin olarak bilinen bir diğer önemli eser, günümüzde Yunanistan sınırları içinde bulunan Dimetoka’daki Çelebi Sultan Mehmed Câmii’dir (bk. DİA, VIII, 262-263). Bu câmi Hacı İvaz Paşa’nın 1419’da tasarımını yaptığı, aynı yıllarda Yeşilcâmi Külliyesi’nin yapımı devam ettiği için başında bizzat bulunamaması sebebiyle inşaatın yürütülmesini Togan b. Abdullah adlı bir mimar vasıtasıyla gerçekleştirdiği bir yapıdır. Ancak yine de kendisini, câminin kuzey kapısı üzerinde yer alan üç satırlık kitâbede “sanatında mahir bir üstat, mühendislerin iftihar ettikleri, mimarların seçkini” şeklinde takdim etmekten geri durmamıştır.

Bu yapılar dışında Hacı İvaz Paşa’nın doğrudan bânisi ve mimarı olduğu başka eserler de mevcuttur. Bursa’nın İmadiye Semtinde 1420 yılı dolaylarında inşa ettiği bilinen mescid, medrese ve mektep orta ölçülerde bir külliye oluşturuyordu. Paşa ayrıca bu yapılara gelir sağlamak amacıyla bir hanla bir çarşı yaptırmıştır. İmadiye’deki Hacı İvaz Paşa Külliyesi’nin İmadiye (Tavukpazarı) Câmii olarak da anılan câmi bölümü, hemen yakınındaki Hacı İvaz Paşa (Sandıkçı) Hanı ile birlikte 1957 yılında temellerine kadar yanmış ve daha sonraki yıllarda yeniden inşa edilmiştir. Külliyenin diğer parçalarından medrese ve mektep ise daha önce yıkılmıştı. Aynı şekilde 1957 yangınından etkilenen ve seksen dükkândan oluştuğu bilinen Hacı İvaz Paşa (İmadiye) Çarşısı da halen mevcud değildir.

Hacı İvaz Paşa’nın hayatının son yıllarında yapımıyla ilgilendiği öne sürülen bir başka mimari eser, Türkiye’nin en uzun kâgir köprüsü sayılan Trakya’da Ergene nehri üzerindeki Uzunköprü’dür. İnşasına II. Murad’ın emriyle başlanan ve ancak 1444 yılında tamamlanabilen köprünün yapımına karar verildiği yıllarda Hacı İvaz Paşa’nın vezirliğinin devam ettiği ve köprünün kurulacağı sahayı tesbit edip ana plan şemâsını belirlediği sanılmaktadır. Ancak inşaatın başlamasından bir süre önce vezirlikten azledilmiş ve köprünün yapımında katkısı sadece fikrî düzeyde kalmıştır. Köprünün korkuluk taşlarından birinin üzerinde bulunan, Hacı İvaz Paşa’nın adının teşhis edilmeye çalışıldığı kitâbeyi yüzyıllardan beri çok aşınmış olduğundan doğru şekilde okumak mümkün değildir.

Bazı araştırmacılar, Hacı İvaz Paşa’nın II. Murad nezdinde siyasî itibarını kaybedip görevden uzaklaştırılmasında, siyasî sebeplerin yanı sıra inşa ettiği eserlerde sultanın adından çok kendi adını ön plana çıkarmasının ve kitâbelere kapıkulu hiyerarşisi sınırlarını aşarak kendi adını methiyelerle yazdırmasının da rolü olabileceğini kaydederler. Hacı İvaz Paşa, bir mimar olarak Osmanlı mimarisinin erken dönemine damgasını vurmuş bir şahsiyettir ve inşa ettiği eserlerle Türk sanatı tarihinde özel bir yere sahiptir.


BİBLİYOGRAFYA.:
A. Memduh Turgut Koyunluoğlu, İznik ve Bursa Tarihi, Bursa 1935, s. 93-96, 123, 146, 175.
Kâzım Baykal, Bursa ve Anıtları, Bursa 1950, s. 75-76, 106, 137-140.
Süheyl Ünver, Yeşil Türbesi Mihrâbı, İstanbul 1951, s. 7-11.
L. A. Mayer, Islamic Architects and Their Works, Geneve 1956, s. 75.
İsmail Hakkı Balkas, Tarihte Ergene ve Uzunköprü, İstanbul 1958, s. 27-35.
Ayverdi, Osmanlı Mi‘mârîsi II, s. 46-124, 244-245, 289, 353.
a.mlf., “Dimetoka’da Çelebi Sultan Mehmed Câmii”, VD, III (1956), s. 13-16.
Cevdet Çulpan, Türk Taş Köprüleri, Ankara 1975, s. 98-105.
Zeki Sönmez, Başlangıcından 16. Yüzyıla Kadar Anadolu Türk-İslâm Mimarisinde Sanatçılar, Ankara 1989, s. 423-451.
Fr. Taeschner, “Preliminary Materials for a Dictionary of Islamic Artists”, AI, V (1938), Suppl. I, s. 5-8.
İsmail Hakkı Uzunçarşılı, “Hacı İvaz Paşa’ya Dair”, TD, X/14 (1959), s. 25-58.


Resim

AT PAZARI FAZLULLAHPAŞA - İVAZPAŞA.:


Doç. Dr. Doğan Yavaş

Coğrafî açıdan gayet güzel bir mevkîde kurulmuş olan Bursa, Uludağ’dan dolayı bol suya, ovasından dolayı da verimli ve 1. sınıf tarım arazilerine sahipse de, maalesef 1. dereceden de deprem bölgesinde yer almaktadır. Bu yüzden tarih içinde pek çok yer sarsıntısıyla yüz yüze gelmiş ve önemli yıkımlara uğramıştır. İrili-ufaklı bu depremlerden en şiddetlileri 1674, 1705, 1754 ve 1855 senelerinde meydana gelenlerdir. Özellikle 1855 yılında meydana gelen ve tarihe “Kıyâmet-i Suğrâ – Küçük Kıyamet” olarak geçmiş olan son büyük deprem Bursa’yı ve çevresini yerle bir etmiş, yıkılan binaların enkazından yollar kapanmış, yangınlar çıkmış ve pek çok mal ve can kaybı olmuştur. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri Genel Müdürlüğü’nde bulunan ve bu büyük Bursa depreminden sonra yapılan keşiflerin ve tutulan raporların incelenmesi sonucunda, bu depremde meydana gelen eski eser kaybının büyüklüğü de ortaya çıkmaktadır. Yüz elliye yakın câmi, mescid, medrese, sıbyan mektebi, çarşı ve han yerle bir olmuş, yakınlarını ve evlerini kaybeden vatandaşların yaralarının sarılması için İstanbul’dan aynî ve nakdî yardım gönderilmiştir.
Bursa’da kaybolup da günümüze gelmeyen birçok tarihi yapı arasında At Pazarı Mescidi de vardır.

At Pazarı Mescidi.:
Bursa’da At Pazarı ilk olarak, şimdiki Orhan Câmii ve Külliyesi’nin bulunduğu alanda kurulmuştu, daha sonra bu külliye inşa edilince de Kanberler Mahallesi civarına taşınmış ve bu bölgeye At Pazarı denilmişti. Buradaki mescidi, Çelebi Mehmed’in kızı Selçuk Hatun ile İsfendiyaroğlu İbrahim Bey’in kızları olan Hatice Hanım Sultan ve kocası Mahmud Çelebi inşa ettirmiştir. Ancak bir sicil kaydında yer alan "…Amma asılda bu mescidi Hz. Emir hatunu bina edip harab oldukça ehl-i hayır meremmet edip şimdiye kadar birkaç defa tamir edilmiştir" ibaresinden, bundan önce bu câmiyi Emir Sultan’ın hanımı ve Yıldırım Bayezid'in kızı Hundi Hatun'un yaptırdığı anlaşılmaktadır. Tek kubbeli bir yapıdır, 1940’lı yıllarda dökümhâne olarak kullanılmaktaydı. Hatice Hatun Mescidi de denilmektedir. Bu civarda bir de Dayıoğlu (At Pazarı) Hamamı vardır. Emir Sultan Vakfı olan yapı, bazı kaynaklarda Sürmeli Hamam olarak da geçmektedir. Duvarlarda moloz taş ve tuğla işçilik görülür. Çifte hamam olan binanın her iki bölümü de bir birinin aynısıdır. Soğukluk kısımları tromplu, halvetler ise pandantifli kubbelidir. Hakkında fazla tarihi belge olmayan binanın Emir Sultan vakfı olduğu düşünülerek 15. yüzyıl ilk çeyreğine ait olduğu söylenebilir.

Fazlullah Paşa Câmisi.:
Emir Sultan’da Dokuz Serviler Sokağında idi. Fazlullah Paşa 2. Murad devri vezirlerindendir.1915 tarihinde ayakta olduğunu bildiğimiz ahşap çatılı ve minaresiz yapıdan günümüze hiçbir eser kalmamıştır. Oldukça küçük ölçüde olan mescid, tuğla ve kesme taştan inşa edilmişti, ev olarak kullanılmaktadır.

İvazpaşa Câmii.:
Cumhuriyet Caddesi’nden Ulucâmi’ye çıkan yol üzerindedir. İmadiye veya Tavuk Pazarı Câmii de denir. Aslında câmi, medrese ve mektepten oluşmaktaydı bugün sadece câmisi kalmıştır. Hem Yeşil Külliye’nin mimarı ve hem de iyi bir asker olan Hacı İvaz paşa tarafından yaptırılmış olan yatık dikdörtgen planlı yapı, 1855 depreminde çok zarar görmüş ve 1860 yılında ahşap çatılı ve kiremit örtülü olarak onarılmıştı. Şu satırlar deprem raporundan alınmıştır: “Tavukpazarı Câmi-i Şerîfi’nin kubbesi ve dıvarları şakk olub minâresinin dahî şerefesi yıkılub ve gövdesi şakk oldığından ta’mîr kabul itmeyeceği ve medresesinin hücrelerinin ana dıvarları zedelendiği ve havlı dıvarları dahî kezâlik harâb oldığı”, medrese ve mektep onarılmamış ve yok olup gitmiştir.
Bu tarihten yaklaşık bir asır sonra 1957 yılında çıkan büyük çarşı yangınında câmi tamamen yanarak harab olunca, 1967 senesinde bir hayırsever tarafından yeni baştan ve asıl yapısına yakın ölçülerde, yine dikdörtgen plan şemâsında inşa edilmiştir. Kubbe ile örtülü yan yana iki tane kare mekân şeklinde olan yapı bu haliyle Oruç Bey ve Abdal Câmilerinin plan şemâlarına benzer. 1990’lı yıllarda esaslı bir tamir görmüş ve bir sıra kesme taş ve tuğladan olarak onarılmıştır. Minaresinin de kaidesi taş, gövdesi ise tuğladır. Günümüze gelmeyen medresenin on dört hücreli, iki sofalı ve bir dershâneli yapı olduğu vakfiyesinden anlaşılmaktadır. Kayıtlarda “Düsturul mufahham Ebul Berekât İmadü’d- Devletü ve’d- din el-Hac İvaz Paşa” olarak geçmesi bu câminin İmadiye şeklinde de anılmasına yol açmıştır. Hacı İvaz Paşa bu câmi, medrese ve mektep için beş başçı dükkânı ile karşısında dükkânlar, yirmi üç tane daha dükkân, bir boyacı dükkânı, seksen dükkândan oluşan İvaz Paşa Çarşısı, bir ahır, medrese yakınında evler, ayrıca sekiz tane daha ev ile birlikte İnegöl’de Yiğit Lala Çiftliği ve bir çok arazi ve mezrayı vakfetmiştir. Çok hayırsever bir insan olan İvaz Paşa’nın bundan başka birçok eserleri de vardır, kardeşi Çerağ Bey’in de Suriçi’nde bir câmi yaptırdığını daha önce yazmıştık.
(Kaynak: Bursa Hayat gazetesi- 14.6.2011)
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 11733
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: CuMâ CeM'im-İZ

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

MEKKE =>MEKÂNLarın ÖZü
MEDİNE =>ZamÂNLar SÖZü
BURSAm>BEŞinci BAŞŞEHRi
GÖRÜR İSe =>GÖNÜL GÖZü!.


ZEVK 9406

GÖNÜL GÖZÜn AÇ=>İHVÂNim =>ZERRE-KÜRRE=>YUSEBBiHu!
=>YEDi KAT SEMÂ=>SEBBEHa =>HAKİKAt-ı =>HAKk HUMÂ-sı!
bENsiz sENsiz>“O”nu SEYyREt->KÜLLî ŞEYyLe LÂ HUVe İLLÂ Hu!
=>PINARBAŞI CÂMİ-sinde =>CÂNda=>CÂNÂN=>CEM’ CUMÂ-sı!.


20.09.19 13:00
brsbrsmmm..pınarbaşıcâmisicumâcem’imizz..


HAKk DOSTLarın HAYRATLarı
=>KIRKa KATLı=>KANATLarı
TAŞLARa=>TEŞHİD İŞLEmiŞş
SIRR-ı SUBHÂN =>SANATLarı!.


HUM KUŞu.: Arapçası Bulah olup, Arapça'daki “Rûh” anlamına gelen “Hu” ve “SU” anlamındaki “M” kelimelerinden oluştuğu savunulmuştur. Başına konduğu kimseye mutluluk getirdiğine inanılması sebebi ile Talih Kuşu veya Devlet Kuşu olarak da isimlendirilir.
HAYRAT.: (Hayr. c.) Sevap için ALLAH celle celâlihu rızâsı yolunda yapılan iyilikler ve geride halkın hizmetine bırakılan eserler..
TEŞHİD.: ALLAH celle celâlihu’ya Şehâdet.. Şâhid OLuş..


LÂ HUVe İLLÂ Hu!.:

شَهِدَ اللّهُ أَنَّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ وَالْمَلاَئِكَةُ وَأُوْلُواْ الْعِلْمِ قَآئِمَاً بِالْقِسْطِ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
Resim---“Şehidallâhu ennehû lâ ilâhe illâ huve, ve’l- melâiketu ve ulû’l- ilmi kâimen bi’l- kıst (kıstı), lâ ilâhe illâ huve’l- azîzu’l- hakîm (hakîmu).: ALLAH, şehâdet (şâhidlik) etti: Muhakkak ki O'ndan başka İLÂH yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de adaletle kâim oldular (şâhid oldular) ki, O'ndan başka İLÂH yoktur, (O) AZÎZ'dir, HAKÎM'dir.” (Âl-i İmrân 3/18)


SıRR-ı SıFıR =>SeBBeHası..EL ÂN Şe'ÂNuLLAH.: şu ÂN =>YENiden YARATış..
Şu ÂNdaki =>hER ÂNdaki Yeniden Yaratış KeVniyyeti..:


يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ
Resim---"Yusebbihu lillâhi mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ardı’l- meliki’l- kuddûsi’l- azîzi’l- hakîm(hakîmi).: Göklerde ve yerde olanların tümü, Melik; Kuddüs; Aziz; Hakim olan Allah'ı tesbih eder.” (Cumâ 62/1)

Sebbaha: yüzmek..
Yerdeki göklerdeki ZeRReler yani ATOMlar;
NeşRlerinden HaŞRlerine kadar döndüler, dönmekteler ve dönecekler.
Bu SeBBaHa yüzüş-RAKSı hep sürecek her AN yeniden Yaratılarak ŞEENULLAHta..
Ve ne zamAN AKILLarımız DEVR-ÂNı Anlarsa ve DEVRe İştirak ederse Yusebbuhu Zikr-i Dâimindeyiz inşae ALLAH..


SeBBeHa: tesbih eder. Yüzer. Döner durur. AkL-ı SiLm BİLir ki ATOM yaratıldığı günden beri durmadan DÖNmektedir ve kıyâmete kadar da dönecektir. Enerjiyi nerden almakta ve alacak sorusunun cevâbının =>“KÛN feyeKÛN” olduğunu materyalist fizik çok geç anlayacaktır sanırım!.

Sebehâ: yüzmek, Subhânallah demek.
Sebbaha (mübalağa ile) ALLAH’u TeÂLÂyı tenzih ve takdis etmek.
Zerrenin
(atomun) ve kürrenin (kâinâtın) bir saniye durmaksızın takdir edilen yörüngede ve şartlarda kimseye dayanmadan/mesnedsiz parmak izleri gibi tek başlarına /RABB’larıyla başbaşa, sonsuz FeLeKLer içinde YÜZüp DURmaLarı...
Her hücrenin
"HAYY!" HAYy-kırışı...
Doğuştan-ölüme bir kere bile susmadan TEVHiD tıklayan KALBLer...
Her ŞEYy =>Her YERde, Her zamÂN, Her HÂLde ve Her NEFESte =>HeRKeSLe NAHNU=BİZ BİR-İZ BİLELiği İLE Beraber =>Sistemin Sahibi
AZÎZÜ’r- RAHÎMÜ’s-SUBHÂN ALLAH TeÂLÂ yı Maddî
/somut ve Mânevî/soyut noksanlık, benzetme ve zıddı var sanmalardan uzak kılıyorlar..
Canlı şâhidleriyiz diyorlar...

“Zâtında, Sıfatında, Esmâsında, Fiilinde ve Hükümlerinde Münezzehtir!..” MüezzinLeri!..
Yu sebbuhu: Tesbih ederler hep yüzerler..
Yüsebbuhu!: Şimdi şu ÂN da KüLLî ŞEYy =>YARATAN'ını durmadan tesbih ederken birbirine asla mesnedlenip, dayanamadan tek başına boşlukta-fezâda yüzüp-dönüp durmaktalar. Zerre-Atom ve Kürre-Kâinât =>DurmadAN Dost Raksında..
Yesebbihu: Noksansızı Et TAMM celle celâlihu'yu tesbih ve zikri ele yüzmekteler İLâHî RAKSta hamd OLsun!..




Resim

SEKSENBEŞte YAHYa BaBa
SIRTInda=>HIZAR-BALTAsı
HELÂL Rızk GELmez HeSaBa
KULLuk SULTÂNLık SULTAsı!.


Maksem Meydanımıza çıkınca.: “Hangi Câmiye gitsem!.” deyü ÜÇ KoLLu ÇİLle Çınarıma sordum. “Şehidliğe!.” Fısıltısını duydum..
Aylardır BaLtacı YAHYA BABAyı göremiyordum ve.: “Ya hasta, ya da âhirete yürüdü gitti galiba!.” diyordum.. Bir müddet yürüdüm ki birden karşıma çıktı..Şaşırdım kaldım.. Sarmaş dolaş.. bir duman verdi bana.. resim çektim HÂLLEŞtik HeLÂLLeştik.. Gönlüme sâmîmî bir MuhaMMedî Huzur Doldu.. Uzaklaşırken.: “Odun yok. İş Yok. Güç yok. Hiç kimsenin umurunda değilim. MOLLa ARAP Câmisine CUMÂya ULAŞacağım ERENLer!.” diyordu..




Resim

ÇINARLar ÜLKEsi BURSA
>ERENLer NEFESi BURSA
şU ÂN=>ŞEHÂDEt ŞEREFi
>ŞEHİDLERin SESi BURSA!.


BURSA ŞEHİDLiğimize cumâ ziyâreti yapatım. Hafifçe yağan yağmur altında bazı ŞEHİDLerimizin kabir başında büzülmüş ve gözyaşı döken ANNELer vardı.. GönüL duâmızı SUNdum RABBımız TeÂLÂ’ya SONsuz ve İLMULLAHça Hamd OLsun!.




Resim

Resim İZZETTİN CÂMİSİ-PINARBAŞı CÂMİSİ.:

Bursa merkez Osmangazi İlçesi Pınarbaşı Semti'nde câmi, "Pınarbaşı Câmisi" adıyla da anılır. I. Murad Hudâvendigâr'ın kızı Nilüfer Hatun'un (babaannesi ile aynı adı almıştır) vakıf arsası üzerinde, Nilüfer Hatun'un Emirlerinden Togan/Doğan Beyin kardeşi İzzettin Bey tarafından XV. yüzyılın başında yaptırılmıştır. Bazı belgelerde İzzettin Beyin paşa olduğu kayıtlıdır. Pınarbaşı Câmisi adıyla da bilinir. Beden duvarları moloz taş örgülü, çatılı ve kiremit örtülüdür. Geçirdiği pek çok onarım dolayısıyla özgünlüğünü yitirmiş olup, 1960 öncesinde ahşab olan minâresi yıkıldığı için, bu tarihte Hudavendigâr Câmisi'nin minâresi örnek alınarak yenilenmiştir, tuğladan bir minâre yapılmıştır. Bu minare Hüdavendigâr Câmisi minâresi ile çok yakın benzerlik göstermektedir.

Pınarbaşı Kaynağının hemen yanında bulunan câmi halen sağlam olup, ibâdete açık durumdadır. Pınarbaşı Parkı gürül gürül akan Pınarbaşı kaynak sesiyle huzur yeridir.. Özellikle dış bölümlerde yapılan onarımlar nedeniyle yapı özgünlüğünü yitirmiştir. Badırga Köyünün geliri bu mescidin giderine harcanmak üzere vakfedilmiştir.
Câminin batısında Özbekler Tekkesi vardı. Onun batısında da Zerde Dede denilen ve halk arasında adak yapılan bir dede mezarı, kuzeyinde de Mevlevihâne vardı.Askerî Şehidlik, Pınarbaşı Câmisinin hemen yanındadır…

Ve ben, sık sık görüşmeye giderim ve çınarların gölgesinde ZEVKLer yazarımm hamd olsun..


Resim PINARBAŞı PARKı:

Nilüfer Hatun (Pınarbaşı) Parkı.. Hisar Mahallesinin bayram yeri, eglence ve oyun mekanı ve mesire yerdir. 500 yıl öncesinin Kent Meydanı… Eski Bursa’nın ve Bizans’ın gözbebeğidir.. Pınarbaşı İsmini şu anda içinden kaynayan kaynaktan almıştır.. Parka İsmini veren Bizans Tekfurunun kızı Nilüfer Hatun (Holofira)’a Orhangazi Beyin âşık olduğu yer, Nilüfer Hatun-Pınarbaşı Parkıdır. Nilüfer Hatun (Holofira), Yarhisar Tekfur’unun kızıdır; Müslüman olup "Nilüfer" adını almıştır ve pek çok esereler bırakmıştır.. Süleyman Paşa, I. Murad ve Şehzade Kasım’ın annesidir.
Pınarbaşı Su kaynağı başında Pınarbaşı Câmisi, ve karşısında Pınarbaşı Mezarlığı ve “ŞehidLik” vardır..




Resim


Esas OL-ÂN ise;
HüLÂsa-yı KeLÂM..
BUrası BURSA'ya Es SeLÂMm!.


Resim

Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..

Ve'l-hamdu li'llâhi RABBi'l-âlemîn.


MuhaMMedi MuHABBEtLerimİZLe!....

Resim
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 11733
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: CuMâ CeM'im-İZ

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim


VAKTini->RABb’ini BİLene,
DİN-in DİREğidir =>SALÂt!.
NAHNU SIRRı>CEM’i KÜLLî,
ŞEYy’in YÜREğidir=>SALÂt!.


EN NASîR’den NASRuLLAHi
EL FETTÂH’tan FETHuLLAHi
EL CEVÂD =>CEMÂLuLLAHi
>Ed DÂRü’s- SELÂMuLLAHi!.


HeR YeR>HeR ZamÂN>HeR HÂLde,
HAKK-La OL!.mak=>-HeR NEFESte!.
==>KULLuk KEMÂLi===>CEMÂLde,
=>“RÛH KUŞU”=>“KANLI KAFES”te!.


ZEVK 9413

=>BEZM-i BELÂ’dan =>MAHŞERe =>AKAN NEFİSLErin SELi
EL->ELe->ELLEr =>ALLAH’a!.=>RESÛLULLAH=>NAHNU ELi
SIRATULLAH YOLu>CÂMi
MUHABBEtte=>ULu CÂMi
HAKk’ı DUYmak>HAYRa UYmak=>TEKMiL TEVHİDin TEMELi!.

27.09.19 12:59
brsbrsmmm..uLucâmicumâcem’imizzz..


GÖNLün ZİKİRde OLdurmak
ÖMRün FİKİRLe DOLdurmak
>Es SABÛR DÂRü’s- SELÂMı
ÖZ-ün ŞÜKÜRLe DOLdurmak!.


ŞEFÂat ŞİFÂsı==>İLe,
ŞEHÂdet ŞEREFi SAFta!.
CuMÂ CEM’ SEFÂsı BİLe,
TÖVBEnin sonUÇ-ta AFta!.
Nİ’Mete VEFÂsı===>ÇİLe,
KUL İhvÂNim KEVN-i KAFta!.


Resim SÖZ o ki;

ÂŞIKLarın ==>ALLAH AŞKı
MeLÂMetin =>MîMLi mEŞKi
=>BURSA =>CâMiuL-KEBîRi
KÛN feyeKÛN KeVNin kÖŞkü!


celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem..


Resim



Resim

ALLAHumme saLLi ve seLLim ve bârik aLâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
RasûLike ve
Nebiyyi'L- ÜMMiyyi ve aLâ ÂLihi, EHL-i Beytihi ve's- Sahbihi ve ÜMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..


bî-RAHMetike yâ erhame'r- RAHÎMiyn!
bî-RAHMetike yâ erhame'r- RAHÎMiyn!
bî-RAHMetike yâ erhame'r- RAHÎMiyn!.
İrhamNÂ yâ RABBBeNâ ceLLe ceLÂLihuu!..


Âmin Yâ Latîf Yâ Kerîm ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Rahîm Yâ Vedûd ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Fettâh Yâ Gaffâr ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Settâr Yâ ALLAH ALLAH celle celâluhu!..

Âmin... Âmin... Âmin... Âmin!.. Yâ Muîn Celle Celâluhu.


Resim





Resim

CÂMiu’L- KEBîR =>ULU CÂMİ’..:

TARİHçesi.:


Evliyâ Çelebi’nin ifâdesiyle Bursa’nın Ayasofya’sıdır ULU CÂMimiz.
ULu Câmiyi gezenler 3 tane kapısı olduğunu çok iyi bilirler. Somuncu Baba, Câminin yapıldığı sıra buraya gelir işçilere hayrına somun dağıtırmış. Somuncu Baba bir gün gene orda ekmek dağıtırken HIZIR aleyhisselâm'ın orda olduğu fark etmiş, kolundan tutup: "Sen HIZIR'sın anladım!" demiş. "Buraya gelip her gün namaz kılacağına dair söz vermezsen buradaki herkese senin Hızır olduğunu söylerim!" demiş. HIZIR aleyhisselâm her gün geleceğine dair söz vermiş ama oda bir istekte bulunmuş. "Hangi vakit geleceğimi bana kalsın" demiş.
Bunun üzerine Hızır aleyhisselâm ULu Câmideki “vav harfi” nin önünde her gün gelip hangi vakit olduğunu bilinmez ama orda namaz kılıyormuş.
Eğer bir gün ULu Câmiye giderek namaz kılacak olursanız mutlaka “vav harfi” nin orda namaz kılın!.
Hayr Duâlarınız kabul olur İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.
Belki Hızır aleyhisselâmla birlikte namaz kılarsınız kim bilir!.

2215 m2 alan kaplayan ULu Câmi, her biri dörder kubbeli 5 bölümden oluşur. Hemen hemen eşit büyüklükteki 20 kubbesinin ortasındaki kubbe açık olarak yapılmıştır. Telle örtülü bu orta kubbeden giren yağmur damlaları havuzda toplanır, ışık ise Câmiyi aydınlatırdı. Günümüzde kubbe camekânla kaplı olduğunda yağmur suyu toplama işlevini kaybetmiş ama aydınlatma görevi devam etmektedir.

Ortadaki kubbenin altında havuzlu, 18 köşeli bir şadırvan bulunur. ULu Câmi’nin özelliklerinden birisi olan şadırvanın yapılma nedeni şöyle hikaye edilir:
Câmi yapımı için arazi istimlâk edilirken, şadırvanın bulunduğu yerdeki toprak parçasının sahibi olan hanım, arazisini satmak istememiş ve arazi zorla alınmış. Ancak daha sonra, zorla alınan yerde namaz kılınmaz düşüncesiyle o yere şadırvan yapılmıştır. Şadırvanın 65 2 den ibâret olduğu düşünüldüğünde doğruluğu şüpheli bir hikâyedir.

İçindeki şadırvan ve duvarlarında yer alan dev boyutlardaki yazılar, ULu Câmi’nin kendine özgü özellikleridir. Günümüzde ULu Câmi’de 21 hattat tarafından yapılmış 45 levhâ, 87 duvar yazısı bulunmaktadır.

ULu Câmi’nin, Devaklı Abdülaziz oğlu Mehmed tarafından yapılan taç kapısı, sert ceviz ağacından hiç çivi kullanılmadan yapılmış minberindeki ağaç işçiliği birer şaheserdir. Minber, kâinâtı temsil eder. Üzerine güneş sistemi kabartma bir formla işlenmiştir. Gezegenler, güneşe uzaklıkları ve büyüklüklerinin oranları doğru olarak yerleştirilmiştir.

Hutbe’nin sağ tarafında yüksekçe bir yere asılan siyah örtü, Kâbe Kapısının örtüsüdür. Mısır Seferi’nden sonra halife olan Yavuz Sultan Selim, Mekke’de onarıma girişmiş, bu arada Kâbe’nin örtüsünü İstanbul’dan gönderilen yeni örtü ile değiştirmiştir. Yavuz, eski örtüyü ise Bursa’ya getirtip ULu Câmi’ye hediye etmiş ve kendi elleri ile taşıyıp asmıştır. Saf altın iplik ile üzerine âyetler işlenmiş bu örtü, yüzyıllar boyu kararmadan kalmıştır; ancak yapılan bazı hatalı restorasyonlar sonucu Câminin rutubet alması üzerine işlemeleri dökülmüş olduğundan günümüzde âyetler ancak parlak ışık altında görülebilir.

ULu Câmi’nin, namaz kılma alanı bakımından Türk tarihinde yapılan en büyük Câmidir.

(Süleymâniye, Sultanahmed gibi diğer büyük Câmilerin büyüklüğü duvarlarla çevrili avluları ile birliktedir. ULu Câmi ise alçak tavanlı, çok kubbeli ve sütunlu olduğu için daha küçük olduğu izlenimi verir ama gerçekte namaz kılma alanı en büyük Câmimizdir.)

ULu Câmi, kimi din adamlarınca İslam’ın 5.inci en yüksek mertebesindeki ibâdethâne olarak kabul edilmiştir.
(İslam’da en yüksek mertebeli Câmi, Mekke’deki Mescid-i Haram, diğerleri Medine’deki Mescid-i Nebevî, Kudüs’teki Mescid-i Aksa, Şam’daki Emeviye Câmii’dir. Beşincilik kimilerine göre Anadolu’da inşa edilen ilk Câmi olan Diyarbakır’daki ULu Câmi’ye aittir; ancak Emir Sultan, Akşemsettin, Molla Güranî gibi din adamlarının konuşmalarına göre beşincilik metresi Bursa’daki ULu Câmi’nindir.)
ULu Câmi’nin kudsallığı, yapıldığı devirde din adamlarının ve evliyâlarının gösterdiği ilgiden gelir.
(Yapılmasını teklif eden Emir Sultan; ilk namazı kıldıran Somuncu Baba; ilk cemâati Emir Sultan, Molla Fenârî, Yıldırım; ilk imâmı Süleyman Çelebi; müezzinlerinden birisi Üftade Hazretleridir.)


Câmi yapımı sırasında işçileri sürekli güldürerek yapımı geciktiren demirci ustası Kambur Bali Çelebi (Karagöz)’ün Yıldırım Bayezıd tarafından öldürtüldüğü çok sık tekrarlanan bir hikâyedir.

Mevlüd yazarı Süleyman Çelebi ömrü boyunca ULu Câmi’de imamlık yapmıştır.

(Türbesi Çekirge’de, mezar taşı Muradiye’de bulunmaktadır.)

ULu Câmi hakkında geliştirilen çeşitli hurâfeler vardır.
(Kıble duvarındaki vav işaretinin yanında Hızır Peygamber’in bulunduğu, işâretin önünde namaz kılanların her duâsının kabul olunacağı; Câminin kuzeybatı penceresindeki parmaklıkların Davud Peygamberin demirleri olarak tanıtılması ve o parmaklıklara yapışarak duâ edilmesi gibi).


Bursa ULU CÂMİi KiM Tarafından YaptırıLdı?.:


Yıldırım Bayezıd tarafından Mimâr Ali Neccâr'a 1396-1399 yılları arasında yaptırılmıştır.
ULu Câmi, Bursa’nın en görkemli Câmisidir ve en önemli tarihi yapılarındandır. Evliyâ Çelebi’nin ifadesi ile Bursa’nın Ayasofya'sıdır.
ULu Câmii, Osmanlı Devleti’nin dördüncü hükümdarı Yıldırım Bayezıd tarafından mimâr Ali Neccâr'a 1396-1399 yılları arasında yaptırılmıştır. Rivâyete göre Sultan, Niğbolu Zaferi öncesinde savaşı kazanmak için ALLAH’a yalvarmış ve 20 Câmi yaptırmayı adamıştı. Zaferden sonra damadı Emir Sultan kaddesallahu sırrahu’nun önerisi ile 20 Câmi yerine 20 kubbeli tek bir Câmi yaptırmaya karar vermişti. Câmi, zaferden elde edilen ganimet ile yapılacaktı. Ancak 1402’deki Ankara Savaşı’nda sultanın esir düşmesinden sonra Timur, Câmiyi ahır olarak kullanmış, 1403 yılında Moğol Şeyhi Emir Bedrüddin yaktırmış, 1413’de Karamanoğlu Mehmed Bey’in kuşatması sırasında Câmi tekrar yanmıştı. Onarımı, Bayezıd’ın oğlu 1. Mehmed gerçekleştirilmiş ve Câmi 1421 yılında ibâdete açılmıştır. 1 Mart 1855 tarihlerindeki büyük depremde 17 kubbesi çöken Câmi, onarım görerek 1862 yılında tekrar ibâdete açılmış; 1889 yangınında da hasar görmüştür.

Câminin iki minâresi vardır. Kuzeybatı köşede yer alan Câmi ile birlikte Yıldırım Bayezıd döneminde inşa’ edilmiş; kuzeydoğudaki muhtemelen Çelebi Mehmed tarafından yaptırılmıştır.

2215 m2 alan kaplayan ULu Câmi, her biri dörder kubbeli 5 bölümden oluşur. Hemen hemen eşit büyüklükteki 20 kubbesinin ortasındaki kubbe açık olarak yapılmıştır. Telle örtülü bu orta kubbeden giren yağmur damlaları havuzda toplanır, ışık ise Câmiyi aydınlatırdı. Günümüzde kubbe camekânla kaplı olduğunda yağmur suyu toplama işlevini gerçekleştirmiş ama aydınlatma görevi devam etmektedir.

Ortadaki kubbenin altında havuzlu, 18 köşeli bir şadırvan bulunur. ULu Câmi’nin özelliklerinden birisi olan şadırvanın yapılma nedeni şöyle hikaye edilir:
Câmi yapımı için arazi istimlâk edilirken, şadırvanın bulunduğu yerdeki toprak parçasının sahibi olan hanım, arazisini satmak istememiş ve arazi zorla alınmış. Ancak daha sonra, zorla alınan yerde namaz kılınmaz düşüncesiyle o yere şadırvan yapılmıştır. Şadırvanın 65 2 den ibâret olduğu düşünüldüğünde doğruluğu şüpheli bir hikayedir.

İçindeki şadırvan ve duvarlarında yer alan dev boyutlardaki yazılar, ULu Câmi’nin kendine özgü özellikleridir. Günümüzde ULu Câmi’de 21 hattat tarafından yapılmış 45 levhâ, 87 duvar yazısı bulunmaktadır.

ULu Câmi’de günümüzde mevcut olan hüsn-i hat eserleri, Zafer İhtiyar’ın Bursa ULu Câmi: Bir Hüsn’ü Hat Sergisi adlı kitabında fotoğrafları, okunuşları, anlamları, yazılış tarihleri, hattatları ile tanıtılmaktadır.

ULu Câmi’nin Devaklı Abdülaziz oğlu Mehmed tarafından yapılan taç kapısı, sert ceviz ağacından hiç çivi kullanılmadan yapılmış minberindeki ağaç işçiliği birer şaheserdir. Minber, kâinâtı temsil eder. Üzerine güneş sistemi kabartma bir formla işlenmiştir. Gezegenler, güneşe uzaklıkları ve büyüklüklerinin oranları doğru olarak yerleştirilmiştir.

Hutbe’nin sağ tarafında yüksekçe bir yere asılan siyah örtü, Kâbe kapısının örtüsüdür. Mısır Seferi’nden sonra halife olan Yavuz Sultan Selim, Mekke’de onarıma girişmiş, bu arada Kâbe’nin örtüsünü İstanbul’dan gönderilen yeni örtü ile değiştirmiştir. Yavuz, eski örtüyü ise Bursa’ya getirtip ULu Câmi’ye hediye etmiş ve kendi elleri ile taşıyıp asmıştır. Saf altın iplik ile üzerine âyetler işlenmiş bu örtü, yüzyıllar boyu kararmadan kalmıştır; ancak yapılan bazı hatalı restorasyonlar sonucu Câminin rutubet alması üzerine işlemeleri dökülmüş olduğundan günümüzde âyetler ancak parlak ışık altında görülebilir.

Namaz kılma alanı bakımından Türk tarihinde yapılan en büyük Câmidir.

(Süleymaniye, Sultanahmet gibi diğer büyük Câmilerin büyüklüğü duvarlarla çevrili avluları ile birliktedir. ULu Câmi ise alçak tavanlı, çok kubbeli ve sütunlu olduğu için daha küçük olduğu izlenimi verir ama gerçekte namaz kılma alanı en büyük Câmidir.)

ULu Câmi, kimi din adamlarınca İslam’ın 5. en yüksek mertebesindeki ibâdethâne olarak kabul edilmiştir.
(İslam’da en yüksek mertebeli Câmi, Mekke’deki Mescid-i Haram, diğerleri Medine’deki Mescid-i Nebevî, Kudüs’teki Mescid-i Aksâ, Şam’daki Emevîye Câmii’dir. Beşincilik kimilerine göre Anadolu’da inşa’ edilen ilk Câmi olan Diyarbakır’daki ULu Câmi’ye aittir; ancak Emir Sultan, Akşemseddin, Molla Güranî gibi din adamlarının konuşmalarına göre beşincilik metresi Bursa’daki ULu Câmi’nindir.)

ULu Câmi’nin kudsallığı, yapıldığı devirde din adamlarının ve evliyâlarının gösterdiği ilgiden gelir.
(Yapılmasını teklif eden Emir Sultan; ilk namazı kıldıran Somuncu Baba; ilk cemâati Emir Sultan, Molla Fenârî, Yıldırım; ilk imamı Süleyman Çelebi; müezzinlerinden birisi ÜftadeHazretleridir.)

Câmi yapımı sırasında işçileri sürekli güldürerek yapımı geciktiren demirci ustası Kambur Bali Çelebi (Karagöz)’ün Yıldırım Bayezıd tarafından öldürtüldüğü çok sık tekrarlanan bir hikâyedir.

Mevlüd yazarı Süleyman Çelebi ömrü boyunca ULu Câmi’de imamlık yapmıştır.

(Türbesi Çekirge’de, mezar taşı Muradiye’de bulunmaktadır.)

ULu Câmi hakkında geliştirilen çeşitli hurâfeler vardır.
(Kıble duvarındaki vav işâretinin yanında Hızır Peygamber’in bulunduğu, işâretin önünde namaz kılanların her duâsının kabul olunacağı; Câminin kuzeybatı penceresindeki parmaklıkların Davud Peygamberin demirleri olarak tanıtılması ve o parmaklıklara yapışarak duâ edilmesi gibi).


MiMâR ALİ NECCÂR KİMdir?.:

Sultan II. Bayezid dönemi mimârları arasında da yer alan Ali Neccâr, 932/1525- 1526 tarihli defterde de “Cemâat-ı Mimârân”a kayıtlıdır. Günlük 23 akçe aylık ise 678 akçe ücret almıştır.

Ali Neccâr'ın günlük ve aylık olarak aldığı bu ücretten dönemin Hassa mimârları içerisinde en tecrübeli üstad bir mimâr olduğu anlaşılmaktadır.
Çünkü bu defterde Cemâat-ı Mimârândan oldukları belirtilen 17 kişiden sadece Ali Neccâr'a günlük ve aylık olarak bu yüksek ücretler verilmiştir.
İstanbul'un Fethinden sonra bayındırlık çalışmalarında da görev almıştır.
Ali Neccâr, Mimârbaşı Alaaddin'den sonra gelen ikinci mimâr olup, Ayasofya Câmiinin de tamirâtını yapan mimârdır.


Resim

BURSA ULU CÂMİ'nin MiMâRî ÖZeLLikLeri:

ULu Câmi’yi diğer büyük Câmilerden ayıran dört ana özellik vardır:

• Osmanlı’da yapılan ilk CÂMİ’-i KEBİR olması.
• 20 kubbeli olması.
• İçinde büyük bir şadırvâna sahib olması.
• Çok zengin Hat Sanatı örneklerine sahib olması. 13 ayrı yazı karakteri ile, 41 ayrı Hattat tarafından yazılmıştır; askılı ve sabit toplam 192 hat levhâsı bulunan Câmi bir nevi Hat Sanatları Müzesi gibidir.

(Şu anda 9 ayrı yazı karakteri ve 21 sanatkârın 132 adet yazısı bulunmaktadır.)


TEKNİK BiLGiLeR.:

• Mimârı Ali NECCÂR’dır.
• Duvar kalınlıkları yer yer 2m’den fazladır.
• 3 ana kapısı vardır. Bunların dışında 1740 yılında açılan 200 yıldan fazla kullanıldıktan sonra kapatılan, Hünkar Kapısı olarak adlandırılan kapı da 4. kapı olarak kullanılmıştır.
• 2 minâresi bulunan Câminin batıdaki minâresine iki ayrı yol ile çıkılır. Batı minâresi ULu Câmi’nin inşaatı ile birlikte yapılan minâredir. Doğu minâre, kaidesinin oturacağı yerde Emir Han’ın ahırları bulunduğu ve bu yer Orhangazi Vakfına ait olduğu için Câmi inşaatı ile birlikte yapılamayan bu minâre daha sonraki yıllarda Çelebi Mehmed Han tarafından yaptırılmıştır. Bu gecikme Yıldırım Beyazıd Han’ın hukuka saygıdaki hassasiyetini gösteren bir hadisedir.
• En büyük hasarı 1855 zelzelesinde görmüş, 17 kubbesi yıkılmıştır.

2215 m2 alan kaplayan ULu Câmi, her biri dörder kubbeli 5 bölümden oluşur. Hemen hemen eşit büyüklükteki 20 kubbesinin ortasındaki kubbe açık olarak yapılmıştır. Telle örtülü bu orta kubbeden giren yağmur damlaları havuzda toplanır, ışık ise Câmiyi aydınlatırdı. Günümüzde kubbe camekânla kaplı olduğunda yağmur suyu toplama işlevini kaybetmiş ama aydınlatma görevi devam etmektedir.

Ortadaki kubbenin altında havuzlu, 18 köşeli bir şadırvan bulunur. ULu Câmi’nin özelliklerinden birisi olan şadırvanın yapılma nedeni şöyle hikaye edilir:
Câmi yapımı için arazi istimlâk edilirken, şadırvanın bulunduğu yerdeki toprak parçasının sahibi olan hanım, arazisini satmak istememiş ve arazi zorla alınmış. Ancak daha sonra, zorla alınan yerde namaz kılınmaz düşüncesiyle o yere şadırvan yapılmıştır. Şadırvanın 65 2 den ibâret olduğu düşünüldüğünde doğruluğu şüpheli bir hikayedir.

