Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 03 Nis 2020, 10:20

Tüm zamanlar UTC + 2 saat




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 95 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4  Sonraki
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 17 Oca 2010, 11:58 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 4055
Bu konuyu facebook'ta paylan!
Derbent'li Hasan Baba'ya devam...

1979 yılında çok çok tayinim çıkardı.
Mütagallibeler köy çocuklarına düşmandı.
Siyâsete atılırsak işleri biter diye sağı solu istemiyordu ilerlememizi...
Arka arkaya tayin çıkıyordu.
Belediye Başkanları durduruyor ama Avni Bey yine çıkarıyordu. İftira ediyordu.
Mustafa Acar, Doktor Sebai ve ben düşmanı idik.
Sebaî ile aynı apartmanda otururduk.
Yüzbaşıoğlu Sebaî kayın pederi kumcu Şeyh Remzi'ye bakmak için başhekimliği (Tokat) bırakıp gelmişti.
Şeyh Remzi, bir zamanlar şehrin tüm inşaat kumunu çeken varlıklı adam imiş. Ama hal olmuş kaybetmiş. Ekmeğe muhtaç olmuş. Taki Belediye'ye gece bekçisi aldı. Utancından gece giderdi. Hanımı hasta kendi hasta idi.
Neyse bir gün yukardan inerken aşağıya bir gürültüki beter şey...
Çocuk düşmüş sandım. Hızla indim. Sebaî'nin hanımı saçlarını yoluyor. "Noldu bacım?" dedim. "İftira, itrira!" dedi... "Sebaî hastalarına tecavüz etti" diye tayınını çıkartmışlar deyip saçlarını yoluyordu.
Zorla içeri soktum.
Aşağı indiğimde kapıda Şeyh Remzi kıbleye dönmüş ağlıyor ve "Ya Rabb artık sen bilirsin!... vs." diyordu. Öyle üzgündü ki yüzüme şaşkın bakıyordu.
O gün Beyhan Gürün telefon etti. Benimde Mustafa Acar'ın da tayini çıkmışdı.
Avni Kavurmacıoğlu ise sağdan felç geçirmiş, Trafik Hastanesinde imiş...
Ankara'ya gel" diyordu.
Avnu Bey bir daha ayağa kalkamadı.
Bir kere Demirel sedye ile meclise oylamaya getirtti. O da son oldu öldü gitti...
Yinede rahmet dilerim...
Bu ise ahlak-ı Rasulullahdır.

Her neyse cumartesi günü idi.
Uykusuz gecelerimi hiç unutamadım.
Sabah kalktım. "ne ettim hizmetten başka!..." deyip duruyordum.
Abdest alıp "öğle için Ulu Camiye gidip Derbent'liyi bulayım" dedim.
Evden çıktım.
Lisenin önünde eski virâne hamamın yanında bir büfe vardı.
Köprü başında. Oraya döndüm bir büyük efes istedim. İki dikişte bitti.
Çocuk bakıyor ve şaşırıyordu. "Bir daha ver" dedim. Verdi. Diktim.
Yarıyı geçince de aç karnına bira çarptı.
Yıldız saymaya başladım. Kalanı fazlaydı.
Parayı attım üstünü almadım. Yürüdüm. Ama ayaklarım başkasının ayağı gibi olmuştu.
Lisenin kapısına geldiğimde karşı yokuştan Derbentli'nin geldiğini gördüm.
Bu halde görmesin beni diye karşıya kömürcüler tarafına yöneldim. O da o tarafa yöneldi.
Geri döndüm. Ulu Caminin arkasına koştum.
Ama Derbentli'de önüme koşunca sırtımı lisenin taş duvarına dayadım: "Gel baba sende gel üstüme!..." diye bağırdım.
Sessizce yaklaştı... Karşımda durdu. Gözlerinden şimşek fışkırıyordu. "Bu ne hal Çoban oğlum" dedi.
Bende "Tayin, tayin, hep tayin. Ne ettim ben bu insanlara" falan demeye başladım.
O zaman sopasını sağ koltuğuna kıstırdı. Sol eliyle ön tarafından kavrayıp var gücüyle karnıma saplamak için saldırdı aniden.
Sopayı önden yakaladım. Ellerimin derileri sıyrıldı aldı: "Allahın verdiğini alacak, vermediğini verecek bir güç yoktur. Buna iman diyoruz!... Çoban!..." diyor sopayı çekip alıp yine saldırıyordu.
Utanç içinde kalmıştım. Öyle çok terledim ki sırtımdan ter çıktı ayakkabı terle doldu.
Her taraf mühiç bir alkol kokusu sardı...
Ellerim kanıyordu ve doyasıya ağlıyordum.
Saldırmayı bıraktı.
Zaten savunmuyordum.
O da ağlıyordu...
Anadan doğma ayılmıştım.
Sanki içmemiştim sadece üşüyordum.
"Haydi Çoban namaza!..." dedi sertçe. Ben ise "abdestim bozuldu" dedim. "Yok, yok bozulmamış, yürü!..." dedi.
Beni önüne kattı kütüphanenin önünde yerden bir abdesthane vardı. "Gönlün hoş olsun gir abdestini al" dedi.
Kendisi de asker gibi sopayı silah gibi dikip hazır ola geçti.
Kapıda nöbet tuttu...
Abdest aldım çıktım.
Ulu Câmide namazı kıldık... Çıktık.
Baktım ki hâlâ ağlıyor...
Bir daha ne mevki, ne mal ne de herhangi bir sevgi girmedi kalbime çok şükür.
Vız gelip tırıs gitti. Zaten başka tayinde çıkmadı.
Çocuklarımı çok sever üstlerinde titrerdim.
O çocuk sevgisi de çile çarşısına çekildi.
Nice ince eleklerden elendik.
Ne elekler bitti ne de BİZ bittik o gündür bu gündür dostlarım!...

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 20 Oca 2010, 23:32 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 4055
Derbent'li Hasan Baba'ya devam...

Ben tayin olup çok üzgün ayrıldım.
Çok çok yardımcı olduğum niceleri hain çıktı.
Ben ayrılınca Derbentli her sabah servis yerine gelip arabanın etrafında dolaşmış günlerce!...
Sonra bir daha görülmemiş Aksaray'da...
Seneler geçti haber alamadım.
Kayın birader göz doktoru Ahmed'in bir hemşiresi vardı Şükran.
Diyarbakır'lı idi:
"Ben Aksaray'a gelmiştim. Orada Derbentli Hasan Baba'yı, Hadi Baba'yı ziyarete gelmiştim" deyince şaştım.
Şükran'da tanıyordu: "Nasıl tanımam o benim canımdı. 1982 de Bala'da hastanede Hakka yürüdü" deyince içim gözlerimden boşaldı.
Garip geldi garip gitti Derbentli.
Ruhu şâd olsun.
Himmeti var olsun.
Rahmetler olsun.

2000 yılında Aksaray'a gittim.
Amarat'lı Mehmet Emin Çubuk amca ihvanımız ve çok samimi bir derviş ve âşıktır.
Davet etti gittik.
Sohbet ederken Derbentli'den söz açtı. Çok iyi tanıyordu tâbi...
Anlatmaya başladı:
"Bir yatsı vakti Derbentli Amarat'a geldi.
Perşembe akşamı idi. Zikir vardı. Zikre katıldı.
Zikrin sonunda: "Sizin köyün kuzeyinde Tuz Gölü yakınında bir kümbette hazine var gelin size göstereyim!" dedi.
Kalktık, bir kaç motor (traktör) ayarladık.
Kazma kürek batak arazi düşe kalka vardık.
İki üç yer gösterdi. Kaz Allah kaz!...
Bir şey yok baktık ki Derbentli de yok olmuş.
Sabah oldu yorgun argın köye döndük.
Herkes güler halimize.
Derbentli çoktan köye gelip geçmiş ve gördüklerine:
"Bu ALLAH AŞKı ile bu Altın Hırsı bir arada yaşamaz ki!..." demiş...

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 30 Oca 2010, 11:47 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 4055
Manevî Semâmdaki
ALLAH DOSDLARI


KULİHVANİ


MEHMET ŞÜKRÜ DEDE

Korkuteli'nde Yelten göletinin kontrolü idim.
Öğle namazına Korkuteli Ulu Camisine gittim.
Avludan girince kapıdaki abdest nalınlarını toplayan yaşlı bir zat vardı.
Yüzüme baktı "Ey Allah'ın kulu senin alnında Allah'ın nurunu görüyorum" dedi.
Gözlerine baktım. Çakmak çakmaktı. Aşıklardandı.
Sakalı çok kısa ve yüzü çizgi çizgi idi. Çile haritası gibiydi...
Birşey demedim...
Tekrar gittiğimde yanımda şöfor Mustafa Koyun vardı.
Bizi görünce yine ayni şeyleri bağırarak söyledi. İnsanlar bakıştı.
Caminin sağ arka tarafına oturdum. Cami doldu.
Ezan okunurken girdi.
İki yanım dolu idi.
Solumda bir çocuk vardı. Orta okul talebesi, sağımda bir vatandaş.
Mehmed Şükrü Dede baktı beni bulamadı. Geri döndü ve gördü. Yanımıza geldi. Geldi ama yer yok. Sağımdaki adama "kalk oradan" dedi. Adam hızla kalktı geri gitti.
Sünnet kılındı. Farza durduk. Ne oldu anlayamadım.
Ayıktığımda cami boşalmış imam ve 3-5 kişi kalmış ayakta konuşuyorlardı.
Sola selam verirken sol yanımdaki çocukta selam veriyordu.
Mehmed Şükrü Dede de...
Farz mı, son sünnet mı kıldık...
Millet tesbih çekmiş dua etmiş gitmiş.
Bize ne olmuş derken çocuğun yüzünü gördüm. Limon gibi sararmıştı. Ayağa kalkarken sallanıyordu o da şaşkındı.
Mehmet Şükrü Dede ise "Vallahi billahi bu namazı Mekke'de kıldık!..." diye bağırıyor çağırıyordu.
Bana teşekkür ediyor "buna sebeb sensin, 14 yıldır bu hali bulamamıştım, kaybetmiştim v.s." diyordu.
Ben ise "Vallahi bir şeyler oldu ama ben anlayamadım" dedim...
Dedeye "Ayıptır, insanlar duyacak!..." dedim.
Yerlerde tombalak aşarak onların yanına vardı ve "Bu hayvanlar bizi duymazlar!..." diyordu.
İşin garibi gerçekten duymuyorlardı. Sadece alık alık bakıyorlardı.
Boynuma sarılıp öpüyor öpüyordu.
Camiden çıktık banka oturduk.
Soför Mustafa da geldi.
Bizi hep takip etmiş içerde de...
"Oturabilirmiyim ben şoförüyüm" dedi.
Ona "Otur" ama birşey anlayamayacaksın" dedi. Oturdu.
"Allahın kulu senin adın ne idi?" dedi.
"Biliyorsundur" dedim.
Güldü.
"Benim efendim 14 sene önce Hakka gitti.
Ben yetim kaldım.
Allahuzülcelâl seni gönderdi.
Huzurum geldi.
Bende sana bir hediye vereceğim kalemin var mı?" dedi.
Kalem kağıd çıkardım.
Anamdan bana geçti.
Benden sana "İsm-i Azam" i yaz dedi.
Ben bunu gençliğimden beri çektim.
Çok ekmeğini yedim. Sana helaldir dedi.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 21 Mar 2010, 12:44 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 4055
Mehmed Şükrü Dede'ye devam...

