FATİHA SÛRESİ

Kullanıcı avatarı
Gul
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4882
Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00
İletişim:

FATİHA SÛRESİ

Mesaj gönderen Gul »

Resim

Resim---Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hâzır ve Nâzır olanın (celle celâluhu) huzûrundan hiç ayrılmazdı. Namaza başlarken:
"ALLAHÛEKBER, zu'l-melekûtî ve'l-ceberûtî ve'l-kibriyâ i Ve'l-azâmeti." buyururdu.
(Hüzeyfe b. Yemâni radiyallâhu anhu' dan Tirmizî, şemâil)

Resim

İbni Hacer el Heytemî'nin, Salâvât-ı Şerîfe Câmi'asında, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den vârid bütün salâvâtları kendisinde toplayan, hadis-i Şerîf mesnedli ve en fâzilletli salâvât olduğunu belirttiği salâvât

Resim

TÜRKÇESİ: Allahümme salli alâ seyyidinâ ve mevlânâ Muhammedîn abdike ve nebîyyîke ve Resûlike ve'n nebîyyi'l-ümmiyyi ve alâ alî seyyidinâ Muhammedin ve ezvâcihi ümmühâti'l-mü'minîne ve zürriyetihi ve Ehl-i Beytihi ve sahbihi Kemâ salleyte alâ seyyidinâ İbrâhîme ve alâ âli seyyidinâ İbrâhîme fi'l-âlemîn İnneke Hamîdun Mecîd.

MÂNÂSI: "ALLAH'ım! Kulun, Nebîn, Resûlün ve Nebîyyi'l-Ümmî'n olan Efendimiz ve sahibimiz Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'e ve Efendimiz ve Sahibimiz Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'in ailesine ve mü'minlerin anneleri eşlerine ve zürriyetine ve ehl-i beytine ve sahabelerine ve salât ve selâm eyle! Efendimiz İbrâhim (aleyhisselâm)'a ve Efendimiz İbrâhim (aleyhisselâm)'ın ailesine âlemler içinde salât ve selâm ettiğin gibi salât ve selâm eyle! Çünkü Sen Hamîdsin-Mecîdsin!" (bereketli kıl: meymenetli, uğurlu, hayırlı, faydalı, saâdetli, mutlu, kutlu, birr ehli, iyilikçi kıl...)

Resim

"Eûzu billâhi’s-semî'il-alîmi mine’ş-şeytani’r-racîmi min hemzihi ve nefhihi ve nefsih.:Kovulmuş şeytanın dürtmesinden, üflemesinden ve kötü nefesinden her şeyi en iyi işiten ve bilen ALLAH'a sığınırım."

1
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
Resim---Bi'smi'llâhi'r-rahmâni'r-rahîm: Rahmân ve rahîm olan ALLAH'ın adıyla

2
الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِين
Resim---El hamdu lillâhi rabbi'l-âlemîn (âlemîne): Hamd (övme ve övülme), âlemlerin RABBi ALLAH'a mahsustur.'

3
الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Resim---Er-rahmâni'r-rahîm(rahîmi): O, Rahmân'dır ve Rahîm'dir.

4
مَلِكِ يَوْمِ الدِّينِ
Resim---Mâliki yevmi'd-dîn(dîne): Din gününün mâlikidir

5
إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ
Resim---İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn(nestaînu): (RABBimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız.

6
اهدِنَا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ
Resim---İhdina's-sırâte'l-mustakîm(mustakîme).: Bize doğru yolu göster

7
صِرَاطَ الَّذِينَ أَنعَمتَ عَلَيهِمْ غَيرِ المَغضُوبِ عَلَيهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ
Resim---Sırâtallezîne en’amte aleyhim gayri'l-mağdûbi aleyhim ve le'd-dâllîn(dâllîne): Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazâba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!


Sadakallâhu'l-azîm

Resim---Ebû Hureyre (radiallahu anhu) dan: Rasûlullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki: Kim Kitabın Fâtiha'sını (Fâtiha Sûresini) okumadan namaz kılarsa bilsin ki bu namaz noksandır- bu sözü 3 kere tekrarladı- eksiktir...


Resim---Ebû Hureyre Radiyallâhu anhu'ya: Biz imamın arkasında bulunursak?” (ne yapalım?) diye sorulduğunda: İçinizden okuyun. Zirâ ben Rasûlullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'in şöyle buyurduğunu işittim: ALLAHU Teâlâ bir hadis-i kudsî de buyurdu ki: Ben kıraâti (salâti) kulumla kendi arasında iki kısıma böldüm, yarısı Bana âit, yarısı da ona. Ve kuluma istediği verilmiştir.

Kul: “Elhamdulillâhi RABBu'l-âlemin" Hamd âlemlerin RABB’ine aittir.deyince
ALLAH Azze ve Celle: “Kulum Bana hamdetti.” buyurur.

Kul: “Er-Rahmâni’r-Rahîm” dediğinde
ALLAH (Celle Celâluhu): “Kulum Bana senâda bulundu (övdü)” buyurur.

Kul: “Mâliki yevmi’d-din” (din gününün sahibi- âhiretin sahibi) dediğinde,
ALLAH (Celle Celâluhu): “Kulum Beni temcidetti (ululadı, büyükledi) buyurur.

Kul: “İyyake na’büdû ve iyyâke nestâ’in (yalnız Sana ibâdet eder, yalnız Senden yardım dileriz)” dediğinde,
ALLAH (Celle Celâluhu): “Bu, Benimle kulum arasındadır. Kuluma istediğini verdim” buyurur.

Kul: “İhdinâ’s-sırâta’l-mustakîm sıratallezîne en’âmte aleyhim gayri’l-mağdubî aleyhim vele’d-dâllîn” (bizi doğru yola sevket, o yol ki kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoludur, gazâba uğrayanların ve dalâlete düşenlerin değil!) dediği zaman
ALLAH Celle Celâluhu: “Bu kulumundur, kuluma istediği verilmiştir” buyurur.

(Buharî hariç Müslim,Salât 38; Ebu Dâvud; İmam Mâlik; Tirmizî; Nesâi; İbn Mâce;Beyhakî,Sünen-i Kübrâ II/39 rivayet etmişlerdir.)


"Elhamdulillâhi RABBu'l-âlemîn"
Resim
Kullanıcı avatarı
Gul
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4882
Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00
İletişim:

Re: FATİHA SÛRESİ

Mesaj gönderen Gul »

Resim

ZEVK 1089

Anahtar, "Nefsini bilmek - RABB'ını bilmek" Fatiha
Gönül Aynasından ağyâr adını silmek Fatiha
Sebeb - Sonuç Sahnesinde bir Kâmil bul Kul İhvâni!
Muhammedî dirilmeye ölmeden ölmek Fatiha…


Kul İhvânî
20.11.1994 14:50 ev
Resim
Kullanıcı avatarı
Gul
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4882
Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00
İletişim:

Re: FATİHA SÛRESİ

Mesaj gönderen Gul »

ELMALILI MUHAMMED HAMDİ YAZIR (KS) TEFSİRİ

1-FATİHA:

Rahmân ve Rahîm Allah'ın adıyla

1-) Mushaf-ı şeriflerde iki türlü besmele vardır. Birisi sûre başlarında yazılan ve sûreden bağımsız olan besmele, diğeri Neml Sûresinin (Neml, 27/30) âyetindeki besmeledir.Bu besmelenin, Neml sûresinin bu âyetinin bir parçası olduğu açıkça bilinmektedir. Bundan dolayı besmelenin Kur'ân âyeti olduğunda şüphe yoktur ve bu durum, açık tevatür ile ve âlimlerin ittifakıyla kesin olarak bilinmektedir. Fakat sûre başlarında yazılan ve her sûreyi birbirinden ayıran ve kırâetin başında okunan besmeleye gelince: Bunun o sûrelerden birinden veya her birinden bir âyet veya âyetin bir kısmı veyahut başlıbaşına Kur'ân'dan tam bir parça olup olmadığı, Neml sûresindeki besmele gibi besbelli olmadığından bu besmelenin Kur'ân'dan olup olmadığı hususu, tefsirde ve usul ilminde bilimsel açıdan tartışmalı bir meseleyi meydana getirmiştir ki bilhassa iman, namaz ve kırâet konularıyla ilgilidir.

Said b. Cübeyr Zührî, Atâ ve İbnü Mübarek hazretleri besmelenin başında bulunduğu her sûreden birer âyet olduğunu söylemişlerdir ki, Kur'ân'da yüz on üç âyet eder. İmam Şâfiî hazretleri ve talebeleri bu görüş üzerindedirler. O halde Fâtiha'nın yedi âyetinden birincisi besmeledir. Ve "en'amte aleyhim" bir âyet başı değildir. Bunun için Şâfiîler namazda besmeleyi yüksek sesle okurlar. Çünkü Şâfiîler diyorlar ki; selef (ilk dönem alimleri) bu besmeleleri Mushaflarda yazmışlar, bunun yanında Kur'ân'ın âyet olmayan şeylerden tecrid etmesini tavsiye etmişlerdir. Ve hatta Fâtiha'nın sonunda"âmîn" bile yazmamışlardır. Eğer sûrelerin başındaki besmeleler Kur'ân olmasaydı onları da yazmazlardı. Kısacası Mushaf'ın iki kapağı arasında Kur'ân'dan başka birşey bulunmadığında İslâm alimlerinin ittifakı vardır. Ve bunu destekleyen özel hadisler de rivayet edilmiştir. O hadislerden birisi İbn Abbas (r.a.)'dan: "Besmeleyi terk eden Allah'ın kitabından yüz ondört âyet terketmiş olur." Ebu Hüreyre (r.a.)'den: "Resulullah efendimiz 'Fâtihatü'l-Kitab (Fâtiha sûresi) yedi âyettir, bunların başı "Bismillahirrahmanirrahim"dir buyurdu. Ümmü Seleme (r.a.)'den: "Resulullah (s.a.v.) Fâtiha'yı okudu ve "Bismillahirrahmanirrahim elhamdülillahi rabbil âlemîn"i bir âyet saydı." O halde Fâtiha'dan bir âyet değilse, âyetin bir kısmıdır. Bundan dolayı namazda okunması farzdır ve yüksek sesle okunur. İmam Şâfiî gibi Ahmed b. Hanbel hazretlerinden de bu iki hadis arasında tereddütlü iki rivayet vardır.

Diğer taraftan İmam Mâlik hazretleri Kur'ân'ın her yerinde dahi Kur'ân'dan olduğu açıkça ve tevatür yoluyla belli olacağı, halbuki hakkında değişik görüşler bulunan bir sözün Kur'ân'dan olduğuna hükmedilemiyeceğinden dolayı ve Medine halkının geleneğine dayanarak sûre başlarındaki besmelelerin ne Fâtiha ne de diğer sûrelerden, ne de bütün Kur'ân'dan özel bir parça olmadığına ve Neml Sûresi'ndeki âyetten başkasında besmelenin Kur'ân olmayıp sûreleri birbirinden ayırmak ve teberrük (mübarek sayıldığı) için yazıldığı görüşünü ileri sürmüş ve bundan dolayı namazda ne yüksek sesle ne de gizli okunması uygun olmaz demiştir. Bunun için Mâlikîler namazda besmeleyi okumazlar.

