ÂYEte’L- KÜRSî ZEVKİMİZz..

Cevapla
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2731
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

ÂYEte’L- KÜRSî ZEVKİMİZz..

Mesaj gönderen Gariban »

Resim
Osmanlı Tugrası Âyete’l- Kürsî..


ÂYEte’L- KÜRSî ZEVKİMİZz..

اللّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ
Resim---"ALLAHu lâ İLÂHe illâ huve’l- HAYyu’l- KAYYUM (kayyûmu), lâ te’huzuhu sinetun ve lâ nevm (nevmun), lehu mâ fî’s- semâvâti ve mâ fi’l- ard (ardı), menzellezî yeşfeu indehû illâ bi iznih (iznihî) ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum, ve lâ yuhîtûne bi şey’in min ilmihî illâ bi mâ şâe, vesia kursiyyuhu’s- semâvâti ve’l- ard (arda), ve lâ yeûduhu hıfzuhumâ ve huve’l- ALİYyu’l- AZÎM (azîmu).: ALLAH ki, O'ndan başka İLÂH yoktur (Sadece O vardır). HAYy'dır KAYYUM'dur. O'nu ne bir uyuklama ve ne de bir uyku hali tutmaz. Göklerde ve yerde olan herşey O'nundur. Onun izni olmadan, O'nun katında kim şefaat etme yetkisine sahiptir? Onların önlerinde ve arkalarında olanları (geçmiş ve geleceklerini) bilir. Ve O'nun İlminden, O'nun dilediğinden başka bir şey ihata edemezler (kavrayamazlar). O'nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır. Ve o ikisini muhafaza etmek (yerlerin ve göklerin dengesini korumak, gözetmek), kendisine zor gelmez ve O ALÂ'dır (çok yücedir), AZÎM'dir (çok büyüktür)." (Bakara 2/255)

Sevgili can dostlar;
BugünÂyet’ül Kürsî’yi tefekkür etmek istedim. Her sabah akşam okuduğum bu âyet-i kerimeyi gır gır gır okurken bazılarını anlıyor bazılarını hızla pikap gibi akıldan geçiyorum da, pikabın iğne ucu Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in iğne ucu gibi olsun diye SALL edemezsek, iyi okuyamıyoruz.
OKU’yan o olduğu için, “İKRA!.: OKU!.” diye Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’e ilk âyet inzâl olmuş. Bu Kur’ÂN’da sizin zikriniz var diye bir de başka bir âyet-i kerime var. ANcak Kur’ÂN BİZi okuduğunda ANlıyabiliyoruz Kur’ÂN ne diyor, BİZDEKİ BİZİM HAYY olan Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’imiz akıl pikabımızın iğne ucu olduğunda ANLArız demektir bu.


لَقَدْ أَنزَلْنَا إِلَيْكُمْ كِتَابًا فِيهِ ذِكْرُكُمْ أَفَلَا تَعْقِلُونَ
Resim---“Lekad enzelnâ ileykum kitâben fîhi zikrukum, e fe lâ ta’kılûn (ta’kılûne).:
Andolsun ki; içinde, sizi zikreden (sizden bahseden) bir kitap indirdik. Hâlâ akıl etmez misiniz?”
(Enbiyâ 21/10)

Kul İhvani Hocamız, geçmişte Âyete’l- Kürsî’yi çok güzel bir şekilde zevk etmişti, sitede aradım buldum okudum, içim bir hoş oldu. Âyet’el Kürsî, Kur’ÂN-ı Kerim’imizde Bakara Sûresi’nin 255. âyetidir. Bu âyet için birçok hadisi şerif var, hocamız bunları Âyet’el Kürsî zevkinde listelemiş. Dileyen dostlarımız oradan bunları inceleyebilirler. Bunları tek tek belirtmeyeceğim bu SALLa GELsin YAZımızda..

Sevgili kardeşlerim; bu âyet öyle âyet ki, bu âyet içinde en çok harf-i tarifli ve harf-i tarifsiz esmâ olan âyetlerden birisi ve sanki üzerine basıldığında tüm çarkları döndüren bir âletin kumanda merkezi düğmesi gibi Kur’ÂN-ı Kerimimiz için. Bu sebeple âlemin içindeki tüm Esmâ Çarklarının;
Merkezden=>Muhite, Muhitten=>Merkeze İŞLEyişini ÖZetliyor BİZe..

ALLAHu zü’L- CeLÂL’in işinin başında olduğunu, şu SubhÂNî Sistemini, dışarıdan gaflet içinde bir kral gibi yönetmediğini, bizzat tüm SubhÂNî Sistemin kendisi ile diri ve kaim olduğunu ilan etmektedir. Her şeyi NÛRu’ndan halk eden ALLAH celle celâlihu’nun bu durumda ayrılık ve gayrılığı nasıl düşünülebilir ki? BİZe yaraşan BİLE-Liğini düşünmektir.


اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ الزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِن شَجَرَةٍ مُّبَارَكَةٍ زَيْتُونِةٍ لَّا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُّورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِي اللَّهُ لِنُورِهِ مَن يَشَاء وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Resim---ALLAHu nûru’s- semâvâti ve’l- ard (ardı), meselu nûrihî ke mişkâtin fîhâ mısbâh (mısbâhun), el mısbâhu fî zucâceh (zucâcetin), ez zucâcetu ke ennehâ kevkebun durrîyyun, yûkadu min şeceratin mubâraketin zeytûnetin lâ şarkîyetin ve lâ garbiyyetin, yekâdu zeytuhâ yudîu ve lev lem temseshu nâr (nârun), NÛRUN ALÂ NÛR (nûrin), yehdîllâhu li nûrihî men yeşâu, ve yadribullâhu’l- emsâle li’n- nâs (nâsi), vallâhu bi kulli şey’in ALÎM (alîmun).:ALLAH celle celâlihu, göklerin ve yerin NÛRu'dur. O'nun NÛRu, içinde misbah (lâmba) bulunan kandil (ışık saçan bir kaynak) gibidir. Misbah, sırça (cam) içindedir. Sırça (cam), inci gibi (parlayan) yıldız gibidir. Doğuda ve batıda bulunmayan mübârek bir ağacın yağından yakılır. Onun yağı, ona ateş değmese de kendi kendine ışık verir. NÛR üzerine NÛRdur. ALLAH celle celâlihu dilediğini NÛRuna hidâyet eder (ulaştırır). Ve ALLAH celle celâlihu, insanlara örnekler verir. Ve ALLAH celle celâlihu, herşeyi en iyi bilendir. (Nûr 24/35)

Biliyorsunuz ki bazı Hristiyanlar İsâ aleyhisselâm’ı ilâhlaştırmış ve hulul (içine girme) fikri ile ALLAH celle celâlihu’yu İsâ aleyhisselâm’ın bedeni içine sokarak ALLAH’a şirk koşmuştur. Bir “İnsan İlâh” düşüncesi, daimâ insanlık tarihinde bir şekilde peygamberlerin getirdiği Tevhid İnancını bozmaya uğraşmış ve bundan dolayı zaman içerisinde gelen Nebîlerin getirdikleri hakiki inancın içerisinde farklı farklı mezhepler türemiştir. Dini inançların takip edenleri de fanatiklik ederek, dinlerinde aşırıya kaçarak bunu yanlış yorumlamalarla körüklemiştir..

Efsâneler vardır, bunlar kapı aralığından bakıldığında, şirk koşmadan incelendiğinde, çoğunda bahsedilen Tanrı Figürlerinin, Esmâü’l- Hüsnâ’daki İlahî İsimleri temsil ettikleri görülür. Hinduların ilâh isimleri ve açıklamaları 1000’lercedir. Çünkü insanoğlu.: “Bir ilâh varsa O’nun efalleri de (işleri) vardır diyerek”, halk ve âlemle ilgili bu ilâh ya da işlerin kesreti/çokluğu neticesiyle ilâhların gördüğü işleri gruplara ayırıp bunları ayrı ayrı Tanrı Figürleri ile tasvir etmiş, sembolleştirmiştir. İnsan aklı ille bir tasvir yapmak ister, bir sûret arar. Burada uydur kaydırlar da olsa, insanın içinde.: “Bizi bir idare eden var, bu işleri bir yöneten var” iç arayış ve haykırışının tezahürünü görmekteyiz ki bu fıtraten temel İNANÇ’tır..

Örneğin Meliklik, hükümdarlık, idare eden yöneten vasfı olan el-Melik, mitolojide Zeus’ta bir erkek kral şekliyle tasvir edilmiştir. Bu güçlü olduğu için erkil olarak tasvir edilerek er-RahmÂN gibi de görülmektedir. Ne bileyim Viking atalarında bu Zeus’un temsili Odin vardır mesela. İnsan aklı düşündüğünde.: “Bir ilâh varsa o bütün bu âlemdeki yaratılana bir şekilde rızık verir” der. Bu nedenle de çeşitli medeniyetlerde bereket, rızık veren tanrılara dâir çeşitli isimlerde figürler ortaya çıkmıştır.

Böyle olunca da, bir yığın insan toplulukları herkes kendi elindeki ilâh tasviri ve açıklamalarıyla, ortak yönleride olan farklı da olan, uydur kaydırlarıyla çeşit çeşit ilâhlarıyla övünerek kendi inançları uğruna birbirleriyle çekişmekte iken, bu kargaşa ve karmaşıklığı, ALLAH celle celâlihu, ResûL-ALLAH sallallahu aleyhi vesellem’e vahiyle bildirdiği Kur’ÂN-ı Kerim ile ve Hak Din İslâmiyet ile berrak ve net bir şekilde zuhur ettirmiş, Kendi Sıfat ve Esmâlarını bildirmiş ve diğer herkes için İslamiyet’i referans noktası yahut bir mihenk taşı kılmıştır. Kur’ÂN (KeLâmuLLAH) ve Hadis (ReSûLuLLAH) ölçeğiyle bakıldığında bu inançların çatlaklıkları, patlaklıkları, aşırılık ve eksiklikleri ve Kur’ÂN’a paralel olan kısımları görülecektir..

Sosyal medyanın iletişimi ve kültürleri bir araya getirişi ile manevî kaynakların bedava halklara açılması neticesiyle çeşitli dini inançların metinlerini okuyan insanlar arasında bazı yakınlaşmalar olmuştur. Bu yakınlaşmalarda yukarıda bahsettiğim şekilde inançların içerisindeki ortak yanları gören insanlar bir başka tuzağa düştüler, nedir bu tuzak? “Mâneviyatı, dinleri birleştirelim” düşüncesi!.

Şeytânın ham akıllara verdiği bir vesvese var:: “Bu dindârlar fanatik, sen ara bulucusun, sen iyilik seversin melek gibisin. Onlardan daha akıllısın. Sen bir el at şu işe sen üstün akılsın, bunlar gafletteler sen uyanıksın, birbirlerine giriyorlar halbuki hepsi bir. Onlar fanatiklikle birbirini yiyor ama sen başkasın, senin kalbin temiz. Sonra dindeki şeriatler onları kısıtlıyor, “organize din” denilen şey insanın aklını sınırlıyor, hür düşünmesini engelliyor, kendine köle ediyor. Sense her şeyi okur kalbine uygun gördüğünü alırsın, hürsün çünkü!.”

EE sonra? ALLAHu zü’L- CeLÂL insanlığı yolsuz yordamsız mı bırakmış, sahih kaynaksız mı bırakmış? ALLAHu zü’L- CeLÂL bilmiyor mu herkesi birleştirmeyi? Sen şimdi birleştireceksin bunları, nasıl?.
Kendi şeriatını yâni, kendi aklını hepsinin üzerine ahkâm keserek koyarak mı yapacaksın ve bunun adına hürriyet mi diyeceksin? Bunu nasıl yapacaksın? Kendi ilâh anlayışını ALLAH’ın Kur’ÂN’ının üstüne koyacak, kendi aklını da, peygamber edinerek, senin getirdiğin yeni din kuralları ile ki buna sen vicdan dersin yahut iyilik dersin, bu senin kısır anlayışınla olur. İnsan Aklı, kurala gerek yok diyerek şeriati kenara kaldırdığında muhakkak zamanla Formal Yapıyı uydurup kaydırarak oraya kural olarak milyonlarca aklın uydurma kurallarını çelişikliklerini tanımlar. Bunu günümüz Hristiyanlığında görürsünüz. Formu olmayan bir yapıya zamanla eklentiler yapılarak form oluşturulmaya çalışılmış ve çarpık yapılanma bidatlara dayalı bir Hristiyanlık formu oluşturmuş, İsâ Aleyhisselâm’ın sözleri bunların arasında gaybolmuştur.

Bunları gördüm çevremde, yurt dışındaki Spiritüel Akımları izleyen yabancı insanlar arasında. Nefislere hoş geliyor bu çünkü sessiz bir ilâha kulluk etmek, yaptıklarından sorumlu olmamak ve bir de kendi aklını diğerlerinin üstünde görmek kibri eklendi mi seyret gümbürtüyü. Hiçbir şey bilmeden insanların buna saplandıklarını gördük. İnsanlara yardım etmek için el uzattığımızda baktık ki, bizi de bataklığa batırmaya çalışıyorlar. Bunun açılımı bu işte!. Bunu, edepsizliğin ve kötülüğün en şiddetli tezahürü olduğunun farkında olmayarak yapıyor bu insanlar, iyi niyetli olduklarını düşünerek kandırıyorlar kendilerini..

Neden buraya girdik, konuyu dağıtmayalım, Müslüman Halkların çoğu bir yandan Hristiyanların düştüğü, Yahudilerin düştüğü Kişisel Tanrı yani uzaktan idare eden bir hükümdar tanrı tuzağına itiliyor. Adam Rabbı’sına kulluk edecek ama Rabbı’sı çok uzakta, âhirette onu bekliyor. Resûlullah sallallalahu aleyhi ve sellem’de onun için öldü, âhirette bekliyor. Kur’ÂN-ı Kerim de, duvarda asılı duruyor. Herkesi tatile ayırdı, emekli etti hadi bakalım buyrun burdan yakın!.. Buradaki RABB celle celâlihu ne olacak bunu düşünmüyor. HAYy olan Resûlullah salalllahu aleyhi ve sellem ne olacak bunu düşünmüyor?.

Böyle bir karanlığı NÛRLandıran bir âyettir Âyet’el Kürsî.
Zamanla kayıdlı olan akıllar zamanla mekanla kayıdlı olmaktan münezzeh olan RABB’larıyla burada her ÂN =>BİLE OLduklarını nasıl anlayacaklar?.

“Edeb ALLAH icin BİLELik Dâimîyyetini kurmak demektir. Mutfakta tuvâlette her yerde RABB-Le BİRLİKte OLmak DEmektir.” [Kulihvâni]

Âyete’l- Kürsî/Bakara 2/255 başında.:
“ALLAHu Lâ İLâHe İLLâ HUve.: ALLAH celle celâlihu öyle ki O’ndan başka İLÂH yoktur. “ buyuruyor.

Bu tevhid Kasas Sûresi 70. Âyette de geçmektedir.:


وَهُوَ اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ لَهُ الْحَمْدُ فِي الْأُولَى وَالْآخِرَةِ وَلَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Resim---"“Ve huvALLAHU LÂ İLÂHE İLLÂ HUve, lehu’l- hamdu fî’l- ûlâ ve’l- âhırati ve lehu’l- hukmu ve ileyhi turceûn (turceûne).: Ve O ALLAH'tır ki; O'ndan BAŞKA İLÂH YOKtur. Evvelde ve ahirde (dünyada ve âhirette) hamd, O'na aittir. Ve hüküm, O'nundur. Ve O'na döndürüleceksiniz." (Kasas 28/70)

4 TEVHİDimiz vardı bizim neydi bunlar.:

1-) Lâ iLâhe iLLâ ALLAH.: Genel Tevhiddir tüm mâsivâ buna dahildir. Taş taşça, atom atomca yapar, hepsi kendi dilince hareket eder..

2-) Lâ iLâhe iLLâ HU.: O’ndan başka İLÂH yoktur. HU, HaKKiki HUviyyet Sâhibi olan, izafî olmayan, O’ndan başka İLÂH yoktur. Bunu aklı olan İnsÂN Sûretindeki bizler yapar.

3-) Lâ iLâhe iLLâ ENTE.: SEN’den başka İLÂH yoktur, bunu ise Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, Teke Tek yapar..

4-) Lâ iLâhe iLLâ ENÂ.: ZÂTuLLAH’ın ULUHİYyet Tevhidi, bunu ALLAH celle celâlihu bizZÂTihi yapar..

Bu ikinci tevhidde üçüncü tekil şahıs zâmiri “HU.: O” vardır. Kendi Zâtı ile tüm Hilkatin Merkezinde ve Tek Hakiki HUviyyet Sâhibi olan Yüce ALLAH celle celâlihu O ki, O’ndan başka İLÂH yoktur. “HU!.” çekerler dervişler. Merkezden=>Muhite AÇILan ve Muhitten =>Merkeze RÜCÛ’ eden,
ZÂT=>>SIFAT=>>ESMÂ=>>EŞYÂ<<=ESMÂ<<=SIFAT<<=ZÂT TECELLîyâtLarına;
=>ESMÂ Mertebesinden bakan AKILLar için =>“Lâ iLâhe iLLâ HU” derken,
=>SIFAT Mertebesinden bakan Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem ise => “Lâ iLâhe iLLâ ENTE” der. TEKe TEKk..

AHAD ALLAH celle celâlihu =>>AHMAD<<=>>HAMİD<<=>>MAHMUD<<=>>MUHAMMAD aleyhisselâm..

Sevgili Kardeşlerim;
Zât-ı AHADîyye’sinden “mim”lenerek ilk nokta’da;
=>RÛH ÂLEMİ’nde AHMEDîyyet O’na TEKk Hamd Edicidir.
=>KaLB ÂLEMİ’nde HAMİDîyyet TÜMM HamdLer O’nadır..
=>NeFS ÂLEMİ’nde MAHMUDîyyet Hamdı Makamı O’nun içindir.
=>BEDEN ÂLEMİ’nde MUHAMMEDîyyet KÜLLî ŞEYyce HAMD eden O’dur..

Sonuçta; AHMEDîyyet olan ilk tek hamd edici nokta, kendisine rücû’ edildiğinde yine tek hamd edendir. Bundan dolayıdır ki burada her şeyi yutmuş olan ve Kendi VARından VAR eden ALLAH celle celâlihu O’dur ki;
Tüm HAMDLar=>ALLAH.. O’nadır,
Tüm HAMDLar=>LİLLAHi.. O’nun içindir,
Tüm HAMDLar=>LEHu.. O’nundur.
Tüm HAMDLar=>Hu.. O’dur..

O’ndan başka RÜCÛ’ edilecek bir MERCİ’ yoktur.
Her ŞEYy=>ASLIna RÜCÛ’ edecektir.
“El hamdu lillahi rabbi’l âlemîn.” dir.
MUHİTte ESMÂLarını SEYReden NAKİLLi AKILLar DERLer ki.:
Lâ iLâhe iLLâ HU.: O’ndan başka EL İLÂH yoktur!.

“ALLAH =>Bizde DeğiL =>Biz =>ALLAH’tayız!.”
[Münir Derman kaddesallahu sırrahu]

“Hamd =>MakaM-ı MahMud İŞİdir. Bir AKıL =>NAKLi BİLdi, BULdu ve OLduysa =>AKLın NAKLi BULdugu yerde yapılan bir seydir. MahMudîyyet Makamı İŞİdir. TesLim OLmus, AKL-ı SİLM/SeLiM OLan AKıL HAMDeder.
AHMED =>TeKk hamdedendir. İLk hamdedendir, Son Hamdeden de OLacaktir. NÛR-u MuhaMMed’in=>NÛRuLLAH’a Hamdi BiL!.

İki “mim” vardır “MahMud” İsminde. Birinci “mim” AKLin fıtraten veriLdiği için kişide bulunan AKıLdır. İkinci “mim” ise, NAKİLLe BULusunca ALınan AKL-ı SeLim Hâlidir. Hamdeden Nefis, kendini BİLen Nefistir. Muhteşem bir olaydır. Şükür, Beden ve Nefsin yapması gerekendir. Hamd ise Yüreğin YüceLiği ile YAPıLması gereken bir seydir..”
[Kulihvâni]


MuhaMMedî MuhaBBetLerimLe...

ResimGARİBAN
Resim
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2731
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÂYEte’L- KÜRSî ZEVKİMİZz..

Mesaj gönderen Gariban »

Resim=>DÜZ YOL..

"ALLAHu Lâ İLÂHe İLLâ HUve’L- HAYyu’L- KAYYUM.: ALLAH ki, O'ndan başka İLÂH yoktur (Sadece O vardır). HAYy'dır KAYYUM'dur.

Bu âyette iki esmâ devreye girdi. Hangi esmâlar bunlar?.
El-HAYy ve El-KAYYÛM Esmâları. Esmâ tercemelerimize bakalım bu esmâlar için.:

El HAYy.: Devâmlı hayat sahibi, mutlak diri, maddî manevî dirilerin dirilik kaynağı, hayat veren tek.. Mutlak diri, gerçek hayat sahibi ve Bâkî olan ALLAHu zü’L- CELÂL.

El KAYYÛM.: Başlangıç, nihâyet ve yeniden oluş gibi hâllerden beri' ve münezzeh olan. Ezelden ebede kâim (ayakta duran) ve dâim (devâmlı) ve hep var olan, bütün mahlûkat (varlık)'ın varlığı (kıyamı) kendisiyle kâim olan ve idâre eden. Mahlükâtını muradınca var edip, mevcûdiyyetlerini kendi sıfatları içinde kudretiyle tutan ve koruyan, zâtî varlığı âşikâr, ezelî, ebedî ve ortada olan ALLAHu zü’L- CELÂL…

Elmalılı Hamdi Yazır kaddesallahu sırrahu Kur’ÂN-ı Kerim tefsirinde KAYYÛM Esmâsı için.: “Kıyamdan "Fey'ul" vezninde (kalıbında) bir mübalağa kipidir ki, kendi kâim, diğerleri mukim (ayakta tutan) ve mukavvim (yöneten) demektir. Ve bunda eşyânın ayakta durmasının İlâhî Kıyamda olduğuna lafzında bir imâ (işâret) vardır.”

SevgiLi KardeşLerim;
el-HAYy Esmâsı ZATî bir esmâdır. ALLAH celle celâlihu, bir şeye ihtiyaç duymaktan münezzehtir. ALLAH’ın HAYY’lığı kendi Zâtındandır. ALLAH celle celâlihu varlığı zorunlu olandır/Vâcibu’l- VüCÛDdur. Aklı olan “men” ve olmayan “mâ”, mikro ve makroda algıladığın algılamadığın, yaratılan her şeyin DİRİLiği O’ndandır ve DİRİLik Kaynağı O’dur. O =>El-Dâimu celle celâlihu’dur.

Ed Dâimu.: Varlığı dâim olan, varlığının önü-sonu olmayan. Geçici mevcûdatı halkeden dâim, kâim, bâkî olan Vâcibu’l- VüCÛD ALLAHu zü'L- CELÂL.

Bu iki esmâyı en basit şekliyle saf bir çocuk gibi görmek mi istiyorsun? Öyleyse dinle, kuruyan bir çiçeğe git bir bardak su dök ve başını eğmiş çiçeğin nasıl hayy coşkusuyla kıyama geçip dimdik olduğunu ve eş-şekür esmâsı tecellîsiyle şükrettiğini seyret. Gökten yağmur yağınca topraktan çıkan bin bir çeşit bitkiye bak ve tabiattaki hayy cümbüşünü seyret. Tabiata ve yaşamımıza HaYaT deriz HaYyat. Secdede et-teHiYYatü okuduktan sonra kıyama kalkarken bunu düşünmenizi rica ederim. Uykudan sabah yatağınızdan ayağa kalktığınızda bunu düşünmenizi rica ederim. Beş vakit ezân minâreden okunupta HaYyale’s- Salâh (Namaza gelin dirilik bulun) denildiğinde bunu tefekkür etmenizi riâa ederim.

ALLAH celle celâlihu, El-HAYy’dir ve el-MuHYîdir. El-Muhyî Esmâsının içinde HaYy Esmâsı gizlidir. Bunu “H” ve “Y” harflerinden görebilirsiniz. Başındaki “mim” bunu yapan eden gibidir. El-Muhyi celle celâlihu, El-HAYy Esmâsıyla DİRİLik verir. El-Mumît Esmâsında ise el-Muhyî’nin tam tersine mevt eden mânâsı vardır.

El Mümît celle celâlihu.: İmâte eden, mevt eden, öldüren, helâk eden. Can verdiklerinin canını almaya ve diri olanı öldürmeye zâten ve aslen hakkı olan ALLAHu zü’L- CELÂL.


فَانظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَتِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ ذَلِكَ لَمُحْيِي الْمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Resim---"Fenzur ilâ âsâri rahmetillâhi keyfe yuhyil arda ba’de mevtihâ, inne zâlike le muhyî’l- mevtâ, ve huve alâ kulli şey’in kadîr (kadîrun).: Öyleyse ALLAH'ın rahmetinin eserlerine bak. Ölümünden sonra arzı (yeryüzünü) nasıl diriltiyor? Muhakkak ki (O), ölüleri işte böyle gerçekten diriltendir ve O, herşeye kaadirdir.” (Rûm 30/50)

وَاللَّهُ الَّذِي أَرْسَلَ الرِّيَاحَ فَتُثِيرُ سَحَابًا فَسُقْنَاهُ إِلَى بَلَدٍ مَّيِّتٍ فَأَحْيَيْنَا بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا كَذَلِكَ النُّشُورُ
Resim---“Vallâhullezî, erseler rîyâha fe tusîru sehâben fe suknâhu ilâ beledin meyyitin fe ahyeynâ bihi’l- arda ba’de mevtihâ, kezâlike’n- nuşûr (nuşûru).: Ve o ALLAH ki, rüzgârı gönderir, böylece bulutları hareket ettirir. Sonra da onu ölü beldeye sevkederiz. Böylelikle arzı, ölümünden sonra onunla (yağmurla) diriltiriz. Nuşur (yeniden dirilip yayılma), işte bunun gibidir.” (Fâtır 35/9)

ALLAH celle celâlihu aşağıdaki Âyet-i Kerime’de nûruyla nûrlanmış kimseyi de dirilttiğini buyuruyor.:

أَوَ مَن كَانَ مَيْتًا فَأَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِي بِهِ فِي النَّاسِ كَمَن مَّثَلُهُ فِي الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِّنْهَا كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْكَافِرِينَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ
Resim---“E ve men kâne meyten fe ahyeynâhu ve cealnâ lehu nûren yemşî bihî fî’n- nâsi ke men meseluhu fî’z- zulumâti leyse bi hâricin minhâ, kezâlike zuyyine li’l- kâfirîne mâ kânû ya’melûn (ya’melûne).: Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir nur (ışık, akıl) verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkmayacak durumdaki kimse gibi olur mu? İşte kâfirlere yaptıkları böyle süslü gösterilmiştir.” (En’âm 6/122)

Yazımızın başında bazı Hristiyanların İsâ aleyhisselâm’ı nasıl İlâh olarak gördükleri ve O’nu, ALLAH’a ortak koştuklarından bahsetmiştik. Âyete’l- Kursî içinde bunu neden bahsettik? İsâ aleyhisselâm‘ın ALLAH’ın izniyle ölüyü diriltmesi, körü ve alacalıyı iyileştirmesi bunu gören halkın üzerinde büyük bir etki yapmıştı fakat bazı kimseler ondan zuhur eden bu mu’cizeleri gördüklerinde ölüyü diriltmek gibi büyük bir mu2cizeyi ancak bir ilâhın yapabileceğini fakat bunun bir insandan çıkması durumunu düşündüklerinde ALLAH’ın onun içinde olduğunu düşünerek O’nu kayıt altına alıp sûrete dahil ettiler ve böylece İsâ aleyhisselâm’ı ALLAH’a şirk koştular.