"Ya Lâtif - Ya Kerim - Ya Rahim - Ya Rahman - Ya Hannan - Ya Mennan - Ya Deyyan - Ya Furkan - Ya Sultan - Lâ ilahe illallah Muhammedû'r Rasulullah " diye yazdırdı.

"İşin aslını anlat" dedim. "Peki dinle" dedi...

25 yaşlarında idim. Yeni evlenmiştim. Zikrim bu idi.

Rüyamda bembeyaz sakallı nur yüzlü bir zât geldi. "Oğlum Mehmed Şükrü, ben Limni Adasından geliyorum Hacı Mehmedim. Şu iki kitabın birisi senin, birisi de Bucak'ın falan köyünde Hacı Mehmet var ona yarın götür bi zahmet" dedi. Uyandığımda iki kitap kucağımda idi. Aklımı kaçıracaktım.

Hanımım erken kalkıp ekmek için hamur yoğuruyordu. Şaşkındım "Ne oluyor?." dedi. "Yola çıkacağım ekmeği hemen tut, azık hazırla. Uzak yol" dedim.

Mevsim kıştı. Yarım metre kar vardı. Hayvanı yemledim hazırlandım. Tahra-ip aldım. O zatada biraz ekmek çökelek çıkın yaptırdım.

Hanım "Gitme, etme, kış kıyamet" dedi ise de "Kimseye laf etme, oduna gitti" de deyip çıktım.

O zaman yeşilyayla Köyünde oturuyorduk. Gideceğim köyü bilmiyordum. Duymamıştım bile...

Çomaklar'a varıp sordum. "İleri tepelerde bir köye var sor" dediler.

Öyle öyle dağlar tepeler aştım gittim.

İkindiye doğru varacağım köye yaklaştım. Bir kırcı yağıyordu ki zehir gibi...

Bağların arasına girince yolun kenarında yaşlı bir zat dikiliyordu. Kitabı veren Zâtın aynısı idi. "Ula oğlum Mehmet Sabah beri bekliyorum. Nerde kaldın. Kitabı getirmedin mi?" dedi. Sarıldık, misafiri olduk...

Buraya gelince içimden "Kendisinde kalan kitabı bana verse..." diye geçti...

Mehmed Şükrü Dede celalli yüzüyle güldü ve "Vallahi esirgemezdim ancak bendeki kitabı da 14 yıl önce kaybettim oğul" dedi.

Başmuavin olmuştum. İşler çoktu. Yinede bir yolunu bulup Korkuteli yaptım. Çarşı Camiisine vardım. Şükrü Dede yoktu. Müezzine sordum "Mehmet Şükrü Dede çok hasta" dedi. " O Zâtı çoğu bilmez ama aşıklardandır zikir ehlidir, eşsizdir vs. " dedi. İşim çoktu döndüm.

Bir müdded sonra gittiğimde araziden geç döndüm. Camiye girince abdesti yenileyim diye şadırvana oturdum.

Birisi olsa sorsam derken birisi yaklaştı. Döndüm sol tarafı felçli 60-70 yaşında biri. Sol kolu çolak gibi yarı bükük... Gözlerinde aynı şimşekler...
"Mehmed Şükrü Dede" derken sorumu sormadan "öldü diyorlar" dedi. Ben "Sen ne diyorsun? " deyince kızgın bir şekilde "öldü diyorlar!..." dedi. Kalktım. "Benimle işin yok gelme" dedi.

Mehmed Şükrü Dede de Hakka yürümüştü.

Zikirleri dilimizde, sevgisi kalbimizde.

Yattığın yer nur olsun.
Himmetin var olsun.
Rahmetler olsun.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 01 May 2010, 19:51 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 4055
Manevî Semâmdaki
ALLAH DOSDLARI


KULİHVANİ


MUHAMMED YUSUF DEDE

1996 da Anam, Fatma Hanım, baldızım Nadire hacca gittik.3 kadın birde ben 4 hac...
Bir âlemdi o hac...
Herkes bir telden bende bin telden.
Yaşlı bir zât: "Oğul, sen 4 tane haccettin" demişti.
Medine-i Münevvere'ye vardık, ikinci gün idi.
Sabah namazı Mescid-i Nebevî (Sallallahu Aleyhi Vesellem)de, sonra otele kahvaltı.
Hemen geri Ravzaya saat 09:00 da giriyoruz ta yatsı sonu saat 21:00 e kadar dışarı çıkamıyordum.
Bazen çantaya kek felan konuyordu.
Zemzem bir kaç hurma.
İkinci gün Antalya'dan Hasan Çıragöz ve Orhan Karadağ'la buluştuk. Konuşurken ilerden bir zât belirdi.
Beyaz fistanlı ama üstünde ceket var.
Ceketin iç ve dış cebleri hurma dolu.
Başında garib bir sarık vardı.
Seyrek sakıllı sanki Türkmenistanlı gibi idi.
Gözlerini görünce anladım...
İnsanların yanına geliyor içlerinden birine bir hurma verip ötekilere vermiyor çekip gidiyordu.
Yanımıza geldi.
Birer hurma verdi.
Biraz sonra tekrar geldi.
Bana yine hurma verdi.
"Seni sevdi" dediler.
Öğle namazı bitince az ilerde onu gördüm.
Gelmemi istiyordu. Vardım.
Elinde bir Kur'ân bir de rahle vardı.
işaret etti "OKU!" diye..
Oturdum ve Fatihadan başladım.
Bir saat oldu ki kalkmak istedim.
Nerede ise koşarak geldi: "Eyne tezhebe?" "Nereye gidiyorsun" dedi.
Cevap veremedim.
3 tane hurma verdi oturttu. Kur'ân-ı açtı: "Oku!" dedi.
Gitti bir bardak zemzem getirdi. İçtim bardağı çantama koydu.
Bu işlemi saat başı tekrarladı durdu.
Ne acıkıyor ne susuyor ne de tuvalet arıyordum.
İkinci şemsiyelerin önünde sağ köşede üç direğin bir arada olduğu yer, yeri idi.
Oraya hırka, asa v.s. koyuyordu.
Mescid-i Nebevî (Sallallahu Aleyhi Vessellem) nin hizmetçileri çok sayıyorlardı "Şeyhh!" diye bağırdı mı koşuşturuyorlardı ona.
Kur'ân-ı bırakıp da namaza kalksam hemen koşuyordu: "Farz mı?" diye soruyor "Hayır " deyince "Kur'ân oku!" diyordu.

Bir gün geldim yoktu...
Etrafa bakarken ilerde gördüm.
Elinde büyük bir kırmızı elmâ vardı uzaktan: "Abdullâtif!.." diyordu ve arıyordu.
Beni gördü geldi.
İster yersin ister götürür 4'e bölersin, biri anan, biri eşin, biri kız kardeşin=uhtike dedi...
"Sence ne yapayım" dedim.
Paylaşmak âlâsı dedi.
Öyle yaptım.
İç çepleri sarı ve yeşil kağıtlı şeker doluydu.
Şekerleri çok nadiren veriyordu.
Nadire abla biraz para verdi ver diye bende çaktırmadan cebine soktum.
Para verdiğime seslenmedi.
Cebinden iki sarı bir yeşil şeker çıkardı.
"Sarılar kızı ve kendine, yeşilde oğluna!" deyince "pes be!..." dedim.

Çok celâlli bir zattı ama dost olmuştuk.
Elini öpüyordum.
Hatta sakalıyla oynuyor ve öpüyordum.
O ise parmaklarını sayıyor 3 gün kaldı Kur'ân-ı hatmetmen şart diyor ve Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellemi gösteriyordu.
O zaman hızlı okuyamıyordum ama Allah Celle Celâlihu yardım etti mi oluyor işte.
Saatlerce Kur'ân okudum.
Kalkıp Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellemi ziyâret edip gelsem diyordum ki önümden sürünerek bir zenci çocuk geçti.
Temiz ve beyaz fistanlı ayakları felçli idi.
“Biraz para versem mi?” dedim.
Vaz geçtim.
Biraz sonra kalktım ilerde beni gözetliyor Muhammed Yusuf Dede: "Nereye" diye bağırdı.
Bende: "Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellemi ziyarete" dedim.
"Otur ve Oku!" dedi.
Eliyle de kafasını işaret edip “düşünerek” diyordu.
Kızdım tabi.
Ama oturdum yeniden okumaya başladım.
Ancak "neden okuduğumu anlayarak okumuyorum ki?" dedim.
Mücadele Suresi 12. âyetine gelmiştim


يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نَاجَيْتُمُ الرَّسُولَ فَقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوَاكُمْ صَدَقَةً ذَلِكَ خَيْرٌ لَّكُمْ وَأَطْهَرُ فَإِن لَّمْ تَجِدُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

Ya eyyuhelleziyne amenu iza naceytumurresule fekaddimu beyne yedey necvakum sadekaten zalike hayrun lekum ve atheru fein lem tecidu feinnallahe ğafurun rahiymun.
Ey iman edenler! Peygamber ile gizli bir şey konuşacağınız zaman bu konuşmanızdan önce bir sadaka veriniz. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şayet bir şey bulamazsanız, bilin ki Allah bağışlayandır, esirgeyendir.

Okumakta olduğum âyet bu idi.
Beynimde şimşek çaktı.
Muhammed Yusuf Dede’ye baktığımda az ilerde idi.
Biraz sağımda ilerde biraz önce sürünerek geçen çocuk vardı.
"Hâzâ Saili-dileneni Rasûlullah, miskin-i Rasûlullah vs." durmadan kükrüyor ve o çocuğu gösteriyordu.
Kalktım çocuğun yanına varıp 3-5 riyal ne ise infak ettim.
O zaman bana: "Şimdi buyur!..." dedi.
Kur'ân-ı ve rahleyi aldı elimdenhırkasına sardı koydu.
Çünkü Hacc zamanı yeterince yoktu Kur'ân-ı ve rahle.
Kabr-i Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Veselleme yaklaştım ama mahşer yeri sanki öyle kalabalık ki hınca hınç.
Askerler dizilmiş sokmuyor Ravzaya, Cennet Bahçesine.
Bir iki sokuldum girmeye alıp attılar.
O sırada içerden bir genç askerlerin arasından uzandı bir oğlak gibi beni havaya kaldırdı.
Götürüp tam Kabr-i Şerifin duvarı dibine koydu.
Hayret ettim! Şaşa kaldım!.
Beyaz halılı, beyaz direkli Cennet Bahçesi çaka çaka hacı dolu idi.
Ancak bırakıldığım yerde bir kişilik yer bomboştu.
Beni getiren o genci görmek için hemen döndüm ama yoktu.
Belki gitmişdi.
Hayal meyal hatırlıyorum yüzünü ve sadece gözleri enfesti.
Teşekkür bile edemedim.
İki rekat babam için, Aslı bacım için, tüm Âşıklar için, Ahrarlar için, Ebdallar için v.s. 10 kere 2 rekat AŞK Namazı kıldım CENNET BAHÇEmizde.
Kimse beni rahatsız etmiyor, belki de görmüyorlardı bile.
"Haksızlık olmasın yeter" diye döndüğümde 15-16 yaşlarında bir genç ki ay yüzlü el pençe duruyor yüzüme bakınca başıyla "Sen bilirsin" diye işâret etti.
Bende "Buyur gel birazda sen kıl Babamızın Cennet Bahçesinde koçum!" dedim.
"Eşkürke Ya Ahi!" dedi.
Mutluluktan uçuyordum.
Tekrar dönerken bir Profosör oturmuş müslümanlara Fatiha okutuyor.
Durdum beni görünce: "Otur oku" dedi.
Başımı salladım.
"Ama şimdi okuyacaksın namazda!" dedi.
Korkarak okudum..
"İki çekerle bitir sadece dal 4 çeker lin 2 çeker" dedi.
"Elhamdulillahi rabbil âlemin......" okudum.
"Alayyü'l âlâ!" dedi...