İçindeki şadırvan ve duvarlarında yer alan dev boyutlardaki yazılar, ULu Câmi’nin kendine özgü özellikleridir. Günümüzde ULu Câmi’de 21 hattat tarafından yapılmış 45 levhâ, 87 duvar yazısı bulunmaktadır.

ULu Câmi’nin, Devaklı Abdülaziz oğlu Mehmed tarafından yapılan taç kapısı, sert ceviz ağacından hiç çivi kullanılmadan yapılmış minberindeki ağaç işçiliği birer şaheserdir. Minber, kâinâtı temsil eder. Üzerine güneş sistemi kabartma bir formla işlenmiştir. Gezegenler, güneşe uzaklıkları ve büyüklüklerinin oranları doğru olarak yerleştirilmiştir.
Hutbe’nin sağ tarafında yüksekçe bir yere asılan siyah örtü, Kâbe kapısının örtüsüdür. Mısır Seferi’nden sonra halife olan Yavuz Sultan Selim, Mekke’de onarıma girişmiş, bu arada Kâbe’nin örtüsünü İstanbul’dan gönderilen yeni örtü ile değiştirmiştir. Yavuz, eski örtüyü ise Bursa’ya getirtip ULu Câmi’ye hediye etmiş ve kendi elleri ile taşıyıp asmıştır. Saf altın iplik ile üzerine âyetler işlenmiş bu örtü, yüzyıllar boyu kararmadan kalmıştır ;ancak yapılan bazı hatalı restorasyonlar sonucu Câminin rutubet alması üzerine işlemeleri dökülmüş olduğundan günümüzde âyetler ancak parlak ışık altında görülebilir.

Namaz kılma alanı bakımından Türk tarihinde yapılan en büyük Câmidir.

(Süleymaniye, Sultanahmet gibi diğer büyük Câmilerin büyüklüğü duvarlarla çevrili avluları ile birliktedir. ULu Câmi ise alçak tavanlı, çok kubbeli ve sütunlu olduğu için daha küçük olduğu izlenimi verir ama gerçekte namaz kılma alanı en büyük Câmidir.)

ULu Câmi, kimi din adamlarınca İslam’ın 5. en yüksek mertebesindeki ibâdethane olarak kabul edilmiştir.
(İslam’da en yüksek mertebeli Câmi, Mekke’deki Mescid-i Haram, diğerleri Medine’deki Mescid-i Nebevî, Kudüs’teki Mescid-i Aksa, Şam’daki Emevîye Câmii’dir. Beşincilik kimilerine göre Anadolu’da inşa edilen ilk Câmi olan Diyarbakır’daki ULu Câmi’ye aittir; ancak Emir Sultan, Akşemseddin, Molla Güranî gibi din adamlarının konuşmalarına göre beşincilik metresi Bursa’daki ULu Câmi’nindir.)

ULu Câmi’nin kudsallığı, yapıldığı devirde din adamlarının ve evliyâlarının gösterdiği ilgiden gelir.
(Yapılmasını teklif eden Emir Sultan; ilk namazı kıldıran Somuncu Baba; ilk cemaati Emir Sultan, Molla Fenârî, Yıldırım; ilk imamı Süleyman Çelebi; müezzinlerinden birisi Üftade Hazretleridir.)

Câmi yapımı sırasında işçileri sürekli güldürerek yapımı geciktiren demirci ustası Kambur Bali Çelebi (Karagöz)’ün Yıldırım Bayezıd tarafından öldürtüldüğü çok sık tekrarlanan bir hikayedir.

Mevlüd yazarı Süleyman Çelebi ömrü boyunca ULu Câmi’de imamlık yapmıştır.

(Türbesi Çekirge’de, mezar taşı Muradiye’de bulunmaktadır.)

ULu Câmi hakkında geliştirilen çeşitli hurâfeler vardır.
(Kıble duvarındaki vav işaretinin yanında Hızır Peygamber’in bulunduğu, işaretin önünde namaz kılanların her duâsının kabul olunacağı; Câminin kuzeybatı penceresindeki parmaklıkların Davut Peygamberin demirleri olarak tanıtılması ve o parmaklıklara yapışarak duâ edilmesi gibi).



Resim

TARİHî MİNBER'in SIRRı!:

Sert ceviz ağacından, hiç çivi ve yapıştırma malzemesi kullanılmadan geometrik parçalar birbirine geçirilerek yapılmıştır. Küçük geçme panoları, geometrik örnekleri korkuluk şebekeleri, kitâbe ve tâcının yapımında kündekâri tekniği (birbirine geçme küçük parçalar) kullanılan bu muhteşem minber için Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi’nde:
“Çiçek resimleriyle yazılarını, cihan ressamları toplansa yapamazlar, örneği yoktur.” der.
Bu minber İslâm sanatında, Selçuklu üslûbundan Osmanlı üslûbuna geçiş döneminin bir şaheseridir.

Minberin sağ yanında, kapısına yakın yerde, aşağıdan yukarı yan yazılmış oyma sülüs yazı ile minberi yapan usta, ismini “Amel-i el-Hac Mehmed bin Abdilaziz bin ed-Dakivâ” diye yazmış. Yani Hacı Abdülaziz oğlu Mehmed isminde bir sanatkâr bu muhteşem minberi yapmıştır.


MİNBERin TÂÇ KAPIsı ve CÂMİnin YapıLış TaRiHi:


Minberin kusursuz ve hakikaten sanatkârane bir işlikle yapılmış taç kapısı üzerine ceviz ağaca oyarak kalem-i muhakkak ile yazılmış kitabede, minberin yapılış tarihi ve yaptıranı belirtilmektedir: “Mimma amile bi-resmi’s-Sultani’l- Muazzam Bayezid bin Murad Han bi-tarihi isneyn ve sema-nemie”.
Yani: “Bu eser Murad Han oğlu büyük Sultan Bayezid Han’ın Emriyle 802 tarihinde yaptırılmıştır.” deniliyor.
Bu hicrî tarih, Câminin miladî olarak 1399 yılında yapıldığını gösteriyor.

Minber bütünüyle kâinâtı sembolize ediyor. Minberin giriş kapısının üzerindeki kitabede altın yaldızla Osmanlıca olarak: “Yıldırım Beyazıd Han tarafından hicrî 804 (miladî 1402) yılında yaptırılmıştır” ibâresi yer alıyor.
Sarmaşık motifleriyle süslü olan tırabzanların sağ çıkış ikinci kolonu üzerinde süsleme motifine uygun sülüs tarzda yazılmış, “Devaklı Abdülaziz oğlu Mehmed” işi ibâresi dikkat çekiyor. Sanatkârın bu imzası son yıllarda fark edildi.

Minberin doğu cephesinde, biri dar dikdörtgen, diğeri alanı daha geniş üçgen biçiminde, bir diğeri en altta şerit halinde uzanan taşıyıcı dolap serisi banko olmak üzere birbirine bitişik üç kompozisyon alanı bulunuyor. Üçgen ve dikdörtgen yüze ikisi birlikte Güneş Sistemi'nin kabartma formlarla işlendiği bir alan var. Gezegenlerin her biri yörünge hareketleriyle birlikte küresel kabartma motifler halinde Güneş'e olan uzaklık ve aralarındaki büyüklük karşılaştırmaları da verilerek olması gereken yerlerde.

Gezegenler, Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün, Pluton şeklinde olan Güneş'e uzaklık sıralaması da doğru. Büyüklük mukayesesi de baz alındığında Dünya'dan elli bin defa daha büyük olan Güneş, büyük bir ustalıkla mükemmel şekilde işlenmiş durumda.

Anlaşılacağı üzere dünyanın yuvarlak olup olmadığının bile tartışıldığı bir devirde bir ahşap işçisi bile, o dönemde bilinen tüm gezegenleri rastgele bir yıldız olarak değil, güneş sistemimizdeki birer gezegen olarak işlemiş.

Peki o Çağda Bu BiLginin Sırrı NEdir?.:

Tarihi minber üzerinde güneş ve galaksi sistemleri var. Hem de gezegenlerin büyüklük oranları ve yörüngeleri gerçek oranlarla örtüşüyor..
1402 tarihinde (Hicrî 804) inşa’ edilen Bursa’nın tarihi sembollerinden ULu Câminin minberinin Doğu yakasında (mihraba bakan yüz) Güneş sistemi, Batı yakasında ise Galaksi Sistemi yer alırken evrenin kül olarak tasvir edildiği ileri sürüldü. 602 yıllık tarihî minberdeki şekiller bu tespiti doğrular nitelikte. Hem de minberin her iki yüzünde şaşırtıcı şekilde evrenin haritalarının adeta bir krokisi var. Bu kadar büyük bir tesadüf olabilir mi, yoksa bu minberin bânisi gerçekten bir astronomi hayranımıydı?

Resim

İlginç şekillerin sırrını çözen kişi Araştırmacı Fevzi Ülgü Alsancak, 1980 yılından bu yana minber üzerinde yaptığı çalışmalarla tarihin derinliklerinde kalan gerçeklere ışık tuttuğunu söyleyen Alsancak: “Alan süsleme motiflerinde simetri yoksa mutlaka bir mesaj vardır” ilkesinden yola çıkarak, minberdeki şekiller üzerine yapılan yorumların tutarsız olduğunu söylüyor. Bilim teknoloji ve uzay bilimleri araştırma tekniklerine kafa yoran bir öğretmen olduğunu belirten Ülgü, motifleri dikkatlice incelediğinde minberin mihraba bakan yüzünde güneş sistemini keşfettiğini söylüyor.

Bursa’da yayınlanmakta olan Apameia dergisinde yer alan bilgilere göre, minberin gizem ve sırlar içerdiğini iddia eden Ülgü: “Minberin taşıdığı kıymet ve değerler, açısından şu noktalara dikkat etmek gerekir. Doğu yakası Güneş Sistemi, Batı yakası ise ise Galaksi Sistemleri yerleştirilmek suretiyle bir küll halinde kâinât sembolize edilmektedir” iddiasındadır.

Mihrabda yer alan Güneş Sisteminde 9 gezegen var. Bunun da ötesinde gezegenlerin güneşe göre konumlarının ve büyüklükleri gerçek ölçülerle örtüşür oranlarda. Güneş ve gezegenler arasındaki mesafe büyük olduğu için yıldız gezegenlerden farklı olarak 9 damlacıklı kurs olarak işaretlenmiş.

Ülgü, yine Kündekari sanatının bir özelliği olan parçaların birleşmesiyle oluşan çukur kanal çizgilerinin de gezegenlerin yörüngesini temsil ettiğini söylüyor. Bu yüzeyde yer alan bir başka gizem ise serpiştirilmiş halde yıldız motifleri yer alması ve buların içinda kuyruklu yıldızların da bulunması. Ülgü’nün dikkat çektiği en önemli detaylardan bir de Plüton gezegenin tek başına ayrı bir platformda ve bir açı farkı ile gösterilmiş olması. Bilindiği üzre güneş siteminin aynı düzlem üzerinde olan ilk 8 gezegeninin aksine Plütao ayrı düzlemde dolanmaktadır.

Son üç gezegenin bulunuşu 200 - 300 yıllık bir hadisedir. Son gezegen Plüton 1930'larda tespit edilebilmiştir.

Minberin Batı Cephesinde ise 7 adet Galaksi formatı tespit ettiğini söyleyen Ülgü, galaksi platformlarının 5 ayrı renkte sedef kakma ile gösterildiğini söylüyor. Ancak ne yazık ki bugün hatalı boyama teknikleri ile bu önemli detay büyük ölçüde yok edilmiş durumda. Ama kayıtlardan bunu doğrulamak mümkün...

Ülgü’nin bir diğer iddiâsı ise minberin her iki yüzünde yer alan 3’lü ve 12’li dolap kapaklarının Türk boylarını temsil ettiği yönünde.

Sırlarla dolu minberin giriş kapısı üzerinde “Murad Han oğlu Yıldırım Beyazıt Hanın emriyle Hicri 804 yılında minberin yapıldığı” bilgisi yer alıyor. Ülgü, kayıtlarda minberin ustası ile ilgili çelişkili bilgiler bulunduğuna dikkat çekiyor. Ülgü’ye göre minberi yapan kişi adını tırabzan süsleme motifine göre tırabzanın sağ ikinci sülüsle yazan Devaklı Abdülaziz oğlu Mehmed. Devak, Tebriz yakınlarında bir Türk köyü. O tarihte Mülkî Amir olan Kadızade Rumî Efendi, beceri ve bilgi alış verişi için 300 kadar sanat erbâbını Tebriz’e göndermiş ve bir o kadar ustayı da oradan Bursa’ya getirmiştir. Oradan gelen Kündekârî sanatçılarının başı Abdülaziz oğlu Mehmed’dir. Bu minber de onun ve ustalarının Câmiye bir hediyesidir.

Kündekârî sanat açısından eşsiz bir değere sahip olan minberin ilginç bir özelliği de 6666 adet abanoz ağacı parçasından vücuda gelmesi. Bu rakamda halk arasında yaygın inançla Kur'ÂN-ı Kerîm’deki âyet sayısına tekâbül etmektedir.

O dönemdeki İslam ve Türk âlimlerinin matematik ve gök bilimlerine yönelik ilminin Batıya nazaran hayli ilerde olduğu da göz önüne alınırsa Ülgü’nün tezleri pek de tutarsız değil. Ne dersiniz bütün bu benzerlikler sadece bir tesadüf olabilir mi?.


Resim

ŞADIRVAN MiMâRî BiR DeHâ ÜRÜNü!.:

Yıldırım Bayezid Niğbolu zaferinde kazanılan ganimetlerle muhteşem bir mescid yaptırmak ister. Mimârlar bugün ULu Câmi’nin bulunduğu mevkide karar kılarlar. Söz konusu arsa üzerinde evi, bahçesi olanlara başka yerden muadil yer verilir. Hatta ceplerine birkaç kese altın sıkıştırılır gönülleri hoş edilir. Ancak yaşlı bir kadıncağız bir “Evim de evim!” feryadı tutturur ki sormayın. Değerinin fevkinde ücretlere omuz silker, bütün tekliflere “olmaz” der. Önce vezirler, sonra bizzat Sultan, kadının ayağına gider, iknâ ya çalışırlar. Ama o direnir.
Sultan Bayezid Câminin yerini sevmiştir. Hiç hesapta olmayan pürüz canını sıkar. Hatta divânı toplar, çözüm yolu arar.
Kadılar: “Mal onun değil mi, satarsa satar, satmazsa satmaz!” derler. Meclis çâresizlik içinde dağılırken Bayezid’in aklına damadı gelir. Emir Sultan kaddesallahu sırrahu’yu bulur, meseleyi anlatır. Mübârek sadece tebessüm eder: “Acele etme! Bir gecede neler değişmez?” der.
İhtiyar kadın o gece rüyasında mahşer meydanını görür. Annenin çocuğundan kaçtığı bir dehşet anıdır. Kalabalıkta korkunç bir azab endişesi vardır. O arada bir dalgalanma olur. İnsanlar âlemlere rahmet olarak yaratılan Efendimiz’in yanına koşarlar. Şefaate kavuşan kavuşana. Kadıncağız da niyetlenir, ama bırakın yürümeye, kıpırdamaya mecâli yoktur. Ayakları vücudunu taşıyamaz, ıstırapla yerleri tırmalar. Elinden kaçan büyük fırsat ciğerini dağlar. Feryat figan ağlamaya başlar. İşte tam o sırada Emir Sultan’ı görür: “Herkes cennete gitti.Ben bir başıma kaldım burada!” der.
Mübârek o gönül ferahlatan tatlı sesiyle sorar: “Kurtulmak istiyor musun?”
Kadın nefes nefese cevâb verir: “Hiç istemez miyim?”
“Öyleyse Sultanımızı üzme!.”
Ertesi gün kadın ayağı ile gelir, evini verir.
Üstelik önüne konulan ücreti bağışlar Câmiye..

Havuz, daha sonraki yıllarda İstanbul’dan Bursa’ya siyasî sürgün olarak gelen Kara Çelebizade Abdülaziz Efendi tarafından yaptırılmıştır.
Seyyah Evliyâ Çelebi 1640’lı yıllarda suyu ULudağ'dan gelen bu güzel havuzun içinde alabalıkların yüzdüğünden bahsetmektedir.
Suyu en tepeden tek merkezden kaynayan bu şadırvanda su, havuza dökülürken Allah’ı tesbih edercesine 33 ayrı yerden akmaktadır.
Havuzun üzerindeki kubbenin camekân olması ULu Câmi’yi aydınlatması açısından çok büyük katkı sağlamaktadır.
Ayrıca bu camekânlı bölgenin en tepesinin açık olması hava sirkülasyonu bakımından bir klima vazifesi görmektedir.


Resim

KÂBE KAPISInın ÖRTÜsü.:

Eskiden Hutbe'nin sağ tarafında büyükçe biraz yüksekçe bir yere asılıydı. Sadece Siyah bir örtü görünümündeydi. Çoğu kişi ne olduğunu bilmiyordu.
Yavuz Sultan Selim, Mısır seferini kazanıp hilafeti ve kudsal emânetleri aldığında aynı zamanda Mekke'nin onarımını da yaptırmaya koyulmuştu.
Bugünkü Orta ve Doğu Anadolu'yu kapsayan DERSİM adlı eyâletin tüm vergi gelirlerini de MEKKE'ye vakfetmiş, bu eyâleti diğer her türlü vergilerden muaf tutmuştu. Tâki devlet yıkılana kadar.

İşte bu gelirler ile yeniden imar edilen KÂBE'nin örtülerinin değiştirilmesi istenmişti.
Bu sırada eski örtü İstanbul'a yollanırken Kâbe'nin kapısının örtüsü ise BURSA ULu Câmii'ne hediye edilmişti. Bizzat Sultan Selim kendi elleriyle taşıyıp Câmiye asmıştı.

Aslında Bursa'ya geldiğinde üzerinde saf altını iplik haline getirerek dokunmuş çeşitli âyetler çok rahat bir şekilde görünüyordu. Yunan işgali yıllarında dahi altın maddesinin kararmama özelliği yüzünden parlak şekilde duruyor olmasına rağmen sonraki yıllarda ULu Câmii'nde yapılan hatalı restorasyonlar sonucu Câmi rutubet almış ve yüzlerce yıl boyunca sapasağlam duran bu altın işlemeler dökülmüşlerdir. Üzerindeki işlemeleri ancak parlak ışık altında seçebilmek mümkün oluyordu.

Halifeliği Osmanoğullarına getiren Sultan Yavuz Sultan Selim tarafından Bursa ULu Câmii'ne hediye edilen 500 yıllık Kâbe kapısı örtüsü Nisan 2013'te Büyükşehir Belediyesi Konservasyon Merkezi'nde bakıma alındı.
El değmeden lazerle yapılan 6 aylık restorasyonun ardından eski haline dönüştürülen örtü, ULu Câmii'nde oluşturulan iklimlendirmeli özel bir vitrinde sergilenmeye başladı.


Resim

HÜSNü-HATt TEŞHİRGÂHı.:

Tarih sahnesinde varlığını uzun süre devam ettirmiş milletler, bu devamlılıklarını kültürleri ve ortaya koydukları eserlerle sağlamıştır.
Osmanlı, yaşadığı dönemde ULu bir devletti. Osmanlı, medeniyet gergefini işlerken, bu ULuluğunun mührü gibi duran bir kültür manzûmesi oluşturmuş ve şaheserler bırakmıştır.
Günümüzde bu eserlerin bazıları hüzünle biten bir hikâyenin son cümlesi gibi dururken, bazıları da o ihtişam yıllarının bütün heybetini gelecek asırlara taşımaya devam etmekte, Osmanlı'nın yâd-ı cemîli olarak durmaktadır.
Bunların en önemlilerinden biri de ULu devletin ilk başşehri olan ve ULudağ'ın eteklerinde kurulan Bursa ULu Câmii'dir.

ULu Câmii’ndeki levhâlarda en çok ALLAH celle celâlihu isimleri, Âyetler, Hadis-i Şerifler ve Kibâr sözler vardır. Bunlar İman, Amel, Cömertlik, Fedâkarlık, Sabır, Şükür, İstişâre, Adalet, İdâre, Namaz, Hac, Mi’rac gibi bir çok konulardan bahsetmektedir.

ULu Mâbedin duvarları ve direklerindeki tablo ve yazılar, bir hüsn-ü hat müzesini andırmaktadır. Şadırvanın mihraba dönük sağ yanında, Câminin 12 büyük ayağından birisindeki levhâda, bir hadis-i şerif var: "Sabreden zafere erer."

Şadırvanın etrafındaki direklerin üst kısmına Âyete'l-Kürsî yazılmış. Üç kapılı ULu Câmi'nin doğu ve batı kapılarının üstünde iki büyük levhâda Büruc Sûresi'nin son üç âyeti birbirini tamamlar şekilde yazılmış:

وَاللَّهُ مِن وَرَائِهِم مُّحِيطٌ
Resim---“Vallâhu min verâihim muhit (muhîtun).: Allah ise, onları arkalarından sarıp kuşatmıştır.” (Burûc 85/20)

بَلْ هُوَ قُرْآنٌ مَّجِيدٌ
Resim---“Bel huve kur’ânun mecîd (mecîdun).: Hayır; o (Kitab), “şerefli üstün” olan bir Kur'ÂNdır;” (Burûc 85/21)

فِي لَوْحٍ مَّحْفُوظٍ
Resim---“Fî levhın mahfuz (mahfûzın).: Levh-i Mahfuz'dadır.” (Burûc 85/23)

Batı kapısının yanından bu muhteşem Câminin, yazılarını da okumaya çalışarak gezmeye devam ediyoruz.

Girişin sağındaki levhâda bir âyet:


فَبِمَا رَحْمَةٍ مِّنَ اللّهِ لِنتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنفَضُّواْ مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ
Resim---“Fe bimâ rahmetin minallâhi linte lehum, ve lev kunte fazzan galîza’l- kalbi lenfaddû min havlike, fa’fu anhum vestagfir lehum ve şâvirhum fî’l- emr(emri), fe izâ azamte fe tevekkel alâllâh (alâllâhi), innallâhe yuhibbu’l- mutevekkilîn (mutevekkilîne).: O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; İŞ HAKKINDA ONLARA DANIŞ. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Âl-i İmrân 3/159)

İstişârenin önemini anlatan bu âyetin emrine, Yüce Nebî Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in Uhud'da, Hendek'te ve hayatının her anında uyduğunu düşünüyoruz.

Oymalı güzel bir çerçeve içinde sülüs yazı harfleri tahtadan oyulmuş ve kadife zemin üzerine yerleştirilmiş bir yazıda; Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem'in dilde hafif, terazide ağır dediği sözü okuyoruz.

Onun üstünde duvar yazısı olarak 8 tane “SîN” harfinin oluşturduğu bir çiçek şekli içine Nâs Sûresi yazılmış.

Duvar ve direklerinde 87'si sabit, 105'i levhâ halinde toplam 192 yazı vardır. Arapça yazı biçiminin kûfî, sülüs, nesih, rika, tâ'lik, reyhanî, dîvan ve bize has tuğra yazısıyla hat'ın on üç çeşidinin uygulandığı bu Câmide, yazıların simetrik olması da ayrıca göze çarpıyor.

Levhâların birinde Hz. İbrahim (aleyhisselâm)'ın meleklerle konuşmasını anlatan divan hattıyla yazılmış bir yazı: "Mülkün ve melekutun sahibi olan Allah'ım, Sana sığındım ve Sana tutundum! Sen izzet ve azamet sahibisin. Büyüksün ve ceberut âleminin de sahibisin. Sana tevekkül ettim. Sen devamlı dirilik üzerinesin, uyumaz, uyuklamaz ve ölmezsin. Seni tesbih, takdis ve tenzih ederim. Sen bizim Rabb'imizsin, melekler ve ruhun da Rabb'isin. Sen bir olan Allah'sın ve Senin ortağın yoktur!."
Onun altında yine 8 tane “Vav” harfinin uçları diğerlerinin başlarına yaklaştırılmak sûretiyle, bir dâire vücûda getirilmiş ve her vav harfinin içine Şems Sûresi'nin ilk 6 âyeti yazılmış. Küçük bir levhâ içinde: "Yâ Hazreti İmam-ı A'zam Numan bin Sabit" yazısı bize büyük Mezheb İmamı Ebû Hanife Hazretlerini hatırlıyor.

Hattat Abdulfettah'ın (1814-1896) Besmele-i şerif yazısının yanında, Kâbe'nin çok eski halini gösteren bir resme değişik yerlerden bakıyor ve her seferinde kapısının bize dönük olduğunu hayretle görüyoruz.

Kâbe resminin altında bir Allah lâfz-ı celâlini ve onun altında da halkın birçok menkıbeye dayandırarak mistik bir mânâ verdiği, hattâ bazılarının önünde namaz kılmaya özen gösterdiği güzel bir “VaV” harfini görüyoruz.

Evliyâ Çelebi'nin: "Çiçek resimleriyle yazılarını cihan ressamları toplansalar yapamazlar." dediği minberin, mihrab tarafından güneş sisteminin işlendiği görünüyor. Bu minber, ceviz ağacından hiç çivi kullanılmadan oymacılık ve kakmacılık sanatının muhteşem bir örneği olarak karşımızda duruyor. Bu minber önünde buradaki ilk hutbeyi okuyan Somuncu Baba olarak bilinen Şeyh Hamid-i Veli kaddesallahu sırrahu'yu düşünüyor, hutbesinde yedi ayrı tarzda tefsir ettiği Fâtiha'nın bu geniş mânâlarının neler olduğunu merak ediyoruz.

Çiçekleri altın varaklarla yapılmış büyük mihrabın etrafında, sülüsle yazılmış Âyete'l-Kürsi'yi; Kûfî yazıyla İhlâs Sûresi'ni ayrıca mihrab bloğunun dış kenarını çevreleyen aşağıdan yukarıya bir ters “U” şeklinde on altı defa tekrar eden: "Mülkün gerçek sahibinin celâl ve ikram sahibi ALLAH olduğunu hatırlatan" yazıyla karşılaşıyoruz. Bu mihrabda namaz kıldıran nice büyük zâtı ve bu arada Yıldırım Bayezid Han'ın Divan İmamı iken sonradan ULu Câmii'ne imam olmuş ve vefât edinceye kadar da bu vazifeyi ifâ etmiş Mevlid-i Şerif yazarı Süleyman Çelebi'yi düşünüyor ve ruhaniyetlerinin burada olduğunu hissediyoruz.

Mihrab maksuresinden çıkışta sâde fakat çok zârif, sekiz direk üzerine oturtulmuş, ceviz ağacından yapılmış, 1549 yılından beri güzel ve sağlam bir eser olarak kalmış müezzin mahfelindeki: "Ya Hazreti Bilal-i Habeşî" yazısı ilk müezzin Hz. Bilal radiyallahu anhun unutulmadığını gösteriyor. Müezzin mahfelinden yükselen ve kubbelerde yankılanan sedâlar, müezzinlik yaptığı dönemde o güzel sesiyle halkı cezbeden Üftâde kaddesallahu sırrahu Hazretlerini düşünmemize vesile oluyor.

Mevlâna Hazretlerini hatırlatan simetrik bir çift “Allah Hû” yazılarının üstünde ve ortasındaki yazıların şekilleri Mevlâna (kaddesallahu sırrahu)'yu hatırlatıyor. Bu yazının hattatı imzasını atmamış ama yazıyı yazdığı 75 cm.lik bir kalemini levhânın sağ yanına asmış:

"Hünkâr mahfelinde acaba hangi Osmanlı padişahları namaz kıldı?” diye düşündükten sonra, mahfelin yanında en güzel levhâlardan biri olan, altın harflerle, Osmanlı'nın son dönem padişahlarından II. Mahmud tarafından yazılmış yazıyı görüyoruz: "ALLAH, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder."

Doğu kapısına vardığımızda daha Câmide anlatılacak o kadar yazı var ki, hangisine değinelim diye düşünüyoruz.

Bu kapının sol yanındaki levhâda, yine bir âyet var:
"Namaz, muhakkak insanı kötülüklerden alıkoyar ve namaz en büyük zikirdir. Allah ne yaptığınızı bilir."


اتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَأَقِمِ الصَّلَاةَ إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ
Resim---“Utlu mâ ûhıye ileyke mine’l- kitâbi ve ekımı’s- salât (salâte), inne’s- salâte tenhâ ani’l- fahşâi ve’l- munker (munkeri), ve le zikrullâhi ekber (ekberu), vallâhu ya’lemu mâ tasneûn (tasneûne).: Sana Kitap'tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar (fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tir. Allah, yaptıklarınızı bilir.” (Ankebût 29/45)

Yine bir levhâdaki;
"Dikkat edin! Kalbler ancak ALLAH'ı zikretmekle mutmâin olur."


الَّذِينَ آمَنُواْ وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكْرِ اللّهِ أَلاَ بِذِكْرِ اللّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ
Resim---“Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh (zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb (kulûbu).:Bunlar, iman edenler ve kalbleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalbler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur.” (Ra'd 13/28)

Âyeti, huzur ve mutluluğun kaynağının bu olduğunu kalbimize hissettiriyor.
Hattat M. Şefik'in (1819-1880) duvara yazdığı yazısından; hikmetin, ilmin başının Allah korkusu olduğunu hatırlıyor ki: “Bu düsturu akıldan çıkarmamak gerekir!” diyoruz.

Câminin içindeki bütün yazılar rast gele seçilmemiş, bilâkis hayatımızı düzenleyici mesajlarla dolu. Bu boyutuyla, ULu mâbede ibâdet için gelenler huzur bulmanın yanında, hayatlarına mânâ kazandıracak âyet ve sözleri okuyarak da bilgi kazanmış oluyorlar.

Kuzey cephesine geçtiğimizde müezzinler odasının üstünde enteresan bir şekli; yazının Câmi, minâre, minber, kubbe resmine nasıl dönüştüğünü yazıyla da uygun olarak: "MaşâaLLaH", "BarekaLLaH" ifadeleriyle seyrediyoruz.
Onun altında Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemden: "Vakit geçirmeden namaz için acele edin ve ölüm gelmeden tevbe için acele edin!." nasihatını alıyoruz.

Küçük bir levhânın dönüşümlü yazısında ortadan baktığımızda, ALLAH ve MuhaMMed; sağdan baktığımızda Ebubekir, Ömer; soldan ise, Osman radiyallahu anhum ve Ali kerremallahu vechehu yazılarını okuyoruz.

Hanımlar bölümünün yanındaki bir levhâda: Hattat İzzet'in (1801-1876) kelime-i şehâdeti okuyoruz: "ALLAH'tan başka ilâh yoktur ve Hz. MuhaMMed (sallallahu aleyhi vesellem) O'nun Rasûlüdür.”

Hanımlara ait bölümün köşesindeki direkte Kâinâtın Efendisi sallallahu aleyhi vesellem'inbir müjdesini okuyor, hattatlarımızın neden hep güzel besmeleler yazdıklarının mânâsını anlıyoruz: “Kim Bismillahirrahmanirrahim'i güzel yazarsa cennete girer.”

Nûr Sûresinin 35. âyetinde yer alan "Nûrun alâ Nûr yehdîllâhu li Nûrihî men yeşâu: Nûr üstüne Nûr. ALLAH dilediği kimseyi Nûruna götürür." ifâdesini okuyunca: "ALLAH'ım bizi de NÛRlandır!" diyoruz.

Son olarak Bursa'nın manevî büyüklerinden Mehmed Muhyiddin Üftâde kaddesallahu sırrahu Hazretlerinin ULu Câmi için yazdığı bir beyti okuyor ve herkesi bu ULu mâbede davet ediyoruz:


"Ey büyük Câmi veyâ ey büyüklerin toplandığı yer. Seni gece ve gündüz ziyâret edenlere müjdeler olsun!."


Resim
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 11733
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: CuMâ CeM'im-İZ

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

GÖNLümdeki GÜLün>LÂMı
=>Sim SARması MaRaŞ İŞi
DÂRü’s-SeLÂM KûN KeLÂMı
GÖNüLden=>GÖNLe GİRİşi!.


BEDENLe-RÛHuma =>ŞAŞtım,
Kimdi MAHKum Kim GARDiYAN!.
==->MAHPUSHÂNEyi DOLAŞtım,
ECEL MAHKumu=>CÜMMLe CÂN!.


ZEVK 9423


GEÇmiş<->GELecek=>şU ÂNda.. =>ŞE’ÂNuLLAH DEHRi BURSA
Er RAHMÂN’ın=>NûN NEFHAsı.. =>NÂZa=>NİYÂZ NEHRi BURSA
YÜCE RABB’ımın NÂSİBî
Hem HABîBî Hem HASİBî
=>EMİR SULTÂN=>CUMÂ CEM’i..=>HAKk ERENLer ŞEHRi BURSA!.


04.10.19 12:58
brsbrsmmm..emirsltncumacemimizzz..


Ye YALNIZLığı =>İÇİnde,
SîN SESSizLiğin YAŞArım!.
AYN ISsızLığı ==>İÇİnde,
=>NEFESsizLiğin YAŞArım!.


İmkÂNLa->İmtihÂN ÂLEMi,
ZamÂN GEÇer OLAy GEÇer!.
CEVR-i CihÂN DEM bU DEMi,
HAKk ÂŞIKLar kOLAy GEÇer!.


YÜRRü BİRRe KUL İHVÂNim,
MecNÛN-LEYyLÂ CEMÂ’sında!.
ZERRe-KÜRRe KUL İHVÂNim,
=>“YuSEBBİhu SEMÂ’sı”nda!.
>“RESÛLULLAH NEMÂ’sı”nda!.


celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem..




Resim

Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..

Âmin! Yâ Muîn! YâRabbenâ!..


ResimMuhaMMedî MuhabbetLerimİZLe...

Resim


EMİR SuLTÂN kaddesallahu sırrahu..:

(1368 - 1430) Osmanlıların kuruluş devrinde Bursa'da yaşamış İslam ve tasavvuf dünyasında tanınmış düşünce adamı.
Hicri 770
(1368) yılında Buhara'da doğdu. 833 (1430) tarihinde Bursa'da vefât etti. Soyu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in torunu Hüseyin'e dayanır. İsmi, Muhammed bin Ali, lakabı Şemsüddîn'dir. Ona, Buhara'da doğduğu için "Muhammed Buhârî", Seyyid olduğu için "Emîr Buhârî", Yıldırım Bayezid Hanın damadı olduktan sonra da "Emîr Sultan" denilmiştir.
Bursa'ya 1391'de göç etmiş ve Yıldırım Bayezıd'in kızı Hundi Hatun'la evlenmiştir. 1430'da Bursa'da vefat etmiştir. Türbesi Emir Sultan Camii avlusu içindedir..


Resim

EMiR SuLTÂNn CÂMİi.:

Bursa'da, Yıldırım Bayezid'ın kızı Hundi Fatma Hatun tarafından kocası Emir Sultan adına, muhtemelen Çelebi Sultan Mehmed'in hükümdarlığı sırasında (1366 - 1429) inşa ettirilmiştir.
Bursa'nın en önemli mimari yapılarından olan Emir Sultan Camii, Yıldırım ilçesi sınırları içerisinde yer almaktadır. Bursa'nın doğusunda aynı adı taşıyan mahallede
"Emir Sultan mezarlığı"nın yanında servi ve çınar ağaçlarının arasında yer almaktadır. Cami ilk yapıldığı zaman tek kubbeli iken 1507'de avlu ve üç kubbeli revak eklenmiştir. Camii 1795 yılında tamamıyla yıkılmış, 1804'te III. Selim camiyi aynı plan üzerine yeniden kurmuştur. 1855 depreminde hasar gören cami 19. yüzyıl zarfında tâmir edilerek harap olmaktan kurtarılmıştır.
Cami sekizgen kasnak üzerine oturan tek kubbeye sahiptir. Kuzey cephesinin köşelerinde kesme taştan birer minaresi vardır. Dikdörtgen biçiminde, ahşap kolonlar üzerinde sivri ve yatay kemerli ahşap revaklarla çevrili geniş avlusunun ortasında şadırvan, güneyde cami, kuzeyde türbe ve ahşap odalar yer almaktadır. Camiinin içi gayet aydınlıktır. Kasnakta on iki, beden duvarlarında kırk adet büyük pencere vardır. İznik ve Bursa'da yapılmış dört köşe pencerelerin etrafı çok defa mukarnaslarla işlenmiş ve üstüne Rumi motiflerle süslü alınlıklar yerleştirilmiş olan Emir Sultan Camii’nin mihrabı da, 17. yüzyılda İznik çinileriyle yaptırılmıştır..


ResimCEM' AVLUmuzz..

RÛHuna RAHMetLer OLsun.. İnşâe ALLAHu TeâLâ!.

Resim
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 11733
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: CuMâ CeM'im-İZ

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim


GÖNLümdeki GÜLün>LÂMı,
=>Sim SARması MaRaŞ İŞi!.
DÂRü’s-SeLÂM KûN KeLÂMı,
GÖNüLden=>GÖNLe GİRİşi!.


BEDENLe-RÛHuma =>ŞAŞtım,
Kimdi MAHKum Kim GARDiYAN!.
==->MAHPUSHÂNEyi DOLAŞtım,
ECEL MAHKumu=>CÜMMLe CÂN!.


ZEVK 9423


GEÇmiş<->GELecek =>şU ÂNda... =>ŞE’ÂNuLLAH DEHRi BURSA,
Er RAHMÂN’ın=>NûN NEFHAsı.. =>NÂZa=>NİYÂZ NEHRi BURSA,
YÜCE RABB’ımın NÂSİBî,
Hem HABîBî Hem HASİBî,
=>EMİR SULTÂN=>CUMÂ CEM’i..=>HAKk ERENLer ŞEHRi BURSA!.


04.10.19 12:58
brsbrsmmm..emirsltncumacemimizzz..


Ye YALNIZLığı =>İÇİnde,
SîN SESSizLiğin YAŞArım!.
AYN ISsızLığı ==>İÇİnde,
=>NEFESsizLiğin YAŞArım!.

İmkÂNLa->İmtihÂN ÂLEMi,
ZamÂN GEÇer OLAy GEÇer!.
CEVR-i CihÂN DEM bU DEMi,
HAKk ÂŞIKLar kOLAy GEÇer!.


YÜRRü BİRRe KUL İHVÂNim,
MecNÛN-LEYyLÂ CEMÂ’sında!.
ZERRe-KÜRRe KUL İHVÂNim,
=>“YuSEBBİhu SEMÂ’sı”nda!.
>“RESÛLULLAH NEMÂ’sı”nda!.


celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem..




Resim

Allahumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- ÜMMiyyi ve alâ âlihi, Ehl-i Beytihi ve's- Sahbihi ve ÜMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..

Âmin!. Yâ Muîn!. Yâ Rabbenâ!.


ResimMuhaMMedî MuhabbetLerimİZLe...



Resim


EMİR SuLTÂN kaddesallahu sırrahu..:

(1368 - 1430) Osmanlıların kuruluş devrinde Bursa'da yaşamış İslam ve tasavvuf dünyasında tanınmış düşünce adamı.
Hicri 770
(1368) yılında Buhara'da doğdu. 833 (1430) tarihinde Bursa'da vefât etti. Soyu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in torunu Hüseyin aleyhisselâm'a dayanır. İsmi, Muhammed bin Ali, lâkabı Şemsüddîn'dir. Ona, Buhara'da doğduğu için "Muhammed Buhârî", Seyyid olduğu için "Emîr Buhârî", Yıldırım Bayezid Hanın damadı olduktan sonra da "Emîr Sultan" denilmiştir.
Bursa'ya 1391'de göç etmiş ve Yıldırım Bayezıd'in kızı Hundi Hatun'la evlenmiştir. 1430'da Bursa'da vefât etmiştir. Türbesi Emir Sultan Câmii avlusu içindedir..


Resim

EMiR SuLTÂNn CÂMİi.:

Bursa'da, Yıldırım Bayezid'ın kızı Hundi Fatma Hatun tarafından kocası Emir Sultan adına, muhtemelen Çelebi Sultan Mehmed'in hükümdârlığı sırasında (1366 - 1429) inşa ettirilmiştir.
Bursa'nın en önemli mimarî yapılarından olan Emir Sultan Câmii, Yıldırım İlçesi sınırları içerisinde yer almaktadır. Bursa'nın doğusunda aynı adı taşıyan mahallede
"Emir Sultan mezârlığı"nın yanında servi ve çınar ağaçlarının arasında yer almaktadır. Câmi ilk yapıldığı zaman tek kubbeli iken 1507'de avlu ve üç kubbeli revak eklenmiştir. Camii 1795 yılında tamamıyla yıkılmış, 1804'te III. Selim câmiyi aynı plan üzerine yeniden kurmuştur. 1855 depreminde hasar gören câmi 19. yüzyıl zarfında tâmir edilerek harab olmaktan kurtarılmıştır.
Câmi sekizgen kasnak üzerine oturan tek kubbeye sahiptir. Kuzey cephesinin köşelerinde kesme taştan birer minâresi vardır. Dikdörtgen biçiminde, ahşap kolonlar üzerinde sivri ve yatay kemerli ahşab revaklarla çevrili geniş avlusunun ortasında şadırvan, güneyde câmi, kuzeyde türbe ve ahşab odalar yer almaktadır. Câmiinin içi gayet aydınlıktır. Kasnakta on iki, beden duvarlarında kırk adet büyük pencere vardır. İznik ve Bursa'da yapılmış dört köşe pencerelerin etrafı çok defa mukarnaslarla işlenmiş ve üstüne Rumî motiflerle süslü alınlıklar yerleştirilmiş olan Emir Sultan Câmii’nin mihrabı da, 17. yüzyılda İznik çinileriyle yaptırılmıştır..


ResimCEM' AVLUmuzz..

RÛHuna RAHMetLer OLsun.. İnşâe ALLAHu TeâLâ!.

Resim
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 11733
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: CuMâ CeM'im-İZ

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

HAKku’L- HAKta HAk MUHAMMED,
“DEM bU DEM”-de==>DEM EZÂNı!.
=>İMÂM-ı MUTLAk=>MUHAMMED,
==>CİHÂN CEMMü’L- CEM’ EZÂNı!.


HER NEFES =>DİRiL!. ÖL!.ünde,
HER ŞEYy=>ASL-ında HARABdır!.
=>ŞU =>KÂR-ü-BELÂ ÇÖLÜ-nde,
“SU” GÖRüLen SIRR=>SERABdır!.


ZEVK 9435

KİMLİk =>KİŞİLik =>İZÂFî!. =>AKLın ANLA!.. KUL İHVÂNi!.
MÜLk SÂHİBi=>KAHHÂR ALLAH=>KÜLLî ŞEYy’in SONu FÂNi!.
TECRİmen TAHtihe’L- ENHÂRi
CUMÂ CEM’i =>MOLLa FENÂRî
=>GÖZükEN=>GÜNEŞ IŞIĞI!. =>“VASLı VUSLÂt”ta=>VİRÂNî!.


11.10.19 01:10
brsbrsmmm.. mollafenaricâmimizdecumâcem’imizz..


“OLÂN”a =>ŞAŞma İHVÂNim,
KABından=>TAŞma İHVÂNim,
KELÂMuLLAH =>RESÛLuLLAH,
=>HADDini=>AŞma İHVÂNim!.


celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem..


SERAB.: Çöllük arazide, ışık kırılması sonucu görülen aldatıcı gerçek olmayan hayal, ılgım, salgım.. Uçsuz bucaksız ÇÖLde sanki bir deniz sizi kuşatmış sanırsınız ama siz gittikçe SU görüntüsü de uzaklaşır..
İZÂFî.: Relative bağıl, bağıntılı, göreli, göreceli, kişiden kişiye değişir, nisbî, rölatif..
VİRÂN.: f. Yıkık, harab..
HADD.: Hudud. Çizgi. Sınır.