Hanefîlere gelince, bu mezhebin en sıhhatli görüşü şudur: Sûrelerin başındaki besmele başlı başına bir âyet olarak Kur'ân'dandır. Ve sûrelerin hiç birinin bir parçası olmayarak sûreleri birbirinden ayırmak ve sûre başında teberrük olunması için inmiştir. Gerçekten yukarıda zikredilen karşıt iki değişik görüş ve delil içinde ortaya çıkan kat'î olarak bilinen nokta budur. Madem ki, yukarıda açıklanan şartlar gereğince mushafın her iki kabı arasında Kur'ân'dan başka birşey yazılmadığına dair ittifak vardır; o halde sûre başlarındaki besmeleler de Kur'ân'dandır. Şâfiî'nin ileri sürdüğü delilin kesin iddiası budur. Madem ki besmelenin, başında bulunduğu sûrelerden bir parça olduğunu bildiren açık mütevatir bir delil de yoktur, o halde hiç birinden bir parça da değildir. İşte Mâlikî delilinin kesin iddiası da budur. Bundan dolayı iki delilin birbirine yakın bu noktalarının birlikte ifade ettiği mânâ da; söylediğimiz gibi besmelenin bütün sûrelerden ayrı başlıbaşına bir âyet olmasıdır ki, bu konuyla ilgili değişik "ahad haber"lerden çıkan ortak hüküm de bu olur. O halde Fâtiha gibi, besmelenin her namazda okunması vacip değildir. Fakat gerek namazda ve gerek namaz dışında her Kur'ân okunuşunun ve her önemli işin başında okunması sünnettir. Bunun için namazın her rekatında, kırâetin başında okuruz, ortasında okumayız. Ancak Fâtiha'nın bir parçası olduğu anlaşılmasın diye kırâeti yüksek sesle okunan namazlarda da onu gizli okuruz ve böyle okunmasında bütün hanefîler görüşbirliği içindedirler. İşte böyle seçkin bir âyettir.
Resim
Kullanıcı avatarı
Gul
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4882
Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00
İletişim:

Re: FATİHA SÛRESİ

Mesaj gönderen Gul »

Resim

ZEVK 568

Bismillah Âşıktır İnsan, Subhânın sanat sırrında
Yakına komşudur ırak
, inkâr-ikrâr sınırında
Kul İhvâni aşk arıdır
. İç gerçeği, Öz birliği
İbrahim mi
, Nemrud mudur, nefsin Tevhid Tandırında?..


Kul İhvanî

23.09.1989 15:50 ev.


İbrahim : İbrahim kelimesi, İbranicede baba anlamına gelen "eb"; ve cumhur demek olan "reham" kelimelerinden meydana gelmiştir. "Ebu-l cumhur" ise; cumhurun babası demektir. Bu ismi meydana getiren kelimelerin ikisinin de hareke veya telaffuzlarını az bir değişiklik yapmakla yine bu mânalar Arapçada vardır. Bu da İbranilerle Arapların yakınlıklarına delildir.
Bizce ise: Eb : Baba olup Ebu rahim ise Rahmetenlilâlemin olan Rahim’in babasıdır. İbrahim kısaltılmışıdır.


Nemrud : Zâlim ve gaddar olarak tanınmış ve Allaha karşı kibir ve isyan ile büyüklük taslamış bir kralın ismidir. Milâddan evvel 2640 yılında yaşadığı sanılmaktadır. Peygamber İbrahim Aleyhisselâm zamanında yaşamış ve onu ateşe atarak yakmak istemiş, mu'cize ile İbrahim Aleyhisselâm ateşten kurtulmuştur. Bâbil'in müessisi ve hükümdarı olup, en evvel hükümranlık ve tecebbür eden bu olduğu mervidir. (Bak: Enaniyet)
Resim
Kullanıcı avatarı
Gul
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4882
Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00
İletişim:

Re: FATİHA SÛRESİ

Mesaj gönderen Gul »

TAHLİL: Dış görünüşe göre besmele dört kelimedir. Gerçekten ve itibari olarak yedi kelimedir. Çünkü gerçekte

Resim

tarif edatları da birer kelimedirler. Hükmen de böyledir. Çünkü Arap dilinde tarif edatlarına hiçbir zaman başlı başına bir kelime hükmü verilmemiş olduğu halde "bâ" hem kendisi bir kelimedir, hem de hazf olunmuş (silinmiş) taalluk ettiği bir fiil ile failini de bildiren üç kelime hükmündedir. Bundan dolayı

Resim

bileşik bir kelimedir. Bunda kural

Resim

gibi vasl hemzesi (kelimenin ortasında düşen elif) ile yazılmaktı, fakat besmeleye özgü olarak bu hemze düşürülmüş olup söylendiği gibi yazılır. Ve onun yerine "bi"nin başı uzatılır. Ta ilk asırlardan beri besmelenin başını bir elif uzun yazmak bir hat kuralı olmuştur ki, bu kural kûfî gibi sülüs ve nesih hatlarında da hat üstadlarının bildiği bir husustur.

Resim

Bunun nüktesi çok kullanılmasından dolayı hafifletmedir diyorlar. Fakat bunda özellikle taalluk-ı visâl kuvvetini ifade etmek gibi manevi nükteler de vardır. Bazı hadislerde rastlanan

Resim

gibi imalar bundan açık olarak anlaşılıyor.
Resim
Kullanıcı avatarı
Gul
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4882
Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00
İletişim:

Re: FATİHA SÛRESİ

Mesaj gönderen Gul »



~ ZEVK 22 ~

Kul İhvânim senin sevdân ezelden
Sen vazgeçsen de gönlün geçmez güzelden
Sûret
ini kırsak; sîret Ayn-i Yâr
Ya o sana ya sen ona tez elden


Kul İhvanî

17.01.1986 14:09
Antalya


Sûret : (C.: Sur - Suver) Dış, Biçim, görünüş. * Kılık. Tarz. * Yol. Gidiş. Hal. * Tasvir. Dıştan görünen şekil. * Çare.

Sîret : İç. Bir kimsenin içi, hâli, hareketi, ahlâkı. * İnsanın tutmuş olduğu mânevi yol.

Ayn :Asl. (C.: A'yan-A'yun-Uyûn) Göz. * Pınar, kaynak. Çeşme. * Tıpkısı, tâ kendisi. * Zât. * Eşyanın hakikatı. * Kavmin şereflisi
Resim
Kullanıcı avatarı
Gul
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4882
Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00
İletişim:

Re: FATİHA SÛRESİ

Mesaj gönderen Gul »

Bilindiği gibi, hakiki her ilmin bir tek konusu vardır,

Kur'ân'ın hikmet ilminin konusu ise Allah ile

Resim kâinat

ve özellikle

Resim insanlar

ve

Resim insanların işleri

arasındaki ilişki ve bağlantıdır.

İşte bir ilahlık sıfatı ve kulluk ilişkisi ile özetlenen ve önce Fâtiha'da, sonra bütün Kur'ân'da tedrici olarak açıklanan bu ilişki tamamen besmeledeki


Resim

daima bir fiile veya fiile benzeyen bir kelimeye taalluk eden ve onu bir isme bağlayan bir edat, bir cer edatıdır ki, asıl mânâsı yapıştırmaktır. Fakat bu yapıştırmanın; karıştırma ve beraberlik, yardım dileme, pekiştirme için kullanma ve yemin gibi birçok çeşitleri vardır ki, besmelede tefsirciler yalnız beraberlik veya yardım dileme mânâlarından birini gösterirler. Bu bâ'nın bağlacı hazf olunmuştur ki, o anda besmeleyle başlanacak olan fiil olacaktır. Başla, oku, başlıyorum, okuyorum gibi.
Resim
Kullanıcı avatarı
Gul
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4882
Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00
İletişim:

Re: FATİHA SÛRESİ

Mesaj gönderen Gul »

Resim

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Ali, dünya ve Âhirette kardeşimdir” buyurdu.
(Feyzü’l Kadir C.4 s. 355 Hadis No: 5589.)

MİM-i UYÛN
UYÛN-u MEHDÎ u MESİH
NAZAR HASAN u HÜSEYİN aleyhum es-selâm!
VECHEYN-i KAMER
UYÛN-u İMAM u HALİFE
LÜBB-u ALİYY u FÂTIMA aleyhum es-selâm!
ÂL-i ÂBÂ-ı MUHAMMED sallallâhu aleyhi ve sellem
UYÛN-u MiM...



Resim

ZEVK 984

Muhabbet meftunu Mecnun, mestmiş Leylâ nazarı
Zâhiri zuhur zevkinde
, Bâtını Belâ Bazarı
İlelikten
" Bileliğe, Ehl-i Beyt yolu İhvâni
Aşkın kaynağı muhabbet
; çağlayan, aşkın Yazarı...

Kul İhvâni
03.10.1993 22:48


Meftun : Fitne ve belâya tutulmuş olan. Âşık. Mecnun. * Cünun. Fitne.

Mest : Sarhoş. Aklı başında olmayan. Kendinden geçercesine haz duymak mânasında "mest olmak" şeklinde kullanılır.

Zuhur : Meydana çıkmak. * Ansızın meydana gelmek. * Baş göstermek. Görünmek. * Hulul. * Galip olmak. * Âlîkadr.

Zâhir : (Zuhur. dan) Görünen, âşikâr olan. Açık, belli, meydanda olan. * Görünüşe göre. * Şüphesiz. * Suret. Dış yüz. Görünüş. * Anlaşılan. * Meğer. Galiba. Zannederim. Elbette.

Bâtın : İç, dâhilî. Gizli. İçyüz. Sır, esrar. Künh ve zâtı itibarı ile gizli. (Zıddı: Zâhir'dir) (Bak: Batn)
Resim
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 11849
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: FATİHA SÛRESİ

Mesaj gönderen kulihvani »

Resim

ENFüS-ten ÂFâK-a KeLâM
ÂFâK-tan ENFüS-e SeLâM
SeYR u SüLuK CeRR u CeZBe
MuHaMMeDiNuR-da MeLâM!..


Resim

ZEVK 4250

MuHaMMeDiNuR BaĞı-nda, BİZ-BİR-İZ BüLBüL-e ŞüKR-ÂN
ALİ Ş a H -ın KaLBi-ndeki, KıRK KaNaT DüLDüL-e ŞüKR-ÂN
HaSBî HaBiBî HiZMeT-te! BiN - BiR cAN-ız BiR Y Ü R E K –te
ALLAH İÇ-in DUY-mak UY-mak! GüL GöNüL, GüL GüL-e ŞüKR-ÂN!..


11.11.10 21:21
alâim-i semâda…

SEVgili GÜL-cANımız,
DUY-AN Yüreğine
UY-AN EL-lerine ŞüKR-ÂN!..
Resim
Kullanıcı avatarı
Gul
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4882
Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00
İletişim:

Re: FATİHA SÛRESİ

Mesaj gönderen Gul »

"...
Kimlik ve Kişiliğimizin (maddî,mânevî ve kudsî) cem'i olan canımızdan da çok sevmedikçe, duyup ve uymadıkça imân etmiş olmayacağımız bildirilen Azîz Efendimiz Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'i tüm letâif (Beden-Nefs-Kalb-Ruh-Sır-Hafî-Ahfâ) zincirlerimiz ve ara bağlarıyla (Akıl, Nakl, İlim, İrade, İdrak vs..) iyice bilmemiz, Akdes'te bulmamız ve emredip yaşadığı gibi olmamız kulluk kemâlâtının aslı, anası ve esasıdır."
diye seslenen ve bu doğrultuda gelişmemiz için canla başla çalışan Can Hocamız, asıl biz size çok teşekkür ederiz.