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 03 May 2010, 21:00 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 4055
MUHAMMED YUSUF DEDE'YE DEVAM

Biz hacca giderken tam kapıdan çıkıyoruz bahçivan Mehmet Amca rahmetli elinde iki plastik bal şişesi ile çıktı geldi.
"Hacım bunun birisi senin birisi de kime nasibse" dedi.
"Yerimiz yok!" dedi Fatma Hanım.
Mehmet Amca: "Hacım omuzunda çantanda götür nasib olsun!" dedi.
Bende öyle yapmıştım.
Yedekte bekleyen bir şişe bal var.
Bunu Muhammed Yusuf Dedeye verecektim.
Son günümüzde Kur'ân-ı Kerimi hatmettim.
Başımda bekledi bitince 1 saat dua etti.
Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Veselleme: "Babii" diyordu.
Bana Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Vesellemi gösterip: "Benim babii o, senin babii benim!" diyordu. (Babî = Benim kapım demektir)
Uzun uzun dua etti.
Ağlıyordu ama gözleri kurumuştu artık yaş göremedim.
Sadece zâri zâri inliyordu.
Ellerini kaldırıp Kabr-i Şerife uzatıyor ve beni işâret ediyor rica edip yalvarıyordu.
Dişleri döküktü, hızlı ve bozuk bir arapça şivesi vardı.
Ama bazen Türkçe kelimeler kullanıyordu.
Sonunda sağ elinin parmaklarını tek tek sayarak, bunda gelsin, bunda gelsin diye 1, 2, 3, ve 4 saydı.
"Sonra gayri gelirse Cennet-i Bâki de bulsun!" dedi.

İkindiden sonra çıkar giderdi.
Dua bitince: "Asel asel! Bal bal vereceğim!" dedim.
"Peki ver bakalım!" dedi.
Dedi ama biraz sonra çekti gitti.
Vedalaştık bana: "Kâbe de hatm et!" dedi.
Bende: "Orası böyle değil söz veremem!" dedim.
Kızdı: "İnşallah!" de dedi. "İnşallah" dedim.
Hakikaten Allah nasib etti Kâbe içinde de hatim nasib oldu.
Himmetleri var olsun!.

Muhammed Yusuf Dede gidince bende şafak attı.
Balı nere vereceğiz, adres yok kimse yok! Söz verdik daldık gitti!...
Akşam ezanı yaklaştı...
Bir kaç gün önce öğle namazında Muhammed Yusuf Dede ön safta idi ve dönüp birisine beni gösterip gülmüşlerdi.
Birden o kimseyi önümdeki safta gördüm.
Namaz bitti, yaklaştım.
Pata çata Arapça: "Muhammed Yusuf Dedeyi tanıyor musun?" diye sorunca:
"Oğlum ben Türküm. Niğde Fertek'tenim. 22 yıl önce bura yerleştim. Tabii tanırım eşsizdir. Biz namazı Kabr-i Şerifin arkasında kılardık ama bura nasib oldu!" dedi.
Raşid Amcayı bulunca sevindim.
"Sorma başıma geleni Muhammed Yusuf Dede'ye bir şişe bal verecektim çekti gitti adresi yok ki!" dedim.
"Oğlum o zât kabul etmez kimseden bir şey. Damadım 3,5 kg bal getirmiş teklif ettim, reddetti!" dedi...
Ben ise: "hayır, hayır kabul etti yeter ki ulaştıralım" dedim.
Raşid Amca da: "Peki yatsıyı kılalım gidelim. O eski bir Osmanlı medresesinde virâne bir yerde yaşar ben biliyorum, çok isterim balı götürmeyi sevabına ulaşırız!" dedi.
Anlaştık, yatsı kılındı çıktık.
Anlaştığımız yerde anamgille buluştuk ama hanımlar isyan etti haklı olarak:
"Hani çarşı pazara çıkacaktık yarın sabah Mekke'ye gidilecek buradan alacaklarımız var!" dediler iki arada bir derede kaldım.
Raşid Dede "Sen üzülme bak evim işte!" dedi.
Evi hemen ilerdeydi yarısını yol için yıkmışlardı.
Kapısında yeşil boya ile "Hacı Raşid Türk" yazıyordu.
"Ben sabaha kadar beklerim. Siz otele dönünce al gel!" dedi..
Çarşyıya çıktık aldık verdik. Saat 01:00 de döndük.
Burnumdan soluyorum ama patlamıyorum sabrediyorum.
Bal şişesini alıp Raşid Dede'nin evine geldim.
Kapıyı damadı açtı balı aldı.
"Babam: "Sabaha dek bekle!" demişdi" dedi.
Ve Ulaşmıştı bal yerine...

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 13 May 2010, 10:17 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 4055
MUHAMMED YUSUF DEDE'YE DEVAM

Bir yıl geçti. Fatin Hoca hacca gidiyor. Anlattık yazdık çizdik. Selam saldık.
Hacılar döndü.
Bir sabah Fatin Hoca geldi. Ağlıyordu "Ben yıllardır gider gelirim. Böyle bir şey görmedim.
Medine-i Münevvereye vardık.
8 gün kaldık.
Herkesin selamını ilettik. Senide hatırladım." dedi.
Çünkü onunla iki ümre arkadaşlığımız vardı.
Son gün idi.
İkindiden önce 10 metre ilerde birisi "Ena Muhammed Yusuf" diye bağırıyordu.
Hatırladım çantadan defteri çıkarıp isme bakayım diye uğraşırken yanıma gelmişdi ve "Ena Muhammed Yusufahi!..." diyordu.
Elini öptüm Abdullâtif'in selamı var deyince ağladı sızladı.
Bir poşet kendisine, oğluna, oğluna, kızına, oğluna diyerek hurmalar dolduruyordu. "Hanımına" dedim. Güldü ve "evet" dedi.
Bunu sana saldı.
Dualar etti.
Gözünden öpmemi istedi.
Belki 15 seferim var ben neden görememiştim.
Meğer "Hurmacı Dede..." diye meşhurmuş diyordu.

Bir yıl geçti...
Hakkı Bağrıyanık hacca gidiyor.
İki şişe bal birisi sana birisi Muhammed Yusuf dedeye, yeri şura, şekli şöyle... dedik.
Gitti!... Geldi...
Anlatıyor : Medine-i Münevvere varınca şu emâneti verelim dedim.
Raşit Amcanın evi yerinde yoktu, ya bulamadım ya da yıkmışlar...
Bal elde kaldı.
Sorduk soruşturduk. Bulamadım...
3 üncü gün bal şişesini aldım gizlice içeri sokar bulurum derken kapıda gördüler, emanete koydular.
Muhammed Yusuf Dede ye geldi.
Kardeşlerin ben ne anlarım bu işlerden balı salan başkası, alacak başkası derken Arab "Muhammed Yusuf deyince Mescidin Nebiyyenin içini işaretle git bul gel dedi.
Bende gittim.
Gerçekten tarif ettiğin yerde idi.
Yaklaştım çok celalli idi.
Hışımla baktı ve eliyle iki rekat namaz kılmamı söyledi.
Derhal kıldım.
Vardım yanına "Abdullatif sana asel midir nedir bal bal dedem bal " dedim.
Hemen kalktı kapıya yöneldi.
Ben çantamı alıncaya kadar rüzgar gibi girdiğim kayıyo gidiyordu.
Yetiştim onu görünce kapıdakiler esas duruş yapıyordu.
Hemen balı getirdiler.
Şişeyi sol eline alıp bir şeyler söylüyor, Abdullatif geçiyordu.
Döne döne oynuyor ve ağlıyordu.
Biraz sonra dışarı çıktı.
Aynı şekilde bağırıp insanlara şişeşi gösteniyordu.
Dönünce beni yakaladılar "Nerden tanıyorsun Muhammed Yusuf'u " diyorlardı.
Ben ise "Kurban olduğum ben aracıyım" dedim.
Sonraki günlerde çok görüştük. İkramlar etti " diye anlattı...

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 10 Haz 2010, 20:02 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 4055
Manevî Semâmdaki
ALLAH DOSDLARI


KULİHVANİ


HACI OSMAN EFENDİ

Çocukluğumuzda Kırgıllı Hacı Osman Efendi diye Derviş olarak ismini duyardım Hoca Amcamdan.
Hoca Amcam onu çok severdi rahmetli.
Birbirlerine: "Sevgilim" diye hitap ederlerdi.
Aksaraya geldim Başmühendis oldum.
Rüyamda evinin olduğu yeri gördüm.
Ama kendisiyle yıldızımız hiç barışmadı.
Hatta bir gün Antalya'dan Aksaray'a izinli gittim.
Amcamı ziyarete gidince oturma odasında duvarda asılı Mekke Halısı vardı.
Onun önünde amucamın bir resmini çekerken Hacı Osman Efendi çıkageldi.
Selam kelamdan sonra "resim çekmenin çok günah ve doğru olmadığını" söyledi, münakaşa ettik.
Sonra seneler geçti amucam vefat etti.

Osman Baba Antalya'ya geldi.
Çekmiş olduğum o resmi görmek istedi ve bu resmi bana ver odama asacağım dedi.
Sonra gittiğim de evin üst katındaki odasında asılı görmüştüm. Belki hala orda asılıdır.
Dedim ya anşalamazdık. Zıttık.
Halbuki Amcam bana: "Benden sonra tüm ailemizi Hacı Osman Efendiye emânet ediyorum" diye vasiyet etmişti.
Bende içimden "bu nasıl iş?" diyordum.
Amucam vefat ettiğinde ben Ulu Dağ!da İçme Suyu Seminerinde idim.
Haberi alınca Aksaray'a döndüm. Cenazesine ulaşamadım.
3. gün ikindi sonu bir mevlüd ve ziyafet verdik.
Dışarda halk kalabalıktı. Kalabalığın bir ucunda oturan Hacı Osman Efendi:
"Hoş geldin Latif Bey, ne yapıyorsun? okuyor musun? oku bakalım ne bulacaksın?" diye sataştı.
Ben de: "okuyorum, okuyorum siz ne buldu iseniz biz de inşallah onu bulacağız!..." dedim.
Böylesine ters ve zıttık...