MÜLk SÂHİBi>KAHHÂR ALLAH
=>KÜLLî ŞEYy’in=>SONu FÂNi!.:


سْأَلُهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ
Resim--- “Yes’ eluhu men fi’s- semâvâti ve’l- ard (ardı), külle yevmin huve fî ŞE’Nin.: Göklerde ve yerde olanlar, O'ndan isterler (dilerler). O hergün (her an) bir ŞE'N (ayrı bir tecellî, yeni bir OLUŞ) üzerindedir.” (Rahmân 55/29)

إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Resim--- “İnnemâ emruhû izâ erâde şey’en en yekûle lehu kun fe yekûn (yekûnu).: Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri yalnızca: "OL!." demesidir; o da hemen OLuverir." (Yâsîn 36/82)

يَوْمَ هُم بَارِزُونَ لَا يَخْفَى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ لِّمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ
Resim--- "Yevme hum bârizûn(bârizûne) lâ yahfâ alâllâhi min hum şey’un, li menil mulku’l- yevm (yevme), lillâhi’l- VÂHİDi’l- KAHHÂR: O gün, orta yere çıkarlar. Onlardan hiçbir şey Allah'a karşı gizli kalmaz. (ALLAH sorar:) "Bugün mülk kimindir? Bir olan, Kahhâr olan ALLAH'ındır." (Mü’min 40/16)

كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ
Resim--- “Kullu men aleyhâ fân(fânin).: bütün kişiler, bütün bilinçli varlıklar, bütün insanlar ve bütün cinler, herkes fânidir/yok olucudur..” (Rahmân 55/26)


TECRİmen TAHtihe’L- ENHÂR.:

قُلْ أَؤُنَبِّئُكُم بِخَيْرٍ مِّن ذَلِكُمْ لِلَّذِينَ اتَّقَوْا عِندَ رَبِّهِمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَأَزْوَاجٌ مُّطَهَّرَةٌ وَرِضْوَانٌ مِّنَ اللّهِ وَاللّهُ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ
Resim--- “Kul e unebbiukum bi hayrın min zâlikum, lillezînettekav inde rabbihim cennâtun tecrî min tahtıhe’l- enhâru hâlidîne fîhâ ve ezvâcun mutahharatun ve rıdvânun minallâh (minallâhi), vallâhu basîrun b’i-l ıbâd (ıbâdi).: De ki: "Size bundan daha hayırlısını haber vereyim mi? Takvâ sahibi olanlar için, RABB'lerinin katında, içinde devamlı kalacakları, altından nehirler akan cennetler, temiz eşler ve ALLAH'ın rızası vardır."ALLAH kullarını en iyi görendir.” (ÂL-i İmrân 3/15)


KELÂMuLLAH =>RESÛLuLLAH,
=>HADDini =>AŞma İHVÂNim!.


التَّائِبُونَ الْعَابِدُونَ الْحَامِدُونَ السَّائِحُونَ الرَّاكِعُونَ السَّاجِدونَ الآمِرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّاهُونَ عَنِ الْمُنكَرِ وَالْحَافِظُونَ لِحُدُودِ اللّهِ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ
Resim---"Et tâibûnel âbidûne’l- hâmidûne’s- sâihûne’r- râkiûne’s- sâcidûne’l- âmirûne bi’l- ma’rûfi ven nâhûne ani’l- munkeri ve’l- hâfizûne li hudûdillâh (hudûdillâhi), ve beşşiri’l- mu’minîn (mu’minîne).: Tövbe edenleri, (ALLAH’a) kul olanları, hamdedenleri, oruç tutanları veya seyahat edenleri (ALLAH yolunda hicret edenleri, savaşmak için veya ALLAH’ın adını yüceltmek, dînini kuvvetlendirmek için, ALLAH yolunda hizmet için, ilim tahsil etmek için yurtlarından çıkanları, yeryüzünde ibretle gezip tefekkür edenleri); rükû ve secde edenleri, ma’rufla emredenleri, münkerden nehyedenleri (yasaklayanları), ALLAH’ın HUDÛDLARINI muhafaza edenleri ve mü’minleri müjdele!.” (Tevbe 9/112)



Resim

Resim

ALLAHumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
RasûLike ve
Nebîyyi'L- ÜMMîyyi ve aLâ âLihi, EhL-i Beytihi ve's- Sahbihi ve ÜMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşâe ALLAH!.

Âmin!. Yâ Muîn!. Yâ Rabbenâ!.

Âmin Yâ Latîf Yâ Kerîm ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Rahîm Yâ Vedûd ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Fettâh Yâ Gaffâr ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Settâr Yâ ALLAH ALLAH celle celâluhu!..

Âmin... Âmin... Âmin... Âmin!.. Yâ Muîn Celle Celâluhu.


ResimMuhaMMedî MuhabbetLerimİZLe..


Resim

ResimMOLLA ŞeMSüDDiN-i FENARî kaddesallahu sırrahu.:

Doğum yeri 1350, Maveraünnehir – Ölüm yılı 1430, Bursa..
Din âlimi, bilim adamı, müderrris, birinci Osmanlı Devleti müftüsü/şeyhülislamı.


Hayatı.:
Molla Şemsüddin-i FENARîyaklaşık 1350 yıllarında Maveraünnehir'de doğmuş ve Anadolu'ya göçetmiştir. Asıl adı Şemseddin Mehmed'dir. Babası Muhammed Hamza b. Ahmed tasavvuf ile uğraşmakta idi. FENARî Lâkabını ya Bursa Yenişehri civârında bulunan Fener Kasabası'ndan almıştır. Ya da babasının fenercilik yapması dolayısıyla almıştır. Molla FENARî küçük yaşta babasından tasavvuf öğrenmiştir. Medrese eğitimi sırasında Mevlânâ Alâuddîn Esved, Cemâleddîn Aksarâyî, Hamîduddîn-i Kayserî'in derslerine devam etmiştir. Mısır'a gidip, Hanefî fıkıh âlimi Ekemâleddîn-i Bâbert'in derslerine katılmıştır.
Molla Şemsüddin-i FENARî müderris olarak Bursa'da; Yıldırım, Çelebi Mehmed ve II. Murad dönemlerin yaşayıp çalışmıştır.

Osmanlı belgelerinde II. Murad, 1424 yılında onu "Müfti'l- Enâmlık" görevine atamasına kadar (kadılar ve fâkihler hakkında belgeler bulunmakla beraber) Molla FENARî ile kurulan ve sonradan şeyhülislamlığa dönüşecek müftülük kurumu hakkında hiçbir kayıda rastlanmamaktadır. Zâten 16. yüzyılda Mehmet Ebussuud Efendi'nin şeyhülislamlığına kadar, müftüler düşük maaşlı ve bu nedenle protokolde düşük seviyelerde bir devlet mercii idi. Kazaskerler günde 500 akçe yevmiye alılarken müftüler önce bunun beşte biri sonra üçte biri günlük yevmiye alırlardı.
Bu nedenle olacak Molla Şemsüddin-i FENARî Bursa'da müderrislik, kadılık ve müftülük yaparken gelir sağlamak için ipekçilik de yapmıştır.
Molla Şemsüddin-i FENARî, Bursa kadısı iken reisliğini yaptığı mahkemede, Yıldırım Bayezid'in şâhidliğini kabul etmeyerek, adalet önünde hükümdârla herhangi bir vatandaşın eşit haklara sahip olduğu ilkesini getirmiştir..
Molla Şemsüddin-i FENARî, Hicaz'a hac ziyaretini ilk defâ 1419 da yapmıştır. Hacdan dönerken, Mısır'da bir müddet kalarak ders vermiş ve Kudüs'e da uğradı. 1429 yılında Şam yolu ile ikinci defâ hacca gitmiş ve bu arada yine Mısır ve Kudüs'de uğramıştır,
1430 yılında Bursa'da vefât etmiştir.


Resim
MoLLa FENARî'nin ESERLERi.:

1-) Aynü'l- A'yân.: Fâtiha sûresinin tefsîri.
2-) Fusûlü'l -Bedâyi' fî Usûli'ş-Ş erâyi.: Şeriat usülünde yenilikler meydana getirme.
3-) Îsâgûcî Şerhi: Mantık ilmi hakkında şerhtir. 1886'da İstanbul'da basılmıştır.
4-) Enmûzecu'l- Ülûm: "Bilimler Örneği" ansiklopedik bir eser.
5-) Ferâiz-i Sirâçiyye Şerhi.
6-) Şerh-i Mevâkib üzerine talikât,
7-) Eşâsu't- Taşrîf,
8.-) Esmâi'l- Funûn,
9-) Eş'ile,
10-) Risâletu Ricâli'l- Gayb,
11-) Risâletun fî Menâkibi'ş- Şeyh Behâuddîn-i Nakşibendî,
12. Serhu Üsûli'l- Pezdevî,
13-) Serhu Telhîsi'l- Câmı' el-Kebîr.: Fıkıh hakkında.
14-) Serhu Telhîsi'l- Miftâh..


Resim

ResimMoLLa ŞeMSüDDiN-i FFENARî CÂMisi.:

Asıl adı Şemseddin bin Hamza olan Molla FENARî, Osmanlı Devletinin en büyük âlimlerinden olup, Osmanlı Devletinde ilk Şeyhülislâm olan zâttır. Hicri 754 de Fenar adında bir köyde dünyaya gelen Molla Fenarî Hazretleri, Mevlana Alâedin Esved ve Şeyh Cemaleddin Aksarayî ile zamanında bulunan diğer büyük âlimlerden ilim okuduktan sonra tamamlamak için Mısıra gitmiş, Şeyh Kemaleddin Mevlana Ahmedi ve Hacı Paşa'ya talebelik etmiştir. Dini ilimlerde olduğu gibi Fizik, Matematik, diğer akli ve nakli ilimlerde üstün bir dereceye geldikten sonra Anadolu’ya dönerek, Yıldırım Beyazid Han ve Çelebi Mehmed zamanlarında Bursa’da tedris ile meşgul olmuştur..

Adı ve şöhreti her tarafa duyulup Sultanlar, Kumandanlar ve Büyüklerin yanında hürmet ve itibâr görmüştür. Çok sayıda talebe yetiştirmiştir. Zühdü, takvâsı çok, tasavvufta payı vardır. Medine’de vefât eden Şahı Nakşibend‘in halifesi Muhammed Parisa‘nın cenâzesinde bulunmuştur. Molla FENARîHazretleri, Hicri 828 de Sultan İkinci Murad zamanında Şeyhülislâm olmuştur. Altı sene fetva işlerini tam bir adaletle ve hakkaniyetle idâre ederek, Devletin mühim işlerinde kendisiyle istişâre edilerek ilminden görüşünden istifâde edilmiştir Bir ara gözleri görmez olmuş iken, açılınca şükür olarak Şam Yoluyla hacca gitmiştir. Hacdan döndükten sonra Hicri 834 yılında vefât eylemiştir. Bursa’da bir câmi ve medrese yaptırmıştır. Vefâtında onbin ciltten fazla kitap bırakmıştır..

Molla Fenarî Cami 15. yüzyılın başında yaptırılmıştır.15 Mayıs 1969 da Bursa Eski Eserleri Sevenler Kurumu tarafından ve halkın ve mahalli derneğin yardımıyla onarılmıştır.
Molla Fenarî Hazretleri‘nin Doğum tarihi 1350 olup Ölüm tarihi ise 1431 yada 1441 dir. Resimlere bakarsanız caminin kapı girişinde ki mermer de 1431 yazıyor ama kabrinde ki mermer de ise 1441 yazıyor, bu nasıl bir şeydir bilmiyorum. Kimse fark etmiyor mu yine bilmiyorum…
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 11733
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: CuMâ CeM'im-İZ

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

ES SELÂM HeR ŞEy HERKEse,
KULak KEStik=>GÖKte Sese,
KAN-TER İÇİnde =>KIRATım
=>YETİŞtik=>NEFES NEFEse!.


CÜMMLe CÂN EZÂN OKUduk,
RESÛLULLAH =>SALLi-SELLi!.
GÖKLere=>TEVHiD DOKUduk,
=>YEDULLAHLa->RÂSUL ELLi!.


ZEVK 9443


OLÂN =>ŞEHÂDEt AŞI-mız =>OLur!. OLmaz!. OCAĞI-nda
BERDeN SELÂMeN CENNEti =>CÂN CEHENNEM SICAĞI-nda
ALLAH İÇin =>AZM EYyLEdik
Yâ ALLAH!. BiSMiLLâh!. DEdik
“MOLLA ARAP”-ta =>CUMÂ CEM’i.. ULU DAĞ-ın KUCAĞI-nda!.


18.10.19 12:59.
brsbrsm..cumâcemimollaarabcâmimizz..


MîM-Le=>ELİF-i->LÂM-Ladık,
KÛN feyeKÛN=>KELÂM-Ladık!.
=>NÖBEtteYydi=>HİSARcıkta,
BALABAN Beyi=>SELÂM-Ladık!.


YÂ HAYyu’L- HUuu!. ALLAH celle celâlihuu!.

Resim


Resim

ALLAHumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-SeLâmet
İZZet-i İhsÂNınLa LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..


Resim MuhaMMedi MuHABBEtLerimİZLe!....


Resim

MOLLA ARAB CÂMİsi:

Bursa, Yıldırım, Molla Arap Mahallesi Balabancık Caddesi’nde bulunmaktadır. 16.yüzyılın ilk çeyreğinde “Molla Arap” ünvanlı Mevlânâ Mehmet bin Ömer bin Hamza tarafından yaptırılmıştır.
Cami dikdörtgen bir plan üzerine oturtulmuş olup, asıl ibadet alanı üzerinde ardı ardına Dokuz kubbeli olan cami, Bursa Ulu Câmi’den sonra gelen çok kubbeli câmilere örnek teşkil etmektedir. Dört büyük fil ayağı üzerine oturtulmuştur. Câminin duvarları üç sıra tuğla ve moloz taşı ile örülmüştür.
19.yüzyılda meydana gelen bir deprem sonucu câmi kısmen yıkılmış, aksına rastlayan iki kubbe ve kubbeyi taşıyan ayakları sağlam kalmıştır. Ampir üslubunda bir tâmir ile câmi kullanılır hale gelmiş ve üst kısmı dokuz kubbe ile örtülmüştür. Kuzeybatı köşesindeki minâre tuğla gövdeli olup sekizgen kâideden üçgenler aracılığı ile silindirik gövdeye geçilmektedir. Minârenin külahı, Bursa’daki hiçbir minârede benzeri olmayan şekilde boğuntulu ve sivridir. Câminin önünde büyükçe bir avlu vardır.
Câminin yakınında, Molla Arap’a ait olduğu bilinen türbesi mevcuddur.



Resim

MOLLA ARAB
Kaddesallahu sırrahu..


İslâm âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Vâ’iz Muhammed bin Ömer bin Hamza Antâkî olup, lakabı Muhyiddîn’dir. Haleb’den Bursa’ya gelmiş olduğundan dolayı Molla Arab dendi. Bu isimle şöhret buldu. Antakya’da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 938 (m. 1552) senesi Muharrem ayında Bursa’da vefât etti. Kabri, Bursa’nın kıble tarafında, dağa yaslanmış ve kendi adıyla anılan mahallededir. Kabrin bulunduğu yerden bir sokak sonra Molla Arab Câmii bulunur. Bu câmi, 1955 senesinde Bursa Eski Eserleri Sevenler Kurumu tarafından bugünkü şekline getirilmiştir.
Şimdi iki kubbeli ve tek minareli olan bu câmi, eskiden dokuz kubbeli ve üstü kurşun kaplı idi. Zelzelede kubbeler çökünce, iki tanesinin duvarları ve bir kısım kemerleri ile, dışarıda bir minaresi kalmıştır.
Molla Arab’ın dedesi, büyük âlim Teftâzânî’nin talebelerinden olup, Mâverâünnehr’den Antakya’ya geldi. Babası da âlim, sâlih bir zât idi. Molla Arab, küçük yaşta Kur’ân-ı kerîmi, Kenz ve Şâtıbî ve ba’zı eserleri ezberledi. Fıkıh ilmini fazilet sahibi babasından, usûl-i fıkh, kırâat ve Arabî ilimleri, amcaları Şeyh Hasen ve Şeyh Ahmed gibi âlimlerden öğrendi. Hocalarının feyz ve bereketleri ile, ilimde üstün bir dereceye yükseldi. Daha sonra Tebrîz diyarına gitti. Birkaç yıl kalıp, Tebrîzli Mevlânâ Mürîd’den ilim öğrendi. Sonra Antakya’ya döndü. Haleb ve Kudüs’deki âlimlerle görüştü. Çok şey öğrendi. Şöhreti her yere yayıldı. Hacca gitti. Bir müddet mücavir olarak kaldı. Sonra Mısır’a gelip, İmâm-ı Süyûtî ve Şa’bî’nin derslerinde bulundu. Hadîs ilminde icâzet (diploma) aldı. Va’z, ders ve fetvâ verdi. Mısır’daki Çerkez sultanlarından Kayıtbay, onun sohbetlerine katıldı ve va’zlarını dinledi. Ona çok hürmet etti ve sevgisi sebebiyle Mısır’dan ayrılmasına müsâade etmedi. Onu vâ’iz ve müftî ta’yin etti. Molla Arab, fıkıh ilmine dâir “Müstesfâ” ve “Dürer Gurer” kitablarındaki mes’eleleri içinde toplayan “Nihâyet-ül-Fürû’” adlı eseri yazıp, Sultan’a hediye etti. Herkesten hürmet ve saygı gördü.

901 (m. 1495) senesinde Sultan Kayıtbay vefât edince, Molla Arab Bursa’ya gitti. Orada halk ve ileri gelenlerden çok hürmet gördü. Va’z edip, devamlı ALLAHu TeâLâ’nın emir ve yasaklarını bildirdi. Halka, haram ve günahların öldürücü zehir olduğunu anlattı. Sonra İstanbul’a gitti. Burada da va’z ve irşâd ile meşgul oldu. Sultan ikinci Bâyezîd Han, Molla Arab’ın şöhretini işitip dersine geldi. Va’zını dinleyip te’sirli konuşmalarına hayran oldu. Çok defa ziyâretine gelip devletin bekâ ve devamı için duâlarını taleb etti. Molla Arab, “Tehzîbü'ş-Şemâil”, “Hidâyetü'l-İbâd ilâ sebîli'r-reşâd” adlı eserlerini yazıp, Sultan Bâyezîd Hân’a hediye etti. Ayrıca Sultan’ın gazâ sevâbına kavuşmasını istedi. Kur’ÂN-ı kerîm’de, Nisâ Sûresi 95. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Mü’minlerden özür sahibi olmaksızın cihaddan geri kalanlarla, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlar bir olmazlar. Allah, mallarıyla ve canlarıyla savaşanları, derece bakımından oturanlardan çok üstün kıldı. Bununla beraber Allah, ikisine de Cenneti va’detmiştir. Fakat Allah, savaşanlara, oturanların üstünde pek büyük bir mükâfat vermiştir” buyurulduğu üzere, Sultan’ı gazâya teşvik etti. Ve ordu, Yundu seferine çıktı.


لاَّ يَسْتَوِي الْقَاعِدُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ غَيْرُ أُوْلِي الضَّرَرِ وَالْمُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فَضَّلَ اللّهُ الْمُجَاهِدِينَ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ عَلَى الْقَاعِدِينَ دَرَجَةً وَكُلاًّ وَعَدَ اللّهُ الْحُسْنَى وَفَضَّلَ اللّهُ الْمُجَاهِدِينَ عَلَى الْقَاعِدِينَ أَجْرًا عَظِيمًا
Resim--- "Lâ yestevî’l- kâıdûne minel mu’minîne gayru ulîd darari ve’l- mucâhidûne fî sebîlillâhi bi emvâlihim ve enfusihim. Faddalallâhu’l- mucâhidîne bi emvâlihim ve enfusihim alâ’l- kâidîne dereceh (dereceten). Ve kullen vaadallâhu’l- husnâ. Ve faddalallâhu’l- mucâhidîne alâ’l- kâıdîne ecran azîmâ (azîmen).: Özür sahibi olmayan mü'minlerden (savaşa gitmeyip) oturanlar ile ALLAH’ın yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler bir (eşit) değildir. ALLAH, mallarıyla ve canlarıyla cihâd edenleri derece bakımından, oturanların üstünde faziletli kıldı ve ALLAH hepsine “Hüsnâ”yı vaadetti. Ve ALLAH mücahidleri, oturup kalanlar üzerine “büyük ecir” ile üstün kıldı.” (Nisâ 4/95)

Molla Arab, Metan Şehrinin fethine sebeb oldu. Kaleye ilk giren mücâhidler arasında idi. Gazâdan dönüşünde, İstanbul’da va’zlarına devam etti. Sonra ehl ve ıyâliyle (çoluk-çocuğuyla) Haleb’e gitti. Orada Çerkes beylerinden Hayr Bey’den çok hürmet gördü. Hayr Bey onun bütün ihtiyâcını karşılamak istedi. Fakat o, takvâsından, onun zerre miktarı bir şeyini kabûl etmedi. Haleb’de üç yıl kadar va’z, hadîs ve tefsîr ile meşgûl oldu. Bid’at ehli ve bozuk fırkaların zararlarını anlattı. Daha sonra İstanbul’a döndü..

Yavuz Sultan Selim Hân’ı, şiirlerle cihâda teşvik ve tahrik eyledi. Bu maksadla “Es Sedâd fî fedâili’l- Cihâd” kitabını yazdı. Çaldıran seferine katılıp, askere va’z ederek cesâret verdi. Muharebede duâ eder, Pâdişâh: “Âmin!.” derdi. Sarayköy ve Üsküp’te de on sene va’z ve nasihat ederek, çok kâfirin hidâyetine sebep oldu. Sultan Süleymân Hân ile de Engürüs Seferine katılıp, zafer için yaptığı duâları makbûl-i ilâhî oldu. Sonra Bursa’ya gelip, çeşitli kitaplar yazdı. Kimya bilgisi de çoktu.
İki mescid, iki de câmi yaptırdı. Nafakasını ticâret yaparak kazanırdı. Kimseden birşey kabûl etmedi. Hâfızası çok kuvvetli idi. Meşhûr altı hadîs kitabından hadîs-i şerîfleri bilirdi. Âlim, faziletli, mücâhid bir zât idi. Sîret-i Nebevî’yi bildiren “Tehzîbü’ş- Şemâil” ve “El Mekâsıd fî fedâili’l- Mesâcid” adlı kitabları meşhûrdur.

Asıl adı Muhittin Mehmet olmasına rağmen, "Mehmet Molla" ve "Arap Molla" lakabıyla meşhur olmuştur. Kendisine "Arap Va’izi" de denirdi.
Arap diyarından geldiği düşünülerek kendisine bu lakap takılmıştır. Molla Arap hazretlerinin dedesi Hamza, Ailesi ile Türkistan’dan Antakya’ya göç etmiş ve muhtemelen Molla Arap 1460 yıllarda burada dünyaya gelmiştir.
Çocukluğunda Antakya’da , babası Ömer Efendi ile amcalarından ders alan Molla Arap, daha sonra Hasankeyf , Diyarbakır ve Tebriz’de tahsilini devam ettirdi. Tebriz dönüşünde Haleb’de verdiği vaaz, ders ve fetvaları ile ünü her tarafa yayıldı. Ardında Kudüs ve Mekke’de bir müddet tahsil gördü, bu arada Hac görevini yerine getirdi. Daha sonra Kahire’ye geçerek devrin meşhur bilgini Celaleddin es- Suyutî’den ders aldı. Burada yazdığı “en Nihâye” adlı eserini okuyan , vaaz ve sohbetlerine katılan Memlük Sultanı Kağıtbay’ın takdirini kazandı. Sultan’ın ölümüne kadar Mısır’da kaldı. Molla Arap, 1497 yılında Mısır’dan döndü ve Bursa’ya yerleşti.
Etkili vaazları ile Bursalıların sevgi ve beğenisini kazandı. Ardından İstanbul’a giderek vaazlarına orada da devam etti. II. Beyâzıd’ın takdirini aldı. Beyâzıd, Mora Seferine giderken Molla Arap’ı da beraberinde götürdü. Modon Kalesi’nin fethinde kaleye ilk giren gaziler arasında Molla Arap bulunuyordu.

İstanbul’a dönüşünde bir müddet vaazlarına devam eden Molla Arap, âilesi ile birlikte tekrar Halep’e gitti ve orada hadis ve tefsir dersleri okuttu. Vaazlarını sürdürdü. Şah İsmail aleyhtarlığı, onun Osmanlı Ülkesine dönmesine sebep oldu. Yavuz Sultan selim’i Şark Seferine iknâ etti ve Yavuz Sultan Selim ile İran Seferine katıldı.
Daha sonra Rumeli’ye geçen Molla Arap Üsküp’te bir mescid, Saraybosna’da bir câmii ve medrese yaptırdı, 10 yıl boyunca burada tefsir okuttu.

1526 yılında Kanuni Sultan Süleyman’la birlikte Macaristan Seferine katıldı. Sefer dönüşünde Bursa’ya yerleşti 9 kubbeli olarak Molla Arap Câmii’nin inşasını başlattı fakat tamamlayamadan 18 ağustos 1531 de vefât etti. Câminin haziresine defnedildi. O hazireden günümüze yalnızca Molla Arap mezarı kaldı. Mahalle de, ” Mollaarap Mahallesi” adını aldı. Molla Arap, seyâhate meraklı biri idi. Herkese kendini sevdirir , vaktini ders ve nasihatle geçirirdi. Sevimli bir simâya, tatlı bir ifâdeye sahipti. Tefsir, hadis gibi dini ilimler yanında kimya ilminde de engin bir bilgiye sahipti. Kimya ile ilgili kitabı da vardır. Geçimini ticâretle sağlardı. Bir çok öğrenci yetiştirdi ve hayır müesseseleri kurdu.. radiyallahu anhu..


Resim

=>NÖBEtteYydi=>HİSARcıkta,
BALABAN Beyi=>SELÂM-Ladık!.


BALABANBEY.:

İnce lakabıyla da anılan Balaban Bey, I. Murad devrinde yaşamıştır. Abdullah oğlu olduğuna göre köle kökenli olmalıdır. Tokat Beylarbeyi olmuştur. Orhan Bey’in kumandanlarından ve devlet adamlarından olan Balabancık Bey’in oğlu olan Balaban Bey, 1389 yılında yapılan I. Kosova Savaşı’na katılmıştır. Kepecioğlu 1446 yılında öldüğünü yazar. Gömütünün İznik’te olduğu yazılmaktadır. Gelibolu’da medrese, İznik’te de bir Daru'l- Hafız okulu yaptırmıştır..
(Kütük I.shf. 227; Sicili Osmani II, S. 24; Aşıkpaşaoğlu, S. 66)


BALABANBEY KALESİ/BALABANCIK HİSARI.:

Gazi Osman Bey, Bilecik, İnegöl, Sakarya ve Yenişehir’den sonra Bursa’ya (Pınarbaşı- tophane arsında bulunan yer Prusa yani günümüz Bursa’sı) yönelmeyi planlamıştır. Sarp kayalıklarla çevrili Bursa kalesi kolay alınamayacağı için Osman Gazi, biri kentin doğusundaki tepede, diğeri de kentin batısındaki kaplıcaların yakınında olmak üzere, havale kulesi dediğimiz iki tane gözetleme yeri yapmış (bir nevi küçük kale de denilebilir) ve giriş-çıkışları kontrol ederek kenti ablukaya almıştır. Bu iki hisar sayesinde Bursa kuşatma altına alınmış ve Bizans’ın şehre yardım etmesi engellenmiştir.
Bunlardan doğudakine Balaban Bey (Balabancık Alp), batıdakine de Aktimur Bey (Gazi Aktimur Dizdar) kale komutanı olarak atandığı için bu havale kuleleri onların adlarıyla bilinmektedir. İşte bu iki kaleden batıdaki Aktimur Hisarı malesef günümüze ulaşmamıştır. Aktimur Hisarı’nın günümüzde Çelik Palas Oteli’nin üzerindeki tepede olduğu veyahut bugünkü Hamzabey Camii’nin yakınlarına inşa edildiği rivayet edilmektedir.
Balabanbey Hisarı (Bugünkü Mollaarap Mahallesi’nde Balabanbey İlköğretim Okulu’nun hemen yanında) ise ; Osman Gazi tarafından 1303 yılında bir yılda yapıldığı bilinmektedir. Balaban Bey’in bu kalede Osmanlı ordusunu topladığı, 24 yıl bu kalede kalarak Bizanslıları kontrol altında tuttuğu ve 6 Nisan 1326 yılında Bursa’nın Fethini bu kaleden gerçekleştirdiği tespit edilmiştir. Osmanlı’nın Bursa’ya yaptırdığı ilk eserdir. Osman Gazi oğlu Orhan Gazi’ye bu kaleden Tophane surlarındaki Bizans manastırını göstererek, güneşin vurmasıyla parlayan kubbesi için ‘Beni bu gümüşlü kümbede gömün’ vasiyetinde bulunduğu anlatılmaktadır. Osmanlı yapı tarzını yansıtan Balabancık Hisarı’nın duvarları araları üç sıra tuğla konmak sureti ile moloz taştan örülmüştür. Batıdaki kule duvarında pencere izleri görülmektedir. Kulenin arka kısmı doldurulmuş olduğundan doğu ve güney duvarları belirsizdir. Kuzey ve batı duvarlarının bir kısmı mevcuttur. Yıldırım Belediyesi tarafından 2006 yılında restorasyonu ve çevre düzenlemesi gerçekleştirilmiştir..
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 11733
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: CuMâ CeM'im-İZ

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

ŞAHDamardan YAKın NAZa,
NiYÂZ PINARıdır=->BURSA!.
KUL İHVÂNİm=>SÎNE SAZa,
=->ÇİLLe ÇINARıdır BURSA!.


ULU DAĞ=>BULut CÜBBELi,
GÖZ YAŞıyLa=>NEFESLenir!.
CÂMİLeri ==>GÖK KUBBELi,
EZÂNLar->ARŞ’tan SESLenir!.


ZEVK 9449

HeR NEFiS MURADın ERER=>MuhaMMedî MENZİLinde
EZEL-EBED EZÂNı OLur =>HAKk ÂŞIKLarın =>DİLinde
NÂZ-NİYÂZ NEHRi BURSA’da
=>ERENLer ŞEHRi BURSA’da
CUMÂmızı CEM’ EYyLedik=>CeNNet MEKÂN YEŞİL-inde!.


25.10.19 12:58.brsbrsm..cumâcem’imizzyeşilcâmimizzde..

DEVR-i DEVRÂNda>ZİKREttik!
SEYR-i SEYRÂNda=>FİKREttik!
CEVL-İ CEVLÂN,
HAYR-ı HAYRÂN,
CÂNda =>CÂNÂNda ŞÜKREttik!.


Resim

ALLAHumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..



MuhaMMedi MuHABBEtLerimİZLe!....

Resim

Resim

BURSA YEŞİL CÂMİİ:

Bursa’da ilk dönem Osmanlı mimarisinin önemli örnekleri arasında yer alan bir tarihi yapı. Câminin ünü, çini kaplamalarından gelir.
Câmi, adını verdiği Yeşil semtindedir; Yeşil külliyesi yapılarındandır. “Yeşil” adını, bir zamanlar minarelerinde bulunan yeşil renk ağırlıklı süslemelerinden aldığı düşünülür. Halen aktif olarak kullanılan câminin kapasitesi 2000 kişidir.
Kuzey cephe ortasındaki taç kapısında bulunan Arapça kitabeye göre mimarı Hacı İvaz b. Ahî Bayezıt (Hacı İvaz Paşa); bitirildiği tarih Aralık 1419’dur. İç mekanda, hünkar mahfili üzerinde yer alan yazıttan anlaşıldığı kadarıyla yapının nakkaşı, “Nakkaş Ali” olarak da bilinen Ali b. İlyas Ali’dir (ünlü divan şairi Lâmiî Çelebi’nin babası) ; süslemelerinin tamamlandığı tarih 1424'tür. Osmanlı sultanlarından Çelebi Mehmet’in emri ile yapılan câmi; Sultan’ın ölümü üzerine II. Murad devrinde tamamlanmıştır.
Yeşil Câmii, Çelebi Mehmet tarafından aynı zamanda hükümet konağı olarak inşa edilmiş iki katlı, iki kubbeli görkemli bir yapıdır.
Câmi, ters T planlıdır. Kronolojik sıraya göre bu plandaki yapıların, Orhan Gazi Câmii ile Yıldırım Câmii'den sonra üçüncüsüdür. Câminin büyük ve olağanüstü oyma süslemeleri bulunan ana kapısı kuzey cephede yer alır. Kapıdan yan odalara açılan dar bir koridora girilir. Asıl ibadet alanına Bizans başlıklı iki sütunun ortasındaki alçak bir kapıdan girilir.
İbadet mekanın iki yanındaki simetrik odalar, sancaklardan gelenlerin meselelerinin görüşüldüğü yerler olarak yapılmıştı. Doğudaki oda Anadolu Beylerbeyliği’nden gelenler için, batıdaki oda Rumeli Beylerbeyliği’nden gelenler için kullanılıyordu. Daha sonraları bu odalar mahkeme salonu olarak kullanılmıştır. Girişin iki yanındaki merdivenlerle üst kata çıkılır. Yapının üst katında ortada hünkar mahfili, iki tarafında saray daireleri bulunur.
İbadet mekanı, aynı eksen üzerinde üzerli birer kubbe ile örtülü iki ana mekandan oluşur. Kubbelerin çapı 13metre, yerden yüksekliği ise 25metredir. Her iki kubbe büyük bir kemer ve kilit taşı ile birleştirilmiştir.


Mermer İŞçiLiği:

Câminin yapımında Marmara Adası’ndan getirilen mermer kullanılmıştır; eser, Bursa’da yapılan ilk mermer abidedir. Eserin ön yüzü, pencereleri, kapısı, kitabeleri, kapı tavanı mermer işçiliğinin en güzel örneklerindendir.

Resim

ÇiniLeri:

Câmi, mimari özellikleri yanında çini süslemeleri ile de büyük bir öneme sahiptir. Özelikle iç mekânda eyvanlar, müezzin mahfilleri, hünkar mahfili, tabhaneler, şahnişinler ve mihrap çini süslemenin yoğun olarak kullanıldığı bölümlerdir. Bunlar arasında bütünüyle çini ile kaplanmış mihrap zengin süslemeleriyle dikkat çeker.
Mihrap, eserin güney cephe ortasındadır. 1067 cm. yüksekliğinde ve 628 cm. genişliğindedir ve sır tekniğinde çinilerle kaplanmıştır. Erken Osmanlı döneminin ilk çini süslemeli mihrabıdır. Ağırlıklı olarak bitkisel motif ve kompozisyonlara sahip çinilerle kaplanmıştır. Yeşil Câmii’indeki çinileri yapan usta, "Mecnun Mehmet’tir".


AHşap İŞçiLiği:

Yeşil Câmii’nin giriş kapısı ve pencere kapakları, devrin ahşap işçiliğinin güzel örneklerindendir. Mihrabın batısında bulunan, tepesi altıgen külahla örtülü minber de özenli bir ahşap işçiliğinin ürünüdür.

Hat ESeRLeri:

Mihrap eyvanının doğu ve batı pencereleri üzerinde duvara asılmış birbirinin eşi olan daire biçiminde iki yazı levhası bulunur. Levhalarda “Amme suresi” yazılıdır.[4] Biri yeşil, biri kırmızı olan bu yazılardan birinde Bursa’da 19. yüzyılda valilik yapmış Ahmet Vefik Paşa’nın adı geçer.

MinareLeri:

Câminin minarelerinin birisi kuzeybatı, diğeri güneybatı köşesindedir. Minareler yapının 1855 depreminin ardından, 19. yüzyıl sonlarına doğru yapılmıştır. Orijinal minarelerin câmiye adını veren yeşil çinilerle kaplı olduğu düşünülür.

KüLLiye YAPıLarı:

Yeşil Câmii'nin inşasından sonra batısına medrese, doğusuna imaret yapılmıştır. Medrese, “Sultaniye Medresesi” olarak anılırdı. Medrese binası, günümüzde Türk İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılır.
Câminin karşısında Bursa'nın en değerli anıtsal yapılarından biri olan Yeşil Türbe bulunur.
Bursa’daki “Sultan Han” ve “Fidan Han” adlı hanlar, Yeşil Câmii’nin inşasından sonra Çelebi Mehmet’in isteği ile Hacı İvaz Paşa tarafından Yeşil Câmii’ye gelir sağlamak için inşa edilmiştir.
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 11733
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: CuMâ CeM'im-İZ

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim GÖKçe DEREm..
TEK NEFES SENELeR GEÇeR,
NELeR GEÇti>NELeR GEÇeR!.
HER NEFESin Attığı ==>OKk,
SON NEFESte>DELeR GEÇeR!.


ZEVK 9456


NAHNU-NÂZ-NiYÂZ=>BİZ BİR-İZ=>CEMMü’L- CEM’de SETBAŞI’nda
HATEMü’n-NEBÎYy=>İMZAsı =>M U H A M M E D=>YÜZüK KAŞI’nda
İnsÂNoğLun SoN NEFESi
=>ŞEHÂDEt ŞEREFi SESi
KEFENi =>TEVHiDin TÂCı
HAYat MuHABBEt MİR’ÂCı
=>ANA RAHMİ-nden==>URUC’u!. ==>RÜCÛ’su==>MEZÂR TAŞI’nda!.


celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem..


01.11.19 12:49
brsbrsmmm..setbaşıcâmimizdecumâcemîmizz..



HeR HIRSIZı>HIRLı SANma
CÂN CAMInı=>SIRLı SANma
AKIL=->KÜLLühum ESMÂdır
SIRRI-nı =>SINIRLı SANma!.


İHVÂNİm =>SIRRın SİLeN OL!
HeR ŞEYyi SEV =>SEViLeN OL!
KELÂMuLLAH SESİni DUY!
RESÛLuLLAH NEFESİn UY!
VAKTin=>RABB’ını=>BİLeN OL!.


Resim


Resim

Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-SeLâmet
İZZet-i İhsÂNınLa LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..


Resim MuhaMMedi MuHABBEtLerimİZLe!....


Resim FUAD.:
KALBin =>Bâtına BAKan RahmÂNîYyet FUAD Kapısı..
KALBin =>Zâhire BAKan RahîmîYyet KALB Kapısı..


Enfüs ise dıştaki Kâinâttan Bedene Yöneldiğimizde ÖZ –İÇÂlemimizdir..
Beden-Sadr-Kalb-Fuad-LüB-LüBb’ül-LüB, habl’il-Verid ve de AKDES..
Ama Ulaşılamayan MERKEZ-de O RABBu’l-ÂLEMin celle celâluhu..



Resim

HÂTEMü’n-NEBÎYy.:

1-) HÂTEM.:
Hatem.: Çok cömert ve eli açık adam.
Hâtem.: EN SONuncu.
HÂTEMü’L-ENBiYâ.: Peygamberlerin en sonuncusu MuhaMMed Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem..
HÂTEMü’R-RÜSÛL.: ResûLLerin en sonuncusu MuhaMMed Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem..
HÂTEMü’L- HÂTEM.: Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in Tevrattaki İsmi..


Resul, sözlük anlamı itibâriyle “risâlet” kökünden gelen bir kelimedir. Anlamı “elçi” demektir. çoğulu, “rüsûl” ve “mürselûn”dur. Buna karşılık “nebî” ise, “nebe’” kökünden gelir ve haberci/haber alan kimse anlamındadır. Çoğulu “nebîyyun” ve “enbiyâ”dır..

مَّا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِّن رِّجَالِكُمْ وَلَكِن رَّسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا
Resim---"Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum, ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyine, ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ (alîmen).: Muhammed (aleyhisselâm), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat ALLAH’ın Resûl’ü ve Nebîler’in (Peygamberler’in) Hatemi’dir (Sonuncusudur). ALLAH, herşeyi en iyi bilendir.” (Ahzâb 33/40)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Şüphesiz benimle diğer peygamberlerin durumu şu misâle benzer: “Adamın biri bir saray yapmış, onu güzelleştirip mükemmel bir şekilde tamamlamış, fakat bir tuğla yeri boş kalmıştır. Herkes gelip bu saraya giriyor ve ona hayran kalıyor ve: ‘Şu boş kalan tuğla yeri olmasa, bu köşke diyecek yok!.” diyorlar. İşte ben o köşkü tamamlayan tuğlayım!.” buyurdu.
( Ebu Hüreyre radiyallahu anhu’dan; Tirmizî, Emsâl, 2)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Ben altı şeyle diğer peygamberlerden üstün kılındım: Az sözle çok şey ifâde etme kabiliyeti bana verildi. Düşmanın kalbine korku salınarak zafere ulaşmam sağlandı. Savaştan alınan ganimetler bana helâl kılındı. Bütün yeryüzü benim için temiz bir mekân ve bir mescid kılındı. Ben bütün insanlara peygamber gönderildim. Peygamberler zinciri benimle son buldu!.” buyurdu.
(Ebu Hüreyre radiyallahu anhu’dan; Müslim, Mesacid, 5)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “ALLAH’ın gönderdiği peygamberlerden her birine mutlaka insanların onun gibi bir şeyi görmekle imana geldiği bir mu’cize vermiştir. Ancak bana verilen mu’cize ise, onlardan farklı olarak ALLAH’ın bana gönderdiği bir vahiydir. Bu yüzden kıyâmet günü, onların hepsinden daha fazla tâbileri (uyanları) bulunan bir peygamber olacağımı ümid ediyorum!.” buyurmuştur.
(Buharî, İtisâm, 1)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Ben kıyamet günü Âdem neslinin efendisiyim. Livaü’l-Hamd sancağı benim elimdedir. Fakat asla gururlanma olmaz. O Âdem ve ondan sonra gelen bütün peygamberler benim sancağım altındadır. Ve kabri ilk açılacak olan da benim. Fakat asla gururlanma yoktur!.” buyurmuştur.
(İ. Ahmed, Müsned, III/2)



2-) HÂTEM.:
HÂTEM.: Mühür. Üzerinde yazı olan ve mühür yerine kullanılan yüzük..

RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem’in MüHR-ü ŞeRîF’i.:
Farsça’dan Türk diline intikal etmiş olan “MÜHÜR” kelimesinin lügât mânâsı şudur: Bir şahıs veya müessesenin adı, sıfatı ve alâmeti, hakkedilen/kazılan, yazılan, yazı veya evrak altına basılan damga. Ayrıca kıymetli taşlar gibi sert cisimler üzerine, kazınmış imza yerine geçen yazı, arma, simge veya bir varlığın şahsiyetini ifâde eden “iz” mânâsına da gelmektedir.
Arapça’sı “Hâtem” yani mühür, yüzük; Genelde yazıların altına basılıp sözü bitirdiğini ve son sözün söylendiği mektupları, belgeleri sahih ve geçerli olduğunu beyan eden ve bahis konusu meselenin sonuçlandığını bildiren “ALÂMET” demektir.
(Büyük Türkçe sözlük, D.İ.A MÜHÜR. İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab. HTM.)
Hadis-i Şeriflerde bahsedilen “YÜZÜK” Lafzı: “Bir şeyi sona erdirmek, mühür, damga” anlamına gelen “HÂTEM” kelimesi ile ifâde edilmektedir. Bu kelimeye yüzük anlamının verilmesi ise Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz’in ve Hulefa-i Râşidîn Efendilerimizin mektup ve yazılarını mühürlemek üzere kullandıkları yüzüğün kaşındaki mühre nisbetledir. Zamanla bu kelime şöhret kazanmış ve mühürlü ya da mühürsüz bütün yüzüklere “hâtem” denilmiştir. “YÜZÜK” kelimesinin Arapça karşılığı “halka/halaka” veya “fetha/fetaha” dır. (İbnu’l-Esîr, en-Nihâye fî garîbi’l-hadîs, İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab. HTM.)