Resim

* 4'LÜK *

CAN İHVANi çal sazımız
DOST olan çeker nazımız
Çıksın ARŞa avazımız
AŞK elinden AŞK elinden...

Kul İhvani

* 4 LÜK*

''Fısıl fısıl bu dalgalar
Ne anlatırlar ne söylerler
AŞKı SEVDAya bağlarlar
Yürek YARemi delerler...''

Kul İhvani
Resim
Kullanıcı avatarı
aNKa
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 2708
Kayıt: 02 Eyl 2007, 02:00

Re: FATİHA SÛRESİ

Mesaj gönderen aNKa »

الرّحْمَنُ : ER RAHMÂNÜ : Merhameti zâtına mahsus ve sınırsız olan ALLAHÜ ZÜ’L-CELÂL. Özdeki “nun” un (Nurullah) “mim” hakk olup Rübûbiyyet rüyetine çıkış çekirdeği…Koşulsuz ve genellikle tüm mevcûdatına RAHMAN olup hayat için lâzım ve lâyıkı bağışlayan ALLAHÜ ZÜ’L-CELÂL.
الرَّحِيمُ : ER RAHÎMÜ : Hakka inanıp hayrı işleyen kullarına merhametiyle beraber muhabbeten Muhammedî Neşe’yi yaşatan ve âhirinde ihsan edici olan ALLAHÜ ZÜ’L-CELÂL. Koşullu, hakka iman ve hayrı amel edinen kullarına özellikle dünya, din ve âhiretlerinde RAHÎM olan ALLAHÜ ZÜ’L-CELÂL.
رَحِمَ : Rahime : Birine merhamet etmek, esirgemek, bağışlayıp affetmek.
إسْتِرْحَمَ : İstirhame : Birinden merhamet istemek.
الرَّحِمُ : El rahim : Rahim, döl yatağı, akrabalık bağları ve neslin oluşum noktası. Ana rahmi.
اَلرَّحْمَةُ : El Rahmetü : Hayır, iyilik, nimet, bolluk, merhamet-i azîme.
اَلرَّحِيمُ : El Rahîmü : Çok merhametli.
اُمُّ الرُّحُمُّ : Ümmü'r-ruhummü : Mekke’nin künyesi.
اَلرُّحْمَى : El ruhmâ : Hayır, iyilik, mimet.
Resim
Kullanıcı avatarı
Gul
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4882
Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00
İletişim:

Re: FATİHA SÛRESİ

Mesaj gönderen Gul »

Resim:"İsim" aslında sözlük anlamıyla bir şeyin zihinde doğmasını sağlayan işaret ve alâmet demektir. Örfte tek başına anlaşılır bir mânâya delalet eden kelime diye tarif edilir ki, o mânâya veya onun dışta veya zihinde gerçekleşen asıl şekline müsemmâ denilir. Yaygın görüşe göre, ismin aslı "sümüv = yücelik" maddesidir. "Vesm = damgalama"den olması da mümkündür. Fakat çoğulu "esma" veya "esâmî" gelir ve bunlar tamamen dilimize mal olmuş kelimelerdir. Sıfatlar da aslında ismin kısımlarındandır. Bunun için isimler özel isim veya cins ismi veya umuma delalet eden isim diye kısımlara ayrıldığı gibi zat ismi veya sıfat ismi diye de birbirinden ayrılır. Yüce Allah'ın Esmâ-i Hüsnâ'sında bu farkın önemi vardır. İsim, aslında "ad" ve "nam" ile eşanlamlı olmakla beraber dilimizde biz bunları ince farklarla kullanırız. "Ben bu işi falan kimse namına yapıyorum" yerinde "falancanın adına veya ismine yapıyorum" diyemiyoruz. Aynı şekilde "insan bir isimdir" deriz de "bir addır, bir namdır" demeyiz. Öyle zaman olur ki "o adamın adı" yerine "o zatın ismi" demeyi tercih ederiz.
Resim
Kullanıcı avatarı
Gul
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4882
Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00
İletişim:

Re: FATİHA SÛRESİ

Mesaj gönderen Gul »

Resim

ZEVK 811

İman etmiş akıldır aşk, ilâhi taçtır İnsana
Ayni değil-ayrı değil, cümle cemde Can- Cânâna
Kalb Kulağın ver İhvâni
, Dost Muhammed Aşk Sesine
“Semiğnâ ve atağnâ!” RABBım! Duyduk ve uyduk Kurâna

Kul İhvânî
19.03.1991 04:08 shr.
Resim
Kullanıcı avatarı
Gul
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4882
Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00
İletişim:

Re: FATİHA SÛRESİ

Mesaj gönderen Gul »

Resim: "ALLAH" gerçek ilâhın özel ismidir. Daha doğrusu

Resim ZÂT ismi

ve

Resim özel ismidir.

Yâni Kur'ân bize bu en yüce ve en büyük ZÂT'ı, eksiksiz sıfatları ve güzel isimleriyle tanıtacak, bizim ve bütün kâinatın ona olan ilgi ve alâkamızı bildirecektir. Bundan dolayı ALLAH diye adlandırılan en büyük ve en yüce ZÂT kâinâtın meydana gelmesinde, devâmında ve olgunlaşmasında bir ilk sebep olduğu gibi "ALLAH" yüce ismi de ilim ve irfan dilimizde öyle özel ve yüce bir başlangıçtır. Yüce ALLAH'ın varlığı ve birliği kabul ve tasdik edilmeden kâinat ve kâinattaki düzeni hissetmek ve anlamak bir hayalden, bir seraptan ve aynı zamanda telâfisi imkânsız olan bir acıdan ibâret kalacağı gibi "ALLAH" özel ismi üzerinde birleştirilmeyen ve düzene konmayan ilimlerimiz, sanatlarımız, bütün bilgiler ve eğitimimiz de iki ucu bir araya gelmeyen ve varlığımızı silip süpüren, dağınık fikirlerden, anlamsız bir toz ve dumandan ibâret kalır. Bunun içindir ki, bütün ilimler ve sanatlar küçük küçük birer konu etrâfında bilgilerimizi düzenleye düzenleye nihâyet son düzenlemede bir yüksek ilim ile bizi bir birlik, huzûruna yükseltmek için çalışır durur. Cisim konusunda madde ve kuvvet ile hareket ve durgunluk oranında, birleştirilemeyen bir tabiat ilmi; uzaklık, yer ve zamâna göre, nicelik kavramında toplanmayan bir matematik ilmi; bilim mefhûmunda cisim ve ruh oranında toplanmayan bir psikoloji ilmi; dış dünyâ ve zihine göre doğruluk mefhûmunda toplanmayan bir mantık ilmi; iyilik ve kötülüğe oranla güzellik ve çirkinlik mefhûmunda toplanmayan bir ahlâk; nihâyet nedensellik oranında ve varlık mefhûmunda toplanmayan bir hikmet ve felsefe bulamayız. Varlık mânâsını düşündürtmeden, nedensellik oranının gerçek olduğunu kabul ettirmeden bize en küçük bir gerçek bildirebilen hiçbir sanat yoktur. Şu, şunun için vardır. İşte bütün ilimlerin çalıştığı gâye budur. Varlık, gerçeklik, nedensellik ilişkileri, bütün ilim ve sanatlara hâkim olan düşünme ve doğru olduğunu kabul etmek prensipleridir. Nedensellik, sebebin müsebbibi ile bağlantısı, orantısı ve kalıcılığı kânûnu, asrımızda bütün ilimlere hâkim olan en büyük kânundur. Bunun için nedensellik alanında birleştirilemeyen hiçbir ilim bulamayız. Bu oran ise, sebep denilen bir başlangıç ile müsebbib denilen bir sonuç arasındaki ilişkileri anlatır ve bütün kâinatın düzeni dediğimiz şey de işte bu yegâne ilişkidir. Bundan dolayı biz sebep ve sonuç açısından varlığı düşünüp doğrulamadan bu bağlantının tam olduğunu düşünemeyiz ve doğrulayamayız. Sonra bu tasdîkimiz de doğrudur diye zihnimiz ile gerçeğin uyum ve ilişkisini, üzerine kurduğumuz hakkın hakîkatına dayandırmazsak, bütün emek ve çabalamalarımızın, bütün anlayışlarımızın, yalan, asılsız ve kuruntudan ibâret bir seraba dönüşeceğine hükmederiz. Halbuki o zaman böyle hükmedebilmek de bir gerçeği îtiraf etmektir. Bundan dolayı insan doğruyu inkar ederken bile onun doğru olduğunu kabul mecbûriyetinden kurtulamaz. Mümkün olan gerçekler üstünde varlığı zarûri olan

HAKK,

Resim gerek ilmimizin,

Resim gerek varlığımızın

ilk başlangıç noktası ve ilk sebebidir. Ve
"ALLAH" O'nun ismidir.

İnsan üzerinde etkili olan ve insanı kendine çeken hiçbir şey düşünülemez ki, arkasında
ALLAH bulunmasın.