Bu âyetlere bakıldığında El-HAYy Esmâsının tecellîsi görülecektir. İsâ aleyhisselâm, bu şifa verme hadiseleriyle Eş-Şâfi Esmâsının da tecellîgahıdır. Âyet’el Kursî’de ALLAH’ın izni olmadan kimsenin şefaat edemeyeceği bildirilmektedir. Yine İsâ aleyhisselâm, ALLAHu zü’L- CELÂL’in buyurduğu şekilde ALLAH’ın kelimesidir ve beşikteyken insanlarla konuşmuştur, ve el-Alîm esmâsının tecellîgahıdır. Bu esmâların bu âyette geçmesi ile ALLAH celle celâlihu, Kendi Zâtının bu tecellîlerin kaynağı olduğunu, hiç kimsenin kendi başına kâim olmadığını, kimsenin, Peygamberler ve Resûller’de olsa, en büyük mu’cizelerle de gelseler, kendisine şirk koşulmaması gerektiğini bir yerde genel mâhiyette insanlara bildirerek kendi ULUHÎYYEtini şirkten tenzih etmiştir. Aşağıdaki âyetleri tefekkür edersek bunu daha iyi anlayacağız.:


وَرَسُولاً إِلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَنِّي قَدْ جِئْتُكُم بِآيَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ أَنِّي أَخْلُقُ لَكُم مِّنَ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ فَأَنفُخُ فِيهِ فَيَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِ اللّهِ وَأُبْرِئُ الأكْمَهَ والأَبْرَصَ وَأُحْيِي الْمَوْتَى بِإِذْنِ اللّهِ وَأُنَبِّئُكُم بِمَا تَأْكُلُونَ وَمَا تَدَّخِرُونَ فِي بُيُوتِكُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لَّكُمْ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ
Resim---“Ve resûlen ilâ benî isrâîle ennî kad ci’tukum bi âyetin min rabbikum, ennî ehluku lekum minet tîni ke heyeti’t- tayri fe enfuhu fîhi fe yekûnu tayran bi iznillâh (iznillâhi), ve ubriu’l- ekmehe ve’l- ebrasa ve uhyî’l- mevtâ bi iznillâh(iznillâhi), ve unebbiukum bi mâ te’kulûne ve mâ teddehırûne, fî buyûtikum inne fî zâlike le âyeten lekum in kuntum mu’minîn (mu’minîne).: Ve onu (Meryem oğlu Îsâ Mesih'i ), "Benî İsrâîl'e (İsrailoğulları'na)" resûl olarak gönderecek. (Onlara şöyle diyecek).: "Muhakkak ki ben size RABBiniz'den âyet (mucizeler) getirdim. Ben gerçekten size nemli topraktan kuş heykeli yaparım, sonra onun içine üflerim. O zaman o, ALLAH'ın izniyle kuş olur. Doğuştan kör olanı ve abraş hastalığını iyileştiririm. Ve ALLAH'ın izniyle ölüyü diriltirim. Yediğiniz şeyleri ve evlerinizde biriktirdiğiniz şeyleri size haber veririm. Eğer siz mü'minler iseniz muhakkak ki bunlarda sizin için elbette âyetler (deliller) vardır.” (Âl-i İmrân3/49)

إِذْ قَالَ اللّهُ يَا عِيسى ابْنَ مَرْيَمَ اذْكُرْ نِعْمَتِي عَلَيْكَ وَعَلَى وَالِدَتِكَ إِذْ أَيَّدتُّكَ بِرُوحِ الْقُدُسِ تُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلاً وَإِذْ عَلَّمْتُكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرَاةَ وَالإِنجِيلَ وَإِذْ تَخْلُقُ مِنَ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ بِإِذْنِي فَتَنفُخُ فِيهَا فَتَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِي وَتُبْرِئُ الأَكْمَهَ وَالأَبْرَصَ بِإِذْنِي وَإِذْ تُخْرِجُ الْمَوتَى بِإِذْنِي وَإِذْ كَفَفْتُ بَنِي إِسْرَائِيلَ عَنكَ إِذْ جِئْتَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِنْهُمْ إِنْ هَذَا إِلاَّ سِحْرٌ مُّبِينٌ
Resim---“İz kâlellâhu yâ îsebne meryemezkur ni’metî aleyke ve alâ vâlidetike iz eyyedtuke bi rûhi’l- kudusi tukellimu’n- nâse fî’l- mehdi ve kehl (kehlen), ve iz allemtuke’l- kitâbe ve’l- hikmete vet tevrâte ve’l- incîl (incîle), ve iz tahluku minet tîni ke hey’etit tayri bi iznî fe tenfuhu fîhâ fe tekûnu tayran bi iznî ve tubriu’l- ekmehe ve’l- ebrasa bi iznî, ve iz tuhricu’l- mevtâ bi iznî, ve iz kefeftu benî isrâîle anke iz ci’tehum bi’l- beyyinâti fe kâlellezîne keferû minhum in hâzâ illâ sihrun mubîn (mubînun).: ALLAH(cc.) şöyle buyurmuştu; "Ey Meryem oğlu Îsa! Senin ve annenin üzerindeki nimetimi hatırla. Seni Ruhû’l- Kudüs ile desteklemiştim de beşikte iken de yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun. Sana Kitab'ı, Hikmet'i, Tevrat'ı ve İncil'i öğretmiştim. Ben'im iznimle nemli topraktan kuş şeklinde heykel (suret) yapmıştın, sonra onun içine üflemiştin, böylece Ben'im iznimle bir kuş olmuştu. Ve, doğuştan kör olanı ve alaca tenliyi yine Ben'im iznimle iyileştiriyordun. Ben'im iznimle ölüleri (diriltip, kabirden) çıkartıyordun. Ve onlara apaçık belgeler getirdiğin zaman İsrailoğullarının saldırısını senden savmıştım (seni kurtarmıştım). O zaman onlardan kâfir olanlar (küfürde olanlar); "Bu ancak, sadece apaçık bir sihirdir." demişlerdi.” (Mâide 5/110)

وَإِذْ قَالَ اللّهُ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ أَأَنتَ قُلتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُونِي وَأُمِّيَ إِلَهَيْنِ مِن دُونِ اللّهِ قَالَ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أَقُولَ مَا لَيْسَ لِي بِحَقٍّ إِن كُنتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُ تَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِي وَلاَ أَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِكَ إِنَّكَ أَنتَ عَلاَّمُ الْغُيُوبِ
Resim---“Ve iz kâlellâhu yâ îsebne meryeme e ente kulte li’n- nâsittehizûnî ve ummiye ilâheyni min dûnillâh(dûnillâhi) kâle subhâneke mâ yekûnu lî en ekûle mâ leyse lî bi hakk(hakkın) in kuntu kultuhu fe kad alimteh(alimtehu) ta’lemû mâ fî nefsî ve lâ a’lemu mâ fî nefsik(nefsike) inneke ente allemu’l- guyûb(guyûbi).: Ve ALLAH (cc.): Ey Meryem oğlu Îsa! Sen mi insanlara ; “Beni ve annemi, ALLAH'tan başka iki ilâh edinin diye söyledin?" dediğinde , Hz. İsa; ''Sen “Subhansın (seni tesbih ve tenzih ederim, Sen yücesin)”, benim için hak (gerçek) olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz. Eğer ben onu söylemiş olsaydım o taktirde, muhakkak Sen onu bilirdin, nefsimde olanları da SEN bilirsin, ben ise SEN'in zatında olanları bilemem." Muhakkak ki Sen, gayb'tekileri (görünmeyenleri, bilinmeyenleri) en iyi bilen SENsin.” (Mâide 5/116)

يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لاَ تَغْلُواْ فِي دِينِكُمْ وَلاَ تَقُولُواْ عَلَى اللّهِ إِلاَّ الْحَقِّ إِنَّمَا الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ رَسُولُ اللّهِ وَكَلِمَتُهُ أَلْقَاهَا إِلَى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِّنْهُ فَآمِنُواْ بِاللّهِ وَرُسُلِهِ وَلاَ تَقُولُواْ ثَلاَثَةٌ انتَهُواْ خَيْرًا لَّكُمْ إِنَّمَا اللّهُ إِلَهٌ وَاحِدٌ سُبْحَانَهُ أَن يَكُونَ لَهُ وَلَدٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَات وَمَا فِي الأَرْضِ وَكَفَى بِاللّهِ وَكِيلاً
Resim---“Yâ ehle’l- kitâbi lâ taglû fî dînikum ve lâ tekûlû alâllâhi illâ’l- hakk (hakka). İnnemâ’l- mesîhu îsâbnu meryeme resûlullâhi ve kelimetuhu. Elkâhâ ilâ meryeme ve rûhun minhu, fe âminû billâhi ve rusulihî, ve lâ tekûlû selâseh (selâsetun). İntehû hayran lekum. İnnemâllâhu ilâhun vâhid(vâhidun). Subhânehû en yekûne lehu veled (veledun), lehu mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ard (ardı). Ve kefâ billâhi vekîlâ (vekîlen).: Ey kitab ehli! Dîniniz hakkında haddi aşmayın! ALLAH'a karşı haktan (doğrudan, gerçekten) başka bir şey söylemeyin. Mesih İsa, Meryem'in oğludur ve sadece ALLAH'ın resûlü ve O'nun kelimesidir. (Ruh'û’l- Kudüs) Onu Meryem'e ilka etti ve o, kendisinden (Ruh'û’l- Kudüs'den) bir ruhtur. Öyleyse ALLAH'a ve O'nun resûllerine îmân edin! Ve "Üçtür." demeyin (baba ALLAH, oğul ALLAHve Ruh'û’l- Kudüs diye üç ALLAH vardır demeyin), vazgeçin, sizin için hayırlıdır. ALLAH sadece tek ilâhtır. O'nu, “çocuk sahibi olmaktan” tenzih edin. Göklerde ve yeryüzünde olanlar (herşey) O'nundur. Ve vekîl olarak ALLAH yeter.” (Nisâ 4/171)

ذَلِكَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ قَوْلَ الْحَقِّ الَّذِي فِيهِ يَمْتَرُونَ
Resim---“Zâlike îsebnu meryem(meryeme), kavle’l- hakkıllezî fîhi yemterûn(yemterûne).: İşte bu Meryemoğlu İsa. (O), HAKk'ın sözü'dür ki; O'nun hakkında şüphe ediyorlar.” (Meryem 19/34)

وَيُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلاً وَمِنَ الصَّالِحِينَ
Resim---“Ve yukellimun nâse fî’l- mehdi ve kehlen ve mine’s- sâlihîn(sâlihîne).: Ve beşikteyken ve yetişkin olunca da insanlarla konuşacak. Ve o sâlihlerdendir.” (Âl-i İmrân3/46)

قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْاْ إِلَى كَلَمَةٍ سَوَاء بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَلاَّ نَعْبُدَ إِلاَّ اللّهَ وَلاَ نُشْرِكَ بِهِ شَيْئًا وَلاَ يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ فَإِن تَوَلَّوْاْ فَقُولُواْ اشْهَدُواْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ
Resim---“Kul yâ ehle’l- kitâbi teâlev ilâ kelimetin sevâin beynenâ ve beynekum ellâ na’bude illâllâhe ve lâ nuşrike bihî şey’en ve lâ yettehize ba’dunâ ba’den erbâben min dûnillâh (dûnillâhi), fe in tevellev fe kûlûşhedû bi ennâ muslimûn (muslimûne).: De ki: “Ey Kitab Ehli! Sizinle bizim aramızda aynı olan bir kelimeye (Tevhid sözüne) geliniz. ALLAH'tan başkasına kul olmayalım ve O'na hiçbir şeyi şirk (ortak) koşmayalım ve bir kısmımız, bazılarını, ALLAH'tan başka RABB'ler edinmesinler.” Bundan sonra eğer dönerlerse, o zaman; “Bizim müslüman olduğumuza (teslim olduğumuza) şâhid olun” deyiniz.” (Âl-i İmrân3/64)

وَلاَ يَأْمُرَكُمْ أَن تَتَّخِذُواْ الْمَلاَئِكَةَ وَالنِّبِيِّيْنَ أَرْبَابًا أَيَأْمُرُكُم بِالْكُفْرِ بَعْدَ إِذْ أَنتُم مُّسْلِمُونَ
Resim---“Ve lâ ye’murekum en tettehizû’l- melâikete ven nebiyyîne erbâbâ (erbâben), e ye’murukum bi’l- kufri ba’de iz entum muslimûn (muslimûne).: Ve size.: "Melekleri ve peygamberleri RABB'ler edinin!" diye emretmez. Siz, müslüman olduktan (teslim olduktan) sonra size küfrü emreder mi?” (Âl-i İmrân3/80)

MuhaMMedî MuhaBBetLerimLe...

ResimGARİBAN
Resim
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2731
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÂYEte’L- KÜRSî ZEVKİMİZz..

Mesaj gönderen Gariban »

Resim BUYURuNuzz!.

"Lâ İLâHe İLLâ HuVe" ==>HuVviyet ==>HAKk’ın==>HaKkıdır,
HeVÂsı==>“bEN” OLan==>HeRkes===>MüLkiyete OrtakLıdır,
ReSûLuLLaH==>Merkez MiMi==>ALLAH-ReSûL==>"BİZ"-Liğinde,
HeVÂsından Nutuk Etmez=>DUdak->ReSûL=>SÖZ->ALLAH’ındır!.

celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem…


22.05.2017 03:49

وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى
Resim---"Ve mâ yentıku ani’l- hevâ.: Ve o, hevasından (kendiliğinden) konuşmaz.” (Necm 53/3)

إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى
Resim---"İn huve illâ vahyun yûhâ.: (O’nun söyledikleri), sadece O’na vahyolunan vahiydir.” (Necm 53/4)

lâ te’huzuhu sinetun ve lâ nevm (nevmun). :

Yok ne yok? Almak yok!. Neyi almak yok?. Uykunun O’nu alması ve “sinetun”un O’nu alması yok.” Sinetun.. =>Elmalılı Hamdi Yazır (k.s) tarafından gaflet gibi terceme edilmiştir. Bazı diğer Kur’ÂN meallerinde uyuklama olarak terceme edilmiştir.
Uyku yani “nevm” halinde uyumak insan aklı için normaldir fakat uyanıkken uyku durumu ise burada sinetun ile ifade edilmiştir ki bu durum, insan aklı için gaflete düşmek farkına varamamak teyakkuzda olamamak gibi bir duruma düşmektir. Uyku içinde uyanıklığa ise “yakaza” denilir. Yaşayanlar bilir.

İnsan aklını uyku alırsa ne olur, akıl bedenin kontrolünü kaybeder. Zâten akıl, bedende olup biteni mikro ve makro anlamda beş duyu zannı ile uyanık iken de tam olarak anlayamıyor. Kanser olan birisi hangi kanser hücresinin bedeninin neresinde olduğunu bilebiliyor mu? Bilemez tabi ki. Kim şimdi Corona virüsü içine girdi mi girmedi mi bilebiliyor? Hastalıklarımızın çoğu bizi algı seviyesinde algılanabilir hale soktuğunda (ağrı, sızı v.b) doktora gidip teşhis koyduruyoruz ve yapılan tahlillerle durumu idrak ediyoruz. Demek ki uyanıkken de uyurken de biz âciziz, taa ki bilelim şu Acziyeti bir tasdik edelim.


اَوَلَمْ يَرَ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَصٖيمٌ مُبٖينٌ
Resim---“Evelem yeral insanu enna halaknahu min nutfetin fe iza huve hasîmun mubîn.: Görmedi mi o insan? biz onu bir nutfeden yarattık da şimdi o çeneli bir çekişgen kesildi.” (Yâsîn 36/77)

وَلَا تَمْشِ فِى الْاَرْضِ مَرَحًا اِنَّكَ لَنْ تَخْرِقَ الْاَرْضَ وَلَنْ تَبْلُغَ الْجِبَالَ طُولًا
Resim---“Ve la temşi fi’l- erdi meraha, inneka len tahrikal erda ve len tebluğa’l- cibale tûla.: Hem Yer yüzünde azametle yürüme, çünkü sen ne Arzı yırtabilirsin, ne de boyca dağlara yetişebilirsin.” (İsrâ 17/37)

İsrâ 37. âyette aczimiz bize bildirilmiş. Arzı tahrik edememek ve boyca dağlar gibi uzanamamak onlara yetişememek buyurulması ile insanoğlunun genel anlamda acziyeti ortaya koyulmuştur. Burada insan arz ile semâ ortasında, arzın üzerinde durur ve acizdir. Ne tarafa yürüse üzerinde bulunduğu arzın hareket ettiği yönde yürüdüğünün farkında değildir. Dağ semâya uzanır, arzın yarılması ve hareketleri ise içeride olan hareketlerdir hem de fezâ da dönüşüdür. İnsan ne arzı yarabilir, ne arzın hareketlerini kontrol altına alabilir, ne de boyu ile dağlara erişebilir.

Burada dağlar Enbiyâ ve Evliyâ-yı Kirâm’ın cümlesi gibi ve onların semâya uzanması ilmi dereceleridir ki, kibreden insanlara sanki ALLAH celle celâlihu onların ilmi derecelerinin yüksekliğine işâret ederek ilimde ve hikmette onlara yetişemediğiniz halde ne diye böbürlenirsiniz buyuruyor.

ALLAH celle celâlihu arzın ve semâvatın halk edicisidir. Yarattığı hiçbir şey başına buyruk değildir. Tüm hareketler O’nun KÛN Emrine boyun eğmiş ve feye KÛNlar ile O, her AN bir ŞE’EN de tüm âlemi içini dışını halk etmekte ve tüm hareketleri yaratmaktadır. Arz MERKEZ, semâvat ise MUHİTi temsil gibidir. RABBu’l- ÂLEMÎN ise küllî şey’in Hâkimidir ve ondaki sayılamayacak kadar olan yerlerin göklerin Meliki ve Mâlikidir, her şey O’nundur. O el-Hakîmu’dur. Bunların hareketlerini de O yaratır..


Her Dem Doğup ÖLüyoruz =>Her Şey KesikLi =>SiL Baştan,
Daimîyyet Ed-Dâim’in [1] =>Hareket BekLeme Taştan!. [2]
Dönen Her Zerre SeninLe[3] =>Sensiz Âlem YOK =>SeninLe!
SEVen Vazgeçermiş Sanma =>Umudum Kesmem Ben AŞK’tan!. [4]


K-M-L-Ba 03.07.2014

[1] Ed-Dâim.: Varlığı dâim olan, varlığının önü-sonu olmayan. Geçici mevcûdatı halkeden dâim, kâim, bâkî olan Vâcibü'l- vüCÛD ALLAHu zü'L- CELÂL..
[2] .....Attığın zaman da sen atmadın, fakat ALLAH attı......[Enfâl Sûresi 7.Âyet]
[3] "Onu yedi Semâ ile Arz ve bütün bunlardaki zevil'ukul tesbih eder ve hattâ hiç bir şey yoktur ki onu hamdiyle tesbih etmesin ve lâkin siz onların tesbihlerini iyi anlamazsınız, o, cidden halîm gafur bulunuyor " [İsrâ Sûresi 44.âyet]
[4] "RABBının rahmetinden, dedi: sapkınlardan başka kim ümidi keser? " [Hicr Sûresi 56.âyet]

O halde sen ne diyorsun?. Şu fezâ içerisindeki nice Galaksileri döndüren, nice yer ve gökleri “sebbaha” da hareket ettiren, çekirdeğin semâsında elektronları döndüren, küllî şeyi idâre eden ALLAH celle celâlihu’ya kibir mi edeceksin?. Arz nasıl tahrik edilir, boyca nasıl dağlara uzanılır bunun için yol mu arayacaksın?.

Haman gibi kule üstüne mi çıkacak, Nemrut gibi kuleden ALLAH’a ok mu atacaksın!. Yoksa Güneşi batıdan getirmek için arzı tahrik edip ters mi döndüreceksin?. Yoksa yüzünü kıbleye dönüp =>Fakriyet, Acziyet, Zillet ve İllet içinde ALLAH celle celâlihu ve Resulü Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’e İman Edip, Teslim OLup, AkLını NakiLLeyip, ÖLü KaLbini HAYy ve KAYYUM olan ALLAH celle celâlihu’nun bu âyeti ve Şefaat Şifâsı ve İzniyle DİRİLtmesi için mi çabalayacaksın?. Seçim senin!..


اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذٖى حَاجَّ اِبْرٰهٖيمَ فٖى رَبِّهٖ اَنْ اٰتٰیهُ اللّٰهُ الْمُلْكَ اِذْ قَالَ اِبْرٰهٖيمُ رَبِّىَ الَّذٖى يُحْيٖ وَيُمٖيتُ قَالَ اَنَا اُحْيٖ وَاُمٖيتُ قَالَ اِبْرٰهٖيمُ فَاِنَّ اللّٰهَ يَاْتٖى بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ فَاْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ فَبُهِتَ الَّذٖى كَفَرَ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الظَّالِمٖينَ
Resim---“E lem tera ilellezi hacce ibrahime fi rabbihi en atahullahu’l- mulk, iz kâle ibrahimu rabbiyellezi yuhyi ve yumitu kale ene uhyi ve umit, kale ibrahimu fe innellahe ye'ti bi’ş- şemsi mine’l- meşriki fe'ti biha mine’l- mağribi fe buhitellezi kefer, vallahu la yehdi’l- kavme’z- zalimîn.: Baksana ona: O, kendine ALLAH meliklik verdi diye İbrahîme RABBı hakkında huccet yarışına kalkana, İbrahîm ona.: “benim RABBım o kadirı kayyumdur ki hem diriltir hem öldürür.” dediği vakit.: “ben diriltirim ve öldürürüm.” demişti, İbrahîm.: “ALLAH güneşi Meşrıktan getiriyor, haydi sen onu Mağribden getir!.” deyiverince o küfreden herif dona kaldı, öyle ya: ALLAH zâlimler güruhunu muvaffak etmez.” (Bakara 2/258)

وَقَالَ فِرْعَوْنُ يَا اَيُّهَا الْمَلَاُ مَا عَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرٖى فَاَوْقِدْ لٖى يَا هَامَانُ عَلَى الطّٖينِ فَاجْعَلْ لٖى صَرْحًا لَعَلّٖى اَطَّلِعُ اِلٰى اِلٰهِ مُوسٰى وَاِنّٖى لَاَظُنُّهُ مِنَ الْكَاذِبٖينَ
Resim---“Ve kale fir'avnu ya eyyuhe’l- meleu ma alimtu lekum min ilâhin ğayri, Fe evkid li ya hamanu ale’t- tîni fec'al li sarhal lealli ettaliu ila ilâhi musa ve inni le ezunnuhu minel kazibîn.: Fir'avn ise dedi ki: “Ey millet, ben sizin için benden başka bir tanrı bilmiyorum, haydi benim için çamura ocağı yak da ya Hâmân bana bir kule yap belki Musânın ilâhına muttali' olurum, maamafih ben onu her halde yalancılardan sanıyorum.” (Kasas 28/38)

Sevgili kardeşim,
Bu âyet-i celileyi tefekkür işine girdim fakat âyet Kur’ÂN-ı Kerim üzerinde, Bakara Sûresi dağının zirvesi gibi. İnsan çıktıkça daha aciz hissediyor kendisini ve acziyetini daha çok idrak ediyor. Elmalılı Hamdi Yazır Efendi (kaddesallahu sırrahu)’nin tefsirinden de bu âyeti okudum, o ifâdeler ne muhteşem, ALLAH celle celâlihu rahmetine gark etsin, razı olsun .


Resim

Hocamız Kulihvani, Hakan ve ben bir gün Aksaray’daki Hasan Dağına tırmandık, karlı zirveye çıkarken zirveye yakın bir yerde oturduk ve manzarayı seyrettik. Dört yanda tüm yaylalar şehirler uzaktan görünüyor. Kendimi böyle bir yerde durmuş bu âyetten Kur’ÂN Şehirlerine (sûrelerine) bakarken görüyor ve her gördüğüm şehrin kilidini bu âyetle sanki açıyor gibi hissediyorum. Bâzen bir âyet arıyorum Kur’ÂN’da ve yanlış bir âyeti açıyorum sitemizden ve onda bile bir bağ buluyorum. Fakat bu aklımı uçsuz bucaksız ufuklara taşırken bunları sınırlı aklımla parça parça anlamlandırabiliyor, aklım oradan oraya savruluyor ve sonra bu cümleleri toparlamakta güçlük çekiyorum. Böyle olunca bu acziyet karşısında gözlerim doluyor, bâzen uçurumun üstünde kalmış, nasıl ineceğini bilemeyen ama manzarayı seyredince de bundan zevk duyan bir dağcı gibi hissediyorum..

Yazımıza devam ediyoruz..
Bedenimizde işleyen biyolojik bir döngü hücrelerimizi çoğaltıyor, yediğimiz besinlerin sindirilmesi ve enerji haline döndürülüp vücudda kullanılması sürecini anlayabiliyor muyuz?. Bu sistem işliyor, bedenimizde. Beden dediğimiz bu sistem şu âlemde kişinin ben diyerek benliğe soktuğu bu âlet aslında farkında olmadığımız trilyonlarca hücrenin atomun çarkları ile dönüyor, ve sürekli değişiyor bir önceki ben dediğin sen değil, bir sonraki de sen olmayacak , şu andaki de sen değilsin, o zaman sen kimsin?..

Ne güzel demiş bir HAKk DOStu.:
"Ben, SENin topraktan(tozdan) yarattığınım,
SENin dileğinle hareket eden bir avuç dolusu toprak,
Bu tohumu SEN ektin,
Bu büyüme, SENin EMRine itaat ediyor.."

Ebu Sa’id İbn Ebi'l-Hayr..

Her biri kendi işlerini yapıyor ve biz bundan gaflet içerisindeyiz. Bu hal “sinetun” halidir işte. İçeride bir savaş veriliyor ve bu sürekli devam ediyor. Hele uyurken bedenle tamamen ilgimizi kesiyoruz. Üzerimize akrep koysalar farkında değiliz. Çünkü şuurumuz o anda ruya âleminde yarı sarhoş halde, burayla ilgiyi kesmiş. Düşünün yıllar evvel kaybettiğiniz birisini, bu kaybettiğiniz kişiyi rüyânızda görüyorsunuz ve onunla rüyânızda yiyip içiyor sohbet ediyorsunuz fakat, onu gördüğünüzde hiç o kişiye.: “Yahu sen ölmemiş miydin? Eğer sen öldüysen biz neredeyiz? Ben de mi öldüm yahut rüyâ mı görüyorum?” diye sormak aklımıza hiç gelmiyor. Yahut adam o anda uçuyor gökte ve o ÂN nasıl uçabiliyorum ki ben demiyor. Rüyâ seyrine bu gâyet normalmiş gibi devam ediyor. Neden? Çünkü Şuur o anda sarhoş bir haldei ne yaptığını bilmez şekilde akışı film gibi seyrediyor. “Almak” denilen bu almak, insanın aklını o anda alması gibidir bu almak..