Asr-ı Saadet döneminde Hicaz ehli yüzük kullanmaktaydı, fakat yüzüğün kaşına mühür nakşedilmesi mutat bir uygulama değildi. Hicretin altıncı veya yedinci senesinde Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz’in “Dine ve yeni kurulan İslam Devletini tanımaya davet mektuplarını yazmışlar ve Kisra, Kayser ve Necaşi gibi acem krallarına göndermeyi murad etmişlerdir. Bu esnada ashâbdan bazıları: Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’e.: “Acem devlet reislerinin kendilerine gönderilen mühürsüz mektupları ve yazıları kabul etmeyeceklerini ve resmi muameleye tabi tutmayacaklarını” hatırlatmışlardır. Bu durum üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz halka şeklinde yuvarlak ve kaşlı, gümüşten bir mühür/yüzük yaptırmışlardır. Böylelikle Kureyş ve Hicaz ehli arasında ilk mektup mühürleyen kişi olarak da tarihe geçmişlerdir. (Mevahibu-l leduniyye fi şerhi-l şemaili muhammediyye. S. 193, Buhari libas no.5661.-suyuti el-Vesa’il fi Müsamereti’l-eva’il, s. 114)

RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem’in MüHR-ü ŞeRîF’indeki İBÂRe.:

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem mühür vazifesini görmesi için gümüşten ve kaşlı bir yüzük yaptırmışlar ve bu yüzüğün kaşına, hem imza anlamına gelen hem de İslâm devletinin sembolü olacak “MuhaMMed RaSûLuLLAH” ibâresini nakşettirmişlerdir. Bu Mühr-ü şerîf’te nakşedilmiş ibâre üç satır halinde olup, alt kısmında “MuhaMMed” adı, ortasında “RaSûL” ve üst tarafında “ALLAH/Lafza-i Celâl” lafzı bulunacak şekilde istiflenmiştir. “ALLAH’ın ELÇisi MuhaMMed” mânâsını ifâde etmektedir.. (Buhârî, Libâs, No:566.)


Resim

SETBAŞI (Karaçelebi-Kurdoğlu) CÂMİSİ:

Kayhan Mah. Cumhuriyet Cad. Ahmetdahi Sokak No: 1 Osmangazi/Bursa


Bursa Setbaşı Köprüsü karşısında, Atatürk Caddesi'nde bulunan Setbaşı Câmisi XVI. yüzyılın ikinci yarısında Kazasker Karaçelebizâde Hüsameddin Efendi tarafından yaptırılmıştır.
"Karaçelebi Câmii" "Kurtoğlu Câmii" ve "Çavuş Mehmed Mescidi" isimleriyle de bilinmektedir. Setbaşı Köprüsünün yanıbaşında bulunuşu sebebiyle de "Setbaşı Câmii" olarakda anılmaktadır.
Kara Çelebi'nin torunu olan Müftü Abdülaziz ile torunlarından Aziz Ahmet Paşa'nın Bursa'ya birçok hizmetleri olmuştur.

Câminin Kuzeydoğusunda Şeyhulislâm Abdülaziz Efendinin Bursa'ya akıttığı ve vakfettiği Müftü Suyunun kırk Çeşmesinden birisi olan şadırvan bulunmaktadır.

Câmiyi yaptıran Kazasker Karaçelebizâde Hüsameddin Efendi'nin oğlu Şeyhulislâm Karaçelebizâde Abdülaziz Efendi tarafından 1654 yılında ve aynı sülâleden Bursa Vâlisi Ahmed Aziz Paşa tarafından 1813 yılında onarılmıştır. !855 depremi ve 1863 Setbaşı ayangını sonrasında ve en son olarak da 1997 yılında onarılmıştır.

XVI.yüzyıl eseri olan câmi, 8.80x14.15 m. ölçüsünde dikdörtgen planlı bir yapı olup, kuzeyine 3.30 m derinliğinde bir son cemaat yeri yapılmıştır. Câminin ve son cemaat yerinin üzeri ahşap bir çatı ile örtülüdür. Câminin ibadet mekanı 8 pencere ile aydınlatılmıştır. Mihrab beş köşeli olup üzeri kademeli biçimde daralmaktadır.

Câminin minâresi kuzey doğu köşesindedir. Kare kaideli minâre tuğladan silindirik gövdelidir. Yapılışından bu yana değişik zamanlarda yapılan onarımlarla özelliğinden büyük ölçüde uzaklaşmıştır..
Câminin önünde iki adet tarihi çınar ağacı vardır..


SETBAŞI KÖPRÜSÜ.:

Gökdere üzerinde yer alan Setbaşı Köprüsü, Osmangazi ve Yıldırım ilçelerini birbirine bağlar. Biri küçük, biri büyük iki sivri kemeri bulunmaktadır. Ne zaman yapıldığı ve yaptıranı belli olmamakla birlikte, kadı sicillerine yansıyan onarımlardan en azından 15. yüzyıl sonlarından bu yana kullanıldığı, 1565, 1585, 1680, 1681, 1738 ve 1847 yıllarında onarım gördüğü bilinmektedir. Cumhuriyet Dönemi’ne kadar döşemesi ahşap olan köprü, 1920 yılından sonra taş ayaklar üzerinde beton tabliyeli olarak yeniden yapılmış, daha sonra da köprü genişletilmiştir..


Resim Yâ RESûLuLLAH sallallahu aleyhi vesellem..

Bu salâvât-ı şerîfeyi uykuya yatacağı zaman okuyan kimseye
"cümle peygamberlerin ona şefâatçı olacağına dair" hadis-i şerîfe vardır.
Ve önemli bir salâvât olup
3 defa okunması tavsiye edilmiştir.


Resim

TÜRKÇESİ: Allahümme salli ve sellim alâ seyyidinâ Muhammedin Resim Ve Âdeme ve Nûhin ve İbrâhîme ve Mûsâ Resim ve İsâ Ve mâ beynehum minennebîyyîne ve'l-mürselin Resim Salâvâtullahi ve Selâmuhu Tealâ aleyhim ecmaîn.

MÂNÂSI: ALLAHım! Efendimiz Muhammed (salallahu aleyhi ve sellem)’e salât-ü selâm et! Ve Âdem (aleyhisselâm)’a ve Nûh (aleyhisselâm)’a ve İbrâhim (aleyhisselâm)’a ve Musa (aleyhisselâm)’a ve İsa (aleyhisselâm)’a ve aralarında gelen tüm nebîlere ve mürsellere de! ALLAHU Tealânın salât ve selâmı cümlesinin üzerine olsun!”
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 11733
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: CuMâ CeM'im-İZ

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

CEM’ CUMÂ-Ların SEVmişim,
=>DOSt DUÂLarın SEVmişim,
MAVi GÜL RENkLi =>SEMÂ’da,
=>HAYy HUMÂLarın SEVmişim!.


KENDİn TANI!.mak=>SELAHı,
RABB’ın TANI!.mak=>FELAHı,
BİZ BİR-İZ>NaHNu SIRRInda,
==>SELÂMEt =>SEBÎLULLAHı!.


ZEVK 9461

“MAHŞER MECLİSİ=>MEYy’imİZ.. BEZM-i ELEStü=>BÂDE’de,
GEÇmiş<->GELecek>ŞU ÂN-da.. VAKt’in VARLığı=>VÂDE’de!.
HAYYe ALâ’s- SALÂH’ın DUYduk,
=>HAYYe ALâ’L- FELÂH’ın UYduk,
=>CUMÂmızı=>CEM’ EYyLEdik =>ÜMM ÜLKESi=>ÜFTÂDE'de!.


08.11.19 12:54
brsbrsam..üftâdecâmimizcumacem’imizzz..


TEKe TEK’im YÂRr=>bEN=>BUyum,
BURA=>BURSA’m =>ARŞINLA!.rım!.
=>RABB RIZASI-n=>BULur RÛHum,
=>AKLım=>ARŞ’a===>IŞINLA!.rım!.


KUL İHVÂNim==>NİCESİ-nde,
KEŞiŞ DAĞI-n==>YÜCESİ-nde,
GÖNÜL GÜLÜm->GÜNDÜZünde,
ÇİFte BAYRAM==>GECESİ-nde!.


O’ndan O’na=>ALLAH’a=>Es SELÂM!
RÛH-u RESÛLULLAH’a ==>Es SELÂM!
EHL-i BEYt-ü-ÂLİ ŞÂH’a =>Es SELÂM!
=>VELÎYy-ü-EHLULLAH’a=>Es SELÂM!
CÜMMLe CÂN ABDULLAH’a=>Es SELÂM!!.


celle celâlihu..
aleyhumusselâm..



ZÂTuLLAH Resim SıFaTULLAH Resim ESMÂuLLAH Resim EŞYÂuLLAH..


Resim


Resim

ALLAHumme saLLi ve seLLim ve bârik aLâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
RasûLike ve
Nebîyyi'L- ÜMMîyyi ve aLâ ÂLihi, EhL-i Beytihi ve's- Sahbihi ve ÜMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşâe ALLAH!..

Âmin! Yâ MuîN!. Yâ RABBenâ!..


ResimMuhaMMedi MuhabbetlerimLe...


ÜFTÂDE
kaddesallahu sırrahu..:


Manyaslı bir baba ile Bursa’nın Hamamlıkızık Köyü’nden bir annenin evladı olan Mehmet Muhyiddin Üftâde Hazretleri, 1490 yılında, Bursa’daki İnebey Çarşısı’nın üzerinde Araplar Mahallesi’nde dünyaya geldi.

Rivayete göre, Üftâde Hazretleri dünyaya geldiği zaman, annesi rüyasında oğlunu süt deryasına dalıp çıkarken görmüş ve rüyayı telaşla Üftâde’nin babasına anlatmış o da “İnşallah oğlumuzun ilim erbabı kâmil bir veli olacağına işarettir” demiş.

1580'de yine Bursa'da vefat eylemiştir. Hz. Üftâde, Bursa'da kurulup teşkilatlanan ve daha sonra Anadolu ve Balkanlar'a yayılan Celvetiye Tarikatı'nın Piri ve Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretlerinin de şeyhidir.

On altı yaşlarında, Ulucami'de fahri müezzinliğe ve muhtelif camilerde imamlığa başlayan Üftâde, bu vazifeleri on sekiz yıl sürdürdükten sonra, vaaz ve irşad hizmetlerine başlamıştır. Doğanbey, Namazgah ve Kayhan Câmilerinde hitabette bulunmuş, Azîz Mahmûd Hüdâyî de kendisini Kayhan Camii'nde tanıyarak intisab etmiştir.

Üftâde, halkın ısrarı ve Emir Sultan Hazretleri'nin rüyadaki ricası üzerine, Emir Sultan Camii Hatipliğine tayin edilmiş ve bu vazifeyi ömrünün sonuna kadar sürdürmüştür. Aldığı maaşı da dervişlere dağıtmıştır. Fakat, daha sonraları dağın eteğinde yaptırdığı tekke ve bitişiğindeki camide, Celvetiye Tarikatı'nin talimiyle meşgul olmuştur.

Hz. Üftâde, hayatı boyunca ibadet, zühd ve takvaya son derece önem vermiş, şüpheli şeylerden uzak durmuştur. O daima halk içerisinde Hakk'ı aramış, uzlet yerine ‘celvet’i tercih etmiştir.
Üftâde Hazretleri,
Osmanlı pâdişâhlarından Kanunî Sultan Süleymân Hân zamanında, Bursa’da yaşayan evliyânın büyüklerinden. 895 (m. 1490) senesinde Bursa’da doğdu.. İsmi Muhammed olup, babası Manyaslı Mehmed Efendi’dir. Üftâde lâkabıyla meşhûr oldu. Bursa’nın çeşitli câmilerinde müezzin ve İmâm olarak vazîfe yaptı. 989 (m. 1581)’da Bursa’da vefât etti.
Muhammed Üftâde yeni doğduğunda, annesi bir rü’yâ gördü.. Çocuğu büyük bir süt deryasında yüzüyordu. Telâşla uyanıp, rü’yâyı kocasına anlattı. O da rü’yâyı: “Oğlumuz büyüyünce, inşâallah çok büyük bir âlim ve evliyâ olacak” diye ta’bir etti.
Mehmed Efendi, daha küçük yaşta bulunan oğlu Muhammed Üftâde’yi, ipek satan bir tüccârın yanına çalışmaya verdi. Muhammed Üftâde, orada çalışmaya başladı. Fakat bir hafta içinde, ustası ve babası vefât edince, çocuk yaşta ailesinin geçim yükünü omuzuna aldı. Hem çalışıyor, annesinin ve kardeşlerinin kimseye muhtaç olmadan geçinmelerini sağlıyor, hem de boş zamanlarında Bursa’daki medreselere gidip gelerek, zâhirî ilimleri öğrenmeye gayret ediyordu. Seneler sonra, zâhirî ilimleri öğrenerek, Bursa Ulu Câmii’nde müezzinlik yapmaya başladı. Daha sonra Doğan Bey Câmii’nde İmâm oldu. Senelerce bu vazîfeyi yaparak, insanların ibâdetlerini doğru olarak yapmasına vesile oldu. Muhammed Üftâde’nin, Ulu Câmi’yi medheden bir beyti, câminin batı kapısı çevresinde hâlen yazılıdır. Arabî olan beyt şöyledir:

Yâ Câmi’al-kebîr ve yâ mecma’alkibâr,
Tûbâ limen yezûrüke fil-leyli ven-nehâr..


Ma’nâsı:
Ey Ulu Câmi! Ey âlim ve evliyânın toplandığı yer!
Seni gece-gündüz ziyâret edenlere olsun müjdeler!.


Birgün rü’yâda Seyyid Emîr Buhârî hazretlerini gördü. “Bizim câmide va’z ve nasihat eyle” emri üzerine, sabahleyin Emîr Buhârî Câmii’nde va’z ve nasihate başladı.

Muhammed Üftâde, uzun boylu, müşfik bakışlı, devamlı tebessüm hâlinde olan bir zâttı. Görünüşü ile etrâfındakilere güven ve i’timâd telkin eder, herkesin takdîrine mazhar olurdu. Kur’ân-ı kerîm okurken, güzel sesinde sanki ağlıyormuş hâli müşâhede edilirdi. Kimsenin kalbini kırmaz, kalb kırarım korkusuyla kendine hakaret edenlere bile hiç karşılık vermezdi. Câmiye sabah herkesten önce gider, yatsı namazından sonra orada gece geç vakitlere kadar ibâdet ederdi. Ba’zı geceler evine giderken, ıssız sokaklarda bir sarhoşa rastlasa, ona yardım ederek evine kadar götürürdü. Herkese yardım ettiği için, Bursalılar onu çok severdi.

Vakitlerini hep ibâdet yaparak geçiren Muhammed Üftâde, tasavvuf büyüklerinin yolunda bulunmayı arzu ettiğinden, bir velînin yanında yetişmeyi çok ister idi. Bu sebeple, böyle bir velîyi hep arar durur idi. Birgün Karacabeyli Hızır Dede isminde bir velînin Bursa’ya geldiğini ve Ulu Câmi’nin yanında ikâmet ettiğini öğrendi. Onun huzûruna varıp, talebesi olmak istediğini bildirdi. O da kabûl ederek, Muhammed Üftâde’yi yetiştirmeğe başladı. Muhammed Üftâde, hocasının verdiği her vazîfeyi en güzel şekliyle yaparak hizmet ediyordu. Nefsini terbiye etmek için, nefsinin istediklerini yapmayıp, istemediklerini yapıyordu. Haramlardan şiddetle kaçıyor, şüpheli korkusuyla mübahların bile fazlasını terkediyordu. Bu şekilde hocası Hızır Dede’nin terbiyesinde sekiz yıl canla başla çalıştı. Onun vefâtından sonra da Şeyh-i ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin rûhâniyetinden istifâde ederek kalb gözü açıldı, kemâle gelip olgunlaştı. Her nefes alıp vermesinde Allahü teâlâya hamd eder, cenâb-ı Hakkı bir an olsun hatırından çıkarmazdı. Lüzumsuz hiç konuşmazdı. Konuştuğu zaman da hikmetler saçar, dinleyenlerin herbiri, kabiliyeti kadar istifâde ederdi. Onun bu konuşmalarını talebesi Azîz Mahmûd Hüdâyî “Vâkı’ât” adlı eserinde topladı.

Muhammed Üftâde, hocasından sonra talebeleri yetiştirmek üzere dergâhta ders vermeğe başladı. Onların en iyi şekilde yetişmesi için gayret gösteriyor, hocasının kendisini yetiştirdiği gibi onları irşâd ediyordu.

Muhammed Üftâde hazretlerini sevenlerden fakir bir kimse vardı. Her sene hac mevsiminde hacca gitmek ister, fakat gidecek pahası olmadığı için de bu arzusuna nail olamazdı. Üzüntüsünden hiç yüzü gülmez, gözleri hep hacca gidenlerin yolu üzerine takılır kalırdı. Hanımı, yüzü gülmeyen kocasının bu hâline oldukça üzülürdü. Yine bir sene hac mevsiminde, parası olmadığı için gidemiyen bu fakir, bir gün üzüntüsünden aklı başından gitti ve hanımına: “Eğer bu sene de hacca gidemezsem, seni üç talak ile boşadım” dedi. Günler geçti. Kurban bayramı yaklaştı. Fakiri bir düşüncedir aldı. Hacca gidemezse, hanımı boş olacaktı. Bir yerden de borç bulup hacca gidememişti. Ne yapacağını şaşırdığı birgün, aklına Muhammed Üftâde geldi. Hemen huzûruna gidip, ağlayarak durumunu anlattı. Muhammed Üftâde: “Bizim Eskici Mehmed Dede’ye git, bizim selâmımızı söyle. O seni hacca götürüp derdine derman olur” buyurdu. Fakir, sevinerek huzûrdan ayrıldı, sür’atle Mehmed Dede’nin dükkânına koştu. Mehmed Dede’ye hocasının selâmını söyleyip, derdini ona da anlattı. Mehmed Dede: “Ey fakir! Gözlerini kapa. Aç demeden sakın açma” dedi. Fakir gözlerini açtığında, kendilerini Mekke’de buldular. Mehmed Dede, Allahü teâlânın izniyle, fakiri bir anda kerâmet göstererek Hicaz’a götürmüştü. O gün, Arefe idi, hacılar Arafat’a çıkmışlardı. Fakir ve Mehmed Dede de ihram giyip Arafat’a çıktılar. Ertesi günü Kâ’be-i Muazzamayı tavaf ettiler. Ziyâret edilecek yerlere gittikten sonra, Bursalı hacıları buldular. Onlar, hemşehrileri olan Mehmed Dede’yi ve fakiri görünce sevindiler. Fakir, birkaç hediye alıp, bir kısmını götürmeleri için hemşehrisi olan hacılara emânet etti. Vedâlaşarak ayrıldılar. Aynı şekilde bir anda Mekke-i Mükerremeden Bursa’ya geldiler. Fakir, getirdiği ba’zı hediyelerle eve gelince, hanımı, birkaç gündür eve gelmeyen kocasını eve almak istemedi ve: “Sen beni boşamadın mı? Hangi yüzle bana hediye getirerek eve giriyorsun?” dedi. Kocası da: “Hanım ben hacca gittim ve geldim. İşte bu getirdiklerimi de Mekke’den aldım” dediyse de, kadın: “Bir de yalan söylüyorsun. Üç-beş gün içinde hacca gidilip gelinir mi? Seni mahkemeye vereceğim” dedi. Kâdıya giderek durumu anlattı ve: “Nikâhımızın fesh edilmesini istiyorum. Çünkü nikâhsız olarak yaşamayı dînimiz yasaklamaktadır. Bu sebeple haram işlemek istemiyorum” dedi. O sırada Bursa kadısı, Azîz Mahmûd Hüdâyî isminde bir genç idi. Kâdı, hanımın kocasını mahkemeye çağırtarak onu da dinledi. Fakir, hacca gittiğini, Kâ’be-i mu’azzamada tavaf edip, ziyâret edilecek yerleri gezdiğini, Bursalı hacılarla görüşüp, getirmeleri için emânet dahî verdiğini iddia etti. Bu sebeble boşanmanın vâki olmadığını söyledi. Fakir, Mehmed Dede’yi şâhid gösterdi. Mehmed Dede de: “Şeytan, Allahü teâlânın düşmanı olduğu hâlde, bir anda dünyânın bir ucundan bir ucuna gittiği kabûl edilir de, bir velînin bir anda Kâ’be’ye gitmesi niçin kabûl edilmez?” dedi. Kâdı hayret ederek, mahkemeyi diğer hacıların geleceği günlerden birine te’hir etti. Aradan günler geçti. Bursalı hacılar hacdan döndüler. Mahkeme gününde de, şâhid olarak fakirin hac vazîfesini yaptığını, hattâ emânet olarak verdiği şeyleri getirdiklerini bildirdiler. Kâdı, şâhidlerin verdiği bu ifâde ile, da’vâcı hanımın nikâhı fesh etme isteğini reddetti. Böylece, boşanma hâdisesi olmadı.
Kâdı Azîz Mahmûd Hüdâyî Efendi, bu hâdisenin günlerce etkisinden kurtulamadı. Nihâyet Eskici Mehmed Dede’nin yanına gidip: “Beni talebeliğe kabûl buyurmanız için gelmiştim” deyince, o da: “Nasîbiniz bizden değil, Üftâde’dendir. Onun huzûruna giderek müracaatınızı bildirin” dedi. Kâdı, evine gitti. Hizmetçisine atının hazırlanmasını emretti. Kendisi de sırmalı kaftanını ve sarığını giyerek, hazırlanan atına bindi. Yanına seyisini de alıp, Üftâde hazretlerine gitmek üzere yola çıktı. Bugünkü Molla Fenârî Câmii’nin doğu tarafındaki sokağa geldiğinde, atının ayaklarının, bileklerine kadar kayalara saplandığını gördü. Ne kadar uğraştıysa da, atı ileri süremedi. (Bu kayanın üç kuzular semtinde olduğu da söylenmektedir.) Atından indi. Sırmalı kaftanıyla, Üftâde’nin dergâhına doğru yürüdü. Kâdı dergâha vardığında, Üftâde hazretlerinin üzerinde eski bir hırka olduğu hâlde, bahçeyi çapalamakta olduğunu gördü. Üftâde, gelenleri görünce doğruldu ve: “Ey Kâdı efendi! Herhalde yanlış yere geldiniz. Burası yokluk kapısıdır ki, biz fakirlik kapısının kuluyuz. Hâlbuki sen varlık sahibisin. Bu hâlde ikimiz biraraya gelip bağdaşamayız. Senin ilmin, malın, mülkün, şânın ve ma’mûr bir dünyân var. Bizim gibi kulların, Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyi yoktur” buyurdu. Bu sözler, Kâdı Azîz Mahmûd Hüdâyî’ye o kadar te’sîr etti ki, gözlerinden iki sıra yaş döküldüğü hâlde: “Efendim! Her şeyimi mübârek kapınızın eşiğinde terk eyledim. Yeter ki, talebeniz olabilmekle ve hizmetinizi görmekle şerefleneyim. Her ne emrederseniz yapmağa hazırım” dedi. Bu samimî istek üzerine, Üftâde hazretleri tane tane buyurdu ki: “Ey Bursa kadısı! Kâdılığı bırakacak, bu sırmalı kaftanınla Bursa sokaklarında ciğer satacaksın. Hergün de dergâha üç ciğer getireceksin!.” Her şeyi bırakacağına, her emri yerine getireceğine söz veren Kâdı, derhâl kadılığı bırakıp, ciğer satmaya başladı. Aldığı ciğerleri Bursa sokaklarında: “Ciğerci! Ciğerciiii!” diye bağırarak satıyordu. Bursalıların hayret dolu bakışlarına, kadınların ve çocukların alay etmelerine hiç aldırmıyordu. Onu görenler: “Bursa kadısı Azîz Mahmûd Hüdâyî aklını oynatmış, tımarhânelik olmuş” diyorlardı. Bu şekilde nefsini kırıp, rûhunu yükseltmek için her türlü alaya alınmaya katlanıyordu. Her akşam! Üftâde’nin huzûruna geldiğinde hocası: “Bugün ne yaptın! Ciğerleri satabildin mi?” diye soruyor, o da, o günkü olanları anlatıyordu. Üftâde, bu şekilde yeni talebesinin nefsini kırıp terbiye ettikten sonra, Azîz Mahmûd Hüdâyî’yi, dergâhta hela temizleme işinde çalışmak üzere vazifelendirdi. Onu husûsî sohbetleri ve teveccühleri ile yetiştirmek, evliyâlık makamlarında yükseltmek için uğraştı. Nefsini terbiyede, kısa zamanda diğer talebelerden çok ileri geçtiğini gördü. Üç sene sonra ona icâzet (diploma) verdi. Yerine halîfesi, vekîli olduğunu bildirdi.
Üftâde, dergâhta talebelere ders verdiği zamanda, bir gece rü’yâsında Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’yi gördü. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmi buyurdu ki: “Talebelere bizim Mesnevî’den de okutunuz!” O da; “Farsçayı bilemiyorum” deyince, Mevlânâ hazretleri; “Sen başla bir kerre, Allahü teâlâ yardım eder” buyurdu. Ertesi sabah, hiç Fârisî bilmediği hâlde, kırk yıldır Farsça tahsili görmüş gibi Mesnevî’den va’z ve nasihat vermeğe başladı.

Osmanlı Sultânı Üçüncü Murâd Hân ile Üftâde, birgün sohbet ediyorlardı. Bir ara Üftâde, görünüşte lüzumsuz bir takım el kol hareketleri yapmağa başladı. Mübârek yüzünün rengi, hâlden hâle giriyordu. Sonra eliyle bir yer sıvarmış gibi yapmağa başladı. Pâdişâh, aniden yapılan bu hareketlere önce bir ma’nâ veremedi.

Sonra Üftâde’nin elinin siyahlaştığını da görünce; “Efendi hazretleri! Niçin böyle hareketler yapmağa başladınız! Elinizin siyahlaşmasına sebep nedir?” diye sordu. O da; “Sultânım! Teb’anızdan bir balıkçı tayfası Karadeniz’in sularında balık tutuyorlardı. Tekneleri su alacak şekilde delindi. Bizden yardım istediler. Biz de imdâdlarına yetişerek, teknelerinin deliğini ta’mir ettik. Bu sebeple elimiz karardı. Elhamdülillah müslümanların boğulmaktan kurtulmasına vesile olduk” buyurdu.

Üftâde Hazretleri birgün talebeleriyle beraber kıra gitti. Bir pınar başında oturup sohbete başladılar. Vakit ilerlemişti. Talebelerin ba’zıları acıkmışlar ve içlerinden: “Hocamız müsâade etse de bir yemek yesek” dediler. Onların bu düşüncelerini anlıyan Üftâde: “Yâ Rabbî! Bu talebelerime bir sini yemek ihsân eyle” diyerek içinden duâ etti. O anda getireni görünmeyen bir sini yemek ortaya konuverdi. Üftâde, talebelerine: “Haydi evlâtlarım, yemeklerimizi yiyelim” buyurdu. Besmele çekilerek yemek yendikten sonra, sini aniden kayboldu, ileri gelen talebelerinden Kemâl Dede: “Sini, suyun içine girdi!” diyerek sininin peşinden, suya girmeye başladı. Üftâde: “Suyun içine sakın girme!” diyene kadar, Kemâl Dede suyun içinde eli kılıçlı iki kimsenin kendisine doğru hücum ettiğini gördü. Sür’atle sudan çıkarak hocasının yanına doğru koştu. Hâdiseyi gören oradaki bütün talebeler şaşırıp kaldılar.
Birgün Üftâde hazretlerine bir kadın gelip: “Efendim! Bir oğlum vardı. Hiçbir suçu olmadığı hâlde iftiracıların şikâyeti ile hapse attılar. Hakkımızı arayacak kimsemiz yok. Ne olur bir duâ buyurun da, oğlumun suçsuz olduğu anlaşılsın” dedi. Bunu derken, kadının iki gözünden çeşme gibi yaş akıyordu. Kadının bu hâline dayanamayan Üftâde, ellerini açarak Allahü Teâlâya duâ etti. Kadına dönerek: “Evinize gidebilirsiniz” buyurdu. Kadın, merak içinde eve geldiğinde, oğlunun evde oturduğunu gördü. Oğlunun hasretiyle yanan kadın, evlâdına sarılıp gözlerinden öptü ve: “Yavrucuğum! Seni hapishâneden nasıl oldu da bıraktılar?” deyince, oğlu: “Ben de nasıl olduğunu bilemiyorum. Hapishânede otururken, bir anda bir el beni evimize koydu. Şaşırıp kaldım” dedi. Kadın, bunun Üftâde hazretlerinin bir kerâmeti olduğunu anladı.

Üftâde, bir gün katırına binmiş evine giderken, önüne ihtiyâr bir zât çıkıp, borçlu olduğunu, yaşlılık sebebiyle çalışamadığını, bu sebeple de borcunu veremediğini bildirdi. Sonra da bir miktar para istedi. Üftâde, adamın bu hâline acıdı ve: “Kimseye söylemezsen borcunu vereyim” buyurdu. Adam söz verince, Üftâde: “Şu taşı kaldır ve altındakileri al!” dedi. Adam taşı kaldırdı. Altındaki bir miktar parayı görünce, hayret ederek paraları cebine doldurdu. Üftâde hazretlerine teşekkür ederek oradan ayrıldı. Parayı saydığında, tam borcu kadar olduğunu gördü. Alacaklıya gidip borcunu verdikten sonra, tama’ ederek tekrar o taşın yanına geldi. Büyük bir heyecanla taşı kaldırdığında, hiçbirşey bulamadı. Bu işin, Üftâde’nin bir kerâmeti olduğunu anladı. Hemen huzûruna giderek talebesi olup, sohbetiyle şereflendi.
Bir gün Yalova’dan İstanbul’a bir gemi gidiyordu, İstanbul’a yaklaştıkları bir sırada, şiddetli bir rüzgâr esmeye başladı. Dalgalar gittikçe büyümeye, gemiye şiddetle vurmaya başladı. Öyle ki, dalgaların vuruşundan tahtalar gıcırdıyordu. Gemi, koca denizde bir o tarafa, bir bu tarafa yalpalıyor, devrilecek gibi oluyordu. Yolcular ne yapacaklarını şaşırdılar. Herkes geminin bir tarafına birikince, tehlike daha da büyüdü. Kaptan, yolcuları teskin etmeye çalışıyor ve herkesin yerinde oturmasını tavsiye ediyordu. Herkes birbiriyle helâlleşiyor ve şimdiye kadar işlediği günahlarına tövbe ediyordu. Ba’zıları da, kurtulmaları için adakta bulunuyordu. Yolcuların arasındaki bir genç, Fâtiha-i şerîfe ve İhlâs sûrelerini okuyarak, hâsıl olan sevâbı; Peygamber efendimizin (aleyhisselâm), Eshâb-ı Kirâmın (radiyallahu anhum), evliyânın ve âlimlerin (rahmetullahi aleyhim) ve zamanın velîlerinden Üftâde hazretlerinin rûh-i şerîflerine hediye etti. Sonra da: “Yâ hazret-i Üftâde! Himmetinizi, yardımınızı istirhâm ediyorum” dedi. O anda, uzaklardan bir karaltı peyda oldu. Yaklaştıkça, bunun bir insan olduğunu, suyun üzerinde sür’atle kendilerine doğru geldiğini gördüler. Onun yürüdüğü yerlerde dalgalar hemen sâkinleşiyordu. Nihâyet o kimse, geminin yanına geldi ve gemiyi eliyle bir miktar tuttuktan sonra, geminin önünden yürümeğe başladı. Yürüdüğü yerlerde dalgalar yine sâkinleşiyordu. Bir müddet sonra gözden kayboldu. Kaptan, o kimsenin su üzerinde gittiği istikâmete göre, geminin dümenini ayarladı. Bir müddet sonra, selâmetle sahile vardılar. Herkes bu hâdise karşısında şaşırıp kaldı. Sâdece o delikanlı şaşırmamıştı. Yolcular sahile çıktıklarında, bir kimse karşılarına çıkıp onlara: “Ey yolcular! Üftâde hazretlerinin selâmı var. Sağ olduğum müddetçe, bu sırrı kimseye söylemesinler diye bana emretti” dedi.

Bir ikindi vaktinde, Muhammed Üftâde’nin yanına yaşlı bir kimse geldi: “Efendim! Bu sene çocuklarımla birlikte hacca gitmiştik. Vazifelerimizi yaptıktan sonra, maddî gücüm olmadığı için onları getiremedim. Yanlarına bir miktar para bıraktıktan sonra, ben geldim. Eğer onları buraya getirmek mümkünse, getirmenizi istirhâm edecektim” diye yalvardı. Üftâde de: “Sağlığımda kimseye söylemezseniz getirelim” buyurdu. O hacı da söylemeyeceğine söz verince, Üftâde hazretleri adamın yönünü kıbleye doğru çevirdikten sonra: “Şimdi bakınız! Kâ’be-i Muazzamanın yanındaki namaz kılan şu kimseler hanımın ve çocukların değil mi?” buyurdu. Adam hayretle, binlerce kilometre uzakta bulunan Kâ’be’nin yanındaki çocuklarını gördü. Üftâde, namaz kılan çocuklara hitâb ederek: “Annenizle birlikte, Harem-i şerîfin dışındaki deveye binip acele geliniz!” buyurdu. Çocuklar, namazlarını bitirir bitirmez annelerini aldılar ve dışarı çıktılar. Dışarda bir devenin beklediğini gördüler. Üçü birden deveye binip Bursa’ya doğru sürdüler. Devenin her adımı, gözün görebildiği uzaklığı kat ediyordu. Kısa bir zaman sonra deve, çocuklarla birlikte yanlarına geldi. Üftâde, deveye bir şeyler söyleyince, deve birden kayboldu. O, hacıya da; “Bunu sakın kimseye söyleme” diye tekrar tenbîh eyledi.
Bir kış günü akşamı, Üftâde hazretleri talebelerini toplamış sohbet ediyordu. Bir ara: “Dostlarım! Canımız taze üzüm istedi. Acaba bulmak mümkün müdür?” buyurdu. Talebeler içlerinden: “Bu kış günü, bu karda taze üzüm olur mu?” diye düşünürlerken, Azîz Mahmûd Hüdâyî de kendi kendine: “Mademki bu sözü hocam söyledi, mutlaka bunda bir hikmet vardır” diye düşünerek ayağa kalktı ve: “Efendim! Müsâade ederseniz bendeniz getireyim” dedi. Müsâade edilince sepeti aldığı gibi Bursa’nın Çekirge mevkiindeki bağa gitti. Bağ, karlar altında idi. Bir asma çubuğunun üzerinden karları temizlediğinde, salkım salkım üzümlerin sarkmakta olduğunu gördü. Bunun hocası Üftâde’nin bir kerâmeti olduğunu anlayıp, üzümleri sepete koymağa başladı. Asmadaki üzümler bittiğinde, sepet de ağzına kadar dolmuş idi. Sepeti omuzuna alarak dergâha doğru yürüdü. Hızlı hızlı yürürken, birden ayağı kaydı ve bir çukura düştü. Çukur derin olduğundan, çıkmak için çok uğraştıysa da başaramadı. Çaresiz kalınca hocası Üftâde’den yardım istemek hatırına geldi ve içinden: “İmdât! Yâ mübârek Hocam!” der demez, çukurun başından bir ses: “Ey Mahmûd! Uzat elini de yukarı çekeyim!.” dedi. Bu sesin sahibine baktı, fakat tanıyâmadı. Çukurun başındaki kimsenin kendisine gülümsediğini gördü. Utanarak elini uzattı. Yukarı çıktığında o kimseyi göremez oldu. Yine sepeti omuzuna alarak dergâha doğru sür’atle gitti. Hocasının huzûruna vardığında sohbet devam ediyordu. Omuzunda üzüm dolu sepeti gören talebeler şaşırıp kaldılar. Üftâde hazretleri, yardım edenin Hızır aleyhisselâm olduğunu söyledi. Talebeler hocaları Üftâde’nin, Allahü teâlânın katında yüksek bir velî olduğunu ve Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin hocalarına olan teslîmiyetini bir kere daha anladılar.
Birgün. Üftâde, talebeleriyle kıra çıkmıştı. Talebeler hocalarına takdim etmek üzere, çiçeklerden demet yaparak huzûra getirdiler. Herkesin çiçeğini kabûl etti. Üftâde, Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin getirdiği kırık saplı çiçeği görünce: “Evlâdım! Bütün arkadaşların demet demet çiçek getirdikleri hâlde, sen niçin kırık saplı bir çiçek getirdin?” diye sordu. Hüdâyî de: “Efendim, zât-ı âlinize ne takdim etsem azdır. Fakat hangi çiçeği koparmak için eğilsem, o çiçeğin: “Allah! Allah!” diye zikrettiğini gördüm. Ancak, bu gördüğünüz sapı kırılmış çiçeğin zikredemediğini görünce, onu size getirdim. Kusurumu bağışlamanızı istirhâm ederim” dedi. Bu cevap, Üftâde hazretlerinin çok hoşuna gitti ve Azîz Mahmûd Hüdâyî’ye hayr duâlarda bulundu.

Muhammed Üftâde Hazretleri, 989 (m. 1581) senesinde Bursa’da hastalandı. Talebelerini başına toplayıp, onlara son nasîhatlarını yaptıktan sonra, Kelime-i şehâdet getirerek vefât etti. Sağlığında kendi yaptırdığı câminin bahçesine defn edildi. Mezarının üzerine türbe yapıldı. Sandukasının başucundaki levhada şu şiir yazılıdır:

Bâğ-ı aşkın andelibi, Hazret-i Üftâde’dir.
Dertli âşıklar tabibi, Hazret-i Üftâde’dir..

Vâsıl-ı kâmil odur, tevhîd-i Zâta şübhesiz,
Gösteren râh-ı Hüdâî Hazret-i Üftâde’dir..

Eyleyen rûhundan istimdâd erişir matlûba,
Halleden her müşkilâtı, Hazret-i Üftâde’dir..

Sıdkile ol Hüdâî eşiğinde dâima,
Bil hakîkat kutbü’l- aktâb Hazret-i Üftâde’dir..


Andelib: Bülbül. Seher kuşu.
Râh: (Reh) f. Yol. Tarz. Usûl. Meslek.
İstimdâd: Medet ve yardım istemek.
Matlûb: İstek, istenilen şey. * Alacak. Ödünç verilmiş.
Müşkilât: Zorluklar, çetinlikler.
Kutbü’l- aktâb: Kutubların başı. Hilafet-i mâneviye-i Muhammediye (aleyhisselâm). Velâyet-i mâneviye makamlarının en yükseği, nübüvvet-i Muhammediyeye (aleyhisselâm) veraset makamı olup, bu makama ancak Cenâb-ı Hakkın bir atiyyesi olarak nâil olunur. Bu makamda bulunan zât, Hakikat-ı Muhammediyenin (aleyhisselâm) mazharı ve Esmâ-i İlâhiyenin câmi'idir. Her asırda bir tane bulunan bu zatların sonuncusu mezkur sıfatların en ekmeline mazhardır. Bu makam hakkında Gavs ve Kutbiyyet-i Kübrâ tâbirleri de kullanılır.


ESERLERİ.:
Hutbe mecmuası, Dîvân ve Vâkıa adlı üç eseri vardır.

Üftâde Hazretlerinin yazdığı ve halk arasında meşhûr olan bir şiiri:

Hakka âşık olanlar,
Zikrullahtan kaçar mı?.
Ârif olan cevherini,
Boş yerlere saçar mı?.

Gelsin ma’rifet olan,
Yoktur sözümde yalan,
Emmâreye kul olan,
Hayr-ü-şerri seçer mi?.

Gerçek bu söz yârenler,
Gördüm demez görenler,
Kerâmete erenler,
Gizli sırrın açar mı?.

Üftâde yanıp tüter,
Bülbüller gibi öter,
Dervişlere taş atan,
Îmân ile göçer mi?.


Resim


ÜFTÂDE CÂMİİ ve TÜRBESİ.:

Çakır Ağa Hamamından Yerkapı'ya oradan da Üftade Mahallesine gelinir. Cami ve Türbe surların yanında inşa edilmiştir. Üftade tarafından yaptırılan cami geçirdiği depremlerde tıkılmış ve 1869 yılında Serazkar Rıza Paşa tarafından yeniden inşa ettirilmiştir. 1969 yılında da Cami derneği tarafından yeniden inşa ettirilmiştir. Caminin son cemaat yeri dört ayaklı önde 3 yanlarda birer olmak üzere beş kemerle bağlanmıştır. Üstü ortadaki büyük yanlardaki küçük olmak üzerekubbe ile örtülüdür. Kubbenin etrafı kurşunla kaplanmış düzlükten ibarettir. Mihrabı stelaktitlidir. Minber sonradan yapılmıştır. 36 pencere ile aydınlanmaktadır. Bina bazen 1 bazen 2 veya 3 sıra tuğla, bir sıra kesme taş ile örülmüştür. Türbe caminin doğusundadır. Kare planlıdır. 18692 da Rıza Paşa tarafından yenilenmiştir. Kitabede Üftâdenin 1580 yılında vefat ettiği kayıtlıdır. Tavandaki ahşap tavan göbeği ile batıdaki kitabesinden başka herşey yenidir. Türbe ve caminin kuzeyinde devrinin güzel mezartaşı örneklerinden çok azı günümüze gelebilmiştir.

Mehmed Muhyiddin Üftade 895 (1490) yılında Bursa'da dünyaya gelmiş, 988 (1580)'de yine Bursa'da vefat eylemiştir. Üftade, Bursa'da kurulup teşkilatlanan ve daha sonra Anadolu ve Balkanlar'a yayılan Celvetiye Tarikatı'nın Piri ve Aziz Mahmud Hüdayi'nin de şeyhidir..


Üftade Adını Alışı:
Gençlik yıllarında Ulucami ve Doğanbey Mescidi'nde fahri müezzinlik yapan Mehmed Muhyiddin'in sesi çok güzeldi. Halk O'nu dinleyebilmek için ezandan önce caminin etrafında erkenden toplanırlardı. Bir gün yaptığı bu hizmete mukabil caminin mütevellisi kendisine bir kaç akcelik maaş tayin etti. 0 gece rüyasında “mertebenden üftade oldun (düştün)” itabına maruz kalan Mehmed Muhyiddin, derhal maaşı terk ederek kendisine “Üftade” lakabını taktı. Daha sonraları da bazı şiirlerinde kullandığı sanılan “Muhyiddin” mahlasını bırakıp Üftade mahlasını kullanmaya başladı. Bu gün elimizdeki Divan'ı bu mahlasla kaleme alınmıştır.

Üftade Camisinin doğusunda yer alan türbede, 1589 yılında vefat eden Üftade, oğulları Mustafa, Mehmed, Hayreddin, Ahmed’e ait sandukalar ile kimliği belirsiz dokuz ahşap kabir bulunmaktadır. Kare planlı bir yapıdır. Türbe, 1866 yılında Serasker Hasan Rıza Paşa tarafından yeniden inşa ettirilmiştir. Ayrıca türbe ve caminin karşısında eski mezarlar mevcuttur.



Bursa, Pınarbaşı semti yamaçlarında bulunan Hz. Üftâde Camisi’ni Üftâde Mehmed Muhiddin XVI.yüzyılın sonlarına doğru yaptırmıştır.

Türbe ile camii yan yanadır.

Üftâde hazretleri hem büyük bir veli hem de bir kuvvetli şâirdir.

Üftâde hazretleri Celvetiye Tarikatı’nın kurucusudur.