Yüce ALLAH varlığı zarûri olan öyle bir ZÂT'tır ki, gerek nesnel ve gerek öznel varlığımızın bütün gidişâtında varlığının zarûretini gösterir ve bizim rûhumuzun derinliklerinde herşeyden önce HAKK'ın ZÂT'ına âit kesin bir tasdîkin var olduğu inkâr kabul etmez bir gerçektir. Hattâ bizim varlığımızda bu yüce gerçeğe basit ve öz ve sınırsız bir ilişkimiz, bir mânevî duygumuz vardır. Ve bütün ilimlerimizin temeli olan bu gizli duygu; sınırlı duygularımızın, anlayışlarımızın, akıllarımızın, fikirlerimizin hepsinden daha doğru, hepsinden daha kuvvetlidir. Çünkü onların hepsini kuşatıyor. Ve onları kuşattığı halde O'nun ZÂT'ı sınırlandırılamaz ve bu âlem O'nun kudret ve kuvvetinin bir parıltısıdır. Durum böyle iken biz birçok zaman olur ki, dalgınlıkla kendimizi ve varlığımızın geçirdiği zamanları unuturuz. Ve çoğunlukla yaptığımız hatâların, sapıklıkların kaynağı bu gaflet ve dalgınlıktır. Böyle kendimizden ve anlayışımızın inceliklerinden dalgınlığa düştüğümüz zamanlardır ki, biz bu gizli duygudan, bu ilk anlayıştan gaflete düşeriz ve o zaman bunu bize aklımız yolu ile hatırlatacak ve bizi uyaracak vâsıtalara ve delillere ihtiyaç duyarız. Kâinat bize bu hatırlatmayı yapacak ALLAH'ın âyetleri (işâretleri) ile doludur. Kur'ân, bize bu âyetleri, kısa ve özlü sözlerle hatırlattığı ve bizi uyardığı için bir ismi de "ez-Zikr"dir. ALLAH'ın hikmeti de bize buradan birçok mantıkî, akla uygun ve rûhî delilleri özetleyiverir. Diğer taraftan biz o gizli duygunun diğer sınırlı ve belirgin duygularımız gibi içimizde ve dışımızda ortaya çıkma ve kesintiye uğrama anlarıyla sınırlı bir şekil kazanmasını ve bu şekilde varlıkların parçalarının gözle görülen şeyler gibi anlayışımızın sınırına girecek bir şekilde açıklanmasını arzu ederiz. Bu arzunun hikmeti, O'nun tecellîsindeki süreklilikte duyulan bir görme lezzetidir. Fakat bunda bilgisi ve kuvvetiyle herşeyi kuşatan ALLAH'ı, yaratılmış varlıklara çevirmeye çalışmak gibi imkânsız bir nokta vardır ki, nefsin gurûrunu kıracak olan bu imkânsız nokta birçok insanı olumsuz sonuçlara ulaştırabilir. O zavallı gururlu nefis düşünemez ki, bütün kâinatın o ilk başlangıç noktasına açık, anlaşılabilir, başı ve sonu belli olan bir sınır çizmek, görünen eşyâda olduğu gibi bir kesinti ânına bağlıdır. Mümkün olmayan böyle bir kesinti ânında ve noktasında ise bütün his ve bütün varlık kökünden kesilir ve yok olur. Öyle bir tükenme ise apaçık bir his ve anlayışa varmak değil, yokluğa karışmaktır. Aklî delillere böyle bir gâye ile bakanlar ve ALLAH'ın görünmeyen ve görünen bütün varlıkları kuşatan sonsuz tecellîsi karşısında nefislerinin gururunu kırmayarak şuhûd zevkinden mahrum kalanlar "ALLAH'ı aradım da bulamadım." derken, sanat ve felsefe adına zarâra uğradıklarını îlan etmiş olurlar. ALLAH'ı sezmek için kalp ile doğru ve yanlışı birbirinden ayıran gözü ve ikisi arasındaki farkı ve ilişkiyi belli bir oranda idrak edebilmelidir.

İşte "ALLAH" yüce ismi, bütün duygularımızın, düşüncelerimizin ilk şartı olan öyle derin ve bir tek gizli duygunun, görünen ve görünmeyen varlıkların birleştikleri nokta olan bir parıltı halinde, hiçbir engel olmaksızın doğrudan doğruya gösterdiği yüce ALLAH'ın ZÂT'ına delâlet eden, yalnızca O'na âit olan özel bir isimdir. Yani bu isim önce

Resimzihindeki bir mânâ

ve ikinci olarak o vâsıta ile ALLAH'ın ZÂT'ının ismi ise

Resim özel bir isimdir. Zihindeki bir mânâ olmayarak yalnızca ve bizzat belli zâtın ismi ise bir özel isimdir.

Birincisinde kelimeden anlaşılan mânâya, mânâdan gerçeğe geçeriz ve ismi bu mânâ ile tanımlarız. Meselâ ALLAH, bütün sıfat-ı kemâliyyeye (eksiksizlik ve olgunluk vasıflarına) sâhip bulunan, varlığı zarûrî olan zâtın ismidir. Yâhut hakkıyla tapılacak olan yüce ZÂT'ın ismidir, deriz. İkincide bizzat bulunan gerçeğe intikal ederiz. Bu şekilde o gerçekten kendimizde hiçbir pay yoksa ALLAH isminden gerçekte yine kendisinden başka birşey anlayamayız. Bize göre isim ile, isimlendirilen varlık aynıdır. Fakat o gerçekten kendimizde herhangi bir tarz (üslub) ile bir pay bulabilirsek isim ile kendisine isim verileni birbirinden ayırırız ve bu iki şekilde de ALLAH'ı isbat etmeye ihtiyaç duymayacağız. Fakat bu isimden bir mânâ anladığımız ve o mânâyı gerçekte bir mâhiyete delâlet için vâsıta olarak kabul ettiğimiz zaman o gerçekten bizzat bir payımız olmasa bile bu isimden birşey anlarız. Fakat o şeyin varlığını isbat etmeye ihtiyaç duyarız. Bundan dolayı isim, isbat etmeden önce konulmuş bulunursa o gerçeğin özel ismi olursa da alem ismi olamaz. Fakat isbat edildikten sonra konmuş ise bizzat alem ismi olur. Meselâ anadan doğma körler için "ülker" ismi ancak bir özel isim olabilir, görenler için ise bir alem ismidir. Normal dilde özel isim ile alem isminin farkı aranmazsa da ilim dilinde bunlar arasında fark vardır. İşte bu sebeplerden dolayı yüce ALLAH için zat ismi ve alem ismi mümkün müdür, değil midir? diye bilginler arasında derin bir tartışma vardır. Fazla uzatmamak için şu kadar söyleyelim ki, üç tecelli algılanır. ZÂTın tecellîsi, sıfatın tecellîsi, eserlerinin tecellîsi. İsimlerinin tecellîsi de bunlardan biri ile ilgilidir. ZÂT isminin, ZÂT'ın tecellîsini ifâde eden bir isim olması gerekir, çünkü sıfat tecellîsini ifâde eden isimlere sıfat isimleri, eserlerin tecellîsini ifâde eden isimlere fiil isimleri denilir. ZÂT, sıfat ve eserleri ile de vâsıta ile tecellî ettiği gibi bizzat tecellî etmesi de bizce mümkündür. En azından kendine tecellîsi mümkündür ve alem olan zat ismine bu da yeterlidir. Ve biz bunu bütün isimlerde esas olarak bildiğimiz için ALLAH'ın isimleri tevkîfîdir yâni Cenâb-ı HAKK'ın vahiy yoluyla bize bildirmiş olduklarından ibârettir, diyoruz. Bundan dolayı ZÂT isminin mefhûmu olan bir özel isim veya mefhûmu olmayan bir şahıs ismi olması aslında mümkündür ve bizim için yeterlidir.
Resim
Kullanıcı avatarı
Gul
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4882
Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00
İletişim:

Re: FATİHA SÛRESİ

Mesaj gönderen Gul »

Şu kadar var ki; biz kendimize ZÂTın tecellîsi meydana gelmeden alem ismini koyamayız. Nitekim, yeni doğan çocuğa, onu görmeden koyduğumuz isim, henüz bir özel isimdir ve bu durumda duyduğumuz alem isminden de yalnız bir ismin tecellîsini anlarız ve o zaman isim ile kendisine isim konulan varlık birleşir. Fakat bunu sıfat isimleri ve fiil isimleri ile yorumlaya yorumlaya nihâyet eserlerin tecellîsine ve ondan sıfatın tecellîsine ve ondan ZÂTın tecellîsine ereriz. Her söz başlangıçta bir ismin tecellîsini anlatır, Kur'ân da bize yüce ALLAH'ı önce isminin tecellîsi ile anlatıyor:

Resim
Resim

v.d. Bundan dolayı Kur'ân'a başlarken doğrusu hiçbir düşünce ile meşgul olmayarak önce
ALLAH'ın ismini bir ZÂT ismi (özel isim) olarak alacağız.RAHMÂN veRAHÎM vasıflarını da bu ismi kısaca yorumlayarak bu iki vasıfla ona bir genişlik kazandırıp mânâsını zikredeceğiz ki, bu mânânın kısacası, en mükemmel ve katmerli bir rahmetin alanı ve yayılma noktasının başlangıcı olacaktır. Sonra yavaş yavaş bu isimler ile bu mânâyı açıklayarak ortaya çıkaracağız ve o zaman yerlere, göklere sığmayan ALLAH'ın ZÂT isminin kalbimizde yaratılıştan saklı olan tecellîlerini görmeye başlayacağız.İsimlerin tecellîsinden eserlerin tecellîsine geçeceğiz, kâinatı dolaşacağız, eserlerin tecellîsinden sıfatların tecellîsine ereceğiz, görünmeyenden görünene geçeceğiz. Görünen âlemle ilgili zevkimiz arttıkça artacak, o vakit ZÂTın tecellisi için sevgi ve neşe ile çırpınacağız, bütün zevkler, lezzetler, bütün ümitler, bir noktada toplanacak; bâzen gözyaşlarını döküp yüreklerimizi ezen günah yükünü yıkacağız, bâzen vuslat rüzgarı esecek, mutluluk ve hoşnutluk ile kendimizden geçeceğiz. Nihâyet

Resim---"Ey huzûra eren nefis! Râzı olmuş ve kendisinden râzı olunmuş olarak RABB'ine dön! (Benim sevgili kullarım arasına sen de gir ve cennetime gir!)" (Fecr, 89/27-30)

da'veti gelecek, yüce ALLAH'ın ziyâfetinde sonsuza dek O'nun cemâlini seyretmeye dalıp kalacağız.

Resim---"O gün bâzı yüzler ışıl ışıl parlar, RABBine bakar." (Kıyamet, 75/22-23).

"ALLAH" ZÂT ismini, özel isim olarak düşünebilmek için, ALLAH'ın selbî ve subûtî bütün ZÂT sıfatları ile fiilî sıfatlarını bir arada tasavvur etmek, sonra da hepsini bir bütün olarak topluca ele almak ve öyle ifâde etmek gerekir. Bundan dolayı bu da şu şekilde ifâde edilmiştir: "O zât-ı vâcibu'l-vücûd ki, bütün kemâl sıfatlarını kendisine toplamıştır." Sâdece "zât-ı vacibu'l-vücûd" demek de yeterlidir. Çünkü bütün kemal sıfatlarını kendisinde toplamış olmak, varlığı zarûrî demek olan "vâcibu'l-vücûd"un bir açıklamasından, niteliğinin belirlenmesinden ibârettir.