O sene rahmetli Tahir Babam Hacca gidecekti uğurlamak üzere Aksaray'a gittim.
Babacığım: "Oğlum Hacı Osman Efendiye gidelimde helalleşalım" dedi.
Ben de: "Siz gidin" dediysem de ısrar etti. Babam, Mahmut v.s. gittik.
Hacı Osman Efendi Evinde idi. Soğukluk vardı aramızda.
Hacdan bahsetti babama anlattı durdu. Ayran getirdiler içtik.
Hacı Osman Efendinin tek oğlu Muhammed, Hoca Amcamın torunu Emine ile evliydi.
Emine'nin iki kızının birinin adı Fadime ötekisi ise Fatma idi.
Ben ikide bir "kalkalım" diyordum.
Kalktık üst kattan yol tarafına tahta merdiven vardı.
Sahanlıkta ayakkabımı bağlarken Fatma kız elinde bir tepsi çayla çıktı geldi:
"Latif abi ben sana çay yapmıştım, gidiyor musun içmeden!..." dedi.
O anda gayri ihtiyari içimden bir tokat patladı:
"Senin adın Fatma olunca zehir getirsen de içerim!..." diye bağırınca rahmetli Hacı Osman Efendi öyle bir: "Hay Allah!..." çekti ki ev sarsıldı Ve:
"Dönün, dönün artık buzlar eridi, mesele halloldu, gidemezsiniz artık dönün!..." dedi.
Döndük oturduk.
Tâki gece yarısına kadar sohbet ettik.
Artık bir daha ayrı olmadık.
Aramızda büyük bir Muhammedî Muhabbet doğdu.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 10 Haz 2010, 23:10 
Çevrimdışı
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 23 Ara 2009, 02:00
Mesajlar: 496
Hakan yazdı:
Manevî Semâmdaki
ALLAH DOSDLARI


KULİHVANİ


Resim

HACI OSMAN EFENDİ
kaddesallahu sırrahu


Çocukluğumuzda Kırgıllı Hacı Osman Efendi diye Derviş olarak ismini duyardım Hoca Amcamdan.
Hoca Amcam onu çok severdi rahmetli.
Birbirlerine: "Sevgilim" diye hitap ederlerdi.
Aksaraya geldim Başmühendis oldum.
Rüyamda evinin olduğu yeri gördüm.
Ama kendisiyle yıldızımız hiç barışmadı.
Hatta bir gün Antalya'dan Aksaray'a izinli gittim.
Amcamı ziyarete gidince oturma odasında duvarda asılı Mekke Halısı vardı.
Onun önünde amucamın bir resmini çekerken Hacı Osman Efendi çıkageldi.
Selam kelamdan sonra "resim çekmenin çok günah ve doğru olmadığını" söyledi, münakaşa ettik.
Sonra seneler geçti amucam vefat etti.

Osman Baba Antalya'ya geldi.
Çekmiş olduğum o resmi görmek istedi ve bu resmi bana ver odama asacağım dedi.
Sonra gittiğim de evin üst katındaki odasında asılı görmüştüm. Belki hala orda asılıdır.
Dedim ya anşalamazdık. Zıttık.
Halbuki Amcam bana: "Benden sonra tüm ailemizi Hacı Osman Efendiye emânet ediyorum" diye vasiyet etmişti.
Bende içimden "bu nasıl iş?" diyordum.
Amucam vefat ettiğinde ben Ulu Dağ!da İçme Suyu Seminerinde idim.
Haberi alınca Aksaray'a döndüm. Cenazesine ulaşamadım.
3. gün ikindi sonu bir mevlüd ve ziyafet verdik.
Dışarda halk kalabalıktı. Kalabalığın bir ucunda oturan Hacı Osman Efendi:
"Hoş geldin Latif Bey, ne yapıyorsun? okuyor musun? oku bakalım ne bulacaksın?" diye sataştı.
Ben de: "okuyorum, okuyorum siz ne buldu iseniz biz de inşallah onu bulacağız!..." dedim.
Böylesine ters ve zıttık...

O sene rahmetli Tahir Babam Hacca gidecekti uğurlamak üzere Aksaray'a gittim.
Babacığım: "Oğlum Hacı Osman Efendiye gidelimde helalleşalım" dedi.
Ben de: "Siz gidin" dediysem de ısrar etti. Babam, Mahmut v.s. gittik.
Hacı Osman Efendi Evinde idi. Soğukluk vardı aramızda.
Hacdan bahsetti babama anlattı durdu. Ayran getirdiler içtik.
Hacı Osman Efendinin tek oğlu Muhammed, Hoca Amcamın torunu Emine ile evliydi.
Emine'nin iki kızının birinin adı Fadime ötekisi ise Fatma idi.
Ben ikide bir "kalkalım" diyordum.
Kalktık üst kattan yol tarafına tahta merdiven vardı.
Sahanlıkta ayakkabımı bağlarken Fatma kız elinde bir tepsi çayla çıktı geldi:
"Latif abi ben sana çay yapmıştım, gidiyor musun içmeden!..." dedi.
O anda gayri ihtiyari içimden bir tokat patladı:
"Senin adın Fatma olunca zehir getirsen de içerim!..." diye bağırınca rahmetli Hacı Osman Efendi öyle bir: "Hay Allah!..." çekti ki ev sarsıldı Ve:
"Dönün, dönün artık buzlar eridi, mesele halloldu, gidemezsiniz artık dönün!..." dedi.
Döndük oturduk.
Tâki gece yarısına kadar sohbet ettik.
Artık bir daha ayrı olmadık.
Aramızda büyük bir Muhammedî Muhabbet doğdu.



o ya Latif ismi varya yaaa Latifff ....Elhamdulillahhh ....yA Latiff...bu yazının her hecesnin ayak sesi akıncı asil atların muhabbetini içimize koşturdu hiçe daldık ...Elhamduuulillaaahh Ya Latif...


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 29 Haz 2010, 21:02 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 4055
HACI OSMAN EFENDİYE DEVAM

Babam yolcu olunca dönecektim.
Perşembe akşamı bilet aldım ancak 1976 yılında Hacı Sami Efendinin Nakşî koluna mensub olmuştum.
Cemalettin Perek abilerle birlikte idik.
İşte o gün beni bulup yarın "Topbaş Efendi gelecek sen gitme" dediler.
Israr etsek de boşuna oldu kaldım.
Cuma kılındı. Perek'in evine gidildi.
Büyük bir salonda yemek veriliyordu.
Her şehirden nice önde gelen tarikatın önderleri de gelmişti.
Kılık kıyafet yerinde bir ben pejmurde idim.
O zamanlar Antalya'da Sami Efendi Kadirî tarikatında oluşum eleştiriliyordu.
Bende sohbetleri 4 yıl sonra terketmişdim.
Bu fırsatı yakalayınca bu meseleyi çözsün istiyordum.
Musa Topbaş Efendi büyük bir masaya oturdu.
İki uzun tarafa 4 kişi seçti.
Karşısına gelen yere beni işaret etti.
Oturunca içimden "Bu işi çöz, yoksa sen bilirsin? ahirette sorarım?" diye geçirdim.
Yemek bitti.
Yan salona geçtik. "Muhtasar bir sohbet olacak" deyip "Ç har-i Yâr" kitabını istedi.
Bir sayfa söyledi. Açtılar. Okuyun dedi.
Teyfik Bey diye sert mizaçlı birisi okuyordu.
Okunan Cebrail Aleyhisselam hadisi idi. Hz. Ebu Bekir r.a "Ya Ali senin için Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle faziletli buyurdu. Sen girmeden ben girmem bu kapıdan" buyuruyor. Hz. Ali Kaddasallahu sırrahu da yine aynen "Ya Ebu Bekir r.a. senin içinde şöyle faziletli buyurdu. Sen girmeden ben girmem bu kapıdan" buyuruyordu. Cebrail Aleyhisselam Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem gelerek "Ya Rasulullah sallallahu aleyhi vessellem sen gitmezsen bunlar kapıdan girmeyecekler" buyurdu.
Sami Efendinin kitabında anlattığı bu hadis bitince bana döndü "Bir mesele yok efendim. İkisi de bizim, ayrı gayrı yok" dedi.
Kimse bir şey anlamadı. Ama himmet iş görmüşdü...
Hacı Osman Efendi Bor'daki Ahmedi Kuddusi Baba kaddasallahu sırrahunun yolunda idi.
Benim ailemde ona mensubdu.
Bende oldum. Hacı Osman Efendi Antalya'ya geliyordu.
Bir hafta kalıyor sohbetler yapılıyordu. Mensubları çoğalıyordu.
Lojmanda idik. 3 gece yatağı bozulmadı. Sabah olunca Fatma Hanım "Baba yatak hiç bozulmuyor. Yatmıyorsun" dedi.
O da "Kızım biliyorsun ben 60 koç katımı 40 yıl çobanlık yaptım. Koyun mübarek hayvan gece yatırmaz. Kalkarsın ardına düşersin v.s." deyince Ben " Baba, boş ver koyunu işin aslını söyle" deyince "oğul, sen ne sanıyorsun bu yolu büyüklerimiz deve gibi dizlerini bağlamışlar da yatmışlar. Biraz rahatlayıpta gerneşince uyanıp zikre oturmuşlar. Tevhid çekmişler!..." dedi.
O zaman ben manevi sarhoştum.
Çoşkun idim. "Tevhid, tevhid, hep tevhid çek diyorsun, bıktım usandım. Tevhid çekmekten ne zaman biter bu tevhid çekmek!..." deyince öyle bir kalktı ki gözleri şimşek şimşek "oğul sen 12 den vurda biz sesini Aksaray'dan duyarız. Bir kere çek 12 den vur, gelir ayağının altını öperiz ve bir daha çekme yeter artık! deriz!..." dedi...
Fatma Hanımda olan "Coştun yine ey Akdeniz" şiirini kırmızı bir kalemle yazdı. Balkonda dolaştı durdu yelekle...

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 01 Ara 2010, 18:49 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8923
Konum: BURSA
Hakan yazdı:
Manevî Semâmdaki
ALLAH DOSDLARI


KULİHVANİ

Resim

KALAYCI YAHYA GÜZEL BABA:


Kalaycı Yahya (Güzel) Baba, Somuncu Baba (ks) nın öz torunu olup Behçetgiller âilesinin mensubudur.
Katıksız Ehl-i Beyt'tir.

Konya'dan Aksaray DSİ'ye tâyin oldum.
1972 idi.
O zamanlar çok şık giyinirdim.
Elbiselerimi dâire arkadaşım Konyalı Pervildâne'nin Pâris'te 10 yıl terzilik yapmış âbisi dikerdi en iyi kumaştan.

"Diksen durur"

derdi.
Ayakkabılarımda özeldi Konya'dan.
Dağ köylerinde okumuş tek inşaat yüksek mühendisi bendim.
Kibirli ve şımarıktım belki.

