KUL İHVANÎ TâHâ SÛRESİ SOHBETİ

Cevapla
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4373
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

KUL İHVANÎ TâHâ SÛRESİ SOHBETİ

Mesaj gönderen Hakan »

Resim


KUL İHVANÎ Tâ-Hâ SÛRESİ SOHBETİ.:

YAZan.: HAKAN..BURsamm..11.12.2018..

Resim

ALLAHumme saLLi ve seLLim ve bârik aLâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
RasûLike ve
Nebîyyi'L- ÜMMîyyi ve aLâ ÂLihi, EhL-i Beytihi ve's- Sahbihi ve ÜMMetihi...

SUBHÂNeke ALLAHumme ve bi HAMDike,
Eşhedü en Lâ İLâhe Ente Vahdeke Lâ şerike Leke Estağfiruke ve Etûbu iLeyke!.

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet İZZet-i İhsÂNınLa =>Tâ-Hâ SÛREmizin=>
Şu ÂNda=>ŞE’ÂNuLLAHta ŞEFâatına =>MuhaMMedî Mü’min- Mü’minat CÜMMLemİZi=>
HAKk ve HAYRda =>NÂiL EYyLe=>CEM’ et=>LûTFet Et=>YAŞAt!. İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!..

ÂMiN!. Yâ MuîN!. Yâ RABBenâ!..


ResimMuhaMMedi MuhabbetlerimLe...
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4373
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: KUL İHVANÎ TâHâ SÛRESİ SOHBETİ

Mesaj gönderen Hakan »

Resim

EL Hamdu LİLLAHi RABBu’L- ÂLEMîn..

ALLAHu zü’L- CeLÂL’in bütün verdiği zâhir ni’metlere, elle tutulur gözle görülür ni’metlere sonsuz şükrederiz KüLLî ŞEYy’le beraber!.
Ve ancak akıl sâhiblerinin Bâtın Ehlinin bâtını olan şey’lerin, İç Âlemi İmtihÂNda olan varlıklar ki bunlar, İnsÂNlar ve Cinlerdir, aklı olanlar hamd eder
ALLAHu zü’L- CeLÂL’e!. Bu ise muhteşem bir şey’dir. Hamd, medde hakikatıdır. Madde Hakikatıdır, Müddet Hakikatıdır, Dâimîyet Hakikatıdır. Dâimîyet-i MuhaMMedîye Hakikatıdır. Yâni MuhaMMedî Hakikatın dâimî olmasının adıdır hamd.. Neden öyledir?. Şundan dolayı öyledir ki, mâdem ki NÛRuLLAHtan yaratılmıştır KüLLî ŞEYy ve İnsÂN dediğimiz yaratık o zaman mânâ, bu maddenin içindedir, hayal yoktur..
Onun için melekler sorumlu değildir. Ve bu muhteşemlik, bu şükür hamd bileşikliği esmâ zuhûrudur.

Çünkü ŞÜKÜR geneldir; susayan bir çiçeğe su verirsen sararmış solmuşken birden neşelenir, susuz bir hayvÂNa su verirsen birden canlanır dirilir ve teşekkür ederler. Herşey böyledir..
HAMD ise, başka gerekler icâb ettirir. Hamda akıl olması gerekir, fikir cevicdÂN olması gerekir, iç âlem olması gerekir.
Onun için de,
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin dörtlü isimleri nedir?.
MuhaMMed aleyhisselâm,
MahMud aleyhisselâm,
Hamîd aleyhisselâm,
AhMed aleyhisselâm..
Şeriatta, Tarikatta, Mârifette, Hakikat-ı MuhaMMedîyesinde İsimleri vardır.
Bunlar rastgele bizim koyduğumuz isimler değildir. Bunların bir hakikatı vardır. Bir sebebi vardır. Çünkü sebeblerin sebebi kendisidir. Bunu çok iyi anlamamız gerekiyor. Ve bu ANLAyış bizi hakikata götürür..

Evet Hakan Cân, şimdi TâHâ Sûresine geldik.
TâHâ Sûresi MeryeM Sûresinden sonra inen 45. Sûredir. Vâkı’adan bir ÖNcedir. TâHâ Sûresi şiir gibi bir sûredir. Muhteşem bir sûredir. Mânâ i’tibâriyle de öyledir. Çok çok yönlü bir sûredir. Ve TâHâ Sûresi İnsÂNda tecellî yâni zuhûr ettiği zaman, öyle bir ilginç sûredir ki; Tayf, Tavâf, Taraf Hüviyetine kavuşur İnsÂN.. Bu TâHâ da, sarfı zor bir şey’dir ve İnsÂNın gönlünü çok yüceliklere çeker burada. İnsÂNı çırılçıplak soyar. Mukaddes Tûvâya götürür. Tûr-i Sîne Sîne Dağına çıkarır. Ve
ALLAHu zü’L- CeLÂL ile kelâm ettirir.. Musâ aleyhisselâmı söylüyorum. Musevî İnsÂNlar, Musâ aleyhisselâm’ın zevkini yaşayan, ondan mez’un/izinli olanlar, yâni onunla haşr neşir olanlar da bunu yaşayabilir mi?. Evet yaşayabilir..
Bütün bu olanların tümü
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin Nûru içindedir. Onun için bizde, şu peygamber bu peygamber hepsi birdir bizde BİZim peygamberimizlerdir.. Birbirini TAMMLayan TÜMMLEyenlerdir.. Cem’ eden Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemdir..
Burada Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in onlardan büyük olduğunu felân söylemek büyük hatadır onlar tamamen câhil işidir..

“Biz, O'nun resûlleri arasından (hiç) birini, diğerinden ayırmayız.” buyuran
ALLAHu zü’L- CeLÂL ikaz etmiştir.:


آمَنَ الرَّسُولُ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْهِ مِن رَّبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ آمَنَ بِاللّهِ وَمَلآئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّن رُّسُلِهِ وَقَالُواْ سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ
Resim---“Âmene’r- resûlu bimâ unzile ileyhi min RABBihî ve’l- mu’minûn(mu’minûne), kullun âmene billâhi ve melâiketihî ve kutubihî ve rusulih(rusulihî), lâ nuferriku beyne ehadin min rusulih(rusulihî), ve kâlû semi’nâ ve ata’nâ gufrâneke RABBenâ ve ileykel masîr(masîru).: Resûl, RABBinden kendisine indirilene îmân etti ve mü'minler de, hepsi ALLAH'a, O'nun meleklerine, kitablarına ve resûllerine îmân etti. “Biz, O'nun resûlleri arasından (hiç) birini, diğerinden ayırmayız.” Ve “ışittik ve itaat ettik! Ve RABBimiz, SENin mağfiretini (dileriz). Ve masîr (varış) Sana'dır (Sana doğru yola çıkarız ve Sana ulaşırız).” dediler.” (Bakara 2/285)

TâHâ Sûresi, 135 âyetten müteşekkildir, 45. sırada inmiştir. Mekkîdir yâni Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Mekke’deykendir. Ve bu sûrenin gelişi Ömerü’l- Hattab radiyallahu anhun islâm olduğu zaman civârındadır o zamana rastlamaktadır. O zamanki hadis kaynaklarına tarih oluşturanların belirttiğine göre meşhur hadis-i şerifte açık seçik belirtilmiştir ki bunlardan en büyük tarihçilerden birisi olan İbni Hişâm “Sîret-i Nebî aleyhisselâm”da ve diğer başka hadis kaynaklarında çoktur. Yâni bu hadis sahih bir hadistir.
Ne olmuştu?. Gözünü ileriyi geriyi fazla görmeyen, düşünmeyen, dolmuşa binen, bir işi yapıp sonra başına ne geleceğini fazla düşünmeyen birisi olmalıydı ki, bitmeyen savaşlar halindeydiler.
Çünkü o zaman bir kavim birisini öldürmekten korkuyordu. Çünkü o artık zor deniliyor. Bunun içinde
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin âilesi ile öbür kabileler arasında bir savaş çıkmasını göze almıyorlar.
Ama bunu da âleni yapmak mecburiyetindeler, nasıl yapacaklar?. Ya gözdağı vermek için ya da, meydan okumak için, ya da
“git kafasını kes gel!.” gibi şeyler yapıyorlar.
Ömer radiyallahu anhu’yu dolmuşa getiriyorlar.:
“Sen gider bizim putlarımıza böyle yapanın hakkından gelirsin!.” diye..
O da, kılıcını kuşandı hışımla yola çıktı. O zaman Nuayym bin Abdullah diye birisiyle karşılaştı o yaşlı birisi ona soruyor.:
“Ey Ömer nereye gidiyorsun kızgın bir halde?!.”
Ömer radiyallahu anhu da diyor ki.:
“Şu dininden dönen yâni Kureyş’in birliğini bozan, dininden dönen ve onlara beyinsiz diye hitab eden, dinlerini ayıplayan, -işte kaç tane ilâhları varsa her kabilenin bir ilâhı vardı o zaman zâten- ilâhlarımıza dil uzatan MuhaMMed’e gidip onun kafasını keseceğim!.” diyor. O da diyor ki.: “Ben ALLAH’a yemin ederim ki diyor -ya da onun ilâhları ALLAH’ı da tanıyor ALLAH diye geçiyor hadislerde- Ey Ömer!. Sana asıl senin içinde olanlar tuzak kuruyor!. Seninle beraber olanlar seni böyle dolmuşa bindirenler seni aldatıyorlar!. Sen zannediyor musun ki MuhaMMedî öldüreceksin de Abdulmenaf Oğulları seni yer yüzünde yürütecekler de ayakta duracaksın? Öyle mi?. Bunu sanıyor musun sen!?. Bunu yanına koyacaklar mı yâni!. Seni yer yüzünde yürütmezler bile!. Sen niçin kendi âilene dönüp de önce onların işini bir yoluna koymayı düşünmüyorsun?.” diyor.
Ömer radiyallahu anhu.:
“Hangi âilemden söz ediyorsun?.” diyor.
Nuaym.:
“Senin enişten aynı zamandan amcayın oğlu Sâid bin Zeyd var ya, kızkardeşin Hattab’ın Kızı Fatma da var ya, ben ALLAH’a yemin ederim ki onlar Müslümân olmuşlar ve MuhaMMede Dini üzere İslâm Dini üzere tâbi olmuşlar. Bana kalırsa sen git önce onların işini düze çıkar, uğraşacaksan git onlarla uğraş!.” diyor.

Bunun üzerine Ömer radiyallahu anh, hışımla geri dönüyor ve döndüğünde Sâid bin Zeyd radiyallahu anh ile Fatma Anne yanında Habbab bin Eret
diye bir zât var. Habbab, meşhur Habbab radiyallahu anhu. Bu zât TâHâ Sûresinin ilk sayfasını onlara öğretiyordu.
“Şöyle okunacak böyle okunacak” diye öğretiyordu. Habbab radiyallahu anhu, Ömer radiyallahu anhu’n sesini işitince, hemence onların odalarının bir tarafına gizlendi. Kızkardeşi Fatma Anne de okudukları Kur'ÂN-ı Kerîm’in üstüne oturdu. Halbuki Ömer radiyallahu anhu onların evine yaklaştığı sırada Habbab’ın onlara okuduğu TâHâ Sûresinin ilk âyetlerini çok uzaktan duymuştu.
Ve.
: “Bu ses eniştemin sesi değildir!.” demişti zâten.
Belki de dedi ki.:
“MuhaMMed aleyhisselâm buradadır!.” diyor. Artık ne ise.. Başka ses olduğunu biliyor. İçeri girince.: “Bu benim duyduğum lakırtılar da nedir?.” diyor. Onlar da.: “Sen bir şey duymuş olamazsın, burada böyle bir şey yok!.” diyorlar. O da diyor ki.: “ALLAH’a yemin ederim ki ben sizlerin MuhaMMed’in Dini üzere olduğunuz haberini almış bulunmaktayım kaçamazsınız!.” deyip eniştesinin üzerine atıldı yumruklamaya başladı. Kızkardeşi Fatma Ana da, onun elinden kurtarmak için ayağa kalkınca yerdeki Kur’ÂN-ı Kerîm’i de gördü. Ona öyle bir tokat patlattı ki yüzü kan içinde kaldı ve yaralandı!. Böyle yapınca, ikisi birden karı-koca.: “Evet biz Müslümân olduk ALLAH’a ve Rasûlüne imÂN ettik. Artık ne istiyorsan yap!. Hadi bakalım yap yapacağını öldüreceksen öldür!.” Dediler.
Ömer radiyallahu anh Kızkardeşinin yüzünden çok kan boşandığını görünce ve bunların böyle imÂNLı olduğunu görünce yaptıklarına çok pişman oldu, aklı başına geldi. Öbür kişinin söylediğini de duydu. “Ben gidip öldürecektim. Sonra başıma türlü belâlar akçacaktım!. Halbuki ağalar var, beyler var, reisler var, paşalar var niye gidip onlar öldürmüyorlar da ben!?.” diye düşündü. Kızkardeşine dedi ki.: “Az önce okuduğunuzu duyduğum şu sâhifeyi bana ver de ben de bir bakıyım MuhaMMed neler getirmiş!.”
Ömer radiyallahu anh okuma yazma bilen birisiydi. O zaman Kızkardeşi dedi ki.:
“Sen o sayfaya zarar verirsin!.” “Hayır, korkma!.” dedi Kızkardeşine ve kendi ilâhları üzerine yemin ederek okuyup onlara geri vereceğini söyledi. Onun için hadislerde ALLAH’a yemin ederim diye tercüme edilen şey’leri ben arapçasını görmediğim için bilemiyorum. Belki de kendi ilâhlarına diye yemin ediyorlardı. Oraya ALLAH’a diye tercüme ediyorlar bilmiyorum.
Bence kendi ilâhları üzerine yemin etti ve
“geri vereceğim size!.” diye söyledi. Bunu söyleyince Kızkardeşi de belki Müslümân olur diye ümüde kapıldı. O zaman dedi ki.: “Kardeşim sen şirk üzeresin ve pissin!.”

Barbaros.: Selâmun âleykum Hocam şey olamaz mı belki biliyorsunuz ALLAH’a yâni ilâhların bir sürü adları vardı fakat ALLAH da vardı. İnsÂNlar o zaman ALLAH ismini biliyorlardı. yâni ilâh olarak ALLAH diye bir ilâh da vardı diye biliyorum yanlış mı. Hatırlıyorum bilemiyorum belki o orda ALLAH diye ilâh ismini kullanmış olabilir Hz. Ömer radiyallahu anh..

Kulihvâni.: Mümkündür mümkündür ya da "ALLAH" demiştir..

Barbaros.: "Onların güvenini kazanmak için Kızkardeşinin o ismi kullanmış olabilir yâni.."

Kulihvâni.: Olabilir olabilir evet olabilir tâbi. Ama ikincisinde kendi ilâhları üzerine yaptığı kesin. Çünkü onlar kendisi Müslümân olmadığı için isterler ki kardeşinin ilâhları üzerine kardeşi yemin etsin yâni çünkü Müslümân olmamıştır daha. Ama öbür dediğin de mümkündür. Yâni o da onları ikna etmek için ALLAH’ın ismini kullanmış olabilir.

Barbaros.: "Anladım Hocam.."
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4373
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: KUL İHVANÎ TâHâ SÛRESİ SOHBETİ

Mesaj gönderen Hakan »

Resim

EL Hamdu LİLLAHi RABBu’L- ÂLEMîn..

Kulihvâni.: “Ve sen pissin yâni şirk üzeresin, bizim inancımıza göre bunu ancak temiz olanlar dokunabilir.” dedi. Ömer radiyallahu anh da kalktı yıkandı orda yâni birkaç kova su döktü.. Oldu mu?. Oldu tamam.. Târif etti çünkü Kızkardeşi de kendisine..
İçinde TâHânın ilk sayfasının yazılı bulunduğu sayfayı uzattı. Ömer radiyallahu anhu, TâHâ'nın ilk sayfasının başını okuyunca.:
“Bu ne güzel bu ne şerefli şey’ler!.” dedi.
Habbab, bunu duyunca gizlendiği yerden çıktı geldi, iş değişiyor ya..
Ona dedi ki.:
“Ey Ömer ALLAH’a yemin olsun ki ben ALLAHu zü’L- CeLÂL’in Peygamberin duâsını özellikle senin hakkında kabul etmiş olacağını umut ederim!.” dedi. “Çünkü ben dün Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle duâ ederken dinledim.: “ALLAH’ım sen islâmı ya Ebu Hakem bin Hişam -Ebu Cehil- yâni. Veya Ömer bin Hattab ile güçlendir!.” böyle buyurdu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem!.” dedi.
“Ey Ömer ALLAHtan kork!. Ey Ömer ALLAHtan kork!. Ey Ömer ALLAHtan kork!.” dedi Habbab radiyallahu anhu.

Bunun üzerine Ömer radiyallahu anhu ona.:
“Ey Habbab bana MuhaMMed’in yerine söyle onun yanına gidip islâma gireyim!.” dedi ve birlikte Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin bulunduğu yere gittiler o zaman ordaki sahabeler dediler ki.: “Eyvah Hattaboğlu Ömer geliyor!. Yâ Rasûlullah!. Ömer çok iyi bıçak atıcıdır, kılıçta ustadır amma uzaktan atınca on ikiden vurur bıçağı. Biz senin önüne siper olalım!.” diyorlar.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de.:
“Hayır hayır!.” buyuruyor.

Aralarında yedi adım kalmıştı ki, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin buyurduğu.:
"Yâ Ömer!.” den ibâretti.
Ömer radiyallahu anhu’un cevabı.:
“Lebbeyk Yâ Rasûlullah.: Emret Yâ Rasûlullah!.” Ömer radiyallahu anhun cevabı budur ve bukadardı..
“Eşhedu enLâ İLâhe İLLALLAH!.”
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuştur.
O da.:
“Eşhedu enLâ İLâhe İLLALLAH ve Eşhedu enne MuhaMMeden abduhu ve Rasûluhu!.” demiş iş bitmiştir..
Şöyle anlatıyım böyle anlatıyım anlayayım yok.. Bu kadar kısaca hemen ÂNında bitmiştir..

Müşrikler elinde tenikeler, flamalar şeyler ile.:
“Ömer gitsinMuhaMMed'i (aleyhisselâm) öldürsün sonra ne yaparsa yapsın bizde bayram ederiz!.” diye hazırlar bekliyorlar.
Çünkü hepsi bunu biliyor ve onu bekliyorlar. Bu sefer islâm olunca da bütün Müslümânlar bayram ediyorlar.. Ve o zamana kadar âleni kılınamayan namazlar açık seçik Kâbe dahil kılınmaya başlamıştır.
Yâni Ömer radiyalluhu anhu’n gelişinden sonra islâm böyle bir güç kazanmıştır..
ALLAH razı olsun.
Ömer radiyallahu anhu hakkında çok söylenecek şey’ler vardır. Bir çok âyetlerin inmesine sebeb olmuştur. Yâni Ömer radiyallahu anhu.:
“Böyle olmaz mı Yâ Rasûlullah?.” dediğinde âyetler inmiştir..

Çok harikadır ve Ömer radiyallahu anhu’n fazla malı mülkü de yoktur. Hayatı önceki hayatı da sonraki hayatı da kıta kıt geçmiştir. Yâni ticâret kervanları şunu bunu olan bir zât olmamıştır. Zâten fakir bir babanın çocuğudur.
Ömer radiyallahu anhu mübârek zâttır. Halifeliği zamanında ganimetler çok oluyordu. Çünkü İran tarafları felân Türkistan’a doğru gidiyordu. Oralardan ganimetler felân geliyor ve adaletli bir şekilde dağıtıyordu.
Çok kıymetli bir yüzüğü hanımında görüyor.:
“Bu nerden, nedir?” diyor. O da.: “Taksim olmadan ganimetten ben bunu seçip almıştım!.”
Ömer radiyallahu anhu.:
“Hatun sen bana parmağını mı kestirmek istiyorsun! Hemen onu hazine malının içine koy!.” Hanımı.: “Bilmiyordum!.” Diyor. O da.: “Bil!. Bundan sonra yok öyle bir şey!. Herkese adalet var!.” diyor.

Söylediğim sözler, elbette sabit kaynakları olan Hadislerdir. Uydur kaydır asla yoktur kardeşim!.

KeLÂMULLAH-ALLAHu zü’L- CeLÂL âyetleriyle,
ReSÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem de Hadis-i Şerifleriyle değerini buyurmuştur..


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “ALLAH’ım, şu iki adamdan -Ebû Cehil ve Ömer b. Hattâb’tan- sana en sevimli olanı ile İslâm’ı güçlendir!.” buyurup,
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem sözünü şöyle sürdürdü.: “O iki kişiden ALLAH’a sevimli olanı Ömer’di.”
buyurdu.

(Tirmizî, Menâkıb, 18; bk. Müsned 2/25; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1/327; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, 2/215)

Müşriklerin bir araya toplanıp Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in vücudunu ortadan kaldırma kararı aldıkları günlerdi.. Müslümanlar ibâdetlerini gizli olarak yapıyorlardı. Henüz Müslüman olanların sayısı 40’a ulaşmamıştı..

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, müşrikler arasında bulunan, güçlü kuvvetli ve halk arasında itibarlı iki Ömer’den birinin Müslüman olması için ALLAH celle celâlihu’ya duâda bulundu ve şöyle niyaz etti.:
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.:
“ALLAH’ım! İslam’ı Ebû Cehil bin Hişâm veya Ömer bin Hattab’la kuvvetlendir!.” buyurdu.
(Tirmizî, Menâkıb, 18.)

Ne garibdir ki, bu iki Ömer’den biri olan Ömer bin Hişam, diğer namıyla Ebû Cehil.: “Resû-lullah’ı öldürecek olana 100 deve” vaat ederken, Ömer bin Hattab da bu teklifi kabul edip Resûlullah’ı öldürmek üzere yola çıkıyordu.. gerisini anlattık..
Ömer radiyallahu anhu, 40’ıncı Müslüman’dı..
Böylece, Müslümanlar ilk defa açıktan açığa Kâbe’de namaz kılmaya başladılar.
O zaman Resûl-i Ekrem Efendimiz aleyhisselâm, Ömer radiyallahu anhu’ya, hak ile bâtılın arasını ayıran mânâsına
“Fâruk” unvânını verdi. (Tabakât, 3: 270.)
Ömer radiyallahu anhu’n Müslüman olması sadece mü’minleri değil, gökteki melekleri bile sevindirmişti!.


Resim---Nitekim az sonra Cebrâil aleyhisselâm, Peygamber Efendimize Resûlullah sallallahu aleyhi veselleme gelerek.: “Gök ehli, Ömer’in Müslüman oluşunu birbirine müjdeliyorlar!.” buyurdu.
(İbni Mâce, Mukaddime, 11; Feyzü’l-Kadîr, 5: 299.)

Cennetle müjdelenmesine ve Peygamber Efendimizin pek çok iltifatına mazhar olmasına rağmen, yine de kulluğun gereği olarak dâima korku ve ümit arasında bulunur, ameline güvenmezdi.
Hattâ onun şu sözü bu hususta pek meşhurdur.:
"Mahşer günü deseler ki.: “Herkes cennete girecek. Ama sadece bir kişi cehenneme girecek. O bir kişi ben miyim diye korkarım!. Yine deseler ki, herkes cehenneme girecek ama sadece bir kişi cennete girecek. O bir kişi ben miyim diye ümitlenirim!.” derdi.
Ömerü’l-Fâruk radiyallahu anhu, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’e büyük bir SEVgiyle BAĞLIydı..


Resim---Bir gün Peygamber Efendimiz aleyhisselâm, sahabilere.: “Sizden hiçbiriniz, ben kendisine evlâdından, malından, anne ve babasından, hattâ kendi nefsinden daha sevgili olmadıkça, mü’min olamaz.” buyurmuştu.
Ömer radiyallahu anhu da oradaydı: “Yâ Resûlallah!. Sen bana canımdan başka her şeyden daha sevgilisin.” seyince.
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Canından da, Yâ Ömer!.” buyurunca,
Ömer radiyallahu anhu.: “Evet, canımdan da, Yâ Resûlallah!.”
diye karşılık verdi..

(Müslim, İman: 69)

Ömer radiyallahu anhu, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’den 73 hadis rivâyet etmiştir.
Bunlardan birisi şu meâldedir.:


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Eğer hakkıyla ALLAH’a tevekkül etseydiniz, sabahleyin kursakları boş olarak çıkıp, akşamleyin yuvalarına dolu olarak dönen kuşlar gibi rızkınızı kolayca temin ederdiniz!.” buyurdu.
(İbni Mâce, Zühd: 14; Tirmizî, Zühd: 33)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, Ömer radiyallahu anhu’yu çok sever, onu takdir ederdi. Birçok hadisinde onun faziletine dikkat çekmişti. Bu Hadis-i Şeriflerden bazıları.:

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Güneş, Ömer’den daha hayırlı birinin üzerine doğmamıştır.” buyurmuştur.
(Tirmizî, Menâkıb: 16)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Gökyüzünde Ömer’e saygı göstermeyen hiçbir melek, yeryüzünde Ömer’den korkmayan hiçbir şeytan yoktur.” buyurmuştur.
(Feyzü’l-Kadîr, 5: 459)

Resim---İbn Şihâb şöyle demiştir.: “Saîd ibnu'l-Müseyyeb huzurunda bulunduğumuz sırada, bize şöyle buyurdu.: “Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: "Ben bir kerre uyurken kendimi cennette gördüm. O sırada bir kadın gördüm ki, o bir köşkün yanında abdest almakta idi. (Yanımdaki meleklere): “Bu köşk kimindir?” diye sordum. Onlar: “Bu Ömer ibnu'l- Hattâb içindir.” dediler. (Oraya girmek istedim, fakat) Ömer'in kıskançlığını hatırladım da hemen yüzümü arkama çevirdim". buyurdu.
Ebû Hureyre.: “Ömer ibnu'l-Hattâb (sevincinden) ağladı da, sonra.: “Babam anam Sana fedâ olsun Yâ Rasûlallah; ben Sana karşı mı kıskançlık edeceğim!.”
buyurdu.