Bunun bir özeti de "Hakkıyla mabud = Hakîki ilâh, gerçek Tanrı" mânâsıdır. Arapça'da bu mânâ belli ve bilinen tanrı demek olan "el-İlâh" özel ismi ile özetlenmiştir. "HÂLIK-ı âlem = Kâinatın yaratıcısı" veya "HÂLIK-ı Küll = Herşeyin yaratıcısı" mânâsı ile de yetinilebilir. Bunları yüce ALLAH'ın isim ile veyâ sözle tanımlanması olarak alabiliriz. Biz her durumda şunu îtiraf ederiz ki, bizim "ALLAH" yüce isminden duyduğumuz (anladığımız) bir mânâ, bu mânâların hepsinden daha açık ve daha mükemmeldir. Bundan dolayı bu özel ismin, bir alem isim olması kalbimize daha yakındır. Gerek özel ismi, gerek şahıs ismi olan "ALLAH" yüce ismi ile ALLAH'tan başka hiçbir ilâh anılmamıştır. "Sen O'nun bir adaşı olduğunu biliyor musun?" (Meryem, 19/65) âyetinde de görüldüğü gibi, onun adaşı yoktur. Bundan dolayı ALLAH isminin ikili ve çoğulu da yoktur. O halde ancak isimlerinin birden çok olması câizdir. Hattâ özel ismi bile birden çok olabilir ve değişik dillerde yüce ALLAH'ın ayrı ayrı özel isminin bulunması mümkündür. Ve İslâm'a göre câizdir. Bununla berâber, meşhur dillerde buna eşanlamlı bir isim bilmiyoruz. Mesela Tanrı, Hudâ (Farsça) isimleri "ALLAH" gibi birer özel isim değildir. İlâh, Rab, Mabud gibi genel anlam ifâde eden isimlerdir. Hudâ, Rab demek olmayıp da "Hud'ay" kelimesinin kısaltılmışı ve "vâcibu'l-vücûd = mutlak var olan" demek olsa yine özel isim değildir. Arapça'da "ilâh"ın çoğulunda (âlihe); "rabb"in çoğulunda (erbâb) denildiği gibi Farsça'da "hudâ"nın çoğulunda "hudâyân" ve dilimizde tanrılar, ma'bûdlar, ilâhlar, rablar denilir. Çünkü bunlar hem gerçek, hem de gerçek olmayan ilâhlar için kullanılır. Halbuki "ALLAH'lar" denilmemiştir ve denemez. Böyle bir kelime işitirsek, söyleyenin câhil olduğuna veyâ gâfil olduğuna yorarız. Son yıllarda edebiyatımızda saygı maksadıyla özel isimlerden çoğul yapıldığı ve örneğin "Ebussuudlar, İbni Kemaller" denildiği bir gerçek ise de; ALLAH'ın birliğine delâlet eden "ALLAH" yüce isminde böyle bir ifâde saygı maksadına aykırı olduğundan dolayı hem gerçeğe, hem de edebe aykırı sayılır. Bu yüceliği ancak yüce ALLAH, (biz) diye gösterir. Halbuki Tanrı adı böyle değildir, mabud ve ilâh gibidir. Hak olmayan mabudlara da "Tanrı" denilir. Fakat bu bir cins ismidir. ALLAH'a şirk koşanlar birçok tanrılara taparlardı. Falancaların tanrıları şöyle, falancalarınki şöyledir denilir. Demek ki "Tanrı" cins ismi "ALLAH" özel isminin eş anlamlısı değildir, daha genel anlamlıdır. Bundan dolayı "ALLAH ismi" "Tanrı adı" ile terceme olunamaz. Bunun içindir ki, Süleyman Çelebi Mevlidine "ALLAH" adıyla başlamış, "Tanrı adı" dememiştir ve o bahrin sonunda "Birdir ALLAH, andan artık tanrı yok." diyerek tanrı kelimesini ilâh karşılığında kullanmıştır. Bu açıklamanın tamamlanması için bir kelime daha söylemeye ihtiyaç duyuyoruz. Fransızca "diyö" kelimesi de ilâh, tanrı kelimeleri gibi bir cins ismidir, onun da çoğulu yapılır, onu özel isim gibi büyük harf ile göstererek kullanmak gerçeği değiştirmez. Bunun için Fransızlar tevhid kelimesini terceme edememişler, monoton tercemesinde "Diyöden başka diyö yok." diyorlar ki "İlâhtan başka ilâh yok." demiş oluyorlar; meâlen tercemesinde de "Yalnız diyö, diyödür." yani "yalnız ilâh ilâhtır." diyorlar. Görülüyor ki, hem ilâh, hem ALLAH yerinde "diyö" demişler ve ALLAH ismi ile ilâh ismini birbirinden ayıramamışlardır; ve ikisini de özel isim gibi yazmalarına rağmen "diyö" ancak "ilâh" kelimesinin tercemesi olmuştur. Bu ise ilk bakışta laf kalabalığı ve anlamsız bir söz gibi görünmekte, aynı kelimeleri önce olumsuz yapmak sonra olumlu kılmak, görünürde bir çelişki örneği arzetmektedir. "Diyöden başka diyö yok, yalnız diyö diyödür." demek görünürde ya bir haşiv (boş söz) veya çelişkidir. Halbuki diyen öyle demiyor; "ALLAH'tan başka Tanrı yoktur." diyor ve asla içinde çelişki ve tutarsızlık olmayan açık bir tevhid (birleme) söylüyor. Bundan başka Fransızca'da "diyö"nun özel isim olabilmesi ALLAH'ın, Hz. Îsa'nın şahsında cesed ve şahıs şekline girme düşüncesine dayanır. Bu noktalardan gâfil olanlar "diyö" kelimesini ALLAH diye terceme ediyor ve hattâ "ALLAH" dediği zaman bu terceme diliyle "diyö"yu söylüyor.
Resim
Kullanıcı avatarı
Gul
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4882
Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00
İletişim:

Re: FATİHA SÛRESİ

Mesaj gönderen Gul »

Tefsirciler, Resim özel isminin dil tarihi açısından incelemesine çalışmışlar ve dinler tarihi meraklıları da bununla uğraşmışlardır. Bu araştırmada başlıca gayeler şunlardır: Bu kelime aslında Arapça mı? Değil mi? Başka bir dilden mi alınmıştır? Üzerinde düşünülmeden söylenmiş bir söz mü? Türemiş mi, türememiş bir kelime mi? Tarihi nedir? Bunlara kısaca işaret edelim:

İşin başında şunu itiraf etmek gerekir ki bilgimiz, gerçekten ibadete layık olan ALLAH'ın zatını kuşatmadığı gibi özel ismine karşı da aynı şekilde eksiktir. Ve Arapça'da kullanma açısından Resim (ALLAH) yüce ismine benzeyen hiçbir kelime yoktur ve bunun aslını göstermek imkansızdır. Dil açısından buna delalet eden bazı hususları da biliyoruz.

Önce Hz. Muhammed (s.a.v.)'in peygamberliği asrında bütün Araplar'ın bu özel ismi tanıdığı bilinmektedir. Kur'ân-ı Kerim de bize bunu anlatıyor:
"Andolsun onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, elbette 'ALLAH' derler." (Zümer, 39/38), Bundan dolayı şimdi bizde olduğu gibi o zamanda bu ismin, Arap dilinin tam bir malı olduğundan şüphe yoktur. Sonra bunun Hz. İsmail zamanından beri geçerli olduğu da bilinmektedir. Bu itibarla da Arapça olduğu şüphesizdir. Halbuki Kur'ân'dan, bu yüce ismin daha önce varolduğu da anlaşılıyor. Bundan dolayı Hz. İbrahim'den itibaren İbrânice veya Süryânice gibi diğer bir dilden Arapça'ya geçmiş olduğu üzerinde düşünülüyor ve bu dillerden Arapça'ya geçtiği görüşünü ileri sürenler oluyor. Fakat Âd ve Semud hikayelerinde ve daha önce yaşamış olan peygamberlerin dillerinde de yalnız anlamının değil, bizzat bu özel ismin de dönüp dolaştığını anlıyoruz ve İbrânî veya Süryanî dillerinin de mutlak surette Arapça'dan önce olduğunu da bilmiyoruz. Bunun için kelimenin Arapça'da daha önce kökten ve katıksız Arap olan ilk devir Araplarına kadar varan bir tarihi bulunduğu açıktır. Bundan dolayı "İsrail, Cebrail, Mikail" kelimeleri gibi İbrânice'den Arapça'ya geçmiş yabancı bir kelime olduğunu zannetmek için bir delil yoktur.

İkincisi; Arap dilinin aslında, Arapça olmayan bazı yabancı kelimeler hakkında dikkatli olmayı gerektiren birtakım özel incelikler vardır ki, bunlarla bir kelimenin aslını incelemek mümkün olur.

Bu açıdan bakılınca Resim (ALLAH) yüce isminin, o dilde benzeri olmayan bir kullanılış şeklinin bulunduğunu görürüz. Bir görüşe göre, başındaki "el" en-Necm, el-ayyuk v.s. gibi kelimeden ayrılması caiz olmayacak şekilde kelimeden ayrılmayan bir belirleme edatı gibidir. Hemzesi, sözün başında bulunduğu durumda üstündü, sözün ortasında başka bir kelime ile birleştiği zaman "Vallah, Billah, İsmüllah, Kâlellah" v.s. gibi yerlerde söylenişte veya hem telaffuzda hem yazıda hazf olunur (düşürülür). Diğer bir görüşe göre de "el" belirleme edatı değildir. Çünkü birine çağırma halinde
Resim
diye hemze sabit kalabiliyor ve bir de "Yâ eyyühe'l-kerim" gibi çağırma edatı ile çağırılan isim arasında gibi ayıran bir kelime eklemeye gerek kalmıyor. Halbuki "el" belirleme edatı olsaydı böyle olmayacaktı.

Eğer "el" belirleme edatı ise kelime herhalde başka birşeyden nakledilmiştir ve yüce ALLAH'a isim olarak verilmesi ikinci bir kök sayesinde mümkündür. Fakat bunun başlangıçta Arap dilinde diğer bir isimden veya sıfattan alınmış olması mümkündür ve aslolan budur. Belirleme edatı "el" kalkınca da "lâh" kalır. Gerçekten Arapça'da "lâh" ismi vardır. Ve Basralı alimlerin büyük bir kısmı bundan nakledildiğini söylemişler. "lâh" gizlenme ve yükselme mânâsına fiilinin masdarı olduğu gibi bundan "ilâh" anlamına da bir isimdir ve bundan "lâhüm", "lâhümme" denilir. Bir Arap şairi: "Ebu Rebâh'ın bir yemini gibi, ALLAH'ım onu büyükler işitir." demiş. Aynı şekilde Peygamber Efendimiz (sav)'in dedesi Abdülmuttalib Fil vak'asında Kâbe kapısının halkasına yapışarak; "Ey ALLAH'ım! Kul kendi evini korur, Sen de evini koru! onların haçı ve hilesi düşman olarak senin tedbirine galip gelmesin!" diye ALLAH'a yalvarmıştı. (Bkz. Fîl Sûresi Tefsiri) .

Şu halde "lâh" isminin başına "el" getirilerek "ALLAH" denilmiş ve özel isim yapılmış demektir. Bazıları ise daha ileri giderek Arapça "lâh" isminin Süryânice olduğu söylenen "lâha" isminden Arapça'laştırılmış olduğunu zannetmişlerdir. Çünkü Belhli Ebu Yezid "lâh" Arapça olmayan bir kelimedir demiştir. Çünkü, Yahudiler ve Hristiyanlar "lâha" derler. Araplar bu sözcüğü alıp değiştirerek "ALLAH" demişler, bunun gibi "lâhüm" ile ilgili olarak İbrânice'de "elûhim" vardır. Fakat tarih açısından Arapça'daki "lâh" mı öncedir, yoksa Süryanice'deki "lâha" mı öncedir? Bunu tesbit etmek mümkün olmadığı gibi iki dil arasında böyle bir kelimede ilişkinin bulunması, birinin diğerinden nakledildiğine mutlak surette delil olamaz. Eğer arka arkaya gelme yoksa her ikisinin daha önce bulunan bir ana dilden yayıldığını kabul etmek daha uygun olur. Ve bunu destekleyen delil de vardır. Çünkü ALLAH kelimesinin Arapça'daki kullanılışında hiçbir yabancı dil kokusu yoktur. Sonra "lâh, lâhüm" her ne kadar Arapça dışındaki bir dilden nakledilmiş olsalar bile "ALLAH" "el" takısı "lâh" ile birleştirilerek ondan alınmış olsaydı onun hemzesinin nida (çağırma) halinde yerinde kalmasına dilin kuralı müsaade etmezdi. Bunun içindir ki, birçok dil bilgini ve bunların içinde Kufeliler, ALLAH kelimesinin "lâh"dan değil, "ilâh" cins ismi ile eş anlamlı olan "el-ilâh"dan nakledilmiş olduğunu söylemişlerdir. Bu şekilde ilâhın hemzesi hazf edilmiş ve "el" belirleme edatının hemzesi onun yerine konmuş ve belirleme lâmı da "en-Necmü, Es-Sa'ku" gibi kelimenin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Bundan dolayı, aslına göre başındaki hemze, cümle içinde hazf ve başka bir harf yerinde kullanıldığına işaret edilerek de nida (çağırma) halinde düşmemiştir. "İlâh" kelimesi de aslında ilâhet, ulûhet, ulûhiyet gibi ibadet mânâsı ile veyahut serbest olma mânâsı ile veyahut kalbin huzura ermesi ve rahat olması mânâsı ile veyahut korku mânâsı ile ilgili olarak "me'luh" yani kendisine ibadet edilen, yahut akılların hayret ettiği, yahut kalplere rahatlık ve iç huzuru veren yahut sıkıntıdan, korkudan kurtaran demek olur ki, "mabud" (kendisine tapılan)'da bu mânâların hepsi var gibidir. "ALLAH" da ise gerçekten bu mânâların hepsi vardır. Zemahşerî, Kâdı Beydâvî gibi birçok büyük araştırmacı bu incelemeyi kabul etmişlerdir. Buna göre "lâh" kelimesinin de aslı "ilâh"dır. (nâs) ve (ünâs) kelimeleri gibi. Gerçekten çoğulunda hep "âlihe" deniliyor ki, Arap dilinde masdar ve küçültme ismi gibi, çoğullar da kelimenin aslını gösteren delillerdendir