Aksaray eski sebze pazarının bir ucunda kalaycılar çarşısı vardı.
Teneke barakalar iki sıra halinde uzar giderdi.
Araları 1,5 metre olup yağmur suyunu iki tarafta buraya akıtır göl gibi olurdu.
Bir gün çarşıda gezerken arkalardaki bu çarşıdan bir ses duydum.
Birisi bakır dövüyordu.
Dövüyordu ama âdetâ notalarla müzik çalıyordu.
Salavatı dillendiriyordu.
Tekrar tekrar dinledim ve o tarafa yöneldim.
Bahsettiğim kalaycı çarşısının ucundan içeri doğru baktığımda çok yaşlı bir zâtın demir bir topuz üzerindeki leğeni ustaca ve hızlıca dövdüğünü ve tevhide döndüğünü hayretle gördüm.
Ancak yanına varmak için yol su gölü idi.
Bir ayakkabılarıma birde zâta bakdım.
Aramızda 50 metre falan vardı.

" Gel erenler gel!..."

dedi.
O zaman hiç aldırmadan suların kenarlarına basa basa vardım.
Yıllarca tanışık gibi kucakladı.

" Hoş gelmişsin Erenler"

diye hitap etti...
Eski bir sandalye istedi yardımcısı Dede Efendi'den...
Oturdum.
Konuşmadan çekicini aldı.
Yeniden leğeni dövmeye ve tıngırıttı tıngırıttı diye salavata girdi.
Tekrar tevhid çaldı.
Resital gibi çalıyordu.
Ve çalarken usta bir müzisyen gibi konsantre oluyor, göz ucuyla beni izliyordu.
Mest olmuştum.
Şaşmıştım ve sonsuz haz duymuştum.
5 - 6 m2'lik kulubenin ağzına yakın bir yerde bir çukur vardı.
İçi kum doluydu ve bir deri parçası vardı.
Büyük bir tencereyi oturttu.
İçine kum koydu. Deri parçasını da...
Paçalarını iyice sıyırdı ve tencerenin içine iki çıplak ayağıyla girdi.
Elleriyle yukardaki kapı koluna tutundu.
İki tarafa bel kıvırarak hızlı hızlı dönmeye başladı.

"Erenler kalaydan önce bakır kabı iyice kumla temizlemek lâzım.
Ma'lum ya, paslı kabı kalay kabul etmez.
Kalaya yazık, emeğe yazık. adamın parasına ve kalaycılık mesleğine yazık."

dedi.

"Evet öyle diyecektim ki..."

"Erenler insanın içi de böyledir.
Temizlenmeden kalaylanıp pâklaşmaz.
Bunu bir güzel parlatırız sonra ateşe veririz.
Birazda nişadır verdik mi nerde kalayım demeye başlar mübârek kab!...
İnsan kalbide böyledir.
Çilelerle temizlenir.
Usta bir kalaycı da rast geldi mi değme keyfine!..."

diyordu.
Köse gibi sakalsız yüzü, çakmak çakmak çakır gözlerinin içi gülüyordu.
Şaşıyordum ki beni nerden tanıyordu.
Cevabı basit ve kısaydı.

"Ezelden Erenler ezelden!..."




kulihvani yazdı:
Somuncu Babanın öz torunu Ehl-i Beyt Kalaycı Yahya Babam derdi ki :"Erenler!
Muhammedî Aşkı ekeceksin, çilesini çekeceksin, bakacaksın!
Erenlerin himmetiyle birleşen hizmetin bir gün gelecek ki sepetler dolusu,
Hep tâze, hep yeni, hep yiğit İlahî Aşk Yolcuları verecek Muhammedî Kervâna İnşâallah!
"

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 02 Ara 2010, 11:55 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8923
Konum: BURSA
Hakan yazdı:
Manevî Semâmdaki
ALLAH DOSDLARI


KULİHVANİ


HACI OSMAN EFENDİ

Çocukluğumuzda Kırgıllı Hacı Osman Efendi diye Derviş olarak ismini duyardım Hoca Amcamdan.
Hoca Amcam onu çok severdi rahmetli.
Birbirlerine: "Sevgilim" diye hitap ederlerdi.
Aksaraya geldim Başmühendis oldum.
Rüyamda evinin olduğu yeri gördüm.
Ama kendisiyle yıldızımız hiç barışmadı.
Hatta bir gün Antalya'dan Aksaray'a izinli gittim.
Amcamı ziyarete gidince oturma odasında duvarda asılı Mekke Halısı vardı.
Onun önünde amucamın bir resmini çekerken Hacı Osman Efendi çıkageldi.
Selam kelamdan sonra "resim çekmenin çok günah ve doğru olmadığını" söyledi, münakaşa ettik.
Sonra seneler geçti amucam vefat etti.

Osman Baba Antalya'ya geldi.
Çekmiş olduğum o resmi görmek istedi ve bu resmi bana ver odama asacağım dedi.
Sonra gittiğim de evin üst katındaki odasında asılı görmüştüm. Belki hala orda asılıdır.
Dedim ya anşalamazdık. Zıttık.
Halbuki Amcam bana: "Benden sonra tüm ailemizi Hacı Osman Efendiye emânet ediyorum" diye vasiyet etmişti.
Bende içimden "bu nasıl iş?" diyordum.
Amucam vefat ettiğinde ben Ulu Dağ!da İçme Suyu Seminerinde idim.
Haberi alınca Aksaray'a döndüm. Cenazesine ulaşamadım.
3. gün ikindi sonu bir mevlüd ve ziyafet verdik.
Dışarda halk kalabalıktı. Kalabalığın bir ucunda oturan Hacı Osman Efendi:
"Hoş geldin Latif Bey, ne yapıyorsun? okuyor musun? oku bakalım ne bulacaksın?" diye sataştı.
Ben de: "okuyorum, okuyorum siz ne buldu iseniz biz de inşallah onu bulacağız!..." dedim.
Böylesine ters ve zıttık...

O sene rahmetli Tahir Babam Hacca gidecekti uğurlamak üzere Aksaray'a gittim.
Babacığım: "Oğlum Hacı Osman Efendiye gidelimde helalleşalım" dedi.
Ben de: "Siz gidin" dediysem de ısrar etti. Babam, Mahmut v.s. gittik.
Hacı Osman Efendi Evinde idi. Soğukluk vardı aramızda.
Hacdan bahsetti babama anlattı durdu. Ayran getirdiler içtik.
Hacı Osman Efendinin tek oğlu Muhammed, Hoca Amcamın torunu Emine ile evliydi.
Emine'nin iki kızının birinin adı Fadime ötekisi ise Fatma idi.
Ben ikide bir "kalkalım" diyordum.
Kalktık üst kattan yol tarafına tahta merdiven vardı.
Sahanlıkta ayakkabımı bağlarken Fatma kız elinde bir tepsi çayla çıktı geldi:
"Latif abi ben sana çay yapmıştım, gidiyor musun içmeden!..." dedi.
O anda gayri ihtiyari içimden bir tokat patladı:
"Senin adın Fatma olunca zehir getirsen de içerim!..." diye bağırınca rahmetli Hacı Osman Efendi öyle bir: "Hay Allah!..." çekti ki ev sarsıldı Ve:
"Dönün, dönün artık buzlar eridi, mesele halloldu, gidemezsiniz artık dönün!..." dedi.
Döndük oturduk.
Tâki gece yarısına kadar sohbet ettik.
Artık bir daha ayrı olmadık.
Aramızda büyük bir Muhammedî Muhabbet doğdu.



ZEVK 1276

Kul İhvanî Sefil işin ahü zâr
Başta Yâr belâsı gönlünde efkâr
Giden gitti resmi kaldı yâdigâr
Alnında Muhabbet Mührü Efendim…


31. 05. 96 16:00

Hacı Osman Efendimiz 1996 yılında Hacda Cidde’de HAKKa yürüdü..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re:
MesajGönderilme zamanı: 10 Ara 2010, 09:00 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8923
Konum: BURSA
Hakan yazdı:
Manevî Semâmdaki
ALLAH DOSDLARI


KULİHVANİ


MEHMET ŞÜKRÜ DEDE

Korkuteli'nde Yelten göletinin kontrolü idim.
Öğle namazına Korkuteli Ulu Camisine gittim.
Avludan girince kapıdaki abdest nalınlarını toplayan yaşlı bir zat vardı.
Yüzüme baktı "Ey Allah'ın kulu senin alnında Allah'ın nurunu görüyorum" dedi.
Gözlerine baktım. Çakmak çakmaktı. Aşıklardandı.
Sakalı çok kısa ve yüzü çizgi çizgi idi. Çile haritası gibiydi...
Birşey demedim...
Tekrar gittiğimde yanımda şöfor Mustafa Koyun vardı.
Bizi görünce yine ayni şeyleri bağırarak söyledi. İnsanlar bakıştı.
Caminin sağ arka tarafına oturdum. Cami doldu.
Ezan okunurken girdi.
İki yanım dolu idi.
Solumda bir çocuk vardı. Orta okul talebesi, sağımda bir vatandaş.
Mehmed Şükrü Dede baktı beni bulamadı. Geri döndü ve gördü. Yanımıza geldi. Geldi ama yer yok. Sağımdaki adama "kalk oradan" dedi. Adam hızla kalktı geri gitti.
Sünnet kılındı. Farza durduk. Ne oldu anlayamadım.
Ayıktığımda cami boşalmış imam ve 3-5 kişi kalmış ayakta konuşuyorlardı.
Sola selam verirken sol yanımdaki çocukta selam veriyordu.
Mehmed Şükrü Dede de...
Farz mı, son sünnet mı kıldık...
Millet tesbih çekmiş dua etmiş gitmiş.
Bize ne olmuş derken çocuğun yüzünü gördüm. Limon gibi sararmıştı. Ayağa kalkarken sallanıyordu o da şaşkındı.
Mehmet Şükrü Dede ise "Vallahi billahi bu namazı Mekke'de kıldık!..." diye bağırıyor çağırıyordu.
Bana teşekkür ediyor "buna sebeb sensin, 14 yıldır bu hali bulamamıştım, kaybetmiştim v.s." diyordu.
Ben ise "Vallahi bir şeyler oldu ama ben anlayamadım" dedim...
Dedeye "Ayıptır, insanlar duyacak!..." dedim.
Yerlerde tombalak aşarak onların yanına vardı ve "Bu hayvanlar bizi duymazlar!..." diyordu.
İşin garibi gerçekten duymuyorlardı. Sadece alık alık bakıyorlardı.
Boynuma sarılıp öpüyor öpüyordu.
Camiden çıktık banka oturduk.
Soför Mustafa da geldi.
Bizi hep takip etmiş içerde de...
"Oturabilirmiyim ben şoförüyüm" dedi.
Ona "Otur" ama birşey anlayamayacaksın" dedi. Oturdu.
"Allahın kulu senin adın ne idi?" dedi.
"Biliyorsundur" dedim.
Güldü.
"Benim efendim 14 sene önce Hakka gitti.
Ben yetim kaldım.
Allahuzülcelâl seni gönderdi.
Huzurum geldi.
Bende sana bir hediye vereceğim kalemin var mı?" dedi.
Kalem kağıd çıkardım.
Anamdan bana geçti.
Benden sana "İsm-i Azam" i yaz dedi.
Ben bunu gençliğimden beri çektim.
Çok ekmeğini yedim. Sana helaldir dedi.