(Buharî, Rüyâ Kitabı, 40)

Resim

Aziz Kardeşlerim;
TâHâ Sûresi muhteşem bir Sûredir.
TâHâ Sûresi;
Hüviyyet Tarafı,
Hüviyyet Tavâfı,
Hüviyyet Tayfı..

“Tı” harfi zor bir harftir.. “te” gibi değildir. “te”, SENLİKtir.
“Tı” harfi ise çok mânâlıdır..

“KÂBE KIBLEsi Tarafına Dön!.” Diye EMRedildiğinde Dünyanın her yerinde Tavâf DairLerie ÇİZiVERirLer..
“KÂBE’de tavâf” dedik.. KÂBE, BEYTuLLAHtır. Ancak,
“ALLAHu zü’L- CeLÂL, KÂBE’nin içinde” demek küfürdür. Fakat ALLAHu zü’L- CeLÂL’in KIBLE MERKEZi BİRLiği-DİRLiği için koyduğu SüNNEtuLLAHtır..
CÜMMLe KÂİNÂtın-MUHİTin =>MERKEZ NOKTASIdır.
Etrafında KÂİNÂt DÖNmeye başlar CÜMMLeten..
Tümüyle beraber
BİZ BİR-İZ NAHNU TAVÂFı Başlar, TAYFı Başlar!.
Sonsuz KULLuk, ya da İnsÂNLık, ya da Yaratılış renkleri binbir trilyonca.. İnsÂNLar yaratılır birinin parmak izi diğerine uymaz asla.. Hiçbiri öbürü değildir.. Hiçbir zaman değildir. Aynı kordinatta iki tane nokta yoktur..
Barbaros Cân BİLirsin ki, olamaz aynı NOKTada-kordinatta İki ŞEYy!.

Böyle muhteşemdir ve
TâHâ Sûresi şifredir Efendim!.
Bunda
Hüvîyyet TAMMLığı vardır.. Et Tammu Esmâsı vardır biliyorsunuz..

Et Tâmmu celle celâlihu.:
Resim

Et TÜMM =>MuhaMMed aleyhisselâmdır.. KiMLik-KİŞİLik Hüviyyetini BİLiş-BULuş-OLuş TÜMMLüğü..
Et TAMM =>ALLAH celle celalehudur.. Yâni Hüvîyyet TAMMLığı vardır..

TâHâ Sûresi bu sırları açabilir İnsÂNa..
Kim Kur'ÂN-ı Kerîme SÎNEsini AÇıYOR da, Kur'ÂN-ı Kerîm de ona MânâLarını AÇIYORsa..
Bütün Esmâları =>
Et Tammu Esmâsında Cem’ eder..
VE o KULda da Galib Esmâsı OLursa, gerçekten çok muhteşemdir.
Ve o KİMse,
MuhaMMedî Hakikat Neşesi YAŞAmaya BAŞLAyaBİLir ve de YAŞAtaBİLir!.
İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.

Bu SIRR-ı SIFIR SIRFInı SAKLar!.
RAHMetenLi’L- ÂLEMîN SEMÂSından, MuhaMMedî RAHMet gÖZyaşLarını;

VEHBî HİZMEtte,
KESBî HİZMEtte,
HASBî HİZMEtte,
HABİBî HİZMEtte,
TABİBî HİZMEtte!.

İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.
Yağar da.. Yağar!.
GÜBREye de Le de yağar,
BOKa da BOSTANa da yağar..
KİMin ÖZÜnde SAĞLam CÂN varsa,
HAngi
TEVHiD TOHumu CÂNLıysa YEMYEŞiL DİRİLir,
ÖZÜ-nde TERCih TOHumLarı Çürük OLanLara YÂR OLmaz!.
Ve’s-SeLÂMmmm!.


MuhaMMedî MuhaBBetLerimLe...

ResimKUL İHVÂNi
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4373
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: KUL İHVANÎ TâHâ SÛRESİ SOHBETİ

Mesaj gönderen Hakan »

Resim


طه
Resim---“Tâ, hâ.: Tâ, Hâ.” (TâHâ 20/1)

TâHâ şifre diyecek bir şey’ yok çeşitli şey’ler söylenebilir İnsÂN gönül zekvi yapabilir yâni bu bu demek değildir O..

مَا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى
Resim---“Mâ enzelnâ aleykel kur’âne li teşkâ.: Kur'ân'ı sana meşakkat (güçlük) olsun diye indirmedik.” (TâHâ 20/2)

Yâ MuhaMMed sallallahu aleyhi ve sellem!.
Hitap kime?. MuhaMMed sallallahu aleyhi ve selleme..
Biz sana şu Kur’ÂN-ı Kerîm’i elimizdeki Kur’ÂN-ı Kerîm’i bir meşakkat sıkıntı güçlük Olsun diye indirmedik, inzâl etmedik..
Li teşkâ.. şâki eşkıyâ işi değil yâni.. sana böyle bir şâkilik yapacak bir iş değil sana bir sıkıntı yapacak meşakkat verecek güçlük verecek bir şey değil, bunun için indirmedik!. Peki niye indirdik..


إِلَّا تَذْكِرَةً لِّمَن يَخْشَى
Resim---“İllâ tezkireten li men yahşâ.: Huşû sâhiblerine zikir (öğüt) olsun diye.” (TâHâ 20/3)

İllâ ancak ve ancak şunun için indirdik ki.. nedir o?. ALLAHtan haşyet duyanlar, huşû duyanlar o kimse ki, ALLAHtan haşyet duyuyorsa işte o ALLAHtan haşyet duyan huşû duyan. Bakınız etrafta herkes korkudan dem vuruyor.. Haşyet, huşû; sonsuz târifi mümkün olmayan bir Şe’ÂNuLLAH Hakikatı Barbaros.. Yâni haşyet öyle bir saygıdır öyle bir hürmettir ki bunu, bütün İnsÂNlar ceryanı-elektiriğin ne kadar kıymetli olduğunu bilebilirler ama kimse Keban’a gidip de bu nasıl oluyor-üretiliyor demez. bunu kim yapıyor böylesine diye bakmaz, geldi ya onu kullanır.. tepe tepe kullanır haşyet duymaz yâni..

Haşyet.: Korku ve dehşet..
Huşû.: Alçak gönüllülük. Hayâ etmek ve mütevazi olmak. Korku ile karışık sevgiden gelen edebli bir hâl. Yüksek ve heybetli bir huzurda duyulan alçak gönüllülük. Sükun ve tezellül..

Ceryandan korkabilir, çarpıyor diyebilir. Boşuna. Ama hakikatini görüp de yâni Şe’ÂNuLLAH Hilkıyetini.. Şe’ÂNuLLAH Hılkiyetini “yahşâ” daki hay’ı.. Hilkıyet/Yaratılışta olma.. Şimdi şu ÂN, her ÂN yaratılış Şe’ÂN’ının Şâhidliğini yakalayamadığı için haşyet duyamaz.. İşte bu Kur'ÂN-ı Kerîm/âyet, haşyeti duyanlar için.. bu, duyanları tezkire etmek için zikrettirmek için Efendim.. ALLAHtan huşû, haşyet duyanları zikretmeleri için zikir olsun diye onlar için tezkire olsun diye.. Zikir nedir?. Zikir etmektir, öğüttür demek yetmez!. Kur'ÂN-ı Kerîmde öğüt yok mu?. Var, nasihat var. öyle buyururdu RABBu’L- ÂLEMîn burada.. nasihat etmek için buyururdu.. nasihat değil demek ki.. zikirden kastın ne zikiri zikir olarak alıyorsun peki zikir nedir?. zikretmek için diyorsunuz, zikretmek Arapçadır. Türkçe bana söyler misin zikir nedir kardeşim?!. Vır vır vır etmek midir!.

İllâ tezkireten li men yahşâ..
Nedir?. Rububiyet-Rusuliyet Kevniyetine ALLAH celle celâlihu adına Sâhibliktir.. ALLAH’ın Nuru ve =>Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin Nuru =>Şu Kâinâtta KüLLî Şey’ olmuş değil mi?. Çocuk olmuş çocuk.. El =>ele el=>YEDULLAH’a.. Tâa Âdem aleyhisselâm’dan beri gelmiş gelmiş gelmiş diyelim.. Kadriye ile Hacı MahMud’dan =>Hakan Ârif doğmuş ALLAH ALLAH!. İşte OLANın ASLı fASLı budur!. “Bunu ben yaptım sen yaptın diye ancak câhiller söyler derse ki. Bu anlayışa sâhib olduğu zaman isterse yüzbin kere ALLAH desin yALLAH desin.. “ALLAH diye diye, ALLAH ile de sapıttırır” diye âyetler var..


يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُم بِاللَّهِ الْغَرُورُ
Resim---“Yâ eyyuhe’n- nâsu inne va’dallâhi hakkun fe lâ tegurrennekumu’l- hayâtu’d- dunyâ, ve lâ yegurrennekum billâhi’l- garûr (garûru).: Ey insanlar, hiç şüphesiz ALLAH'ın va'di haktır; öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı(lar) da, sizi ALLAH ile (ALLAH'ın adını kullanarak) aldatmasın.” (Fâtır 35/5)

Mesele O’nun kim olduğunu anlamak tezkere bu.. Bu zikir, sana yük olsun diye gelmedi. Yâni üzsün diye gelmedi, sıksın diye gelmedi.. Niçin geldi?. İşte ALLAH’tan haşyet duyanlar için bir tezkere olsun diye.. onlara bunu açık seçik yaşatsın diye geldi Kur’ÂN-ı Kerîm..

تَنزِيلًا مِّمَّنْ خَلَقَ الْأَرْضَ وَالسَّمَاوَاتِ الْعُلَى
Resim---“Tenzîlen mimmen halakal arda ves semâvâtil ulâ.: Arzı ve yüksek semâları yaratan tarafından indirilmiştir.” (TâHâ 20/4)

Bu Kur’ÂN-ı Kerîm, gelişi nâzil oluşu sebeblere bağlı, olaylara bağlı, zamanlara bağlı.. Öyle bir zamana bağlı ki, Kâinâtın kurulduğu günden yok olacağı güne kadar kapsayacak bir silsile.. O gün öyle yorumlanmış öyle anlaşılmış bu gün böyle yorumlanmış.. O gün yayan gidersem bir sene de varıyorum falan yere, deveyle gidersem 6 ay da gidiyorum derken, bu gün 15 dakikada gidiyor helikopterle uçakla aynı yere. Demek istiyorum ki, mesele değil o âyet ona da, daha da geleceklere, ışınlansa bile geleceklere hakimdir.. O’ndan ki, o kimseden ki.. kim indirmiş.. o kimseden gelmiş ki, O yer yüzünü ve ulu gökleri, âli gökleri, yüksek gökleri yüce gökleri semâları yaratmıştır. O ALLAH celle celâlihu, öyle bir ALLAHtır ki, yaratmıştır, yaratmaktadır, yaratıyor ve yaratacaktır ki ondan tenzilen gelmiştir bu Kur’ÂN-ı Kerîm’de..

الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى
Resim---“Er- rahmânu alel arşistevâ.: Rahmân arşın üzerine istivâ etti.” (TâHâ 20/5)

Yeri göğü yaratan devam ediyor er RahmÂN ALLAHtır er RahmÂNdır ki O, arşı istivâ etmiştir Efendim istivâ etmiştir. Her şey’ söylenebilir yâni Hakimdir, Eğemendir, Hükümrandır; kuşatmıştır, yutmuştur çok şey’ söylenebilir o kelimenin üzerinde çok çok konuşulabilir. Ama bir de çok iyi biliyoruz ki Barbaros er RahmÂN ALLAH Arşı istivâ etmiştir, seviyelemiştir. Seviyelemiştir yâni vücûda gelişte her zerreye bir “senlik”, yâni “senlik seviyesi” verilmiştir kâinâtta. ALLAH celle celâlihu, Arşı istivâ etmiştir. Nedir ARŞ?. ŞeÂNuLLAHta, her ÂN yeniden yaratış. NÛRuLLAH Rububîyyeti Nûru =>MuhaMMed RusûLiyetini AYNen KüLLî ŞEYy’i vermektir Türkçesi. Şunu demek istiyorum ALLAHu zü’L- CeLÂL’ keçi yapmışsa kardeşim, vücûda gelişi bunun “senliği=>keçi”dir bunu hiçbir zaman “kartal” yapamazsın, İnsÂN da yapamazsın!.Çünkü EzeLde seviyelemiştir sistemin tümünü.. DNA desen ne demesen ne!. Her ne ise ama KüLLî ŞEYy’ yalnız hiçbir şey’ =>bir şey’ daha değildir. Herkes kendi başına =>bir şey’dir.. er E’r- rahmânu alel arşistevâ.. RahmÂNiyyet böyle muhteşemdir..


لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرَى
Resim---“Lehu mâ fis semâvâti ve mâ fîl ardı ve mâ beynehumâ ve mâ tahtes serâ.: Semâlarda ve arzda ve ikisinin arasında ve de nemli toprağın altında olanlar, O'nundur..” (TâHâ 20/6)

Bu göklerdekiler ve yerin içindekiler.. göklerdekiler ve yerdekiler O‘nundur. İkisi arasındakiler de O’nundur. Serâ’nın altındakiler de O’nundur.. göklerdekiler yerlerdekiler ikisinin arasındakiler ve yerin altındakiler O’nundur.. Efendim serâ toprağın içindekiler, nemli toprağın içindekiler.. Tamam kardeşim tamam iyi de, toprağın içinde ne var onu söyle bana bakıyım!. Toprağın içinde ne olacak, tohum var. Ne tohumu var?. Bir nohut tanesiyse o tohuma nohuta sormak lâzım ki o; kıyametteki en son tohumun dedesidir o toprağın altında.. İnsÂN da toprağın altındadır, topraktan yaratılmıştır ve südünü neslini tohumunu tarlasını böyle bir toprak altında gözükemeyen bir Ni’metuLLAH olarak yürütüp gitmektedir.. ALLAH celle celâlihu, yerin altındakileri de bilir eksik felân değil TÜMünü, göktekini bilir. Yerdekini bilir ikisinin arasındakini bilir toprağın altındakini bilir ne varsa bilir ve O’nundur..

وَإِن تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى
Resim---“Ve in techer bil kavli fe innehu ya’lemus sirre ve ahfâ.: Ve sen, sözü açıklasan da (açıklamasan da) muhakkak ki O, gizliyi ve daha gizliyi (ve en gizliyi) bilir.” (TâHâ 20/7)

Ve eğer sen, bir sözü cerhen/açıktan ve yüksek sesle açıklarsan, cerhedersen, içindekini dışına çıkarırsan, sesli olarak herkes duyarsa yâni cerhen söylersen, şüphesiz ki O, Yaratan RahmÂN celle celalihu sır olan gizliyi de bilir, ve ahfâ/en gizliyi de bilir. Senin vicdÂNını da halkeden O olduğu için içindeki en gizliyi de bilir. Aklından geçeni bırak aklıyın eremediği onun da derininde olan en ahyı da bilir..
Nefs-i Ahfâ.. Bir nefis değil mi, nefistir.. Nefs-i Emmâre, Nefs-i Mülhime, Nefs-i Mutmainne, Nefs-i Hâfi, Nefs-i Ahfâ ve Ahfâ KâmiLe..
Nefs-i Akdese kadar gidiyordu.. Ve bunlar hep var ve bizde hafi, gizli olandı. Ahfâ ise en gizli olandır. Seninde bilemediğin sırları O bilir. Sendeki ve Senden sakladığı sırları sen nerden bileceksin
ALLAH aşkına!.
Bir kadın nerden biliyor mu karnındaki çocuğun seksen göbek arkadan gelen torununu?!. Nerden bilsin!.
İLahî Kanûn öyle onu bilemez. Ancak gözünün gördüğünü bilir.. maddî mânevî demek istiyorum!.

Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4373
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: KUL İHVANÎ TâHâ SÛRESİ SOHBETİ

Mesaj gönderen Hakan »

Resim

اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ لَهُ الْأَسْمَاء الْحُسْنَى
Resim---“ALLAHu lâ ilâhe illâ huve, lehu’l- esmâu’l- husnâ.: ALLAH ki, O'ndan başka İlâh yoktur. En güzel isimler, O'nundur.” (TâHâ 20/8)

Allahu lâ ilâhe illâ hüve.. O, öyle bir ALLAH ki ondan başka el ilâh yok, mümkün değildir. ALLAH celle celâlihu, ondan başka ilâh olmayandır..
lehu’l- esmâu’l- husnâ.. Bütün küllî şey’in temelinde olan esmâ yâni ALLAH celle celâlihu adına MuhaMMedî NûR’dan doğan “sen”lik, Esmâ yâni.. Türkçe konuş şöyle oluyor, ALLAH’ın NûRu =>MuhaMMed aleyhissalâtü vesselâm’ın NûRu olarak eşyâlaştığında, şey’leştiğinde ALLAH celle celâlihu adına oluyor bu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.: “Ben yaratıyorum!." demiyor hâşâ böyle bir şey’ yok ondan sonra. Sıkıntı bundan geliyor zâten yâni sorsan.: “çocuk kimin?” diye anası diyor ki.: “Ben doğurdum babası da bu!.” diyor doğru söylüyor. Şu ÂN için doğru söylüyor hakikatta nedir hakikatta!. ALLAH’ın NûRu celle celalehu =>Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin NûRudur. Evet böyledir ve o çocukta milyarlarca çocuk gizlidir, yâni hâfi ahfâ halindedir..
lehu’l- esmâu’l- husnâ. Bütün esmâların sahibi O’dur, temelinde ALLAH celle celâlihu vardır..
EŞYÂULLAH =>ESMÂULLAH =>SIFATULLAH =>ZÂTULLAH vardır Barbaros. Bu SİSTEMULLAH hiç değişmez..
Böyle bir şey’e ihtiyaç var mı?. Bir ihtiyaçtan doğmuyor ki, bu OLUŞ böyledir.. Hocam çocuklar niye böyle “cenin” halinde oluyor, dokuz ay harman dönüyor hanımlar, sıkıntı çekiyor felân, ondan sonra doğuyor neden?. Ne bileyim ben gıdım gıdım büyüyecek de, biz sıkıntılar çekiyoruz da, ondan sonra genç kız, ondan sonra anne, ondan sonra nine oluyor, toprak oluyor!. Bunlar “pırrıt” desek olsaydı!. Böyle pırrıt pırrıt değil işte burada. Öyle değil al gözüm ver gözüm, bu âlem böyle muhteşemlik içinde yaratılmıştır. “a” dan “ze” ye hiçbir eksiği yoktur.
Buraya kadar neyi anlattı
ALLAHu zü’L- CeLÂL =>ZÂTı’nı anlattı..


وَهَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ مُوسَى
Resim---“Ve hel etâke hadîsu mûsâ.: Sana Musâ (aleyhisselâm)'ın haberi geldi mi?” (TâHâ 20/9)

Ve hel etâke.. Yâ MuhaMMed sallallahu aleyhi ve sellem, sana geldi mi?.
hadîsu Mûsâ. Musâ’nın hadisesi-haberi-olayı sana geldi mi..
Efendim hadisesi, bahsedileni, o’nun hakkında konuşulanlar, ne olduğu sana geldi mi, haberin var mı?.


إِذْ رَأَى نَارًا فَقَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ نَارًا لَّعَلِّي آتِيكُم مِّنْهَا بِقَبَسٍ أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى
Resim---“İz reâ nâren fe kâle li ehlihimkusû innî ânestu nâren leallî âtîkum minhâ bi kabesin ev ecidu ale’n- nâri hudâ (huden).: Bir ateş gördüğü zaman âilesine şöyle demişti: “Durup bekleyin! Muhakkak ki ben, bir ateş gördüm. Belki ondan, size bir kor (NûR) getiririm veya ateşin üzerinde (NûRun yanında) hidâyeti bulurum.” (TâHâ 20/10)

“Musâ’nın hadisesini sana bir anlatalım” buyuruyor. ALLAHu zü’L- CeLÂL. Bir ışık gördüğünde.. nerde görüyor?.
Nerden başladı Şuayib aleyhisselâm’ın kızlarının koyunlarını suladı da.. O koyun nedir, sulamak nedir?. Ayrı hikayeler.. Bunun ücreti olarak da, koyun sulamının ücreti olarak da.. Şuayib aleyhisselâm’ın kızı geri geldi, hayâ ederek yâni utanarak dedi ki.:
“Babam seni çağırıyor. Sen bizim koyunlarımızı suladın. Sana ücretini ödemek istiyor.” dedi. Musâ aleyhisselâm da zâten bir ağacın gölgesine oturmuş garibim.: “Ne yapacağım senden bir rahmet beklerim yâ RABBim. Nere gideceğim ne olacağım belli değil, kaçağım!. Bu fâkire ne tecellî edecekse etsin!.” diyor. Ağacın gölgesine oturmuş.

Peki çobanlar kim?. Şuayib aleyhisselâmı köyünden kentinden diyârından sürgün edip dağın başına gönderenler. Şimdi de onun ekmek tahtası olan, yâni başka şey’leri yok. koyunlarını güdecek kimse yok. İki kızı var zâten ve onları sulamasına karşılık utanarak geliyor. Diyor ki.:
“Babam sana ücretini ödemek istiyor."
Şuayib aleyhisselâmı da.: “Sana verecek bir şey’imiz yok. Ama sen benim işlerimi görürsen çobanlık vs. gibi kızlarımdan birisini beğen istersen sana vereyim. Benim biçtiğim bedel 8 senedir, ama sen 10 yıla tamamlarsan sen bilirsin!.” diyor. Bu bir pazarlık değildir.. Ve öyle oluyor 10 sene tamamlandı mı?. Tamamlandı. Başka ne tamamlanıyor peygamberlik tamamlanıyor. Musâ aleyhisselâm’ın çilesi tamamlanıyor, çöl tamamlanıyor. “Siz emr olunduğunuz yere gidin!.” diyor Şuayib aleyhisselâm.. Çünkü kendisi peygamber. büyük peygamber.. giderken yanında kim var bilemiyorum.. Hanımı kesin var bir defa, “size” dediği için ehli yâni.. “ee dur bekle” demiyor, “bekleyin” diyor. Kim var?. “Bekleyin!.” diye kime denir =>iki kişiye denir. Tek kişiye “bekle” denir. Ki bir çocuğu var orada ama kış bastırmış, donacaklar yâni Tûr-i Sînenin eteklerinde donacaklar.. Mısır’a gidecekler ama, gidinceye kadar iş karışmış. Yâni tufan, tipi.. İşte o zaman bir nar gördüğünde, ateş gördüğü zaman, ehline ne dedi. Kendi ehline, âilesine imkusû.. burada durun, bekleyin. ben var ya ben, bir ateş fark ettim diyor. gözle görmek, gönülle görmek, baktım demiyor, gördüm demiyor.. innî ânestu nâren.. ben bir ateş-ışık hissettim, fark ettim, karşı dağın üzerinde bir nar gördüm.. ama ne biçim ateş.. yâni nâren.. nâr olarak bir şey’ hissettim.. leallî.. umut ederim ki, beklerim ki, umarım ki, duâ ederim ki.. âtîkum minhâ.. ondan size getireyim.. ne getirecek?. bi kabesin ev ecidu ale’n- nâri hudâ.. bi kabes getireyim.. yâni kor-köz getiririm ısınmanız için.. onu söyleyecek sanırım.. burada değil başk âyetde “ısınmanız için” diyecek..
ev ecidu ale’n- nâri hudâ.. Yahutta, eğer ateş yoksa orda.. ecidü, icâd eder ALLAH celle celâlihu.. Rastlarım bulurum ALLAH celle celâlihu bir şey’ icad eder. Ecidu.. icad fiili kullanıyor.. çünkü bulurum, rastlarım başka bir şey’e ama burada öyle bir şey’ ki olmayanı ALLAH celle celâlihu mevcud eder. Başka ne bulabilir?. ale’n- nâri.. ateşin üzerinde aslında söz ama Türkçe'ye nasıl çevriliyorsa ateşin yanında.. alâ, üzerinde ama onu da nasıl diyeceksin.. huden, bir hidâyet bulup, ateşin üzerinde bir bu gözüken ne ise NûR mudur, yâni NûRdur, NâRdır.. NâR olarak gözüküyor buradan. Ya da bana bize yol gösterecek, bizi bir hidâyete çıkaracak bir hidâyet bulurum. Yâni ya ateş getiririm size ısınırsınız ya da NûR getiririm bir hidâyet bulursunuz..