Osman Bey ve Orhan Bey’in türbesini ziyaret edip, Tophane’de bir çay içiminden sonra, eski sokaklardan yürüyerek gitmek yolculuğunuza daha farklı bir mana katacaktır..
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 11733
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: CuMâ CeM'im-İZ

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

EZÂNı=>ÖZdEN DİNLerim,
ERİR>İÇte BUZ DAĞLarım!.
YANar YANar>SERİNLerim,
->AĞLarım ALLAH AĞLarım!.


=>EZÂN==>ULU DAĞı =>İNLEtir,
Summun Bukmun Umyun>DUYmaz!
“DUYan”a==>RABB’ın =>DİNLEtir,
“DUYmayAN”=>EMRİ-ne==>UYmaz!.


ResimZEVK 9470

AHMAKLara MAHREM=>VAKit..==>ÂŞIKLarın=>DEM bU DEM’i!
NAHNU=>BİZ BİR-İZ BAŞ ŞEHRİn=>KÛN feyeKÛN KIBLE CEM’i!
YEDinci YÖN=> KIBLEdeyİZ,
CEMMü’L- CEM’de ŞİBLEdeyİZ,
VAKTin BİLen=>RABb’in BULur==>CÂNda=>CUMÂ MUHARREM’i!.


15.11.19 05:15
brsbrsm..şiblecâmimizz..

MerkÂN-ZamÂN =>AKIL İÇin,
SESin KESsin =>NedEN nİÇin,
YOKLuk<->ÇOKLuk,
=>TEKLik=>TEVHiD!.
ASL’ı>TEK-BİR=>HEPin-hİÇin!.



Resim

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ
Resim---“Summun bukmun umyun fe hum lâ yerciûn (yerciûne).: SAĞIRdırlar, DİLsizdirler, KÖRdürler. Bundan dolayı dönmezler.” (Bakara 2/18)

Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla ->Her YERde ->Her ÂNda ->Her HÂLde->Her NEFeste ->HABLi'L- VERiD->LüBBü'L- LÜBBümüzde LûTFet -> CÂNda CÂNÂNımız ->CEM’ et CUMÂMIza İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!..


Resim

Bî-RAHMetike yâ Erhame'r- Rahîmîn!
Bî-RAHMetike yâ Erhame'r- Rahîmîn!
Bî-RAHMetike yâ Erhame'r- Rahîmîn!.
İrhamNÂ yâ RABBBeNâ ceLLe ceLÂLihuu!..


Âmin Yâ Latîf Yâ Kerîm ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Rahîm Yâ Vedûd ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Fettâh Yâ Gaffâr ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Settâr Yâ ALLAH ALLAH celle celâluhu!..

Âmin... Âmin... Âmin... Âmin!.. Yâ Muîn Celle Celâluhu..


Resim



Resim

ŞİBLE (ŞİBLÎ) CAMİSİ.:

Yeşil Mahallesi Emirsultan Caddesi Şible Sokak Yıldırım/Bursa.

Yeşil’den Emir Sultan'a giden caddenin sağında yer alan câmi, 1457 yılında, Bursalı olan Bursa Kadısı Şiblizâde Mahmut Çelebi'nin oğlu Mevlâna Bayezid Çelebi tarafından 862 H. (1457/58) tarihinde yaptırılmıştır. Câminin üzeri kırma çatı ile kiremitle örtülü, sâde ve basit bir yapıdır. Yakın bir zamanda yapılan onarımlar sonunda, son cemaat yerine çeşme ve odalar ilâve edilerek değişime uğratılmıştır. Duvarlar içeriden ve dışarıdan sıvanarak badana yapılmıştır. Ahşab tavanlı asıl ibâdet alanının aydınlığını sağlayan pencereler; aynı ölçüde olmayıp, tek merkez kemerlidir. Mihrabın sağında pencereler, sol tarafta yer alan pencerelerden daha küçük boyutlarındadır. Bir çok onarım görmüş olan yapının üzeri kırma çatı ile örtülüdür. Onarımlar sırasında özgün yapısını yitirmiştir. Kuzeydoğu yönündeki tek Şerefeli minâresi önceleri ahşab iken yıkılmış, yerine kapısı son cemaat yerine açılan ve klasik üslûba uymayan yenisi yapılmıştır..
Vakfiyede geçen Şiblizâde Ali, bu Bayezıd Çelebi'nin çocukları olmalı.
Câmi, 1620, 1902 yıllarında onarılmış 1987 yılındaysa minaresiyle birlikte nerdeyse yeniden yapılmıştır
Yapının üzeri kırma çatı ile kiremit örtülü, çok onarım görmüş sade ve basit bir yapıdır.
CÂminin yanında bulunan Karınca Dere köprüsü kemerli ve eskidir. Yanında tarihi bir çınar bulunmaktadır..

(Kütük IV. S.236; Baykal (1950) S.144; Vakıflar (1983) III. S.183; B.A. Cevdet-Evkaf, No.1885)
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 11733
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: CuMâ CeM'im-İZ

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim


Resim

Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..


Resim

>SIRR SEHER SABAHIndayız,
ŞÜKRün SABRı DEM bU DEMi!.
YEDi GÜNün==>ŞAHI-ndayız,
=>KÜLLî ŞEYyLe CUMÂ CEM’i!.


ZEVK 9481

BÂTINda =>MELÂMEt ERi.. =>ÇİLEKEş MISRî NİYAZî
CİHÂN ÇİLESİn MAHŞERi.. MÜFESsiR FAHReDDiN RAZî
Lî-VECHiLLAH SEBîLiLLAH
==>İLÂ-yı KELİMETuLLAH
ZÂHİRde HİZMEt NEFERi CeNNet MEKÂN OSMAN GAZi!.


22.11.19 12:49
brsbrsbzrı..orhangazicâmisicumacem’imizz..


KUL İHVÂNİm=>ÖZÜNe GEL,
YÂRım NEFes=>ESEN BiR YEL,
KÜLLî ŞEYy OYUNu==>MEKÂN,
ZamÂN DEnEN COŞkun BiR SEL!.


celle celâlihu..
kaddesallahu sırrahum..


Âmin Yâ Latîf Yâ Kerîm ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Rahîm Yâ Vedûd ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Fettâh Yâ Gaffâr ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Settâr Yâ ALLAH ALLAH celle celâluhu!..

Âmin... Âmin... Âmin... Âmin!.. Yâ Muîn Celle Celâluhu.


Resim


Resim

ORHAN GAZİ BEY CÂMİİ:

Orhan külliyesinin içindeki câminin kapısı üzerindeki kitabede binânın 1339 yılında II. Osmanlı Sultanı Orhan Gazi Bey tarafından yaptırıldığı, Karamanoğlu Mehmed Bey tarafından 1413 yılında yaktırıldığı, Çelebi Sultan Mehmed döneminde 1417 yılında onarıldığı belirtilmektedir. Bursa’daki ilk zâviyeli plan şemâlı câmidir. Mihrab ekseninde arka arkaya kubbeyle örtülü iki mekan, yanlarda iki tane eyvan ve son cemaat mahalli ile plan tamamlanmıştır. Câmi’nin ana ibâdet mekanının üzerinde sekizgen kasnağa oturan iki kubbe ile yandaki eyvanların üzerinde daha küçük kubbeler bulunmaktadır. Duvarları değişik biçimlerde bir araya getirilen moloz taşı ve tuğla ile örülen Câmi’nin tek minâresi kuzeydoğudadır. Tuğladan yapılmış kirpi saçaklar ve duvarlardaki rozetler binâya özgünlük kazandırmaktadır. Duvarları üç sıra tuğla ve bir sıra kesme taş ile örülen beş gözlü son cemaat yerinin önünde kesme taştan yapılmış altı adet ayak, sivri tuğla kemerlerle birbirine bağlanmıştır; yan cephelerinde ise ana kemerin ortasında, devşirme Bizans başlıkları olan birer sütun kullanılarak ikişer kemer elde edilmiştir. Son cemaat yerinin üzeri ortada üç kubbe, iki yanda tonozla örtülüdür. 1855 depreminde büyük ölçüde tahrip olan Câmi birkaç kez tamir edilmiş, 1905 yılında Vali Reşid Paşa dönemindeki tâmir sırasında daha önce bulunmayan doğu kapısı açılmıştır.

(Bursa Kültür Varlıkları Envanteri: Anıtsal Eserler, Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları,162)

Resim

Osmanlı Devleti'nin ilk devir yapılarından ve "T" planlı câmilerin ilkidir.
Yığma taş, kesme taş ve tuğla örülmüş olan câminin beş bölümlü son cemaat yeri ortada üç küçük kubbe, yanlarda birer aynalı tonoz ile örtülüdür. Cephelerde tuğla rozet, güneş kursu, iki katlı kirpi saçaklar ve iki katın pencerelerle zengin bir görünüm kazandırılmıştır. Bizans sütun ve sütun başlıkları gibi devşirme malzemelerin yer alması, arkaik bir hava verir. Câmide yer alan motifler sadedir. Mihrab üzerinde 14.yy.'ın en güzel alçı süslemeleri vardır. Karamanoğlu II. Mehmed Bey'in 1413 yılında Bursa'yı işgali sırasında büyük ölçüde tahrip gören yapı, Çelebi Sultan Mehmed döneminde 1417 yılında Vezir Beyazıd Paşa tarafından onarılarak ibadete açılmıştır. Cephedeki alt pencereler 1904 yılında, tuğla minâre 1905 yılında onarılmıştır.

Orhan Câmisi'nin han, hamam, aşhane, imâret, zâviye, mekteb, medreseden oluşan külliye halinde olması gerekirken bugün onarılan han ve hamamdan oluşan başka, diğer yapı grupları mevcut değildir.


Resim

Banisi Orhan Gazi olan Bursa Orhan Câmii'nin inşasına kapısındaki kitabeye nazaran H. 740 (1339) tarihinde başlanılmıştır. Câmi XV. yüzyıl başlarında Karamanoğulları tarafından yakılmış, Çelebi Sultan Mehmed 'in emriyle 1417'de Beyazıd Paşa tarafından restore edilmiştir. 1855 depreminde yine tahrip olan binâ, XIX. yüzyılın ikinci yarısında tekrar esaslı bir tamirden geçmiştir.
Orhan Gazi Câmii'ne beş bölmeli bir son cemaat yerinden girilir. Son cemaat yerinin üç orta gözü kubbeli, yan gözleri aynalı çapraz-tonozla örtülüdür. Orta yerdeki kolona oturan ikiz kemerli uçları açıktır. Son cemaat yerinden kubbeli küçük bir giriş sofasına, buradan da yüksek kubbeli bir merkezî hacime geçilir. Burası kubbeli olmakla beraber kare olmayıp dikdörtgen biçimindedir. Kuzey tarafına 1.40 m. eninde bir kemer atılarak kareye yakın bir taban sağlanmıştır. Merkezî hacmin güneyine düşen ve iki basamak ile çıkılan mihrablı hacim de dikdörtgen biçiminde olup 9.30 m. x 8.66 m. ölçülerindedir. Bu yüzden burayı örten kubbe dairevî değil beyzîdir. Orta hacim ile mihrablı kısım arasında büyük bir kemer bulunur. Yanlarda da kemerli boşluklar gerisinde ve orta hacimden bir basamak yüksekte iki eyvan merkezi salona açıktır. Bu eyvanlar da kubbeli fakat dikdörtgen biçimindedir.
Kubbe, uzun yanlarda dikdörtgeni kareye tahvil eden kemerler üzerine oturur. Yan hacimlerin Kuzeyinde köşelere iki oda yerleştirilmiştir. Kubbesiz olan bu odalara yan eyvanlardan geçilebildiği gibi giriş sofasından doğrudan doğruya da girilebilir.

Câminin içerisinde birbirine açılan kubbeli hacimler arasında kubbe çapı ve döşeme seviyesi bakımından farklar olduğu gibi kubbe yükseklikleri ve kubbeye geçiş sistemleri bakımından da farklar görülür. Orta salonun 8.45 m. çapındaki kubbesi en yüksek kubbedir, döşemeden kilit altına 16 metre irtifaında bulunur. Kubbe, pandantifler ile hazırlanan kaide üzerine konulan üçgenli kuşağa oturur. Üçgenli kuşak, pencereler arasına yerleştirilmiş sivri uçları üst tarafta toplanan ters yelpaze biçiminde sekiz tane panodan teşekkül eder. Çapı daha büyük olan mihrablı namaz eyvanının kubbesi 13.50 metreye kadar yükselir. Burada kubbeye geçiş içi kırık üçgen şekillerle süslenmiş kürevî tromplarla yapılmıştır. İki yan eyvanın kubbeleri ise çok daha basık olup bunlarda kubbeye geçiş kürevî pandantif iledir. Dört kubbe de dışarıdan sekizgen kasnaklar ile çevrilmiştir.

Orhan Gazi Câmii'nin minâresi yenidir. Beden duvarları kirpi saçaklar ile biten tuğla hatıllı kaba moloz taştır. İnce uzun pencere boşlukları, kârgir işçiliği, yer yer yarım-kubbe kemerler, tuğla ile işlenmiş motifler ve rozetler yapıda Rum ustaların çalışmış olduğuna işaret etmektedir Son cemaat yerinin yan kolon ve başlıkları da Bizans menşelidir..


Resim
NİYAZî MISRî kaddesallahu sırrahu.:

Ömrü boyunca bağnazların CÂN ÇİLLesine uğramış Çilekeş MuhaMMedî MELÂMî kaddesallahu sırrahu..
12 Rebîülevvel 1027’de (9 Mart 1618) Malatya’nın Aspozi kasabasında doğdu. Asıl adı Mehmed’dir. Şiirlerinde, ilim tahsili için bir süre Mısır’da kaldığından “Mısrî” mahlasıyla “Niyâzî” mahlasını kullanmış, bu ikisinin birleşiminden meydana gelen Niyâzî-i Mısrî, Mısrî Niyâzî ve Şeyh Mısrî diye tanınmıştır.

Uşak’ta Ümmî Sinan’ın halifelerinden Şeyh Mehmed Efendi’nin zâviyesinde iken Elmalı’dan Uşak’a gelen Ümmî Sinan’a intisap etti (1057/1647) ve onunla birlikte dergâhının bulunduğu Elmalı’ya gitti. Dokuz yıl burada şeyhine hizmet edip seyrüsülûkünü tamamlayan Niyâzî 1066’da (1656) halife tayin edilmesinin ardından Uşak, Çal ve Kütahya’da irşad faaliyetinde bulundu. İstanbul’da başlayıp yayılan Kadızâdeliler hareketinin etkisiyle aleyhinde bazı dedikodular çıkınca 1072 (1661) yılı başlarında bölgeden ayrılarak birkaç müridiyle birlikte Bursa’ya yerleşti. Bu yıllarda Hacı Mustafa adlı müridinin kız kardeşiyle evlendi. Fâtıma ve Çelebi Ali adlı iki çocuğu dünyaya geldi. Kadızâdeliler zihniyetini sürdüren vâiz Vanî Mehmed Efendi’nin IV. Mehmed’le yakınlık kurarak ülkede semâ, zikir ve devranı yasaklattığı 1077 (1666) yılından sonra da faaliyetlerini sürdüren Niyâzî-i Mısrî, vaazlarında bu yasağa sebep olan Vanî Mehmed Efendi ile onun temsil ettiği zihniyeti sürekli eleştirdi. Mensuplarının giderek artıp zikir yaptıkları caminin yetersiz kalması üzerine Abdal Çelebi adlı bir hayır sever tarafından Ulucami civarında bir dergâh inşa edildi (1080/1669).
Rodos’a sürgün edildi ve adanın kalesinde bir hücreye kapatıldı. Dokuz ay sonra Bursa’ya dönmesine izin verildi.
Niyâzî, yaklaşık bir buçuk yıl kadar süren bir dönemin ardından Defterdar Sarı Mehmed Paşa’ya göre (Zübde-i Vekāyi, s. 82) cezbe galebesiyle şeriatın zâhirine aykırı bazı sözleri sebebiyle Bursa kadısı Ak Mehmed Efendi’nin şikâyeti üzerine bu defa Limni adasına sürgün edildi (Safer 1088 / Nisan 1677). On beş yıla yakın sürgün hayatı yaşadıktan sonra II. Ahmed’in fermanıyla istediği yere gitmesine izin verilince tekrar Bursa’ya döndü (1103/1692).
Ertesi yıl ordunun Avusturya seferine çıkacağı sırada 200 müridiyle birlikte sefere katılmak için hazırlıklara başladığı öğrenilince kendisine Bursa’dan ayrılmayıp hayır dua ile meşgul olması için bir hatt-ı hümâyun gönderildi. Ancak o, padişaha bir mektup yazarak bu isteğini kabul edemeyeceğini bildirdi.

Niyâzî’nin Tekfurdağı (Tekirdağ) yakınlarına kadar geldiğini öğrenen II. Ahmed, Silâhşor Beşir Ağa ile birlikte kendisine hediye olarak bir araba ve dervişlere dağıtılmak üzere önemli miktarda para gönderip kendisini Tekfurdağı’nda karşılamasını istedi. Fakat o bunları şiddetle reddetti. Edirne’ye ulaşmasının engellenmesi için gönderilen Mîrâhur Dilâver Ağa da Niyâzî’yi ikna edemedi. Bu arada Sadrazam Bozoklu Mustafa Paşa, Niyâzî’nin Edirne’ye gelmesi halinde sözlerinin halk ve ordu üzerinde etkili olacağını ve büyük bir fitne kopacağını ileri sürerek padişahı etkiledi. Niyâzî’nin müridleriyle birlikte öğle namazından önce Selimiye Camii’ne geldiğini duyan halk camiyi doldurdu (26 Şevval 1104 / 30 Haziran 1693). Sadrazam, şeyh sürgün edilmezse büyük bir kargaşa çıkacağını söyleyerek padişahı tekrar uyardı. Bunun üzerine Kaymakam Vezir Osman Paşa ile yeniçeri ağası Abdullah Ağa, padişah tarafından davet edildiğini belirterek Niyâzî’yi camiden dışarı çıkarıp Limni’ye sürgün edildiğini kendisine tebliğ ettiler. Otuz kadar müridiyle birlikte tekrar Limni’ye gönderilen Niyâzî-i Mısrî ertesi yıl burada vefat etti (20 Receb 1105 / 16 Mart 1694). Kabri üzerine yaptırılan türbesi Sultan Abdülmecid zamanında onarılmıştır.

Niyâzî-i Mısrî, Halvetiyye’nin dört ana kolundan Ahmediyye’nin Mısriyye şubesinin pîri olarak kabul edilir. Tarikatın Bursa Ulucamii’nin güney kısmında Niyâzî’nin sağlığında inşa edilen âsitanesi
XX. yüzyılın başlarına kadar faaliyetini sürdürmüş, daha sonra bakımsızlıktan yıkılıp yerine bugünkü postahane binası yaptırılmıştır. Niyâzî-i Mısrî Limni’de sürgünde iken tekkede halifelerinden Şenikzâde Mehmed Efendi vekâleten postnişin olmuş, onun ölümünün ardından bir süre Gazzî Ahmed Efendi ve ardından oğlu Çelebi Ali Efendi postnişinlik yapmıştır. Son postnişin Mehmed Şemseddin Efendi’dir (Ulusoy, ö. 1936). Tarikatın Bursa dışında Selânik, İzmir ve Kahire’de dergâhları olduğu bilinmektedir..


Resim
FAHREDDiN RAZî kaddesallahu sırrahu.:

Horasan’da yetişmiş, meşhur din ve fen alimi. İsmi, Muhammed bin Ömer bin Hüseyin bin Hüseyin bin Ali et-Teymî el-Bekrî’dir. Künyesi Ebû Abdullah ve Ebü’l-Me’alî, lakabı Fahrüddîn’dir. Allame, Şeyhülislam ve Fahr-i Razî denilmiş, İbn-i Hatîb-ir-Rey (Rey Hatîbi’nin oğlu) diye tanınmıştır. Soyu Kureyş Kabîlesine ulaşır. Aslen Taberistanlıdır. 1149 (H.544) senesinde Rey şehrinde doğdu. Ömrü boyuncaçok çileler çekmiştir. Ülkesinden kaçarak canını kurtarıp tefsirine devam eden Râzî, Tefsîrü’l-kebîr eserinin 10.uncu cildi sonunda memleketinde ölen oğlunun mezarını dağlardan gizlice kaçarak ziyaretini ve 5 gün sonra yeniden çalışmaya başladığını not etmiştir. Ömrünce çilleyle yaşamıştır..

Râzî 1 Şevval 606’da (29 Mart 1210) Herat’ta vefat etti. Kerrâmîler’ce zehirletilerek öldürüldüğü de nakledilir (Sübkî, VIII, 86)
Üstün zekâsı, güçlü hâfızası, etkili hitabetiyle tanınan ve VI. (XII.) yüzyılın en büyük düşünürlerinden biri olarak kabul edilen Fahreddin er-Râzî kelâm, fıkıh usulü, tefsir, Arap dili, felsefe, mantık, astronomi, tıp, matematik gibi çağının hemen bütün ilimlerini öğrenip bu alanlarda eserler vermiş çok yönlü bir âlimdir. Bundan dolayı “allâme” unvanıyla da anılmıştır..
Mefâtîḥu’l-ġayb. et-Tefsîrü’l-kebîr diye de bilinir. Râzî’nin tefsire dair en önemli eseri olup otuz iki cilt halinde yayımlanmıştır (Kahire 1278)
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 11733
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: CuMâ CeM'im-İZ

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim


DEVRÂNın DEHRi BURSAmda,
NÂZ-NİYÂZ NEHRi BURSAmda,
==>KUL İHVÂNİ MELÂMîyemm,
ERERNLER ŞEHRi=->BURSAmda!.


Resim

KÂİmen KUNUTLa KULLuk,
KORKUsuz UMUTLa KULLuk!.
BAŞ-AYAksız-YERsiz-YURtsuz,
RÜZGÂRLa=>BULUTLa KULLuk!.


Resim

KULLuk ÖZün==>ASLı=>DUÂ,
İMÂN<->AMEL=>fASLı=>DUÂ,
Zü’L-MELEKütü’L-CEBBERRütü,
NEdEN-nİÇİn=->NASLı=>DUÂ,
KÜLLî ŞEYy’in==>hASLı=>DUÂ!.


Resim

CUMÂ CEM’i->MAKSEM-deyİZ,
CÂN-u-CÂNÂNda>CEM’-deyİZ!.
HER ÂN =>NEFSin DENENmesi,
CENNEtte<->CEHENNEM-deyİZ,
AKIL>TERCİHh>MAHREM-deyİZ!.
=>“TÛBÂ=>GUREBÂ!.” DENmesi,
İHVÂNimm=>DOSTLa DEM-deyİZ!.


ZEVK 9488

BEDEN CEM’-DEMİ-n;
EL RIZKı ALALLAH Hak =>YERden-GÖKten==>MİKÂİL-i
NEFiS DEM-DEMİ-n;
KÜLLî NEFSin ZÂİKAsın =>MEVt MAHŞERin==>EZRÂİL-i
KALB ZEM-ZEMİ-n;
RESÛLuLLAH>KELÂMuLLAH=>RUHu’L-KUDDûS CEBRÂİL-i
RÛHun CEM’-CEM’İ-n;
EZEL=>ELESt.. EBED=>BEAS.. =>SIRR-ı SÛRu==>İSRÂFİL-i!..


celle celâlihu..
aleyhumusselâm..


29.11.19 12:48
brsbrsmmm.. maksemcâmimİZ..


=>NİYÂZa=>CÂNÂN NÂZÂRı,
VAR-YOKum=>HALLAÇ ATıLır!
=>BURAsı==>BURSA BÂZÂRı,
=>CÂN ALınır!.=>CÂN SATıLır!.


Resim

KÛN feyeKÛN==>FELEKesi
=>MELEkLerin==>MELEkesi
HER HÜCREnde ZİKRuLLAHLa
=>KAYBOLuR>KALBin Lekesi!.


Resim

DÖNeN ÇARk-ı FELEk NEDir?
MELEke NE?.=>MELEk NEDir?
DOĞuM<->ÖLüM=>MAKİNÂsı,
=>ELEyEN KiM?.=>ELEk NEDir?.


Resim

SADAKAtın SADk u HÂSı AŞKk
==>SAMİMîYyet İHLÂSı AŞKk
HAk-HAYR-SABR-ın HASı AŞKk
=>SELÂMEt MNTEHAsı=>AŞKk
=>İHVÂNim==>MîM-i MELÂMî
KALB KAZANı->KAFATASı AŞKk!.


Resim

ZamÂN<-VAKit<-ÂN->DEHRinde,
ZITLarın=>ZEMZEM<->ZEHRinde!.
=>dÖRt ÂLEMi ==>TEK-BİR Ettik,
=>BURAsı===>BURSA ŞEHRinde!.


Resim

YUVAm YOKk KÖRdüm MAKSEMde,
AŞKk KOZAm ÖRdüm->MAKSEMde!.
Gülüm=>GELDi!.>BÜLBÜL OLdum,
CERMÂLİ-n GÖRdüm=>MAKSEMde!.


Resim

==>HADDİni AŞMA!.dAN ANLA!.mak
HAKk YOLun ŞAŞMA!.dAN ANLA!.mak
=>mEN AREFe =>NEFSiN=>RABB’ini
KABINı =>TAŞMA!.dAN=>ANLA!.mak!.




Resim <=Maksem câmimİZ..

MAKSEM ki;

KuL İHVÂNi SefFîLin TEKe TEK tERas TeKkesi, ÜçkoLLu Çınarı ve daLLarı arasında MaKSeM Câmisi ve meşhur YOKuşuyLa RABB’ımın bir Ni’metidir Maksem..

Eski Bursa'nın konum itibarıyla en yüksek yerinde bulunan bu mahalle Ulu Câmiye 7 Dakikadır yürüyüşle..
Adını yine burada bulunan "Su taksim edilen"- "Su Maksemi"nden almaktadır. Civarındaki yerleşme ve câmi de aynı adla anılmaktadır. Hemen yakınındaki Temenye (Temenyeri-Hıdırillez duaları-temennileri edilen mesire yeri) her mevsim cıvıl cıvıl kuş sesi ve yürüyüş ve piknik yapan insanlarla doludur.. ULUdağ'dan gelen kaynak suları, ilk önce burada bulunan maksemde toplanır ve ardından da, şehrin muhtelif semtlerine taksim edilir dağıtımı yapılırmış.


Resim

Bu Yeşillik DiyÂRımızın İÇinden 7 mevsim akan GÖK-GÖKçe DEREm, BURSAmızın Maksem-(Arkların TAKsim-AYRım yeri) Mahllaesinde 7 mevsim İnleyip duran 7 dilli şeLLÂleriyle cAN YoLdaşım bir dereciktir.. TEKe TEK tERas TeKkemİZde 3 yÖNden apaçık pencerelerimden nice seherler pırıl pırıl Temenyeri, kördümanlı Kesiş Dağı-ULU Dağ ve Gökçe Derem sesinde nice ZEVKLer nefesler KAYDa geçmiştir/mektedir elhamdulillahirabbilâlemîn..

Pınarbaşı Caddesi’nde bulunan cÂmiye, Maskem-SÛDUR HAN-Düstürhan Câmisi de denmekte.
Bu câmi1479 yılında “Düstürhan” lakaplı Yahya Hüseyin oğlu Yahya tarafından yaptırılmıştır.
7,10x8,00 m iç ölçülerinde olan câminin girişinde dört metre derinliğinde bir son cemaat yeri vardır. Asıl ibâdet yeri kubbe, son cemaat yeri ise tonozla örtülüdür. Beden duvarları tuğla ve moloz taşıyla örülmüştür. Birçok kez tamirat görmüş olan cami, en son 1955 yılında onarılmış. Sol tarafta bulunan minâre tuğla gövdeli olup, tek şerefelidir. Bahçesinde bulunan altı ayağa oturan beton kubbeli şadırvan 1980 yılında yapılmıştır. Haziresinde Düstürhan’ın oğlu Hoca Ali Paşa’nın mezarı bulunur..
Câminin, kitabesinden Düsturhan ismiyle bilinen Yahya Hüseyin oğlu Yahya tarafından 1479 yılında yaptırıldığı öğrenilmektedir..


SÛDURHAN CÂMimİZ.:

Eskiden Şehirlerde “Han”lar vardı.. Civâr şehir ve köylerden at, eşek ve develerle gelen KervÂNlar konaklarlardı.. Şimdi bizim burada oturduğumuz yerde Bursada “Maksem Câmisi” yazıyor amma, bu ne câmisiymiş diye iyice baktın mı levhasında diyor ki “Suudur Han Câmiisi”.
Suudur Arapçasını okumam lâzım ne anlamı diye.. meğer burada bir hanmış.. meğer bu câminin etrafında han varmış zamanla yok edip yıkmışlar el koyup şimdi apartman yapmışlar.. Sadece câmi kendini kurtarabilmiş. Bu câmi yapıldığı zaman burada bir han varmış. Dağ köylerinin belki konakladığı bir handı. İşte öyle hanlarda kalınırdı köye dönüşe kadar ki hayvanlara torbalar takılır ve şehirde alış-veriş edilirdi..
Ben de hatırlarım çocukluğumdan ki, Aksaray’da da vardı; Küçük beyin Hanı, Veyisin Hanı vs.. Eşeklerin kafalarına torba geçirilir, bağlanır, hayvanın kafası içerde, sahibi gelinceye kadar ordan yemini yerdi. Ama susarsa, su yoktu o handa. Ama yola çıkınca ilerde bir hayır sahibi şehrin dışında yaşayan insanlar, bir tulumba koymuştur evin önüne yakınına bir yere gelen geçen o tulumbadan hayvanını sular. Benim o zaman geçen senelerde Aksaray’a gittiğim zamanda buralardan özellikle bulup terasta yetiştirmeğe çalıştığım adam boyu delikanlı gibi açan böyle çiçekler vardı yedi renk. Ondan hayretler ederdim yani hep isterdim ki, köyde yetiştireyim onu. Bir de bu suyun kenarındaki yoncalar buhur, buhur derler buhur.. Kendine mahsus harika bir kokusu vardır onun. Her yonca değil buhur yoncaları ondan bir sürü koparır köye vardık mı da çocuklara dağıtırdık “buhur getirdim!.” diye. Esans gibi insanların kokması için güzel kokusu dağ yerinde olmaz o.. buhur getirdim.. buhur yoncaları.. insanlarda böyledir ya kimisi mis gibi kokar kimisi pis gibi..

Ve işte çoğukez VAKT namazlarımızı; candan, samimi, sessiz cemâtıyla ve müstesnâ insanlar imam ve müzziniyle kılmaktayız.. İŞte, terastan el uzatsam minâresine ÜÇ KOLLu ÇINARımızın DALLarı arasından elim değen cÂN CÂMimİZin maSALLı.
.


ResimMîM DUÂmız..
ResimCeM' CUMÂmız...

RESÛLULLAH sallallahu aleyhi ve sellem ve Kur'ÂN-ı Kerimimizden,
UZAKLaştıkça BAtağa BAtan ve DURmadan BirBirine çamur ATan Tüm İsLâm ÂLeMi için,
Yer yüzünün pek çok yerinde kan ağlayan nice nice mazlumlar-mâsumlar-yaşlılar-bebeler için,
Bütün müslümanlar için, BİZ BİR-İZ yoldaşlarım için ve de DUÂya en çok muhtaç zavallı nefsim için,
şu AZİZ Günde Eşref SAAT UMuduyla cANLarımızın MuhaMMedî MÎM CEM'i vakıt CUMâsında AZAMEtuLLAH ve KUDREtuLLAH’a SIĞINarak GÖNüLden DİLe DÖKtüğüm KULLuk DUÂma bütün KÂİNÂT İştirak etsin İnşâe ALLAH!..

ALLAH'ım!.
RESÛLULLAH sallallahu aleyhi ve sellem'in DİLİyLe.:

“Bî Rahmetike Yâ Erhamerrahîmin!.
Bî Rahmetike Yâ Erhamerrahîmin!.
Bî Rahmetike Yâ Erhamerrahîmin!. İrhamnâ!.:

Ey MerhametLiLerin En MerhametLisi!
Ey MerhametLiLerin En MerhametLisi!
Ey MerhametLiLerin En MerhametLisi!. Bize Merhamet Et!. "
diYORum.
GEÇenLerimize, KALanLarımıza ve GELenLerimize RAHMetLer DİLiYORum!.

ALLAH'ım!.
SENin HavLin/potansiyel gücün ve Kuvvetin/el ÂN var OLan Kuvvetin OLmadan biz hiçbir HASENÂTı/İyiLiği, GüzeLLiği, Doğruyu, Hakkı ve Hayrı İŞLeyemeyiz!. Onun için, RESÛLULLAH sallallahu aleyhi ve sellem'in DİLiyLe.: "VeLâ havLe veLâ kuvvete iLLâ bİLLAHi’L- ALiyyü’L- AZîM!." diye DUÂEDip İZNULLAHı ve AVNiLLAHı DİLiYORuz!.

ALLAH'ım!.
SENin HavLin/potansiyel gücün ve Kuvvetin/eL ÂN var OLan Kuvvetin olmadan biz hiçbir SEYYİÂTtan/kötülük, çirkinlik, eğrilik, bâtıl ve şerden korunamayız. Onun için, RESÛLULLAH sallallahu aleyhi ve sellem'in DİLiyLe: "VeLâ havLe veLâ kuvvete iLLâ bİLLAHi’l- ALiyyü’l-AZîM!." diye YALVARıp İSMETULLAHa SIĞINıyoruz!.

"Allahümme innî eselüke'l-affe ve'l-afiye, fi'd- dinî ve'd- dünyayî ve'l-âhiretî ALLAHümmesturnâ bî Setrike'L- CeMîL.: ALLAH'ım! Şüphesiz ben SENden; Dinimde, Dünyamda ve Âhiretimde Af ve Âfiyet DİLerim!. ALLAH'ım!. Bizi, EL CEMİL celle celâluhu isminle setr et/ört, gizLe, kapat!."

"ALLAHümme İsLâh ÜMMet-i MuhaMMed,
ALLAHümme Ferice an ÜMMet-i MuhaMMed,
ALLAHümme Erham ÜMMet-i MuhaMMed AMMeh
.:

ALLAH'ım!. ÜMMet-i MuhaMMed’i İSLÂH Et!.
ALLAH'ım!. ÜMMet-i MuhaMMed 'e ÇIKış YOLu Ver!.
ALLAH'ım ÜMMet-i MuhaMMed'in UMuMuna/Hepsine MERHAMet Et!.


ALLAH'ım!.
ZÂT-ı ALÎ'yin, KUR'ÂN-I KERÎM'in ve RESÛLULLAH sallallahu aleyhi ve sellem'in Kadrini/değerini, kıymetini BİLemediğimizden doLayı sONsuz ÖZür ve AFfımızı DİLiYORuz!.

ALLAH'ım!.
Razı olacağın KULLuğu ve SENden razı OLmayı, kaLbLerimize İLhâm Et!. İcrâ' sına/Yerine getirmemize İZin ve İnâyet EyLe!. Ve BİZden RAzı OL!.

ALLAH'ım!.
Bizi İLMULLAHta,
HAVFULLAHta,
HAŞYETULLAHta ve,
MUHABBETULLAHta SIDK ve ADL EHLi KIL!.

ALLAH'ım!.
KuLLuk KeMâLâtımızda; MuhaMMedî, Mü'min, MuhLis ve Muhsîn KIL!.
HAKK celle celâluhu ve KuLLarı HaLk iLe OLan MuaMeLeLerimizde SIDDIk ve ÂDİL EYLe!.

ALLAH'ım!.
Yüce Kitabımız KUR'ÂN-KERÎM'imizLe BAĞLarımızı PEKİŞtir;
SAYgıda SIDK ve ADL EHLi KIL!.
Mânâsına, RÛHuna ve SıRRına ERmemizi Nâsib Ve MüYeSser EYLe!
DİNimizde, Dünyamızda, Kabrimizde, Âhiretimizde, Mîzânımızda Ve Cennetimizde;
KELÂMULAH’ını =>NÛRumuz, IŞIğımız, YOLDAŞımız ve ŞEFÂATçımız KIL!.

ALLAH'ım!.
Azîz Efendimiz RESÛLULLAH sallallahu aleyhi ve sellem'e;
SILAmızı SAĞLa!. SUBHANî SALÂVÂt EHLi Et!.
KADR-ü-KIYMetini bu ÂLEMde ANLAyıp ARZU BUYURduğu gibi ÜMMeti OLma ŞEREFİne ULAŞtır!.
ZÂT-i ALÎ'sine MuHABBEtte, HÜRMEtte, HASREtte ve HASBÎ VE HABİBÎ HİZMEtte SIDK ve ADL EHLi EYLe!.
ŞEHÂDet ŞEREFİne ve ŞEFÂAT ŞİFÂsına Şimdi ULAŞtır!.
BİZden =>BİZe =>NAHNU-BİLELiğimizin ARZInı KABUL BUYUR!.
İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.

ALLAH'ım!
Bize bahşettiğin Emânet ve Ni'metlerin için Sana sonsuz HAMd-ü-SENÂLar OLsun!.
İLMULLAHça /İLMin kadar çok Yâ RABBenâ!. Yâ RABB'ımız!i

ALLAH'ım!.
RESÛLULLAH sallallahu aleyhi ve sellem'e,
Tüm LETÂİFLerimizin,
GöNüLLeri, DİLLeri ve HâLLeriyle,
İLAHî, KUR'ÂNî, MELEKî ve HABİBî SALÂt-ü-SELÂMLarımızı ARZımızı KABUL BUYUR!.
ÂİLEsine; Azîz ANNELerimize, ERdemLi EVLÂDLarına, EŞsiz EHL-i BEYt'ine, AHDe-VEFÂkâr ASHABIna/sahib çıkanlarına, sahib çıktıklarına ve CÂNı gibi SEVdiği ÜMMetine de CÂNı GÖNÜLden SALÂt-ü-SELÂMLarımızı HAMDimizLe BİRLikte KabuL BUYURmanı DİLERİZ!.

ALLAHu TeÂLÂ YARDIMcımız ve RESÛLULLAH sallallahu aleyhi ve sellem YÂRimiz/SEVgilimiz ve YÂRÂNımız/DOStumuz OLsun!.
İNANdığımız CENNetLerde BULuşuruz!. İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.
ÂMiN!. Yâ MUÎN!. Yâ RABBenâ!.

Resim

RASÛLuLLAH sallallahu aleyhi ve selleme SALÂVÂT:


Resim

ALLAHumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebîyyike ve
RasûLike ve
Nebiyyi'L- ÜMMîyyi ve aLâ âLihi, Ehİ-i Beytihi ve's- sahbihi ve ÜMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden HâL-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet ve SeLâmetLe İZZet-i İhsÂNınLa=>
=>Her YERde=>Her ÂNda=>Her HÂLde=>Her NEFeste=>HABLi'L- VERîd=>
=>LüBBü'L- LÜBBümüzde
LûTFet => CÂNda CÂNÂNımız İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!..


MuhaMMedi MuHABBEtLerimİZLe!....

Resim
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 11733
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: CuMâ CeM'im-İZ

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

OLmaz!.ı OLur!.u =>OLAN
GEÇmiş-GELeceği==>şU AN
KÜLLî ŞEYy ve OLay==>İZÂFî
VAKtin=>RABB’in BİLse İnsAN!.


ZEVK 9494

KELÂMuLLAH’ı=>KALB KULağı=>NAHNU SIRRı İLe DUYup,
MEFSimİZi=>İSLÂH EDip===>TESLİMİYyet =>SALÂH İLe!.
=>RESÛLuLLAH=>ÇAĞRı ÇAğı=>ÖZÜn-SÖZün-İZİne UYup,
=>ÖMRÜMÜZü=>İFLÂH EDip==>İSTİKÂMet =>SALÂH İLe!.


06.12.19 13:02
brsbrsm..cumacem’ikayhancâmimizz..


DEVRÂNda DÖNen MEKÂNda
=>IŞIK OYUNu=->ZAMÂNda
OLsun!. OLmasın!.=>OLÂNda
=>CUMÂ CEM’i=>KAYıHAN’da!.


Resim

Resim

ALLAHumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- ÜMMîyyi ve alâ âLihi, ehL-i beytihi ve's-sahbihi ve ÜMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla ->Her YERde ->Her ÂNda ->Her HÂLde->Her NEFeste ->HABLi'L- VERiD->LüBBü'L- LÜBBümüzde LûTFet -> CÂNda CÂNÂNımız ->CEM’ et CUMÂMIza İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!..



Resim
Resim
Resim

Bî-RAHMetike yâ Erhame'r- Rahîmîn!
Bî-RAHMetike yâ Erhame'r- Rahîmîn!
Bî-RAHMetike yâ Erhame'r- Rahîmîn!.
İrhamNÂ yâ RABBBeNâ ceLLe ceLÂLihuu!..


Âmin Yâ Latîf Yâ Kerîm ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Rahîm Yâ Vedûd ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Fettâh Yâ Gaffâr ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Settâr Yâ ALLAH ALLAH celle celâluhu!..

Âmin... Âmin... Âmin... Âmin!.. Yâ Muîn Celle Celâluhu..


Resim



Resim

KAYHAN (Kaygan) CÂMİİ.:

Kayhan Çarşısı’na inen Keresteciler Caddesi’nin sağında bulunan câmi, Fatih devrinde, Kaygan Musa b. Mehmet tarafından yaptırılmıştır. Ancak câminin yapımına Kazzazoğlu Söle Mustafa Paşa’da para yardımında bulunmuştur.
ÜFTÂDE kaddesallahu sırrahu ile Aziz Mahmud Hudayi kaddesallahu sırrahu’nun birbirlerini ilk tanımaları bu câmii de olmuş ve sonra Hz. ÜFTÂDE'nin öğrencisi olmuştur..

17,10X17,35 metre iç ölçülerinde olan câmide, 3,15 mere derinliğinde bir son cemaat yeri bulunmaktadır. Câminin ilk yapıldığı yıllarda, üzeri sekiz kubbeli iken bugün ortada dilimli bir kubbe ile yanlarda tonoz ve çatı ile örtülmüştür. Câmi 14 pencere ile iç aydınlığı sağlanmaktadır.

Câmi, 1854 depreminden sonra 1873 yılında emekli Yüzbaşı/Kolağası Halil Efendi tarafından esaslı bir onarımdan geçirilmiştir. Câminin avlusunda Kaygan'ın oğlu olduğu savunulan Musâ yatmaktadır
Câminin avlusunda tarihi bir çınar ile bir çeşme vardır..

(Kütük ııı. S.71; Baykal (1950) S.126; Vakıflar (1983)Iıı. S.111; Güldeste (1885) S.387-391; Yalman (1984) S.62; Mirat-ı Bursa (1905) S.28; B.A. Cevdet-Evkaf, No.2162; Ayverdi Iıı. (1973) S.99)

1956 yılında Eski Eserler Kurumu tarafından aslına uygun olarak onarılmıştır. Câminin avlusunda bir çok mezar bulunmakla birlikte, tarihi bir çınar ye tarihi bir çeşme bulunmakladır.
Minâresinin biri kurşunluk hizasında diğeri üstte iki şerefesi vardı. Ezancı birinde, ikisi ise diğerinde okunmaktaydı. Binâyı yaptıran Kaygan Musa Efendi'nin parası yetişmediği için Kazzazoğlu Söle Mustafa Paşa'dan yardım istemiş, Mustafa Paşa da, minâreyi istediği formda yapılması koşulu ile yardımda bulunmuştur. Bugünkü minâresi ise tek şerefeli, sivri külahlı ve tuğla gövde Mihrab yarım daire kesitli sade bir niş halinde olup, 1873 tarihine aittir.
Toplam cemaat kapasitesi 700 kişi olan câminin, vakit namazlarında ortalama 180, bayram namazlarında ise 800 kadar cemaati vardır.
Kayan, Kayıhan, Kaygan, Kayağan gibi isimlerle de anılan Kayhan Câmii, Keresteciler Caddesi'nin üzerinde yer almaktadır.