"Ya Lâtif - Ya Kerim - Ya Rahim - Ya Rahman - Ya Hannan - Ya Mennan - Ya Deyyan - Ya Furkan - Ya Sultan - Lâ ilahe illallah Muhammedû'r Rasulullah " diye yazdırdı.

"İşin aslını anlat" dedim. "Peki dinle" dedi...

25 yaşlarında idim. Yeni evlenmiştim. Zikrim bu idi.

Rüyamda bembeyaz sakallı nur yüzlü bir zât geldi. "Oğlum Mehmed Şükrü, ben Limni Adasından geliyorum Hacı Mehmedim. Şu iki kitabın birisi senin, birisi de Bucak'ın falan köyünde Hacı Mehmet var ona yarın götür bi zahmet" dedi. Uyandığımda iki kitap kucağımda idi. Aklımı kaçıracaktım.

Hanımım erken kalkıp ekmek için hamur yoğuruyordu. Şaşkındım "Ne oluyor?." dedi. "Yola çıkacağım ekmeği hemen tut, azık hazırla. Uzak yol" dedim.

Mevsim kıştı. Yarım metre kar vardı. Hayvanı yemledim hazırlandım. Tahra-ip aldım. O zatada biraz ekmek çökelek çıkın yaptırdım.

Hanım "Gitme, etme, kış kıyamet" dedi ise de "Kimseye laf etme, oduna gitti" de deyip çıktım.

O zaman yeşilyayla Köyünde oturuyorduk. Gideceğim köyü bilmiyordum. Duymamıştım bile...

Çomaklar'a varıp sordum. "İleri tepelerde bir köye var sor" dediler.

Öyle öyle dağlar tepeler aştım gittim.

İkindiye doğru varacağım köye yaklaştım. Bir kırcı yağıyordu ki zehir gibi...

Bağların arasına girince yolun kenarında yaşlı bir zat dikiliyordu. Kitabı veren Zâtın aynısı idi. "Ula oğlum Mehmet Sabah beri bekliyorum. Nerde kaldın. Kitabı getirmedin mi?" dedi. Sarıldık, misafiri olduk...

Buraya gelince içimden "Kendisinde kalan kitabı bana verse..." diye geçti...

Mehmed Şükrü Dede celalli yüzüyle güldü ve "Vallahi esirgemezdim ancak bendeki kitabı da 14 yıl önce kaybettim oğul" dedi.

Başmuavin olmuştum. İşler çoktu. Yinede bir yolunu bulup Korkuteli yaptım. Çarşı Camiisine vardım. Şükrü Dede yoktu. Müezzine sordum "Mehmet Şükrü Dede çok hasta" dedi. " O Zâtı çoğu bilmez ama aşıklardandır zikir ehlidir, eşsizdir vs. " dedi. İşim çoktu döndüm.

Bir müdded sonra gittiğimde araziden geç döndüm. Camiye girince abdesti yenileyim diye şadırvana oturdum.

Birisi olsa sorsam derken birisi yaklaştı. Döndüm sol tarafı felçli 60-70 yaşında biri. Sol kolu çolak gibi yarı bükük... Gözlerinde aynı şimşekler...
"Mehmed Şükrü Dede" derken sorumu sormadan "öldü diyorlar" dedi. Ben "Sen ne diyorsun? " deyince kızgın bir şekilde "öldü diyorlar!..." dedi. Kalktım. "Benimle işin yok gelme" dedi.

Mehmed Şükrü Dede de Hakka yürümüştü.

Zikirleri dilimizde, sevgisi kalbimizde.

Yattığın yer nur olsun.
Himmetin var olsun.
Rahmetler olsun.






ZEVK 1301

Dostum Mehmet Şükrü Dede, El Vedûd ALLAHın Kulu
Terk-i diyâr eylemiş de bak, HAKK ile HAKKa yürümüş
Bir hoş olmuş Korkueli, boşalmış Erenler Yolu
İşinde gücünde herkes, İçimi ACI bürümüş…


05. 11. 96 19:07

Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 10 Ara 2010, 15:27 
Çevrimdışı
Aktif Üye
Aktif Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Eki 2008, 02:00
Mesajlar: 183
Manevi Semamdaki Allah Dostları başlığı altında Kulihvani Üstadın hayatındaki özel insanları ilgiyle okuyor ve devamını merakla bekliyorum. Hususen merak ettiğim konu şudur. Ki, sitemizde önem ve değer verildiği her haliyle belli olan Dr. Münir Derman ve Kulihvani üstadın manevi seması arasındaki irtibat nedir. Bu sorunun cevabını merak ediyorum. Umarım bu bölümde öğrenmek nasip olur.
11 OCAK 2010 tarihinde sormuştum bu soruyu. inanın halen cevabını merakla bekliyorum...


*


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re:
MesajGönderilme zamanı: 11 Ara 2010, 01:19 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8923
Konum: BURSA
Hakan yazdı:
Manevî Semâmdaki
ALLAH DOSDLARI


KULİHVANİ


MUHAMMED YUSUF DEDE

1996 da Anam, Fatma Hanım, baldızım Nadire hacca gittik.3 kadın birde ben 4 hac...
Bir âlemdi o hac...
Herkes bir telden bende bin telden.
Yaşlı bir zât: "Oğul, sen 4 tane haccettin" demişti.
Medine-i Münevvere'ye vardık, ikinci gün idi.
Sabah namazı Mescid-i Nebevî (Sallallahu Aleyhi Vesellem)de, sonra otele kahvaltı.
Hemen geri Ravzaya saat 09:00 da giriyoruz ta yatsı sonu saat 21:00 e kadar dışarı çıkamıyordum.
Bazen çantaya kek felan konuyordu.
Zemzem bir kaç hurma.
İkinci gün Antalya'dan Hasan Çıragöz ve Orhan Karadağ'la buluştuk. Konuşurken ilerden bir zât belirdi.
Beyaz fistanlı ama üstünde ceket var.
Ceketin iç ve dış cebleri hurma dolu.
Başında garib bir sarık vardı.
Seyrek sakıllı sanki Türkmenistanlı gibi idi.
Gözlerini görünce anladım...
İnsanların yanına geliyor içlerinden birine bir hurma verip ötekilere vermiyor çekip gidiyordu.
Yanımıza geldi.
Birer hurma verdi.
Biraz sonra tekrar geldi.
Bana yine hurma verdi.
"Seni sevdi" dediler.
Öğle namazı bitince az ilerde onu gördüm.
Gelmemi istiyordu. Vardım.
Elinde bir Kur'ân bir de rahle vardı.
işaret etti "OKU!" diye..
Oturdum ve Fatihadan başladım.
Bir saat oldu ki kalkmak istedim.
Nerede ise koşarak geldi: "Eyne tezhebe?" "Nereye gidiyorsun" dedi.
Cevap veremedim.
3 tane hurma verdi oturttu. Kur'ân-ı açtı: "Oku!" dedi.
Gitti bir bardak zemzem getirdi. İçtim bardağı çantama koydu.
Bu işlemi saat başı tekrarladı durdu.
Ne acıkıyor ne susuyor ne de tuvalet arıyordum.
İkinci şemsiyelerin önünde sağ köşede üç direğin bir arada olduğu yer, yeri idi.
Oraya hırka, asa v.s. koyuyordu.
Mescid-i Nebevî (Sallallahu Aleyhi Vessellem) nin hizmetçileri çok sayıyorlardı "Şeyhh!" diye bağırdı mı koşuşturuyorlardı ona.
Kur'ân-ı bırakıp da namaza kalksam hemen koşuyordu: "Farz mı?" diye soruyor "Hayır " deyince "Kur'ân oku!" diyordu.

Bir gün geldim yoktu...
Etrafa bakarken ilerde gördüm.
Elinde büyük bir kırmızı elmâ vardı uzaktan: "Abdullâtif!.." diyordu ve arıyordu.
Beni gördü geldi.
İster yersin ister götürür 4'e bölersin, biri anan, biri eşin, biri kız kardeşin=uhtike dedi...
"Sence ne yapayım" dedim.
Paylaşmak âlâsı dedi.
Öyle yaptım.
İç çepleri sarı ve yeşil kağıtlı şeker doluydu.
Şekerleri çok nadiren veriyordu.
Nadire abla biraz para verdi ver diye bende çaktırmadan cebine soktum.
Para verdiğime seslenmedi.
Cebinden iki sarı bir yeşil şeker çıkardı.
"Sarılar kızı ve kendine, yeşilde oğluna!" deyince "pes be!..." dedim.

Çok celâlli bir zattı ama dost olmuştuk.
Elini öpüyordum.
Hatta sakalıyla oynuyor ve öpüyordum.
O ise parmaklarını sayıyor 3 gün kaldı Kur'ân-ı hatmetmen şart diyor ve Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellemi gösteriyordu.
O zaman hızlı okuyamıyordum ama Allah Celle Celâlihu yardım etti mi oluyor işte.
Saatlerce Kur'ân okudum.
Kalkıp Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellemi ziyâret edip gelsem diyordum ki önümden sürünerek bir zenci çocuk geçti.
Temiz ve beyaz fistanlı ayakları felçli idi.
“Biraz para versem mi?” dedim.
Vaz geçtim.
Biraz sonra kalktım ilerde beni gözetliyor Muhammed Yusuf Dede: "Nereye" diye bağırdı.
Bende: "Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellemi ziyarete" dedim.
"Otur ve Oku!" dedi.
Eliyle de kafasını işaret edip “düşünerek” diyordu.
Kızdım tabi.
Ama oturdum yeniden okumaya başladım.
Ancak "neden okuduğumu anlayarak okumuyorum ki?" dedim.
Mücadele Suresi 12. âyetine gelmiştim


يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نَاجَيْتُمُ الرَّسُولَ فَقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوَاكُمْ صَدَقَةً ذَلِكَ خَيْرٌ لَّكُمْ وَأَطْهَرُ فَإِن لَّمْ تَجِدُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

Ya eyyuhelleziyne amenu iza naceytumurresule fekaddimu beyne yedey necvakum sadekaten zalike hayrun lekum ve atheru fein lem tecidu feinnallahe ğafurun rahiymun.
Ey iman edenler! Peygamber ile gizli bir şey konuşacağınız zaman bu konuşmanızdan önce bir sadaka veriniz. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şayet bir şey bulamazsanız, bilin ki Allah bağışlayandır, esirgeyendir.