Resim
Kullanıcı avatarı
Gul
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4882
Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00
İletişim:

Re: FATİHA SÛRESİ

Mesaj gönderen Gul »

Özetle dilde bu iki incelemeye göre ALLAH'ın ismi büyük türeme ile türeyen bir Arapça isimden nakledilmiş ve onun asıl mânâsını ihtiva etmiştir. Hem de aslı ve kendisi Arapça'dır. Bu arada bazılarının zannına göre aslı Arapça değil, fakat Arapça'ya nakledildikten sonra sırf Arapça'dır.
Nahiv âlimi tefsirci Endülüslü Ebu Hayyan diyor ki: Bilginlerin çoğuna göre; Resim yüce ismi hemen söylenmiş bir sözdür ve türememiştir. Yani ilk kullanıldığında yüce ALLAH'ın özel ismidir . İmam Fahreddin Râzî de "Bizim seçtiğimiz görüş şudur: ALLAH kelimesi yüce ALLAH'ın özel ismidir ve aslında başka bir kelimeden türememiştir. İmam Halil b. Ahmed ve Sibeveyh, usul alimleri ve İslam hukukçularının hepsi bu görüştedirler." diyor. Gerçekten çağırma kipinde ALLAH kelimesinin başındaki hemzenin düşmeyişi ve araya bir şey girmeden çağırma edatı ile birleşmesi bu hemzenin, kelimenin aslından olduğunun bir delilidir. Bundan dolayı "el" belirleme edatı değildir. Ancak kullanmayı kolaylaştırmak için çoğunlukla bu edat gibi kullanılmıştır ve ALLAH kelimesinin sonuna tenvin getirilmemiştir. Gerçi hemzenin hazf edilmesi, kelimede kalmasından daha çoktur ve daha fazladır. Fakat " = yâ" ile " = el" belirleme edatları bir araya gelmedikleri ve bundan dolayı "yennecmü" v.s. denilemeyip (Yâ eyyühennecmü), yâ hâze'l-Harisü, yâ eyyühennâsü gibi araya veya gibi kelimeler konduğu halde (yâ Allah) diye hemzenin yerinde kalması ile yetinilmesi ve sonra bu kelimenin ALLAH'tan başka hiç kimse için asla kullanılmamış bulunmasından dolayı "en-Necmü, en-nâsü ve'l-ünâsü" cinsinden olmadığını gösterdiğinden kelime ve mânâ itibariyle bu özelliğin tercih edilmesi gerekmiştir.

Özetle Resim ismi türemiş veya başka bir dilden Arapça'ya nakledilmiş değildir. Başlangıçtan itibaren özel bir isim olarak kullanılmıştır. Ve yüce ALLAH'ın zatı bütün isimler ve vasıflardan önce bulunduğu gibi Resim ismi de öyledir. ALLAH ismi ulûhiyyet (ilâhlık) vasfından değil, ilâhlık ve mabudiyet (tapılmaya layık olma) vasfı ondan alınmıştır. ALLAH, ibadet edilen zat olduğu için ALLAH değil, ALLAH olduğu için kendisine ibadet edilir. Onun "ALLAH"lığı tapılmaya ve kulluk edilmeye layık olması kendiliğindendir. İnsan puta tapar, ateşe tapar, güneşe tapar, kahramanlara, zorbalara veya bazı sevdiği şeylere tapar, taptığı zaman onlar ilâh, mabud (kendisine tapılan) olurlar, daha sonra bunlardan cayar, tanımaz olur, o zaman onlar da iğreti alınmış mabudiyet ve tanrılık özelliklerini kaybederler. Halbuki insanlar, ister ALLAH'ı mabud tanısın, ister mabud tanımasınlar, O bizzat mabuddur. O'na herşey ibadet ve kulluk borçludur. Hatta O'nu inkar edenler bile bilmeyerek olsa dahi ona kulluk etmek zorundadırlar. Araştırma mantığına göre iddia edilebilir ki, özel isimler kısmen olsun cins isimlerinden önce konulur. Daha sonra bir veya birkaç niteliğin ifade ettiği benzeme yönü ile cins isimleri oluşur. Bundan dolayı her özel ismin bir cins isminden veya nitelikten alınmış olduğu iddiası geçersiz sayılır.

Üçüncüsü: Denilebilir ki, yukarıda açıklanan kullanma tarzından,Resim yüce isminin Arap dilindeki özelliği ve bundan dolayı bir özel isim olduğu anlaşılıyor. Fakat böyle olması diğer bir dilden alınmış olmasına neden engel sayılsın? ALLAH'ın isimlerinin birden çok olmasının caiz olduğu da önce geçmişti. Gerçekten deniliyor ki İbranice'de "iyl" ALLAH demektir. Çünkü Kâdı Beydâvî ve diğer tefsircilerde bile "İsrail" ALLAH'ın seçkin kulu veya Abdullah mânâsına tefsir edilmiştir ki, hemzenin hazf edilmesi ile "isrâl" ve yâ'ya çevirilmesi ile "İsrayil" şeklinde de okunur. Diğer taraftan Süryanice'de "lâha", Arapça'da "lâh" da varmış. Bundan dolayı Arapça'da bu iki ismin birleştirilmesi ile "illah" terkibinden "ALLAH" özel ismi vazedilmiş olduğu hatıra gelir ki; "ALLAH" ilâh meâlini hatırlatır ve "ilâhü'l-âlihe" (ilâhların) mabudların ALLAH'ı mânâsını ifade eder.

Fakat böyle bir mantık ilişkisi, gerçeğin böyle olduğuna delalet etmez. Böyle olsaydı mutlaka dil bunu bize bildirirdi. Çünkü her şeyden önce kelimenin ucme ve özel isim olmasından dolayı gayri munsarif ve belki mebni olarak kullanılması gerekirdi. Çünkü Ba'lebek, İsrail, Cebrail, İbrahim, İsmail ve benzeri özel isimlerin hepsi gayri munsarifdirler. Halbuki
Resim ismi mureb ve munsariftir. İkincisi, hemzenin hazf edilmesi durumuna uygun ise de hemzenin sabit kalması durumuna uygun değildir. Çünkü Arapça'da "il" hemzenin kesri ile okuna geldiği halde "ALLAH"da hemze üstün ile okunur. Ve doğrusu "îl" "ilah" mânâsınadır. Çünkü " = ili" diye müzaf (tamlanan) oluyor. Sonra îl, ALLAH demek ise ve ondan alınmış olsaydı "il lâh" diye bir terkip düşünmeğe ne ihtiyaç kalırdı? Kısacası, ALLAH isminin diğer bir dilden alınmış veya türemiş olduğunu bu şartlar altında belirlemek mümkün değildir. Ve bu yüce isim, lisan açısından da adının sahibi gibi, bir ezeliyet perdesi içindedir. Ve bütün bunlardan en basit bir mânâ edinmek için söylenecek söz, hayret ve büyüklüktür. ALLAHU EKBER!
Resim
Kullanıcı avatarı
Gul
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4882
Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00
İletişim:

Re: FATİHA SÛRESİ

Mesaj gönderen Gul »

Resim

ZEVK 2361

Ehl-i Beyt'in Baharından, ılgıt ılgıt esen doğdu!
Umut Ufkunun Güneşi, binbir nakış desen doğdu!
RABB'ım RIZAsında Kılsın! Göz Sürûru Nesl-i Pâkin!
ÂŞIKların İHVANÎsi : "Bismillâhi HASAN doğdu!."


Kul İhvanî
Resim
Kullanıcı avatarı
Gul
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4882
Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00
İletişim:

Re: FATİHA SÛRESİ

Mesaj gönderen Gul »

Resim


~ ZEVK – 299 ~

ALLAH Devran - Ben Beden îman :

Ben : bende, benim ben!” diyor toprak,
Âyet okuyup, âyet dinliyor bak,
Tekebbür âleminde insan Sarhoş Hâklen bil


Lillah Seyran - Biz - Nefs Pîr :

Biz : Bizde, biziz, biz!” diyor ateş,
Hikmeti alevleri hikmetlere eş,
Tezekkür âleminde insan Mayhoş Aklen bil


Lehu Cevlan -O Gönül - (SAV.) :

O : Onda, Odur O!” diyor su,
Kudretinde eriyen akan duygu,
Tefekkür âleminde insan Çok hoş Naklen bil


Hu Hayran - Sükut - Ruh - (C.C) :

Sus : Susta Sustur Sus diyor hava,
Vahdetinde ağyâr kalan berhava,
Teşekkür âleminde insan HAKKlan bil...

Kul İhvanî

02.06.1988 22:30
Resim
Kullanıcı avatarı
Gul
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4882
Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00
İletişim:

Re: FATİHA SÛRESİ

Mesaj gönderen Gul »

Resim

ZEVK 399

Âşığın Aşk-ı ALLAH ahı Ey Can, El minnet-ü LİLLAH Didârdandır
Elest ü Mahşeri menzil-i yâkîn, Lebbeyke! LEHU ş'ol esrârındandır
Gönül köşkün meşkidir hâlde HU, nâr-ı aşk-ı Yârdir HU visâlde
Gam yemem gamdan, çekilen çile; dilde duran Dilber ü Dildârdandır...


Kul İhvanî
13.12.1988 11:44


ALLAH.... LİLLAH.... LEHU.... HU

Visâl : (Vasıl. dan) Vâsıl olma. Sevdiğine ulaşma. Kavuşma. Ayrılıktan kurtulma.
Resim
Kullanıcı avatarı
Gul
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4882
Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00
İletişim:

Re: FATİHA SÛRESİ

Mesaj gönderen Gul »

Resim

ZEVK 622

Aşk ü cezbe, Zühd ü Takva, Sıdk ü Huşu’, Havf ü Recâ
HAKK’a halkıyla gidilir, hâlde bu dört yolla Hoca!
Şeriatı – Tarikatı – Mârifetle - Hakikatı
“ALLAH-LİLLAH-LEHU-HU” dur, Lafz-ı Celâl uçtan uca...