Resim

KAYHAN HAMAMI.:

Hamam II. Murad dönemi devlet adamlarından Amasyalı Sadrazam Koca Mehmed Paşa tarafından 15. yüzyıl başında aynı adlı câmisine gelir getirmesi için inşa ettirilmiştir.
Kesme taş ve tuğla ile inşa edilen câmi, arşiv kayıtları ve çeşitli tarihi kaynaklarda "kaygan" olarak gecen fakat halk arasında "Kayhan" olarak bilinen mahallede yer alan hamam bulunduğu çarşıya da istinâden "Kayhan Hamamı" veya "Dülgerler, Ağaççılar, Mehmed Ağa Hamamı" adlarıyla da bilinmektedir yapı "çifte hamam" plan tipindedir hamamın kadınlar ve erkekler kısımları soğukluk (soyunmalık) ılıklık sıcaklık halvet su deposu ve külhan (ocak) bölümlerinden oluşmaktadır.
18. ve 19. yüzyıllarda çeşitli yangınlar geçirerek tamirat gören hamam, yaklaşık yüz yıl özgün işleviyle değil, depo ve imalathâne olarak kullanılmıştır.
2013.yılında Bursa Büyük Şehir Belediyesi tarafından restore edilerek yapıya sosyal tesis işlevi verilmiştir..
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 11733
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: CuMâ CeM'im-İZ

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim


SÖZ DİNLEdik=>İBREt İLe,
İZ İZLedik==>HİKMEt İLe,
=>MERYEM-İSÂ İFFETinde,
=>MuhaMMedî=>İZZEt İLe!.


Resim

GÜNEŞLe====>IŞIğı GiBi,
MÂŞUKLa====>ÂŞIğı GiBi!.
>RABBu’L- ÂLEMîN’in NÛRu,
RAHMetenLi’L- ÂLEMîN SEVgi!.


Resim

=>NEFSin==>HEVâ-HEVeSini,
=>NÂZ’a===>NiYÂZ NEFeSini,
YokLuk-ÇokLuk=>TEK-BİR Ettik,
=>“ALLAHu EKBER!.”==>SeSini!.


ZEVK 9498

=>CUMÂ CEM’i CEVLÂNımız==>HÜNKÂRu’L- ŞEHîD CÂMİsi
ŞU==>MÂSİVÂ MAHŞERİnde===>ELEStü AHîD==>CÂMİsi
KÛN EMRİnin==>feyeKÛNu
OLur!. OLmaz!. OLAN!. SONu
CEMMü’L- CEM’de ZÂTULLAH’ın=>KAHHARu’L- VAHîD CÂMİsi!.


13.12.19 12:52
brsbrsm..şehâdetcâmicumâcem’imİZzz..



DEVRİN DEVRi DiVÂN DURduk,
SEYRiN SEYRi SEYRÂN KURduk,
===>TEVHİD-i TEVÂFuK OLdu,
=>MEZZİNLERLe ==>OTURduk!.


Resim

BEZM-i ELEStü===>İLLîYyîNi,
SIRR-ı SUBHÂN SEVDÂM OLdu!.
=>SIRR-ı SIRFım ==>ESFELîNi,
MECNÛN-LEYLÂ-=MEVLÂM OLdu!.


Resim

YÂR HASsREti HALDAŞım OLdu,
ZEVKLerim==>DİLDAŞım OLdu,
KELÂMULLAH===>RESÛLULLAH,
YÂR=>YÂRÂN=>YOLDAŞım OLdu!.


Resim

EL VÜCÛD’un=>MEVCÛD VARı,
RESÛLULLAH ===>ŞEHSUVÂRı,
BİZ BİR-İZ=>NAHNU=>SALÂTı,
==>CEM’ CENNETİ’n ANAHTARı!.


celle celâlihu..
aleyhumusselâm..



YÂ HAYyu’L- HUuu!. ALLAH celle celâlihuu!.
Resim


Resim

ALLAHumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebîyyike ve
RasûLike ve
Nebiyyi'L- ÜMMiyi ve alâ âLihi, EhL-i Beytihi ve's- Sahbihi ve ÜMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden HâL-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-SeLâmet
İZZet-i İhsÂNınLa LûTFet-CEM’ et CUMÂmıza İnşae ALLAH!..


Resim

Vahdet-i UHuD->Vahdet-i ŞüHÛD->Vahdet-i SüCÛD->Vahdet-i MevCÛD=> Vahdet-i VüCÛD<=kaHHÂRRiyyet=> Vahdet-i VüCÛD =>Vahdet-i MevCÛD->Vahdet-i ŞüHÛD->->Vahdet-i SüCÛD->Vahdet-i UHÛD..

(LÂ diyen ->HerŞey/kes)..-> İLÂhe -> İLLâ => ALLAH <= TEVHÎD => ALLAH -> İLLÂ -> İLÂhe-> ..(LÂ diyen yok.. VAR OLan ->VÂHİDi'l- KAHHÂR ALLAH)

يَوْمَ هُم بَارِزُونَ لَا يَخْفَى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ لِّمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ
Resim---"Yevme hum bârizûn(bârizûne) lâ yahfâ alâllâhi min hum şey’un, li meni'l- mülkü’l- yevm (yevme), liLLAHi’l- VÂHİDi'l- KAHHÂR.: O gün, orta yere çıkarlar. Onlardan hiçbir şey ALLAH'a karşı gizli kalmaz. (ALLAH sorar:) "Bugün mülk kimindir? VÂHİD/Bir olan, KAHHÂR OLan ALLAH'ındır." (Mü’min 40/16)


Resim

Resim---"Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Duâ rahmetin anahtarı, abdest namazın anahtarı, namaz da CeNNetin anahtarıdır.” buyurmuştur..
(Deylemî.)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “CeNNetin anahtarı namazdır.” buyurmuştur.
(Deylemî, Darimî.)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Lâ ilâhe İLLâ ALLAH =>CeNNetin anahtarıdır.” buyurmuştur.
(İ. Ahmed, Müsned.)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Kılıç, CeNNetin anahtarıdır.” buyurmuştur.
(İ. Asakir.)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Her şeyin bir anahtarı vardır, CeNNetin anahtarı da fâkirleri sevmektir.” buyurmuştur.
(İbni LâL; İ. Süyûtî.)


Resim MuhaMMedi MuHABBEtLerimİZLe!..


Resim

ŞEHÂDET (KALE, SARAY) CÂMİİ.:

Hisar içinde Sultan I. Murad Hüdavendigâr'ın 1365 yılında sarayın tam karşısına inşa ettirdiği Sultan Câmisi'ne Kale Câmisi de denilmektedir.. Orduevinin tam karşısındadır. Aslen eski bir kilisedir. Zaten bu durum mimarisinden de kendini belli etmektedir. Bursa'daki gayri müslimlerin Sultan 1. Murad'ın kendilerine gösterdiği büyük anlayıştan ötürü kendi rızaları ile câmiye çevrilmesi istemişlerdir. Bursa'daki gayri müslüm ve müslüman toplumun barış ve huzur içinde yaşadığının en önemli kanıtlarından biridir..

Şehâdet Câmii; Bursa'da yapılmış olan çok direkli ve çok kubbeli ilk câmilerdendir. Kaynaklarda ilk yapıldığında dokuz kubbeli olduğu bildirilmektedir. Günümüze ulaşmayan saray, karşısında yer aldığı için Saray Câmii veya Kale Câmii olarak da anılmaktadır. Doğu Kapısı üzerindeki kitabe Bursa'nın en eski kitabesidir..

I. Murad Hüdavendigâr’ın 1365 yılında sarayın tam karşısına inşa ettirdiği Sultan Câmisi’nin (Kale Câmisi de denilmektedir), Sultan’ın 1389’da Kosova ‘da şehid olmasından sonra “Şahâdet Câmisi” adına aldığı çeşitli kaynaklarda ifade edilmektedir.'

Şahadet Câmisi ilk yapıldığında, planı dokuz kubbeli ve çok destekli idi. Câmi bu plan şekliyle Bursa'da yapılmış ilk çok destekli câmii plan tipindedir. Câmiinin bir kısmı 1855 depreminde yıkılmıştır. 1890da önemli bir onarım görmüştür günümüzde câmiinin asıl ibâdet mekanı iki kubbeyle örtülüdür..

Şahadet Câmisi son haliyle, üç sahınlı, orta sahının üzeri iki kubbeyle,iki yan sahının üzeri ise ikişerden toplam dört tonozla örtülmüş olan çok direkli ve kubbeli Ulu Câmi örneğidir. Câmi’nin kuzey doğusunda tek minâresi ve kuzeyinde dört küçük kubbenin örttüğü son cemaat yeri mevcuttur. 17 y.y. güney cephesi desteklemek üzere iki payanda yaptırılmıştır. Şahadet Câmisi, 1892 yılında Vali Mahmud Celaleddin tarafından deprem yıkıntıları üzerinde eskisinden oldukça farklı bir biçimde, sadece orta sahından ibâret olarak yeniden yaptırılmıştır..

Resim

Tophane sırtlarındaki Şehâdet Câmii, Bursa’da yapılan ilk çok kubbeli ve çok destekli câmidir. I. Murad Hüdavendigâr (hükümdar) tarafından 1365 yılında inşa ettirilmiş.
İlk yapıldığında, plân olarak Ulu Câmi tipinin küçük bir örneğiymiş. Üç bölümlü ibâdet mekânının üzeri toplam dokuz kubbeyle örtülüymüş. plânı 1855 yılındaki depremde yıkılınca 1890’da önemli bir onarım görmüş. Günümüzde câminin ibâdet mekânını iki kubbe örtüyor. Son cemaat yeri olmayan câminin, yüksek yapısı ve uzun ikiz pencereleriyle değişik bir görünümü var.
Kale ve Saray Câmii olarak da bilinen mâbede, Sultan I. Murad’ın 1389'da Kosova'da şehid olmasından sonra Şahadet Câmisi adına aldığı çeşitli kaynaklarda ifade edilmektedir. Ancak câminin bu ismi almasının başka sebebi de anlatılmıştır. Hüdavendigâr Murad bu câmiyi yaptırır ancak meşguliyetinden dolayı câmiye hiç gelemez. Kosova Savaşı’nda hançerlenerek öldürülünce, her dönemde var olan ve hüküm vermeye çok meraklı olan ham- kaba softalar, câmiye hiç gelmediği için Hüdavendigâr’ın şehidliğinin kabul olunmayacağı iddialarını ortaya atarlar. Bunun üzerine Bursa kadısı câmiye “Şehâdet” ismini verir…
Rahmetli Necip Fazıl’ın "ham ve kaba soft"a olarak târif ettiği gürûhu görüyor musunuz?. Osmanlı Devleti’nin üç büyük kurucusundan biri olan, İlâ-yı Kelimetullah ve Nizam-ı Âlem için sürekli cihad eden, yönettiği 40’ın üzerinde savaşın hepsini kazanan ve savaş meydanında şehid olan bir sultan için böyle bir söylenti çıkarabiliyorlar… Din ve dindârlar, her devirde, küfür yobazlarından çektikleri kadar bunlardan da çekti…

Resim

ResimŞehâdet Câmisi çok yüksek tavanlı olduğu için ne kadar kalabalık olursa olsun içi çok ferah ve feyizlidir.. Bir gün sizin de YOLunuz BUrası BURSA'ma düşerse, bir CUMÂ CEM’ine iştirak ediniz İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.



Resim nOt.:

Türkyemizde atalarımızdan bize miras kalan mescid ve câmilerimizin neredeyse tümünün restore edildiği şehir BURAsı BURSAmızıdr..
Mescid ve câmilerimiz geçmiş ve uzunca zamanlar içinde çok dışlanmış harap edilmiş ve bambaşka işlerde de kullanılmıştır ne yazık!.

Bir ANı ve ÖRNek.:
Bursa Belediyesi Fen İşleri Memurluğu'ndan emekli olan araştırmacı-tarihçi Erhan Yıldızalp, Bursa'da tescilli 230 câmiden 100'den fazlasının 1938 yılından sonra ibâdete kapatıldığını ve bir toplantıya gittiğini belirten Yıldızalp: "Keşke o konuşmayı dinlemeseydim. Bursa'da Şehâdet Câmisi'nden bahsedince emin olun içim cızz etti. Analatılan Şehâdet Câmisi'ni çocukluğumda 1944 ile 46 yılları arasında çok iyi hatırlıyorum depo ve askeri bando çalışma yeri olarak kullanılıyordu. Okula giderken, askerlere selâm veriyorduk. Nasıl depo olarak kullanıldığını, bando olarak kullanıldığını biliyorum. Sadece Şehadet Câmisi değildi. Burası, Sultan Murat Hüdavendigâr şehid olduğunda onun hatırası için “Şehâdet Câmisi” olarak anılıyordu. Hemen yakında Darphane Mescidi olan binâ, CHP'nin Hİsâr Bucak Teşkilat binâsıydı. Hİsâr'da İsâbey Fenarî Câmisi müzenin deposuydu. İçeride heykeller, mezar taşları vardı. Molla Güranî Câmisi de kapalıydı, malzeme konuluyordu. Yerkapı Câmisi vakıflardan kiralanmış depo olarak kullanılırdı." dedi..
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 11733
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: CuMâ CeM'im-İZ

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

İNS-ü-CiN CEM’i=->YâSîN-de
=>“RESÛLuLLAH SÎNE”-sinde
=>CUMÂ DUÂmız=->DİLLEdik
=->NALBANtoğLu CÂMİ-sinde!.


=>ŞE’ÂN=->ŞEHÂDEt ŞÛURu,
RESÛLuLLAH==>SîN SÜRÛRu,
BİZ BİR-İZ=>
=>NAHNU>NâZ-NiYâZ,
KÜLLî ŞEYy=>ALLAH’ın NÛRu!.


ZEVK 9505

DÂİMî DEVRÂN DEVRinde==>KÜLLî ŞEYy==>EŞi EŞİnde
SeBBEHâ SEYRÂN SEYRinde=>KÜLLî CÂN>RIZkı PEŞİnde
CÂN-CÂNÂN=>CEVLin CEVLÂNı,
NAHNU=>BİZ BİR-İZ=>ŞE’ÂNı,
SEViLen HAYRÂN HAYRında==>SEVenLer AŞKk ATEŞİnde!.


20.12.19 13:03
brsbrsm..nlbntogLucâmicumcemi..


ŞEHÂDEt ŞE’ÂN->BAŞ ŞEHRi,
OLANLar OTAĞı>BURSAmm!.
HeR ÂN NÂZa->NiYÂZ NEHRi,
ERENLER YATAĞı>BURSAmm!.


RIZa RAVZı==->RESÛLuLLAH,
CEM’de=>MEDİNE-MEKKE’miz!.
TERKe TEK’te>TEK-BİR ALLAH,
==>MîM-i MELÂMet TEKKE’miz!.


>MEVLİd-i ŞERîF>OKUndu,
GÜLLer SULTÂNı kOKUndu!.
ÖZLEdim->Yâ RESÛLuLLAH,
HASsREt=>İÇİMe dOKUndu!.



celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem..


Resim

ALLAHumme salli ve sellim ve bârik aLâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebîyyike ve
RasûLike ve
Nebîyyi'L- UMMîyyi ve aLâ âLihi, EHL-i BEYtihi ve's- Sahbihi ve ÜMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..

Âmin! Yâ Muîn! Yâ RABBenâ!..


ResimMuhaMMedi MuhabbetLerimİZLe...


Resim

NALBANTOĞLU CÂMİİ

Nalbantoğlu Mahallesi Berhan Sokak Taşkapı Caddesi Osmangazi/Bursa..

Nalbantoğlu Mahallesi'nde bulunan bu câmi, II.Murad (salt. 1421-1451)döneminde, 1429’da Nalbandbaşı tarafından mescid olarak yaptırılmıştır.
Nalband: Na'l- bend: Nal takan.. demektir..

NALBANTOĞLU’nun Yıldırım Bayezıd'ın Nalbandbaşısı olduğu da savunulur. Baykal da kitabında 1455 yılında Bursa’da bu isimle anılan bir mahalle ve cami olduğunu belirtmektedir. Ancak zamanla artan ihtiyaçlara yanıt veremediğinden, 1777 yılında bir minber eklenerek câmi haline getirilmiştir. Vakfiyesinde Nakilbent olarak geçmektedir.
7,50 X 7,50 metre iç ölçülerinde olan câmide, 3,5 metre derinliğinde bir son cemaat yeri bulunur.
Cami 7.50 x 7.50 metre ölçülerinde kare plana sahiptir. Kurşun kaplı kubbesi, Türk üçgenli geçiş elemanlarına oturtulmuştur. 3.50 metre derinliğindeki üç gözlü son cemaat yerindeki revakın yanları kapalı biçimdedir ve iki tarafı ufak tavanlı çapraz tonozla, ortası da beşik tonozla örtülüdür. Cephe, kemer özengisine kadar üçlü basit tuğla hatıl ve iki sıra muntazam moloz taşla, ondan sonra da kesme taşla işlenmiştir. Mihrab basit, 1777 yılında eklenen minber dikdörtgen parçalı, geçme parmaklıklıdır. Ahşap mahfili de sonradan eklenmiştir..

(Baykal, Bursa ve Anıtları, 92; Bursa Ansiklopedisi, Cilt 3, 1244; Kaplanoğlu, Bursa Anıtlar Ansiklopedisi, 96; Yalman, Bursa, 116,118)

Kalkan duvarlı câmilerdendir. Asıl ibâdet yeri kubbeyle, son cemaat yeri ortada beşik tonoz, yanlarda aynalı tonozlarla örtülüdür. Son cemaat yeri mermer korkuluk ve ahşab malzeme ile kapanmıştır. Küçük Bursa câmileri için tipik kapalı son cemaat yeri bulunan câminin duvarları tuğla ve kesme taşla örülmüştür. Câminin minâresi, Bursa'nın en güzel minârelerindendir. Yapıda, erken Osmanlı devri Bursa bölgesi küçük câmilerinin tipik süsleme proğramına uygun basit geometrik ve yazı türünde süslemelere rastlanır.
Birçok kez onarımdan geçen câmi son olarak 1957 yılında, Bursa Eski Eserleri Sevenler Kurumu tarafından onarılarak ibâdete açılmıştır..


Resim
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 11733
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: CuMâ CeM'im-İZ

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

RESÛLULLAH!.
sallallahu aleyhi vesellem!.


AŞK-ü-CEZBE MEZHEBin GÜL,
ZÜHD-ü-TAKVÂ MESLEĞin
GÜL,
SIDK-ü-HUŞÛ' MEŞREBin>
GÜL,
=>HAVF-ü-RECÂ MERCİ’in
GÜL!.

GÜL KALkaR>GÜLLe YATaRız,
GÜL TUTaRız==>GÜL ATaRız,
BURSA->NAHNU
GÜL BÂZÂRI,
GÜL ALıRız===>GÜL SATaRız!.

SEVgimİZ=>GÜL AŞKımIZ>GÜL,
SÛREt-SÎREt MEŞKimİZ==>
GÜL,
ŞAHDAMARdan=->ÖZümÜZ
GÜL
MUHAMMEDî KÖŞKümÜZ=->GÜL!.

dÖRt GÜLdür>dÖRt UNSÛRumuz
=>
GÜL SEViNCi==>SÜRÛRumuz
LÂLE>EL LATîF
GÜL>MUHAMMED
==->MUHAMMEDî
GÜL NÛRumuz!.


ZEVK 9508

CÂN<->CÂNÂN =>CEM’i GÜLZÂRı=>GÜL NİYÂZda GÜL NÂZdayIZ!
MIZRABımIN<->TELimİZ=>
GÜL =>GÜL ELLİyİZ=>GÜL SAZdayIZ!
GÜL GÜBRe GÜL BOHÇAmız>GÜL
TOHuM-TARLA=>BAHÇAmız>
GÜL
=>NEFESimİZ<->SESimİZ=>
GÜL
KÜLLî ŞEYy=>HERKESimİZ=>
GÜL!.
=>
GÜLe GÜLe GELdik==>GÜLe==>GÜL CEM’inde=>BEZZAZdayIZ!.


27.12.19 12:23
brsbrsm..yenibezzazcâmicuma cem’imizzz..


SIRR-ı SUBHÂN SELÂMî GÜL
>KÛN feyeKÛN KELÂMî
GÜL
BURa BURSA
GÜL BÂZÂRIm
>KUL İHVÂNİm MELÂMî
GÜL!.

GÖNLÜMÜZü=>GÜL’e SALdık,
GÜLdEN ÇIKtık>
GÜL’e DALdık,
KUL İHVÂNim=->
GÜL HÂLİne,
=>
GÜLe GÜLe=>GÜLe KALdık!.



Resim

ALLAHumme salli ve sellim ve bârik aLâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebîyyike ve
RasûLike ve
Nebîyyi'L- UMMîyyi ve aLâ âLihi, EHL-i BEYtihi ve's- Sahbihi ve ÜMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..

Âmin! Yâ Muîn! Yâ RABBenâ!..


ResimMuhaMMedi MuhabbetLerimİZLe...


EŞREFoğLu AL Haberi, Bahçe BİZde GüL BİZdedir.:



Resim

YENİ BEZZAZ CÂMİİ.:

Yeni Bezzaz (Reyhan) Câmii
Tuzpazarı Mahallesi Tayakadın Caddesi Osmangazi/Bursa..

İbn-i Bazergân adında Bezzaz/Bez satan manifaturacı bir tüccar tarafından Fatih döneminde (salt. 1451-1481) inşa ettirilen yapı, Reyhan Câmisi olarak da bilinir. Câminin iç ölçüleri 7.55 x7.55 metre olup, üzeri sekizgen kasnağa oturan büyük bir kubbe ile örtülüdür. Yüksek bir kalkan duvarı olan üç gözlü son cemaat yerinin üzerinde ise ortada yuvarlak, yanlarda aynalı tonozlar bulunmaktadır. 1855 depreminde büyük hasar gören câminin çöken kubbesi yerine önce çatı yaptırılmış, 1963 yılında Bursa Eski Eserleri Sevenler Kurumu tarafından yapılan onarımda yapının üzerine tekrar kubbe inşa edilmiştir. Kasnakta her yönde birer adet olmak üzere, toplam dört adet pencere bulunmaktadır, ancak kuzey yönündeki kapatılmıştır. Câminin kuzeybatı köşesindeki minaresinin sekizgen kaidesi taştan, silindirik gövdesi ise tuğladan inşa edilmiştir. Şerefenin altı dört sıra stalaktitlidir..
(Bursa Ansiklopedisi, Cilt 4, 1708; Kaplanoğlu, Bursa Anıtlar Ansiklopedisi, 126-127)
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 11733
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: CuMâ CeM'im-İZ

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

BURSAm YÂRin HiLÂL KAŞı,
KEKiK KOKar==>DAĞı-TAŞı!.
CÂN CUMÂya->CEM’ EVİmiz,
YÂREN YURDu=>YİGİt BAŞı!.


YAŞAnan=>LEHVuN-LÂİBuN,
KULLuk OYUN>KuN feyeKuN!.
İNNe’L- İNSÂNe=>Lefî HUSR.
=->Kad EFLÂHe’L-MÜ’MİNuN!.


ZEVK 9519

KÜLLî NEFSin=>ZÂiKAsı===>KÜLLî ŞEYy=>DEVRÂN DEMi-nde
AÇ KALkarLar Tok DÖNerLer=>Tüm KUŞLar=>SEYRÂN YEMi-nde
MUHABBEt BAYRAMı CUMÂ===->CİHÂNda==>CEVLÂN CEMi-nde
HÂL-i HAZıR==>HıZıR==>HuZuR HÂLİnde==>HAYRÂN HEMi-nde!.


03.01.20 13:08
brsbrsm...cumacemiyiğtcedidcâmimizz..


YİGİt CEDİD=>CÂNda CÂNÂN
nAHNU NİYAZInda=>hER CÂN
Nİ’Metin NÂZInda==>SUBHÂN
==->SİSTEMin SÂHİBi SULTÂN!.


Resim

ALLAHumme salli ve sellim ve bârik aLâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebîyyike ve
RasûLike ve
Nebîyyi'L- UMMîyyi ve aLâ âLihi, EHL-i BEYtihi ve's- Sahbihi ve ÜMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..

Âmin! Yâ Muîn! Yâ RABBenâ!..


ResimMuhaMMedi MuhabbetLerimİZLe...

Resim

YAŞAnan=>LEHVuN-LÂİBuN,
KULLuk OYUN>KuN feyeKuN!.
İNNe’L- İNSÂNe=>Lefî HUSR.
=->Kad EFLÂHe’L-MÜ’MİNuN!.


وَمَا هَذِهِ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَإِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ
Resim---“Ve mâ hâzihi’l- hayâtu’d- dunyâ illâ lehvun ve laib (laibun), ve inne’d- dâre’l- âhırete le hiye’l- hayevân (hayevânu), LEV kânû ya’lemûn (ya’lemûne).: Ve bu dünya hayatı, oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Muhakkak ki ahiret yurdu, elbette o gerçek hayattır. KEŞKE BİLselerdi.” (Ankebût 29/64)

إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Resim---"İnnemâ emruhû izâ erâde şey’en en yekûle lehu kûn fe yekûn (yekûnu).: O (Allah), bir şey irade ettiği (dilediği) zaman O’nun emri, sadece ona: "Ol!" demektir. O, hemen olur.” (Yâsîn 36/82)

وَالْعَصْرِ
Resim---"Ve’l- asr (asri).: Asr'a andolsun;” (Asr 103/1)

إِنَّ الْإِنسَانَ لَفِي خُسْرٍ
Resim---"İnne’l- insâne le fî husr (husrin).: Gerçekten insan, ziyandadır." (Asr 103/2)

إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ
Resim---"İllâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabr(sabrı).: Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka.(Asr 103/3)

قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ
Resim---“Kad eflehal mu’minun(mu’minune).: Gerçekten mü’minler felah bulmuş/kurtuluşa ermiştir”
(Mü’minûn 23/1)


Resim
ResimResim
ResimResimResim

YİĞİT CEDİD CÂMİSİ
Reyhan Mahallesi Cumhuriyet Caddesi Yeni Yiğit Sokak Osmangazi/Bursa

Cumhuriyet Caddesi No. 1'dedir. Yapıldığı tarih ve yaptıranı kesin olarak bilinmeyen Câmi hakkında yalnız Kâzım Baykal'ın “Bursa ve Anıtları” adlı kitabında bahsedilmektedir. Bu kitapta “Câmii yaptıran kesin olarak bilinmemekle beraber Yiğit Köhne ile ilgili görünür. Bâyezid zamanında vakıfları var” denilmektedir. Yiğit Köhne ile ilgisi var ise aynı devirde olması gerekir diye düşünüle bilir. Yiğit Köhne II. Murad devrinde yaşamış. Bursa'da eski Gemlik yolu iie Cumhuriyet Caddesinin köşesinde bir de Câmi yaptırmıştır.
Câmi içte 8,32X8,32 ebadında olup ilk yapıldığı devirde kubbeli olan üst örtüsü büyük depremde (1854) yıkılmış, yerine kiremitle örtülü çatı yapılmıştır. Bir şahsın mülkiyetinde olan Câmi, uzun müddet depo olarak kullanılmış. 1960 yılında yapılan onarımla ibâdete açılmıştır.

Yapının tümü dikdörtgen bir plan yansıtmaktadır. Düz ahşap örtülü son cemaat yeri doğu yönünde, üzeri kiremitle örtülü çatıyla kapatılmıştır. Asıl ibâdet mekânı ahşap tavanlıdır.
Güney duvarındaki dört pencere dolap haline getirilmiştir. Diğer üç ana yöndeki alt sıra pencereler sivri kemerli olup, demir parmaklıkları. ahşap söveleri ve kapakları orijinaldir.
Mihrap 0,52 metre derinliğinde. dikdörtgen çerçeveli bir f!iŞ halindedir. Kavsarası altı mukarnas sırası ile kurulmuştur.
Câminin beden duvarları üç sıra moloz taş. iki sıra tuğla örgülüdür.
Kuzeybatı köşesinde yer alan minarenin kaidesi orijinal olup, silindirik gövde ve petek kısmı yenilenmiştir.

Yiğit Cedid Câmii: Cumhuriyet Caddesinden Reyhan Çarşısına girilen noktada, Yeniyiğit Sokağın başında yer alır. Yaptıran ve yapılış tarihi tam olarak belli değildir. Ancak bazı kaynaklarda, Câminin Yiğit Köhne Câmii’ni yaptıran Yiğit oğlu Hacı Ali olduğu ve 15. yüzyılın ilk yarısın yaptırılmış olabileceği ifâde edilmektedir. Kare planlı Câmi, 1855 depreminde büyük hasar görmüş ve sonrasında özel mülkiyette kalan câmi uzun süre depo olarak kullanılmıştır. 1960 yılında gerçekleştirilen geniş çaplı bir onarım sonrasında Câmi olarak ibadete açılmıştır.

(M. Hızlı, Bursa Çarşısındaki Dini Yapılar,,Çarşının Öyküsü,89..)

Cumhuriyet Caddesi ile Yiğit Yiğit Caddesi’nin kesiştiği köşede bulunan Câminin kim tarafından yaptırıldığı kesin olarak bilinmemekle beraber 15. yüzyıl başında yapıldığı sanılmaktadır. Mahalle mescidi tipinde yapılan Câmi, kalkan duvarlıdır. 8,32 x 8,32 metre iç ölçülerinde olan Câminin üzeri önceleri kubbe ile örtülü iken 1855 depreminde yıkılmasıyla üzeri kırma çatı yapılarak kiremitle kaplanmıştır. Duvarları iki sıra tuğla ve moloz taşıyla örülmüştür. Uzun süre depo olarak kullanılan yapı, 1961 yılında onarılarak ibadet açılmıştır. Bu tarihte yapılan onarım sırasında mülk sahiplerinin yapmış olduğu iç hanın kotunun düşürülmesi nedeniyle kuzeydeki kapı kapanmış, yerine doğudan yeni bir kapı açılmıştır. Bu nedenle orijinalliğini kaybetmiştir. İstalaktit süslemeleriyle mihrabı orijinaldir. Sıvalı ve kalın gövdeli bir minaresi vardır.

Cumhuriyet Caddesi'nde bulunan Câmi, XV. yüzyılın başında yapıldığı sanılmaktadır. Câmiyi yaptıran bilinmemektedir. Mahalle mescidi tipinde olan yapı kalkan duvarlıdır.
8,32X8,32 metre iç ölçülerinde olan Câminin üzeri kubbe ile örtülü imiş. Ancak, 1854 depreminde yıkılan kubbenin yerine Câminin üzeri çatı ile örtülmüştür.
Bir şahsın mülkiyetinde bulunan Câmi uzun yıllar depo olarak kullanılmış, 1960 yılında onarılarak ibadete açılmıştır. Halen sağlam ve ibadete açık durumdadır..

(Baykal (1950) S.119; Vakıflar (1983) III. S.235; Beesk (1964) S.18; Ayverdi Iı. (1972) S.348)

Bursa’da Yiğit adında iki adet benzer mimarîli câmi vardır, bunlardan biri Yiğit Köhne, diğeri ise Yiğit Cedid Câmisidir. Bu iki câminin de yaptıranları aynıdır. Bu iki câmide. Yiğit Oğlu Hacı Ali Bey tarafından yaptırılmıştır.
Köhne ismi hurda anlamında kullanılır ama, bu ismi almasında ki amaç, bu Zât iki câmi yaptırınca bu iki câmiden birine Köhne, yani ESKİ, diğerine de Cedîd yani YENİ isminin verilmesidir..
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 11733
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: CuMâ CeM'im-İZ

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

HeRKes KANLı KAFeSinde,
Bu ÂLEM=>DUÂ MESÇiDi!.
İLk NeFeS SoN NEFeSinde,
CÂNLarın=>RESMî GEÇiDi!.

İÇİne==>YARıM NEFeSin,
NELeR SIĞDIRıYOR İnsÂN!.
CENNetkEN KANLı KAFeSin,
->ATEŞ YAĞDIRıYOR İnsÂN!.


ZEVK 9529

BURSA BÂZÂRı NAZARGÂh.. NİYÂZ>BENde.. NÂZ>NİGÂR’da
ATEŞ İÇİnde==>İMtihÂN ==>ÜMÜDimİZ ==>GİRDİGÂR’da
ELESt-MAHŞER=>MERÂSiMi
CÂNÂN>CÂN>CİSİM>RESiMi
ŞEHîDLerLE =>CUMÂ CEM’i ==>MURAD HÜDÂVENDİGÂR’da!.


10.01.20 13:03
brsbrsm..muradiyyecâmimizzzcumâcem’i..


BKaDER RÜZGÂRInda UÇaN,
ÇARk-ı ÇİLLe CEM SULTANı!.
Attığı OKU-ndan=->KAÇaN,
ÖLEN<->ÖLdürENLer HANı!.

ZITLıkLar ZEVKidir->BURSA,
NÂZ-NİYÂZ NEHRİdir BURSA,
NÂRLa>NÛRda =>ARA KESit,
=>ÂŞIKLar ŞEHRİdir BURSA!.


Resim

NİGÂR.: f. Güzel yüzlü sevgili.
GİRDİGÂR.: f. ALLAH celle celâlihu.Yaratıcı. Kudret sahibi.
MERÂSiM.: (Mersem. C.) Resmi merasimler. Âdet hükmündeki gösterişler. Resmi muameleler..
HÜDAVENDİGÂR: f. Hükümdar, âmir, efendi, sahib. * Osmanlı padişahlarından 1. Murad Han Gâzi'nin (1362 - 1389) lâkabıdır ve bu sebeple, şehzâdeliğinde vâlilik yaptığı Bursa vilâyetine de Cumhuriyete kadar bu nâm verilmişti..



Resim


Resim

ALLAHumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebîyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- ÜMMiyi ve alâ ÂLihi, EhL-i Beytihi ve's- Sahbihi ve ÜMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..


bî-RAHMetike yâ erhame'r- rahîmiyn!
bî-RAHMetike yâ erhame'r- rahîmiyn!
bî-RAHMetike yâ erhame'r- rahîmiyn!.
İrhamNÂ yâ RABBBeNâ ceLLe ceLÂLihuu!..


Âmin Yâ Latîf Yâ Kerîm ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Rahîm Yâ Vedûd ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Fettâh Yâ Gaffâr ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Settâr Yâ ALLAH ALLAH celle celâluhu!..

Âmin... Âmin... Âmin... Âmin!.. Yâ Muîn Celle Celâluhu.


Resim


Resim

MURADİYE KÜLLİYESİ.:

Muradiye Külliyesi, Bursa’da Osmanlı Sultanları tarafından yaptırılan son külliyedir. Sultan II. Murad tarafından 1425-1426 yılları arasında yaptırılmış ve içinde bulunduğu semte ismini vermiştir. Câmi, medrese, hamam, darüşşifa ve türbeden oluşan Muradiye Külliyesi’ne Fatih Sultan Mehmed, II. Bayezid ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde yapıldığı bilinen türbeler de eklenmiştir.
Ölüm ile yaşamı, rüya ile hakikati, hüzün ile huzuru bir arada tadabileceğiniz, hissedebileceğiniz, bu mistik mekanın bahçesinde, yer alan çınarlar servilerin gölgesinde, çiçekler arasında, bedenen ve ruhen dinlenebilirsiniz.


Muradiye Câmii.:

1425-26 yılında yaptırılan II. Murad Câmii, zâviyeli plan tipi câmilerin en yalın biçimini yansıtmaktadır. Oldukça yalın bir plana sahip olmasına karşılık, gerek dış cephesi, gerekse iç mekanları süsleme bakımından oldukça zengindir. Dış cephede taş ve tuğla işçiliği, iç mekanlarda ise renkli sırlar ve çeşitli motiflerle çiniler sanat tarihi açısından önem arz etmektedir.

II. Murad Türbesi.:

Muradiye Külliyesi’nin merkezinde, câminin güneybatısında II. Murad türbesi yer almaktadır. Kare planlı olan türbenin, II. Murad’ın mezarının bulunduğu alanın kubbesi açık bırakılarak, yamur suyunun mezara gelmesi sağlanmıştır. Sultan II. Murad: “Allah’ın rahmeti, ister güneş ve ayın parlaklığı, isterse cennetin yağmuru veya çiği olsun, mezarımın doğrudan üzerine yağsın!.” diye vasiyet ettiği bilinmektedir. Uhrevî Âleme olan bağlılığı ve gösterişten hoşlaşan yapısı olan Sultan II. Murad’ın türbesi de oldukça sâdedir. Aynı türbe yapısı içerisinde yer alan yan odada iki büyük oğlu ve bir kızının mezarları bulunmaktadır.
Sultanlıktan kendi isteğiyle ayrılan ilk ve son hükümdar olan II. Murad, Bursa’da gömülen son Osmanlı padişahıdır..


Muradiye Türbeleri:

Osmanlı hânedan üyelerinin türbelerinin yer aldığı külliyede 12 türbe bulunmaktadır. Bursa’nın Osmanlı türbeler şehri olarak anılmasında büyük bir paya sahip olan külliyenin bahçesinde yer alan türbeler, adeta hüznün acı meyveleri gibidir. Fatih Sultan Mehmed’den itibaren 100 yılı aşkın bir dönem içinde peyderpey yaptırılan bu komplekste: Hüma Hatun (Hatuniye) Türbesi, Şehzâde Alaaddin Türbesi, Cem Sultan Türbesi, Şehzâde Ahmed Türbesi, Şehzâde Mustafa Türbesi, Şirin Hatun Türbesi, Gülruh Hatun Türbesi, Ebe Hatun (Fatih Sultan Mehmed’in Ebesi) , Şehzâde Mahmed Türbesi, Mükrime Hatun Türbesi, Gülşah Hatun Türbesi, Saraylılar (Cariyeler) Türbesi bulunmaktadır.

II. Murad Medresesi.:

Bursa’da inşa edilen son selatin medresesidir. Altıncı Osmanlı padişahı II. Murad tarafından yaptırılmıştır. II. Murad’ın Bursa’da kurduğu medrese dışında, câmi, imâret, zâviye, muvakkithâne, hamam ve bir de misafirhâne yaptırdığı bilinmektedir. Medrese, kendi adıyla anılan câminin yaklaşık 40 m. batısındadır. Öğrencilerin kalabileceği ölçülerde 14 odası ve bir büyük dershânesi bulunan medresenin bir de kütüphânesi vardır. Bursa’daki güzel medreselerden biri olan Muradiye Medresesi, 1951 yılında restore edilerek yakın zamana kadar Verem Savaş Dispanseri olarak kullanılmıştır. 2005 yılından bu yana “Döne Ocak Kanser Erken Tanı Merkezi” olarak kullanılmakta olup, içinde bir de sağlık müzesi bulunmaktadır..


Resim

Resim BURSA’mın TARİHİ.:

Uygarlıklar beşiği Anadolu’nun cennet köşelerinden Bursa ve çevresi, çok eski çağlardan beri yerleşimlere sahne olmuştur. Bölgede eski yerleşim alanlarının yarattığı uygarlıkların günümüzden 7 bin yıl öncesine gittiği, Ilıpınar Höyüğü kazılarında ortaya çıkmıştır. Höyükte yapılan kazılar sonucunda, m.ö. 5200 yıl öncesine dek inen bir yerleşim alanı bulunmuştur.

Bursa’nın 7 km. kuzeyinde Demirtaş nahiyesinin 2,5 km. güneyinde, 90 m. çevresi 5 m. yüksekliği olan “Demirtaş Höyüğü” yer almaktadır. Bu höyükte genellikle elde, az miktarda da çarkta yapılmış kâse, küp ve testilere ait seramik parçaları bulunmaktadır. Bunlar erken bronz çağdan kalmış olup m.ö. 2500’lü yıllara tarihlenir.

Kentin 14 km batısında, Çayırköyü’nün 1 km. güneybatısındaki “Çayırköy Höyüğü’nün boyutları da Demirtaş Höyüğü ile aynıdır. Burada bulunan seramik parçalarında gri, kırmızı, kahverengi ve siyah renkler hakimdir. Bulunan seramik parçalarının önemli kısmı elde, çok azı ise çarkta yapılmıştır. Höyüğün en eski buluntusu m.ö. 2700 yılına aittir.

M.ö. 3. yüzyılda Bithynialılar ve Prusiaslılar tarafından kurulan kentin ilk adı “Prusa” idi. Yazılı kaynaklarda “Bitinya” olarak da geçen Bursa ve çevresinin en eski yerleşimleri İznik Gölü çevresindedir. Sadece İznik Gölü çevresinde, taş devirlerinde kurulduğu anlaşılan yedi önemli höyük bulunmaktadır. Bunlardan Orhangazi yakınlarındaki Ilıpınar ve onun 750 m. kadar doğusundaki Hacılartepe Höyüğü, Orhangazi-İznik yolunun Yeniköy altı mevkiinde Tepecik Höyüğü, İznik Gölü’nün doğusunda ise Körüstan, Üyücek Tepe, Höyücek ve Karadin Höyükleri bulunmaktadır.

İnegöl kent merkezinde, Cumatepe Höyüğü ile 3 km doğusunda bulunan Doğutepe Akhisar Höyükleriyle Yenişehir Babasultan Höyüğü tarih öncesi devirlere ait yerleşimleri işâret etmektedir. Demirtaş Köyü Höyüğü ile M. Kemalpaşa’nın Dorak Köyü ile Tahtalı Köyü’ndeki kalıntılar, Bursa bölgesinin en az beş bin yıllık önemli bir uygarlık alanı olduğuna işâret etmektedir..


Resim PRUSA (BURSA)’nın KURULUŞU.:

Bursa bölgesi, m.ö. 4. yüzyılda Bithynia Devleti kurulana dek çeşitli kolonilerin ve ülkelerin egemenliğinde yaşamıştı. Ünlü Herodot Tarihi’ne göre, o tarihte Bursa ve civârında var olan tek kent Cius/Gemlik’tir. Cius kentinin kuruluşu m.ö. 12. yüzyıla kadar uzanır. Apamea/Mudanya kentinin ise, m.ö. 10. yüzyılda kurulduğu sanılmaktadır. Uluabat Gölü’nün üzerinde bir adada bulunan Apollonia/Gölyazı’nın ise, m.ö. 6. yüzyıldan daha önce kurulduğu sanılmaktadır.

Krezus/Kroisos (m.ö. 561-546) döneminde Lidyalıların egemenliğine giren Bursa bölgesi daha sonra, Pers/İran egemenliğiyle tanışmıştı. Bursa bölgesi, bu savaşlar sırasında çok tahrip oldu. Dedalses, İranlara karşı savaşarak Bursa bölgesinde bağımsız bir Bithynia Devleti kurdu. Dedalses’in oğlu Botiras ve onun oğlu Bas/Byas (m.ö. 378-328) Bithynia krallığının ilk kralı sayılmaktadır.

M.ö. 2. yüzyılda M.Kemalpaşa yakınlarındaki Melde Tepesi’nde antik Miletopolis, 356 yılında Orhangazi’de Basilinopolis, Sölöz köyünde Pythopolis, Yenişehir’de Otroia, Orhaneli’de Adriani, Karacabey’de Kremastis, Eşkel’de Daskylium, Çekirge’de Plai, Kurşunlu’da Brillos, İznik’te Nicaea antik kentleri kurulmuştu.