Akıl ve Bedenden dolayı beş duyu bir insanı gaflete de sokabiliyor ve farkındalık sahibi de edebiliyor fakat sınırlı bir kapasiteyle bu farkındalık. Zaptediyor, gaflete sokuyor, uyku haline sokuyor. Bu uyanıkken de böyle, akıl vahşi bir tay gibi oraya buraya savruluyor. Üzerindekini sürekli atıyor, sınırlı kapasiteni de sana kullandırtmıyor. Yahut sürekli akan bir ırmak gibi. Bize düşen onu baraj arkasına esir etmek, akışını kesmek değil, onu nakilleyip ekinleri sulamak için kullanmaktır..

Biz bu yukarıdaki örnekleri verirken İnsan’ı ALLAH ile mukayese ediyormuşuz gibi anlaşılabiliriz fakat, burada ALLAH celle celâlihu esma ül hüsna’sını talim ettiği insan aklına buyuruyor bu âyeti ki düşünülsün diye, bu yüzden insanın kendinden örnekler veriyoruz. Nefsin ilâh olma arzusunu kırmak için anlatıyoruz bunları taki düşünülsün diye. İnsandan ilâh olmaz, RABB olmaz ama Rabbanî insan olmak şerefini ALLAH celle celâlihu bize bahşetmiştir.
ALLAH celle celâlihu, insanı gücünden fazlasıyla sorumlu tutmadığını da belirtmiştir:


لاَ يُكَلِّفُ اللّهُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِن نَّسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا رَبَّنَا وَلاَ تَحْمِلْ عَلَيْنَا إِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِنَا رَبَّنَا وَلاَ تُحَمِّلْنَا مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَآ أَنتَ مَوْلاَنَا فَانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ
Resim---“Lâ yukellifullâhu nefsen illâ vus’ahâ lehâ mâ kesebet ve aleyhâ mektesebet rabbenâ lâ tuâhıznâ in nesînâ ev ahta’nâ, rabbenâ ve lâ tahmil aleynâ ısran kemâ hameltehu alellezîne min kablinâ, rabbenâ ve lâ tuhammilnâ mâ lâ tâkate lenâ bih (bihî), va’fu annâ, vagfir lenâ, verhamnâ, ente mevlânâ fensurnâ ale’l- kavmi’l- kâfirîn (kâfirîne).: ALLAH kimseyi gücünün yettiğinden başkasıyla mükellef kılmaz (sorumlu tutmaz). Kazandığı (dereceler) onundur ve iktisap ettiği (kazandığı negatif dereceler) de onundur (sorumluluğu onun üzerindedir). Rabbimiz! Şâyet unuttuysak veya hata yaptıysak bizi aheze etme (sorgulama). RABBimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bizim üzerimize ağır yük yükleme. Rabbimiz, takat (güç) yetiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme. Ve bizi af ve mağfiret et ve bize rahmet et (RAHÎM esması ile bize tecelli et, rahmet nurunu gönder). SEN bizim MEVLÂmız'sın. Artık kâfirler kavmine karşı bize yardım et.” (Bakara 2/286)

ALLAH celle celâlihu bize de biraz idare, kontrol, takip, işitme, görme, haberdâr olma, ilim, sahiplik, doktorluk v.b. işleri yapmamız için imkan ve kabiliyetler vermiş ve bu birazından akıl alalım düşünelim ve ta ki bilelim diye.
Biz aklımızla eşyâ olay zaman zannı içerisindeyiz ve zannında çoğu çürük. Fakat ALLAHu ZUL CELAL için akıllı denilebilir mi, zann içindedir denebilir mi? Bu küfür olur. O aklın yaratıcısı, külli aklı zuhur ettiren, onu ayna edip tüm âlemleri sebbaha ettiren ve bu AYNanın İÇinden kurduğu parça parça küçük akıl aynalarımızı ortaya çıkarandır O..

Düşünelim diye ALLAH celle celâlihu bize bunu bu âyet içinde bunu buyuruyor. Bu durumda her şeyin tamamen kontrolümüz altında olduğunu ve yapanın biz olduğunu nasıl iddia edebiliriz? Biz cüz-i aklımızla sınırlıyız. NASA gidiyor Satürn’e uydu gönderiyor ve oradan aldığı bilgilerle gezegen hakkında bir yığın zann da bulunuyor, bilimsel verileri eksik bir şekilde tahmin yoluyla bu varsa şu da olur şu olursa bu da ihtimaldir v.b. şekillerle yorumlamaya çalışıyor. Bu veri zincirinin içinde eksiklikler var, şu ÂNki bildiklerimizle şu anki zannımızla konuşuyoruz. Bu yüzden tekamül akıllar için sürekli olmak zorundadır. Milyonlarca ışık yılı uzaklığındaki gezegenlerdeki sistemleri kim yönetiyor? Makro’dan mikroya, mikrodan makro’ya boyut içre boyutlarda saklı bunca canlı cansız dediğimiz sistemleri kim yönetiyor?.


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Semâda bir ayak izi kadar yer yoktur ki, orada rükû ve secde eden bir melek bulunmasın.” buyurmuştur.
(Tirmizî, Zühd, 9).


Kul İhvani Hocamızın E=mcn dediği sonsuz buutu düşün. Çok basitçe, acziyeti anlatmak için videolar var internette, gir bak, önce bedenden atom ve atom altı parçacıklara sonra da gezenlerden uzaya açılıyor bu videolar. Dehşetle seyret ama, Akıl Fişin =>MuhaMMedî Prizde değilse yine Aklın =>Şeytanlık yapıp sistemi başıboş bilip, bunun ardında bu vardı şunun ardında şu vardı deyip sonucu ALLAHu zü'L- CELÂL’e dayandırmayıp bıraksalar sonsuza kadar müsebbibi aramaya devam edecek!. Öyleyse bu saymalar bitmez dostum, ömürler yetmez cancağızım bunlarda aklını alır. ALLAH celle celâlihu seni bu kendine yaptığın zulümden kurtarıp bu ağırlıkta ezilmeni murad etmezken sen neden kendine zulmedersin. İşte kendine taşıyamayacağından fazla ağır yük yüklemek budur kardeşim, bir dua âyeti var Ku’an-ı Kerimimizde onu iyi oku.

Kim yapıyor bütün bunları? Herşeye dirilik veren el-HAYy ve bu zunur ettirip dirilik verdiği ve onu ikâme ve idâme ettiren (el-Kâimu) kim? Bu algıladığımız âlemi, kendimizi bir tutan bir idâme ettiren var. O (HU) yapıyor bunları. O ne yapıyor ve nasıl yapıyor dediğin zaman esmaları tek tek açmak gerekir kardeşim..

Küllî şey O’nun kabza-i tasarrufundadır. Bize tecelliyle verilen bu özellik ve güzelliklerin mutlak mânâda Mâliki ve Meliki O’dur. O’nu bizi tuttuğu gibi uyku ve sinetun hali tutmaz. Tutsaydı bu işleyiş bu sistemler kusursuz ve mükemmel bir şekilde işlemez idi. Hiçbir şey yoktur ki O’nun tasarrufu haricine çıkabilsin. Kusur ve Kaos diye nitelediğimiz şeylerin dahi daha iyi bir mercek altında bakıldığında bu illiyet mekanizmasında ve İlâhi Düzen çarklarının içinde hikmetleri anlaşılacaktır.

Güzel kardeşim,


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Uyku ölümün kardeşidir.”buyurmuştur.
(Tirmizî; Suyûtî, II, 162).


Sabah namazında hoca minâreden “Es Salatu Hayrun Mine’n- nevm.: Namaz (Salât) uykudan hayırlıdır.” dediğinde, kalkıp bir sabah namazı kıldığımızda bu nevm halinden bir ÂN uyanıp salât ederek dirilsek, ALLAH celle celâlihu bizdeki bu sinetun halini de kaldırıp gözümüzdeki gaflet perdelerini aralar inşaeALLAH. Teheccüd kılanların güzelliğini de bu sinetun vela nevm’in insandaki sınırlı tecellisinde görebiliriz belki..

"UYkuyu =>UYut =>UYuma!." [Kulihvani]

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: "Ey Ayşe, benim gözlerim uyur ama kalbim uyumaz" buyurmuştur.
(Hadis, Riyazu’s- Sailihin, 1173; Buharî Teheccüd 16; Müslim, Müsafirin 125.


لَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا مَّا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِن تَفَاوُتٍ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِن فُطُورٍ
Resim---“Ellezî halaka seb'a semâvâtin tibâkâ (tibâkan), mâ terâ fî halkır rahmâni min tefâvut (tefâvutin), ferciıl basara hel terâ min futûr (futûrin).: Gökleri yedi tabaka (7 kat) olarak yaratan O'dur. Rahmân'ın yaratmasında bir uyumsuzluk göremezsin. Haydi bakışını çevir (tekrar bak), bir yarık (çatlak) görüyor musun?” (Mülk 67/3)

ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِأً وَهُوَ حَسِيرٌ
Resim---“Summerciı’l- basara kerreteyni yenkalib lieyke’l- basaru hâsien ve huve haşir (hasîrun).: Sonra gözünü iki kere daha çevirip gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir.” (Mülk 67/4)

İnsan bu yukarıdaki âyete inanmasaydı bir ÂN huzur duyamazdı. Çünkü küllî şeyin rast gele ve sahipsiz olduğu hissi insanın yaşam umudunu elinden alır, yaşamını amaçsız ve manasız kılar. İnsan inkar etse de buna gizliden iman ediyordur..

هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ
Resim---“Huvallâhullezî lâ ilâhe illâ huve, âlimu’l- gaybi veş şehâdeh (şehâdeti), huve’r- rahmânu’r- rahîm (rahîmu).: O ALLAH ki, O'ndan başka ilâh yoktur. Gaybı da, müşahede edilebileni de bilendir. RAHMÂN, RAHÎM olan O'dur.” (Haşr 59/22)

هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ
Resim---“Huvallâhullezî lâ ilâhe illâ huve, elmeliku’l- kuddûsu’s- selâmu’l- mû’minu’l- muheyminu’l- azîzu’l- cebbâru’l- mütekebbir (mutekebbiru), subhânallâhi ammâ yuşrikûn yuşrikûne).: O Allah ki; O'ndan başka İlâh yoktur, Melik'tir (hükümrandır), Kuddüs'tür (mukaddestir), Selâm'dır (selâmete erdirendir), Mü'mindir (emniyet verendir), Müheymin'dir (koruyup gözetendir), Azîz'dir (yücedir), Cabbâr'dır (cebredendir), Mütekebbir'dir (pek büyük olandır). Allah, şirk koşulan şeylerden münezzehtir (uzaktır).” (Haşr 59/23)

هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْأَسْمَاء الْحُسْنَى يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
Resim---“Huvallâhu’l- hâliku’l- bâriûl musavviru lehul esmâu’l- husnâ, yusebbihu lehu mâ fî’s- semâvâti ve’l- ard (ardı) ve huve’l- azîzu’l- hakîm (hakîmu).: Mülkün sahibi, bütün eşyânın mülk ve hükümdarlığı O'nun, bütün yaratıklar üzerinde emir ve nehiy, idare ve tasarruf, işinden etme ve iş verme, aziz ve zelil kılma, mükafat ve cezâ ile açıkta ve gizlide hüküm, kuvvet ve kudret kendisinin olan yegane saltanat sahibi O'dur. "Mülk elinde bulunan Yüce Allah, kutludur." (Mülk 67/1)

أَفَغَيْرَ دِينِ اللّهِ يَبْغُونَ وَلَهُ أَسْلَمَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَإِلَيْهِ يُرْجَعُونَ
Resim---“E fe gayre dînillâhi yebgûne ve lehû esleme men fî’s- semâvâti ve’l- ardı tav’an ve kerhen ve ileyhi yurceûn (yurceûne).: Onlar, hâlâ ALLAH'ın dîninden başkasını mı arıyorlar? Halbuki göklerde ve yerde kim varsa, hepsi tav'an ve kerhen (isteyerek ve istemeyerek) O'na teslim oldular ve onlar, O'na (ALLAH'a), geri döndürülecekler.” (Al-i İmrân 3/83)


MuhaMMedî MuhaBBetLerimLe...

ResimGARİBAN
Resim
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2731
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÂYEte’L- KÜRSî ZEVKİMİZz..

Mesaj gönderen Gariban »

Resim

اللّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ
Resim---"ALLAHu lâ İLÂHe illâ huve’l- HAYyu’l- KAYYUM (kayyûmu), lâ te’huzuhu sînetun ve lâ nevm (nevmun), lehu mâ fî’s- semâvâti ve mâ fi’l- ard (ardı), menzellezî yeşfeu indehû illâ bi iznih (iznihî) ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum, ve lâ yuhîtûne bi şey’in min ilmihî illâ bi mâ şâe, vesia kursiyyuhu’s- semâvâti ve’l- ard (arda), ve lâ yeûduhu hıfzuhumâ ve huve’l- ALİYyu’l- AZÎM (azîmu).: ALLAH ki, O'ndan başka İLÂH yoktur (Sadece O vardır). HAYy'dır KAYYUM'dur. O'nu ne bir uyuklama ve ne de bir uyku hali tutmaz. Göklerde ve yerde olan herşey O'nundur. Onun izni olmadan, O'nun katında kim şefaat etme yetkisine sahiptir? Onların önlerinde ve arkalarında olanları (geçmiş ve geleceklerini) bilir. Ve O'nun İlminden, O'nun dilediğinden başka bir şey ihata edemezler (kavrayamazlar). O'nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır. Ve o ikisini muhafaza etmek (yerlerin ve göklerin dengesini korumak, gözetmek), kendisine zor gelmez ve O ALÂ'dır (çok yücedir), AZÎM'dir (çok büyüktür)." (Bakara 2/255)

Yedi yönden kuşatılmış, nereye kaçar ki insÂN,
Esmâlarla donatılmış, neden halen eder nisyÂN..

garibAN 06.07.2020

lehu mâ fî's- semâvâti ve mâ fi'l- ard (ardı)..
Göklerde ve yerde olan herşey O'nundur..

Lehu, O (Hu)’nun dur. Ne O’nun dur? Semâvât’a ve yere dahil olan “mâ”. Semâvât kelimesi zâten içinde “Mâ” barındırıyor. “Mâ” canlı cansız, akıllı akılsız içinde “Men” i de kapsayan her şey.

Fahreddin Razî kaddesallahu sırrahu’nin tefsirine baktığımızda bu âyette geçen “Mâ” kelimesinin kulların fiillerini de kapsadığına dair âlimlerin bu âyeti delil getirdiklerinden bahsediliyor.:
“ALLAHu TeÂLÂ’nın.: “Lehu mâ fi’s- semâvâti ve ma fi’l- ard.” beyanı, göklerde ve yerde olan her şeyi içine alır. Kulların fiilleri de, göklerde ve yerde olan şeyler cümlesindendir. Binaenaleyh bu fiillerin de, amlik olma ve yaratma bakımından ALLAH’a nisbet edilmeleri gerekir. Lafız, bu mânâya delalet ettiği gibi, akıl da bunu destekler. Çünkü ALLAH’ın dışında kalan her şey, zâtı gereği mümkin bir varlıktır. Zâtı gereği mümkin olan bir varlık ise ancak zâtı gereği VÂCİBu’l-VÜCÛD olan varlığın tesiri ile meydana gelir. Aksi halde, mümkin varlıkların bir müreccih olmadan da meydana gelmesi gerekir ki, bu da imkansızdır.”

SeMâ ne dir?. Semâvât ne dir?.
Bu kelimelere Münir Derman kaddesallahu sırrahu Hocamızın târiflerinden bir bakalım ne diyor Derman Hocam.:

“SEMÂ.: Mekân dahilindeki gök.
SEMÂVÂT.: Mekânı kaplayan hududsuzluk.
FEZÂ.: Lâ Mekâna ait semâ..

Sonu olmayan semâ hakkında düşünceye ve onu tasavvura verilen isimdir. RABBi’s-semâvât. RABBi’l-ard..
“Ey semâ suyunu kes!.” “ Ey arz suyunu yut!” âyet..
Semâ dahilinde duâ, istek yapılabilir.
Duâ edilir, semâvât için.
Çok düşün...
Kelimeye sokamadan idrak edebilirsin.
“Vessemâi zâti’l-bürûc.” âyet.
“Vessemâvâti zâti’l- bürûc” değil dikkat et!.
“RABBi’s- semâvât”dır, “RABBi’s- semâ” değil.
Yine dikkat et. Dikkat kesil!.. “RABBi’l-ard, RABBi’ş-şems, RABBi’l-kamer” değil..
“RABBi’l-mağrib, RABBi’l-maşrik” değil.
“RABBi’l-maşrikeyn. RABBi’l-mağribeyn”dir.
“RABBi âdem”, “RABBi insan” değil. =>“RABBi’n-nas”tır.
Bunlara dikkat et, düşün. Aradaki büyük farklara tefekkür et!..
Dünya cem’i olmaz. Arz cem’i olmaz.
Âlemin cem’i vardır.: Âlemun, âlemîn, avâlim. “
[Münir Derman kaddesallahu sırrahu, Allah Dostu Derki Cilt 2.]

Dr. Münir Derman Hocamızın bu târiflerinden genel mânâda anladığımız Zât’ın genele olan ilişkisi söz konusudur. Er-RABB, esmâsı MERKEZî bir esmâdır, MUHİTte var olanları terbiye edendir. “RABBu’l- Âlemîn” deyince âlemlerin hepsinin teker teker RABBı mânâsı vardır. Tekten çoğula açılır ve kesrette zuhur eden tüm âlemleri kapsar ve bunların RABB’ı dır. RABBi’l- Mağrib veya RABBi’l-Maşrik deseydi bu esmâyı özele çekmiş olurdu. Mağribeyen ve Maşrikeyn dersek doğular ve batılar olur. Bu durumda tüm doğuları ve batıları kapsar. Güneş bakan gözün baktığı ufuktaki noktadan doğar ve aynı gözün baktığı diğer ufuktaki noktadan batar. Bakan gözler için doğular ve batılar oluşur. Bunun illâ güneş olması gerekmez. Bakan göz için bir şeyin belirme ve yok olma mahallerine genel anlamda doğu ve batı dersek. Merkezden zuhur eden ve Merkeze rücu edişlerde ne kadar doğular ve batılar varsa cem’ini kapsayan bir ifâde ile bunların cem’inin RABBı’dır Er-RABB. Burda Mutmâine Nefis için “Irci ilâ RABBike” nefsin batış maşriğidir. Zât ->Sıfat ->Esmâ ->Eşyâ dediğimizde Eşyânın kendisinden zuhur ettiği bir kapı ve geri döndüğü aynı kapı eşyânın hem mağribi hem maşrikidir. Beden nasıl Ana Rahmi’nden bu âleme doğuyorsa Ana Rahmi onun için bir maşrık ve toprak ise mağriptir. Semâ kelimesi mekana dahil olan göktür. Satürn’ün bir semâsı, Dünyanın bir semâsı, Marsın bir semâsı, Ayın bir semâsı var..

Diyanet'in sitesinde bulunan Talak Sûresi tefsirinde “Arz” ve “Semâvât” kelimeleriyle ilgili Elmalılı Hamdi Yazır Efendi kaddesallahu sırrahu'nin tefsirinden bir alıntı yapılmış. Burada Elmalılı Hamdi Yazır Efendi kaddesallahu sırrahu, Arz ve Semâvât derken insanın kendisine dair letaiflerinden bahsetmiştir.:

“Arz kelimesinin başındaki "min" edâtının "başlangıç bildirme" mânâsı da esas alınabilir. Elmalılı, bu ihtimal üzerinde duran bir müfessire rastlamadığını ama dil açısından bunun doğru olabileceğinde tereddüd duymadığını belirtir. Bu yaklaşıma göre âyette "arz" kavramıyla insanın aslına işâret edilmiştir; çünkü insan topraktan yaratılmıştır. İnsanın yedi semâya benzetilen yönü ise onun idrak ve şuurunun kaynakları olan ve yediden aşağı olmayan bilgi imkânlarıdır ki bunlar da beş duyu, akıl ve “vahiy tecellîleri”dir. (https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Tal ... et-tefsiri)”

Kulihvani Hocamız arz ve semâyı ikili sistem olarak madde-mânâ gibi kesif-latîf olarak kullanıldığı yere göre farklı kombinasyonlarda sıralamış, göklerden bahsederken yazı ve şiirlerimizde yine yedili sistemde çeşitli motiflerle bunu açmıştır. Muhammedi Tasavvuf =>bir Teknik Tasavvufî bir sistemdir ve kaynağı KELÂMULLAH ve RESÛLULLAH'tır.
Sonuçta Kur’ÂN insan aklının kemâlatı için indirilmiştir bu durumda;
İnsan AKLı =>Arz ise, NaKiL =>Semâvât gibidir.
Hocamızın Arz ve Semâvât Zevklerinden bazılarına bakarsak

“Arz.: Beden ve Nefstir.
Semâ.: Kalb ve Rûhtur.” demiştir.

Nur Sûresi 35.in zevkini yaparken ise;
“Semâvâti.: Mânâ ve Nakil Âleminizde
Vel Ardı.: Şekil Âleminizde ve Akıl Âleminizde.
Ne varsa ALLAH celle celâlihu yutmuştur. Hat çekmiştir” demiştir.

“Arz =>Akıl Âlemi ise insanın, Nakil Âlemi de =>Göklerdir”

Arz <–>Semâvât<—>Kürsî <–> ARş..

“semâ, işitilen demektir..”

“E’s- semâ, senin gönül âlemindir..”

“Arz =>Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Semâvât =>ALLAH celle celâlihu gibidir..”

“Kendini bilen, Arzdır.. İşte RABBini bilendir Semâvât, duyulandır olduğu halde gözükmeyendir..”
demiştir.

Biz kendimize bakarsak eğer Bedenimiz arz ve yedi Nefsimiz de sanki semâvât gibi. Ya da letaiflerimiz yönünden bakarsak eğer bedenimiz yine arz iken semâvât ise içeri doğru Akdese giden letaiflerimiz gibi. ASL’a gidiş semâvâtları gibi. Algıladığımız âleme maddesel anlamda bakarsak arz üstünde yaşadığımız mekan yani yer iken, semâ bu arzın göğü ve semâvât ise hududsuz şekilde tüm göklerdir. Ya da atmosferi oluşturan 7 gök tabakası semâvât gibidir. Varlık olarak bakarsak eşyâ arz iken, esmâ semâvât gibidir. Ne dersen de, ne şekilde bakarsan bak, ister madde-mânâ, ister zâhir-bâtın, ister akıl-nakil, ister beden-letaifler, ister dünya -gökler de, ne dersen de, tüm zuhuratların müsebbibi ve bu oluşlarda tasarruf sahibi el-HÂLİK O’dur. Arz ve Semâvâtta ne varsa küllî ŞEYy O’nundur. Netekim böyle de olsa ALLAH celle celâlihu aşağıdaki âyette bunların bizim için yaratıldığını bize bildiriyor. Öyle ise sahip çıkacaksan ALLAH celle celâlihu adına sahip çık nefsin adına değil. Sen istesen de istemesen de öldüğün de bedeninin ve çok sevdiğin tüm vücûd azalarının seni dinlemediğini ve kimin emrine râm’ olduğunu bir gün göreceksin!..


هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُم مَّا فِي الأَرْضِ جَمِيعاً ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء فَسَوَّاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Resim---"Huve’l-lezî halaka lekum mâ fî’l- ardı cemîan summestevâ ile’s- semâi fe sevvâhunne seb’a semâvât (semâvâtin), ve huve bi kulli şey’in alîm (alîmun).: O (Allah) ki, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yarattı. Sonra (kudret ve iradesiyle) göğe yönelip, onları da yedi (kat) gök olarak düzenledi. Ve o, Alîm’dir (herşeyi en iyi bilendir).” (Bakara 2/29)

Aşağıdaki âyette Arz -Semâvât ve Arş bildirilirken Âyet’el Kürsîdeki gibi şefaat hemen arkasından geliyor. İnsan içten ve dıştan ALLAH celle celâlihu tarafından kuşatılmış iken kendini kuşatan her şeyde ALLAH celle celâlihu’nun tasarrufunda iken bu durumda O’nun dışında bir şefaatçi mi olur? Elbette aslen olmaz. Olur dediklerinde O’nun izniyledir veya O’ndandır. Güneşin ışığı sana nerden yansırsa yansısın Güneş’indir.

اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ مَا لَكُم مِّن دُونِهِ مِن وَلِيٍّ وَلَا شَفِيعٍ أَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ
Resim---"Allâhullezî halaka’s- semâvâti ve’l- arda ve mâ beynehumâ fî sitteti eyyâmin summestevâ alâ’l- arş(arşi), mâ lekum min dûnihî min veliyyin ve lâ şefîi (şefîin), e fe lâ tetezekkerûn (tetezekkerûne).: ALLAH; gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı, sonra arşa istiva etti. Sizin O'nun dışında bir yardımcınız ve şefaatçiniz yoktur. Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?” (Secde 32/4)

“ma fi’s- semâvâti vel ard” bu şekliyle Kur’ÂN-ı kerim’de Âyetel Kürsî deki de dahil yaklaşık 38 âyette geçmektedir. Bunlardan büyük çoğunluğunda “lehu” ve “lillahi” ile birlikte buyrulmuştur.
ALLAH celle celâlihu semâvât ve arzdakiler âyetlerinde aşağıda incelerseniz göreceksiniz, el-Hakimu, el-Habiru, el-Âlimu, El-Aliyyu, El-Azîmu, el-Azîzu, el Ganîyyu, el- Kadîru, el-Gafûru, el-Rahîm, el-Hamîdu, el-Vekîlu, Eş-Şâhidu, el-Hayyu, el-Kayyum, Eş-Şâfi, el-Hafîz Esmâlarını direkt yahut harf-i târifsiz şekliyle bildirmiştir ki, mânâsı okununca zâten çıkarılan esmâya delalet eder.