فَلَمَّا أَتَاهَا نُودِي يَا مُوسَى
Resim---“Fe lemmâ etâhâ nûdiye yâ mûsâ.: Böylece oraya (ateşin (NûRun) yanına) geldiği zaman “Ya Musâ!” diye nida olundu.” (TâHâ 20/11)

Ne zaman ki oraya NâRın-NûRun yanına vardı. “Ya Musâ!” diye nidâ olundu.
Musâ aleyhisselâm, oraya vardığı zaman ateş midir nar mıdır NûR mudur her ne ise oraya geldiğinde “yâ Musâ” diye nidâ duydu. Yâni daha önce duymuşmuydu?. Hayır duymamıştı!. Neden şimdi duyuyor?. On sene çobanlık yaptı kolay mı Çölde Çobanlık ÇİLLEsi!. DUYuş ve =>UYuş TECELLîsi!.


إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى
Resim---“İnnî ene RABBuke fehla’ na’leyk (na’leyke), inneke bil vâdi’l- mukaddesi tuvâ (tuven).: Muhakkak ki BEN, BEN senin RABBinim. Şimdi pabuçlarını çıkar. Şüphesiz sen, Mukaddes Vâdi Tûvâ'dasın.” (TâHâ 20/12)

İnnî.. BEN varya BEN.. ene.. BEN üç kere, arka arkaya muhakkak ki BEN gerçekten BEN.. enâ BEN, RABBüke senin RABB’ınım!.
fehla’ na’leyk(na’leyke. Nalinlerini çıkar.. nalinlerini çıkar artık çıkar.. yâni ayağındaki nalınları çıkar.. Efendim pabuç, ayakkabı, nalin bizde öyle demezler mi nalini çıkar.. Nalın Tasmalarını çöz, ayağındaki bukağları çıkar bakıyım!. Seni tasmalayan, zikkeleyen var ya oraya buraya şucu bucu cartcu curtcu felân var ya!. Onları bir soyun bakıyım!.

Barbaros, şöyle çırılçıplak ol bakıyım!.
FaHLa.. Ayiniyet Lütfunun Hılkiyeti ortaya çıksın bakıyım bir!. ALLAH’ın seni yarattığı gün gibi çırılçıplak!. Yeni doğmuş bebek gibi çık bakıyım ortaya!. Şu nalinleri çıkar!.
inneke bil vâdi’l- mukaddesi tuvâ.. Şüphesiz ki sen şimdi Mukaddesi Tûvâ Vâdisisindesin.. Nedir vâdi.. Dâimîyetin Vücûda Geliş Yeri..ndesin.. Aaaa ben bunu görmüyordum, ben ancak Buz Dağının üstünü görüyordum, ne bileyim altını içeriyi görmüyordum!. Vâdi’l- Mukaddesi Tuvâ.. İşte burada da Tûvâ.. Vücûda Geliş Tarafı, Tayfı yâni.. “tâ-hâ” gibi orda “tâ-hâ” burada “tû-vâ” aynı şey’ vücûda geliş tarafı.. Hüviyet vücûda geliyor Barbaros!.
ALLAH celle celâlihu’nun lütfu ortaya çıkıyor.. ALLAHu zü’L- CeLÂL’in NûRundan yaratıldık çok şükür!.
BULUTun BUZLa aLâkasını ANLAmayan yok yere küfre giriyor!.
Kardeşim sen çözemediysen;
=>
Bulut =>Buhardı,
Buhar =>SU’ydu,
SU da =>Buz Dağıydı..
BEDEN-NEFiS-KALB-RûH..
ÇÖZ!.emiyorsan, ne diye inkar ediyorsun!.
“Buz Dağı’ndan BULut mu olur?!.” diyorsun..
İyi ANLAyaLım İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4373
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: KUL İHVANÎ TâHâ SÛRESİ SOHBETİ

Mesaj gönderen Hakan »

وَأَنَا اخْتَرْتُكَ فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَى
Resim---“Ve enahtertuke festemi’ li mâ yûhâ.: Ve Ben, seni seçtim. Öyleyse vahyolunan şey’i dinle!” (TâHâ 20/13)

Ve enahtertuke.. Ve BEN seni seçtim..
Fe.. o zaman hemen.. festemi’.. derhal dinle, işit, duy!.
li mâ yûhâ.. vahyolunanı iyi dinle.. Yâni şimdi vahyi dinle artık..
Ne anlıyoruz.. Musâ aleyhisselâm’a vahiy gelmeye başlıyor ALLAHu zü’L- CeLÂL buyuruyor artık..


إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي
Resim---“İnnenî enallâhu lâ ilâhe illâ ene fa’budnî ve ekımis salâte li zikrî.: Muhakkak ki Ben, Ben ALLAH'ım. Benden başka İlâh yoktur. Öyleyse Bana kul ol ve Beni zikretmek için namazı ikame et!” (TâHâ 20/14)

İnnenî enallâhu lâ ilâhe illâ ene..:
Şüphesiz ki BEN.. BEN var ya BEN.. enâ.. tekrar BEN.. BEN ALLAH’ım.. LÂ İLÂHE İLLÂ ENÂ.. BEN den başka İLÂH yok!.

LÂ İLÂHE İLLÂ ALLAH.. ALLAH’tan başka İLÂH yok!.
LÂ İLÂHE İLLÂ ENÂ.. BEN’den başka İLÂH yok!.
LÂ İLÂHE İLLÂ ENTe.. SEN’den başka İLÂH yok!.
LÂ İLÂHE İLLÂ HUve.. O’ndan başka İLÂH yok!.

ALLAHu zü’L- CeLÂL, dört türlü tevhidi beyân buyuruyor..
Kur’ÂN-ı Kerîm’imiz de bunlar ANLAşılsın ve YAŞAnsın diye iniyor..
Oyun oynansın diye gır gır gır diye değil!.

fa’budnî ve ekımis salâte li zikrî.. fe.. mâdem ki öyle, hemen, hiç durmadan.. fa’budnî.. Derhal BANA kulluk et!. Peki kulluk, kölelik mi?!. Yook.. Dâimîyet BİLELiğinde AYNen BİZ BİRİZLiği ANLA BAKıyım hadi!.
Sana kim dedi Keban’dan gelen bir ne idiği belirsiz elektirik iken, ampule gelince ışık BİZ BİR-İZ NAHNU TECELLîsini YAŞAmakta.. Fırın da.. Buzdolab da.:
“Ben soğutuyorum!.” demesi DÜŞünelemez.. Keban’ı reddeden ÂLEt kesinlikle Arızalıdır..
BİZ BİR-İZ NAHNU TECELLîsi, Dâimîyet BİLELiği..
Ondandır ki bir KuL, RABB ’ısından korktuğunu söylüyor ama haşyet duymuyor, tanımıyor ve ilgilenmiyor!. "İLgiLenmelisin!.” dersen seni taşa tutar!. Çünkü onun AKLı, Battığı zom UYku Bataklığında küfründe devam etmek istiyor.. Rüyasında samırdanarak konuştuğu RABB ısı, ya öbür tarafta ya da, gökyüzünde bir yerlerde..
Yâni Şahdamarı’ndan AKReB/yakın değil..

fa’budnî.. BANA ibâdet et!. İbâdet nedir?. Türkçede ibâdet şu değildir.. Bir köle kralın karşısına geçip.: “ALLAHu EKBER!.” der yalvarır yakarır durur!.

Aziz Kardeşlerim, böyle ibâdet mi olur!. Bu küfürdür bu!. Böyle şey’ yok ki!.
Bir
ALLAH celle celâlihu var bir de ben varsam, İKİLik var ve bu HÂL'im küfürdür. Bu böyle değildir. Basit bir şekilde, bir kadının karnındaki çocuk doğmamışsa, sen nasıl bunu böyle yüzük gibi çıkaracağını söylüyorsun?!. Bu kadın, zehir içse de karnındaki çocuğuyla içerler.. Zemzem içsel de ikisi de içerler. Çünkü BİZ BİR-İZ NAHNU TECELLîsini YAŞA maktalar..
BİZ-NAHNU.. BİZ BİR-İZ -lik başka şey’dir iyi anlamak lâzım..
fa’budnî ve ekımi’s- salâte li zikrî.. salâte li zikrî.. Kâim kıl, ayakta tut, MuhaMMedî Kudreti YAŞA!.
ALLAH celle celâlihu’nun Kudreti =>NÛRuLLAHın Kudreti =>NûRu MuhaMMeddedir.. NûRu MuhaMMed ise =>Sensin!.
Bu Muhteşem Kudretin Kıymetini, Kadrini ve Şerefini YAŞA BAKıyım hadi.. SaLâyı ayağa kaldır, kıyama dur.. es salât.. Namaz kıl!. SALL.. SAL..SALât.. İyi bir ANLA.. yâni İnsÂNoğLu, Şahdamarındaki
=>SILAsına, yâni Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e TeSLim OLup =>RABBu’L- ÂLEMîN ’e İStKâMet BULmadığı sûrece SILA nerede?. SALL nerede, SELL nerede?. ALLAH’ını seversen!.

ALLAHümme SALLi.. ALLAH’ım SALL et ve SELLim..
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, zâten RAHMetenLi’L- ÂLEMîN.. Sen o’nunla bir elini öpüp, yürek sıkıp BİZ BİR-İZ OL!. da, öyle konuş!.
ekımi’s- salâte.. Namazı ayağa kaldır, kıyama dur, SILAyı KÂİM KIL!. Üç günlük dünyaya KULLuk İmtihanına buraya geldin şu ÂN’dasın.. Sen bin sene önce de, vardım ama bir yerlerdeydin, Atalarıyın BELinde veya RAHminde sıranı beklemekteydin.. Toprak olduğunda da, yok olmayacaksın!. Bu âlem başka âlem.. Çünkü orası burası diye öyle dönen sistemin içindesin..
ekımi’s- salâte.. Niçin salatı ayakta tutacakmışım bakınız..
Li zikrî.. BENim zikrim için, BENİ zikretmek için, namazı ayakta tut.. Nasıl yapıyım ben bu işi şimdi!. Ya ben naslı zikredeyim yâni.. Zikri normal anladığım zaman “ALLAH!. ALLAH!.” derim tâbi, niye demeyim ki, derim de ben nasıl olunca zikretmiş oluyorum?.
İşte burada.:
“Rububiyyet ve Rusûliyyet Kevniyetinin Yeniden YARATILIŞIyın ALLAH celle celâlihu’dan olduğunu anladım yâ RABBî!.” demek.. yusebbihu.. AYNen şimdi şu ÂN’da Şe’ÂNuLLAHta kürreyi zerreyi yeniden yaratıyorsun!. KüLLî ŞEYy hiçbir yere dayanmadan gökte o da dönüyor, bu da dönüyor, herkes dönüyor, atom gibi dönmeyen kimse yok!. Boşlukta altı mı, üstü mü!!?. Ben şimdi şu ÂNda Dünya’nın altında mıyım üstünde miyim?. Ne altı ne de üstü kaldı kardeşim yahu karpuz gibi dönüyor herkes altı üstü yok benim kafamda.. Alt üst var biliyorsun bunları Barbaros sen daha iyi bilmektesin..


إِنَّ السَّاعَةَ ءاَتِيَةٌ أَكَادُ أُخْفِيهَا لِتُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعَى
Resim---“İnnes sâate âtiyetun ekâdu uhfîhâ li tuczâ kullu nefsin bimâ tes’â.: Muhakkak ki o saat (kıyâmet saati), gelecektir. Bütün nefslere (herkese), çalışmalarının karşılığının (cezâ veya mükâfatlarının) verilmesi için neredeyse onu, Kendimden bile gizleyeceğim.” (TâHâ 20/15)

İnnes sâate âtiyetun.. Şüphesiz ki o saat gelecektir, mutlaka gelecektir!. Ne saati o?. Bu saat nasıl bir saatmiş bu saat Efendim?. Kıyamet saati kurban olduğumun kardeşi.. Kıyamet Sûresi var.. Kıyamet saati de..
Sâat.. Peki “saa” nedir?.
AYNiyyet SENliğidir.. Kişi kendini BİLir/TANır RABB’ini BİLir/TANırsa.. RABBini BİLir/TANır VAKtini BİLir/TANırsa.. KİM OLduğuna Sâhib ÇIKmaya başlar.. Haaa ben varya ben, NûR-u MuhaMMed’den yaratılmışım ya.. Hakikaten öyle olmalıydı zâten.. ALLAHu z’L-CELÂL Kur’ÂN-ı Kerîm’de “RAHMetenLi’L- ÂLEMîN”dir buyuruyor. ALLAH’ın NûRundan yaratıldı Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem..

Haa anladım saati.. o saat gelecektir.. Herkesin gözü ne zaman kopacağı belli olmayan kıyamet gününde/o saatte.. iyi de bizim kıyamet ne zaman kopacak?. Kıyamet kopması kötü bir şey’ değildir ki.. İnsÂNı ayağa kaldırır, kıyama durdurur ve.: “ALLAHu EKBER!.” dedirir. Hem de gerçekten ve yaşarken, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem arkasında HAYat Namazı SAFında, İZinde, SÖZünde, ÖZünde/Yüreğinde daha doğrusu..
İnnes sâate âtiyetun ekâdu uhfîhâ.. Bak bak ne ilginçtir. Ama neredeyse, az kalsın kendinden bile gizleyecekti..
li tuczâ kullu nefsin bimâ tes’â.. Şimdi bu kıyamet saati, bu öyle bir saattir ki, her NEFs ettiğinin karşılığını bulsun diye.. Karşılığı CeNNet veya CeheNNem her neyse.. cezâ, ikisinde de ettiğinin karşılığıdır çünkü.. Her bir nefis karşılığını bulsun diye?. Neyin?.
tes’â.. Yaptıklarının karşılığını, çalışmalarının karşılığını. Çabalamasının, gayretinin ne için yaratılmışsa EMRuLLAH gereği neler yapmışsa karşılığı.. her CÂN EmELlerinin RüzGÂRInda KOŞarak gidiyor kardeşim, ettiğinin karşılığını bulsun diye.. işte bu saat gelecek!.
Buraya kadar anladık ama, arada bir cümle sıkışmış..

ALLAHu zü’L- CeLÂL.: “ekâdu uhfîhâ.: neredeyse onu, Kendimden bile gizleyeceğim!.”
Az kalsın, neredeyse en gizli yapacaktım onu.. Çok ilginçtir bu..

Ekâdu.. Ben neredeyse yapacaktım, onu gizleyecektim yâni, o kadar gizli ki düşünülemeyecek kadar gizli.. Nedir gizli olan?. Kıyametin kopuş saati.. yer göğe kapanacak, dünya yok olacak.. güzel, doğrudur, haktır iyi de, her nefis şu ana kadar yaptığının karşılığının cezâsı her neyse, cennet cehennem her ne ise cezâsı.. iyi kötü neydi cezâ?. Senin sâhib çıktığın cümle şey’ler idi. Topladığın, çantaya koyduğun, “bu bana lâzım.” dediğin, yaptığın, çattığın, her şey’in.. “Hayat Video”n yâni.. Onun karşılığını herkes ne kadar çalışma, çabalama yaptıysa, bunu bir görsün diye bu saat..
Bu saat koptuğu zaman, benim neyim var kardeşim.. Diyelim ki sen ölünce kopsun.. bedenim yok, hiçbir şey’im yok..
Bundan sonra denenemem, inkâr edemem, ikrâr edemem, şâhid olamam.. Ben bir şey yapamam, namaz kılamam.. hiçbir şey’ yapamam.. sadece bana sorulan şey.:
“Ne yaptın orada?.”

Zâten konuşmaya da gerek kalmayacak.. ağzımızı mühürlüyor karnımız gibi yapıyor, meshediyor, dümdüz bir şekilde.. elleri konuşur ayakları şâhidlik eder biliyorsunuz..
Haa bak bu burada niye
“kıyamet” geçmedi de “saat” geçti?. onu anlatmaya çalışıyorum Barbaros.. Çünkü bu “AYNiyyet SENLiği”ni sen, yâni seni “Barbaros” olarak yaratmasının, sana böyle kişilik vermesinin, kimlik vermesinin “AYNiyyet” vermesinin sebebini lütfen bir çöz!.
“Bu ne zaman?.” diye soruyorsan, onu
RABBu’L- ÂLEMîN o kadar gizlemiş ki, sen de bu gizliyi açığa çıkarmak için neler yapacağını BİL-BUL-OL-YAŞA diye Kur’ÂN-ı Kerîm’i indirmiş, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i göndermiş.. Yâni yapacağın Kur'ÂN-ı Kerîm ve Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem ile OLunca iş basit anlamında diyorum..

Ama hani.:
“Bana gel!. Bana gel bana!. Ben seni uçuruveririm, kaçırıveririm ya da, ben seni alır cennete götürürüm!.” gibi zırvalarıyla ÜMMet-i MuhaMMedî Sırat-ı Mustakîm’den saptıran, ne idiğü belirsiz İnsÂNların hezeyanları varya!. Yâni bu gizli OLuşu böyle anlayalım..
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4373
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: KUL İHVANÎ TâHâ SÛRESİ SOHBETİ

Mesaj gönderen Hakan »

Euzubillahi semînealimineşşey’tanirracim..
BismillâhirRahmÂNirrahîm..

Estağfirullah el azîm estağfirullah el azîm estağfirullah el azîm el kerim ellezi Lâ İLâhe İLLâ Hu HAYyum KAYyum ve etubu ileyk ve hüve Rahîmu’l- Vedûd celle celalehu..
ALLAH ALLAH ALLAH!. RABBi lâ uşrike bihi şey’in velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l- ALiyyi’l- Azîm!.
“ALLAHümme salli alâ seyyidinâ MuhaMMed’in ve alâ âli seyyidinâ MuhaMMed’in bi adedi küllî dâin ve devâin ve bârik ve sellim aleyhi ve aleyhim kesîra.”
“ALLAHümme salli alâ seyyidinâ MuhaMMed’in ve alâ âli seyyidinâ MuhaMMed’in bi adedi küllî dâin ve devâin ve bârik ve sellim aleyhi ve aleyhim kesîra.”
“ALLAHümme salli alâ seyyidinâ MuhaMMed’in ve alâ âli Seyyidinâ MuhaMMed’in bi adedi küllî dâin ve devâin ve bârik ve sellim aleyhi ve aleyhim kesîran kesîra. salâtan tekunu rıdâen ve hakka edâen ya RABBu’L- ÂLEMîN!.


Yâ Erhame’r- Rahîmin!. Şimdi yer yüzünde ne kadar duâ eden ve çağıran varsa ne kadar dert çekip devâ dileyen varsa onlar kadar, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e hazır nazır yâni ihtiyaca binâen salâvâtı şerîfe getiriyor Halidi Bağdadî Efendimiz kaddesallahu sırrahu..
Çok güzel bir salâvâttır, muhteşemdir her derde devâdır. Dert çekenlerin devâsı kadar, duâ dileyenler kadar. Yâni kim yürekten yapıyorsa!. Dert yürekten çekilir lafınan olmaz ki!. Yâni adam dalağını aldırıyor.. yâni öyle devâ diliyorsun onun yaşanmayan yalan oluyor!!..
Elhamdulillahi RABBu’L- ÂLEMîN!.
Estağfirullah el Azîm!
Estağfirullah el Azîm!
Estağfirullah el Azîm, el Kerim ellezi Lâ İLâhe İLLâ Hu!
El HAYyum KAYyum ve etubu ileyk ve hüve Rahîmu’l- Vedûd celle celalehu!.
ALLAH!. ALLAH!. ALLAH!. RABBî
lâ uşrike bihi şey’en velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l- ALiyyi’l- Azîm!.

Bu geçici Dünyâda, yalan Dünyâda, ne idiğü belirsiz Dünyâda, yâni belli de şu sebeble bu sebeble kalblerimizi, yaratıldığı sebebin dışına kaydırmakta!.
Yâ RABBenâ!. EYy RABBimiz!. diye duâ edelim çünkü hepsi yerle bir oluyor, herşey yerle bir oluyor, her şey gelip geçiyor!.
Onun için “hiçbir şey’i ALLAH’ı sever gibi sevmeyin” âyeti var biliyorsunuz!.


وَمِنَ النَّاسِ مَن يَتَّخِذُ مِن دُونِ اللّهِ أَندَاداً يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّهِ وَالَّذِينَ آمَنُواْ أَشَدُّ حُبًّا لِّلّهِ وَلَوْ يَرَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ إِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَ أَنَّ الْقُوَّةَ لِلّهِ جَمِيعاً وَأَنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعَذَابِ
Resim---“Ve mine’n nâsi men yettehızu min dûnillâhi endâden yuhıbbûnehum ke hubbillâh (hubbillâhi), vellezîne âmenû eşeddu hubben lillâh (lillâhi), ve lev yerâllezîne zalemû iz yeravne’l- azâbe, enne’l- kuvvete lillâhi cemîan, ve ennellâhe şedîdu’l- azâb (azâbi).: Ve insanlardan bir kısmı, ALLAH'tan başka “eş ve ortak (putlar)” edinenler, onları (eş ve ortak edindikleri şeyleri), ALLAH'ı sever gibi severler. (Oysa) iman edenlerin ALLAH'a olan sevgileri çok daha kuvvetlidir. Ve zulmedenler, azâb görecekleri (azâba uğrayacakları) zaman, bütün kuvvetin tamamen ALLAH'a ait olduğunu ve ALLAH'ın şiddetli azâbı olduğunu keşke görselerdi (bilselerdi).” (Bakara 2/165)

Başka sevdiklerini sanki, ALLAH sevgisi gibi sevdiler!. Bunlar da istenmemektedir doğru değildir ALLAH korusun!. İnşâe ALLAH olmasın öyle şey’ler ALLAH celle celalehu; Hakkta, Hayrda ve Rızasında kılsın, mahcûb etmesin, muhtaç etmesin!.
RABBımız ALLAH celle celâlihu, bizi hep güzellik içinde bıraksın, korusun muhafaza etsin İnşâe ALLAH!. Hiç kimse emîn değildir. Bu gün böyle olmuş, yarın şöyle olmuş, ama şimdi ALLAH’ın İnâyeti, Hidâyeti ve Sâlemetiyle, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in SIRRı-nda BİZi-nde OLsun İnşâe ALLAH!. ALLAH’ımıza sığınırız BİZzz!.

TâHâ Sûresini inceliyorduk biliyorsunuz TâHâ Sûresi 20 de kalmışız ama diyelim ki 15 de, 16 da ne diyordu ALLAHu zü’L- CeLÂL.: “Muhakkak o saat, o meşhur saat gelecektir!."
Saat, atmış dakika değildir.. yâni saat, bir zaman dilimidir İnsÂNın hayatında.. ÂN ise, nefes alıp verdiği kadar küçük zaman dilimi demektir. Dilim yâni, en küçüğüdür.. O Kıyamet Saati gelecektir!. O gün bütün nefislere muhakkak yaptığının karşılığı, say edip çalıştığının karşılığı, yâni o kişi ne yaptıysa, iyi kötü değil verilecektir bütün nefislere!. O saat öyle bir saat ki, “neredeyse onu kendimden bile gizleyeceğim” buyuruyor ALLAHu zü’L- CeLÂL!.


فَلاَ يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا مَنْ لاَ يُؤْمِنُ بِهَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَتَرْدَى
Resim---“Fe lâ yesuddenneke anhâ men lâ yu’minu bihâ vettebea hevâhu fe terdâ.: Öyleyse ona (kıyâmet saatine), inanmayanlar ve hevesine (nefsinin âfetlerine) tâbî olanlar, sakın seni ondan (kıyâmet gününe îmân etmekten) alıkoymasın. O taktirde sen (de) helâk olursun.” (TâHâ 20/16)

Fe lâ yesuddenneke.. Seni yolundan alı koymasın, seni engellemesin, durdurmasın!.
Anhâ.. ondan.. neyden?. Bu Kıyamet Saatini ANLAyış zevkinden, neşesinden, imÂNında ANLAyışından..
men lâ yu’minu bihâ.. Kimler ki, ona inanmayanlar.. “Kardeşim git işine be!. Öldük mü yok olup toz-toprak olup gidiyoruz!. Şu zamanımızda; ne bulursak yiyelim, güçsüzlerin elinden alıp onları da öldürelim!.” Diyenler. Gerçi onların da yanına kalmaz burada bu Dünyâ başına geçer de!. yâni mel la yüminü ona inanmayanlar seni yolundan alıkoyar..
vettebea bihâ vettebea hevâhu fe terdâ.. Dikkat et!. O inanmayanlar, nefsinin hevâsına tâbi olanlar.. Sakın sakın ondan koymasın!.
fe terdâ.. Sonunda sen de helâk olursun, mahvolursun!. Ne zaman?. O kimseler ki, inanmıyorlar Kıyamete ya da Saate.. Hevâlarının/ Nefslerinin gelip geçici olan heves Sâhibleri.. İşte onlar, seni yolundan alıkoymasınlar!. Yoksa!. Bakınız baştaki cümleyi nereye bağladı?. Taa arkaya =>yoksa helâk olursun!.
Fe.. Mütâkiben, hemence, bütün bu anlatılanlardan sonra buna dikkat et ki,bunun hemen ardından “terdâ olursun” yâni =>mahvolursun, helâk olursun!.
Terdâ.. mahv da değil, helâk da değil ama daha beterdir.. demek istiyorum. Yıkıma uğramak ..yâni esas reddolmanın en berbatı, redd olunmanın en ağırı diyeyim hadi ALLAH celle celâlihu korusun!.


وَمَا تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَا مُوسَى
Resim---“Ve mâ tilke bi yemînike yâ mûsâ.: O sağ elindeki nedir, ey Musâ?” (TâHâ 20/17)

ALLAHu zü’L- CeLÂL, Musâ aleyhisselâmla konuşuyor kelâm ediyor.:
“Senin sağ elindeki nedir yâ Musâ!.” buyuruyor..