Kul İhvanî
21.01.1990 18:52


Lafz-ı Celâl : ALLAH ismi şerifi. İsm-i Azam.
Resim
Kullanıcı avatarı
Gul
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4882
Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00
İletişim:

Re: FATİHA SÛRESİ

Mesaj gönderen Gul »

Resim

ZEVK 855

Doksan dokuz esmâ ile, kendini bil Kul İhvâni!
Esmânın cem'i Lafzullah, zikriyle RABB'ın bulursun
Akıl imanla aşk olur, sevdâ sebil Kul İhvâni
"Sev-Sevil-Üzme-Üzülme!" Kul iken Sultan olursun…


10.07.1991 11:31
Antly -krktl.
Resim
Kullanıcı avatarı
Gul
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4882
Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00
İletişim:

Re: FATİHA SÛRESİ

Mesaj gönderen Gul »

Resim: "er-Rahmân"; Bu da yüce Allah'a mahsus bir isimdir. Bunun özel bir mânâsı vardır. Fakat zat ismi değil, sıfat ismidir. Hem vasıflanarak hem vasıflanmadan kullanılır. Bundan dolayı katıksız isim ile katıksız sıfat arasında bir kelimedir. Bunun için cer edatı ile geçişli olmaz, fiil gibi amel yapmaz. "Buna rahmandır." denilmez. Fakat izafetle (tamlama ile) "Dünya Rahmânı" gibi amel eder. Böyle olması bu kelimenin

Resim fiil sıfatı değil,
Resim zat sıfatı

olduğunu gösterir. Ve böyle sıfatlara sıfat-ı galibe (üstün sıfat) ismi verilir. Aslında içerdiği niteliğe sahip olan her şahsı nitelemek uygun olduğu halde o sıfatla seçkin olan özel bir kişi için kullanılması çokça görüldüğünden yalnız onun sıfatı olarak kullanılmış demektir. Üstünlük bir derece daha kuvvet bulunca isim olarak da kullanılır ki, Rahmân böyledir. Ve bu üstün gelme ya gerçekten veya varsayım şeklinde olur. Eğer önce genel olarak kullanılmışsa ve daha sonra bir şeye tahsis edilmesi gerekmişse "gerçek anlamıyla"; eğer önce genel olarak kullanılması bizzat meydana gelmemiş de dil ile ilgili bir kural gereğince ise "varsayım anlamıyla" denilir.


er-Rahmân ismi de varsayım tarafı ağır basan ve yalnızca Allah için kullanılan bir özel isimdir. Çünkü dil açısından (rahm) ve (rahmet)ten türemiş ve sürekli ve pek fazla acıma mânâsına gelen bir sıfat-ı müşebbehe kipidir ki çok merhametli, çok rahmet sahibi mânâsına bir sıfattır. Böyle olunca da bu sıfat kimde bulunursa ona er-Rahmân demenin kıyas yoluyla mümkün olması lazım gelir. Halbuki hiç böyle kullanılmamış, rahmeti sonsuz, ezelî ve gerçek anlamda nimet veren bir mânâya tahsis edilmiş olduğundan dolayı başlangıçtan itibaren yüce Allah'tan başkasına Rahmân denilmemiştir. Ancak yalancı peygamber Müseylimetü'l-Kezzâb'a bir defa haddini aşan yağcı bir şair lâmsız olarak "Sen rahmân olmaya devam ediyorsun." tabirini kullanmış ve buna rağmen er-Rahmân dememiştir. Böyle olduğu halde İslâm dini açısından değil, dil açısından bile bu şairin hata ettiği belirtilmiştir. Din açısından ise şairin yanlış bir ifade kullandığı haydi haydi sabittir. Öyle ise mutlak surette "Rahmân" yüce Allah'a ait bir sıfat ismidir. Bundan dolayı aslında sıfat olması itibariyle çok rahmet sahibi, pek merhametli, çok merhametli, gayet merhametli veya sonsuz rahmet sahibi diye tefsir edilebilse de özelliğinden, isim olmasından dolayı tercemesi mümkün olmaz. Çünkü özel isim terceme edilmez. Özel isimlerin terceme edilmesi onların değiştirilmesi demektir ve dilimizde böyle bir isim yoktur. Bazılarının Rahmân'ı "esirgeyici" diye terceme ettiklerini görüyoruz. Halbuki "esirgemek" aslında kıskanmak, yazık etmek mânâsınadır. "Benden onu esirgedin." denilir. Sonra kıskanılanın korunması, saklanması tabiî olduğundan esirgemek, onun gereği olan korumak mânâsına da kullanılır. "Beni esirgemiyorsun." deriz ki, "Beni korumuyorsun." demektir. Fakat "Bana merhamet etmiyorsun." gibi, "bana esirgemiyorsun" denilmez. Bundan dolayı esirgeyici aslında "kıskanç" demek olacağından Rahmân'ın gelişigüzel bir tefsiri de olmamış olur. Elemlenmek, acı duymak demek olan acımaktan "acıyıcı" da tatsız ve kusurludur, kuru bir acımak merhamet değildir. Merhamet, acı felaketini ortadan kaldırmak ve onun yerine sevinç ve iyiliği koymaya yönelik olan bir iyilik duygusudur ki dilimizde tamamen bilinen bir kelimedir. Biz merhametli sıfatından anladığımız tatlı mânâyı öbürlerinden tam olarak anlayamayız ve hele pek merhametli yerinde "acıyıcı, esirgeyici" demeyiz. Bunun için eskilerimiz burada "yarlığamak" fiilinden "yarlığayıcı" sıfatını kullanırlardı. "Rabbim rahmeti ile yarlığasın", "rahmetinle yarlığa ya Rabbi!", "Rahmetinle yarlığa kıl ya gani (zengin)" gibi ki, bu kelimeyi hafifleterek "yarlamak" ve "yarlayıcı" denildiği de olmuştur. Ve aslında "yar (dost) muamelesi yapmak" demektir ki, merhametin sonucudur. Fakat "yarlığayıcı" da isim değil sıfattır. Özetle Rahmân "pek merhametli" diye noksan bir şekilde tefsir olunabilirse de terceme olunamaz. Çünkü "pek merhametli", ne yalnız Allah için kullanılan bir sıfattır, ne özel isimdir, "Rahim" demek de olabilir. Sonra yüce Allah'ın rahmeti, merhameti; bir kalb duygusu, psikolojik bir meyil mânâsına gelen bir iyilik duygusu değildir. Fâtiha sûresi tefsirinde açıklanacağı üzere iyiliği kasdetmek veya sonsuz nimet verme mânâsınadır. Dilimizde de rahmet bu mânâ ile bilinir, fakat bu ilgiden dolayı "Rahmân" ismini "Vehhâb = çok bağışlayan" ismi ile karıştırmak da uygun olmaz. Vehhâb, Rahmân gibi özel isim değildir. Bundan dolayı Rahmân, Vehhâb veya Afüvv (çok affeden) mânâlarına gelen "bağışlayıcı" sıfatı ile de terceme edilemez. Bu ismi ezberleriz ve tercemesi ile değil, tefsiri ile rahmet mânâsından anlamağa çalışırız.
Resim
Kullanıcı avatarı
Gul
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4882
Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00
İletişim:

Re: FATİHA SÛRESİ

Mesaj gönderen Gul »

Resim

ZEVK 741

OLUŞ lar aynen olacak, Er RAHMÂN hayr murad eyler
Menfi
-müsbet niyetimiz, inkişafı istidadın
Bunca emanet
-bunca nimet, bunca akıl-bunca reyler
İtiraz
, emre muhalif Rıza, teyidi muradın


Kul İhvânî

21.10.1990 21:35

Hayr : OLUŞ’ u idrak ve iştirak şerefi.

Şerr : OLUŞ’ u idrak gafletidir.

Murad : İstenerek, ümid ederek beklenen. Arzu edilen şey. * Gâye. Maksad. Emel.

Menfi-müsbet: olumsuz-olumlu. Yalan-Güzel ahlâk…

İnkişaf : Açılma. Meydana çıkma. * Yetişme. * Terakki etme, ilerleme. * Gizli sırların bilinmesi.

İsti’dad : Bir şeyin kabulüne ve kazanılmasına olan fıtrî meyil. * Kabiliyet. Akıllılık. Anlayışlılık. Allah Teâlâ Hazretlerinin (C.C.) insanlara ve sâir mahluklara tevdi buyurduğu kabiliyet kuvveleri.

Rey’ : Tercih. Oy.

Muhalif : Uymayan. Birbirine benzemiyen. Birbirine zıt olan. * Başka şekilde düşünen. * Karşı duran.

Te’yid : (C.: Te'yidât) Kuvvetlendirme. Sağlamlaştırma. Metânet verme. * Doğrulama, doğru çıkarma. Destekleme.

Emr : Teslim ol! Müslim ol! Lâzım olandır.

Murad: İstimet bul! Mü’min ol! Lâyık olandır.

OLUŞ: Kün! Ol! Emri olup aynen olanlar “Fe yekun”dur.

Resim
Kullanıcı avatarı
Gul
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4882
Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00
İletişim:

Re: FATİHA SÛRESİ

Mesaj gönderen Gul »

Resim: "er-Rahîm" de sıfat-ı müşebbehe veya mübalağa ile ism-i fâil olarak ikinci bir sıfattır. İki sıfatın farkının daha açık olması için burada ikincisi daha uygundur ki "çok merhamet edici" demek olur. Bu da yüce Allah'ın sıfatlarından biridir. Fakat yalnız sıfat olarak kullanılır, mevsufsuz (nitelenen olmadan) tek başına kullanılmaz. Bundan dolayı Rahmân gibi sıfât-ı gâlibe (genellikle sıfat olarak kullanılan kelime) ve özel isim olmayıp Allah'dan başkası için de kullanılabilir ve fiil amelini yapar. Başındaki belirleme edatı da bilinen zat içindir. Şu halde sıfat terkibindeki kelimelerin

Resim

Resim ilki yalnız isimdir,

Resim ikincisi hem isim, hem sıfat,

Resim üçüncüsü yalnız sıfattır.

Üç kelimeden oluşan sıfat, özel isimden umumî mânâya doğru açılmıştır. Ve bu iki sıfat, "Allah" zat ismine kalbimizde anlam kazandırmıştır. Bunlar, Allah'ı görmenin ilk cemâl tecellileridir.