Bursa’nın kent statüsüne yükselip çevresinin surlarla çevrilmesi, Bithynia kralı I. Prusias (m.ö. 232-192) döneminde gerçekleşmişti. Kartaca kralı Hannibal, Roma imparatoru ile yaptığı savaşı kaybedince, askerleriyle birlikte I. Prusias’a sığınmış. Hannibal, I. Prusias tarafından büyük itibar görmesi üzerine, onun onuruna Bursa kentini kurmuş. Kente bu nedenle Prusa adı verilmiştir. Şehir merkezine yakın ilk yerleşimin kesin bulguları m.ö. 2500 – 2700 yıllarını göstermektedir.

Antik kaynaklarca bugünkü Bursa’nın kurucusu olarak bilinen I. Prusias’ın imparatorluğu zamanında Uludağ Bursa’sı (Prusa ad Olympium) adını alan şehirden o döneme ait mermerden bir kadın heykeli ve ostotek bulunmuştur.
İmparator Justinianus (527-565) zamanında Pythia’da (Çekirge’de) yeni hamamlar yaptırılmıştır. 1935 yılında Hisar içinde tonozlu odalar bulunmuştur. Hisar içinde, Yer Kapı’da bulunmuş erken Bizans devrine ait taban mozaiği, önemli arkeolojik kalıntılardandır. Tophâne’de Bizans döneminden bir şapel ve manastıra ait mozaikler bulunmaktadır.

Prusa (Bursa) 1204-1261 yılları arasında Nikaia’ya (İznik)’e bağlı sönük bir tekfurluk olarak yaşamını sürdürdü.
m.ö. 74 yılında Roma’ya bağlanan Bithynia krallığı, uzun yıllar Roma egemenliğinde kaldı. Önce Romalıların, sonra da Bizanslıların bir ili olarak varlığını sürdüren Bursa ve civarı Osmanlı Beyliği döneminde dahi yabancı kaynaklarca Bithynia Beyliği veya Krallığı olarak anılmıştır.

Bugün ülkemizin en zengin Bizans devri mezar stelleri ve çeşitli mimarî eser parçaları, seramikler, sikkeler Bursa Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir.
Bursa, Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk 200 yıllık döneminde diğer kentlere göre büyük gelişmeler göstermiş, birçok mimarî yapı ile süslenmiş; devrinin tanınmış medreseleri ile bilim âleminin merkezi olmuştur.
I. Murad zamanından başlayan Hüdavendigâr Külliyesi, I. Beyazid’ın yaptırdığı Yıldırım Külliyesi, I. Mehmed (Çelebi) döneminde başlayıp II. Murad zamanında tamamlanan Yeşil Külliye Bursa’nın mekânsal gelişimini etkileyen ve bugün de ayakta duran büyük komplekslerdir..


Resim BURSA KİMİN ŞEHRİ?.:

Bursa ve civarına önceleri Bithynia denilmekteydi. Uludağ’ın güneyi ile batısı ise Mysia adıyla anılmaktaydı. Bursa bölgesinde yaşayan Bithynialılar, Thrak kökenliydi. Asya ile Avrupa’nın geçiş yeri üzerinde bulunduğundan, çok farklı halklar da bölgeye yerleşmişti.
Bithyn’lerden önce bölgede Bebryk’ler oturmuştu. Sonra da Mysi’ler gelmişti. Bithyn’ler, Thrak örf ve adetlerine bağlı oldukları için çoğu kez Asya Thrak’ları olarak anılmıştır. Kullandıkları dilin ise Thrakça olduğu belgelerden anlaşılıyor. Ancak, Yunan kolonilerinin etkisi ile Bithynia halkı da yavaş yavaş Yunanlaşmıştı. Bithyn’lerden önce, bölgede Bebryk, doğuda ise Mygdon dili konuşuluyordu. Batıda ise Mysia dili konuşulmaktaydı.

Bizanslıların 12. yüzyılda Bursa ve civarına çok sayıda Sırp ve Bulgar’ı iskân ettiği bilinmektedir. Osmanlılar bu bölgeye geldiklerinde, Bursa ve çevresinde çok değişik etnik gruplardan olmak üzere, Ortodoks Hıristiyanları bulmuştu.
Ayrıca şu gerçeği de ifade etmek gerekir ki, Osmanlılar Bursa’yı aldıklarında kent sadece hisar içinden ibaretti. Orhan Gazi şehri hisarın dışına çıkararak, surlar dışında bugünkü Bursa’nın çekirdeğini oluşturan yeni bir şehir kurmuştur. Okul, hastane, köprü, aşevleri, kervansaraylar, hamamlar gibi kamu yapıları inşa edilmiş ve bunların çevrelerinde konut alanları yaratılarak bir yerleşme geleneği başlatılmak suretiyle bugünkü “Yeşil Bursa”nın temelleri atılmıştır.


Resim TÜRKLERİN BURSA BÖLGESİNE GELİŞİ.:

Müslümanlar ilk kez, Abbasîler (Harun Reşid) döneminde Bursa’ya kadar gelmişti. 955 yılında ise Halep’teki Hamedanlılar, Bursa’yı ele geçirip 23 yıl boyunca Bursa’ya egemen olmuşlardır. Türklerin Bursa bölgesine ilk kez 1081 yılından sonra geldikleri görülüyor. İznik, 1081-1097 yıllarında Anadolu Selçuklu Devleti’nin başkentliğini yapmıştı. 1097 yılında ise bölge, Haçlı Savaşları’na sahne oldu. İznik Haçlıların eline geçti. Alexias Kommenos’un döneminde (1097) düzenlenen bir seferle Türkler, ilk kez Bursa’yı ele geçirmişti. Bu savaşlar sırasında İstanbul’da Latin Hükümeti kurulunca, Bizans İmparatorluğu’nun başkenti İznik oldu. 1204 yılında Theodor Laskaris’in kurduğu İznik Bizans İmparatorluğu, 1261 yılına kadar varlığını sürdürdü.
Latinler İstanbul’u işgal ettikleri zaman Bizans prensleri bu yeni düşmanın elinden kurtulmak için Müslüman yöneticilerle işbirliği yaparak Bursa’yı ele geçirdiler. 1214 yılına kadar Rumların elinde kalan Bursa, Müslümanlara karşı direnişte halkın gösterdiği isteksizlik nedeniyle imparator II. Andronikos’un gazabına uğradı. Halkın büyük bölümünün malları yağma edilerek içlerinden bazılarına sürgün ve idam cezası verildi. II. Andronikos, Latinleri yenerek imparatorluğu tanımalarını sağlayıncaya kadar Bursa’yı bu şiddet yöntemi ile elde tutabildi..


Resim BEYLİK’ten DEVLET’e .. OSMAN GAZİ Devri (1299-1324).:

Osmanlı Devleti’nin kurucusu ve ilk sultanı Osman Bey, Ertuğrul Gazi’nin oğludur. Osmanlı’nın diğer beyliklere göre Hıristiyan araziye komşu olması çok önemli bir avantaj sağlamış, onları kısa sürede büyük imparatorluk durumuna getirmiştir.
Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda dervişlerin büyük katkısını gören Osman Bey, bu nedenle Bursa ve çevresindeki birçok araziyi dervişlere verdi. Kendisi de, bölgenin en önemli dervişi olan Şeyh Edebali’nin kızını aldı. Bizans topraklarında yaptıkları savaşlarla zenginleşen Osman Bey; Karacahisar, Yarhisar, İnegöl’ü aldı. 1302 yılında Yenişehir’i devletin merkezi yaptı. İznik ve Bursa’yı kuşattı ancak alamadan yaşamını yitirdi. Vasiyeti gereği Tophâne’deki Gümüşlü Kubbe’ye (Saint Elia Manastırı) gömüldü. Ölümünde özel mülkü olarak çok az malı çıkmıştı..


Resim BURSA’nın FETHİ.:

Osman Bey 1308 yılında Bizans tekfurlarının birleşmiş ordularını Dimboz/Erdoğan köyü yakınlarında perişan edince, Bursa önlerine gelmişti. Bu tarihten sonra Bursa’yı kuşatarak gözlemek amacıyla biri Kükürtlü Hamamı karşısında Ak Timur’u komutasında, diğeri eski Mollaarap Okulu yerinde, Balaban Bey komutasında iki kule yaptırmıştı. Bursa’nın arkasını güvenlik altına almak için 1325 yılında Orhaneli Kalesi fethedilince tekfur çaresiz kaldı. 6 Nisan 1326 tarihinde Bursa’yı Orhan Bey’e teslim etti.
Böylece Bursa, bir bakıma kılıçla değil, “vire” olarak anılan biçimde teslim yoluyla Türklerin eline geçmiş oldu.
O dönemlerde top ve tüfek olmadığından kaleleri düşürmek için kullanılan en önemli savaş taktiği kaleleri kuleler vasıtasıyla gözetim altına tutarak giriş ve çıkışı engellemekti. Böylece kale halkını aç bırakarak, suyunu keserek kentler kan dökmeden ele geçiriliyordu. Bursa’nın ele geçirilmesinde de “vire” denilen bu metot uygulanmış, aç ve susuz kalan halk tekfura karşı ayaklanmış ve şehir kan dökülmeden Osmanlılara teslim edilmişti..


Resim BURSA’da BİR İMPARATORLUK DOĞUYOR.. ORHAN GAZİ Devri (1324-1360).:

Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey’in oğlu ve devletin ikinci sultanı Orhan Bey, 1320 yılında babasının vekili oldu. 1321 yılında Mudanya’yı, 6 Nisan 1326 tarihinde ise Bursa’yı fethederek 1324 yılında tahta geçti. Bizans ordularını 1329 yılında İstanbul yakınlarında Pelekanon’da yendi. 1331 yılında İznik’i teslim alan Orhan Gazi Osmanlıların başkentini 5 yıl süre ile İznik’e taşıdı.
1353’te Bizans’taki iç karışıklıklardan faydalanan Orhan Gazi, Gelibolu’da Çimpe Kalesini aldı. Gelibolu’ya geçip tüm Marmara kıyıları ile Tekirdağ’ı ele geçirdi. Devletin temellerini oluşturan ilk yasal düzenlemeleri yaptı. Orduyu düzenledi. Vergi yasaları getirdi. İlk kez kendi adına para bastırdı. Bilecik Tekfurunun kızı Nilüfer Hatun ile Asporça ve Bizans İmparatoriçesi Thedora’yı eş olarak alan Orhan Gazi, kentte hızlı bir imar çalışması başlatarak sur dışına taşan kentin çekirdeğini oluşturan câmi, hamam, köprü, çeşme, darphâne, medrese gibi birçok anıtsal eseri yaptırdı.
Orhan Gazi 1360 yılında yaşamını yitirdi. O da Tophâne’ye, babasının yanına gömüldü..


Resim İLK ŞEHİD SULTAN MURAD HÜDAVENDİGÂR (1360-1389

Orhan Bey’in oğlu olan I. Murad, Lala Şahin Paşa’nın yanında yönetim ve savaş dersleri aldı. 1340 yılında Bursa Sancakbeyi; ağabeyi Süleyman Paşa’nın 1359 yılında vefâtıyla da Rumeli ordusunun kumandanı oldu. 1360 yılında tahta geçti. 1362 yılında Edirne’yi fethederek devlet merkezini buraya taşıdı. 1364 yılında, Balkanlar’daki Haçlı ordusuyla yaptığı Sırp Sındığı Savaşı’nı kazanarak büyük ün saldı. Osmanlı akıncıları Adriyatik Denizine dayandı. 1389 yılında, I. Kosova Savaşı sonrasında şehid edilerek yaşamını yitirdi. Bu nedenle Gazi Hüdavendigâr lakabıyla anılmıştır. Mezarı Çekirge’de, adını taşıyan türbesindedir.

Bu dönemde tımar teşkilatı geliştirildi. Yaya, müsellem ve yeniçerilere ilâveten kapıkulu askerinden maaşlı süvari ocağı kuruldu. Çekirge’deki külliyesinde medreseli ilginç bir câmi ile hamam ve türbesi vardır. Ayrıca Hisar içindeki Şahâdet Câmii ile bugün Hisar’daki garnizonun bulunduğu yerdeki sarayı da, Sultan I. Murad yaptırmıştır..


Resim YILDIRIM GİBİ BİR SULTAN I. BAYEZİD (1360-1403).:

Sultan I. Murad ile Gülçiçek Hatun’un oğlu olan Yıldırım Bayezid 1389 yılında sultan oldu. Anadolu’daki birçok beyliğin Osmanlı’nın eline geçmesini sağladı. Rumeli’de Haçlılar ile 1396 yılında Niğbolu Savaşı’nı yaptı ve kazandı. Arkalarına Timur’u alan Anadolu beylikleri sultana kafa tutunca Bayezid, Anadolu beyliklerini kışkırtan Timur ile 28 Temmuz 1402 tarihinde Ankara yakınlarında yapılan savaşı kaybetti. Bu savaşta Timur’a tutsak olan Bayezid’in kendini zehirleyerek intihar ettiği iddia edilir. (1403)
“Yıldırım” lâkabını alan Bayezid, Bursa’da çok sayıda güzel yapı yaptırarak Bursa’nın, devrinin en görkemli kenti konumuna gelmesini sağladı. Bursa’da Ulucâmi ile, Yıldırım semtindeki külliyesi içinde câmi, hastâne ve hamam ile medrese yaptırmıştır. Ancak onun Bursa’daki en önemli yapıtı Darüşşifâ adını taşıyan Osmanlı Devleti’nin ilk hastânesidir. Bugünkü Bursa Çarşısı’nın temelini oluşturan Bedesten’i de Yıldırım Bayezid yaptırmıştır. Türbesi, Yıldırım Külliyesi’ndedir..


Resim KARANLIĞIN YÜZÜ FETRET DÖNEMİ (1402-1413).:

Bursa, Osmanlı döneminde mâmur bir başkent olarak gelişirken, Anadolu beyliklerinin desteğini alan Timur karşısında Osmanlı’nın yenilgiye uğraması sonucu yağma edilmiş ve Timur’un askerleri tarafından kent Ulucâmi ile birlikte yakılmıştır. Bundan sonra Bursa, bir zaman, Yıldırım Bayezid’in oğulları arasında el değiştirip durmuştur.
Ankara Savaşı’nın ardından Yıldırım’ın oğullarından İsâ Çelebi’nin bazı paşalarla Bursa’ya gelip tahta oturmasıyla şehzâdeler arasında başlayan kanlı çatışmalar, Çelebi Mehmed’in 1413 yılında tahtı ele geçirmesiyle son bulmuştur..


Resim DEVLETİ İKİNCİ KEZ KURAN SULTAN ÇELEBİ MEHMED (1413-1421).:

Sultan I. Bayezid ile Devlet Hatun’un oğlu olan Çelebi Mehmed, Osmanlı padişahlarının beşincisi ve Osmanlı Devleti’nin ikinci kurucusudur. Çelebi Mehmed, Ankara savaşından (1402) sonra parçalanan Osmanlı topraklarını yeniden bir idare altında birleştirmek için kardeşleri Süleyman, İsâ ve Musa Çelebi ile mücâdele etti. Böylece Osmanlı Devleti’ni karşılaştığı bu büyük bunalımdan kurtararak devletin birliğini sağlayan Çelebi Sultan Mehmed, her şeyden önce elden çıkan toprakları geri almaya çalıştı.

Şeyh Bedreddin isyanını bastıran Çelebi Mehmed, 26 Mayıs 1421 tarihinde Bursa’da yaşamını yitirdi. Yeşil Semtinde bulunan eşsiz güzellikteki Yeşil Türbe’ye defnedildi. Çelebi Mehmed sağlığında, türbenin bulunduğu mekana içinde medrese, câmi ve imâret bulunan “Külliye”yi inşa etmişti. Aynı zamanda divan şâiri olan Çelebi Mehmed Edirne’de bir câmi ve bedesten, Amasya’da da oğlu Kasım için bir türbe yaptırmıştır..


Resim DERVİŞÂNE BİR SULTAN II. MURAD (1421-1451).:

Çelebi Mehmed ile Emine Hatun’un oğludur. 1415 yılında Amasya Sancakbeyi oldu. 1420 yılında Börklüce Mustafa ile Anadolu Beyliklerinden Germiyanoğulları, Ramazanoğulları ve Menteşoğulları’nın isyanlarını bastırdı.
1430 yılına Venedikliler’den Selanik kalesini aldı. 1444’te Varna, 1448’de II. Kosova Savaşı’nda kazandığı başarılarla Balkanlar’da devletin sınırlarını genişletti.

Karacabey’de topladığı devlet yöneticilerinin huzurunda saltanattan vazgeçtiğini ilân etti. Bir süre Karacabey’de inzivâya çekildi. Daha sonra Çandarlı Halil’in baskısı ile tekrar tahta geçmek zorunda kaldı. 47 yaşında iken 3 Şubat 1451 günü yaşamını yitirince, Muradiye’deki türbesine gömüldü. Vasiyeti üzerine türbesinin üstü açık, sandukası üzerinde de toprak vardır.
Sultan II. Murad’ın Muradiye Semtinde yaptırdığı külliyesinde; câmi, hamam, medrese ve imâret bulunup tümü günümüze gelebilmiştir. Sultan Murad, duygusal ve şâir yönü olan bir kişi olup ayna zamanda divan şâiri, müzisyen ve hattattır..


Resim MANEVÎ BAŞKENT BURSA.:

Fatih (1451-1481), İstanbul’u aldıktan sonra Bursa ikinci plana itilmiştir. Bu nedenle de Bursa, hep ikinci ya da manevî başkent oldu. Örneğin Fatih vefât edip II. Bayezid padişah olunca (1481-1512), kardeşi Cem de 1481 yılında Bursa’ya gelip padişahlığını ilan etmişti. Bahtsız Şehzâde Cem, Bursa’da 18 gün süren padişahlık yaptı, burada kendi adına para bastırdı. Sonradan bu durum, Bursalıların Sultan tarafından cezâlandırılmasına neden oldu. II. Bayezid, 1512’de Bursa’ya girince, Yeniçeriler şehri yağma etmek istediler, yağma son anda önlendi.

Yavuz Selim padişah olunca da, bu kez kardeşi Korkut aynı şeyi yaparak Bursa’da padişah olmak istedi. Ancak Şehzâde Korkut’un Bursa’daki saray-ı âmire’den tüfekleri almak istemesine Bursalılar engel oldu. Daha sonra Şehzâde Ahmet de, Bursa’yı alarak hükmetmek istemiş, ama başaramamıştı..


Resim ZOR YILLAR: İŞGALDEN KURTULUŞA BURSA.:

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmişti. 1920 yılında Yunanlılar önce İzmir ve çevresini ardından 2 Temmuz 1920 tarihinde Mustafakemalpaşa ve Karacabey’i işgal ettiler. 6 Temmuz’da ise Gemlik İngilizler tarafından işgal edildi.
Bursa’da, Osmanlı döneminden sonra en büyük acı Yunan işgali ile yaşandı. Ankara’daki TBMM kürsüsü üzerine, Bursa düşman işgalinden kurtuluncaya kadar kalmak üzere siyah bir örtü örtüldü.

O zor yıllarda Bursa’da yaşayanların neredeyse üçte biri gayrimüslim olduğu için bazı Bursalılar silahını alıp dağlara çıkmıştı. Kentte kalanlar ise, Kuvvay-ı Milliye için istihbarat çalışmaları yapmıştı. Yunanlıların Osman Gazi türbesine hakarette bulunmaları Bursalıların işgalcilere karşı daha da kinlenmesine sebep oldu. Bursa, 2 yıl, 2 ay 2 günlük işgalden sonra 11 Eylül 1922 günü kurtarıldı. Yunan askerlerinin şehirden çekilmesinde, Türk ordusunun olduğu kadar, silahlı milislerin de katkısı büyük olmuştur..


Resim ÇAĞDAŞ BURSA’nın KARŞILAŞTIĞI SORUNLAR.:

İşgal döneminde Bursa halkı çok zor yıllar yaşadı. Özellikle köylerde çok sayıda insan ölmüş, birçok köy de yakılmıştı. İşgal yıllarında Bursa’da da birçok mahalle yakılmış, yıkılmıştı. Cumhuriyet sonrasında; Bursa nüfusunun yaklaşık üçte birini oluşturan gayrimüslimlerin kenti terk etmesiyle yeni, farklı bir bunalım yaşandı. Giden gayrimüslimlerin yerine gelen “Mübadele göçmenleri” her şeye yeniden başlamak zorundaydı. Zaten Bursa, 1880’li yıllardan beri yoğun bir göçmen akınına uğramıştı. Daha bu göçmenleri bünyesinde hazmedemeden, önce Balkanlar’dan gelen göçmenler, daha sonra mübadele ile Yunanistan’dan gelen göçmenler Bursa’yı, Cumhuriyet’in ilk yıllarında büyük bir sosyal ve ekonomik sorunlar yumağı haline getirdi. Çünkü Bursa’yı terk eden gayrimüslimlerin çoğu esnaf ve tüccar iken, yerlerine gelen göçmenlerin hemen tamamının çiftçi olması sorunları daha da artırmıştı. Gelen göçmenlerin büyük bölümünün Türkçe dahi bilmeyip, faklı geleneksel ve kültürel özellikler taşıması, Cumhuriyet Bursa’sı için farklı ve ciddi sorunların ortaya çıkmasına sebep oldu. Ancak Cumhuriyet yönetimi, kısa sürede Bursa’daki bu toplumsal ve kültürel sorunları aşmayı bildi.
Genç Cumhuriyet, yakılmış, yıkılmış bir Bursa’dan kısa sürede modern bir kent yaratmayı başardı. Yeniden ipek fabrikaları kuruldu, gerek kent merkezi, gerekse ilçe ve köylerinde büyük bir imar atılımı başladı. Cumhuriyet devrimlerine de sahip çıkan Bursa, çok kısa süre içinde büyük bir gelişme göstererek ülkenin dördüncü büyük kenti haline geldi..


Resim ATATÜRK ve BURSA.:

Atatürk, milli mücadelenin merkezi olan Ankara’yı başkent yaptı ama Bursa’yı da çok sever ve ilgi gösterirdi. Nitekim Atatürk’ün en çok ziyâret ettiği illerin başında Bursa gelir. Atatürk, 1922 yılından ölümüne kadar Bursa’ya 18 kez gelmiştir.
Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın hemen ertesinde, 17 Ekim 1922 tarihinde Bursa’ya ilk ziyâretini yapmıştı. Bu gezisi sırasında yaptığı konuşmasında Atatürk: “Artık ordularımızın yaptığı savaş bitti. Şimdi eğitim ve ekonomik alanda bir savaşa hazırlanıyoruz” demişti.
31 Ağustos – 11 Eylül 1924 tarihlerindeki üçüncü gelişinde ise Atatürk artık cumhurbaşkanıdır. Bursa’nın kurtuluş törenlerinde yaptığı konuşmada şunları söylemiştir: “Devrimlerimiz, Türkiye’nin yüzyıllar için mutluluğunu yüklenmiştir. Bize düşen, onu anlatmak ve değerlendirerek çalışmaktır”.
Atatürk, yapacağı her devrim öncesinde mutlaka Anadolu’yu gezer, nabız yoklardı. Bu gezilerine de Bursa’dan başlardı. Yine Harf Devrimi öncesinde, 27 Ağustos 1928 tarihinde Bursa’ya gelmişti.
26 Mart 1937 tarihindeki gelişinde ise Bursa gençlerine bir söylev vermişti: “Yorulmadan beni izleyeceğinizi söylüyorsunuz. Fakat arkadaşlar, benim sizden istediğim, yorulduğunuz zaman dahi, durmadan yürümek, dinlenmeden beni takip etmektir. Sizler, yani yeni Türkiye’nin genç evlatları, yorulsanız dahi beni izleyeceksiniz. Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler asla yorulmazlar.”

Atatürk, en renkli gezisini de aramızdan ayrıldığı yıl, 1 Şubat 1938 tarihinde Bursa’ya yapmıştı. Uzun süredir hasta olan Atatürk, Bursa’da dans etti, eğlendi. Âdeta son baharını yaşadı Bursa’da.. Atatürk kendisi için Bursa Belediye salonunda verilen baloda öylesine neşelendi ki, orkestrayı durdurup zeybek çaldırdı. Salonun ortasına geçip zeybek oynadı..



Resim
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 11733
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: CuMâ CeM'im-İZ

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

SULTAN 2.MURAD KÜLLİYESİ/MURADİYE KÜLLİYESİ..

MURADİYE HAMAMI.:
Muradiye Külliyesi bünyesinde olmasına karşın Kaplıca Caddesi ile ayrılmıştır. Hamam 1426 yılında Sultan II. Murad tarafından yaptırılmıştır. Muradiye'de Kur’ÂN talebelerine hizmet verdiği için “Bekçiyan” ismi ile de anılmaktadır. 2006 yılında Osmangazi Belediyesi tarafından satın alman yapı, 2008 yılında restore edilerek engellilere yönelik bir işlev kazandırılmıştır..

MURADİYE CÂMİ ÇEŞMESİ.:
Külliyenin doğu girişinde, Câminin yanında bulunan tarihi çeşme, Bursa'daki özellikli çeşmeler arasındadır..

MEDRESE ÇEŞMESİ.:
Medresenin batısında, Kaplıca Caddesi üzerinde yer alan çeşmenin yapılışının külliyenin tarihiyle eş değer olduğu yönünde görüşler olmasına karşın kitabesi bulunmamaktadır..

SIBYAN MEKTEBİ ( II. Murad İlköğretim Okulu).:
Medresenin güney batısında yer alan mekteb, tek katlı ve ters T planlıdır. Orijinal yapısı olmasa da Sultan Murad döneminden bu yana varlığını sürdürdüğü bilinmektedir. Günümüzdeki halini 1940 yılında almıştır.

MÜKRİME HATUN TÜRBESİ.:
Türbe, II. Bayezid'in oğlu Şehzâde Şehinşah’ın eşi ve Şehzâde Mehmed'in annesi Mükrime Hatun'a (Dulkadiroğlu'nun kızı, ölüm 1517) atfedilmiştir. Yapıda Mükrime Hatun'un sandukasının yanı sıra Sultan II. Beyazıt'ın oğlu Şehzâde Korkut'un (1465- 1513) ve Şehzâde Alemşah'ın kızı Fatma Sultan'ın (1495-1522) sandukaları bulunur..

EBE HATUN TÜRBESİ.:
Türbenin kitabesi bulunmamakla beraber Fatih Sultan Mehmet'in ebesi Gülbahar Hatun'a ait olduğu ifâde edilmektedir.

GÜLRUH HATUN.:
II. Bayezid'in eşi Gülruh Sultan adına 1526 yılında yaptırılmıştır. Türbede Gülruh Hatun'un mezarının yanı sıra torunlan Fatma Hatun (genç yaşta vefât eden Alemşah'ın kızı) ve Osman (öl. 1512. Kamer Hatun'un oğlu) ile kızı Kamer Hatun'un (öl. 1520'den önce) mezarlan bulunur..

ŞİRİN HATUN TÜRBESİ.:
Sultan II. Beyazıt'ın eşi, Şehzâde Abdullah'ın annesi Şirin Hatun adına 15. yüzyılda yaptırılmıştır. Türbe içerisinde Şirin Hatun'a ait sandukanın yanı sıra Şehzâde Abdullah'ın eşi Ferahşah Hatun ve kızı Aynışah Hatun'un sandukaları yer almaktadır..

HAZİRE ALANI ve MEZAR TAŞLARI AÇIK HAVA MÜZESİ.:
Muradiye Câmii'nin batısında, Câmi ile medresenin arasında orta büyüklükte bir hazire mevcuttur. Hazirede başta II. Murad devrinde görev yapan önemli şahsiyetler olmak üzere müderris, müezzin, molla, muvakkit ve imamlar ile bu zatlardan bazılarının eşleri ve çocuklan metfundur..

CEM SULTAN ve ŞEHZÂDE MUSTAFA TÜRBESİ.:
Türbe, 1474 -1476 yıllan arasında inşa edilmiştir. Fatih Sultan Mehmed'in oğlu olan Şehzâde Mustafa 1474 yılında vefât etmiş ve önce amcası Alaaddin'in türbesine defnedilmiştir. 1479 yılında kendi türbesinin yapılmasıyla buraya taşınmıştır. 1495 yılında İtalya'da vefât ettikten sonra 1499 yılında buraya getirilen Cem Sultan'ın sandukası da bu türbededir..

KARŞI DURAN SÜLEYMAN TÜRBESİ.:
Türbe Rumeli ve Anadolu beylerbeyliği, Amasya vâliliği, Semendre beylerbeyliği görevlerinde bulunan, İstanbul'un fethinden sonra İstanbul'un ilk subaşısı Süleyman Paşa' ya aittir.

SULTAN II. MURAD.:
Babası : Çelebi Sultan Mehmed
Annesi : Emine Hatun (Dulkadiroğlu)
Doğumu : 1402 Amasya
Vefâtı : 3 Şubat 1451
Saltanatı : 1421 - 1451 (30) sene
Sultan II. Murad, 1403 (Hicri 806) yılında doğmuştur. 30 senelik saltanatı boyunca iyi bir yönetim örneği sergileyerek devletin her anlamda büyük gelişme göstermesini sağlamıştır. Çocukluğu Amasya'da geçen Sultan II. Murad'a 1418 yılında Amasya vâliliği görevi verilmiş, 1421 yılında babasının vefâtından 41 gün sonra 18 yaşında iken Edirne'de tahta oturmuştur. Kendisini her anlamda yetiştiren II. Murad'ın şâir, hattat ve askerî dehâ kimliği ön plandadır. 47 yaşında Edime Sarayı'nda vefât etmiş yerine oğlu Fatih Sultan Mehmet tahta çıkmıştır. Vasiyeti gereği yaptırmış olduğu Muradiye Câmii'nin yanına defnedilmiştir. Yine vasiyeti gereği üzeri örtülmeyerek kenarlarına hafızların oturup Kur’ÂN okuyabilmeleri için yerler yapılmıştır. Osmanlıların 6. padişahı Sultan II. Murad tarafından, 1425 senesinde, Bursa Kalesi ve Murad Hüdavendigâr Külliyesi arasına, bugünkü Osmangazi İlçesi'nin Muradiye Semti'ne inşa ettirilmiştir. Sultan II. Murad fethettikten sonra Edirne'yi devletin başkenti yaptığı halde külliyesini Bursa'ya yaptırmayı tercih etmiştir. Osmanlı padişahlarının Bursa'da yaptırdığı beşinci ve son külliye olan Muradiye; Câmi, hazire alanı, medrese, imâret, hamam, çeşme ve türbeler topluluğundan oluşmaktadır. Sıbyan mektebi günümüze gelememiştir ancak günümüzde eski mektebin bulunduğu yerin hemen yanında II. Murad İlköğretim Okulu bulunmaktadır..

MURADİYE TÜRBELER TOPLULUĞU.:
Osmanlı'nın 6. padişahı olan Sultan II. Murad'ın türbesinin yanı sıra Osmanlı hânedanından şehzâdelerin, eşlerinin, çocuklarının, vâlide sultanların ve saraylıların mezarlarının bulunduğu toplam 13 türbe bulunmaktadır. Karşı Duran Süleyman'a ait olan türbe ise külliyenin avlu duvarının dışında, yolun karşısındadır. En eski türbe 1449 senesinde Fatih Sultan Mehmed'in annesi Hüma Hatun için yaptırdığı türbedir. En geç yaptırılan türbe ise Sultan II. Selim'in 1553'te vefât eden kardeşi Şehzâde Mustafa için 1574 tarihinde yaptırdığı türbedir. Türbelerin inşaatları farklı yıllarda yapılmış ve bu alan zamanla türbeler topluluğu haline gelmiştir. Türbelerin mimârisi ile süslemeleri ayrı özellikler taşır. Çini, ahşap ve kalem İşi süsleme sanatlarının en özgün ve sıra dışı örneklerini burada görmek mümkündür..

II. MURAD ve ALAADDİN TÜRBELERİ.:
II. Murad'ın oğlu Fatih Sultan Mehmed tarafından 1451 (Hicri 855) tarihinde inşa edilmiştir. İlk yapılan kısımda yalnız II. Murad'ın mezarı mevcuttur. Daha sonradan eklenen kısımda ise II. Murad'ın oğulları Şehzâde Ahmed, Şehzâde Alaaddin, ve Şehzâde Orhan ile kızı Şehzâde Hatun'a ait mezarlar vardır..

HATUNİYE (HÜMÂ HATUN) TÜRBESİ.:
Ak Türbe ve Hümâ Hatun Türbesi olarak anılır. Sultan II. Murad'ın eşi ve Fatih Sultan Mehmed'in annesi Hüma Hatun için yaptırılmıştır..

SARAYLILAR TÜRBESİ.:
15. yüzyılda inşa edilen türbenin kimin tarafından yaptırıldığı konusunda bilgi yoktur. Türbe içerisinde yer alan iki adet sandukanın saray kadınlarına ait olabileceği düşünülmektedir ancak kesin bilgi yoktur.

II. MURAD (MURADİYE) CÂMİİ.:
Sultan II. Murad tarafından 1425 (Hicri 828) yılında yapımına başlanmış, 1426 (Hicri 830) yılında tamamlanmıştır. Câminin muhtelif yerleri İznik çinileri ile zenginleştirilmiştir. Başta mihrap, kubbe kasnağı ve kubbesi olmak üzere çeşitli yerlerinde bulunan kalem işleri ve bezemeler oldukça dikkat çekicidir..

MURADİYE MEDRESESİ.:
Revaklı bir avlu etrafında, 14 odalı, merdivenle çıkılan yüksekçe açık eyvan şeklinde dershânesi olan bir medresedir. Günümüzde Kanser Araştırma Merkezi olarak İşlev görmektedir.

MURADİYE İMÂRETİ.:
Muradiye Câmii'nin doğu kısmında, Sultan II. Murad tarafından yaptırılan imâret, günümüze kadar gelebilen ender imâretlerden birisidir. 1975 ve 1976 yıllarında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından onarılmış olup günümüzde özel bir kuruluş tarafından geleneksel yemek kültürümüzün önemli bir mekânı olarak işletilmektedir..

ŞEHZÂDE AHMED TÜRBESİ.:
II. Bayezid'in 1513 yılında vefât eden oğlu Şehzâde Ahmed adına Yavuz Sultan Selim tarafından 1513 (Hicri 919) tarihinde inşa ettirilmiştir. Türbede Şehzâde Ahmed'in yanı sıra II. Bayezid'in oğlu Şehinşah(öl. 1511), kızı Sofu Sultan, zevcesi Bülbül Hatun, torunu Şehzâde Mehmed ve Şehzâde Ahmed'in kızı Hamer Sultan'ın sandukaları yer alır..

ŞEHZÂDE MUSTAFA (MUSTAFA CEDİD) TÜRBESİ.:
Kanuni Sultan Süleyman'ın 1553 (Hicri 963) yılında vefât eden oğlu Şehzâde Mustafa adına Sultan II. Selim tarafından 1574 yılında yaptırılmıştır. Türbe içerisinde Şehzâde Mustafa'nın sandukasından başka, Kanuni Sultan Süleyman'ın oğlu Orhan'ın (Öl. 1562), eşi ve Şehzâde Mustafa'nın annesi Mahidevran Sultan'ın (Öl. 1580) sandukalarının yanı sıra ismi bilinmeyen bir çocuk sandukası yer alır.

ŞEHZÂDE MAHMUD TÜRBESİ.:
II. Bayezid'in eşi Bülbül Hatun tarafından 1506 (Hicri 912) yılında vefât eden oğlu Şehzâde Mahmut için 1507 (Hicri 913) tarihinde Mimâr Yakub'a yaptırılmıştır. Türbe içerisinde Şehzâde Mahmud'un yanı sıra 1512'de ölen oğulları Musa, Orhan ve Emir‘e ait toplam dört adet sanduka yer alır.

GÜLŞAH HATUN TÜRBESİ.:
Muradiye Külliyesi'nin en küçük ve mütevazı yapısı olan türbe, Fatih Sultan Mehmed'in eşi ve Şehzâde Mustafa'nın annesi olan Gülşah Sultan (öl. 1487) tarafından ölmeden önce inşa ettirilmiştir. Gülşah Sultan'ın yanındaki sandukanın II. Bayezid'in oğlu Şehzâde Ali'ye ait olduğu bilinse de, son yapılan çalışmalarda, 20 Ocak 1523 (3 Rebiyüevvel 929) tarihli Bursa Kadı Sicilleri’ ne göre Kamerşah Sultan'a ait olduğu tespit edilmiştir..
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 11733
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: CuMâ CeM'im-İZ

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

MURÂDİYE KÜLLİYESİ
BURSA’da XV. yüzyılın ilk yarısında inşa edilen külliye.

MÜELLİF.:
DOĞAN YAVAŞ
İslâm Ansiklopedisi..


MURÂDİYE CÂMİSİ.:
Sultan II. Murad tarafından yaptırılan ve bulunduğu semte adını veren külliye; Câmi, medrese, hamam, imâret, çeşme ve bâninin türbesinden oluşmaktadır. Hazîresine birçok şehzâde ve saray mensubu defnedildiğinden zamanla çeşitli ilâvelerle genişlemiştir.

Câmi. Külliyenin ana binası olup beş gözlü son cemaat yeri, arka arkaya iki büyük kubbeli harim kısmı ve iki yanda birer kubbeli tabhâneye sahiptir. Duvarlar üç sıra tuğla ve bir sıra moloz taşla örülmüş, fakat taşların ebadı birbirinden farklı olduğundan aralarına düşey tuğlalar yerleştirilmiştir. Basık kemerli cümle kapısı üzerinde yer alan celî sülüs Arapça kitâbeden Câmi inşaatının 828 Recebinde (Mayıs 1425) başlayıp 830 Muharreminde (Kasım 1426) bittiği anlaşılmaktadır..

Yapının önünde yer alan beş gözlü son cemaat yeri dört mermer pâye ve aralarda iki granit sütun üzerine oturmakta, ortadaki bölüm tamamen mukarnas dolgulu ve mukarnaslı tromplu kubbe, bunun iki yanındaki bölümler prizmatik üçgenli tromplu kubbe, en dışta iki yan bölümler ise aynalı tonozla örtülüdür. Maksûreleri dört basamakla çıkılan son cemaat yerine iki pencere ile doğudaki iç koridora, batıdaki asma katına ait iki kapı açılmaktadır. Pencereden bozma oldukları anlaşılan bu kapıların alınlıkları bitkisel süslemeli, pencerelerin alınlıkları ise geometrik desenli mozaik çinilerle kaplıdır. Batıdakinin çinileri yok olduğundan yerine sıva üzerine boyama yapılarak çini görünümü verilmiştir. Son cemaat yerinde revak cephesi, çeşitli boyut ve biçimde tuğlaların on beş değişik geometrik şekilde örülmesiyle hareketlendirilmiş ve bilhassa kuzey cephesi saçak silmesinin alt kısmında bu süslemeye fîrûze renkli sırlı tuğlalar katılmıştır..

Eni ve boyu yaklaşık aynı ölçülerde olan Bursa kemerli giriş eyvanının iki yanına stalaktitli mihrap nişleri açılmış, kemer alınlığına revakta olduğu gibi mozaik çini ile bitkisel süsleme yapılmıştır. Çok ince bitkisel motiflerle süslenmiş ve birkaç parçası boş bırakılmış kündekârî tekniğindeki ahşap kapı kanatları devrine aittir. Üst kartuşlarında kûfî hatla, “Yâ hayyü yâ kayyûm yâ ze’l-celâli ve’l-ikrâm”, sülüs hatla da, “Yâ hafiyye’l-eltâf neccinâ mimmâ nehâf” yazılıdır. Giriş holü üzerindeki çini levhalar ve stalaktitlerin ortasında malakârî tavan göbeği yer almaktadır. Burada yaklaşık 6,5 m. yükseklikte bir asma kat vardır. Sağ eyvandan bir kapı ile çıkılan bu katın iç mekâna bakan bir penceresi, son cemaat yerine ise beş şahnişin açılmaktadır..

Girişte, tavanda yer alan yirmi dört kollu yıldızlardan gelişen geometrik süslemeli muhteşem ahşap göbek daha önce mihrap kubbesinin batı ayağı dibinde bulunan müezzin mahfiline ait olup 1855’ten sonra yapılan onarım esnasında buraya monte edilmiştir. Bunun üzerindeki ahşap müezzin mahfili de sonradan yapılmıştır. Girişin sağ ve solundaki maksûrelerin duvarları, mihrap duvarının minber arkasına düşen köşesi ve pencere altlıkları fîrûze renkli altıgen çinilerle, mihrap mekânının doğu ve batı duvarları ise araları üçgen fîrûze sırlı tuğlalarla dolgulanmış altıgen zümrüt yeşili çinilerle kaplıdır. İki ana kubbeyi ayıran kemerin kaideleri de birbirine lâcivert kollarla bağlanan altıgen mavi çinilerle kaplanmış ve aralarına beyaz sırlı üçgen tuğlalar yerleştirilmiştir. Mihrabın doğu tarafında fîrûze ve lâcivert çini ile beyaz konturlardan panolar oluşturulmuştur. Zümrüt yeşili çinilerin ve bütün çini panoları çevreleyen bordürlerin daha önce Yeşil Câmi’de de kullanılmış olması aynı Tebrizli usta grubunun burada da çalıştığını göstermektedir.

Prizmatik Türk üçgenlerine oturan ana kubbe üçgen trompludur, sağ ve sol eyvanlar yine Türk üçgeni kasnağa oturur, fakat mukarnaslı trompludurlar. Mihrap kubbesi üçgenli kasnağa oturur ve geçiş elemanı olarak çok iri mukarnaslı ve neredeyse duvarın ortasına kadar inen damlalı tromplara sahiptir. Eyvan kemer ayaklarının her ikisinde de celî sülüs besmele, batı eyvanının kıble duvarında muhakkak besmele ve bunun altında sülüsle, “Yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir” meâlindeki âyet (el-Bakara 2/149) yazılıdır. 1320 (1902) tarihli yazıların hattatı Ömer Vasfi Efendi’dir. Mihrabın batısındaki duvarda mevcut bir levhada Şeyh Sırrı Efendi’nin celî ta‘likiyle yine aynı âyet yazılıdır. Bu yazının tam karşısında aynı ölçülerde bir Kâbe örtüsü asılmıştır.

Câminin 1855 depreminden sonra tamamen alçıdan yapılan mihrabı rokoko üslûbunda olup hem kavsarası hem süslemesi devrin özelliklerini yansıtır. Yanan minberin yerine birkaç basamaklı, son derece basit olarak yenisi yapılmıştır. Civar köylerin birinden getirilip buraya monte edildiği hakkında bir rivayet de bulunan 1315 (1897-98) tarihli ahşap minber, mihrabın üslûbu ile benzerlik göstermediği gibi beyaz yağlı boya ile boyanmıştır. Tuğla iki minâreden doğuda olanı eskidir ve hem aşağıdan hem asma kattan girişi vardır. Batıdaki ise yeni olup sadece asma kattan girilmekte ve kaidesinde 1322 Muharrem (Nisan 1904) tarihi yer almaktadır. 1623 yılına ait bir belgede zikredilen şadırvanın yerine mihrapla beraber yenisi yapılmış olmalıdır. 1855 depreminde Câmi hafifçe zedelenmiş, minâresi yarılmış, türbe kubbesi ayrılmış, medresenin dershâne ve duvarları zarar gördüğü için büyük bir onarım geçirmiştir.