Okumakta olduğum âyet bu idi.
Beynimde şimşek çaktı.
Muhammed Yusuf Dede’ye baktığımda az ilerde idi.
Biraz sağımda ilerde biraz önce sürünerek geçen çocuk vardı.
"Hâzâ Saili-dileneni Rasûlullah, miskin-i Rasûlullah vs." durmadan kükrüyor ve o çocuğu gösteriyordu.
Kalktım çocuğun yanına varıp 3-5 riyal ne ise infak ettim.
O zaman bana: "Şimdi buyur!..." dedi.
Kur'ân-ı ve rahleyi aldı elimdenhırkasına sardı koydu.
Çünkü Hacc zamanı yeterince yoktu Kur'ân-ı ve rahle.
Kabr-i Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Veselleme yaklaştım ama mahşer yeri sanki öyle kalabalık ki hınca hınç.
Askerler dizilmiş sokmuyor Ravzaya, Cennet Bahçesine.
Bir iki sokuldum girmeye alıp attılar.
O sırada içerden bir genç askerlerin arasından uzandı bir oğlak gibi beni havaya kaldırdı.
Götürüp tam Kabr-i Şerifin duvarı dibine koydu.
Hayret ettim! Şaşa kaldım!.
Beyaz halılı, beyaz direkli Cennet Bahçesi çaka çaka hacı dolu idi.
Ancak bırakıldığım yerde bir kişilik yer bomboştu.
Beni getiren o genci görmek için hemen döndüm ama yoktu.
Belki gitmişdi.
Hayal meyal hatırlıyorum yüzünü ve sadece gözleri enfesti.
Teşekkür bile edemedim.
İki rekat babam için, Aslı bacım için, tüm Âşıklar için, Ahrarlar için, Ebdallar için v.s. 10 kere 2 rekat AŞK Namazı kıldım CENNET BAHÇEmizde.
Kimse beni rahatsız etmiyor, belki de görmüyorlardı bile.
"Haksızlık olmasın yeter" diye döndüğümde 15-16 yaşlarında bir genç ki ay yüzlü el pençe duruyor yüzüme bakınca başıyla "Sen bilirsin" diye işâret etti.
Bende "Buyur gel birazda sen kıl Babamızın Cennet Bahçesinde koçum!" dedim.
"Eşkürke Ya Ahi!" dedi.
Mutluluktan uçuyordum.
Tekrar dönerken bir Profosör oturmuş müslümanlara Fatiha okutuyor.
Durdum beni görünce: "Otur oku" dedi.
Başımı salladım.
"Ama şimdi okuyacaksın namazda!" dedi.
Korkarak okudum..
"İki çekerle bitir sadece dal 4 çeker lin 2 çeker" dedi.
"Elhamdulillahi rabbil âlemin......" okudum.
"Alayyü'l âlâ!" dedi...




HAYYYY CAN!..

Fatin Günay Hocam selâmım vermiş
Nasıldır Garibim gurbette dermiş
Ravza-yı Nebî’den HURMA göndermiş
Muhammed Yusuf’un işine bakın!..

*

Her seher koklasın RASÛL Kokusun
Hâl-i Haşyet ile salât Okusun
İlmek ilmek TEVHİDimiz DOKUsun
Subhân serhoş etsin HOŞuna bakın!..

*

Devr eylesin Devranında DOSTumun
Seyr eylesin Seyranında DOSTumun
Cevr ü Cevli Cevlanında DOSTumun
Hayranda kalsın da COŞuna bakın!..

*

Kırk yıl var RAVZAdır Dostlar meskenim
Rüzgâr gibi yersiz-yurtsuz YOL benim
"Babî! Babî!." İnler gezerim CANım
Seksen selâmeti Resim Yaşına bakın!..

*

Var git KUL İhvanî bir kuru SESsin
Erenler Himmeti Esen NEFESsin
Her vakit Ötmesin sesini kessin
Can evinde CENNET KUŞUna bakın!..


24.02.97 08:24

Babî: SAV KAPIm..

1996 da 52 yıl Resûlullah savin Ravzasında hizmette olan Muhammed Yusuf Dedem Resûlullah savi göstererek: "Benim Babî, ben de senin Babî!" buyurmuştu.
1997 de ümreye giden Fatin Hocaya bendenizi sorup hurma ve selâm göndermişti..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 09 Şub 2011, 22:59 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00
Mesajlar: 2683
Konum: Kamiloba
HACI OSMAN EFENDİYE DEVAM

Hacı Osman Baba anlatıyor:
“Babam Sakarya Savaşında şehid oldu. Köprü yıkılmış.
Ben bir sürü insana bakmak için köyün koyun çobanlığını yapıyordum.
Okumam yoktu elif demesini bilmezdim.
Kırgıl Köyümüzde Hacı Ali Emmi okur yazardı onun için o nereye tarla sürmeye giderse ben de koyun sürümü oraya götürürdüm yaymaya-otlatmaya.
O çiftini sürerken ben de onunla birlikte pulluğun peşinde gider gelirdim.
“Elif, be, cim!” diye okumaya çalışırdım.
Bu gün yazıda-ovada yarın bayırda-dağda idik.
İşte böylece başladı okuma sevdam..
Evlad, ben 60 koç katımı yani tamı tamına 40 yıl eder ki koyun güttüm dağlarda.

O zamanlar köy imamlarını köylüler para ödeyerek tutardı.
Köyümüze Haleb’den bir ARAP Hoca geldi imam oldu.
Arap Hoca, zenginlerin çocuklarına dersler de vermeye başladı.
Kuşluk vakti koyun sürümü köye yakın çeşmeye getirip sulayıp arkaça yatırınca hemen ARAP Hocaya koşar: “Bana da öğret Hocam!” derdim.
Ama bir türlü söküp çıkamadım içinden, okuyamıyordum bile..
Herkes bir kitab okuyup geçip gidiyor ben ise yerimde kalmaktaydım.
Hal böyle iken ARAP Hoca bir gün: “Oğlum Osman senin kafan almıyor, boşa zahmet çekme!” dedi.
Dünya başıma yıkıldı, çok ağırıma gitti bu söz.
Vurulmuşa döndüm, çok üzüldüm ve candan bir arkadaşım vardı onun evine gittim: “Çok acele işim çıktı bu gün koyunları sen götür dağlara!” dedim.
“Olur Osman!” dedi. Sürüyü söküme kaldırdı.
Hemen eve gittim ve hanıma: “Komşu köye gideceğim bu gece geç gelirsem korkma!” diye tembihledim.
Bilirisin bizim köy Tuz Gölüne yakındır.
Akşam üzeri Tuz Gölüne doğru yola çıktım.
Ulu Irmakta bir gusl abdesti aldım sopsoğuk.
Başladım gökler dolusu ulumaya:
“Ey Yüce RABBim!
Ben senin kulun Osman’ın değil miyim?
Neden herkesin kafası alıyor da benimkisi almıyor!..”
Diye sidiği durmuş Tilki gibi pavkırmaya başladım.
Bilirsin Tuz Gölünün etrafında bir sürü bataklıklar vardır.
Yolu yordamı yoktur batakların..
Yürüdüm.. yürüdüm.. Yürüdüm..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 20 Şub 2011, 14:05 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00
Mesajlar: 2683
Konum: Kamiloba
HACI OSMAN EFENDİYE DEVAM

Neler oldu bilmiyorum..
Nerdeydim, nasıldım, kimdim, gündüz mü gece mi, saat kaçtı?..
Ayıktığım zaman Ankara asafaltına yakın bir yerde düşüp bayıldığımı anladım.
Yoldan arabalar geçmekteydi.
Üstüm başım çamur içinde har tarafım yara bere içinde..
Kafamın içini boşaltmışlar da mankafa olmuş gibiydim.
Kimim, neredeyim, hangi zamandaydım hiçbir şey hatırlayamıyorum.
Öylece epey zaman oturup düşündüm.
Kalktım asfalta çıktım, yol boyunca yürümeye başladım bir zaman sonra karşı dağları tepeleri yavaş yavaş tanımaya başladım.
Kafam yerine gelmeye başladı.
Aklım zil gibi oldu, zihnim, zekâm açıldı.

Eve gidip üstümü değiştirdim ve doğruca Arap Hocaya gittim.
Birinci kitabı aldım ve dağlarda 1 ayda bitirdim.
İkinci kitabı aldım sürünün ardında 1 ayda bitirdim.
Üçüncü kitabı aldım gece gündüz demeden 1 ayda bitirdim.
Arap Hocam şaşırdı kaldı: “Nasıl oldu bu böyle Osman?” demekteydi.
Dördüncü kitaba başlayacaktım ki “Arap Hoca’ya Haleb’den haber gelmiş acele gidecekmiş!” diye duyuldu.
Apar topar toparlandı uğurlarken bana: “Oğlum Osman benim gitmem gerekti. Sen Aksaray’da Hacı Şerif Efenediye git ve tahsilini tamamla!” dedi ve gitti.

Ben ise çobanlık yapmaya mecburdum başka çârem yoktu, tahsil için Aksaray'a gidemedim.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 20 Şub 2011, 14:23 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11647
Resim

KuDDûSî GÜLü
ŞAHın BüLBüLü
Hacı Osman BaBam
TeVHiDin TüLü…
Resim
ZEVK 4348

Kırk Yılın Koyun ÇOBANı, Tuz GÖLünün ÇÖL Rüzgârı
DaĞ-ların VeLî DERVİŞi, "AŞK İKLİMİ" n AH ü ZâRı
Kavruk SESin Yüreğimde.. Göz YaŞını dökmekteyim

ISSız, SeSSiz ve Sehersiz.. NeŞ’esiz BeLâ BaZaRı!..


20.02.11 14:19
gökkuşağında…

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 24 Şub 2011, 19:43 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00
Mesajlar: 2683
Konum: Kamiloba

Hacı Osman Efendi kaddesallahu sırrahu ANlatıyor:

“Bir gün koyunu arkaca yatırdım köye yemeğe gelirken yaşlı başlı bazı boşboğaz herifler bir yerde oturmuşlar da ha bire Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hakkında ileri geri bilir bilmez konuşup duruyorlar.
Ben de dağların Deli Dervişi Şaşkın Âşığıyım ya bana da laf vuruyorlar güyâ!.
Gayretime gitti çoban asâma dayandım, elimi kulağıma attım ve şiir halinde gelen geçti onalara:
“Kur'ân-ı getirdi bu da mı yalan? Şöyle yaptı, böyle yaptı bu da mı yalan ?”
Ve saire diye onlara verdim veriştirdim ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i övdüm..

O gece dağda sürüyle gezerken sürü yattı.
Ben de sürü kurttan felan ürkerse beni sürüklesin uyandırsın diye kolcağımı koça bağladım uzandım.
Uzandım amma bembeyaz sakallı uzun boylu bir Zât bana öyle bir dayak attı ki haykırışıma uyandım!
Tekrar yattım yine dayak.
Gün doğdu kuşluk oldu sürüyü arakaca vurdum ben de yattım yine dayak.
Böylece iki gün dayakla uykusuz geçti.
Uykusuzluk canıma tak etti de üçüncü gün: “Be Amuca beni ne diye dövüp duruyorsun?” dedim.
Nur yüzlü o mübârek Zât: “Evlad ben Buhara’lı Hacı Abdullah’ım! Aksaray’da Baş Çeşme yanında yerim var. Oraya gel bulursun!” dedi dövmedi.
Bir gün sonra Aksaray’a gittim.
Zafer mahallesinde Baş Çeşmeyi buldum, sordum gösterdiler.
Buhara’lı Hacı Abdullah Efendiyi buldum.
Rüyamda beni kıyasıya döven adamdı aynen.
Beni görünce: “Oğlum Osman, o münafık herifler Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile alay ediyorlardı.
Sen de onlara “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem Şöyle yaptı, böyle yaptı bu da mı yalan?” dedikçe onlar asla salavât getirmiyorlardı.
Sen ise durmadan Muhammedî Gayretle devam ediyordun!
Bu yüzden dayak yedin!
Sen artık Aksaray’a göç gel zamanın geldi!” dedi.
Köye döndüm sattım savdım Buhara’lı Hacı Abdullah Efendimize komşu şimdiki evin ve dergâhın olduğu bahçeyi aldım.
Böylece Aksaray’a taşındım oldu gitti ir şeyler, geldik bu günlere Abdullatifim!” dedi ağlayarak..