Görüyoruz ki; "Rahmân, Rahîm" ikisi de rahmet masdarından mübalağa (pek çokluk) ifade eden birer sıfat olmakla beraber aralarında önemli farklar vardır. Bu farkları göstermek için müfessirler epeyce açıklamada bulunmuşlardır. Biz şu kadarıyla yetineceğiz: Yüce Allah'ın Rahmân oluşu, ezele (başlangıcı olmayışa), Rahim oluşu ise lâ yezale (ölümsüzlüğe) göredir. Bundan dolayı yaratıklar, yüce Allah'ın Rahmân olmasıyla başlangıçtaki rahmetinden, Rahim olmasıyla da sonuçta meydana gelecek merhametinden doğan nimetler içinde büyürler ve ondan faydalanırlar. Bu noktaya işaret etmek için dünyanın Rahmân'ı, ahiretin Rahîm'i denilmiştir. Aslında yüce Allah, dünyanın da, ahiretin de hem Rahmân'ı, hem de Rahîm'idir. Ve bu tabir de eski âlimlerden nakledilmiştir. Fakat her ikisinde öncelik itibariyle Rahman, sonralık itibariyle Rahim olduğuna işaret etmek için dünya Rahmân'ı ve ahiret Rahîmi denilmiştir ki, "hem müminlerin, hem kâfirlerin Rahmân'ı, fakat yalnız müminlerin Rahîm'i" denilmesi de bundan ileri gelmektedir. "Allah müminlere karşı çok bağışlayıcı, çok merhametlidir." (Ahzâb, 33/43).

Bu hususu biraz açıklayalım: Rahmân, yüce Allah'ın bir özel ismi olduğundan dolayı ezeli ve ölümsüzlüğü içine alır. Bundan dolayı, bu cins rahmet, merhamet ve nimet vermenin kullardan ortaya çıkması düşünülemez. Rahim ise yalnız Allah'a ait olmadığından sonsuzluğu gerektirmez. Ve bundan dolayı böyle bir merhametin ve nimet vermenin kullar tarafından da yapılması düşünülebilir. Demek Rahmân'ın rahmeti bir şarta bağlı değil iken, Rahîm'in rahmeti şarta bağlıdır, şarta bağlı olarak gerçekleşir.

Rahmân olmanın Allah'a mahsus olması ve ondan başkasına ait bir özelliği ilgilendirmemesi ve ancak izafet ile amel etmesi, bütün âlemlerde bir şeyi şart koşmadan genel bir mânâ ifade eder. Yüce Allah Rahmân olduğu için ezelî rahmeti umumîdir. Her şeyin ilk yaratılışı ve icadında almış olduğu bütün fıtrî kabiliyet ve ihsanlar Allah'ın Rahmân oluşundan kaynaklanan izafî oluşlardır. Bu itibarla içinde rahmet izi bulunmayan hiçbir varlık düşünülemez. Fakat varlıkların ilk yaratılışları yalnız Allah vergisi ve cebrîdir. Yani hiç kimsenin çalışması ve seçimi ile değil, yalnız Rahmân'a dayanmakla meydana gelir. Taşın taş, ağacın ağaç, insanın insan olması böyle zorlayıcı bir rahmetin eseridir. Bu görüş açısından kâinattaki her şey Rahmân'ın rahmetine gark olmuştur. Bundan dolayı Allah'ın Rahmân oluşu bütün varlık için güven kaynağı ve hepsinin ümididir. Göğünden yeryüzüne, gökcisimlerinden moleküllere, ruhlardan cisimlere, canlısından cansızına, taşından ağacına, bitkilerinden hayvanlarına, hayvanlarından insanlarına, çalışanlarından çalışmayanına, itaat edeninden isyan edenine, mümininden kâfirine, Allah'ın birliğine inananından Allah'a şirk koşanına, meleklerinden şeytanına varıncaya kadar âlemlerin hepsi Rahmân'ın rahmetine gark olmuştur ve bu itibarla korkudan kurtulmuştur. Fakat bu kadarla kalsa idi, ilim ile bilgisizliğin, hayat ile ölümün, çalışma ile boş durmanın, itaat etme ile isyan etmenin, iman ile küfrün, nankörlük ile şükrün, doğru ile eğrinin, adalet ile zulmün hiç farkı kalmamış olurdu. Ve böyle olsaydı kâinatta iradeyi gerektiren iş ve hareketlerden hiçbir iz bulunmazdı. İlim ve irade ile, çalışma ve çabalama ile ilerleme ve yükselme imkanı ortadan kalkardı ve o zaman hep tabiî olurduk, tabiatçılardan (Natüralistlerden), cebriyecilerden olurduk. Hem kendimizi, hem de Allahu Teâlâ'yı yaptığı şeylerde mecbur görürdük. Tabiatı, rahmetin gereğine mahkum tanırdık. Çünkü ne onun, ne bizim irade ve seçme hürriyetimizden bir iz bulamazdık, duyduğumuza gidemez, bildiğimizi işleyemez, arzularımızın yanına varamazdık, bütün hareketlerimizde bir taş veya bir topaç gibi yuvarlanır durur veya bir ot gibi biter, yiter giderdik. Ahlata armut, idris ağacına kiraz, limona portakal, Amerikan çubuğuna çavuş üzümü aşılayamazdık; tarlamıza ekin ekemez, ekmeğimizi pişiremez, rızıklarımızı, elbisemizi ve diğer ihtiyaçlarımızı sanatlar ve ustalıklar (meslekler) vasıtası ile elde edemezdik; göklere çıkmaya özenemez, cennetlere girmeye çare bulamazdık; hayvan gelir, hayvan giderdik. Bu şartlar altında ise Allah'ın Rahmân oluşu mutlak bir kemâl olmazdı. Bundan dolayı yüce Allah'ın kendi irade ve istediği şekilde davranmasını göstermesi ve onun bir eseri olarak irade sahibi varlıkları yaratması ve onları güzel irade ve isteklerine göre terakki ettirerek rahmetinden nimet içinde büyümeleri ve ondan faydalanmaları ve aksi takdirde ise kötü irade ve çalışmalarına göre nimetlerden mahrum etmekle, onları elem ve ceza ile cezalandırması, o iradelerin toplamının kendi iradesi ile uyum ve ahengini sağlaması ve onlara da rahmetinden bir pay vermesi hikmet gereği olurdu.
İşte tabiata ait bir hikmetin değil, ilâhî bir hikmetin eseri olan bu mükemmellik gerçeğinden dolayı yüce Allah, Rahmân olmasından başka bir de Rahim olmakla vasıflanmış ve Rahmân oluşunun rahmeti kendisine ait iken Rahim olmasıyla rahmetinden irade sahiplerine de bir pay vermiştir. Ana kuşlar, Rahmân'ın bir eseri olan yaratılıştan var olan içgüdüleri ile yavrularının başında kanat çırpar, ahlâklı insanlar da Rahim olma etkisiyle hayır işleri üzerinde acıma ve şefkatle yarışırlar. Bitkilerin, hayvanların anatomisi ve uzuvlarının faydalarıyla ilgili ilimlerde Allah'ın Rahmân oluşunun nice inceliklerini görür, okuruz. Ahlâk ilminde, insanlık hayatının olgunluk sayfalarında, peygamberlerin, velilerin menkıbelerinde büyük insanların biyografilerinde de iradeyle ve çalışılarak kazanılan işlerde Rahîmiyetin etkilerini okuruz. Başlangıçta çalışana, çalışmayana bakmadan varlık âlemine göndermek ve o şekilde idare etmek Rahmân oluşun bir rahmetidir. Daha sonra çalışanlara çalıştıkları maksatlarını da ayrıca bağışlamak Rahîm oluşun bir rahmetidir. Demek ki; Rahmân oluşun rahmeti olmasaydı biz yaratılamazdık, yaratılıştan sahip olduğumuz sermayeden, Allah'ın bağışladığı zaruri yeteneklerden, en büyük nimetlerden mahrum kalırdık. Allah'ın Rahim oluşundan gelen rahmeti olmasaydı yaratılıştan var olan kabiliyet ve ilk yaratılış durumundan bir adım dahi ileri gidemezdik, nimetlerin inceliklerine eremezdik.

Resim Allah'ın Rahmân oluşu mutlak ümitsizliğe, genel ümitsizliğe imkan bırakmayan bir mutlak ümit, bir ezeli lütufdur.

Resim Allah'ın Rahim oluşu ise; özel ümitsizliğin cevabı ve özel emel ve maksatlarımızın, çabalama ve faaliyet göstermemizin zamanı ve sorumluluğumuzun mükafatı olan bir arzunun sebebidir.


Demek ki, Allah'ın Rahmân oluşunun karşısında dünya ve ahiret, mümin ve kâfir eşit iken Rahim oluşunun karşısında bunlar açık bir farkla birbirinden ayrılıyorlar. Yani "Bir bölük cennette, bir bölük de ateştedir." (Şûrâ, 42/7) oluyor.

İşte dünya ve ahiretin Rahmân'ı ve ahiretin Rahîm'i, yahut mümin ve kâfirin Rahmân'ı, müminin Rahîm'i denilmesinin sebebi budur. Rahmetli Şeyh (Muhammed) Abduh'un lügatta bu mânâlara işaret yoktur zannetmesiyle eski alimlerin bu terimlerle gösterdikleri farkları ihmal etmesi doğru değildir. Çünkü "Rahmân" lügatte de Allah'a ait olan sıfatlardandır ve bir fiille bağlantısı yoktur. Ezelîlik (başlangıcı olmama) bildirir ve başlangıç noktasına bakar. Rahim'de ise bu özellik yoktur ve bir fiille bağlantısı vardır.
Demek ki, zevalsizlikte geçerlidir. Rahmân'ın rahmeti, başlangıçta iyiliği dilemeye yönelik Allah'ın zatına ait bir sıfattır. Rahîm'in rahmetinin de sonunda iyilik yapmaya yönelik bir fiilî sıfat olarak kabul edilmesi en güzel görüştür. Şu halde Rahmân ile Rahim, rahmetin değişik birer mânâsını ihtiva etmekle birbirlerinden birer yön ile üstün olmuş oluyorlar. Demek ki Rahmân, Rahim sıfatları yalnız bir pekiştirme (te'kid) için tekrar edilmiş değildirler. Ve her birinin kendine mahsus özel bir mânâsı ve bir mübalağa yönü vardır. Bir taraftan Rahmân'ın rahmeti en üstündür. Çünkü her yaratılmışa izafe olur, diğer taraftan Rahîm'in rahmeti en üstündür. Çünkü öbüründen (Rahmân'dan) daha fazla fiilî bir feyiz ve bereketi içine almakta ve Allah'a vekaleten kullarında da bulunur. Bazı tefsirlerde de buna işaret edilerek Rahmân'ın rahmeti yüce nimetler, Rahim'in rahmeti ise nimetlerin incelikleri ile ilgilidir derler.

Resim Rahmân'ın kullanılışı özel, ilgi alanı ise geneldir.

Resim Rahîm'in kullanılış alanı genel, ilgi alanı ise özeldir

ve işte yüce Allah böyle katmerlenmiş bir rahmet sıfatı ile vasıflanmıştır ve bunlar, insanlardan ümitsizlik duygusunu silmek ve onun yerine sonsuz bir iyimserlik duygusunu kurmak için yeterlidir. Genel bir şekilde istenen iman ve güven duygusunun ruhu da budur. Rahmân, Rahîm olan Allah'ı inkâr eden kâfir istediği kadar ümitsiz olsun, fakat müminin ümitsiz olması için hiçbir sebep yoktur.
"Sonuç günahlardan sakınan müttakilerin olacaktır." (Kasas, 28/83). Ve besmeleden alınacak ilk ilâhî feyz bu sevinçtir.
Resim
Cevapla

“Kur'an-ı Kerim” sayfasına dön