قَالَ هِيَ عَصَايَ أَتَوَكَّأُ عَلَيْهَا وَأَهُشُّ بِهَا عَلَى غَنَمِي وَلِيَ فِيهَا مَآرِبُ أُخْرَى
Resim---“Kâle hiye asây(asâye), etevekkeu aleyhâ ve ehuşşu bihâ alâ ganemî ve liye fîhâ meâribu uhrâ.: “O benim asamdır, ben ona dayanırım (yaslanırım). Ve onunla koyunlarımın üzerine yaprak silkelerim. Benim için onda, daha başka menfaatler (faydalar) da vardır.” dedi.” (TâHâ 20/18)

Kâle hiye asây, etevekkeu aleyhâ.. Musâ aleyhisselâm da cevâp veriyor.. dedi ki o benim asam, ben yürürken ona dayanırım, yaslanırım, ayak gibi kullanırım, o benim mesnedimdir dayandığım, bana lâzım olduğun da, onunla dengemi sağlarım.. Ona yaslanırım, dayanırım onun üzerinde yâni yürümem de benim hayatî yürümemde AKIL..
Ve ben onunla, huşş yaparım yâni yaprak silkelerim.. ya da derlerim toplarım onunla koyunlarıma.. Ganem nedir?. Buluttur, koyundur. Peki başka nedir ğanem.. Bedenimdir, Nefsimdir, Kalbimdir.. Bunlar benim RÛHum için birer İÇ İÇe kaplardır..
Benim Bunları İsLah-İfLah etmem lâzım;

BEDENimi=>MuhaMMedî EDEBLe Terbiye etmem/eğitmem Lâzım,
NEFSimi=>MuhaMMedî İLİMLe Tezkiye etmem/temizLemem Lâzım,
KALBimi=>MuhaMMedî İRFÂNLa Tasfiye etmem/arıtmam Lâzım,
RÛHumu =>MuhaMMedî ERKÂNLa TecLiye etmem/ciLâLamam Lâzım..

Bütün bunları neyle yaparım?. Akılla yaparım.. yâni asâ’yla.. onların varlığının yürümesi Akıla bağlıdır..
ve ehuşşu bihâ alâ ganemî.. De ki.. Bir koyun sürüm var, arazide hiç yiyecek ot yok. ben bununla/asâyla yaprakları silkeliyorum aşağıya koyunlarım yiyor. Ben de, onun sütünü etini yiyorum..
Yâni, benim bir DayanağımAKLIM var ki, onunla BEDENimi kullanıyorum NEFSimi kullanıyorum KALBimi kullanıyorum RÛHumu kullanıyorum. Ona dayanıyorum. o olmazsa, gümbürtüye gidiyorum yâni..
ve liye fîhâ meâribu uhrâ.: Haa ve daha benim için neler var neler.. ve liye fîhâ.. Onun hususunda benim için çok şeyler ve neler var.. meâribu uhrâ.. böyle meâribler, menfaatler faydalar.. Yâni RABBî MuhaMMedî BULuşLar diyeyim.. yâni içine girdikçe aa aa dedirtecek muhteşemlikler var..
uhrâ.. bunlardan başka, anlattıklarımdan başka da, daha daha başka çok faydalar menfaatler varda var.. yararlar var yâni çok çok.. buyuruyor Musâ aleyhisselâm peygamberimiz RABBımıza..


قَالَ أَلْقِهَا يَا مُوسَى
Resim---“Kâle elkıhâ yâ mûsâ.: (ALLAHu TeALÂ): “Ey Musâ, onu at!” dedi.” (TâHâ 20/19)

ALLAHu TeALÂ.: “Öyle mi, o zaman onu at yâ Musâ!.”
At elindekini o AKIL SOPANI at bakalım görelim bir neyimiş?!.


فَأَلْقَاهَا فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعَى
Resim---“Fe elkâhâ fe izâ hiye HAYyetun tes’â.: Böylece onu attı. O zaman o, hızla hareket eden (koşan) bir yılan olmuştu.” (TâHâ 20/20)

Fe elkâhâ..Musâ aleyhisselâm, hemen onu attı..
fe izâ hiye HAYyetun tes’â.. Derhal bir Hayat Yılanı oldu ki Barbaros.. Durmadan hareket eden, koşan saldıran bir yılan gibi oldu ki, HAYyatun buyuruyor.. Yalnız HAYyatun bildiğimiz hayat.. Yaşam AKILLa yürüyor çünkü.. Bu biliyorsun ooof korkunç bir canavar gibi, ejderha gibi çıkıverdi ortaya.. yâni vay vay vay elimdeki asâm ki o, bana çok yardım eden, benim her zaman üzerine dayandığım her şey’i onunla elde ettiğim canım ciğerim asâma/AKLıma bak sen!.


قَالَ خُذْهَا وَلَا تَخَفْ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى
Resim---“Kâle huzhâ ve lâ tehaf se nuîduhâ sîretehel ûlâ.: “Onu al ve korkma! Onu ilk sûretine (durumuna) döndüreceğiz.” dedi.” (TâHâ 20/21)

ALLAHu zü’L- CeLÂL..
Kâle huzhâ..onu eline al, attığın yerden al!. Niye, nasıl alacak o yılanı?!.
ve lâ tehaf se nuîduhâ sîretehel ûlâ.. Sakın korkma, biz onu eski hâline, ilk sîretine iâde edeceğiz.. Neden sûret değil de=>sîret?!.
Bir çok İnsÂNlar tercümelere bak Barbaros hep sûret diye tercüme ediyor çünkü “sîret”i bilmiyor “suret”i bilmiyor.. Afedersin İçi bilmiyor Dışı bilmiyor, Merkezi bilmiyor Muhiti bilmiyor!. Ne buyuruyor ALLAHu zü’L- CeLÂL kardeşim buz dolabındaki Elektrik/Ceryân gibi.. Senin asla yüzünü göremeyeceğin fakat, bütün işleri yapan bir “Sîret Aklı” var ki “BASîRet” deriz.. “Onu ortaya çıkardığın zaman sen dehşete kapılıp kaçıyorsun korkma” buyuruyor. “biz onu eski haline iâde edeceğiz ilk haline” yâni yine aklıyın vicdÂNıyın içinde sen onu kullan, onunla yürü, ona dayan, onunla yaşa, yaprak çırp, geçim çırp, şunu yap, bunu yap!. ne yapacaksan yap!. Kâle huzhâ ve lâ tehaf.. sakın korkma, onu yakala.. biz onu iâde edeceğiz, ediyoruz, her ÂN ediyoruz.. Zâten onun sîretine.. ilk sîretine.. başlangıçtaki sîretine..
İnsÂN ASÂsını/AKLını tanıyıp-anlayınca.. meğer bu yerde gördüğü yılan değilmiş.. AKıL =>İLk SîReti OLan NAKiLe dönünce.
Akıl, Nakli buldu Barbaros!.
Şimdi hiç kimse yoktur ki, Musâ aleyhisselâm’ın karşısına geçecek ve diyecek ki.: “Elindeki ağaçtan başka bir şey değil!.”
Musâ aleyhisselâm da.. Bir dakika kardeşim, bu Muhitte/Sûrette/Dışta/Zâhirde Bir Sopadır, Akıldır.. ama Merkezde/Sîrette/Bâtında/İÇeriye girdi mi NAKİLdir.. Nakildir, ulâdır, âlidir, yücedir ilk sîretindedir.. yâni durumuna döner.. AKIL=>ALLAH’ın NûRudur.. Herşey gibi ALLAH’ın NûRu.. Böylece AKIL<=>NAKİL BİRLeşmiş OLdu İnşâe ALLAH!.
Sorusu olan var mı?.

BismillâhirRahmÂNirRahîm..
Evet İnşâe ALLAH bizim yolumuz MuhaMMedî Melâmet YoLu =>Hasbî Hizmet Yoludur Hakanım!.
Herkes İbâdetini ALLAH için yapar ve herkese Farz-ı Ayndır.
Fakat Hasbî Hizmet =>Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e yapılır..
ALLAHu zü’L- CeLÂL, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemi seçtiği gibi seçilir, göbekten atar ve der ki.: “Ben ALLAH celle celâlihu için, RASÛLULLAH sallallahu aleyhi ve selleme, KELÂMULLAHa Hasbî Hizmetçiyim!.” diyorsa,
vALLAHi billahi ALLAH celle celâlihu’nun izniyle Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selleme teslim olanı, Kelâmullaha teslim olanı ki, Kelâmullah zâten hergün yağan yağmur halindedir.. Çünkü MuhaMMed aleyhisselâm çekilmemiştir aradan.. Onu demek istiyorum.. Biz O’nun fiilen NûRuyum.. Bende olan O’nda oluyor demek istiyorum.. Açık seçik söylüyrum, doğru dürüst söylüyorum HakancÂN..
Yâni ANLAmamız Lâzım!. YAŞAmamız Lâzım İnşâe ALLAH!.

Kıyameti iyi ANLAmamız LÂzım ki, LÂyıkınca YAŞAyaBİLeLim İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4373
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: KUL İHVANÎ TâHâ SÛRESİ SOHBETİ

Mesaj gönderen Hakan »

إِنَّ السَّاعَةَ ءاَتِيَةٌ أَكَادُ أُخْفِيهَا لِتُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعَى
“İnnes sâate âtiyetun ekâdu uhfîhâ li tuczâ kullu nefsin bimâ tes’â.: Muhakkak ki o saat (kıyâmet saati), gelecektir. Bütün nefslere (herkese), çalışmalarının karşılığının (cezâ veya mükâfatlarının) verilmesi için neredeyse onu, Kendimden bile gizleyeceğim.” (TâHâ 20/15)

فَلاَ يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا مَنْ لاَ يُؤْمِنُ بِهَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَتَرْدَى
“Fe lâ yesuddenneke anhâ men lâ yu’minu bihâ vettebea hevâhu fe terdâ.: Öyleyse ona (kıyâmet saatine), inanmayanlar ve hevesine (nefsinin âfetlerine) tâbî olanlar, sakın seni ondan (kıyâmet gününe îmân etmekten) alıkoymasın. O taktirde sen (de) helâk olursun.”(TâHâ 20/16)

O kıyamet saatine bütün bu anlatınlanlara rağmen eğer inanmayan varsa, hâlâ ben bununla bir şey’im var omuz vereceğim diyorsa, yâni terslik yapıyorsa, sakın sakın,
Fe lâ yesuddenneke anhâ.. Kıyâmet gününe îmân etmekten asla seni alıkoymasın, men’ etmesin kıyamet gününe inanmaktan.
men lâ yu’minu bihâ.. O güne inanmayanlar şöyle deyip böyle deyip de seni ölüm yok, kıyamet yok deyip de, başına büyük işler açmasınlar. Vettebea hevâhu.. onlar kim onlar?. inanmayanlar onlar nefislerinin hevâlarına uymuşlar öyle hiç ölüm yok kıyamet yok şu yok bu yok deyip gidiyorlar.
fe terdâ.. Dikkat et yoksa helâk olursun. yâni mahvolursun. dikkat et yıkıma uğrarsın. daha doğrusu, eğer onlara uyarsan yıkıma uğrarsın. bu çekitli şekillerde olur. bir İnsÂN bunu eğer elinde imkan varken yâni diyelim ki Hacı MahMud köyden çıkardı da, taa Hasan Dağının tepesine giderdi. Ama şimdi nereye kadar gider bilmiyorum, bir yere kadar gider kalır. çünkü o gün değil bu gün. ya da birisi Kırkpınar Pehlivanı ama öyle bir gribe yakalanmış ki yerinden kalkamıyor o da öyle olur..

وَمَا تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَا مُوسَى
“Ve mâ tilke bi yemînike yâ mûsâ.: O sağ elindeki nedir, ey Musâ?” (TâHâ 20/17)

قَالَ هِيَ عَصَايَ أَتَوَكَّأُ عَلَيْهَا وَأَهُشُّ بِهَا عَلَى غَنَمِي وَلِيَ فِيهَا مَآرِبُ أُخْرَى
“Kâle hiye asây(asâye), etevekkeu aleyhâ ve ehuşşu bihâ alâ ganemî ve liye fîhâ meâribu uhrâ.: “O benim asamdır, ben ona dayanırım (yaslanırım). Ve onunla koyunlarımın üzerine yaprak silkelerim. Benim için onda, daha başka menfaatler (faydalar) da vardır.” dedi.”(TâHâ 20/18)

Musâ aleyhisselâm dedi ki.: “Bu benim asâmdır. ben yürürken ona dayanırım, o olmazsa yürüyemem. çünkü o benim ayaklarımdır. yâni o olursa ancak yürüyebilirim, onun üzerine mutlaka yapışmam lâzım..” Nedir asâ? nefis yâni.. “Sonra ben onunla haşşederim, yaprak silkelerim onunla koyunlarıma ağaçlardan yaprak silkelerim.. koyunlara hep yaprak mı silkelenir?. keçi mi bunlar yâni?. buradaki hayattaki nedir?. “Diğer bütün işlerim onunla, beslenme, üreme şu bu tümünü bu nefsimle yaparım ben. bu bana lâzımdır. çok lâzımdır, hem de çok kıymetlidir..
ve liye fîhâ meâribu uhrâ.. benim için onda daha nice nice menfaatlar, mârifler vardır, faydalar vardır. yâni daha sayamam çok.” Diyor. “hayatın içinde o kadar işime yarar ki.. benim asâm/Nefsim çok kıymetlidir.. yâni

قَالَ أَلْقِهَا يَا مُوسَى
“Kâle elkıhâ yâ mûsâ.: (ALLAHu TeALÂ): “Ey Musâ, onu at!” dedi.”(TâHâ 20/19)
(TâHâ 20/19)

Kâle elkıhâ yâ Mûsâ.. iyi güzel , de onu at bakıyım bir. O asâyı şöyle bir at bakıyım bir yere senin için çok kıymetli biliyoruz, onsuz yürüyemezsin o her şey’i yapar.. yere bir at at!. Emrediyor. ALLAHu zü’L- CeLÂL.: ”yere at!. Buyuruyor.. Musâ aleyhisselâm da tâbi ki atıyor..

فَأَلْقَاهَا فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعَى
“Fe elkâhâ fe izâ hiye HAYyetun tes’â.: Böylece onu attı. O zaman o, hızla hareket eden (koşan) bir yılan olmuştu.” (TâHâ 20/20)

Fe elkâhâ.. Ve Musâ aleyhisselâm onu attı, bıraktı elinden attı..
fe izâ hiye HAYyetun tes’â.. attığı ÂNda ne oldu?. Atar atmaz o ne olmuştu bir ejderha olmuştu. böyle fır fır hareket eden kıvrım kıvrım saldıran, İnsÂNı dehşet içinde bırakın bir yılan haline dönüşüverdi o elindeki asâ. Meğer asânın birde öbür yüzü varmış yâni elindeki güzelim asâ herşeyi onunla yaparken.. asâsını bir anda yılana çeviriverince ALLAHu zü’L- CeLÂL emretti ki.:

قَالَ خُذْهَا وَلَا تَخَفْ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى
“Kâle huzhâ ve lâ tehaf se nuîduhâ sîretehel ûlâ.: “Onu al ve korkma! Onu ilk sûretine (durumuna) döndüreceğiz.” dedi.” (TâHâ 20/21)

Kâle huzhâ.. ALLAHu zü’L- CeLÂL emretti ki: “tut, yakala onu!.”
ve lâ tehaf.. “Ve korkma yakala onu!.”
se nuîduhâ sîretehel ûlâ.. “BİZ onu iâde edeceğiz sen tuttuğun ÂNda eski asâlık hâline iâde edeceğiz, ilk sîretine yâni.. Bir sûreti var onun sen onu ne sanıyordun “Efendim asâ sanıyordum”. halbuki ne buldun meğer o yılanmış sen onu tuttuğun ÂNda biz onu iâde ederiz eski haline.. sen bunu gör yalnız bunu sadece böyle bir kuzu gibi bir şey’ olmadığını aynı zamanda canavar olduğunu..
Nefs-i Emmâre.. yâni emredilene gider de, kime gider!. Şeytân emrederse Şeytâna gider HizbuşŞeytân olur.. ALLAH celle celâlihu emrederseki, ALLAH celle celâlihu’nun emrini tutar yâni emredilene uyarsa Hizbullah olur..
Onun için câhil tasavvufçular ne diyorlar.: “Nefs-i Emmâre kâfirdir!.”
Nefs-i Emmâre kâfir değil sen kâfirsin çünkü onu, o asâyı sen Şeytânın emrine verirsen işte ejderha olur.. ama Hizbullaha verirsen ayrıca da o senin dayanağındır tek dayanağın yâni başka da yoktur ayrıca..
TâHâ Sûresi onun için bir iç hüviyet tarafıdır İnsÂNın hüviyetini iç hüviyetini ortaya döken bir sûredir..

وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلَى جَنَاحِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاء مِنْ غَيْرِ سُوءٍ آيَةً أُخْرَى
“Vadmum yedeke ilâ cenâhıke tahruc beydâe min gayri sûin âyeten uhrâ.: Elini, (koynunun) yan tarafına koy (sok). Başka bir âyet (mu’cize) olarak, kusursuz (lekesiz) ve beyaz (NûRlu) olarak çıkar.” (TâHâ 20/22)

Vadmum.. sok, koy.. yedeke.. elini. ilâ cenâhıke.. yan taraf ama elini koltuğuna sok koy.. elini yan tarafına koy sok.. buyuruyor. o bembeyaz çıkar buyuruyor.. demek ki sokmuş da çıkıyor.. sağ tarafına koymuyor yâni esas duruşta durmuyor.. yan tarafa koy sağ elini koltuğun altına sok!. soktu mu?. Soktu..
tahruc beydâe min gayri sûin.. çek çıkar hiçbir kusurdan, günahdan kötülükten eser kalmadan bir NûR hüzmesi halinde bembeyaz olarak NûRlu olarak, hiçbir kusur olmaksızın.. ne olmaksızın.. kötülüklerin hiç birisi olmadan, kendi kalbinden elini çek çıkar..
âyeten uhrâ.. bu da sana ikinci yâni başka bir mu’cize senin için yılandan sonra.. yâni şimdi tasavvuf güzel bir şey’dir iyi kullanıldığı zaman, ve sözünün eri olduğu zaman.. Bu âlem maddî mânevî bir huzur içinde geçer.. yoksa ALLAH korusun ALLAH’ın âyetleri vardır onların geçimlerini zayk ederiz sıktıkca sıkarız diye..
Yapmaktan ALLAH’a sığınmak başka şey’dir, sığınır gözükmek başka şey’dir.. Bunlar olur mu vALLAHi olur, olur. Nereden biliyorsun?.
vALLAHi yaşadım. nerede yaşadın?. Kâbe’nin kapısında yaşadım. evet bizzât yaşadım, RABBımın Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bir ikramı olarak.. ALLAHu zü’L- CeLÂLin lütfü keremi olarak fiilen..
O zaman Hacı Osman Efendi Rahmetli garib bir İnsÂNdı, herkes “Kör Osman” derlerdi. Biz de “Gör Osman” derdik.. 1989 da çocuklarla Kerbelâ üstü otobüsle gittiğimizde.. İşte Efendim Medine’de şunu yap, burada bunu yap, Kâbe’nin Kapısında elini yukarıya at eşiğe, eşiğin sol tarafına doğru elinle yokla orada dışardan gözükmeyen bir oluk ucu gibi bir delik bulacaksın, oraya parmaklarını geçir.. orası Mültezem/Lüzumlu görülen, lüzumuna inanılarak yapılmasına çalışılan DUÂMakamı.. oradaki askerler seni Mültezemden indiremezler. orayı tutanı indiremezler, gelip çekemezler, hatta seni korurlar ve öbürlerini getirmezler.. dedi..
Biz de ALLAH celle celâlihu nâsib etti öylece yaptık. hakikaten inandığımız için yaptık yâni.. çok şükür oraya elimi atınca yâni İnsÂN ne diyecek yâni.. ben dedim ki.: “Yâ RABBî!. Ben bu Kâbe’nin içinin ne olduğunu görmek istiyorum, yoksagönlümle ben buradan inmek istemiyorum, ama adamların gelip indirirse indirsin yâni.. Kâbe’nin içini de görmek istiyorum!.” Dedim.. O zaman oğullarım Alper Vahid ve Mustafa ile gittiğimiz zamandı.. Bir de Tahsin Bey diye bir adam vardı, dünyâyı gezmiş, japon bir fotoğraf makinası cark cark cark resim çekiyorlar.. biz de Mustafa’ya da bir yaşika mı ne aldıydık o da resim çekiyor.. ben böyle deyince bir ÂNda, aynı ÂNda kapının girişi bir buçuk metre yukardayken, nasıl çıktım ne zaman nasıl oldu bilmiyorum..
“BismillâhirRahmÂNirrahîm!.” dedim basbaya bildiğimiz Kâbe’nin içerisine yâni böyle şu ÂNdaki gibi girdim.. Kapı girişindeydim.. İçerisi sonsuz bir karanlık halinde gözüküyordu. ama kapının ağzında hemen bir adım ötede önümüzde bir kişi elini böyle göbeğine bağlamış kıyam durmuş haldeydi. bir de baktım ki her şey’i simsiyah aynı Ali kerremallahu vechehu Efendimiz gibi başındaki siyah poşusu bağlı siyah üzerindeki siyah her şey’i siyah.. ben Ali kerremallahu vechehu Efendimizi çok gördüm böyle.. Kâbe’nin içinde de görünce.: “Siz Ali keremullahi veche misiniz?.” Dedim. bana baktı gülümsedi o zaman.: “Siz Cebrâil aleyhisselâm mısınız?.” Dedim.. “Evet Efendim!.” buyurdu.. Ben size, söylediğini söylüyorum Türkçe.. “Evet Efendim!.” buyurdu.. ben de, sağ elimi şu dirseğime kadar sağ elimi onun sol göğsüne böylece soktum.. dirseğime kadar geçti öbür tarafa.. bir de baktım ki o, ışık hüzmesiymiş meğer.. Bedeni var gözüküyor ama sonsuz bir ışık hüzmesi.. elimi geri çektim ki, elim güneş gibi böyle yüzümü aydınlatıyor.. elim aynı onun gibi oldu..
“Burası cennet Efendim, ne isterseniz o olur!.” buyurdu..
Ben de.: “Burası cennet ancak ben şimdi buradan çıkarım, bunu anlatırım bana inanmazlar, ben burada istediğim şey’lerin fotoğrafını çekmek istiyorum İnsÂNlara göstermek için. çünkü bana inanmazlar!.” Dedim. “Çekebilirsiniz ama çıkaramazsınız buradan!.” buyurdu.. “Ama ben bunu istiyorum!.” Dedim.. “Her istediğiniz her şey’ olur ama fotoğrafları çıkaramazsınız!.” buyurdu.. “Ama ben yine de çekmek istiyorum!.” dedim ve bir anda hem Tahsin Bey hem de Mustafa dışardaki elbiseleri ve fotoğraf makineleriyle birlikte orada oluverdiler. Onlara dedim ki.: “Fotoğraflar çekeceksiniz.. çek dediğimde çekeceksiniz tamam mı?.” “tamam.” “Güneş her yerden doğsun!.” Dedim. Bir baktık bir güneş 1 metre 2 metre çapında dev gibi güneş çıktı. “Çekin!.” Diyorum. Çekiyorlar. onun sağından bir güneş daha doğdu. o yükseldikçe onun yanından bir daha.. bir daha.. gök yüzü böyle kıbleye gelinceye kadar gökte binlerce güneş doğuyor, yükseliyordu..
Ben ondan sonrasını hatırlamıyorum.. çünkü ne oluyor?. Hatırlarsam anlatıyorum. Anlattığım için de orada sansürü yiyorum!.
Şimdi şu var, ben bunu istiyorum yâni ama.. Cebrâil aleyhisselâm Sünnetullah’ı buyuruyor.. yâni “çıkamaz” buyuruyor.. yâni fotoğrafları götürüp de “cennetin fotoğrafları bunlar diyemezsin!.” Buyuruyor.
Ben de diyorum ki.: “Ama bana inanmayacaklar!.” Cebrâil aleyhisselâm da gülümsüyor.. yâni “inanmazlarsa inanmasınlar!.” der gibi..