“ve huve’l- Hakimu’l-Habîr.: Ve O, öyle Hakim öyle Habîr” (Sebe 34/1)
“ve huve’l- Aliyyu’l- Azîm.: Ve O, öyle Aliyy öyle Azîm” (Şûrâ 42/4)
“ve huve’l- Azîyzu’l- Hakîm.: Ve O, öyle Azîz, öyle Hakîm (Haşr 59/1)
“ve Huve’l- Hayyu’l- Kayyum.: Ve O el-Hayy ve el-Kayyum’dur (Bakara 2/255)

Yine “ma fi’s- semâvâti vel ard" âyetlerinde semâvât ve arzda ne varsa her şeyin O’nu tesbih ettiğini bize bildiriyor ( Bkz. Haşr 59/1; Saff 61/1; Cumâ 62/1; Tegâbun 64/1) bu âyetlerin hepsinin sûrelerin 1i olması da ayrıca dikkat çekmektedir…

Arz ve Semâvâtta ne varsa her şeyin O’na secde ettiğini bize bildiriyor.. (Nahl 16/49)
ALLAH celle celâlihu Arz ve Semâvâtta olan her şeyi bildiğini ve her şeye kadir olduğunu bize bildiriyor.. (Âl-i İmrân 3/29)
ALLAH celle celâlihu Arz ve Semâvâttakileri bilmekle birlikte bizim enfüsümüzdekileri yani sırlarımızı da bildiğini bize bildiriyor.. (Bakara 2/28; Tegâbun 64/4)
Bütün işler ALLAH’a ircâ olunur.. (Âl-i İmrân 3/109)
ALLAH celle celâlihu küllî şeyy’in muhittir (ihata eder).. (Nisâ 4/126)
ALLAH celle celâlihu küllî şeyy’in Âlimdir.. (Hucurât 49/16; Mücâdile 58/7)
Ve kanellahu Ganîyyen Hamidâ.. ( Nisâ 4/131; Lokmân 31/26)
Vekil olarak ALLAH yeter.: Ve kefa billahi Vekilâ” (Nisâ 4/132)
“Şâhid olarak ALLAH yeter.” (Ankebût 29/52)
“Ve kanellahu Âlimen Hakîmâ.: ALLAH her şeye Âlim ve Hakim dir” (Nisâ 4/170)
“Ve enALLAHe bi küllî şeyy’in Âlim.: ALLAH küllî şeyy’e Âlimdir.” (Mâide97)

Ayrıca Tâhâ Sûresi 6. te Arz ve Semâvâttakilere “tahte’s- serâ” eklenerek yerin altındakilerini de eklemektedir..


وَقَالُواْ اتَّخَذَ اللّهُ وَلَدًا سُبْحَانَهُ بَل لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ كُلٌّ لَّهُ قَانِتُونَ
Resim---“Ve kâlûttehazellâhu veleden, subhâneh (subhânehu), bel lehu mâ fî’s- semâvâti ve’l- ard (ardı), kullun lehu kânitûn (kânitûne).: Ve “Allah çocuk edindi.” dediler. O, (bundan) münezzehtir (berîdir). Hayır, göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) O'nundur. Hepsi de O'na boyun eğmiştir (emrine amadedir).” (Bakara 2/116)

يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لاَ تَغْلُواْ فِي دِينِكُمْ وَلاَ تَقُولُواْ عَلَى اللّهِ إِلاَّ الْحَقِّ إِنَّمَا الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ رَسُولُ اللّهِ وَكَلِمَتُهُ أَلْقَاهَا إِلَى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِّنْهُ فَآمِنُواْ بِاللّهِ وَرُسُلِهِ وَلاَ تَقُولُواْ ثَلاَثَةٌ انتَهُواْ خَيْرًا لَّكُمْ إِنَّمَا اللّهُ إِلَهٌ وَاحِدٌ سُبْحَانَهُ أَن يَكُونَ لَهُ وَلَدٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَات وَمَا فِي الأَرْضِ وَكَفَى بِاللّهِ وَكِيلاً
Resim---“Yâ ehle’l- kitâbi lâ taglû fî dînikum ve lâ tekûlû alâllâhi illâ’l- hakk (hakka). İnnemâl mesîhu îsâbnu meryeme resûlullâhi ve kelimetuhu. Elkâhâ ilâ meryeme ve rûhun minhu, fe âminû billâhi ve rusulihî, ve lâ tekûlû selâseh (selâsetun). İntehû hayran lekum. İnnemâllâhu ilâhun vâhid (vâhidun). Subhânehû en yekûne lehu veled (veledun), lehu mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ard (ardı). Ve kefâ billâhi vekîlâ (vekîlen).: Ey kitab ehli! Dîniniz hakkında haddi aşmayın! ALLAH'a karşı haktan (doğrudan, gerçekten) başka bir şey söylemeyin. Mesih İsa, Meryem'in oğludur ve sadece ALLAH'ın resûlü ve O'nun kelimesidir. (Ruh'ûl Kudüs) Onu Meryem'e ilka etti ve o, kendisinden (Ruh'ûl Kudüs'den) bir ruhtur. Öyleyse ALLAH'a ve O'nun resûllerine îmân edin! Ve "Üçtür." demeyin (baba ALLAH, oğul ALLAH ve Ruh'ûl Kudüs diye üç ALLAH vardır demeyin), vazgeçin, sizin için hayırlıdır. ALLAH sadece tek ilâhtır. O'nu, “çocuk sahibi olmaktan” tenzih edin. Göklerde ve yeryüzünde olanlar (herşey) O'nundur. Ve vekil olarak ALLAH yeter.” (Nisâ 4/171)

قَالُواْ اتَّخَذَ اللّهُ وَلَدًا سُبْحَانَهُ هُوَ الْغَنِيُّ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَات وَمَا فِي الأَرْضِ إِنْ عِندَكُم مِّن سُلْطَانٍ بِهَذَا أَتقُولُونَ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ
Resim---“Kâlûttehazallâhu veleden subhâneh (subhânehu), huve’l- ganiy (ganiyyu), lehu mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ard (ardı), in indekum min sultânin bi hâzâ, e tekûlûne alâllâhi mâ lâ ta’lemûn (ta’lemûne).: “ALLAH çocuk edindi” dediler. O, ondan münezzehtir. O, Ganî'dir. Semalarda ve yeryüzünde olan şeyler O'nundur. Yanınızda buna dair bir delil olsa (yoktur). ALLAH'a bilmediğiniz bir şey mi söylüyorsunuz?” (Yûnus 10/68)

اللّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَوَيْلٌ لِّلْكَافِرِينَ مِنْ عَذَابٍ شَدِيدٍ
Resim---“Allâhillezî lehu mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ard (ardı), ve veylun li’l- kâfirîne min azâbin şedîd (şedîdin).: O ALLAH ki; semalarda ve yeryüzünde ne varsa O'nundur. Şiddetli azâbtan dolayı kâfirlerin vay haline.” (İbrâhim 14/2)

وَلَهُ مَا فِي الْسَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَلَهُ الدِّينُ وَاصِبًا أَفَغَيْرَ اللّهِ تَتَّقُونَ
Resim---“Ve lehu mâ fî’s- semâvâti ve’l- ardı ve lehud dînu vâsıbâ (vâsıben), e fe gayrallâhi tettekûn (tettekûne).: Ve semalarda ve yeryüzünde olanlar, O'nundur. Ve dîn, daima O'na aittir. (Öyleyse) hâlâ ALLAH'tan başkasından mı korkuyorsunuz?” (Nahl 16/52)

لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرَى
Resim---“Lehu mâ fi’s- semâvâti ve mâ fî’l- ardı ve mâ beynehumâ ve mâ tahte’s- serâ.: Semâlarda ve arzda ve ikisinin arasında ve de nemli toprağın altında olanlar, O'nundur.” (TâHâ 20/6)

لْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي الْآخِرَةِ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ
Resim---“El hamdu lillâhillezî lehu mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ardı ve lehu’l- hamdu fîl âhireh (âhireti), ve huve’l- hakîmu’l- habîr (habîru).: Hamd, göklerde ve yerde olan varlıklar kendisine ait olan ALLAH'a aittir. Ve hamd, ahirette de O'na aittir. Ve O, Hakîm'dir (hikmet ve hüküm sahibi), Habîr'dir (herşeyden haberdar olan).” (Sebe' 34/1)

لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ
Resim---“Lehu mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ard (ardı), ve huve’l- aliyyu’l- azîm (azîmu).: Göklerde ve yerde olan her şey, O'nundur. Ve O, Âli'dir (Yüce), Azîm'dir (Büyük).” (Şûrâ 42/4)

صِرَاطِ اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ أَلَا إِلَى اللَّهِ تَصِيرُ الأمُورُ
Resim---“Sırâtıllâhillezî lehu mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ard (ardı), e lâ ilâllâhi tesîru’l- umûr (umûru).: O ALLAH'ın yolu ki, göklerde ve yerde ne varsa Kendisinindir. (Bütün) emirler (işler) ALLAH'a seyreder (döner), değil mi?” (Şûrâ 42/53)

هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْأَسْمَاء الْحُسْنَى يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
Resim---“Huvallâhu’l- hâliku’l- bâriûl musavviru lehu’l- esmâu’l- husnâ, yusebbihu lehu mâ fî’s- semâvâti ve’l- ard (ardı) ve huve’l- azîzu’l- hakîm (hakîmu).: O ALLAH ki; Yaratan'dır, Bâri'dir (yokken var eden), Musavvir'dir (şekil verendir), güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nu tespih eder. Ve O; Azîz'dir (yücedir), Hakîm'dir (hüküm ve hikmet sahibidir).” (Haşr 59/24)

لِّلَّهِ ما فِي السَّمَاواتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَإِن تُبْدُواْ مَا فِي أَنفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُم بِهِ اللّهُ فَيَغْفِرُ لِمَن يَشَاء وَيُعَذِّبُ مَن يَشَاء وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Resim---“Lillâhi mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ard (ardı), ve in tubdû mâ fî enfusikum ev tuhfûhu yuhâsibkum bihillâh (bihillâhu), fe yagfiru limen yeşâu ve yuazzibu men yeşâu, vallâhu alâ kulli şey’in KADÎR (KADÎRun).: Göklerde bulunanlar ve yerde bulunanlar (herşey) ALLAH'a aittir. Ve eğer siz nefslerinizde (içinizde) olanı açıklasanız veya onu gizleseniz de ALLAH, sizi onunla hesaba çeker. Artık dilediği kimseyi mağfiret eder, dilediği kimseyi azâblandırır. Ve ALLAH herşeye KADÎR.” (Bakara 2/284)

قُلْ إِن تُخْفُواْ مَا فِي صُدُورِكُمْ أَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللّهُ وَيَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Resim---“Kul in tuhfû mâ fî sudûrikum ev tubdûhu ya’lemhullâh (ya’lemhullâhu), ve ya’lemu mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ard (ardı), vallâhu alâ kulli şey’in KADÎR (KADÎRun).: De ki: Sînelerinizde olanı, gizleseniz veya onu açıklasanız da, ALLAH onu bilir. Ve (ALLAH), göklerde ve yerde olanları bilir. Ve ALLAH herşeye KADÎRdir.” (Âl-i İmrân 3/29)

وَلِلّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَإِلَى اللّهِ تُرْجَعُ الأُمُورُ
Resim---“Ve lillâhi mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ard (ardı), ve ilâllâhi turceu’l- umûr (umûru).: Göklerde ve yerlerde ne varsa ALLAH'ındır. Ve emirler (bütün işler), ALLAH'a döndürülür.” (Âl-i İmrân 3/109)

وَلِلّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ يَغْفِرُ لِمَن يَشَاء وَيُعَذِّبُ مَن يَشَاء وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
Resim---“Ve lillâhi mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ard (ardı), yagfiru li men yeşâu ve yuazzibu men yeşâ’ (yeşâu), vallâhu GAFÛRun RAHÎM (RAHÎMun).: Ve göklerde ve yerde ne varsa ALLAH'ındır. Dilediğini mağfiret eder ve dilediğine de azâb eder. Ve ALLAH, GAFÛR'dur, RAHÎM'dir.” (Âl-i İmrân 3/129)

وَللّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَكَانَ اللّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُّحِيطًا
Resim---“Ve lillâhi mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ard (ardı). Ve kânALLÂHu bi kulli şey’in muhîtâ (muhîtan).: Ve, göklerde ve yerde ne varsa hepsi ALLAH'ındır. Ve ALLAH, (ilmiyle ve rahmetiyle) herşeyi kuşatandır.” (Nisâ 4/126)

وَللّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَلَقَدْ وَصَّيْنَا الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ وَإِيَّاكُمْ أَنِ اتَّقُواْ اللّهَ وَإِن تَكْفُرُواْ فَإِنَّ لِلّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَكَانَ اللّهُ غَنِيًّا حَمِيدًا
Resim---“Ve lillâhi mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ard (ardı). Ve lekad vassaynâllezîne ûtûl kitâbe min kablikum ve iyyâkum enittekullâh (enittekullâhe). Ve in tekfurû fe inne lillâhi mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ard (ardı). Ve kânALLAHu GANİYYen HAMÎDâ (hamîden).: Ve göklerde ve yeryüzünde olanlar (herşey) ALLAH'ındır ve andolsun ki Biz, sizden önce kitap verilenlere de, sizlere de “ALLAH'a karşı takva sahibi olmalarını” vasiyet ettik (farz kıldık). Ve eğer siz inkâr ederseniz bile, muhakkak ki göklerde ve yeryüzünde olanlar (herşey) ALLAH'ındır. Ve ALLAH, Gani'dir (hiçbir şeye ihtiyacı yoktur), Hamîd'dir (övgü ve hamde lâyık olandır).” (Nisâ 4/131)

وَلِلّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَكَفَى بِاللّهِ وَكِيلاً
Resim---“Ve lillâhi mâ fî’s- semâvâti ve mâ fi’l- ard (ardı). Ve kefâ billâhi VEKÎLâ (vekîlen).: Ve göklerde ve yeryüzünde olanlar (herşey) ALLAH'ındır. Ve ALLAH, VEKÎL olarak yeter.” (Nisâ 4/132)

يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءكُمُ الرَّسُولُ بِالْحَقِّ مِن رَّبِّكُمْ فَآمِنُواْ خَيْرًا لَّكُمْ وَإِن تَكْفُرُواْ فَإِنَّ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَكَانَ اللّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا
Resim---“Yâ eyyuhân nâsu kad câekumur resûlu bil hakkı min rabbikum fe âminû hayran lekum. Ve in tekfurû fe inne lillâhi mâ fî’s- semâvâti ve’l- ard (ardı). Ve kânALLAHu ALÎMen HAKÎMâ (hakîmen).: Ey insanlar! Resûl size Rabbiniz'den hak ile gelmişti. Öyleyse âmenû olun (ölmeden önce ruhunuzu ALLAH'a ulaştırmayı dileyin), (bu) sizin için hayırlıdır. Ve şayet inkâr etseniz bile yeryüzünde ve göklerde olanlar (herşey) muhakkak ki ALLAH'ındır. Ve ALLAH ALÎM'dir (en iyi bilendir), HAKÎM'dir (hüküm ve hikmet sahibidir).” (Nisâ 4/170)

يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لاَ تَغْلُواْ فِي دِينِكُمْ وَلاَ تَقُولُواْ عَلَى اللّهِ إِلاَّ الْحَقِّ إِنَّمَا الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ رَسُولُ اللّهِ وَكَلِمَتُهُ أَلْقَاهَا إِلَى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِّنْهُ فَآمِنُواْ بِاللّهِ وَرُسُلِهِ وَلاَ تَقُولُواْ ثَلاَثَةٌ انتَهُواْ خَيْرًا لَّكُمْ إِنَّمَا اللّهُ إِلَهٌ وَاحِدٌ سُبْحَانَهُ أَن يَكُونَ لَهُ وَلَدٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَات وَمَا فِي الأَرْضِ وَكَفَى بِاللّهِ وَكِيلاً
Resim---“Yâ ehle’l- kitâbi lâ taglû fî dînikum ve lâ tekûlû alâllâhi illâl hakk (hakka). İnnemâl mesîhu îsâbnu meryeme resûlullâhi ve kelimetuhu. Elkâhâ ilâ meryeme ve rûhun minhu, fe âminû billâhi ve rusulihî, ve lâ tekûlû selâseh (selâsetun). İntehû hayran lekum. İnnemâllâhu ilâhun vâhid (vâhidun). Subhânehû en yekûne lehu veled (veledun), lehu mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ard (ardı). Ve kefâ billâhi VEKÎLâ (vekîlen).: Ey kitab ehli! Dîniniz hakkında haddi aşmayın! ALLAH'a karşı haktan (doğrudan, gerçekten) başka bir şey söylemeyin. Mesih İsa, Meryem'in oğludur ve sadece ALLAH'ın resûlü ve O'nun kelimesidir. (Ruh'ûl Kudüs) Onu Meryem'e ilka etti ve o, kendisinden (Ruh'ûl Kudüs'den) bir ruhtur. Öyleyse ALLAH'a ve O'nun resûllerine îmân edin! Ve "Üçtür." demeyin (baba ALLAH, oğul ALLAH ve Ruh'ûl Kudüs diye üç ALLAH vardır demeyin), vazgeçin, sizin için hayırlıdır. ALLAH sadece tek ilâhtır. O'nu, “çocuk sahibi olmaktan” tenzih edin. Göklerde ve yeryüzünde olanlar (herşey) O'nundur. Ve VEKÎLolarak ALLAH yeter.” (Nisâ 4/171)

جَعَلَ اللّهُ الْكَعْبَةَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ قِيَامًا لِّلنَّاسِ وَالشَّهْرَ الْحَرَامَ وَالْهَدْيَ وَالْقَلاَئِدَ ذَلِكَ لِتَعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَأَنَّ اللّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Resim---“Cealallâhu’l- ka’bete’l- beyte’l- harâme kıyâmen lin nâsi veş şehral harâme ve’l- hedye ve’l- kalâid (kalâide) zâlike li ta’lemû ennellâhe ya’lemu mâ fi’s- semâvâti ve ma fî’l- ardı ve ennellâhe bikulli şey’in ALÎM (alîmun).: ALLAH, Beyt-i Haram olan Kâbe'yi, Haram ayını, hac kurbanını ve gerdanlıklı (boynuna kurban nişanesi asılı) kurbanlıkları, insanların yaşamlarını ayakta tutmak için yaptı (sebep kıldı). İşte bu, “ALLAH'ın, göklerde ve yerlerde olanı bildiğini ve ALLAH'ın herşeyi en iyi bilen olduğunu” bilmeniz içindir.” (Mâide 5/97)

قُل لِّمَن مَّا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ قُل لِلّهِ كَتَبَ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لاَ رَيْبَ فِيهِ الَّذِينَ خَسِرُواْ أَنفُسَهُمْ فَهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ
Resim---“Kul li men mâ fî’s- semâvâti ve’l- ard (ardı), kul lillâh (lillâhi), ketebe alâ nefsihi’r- rahmeh (rahmete), le yecmeannekum ilâ yevmi’l- kıyâmeti lâ reybe fîh (fîhi), ellezîne hasirû enfusehum fe hum lâ yu’minûn (yu’minûne).: De ki : “Semalarda ve yeryüzünde olan şeyler kimin?” “Hepsi ALLAH'ındır!” de. ALLAHû Tealâ, kendi üzerine rahmeti yazdı. Hakkında şüphe olmayan kıyâmet gününde, sizleri mutlaka toplayacak. O kimseler ki; nefslerini hüsrana düşürdüler, onlar mü'min değildirler.” (En'âm 6/12)

أَلا إِنَّ لِلّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ أَلاَ إِنَّ وَعْدَ اللّهِ حَقٌّ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ
Resim---“E lâ inne lillâhi mâ fî’s- semâvâti ve’l- ard (ardı), e lâ inne va'dallâhi hakkun ve lâkinne ekserehum lâ ya'lemûn (ya'lemûne).: Göklerde ve yeryüzünde olanlar, muhakkak ALLAH'ın değil mi? ALLAH'ın vaadi mutlaka hak değil mi? Ve lâkin onların çoğu bilmezler.” (Yûnus 10/55)

وَلِلّهِ يَسْجُدُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مِن دَآبَّةٍ وَالْمَلآئِكَةُ وَهُمْ لاَ يَسْتَكْبِرُونَ
Resim---“Ve lillâhi yescudu mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ardı min dâbbetin ve’l- melâiketu ve hum lâ yestekbirûn (yestekbirûne). (Secde Âyeti).: Semalarda olanlar ve yeryüzünde olan dabbelerin (yürüyen canlıların) hepsi ve melekler, ALLAH'a secde ederler. Ve onlar, kibirlenmezler.” (Nahl 16/49)

أَلَا إِنَّ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ قَدْ يَعْلَمُ مَا أَنتُمْ عَلَيْهِ وَيَوْمَ يُرْجَعُونَ إِلَيْهِ فَيُنَبِّئُهُم بِمَا عَمِلُوا وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Resim---“E lâ inne lillâhi mâ fi’s- semâvâti ve’l- ard (ardı), kad ya’lemu mâ entum aleyh (aleyhi), ve yevme yurceûne ileyhi fe yunebbiuhum bi mâ amilû, vallâhu bi kulli şey’in ALÎM (alîmun).: Muhakkak ki göklerde ve yeryüzünde olanlar ALLAH'ın değil mi? O, sizin üzerinizde olduğunuz şeyi (kalplerinizde olanı) biliyordu. Ve böylece, O'na döndürüldükleri gün, onlara yaptıkları şeyleri haber verecek. Ve ALLAH, herşeyi en iyi bilendir.” (Nûr 24/64)

قُلْ كَفَى بِاللَّهِ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ شَهِيدًا يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالَّذِينَ آمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللَّهِ أُوْلَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
Resim---“Kul kefâ billâhi beynî ve beynekum şehîdâ (şehîden), ya’lemu mâ fî’s- semâvâti ve’l- ard (ardı), vellezîne âmenû bil bâtılı ve keferû billâhi ulâike humu’l- hâsirûn (hâsirûne).: De ki: "Sizinle benim aramda şahit olarak ALLAH, kâfidir. Göklerde ve yerde ne varsa bilir." Batıla inananlar ve ALLAH'ı inkâr edenler, işte onlar hüsranda olanlardır.” (Ankebût 29/52)

لَمْ تَرَوْا أَنَّ اللَّهَ سَخَّرَ لَكُم مَّا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً وَمِنَ النَّاسِ مَن يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُّنِيرٍ
Resim---“E lem terev ennellâhe sehhare lekum mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ardı ve esbega aleykum niamehu zâhireten ve bâtıneh (bâtıneten), ve mine’n- nâsi men yucâdilu fîllâhi bi gayri ilmin ve lâ huden ve lâ kitâbin munîr (munîrin).: Göklerde ve yerlerdeki herşeyi, ALLAH'ın size musahhar (emrinize amade) kıldığını görmediniz mi? Ve sizin üzerinizdeki görünen ve görünmeyen (açık ve gizli) ni'metlerini tamamladı. Ve insanlardan bir kısmı (hâlâ) ilmi, bir hidayete erdiricisi ve aydınlatıcı bir kitabı olmaksızın, ALLAH hakkında mücâdele ederler.” (Lokmân 31/20)

لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ
Resim---“Lillâhi mâ fî’s- semâvâti ve’l- ard (ardı), innallâhe huve’l- GANİYYu’l- hamîd (hamîdu).: Göklerde ve yerde olanlar, ALLAH'ındır. Muhakkak ki O; GANÎ'dir (hiçbir şeye ihtiyacı yoktur), HAMÎD'dir (hamdedilen).” (Lokmân 31/26)

وَسَخَّرَ لَكُم مَّا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مِّنْهُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لَّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
Resim---“Ve sahhare lekum mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ardı cemîan minh (minhu), inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn (yetefekkerûne).: Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size musahhar (emre amade) kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler (ibretler) vardır.” (Câsiye 45/13)

قُلْ أَتُعَلِّمُونَ اللَّهَ بِدِينِكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Resim---“Kul etualli mûnallâhe bi dînikum vallâhu ya’lemu mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ard (ardı), vallâhu bi kulli şey’in ALÎM (alîmun).: De ki: “Dîninizi ALLAH'a mı öğretiyorsunuz? Ve ALLAH, göklerde ve yerde olanı bilir. Ve ALLAH, herşeyi en iyi bilendir.” (Hucurât 49/16)

وَلِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ لِيَجْزِيَ الَّذِينَ أَسَاؤُوا بِمَا عَمِلُوا وَيَجْزِيَ الَّذِينَ أَحْسَنُوا بِالْحُسْنَى
Resim---“Ve lillâhi mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ardı li yecziyellezîne esâû bimâ amilû ve yeczîyellezîne ahsenû bi’l- husnâ.: Ve göklerde ve yerde olan şeyler ALLAH içindir. Kötülük yapanları, yaptıkları sebebiyle cezalandırsın ve ahsen davrananları daha güzeli ile mükâfatlandırsın diye.” (Necm 53/31)

سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
Resim---“Sebbeha lillâhi mâ fî’s- semâvâti ve’l- ard (ardı), ve huve’l- AZÎZu’l- HAKÎM (hakîmu).: Semâlarda ve arzdaki herşey ALLAH'ı tesbih etti (ve etmektedir). Ve O; AZÎZ'dir, HAKÎM'dir." (Hadîd 57/1)

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ مَا يَكُونُ مِن نَّجْوَى ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ وَلَا خَمْسَةٍ إِلَّا هُوَ سَادِسُهُمْ وَلَا أَدْنَى مِن ذَلِكَ وَلَا أَكْثَرَ إِلَّا هُوَ مَعَهُمْ أَيْنَ مَا كَانُوا ثُمَّ يُنَبِّئُهُم بِمَا عَمِلُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Resim---“E lem tere ennellâhe ya’lemu mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ard (ardı), mâ yekûnu min necvâ selâsetin illâ huve râbiuhum ve lâ hamsetin illâ huve sâdisuhum ve lâ ednâ min zâlike ve lâ eksere illâ huve me’ahum eyne mâ kânû, summe yunebbiuhum bi mâ amilû yevme’l- kıyâmeh (kıyâmeti), innellâhe bi kulli şey’in ALÎM (alîmun).: ALLAH'ın göklerde ve yerde olan herşeyi bildiğini görmedin mi? Üç kişi arasında gizli bir konuşma olmaz ki, onların dördüncüsü O (ALLAH) olmasın. Ve beş kişi (arasında gizli bir konuşma) olmaz ki, onların altıncısı O (ALLAH) olmasın. Ve bundan daha azı veya daha çoğu, nerede olurlarsa olsunlar, mutlaka O (ALLAH), onlarla beraberdir. Sonra kıyâmet günü, yaptıklarını onlara haber verecektir. Muhakkak ki ALLAH; herşeyi en iyi bilendir.” (Mücâdele 58/7)

سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
Resim---“Sebbeha lillâhi mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ard (ardı), ve huve’l- AZÎZu’l- HAKÎM (hakîmu).: Göklerde ve yerde olanlar ALLAH'ı tesbih etti (ve etmekte). Ve O; AZÎZ'dir, HAKÎM 'dir.” (Haşr 59/1)

سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
Resim---“Sebbeha lillâhi mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ard (ardı), ve huve’l- AZÎZ u’l- HAKÎM (hakîmu).: Göklerde ve yerde olanlar, ALLAH'ı tesbih etti (ve etmekte). Ve O; AZÎZ 'dir, HAKÎM 'dir.” (Saff 61/1)

يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ
Resim---“Yusebbihu lillâhi mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ardı’l- MELİKi’l- KUDDÛSi’l- AZÎZ i’l- HAKÎM (hakîmi).: Göklerde ve yerde olanlar, ALLAH'ı tespih eder ki; (O) MELİK'tir (mülkün sahibidir), KUDDÛS'tür (mukaddestir), AZÎZ 'dir (üstündür), HAKÎM 'dir (hüküm ve hikmet sahibidir).” (Cumua 62/1)

يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Resim---“Yusebbihu lillâhi mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ard (ardı), le hu’l- mulku ve le hu’l- hamdu ve huve alâ kulli şey’in KADÎR (KADÎRun).: Göklerde ve yerde olan herşey ALLAH'ı tesbih eder. Mülk O'nundur ve hamd O'nadır. Ve O, herşeye Kaadir'dir (gücü yetendir).” (Teğâbün 64/1)

يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعْلِنُونَ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
Resim---“Ya’lemu mâ fî’s- semâvâti ve’l- ardı ve ya’lemu mâ tusirrûne ve mâ tu’linûn (tu’linûne), vallâhu ALÎMun bi zâti’s- sudûr (sudûri).: Göklerde ve yerde olanları bilir. Ve gizlediklerinizi, açıkladıklarınızı bilir. Ve ALLAH, sadırlarda (gönüllerde) olanı en iyi bilendir.” (Teğâbün 64/4)


MuhaMMedî MuhaBBetLerimLe...