MEDRESE.:
Câminin batısında yer alan medrese on altı hücresi, sekizgen şadırvanlı revaklı avlusu ve yazlık dershâne eyvanı ile tipik bir erken devir yapısıdır. Tamamen moloz taş ve tuğla hatıllı olarak inşa edilmiştir. Giriş eyvanı Türk üçgenli ve mukarnaslı tromplu kubbelidir. Medresenin revakı odalardan daha yüksektir. Her odada bir ocak, bir pencere ve duvarlarda üçer niş, köşe odalarında ise ikişer pencere ve altışar niş bulunmaktadır. Bina restore edilirken ocak yaşmakları kapanmıştır. Girişte iki adet korint başlıklı sütuna oturan revakın diğer bölümleri tuğla pâyelerle taşınmaktadır. Avluyu üç taraftan çevreleyen revakın yan kolları kubbeyle, giriş tarafı ve bütün medrese hücreleri ise aynalı tonozla örtülmüştür. On basamakla çıkılan ve önünde revak bulunmayan dershâne eyvanının kubbesi sekizgen kasnağa oturur, köşelikler yine stalaktitlidir. Dershânenin, pencerelerin üst sövelerine kadar yarısı yok olmuş fîrûze renkli çini ile kaplı olduğu anlaşılmaktadır. Kurşunları tamamen dökülmüş ve duvarları harabe halinde iken 1951 yılında restore ettirilen bina verem savaş dispanseri olarak kullanılmaktadır. Medresenin batısında köşede bulunan çeşme orijinal olup büyük bir kemer içine tuğladan inşa edilmiştir; kitâbe yeri boştur, suyu da akmamaktadır.

HAMAM.:
Külliyenin en batısında ve dört yol ağzında yer alan hamam üç sıra moloz taş ve üç sıra tuğla hatıllı olarak inşa edilmiştir. Sekizgen kasnağa oturan, 10 m. çapında, sivri tromplu bir kubbe ile örtülü olan soğukluk kısmı, iki eyvanlı ve dikdörtgen biçimli sıcaklık kısmı ile iki halvetten oluşan hamam çok basit ve sadedir. 1986 yılına kadar dökümhâne olarak kullanılmakta iken onarılıp aslına döndürülmüştür.

İMÂRET.:
Câminin 20 m. kadar kuzeydoğusunda bulunan imâret 13 × 40 m. ebadında olup moloz taştan inşa edilmiş ve alaturka kiremitle kaplanmıştır. Uzun yıllar depo halinde ve bakımsız kaldıktan sonra Aralık 1996’da restore edilmiş olup günümüzde “dârüzziyâfe” olarak kullanılmaktadır.

SULTAN MURAD TÜRBESİ.:
855 (1451) yılında inşa edilen türbe bânisinin vasiyetine uygun biçimde üzerine yağmur yağması için üstü açık, hâfızların Kur’ÂN okuması için de etrafı galerili olarak düzenlenmiş, sultanın naaşı doğrudan toprağa gömülmüştür. Bir sıra kesme taş ve iki sıra tuğla duvar örgüsüne sahip türbenin özellikle kalem işleriyle süslü ahşap saçağı çok muhteşemdir. İçinde hiçbir süslemenin bulunmadığı türbe, 13,45 × 13,45 m. ile 6,90 × 6,90 m. ebadında iç içe geçmiş iki kareden oluşmaktadır, arada 3,25 m. genişliğinde bir galeri vardır. Orta bölüm, hem kaideleri hem başlıkları devşirme dört sütun ve dört pâye üzerine sivri kemerlerle oturan tromplu kubbe ile örtülüdür. Kapının bulunduğu duvarla karşısında ikişer, diğerlerinde ise üçer pencere açılmıştır. Doğu kenarında pencereden bozma bir kapı ile girilen Sultan Alâeddin Türbesi vardır. Kare mekânlı bu yapıda II. Murad’ın Alâeddin, Ahmed, Orhan adında üç oğluyla Şehzâde Hatun adında bir kızı yatmaktadır.

Bursa’nın çeşitli istimlâklerle kaldırılan mezar taşları ve türbelerinin kitâbelerinin de getirildiği Câminin hazîresinde şu türbeler yer almaktadır.:

ŞEHZÂDE AHMED TÜRBESİ.:
Murâdiye Câmii ile II. Murad Türbesi arasında bir sıra kesme taş ve iki sıra tuğladan inşa edilmiş yapı sekizgen planlıdır. Her yüzündeki üçer sıra pencerenin kemerleri tuğla ile işlenmiştir. Önünde Bursa kemerli bir saçağın koruduğu kündekârî kapı kanatları muhteşemdir. Yavuz Sultan Selim’in 919 (1513) tarihli bir fermanıyla inşa edilen yapının mimârı Alâeddin’dir. Türbede Şehzâde Ahmed, kardeşi Şehinşah, Şehinşah’ın oğlu Mehmed ve Yavuz’un kardeşi Şehzâde Korkut gömülüdür. Şehzâde Korkut önce Orhan Gazi Türbesi’ne defnedilmiş, daha sonra Şehzâde Ahmed Türbesi’ne nakledilmiştir (Kepecioğlu, sy. 3 [1935], s. 38-39).
Türbede yer alan isimsiz iki sandukadan birinin II. Bayezid’in kızı Fatma (Sofu) Sultan’a, diğerinin Şehzâde Ahmed’in kızı Kamer Sultan’a ait olduğu kabul edilmektedir.

ŞEHZÂDE CEM TÜRBESİ.:
Murâdiye türbeleri içinde en zengin süslemeye sahip olan kesme taştan altıgen planlı türbenin önünde mermer bir revak vardır (bk. CEM SULTAN TÜRBESİ).

ŞEHZÂDE MUSTAFA TÜRBESİ.:
Kanûnî Sultan Süleyman’ın 960 (1553) yılında Konya Ereğlisi’nde boğdurulan oğlu Mustafa Çelebi’nin cesedi Bursa’ya getirilerek önce başka bir yere defnedilmişti. Kapısındaki iki satırlık mermer kitâbeden anlaşıldığına göre 981 (1573) yılında II. Selim’in inşa ettirdiği bu türbeye nakledilmiştir. Bir sıra kesme taş ve üç sıra tuğladan üstü kubbeli yapının yerden 3 m. yüksekliğe kadar olan kısmı onikigen olup tamamen XVI. yüzyılın natüralist üslûptaki İznik çinileriyle kaplıdır. Yapı çini kaplamanın bittiği yerde muntazam bir sekizgene dönüşmekte ve burada sülüsler Âyetü’l-kürsî, Haşr sûresinden bazı bölümler ve esmâ-i hüsnânın yer aldığı yazı kuşağı başlamaktadır. Mekân yedisi alt sırada mermer söveli, yedisi üstte sivri kemerli olmak üzere on dört pencere ile aydınlanmaktadır. Türbenin içinde Şehzâde Bayezid’in oğulları Ahmed ve Orhan ile Şehzâde Mustafa’nın annesi Mâhidevran Kadın’a ait sandukalar da bulunmaktadır.

GÜLŞAH HATUN TÜRBESİ.:
Bir sıra taş ve iki sıra tuğladan kare şeklindeki bina, trompların kuvvetle belirtildiği yüksek sekizgen kasnak üzerine oturan kubbe ile örtülü mütevazi küçük bir örnektir. Güney cephesinde sade bir mihraba sahip olan mekân, aşağıda altı ve kasnakta dört olmak üzere toplam on pencere ile aydınlanmaktadır. Kapı kanatları kündekârî tekniğinde yapılmıştır. Son onarımda özelliğini büyük ölçüde yitiren zemini tuğla döşemeli türbede yer alan iki mermer sandukadan ortadaki, sağlığında bu türbeyi yaptıran Fâtih Sultan Mehmed’in hanımı ve Şehzâde Mustafa’nın annesi Gülşah Hatun’a aittir. Diğerinde ise II. Bayezid’in oğlu Şehzâde Ali adı varsa da Bayezid’in bu isimde bir şehzâdesi bilinmemektedir.

MÜKRİME HATUN TÜRBESİ.:
Bir sıra taş ve üç sıra tuğladan yapılmış bina revaklı girişe sahip kare mekânlı, yüksek sekizgen kasnağa oturan kubbeli ve on iki pencerelidir. Zeminden tromplara kadar duvarlarda, üç sıra mukarnaslı mihrabın tepeliği ve pencerelerin alınlıklarında zengin rûmî-palmet tezyinatı ve kündekârî kapı kanatları vardır. Geniş bir kuşak içinde celî sülüsle Âyetü’l-kürsî yapının içini dolanmaktadır. Mihrap üzerinde dairevî ve dilimli madalyonlarda çeşitli âyetler ve esmâ-i hüsnânın bir kısmı yer almaktadır. II. Bayezid’in oğlu Şehinşah’ın hanımı ve Şehzâde Mehmed’in annesi Mükrime Hatun’a atfedilen tuğla zeminli türbede Mükrime Hatun’dan başka Şehzâde Alemşah’ın kızı Fatma Hatun’a ait olduğu yazılı bir sanduka daha vardır. Ancak Fatma Hatun’un Gülruh Hatun Türbesi’ne gömülmüş olması daha kuvvetli bir ihtimaldir.

ŞEHZÂDE MAHMUD TÜRBESİ.:
Bir sıra kesme taş ve üç sıra tuğla duvardan yapılmış Bursa kemerli, mermer revaklı, kubbeli sekizgen bir mekândır. Çini, kalem işi ve malakârî süsleme açısından çok zengin olan iç mekân 2,90 m. yüksekliğe kadar fîrûze ve lâcivert altıgen çinilerle kaplıdır. Mihrap ve pencerelerin etrafı ile bu süslemelerin üst kesiminde yine mavi-beyaz İznik çinileri kullanılmıştır. Kündekârî kapının üzerinde yine ahşaptan kabartma bir kitâbesinin varlığından bahseden kaynaklara göre bunda 913 (1507) yılı ve mimârı Yâkub Şah b. Sultan Şah adı yazılıydı. Zemini mermer ve tuğla olan türbede Şehzâde Mahmud ile onun oğulları Orhan, Emîr ve Mûsâ’ya ait dört mermer sanduka yer alır.

EBE HATUN TÜRBESİ.:
Baldaken planlı olup Saraylılar Türbesi gibi bunun da etrafı açıktır. Moloz taştan, kenarları 4,46 m. olan kare kaide üzerinde 0,78 × 0,78 m. ebadındaki ayaklar bir sıra kesme taş, iki sıra tuğla, sivri kemerler ise bir sıra kesme taş, üç sıra tuğladandır. Kubbesi kurşun taklidi betondur. Kitâbesi olmayan türbede yatan kişinin Fâtih Sultan Mehmed’in ebesi olduğu bildirilmektedir.

GÜLRUH HATUN TÜRBESİ.:
Kare planlı, yüksek sekizgen bir kasnağa oturan mukarnaslı tromplu kubbelidir. Duvarlar bir sıra kesme taş ve iki sıra tuğla ile örülmüştür. Mermer bir revakla girilen kare mekân aşağıda sekiz, yukarıda dört olmak üzere on iki pencere ile aydınlanmaktadır. Güney duvarında mihrap, diğer iki duvarda ahşap kapaklı dolaplar bulunan türbenin içi Âyetü’l-kürsî yazı kuşağı ve rûmîli palmetli bitkisel motiflerle süslüdür. Türbedeki dört mermer sanduka Gülruh Hatun, kızı Kamer Hatun, Şehzâde Alemşah’ın kızı Fatma Hatun ve Kamer Hatun’un oğlu Osman’a aittir.

ŞÎRİN HATUN TÜRBESİ.:
Kare planlı, yüksek sekizgen bir kasnağa oturan tromplu kubbeli yapının duvarları bir sıra kesme taş ve iki sıra tuğla ile işlenmiştir. Kare iç mekân aşağıda sekiz, yukarıda dört olmak üzere on iki pencere ile aydınlanır. Kalem işi süslemeleri ve yazı kuşağı Mükrime Hatun Türbesi ile tamamen aynıdır. Türbede II. Bayezid’in kadını Şîrin Hatun, Şehzâde Abdullah’ın kızı Aynışah ve karısı Ferahşah Hatun gömülüdür.

HÜMÂ HATUN TÜRBESİ.:
Arapça kitâbesine göre 853’te (1449) bir sıra taş ve iki sıra tuğladan inşa edilen altıgen planlı ve kubbeli mütevazi yapı II. Murad’ın kadını ve Fâtih’in annesi Hümâ Hatun’a aittir. Türbedeki ikinci sandukanın kime ait olduğu belli değildir.

SARAYLILAR TÜRBESİ.:
Murâdiye türbeleri içinde etrafı açık iki yapıdan biri olan ve kitâbesi bulunmayan bina hakkında bir belgeye rastlanmamıştır. İçinde iki kabir mevcut olup kimlere ait olduğu bilinmemektedir..
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 11733
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: CuMâ CeM'im-İZ

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

Resim

EZELin==>ELESt BELÂsı,
YÂREme dOKUnan EZÂN!.
SIRR-ı SIFIR->Es SELÂsı,
İÇİMde=>OKUnan EZÂN!.


DEM bU DEM’inde>DEM OLdum,
SÎNEMde SIRR MAHREM OLdum,
===>GÜNEŞLe<->IŞIğı=>GiBi,
ORHAN GAZİ-de>CEM’ OLdumm!.


ZEVK 9541

KÛN feyeKÛN ZITLar ZEVKi=>TAMLar<->TÜMLer=>KARŞı KARŞı,
OLsun!. OLmasın!. =>ÂLEMi==>HAYAt->BÂZÂR=>ÇİLLe->ÇARŞı!.
BEDENLer =>FAZİLEt FERŞi,
MÜ’MİNLerin KALBi->KÜRSî,
ŞAHDAMARdan AKREB=>RABB’ım =>NÛRLanmış AKILdır=>ARŞ’ı!.


17.01.20 13:15
brsbrsm..orhangazicumâcem’i..


İÇERde=>BİZ BİR-İZ RÛHu,
DIŞARda>HALK KARGAŞAsı!.
KİMi=>YEDULLAH HAKk ELi,
KİMi ==>ŞEYtÂN-ın MAŞAsı!.


SÎNE.: f. Göğüs. Sadır.
MAHREM.: Birisinin hususi hâllerine ait gizli sır.Hürmeti gereken kudsal makam..
FERŞ.: Yer. Yeryüzü..
KÜRSî.: Mânevi makam. Arş'ın altına bir semâ tabakası..
ARŞ.: En yüksek gök. ALLAH celle celâlihu kudret ve saltanatının tecellî yeri..
Arş kâinatı kaplar. ALLAHu zü’L- CELÂL'in Kudreti ve İlmi herşeyi kaplar.. Fevkiyyet.. Ulviyyet..
Arş-ı ALâ, Arş-ı Rahmân, Arş-ı İlâhi, Arş-ı Yezdân, Felek-i Eflâk, Felek-i Atlâs, Felek-i Azâm gibi isimlerle Cenâb-ı HAKk TeÂLÂ’nın İzzet ve Saltanatından kinâye olarak söylenir..


Resim---Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem.: “Birinci kat semâ, ikinci kat semâ içinde çöle atılmış bir yüzük halkası gibidir. İkinci kat semâ ise, üçüncü kat semâ içinde, çöldeki bir yüzük halkası gibi kalır… Yedinci kat semâya kadar bu böylece devam eder… Dünyanız ve Yedi kat semâ ise, KÜRSÎ de ARŞ’ın içinde yine çöle atılmış bir yüzük halkası gibi kalır” buyurmuştur.
((İbn-i Kesir, Tefsir, 1:309; Tecrid-i Sarih, 9:7).)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Varlık ve Kâinat, ARŞ’a nisbeten büyük bir çöle atılan bir yüzük gibidir. Aynı şekilde KÜRSÎ de, ARŞ’a nisbeten büyük bir sahraya atılan bir yüzük gibidir.” buyurmuştur.
(İbn-i Abbas radiyallahu anhu ve Hz. Ebu Zerr radiyallahu anhu’dan; İbn-i Kesir, Tefsiru’l- Kur’âni’l- Azim, 1:309.)


Resim


Resim

Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..


Resim
ResimResim

Âmin Yâ Latîf Yâ Kerîm ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Rahîm Yâ Vedûd ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Fettâh Yâ Gaffâr ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Settâr Yâ ALLAH ALLAH celle celâluhu!..

Âmin... Âmin... Âmin... Âmin!.. Yâ Muîn Celle Celâluhu.


Resim


Resim

ORHAN GAZİ BEY CÂMİİ:

Orhan külliyesinin içindeki câminin kapısı üzerindeki kitabede binânın 1339 yılında II. Osmanlı Sultanı Orhan Gazi Bey tarafından yaptırıldığı, Karamanoğlu Mehmed Bey tarafından 1413 yılında yaktırıldığı, Çelebi Sultan Mehmed döneminde 1417 yılında onarıldığı belirtilmektedir. Bursa’daki ilk zâviyeli plan şemâlı câmidir. Mihrab ekseninde arka arkaya kubbeyle örtülü iki mekan, yanlarda iki tane eyvan ve son cemaat mahalli ile plan tamamlanmıştır. Câmi’nin ana ibâdet mekanının üzerinde sekizgen kasnağa oturan iki kubbe ile yandaki eyvanların üzerinde daha küçük kubbeler bulunmaktadır. Duvarları değişik biçimlerde bir araya getirilen moloz taşı ve tuğla ile örülen Câmi’nin tek minâresi kuzeydoğudadır. Tuğladan yapılmış kirpi saçaklar ve duvarlardaki rozetler binâya özgünlük kazandırmaktadır. Duvarları üç sıra tuğla ve bir sıra kesme taş ile örülen beş gözlü son cemaat yerinin önünde kesme taştan yapılmış altı adet ayak, sivri tuğla kemerlerle birbirine bağlanmıştır; yan cephelerinde ise ana kemerin ortasında, devşirme Bizans başlıkları olan birer sütun kullanılarak ikişer kemer elde edilmiştir. Son cemaat yerinin üzeri ortada üç kubbe, iki yanda tonozla örtülüdür. 1855 depreminde büyük ölçüde tahrip olan Câmi birkaç kez tamir edilmiş, 1905 yılında Vali Reşid Paşa dönemindeki tâmir sırasında daha önce bulunmayan doğu kapısı açılmıştır.

(Bursa Kültür Varlıkları Envanteri: Anıtsal Eserler, Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları,162)

Resim

Osmanlı Devleti'nin ilk devir yapılarından ve "T" planlı câmilerin ilkidir.
Yığma taş, kesme taş ve tuğla örülmüş olan câminin beş bölümlü son cemaat yeri ortada üç küçük kubbe, yanlarda birer aynalı tonoz ile örtülüdür. Cephelerde tuğla rozet, güneş kursu, iki katlı kirpi saçaklar ve iki katın pencerelerle zengin bir görünüm kazandırılmıştır. Bizans sütun ve sütun başlıkları gibi devşirme malzemelerin yer alması, arkaik bir hava verir. Câmide yer alan motifler sadedir. Mihrab üzerinde 14.yy.'ın en güzel alçı süslemeleri vardır. Karamanoğlu II. Mehmed Bey'in 1413 yılında Bursa'yı işgali sırasında büyük ölçüde tahrip gören yapı, Çelebi Sultan Mehmed döneminde 1417 yılında Vezir Beyazıd Paşa tarafından onarılarak ibadete açılmıştır. Cephedeki alt pencereler 1904 yılında, tuğla minâre 1905 yılında onarılmıştır.

Orhan Câmisi'nin han, hamam, aşhane, imâret, zâviye, mekteb, medreseden oluşan külliye halinde olması gerekirken bugün onarılan han ve hamamdan oluşan başka, diğer yapı grupları mevcut değildir.


Resim

Banisi Orhan Gazi olan Bursa Orhan Câmii'nin inşasına kapısındaki kitabeye nazaran H. 740 (1339) tarihinde başlanılmıştır. Câmi XV. yüzyıl başlarında Karamanoğulları tarafından yakılmış, Çelebi Sultan Mehmed 'in emriyle 1417'de Beyazıd Paşa tarafından restore edilmiştir. 1855 depreminde yine tahrip olan binâ, XIX. yüzyılın ikinci yarısında tekrar esaslı bir tamirden geçmiştir.
Orhan Gazi Câmii'ne beş bölmeli bir son cemaat yerinden girilir. Son cemaat yerinin üç orta gözü kubbeli, yan gözleri aynalı çapraz-tonozla örtülüdür. Orta yerdeki kolona oturan ikiz kemerli uçları açıktır. Son cemaat yerinden kubbeli küçük bir giriş sofasına, buradan da yüksek kubbeli bir merkezî hacime geçilir. Burası kubbeli olmakla beraber kare olmayıp dikdörtgen biçimindedir. Kuzey tarafına 1.40 m. eninde bir kemer atılarak kareye yakın bir taban sağlanmıştır. Merkezî hacmin güneyine düşen ve iki basamak ile çıkılan mihrablı hacim de dikdörtgen biçiminde olup 9.30 m. x 8.66 m. ölçülerindedir. Bu yüzden burayı örten kubbe dairevî değil beyzîdir. Orta hacim ile mihrablı kısım arasında büyük bir kemer bulunur. Yanlarda da kemerli boşluklar gerisinde ve orta hacimden bir basamak yüksekte iki eyvan merkezi salona açıktır. Bu eyvanlar da kubbeli fakat dikdörtgen biçimindedir.
Kubbe, uzun yanlarda dikdörtgeni kareye tahvil eden kemerler üzerine oturur. Yan hacimlerin Kuzeyinde köşelere iki oda yerleştirilmiştir. Kubbesiz olan bu odalara yan eyvanlardan geçilebildiği gibi giriş sofasından doğrudan doğruya da girilebilir.

Câminin içerisinde birbirine açılan kubbeli hacimler arasında kubbe çapı ve döşeme seviyesi bakımından farklar olduğu gibi kubbe yükseklikleri ve kubbeye geçiş sistemleri bakımından da farklar görülür. Orta salonun 8.45 m. çapındaki kubbesi en yüksek kubbedir, döşemeden kilit altına 16 metre irtifaında bulunur. Kubbe, pandantifler ile hazırlanan kaide üzerine konulan üçgenli kuşağa oturur. Üçgenli kuşak, pencereler arasına yerleştirilmiş sivri uçları üst tarafta toplanan ters yelpaze biçiminde sekiz tane panodan teşekkül eder. Çapı daha büyük olan mihrablı namaz eyvanının kubbesi 13.50 metreye kadar yükselir. Burada kubbeye geçiş içi kırık üçgen şekillerle süslenmiş kürevî tromplarla yapılmıştır. İki yan eyvanın kubbeleri ise çok daha basık olup bunlarda kubbeye geçiş kürevî pandantif iledir. Dört kubbe de dışarıdan sekizgen kasnaklar ile çevrilmiştir.

Orhan Gazi Câmii'nin minâresi yenidir. Beden duvarları kirpi saçaklar ile biten tuğla hatıllı kaba moloz taştır. İnce uzun pencere boşlukları, kârgir işçiliği, yer yer yarım-kubbe kemerler, tuğla ile işlenmiş motifler ve rozetler yapıda Rum ustaların çalışmış olduğuna işaret etmektedir Son cemaat yerinin yan kolon ve başlıkları da Bizans menşelidir..
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 11733
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: CuMâ CeM'im-İZ

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

BÜLBÜLüm>GÜLde YEMLedik
=>CÂNın=>KANInı DEMLedik
==>KARA TİMURTAŞ PAŞA’da
=>CUMÂ CEVLÂNI’n CEM’Ledik!.


ZEVK 9547

EDEB->İLİM->İRFÂN->ERKÂN=>HABîBuLLAH =>HULki HUYU
“NEFS-i EMMÂRe MeydÂNı”nda==>ZÜLEYHÂ=>YÛSUF’a KUYU
SÎNE SUYUm SüZDüREN DOSt
DAMLASInda YüZDüREN DOSt
=>ÂŞIKLarın =>GÖZ YAŞInda=>“NÛH’un GEMİSİ”nin=>SUYU!.

aleyhumusselâm..

24.01.20 13:14
brsbrsmmm..timurtaşCÂMimizz..


ZİKReYyLedik>FİKReYyLedik
HAMDeYyLedik ŞÜKReYyLedik
->AY GÖNÜLLü BiR CEYLÂN’ın
===>BULGUR PİLAVI’nı YEdik!.



DEM.: Kan..
CEM’.: BİZ BİR-İZ OLuş..
HULk.: İlahî Huy. Ahlâk. Tabiat. Yaratılıştan olan haslet. Seciyye. Cibilliyet..
ZÜLEYHÂ.: Yûsuf aleyhisselâm’ın İmtihÂN GÖMLekLerinden AŞKı EŞi..


nOt.:
Cumâ çıkışında bize enfes bir yeşil mercimekli bulgur pilavı ikram etti bir Boşnak bacımız..


Resim


Resim

ALLAHumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'L- ÜMMiyyi ve alâ âlihi, EhL-i Beytihi ve's- Sahbihi ve ÜMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..


Resim
ResimResim

Âmin Yâ Latîf Yâ Kerîm ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Rahîm Yâ Vedûd ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Fettâh Yâ Gaffâr ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Settâr Yâ ALLAH ALLAH celle celâluhu!..

Âmin... Âmin... Âmin... Âmin!.. Yâ Muîn Celle Celâluhu.


Resim

ZÜLEYHÂ.:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُواْ رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثِيرًا وَنِسَاء وَاتَّقُواْ اللّهَ الَّذِي تَسَاءلُونَ بِهِ وَالأَرْحَامَ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبً
Resim---“Yâ eyyuhân nâsuttekû rabbekumullezî halakakum min nefsin vâhidetin ve halaka minhâ zevcehâ ve besse minhumâ ricâlen kesîran ve nisââ (nisâen), vettekûllâhellezî tesâelûne bihî ve’l- erhâm (erhâme). İnnallâhe kâne aleykum rakîbâ (rakîben).: Ey insanlar, Rabbiniz'e karşı takvâ sahibi olun. O ki, sizi bir tek nefsten (Âdem Aleyhis selâm'dan) yarattı. Ve ondan zevcesini yarattı ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yaydı. Ve O'nunla (O'nun adı ile) birbirinize dilekte bulunduğunuz ALLAH'a karşı takvâ sahibi olun ve rahimlerden (akrabalık haklarından) sakının. Muhakkak ki ALLAH, sizin üzerinizde murakıbtır (sizi kontrol edendir).” (Nisâ 4/1)

وَمَا أُبَرِّئُ نَفْسِي إِنَّ النَّفْسَ لأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ إِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّيَ إِنَّ رَبِّي غَفُورٌ رَّحِيمٌ
Resim---“Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûı illâ mâ rahime rabbî, inne RABBî GAFÛRun RAHÎM (rahîmun).: Ve ben, nefsimi ibrâ’ edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. RABBimin RAHÎM esmâsıyla tecellî ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki RABBim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). RAHÎM'dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).” (Yûsuf 12/53)

فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ أَرْسَلَتْ إِلَيْهِنَّ وَأَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَأً وَآتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِّنْهُنَّ سِكِّينًا وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّ فَلَمَّا رَأَيْنَهُ أَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَاشَ لِلّهِ مَا هَذَا بَشَرًا إِنْ هَذَا إِلاَّ مَلَكٌ كَرِيمٌ
Resim---“Fe lemmâ semiat bi mekrihinne erselet ileyhinne ve a’tedet lehunne mutteke’en ve âtet kulle vâhidetin minhunne sikkînen ve kâletihruc aleyhinn (aleyhinne), fe lemmâ re’eynehû ekbernehu ve katta’ne eydiyehunne ve kulne hâşe lillâhi mâ hâzâ beşerâ (beşeren), in hâzâ illâ melekun kerîm (kerîmun).: (Züleyhâ, kadınların) onu çekiştirdiklerini işittiği zaman, onlara (davetçi) gönderdi. Ve onlara karşılıklı oturacak yer hazırladı. Onlardan herbirine (meyve soymaları için) bir bıçak verdi. Ve (Yûsuf'a): “Onlara (kadınlara), çık!.” dedi. Böylece onu gördükleri zaman ona hayran kaldılar ve ellerini kestiler. Ve: “Hâşâ! ALLAH için, bu bir beşer değil, ancak KERİM (bir) MELEKtir.” dediler.” (Yûsuf 12/31)

ZÜLEYHÂ;
Kur’an’da Yûsuf sûresinde Mısır azizinin eşi ve Yûsuf’a âşık olan kadın olarak yer almasına rağmen Züleyhâ’nın (Zelîhâ) adı geçmez..
Yûsuf Sûresinde Züleyhâ’ya dair şu bilgiler verilir.: Yûsuf köle olarak Mısır’da satıldığında çocuğu olmayan hükümdarın Veziri (Aziz) onu alır ve karısına çocuğu evlât edinmek istediğini ve ona iyi bakmasını söyler. Yûsuf erginliğe ulaşınca, Züleyhâ güzelliğinden dolayı ona göz koyar ve onu elde etmek için çareler arar. Bir gün kapıları kapatarak Yûsuf’u mahremine dâvet eder. Ancak Yûsuf efendisine ihânet edemeyeceğini söyleyerek ondan kaçar ve kapıya doğru koşar, Yûsuf’a yetişen kadın onu arkasından yakalarsa da gömleği yırtılan Yûsuf bu sâyede Züleyhâ’nın elinden kurtulur. Tam o sırada kapıda Azizle karşılaştıklarında Züleyhâ, Yûsuf’un kendisine saldırdığını ileri sürer. Ancak Yûsuf’un gömleğinin arkadan yırtılmış olması kadının haksızlığını ortaya çıkarır. Diğer taraftan şehrin ileri gelenlerinin hanımları Aziz’in karısının kölesinden murat almak istediği yolunda dedikodu yaparlar. Züleyhâ da onları evine çağırıp önlerine meyve koyar, ellerine de birer bıçak verir; kadınlar bıçakla meyveleri soyarken Yûsuf’u karşılarına çıkarır. Yûsuf’u gören kadınlar güzelliği karşısında şaşırır ve bıçakla ellerini keserler. Azizin karısı da.: “Benim murat almak isteyip karşılık bulamadığım işte bu hârikulâde gençtir!.” diyerek kendini savunur. Buna rağmen Yûsuf, dedikoduları önlemek amacıyla zindana atılır. Zindanda iken Mısır Hükümdarının gördüğü bir rüyâyı tâbir etmesi için saraya çağrılınca ellerini kesen kadınlar suçsuzluğunu açıklığa kavuşturmadıkça zindandan çıkmayacağını söyler. Hükümdarın huzuruna getirilen kadınlar Yûsuf’un suçsuz olduğunu bildirirler; Aziz’in karısı da kendisinin ondan murat almak istediğini, ancak bunu kabul etmediğini söyler.

Nitekim çok güzel olan ve nazla büyütülen Züleyhâ daha Mağrib Hükümdarı Taymus’un kızı iken rüyâsında Yûsuf aleyhisselâm’ı görerek ona ÂŞIK olur. Yûsuf aleyhisselâm rüyâda kendisinin.: “Mısır Azizi olduğunu, ileride evleneceklerini, bu sebeple hiçbir erkeği kabul etmeyip kendisini beklemesini.” söyler; evlenecek çağa geldiğinde Züleyhâ rüyâsı sebebiyle hiç görmediği Mısır Aziz’iyle evlenir. Fakat karşısına rüyâda gördüğü kişi değil KITFÎR çıkar. Yıllar sonra Kıtfîr, Yûsuf’u köle olarak eve getirince Züleyhâ onun rüyâda gördüğü genç olduğunu anlayarak ona kavuşmanın yollarını arar..


San ZÜLEYHÂ HÂLvetidir gonce-i der-beste kim,
==>Çıktı ondan =>dâmen-i çâk ile Yûsuf-vâr gül!.:


Sen =>Şu tesettürde yeşillerle kapanmış GÜL Goncasını => ZÜLEYHÂ’nın Teke Teklik Gizlenmişliği-HÂLvetidir.. San!.
GÖReceksin ki
=>O Gonca Örtüsünü Yırtınca =>Yırtmacından YÛSUF gibi bir GÜL ÇIKacak!.

Fuzûlî kaddesallahu sırrahu..


Der-best.: Kapanmış susmuş.
Halvet.: Yalnızlık. Tek başına kalmak. Tenhaya çekilme. Gizlilik..
Dâmen-i çâk.: Etek yırtmacı..



Resim

KARA TİMURTAŞ PAŞA CÂMisi.:

Merkez Osmangazi ilçesi Demirtaş Mahallesi’nde bulunan tarihi Timurtaş Paşa Câmii, hemen yanı başında ayrı bir ünite şeklinde yükselen ilginç minâresi ile dikkat çekiyor. Birbirine kemerlerle bağlı 6 adet tuğla sütun üzerinde, altında şadırvan olacak şekilde inşa edilen, yerli ve yabancı turistlerin görmeden geçmediği minâre, 1390 yılında yapılan Câmiden ayrı olarak, biraz ileriye birbirine kemerlerle bağlı 6 adet tuğla sütun üzerinde, altında şadırvan olacak şekilde inşa edilmiş.
Câmi ile minâreyi, aradan geçen genişçe bir yol ayırıyor. Câmi ile minârenin neden ayrı yerlere yapıldığı ise bilinmiyor. Mahallenin yaşlılarından 84 yaşındaki İbrahim Şentürk, minârenin Câmiden neden ayrı yapıldığını bilmediklerini söyledi. Şentürk: “Bu minâre yıkıldı 64 yılında yeniden yapıldı. Minâre Câmiden ayrı yapılmış. Neden yapılmış bilmiyorum. İlk başta mescidmiş, sonra Câmiye çevrilmiş.” dedi.


Resim

DİYARBAKIR'daki 4 AYAKLI MİNARE İLE BİRLİKTE EŞİ BENZERİ YOK:

Diyarbakır'ın Sur ilçesinde halk arasında “Dört Ayaklı Minâre” diye bilinen Şeyh Matar Câmii’nin minâresi ile birlikte Türkiye’de başka örneği bulunmamaktadır.
Timurtaş Paşa Câmii, 1390 yılında Kara Timurtaş Paşa ve oğulları tarafından yapılmış. Minâresinin bildiğimiz kadarıyla Türkiye’de eşi benzeri yok. Câmi ile birlikte yapılmış ve hâlâ vazifesini yapmaya devam ediyor..


CâMİ VE ŞADIRVANIN TARİHİ:

Tarihi kaynaklardaki farklı bilgilere göre Câmi, 1389-1390 yıllarında Timurtaş Paşa'nın oğlu Ali Bey tarafından veya Yıldırım Beyazıt'ın emiri Kara Timurtaş Paşa tarafından yaptırılmış. Câminin minâresi yapıdan ayrı olarak Câminin kuzeyinde birbirlerine kemerlerle bağlı altı adet tuğla ayak üzerine oturtulmuş. Minâre kaidesini oluşturan bu ayakların ortasında da bir şadırvan bulunuyor. Osmanlı mimarisinde bir benzerine daha rastlanmayan bu minâre Bursa Eski Eserleri Sevenler Derneği tarafından 1966 yılında onarılmış. Kaide üzerinde kesme taş örgülü altıgen bir kısımdan sonra zencirek motifleri ile bezeli, tuğla gövdeli minâre yükseliyor. Minârenin şerefe altı dört sıra kirpi saçakla hareketlendirilmiş. Minârenin gövdesinde bulunan tuğla örgüler petek kısmında da devam ediyor.

KARA TİMURTAŞ PAŞA.:

Kara TİMURTAŞ PAŞA. artık sıranın İstanbul’a geldiğini söyleyerek İstanbul’un fethi için Yıldırım Bayezid’i teşvik etti. İstanbul kuşatmasında bulundu, fakat Haçlı kuvvetlerinin Niğbolu’ya yürümesi yüzünden kuşatma kaldırıldı. Niğbolu Fetihnâme’sine göre bu savaşta Anadolu beylerbeyi sıfatıyla yer almıştı. Savaşın kazanılmasının ardından muhtemelen tekrar Anadolu’ya döndü ve 1397’de Yıldırım Bayezid’in Karaman seferine katıldı. Kaynaklara göre Akçay savaşında esir düşen Alâeddin Bey ona teslim edilmiş, o da muhtemelen daha önce esir alınmasına karşı duyduğu intikam hisleriyle onu katlettirmişti. Kaynaklarda Yıldırım Bayezid’in bu olaya çok üzüldüğü kaydedilir. Bundan sonra gözden düştü, yaşlılığı sebebiyle artık bir daha kendisine görev verilmedi. Ankara Savaşı’nda ve savaşın ardından meydana gelen karışıklık yıllarında nerede olduğu konusu açık değildir. Bazı Osmanlı kaynaklarında Timurtaş Paşa’nın da Ankara Savaşı’na katıldığından ve oğullarıyla birlikte Timur’a esir düştüğünden, Kütahya’daki hazinede bulunan para ve mallar dolayısıyla Timur tarafından azarlandığından, hatta savaşta hayatını kaybettiğinden söz edilirse de bunların doğru olması ihtimali zayıftır. Zira onunla birlikte iki Timurtaş Paşa daha kaynaklarda zikredilmiş ve yapılan araştırmalarda bunlar birbirine karıştırılmıştır. Muhtemelen yaşı ilerlediği için idarî işlerden çekilen Timurtaş Paşa son yıllarını Bursa’da geçirmiştir. Nitekim Ramazan 806’da (Mart 1404) burada vefat ederek yaptırdığı Câminin yanındaki türbesine gömüldü. Türbe kitâbesinde kendisinden “melîkü’l-ümerâ” şeklinde bahsedilmesi dikkat çekicidir. Günümüzde Bursa’daki Timurtaş mahallesi onun adından gelir.

Uzun yıllar önemli görevlerde bulunan Timurtaş Paşa bazı kaynaklarda yeni askerî teşkilâtın oluşturulmasındaki rolüyle de anılır. Fakat bu bilgiler daha çok geç tarihli kaynaklarda yer alır. Bunlara göre İslâm ülkelerinden gelip devletin hizmetine giren Arap, Acem ve Türkler’den kapıkulu ocaklarından biri olan sipahi bölüğünü meydana getirmiştir. Ayrıca geri hizmet görevi yapan voynuk teşkilâtının da kurucusu diye gösterilir. Rumeli Beylerbeyiliği sırasında yerli hıristiyan askerlerine timar vermesiyle Osmanlı ordusunun yerli askerî zümrelerce benimsenmesini sağladığı ifade edilir. Yine Orhan Bey zamanında beylerin ve askerî erkânın kırmızı renkli üsküf giymesi işine ön ayak olduğu belirtilir. Bunun yanı sıra bölüklerin sancaklarının renklerinin ve şekillerinin onun tarafından tesbit edildiği ileri sürülür. Ancak bütün bunların doğruluğu konusunda kesin bir şey söylemek zordur. Bununla birlikte Timurtaş Paşa’nın önemli ve nüfuzlu bir aile teşkil ettiği söylenebilir. Dört oğlu ve ailenin diğer fertleri Rumeli uç kesiminde ve devlet kademelerinde önemli görevlerde bulunmuştur. Oğlu Yahşi Bey, I. Murad ve Yıldırım Bayezid zamanında Balkanlar’da faaliyet göstermiştir. Niş ve Pravadi’nin fethi sırasında oynadığı rolle kaynaklarda adı sıkça geçmektedir. Kosova savaşında da öncü birliklerin kumandasını üstlenmiş, Ankara Savaşı’nda hayatını kaybetmiştir. Diğer üç oğlu II. Murad’ın cülûsunun ardından ortaya çıkan Düzme Mustafa isyanının bastırılmasındaki hizmetleri dolayısıyla bir süre vezir olarak divana katılmıştır. Daha sonra Oruç Bey Anadolu Beylerbeyiliğine getirilmiş, Ali Bey Saruhan sancak beyliği yapmıştır. Bu ikisi İzmir Beyi Cüneyd’in ayaklanmasının bertaraf edilmesinde önemli hizmetlerde bulunmuştur. Ali Bey’in Manisa’da bir Câmisi vardır. Diğer oğlu Umur Bey’in Âşıkpaşazâde’nin râvileri arasında yer aldığı bilinmektedir. Âlim bir zât olan ve 865’te (1461) vefat eden Umur Bey Bursa, Biga ve Afyon’da Câmi, Edirne’de mescid yaptırmıştır. 859 Muharrem (Aralık 1454-Ocak 1455) tarihli vakfiyesi Bursa’daki Câmisinin cephesinde iki parça halinde taşa kazdırılmıştır..


Resim

TİMURTAŞ PAŞA TÜRBESİ.:

Gazi Timurtaş Paşa Türbesi, Atatürk Caddesi ile Cemal Nadir Caddesi’nin kesiştiği köşede, Çakır Hamamının karşısında tophane yokuşu başlangıcında yer almaktadır..
Sultan I. Murad’ın kumandanlarından, Anadolu Beylerbeyi Gazi Timurtaş Paşa’nın bugünkü türbesini 1945 yılında, Bursa Valisi Haşim İşcan’ın isteğiyle Bursa Eski Eserleri Sevenler Derneği yaptırmıştır.
Kesme taş, üzeri açık ve üç yüzü parmaklıklarla çevrili türbenin içerisinde Gazi Timurtaş Paşa’nın basit bir mezarı vardır. Türbenin kapalı yüzünün iç tarafındaki mermer kitabede şunlar yazılıdır:


“Gazi Timurtaş Paşa Hüdavendigâr Murad’ın emirlerinden, Yıldırım Beyazıt’ın Anadolu Beylerbeyi, İsa Çelebi’nin veziri ve kumandanı olup, Ulubat cenginde 1403’de şehid olmuş ve buraya gömülmüştür. ALLAH rahmet eylesin”.



Resim

TİMURTAŞ HAMAMI.:

Bursa merkez Osmangazi ilçesi Demirtaş mahallesinde, İnönü Caddesi üzerinde tek hamam.
Kara Timurtaş Paşa adına oğlu Oruç Bey tarafından 14. yüzyıl sonlarında veya 1427’de ölümünden önceki bir tarihte yaptırıldı. Doğu-batı doğrultusunda 15.75 X 17.85 iç ölçülerinde dikdörtgen biçiminde kubbeli bir yapıdı. Kubbeye geçiş, içeride prizmatik bademlerin oluşturduğu kuşakla sağlandı..
Üzeri tonoz ve kubbe ile örtülü ılıklığa, soğukluğun doğusunda yer alan kapıdan geçiliyor. Tonoz, eyvanın üstünü kapatıyor. Ilıklıktan kemerli bir geçitle göbek taşının bulunduğu sıcaklığa geçiliyor. Bu bölümde, üzeri kubbelerle örtülü iki büyük halvet yer alıyor. Külhan, hamamın doğusunda kalıyor. Yapı, bir sıra moloz taş ve bir sıra tuğla ile inşa edildi.
Kaynaklarda hamamın 16. yüzyıl başlarında harap durumda olduğu, bu nedenle taşlarının Rüstem Paşa tarafından söktürülerek Yeni Kaplıca’nın yapımında kullanıldığı belirtiliyor.
Daha sonra Molla Çelebi adlı biri tarafından satın alınarak, 1567’den önce onarıldı. Uzun yıllar depo olarak kullanılan hamam, Kâzım Baykal’ın girişimleri sonucu 1987 yılında Vakıflar tarafından onarılarak hizmete açılmış ve yeniden hamam işlevi kazandırılmıştır.
Günümüzde de hamam olarak hizmet vermektedir..
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4242
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: CuMâ CeM'im-İZ

Mesaj gönderen Hakan »

Resim

“Allahümme salli ve sellim alâ seyyidinâ Muhammedîn abdike ve nebîyyike ve Resûlike ve Nebîyyû’l-ümmîyyi ve âlâ alihi ve Ehl-i Beytihi ve’s-sahbihi ve ümmetihi...”


GEÇENDE TEVBE BİRLİĞİMİZ
ŞU ANDA RIZA BİRLİĞİMİZ
GELENDE DUA BİRLİĞİMİZ
SON NEFESTE ŞEHÂDET BİRLİĞİMİZ

RESÛLULLAH (sav) DE BİZ OLSUN!
CUMAMIZDA CEM' OLSUN!
İNŞÂALLAH!..


CUMA CEM'imizi BİZLİK İÇERİSİNDE DUALARLA SÜSLEYELİM İNŞALLAH...
Resim
Cevapla

“Mübarek Gün ve Geceler” sayfasına dön