Aziz Kardeşlerim;
Bunu niye anlattım?. Çünkü ben, Peygamberimiz aleyhissalâtıvesselâm’ın Resûlu Ekrem, İkrâm Peygamberi olduğuna inanan bir İnsÂNım İnşâe ALLAH!. Çok şükürler olsun!. Bilirsiniz ki, bize yükseklik ve alçaklık yakışmaz, biz Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in =>Arkasında, İZİnde, ÖZÜnde, SÖZÜnde.: “ALLAHu EKBER!.” deriz ve MuhaMMedî MeLâmet Neşemizi FiiLen YAŞArız!. Hamd Olsun!.
Öteki öyle yaparmış, böyle yaparmış!. Canının istediği şekilde yapsın!. Ne isterse öyle yapsın!.
Biz kimsenin Müftüsü değiliz, Müfettişi değiliz, kimsenin sorumluluğunda değiliz.. Ama, yiğenim Zehrâ’nın sorumluluğundayım çünkü aynı; kanı, teni, canı, imânı taşıyoruz.. ama derse ki.: “Sen de kimsin git işine!.”
Ne diyelim o zaman.: “Canın sağ olsun!.” deriz ne yapalım yâni.. tercihinde serbest çünkü.. belli bir yaşa gelmiş, sözümüzü kabul etmiyorsa biz ne yapalım yâni.. serbest burada.. ne buyuruyor.: “Sağ elini sol koltuğuna sok çıkar onu bütün kusurlardan günahlardan, kötülüklerden, su-i zanlardan, temizlenmiş gümüş gibi pırıl pırıl çıkaracaksın!.”
Böyle çıkar zâten.. ve bunu bizzât ALLAHu zü’L- CeLÂL, Musâ aleyhisselâma, bu sana ikinci ikramımız..” buyuruyor.. Niçin böyle oldu?. Niçin böyle ikram etti ona ikinci kez?. şunun için..
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4373
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: KUL İHVANÎ TâHâ SÛRESİ SOHBETİ

Mesaj gönderen Hakan »

إِنَّ السَّاعَةَ ءاَتِيَةٌ أَكَادُ أُخْفِيهَا لِتُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعَى
Resim---“İnnes sâate âtiyetun ekâdu uhfîhâ li tuczâ kullu nefsin bimâ tes’â.: Muhakkak ki o saat (kıyâmet saati), gelecektir. Bütün nefslere (herkese), çalışmalarının karşılığının (cezâ veya mükâfatlarının) verilmesi için neredeyse onu, Kendimden bile gizleyeceğim.” (TâHâ 20/15)

فَلاَ يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا مَنْ لاَ يُؤْمِنُ بِهَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَتَرْدَى
Resim---“Fe lâ yesuddenneke anhâ men lâ yu’minu bihâ vettebea hevâhu fe terdâ.: Öyleyse ona (kıyâmet saatine), inanmayanlar ve hevesine (nefsinin âfetlerine) tâbî olanlar, sakın seni ondan (kıyâmet gününe îmân etmekten) alıkoymasın." (TâHâ 20/16)

O kıyamet saatine bütün bu anlatınlanlara rağmen eğer inanmayan varsa, hâlâ ben bununla bir şey’im var omuz vereceğim diyorsa, yâni terslik yapıyorsa, sakın sakın,
Fe lâ yesuddenneke anhâ.. Kıyâmet gününe îmân etmekten asla seni alıkoymasın, men’ etmesin kıyamet gününe inanmaktan.
men lâ yu’minu bihâ.. O güne inanmayanlar şöyle deyip böyle deyip de seni ölüm yok, kıyamet yok deyip de, başına büyük işler açmasınlar. Vettebea hevâhu.. onlar kim onlar?. inanmayanlar onlar nefislerinin hevâlarına uymuşlar öyle hiç ölüm yok kıyamet yok şu yok bu yok deyip gidiyorlar.
fe terdâ.. Dikkat et yoksa helâk olursun. yâni mahvolursun. dikkat et yıkıma uğrarsın. daha doğrusu, eğer onlara uyarsan yıkıma uğrarsın. bu çekitli şekillerde olur. bir İnsÂN bunu eğer elinde imkan varken yâni diyelim ki Hacı MahMud köyden çıkardı da, taa Hasan Dağının tepesine giderdi. Ama şimdi nereye kadar gider bilmiyorum, bir yere kadar gider kalır. çünkü o gün değil bu gün. ya da birisi Kırkpınar Pehlivanı ama öyle bir gribe yakalanmış ki yerinden kalkamıyor o da öyle olur..


وَمَا تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَا مُوسَى
Resim---“Ve mâ tilke bi yemînike yâ mûsâ.: O sağ elindeki nedir, ey Musâ?” (TâHâ 20/17)

قَالَ هِيَ عَصَايَ أَتَوَكَّأُ عَلَيْهَا وَأَهُشُّ بِهَا عَلَى غَنَمِي وَلِيَ فِيهَا مَآرِبُ أُخْرَى
Resim---“Kâle hiye asây(asâye), etevekkeu aleyhâ ve ehuşşu bihâ alâ ganemî ve liye fîhâ meâribu uhrâ.: “O benim asamdır, ben ona dayanırım (yaslanırım). Ve onunla koyunlarımın üzerine yaprak silkelerim. Benim için onda, daha başka menfaatler (faydalar) da vardır.” dedi.” (TâHâ 20/18)

Musâ aleyhisselâm dedi ki.: “Bu benim asâmdır. ben yürürken ona dayanırım, o olmazsa yürüyemem. çünkü o benim ayaklarımdır. yâni o olursa ancak yürüyebilirim, onun üzerine mutlaka yapışmam lâzım..” Nedir asâ? nefis yâni.. “Sonra ben onunla haşşederim, yaprak silkelerim onunla koyunlarıma ağaçlardan yaprak silkelerim.." koyunlara hep yaprak mı silkelenir?. keçi mi bunlar yâni?. buradaki hayattaki nedir?. “Diğer bütün işlerim onunla, beslenme, üreme şu bu tümünü bu nefsimle yaparım ben. bu bana lâzımdır. çok lâzımdır, hem de çok kıymetlidir..
ve liye fîhâ meâribu uhrâ.. benim için onda daha nice nice menfaatlar, mârifler vardır, faydalar vardır. yâni daha sayamam çok.”
Diyor. hayatın içinde o kadar işime yarar ki.. benim asâm/Nefsim çok kıymetlidir..


قَالَ أَلْقِهَا يَا مُوسَى
Resim---“Kâle elkıhâ yâ mûsâ.: (ALLAHu TeALÂ): “Ey Musâ, onu at!” dedi.” (TâHâ 20/19)

Kâle elkıhâ yâ Mûsâ.. iyi güzel , de onu at bakıyım bir. O asâyı şöyle bir at bakıyım bir yere senin için çok kıymetli biliyoruz, onsuz yürüyemezsin o her şey’i yapar.. yere bir at at!. Emrediyor. ALLAHu zü’L- CeLÂL.: ”yere at!." Buyuruyor.. Musâ aleyhisselâm da tâbi ki atıyor..

فَأَلْقَاهَا فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعَى
Resim---“Fe elkâhâ fe izâ hiye HAYyetun tes’â.: Böylece onu attı. O zaman o, hızla hareket eden (koşan) bir yılan olmuştu.” (TâHâ 20/20)

Fe elkâhâ.. Ve Musâ aleyhisselâm onu attı, bıraktı elinden attı..
fe izâ hiye HAYyetun tes’â.. attığı ÂNda ne oldu?. Atar atmaz o ne olmuştu bir ejderha olmuştu. böyle fır fır hareket eden kıvrım kıvrım saldıran, İnsÂNı dehşet içinde bırakın bir yılan haline dönüşüverdi o elindeki asâ. Meğer asânın birde öbür yüzü varmış yâni elindeki güzelim asâ herşeyi onunla yaparken.. asâsını bir anda yılana çeviriverince ALLAHu zü’L- CeLÂL emretti ki.:


قَالَ خُذْهَا وَلَا تَخَفْ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى
Resim---“Kâle huzhâ ve lâ tehaf se nuîduhâ sîretehel ûlâ.: “Onu al ve korkma! Onu ilk sûretine (durumuna) döndüreceğiz.” dedi.” (TâHâ 20/21)

Kâle huzhâ.. ALLAHu zü’L- CeLÂL emretti ki: “tut, yakala onu!.”
ve lâ tehaf.. “Ve korkma yakala onu!.”
se nuîduhâ sîretehel ûlâ.. “BİZ onu iâde edeceğiz sen tuttuğun ÂNda eski asâlık hâline iâde edeceğiz, ilk sîretine yâni.. Bir sûreti var onun sen onu ne sanıyordun “Efendim asâ sanıyordum”. halbuki ne buldun meğer o yılanmış sen onu tuttuğun ÂNda biz onu iâde ederiz eski haline.. sen bunu gör yalnız bunu sadece böyle bir kuzu gibi bir şey’ olmadığını aynı zamanda canavar olduğunu..
Nefs-i Emmâre.. yâni emredilene gider de, kime gider!. Şeytân emrederse Şeytâna gider HizbuşŞeytân olur.. ALLAH celle celâlihu emrederseki, ALLAH celle celâlihu’nun emrini tutar yâni emredilene uyarsa Hizbullah olur..
Onun için câhil tasavvufçular ne diyorlar.: “Nefs-i Emmâre kâfirdir!.”
Nefs-i Emmâre kâfir değil sen kâfirsin çünkü onu, o asâyı sen Şeytânın emrine verirsen işte ejderha olur.. ama Hizbullaha verirsen ayrıca da o senin dayanağındır tek dayanağın yâni başka da yoktur ayrıca..
TâHâ Sûresi onun için bir iç hüviyet tarafıdır İnsÂNın hüviyetini iç hüviyetini ortaya döken bir sûredir..


وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلَى جَنَاحِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاء مِنْ غَيْرِ سُوءٍ آيَةً أُخْرَى
Resim---“Vadmum yedeke ilâ cenâhıke tahruc beydâe min gayri sûin âyeten uhrâ.: Elini, (koynunun) yan tarafına koy (sok). Başka bir âyet (mu’cize) olarak, kusursuz (lekesiz) ve beyaz (NûRlu) olarak çıkar.” (TâHâ 20/22)

Vadmum.. sok, koy.. yedeke.. elini. ilâ cenâhıke.. yan taraf ama elini koltuğuna sok koy.. elini yan tarafına koy sok.. buyuruyor. o bembeyaz çıkar buyuruyor.. demek ki sokmuş da çıkıyor.. sağ tarafına koymuyor yâni esas duruşta durmuyor.. yan tarafa koy sağ elini koltuğun altına sok!. soktu mu?. Soktu..
tahruc beydâe min gayri sûin.. çek çıkar hiçbir kusurdan, günahtan kötülükten eser kalmadan bir NûR hüzmesi halinde bembeyaz olarak NûRlu olarak, hiçbir kusur olmaksızın.. ne olmaksızın.. kötülüklerin hiç birisi olmadan, kendi kalbinden elini çek çıkar..
âyeten uhrâ.. bu da sana ikinci yâni başka bir mu’cize senin için yılandan sonra.. yâni şimdi tasavvuf güzel bir şey’dir iyi kullanıldığı zaman, ve sözünün eri olduğu zaman.. Bu âlem maddî mânevî bir huzur içinde geçer.. yoksa ALLAH korusun ALLAH’ın âyetleri vardır onların geçimlerini zayk ederiz sıktıkca sıkarız diye..
Yapmaktan ALLAH’a sığınmak başka şey’dir, sığınır gözükmek başka şey’dir.. Bunlar olur mu vALLAHi olur, olur. Nereden biliyorsun?.
vALLAHi yaşadım. nerede yaşadın?. Kâbe’nin kapısında yaşadım. evet bizzât yaşadım, RABBımın ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bir ikramı olarak.. ALLAHu zü’L- CeLÂLin lütfü keremi olarak fiilen..
O zaman Hacı Osman Efendi Rahmetli garib bir İnsÂNdı, herkes “Kör Osman” derlerdi. Biz de “Gör Osman” derdik.. 1989 da çocuklarla Kerbelâ üstü otobüsle gittiğimizde.. İşte Efendim Medine’de şunu yap, burada bunu yap, Kâbe’nin Kapısında elini yukarıya at eşiğe, eşiğin sol tarafına doğru elinle yokla orada dışardan gözükmeyen bir oluk ucu gibi bir delik bulacaksın, oraya parmaklarını geçir.. orası Mültezem/Lüzumlu görülen, lüzumuna inanılarak yapılmasına çalışılan DUÂ Makamı.. oradaki askerler seni Mültezemden indiremezler. orayı tutanı indiremezler, gelip çekemezler, hatta seni korurlar ve öbürlerini getirmezler.. dedi..
Biz de ALLAH celle celâlihu nâsib etti öylece yaptık. hakikaten inandığımız için yaptık yâni.. çok şükür oraya elimi atınca yâni İnsÂN ne diyecek yâni.. ben dedim ki.: “Yâ RABBî!. Ben bu Kâbe’nin içinin ne olduğunu görmek istiyorum, yoksa gönlümle ben buradan inmek istemiyorum, ama adamların gelip indirirse indirsin yâni.. Kâbe’nin içini de görmek istiyorum!.” Dedim.. O zaman oğullarım Alper Vahid ve Mustafa ile gittiğimiz zamandı.. Bir de Tahsin Bey diye bir adam vardı, dünyâyı gezmiş, japon bir fotoğraf makinası cark cark cark resim çekiyorlar.. biz de Mustafa’ya da bir yaşika mı ne aldıydık o da resim çekiyor.. ben böyle deyince bir ÂNda, aynı ÂNda kapının girişi bir buçuk metre yukardayken, nasıl çıktım ne zaman nasıl oldu bilmiyorum..
“BismillâhirRahmÂNirrahîm!.” dedim basbayağı bildiğimiz Kâbe’nin içerisine yâni böyle şu ÂNdaki gibi girdim.. Kapı girişindeydim.. İçerisi sonsuz bir karanlık halinde gözüküyordu. ama kapının ağzında hemen bir adım ötede önümüzde bir kişi elini böyle göbeğine bağlamış kıyam durmuş haldeydi. bir de baktım ki her şey’i simsiyah aynı Ali kerremallahu vechehu Efendimiz gibi başındaki siyah poşusu bağlı siyah üzerindeki siyah her şey’i siyah.. ben Ali kerremallahu vechehu Efendimizi çok gördüm böyle.. Kâbe’nin içinde de görünce.: “Siz Ali keremullahi veche misiniz?.” Dedim. bana baktı gülümsedi o zaman.: “Siz Cebrâil aleyhisselâm mısınız?.” Dedim.. “Evet Efendim!.” buyurdu.. Ben size, söylediğini söylüyorum Türkçe.. “Evet Efendim!.” buyurdu.. ben de, sağ elimi şu dirseğime kadar sağ elimi onun sol göğsüne böylece soktum.. dirseğime kadar geçti öbür tarafa.. bir de baktım ki o, ışık hüzmesiymiş meğer.. Bedeni var gözüküyor ama sonsuz bir ışık hüzmesi.. elimi geri çektim ki, elim güneş gibi böyle yüzümü aydınlatıyor.. elim aynı onun gibi oldu..
“Burası cennet Efendim, ne isterseniz o olur!.” buyurdu..
Ben de.: “Burası cennet ancak ben şimdi buradan çıkarım, bunu anlatırım bana inanmazlar, ben burada istediğim şey’lerin fotoğrafını çekmek istiyorum İnsÂNlara göstermek için. çünkü bana inanmazlar!.” dedim. “Çekebilirsiniz ama çıkaramazsınız buradan!.” buyurdu.. “Ama ben bunu istiyorum!.” dedim.. “Her istediğiniz her şey’ olur ama fotoğrafları çıkaramazsınız!.” buyurdu.. “Ama ben yine de çekmek istiyorum!.” dedim ve bir anda hem Tahsin Bey hem de Mustafa dışardaki elbiseleri ve fotoğraf makineleriyle birlikte orada oluverdiler. Onlara dedim ki.: “Fotoğraflar çekeceksiniz.. çek dediğimde çekeceksiniz tamam mı?.” “tamam.” “Güneş her yerden doğsun!.” dedim. Bir baktık bir güneş 1 metre 2 metre çapında dev gibi güneş çıktı. “Çekin!.” diyorum. Çekiyorlar. onun sağından bir güneş daha doğdu. o yükseldikçe onun yanından bir daha.. bir daha.. gök yüzü böyle kıbleye gelinceye kadar gökte binlerce güneş doğuyor, yükseliyordu..
Ben ondan sonrasını hatırlamıyorum.. çünkü ne oluyor?. Hatırlarsam anlatıyorum. Anlattığım için de orada sansürü yiyorum!.
Şimdi şu var, ben bunu istiyorum yâni ama.. Cebrâil aleyhisselâm Sünnetullah’ı buyuruyor.. yâni “çıkamaz!.” buyuruyor.. yâni fotoğrafları götürüp de “cennetin fotoğrafları bunlar diyemezsin!.” Buyuruyor.
Ben de diyorum ki.: “Ama bana inanmayacaklar!.” Cebrâil aleyhisselâm da gülümsüyor.. yâni.: “inanmazlarsa inanmasınlar!.” der gibi..

Aziz Kardeşlerim;
Bunu niye anlattım?. Çünkü ben, Peygamberimiz aleyhissalâtıvesselâm’ın Resûlu Ekrem, İkrâm Peygamberi olduğuna inanan bir İnsÂNım İnşâe ALLAH!. Çok şükürler olsun!. Bilirsiniz ki, bize yükseklik ve alçaklık yakışmaz, biz Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in =>Arkasında, İZİnde, ÖZÜnde, SÖZÜnde.: “ALLAHu EKBER!.” deriz ve MuhaMMedî MeLâmet Neşemizi FiiLen YAŞArız!. Hamd Olsun!.
Öteki öyle yaparmış, böyle yaparmış!. Canının istediği şekilde yapsın!. Ne isterse öyle yapsın!.
Biz kimsenin Müftüsü değiliz, Müfettişi değiliz, kimsenin sorumluluğunda değiliz.. Ama, yiğenim Zehrâ’nın sorumluluğundayım çünkü aynı; kanı, teni, canı, imânı taşıyoruz.. ama derse ki.: “Sen de kimsin git işine!.”
Ne diyelim o zaman.: “Canın sağ olsun!.” deriz ne yapalım yâni.. tercihinde serbest çünkü.. belli bir yaşa gelmiş, sözümüzü kabul etmiyorsa biz ne yapalım yâni.. serbest burada.. ne buyuruyor.: “Sağ elini sol koltuğuna sok çıkar onu bütün kusurlardan günahlardan, kötülüklerden, su-i zanlardan, temizlenmiş gümüş gibi pırıl pırıl çıkaracaksın!.”
Böyle çıkar zâten.. ve bunu bizzât ALLAHu zü’L- CeLÂL, Musâ aleyhisselâm'a, bu sana ikinci ikramımız..” buyuruyor.. Niçin böyle oldu?. Niçin böyle ikram etti ona ikinci kez?. şunun için..
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4373
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: KUL İHVANÎ TâHâ SÛRESİ SOHBETİ

Mesaj gönderen Hakan »

Resim

ALLAHumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebîyyike ve
RasûLike ve
Nebîyyi'L- ÜMMiyi ve alâ âlihi, EHL-i BeYtihi ve's- Sahbihi ve ÜMMetihi...

subhaneke ALLAHümme vebihamdike eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vehdeke lâ şerike leke estağfiruku ve etubu ileyk.
subhaneke ALLAHümme vebihamdike eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vehdeke lâ şerike leke estağfiruku ve etubu ileyk.
subhaneke ALLAHümme vebihamdike eşhedu en lâ ilâhe illâ ente vehdeke lâ şerike leke estağfiruku ve etubu ileyk.

Aziz Kardeşlerim;
Ben irticâlen konuştuğum için hatalı olanlar var ise ALLAH celle celâlihu onları affetsin. Biz yol temizleyiciz. Yol gösterici Rehber değiliz. Biz çöpçüyüz. RABBımız TeÂLÂ ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu biliyor hamd olsun..
İnşâe ALLAH bizi hizmette dâim kâim kılar ve bizi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e bağışlar. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Gayreti ile Muhabbetine Merhametine ve Hakikat-ı MuhaMMedîyesine; Şefaat Şifası ve Şehâdet Şerefiyle Hasbî Hizmetle, bizim nesillerimizi ALLAHu zü’L- CeLÂL'in zuhûrat zinciri yapar ve ebediyen bu CÂN, ceryÂN CÂN, ciğer ceryÂNı, CÂNÂN ceryÂNı kıyamete kadar sûrer ve bizden öncekilere ALLAH her ÂN rahmet yağmurları yağdırır ve bizden sonrakilere de yola çıkmış bulutlar gibi rahmetler getirir İnşâe ALLAH!.
ALLAH’ımıza diye duâ edelim RABBımıza, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e..

ALLAH cümlemizin Yâri, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yardımcımız olsun yanımızda olsun kanımızda CÂNımızda imÂNımızda olsun İnşâe ALLAH!.


لِنُرِيَكَ مِنْ آيَاتِنَا الْكُبْرَى
Resim---“Li nuriyeke min âyâtine’l- kubrâ.: Büyük âyetlerimizden (mu’cizelerimizden) birini, sana göstermemiz içindir.” (TâHâ 20/23)

Sana gösterelim diye bu çok büyük âyetlerimizden birini sana okuduk, anlattık, yâni yaşadın bunu. Efendim âyeti, mu’cizeyi mi diyelim, gösteriyi mi diyelim ne dersen de işte ALLAH celle celalehu.: “Bunu sana yaşattım!.” Buyuruyor. Artık onun bunun şöyle böyle demesine lüzum yok. Diyorlarsa.: “sok elini sol tarafına bembeyaz çıkar.” Görsün görmesin seni ilgilendirmiyor. İşte bu ALLAHu zü’L- CeLÂL'in özelliği ve güzelliği niçin bunları yaptık buyuruyor..

اذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى
Resim---“İzheb ilâ fir’avne innehu tagâ.: Firavun'a git! Çünkü o, azdı.” (TâHâ 20/24)

Firavuna git, o tagutluk yapıyor, nefsine tapıyor, haddi aşıyor, azgınlık yapıyor. Ona git çünkü o çok azdı. Senin işin senin karşında o var.
Şimdi Musâ aleyhisselâm.. Bedeni, Nefsi, Kalbi ve Ruhu olan bir İnsÂN.. Bunlardan ayrılıp da havada uçan bir hayal değil. Fiilen her şey’leri yaşayan birisi bunu, kendi vicdÂNında yaşıyor, bedeninde yaşıyor, her şey’inde yaşıyor. Sen şimdi Hacı Mahmud’a.: “Medine’de denize girdiniz mi?.” diye sorsan sana.: “Ne denizi kardeşim ben Medine’ye kaç defa gittim nerede deniz dalga mı geçiyorsun!.” der. Çünkü haç kere Umrelere gitti hacca gitti, Medine’de yaşadı. Onun bunun lafına bakacak hali yok. Orayı biliyor, inanmış çünkü kâni. Gitmeyen başkası dinleyebilir. Ama o, o kimseyi onu dinlemez inanmaz demek istiyorum..


قَالَ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي
Resim---“Kâle RABBişrah lî sadrî.: (Musâ aleyhisselâm): “RABBim benim göğsümü şerhet (yar, aç).” dedi.” (TâHâ 20/25)

Musâ aleyhisselâm.: “Benim sadrımı şerhet!.” buyurdu. Şerh nedir?. Şerh et, aç, genişlet. meselâ ne deriz biz.: “Bir eserin şerhini yazmış!.” deriz. kısaltarak yazmış, açar genişletir, ona başka izah tarzları verir anlaşılması için. Yeni kolaylıklar getirir izah etmede, daha tahsilatlı anlatmada, müşkil ve mübrem zorlu olan kısımları açıklar ve neticede okuyanın o konuyu iyice keşfetmesini iyice anlamasını sağlar..

Şerh.: Açma, genişletme. * Açıklama. Anlaşılanı anlatma. Bir yazı veya konuşmayı kolay anlaşılması için izah etme, tafsil etme. * Bir şeyi dilim dilim kesme. * Bollaştırma. * Bir müşkil ve mübhem makaleyi açıklama, keşif ve izhar etme. * Açıklanmış yazı, risâle.

Musâ aleyhisselâm da diyor ki.: “Yâ RABBî! benim sadrımı şerhet!.”
Sadr, sîne, göğüs bunlar hep kalbin üst katmanlarıdır. Sadr öyle bir yerdir ki, nefsin yuvasıdır. Nefs-i Emmârenin kendinin bizzât yeridir ve bu asla kaybolmaz. Kalb değildir, sadrdır çünkü. Onun yeri sînedir yâni sadrdır. “Efendim buradaki sadr, kalbdir!.” dediğin zaman.: “Be kardeşim ALLAHu zü’L- CeLÂL, sadr buyuracağına kalb buyurur mu, her yerde kalb derken, burada sadr mı buyuruyor dalga mı geçiyorsun sen!.”
Alttaki tercümeleri oku kimi “yürek” diyor. Kimi “kalb” diyor. bırak oraları bırak bırak gitsin!.
Demek ki.: “göğsüme bir inşirah ver!.” Yâni şöyle bir sabır ver bir açılsın!. Bir şey’i daha iyi anlatabileyim ki, kâfir bir kişiye.: “Bir kelimeyle Tevhidle islâm ol!.” demek iken, câhil sofu karşısındakine.: “Oku kulhüyü!.” diyor. Be kardeşim zâten kulhüyü okusaydı müslümân olurdu. Yâni o inanmış İnsÂNa söylenecek bir söz. Bu kişinin aklını fikrini bir harekete geçirmediğin sürece bu buzdağından birdamla su alamazsın, bunu biraz eritmek gerekir!. Onun için diyorum sadri sadrımı aç, genişlet diye..


وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي
Resim---“Ve yessir lî emrî.: Ve bana işimi kolaylaştır.” (TâHâ 20/26)

Ve yessir lî emrî.. “RABBi yessir” diyoruz ya. RABBim; emrini, ömrümü, işimi kolaylaştır benimiçin.. Emr, böyle bir kelimedir ki, “ömür” de buradan gelir, “emir” de buradan gelir, iş güçde buradan gelir. İş güç nedir?. ALLAH celle celâlihu’nun emrettiği şey’lerdir. yâni sana.: “uç!.” dememiştir ki, sana kanat vermemiş çünkü. yâni “yüz!.” dememiş sana yüzgeç vermemiş. Ayak vermiş ki, yeryüzünde yürümen için. Seni kuş yapmamış, balık yapmamış!. ALLAH celle celâlihu, gözü olan herkesin görmesinden muhakeme ediyor. Adamın gözü yoksa ne yapsın!. Onu gözden imtihan yapmıyor. Herkes kendi imkanları içinde olduğu için “ve yessir lî emrî” Benim içimi şöyle bir ferahlat, genişlet, rahatlat mâdem ki Firavun’a gideceğim. Bu adam allame-yi cihandır.: “Bütün İnsÂNların RABBıyım!.” diyor. Bunu biliyor. Nereden biliyor?. Çünkü ergenlik çağına kadar orada yanında yaşadı, yâni babası yerine geçti demek istiyorum. Musâ aleyhisselâm’ı Firavun büyüttü zâten. Yâni halktan o kadar dışarda idi ki halk onun evinde çoluk varmış çocuk varmış, kim varmış bilemiyordu hiçbir zaman. İlâh gibi gizli sarayda yaşıyor. Garip bir şey’ var belki de, Firavun’un çoluğunun çocuğunun olup olmadığını bile bilemiyorlar. Çünkü başka yâette Firavun.: “Biz seni büyütmedik mi, biz yetiştirmedik mi, niye bunu yapıyorsun!” diyor. âyetler var.
Ve yessir lî emrî” işimi kolaylaştır. şart koşmuyor kendi önüne problem çıkacağını biliyor. Çünkü;


وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِّن لِّسَانِي
Resim---“Vahlu’l- ukdeten min lisânî.: Ve dilimden düğümü (peltekliği) çöz.” (TâHâ 20/127)

Vahlu’l- ukdeten min lisânî.. şu dilimdeki lisanımdaki ukdeyi düğümü tutukluğu kekemeliği çöz!. Bunları yapan bir şey’ var, düğüm var bu düğümü çöz. “Dilimdeki bu pelteklik düğümünü çöz, ben nasıl fasih konuşayım!.” buyuruyor. Musâ aleyhisselâm peltek konuşuyor. Neden öyle konuşuyor? Çünkü, diyelim ki Fahreddin Razî Efendimiz Tefsirinde nasıl anlatıyor?. Diyor ki.: Firavun onu oğlum diye sevmek istiyor işte öyle de takdim ediyor belki de ediyordur onu öpmek istediği zaman o bir yaşında felân varyok küçük çünkü. Firavun’un sakalını öyle bir kavrıyor ki kavradığı sakal derisiyle beraber eline geliyor. Firavun o zaman diyor ki hanımına.: “Biz bu çocuğu aldık ama, bunu ırmaktan aldık bu da Ben-i İsrâil’den, düşmanımızı büyütüyoruz bunu da ötekiler gibi öldüreceğim!.” diyor. O zaman Firavun’un karısı ki, merhametli Âsiye Ana da olabilir. Diyor ki.: “Bu bir çocuktur. Bu çocuk nereden bilsin ne yapacağını nasıl bilmez!.” diyor. Firavun.: “Bak, beni bu hale getirdi sakalımın yarısı yok!.” Âsiye Ana öyle inançlı bir anne ki.: “Bu bir çocuk şekeri ve ateşi ayıramaz!.” diyor. Firavun da.: “Haah işte bak salondaki şu bir mangal ateşi getirin bakıyım buraya şekere tam benziyor işte. bir tabak da şekeri yanına koyun!. Ayırıyor mu ayırmıyor mu görün bakıyım!.” diyor.
Bir tabak şeker bir mangal ateş önünde.. Çocuk şekeri bildiği için oraya gitme ihtimali çok büyük, ateşin ısısı da var ayrıca. Ama, bebek Musâ aleyhisselâm ne yapıyor maşa gibi iki parmağını kullanarak mangaldan bir köz alıyor dilinin üzerine koyduğunda “cass!.” diye dumanlar çıkıyor ve dili yanıyor. Bir daha düzgün konuşamıyor, kekeme kalıyor. Ama ömrü boyunca Firavun’a bir kere bile olsun “baba” demiyor. Çünkü dışarda ses veriyor kekeme konuşuyor. Ama sarayda konuşmuyor hiç. Orayı terk ettikten sonra İnsÂNlara meramını anlatabiliyor kavgalarda döğüş edebiliyor, kendi kavminden birine döğüşte sâhib çıkılıyor..
“Benim dilimden düğümü çöz!.” Ve daha devâm ediyor bak başka istekleri var bu işi yapabilmek için Firavuna gidebilmek için..


يَفْقَهُوا قَوْلِي
Resim---“Yefkahû kavlî.: Sözlerimi idrak etsinler.” (TâHâ 20/28)

Yefkahû kavlî.. Sözlerimi fıkhetsinler. sözlerimi fıkıh anlamında idrak edip fıkhen anlasınlar. Fıkıh nedir?.
Fıkıh.: (Fıkh) Derin ve ince anlayış. Bir şeyi, hakkı ile, künhü ile bilmek. İnsanlar arasındaki ilişkilerle ilgili olarak dinî hükümleri ayrıntılı delilleriyle bilmek..
Fıkıh, İslâm Dininin temelidir. İslâm Dinini çok iyi anlayıştır, derin anlayıştır, ne dediğini iyi anlayıştır, her şey’in en ince ve güzel taraflarını İnsÂNların önüne koyup, İslâm Dininin hükümlerini onlara delilleriyle bildirmektir. Fıkıh kısaca İnsÂNlara “yap!.” dediği için yapmanın yanında yapmasının lâzım geldiği ve lâyık olduğunu da fıkıh sâyesinde anlarlar, tatmin olurlar..
Yoksa babam “yat!.” dedi yattım, anam “kalk!.” dedi kalktım gibi bir yanlışa düşerler..
Sözlerimi fıkhen et ki, idrak ederek anlasınlar. Onlar benim sözlerimi fıkhetsinler, anlasınlar, idrak etsinler, iyi anlasınlar, benim sözlerimi kavrasınlar ve böylece sadece yürekten tasdik etsinler.
Nitekim sihirbazlar da böyle olmuştur..


وَاجْعَل لِّي وَزِيرًا مِّنْ أَهْلِي
Resim---“Vec’al lî vezîren min ehlî.: Ve âilemden bana bir yardımcı kıl.” (TâHâ 20/29)

Vec’al lî vezîren min ehlî.. Haaa benim ehlimden bir vezir, bir yardımcı ver, kıl, tahsis et!. Benim ehlimdem, âilemden, soyumdan benim bir yardımcım olsun! Sen, bana bir yardımcı ver!.

هَارُونَ أَخِي
Resim---“Hârûne ahî.: Kardeşim Hârûn.” (TâHâ 20/30)

Hârûne ahî.. sonra da diyor ki.: “Ben kardeşim Hârûn’u istiyorum! Bana yardımcı vezir olacak kişi olarak Hârûn'u istiyorum tek başıma gidemem!.” diyor.

اشْدُدْ بِهِ أَزْرِي
Resim---“Uşdud bihî ezrî.: Onunla, gücümü artır (beni güçlendir).” (TâHâ 20/31)

Uşdud bihî ezrî.. Uşdud.. Şiddetlendir, kuvvetlendir, artır Hârûnla benim gücümü kuvvetimi.. O’nun sâyesinde ben güçlü olayım, yâni arkam kuvvetlensin. O, yanımda olsun ki ben arkamı maddî olarak ona dayayım. O benim kardeşimdir, en yakınımdır SEN, bana O’nu ver vezir olarak..
Zâten her türlü işinde yardımcı olana “vezir” denir.. ezrî ondan geliyor, özür de ondan geliyor. Yâni.: “Yapmam gereken işi yapamadım özür diliyorum!.”


وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي
Resim---“Ve eşrikhu fî emrî.: Ve onu, işimde bana ortak kıl.” (TâHâ 20/32)

Ve eşrikhu fî emrî.. Daha devâm ediyor çünkü, Hârûn’u, bana verdiğin emirde, işte ortak yap, peygamber yap!. kul olmak, işleri yapmak peygamber olmak bütün bunları kapsıyor. Hârûn kardeşim bunlarda bana eşrik, şirket olsun, ortak olsun benimle!.” diyor..
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4373
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: KUL İHVANÎ TâHâ SÛRESİ SOHBETİ

Mesaj gönderen Hakan »

Resim

كَيْ نُسَبِّحَكَ كَثِيرًا
Resim---“Key nusebbihake kesîrâ (kesîren).: Seni, çok tesbih etmemiz için.” (TâHâ 20/33)

Key nusebbihake kesîrâ..
niçin bunu istiyor.. buyuruyor.: ben bunu şunun için istiyorum nüsebbihake şimdi yer yüzünde dönen atomlar gibi dönen kürreler zerreler gibi diyâr diyâr gezen bulutlar gibi, esen rüzgarlar gibi, bütün Şe’ÂNuLLAHta tesbih edenler gibi biz de SENi tesbih edelim..
kesîrâ.. çok çok tesbih etmek için tesbih edelim tesbih edelim başka yol yok.. tesbih ne desen?. Elbette tak tak tak boncuk çekmek değil Efendim.


ResimResimResim

SıRR-ı SıFıR =>SeBBeHası..EL ÂN Şe'ÂNuLLAH.: şu ÂN =>YENiden YARATış..
Şu ÂNdaki =>hER ÂNdaki Yeniden Yaratış KeVniyyeti..:


يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ
Resim---"Yusebbihu lillâhi mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ardı’l- meliki’l- kuddûsi’l- azîzi’l- hakîm(hakîmi).: Göklerde ve yerde olanların tümü, Melik; Kuddüs; Aziz; Hakim olan Allah'ı tesbih eder.” (Cumâ 62/1)

Sebbaha: yüzmek..
Yerdeki göklerdeki ZeRReler yani ATOMlar;
NeşRlerinden HaŞRlerine kadar döndüler, dönmekteler ve dönecekler.
Bu SeBBaHa yüzüş-RAKSı hep sürecek her AN yeniden Yaratılarak ŞEENULLAHta..
Ve ne zamAN AKILLarımız DEVR-ÂNı Anlarsa ve DEVRe İştirak ederse Yusebbuhu Zikr-i Dâimindeyiz inşae ALLAH..


SeBBeHa: tesbih eder. Yüzer. Döner durur. AkL-ı SiLm BİLir ki ATOM yaratıldığı günden beri durmadan DÖNmektedir ve kıyâmete kadar da dönecektir. Enerjiyi nerden almakta ve alacak sorusunun cevâbının =>“KÛN feyeKÛN” olduğunu varLığımı biLen, rızkımı veren ve beni hiç sanırım!.

Sebehâ: yüzmek, Subhânallah demek.
Sebbaha (mübalağa ile) ALLAH’u TeÂLÂyı tenzih ve takdis etmek.
Zerrenin
(atomun) ve kürrenin (kâinâtın) bir saniye durmaksızın takdir edilen yörüngede ve şartlarda kimseye dayanmadan/mesnedsiz parmak izleri gibi tek başlarına /RABB’larıyla başbaşa, sonsuz FeLeKLer içinde YÜZüp DURmaLarı..
Her hücrenin
"HAYY!" HAYy-kırışı..
Doğuştan-ölüme bir kere bile susmadan TEVHiD tıklayan KALBLer..
Her ŞEYy =>Her YERde, Her zamÂN, Her HÂLde ve Her NEFESte =>HeRKeSLe NAHNU=BİZ BİR-İZ BİLELiği İLE Beraber =>Sistemin Sahibi
AZÎZÜ’r- RAHÎMÜ’s-SUBHÂN ALLAH TeÂLÂ yı Maddî
/somut ve Mânevî/soyut noksanlık, benzetme ve zıddı var sanmalardan uzak kılıyorlar..
Canlı şâhidleriyiz diyorlar..

“Zâtında, Sıfatında, Esmâsında, Fiilinde ve Hükümlerinde Münezzehtir!..” MüezzinLeri!..
Yu sebbuhu: Tesbih ederler hep yüzerler..
Yüsebbuhu!: Şimdi şu ÂN da KüLLî ŞEYy =>YARATAN'ını durmadan tesbih ederken birbirine asla mesnedlenip, dayanamadan tek başına boşlukta-fezâda yüzüp-dönüp durmaktalar. Zerre-Atom ve Kürre-Kâinât =>DurmadAN Dost Raksında..
Yüsebbuhu!: Noksansızı Et TAMM celle celâlihu'yu tesbih ve zikri ele yüzmekteler İLâHî RAKSta hamd OLsun!..

Yusebbihu lillâhi mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ardı..
Şimdi şu anda yerde gökte olan her şey’ sebbeha yapıyor.. Arap olan bir kişiye desen ki “denizde yüzüyorum de” desen sana diyecek ki “esebbahu” diyecek “ben yüzüyorum” diyecek “sebba”hayı kullanacak yüzüyorum diyecek başka yüzmek yok çünkü. iyi kardeşim de burada niye yüzdürmüyorsun?. Baksan ya atom yüzüyor. yüzmüyor mu bütün kâinâttaki atomlar yüzmüyor mu yeryüzündeki. Dünyâ top gibi yüzmüyor mu altı üstü yok.. tüm kâinât yüzmüyor mu, zerre kürre yüzmüyor mu?. dönmeyen ne var bu âlemde, körler ve sağırlardan başka, mezârlardan başka. mezârdaki ölüler değil, diri ölülerden başka demek istiyorum.
SENin bu bize verdiğin bu işleri yapabilmemiz için, SENin SubhÂN olduğunu İnsÂNlara anlatmak için, İnsÂNların böyle bir tesbihat içinde olduklarını KüLLî ŞEYy’in HAYy olduklarını anlatalım diye..


وَنَذْكُرَكَ كَثِيرًا
Resim---“Ve nezkureke kesîrâ(kesîren).: Ve Seni, çok zikredelim.” (TâHâ 20/34)

Ve nezkureke kesîrâ.. Ve SENi çok çok zikredelim diye, tesbih edelim diye “SubhÂNALLAH!.” diyoruz.. “ALLAHuEKBER!.” Diyoruz. Tesbih çekmiyor muyuz..=>RuBuBîyyet ve RuSûLîyyet Vevniyeti’nin ALLAH adına ortaya çıkışıdır.. hiç kimse kendini yormasın, yâni atomlar çılgın gibi dönüyor, kürreler dönüyor, gezegenler dönüyor.. “Efendim cart curt vırt zırt!.” yok öyle şey!. YARATAN’ın her ÂN yeniden yaratıp yapmaktadır. Yani bir fabrika kurmamış ALLAH celle celâlihu =>KÛN feyeKÛN.. OLdu bitti..
Ve nezkureke kesîrâ.. oysa beyinsiz atoma tapan, atomun kulları, zerrenin kulları, maddenin kulları/materyalestler işte var bir sürü insanlar onlar oraya kadar giderler.. giderler giderler de, atoma secde ederler en küçük parça olduğu için asla onun içindekine giremezler. Çünkü bunlara haramdır onun kapağını açmak çünkü materyalistler Şeytânlaşmış İnsÂNlardır Şeytânlaştırıcılardır aynı zamanda..


إِنَّكَ كُنتَ بِنَا بَصِيرًا
Resim---“İnneke kunte binâ basîrâ(basîren).: Muhakkak ki Sen, bizi görensin.” (TâHâ 20/35)

İnneke kunte binâ basîrâ..
İnneke.. şüphesiz ki SEN.. SEN varya SEN ya RABBu’L- ÂLEMîN..
Kunte.. SEN oldun KÛN feyeKÛNden..
binâ basîrâ.. Şüphesiz ki SEN bizi her zaman her yerde her halde her nefesimizde görücüsün zâten SENin radarın benim özümün özümde şahdamarımdan yakınsın, AKREB/AKRABAsın.. yâni içim dışım diye bir mefhum yok, sistemi tümünü görmektesin.. Çünkü el basîr ALLAH celle celâlihusun.. görmek kelimesinin çok ötesinde biz İnsÂNlar olarak görmek diyoruz. ALLAHu zü’L- CeLÂL gözden münezzehtir yâni bu âlem işidir.. yâni adamın dişi sızlıyor ona.: “ağrını göster bana!.” desen dişini gösterir, ağrıyı nasıl göstersin yâni gösteremez ağrıyı demek istiyorum. onun içindir ki;


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Bir saat tefekkür altmış yıl ibadetten hayırlıdır.” buyurmuştur.
(İbn Abbas ve Ebu’d-Derda’dan; Aliyyu’l-Kārî, Esrâru’l-Merfû‘a, 175; Aclûnî, 1/310)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem:
“نوم العالم خير من عبادة الجاهل:
Âlimin uykusu, câhilin ibâdetinden hayırlıdır.”
buyurmuştur.
(Aliyyü’l-Kârî, el-Esrâru’l-Merfûa fi’l-Ehâdîsi’l-Mevdûa (el-Mevdûatu’l-Kübrâ), Thk: Muhammed Lütfi es-Sabbâğ, 2. Baskı, Beyrut, 1986, s: 374, hadis no: 567)

Resim--- Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Bir saatlik tefekkür (hikmetli düşünüş ) 60 yıllık nâfile ibâdetten daha hayırlıdır. ” buyurdu.
(Türkiye Diyanet İşleri Yayn. Riyâzu’s-Salihin-Seçme Hadisler)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Bir saatlik tefekkür altmış senelik (nâfile) ibâdetten daha hayırlıdır." buyurmuştur.
(Aclûnî, Keşfü'l- Hâfâ I/370)

Neden böyledir?. Neden olacak câhil olan bir kişi 60 yılda nereye döndüğünübile bilemez, zâten kıbleyi bilemez, bulamaz, bulsa bile tertemiz yapmış olmaz yüreğini..

Bir saat tefekkür atmış yıl başı boş anlamadan yatıp kalkmaktan ya da bir şey’ okumaktan ya da kendini nefsini tatmin etmekten daha doğrudur. Neden?.
Neden olacak kardeşim birisinde dışarda bir RABBısı var o karşısında duruyor namaz kılmayı emrediyor o da namaz kıllıyor secdeye ediyor kâfirlik yapıyor.. MuhaMMedî Birisinde ise ampulle ceryÂN gibi, güneşle ışığı gibi NAHNU=>BİZ BİR-İZ oyunu oynanıyor..
Ceryansızlar katiyyen bu işin içinde değiller, yanmayan lambalar tan tun edebiliyor kendine göre ama “bu markayım şu markayım” ama ışık yok kardeşim, ceryÂN yok ne diye konuşuyorsun benim bunun markası ne ne bileyim markasını işim gücüm yok mu. Ceryânım, İlahî Kaynaktan geliyor. Keban’dan geliyor. kaç direk var?. ne bileyim kaç direk var bana ne kardeşim. ben hatçımıyım.. yâni bu böyle bir şey’dir. RABBu’L- ÂLEMîN, KüLLî ŞEYy’in görücüsüdür gözden münezzeh ALLAH celle celâlihu..

قَالَ قَدْ أُوتِيتَ سُؤْلَكَ يَا مُوسَى
Resim---“Kâle kad ûtîte su’leke yâ mûsâ.: (ALLAHu TeALÂ): “Ey Musâ! Sana istediğin verilmiştir.” dedi.” (TâHâ 20/36)

Kale ALLAHu zü’L- CeLÂL buyurdu ki..
Kâle kad ûtîte su’leke yâ mûsâ..
ALLAHu zü’L- CeLÂL.: “Ey Musâ sen ne istediysen sana kesinlikle verilmiştir.”


وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَيْكَ مَرَّةً أُخْرَى
“Ve lekad menennâ aleyke merreten uhrâ.:[/b]
Ve andolsun ki seni, bir kere daha ni'metlendirdik (ni'metlendirmiştik).” (TâHâ 20/37)

Ve lekad..
Ve.. yemîn olsun..
Le.. muhakkak yine yemîn olsun.
Kad.. yine yemîn olsun yemînle buyuruyor ki ALLAHu zü’L- CeLÂL Efendim andolsun ki yemîn olsun ki.. Üç yemin, Şeriatta Tarikatta Mârifette.. kesinlikle ne olmuş?.
Menennâ aleyke merreten uhrâ.. kesinlikle sana minnet verdik, ni’met verdik.. biz sana verdik.. diğer bir kere vermiştik, şimdi bir daha verdik.. âhirinde bir daha verdik.. seni El Mennân ALLAH celle celâlihu olan ni’metine boğdu.. bu ikincisi.. yâni ikinci kere.. bir kere daha buyuruyor..

El Mennânu celle celâlihu.:
Resim

El Hannânu celle celâlihu.:

Resim

إِذْ أَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّكَ مَا يُوحَى
Resim---“İz evhaynâ ilâ ummike mâ yûhâ.: Vahyedilecek şey’i annene vahyetmiştik.” (TâHâ 20/38)

Birinciyi anlatıyor ALLAHu zü’L- CeLÂL.. birinci de nasıl ni’met vermişti onu anlatıyor..
İz evhaynâ.. vahyettiğimizde.. biz vahyetmiştik..
ilâ ummike.. senin annene biz vahyettik..
mâ yûhâ.. ne vahyedilecekse vahyettiğimizde, ne lâzımsa onu lâzım ve lâyık olanı annene bildirdiğimizde, vahyettiğimizde..
Türkçe vahiy peygamberlerin vahyi.. “bunun dışındakiler başka vahiy” demek, Kur’ÂN-ı Kerîm’i kerim kelimesine karşı bana göre çok ağır, bilen kişi için küfürdür..
Arıya vahyettik..
MeryeM’e vahy ettik..
Mus’a’nın Annesine vahy ettik..
buyuruyor..


أَنِ اقْذِفِيهِ فِي التَّابُوتِ فَاقْذِفِيهِ فِي الْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ لِّي وَعَدُوٌّ لَّهُ وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِّنِّي وَلِتُصْنَعَ عَلَى عَيْنِي
Resim---“Enıkzifîhi fît tâbûti fakzifîhi fîl yemmi felyulkıhil yemmu bis sâhıli ye’huzhu aduvvun lî ve aduvvun leh(lehu), ve elkaytu aleyke mehabbeten minnî ve li tusnea alâ aynî.: (Onu sandığa koymasını, sonra onu denize (Nil Nehri'ne) bırakmasını (vahyetmiştik). Böylece deniz, onu sahile atsın, Benim ve onun düşmanı, onu alsın. Ve gözümün önünde (korumam altında) yetiştirilmen için sana, Kendimden muhabbet (sevgi) verdim.” (TâHâ 20/39)

Annene onu tabuta/seleye koymasını vahyetmiştik..
kazeke.. yâni bıraktı koydu.. koymasını biz söyledik.. tabuta koymasını yâni seleye koymasını, tabuta koymasını böyle bir şey’in içine koymasını biz söyledik.. sonra dedik ki: “onu tabuta koydun ya, sandığı da götür küçük denize koy. yâni Nil Nehrine koy.
onlar deniz diyorlar hâlâ da öyle diyorlar..
Enıkzifîhi fît tâbûti fakzifîhi fîl yemmi.. onu sandığın içine koy sonra da denizin içine bırak..
felyulkıhil yemmu bis sâhıli.. denizden sahile ulaşsın.. yâni o sandık, nehirde giderken giderken bir sahile vursun. Sahilin kenarında da köşkünde sarayında Firavunla Eşi oturuyorlar..
ye’huzhu aduvvun lî ve aduvvun leh(lehu).. alsın onu.. alır. Alacak.. her zaman alır..
alırlar yâni tutarlar.. bana düşman olarak yarattığım ve onun düşmanı. kimin kime diyor bunu ALLAHu zü’L- CeLÂL, Musâ aleyhisselâmın annesine buyuruyor. sen bir sele sepetin içine koy onu götür ırmağa bırak küçük denize yâni Nil Nehrine bırak. onu götürsün bir sahile vursun orada BENim ve onun yâni Musâ’nın aleyhisselâmın ikisinin de düşmanı olan alsın..
ve elkaytu aleyke mehabbeten minnî ve li tusnea alâ aynî.. ilka ettim ben iğne vurur gibi ilka ettim ona. kime Musâ aleyhisselâma bir iğne vurdum bir şey’ şırınga ettim..
mehabbeten minnî.. yâni BEN kendi muhabbetimden ona bir şey’ zerk ettim ki onun da düşmanı benimde düşmanın o muhabbet kokusuyla mest olur, alır.. çünkü böyle bir çekicilik verdim ona ki, öbür düşüncelerinin tümünü basdırır o.. çünkü öyle bir muhabbet verdim kendimden BENden..
ve li tusnea alâ aynî.. niçin oldu bu? bütün bunlar şunun için oldu buyuruyor Musâ aleyhisselâm’a.. bu hitablar annene dedim buyuruyor.. gözümün önünde ..ayn, göz.. gözüm üstünde olarak.. yâni gözüm önünde.. sanat nedir?. bir şey’ üretmektir, en güzelini yapmak yetiştirmektir. “gözümün önünde yetiştirilmen için annene böyle vahyettim o da bunları yaptı” dedim. ve sana bu birinci ni’metim.. birinciyi anlatıyor yâni.. ikincisi de, mu’cizeler verdi..
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4373
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: KUL İHVANÎ TâHâ SÛRESİ SOHBETİ

Mesaj gönderen Hakan »