ResimGARİBAN
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2731
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÂYEte’L- KÜRSî ZEVKİMİZz..

Mesaj gönderen Gariban »

menzellezî yeşfeu indehû illâ bi iznih (iznihî) ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum.:
O2nun izni olmadan, O'nun katında kim şefaat etme yetkisine sahiptir? Onların önlerinde ve arkalarında olanları (geçmiş ve geleceklerini) bilir.

Ayete'l- Kursî yazımıza devam etmek istiyoruz fakat içimi bir türlü toparlayamıyorum, malum kafamızı dünya farklı yönlere çekip duruyor ve dengemizi kaybedebiliyoruz. Bu Âyet-i Kerime'de şefaat kelimesi devreye girdi. Bu "ş" ve "f" harflerinin yan yana geldiği âyetleri inceleyelim inşa'e ALLAH.

Eskiden âilemle birlikte Basildon'da yaşıyorduk, zaman geçti tekrar yurdumuza geri döndük, uzun zaman geçti. Basildon'da yaşarken orası küçük bir kasaba idi, gurbetteydik, bir câmi yoktu. Küçük bir müslüman topluluğu mevcuttu. Bu topluluk kozmopolit (karışık) bir topluluktu, her islam ülkesinden insanlar vardı. Mekke'ye gidip bir sürü farklı ırk ve milletten müslümanı görmek gibi orada da bir toplum vardı. Cami diye bir lokal kiralamış Cuma namazını orada kılıyorduk. Bir kilimimiz bile yoktu câmimizde. Beton bir zemin üzerine kağıt kalınlığında kare kare örtüler sererdik . Bu toplulukta bâzen görüş ve düşünce ayrılıkları olurdu, o zamanlar bir yazıcı aldıydım, A4 kağıtlarından bir kaç sayfalık bir dini yazılardan oluşan oradaki insanları birbirine bağlayan bir şey olsun demiştik. "Basildon Islamic Center" adı altında ilk yazıları yazdık. Ön kapak yazısında da aşağıdaki âyet vardı. Mânâsını bulunduğumuz topluluğa çok uygun gördüğümden bu Âyet-i-Kerime'yi ön kapağa koyardım her ay.

Rüyâlar görürdüm bir câmi içinde kıbleleri farklı yönlere dönmüş bir sürü insan var ve bunların seccadeleri ayrı ayrı ve her biri elinde bir hesap makinesi ile farklı yöne bakarak oturuyor. Ben de şaşırmış şekilde bu nasıl bir durum bu cemaatin kıblesi neresi ki ben şimdi nereye döneceğim ki diye bakınıp duruyorum acaba kıble neresi diye. İşte müslümanların bugün geldikleri ahvali ortaya koyuyor bu rüya. "Şe" ve "fe" harflerinden oluşan ayetleri incelerken bu âyete denk geldim bu gece ve bu ayete bakalım diye içimizden geçti inşâe ALLAH..


وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمٖيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ كُنْتُمْ اَعْدَاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِهٖ اِخْوَانًا وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَا كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِهٖ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
Resim---Va'tesımu bi hablillahi cemiav ve la teferraku, vezkuru ni'metellahi aleykum iz kuntum a'daen fe ellefe beyne kulubikum fe asbahtum bi ni'metihi ihvana, ve kuntum ala şefahufratim mine'-n nari fe enkazekum minha, kezalike yubeyyinullahu le kum ayatihi leallekum tehtedûn.:
Topunuz bir ALLAH ipine sım sıkı tutunun, biribirinizden ayrılmayın ve Allahın üzerinizdeki ni'metini düşünün, sizler birbirinize düşmanlar iken o sizin kalblerinizin arasında ülfet husule getirip yanaştırdı da ni'meti sayesinde uyanıb kardeş oldunuz, hem sizler ateşten bir çukurun tam kenarında bulunuyordunuz da o tuttu sizi ondan kurtardı, şimdi böyle size âyetlerini beyan ediyor ki ALLAH'a doğru gidebilesiniz

(ÂLİ IMRÂN suresi 103. âyet)

Bu Âyet-i Kerime'de “şefâ” kelimesi kullanılmıştır. “Şefa” lügatta kenar, uç, taraf gibi anlamlara gelmektedir. Bu âyette ateşten bir çukurun kenarındaydınız ifadesindeki kenar, taraf, ucundaydınız da sizi kurtardı buyurulmaktadır. Şefaat kelimesinde de "şefa" var. "Şefa" burada bir bağlantı, bir konnektör ucu gibi sanki. O uç Ateşin hududunda ve her an Ateşe bağlanabilir. Ateş kuyusuna kenar olmak , tam sınırında olmak, ucunda olmak bu. AKL'ın bir bağ yapması lâzım diğer ucunu bir yere tutturması lazım yoksa o boş uç gidecek ateşe yaslanacak. Ateşe düşecek âdeta. Bir topluluk eğer topluca ALLAH’ın HABL’ine Bilelik Lütfu Hakikatine tutunursa, kıbleleri bir olur, hidâyete ererler, o zaman HiZBuLLAH olurlar ve Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in umumî şefaatinden fayda görürler, kalbler arasında sevgi olur, BİZ BİR-İZ olurlar, o zaman orası NÛR olur, eğer bu ipten koparlarsa kalplerin arasındaki zıtlıklar, ayrılık ve gayrılıklar, düşmanlık, nefret, zarar verme kin v.b. şeytani ahlak ve nitelikler yüzünden NÂR’a düşer Hizbuşşeytan olurlar. Burada "Şefa" kelimesi sonunda “at” olsa Şefaat kelimesi olacaktı. Oradaki “te” harfi senlik ise bu senlik Nâr’a şefa iken Nûr İpine tutunursa, cehennemin nârında cennetin aşını pişirir, akıl naklini doğurur, bir “a” harfi daha zuhur eder. Bu yüzden Kulihvani hocamız bir sohbetimizde Şefaat kelimesini açarken şunları söylemişti:

Şefaat.: "Fi" içindekidir, "ş"e ise şühuda çıkarılmasında iki tane "ayn" vardır, bu da kendi İsâ’sını doğurabilsin diyedir.
Şefaat Ehli.: Sizin kendi içinizdeki NÛR’un zuhur etmesini sağlayan ehildir Şefaat ehli.
Şefaat içimizdekine şâhid oluştur.
Şefaat: İnsanın içindekinin şühuda çıkmasıdır ki insanın içinde şah damarından yakin RABB'isi vardir. [Kulihvani]
Resim
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2731
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÂYEte’L- KÜRSî ZEVKİMİZz..

Mesaj gönderen Gariban »

men ze'llezî yeşfe'u 'indehu illâ bi iznih..
Bu cümle tevhid cümlesi gibi iki kısım, birinci kısım tek olarak alınırsa.: "O’nun indinde şefaat etme yetkisine kim sahib ki." diyerek mânâ olarak bu yetkiye sahipliği nefyetmiş (değillemiş) oluyor fakat ikinci kısımda ise bunu “O’nun izni ile olması başka” diye izne bağlayarak, bunun sadece O’nun izni ile mümkün olabileceğini ve aksi takdirde mümkün olmayacağını ortaya koyuyor. İkinci kısımla durumu şarta bağlıyor. Nasıl ilim sıfatını el-Âlim ismiyle tecellî ederek zuhur ettiriyorsa, şefaatini de şifâsını da eş-Şâfi ismiyle tecellî ettiren O’dur. Cenâbı ALLAH’ın vâcibu'l- vücûd olduğunu, kimsenin O’nun haricinde müstakil bir varlığa sahip olmadığını, esas kendinden VAR olanın O olduğunu diğer herkesin varlığının gölge olduğunu ve O’na bağlı olduğunu yazımızın başlarında bahsetmiştik. Bu şefaat kısmını da bu şekilde anlamamız lâzım diye düşünüyorum. Burada sistemde cân cereyânı O’ndan gelmektedir. Birilerinin O’nun iradesinden serbest O’nun iznine ters hareket edebilecek kendine müstakil şefaate tasarrufu doğal olarak yok zâten. "Dilersek onun can damarını kesiveririz" diyen âyetler var. Örneğin uydurma vahiy getirmeye tevessül etme hususuna dair Hakka Sûresi 44-46 .ayetlere bakarsak , peygamberin O’nun adına vahiy uyduramayacağını bunu yaptığı taktirde ne olacağını bu ayetlerde ifade etmektedir.


وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْأَقَاوِيلِ
Resim---“Ve lev tekavvele aleynâ ba’da’l- ekâvîl (ekâvîli).: Ve eğer, bazı sözleri Bize karşı uydurmuş olsaydı.” (Hâkka 69/44)

لَأَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ
Resim---“Le ehaznâ minhu bil yemîn (yemîni).: Elbette onu sağından tutup alırdık (yakalardık).” (Hâkka 69/45)

ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ
Resim---“Summe le kata’nâ minhu’l- vetîn (vetîne).: Sonra mutlaka onun can damarını keserdik." (Hâkka 69/44)
Resim
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2731
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÂYEte’L- KÜRSî ZEVKİMİZz..

Mesaj gönderen Gariban »

Şefaat kelimesi ile devam ediyoruz inşaeALLAH.

Şefaat etmek. Af için vesile olmak
Fıkıh: Âhiret günü bir kısım günahkâr mü'minlerin affedilmeleri ve itaatli mü'minlerin de yüksek mertebelere ermeleri için Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ve sâir büyük zâtların Allah Teâlâ'dan (C.C.) niyaz ve istirhamda bulunmalarıdır.

Lügatta Şefaat (Arapça: الشفاعة eş-Şefaa), İslam terminolojisinde, evliya gibi kendisine Allah tarafından izin verilen kişilerin ve özellikle peygamberlerin, inananların affedilmesi için dilekte bulunması anlamına gelir. Arapça'da 'çift' anlamına 'şef' (شفع) kökünden 'bir şeyi ikileme veya çiftleme' anlamına gelir. Geniş anlamında ise 'bir işte başka bir kişinin yardımını, aracılığını isteme' gibi anlamları vardır.[1]

Bu çift kelimesini nereye oturtacağız diye düşünmeden edemiyoruz.

Fahreddin Razi (k.s) Tefsir-i-Kebir’inde Şefaat kelimesinde bulunan “çift” kelime kökünü kelime ile şu şekilde bağdaştırarak açıklamıştır:
“Şefaat çift kelimesinden alınmıştır. “şef” insanın kendisini, ihtiyaç sahibinin ihtiyacını giderme hususunda onunla ortak olacak şekilde, adeta onun bir yarısı kılmasıdır.”

Bu açıklama biraz daha bu kelimeyi anlamamıza faydalı oldu gibi. Elmalılı Hamdi Yazır (k.s)'nun Kur'an-ı Kerim Tefsirini incelediğimizde şefaatle ilgili aşağıdaki tespitleri yapmak mümkündür:

1.Şefaat Haktır. Kibriya-ı ilahi’den umulamaz değildir.
2.İzn-i-ilahiye olmadan hiçbir kimse bir başkasına şefaat edemez. Bu evvela ALLAHu Zul Celal’in YED’indedir.
3.Şefaate izin verilenler ise herkese değil şefaate mezun olanlara ilahi irade ile izin verilenlere , ALLAH’ın rızasına erenlere şefaat edebilirler. Kayırma usulü mevcut değildir. ( Enbiya 21/28 )
4.Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şefaati şefaat-ı uzma’dır.
5.Herkes Şefi olmaya mezun değildir.
6.Şefi olmaya mezun olanlar ise indi ilahideki derecelerine göre şefaat kudretiyle sınırlandırılmışlardır.


Resim
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2731
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÂYEte’L- KÜRSî ZEVKİMİZz..

Mesaj gönderen Gariban »

Resim Şefaat kelimesinin içinde geçtiği âyetleri incelemeye devam edelim, bu yukarıda 6 maddede yaptığımız tespitleri birlikte âyetlerde görelim inşâe ALLAH..

مَّن يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً يَكُن لَّهُ نَصِيبٌ مِّنْهَا وَمَن يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً يَكُن لَّهُ كِفْلٌ مِّنْهَا وَكَانَ اللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ مُّقِيتًا
Resim---“Men yeşfa’ şefâaten haseneten yekun lehû nasîbun minhâ, ve men yeşfa’ şefâaten seyyieten yekun lehu kiflun minhâ. Ve kânallâhu alâ kulli şey’in mukîtâ (mukîten).: Kim güzel bir şefaatle (iyilik yapılmasına aracılık) yardım ederse, ondan (o iyilikten) onun bir nasibi (hissesi) olur. Ve kim kötü bir şefaatle (günah işlenmesine) yardım ederse onun da ondan (o şerrden) bir payı olur. Ve Allah, herşeye mukayyet olandır (gözetendir).” (Nisâ 4/85)

şefâaten haseneten.: güzel şefaat, iyiliğe yardım etme.
şefâaten seyyieten.: kötü şefaat, günah işlemeye yardım etme..

Yukarıdaki âyette şefaat kelimesi hasenata ve seyyiate vasıta olmak açısından çift taraflı kullanılmıştır. Şefaatle ilgili bu şekil kullanımı diğer âyetlerde bu şekilde göremedim. Bu yüzden bu âyeti özel olarak başa koydum. Kur’ÂN-ı Kerim’de bazı kelimeler var ki bunlar çift taraflıdır, mesela "cezâ" kelimesi "karşılık" manasındadır. Kötülüğünde iyiliğinde cezâsı olur yani karşılığı vardır. Bunu hocamız Kulihvani'de sohbetlerinde dile getirir sürekli. Fakat Türkçe'de halk dilinde cezâ kelimesi hep negatif yönde kullanıldığı için biz bunu toplum olarak negatif algılıyoruz. Şimdi sadece bu âyette bu şefâat kelimesi de sanki çift yöne kullanılan bir durum arz ediyor gibi görünüyor. Bu yönüyle bu âyet Fahrettin-i Razi (kaddesallahu sırrahu)'nin Tefsir-i Kebirinde (8.clitte) çok uzunca incelemeye tabi tutulmuş, Fahrettin-i-Razi (kaddesallahu sırrahu)'nin dönemine kadar gelmiş farklı düşünceler incelenmiş ki bunlara Hasanu'l Basri'nin görüşü de dahildir. Bu görüşlerde bu kelimenin çift yöne doğru kullanımı ve âyetin indiği devirde olan olaylar âlimlerin farklı yorumlarına sebep olmuştur. Bunlar çok uzun olduğu için burada listelemiyorum. Elmalılı Hamdi Yazır Efendi (kaddesallahu sırrahu)'nin tefsirinde bu âyetin yorumuna baktığımızda.:

Elmalılı Tefsiri Nisa 85. “Binaenaleyh kâfirlerin kuvvetinden korkub da ALLAH’a isyan etmemeli, ALLAHn kudret ve azâbndan korkup da ALLAH’a itaat etmeli ve kâfirlere karşı gelmelidir. Bunun için.. “Yâ MuhaMMed, sen kendin fîsebilillâh harb et ve mü'minleri tahris-u tergib de eyle, zira bu bir şefaat demektir. Halbuki her kim güzel bir şefaat yaparsa, ya'ni ALLAH rızası için bir hayra tavassut ve delâlete derse onun o ’şefaatten bir nasîbi, güzel bir sevab olur.» Hayra delâlet eden onu yapan gibidir ve her kim ’şer'a muhalif kötü bir ’şefaat yaparsa onunda ondan ayn nisbette kötü bir hissesi olur. ALLAH da her ’şey'e muktedirdir. Ve her ’şey'i lâyikyle gözetir. İyiyi iyiliğinden, kötüyü kötülüğünden kadrine göre hissadâr eder.”

Elmalılı (kaddesallahu sırrahu)'nın da şefaat kelimesini bu âyette çift yöne çekilen bir kelime gibi kullandığını görüyoruz yani hasenata yönelik şefaat, seyyiate yönelik şefaat. Burada sanki bu kelime sonucu dinen negatife yahut pozitife götürecek yönde durum ve bu pozitif ve negatife götürecek koşulların oluşmasına yönelik yapılan dua (lehinde yahut aleyhinde), faaliyet (lehinde yahut aleyhinde), yardım v.b. fiilleri kapsamaktadır. Razi (kaddesallahu sırrahu) 'de bu görüşe benzer sözler etmekte fakat bu koşulun genelden ziyâde âyetteki özel bir durumu yani bir önceki âyetle irtibatı olması yönünden cihada yönelik durumda yaşanan hadiselerden dolayı olduğunu söylemekte fakat bu özel durumun aşağıdaki iki maddedede açıklanan durumlardaki bakış açısıyla bakıldığında genele yorumlamaya mâni’ olmadığını belirtmiştir.:

"1-) Bundan murad, Hz.Peygamber(aleyhisselâm)'in mü’minleri cihada teşvik etmesidir. Bu böyledir çünkü Hz.Peygamber(aleyhisselâm) mü’minlere savaşmalarını emrediyor ve böylece kendisini, cihadla emredilen maksadların elde edilmesi hususunda onların bir parçası kılıyordu. Bir şeye teşvik etmek ise tehdid yoluyla değilde yumuşaklık ve nezaketle onu emretmekten ibarettir. Bu da bir nevi şefaattir..

2-) Bundan maksat daha öncede bahsettiğimiz gibi, bazı münafıkların cihada katılmasınlar diye diğer bazı münafıklar için Hz.Peygamber(aleyhisselâm)'den müsaade isteyerek şefaatçi olmaları veyahutta bazı mü'minlerin cihad için ihtiyaçları olan techizatı elde etme hususunda (fakir) mü'minler için (zengin) mü'minler nezdinde şefaatçı olmaları."
Resim
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2731
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÂYEte’L- KÜRSî ZEVKİMİZz..

Mesaj gönderen Gariban »

Aşağıdaki âyette Kitaba iman etmeyen, ondan yüz çevirip onu unutanlar ve başka şeylere şefaatçi diye bağlananlar iş işten geçtikten sonra onların kendilerine bir faydası dokunmadığını anlayacaklardır.

هَلْ يَنظُرُونَ إِلاَّ تَأْوِيلَهُ يَوْمَ يَأْتِي تَأْوِيلُهُ يَقُولُ الَّذِينَ نَسُوهُ مِن قَبْلُ قَدْ جَاءتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ فَهَل لَّنَا مِن شُفَعَاء فَيَشْفَعُواْ لَنَا أَوْ نُرَدُّ فَنَعْمَلَ غَيْرَ الَّذِي كُنَّا نَعْمَلُ قَدْ خَسِرُواْ أَنفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُم مَّا كَانُواْ يَفْتَرُونَ
Resim---“Hel yanzurûne illâ te'vîleh (te'vîlehu), yevme ye'tî te'vîluhu yekûlullezîne nesûhu min kablu kad câet rusulu RABBinâ bi’l- hakk (hakkı), fe hel lenâ min şufeâe fe yeşfeû lenâ ev nureddu fe na'mele gayrellezî kunnâ na'mel (na'melu), kad hasirû enfusehum ve dalle anhum mâ kânû yefterûn (yefterûne).: Onlar sadece onun tevîline (yorumuna) mı bakıyorlar. Onun tevîlinin geldiği gün, daha önce onu unutmuş olanlar.: “RABBimizin resûlleri hak ile gelmiştir. Artık bize şefaat edecek şefaatçiler var mı ki; bize şefaat etsinler. Veya (dünyaya) döndürülmüş olsaydık, yapmış olduklarımızdan başkasını yapardık.” derler. Nefslerini hüsrana uğrattılar. Ve uydurdukları şeyler kendilerinden ayrıldılar.” (A'râf 7/53)

Şefaat ALLAH’ındır.:


قُل لِّلَّهِ الشَّفَاعَةُ جَمِيعًا لَّهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Resim---“Kul lillâhi’ş- şefâatu cemîâ (cemîan), lehu mulku’s- semâvâti ve’l- ard (ardı), summe ileyhi turceûn (turceûne).: De ki: "Şefaatin hepsi ALLAH'a mahsustur. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Sonra O'na döndürüleceksiniz." (Zümer 39/44)

ALLAH’ın razı olduklarına Şefaat edilir.:


يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يَشْفَعُونَ إِلَّا لِمَنِ ارْتَضَى وَهُم مِّنْ خَشْيَتِهِ مُشْفِقُونَ
Resim---“Ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum ve lâ yeşfeûne illâ li menirtedâ ve hum min haşyetihî muşfikûn (muşfikûne).: Onların önünde ve arkasında olan şeyleri (muhafız melekleri) bilir. Ve onlar, (ALLAH'ın) rızasına ermiş olanlardan başkasına şefaat etmezler. Ve onlar, O'nun (ALLAH'ın) haşyetinden korkanlardır.” (Enbiyâ 21/28)

Aşağıdaki âyette kimseden şefaatte kabul edilmez dediği şefaate nâil olamayan kişiler yine Araf 53’teki gibi olanlardır. Bu âyet Enbiyâ 28.âyetteki gibi ALLAH’ın razı olduklarına şefaate izin verilmesinden bahseden âyetlerle çelişmez. Müstesnalar diğer âyetlerde mevcuttur ve tamamlayıcı âyetlerle birlikte yorumlanmalıdır. İnsanlar atalarından , tapındıkları putlardan , ardına düştükleri yanlış felsefik inançlardan bir yardım göremeyecektir. Yine Bakara 123.âyette bu tekrar edilmiştir..


وَاتَّقُواْ يَوْماً لاَّ تَجْزِي نَفْسٌ عَن نَّفْسٍ شَيْئاً وَلاَ يُقْبَلُ مِنْهَا شَفَاعَةٌ وَلاَ يُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلاَ هُمْ يُنصَرُونَ
Resim---“Vettekû yevmen lâ teczî nefsun an nefsin şey’en ve lâ yukbelu minhâ şefâatun ve lâ yu’hazu minhâ adlun ve lâ hum yunsarûn (yunsarûne).: Ve, bir kimseden diğer bir kimseye, bir şeyin ödenmeyeceği ve ondan (hiç kimseden) bir şefaatin kabul edilmeyeceği ve hiç kimseden bir fidye alınmayacağı ve onlara yardım edilmeyeceği günden sakının.” (Bakara 2/48)

وَاتَّقُواْ يَوْماً لاَّ تَجْزِي نَفْسٌ عَن نَّفْسٍ شَيْئاً وَلاَ يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلاَ تَنفَعُهَا شَفَاعَةٌ وَلاَ هُمْ يُنصَرُونَ
Resim---“Vettekû yevmen lâ teczî nefsun an nefsin şey’en ve lâ yukbelu minhâ adlun ve lâ tenfeuhâ şefâatun ve lâ hum yunsarûn (yunsarûne).: Kimseden kimseye bir şey ödenmediği ve onlardan bir fidye (bedel) kabul edilmeyeceği ve kendilerine şefaatin fayda vermeyeceği ve onlara yardım olunmayacağı bir günden sakının.” (Bakara 2/123)

Eğer alım satım yapacaksanız bu dünyada yapın. Müzemmil Suresi 20.âyette ALLAH’a güzel bir borç verin demektedir. Merzuk edin HAKk Yolu'nda ALLAH için infak edecekseniz bunu şimdi yapın çünkü beden aletini kaybedeceksiniz, bu imkanınızı yitireceksiniz. O zaman geç olur, o gün alış veriş yapamazsınız. Şimdi yaptıklarınızın faidesini göreceksiniz. Şimdi bunu yaparsanız ALLAH’ın Rızasını kazanırsınız. Kâfirler ve zâlimlerden ise ALLAH razı olmaz ve onlara şefaatte olunmaz.:


يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَنفِقُواْ مِمَّا رَزَقْنَاكُم مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ يَوْمٌ لاَّ بَيْعٌ فِيهِ وَلاَ خُلَّةٌ وَلاَ شَفَاعَةٌ وَالْكَافِرُونَ هُمُ الظَّالِمُونَ
Resim---“Yâ eyyûhellezîne âmenû enfikû mimmâ razaknâkum min kabli en ye’tiye yevmun lâ bey’un fîhi ve lâ hulletun ve lâ şefâah (şefâatun), ve’l- kâfirûne humu’z- zâlimûn (zâlimûne).: Ey iman edenler! İçinde, ne bir alışverişin ne bir dostluğun ve ne de bir şefaatin bulunmadığı gün (kıyâmet günü) gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan infâk edin (ALLAH için verin). Ve kâfirler, onlar zâlimlerdir.” (Bakara 2/254)

Zâlimler için dinlenecek bir şefi yok.:


وَأَنذِرْهُمْ يَوْمَ الْآزِفَةِ إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَنَاجِرِ كَاظِمِينَ مَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيمٍ وَلَا شَفِيعٍ يُطَاعُ
Resim---“Ve enzirhum yevme’l- âzifeti izi’l- kulûbu lede’l- hanâciri kâzımîn (kâzımîne), mâ li’z- zâlimîne min hamîmin ve lâ şefîin yutâu.: Ve yaklaşan gün (kıyâmet günü) konusunda onları uyar. O zaman kalbler, korku ile hançerelere gelir (can boğaza gelir). Zâlimler için yakın bir dost ve şefaati kabul edilir bir şefaatçi yoktur.” (Mü'min 40/18)

وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُواْ وَاذْكُرُواْ نِعْمَةَ اللّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ أَعْدَاء فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَانًا وَكُنتُمْ عَلَىَ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
Resim---“Va’tasımû bihablillâhi cemîân ve lâ teferrekû, vezkurû ni’metallâhi aleykum iz kuntum a’dâen fe ellefe beyne kulûbikum fe asbahtum bi ni’metihî ihvânâ (ihvânen), ve kuntum alâ şefâ hufretin mine’n- nâri fe enkazekum minhâ, kezâlike yubeyyinullâhu lekum âyâtihî leallekum tehtedûn (tehtedûne).: Ve hepiniz, ALLAH'ın ipine sımsıkı tutunun, fırkalara ayrılmayın! Ve ALLAH'ın sizin üzerinizdeki ni'metini hatırlayın; siz (birbirinize) düşman olmuştunuz. Sonra sizin kalblerinizin arasını birleştirdi, böylece O'nun (ALLAH'ın) ni’meti ile kardeşler oldunuz. Ve siz ateşten bir çukurun kenarında iken sizi ondan kurtardı. İşte ALLAH, âyetlerini size böyle açıklıyor. Umulur ki böylece siz hidayete erersiniz.” (Âl-i İmrân 3/103)
Resim
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2731
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÂYEte’L- KÜRSî ZEVKİMİZz..