Resim

إِذْ تَمْشِي أُخْتُكَ فَتَقُولُ هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى مَن يَكْفُلُهُ فَرَجَعْنَاكَ إِلَى أُمِّكَ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَ وَقَتَلْتَ نَفْسًا فَنَجَّيْنَاكَ مِنَ الْغَمِّ وَفَتَنَّاكَ فُتُونًا فَلَبِثْتَ سِنِينَ فِي أَهْلِ مَدْيَنَ ثُمَّ جِئْتَ عَلَى قَدَرٍ يَا مُوسَى
Resim---“İz temşî uhtuke fe tekûlu hel edullukum alâ men yekfuluh (yekfuluhu), fe reca’nâke ilâ ummike key takarre aynuhâ ve lâ tahzen (tahzene), ve katelte nefsen fe necceynâke mine’l- gammi ve fetennâke futûnâ (futûnen), fe lebiste sinîne fî ehli medyene summe ci’te alâ kaderin yâ mûsâ.: Kızkardeşin (seni izleyerek) yürüyordu. (Seni saraya aldıkları zaman onlara şöyle) diyordu.: “Size, ona kefil olacak (emzirip, bakacak) birisine delil olayım mı (bulmanızda yardım edeyim mi)? Böylece seni, annene döndürdük. Onun, gözü aydın olsun ve mahzun olmasın diye. Ve birisini öldürmüştün. O zaman (da) seni, gamdan (üzüntüden) kurtarmıştık. Ve seni, sınavlarla imtihan ettik. Böylece Medyen Halkı içinde senelerce kaldın. Sonra kaderin gereği (takdir edilen zamanda buraya) geldin ya Musâ!” (TâHâ 20/40)

ALLAHu zü’L- CeLÂLbuyuruyor ki Kızkardeşin/ablan seni takib için yürüdüğünde.. bütün bunlar Musâ aleyhisselâm’ın annesine vahy edilmiş.. çocuk salda/sepette Nil Nehrine ve Ablası izliyor.. izledi izledi izledi nereye kadar gitti. Firavun’un kapısına kadar gitti orada olduğunu anladı. o gün yada başka bir gün bilemiyoruz ama şunu söyledi ki onlara.: “Ben size delil oluyum mu, yol gösterici oluyum mu, sizin probleminizi çözecek bir şey bulayım mı, yâni yardım edeyim mi size?.” Niçin?. Ona kefil olacak birisi hususunda, bu çocuğa kefil olacak, onun kefili olup çocuğun her şeyini üslenecek. çünkü çocu hiç kimseyi emmiyor hiç!.
(Bunlar olabiliyor hayatta nitekim benden önce Halil İbrahîm diye kardeşim olmuştu.. bir damla emzirememişler tek bir damla yâni)

fe reca’nâke ilâ ummike key takarre aynuhâ ve lâ tahzen..: İşte o zaman böyle olunca, ablan böyle deyince, biz seni annene tekrar döndürdük. Nerede?. Firavun’un sarayında.. O’nun anneyin gözü aydın olsun, ve hüzünlenmesin diye bunu yaptık. yâni seni annene döndürdük.. niçin?. O’nun gözü aydın olsun diye.. Bu ayni kelimeyi İsâ aleyhisselâmdan da.: “anneciğim gözün aydın olsun!.” diye duymuştuk değil mi?. Meryem aleyhasselâmın altından gelmişti o söz rahminden..
Burada da duyuyoruz.. Burada ALLAHu zü’L- CeLÂL buyuruyor.: “Anneyin gözü aydın olsun diye yaptık.” buyuruyor aynı kelime.. “kurrete ayn” deniyor. Göz aydınlığı, tebrik ederim, gözün aydın olsun, kurtuldun ne mutlu sana mutlu oldun anlamında..

ve katelte nefsen fe necceynâke mine’l- gammi ve fetennâke futûnâ .: Sonra ne olmuştu sen bir nefsi öldürmüştün, bir kişiyi öldürmüştün, sen birisini katletmiştin. öyle bir gama, tasaya, derde düştün ki biz kurtardık seni oradan.. öyle bir şeydi ki bu gam keder tasa.. hakikaten kendi kavminden birisi, başka biriyle dövüşüyordu. kendi kavminden olan adam haklıydı öbürü haksızdı. o kişi diyelim ki vezirin oğluydu önemli bir kişiydi onun için de kafa tutuyordu. Diğeri de kendi kavminden zayıf biriydi. Musâ aleyhisselâm arka çıktı ve onu itti düştü, öldü.. Ondan sonra da arkasına derhal ölüm fermanı çıkardılar.. İşte bu gamdan kederden seni kurtardık.. Seni öyle bir fitneye tâbi tuttuk ki anlatılamaz..

fe lebiste sinîne fî ehli medyene summe ci’te alâ kaderin yâ Mûsâ.. Sen Medyen’e gittin ve kaldın.. Sanki Medyen’de bir ağaç gibi, bir avuç toprak gibi, Medyen’de hiç kimsenin bulması mümkün olmayan yerde böyle gizlendin. Sen orada Medyen’i bilmezdin.. nasıl bileceksin.. böyle sınavlar.. Senelerce kaldın orada.. Medyen Ehlinin içinde senelerce kaldın.. Kur’ÂN-ı Kerîm’in bildirdiği nedir sekiz sene buyuruyor.. “Ben kızımın birini sana veririm, sen de çobanlık yaparsın kabul mu?.” “Kabul”.. “Ama istersen on sene de senin yiğitliğinden” diyor.. Musâ aleyhisselâm tamamladı sonra da eşini ve.. çünkü tek eşini aldı gitti demiyor, çoğul kullanıyor.. yâni çocuğu da var. tek başına eşi olsaydı “eşi” derdi.. ama “onları” diyor onları deyince birden fazla yâni buradan fiilden anlaşılabileni söylüyorum. sonra ne oldu..

summe ci’te alâ kaderin yâ Mûsâ.: Yâ Mûsâ sonra sen kaderin üzere tekrar döndün dolaştın yine geldin.. “Şimdi bu daha önceki ni’metlerimi de sana verdiğim ni’metleri de iyice anladın mı anladın değil mi” diyor. “Sana ben böyle ni’metler verdim ve de şimdi sana diyorum ki git Firavuna karşı koy!.” diyorum. Sen de diyorsun ki.: “Şunları isterim şunlar olmalı!.” Diyorsun. “Doğru söylüyorsun Ben de onları verdim sana bu sana şimdiki verdiğim minnetleri, bütün bu güzellikleri daha önce de vermiştim. ben sana sen çocuktun böyle oldu sonra 18 yaşına geldin, erginlik yaşıydı çünkü ve ayrılma zamanın gelmişti. Sen orada vurup öldürmedin ama parmağını değdin düştü öldü. Dediler ki.: “O öldürdü!.”
Sonra tekrar kaçıyor çünkü ne olacağını bilmiyor onun ne olduğunu biliyor tanıyor onları daha doğrusu kim olduğunu. “Eyvah iş sarpa sardı!.” Diyor. Evden kaçan bir çocuk gibi düşünün yâni şimdi paramparça.. Peygamber olduğunu bilmiyor, ne olduğunu bilmiyor böyle çıkmış dışarıya. Her şeye itiraz ediyor. Böyle bir olayla ikinci kez karşılaştığında yine aynı adam yine biriyle münakaşa ediyor ama çok haksız. Çok haksız. Yâni şimarıklık yapıyor daha zayıfını bulmuş.Musâ aleyhisselâm ona diyor ki.: “Böyle yapma!.” “Vaay sen yok mu sen, dün haksız yere birini öldürdün değil mi?!.” diyor.

O âyetler geldiğinde ne diyor.. âyetler gelecek aynen şeydeki gibi çok uzaktan birisi geldi dedi ki.: “Ben sana haber vereyim ki, senin için emir çıkardılar öldürülmen için ben sana nasihatçiyim” dedi aynı kelimelerle orada geçiyor.: “Sen ne yaparsan yap” dedi. Musâ aleyhisselâm da.: “Ver elini Medyen!.” dedi. Bıraktı artık içine doğuyor o şey açıldıkça açılıyorlar taa oraya gidip orada Şuayib aleyhisselâm’ın iki kızcağızı.. Şuayib aleyhisselâmı yurdundan kovdukları için, Eykeliler dışarıya sürdükleri için ALLAH celle celâlihu o çölün içerisinde ona bir “Şuayib Kuyusu” nâsib etti. Ama zâlim kavmi kısa sürede öğrendiler.. Çünkü, su yok çöller kurumuş hep.. Bunlar zorbalık yapıp gelip kuyunun suyunu çekiyorlar, istedikleri kadar suluyorlar, taa akşama kadar suluyorlar.. Şuayib aleyhisselâmın iki kızları da bekliyorlar. Zorbalar gittikten sonra koyunlarını kendi kuyularının suyuyla suluyorlar. Ama Musâ aleyhisselâm da, babayiğit mi babayiğit!. Yâni gerçekten cüsseli muhteşem bir İnsÂN.. Öyle bir kişi beş kişi işi değil yâni.. Çobanlara diyor ki.: “Çekilin bakıyım şöyle!.” “Sen kimsin kardeşim?.” “Ben bunların çobanıyım göbeğinden atan varsa gelsin kuyunun başına!." Hiç kimse yok.. sürüyü suluyor, sularını dolduruyor testilerini.: “Güle Güle Gidin!.” diyor.. Bir ağacın altına oturup.: “Yâ RABBî ben ne yapacağım bu fâkire bir yardım et!.” Fâkir kendisi oluyor. “Sen bu fâkire bir yardım et!” diye duâ ediyor. “Ben ne yapacağımı bilemiyorum ne olacak!.”
Ama biraz sonra hayâ ederek kızlardan birisi geliyor.: “Babam seni çağırıyor. Sen bizim sürümüzü suladın ya, bu sulamanın karşılığını ücretini verecek.”
ALLAHu zü’L- CeLÂL soruyordu.: “Yâ Musâ elindeki asâ nedir?” “Ben onunla koyunlarıma yaprak çırparım.”
Çölde ağaç nerede ki yaprak çırpacaksın oradaki “ganem”i vüCÛD-çoluk-çocuk, “asâ”yı da İnsÂN Nefsi olarak anlamadığımız sürece ganemi ALLAH’ın bize verdiği vücud ni’metleri olarak görmediğimiz sürece koyun arar yürürüz dağlarda Musâ aleyhisselâm elinde bir sopayla davara yaprak çırpacak diye gezer yürürüz. Hemen arkasından.: “At elindeki sopayı” “Attım!.”.. Ne oldu?. Aman yâ RABBî ejderha oldu. Yâni Musâ aleyhisselâm ejderhaya davar mı güttürüyor!. Bunların Şeriat anlamı var, Tarikat anlamı, Mârifet ve Hakikat anlamları vardır.. Kur’ÂN-ı Kerîm gerçekten muhteşem bir kitabdır. hakikaten muhteşem bir kitabdır bunu ancak anladığın zaman İnsÂN bu noktaya girdiğin zaman, kendinde bir varlık olarak görmesinde bir hacet yok..

"Senin Medine’yi görmen sana bir üstünlük getirdi mi?.”
“Yook!.”
“Ne yaptı?.”
“Medine’yi tanıma imkanını şerefini verdi!.” işte böyle bir şey..
Oraya girdin mi sözlük kullanmaz Kur’ÂN-ı Kerîm kendisi der ki.: “Bak kardeşim kelimenin kökünü göstereceğim sana. Şudur..” Bir dakikada bulur. Sana, ne ise daha doğrusunu buldurur..

Anlamadan öten kargalar fitneyi almış başına başka şey söylemiş..
“ilkâ”..?.. desen.. Efendim şöyle yaptı böyle yaptı.. “ilkâ” nedir kardeşim.. İlkâ, zehir ya da zemzem ilaç.. ilcı iğneyle vurdu mu, bedene sapladı mı bir daha o ilacı çıkaramazsın değil mi?.
İşte mesele o, onu zerk etmek.. yâni onu artık çıkaramamak.. emrettiğini kuzu kuzu yaparsın..

Onun içindir ki burada ey Musâ sonra senin kaderin tekrar seni (kırkıncı âyette Hakan) Mısır’a geri getirdi. “Sen artık git şu Firavun’a git bir bak niye böyle azgınlık yapıyor!?” “Ben giderim RABB’ım giderim de şöyle şöyle istediklerim gönlümden geçiyor..” “Hay hay bu sana vermiş olduğumuz ni’metlerden başka ni’metlerde vermiştik doğdunuz zaman şöyle oldu.. Sonra erginlik zamanı böyle oldu.. ondan sonra geçtin bu tarafa orada böyle oldu.. şöyle oldu.. koyunları suladın kuzuları suladın, sana ücret olarak Şuayib aleyhisselâm ırzını namusunu verdi.. yâni.: “Beğen kızlarımın hangisini istiyorsan.” Dedi.

Hacı MahMud soruyor: “Hocam sürüyle koyuna takıldın mı Musâ aleyhisselâmın mesleği çoban mıydı?.”
Bunu hiç bulamazsın Musâ aleyhisselâm çoban dediğin zaman güme gider. Musâ aleyhisselâm Medyen’e gitmeden önce Şuayib aleyhisselâm kendi mi çobandı, yoksa kızları ömür boyu çobanlık mı yaptı?.”
Yâni asâ, yer yüzünde her İnsÂNda var hocam. Nefis taşıyan her İnsÂNda var. O hakta ve hayrda kullanıldı mı en hayırlı işleri yaptırır öbür yüzünü çıkardı mı 7 başlı ejderha olur, anasını da keser babasını da keser Dünyâyı da keser. HizbuşŞeytân olur Şeytânlaşıverir.. Öyle lâzım olduğu yerler var kullanılacak kullanılır. Nerede kullanılıyor HizbuşŞeytân.. Kendisine sihirbazlık yapmaya kalktığı zaman.: “Yapın yapacaklarınızı!.” Diyor. Sihirbazlar ne yapıyorlar bir öyle ilerlemiş ki gerçekten civa gibi sıvı maden serin bir yerde bir yılan şekline getirdikleri bir deri ya da bezlerin içerisine dolduruyorlar. Ve civa o kadar çabuk ısınır ki o kızgın güneşin içine koyulduğunda, kabını patlatamadığı için yılan gibi haraket ettiriyor. Bu harekete herkes hayran kalıyor bu bir sihir çünkü.. Ne zaman ki.: “Şimdi de ben atayım!.” Asâsını atınca herkes hayretler içinde kalıyor!. Asâ, bir ejderhaya yılan vs. ne varsa silip süpürüveriyor bir dakikada!.
Ne diyor sihirbazlar.: “Bu bizim sihirden değil!. İşte bu gerçek bir mu’cizedir kerâmetdir. Biz, Musânın ve Hârûnun RABBına imÂN ettik ALLAHuekber!.” deyip secdeye kapanıyorlar. Firavun.: “Ben size izin vermeden gittiniz de onların RABBısına secde ettiniz ha!.. Eğer ben de sizin ayaklarınızı kollarınızı çapraz kesmezsem, şöyle yapmazsam!."
“Yap yapacaksan durma!.” diyorlar sihirbazlar değil mi. “Biz zâten RABBımıza gidiyoruz ALLAH bizi geçmişteki yaptıklarımızdan affetsin RABBımız bizi!. sen ne yapacaksan yap!!.” diyorlar.
İşte, yer yüzünde Kuşluk Vakti kâfir iken İkindi Vakti şehîd olan Sihirbazlar, Firavun’un emrinde en azılı kâfirler iken, en kıymetli şehîdlerden olup günahsız olarak gitmişlerdir!.
Çünkü onlar samimî idiler ve münafık değillerdi. Yâni şehâdet getirdikleri anda geçmiş günahları affolunur..

Hülâsa-yı Kelâm; ALLAH celle cellahu, lütfu keremînden izzeti şerefinden hakk ve hayr versin cümlemize!. ALLAH celle celâlihu bize YÂR, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yardımcımız olsun İnşâe ALLAH!. Kur’ÂN-ı Kerîm’i DUYup, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e UYmak nâsib etsin!. Bu 3 günlük Dünyâda ALLAH celle celâlehu nefislerimizi hiç kimseye muhtaç ve mahcûb etmesin!. Bizi-Nefsimizi çığırından çıkaracak hallere düşürmesin!. Bize El Hafîz celle celâlihu İsmiyle muhafızımız olsun!. Kaderlerimizi yaşayacağız hayırlar olsun İnşâe ALLAH!.
Kendi bildiği hayırdan.. Daha bugün okuduk değil mi.: “Siz hayır dersiniz bilemezsiniz şer dersiniz bilemezsiniz.. siz bilemezsiniz ben bilirim.”
ALLAHu zü’L- CeLÂL RABBımız TeÂLÂ, bildiği hakktan ve hayrdan hepimize versin bu bizim hakkımızdır!. Duâ hakkımız vardır.. “Duânıza icâbet edeceğim..” buyuruyor..


وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ
Resim---“Ve kâle RABBukumud’ûnî estecib lekum, innellezîne yestekbirûne an ibâdetî se yedhulûne cehenneme dâhırîn(dâhırîne).: Ve RABBimiz, şöyle buyurdu: "Bana dUÂ ediniz ki size icâbet edeyim. Bana kul olmaktan kibirlenenler, muhakkak ki hakir ve zelîl olarak cehenneme girecekler.” (Mü’min 40/60)

Resim--- Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Acele etmediği müddetçe her birinizin duasına icâbet olunur. Ancak şöyle diyerek acele eden var.: “Ben RABBime DUÂ ettim DUÂ mı kabul etmedi!.” buyurdu.
(Ebû Hüreyre radiyallahu anhu’dan; Müslim)

Resim--- Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Kul, günah taleb etmedikçe veya Sıla-i Rahîm’in kopmasını istemedikçe, DUÂ sı icâbet görmeye (kabul edilmeye) devam eder.” buyurdu.
(Ebû Hüreyre radiyallahu anhu’dan; Müslim)

Resim--- Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “ALLAH'a DUÂ eden herkese ALLAH icâbet eder. Bu icâbet, ya dünyada peşin olur, ya da âhirete saklanır, yahut da DUÂ ettiği miktarca günahından hafifletilmek sûretiyle olur, yeter ki günah taleb etmemiş veya Sıla-i Rahîm’in kopmasını istememiş olsun, ya da acele etmemiş olsun!.” buyurdu.
(Tirmizî, Daavât 145)

Biz RABBımız TeÂLÂ’ya ve Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’e inanıyoruz hamd olsun!. Hayrlı kaderlerimiz olsun, güzellikler olsun!. İçimizdeki, taa içimizdeki yalıtkanlık yapan her türlü bizi NûRdan mahrum bırakan pis pastan kurtarsın. İllâ art niyetli olmak şart değil atıyorum, meselâ ahmaklıkta hiç kimseye zarar vermez ama sahibine zarar verir. Her derdin devâsı vardır amma ahmaklığın devâsı yoktur. Neden?. Çünkü Ahmaklık, öyle bir sünepe nefis yapar ki kıyamet kopsa hiçbir şey umurunda olmaz!. Umurunda olmaz.: “Eğri mi gidiyor doğru mu gidiyor, niye yaratıldı, millet durmadan doğuyor da ölüyor da!.” demez..
Ahmaklık, cehâletten de zor. Bir İnsÂN çaba gösterir de öyle câhil olduğu anlaşılır. Ahmak çaba göstermez, öyle bir geri zekâlıdır ki, zekâsı vardır ama çok az kullanır. Ahmaktır çünkü ne zaman ne yapacağını bilmez. Ahmak; İlim İrade İdrak ve İştirak yapmaya aklı olduğu halde, kasten değil Ahmak olduğu için bir şey yapmaz!.
Ama aklı her şeye eren her şeye eren ama aşağı yukarı hele bu devirde.. Ama gaflet içinde durmadan Dünyâya saldırıyor.. Dünyâda bin sene daha ömür versen yine saldıracak cehâlet içinde..

Kur’ÂN-ı Kerîm.. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem..
“Böyle şeyleri boş ver!.” diyor.. İLim-İRade-İDrak etme düşüncesi hiç yok gibi!. Gece-Gündüz nedir?. İyİ-Kötü.. Güzel-Çirkin.. Doğum-Ölüm.. İnkâr-İkrâr nedir?!.
“Bir düşüneyim!.” deyip irade edemez, onun için idrak da edemez. "Çekeyim şunu doruğa!.” diyemez. İnancını TEKLeyemez, yalpalar durur oraya buraya ama, asla HAKk YOLa düşüp gidemez!. Böyle olunca da İştirak da edemez!.

“Yok Efendim Keşiş Dağı kadar imÂNı varmış!.” da..
Doğru söyler elbette Keşiş Dağı kadar “BUZ DAĞI”ymış.. Bu kişini kendi susuzluktan gebirir zâten.. Bu kişinin ERİmesi lâzım, AKması lâzım denizi BULması lâzım, BUHARLAŞması lâzım, gökte MuhaMMedî RAHMetenLi’L- ÂLemîn BULUTU OLması lâzım, YAĞması lâzım!.. “Nereye yağması lâzım?.” O kişiye ne kardeşim?. O gözyaşını afedersin boka da döker bostana da döker.. Ama unutma ki, güle de döker gübreye de döker ama, bir damla RAHMET çıkarır.. Gübreden gübreden gülü.. Boktan bostanı çıkarır..
Yâni bu âlem böyle olmuştur.. Cemâlinden ikram eder. Celâli’nden ikram başka ikramdır o. yâni iç ikramdır.. İç İkram yâni tanımayana anlatılamaz. Diş ağrısı çekmeyen adama.: “Dişin ağrıyor mu?.” desen.. Ooo kafasını sallar beter diye.. Çünkü o yaşadı onu aynısı olmasa da yaşadı, onu bilir ne olduğunu öyle değil mi yâni!.

Şimdi Sevgili Mahmud Hocamı okutsak da, Kadın Hastalıkları Uzmanı Ordunaryus Profosör Mahmud Yıldız yapsak.. “Bir kadın bir çocuğu şöyle doğurur.” diye bir kitab yazsa, bu da çok meşhur olsa dünyâ ca..
“İyi de, bu çocuk doğurma işini sen mi iyi anlarsın yoksa Eşin Kadriye mi?.” desek.. O da şöyle bir kafasını sallasa.. “Kadriye daha iyi anlar!.” değil mi?. YAŞAyan bilir işte, YAŞAyan bilir yâni öbürü estek kerestek diyor yâni YAŞAmadıktan sonra yaLan!.

Es Selâmü aleyküm ve Rahmetullahi ve Berekatühü!.
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4373
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: KUL İHVANÎ TâHâ SÛRESİ SOHBETİ

Mesaj gönderen Hakan »

Resim

ALLAHu zü’L- CeLÂL’in inâyeti hidâyeti selâmeti üzerimize olsun İnşâe ALLAH!. ALLAH celle celâlehu hakkta hayrda kılsın, kendisinden razı olanlardan razı ettiklerinden etsin!. Bizi de razıyeten merziyeten sırrına erdirip RABB’ına rücû’ edenlerden o kullarının arasına koysun ve cennetinde el ÂN yaşatanlardan ve yaşayanlardan kılsın İnşâe ALLAH!.
Evet Ahmedle Barbaros da buraya geliyorlar. Biz Hacı Mahmudla devâm ediyoruz İnşâe ALLAH!.

TâHâ Sûresi 40. âyette kalmıştık. TâHâ Sûresi çok özel bir sûreydi ve güzel bir sûreydi biliyorsunuz bütün hüviyet tayfını anlatan İslâm Dininin güzelliklerini özelliklerini ortaya çıkaran şiir gibi bir sûredir..
40. âyette ALLAHu zü’L- CeLÂL, Musâ aleyhisselâm’ın annesine vahyederek, Firavûn’un onların erkek çocuklarını öldürüp kız çocuklarını hayatta bırakarak, o nesli mahvetmeye katliam yapmaya, kısır bırakıp yok etmeye çalışınca.. Böyle hükmedince ve Musâ aleyhisselâm’ın Annesi de çocuğunu doğuracağı zaman ona vahyetti ki buyuruyor..
ALLAHu zü’L- CeLÂL, onu bir sepete/sala koy ve Nil Nehri’ne şimdi de “deniz” diyorlar o zamanda “deniz” diyorlar, “akan deniz” diyorlar.. Salı onun üzerine koy-bırak.. Başka yapacak bir şey yok çünkü, her yeri arıyorlar, ispiyoncularda var ama hiçbir yerde yeni doğmuş çocuk bulamıyorlar. Musâ aleyhisselâm’ın Annesi de sepete koyup Nil Nehrine bırakıyor.. Kızkardeşini/ablasına da diyor ki.: “Sen kimseye çaktırmadan sepeti izle ne yapacak, yâni nereye gidiyor kim ne oluyor izle!." O da izliyor Firavûn’un ırmak kenarındaki sarayının önünden geçerken sahile vurduğunu ve onu aldıklarını görüyor. Artık takip etmeye başlıyor sürekli takip ediyor onlara..
40. âyette buyrulduğu gibi orada Firavûn’un Karısı.: “Bu çocuğu kimse görmedi, kimse kimse girip çıkamıyor sarayımıza. Bu çocuğu evlâd ediniriz. Bu bir çocuktur netice olarak, bizimde vârisimiz olur, yâni senin vârisin olur öyle yetiştiririz!.” deyip iknâ ediyor kocası Firavûnu.. Ancak çocuk kimseyi emmiyor!.

Bak işte Barbarosla Ahmed CÂNlar da geldiller. Biz burada cem’ yaptık!.
Yâni yine de sohbetimizin devâm edebilmesi için az ya da çok olması önemli değil. Ama mesele, o sistemi yürütmektir. Tıpkı din de böyledir zâten. Aslında bir sistemdir o, bir özeti vardır.: “Lâ İLâhe İLLâ ALLAH MuhaMMeden RASÛLuLLAH”tır!.
ALLAHu zü’L- CeLÂL, Sistemini kurmuştur.. KULLarı için bütün mesele de, ALLAH iLe BİZ BİR-İZ=>NAHNU SIRRI’nı BİLiş-BULuş-OLuş-YAŞAyıştır!. Neticede güneşle ışığının aynı olduğunu ne ayrı ne gayrı olmadığını ANLAyış!. Yâni farklı gibi gözüken ama “AYRI”da olmayan “AYNI” da olmayan SİSTETMuLLAH’ı ANLAmak!.
O zaman İnsÂN =>doğmadan önceki İnsÂN ile bu İnsÂN =>aynı İnsÂN!. Ama bu arada “Beden” de yüklendiği için farklı gözüküyor..

Evet, ne yapıyor Annesi Musâ aleyhisselâm’ı öldürecekler diye..
Erkekleri öldürüp kadınları bırakarak nesli kurutmak, kesmek, yok etmek için bir katliam yapılıyor..
ALLAH celle celâlihu, Musâ aleyhisselâm’ı kendisinin seçtiğini zâten âyette de buyuruyor.. Biraz sonra da buyuracak zâten.. “seni seçtim.”
Bu öyle bir garib iştir ki.: “Musâ’nın annesine vahyettim.” buyuruyor. Efendim “vahyettim” buyuruyor.. Türkçe, Arapça, çocuğun bile anlayacağı şekilde “vahyeder”se peygamber olur..
Ancak câhiller, peygamberi ne diye anlıyor, peygamberi bir kral gibi zannediyor..
Peygamberin de; tıpkı bir rüzgar gibi, güneş gibi, bir yıldız gibi olduğunu kabul etmiyor da, illâ o daşarıda RABB’ısını arıyor ve RABB’ısını öyle kabul ediyor, dışarda birisi diyor. Kâfirlik yapıyor hiçbir zaman BİZ BİR-İZ=>NAHNU yapamıyor!. Elinden gelse CÂNını da çıkaracak.: “Dışarı çık da, bir kahve içelim!.” diyecek. Böyle bir saçmalık içinde AkıL Sistemi!.
ALLAHu zü’L- CeLÂL de, Kur’ÂN-ı Kerîm de, bunu sürekli olarak ikaz ediyor ve antipot yaratıyor!. Firavûn’un karşısına Musâ aleyhisselâm’ı yaratıyor. Bu katliamda vahyettik ki annesine sen doğumu yapar yapmaz onu bir seleye/sepete koy “akan deniz” diyorlar o zaman, şimdi de öyle diyorlar Nil Nehrine.. Geniş ve bol akan bir hali var, bırak oraya!. Musâ aleyhisselâm’ın Annesinin de başka çâresi yok!. Çünkü yeni doğmuş çocuğu bulunca gelip götürüp öldürüyorlar bu belli bir şey!. Yâni gelip arıyorlar!. Vahyedildiği gibi yapıyor, seleye koyup suya bırakıyor. Ablasına diyor ki.: “Sen bunu takip et bakalım bu çocuk nereye gidecek!.” Çünkü neden takip ettiriyor “vahyettik” buyuruyor.. Vahyettik o’nun duyduğu şekilde ona imÂN ettik duyurduk.. Musâ aleyhisselâm’ın Annesinin i’tiraz etme durumu kalmadı, içindeki RABB’ısının sözünü DUYdu ve UYdu artık!. Ama anne olduğu için de kızına.: “Bunu takip et nereye gidiyor!.” diyor..
Ve çocuk NiL Nehrinin içinde.. Ablası dışarda takip ediyor ve neticede Firavûn’un deniz kenarındaki sahildeki sarayına varınca, akıntıda giden sele kenara vuruyor.. Firavûn’un Karısı.: “Aaa biz bir bebek bulduk!. Biz bu çocuğu çocuk ediniriz!.” diyor. Firavûn’un kimse sarayına, evine barkına girmek diye bir iş yok!. Çünkü O kendisini hâşâ RABBu’L- ÂLemîn gibi görüyor. Kendisini öyle görüyorlar. Firavûnla konuşmak şu bu şeyler imkansız olan şeyler, yok hükmünde olan şey!. Yâni Karısı.: “Biz bunu evlâd ediniriz!.” diyor. “Bu bizim çocuğumuz!.” dese kimse çıkıp da “hayır!” diyecek kimse yokk!. Firavûn’un yüzünü görmüş bir kimse mümkün değil hep perde arkasından konuşuyor insanlarla.. Firavûn “RABB” diyor kendisine..


فَقَالَ أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى
Resim---“Fe kâle ene rabbukumu’l- a’lâ.: Sonra da (Firavûn) dedi ki.: “Ben sizin çok yüce Rabbiniz’im.” (Nâzi’ât 79/24)

Her neyse.. 40. âyette onu anlatmıştı. Çocuğun emmediğini hiç kimseyi, hiçbir şey de yiyip içmediğini ve sanki hiçbir şeyden haberi yokmuş küçük bir çocukmuş gibi.. Ablası, Firavûn’un hanımına diyor ki.: “Ben bu konuda size kefil olayım mı?.” Sanki iyilik yapmak için gibi.. “Delil olayım mı, size yol göstereyim mi?.” Bunu neden yapıyor?. “Size bu çocuğu emzirecek bir ana buluyum mu?. O, emzirir ve emîndir!. Sizin hiçbir sırrınızı açıklamaz!.”
“Böylece anneyin gözü aydın olsun diye üzüntüden kurtulsun diye..”
İşe bak ki, Firavûn Musâ aleyhisselâm’ın babası oldu. Ancak ergenlik çağından sonra Firavûn’a.: “Baba!.” demiş mi dememiş mi?.
Onu nereden anlıyoruz ne diyordu.: “Sen bizim içimizde büyümedin mi!.” Âyette anlatıyor.: “İçimizde büyüdün bir ömür. Bizle büyüdün beraberdik her şeyde, nereden çıktı bu böyle. Bize karşı gelişin korkunç bir şey!.”

Haa Efendim Musâ aleyhisselâm bunu çocukken biliyordu, bilmiyordu biz onu bilmiyoruz. İsâ aleyhisselâm gibi açıklanmadığı için.. Çocukken bilir bilmez ama bir gerçek var. 18 sene diyelim ki ergenlik yaşına gelene kadar onun evinde kaldı, yemeğini yiyip tûvâletini kullandı.. O zamana kadar o şartlarda oldu. Yâni öyle sokağa çıkıp da herkesle haşr neşir olması mümkün değil..
ALLAH celle celâlihu.: “Senin ve benimde düşmanım olanı sana baba yaptık!.”
Firavûn da.: “Ömrün bizim içimizde geçti!.” diyor..


ALLAHu zü’L- CeLÂL de, Kur’ÂN-ı Kerîm’inde;

وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِي
Resim---“Vastana’tuke li nefsî.: Ve Ben, seni (nebî olarak) Kendime seçip, yetiştirdim.” (TâHâ 20/41)

Vastana’tuke li nefsî.. BEN, seni kendi NEFSim için seçtim!. buradaki Vastana.. Seçipte yetiştirmek bir bitki yetiştirir gibi yetiştirmek..
Ve astana'tu-ke.: astanaa.: astanaa.: Ve ben seni (seçip) yetiştirdim (yetiştirdi) (seçip ayırıp yetiştirdi)..
Yâni sanaa.. sanayi.. yâni bildiğimiz o işi hazırlamak ne lâzımsa yapmak..
Astanae.. seçim ayırıp yetiştirmektir.. Bunu neye benzetiriz köylerde meselâ sürü vardır adamın erkek toklusu vardır diyelim ki 10 tane bunlardan birini “koçluk” diye ayırır ve ona özel bakar. Çünkü onu seçip ayırmıştır ve özel yetiştirmektedir..
ALLAHu zü’L- CeLÂL de, Musâ aleyhisselâm’a buyuruyor ki.: “Ben seni kendim için.. li nefsî.. kendi nefsim için.."
Türkçe.. Yâni niçin seçiyor bir nebî olarak seçiyor hâşâ oğlu olarak değil!.


اذْهَبْ أَنتَ وَأَخُوكَ بِآيَاتِي وَلَا تَنِيَا فِي ذِكْرِي
Resim---“İzheb ente ve ehûke bi âyâtî ve lâ teniyâ fî zikrî.: Sen ve kardeşin, âyetlerimle (mu’cizelerimle) gidin ve Benim zikrimi (Beni zikretmeyi) ihmal etmeyin (dâimî zikirde olun).” (TâHâ 20/42)

İzheb ente ve ehûke.. Sen ve senin kardeşin Hârûn gidin..
bi âyâtî ve lâ teniyâ fî zikrî.. BENim âyetlerimle ve sakın BENim zikrimi ortaya koymakta, açıklamakta, kim olduğumu-kimliğimi, kâinâtı yarattığım zikrini açıklayın. Sakın zikrimi ilân etmekte ihmal etmeyin, gevşek davranmayın, korkmayın, çekinmeyin, ikiniz birden savunun bunu Firavûna karşı!.


اذْهَبَا إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى
Resim---“İzhebâ ilâ fir’avne innehu tagâ.: Firavûna ikiniz gidin. Muhakkak ki o, azdı.” (TâHâ 20/43)

İzhebâ.. Siz ikiniz gidin.. izhebun değil izheba siz ikiniz gidin
Arapçada;
Tekil vardır.. İzheb.. git..
İkil vardır.. İzhebâ.. gidin..
Üçten fazla çoğul vardır.. İzhebûn..gidiniz..
İzhebâ ilâ fir’avne innehu tagâ.. Siz ikiniz Firavûn’a gidin çünkü o tağutluk yapıyor azgınlık yapıyor çok azdı. iyiden iyiye azdı. gerçekten azdı yâni o azmış durumda..


فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَّيِّنًا لَّعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى
Resim---“Fe kûlâ lehu kavlen leyyinen leallehu yetezekkeru ev yahşâ.: O zaman ona, yumuşak söz söyleyin. Böylece o, tezekkür eder (anlar) veya huşû duyar.” (TâHâ 20/44)

Fe kûlâ lehu kavlen leyyinen.. Siz ikiniz onunla konuşurken çok yumuşak konuşun, atıp tutmayın yâni yumuşak konuşun, leyyin konuşun gâyet kibarca konuşun..
leallehu yetezekkeru ev yahşâ.. Umulur ki o, tezekkür eder, sizin ortaya koyduğunuz zikirleri-fikirleri anlar veya huşû’ duyar..
Huşû'.. huşû' duymak=>korkmak diye tercüme yapıyorlar ki, korkmak!.
O kadar korkmak var ki, başka başka yerde gelecek orada da korkmak.. Ancak “huşû duymak”.. Sıdk-u-Huşû.. Haa buna diyecek bir lafım yok!. “Ben buna ancak saygı duyarım, şapka çıkarırım!.” diyorsa bu huşû duymaktır. Ben bunun karşısına geçsem de yapacak bir şeyim yok çünkü!. Gerçek söylüyor!. i’tirazsız huşû duymak, saygı duymak, hürmet duymak gerçekten korkmaktan daha üstündür..
Kişi, doğruyu anladı mı ona saygı duyar.. kim gibi?. Biraz sonra ya da anlatılacağı gibi sabahleyin-kuşluk vakti Firavûn’a Firavûnluk yaptıran sihirbazların, ikindi vakti paramparça edilip sehid olmaları gibi..
Ne oldu?. Haşyet duyuverdiler..
“Biz Hârûn’un ve Musâ’nın RABB’ına inandık!.”
“Sizi tersden keseceğim, çapraz keseceğim, şöyle edeceğim, dallarda asacağım sallandıracağım!.”
Sihirbazların cevâbı.: “Biz, RABB’ımızdan özür diliyoruz, tevbe ediyoruz daha önceki sihirlerimiz için biz murakabe ettik. Bu gün değilse yarın zâten gidecektik sen erken gönder, hiçbir mahzuru yok!.” diyorlar.

İbn Abbâs radiyallahu anhu şöyle demiştir.: “Sihirbazlar yetmiş kişiydiler. Sabahleyin sihirbaz iken akşam şehid oldular.”
Kuşluk vakti, duha vakti en şiddetli kâfir iken, ikindi vakti Firavûn’a meydan okuyarak şehîd olanlar onlardır. En azılı kâfirler iken dönüverdiler “huşû” duydular, çünkü “yahşâ” oldular..

ALLAHu zü’L- CeLÂL kendi yarattığı Firavûn için buyuruyor ki.: “O’nunla yumuşak konuşun, iyice anlatmaya çalışın, evet sizin göreviniz bu!.”
İnşâe ALLAH!.
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4373
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: KUL İHVANÎ TâHâ SÛRESİ SOHBETİ

Mesaj gönderen Hakan »

Resim

قَالَا رَبَّنَا إِنَّنَا نَخَافُ أَن يَفْرُطَ عَلَيْنَا أَوْ أَن يَطْغَى
Resim---“Kâlâ RABBenâ innenâ nehâfu en yefruta aleynâ ev en yatgâ.: (O ikisi): “RABBimiz gerçekten biz, onun bize (karşı) ifrata (aşırı) gitmesinden veya azgın davranmasından korkuyoruz.” dediler.” (TâHâ 20/45)

Kâlâ RABBenâ innenâ nehâfu.. Dediler ki.: “ey RABBımız biz ikimizde korkuyoruz.” işte korkmak, hâfi, hâfetmektir deminki ne de haşyete korku diyordu ama değil mi yâni. ne buyuruluyor nehâfu biz korkuyoruz ikimiz niye korkuyoruz,
en yefruta aleynâ ev en yatgâ.. bu adam bizim üzerimize ifrat yapar yanı aşırılık yapar biz buna böyle dersek kendisi.: ”ben RABBım!.” diyen bir adam bize çok ifratlar yapar, aşırı davranır ne yapar bilemeyiz korkuyoruz biz. anlatılmayacak azgınlıkları yapar, kudurmuş gibi olur biz korkuyoruz ikimizde diyorlar RABBu’l- ÂLeMîNe..


قَالَ لَا تَخَافَا إِنَّنِي مَعَكُمَا أَسْمَعُ وَأَرَى
Resim---“Kâle lâ tehâfâ innenî meakumâ esmâu ve erâ.: (ALLAHu TeALÂ): “İkiniz (de) korkmayın! Muhakkak ki Ben, sizinle beraberim, işitirim ve görürüm.” dedi.” (TâHâ 20/46)

ALLAHu zü’L- CeLÂL ki.. korkmayın ben varya ben sizinle beraberim, birlikteyim, et tırnak gibiyim. Yâni duyar işitirim ve görürüm KüLLî ŞEYy’i.. neden korkuyorsunuz?. Ama onlar böyle demekle inanmadıkları için değil, İnsÂN oldukları için ve önce örnekleri bildikleri için haliyle ne yapıyorlar, çekiniyorlar. Firavûn’un neler yapmakta oldugunu duyuyorlar ve biliyorlar. Çünkü hiç kimseye karşı zerre kadar acıması ve pervası yoki ne yaparsa onu yapıyor. Öldürün dese öldürülüyor. Kendi aklınca RABB gibi..

فَأْتِيَاهُ فَقُولَا إِنَّا رَسُولَا رَبِّكَ فَأَرْسِلْ مَعَنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ وَلَا تُعَذِّبْهُمْ قَدْ جِئْنَاكَ بِآيَةٍ مِّن رَّبِّكَ وَالسَّلَامُ عَلَى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَى
Resim---“Fe’tiyâhu fe kûlâ innâ resûlâ RABBike fe ersil meanâ benî isrâîle ve lâ tuazzibhum, kad ci’nâke bi âyetin min RABBik (RABBike), ves selâmu alâ menittebeal hudâ.: O halde ikiniz ona gidin ve ona şöyle söyleyin: “Muhakkak ki biz, senin RABBinin iki resûlüyüz. İsrailoğulları'nı artık bizimle beraber gönder ve onlara azâb etme! Sana RABBinden âyet (mu’cize) getirdik. Ve hidâyete tâbî olanlara selâm olsun.” (TâHâ 20/47)

Fe’tiyâhu fe kûlâ innâ resûlâ.. Siz ikiniz ona gidin ve ona deyin ki.: “Biz ikimiz senin gerçek RABBiyin Peygamberleriyiz!.” deyin..
fe ersil meanâ benî isrâîle.. Hemen vakit kaybetmeksizin Beni İsrâil’i bizimle beraber gönder.
ve lâ tuazzibhum.. artık onlara azâb etmeyi de bırak..
kad ci’nâke bi âyetin min RABBik (RABBike).. Haa biz senin bize inanmayacağını biliyoruz böyle diyen birisine.. “haa öyle mi yapayım!.” demeyeceğini bilirken.: “senin RABBinden biz âyetler getirdik, mu’cizeler getirdik.. senin RABBinden.. sen “ben RABBim!.” diyorsun ama..
ves selâmu alâ menittebeal hudâ.. ALLAH’ın hidayetine, RABBın hidâyetine uyanlara, tâbi olanlara selâm olsun!. Ne diyorlar sen de uyarsan ne alâ, umazsan sana senin RABBiyin mucizelerini gösteririz RABBimiz böyle vahyediyor.. çünkü bunlar tehdid etmiyorlar, bakın;


إِنَّا قَدْ أُوحِيَ إِلَيْنَا أَنَّ الْعَذَابَ عَلَى مَن كَذَّبَ وَتَوَلَّى
Resim---“İnnâ kad ûhıye ileynâ ennel azâbe alâ men kezzebe ve tevellâ.: Muhakkak ki yalanlayanların ve yüz çevirenlerin üzerine azâb olduğu bize vahyolundu.” (TâHâ 20/48)

İnnâ kad ûhıye.. bize kesinlikle vahyolundu ki.. ileynâ.. bize bizzât bize vahyedildi ki.. ileynâ ennel azâbe alâ men kezzebe ve tevellâ.. Şüphesiz şüphesiz azâb kim ki yaratanını yalanlıyor, alevere dalevere yaparak ondan yüz çeviriyor.. Saçmalıyor.: “ALLAH var, ben de RABBısıyım, ortağız!.” diyorsa, şüphesiz ki azâb bunların üzerinedir. "Bize böyle vahyolundu. Azâb, RABBu’l- ÂLeMîN’i yalanyalan vetevellâ eden ondan yüz çevirip başka alevere dalevere çevirenlerin üzerine!. diye ALLAH celle celâlihu bize vahyetti.” diyorlar.
Bakınız hiç tehdid etmeden anlatmaya çalışılıyor..


قَالَ فَمَن رَّبُّكُمَا يَا مُوسَى
Resim---“Kâle fe men RABBikumâ yâ mûsâ.: (Firavûn şöyle) dedi: “Öyleyse ikinizin RABBi kimdir, ya Musâ?” (TâHâ 20/49)

Kâle fe men RABBikumâ yâ mûsâ.. Mütakiben Firavûn dedi ki.: “Sizin RABBınız kimdir yâ Musâ, ikinizin RABBı kimdir yâ Musâ!.” O da kimmiş yâni benden başka RABB olan kimmiş yâ Musâ!.

قَالَ رَبُّنَا الَّذِي أَعْطَى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدَى
Resim---“Kâle RABBunellezî a’tâ kulle şey’in halkahu summe hedâ.: (Hz. Musâ): “Bizim RABBimiz, herşeye yaradılışını lütfeden (ihsân eden) sonra da hidâyete erdirendir.” dedi.” (TâHâ 20/50)

Musâ aleyhisselâm dedi ki.: Bizim RABBımız O ki, KüLLî ŞEYy'in, her bir yarattığı her şeye ihsân etti, lütfetti, vermekte. Ama hepsine birden KüLLî ŞEYy’in tümüne birden.. neyi verdi?.
Halkahu.. onların yaratılması şerefini verdi bir defa yaratılması yâni bir çocuğun doğması için binlerce sayısız tohum yok olup gidiyor bir tanesi ortaya çıkıyor bu doğuyor, ölüyor, doğacak gibi oluyor, düşük yapıyor ALLAH, KüLLî ŞEYy’in yer yüzünde mevcûd oluşunu a’tâ etti, lütfetti ihsân etti..
summe hedâ.. Sonra hidâyete erdirdi.. Efendim hidâyete erdirdi kelimesini anlamdan, hidâyet nediri bilmeden ALLAH celle celâlihu hidâyete erdirdi âmin.. bu kadar.. ona hâdi oldu, yol göstercisi oldu, en doğru yolu gösterdi, hayatın her noktasındaki en doğru yolu yeni doğmuş bir çocuğa annesinin memesini RABBısı gibi yaptı.. yâni başka hiçbir şey istemiyor belli bir yaşa geldi, başka bir şey öyle oldu. belli bir yaşa geldi başka bir şey böyle oldu.. belli bir yaşa geldi.: “Hepsi havaymış!.” dedi.. böyle yâni hep yolunu gösterdi onların onlara hedâ etti, hidâyet etti yâni onlar o yoldan yürümek zorundalar zâten..


قَالَ فَمَا بَالُ الْقُرُونِ الْأُولَى
Resim---“Kâle fe mâ bâlul kurûni’l- ûlâ.: (Firavûn): “Öyleyse evvelki nesillerin durumu nedir?” dedi.” ( (TâHâ 20/51)

Firavûn iyi amma güzel de, bu ilk çağlarda geçmiş çağlarda bu gün siz böyle diyorsunuz amma sizden bizden önce geçen çağlarda..
Kurûni’l- ûlâ.. kurûn.. karn.. zaman, devre.. Aynı zamanda yaşayanlar aynı kurûnda olanlar, aynı asırda yaşayan nesiller, aynı zamanda yaşayan İnsÂNlar anlamında..
Ûlâ.. en öncekler evvelkiler siz şimdi böyle diyorsunuz iyi de bu zamandan öncekiler nasıldı?!. Firavûn, öyle basit boş biradam değildi.. evvelki nesillerin durumu nasıldı, ilk çağlardaki nesillerin durumu ne öyle ise onu da açıklayın bakayım bakıyım bi siz böyle diyorsunuz bana i’tiraz ediyorsunuz ama geçmiş çağlardakilerin durumu nedir..


قَالَ عِلْمُهَا عِندَ رَبِّي فِي كِتَابٍ لَّا يَضِلُّ رَبِّي وَلَا يَنسَى
Resim---“Kâle ilmuhâ inde RABBî fî kitâb(kitâbin), lâ yadıllu RABBî ve lâ yensâ.: “Onun ilmi, RABBimin yanında bir kitab (Ümmülkitab)'tadır. Benim RABBim yanlış yapmaz ve unutmaz.” dedi.” (TâHâ 20/52)

Kâle ilmuhâ inde RABBî.. Musâ aleyhisselâm dedi ki.. O’nun İlmi senin sorduğun “geçmişte ne olduğu”.. burada demiyor ama, “gelecek ne olacak, şu ÂNda ne olmakta”nın ilmi var ya, o ilim RABB’imin katındadır. O’nun muradında ve emrindedir..
fî kitâbin.. Bir Kitab içindedir.. RABBımın katında bir “Ümmü’l- Kitab, Kitabların Anası” denilen bir Temel Kitabdadır..
kitab nedir?. Kitab, ketebe.. KÛN buyuruyor =>fe ye KÛN YAZıyor..
lâ yadıllu RABBî ve lâ yensâ.. Benim RABBim dalâlette olamaz, sapıtmaz.. dâllin nedir?. sapmaktır sapıtmaktır.. gaflet de olmaz yâni gafleti bırak açıkca söylüyor mesele tercümelere bakıyorsunuz yanlış yapmaz Efendim dalâlette olmaz böyle şeyler uyduruyor kendisi RABBu’L- ÂLemin ne buyuruyor.. lâ yadıllu.. sapıtmaz benim RABBim..
lâ yadıllu RABBî ve lâ yensâ.. asla unutmaz, hiçbir şey gözünden kaçmaz, yanlış hata şu bu vs. olmaz hiçbir şeyi unutmaz çünkü bunlar hep yaratılan işlerdir.. Yaratan için değildir unutmak vs..


الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ مَهْدًا وَسَلَكَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا وَأَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء فَأَخْرَجْنَا بِهِ أَزْوَاجًا مِّن نَّبَاتٍ شَتَّى
Resim---“Ellezî ceale lekumul arda mehden ve seleke lekum fîhâ subulen ve enzele mine’s- semâi mââ (mâen), fe ahrecnâ bihî ezvâcen min nebâtin şettâ.: Yeryüzünü size döşek (beşik) yapan, orada sizin için yollar açan ve semâdan su indiren O'dur. Sonra da onunla, farklı farklı bitkilerden çiftler çıkardık.” (TâHâ 20/53)

Ellezî ceale lekumul arda mehden.. Sizin için bu yer yüzünü bir döşek gibi yayan O’dur.. böyle bir yatak gibi döşek gibi beşik gibi döşeyen O'dur beşik gibi açıkçası..
ve seleke lekum fîhâ subulen.. ve sizin için yollar açan O’dur yâni subul etmek için, açmak için..yâni sizin yol almanız için, hayatta her yönden sülük etmeniz için, seyr u sülük diyorlar ya.. sübülev.. yollar açan O’dur..
ve enzele mine’s- semâi mââ.. Gökten semâdan bir su indiren de O’dur..
fe ahrecnâ bihî ezvâcen min nebâtin şettâ.. O, suyla çiftçift nebât/bitkilerden çeşit çeşit ayrı ayrı farklı farklı bitkilerden çiftler çıkaran.. “eşler çıkaran çıkardık!.” buyuruyor ALLAHu zü’L- CeLÂL..
Resim
Cevapla

“Kuran-ı Kerim Sohbetleri” sayfasına dön