Mesaj gönderen Gariban »

Resim ALLAH’tan başka dost ve şefaatçı olmadığını bilenleri inzâr et ki onlar RABB’larının huzuna haşr olunacaklarından korkarlar ve bu nedenle korunurlar (ittikâ ederler). Burada grup grup insanların bir grubu kastedilmektedir.:

وَأَنذِرْ بِهِ الَّذِينَ يَخَافُونَ أَن يُحْشَرُواْ إِلَى رَبِّهِمْ لَيْسَ لَهُم مِّن دُونِهِ وَلِيٌّ وَلاَ شَفِيعٌ لَّعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ
Resim---“Ve enzir bihillezîne yehâfûne en yuhşerû ilâ RABBihimleyse lehum min dûnihî veliyyun ve lâ şefîun leallehum yettekûn (yettekûne).: Ve RABB'lerine haşrolunmaktan korkan kimseleri, onunla uyar. Onların, O'ndan (ALLAH'tan) başka bir dostu ve şefaat edeni yoktur. Böylece onlar takva sahibi olurlar.” (En'âm 6/51)

Dinlerini oyun eğlence edinenler ve dünya hayatına aldananları kendi hallerine bırak ve ihtar etki bir defa nefis kazandığıyla helâke düşmesin yoksa bu duruma düşerse kendisine ALLAH’tan başka bir şefaatçi bir dost bulamaz.:

وَذَرِ الَّذِينَ اتَّخَذُواْ دِينَهُمْ لَعِبًا وَلَهْوًا وَغَرَّتْهُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَذَكِّرْ بِهِ أَن تُبْسَلَ نَفْسٌ بِمَا كَسَبَتْ لَيْسَ لَهَا مِن دُونِ اللّهِ وَلِيٌّ وَلاَ شَفِيعٌ وَإِن تَعْدِلْ كُلَّ عَدْلٍ لاَّ يُؤْخَذْ مِنْهَا أُوْلَئِكَ الَّذِينَ أُبْسِلُواْ بِمَا كَسَبُواْ لَهُمْ شَرَابٌ مِّنْ حَمِيمٍ وَعَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُواْ يَكْفُرُونَ
Resim---“Ve zerillezînettehazû dînehum leiben ve lehven ve garrethumu’l- hayâtu’d- dunyâ ve zekkir bihî en tubsele nefsun bimâ kesebet, leyse lehâ min dûnillâhi veliyyun ve lâ şefî’ (şefîun), ve in ta’dil kulle adlin lâ yu’haz minhâ, ulâikellezîne ubsilû bimâ kesebû, lehum şarâbun min hamîmin ve azâbun elîmun bimâ kânû yekfurûn (yekfurûne).: Kendilerinin dînini bir oyun ve bir eğlence edinenleri bırak. Ve onları dünya hayatı aldattı. Ve de kazandıklarından (kazandıkları nâkıs derecelerden) dolayı nefsin helâk olacağını, onunla hatırlat. Onun için ALLAH'tan başka bir dost ve bir şefaatçi yoktur. O, bütün fidyeleri verse de ondan alınmaz (kabul edilmez). İşte onlar kazandıklarından dolayı helâk olmuş kimselerdir. İnkâr etmiş oldukları şeylerden dolayı, onlar için kaynar sudan bir içecek ve elîm bir azâb vardır.” (En'âm 6/70)

Bazen Firavunların mezarlarını kazarlar yahut kralların soyluların mezarlarını kazarlar ve içinde bir yığın altınlar, o kişiye ait mallarından değerli şeyler bulurlar. Bunlar bir müddet toprağın içinde cesediyle gizli kalır sonra bulununca, mezar soyguncularının yahut müzelerin eline geçer. Giden gitmiştir artık, mezarına evini barkını da koysan bile onu şehâdet aleminde bıraktın gitti. Diğer tarafta alış veriş yapamayacaksın bunlarla. ALLAH’tan başka sarıldığın ve O’nu sana unutturan ne varsa sen bunları geride bırakacaksın ve sonuçta bu aşağıdaki ayetteki hali yaşayacaksın. Onların sana şefaat edemediğini göreceksin o gün. Uzuvların bile aleyhinde veya lehinde şâhidlik edecekler, doğru neyse onu söyleyecekler.:

وَلَقَدْ جِئْتُمُونَا فُرَادَى كَمَا خَلَقْنَاكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَتَرَكْتُم مَّا خَوَّلْنَاكُمْ وَرَاء ظُهُورِكُمْ وَمَا نَرَى مَعَكُمْ شُفَعَاءكُمُ الَّذِينَ زَعَمْتُمْ أَنَّهُمْ فِيكُمْ شُرَكَاء لَقَد تَّقَطَّعَ بَيْنَكُمْ وَضَلَّ عَنكُم مَّا كُنتُمْ تَزْعُمُونَ
Resim---“Ve lekad ci’timûnâ furâdâ kemâ halaknâkum evvele merretin ve terektum mâ havvelnâkum verâe zuhûrikum, ve mâ nerâ meakum şufeâekumullezîne zeamtum ennehum fîkum şurekâ’(şurekâû), lekad tekattaa beynekum ve dalle ankum mâ kuntum tez’umûn(tez’umûne).: Ve andolsun ki; sizi ilk defa yarattığımız gibi Bize tek tek (tek başına) geldiniz ve size ne verdiysek (neyin sahibi yaptıysak, ne lütfettiysek) arkanızda bıraktınız (terkettiniz). Sizinle ortak olduğunu zannettiğiniz şefaatçilerinizi sizinle beraber görmüyoruz. Andolsun, sizinle aranızdaki bağları koparılmış, haklarında zanda bulunmuş olduğunuz şeyler, sizden uzaklaşıp gitmiştir.” (En'âm 6/94)

Kişinin kulluk ettiği tapındığı putlaştırdığı ve ALLAH’a şirk koştuğu şeylerde kendisine şefaat edemeyecektir.:

وَيَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللّهِ مَا لاَ يَضُرُّهُمْ وَلاَ يَنفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هَؤُلاء شُفَعَاؤُنَا عِندَ اللّهِ قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللّهَ بِمَا لاَ يَعْلَمُ فِي السَّمَاوَاتِ وَلاَ فِي الأَرْضِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ
Resim---“Ve ya'budûne min dûnillâhi mâ lâ yedurruhum ve lâ yenfeuhum ve yekûlûne hâulâi şufeâunâ indallâh (indallâhi), kul e tunebbiûnâllâhe bimâ lâ ya'lemu fî’s- semâvâti ve lâ fî’l- ard (ardı), subhânehu ve teâlâ ammâ yuşrikûn (yuşrikûne).: Ve onlara fayda ve zarar vermeyen ALLAH'tan başka şeylere (putlara) kulluk (ibadet) ediyorlar. Ve “Bunlar, ALLAH'ın yanında bizim şefaatçilerimiz.” diyorlar. De ki: “Yeryüzünde ve semalarda bilmediği bir şeyi ALLAH'a haber mi veriyorsunuz?” O, Sübhan'dır (münezzehtir), onların ortak koştuğu şeylerden yücedir.” (Yûnus 10/18)

وَلَمْ يَكُن لَّهُم مِّن شُرَكَائِهِمْ شُفَعَاء وَكَانُوا بِشُرَكَائِهِمْ كَافِرِينَ
Resim---“Ve lem yekun lehum min şurekâihim şufeâû ve kânû bi şurekâihim kâfirîn (kâfirîne).: Ve (şirk koştukları) ortaklarından şefaatçileri olmaz. Ve (onlar o gün) ortaklarını inkâr edenlerdir.” (Rûm 30/13)

أَأَتَّخِذُ مِن دُونِهِ آلِهَةً إِن يُرِدْنِ الرَّحْمَن بِضُرٍّ لاَّ تُغْنِ عَنِّي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا وَلاَ يُنقِذُونِ
Resim---“E ettehızu min dûnihî âliheten in yuridni’r- RAHMÂNu bi durrin lâ tugni annî şefâatuhum şey’en ve lâ yunkızûn (yunkızûni).: Ben, O'ndan başka ilâhlar edinir miyim? Eğer RAHMÂN bana bir zarar dilerse, onların şefaati bana bir (şey) fayda vermez (sağlamaz). Ve onlar beni kurtaramazlar.” (YâSîn 36/23)

أَمِ اتَّخَذُوا مِن دُونِ اللَّهِ شُفَعَاء قُلْ أَوَلَوْ كَانُوا لَا يَمْلِكُونَ شَيْئًا وَلَا يَعْقِلُونَ
Resim---“Emittehazû min dûnillâhi şufeâe, kul e ve lev kânû lâ yemlikûne şey’en ve lâ ya’kılûn (ya’kılûne).: Yoksa onlar, ALLAH'tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki.: "Onlar bir şeye (bir güce) mâlik olmasalar ve akıl etmeseler de mi?" (Zümer 39/43)
Resim
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2731
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÂYEte’L- KÜRSî ZEVKİMİZz..

Mesaj gönderen Gariban »

Resim EZÂN DUÂmız.:

Resim---Cabir İbni Abdullah radiyallahu anhu.: Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Her kim EZÂNı işittiği zaman şu DUÂyı yaparsa kıyamet günü şefaatim ona helâl olmuştur...” buyurdu.
(Buharî, Ezân, 579; Nesaî, Ezân, 673; Tirmizî, Salât, 195; Ebu Davûd, Salât, 445; İbn Mâce, Ezân 714)


اللَّهُمَّ رَبَّ هَذِهِ الدَّعْوَةِ التَّامَّةِ وَالصَّلَاةِ الْقَائِمَةِ آتِ مُحَمَّداً الْوَسِيلَةَ وَالْفَضِيلَةَ وَالدَّرَجَةَ الرَّافِعَةَ وَابْعَثْهُ مَقَاماً مَحْمُوداً الَّذِي وَعَدْتَهُ إَنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْمِيعَادَ

ARAPÇA OKUNUŞU: "ALLAHumme RABBe hazihi'd- dâveti't- tamme. Ve’-s selâti’l- kâimeti ati MuhaMMedeni’l- vesilete ve’l- fazilete ve’d- derecete’r- refîate. vebashu Makamen MahMudenillezi veadteh. İnneke lâ tuhlifu'l- mîâd.."


TÜRKÇE ANLAMI: "Ey şu eksiksiz dâvetin ve kılınacak namazın RABBi ALLAHım!. MuhaMMed'e vesîleyi ve fazîleti ver. Onu, kendisine vaad ettiğin Makâm-ı Mahmûda ulaştır, Muhakkak ki sen vaadinden dönmezsin!."


celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem..


ResimAzîz Kardeşlerim;
ALLAH celle celâlihu öyle ki tüm İLLîYyet/(sebeb ile alâkalı. esas sebeble alâkadarlık. sebeb arayış.) Mekanizmasını işleten ve hükümlerin nereye varacağını bilendir. O’nun SüNNETuLLAHı’nın şu işleyiş çarklarına O’nun izni olmadan müdahale edebilecek birisi yahut bir şefi yoktur. Bunu anlayın ve tezekkür edin.:


إِنَّ رَبَّكُمُ اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الأَمْرَ مَا مِن شَفِيعٍ إِلاَّ مِن بَعْدِ إِذْنِهِ ذَلِكُمُ اللّهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ أَفَلاَ تَذَكَّرُونَ
Resim---“İnne RABBekumullâhullezî halaka’s- semâvâti ve’l- arda fî sitteti eyyâmin summestevâ ale’l- arşi yudebbiru’l- emr (emre), mâ min şefîin illâ min ba'di iznih (iznihî), zâlikumULLÂHu RABBukum fa'budûh (fa'budûhu), e fe lâ tezekkerûn (tezekkerûne).: Muhakkak ki sizin RABBiniz ALLAH, semâları ve yeryüzünü 6 günde yaratandır. Sonra arşa istiva etti. İşleri düzenler ve O'nun izni olmadıktan sonra (olmadıkça) bir şefaatçi yoktur. İşte bu ALLAH, sizin RABBinizdir. Artık O'na kul olun. Hâlâ tezekkür etmez misiniz?” (Yûnus 10/3)

اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ مَا لَكُم مِّن دُونِهِ مِن وَلِيٍّ وَلَا شَفِيعٍ أَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ
Resim---“ALLÂHullezî halakas semâvâti ve’l- arda ve mâ beynehumâ fî sitteti eyyâmin summestevâ ale’l- arş (arşi), mâ lekum min dûnihî min veliyyin ve lâ şefîi (şefîin), e fe lâ tetezekkerûn (tetezekkerûne).: O ALLAH ki; gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde halketti (yarattı). Sonra arşa istiva etti (arşı sevva etti, dizayn etti, vechi arşta karar kıldı). Sizin O'ndan başka dostunuz ve şefaatçiniz yoktur. Hâlâ tezekkür etmez misiniz?” (Secde 32/4)

ŞEFAAT İZNi verilenler vardır, bunlar KİMLerdir?.:

لَا يَمْلِكُونَ الشَّفَاعَةَ إِلَّا مَنِ اتَّخَذَ عِندَ الرَّحْمَنِ عَهْدًا
Resim---“Lâ yemlikûne’ş- şefâate illâ menittehaze inde’r- RAHMÂNi ahdâ (ahden).: RAHMÂN'ın indinde, ahd ittihaz edenlerden (ALLAH'tan ahd alanlardan) başkası şefaate mâlik olamaz.” (Meryem 19/87)

يَوْمَئِذٍ لَّا تَنفَعُ الشَّفَاعَةُ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ وَرَضِيَ لَهُ قَوْلً
Resim---“Yevme izin lâ tenfau’ş- şefâatu illâ men ezine lehu’r- RAHMÂNu ve radıye lehu kavlâ (kavlen).: İzin günü, RAHMÂN'ın kendisine izin verdiği ve sözünden razı olduğu (tasarruf rızasının sâhibi) kimseden başkasının şefaati bir fayda vermez.” (TâHâ 20/109)

وَلَا تَنفَعُ الشَّفَاعَةُ عِندَهُ إِلَّا لِمَنْ أَذِنَ لَهُ حَتَّى إِذَا فُزِّعَ عَن قُلُوبِهِمْ قَالُوا مَاذَا قَالَ رَبُّكُمْ قَالُوا الْحَقَّ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ
Resim---“Ve lâ tenfeuş şefâatu indehû illâ li men ezine leh (lehu), hattâ izâ fuzzia an kulûbihim kâlû mâzâ kâle RABBukum, kâlû’l- hakk (hakka), ve huve’l- ALİYyu’l- KEBÎR (kebîru).: Ve O'nun huzurunda, kendisine izin verdiği kimseden başkasının şefaati bir fayda vermez. Onların kalblerinden korku giderilince: "RABBiniz ne buyurdu?" dediler. (Onlar da) "Hakkı buyurdu." dediler. Ve O; ÂLİ'dir (çok yüce), KEBİR'dir (çok büyük).” (Sebe' 34/23)

وَلَا يَمْلِكُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِهِ الشَّفَاعَةَ إِلَّا مَن شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
Resim---“Ve lâ yemlikullezîne yed’ûne min dûnihi’ş- şefâte illâ men şehide bi’l- hakkı ve hum ya’lemûn (ya’lemûne).: Ve onların, O'ndan (ALLAH'tan) başka taptıkları şeyler şefaate mâlik değildir. Hakk'a şâhid olanlar hariç ve onlar (Hakk'ı) bilirler.” (Zuhrûf 43/86)

وَكَم مِّن مَّلَكٍ فِي السَّمَاوَاتِ لَا تُغْنِي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا إِلَّا مِن بَعْدِ أَن يَأْذَنَ اللَّهُ لِمَن يَشَاء وَيَرْضَى
Resim---“Ve kem min melekin fî’-s semâvâti lâ tugnî şefâatuhum şey’en illâ min ba’di en ye’zenallâhu limen yeşâu ve yerdâ.: Ve göklerde nice melekler vardır ki, onların şefaatleri (hiç)bir şeyle (hiçbir şekilde) fayda vermez. ALLAH'ın dilediği ve razı olduğu kimseye izin vermesinden sonrası hariç.” (Necm 53/26)

فَمَا تَنفَعُهُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِينَ
Resim---“Fe mâ tenfeuhum şefâatu’ş şâfiîn (şâfiîne).: Artık şefaat edenlerin şefaati onlara fayda sağlamaz.” (Müddessir 74/48)

Resim---Enes b. Mâlik radiyallahu anhu.: “Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.:
شَفَاعَتِى
Benim şefaatim لِأَهْلِ الْكَبَائِرِ مِنْ أُمَّتِى ümmetimden büyük günah sâhibleri içindir.” buyurdu.
(Tirmizî, Kıyame: 11; İbni Mâce, Zühd: 26; Ahmed İ. Hanbel, 3/113)

Resim---Zeyd b. Erkam radiyallahu anhu.: “ شَفَاعَتِى يَوْمَ الْقِيَامَةِ حَقٌّ Kıyamet günündeki şefaatim haktır. فَمَنْ لَمْ يُؤْمِنْ بِهَا Kim şefaatime inanmazsa لَمْ يَكُنْ مِنْ اَهْلِهَا onun ehlinden olmayacaktır. Yani şefaatime inanmayan ona kavuşamayacaktır.”
buyurdu.
(El-Mutteki, Kenzü’l-Ummal: 14/399)

Resim---Osman İbni Affan radiyallahu anhu.: “Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “يَشْفَعُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ثَلاَثٌ Kıyamet gününde üç zümre şefaat edecektir. اَلْاَنْبِيَاءُ Peygamberler ثُمَّ الْعُلَمَاءُ sonra âlimler ثُمَّ الشُّهَدَاءُ sonra da şehîdler.” buyurdu.
(İbni Mâce, Zühd:37, 2/1443)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.:
عَنْ أبِي هريرة ، لِكُلِّ نَبِىٍّ دَعْوَةٌ مُسْتَجَابَةٌ
Her peygamberin müstecab -yani ALLAH'ın kabul edeceği- bir DUÂsı vardır. فَتَعَجَّلَ كُلُّ نَبِيٍّ دَعْوَتَهُ Her peygamber o DUÂyı yapmada acele etti. وإِنِّي اخْتَبَأْتُ دَعْوَتِي شَفَاعَةً أُُمَّتِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ Ben ise bu DUÂmı, kıyamet gününde ÜMMetime şefaat olarak kullanmak üzere sakladım. فَهِيَ نَائِلَةٌ إنْ شَاءَ اللَّهُ مَنْ مَاتَ مِنْ أُمَّتِي لاَ يُشْرِكُ بِاللََّهِ شَيْئ ALLAH'ın izniyle şefaatime, ÜMMetimden ALLAH'a hiçbir şeyi şirk koşmadan ölenler nâil olacaktır.” buyurdu.
(Buharî, Daavat 1, Tevhid 31; Müslim, İman 334, (198); Muvatta, Kur'ÂN 26, (1, 212); Tirmizî, Daavat 141, (3597)

Resim---İmam Ali kerremâllahu vechehu.: Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Her kim Kur’ÂN okur ve ezberlerse, ALLAH onu ceNNete sokar. Ehlinden cehennemlik olan on kişiye şefaat etmesi için ona yetki verir.” buyurdu.
(İbni Mâce, Mukaddeme, 212; Tirmizî, Kur’ÂN, 2830; Müsned-i Ahmet, 1203)

Resim---Cabir İbni Abdullah radiyallahu anhu.: Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.:
“Her kim EZÂNı işittiği zaman şu DUÂyı yaparsa kıyamet günü şefaatim ona helâl olmuştur...” buyurdu.

(Buharî, Ezân, 579; Nesaî, Ezân, 673; Tirmizî, Salât, 195; Ebu Davûd, Salât, 445; İbn Mâce, Ezân 714)

Resim---Ebu Hureyre radiyallahu anhu.: “Yâ Resûlullah! Kıyamet gününde senin şefaatine en ziyâde kim mazhar olacak?.”
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Ya Eba Hureyre, hadise düşkünlüğünden dolayı, senden önce bunu kimsenin sormayacağını tahmin ediyordum. Kıyamet günü şefaatime en çok nâil olacak kimse, kalbinden veya içinden ihlâsla.: “Lâ İLâHe İLLâ iALLAH!.” diyendir.” buyurdu.

(Buharî, İlim, 97)

Resim---Ebu Hureyre radiyallahu anhu.: Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem bir sohbetinde.: “RABBinin seni, Makam-ı MahMuda göndereceğini umabilirsin." âyetini okuduğunda, Makam-ı Mahmud'un ne olduğu ona soruldu. Peygamberimiz aleyhisselâm.: "O şefaattir." cevabını verdi.” buyurmuştur.
(Tirmizî, 3062; Müsned-i Ahmed,9307, 9358, 9810, 10419)

Resim---Ubey İbni Ka'b radiyallahu anhuın babasından rivayetine göre Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Kıyamet günü olunca ben, peygamberlerin imamı, hâtibi ve şefaatlerin sâhibi olurum. Bununla beraber övünmem!.” buyurmuştur..
(İbni Mâce, Zühd,4305; Tirmizî, Menâkıb, 3546)

Resim---Cabir İbni Abdullah radiyallahu anhu.: Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Bana, benden önce kimseye verilmeyen beş şey verilmiştir. Bir aylık yola kadar düşmanlarıma korku salmak ile yardım olundum. Yeryüzü bana temiz olarak mescid kılındı. Onun için ÜMMetimden namaz vaktine erişen her kimse namazını kılsın. Ganimetler bana helâl kılındı. Hâlbuki benden önce kimseye helâl kılınmamıştı. Bana şefaat verildi ve her peygamber kendi kavmine gönderilirken ben bütün insanlara gönderildim." buyurdu.
(Buharî, Teyemmüm, 323; Müslim, Mesacid, 810; Nesaî, Gusl, 429; Mesacid, 728)

Resim---Abdullah İbni Ömer radiyallahu anhu.: “Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Kim Medine'de ölmeye güç yetirirse orada ölsün. Zirâ ben orada ölenlere şefaat ederim.” buyurdu.
(Tirmizî, Menâkıb, 3852; İbn Mâce, Menasik, 3103; Müsned-i Ahmed, 5180, 5555)

Resim---Ebu Said el-Hudri radiyallahu anhu.: “Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in yanında Ebu Talib’in adı geçmiş, bunun üzerine.: “Umulur ki kıyamet gününde benim şefaatim ona bir fayda verir de cehennemin sığ yerine konur, topuklarına kadar erişir, ondan beyni kaynar!.” buyurdu. “ demiştir. .
(Müslim, İman, 310; Buharî, Menâkıb, 3596; Müsned-i Ahmet, 10636,11044, 11094)

Resim---Enes İbni Malik radiyallahu anhu.: “Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Cennette ilk şefaat eden ben olacağım ve yine ben peygamberlerden en çok tâbisi olanım.” buyurdu.
(Müslim, İman, 289, 290, 291; Müsned-i Ahmed, 11969; Darimî, Mukaddeme,51)

Resim---Enes İbni Malik radiyallahu anhu.: "Resulullah’tan şefaatini istedim." Buyurdu ki: “Evet, ederim.” Ben dedim ki.: "Nerede isteyeyim?" Buyurdu ki.: "Beni taleb edeceğin ilk yerde, yani sıratta iste.” Ben dedim ki.: “Peki ya seni orada bulamazsam?” Buyurdu ki.: “O zaman Mizân’da ara.” Ben dedim ki.: “Ya orada da bulamazsam? Buyurdu ki.: “Havzın yanında ara!.”
buyurdu.
(Tirmizî, Kıyâme, 2357; Müsned-i Ahmed, 12360)
Resim
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2731
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÂYEte’L- KÜRSî ZEVKİMİZz..

Mesaj gönderen Gariban »

Resim


Her şey fâni, Bâki ALLAH celle celâluhu
Gel ol kâni, Şâfi ALLAH celle celâluhu
En Nâfi, El-Kâfi ALLAH celle celâluhu
El Vekîl “Hu”[1], “e ilâhun meALLAH” [2] celle celâluhu..


garibAN,
Kumburgaz, 19.12.2020 16:37..

Duvara dayanma yıkılır,
Ağaca dayanma, kurur,
İnsana dayanma ölür,
ALLAH’a dayanan ne yıkılır, ne kurur, ne ölür..

(ALLAH Dostu Der ki 1.cilt, Dr. Münir Derman kaddesallahu sırrahu)

[1] El-Vekîl O’dur.:


وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ قُلْ أَفَرَأَيْتُم مَّا تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ إِنْ أَرَادَنِيَ اللَّهُ بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّهِ أَوْ أَرَادَنِي بِرَحْمَةٍ هَلْ هُنَّ مُمْسِكَاتُ رَحْمَتِهِ قُلْ حَسْبِيَ اللَّهُ عَلَيْهِ يَتَوَكَّلُ الْمُتَوَكِّلُونَ
Resim---“Ve le in seeltehum men halaka’s- semâvâti ve’l- arda le yekûlunnallâh (yekûlunnallâhu), kul e fe raeytum mâ ted’ûne min dûnillâhi in erâdeniyallâhu bi durrin hel hunne kâşifâtu durrihi ev erâdenî bi rahmetin hel hunne mumsikâtu rahmetihi, kul hasbiyallâh (hasbiyallâhu), aleyhi yetevekkelu’l- mutevekkılûn (mutevekkılûne).: Ve eğer gerçekten onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorarsan, mutlaka: "ALLAH" derler. De ki: "ALLAH'tan başka taptıklarınızı gördünüz mü? Eğer ALLAH bana bir zarar dileseydi, O'nun zararını onlar giderebilir mi? Veya bana bir rahmet dileseydi, onun rahmetini tutabilirler mi (engelleyebilirler mi)?” De ki: “ALLAH bana yeter!” Tevekkül edenler (yalnız) ona tevekkül ederler (onu vekil ederler)." (Zümer 39/38)

[2] ALLAH’la beraber bir ilâh mı var?.:


أَمَّن يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَاء الْأَرْضِ أَإِلَهٌ مَّعَ اللَّهِ قَلِيلًا مَّا تَذَكَّرُونَ
Resim---“Emmen yucîbu’l- mudtarra izâ deâhu ve yekşifu’s- sûe ve yec’alukum hulefâe’l- ard (ardı), e ilâhun meallâh (meallâhi), kalîlen mâ tezekkerûn (tezekkerûne).: Yoksa darda kalan kişi, ona duâ ettiği zaman icabet eden, kötülüğü gideren ve sizi yeryüzünde halifeler kılan mı? ALLAH ile beraber bir (başka) ilâh mı? Ne kadar az tezekkür ediyorsunuz?” (Neml 27/62)

El Bâkî.: Varlığı ebedî, dâimî, sonu gelmez ve yok olmaktan münezzeh Cenâb-ı HAKk celle celâluhu. Ebedî olan ALLAHU zü’L-CELÂL. Varlığının sonsuzluğu mutlak olan ALLAHU zü’L-CELÂL..

El Kâfî.: Her hususta kifâyet eden; elverişli, yeterli olan; elverip yetişen. Azamet ve kudreti zâtına mahsus olup mahlükatına el veren, yetişen ve yeterli olan ALLAHU zü’L-CELÂL..

En Nâfiu.: Menfâat verici; fayda, şifâ ve yarar sağlayıcı, hayrı halkedici.. Mutlak fayda verici olan ALLAHU zü’L-CELÂL.

El Vekîl.: Emrettiği ve kulluğun gereği olan işleri yaptıktan sonra kendisine her hususta güvenilen, kefâlet bırakılan salahiyyet sahibi nâzır. Kullarının rızkına her hususta vekîL Olan ALLAHU zü’L-CELÂL..

El Vekîlu celle celâlihu.:

Resim

الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُواْ لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
Resim---“Ellezîne kâle lehumun nâsu inne’-n nâse kad cemeû lekum fahşevhum fe zâdehum îmânâ(îmânen), ve kâlû hasbunâllâhu ve ni’me’l- vekîl (vekîlu).: O (ahsen) kimseler ki, insanlar onlara: "Muhakkak ki, insanlar, sizin için (size saldırmak için) toplandılar. Artık onlardan korkun." dedikleri zaman, (bu söz), onların îmânını artırdı. Ve "ALLAH bize kâfîdir ve O, ne güzel vekildir." dediler.” (Âl-i İmrân 3/173)

Sevgili Kardeşim;
ŞeFaat kelimesine girdik Kur’AN’ı Kerimimiz ve Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem bize yol gösterdi bazı âyet-i kerimeler ve hadis-i şerîfler üzerinde BİRlikte tefekkür ettik. Esmâlar çiçekler gibi açıldıkça kokuları koklayarak devam ediyoruz. Kelâmullah Arabça lisânıyla inmiş fakat Münir Derman Hocamız kaddesallahu sırrahu sohbetlerinde ve Hocamız Kulihvani sohbetlerinde hep.: “Kur’ÂN, ALLAH’ça.” derler. Bu yüzden kelimeler, esmâlar kendi içlerinde birbirleriyle nur bağı olan Kimya’daki periyodik cetvel gibiler. Biz şimdi ŞeFaat içindeki "Ş" ve "F" harflerine baktıkça yeni kelimeleri ve Kur’ÂN-ı Kerim’de bunları görmeyecek miyiz? Âyete’l-Kursî’deki şefaat kelimesinden girdiğimizde merkez noktasından açıldık ve şefaati HaKK sahibine ve ALLAH celle celâlihu’ya Eş-ŞâFi celle celâlihu’ya has kıldık.
Bu “Ş” ve “F” harfleri birbiriyle ilişkili kelimeler yapmaktadır ve bunlardan bazılarına bakalım. Kur’ÂN-ı Kerimde harfler çok önemlidir “Mim, Lâm, Kaf” harfleri MeLeK olur KaLeM olur KeLâM olur, KaLeM’in içinde iLM vardır, böyle bunlar birbiriyle iç içedir ve bu İÇİÇe açılımlar ile Kur’ÂN İLMek İLMek dokunmuştur.:

KeŞF.:
1. Açmak, gidermek, def etmek.
2. Olacak bir şeyi evvelden anlamak. Gizli kalmış bir şeyin Cenâb-ı HAKk tarafından birisine ilhâm olunması ile o gizli şeyin meydana çıkarılması.
KâŞiF.: Keşfedici. Keşfeden. Gizli bir şeyi meydana çıkarıp, izâh eden. Açıklayan.
iFŞâ.: FaŞ etmek. Gizli bir şeyi açığa vurmak..
aFiŞ: Duvar ilanı


ŞeFKat.: Başkasının kederiyle alâkalanmak, acıyarak sevmek. Yardıma, sevgiye muhtaç olanlara karşılıksız olarak merhamet ve sevgiyle yardıma koşmak. Karşılıksız, sâfi, ivazsız sevgi beslemek..
ŞeFiK.: Müşfik, pek şefkatli olan, esirgeyici, bağışlayan.


Bu kelimelerde “K”, “Ş” ve “F” harfleri birlikteliğini aşağıdaki âyetlerde tek tek incelediğimizde ALLAH celle celâlihu’nun yardımını, zor durumlardan kurtaran, şifâ veren, aklın kör düğümlerini açan, sıkıntılardan kurtaran gibi açılımları görüyoruz. ALLAH celle celâlihu şu âyette bu zor durumlarda kendisinden başka açıcının olmadığınıda belirtiyor.:


لَيْسَ لَهَا مِن دُونِ اللَّهِ كَاشِفَةٌ
Resim---“Leyse lehâ min dûnillâhi kâşifeh (kâşifetun).: Onu, Allah'tan başka keşfedecek (açığa çıkaracak) yoktur.” (Necm 53/58)

Bu “K-Ş-F” çekimi olan kelimeler hep “DuRR” kelimesiyle yahut “RiCZ” kelimeleriyle ifâde edilen sıkıntı ve zor durumlardan kurtarmak mânâsında kullanılmaktadır..
Ed DARR.: Zararlı, zararı olan..
Ed-DuRRi: Sıkıntı, darlık. Zayıflık. Hâli yaramaz olmak.
Er RiCZ.: Azâb, vesvese. Maddî ve mânevi pislik. Puta tapma..
HiZy.: Horluk, hakirlik. Züll. Sırrı fâş olmuş, rüsvay olmuş kimse..
Gıtâe.: Örtü. Örtünecek şey. Perde..


Aşağıda listelediğimiz âyetlerin çoğunda “DuRR” kelimesi kullanılmıştır. Elmalılı Hamdi Yazır Efendi kaddesallahu sırrahu meallerinde bu kelimeyi böyle “DuRR” olarak bırakmıştır, Türkçe’ye çevirmemiştir. Biz de bir “DURR nedir?.” düşünelim o zaman. ALLAH celle celâlihu’nun esmâsı vardır ed-DaRRu esmâsı.
Bu esmâ burada devreye giriyor. Sünnetullah’ın işleyişinde boşluk yoktur bu yüzden ALLAH’tan firar edilecek yer de yoktur, bu yüzden belâ, sıkıntı, dert varsa burada bir esmâ devreye giriyor demektir. “Ne yâni şimdi ALLAH celle celâlihu belâ ve sıkıntı mı veriyor bize!.” diye düşünürsek eğer, bu aklımızın DaRRlığından gelir, bundan dolayı duâ ederiz ki, Rahmetiyle bize şifâ veren ALLAH celle celâlihu bizdeki darlıkları açar genişletir, içimizdeki manevî keşflerle bize ilhâm verir, onu açacak kapıları ve mânâları ifşâ eder. Oi el-Kâbizu ve El-Dârru olduğu gibi Er-Rahîmu ve El-Bâsitu’dur aynı zamanda…

Ed Dârru.: Hak edene zarar verici, mihnet, belâ, ziyân, sıkıntı ve şiddete sokucu. Tercih edene şerri halkedici. Emrullah'a uymayanlara gerçek zarar ve elem verici şeyleri de yaratan ve dokunduran ALLAHU zü’L-CELÂL..

Ed Dârru celle celâlihu.:
Resim

Er Rahîmü.: Hakka inanıp hayrı işleyen kullarına merhametiyle beraber muhabbeten Muhammedî Neşe'yi yaşatan ve âhirinde ihsan edici olan ALLAHU zü’L-CELÂL. Koşullu, hakka iman ve hayrı amel edinen kullarına özellikle dünya, din ve âhiretlerinde RAHÎM olan ALLAHU zü’L-CELÂL. Özellikle hak edene (şartlı: kurallara uyan mü'mine) çok merhamet edip esirgeyici. Mü'mine Âhirî Rahîm. Enfüsî, vücubî..

er Rahîmu celle celâlihu.:
Resim

El Bâsitu.: Dilediği kullarına lûfünü keremini esirgemeyen, rızkı, keşfi, ilmi vs. cûd-cömertlik ve rahmetiyle açan, genişleten ve ruhları bedenlere yayan, bast eden, veren, bırakan, genişleten, genişlik ve bolluk veren, ihsan eden (rızk ve kalb) ALLAHU zü’L-CELÂL.

El Bâsitu celle celâlihu.:
Resim

El Kâbizu.: Kabzeden, alan, tutan, sıkan, darlık veren, kısan (rızkı). Lâzım ve lâyık olanı sıkan, canları alan ALLAHU zü’L-CELÂL.

El Kâbizu celle celâlihu.:
Resim

Bu “KŞF” çekimi olan (KeŞF) kelimlerin içinde geçtiği âyetlere topluca baktığımızda.:
DuRR’u gidermek, açmak, def’ etmek ile ilgili âyetler.: En’am 6/17; Yûnus 10/12,107; Nahl 16/54; İsrâ 17/56; Enbiyâ 21/84; Muminûn 23/75..
Duâ edilen konuya dâir zorluk ve sıkıntıları açmak.: En’am 6/41..
Ricz’den açıp kurtarmak.: A’râf 7/134,135..
Azâbe’l- Hizy’den kurtarmak.: Yûnus 10/88..
Azâb’ı açmak.: Zuhruf 43/50; Duhân 44/15..
• Ğıta/basîret perdesini açmak.: Kaf 50/22..


وَإِن يَمْسَسْكَ اللّهُ بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَإِن يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدُيرٌ
Resim---“Ve in yemseskellâhu bi durrin fe lâ kâşife lehu illâ huve, ve in yemseske bi hayrın fe huve alâ kulli şey’in KADÎR (kadîrun).: Eğer ALLAHsana bir zarar dokundurursa, o taktirde onu, O'ndan başka giderecek yoktur. Sana bir hayır dokundurursa, artık O, herşeye KADÎR dir.” (En’am 6/17)

بَلْ إِيَّاهُ تَدْعُونَ فَيَكْشِفُ مَا تَدْعُونَ إِلَيْهِ إِنْ شَاء وَتَنسَوْنَ مَا تُشْرِكُونَ
Resim---“Bel iyyâhu ted’ûne fe yekşifu mâ ted’ûne ileyhi in şâe ve tensevne mâ tuşrikûn (tuşrikûne).: Hayır (bilâkis), sadece O'na duâ edersiniz (yalvarırsınız). Artık O dilerse, ona duâ ettiğiniz şeyi giderir ve şirk (ortak) koştuğunuz şeyleri unutursunuz.” (En'âm 6/41)

وَلَمَّا وَقَعَ عَلَيْهِمُ الرِّجْزُ قَالُواْ يَا مُوسَى ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِندَكَ لَئِن كَشَفْتَ عَنَّا الرِّجْزَ لَنُؤْمِنَنَّ لَكَ وَلَنُرْسِلَنَّ مَعَكَ بَنِي إِسْرَآئِيلَ
Resim---“Ve lemmâ vakaa aleyhimur riczu kâlû yâ mûsed’u lenâ RABBeke bi mâ ahide indek (indeke), le in keşefte anner ricze le nu’minenne leke ve le nursilenne meake benî isrâîl (isrâîle).: Ve azap üzerlerine geldiği (vuku bulduğu) zaman: “Yâ Musâ (ALLAH'ın) seni sahib kıldığı ahd (nübüvvet ahdi) sebebiyle bizim için RABBine duâ et. Eğer bizden azabı kaldırırsan, biz sana mutlaka inanırız ve mutlaka İsrailoğullarını seninle beraber göndeririz.” dediler.” (A'râf 7/134)

فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الرِّجْزَ إِلَى أَجَلٍ هُم بَالِغُوهُ إِذَا هُمْ يَنكُثُونَ
Resim---“Fe lemmâ keşefnâ anhumur ricze ilâ ecelin hum bâligûhu izâ hum yenkusûn (yenkusûne).: Böylece onlar, o ecele (sona) ulaşana kadar onlardan azabı kaldırdığımız (açtığımız) zaman, onlar sözlerini nakzediyorlar (sözlerinden dönüyorlar).” (A'râf 7/135)

وَإِذَا مَسَّ الإِنسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنبِهِ أَوْ قَاعِدًا أَوْ قَآئِمًا فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَأَن لَّمْ يَدْعُنَا إِلَى ضُرٍّ مَّسَّهُ كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ
Resim---“Ve izâ messe’l- insâne’d- durru deânâ li cenbihî ev kâiden ev kâimâ (kâimen), fe lemmâ keşefnâ anhu durrehu merre ke’en lem yed’unâ ilâ durrin messeh (messehu), kezâlike zuyyine li’l- musrifîne mâ kânû ya’melûn (ya’melûne).: Ve insana bir darlık (musîbet, sıkıntı) isâbet ettiği (dokunduğu) zaman, yatarken, otururken veya ayaktayken Bize duâ etti (eder). Fakat onun sıkıntısını ondan giderdiğimiz zaman ona isâbet eden darlıkta (sıkıntıda) Bize duâ etmemiş gibi döndü (döner). İşte böylece müsriflere, yapmış oldukları şeyler süslendi.” (Yûnus 10/12)

فَلَوْلاَ كَانَتْ قَرْيَةٌ آمَنَتْ فَنَفَعَهَا إِيمَانُهَا إِلاَّ قَوْمَ يُونُسَ لَمَّآ آمَنُواْ كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَذَابَ الخِزْيِ فِي الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَمَتَّعْنَاهُمْ إِلَى حِينٍ
Resim---“Fe lev lâ kânet karyetun âmenet fe nefeahâ îmânuhâ, illâ kavme yûnus (yûnuse), lemmâ âmenû keşefnâ anhum azâbe’l- hızyi fî’l- hayâtid dunyâ ve metta’nâhum ilâ hîn (hînin).: Bundan sonra keşke bir ülke iman etseydi de böylece onun (ülke halkının) îmânı, ona (ülke halkına) fayda verseydi, olmaz mıydı? Ancak Yûnus'un kavmi iman edince, onlardan dünya hayatında aşağılayıcı azabı kaldırdık ve onları belli bir zamana kadar metalandırdık (geçimlerini sağladık).” (Yûnus 10/98)

وَإِن يَمْسَسْكَ اللّهُ بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَإِن يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلاَ رَآدَّ لِفَضْلِهِ يُصَيبُ بِهِ مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
Resim---“Ve in yemseskallâhu bidurrin fe lâ kâşife lehu illâ hû (hûve), ve in yuridke bi hayrin fe lâ râdde li fadlih (fadlihi), yusîbu bihî men yeşâu min ibâdih (ibâdihi), ve huve’l- GAFÛRur RÂHÎM (râhîmu).: Ve eğer ALLAH, sana bir zarar (bir darlık) dokundurursa, artık onu, O'ndan (ALLAH'tan) başka giderecek kimse yoktur. Ve eğer sana (senin için) bir hayır isterse, o takdirde O'nun fazlını geri çevirecek kimse yoktur. O'nu kullarından dilediği kimseye isâbet ettirir. Ve O; GAFÛR'dur (mağfiret eden), RAHÎM'dir (rahmet nurunun sahibi).” (Yûnus 10/107)

ثُمَّ إِذَا كَشَفَ الضُّرَّ عَنكُمْ إِذَا فَرِيقٌ مِّنكُم بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَ
Resim---“Summe iza keşefa’d- durra ankum izâ ferîkun minkum bi RABBihim yuşrikûn (yuşrikûne).: Sonra O, sizden zararı (sıkıntıları) giderince o zaman da sizden bir grup, RABB'lerine şirk (ortak) koşarlar.” (Nahl 16/54)

قُلِ ادْعُواْ الَّذِينَ زَعَمْتُم مِّن دُونِهِ فَلاَ يَمْلِكُونَ كَشْفَ الضُّرِّ عَنكُمْ وَلاَ تَحْوِيلاً
Resim---“Kulid’ûllezîne zeamtum min dûnihî fe lâ yemlikûne keşfe’d- durri ankum ve lâ tahvîlâ (tahvîlen).: (Onlara) de ki: “O'ndan (ALLAH'tan) başka (ilâh edinerek) zanda bulunduklarınızı çağırın.” Oysa onlar, sizden bir darlığı giderme ve onu değiştirme gücüne mâlik (sahib) değillerdir.” (İsrâ 17/56)

فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِهِ مِن ضُرٍّ وَآتَيْنَاهُ أَهْلَهُ وَمِثْلَهُم مَّعَهُمْ رَحْمَةً مِّنْ عِندِنَا وَذِكْرَى لِلْعَابِدِينَ
Resim---“Festecebnâ lehu fe keşefnâ mâ bihî min durrin ve âteynâhu ehlehu ve mislehum meahum rahmeten min ındinâ ve zikrâ li’l- âbidîn (âbidîne).: Bunun üzerine ona icâbet ettik (duâsını kabul ettik). Böylece zarar veren şeyi giderdik (hastalığı iyileştirdik). Kullara bir zikir (öğüt) ve katımızdan bir rahmet olsun diye. Ona ehlini (âilesini) ve onlarla beraber bir mislini daha verdik.” (Enbiyâ 21/84)

وَلَوْ رَحِمْنَاهُمْ وَكَشَفْنَا مَا بِهِم مِّن ضُرٍّ لَّلَجُّوا فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ
Resim---“Ve lev rahımnâhum ve keşefnâ mâ bihim min durrin le leccû fî tugyânihim ya’mehûn (ya’mehûne).: Ve eğer onlara rahmet (merhamet) edip, onlara zarar (sıkıntı, kıtlık) veren şeyi giderseydik, mutlaka şaşkın bir halde azgınlıklarında devam ederlerdi.” (Mü'minûn 23/75)

فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِذَا هُمْ يَنكُثُونَ
Resim---“Fe lemmâ keşefnâ an humu’l- azâbe izâ hum yenkusûn (yenkusûne).: Fakat onlardan azâbı kaldırınca, o zaman onlar (verdikleri sözleri) bozuyorlar.” (Zuhruf 43/50)

لَيْسَ لَهَا مِن دُونِ اللَّهِ كَاشِفَةٌ
Resim---“Leyse lehâ min dûnillâhi kâşifeh (kâşifetun).: Onu, ALLAH'tan başka keşfedecek (açığa çıkaracak) yoktur.” (Necm 53/58)

إِنَّا كَاشِفُو الْعَذَابِ قَلِيلًا إِنَّكُمْ عَائِدُونَ
Resim---“İnnâ kâşifû’l- azâbi kalîlen innekum âidûn (âidûne).: Muhakkak ki Biz, azâbı biraz kaldırsak (bile), şüphesiz ki siz (şirke) dönecek olanlarsınız.” (Duhân 44/15)

لَقَدْ كُنتَ فِي غَفْلَةٍ مِّنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنكَ غِطَاءكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ
Resim---“Lekad kunte fî gafletin min hâzâ fe keşefnâ anke gıtâeke fe besaruke’l- yevme hadîdun.: (ALLAHû TeÂLA buyurur): “Andolsun ki sen bundan gaflet içindeydin. İşte senden perdeni kaldırdık. Artık bugün senin görüşün keskindir.” (Kaf 50/22)


Resim

ALLAHumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebîyyike ve
RasûLike ve
Nebîyyi'L- ÜMMiyi ve alâ âlihi, EHL-i BeYtihi ve's- Sahbihi ve ÜMMetihi...



Resim
M.M.M. MuhaBBetLerimLe...

GARİBÂN..
Resim
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2731
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÂYEte’L- KÜRSî ZEVKİMİZz..

Mesaj gönderen Gariban »

اللّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ
Resim---"ALLAHu lâ İLÂHe illâ huve’l- HAYyu’l- KAYYUM (kayyûmu), lâ te’huzuhu sinetun ve lâ nevm (nevmun), lehu mâ fî’s- semâvâti ve mâ fi’l- ard (ardı), menzellezî yeşfeu indehû illâ bi iznih (iznihî) ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum, ve lâ yuhîtûne bi şey’in min ilmihî illâ bi mâ şâe, vesia Kursîyyuhu’s- semâvâti ve’l- ard (arda), ve lâ yeûduhu hıfzuhumâ ve huve’l- ALİYyu’l- AZÎM (azîmu).: ALLAH ki, O'ndan başka İLÂH yoktur (Sadece O vardır). HAYy'dır KAYYUM'dur. O'nu ne bir uyuklama ve ne de bir uyku hali tutmaz. Göklerde ve yerde olan herşey O'nundur. O’nun izni olmadan, O'nun katında kim şefaat etme yetkisine sahiptir? Onların önlerinde ve arkalarında olanları (geçmiş ve geleceklerini) bilir. Ve O'nun İlminden, O'nun dilediğinden başka bir şey ihata edemezler (kavrayamazlar). O'nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır. Ve o ikisini muhafaza etmek (yerlerin ve göklerin dengesini korumak, gözetmek), kendisine zor gelmez ve O ALÂ'dır (çok yücedir), AZÎM'dir (çok büyüktür)." (Bakara 2/255)

“ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum, ve lâ yuhîtûne bi şey’in min ilmihî illâ bi mâ şâe”
“Onların önlerinde ne var arkalarında ne var hepsini bilir, onlar ise onun dilediği kadarından başka ilm-i ilahîsinden hiç bir şey kavrayamazlar”


ya'lemu.: bilir.
mâ beyne eydî-him.: onların elleri arasında olan şeyler, onların önlerindeki.
ve mâ halfe-hum.: ve onların arkalarında olan şeyler.
ve lâ yuhîtûne.: ve ihata edemez, kavrayamaz.
bi şey.: bir şey.
min ilmi-hi.: onun ilminden.
illâ.: ancak, hariç, den başka.
bi mâ şâe.: dilediği şey, dilediği..


Aziz Kardeşlerim,
Matematikte fonksiyonlar vardır. Fonksiyonlarda mesela f(x)=x2 + 2x +4 dedi mi bunda “x” yerine değerler veririz ve fonksiyonun bu “x” yerine verdiğimiz değerlerin sonucu eşit olan değerine bakarız. Mesela yukarıdaki denklemde x=1 için f(1)=1+2+4=7 olmaktadır. Âyetlerde de “x” i bulmak lazım. Bazen bazı âyetler vardır parametreler gibidir, formül gibidir, o âyetteki parametrelerin yerine yine koyulacak olan değerleri ALLAH celle celâlihu, Kur'ÂN-ı Kerîm içinde başka âyetlerde vermektedir. Biz bu kısımda böyle bir yaklaşım izleyeceğiz. Bunu yaparken bu illâ böyledir diye hüküm vermiyoruz. Dileyen tefsirlerden okur detaylı şekilde ama biz hiç mi tefekkür etmeyelim Kur'ÂN’ı ? O bizim aşımız değil mi? Nur yemeyelim mi? Elbette yiyelim inşâe ALLAH. Yalnız, Edeb-İlim-İrfan-Erkan dörtlüsünde edebe riâyet etmek gerekir çünkü edebsiz ilim zemzemi zehire döndürür. MuhaMMedî İlim ve edeb ise zehiri zemzem yapar. O yüzden salâvâtımızı çekiyoruz. Buyrun kardeşlerim..

Âyetü’l- Kursî kendisi ihata edici bir âyet. Kur’ÂN’daki Kürsî âyeti. Bu yüzden diğer bütün âyetlerle arasında ilişki var bu âyetin. Bu yüzden mesela Hocamız Kulihvani sohbette Kur’ÂN-ı Kerim’den Hicr Sûresini işliyor, bu sûredeki âyetleri dinlerken bakıyorum bu aşağıdaki kısımla hemen alâka kurmadan edemiyorum:

“ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum, ve lâ yuhîtûne bi şey’in min ilmihî illâ bi mâ şâe.” “Onların önlerinde ne var arkalarında ne var hepsini bilir, onlar ise onun dilediği kadarından başka ilm-i ilahîsinden hiç bir şey kavrıyamazlar.”


وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فٖى شِيَعِ الْاَوَّلٖينَ
Resim---"Ve le kad erselna min kablike fi şiyeil evvelîn.:
Ey Muhammed! Andolsun, senden önceki topluluklara da peygamber gönderdik."
(Hicr 15/10)

وَمَا يَاْتٖيهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا كَانُوا بِهٖ يَسْتَهْزِٶُنَ
Resim---"Ve ma ye'tihim mir rasulin illa kanu bihi yestehziûn.:
Ve onlara hiç bir Resûl gelmiyordu ki onunla istihza eder olmasınlar."
(Hicr 15/11)

كَذٰلِكَ نَسْلُكُهُ فٖى قُلُوبِ الْمُجْرِمٖينَ
Resim---"Kezalike neslukuhu fi kulubil mucrimîn.
Biz ona mücrimlerin kalblerinde böyle bir sülûk veririz."
(Hicr 15/12)

لَا يُؤْمِنُونَ بِهٖ وَقَدْ خَلَتْ سُنَّةُ الْاَوَّلٖينَ
Resim---"La yu'minune bihi ve kad halet sunnetul evvelîn.:
Ona iyman etmezler, halbuki önlerinde evvelkilerin sünneti geçmiştir."
(Hicr 15/13)

“Onların önlerinde ve arkalarında ne var hepsini bilir” ifâdesinde ne varsa dediğimiz kısımda “mâ” yerine “peygamberleri” koyalım fonksiyonda bakalım ne olacak. Hicr Sûresi 10.âyette Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e “senden evvel ki topluluklara irsâl ediciler gönderdik” buyuruluyor. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin evvelinde irsâl ediciler geldi ve insanlar onları istihzâ ediyorlardı. Her gelen irsâl edici onların önlerindeydi. Zincirin içinde herkes için bir ard (evvel) ve ön (şu ÂSN, zâhir ve âhir) mevcud. Zâhir âhirini tohumun içindeki gül gibi taşımakta. Bu yüzden Z-Âhir’dir. “Şu ÂN, geçmiş ÂN’ın geleceği, gelecek ÂN’ın geçmişidir ama Şe’ÂNda şu ÂNdır.”

Bu toplulukların arkalarında ardlarında ne vardı peki “sunnetu’l- evvelîn” vardı. Şimdi ne var peki yani önlerinde yani şu ÂN ne var ? Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti var, şeriati var, o da sünnetullahı ANlatıyor, Kelamullahı tebliğ ediyor zaten.


هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖيمٌ
Resim---"Huvel'evvelu vel'âhiru vezzâhiru velbatinu ve huve bikulli şey'in 'alîm.:
Odur, evvel-ü-âhir ve zâhir-ü-bâtın, hem o her şey'e alimdir.”
(Hadîd 57/3)

Hadîd Sûresi’nin 3.âyetinde ALLAH celle celâlihu’nun 4 esmâsı zikredilmiştir.
Bunlar El-Evvelu, El-Âhiru, Ez-Zâhiru ve El-Bâtınu isimleridir. Bu dört isim harf-i târifsiz olarak kullanılan ama HU’diye merkezde “El-HU” olan ismiyle beş isim olmaktadır. Bedeniyle batından zâhire zuhur ederek bu şehâdet âlemine atılan insan için evvelinde “HU.:O” ve âhirinde yine “HU.:O”. Bu durumda insan EVVEL VE ÂHİR arasında her an BÂTIN’dan ZÂHİR’e zuhur eden bir mahlukâttır. Kendisi bu İlahî İsimlerin tecellîleri ile maddî manevî her cihetten kuşatılmıştır ve ALLAH celle celâlihu küllî şeye ALîM’dir ve onu her şeyiyle ihata etmiştir..

İnsan arkasını göremez, önündeki ise gördükleridir, gördükleri ise algıladıklarıdır o halde bir başka yönden incelediğimizde arkadaki şeyler ile algılayamadıkları öndeki şeyler ile algıladıkları vurgulanmıştır. Aynı cihetle bâtın olan henüz tecellî etmemiş olandır ve bunu göremez, zâhir olan ise tecellî eden yani önündekidir.. ALLAH celle celâlihu ise bu yönlerle sınırlandırılamayandır. Yine bu cihetle bakıldığında kaza henüz tecellî etmeyen ve kader ise ÂN’da tecellî eden ve yaşanandır. İnsanın arkasındaki şeyler KADER, önündeki şeyler ise KAZAdır. OL-AN, elleri arasındakiler yani önlerindekiler ve henüz OL-mayan ise arkalarındakilerdir. Bu durumda arka ve ön derken aslında mahlukât için tüm yönler kastedilmiştir.

“Yalemu ma beyne eydihim ve ma halfehum”, önlerindeki ve arkalarındaki başka nedir ya da kimdir?


وَالَّذٖينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ
Resim---"Vellezine yu'minune bi ma unzile ileyke ve mâ unzile min kablik, ve bil âhirati hum yukinûn.:
Ve onlar ki hem sana indirilene iman ederler hem senden evvel indirilene, âhirete yakini de bunlar edinirler.”
(Bakara 2/4)

لٰـكِنِ الرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ مِنْهُمْ وَالْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ بِمَا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَالْمُقٖيمٖينَ الصَّلٰوةَ وَالْمُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَالْمُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ اُولٰـئِكَ سَنُؤْتٖيهِمْ اَجْرًا عَظٖيمًا
Resim---"Lakinir rasihune fil ilmi minhum vel mu'minune yu'minune bi ma unzile ileyke ve ma unzile min kablike vel mukîmines salâte vel mu'tunez zekate vel mu'minune billahi vel yevmil âhir, ulaike se nu'tihim ecran azîma.:
Lâkin içlerinden ilimde rüsûhu olanlarla mü'minler senden evvel indirilenle beraber sana indirilene de iyman ediyorlar, hele o namaza devam eden kullarıma bak, onlar ve zekât verenler, Allaha ve Âhıret gününe inanan bütün mü'minler işte hep bunlara yarın azîm bir ecir vereceğiz.”
(Nisâ 4/162)

قُلْ يَا اَهْلَ الْكِتَابِ هَلْ تَنْقِمُونَ مِنَّا اِلَّا اَنْ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَا اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَمَا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلُ وَاَنَّ اَكْثَرَكُمْ فَاسِقُونَ
Resim---"Kul ya ehle’l- kitabi hel tenkimune minna illâ en amenna billahi ve ma unzile ileynâ ve ma unzile min kablu ve enne ekserakum fasikûn.:
De ki ey Ehli kitâb siz sırf şunun için bizden hoşlanmıyorsunuz: Biz Allah’a iyman ettiğimiz gibi hem kendimize indirilene hem daha evvel indirilmiş olana iyman etmekteyiz, sizin ise ekseriniz fâsıksınız.”
(Mâide 5/59)

Yukarıdaki âyetlere [Bakara 4.âyet; Nisâ 172.âyet; Mâide 59.âyet] bakalım.. Burada yine “mâ” karşımıza çıkıyor, “mâ” için, akıllı akılsız her şeyi kapsıyor demiştik. “mâ” yerine ALLAH celle celâlihu’nun inzâl ettiklerini koyabilir miyiz? “mâ unzile “ de inzâl edilenler “mâ” yerine gelecek parametreyi açıkça belirliyor. O zaman bu parametreyle baktığımızda önceden inzâl edilenler arkalarındaki ve şu ÂN Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme inzâl edilen Kur’ÂN ise önlerindekidir. “bi mâ unzile” derken burada inzâl edilen bu genel “mâ” içindeki özel “mâ” ya işâret ediyor.

Bakara Sûresi 4.âyetin sonunda “âhirete yakini de bunlar edinirler” buyruluyor.
“ve lâ yuhîtûne bi şey’in min ilmihî illâ bi mâ şâe”
“onlar ise onun dilediği kadarından başka İlm-i İlahîsinden hiç bir şey kavrayamazlar”

Önlerindeki ve arkalarından indirilene iman ettikleri için bir zümreye âhirete yakinlik edinecekleri müjdesi, izni verilmiştir. Bakın yine ALLAH celle celâlihu’nun bilmesini dileyip bildirdikleri ve bildikleri konusu vardır. Örneğin Gayb konusu vardır, ALLAH celle celâlihu bildirdikleri müstesna gaybı bilemez kimse.


قُلْ لَا يَعْلَمُ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ وَمَا يَشْعُرُونَ اَيَّانَ يُبْعَثُونَ
Resim---“Kul la ya'lemu men fis semavati ve’l erdi’l- ğaybe illellah, ve ma yeş'urune eyyane yub'asûn.:
De ki: Göklerde ve Yerde Allahdan başka kimse gaybi bilmez, onlar da ne zaman ba'solunacaklarını bilmezler"
(Neml 27/65)

بَلِ ادَّارَكَ عِلْمُهُمْ فِى الْاٰخِرَةِ بَلْ هُمْ فٖى شَكٍّ مِنْهَا بَلْ هُمْ مِنْهَا عَمُونَ
Resim---“Belid darake ilmuhum fi’l âhirah, bel hum fi şekkim minha, bel hum minha amûn.:
Fakat Âhıret hakkında ılimleri tevalî etmekte fakat onlar ondan bir şekk içindedirler, daha doğrusu onlar ondan kördürler.”
(Neml 27/66)

ALLAH celle celâlihu el-Alîm’dir ve bunun ilk tecellîgâhı Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve sellemin Nûru’dur. Küllî Akıl dediğimiz akıl O Nur’dan zuhur eder ki, Münir Derman Hocamız’da kitaplarında bunu “Nuru-M” diye belirtir. Bununla ilgili meşhur hadisi şerif vardır. Sitemiz’de şemaları vardı çizmiştik. El-Alîm’i tecellîgâhından ötürü “mim”lersek Resûlullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in bir namı olan “Ma’lum” İsminin mânâsını anlamış oluruz. Bu yüzden Resûlullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem'e salâtu selâm yani SaLL etmek esasdır, İLİM Ma'lum'dan açılıyor. Ma'lum ANAdır. Rahmeten Li’l- Alemîn'dir.

Ma’lum.: Resûl-i Ekrem'in (aleyhisselâm) bir nâmıdır. Onun geleceği, melekler, resûller ve nebîler tarafından mâlum olduğundan ve dünyaya teşriflerinden evvel kendilerinin ta'zim edilmesi ve ona intisab dileklerinden dolayı bu isim verilmiştir. * BİLİNEN, BELLİ OLAN..

Ma’lumat.: Bilinen şeyler, bilinenler. Bir iş veya mevzu’ hakkındaki bilgiler..

ALLAH celle celâlihu, başka birinden BİLgi alıp da bilen değildir. El İLİM de değildir. İlmin ZÂTen Mutlak Sahibidir. ALLAmu’L- zâhir Batın guyubdur..


اِذْ جَاءَتْهُمُ الرُّسُلُ مِنْ بَيْنِ اَيْدٖيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ اَلَّا تَعْبُدُوا اِلَّا اللّٰهَ قَالُوا لَوْ شَاءَ رَبُّنَا لَاَنْزَلَ مَلٰئِكَةً فَاِنَّا بِمَا اُرْسِلْتُمْ بِهٖ كَافِرُونَ
Resim---“İz caethumu’r- rusulu mim beyni eydihim ve min halfihim ella ta'budu illellah, kalu lev şae rabbuna le enzele melaiketen fe inna bima ursiltum bihi kâfirûn.:
Onlara Allah’dan başkasına tapmayın diye Resûller önlerinden ve arkalarından geldiği vakıt.. “Rabbımız dilese idi Melâike gönderirdi, onun için biz sizin gönderildiğiniz şeylere inanmayız.” Dediler”
(Fussilet 41/14)

Yine Yukarıdaki Fussilet Sûresi 14.âyete bakıyoruz ve aynı kalıp , sadece “mâ” yerine Resûller koyulmuş, “mim beyni eydihim ve min halfihim” ile de önlerinden ve arkalarından gelme hususu vurgulanmış..


يُنَبَّٶُا الْاِنْسَانُ يَوْمَئِذٍ بِمَا قَدَّمَ وَاَخَّرَ
Resim---“Yunebbeul'insanu yevmeizim bima kaddeme ve ahhar.:
Ayıtılır insan o gün, yaptıklar ile mukaddem, müahhar (Haber verilir insana o gün önden gönderdiği de arkaya bıraktığı da."
(Kıyamet /13)

Aziz Kardeşlerim,
Kitaplar insanların arkasından ve önlerinden geldi dedik, resûller/irsâl ediciler insanın arkasından ve önünden geldi dedik, âhiret insanın önündedir dedik.
Bunlar bizi aşağıdaki Amentü Âyetine getirdi burada meleklere, kitaplara, Resûllere, ALLAH’ın bir ve tek olduğuna ve âhirete imanı vurguluyoruz. Âyet’el Kürsi’nin başında ALLAHu Zu’l- Celâl’in BİR oluşunu, tevhid akidesini bahsetmişti ve şimdi bu kısımdan amentünün diğer kısımlarına geçitler verdi âyette ve tek tek bunlara geçişleri göstermeye çalıştık. İnsan için onun ardında ve önünde iman etmek var ya da inkar etmek var. Seçimini herkes kendi yapar. Ya Bakara Sûresi 4.âyetteki gibi iman eder yakin edinir ya da Maide 59.âyetin sonunda bahsedilen fasıklardan olur.

Geçen gece beraat gecesiydi ve Hocamız Kulihvani çok güzel şeylerden söz etti, Beraat kelimesinden kokular saçtı. Beraat meselâ insanın ardındaki amelleri ve niyetlerinin toplamı için verilecek bir belâgat belgesidir. İnsan seçim yapar, amel işler ve ameller niyetlere göredir. “ma beyne eydihim.: ellerinin arasındaki şeyler” de “mâ” insanın amelleridir. Şu ÂNda yapıyor oldukları efalleridir, işleridir. Bu işlerin bir değerlendirmesidir Berat. Berattaki “Birr” kelimesini ve amentüyü bir araya getiren aşağıdaki âyete bakar mısınız, ne muhteşem açıklamış Birr’in gerçekte ne olduğunu:


لَيْسَ الْبِرَّ اَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلٰـكِنَّ الْبِرَّ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَالْمَلٰئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيّٖنَ وَاٰتَى الْمَالَ عَلٰى حُبِّهٖ ذَوِى الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاكٖينَ وَابْنَ السَّبٖيلِ وَالسَّائِلٖينَ وَفِى الرِّقَابِ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ اِذَا عَاهَدُوا وَالصَّابِرٖينَ فِى الْبَاْسَاءِ وَالضَّرَّاءِ وَحٖينَ الْبَاْسِ اُولٰـئِكَ الَّذٖينَ صَدَقُوا وَاُولٰئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ
Resim---“Leysel birra en tuvellu vucuhekum kibele’l- meşriki ve’ mağribi ve lakinnel birra men amene billahi ve’l- yevmi’l- âhiri ve’l melâiketi ve’l- kitabi ve’-n nebîyyin, ve ate’l- male ala hubbihi zevi’l- kurba ve’l- yetama ve’l- mesakine vebne’s- sebili ve’s- sâiline ve fi’r- rikab, ve ekame’-s salâte ve ate’-z zekah, ve’l- mufune bi ahdihim iza ahedu, ve’s- sabirine fi’l- be'sai ve’d- darrai ve hîne’l- be's, ulaikellezine sadeku, ve ulaike humu’l- muttekûn.:
Erginlik değil: yüzlerinizi kâh gün doğu tarafına çevirmeniz kâh batı, ve lâkin eren o kimsedir ki Allah’a, Âhiret gününe, Melâikeye, Kitaba ve bütün Peygamberlere iman edip karabeti olanlara, öksüzlere, bîçarelere yolda kalmışa, dilenenlere ve esirler uğrunda seve seve mal vermekte, hem namazı kılmakta hem zekâtı vermekte, bir de andlaştıkları vakit âhidlerini yerine getirenler, hele sıkıntı ve hastalık hallerinde ve harbin şiddeti zamanında sabr-ü sebat edenler işte bunlardır o sadıklar ve işte bunlardır o korunan müttekiler.”
(Bakara 2/144)

Bu yukarıdaki âyetteki maşrik mağrib ile ilgili âlimlerimizin yaptığı bir çok izâhat vardır tefsirlerde ve harika yorumlardır. Burada biz bizim yukarıda bahsettiklerimiz cihetinden bakacağız. Yüzünüzü hangi yöne dönerseniz orası önünüz zıt yön ise arkanızda kalır. Dikkat edin tek noktadan altı yön çıkarırsak ikili sistemdir. 4 yönde ikili sistemdedir. Güneşin batışını izleyen bir insan için sabah doğuşunu izlediğinden beri bir gün tüm amelleriyle birlikte geride kaldı. Geldi geçti. Arada ne yaptı? Seçimler sürekli akıl için, EŞyâ - OLay - ZamÂNZaNn zinciri işliyor, korkunç bir mesuliyet var, geliyor geçiyor doğup batıyor, habirem önünde arkasında önünde arkasında. Burada amentü ile birlikte sayılan sâlih amellere bakın bunlar sayılmış tek tek, belâya sabır, zekat, yardımlaşma, sıdkiyet, muttakîlik hepsi cem edilmiş bir âyetin içine.
Resim
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2731
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÂYEte’L- KÜRSî ZEVKİMİZz..

Mesaj gönderen Gariban »

Resim

“ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum, ve lâ yuhîtûne bi şey’in min ilmihî illâ bi mâ şâe.:
“Onların önlerinde ne var arkalarında ne var hepsini bilir, onlar ise O’nun dilediği kadarından başka İlm-i İlahîsi’nden hiç bir şey kavrayamazlar.”


Şimdi Azîz Kardeşlerim,
ALLAH celle celâlihu, mahlukatının önünü ardını bilir. Buna insanda melekte cin de küllî Şey de dahildir. Kur’ÂN içerisindeki bir çok âyette zâten insanın evvelini âhirini insana anlatıyor. Nasıl yaratıldığını, nefsinin zayıf taraflarının neler olduğunu, nelere dikkat etmesi gerektiğini, neden bu hayatta sorumlu olduğunu, ne yapıp ne yapmaması gerektiğini, nelere iman etmesi gerektiğini ve seçimlerinin onu nereye götürebileceğini bildiriyor. Bildirmeyi dilediği şeyleri bize Kelâmullah-Resûlullah ve kâinâttaki işleyişle (Sünnetullah) apaçık anlatıyor.
Tîn Sûresinde ALLAH celle celâlihu.: “Biz İnsanı Ahseni Takvîm olarak halk ettik” buyuruyor. İnsanın yaradılış kıvamı burada bize bildirilmiş. Bu durumda ardımızda bıraktığımız işlere dikkat etmemiz gerekir..

Azîz Kardeşim;
Aşağıdaki âyetlerde bir nutfeden yaratılan bir damla kokmuş meni’den halk edilen insanın önce evvelini bildiriyor ALLAH celle celâlihu ve sonra onun Hak Yolu’na girmesine, iman etmesine engel olan, onu körleştiren, önüne set olan ukalâlık ve Kibrini de bildiriyor bize:

“Bir nutfeden, yarattı da onu biçimine koydu.”


مِن نُّطْفَةٍ خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُ
Resim---“Min nutfeh (nutfetin), halakahu fe kadderah (kadderahu).: Nutfeden (bir damladan onu yarattı), sonra da ona kader tâyin etti (gelişimini (DNA'larını) programladı ve ömür tâyin etti).” (Abese 80/19)

“Değil miydi bir nutfe dökülen menîden?.”

أَلَمْ يَكُ نُطْفَةً مِّن مَّنِيٍّ يُمْنَى
Resim---“E lem yeku nutfeten min menî yin yumnâ.: (O), dökülen meniden bir damla değil miydi?” (Kıyamet 75/37)

“İnsanı bir nutfeden yarattı, bir de bakarsın o, natûk bir muhasım kesilmiştir.”

خَلَقَ الإِنسَانَ مِن نُّطْفَةٍ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُّبِينٌ
Resim---“Halaka’l- insâne min nutfetin fe izâ huve hasîmun mubin (mubînun).: İnsanı bir nutfeden yarattı. Böyle olmasına rağmen o, apaçık hasım (düşman)dır.” (Nahl 16/4)

“Görmedi mi o insan? biz onu bir nutfeden yarattık da şimdi o çeneli bir çekişgen kesildi.”

أَوَلَمْ يَرَ الْإِنسَانُ أَنَّا خَلَقْنَاهُ مِن نُّطْفَةٍ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُّبِينٌ
Resim---“E ve lem yere’l- insânu ennâ halaknâhu min nutfetin fe iza huve hasîmun mubîn (mubînun).: İnsan, onu bir nutfeden nasıl yarattığımızı görmedi mi? Sonra da BiZ’e (karşı) apaçık hasım (düşman) oldu.” (Yâ-Sîn 36/77)

Gece bir hayli Kur’ÂN okudu ve tefekkür etti. Resûl-i Ekrem Salallallahu Aleyhi Ve Sellemin bir hadisi şerifi geldi aklına.:

ذَا أَحَبَّ أَحَدُكُمْ أَنْ يُحَدِّثَ رَبَّهُ تَعَالَى فَلْيَقْرَأْ القرآن
Resim---Enes radiyallahu anhu’ten rivâyet ediliyor ki, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem.: “Sizden biriniz RABB’iyle konuş‏mak isterse Kur'ÂN OKUsun!.” buyurdu.
(Kenzü’l- Ummâl Hadis No 2257; Tarihu’l- Bağdâdî)

Buna inanarak gitti namaza durdu, kıyamdaydı, Fâtiha Sûresi’ni okuyordu, Fâtiha anahtardır, El Fettâh celle celâlihu Esmâsı gibi AÇıcıdır..
RABBenâ!.” Dedi. “Onların arkalarında ne var önlerinde ne var bilirim.” buyuruyorsun. “Ne var onların arkalarında ve önlerinde Yâ RABBenâ?.” diye sordu içinden..
ALLAH el-Mucûbu celle celâlihu’dur..

Derhal bir cevap içine doğmuştu.:
“Kimin önünde Güneş kimin önünde kendi gölgesi var. Kimin ardında Güneş.. Kimin ardında kendi gölgesi var bilirim.. Namazda kimin dünyayı ardına bırakıp âhirete teveccüh ettiğini bilirim.. Kimin Kelâmullah ve Resûlullah’ı arkada bıraktığını namazda.. Kimin İmam-ı Mutlak Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem'i önüne aldığını namazda.. Kimin onu sollayıp arkasına aldığını bilirim namazda... Kıbleyi önüne aldığında kıbleyle arasında kaç put olduğunu bilirim namazda.."
Resim
Kullanıcı avatarı
Gariban
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 2731
Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00

Re: ÂYEte’L- KÜRSî ZEVKİMİZz..

Mesaj gönderen Gariban »

Resim

Sevgili Kardeşlerim;
Her Şeyi Hakkıyla Takdir eden Yüce ALLAH celle celâlihu’dur, O külli şeyin kaderini bilir. Biz hayat içerisinde kesitlere odaklanıyoruz, “cüz”de kalıp “küll”ün sebep sonuç ilmeklerini çözemiyoruz, habirem zann ile hareket ediyoruz. Bizim kısıtlı aklımızla bunu bu şekilde yapmamız normal, doğal olan bu, bâzen kayıplara üzülüyoruz kazançlara seviniyoruz. Kendi akıl penceremizden seyrettiğimiz “OLsun!. OLmasın!.”larla ömrümüzü hebâ ediyoruz. Herhangi gelişen bir olayın seyrini kendi açımızdan haklı olduğumuz ve nefsimizin işine gelen yönde gelişmesini bekliyor, sistemin içinde bilmediğimiz külli adet sayısınca mahlukatın haklarının da olduğunu ve aynı SÜNNETULLAH’ı onlarla paylaştığımızı unutuyoruz, ALLAH celle celâlihu ise HAYy’dır KAYyum’dur, “Sinetun velâ Nevm”dir, hiçbir şey O’ndan saklı değildir. Her şeyin hesabı elindedir, hesapları çabuk görendir, takdiriyle yapandır. Bunu bilipte nasıl O’nun işine karışabiliriz, kibirle.: “Bu neden böyle olmuyor? Ben her şeyi hesapladım halbuki!.” nasıl diyebiliyoruz?. Yahut neden razı olamıyoruz?. O zaman bu üzüntü bitmeli, “ÜZME!-ÜZÜLME!-SEV!-SEVİL!.”in=>ÜZÜLME safhasını nasıl geçeceğiz bu yaşamda?!. Aklımızı iknâ etmek mecburiyetindeyiz. Münir Derman kaddesallahu sırrahu Hocamız bir yazısında diyor ki.: “Kader oluğu altında uyu!. İşleri ALLAH’a deruhte et!.Tam teslim ol!.”

Belâya ve çileye sabır, ni’metlere şükür her yiğidin harcı değildir. İnsanda iki şey vardır, birisi DUYGULar ikincisi ise RASYONEL AKIL. Bunlar dengeli kullanılmalıdır. Duygular, aklın ve imanın önüne set olurlarsa bunu elem ve ızdırap olarak, derin üzüntülerle, onların aleyhimizde hareket ettiğini ve bizi yese düşürdüğünü, vakit kaybettirdiğini, maddî manevî bizi yıktığını görürüz. Eğer aklımız, imanımızın önüne geçerse, kendimizi kibir deryâsının, nefsin şuhhasının içinde buluveririz.. Sade AKIL ile hareket toprağı çoraklaştırır, katılaştırır, insanın duygularını da kullanması, manevî hazz alması, bir damla göz yaşıyla kalb toprağını verimli ve yumuşak kılması gerekir.. Duygularımızı doğru yönlere kanalize edersek bizim için kanat olurlar, AKLımızı NAKİLLer uçururlar. Duygusuz, merhametsiz, kalbi katı bir et yığını değiliz.. İlmi ve Aklı doğru kullanmak, ÖZ değerlerimizi kaybetmemek, kendi motivasyonumuzu diri tutmak durumundayız.. ALLAH celle celâlihu’için yazdığımız ve sitemize attığımız bir iki mısra bize bu zevki tattırmakta, hizmet edebilmemizi sağlamakta ve bizi diri tutan bir sebep olmaktadır.:


=>BaBa Nutfesinde->HAYy==->AnA Rahminde->CANdın,
İLLiyyûndan=>EsfeLine==->Ahsen-i Takvimle DALdın,
==>YEDİ YÖNün==>BİL!.====->KIVAMın KORU Eyy İNSAN,
ŞEYtÂN AKLın=>MüslümÂN Et!. SetLerin ARDında KALdın!.


Güzel Kardeşlerim;
YÖNLere devam ediyoruz. Bu hususta aşağıda bâzı Âyet-i Kerimeler ile konuyu destekliyoruz.. Bu önlerinden arkalarından kalıbı bir çok âyetlerde geçmektedir..


ثُمَّ لآتِيَنَّهُم مِّن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَن شَمَآئِلِهِمْ وَلاَ تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ
Resim---“Summe le âtiyennehum min beyni eydîhim ve min halfihim ve an eymânihim ve an şemâilihim, ve lâ tecidu ekserehum şâkirîn (şâkirîne).: Sonra, elbette onlara, önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından geleceğim ve onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.” (A’râf 7/17)

يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يُحِيطُونَ بِهِ عِلْمًا
Resim---“Ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum ve lâ yuhîtûne bihî ılmâ (ılmen).: (ALLAH), onların önündeki(leri) ve arkasındaki(leri) (onların geçmişini ve geleceğini) bilir ve onu, ilim ile ihata edemezler (bilemezler).” (TâHâ 20/110)

يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يَشْفَعُونَ إِلَّا لِمَنِ ارْتَضَى وَهُم مِّنْ خَشْيَتِهِ مُشْفِقُونَ
Resim---“Ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum ve lâ yeşfeûne illâ li menirtedâ ve hum min haşyetihî muşfikûn (muşfikûne).: Onların önünde ve arkasında olan şeyleri (muhafız melekleri) bilir. Ve onlar, (ALLAH'ın) rızasına ermiş olanlardan başkasına şefaat etmezler. Ve onlar, O'nun (ALLAH'ın) haşyetinden korkanlardır.” (Enbiyâ 21/28)

يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الأمُورُ
Resim---“Ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum, ve ilallâhi turceu’l- umûr (umûru).: O, onların önündekileri ve arkalarındakini (muhafız melekleri) bilir. Ve emirler ALLAH'a döndürülür.” (Hac 22/76)

أَفَلَمْ يَرَوْا إِلَى مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُم مِّنَ السَّمَاء وَالْأَرْضِ إِن نَّشَأْ نَخْسِفْ بِهِمُ الْأَرْضَ أَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفًا مِّنَ السَّمَاء إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً لِّكُلِّ عَبْدٍ مُّنِيبٍ
Resim---“E fe lem yerev ilâ mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum mine’s- semâi ve’l- ard (ardı), in neşe’nahsif bihimu’l- arda ev nuskıt aleyhim kisefen mine’s- semâ (semâi), inne fî zâlike le âyeten li kulli abdin munîb (munîbin).: Yerin ve göklerin önlerinde ve arkalarında olan (kesimlerini) hâlâ görmüyorlar mı? Eğer dilersek, onları yerin dibine geçiririz veya gökten onların üzerine parçalar düşürürüz. Muhakkak ki bunda, münib olan (ALLAH'a yönelen ve O'na ulaşmayı dileyerek böylece O'na) kul olan herkes için ayet (ibret) vardır.” (Sebe’ 34/9)

وَجَعَلْنَا مِن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لاَ يُبْصِرُونَ
Resim---“Ve cealnâ min beyni eydîhim sedden ve min halfihim sedden fe agşeynâhum fe hum lâ yubsırûn (yubsırûne).: Ve onların önlerine ve arkalarına set kılarak (çekerek) böylece onları perdeledik. Artık onlar görmezler.” (YâSîn 36/9)

سُبْحَانَ الَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنبِتُ الْأَرْضُ وَمِنْ أَنفُسِهِمْ وَمِمَّا لَا يَعْلَمُونَ
Resim---“Subhânellezî halaka’l- ezvâce kullehâ mimmâ tunbitulardu ve min enfusihim ve mimmâ lâ ya’lemûn (ya’lemûne).: Arzın yetiştirdiği herşeyden, onların nefslerinden ve bilmedikleri şeylerden çiftler (eşler) yaratan, O (ALLAH), SUBHÂN'dır (herşeyden münezzeh).” (YâSîn 36/36)

Bu âyetlerde, insanın önüne ve arkasına kendi kendine çektirdiği setleri ve körlüğünü görüyoruz. ŞeytÂN’ın sağ sol ön arka yaklaşımlarına dâir bir çok müfessir bazı yorumlarda bulunmuştur. Bunları Fahreddin Razi kaddesallahu sırrahu çok teknik bir şekilde devrinde tasnif etmiştir. Biz de bu yönleri aşağıdaki resimlerde çizerek daha kolay görmemiz için Hasbî Hizmete sunuyoruz. İnsanın bu yönlerinden kendisine yanaşıklıklarda saldırılmıştır. Örneğin bilmediğini bilmez bildim sanır yahut bildiğiyle böbürlenir riyâ ve ucba düşer. Kendini çok zeki sanır kibirlidir. Bunun gibi nefsin bir çok zayıflıkları ve hastalıkları mevcuttur. Bunların her biri gelir kişinin önüne gerilir set olur, önünü göremez..

وَقَيَّضْنَا لَهُمْ قُرَنَاء فَزَيَّنُوا لَهُم مَّا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِم مِّنَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ إِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِرِينَ
Resim---“Ve kayyadnâ lehum kurenâe fe zeyyenû lehum mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum ve hakka aleyhimu’l- kavlu fî umemin kad halet min kablihim mine’l- cinni ve’l- ins (insi), innehum kânû hâsirîn (hâsirîne).: Onlara yakın arkadaşlar musallat ettik. Böylece önlerinde ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) onlara süslediler. Cinlerden ve insanlardan, onlardan önce gelmiş geçmiş ümmetlerinde üzerine (azâb) sözü hak oldu. Muhakkak ki onlar, hüsrâna düşmüş olanlardır.” (Fussilet 41/25)


Resim

Resim
Resim
Cevapla

“Kur'an-ı Kerim” sayfasına dön