Hacı Osman Efendi kaddesallahu sırrahu Hüzün İnsanıydı sanki..
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem veya Ehl-i Beyt aleyhumusselâm ismi duysa başlardı hıçkırmaya..
Ondaki Derunî DUYuş ve İlahî AŞKı dağlardaki meşe ağaçlarının yel estikçe hışırdamasına ya da kumruların bağrından uğuldamasına benzetir hayran kalırdım.
Hüda-yı Nâbit, Doğal ve olduğu gibi yanık yürek ve yanık sesti.

Halaka-yı zikir kurulduğunda içten dışa halakalar oluşur.
Eller birbirine kenetlenir ve tevhide vurdukça Âşıklar ekin gibi sağa sola yaslanarak inleşirler.
Orta boşlukta tek başına Hacı Osman Efendi kaddesallahu sırrahu olurdu.
Ellerini dirseklerinden öne bükerek birleştirir kimin önüne gelirse ve hamle ederse oraya bir ateş düşer feryad yükselirdi göklere..
Saatlerce süren Zikrullah sonunda kendine mahsus ve sanki RABBımız Teâlâ’ya bizzât zâri zâri: “Affet BİZi YâRABBenâ!” derdi..

İşte ben şu Sefil İhvanî;
Şaşkın, taşkın ve aşkın haller içinde,
Baş Çeşmeyi ÖZledim!
Çeşmeci Buhara’lı Hacı Abdullah BaBamı ÖZledim!
“Evlâd senle ben yaşımız farklı olsa da teğdeşiz-yaşıtız haa!” buyuran Hacı Osman BaBamı ÖZledim!

Ve ben İÇimden AĞlamayı ÖZledim!
Ve ben İÇime ÇAĞlamayı ÖZledim!
Ve ben İÇimi DAĞlamayı ÖZledim!
Ve ben İÇ İÇe SAĞlamayı ÖZledim!
Bir rAHMET YAĞ-sa bu gece İLİKlerime kadar Islansam!
Alsa ALNımın AT-EŞin, ÇoBaN BaBama Yaslansam!
Bir Damla gÖZ YAŞIm YUTsa!
Ben CeNNetteyim Sansam!
Ellerimi SıRR SultÂNımız TUTsa!..

Cevr-i Cihan çark-ı Çile ÇaBam
Ruhuna RAHmet Yağsın ÇoBaN BaBam!


SaLLatü Selâm Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem'e ve BİZe olsun..

İnşae ALLAH!..

Âmin!
Yâ Latîf ALLAH celle celâluhu!..
Yâ Kerîm ALLAH celle celâluhu!..
Yâ Rahîm ALLAH celle celâluhu!..
Yâ Vedûd ALLAH celle celâluhu!..
Yâ Fettâh ALLAH celle celâluhu!..
Yâ Gaffâr ALLAH celle celâluhu!..
Yâ Settâr ALLAH celle celâluhu!..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 25 Şub 2011, 12:55 
Çevrimdışı
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 24 Mar 2008, 02:00
Mesajlar: 487
Resim


HAYY ALLAH razı olsun sizlerden...
Manevi semadaki DOSTları zevkle okuyorum...
Himmetleri daim üzerimizde olsun İnşaallah...

Sevgili Dostlar Sevgiyle kalınız....

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 26 Şub 2011, 23:23 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00
Mesajlar: 2683
Konum: Kamiloba

Buhara’lı Hacı Abdullah Efendiyi Ben de görmüştüm güzel bir denkleşmeyle çocukken..
1959 yılıydı köyde ilkokulu bitirmiştim.
Öğretmenim Hasan Hoca öğretmen okulu imtihanına girmem için dilekçe yazıp babama vermişti.
Cevap geldi imtihan günüm belli olmuştu.
Anamla Boz eşeği yemledik seherde Şehir Vakti kalktık alaca karanlık komşularla Aksaray’a indik.
İmtihan bir gün sonrasıydı.
Anam beni Halasının oğlu Hicabi’nin evine götürdü karısına:
“Bu çocuk burada kalsın, Hicabi akşam sinemaya götürsün ve sakın sokağa salma kaybolur bilmez buraları! Yarın imtihanı versin de köyden gelen biriyle aldırırım” diye sıkıca tembihledi ve köye geri gitti.
Hayvan-hasıl çoluk-çocuk çok tabi babam yalnız.

Hicabi Ağabey Çarşı Bekçisi idi ve evde yoktu.
Karısı Dudu Bacı bizim köyden Ostuk Halanın kızıydı, akrabaydık, sarışın gül yüzlü ve tatlı dilli biriydi.
Şehrin zenginlerinden Perek’lerden birinin bağ evlerinde kiracı oturmaktaydılar.
Çok heyacanlıydım.
Çünkü ömrümde sinemaya gitmemiştim.
O gece beni bisikletin arkasında ilk kez yazlık sinemaya götürecekti.
“İkindi üzeri köşe başına kadar gidip Hicabi Ağabeyi bekleyim Dudu Bacı!” dedim.
İzin verdi beklemeye başladım.
Önümde yol kenarında küçük bir mescid ve bitişiğinde tek odalı bir evcik vardı.
Ben beklerken evin kapısı açıldı iki kişi ve ardından “Buhara’lı Hacı Abdullah Efendi” imiş çıktılar.
Hemen yanaştım yanlarına.
Bembeyaz ve boyunca Arap feracesi giymişti.
Kar gibi beyaz sakalı çokça uzun ve kıvrım kıvrım bukleliydi.
Yüzü âdeta AY gibi güzeldi.
Onun koltuğunun altından yüzünü öyle candan setretmekteymişim ki yanındaki adamlardan birisi: “Git ulan şuradan!” diye eliyle iterek kovdu.
Ben ise hiç aldırmadan seyre devam ederken Mübârek Zât benim sırtımı karnına dayadı iki koluyla kavradı ve başımı okşamaya başladı.
“Dokunmayın çocuğa, o BİZim sayılır!” diyordu.
Sanırım bir saat seyrettim durdum başım havada, yüzünde..
Hiç unutamadığım muhteşem bir simâsı vardı..
Ne konuşmaktaydılar hiç kulak vermemişim sadece seyretmişim demek ki..

O gece sinemaya giderken bisilikletin arka sepetine sıkıca yapıştım, düşmek korkusundan yüreğim ağzımda yazlık sinemaya vardık.
Ay çekirdeği aldık herkes çıt çıt yemekteydi.
Zaten boş bir bahçe tahta sandalyeler ve koca bir bez perde, gazoz satanlar vs..
Ve ben “Bu Vatanın Çocukları” Filmini ilk kez İzledim sinemada..
Hayretlerde kalmış ve sesizce ağlamışım ki Hicabi Ağabey: “ağlama Latif, bu gerçek değil ki filim” dedi.
O filmin tadı damağımda kaldı gitti..

İmtihan oldu, köye gittim.
Babama yaşlı Dedeyi anlatınca: “Oğlum o zât büyüklerden Buhara’lı Hacı Abdullah Efendi Buhara’dan geldi buraya büyük Âlim Veliyullah” dedi.
Rahmetli Babacığım eğitmendi, hepsinin işine son verdiklerinde ortada kalakamış ve Hapishânede Ser gardiyan olmuştu.
Hapishâne çok yakındı Buhara’lı Hacı Abdullah Efendiye.
Meğer çok iyi tanışırlarmış.
Babam anlatmaya başladı:


“Buhara’lı Hacı Abdullah Efendi başkasından zırnık almazdı. Bana ise Tahir Efendi akrabayız sizin paranız helaldir, sadece çay şeker al, sizin çayınız içilir!” dedi.
Bir gün gittiğimde ocaktaki küllü ateşte süt pişirmiş, içine ekmek doğradı ortaya koydu.
Kedisini çağırdı, kedi bir yandan kendi bir yandan aynı kaptan başladılar yemeye.
“Tahir Efendi kedi, insandan daha temizdir haa!” dedi.

Zengin kibirli alaverecileri hiç sevmezdi ve yaklaştırmazdı yanına.
“Tahir Efendi, bir şehri bir ırmak ikiye bölmüşse yarısı mü’min yarısı münafıktır. Ahha Aksarayı Ulu Irmak bölmüş, biz bu taraftayız şükür!” diye komşusu Yusufu Hakiki Babayı gösterdi.
Harika bir Veliyyullahtı hiMMeti var olsun oğlum, ne mutlu ki buluşmuşsun!"
Dedi babacığım.

Her ikisine de rahmetler olsun.
Buhara’lı Hacı Abdullah Efendi Mescidi ve odası hâlâ durmakta ve kapalı..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 03 Mar 2011, 17:50 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00
Mesajlar: 2683
Konum: Kamiloba

HACI OSMAN EFENDİYE DEVAM

1994 yılıydı sanırım.
Kayınbiraderim Mehmet Annesini de alıp Hacı Osman Efendi ile birlikte Antalya’dan uçakla Hacca gideceklerdi.
Hacı Osman Efendi Aksaray’daydı ve getirmeye gidilecekti.
Mehmet’in Ali isminde bir taksicisi var hep onunla gidip gelmekteydi uzun yollara.
Bir de çocukluk arkadaşı var o da taksici, ama geceleri pavyon kapılarında müşteri beklemekte.
Arkadaş olunca karşılaşmışlar ve konuşuyorlar aralarında.
Derken Paşa Camisindeki sabah namazı buluşmalarına o genç de katılıyor.
Ve birlikte de olduk bana: “Aksaray’a ben götürüp getireyim sizi de o mübarek Zâtı görüp, tanışıp da yol boyu dinlerim bana bir aşk bulaştırdınız meyhâne kapısında!” dedi.
Çok fakir, kalender ve bonkör bir insandı 35 yaş civarındaydı.
Mehmet’le konuştuk benim en küçük oğlum Tahir Emre’m de orta okul öğrencisiydi hafta sonu olunca: “Ben de gidip geleyim sizlen Baba!” dedi.
Üçümüz bindik taksiye çıktık yola besmeleyle.
Sanayinin orada Mehmet: “Taksiyin sigortası var mı?” dedi.
Tabiki bitmiş yok, adam kalender ve uzun yol yapmamış da şehir içinde idare etmiş.
Hemen girdik sigortasını yaptırdı.
Yolda giderken Mehmet lastikten şüphelendi ve: “Bucak’ta Tofaş Servisine gir!” dedi.
Lastiklerin 4 ü de değiştirildi ayarlar yapıldı.
Yola devam edip Isparta’yı geçtik.
Mehmet önde Emre’yle ben arkada.
Ben de garip bir coşku hakim.
Mehmet döndü geriye: “Enişte Tevhid nedir?” dedi.
Anlattım: “Şeriatte, Tarikatta, Mârifette ve Hakikatte şu şekilde anlamaktayım vs.” dedim. Tekrar sordu.
“Fiilin Fâili kimdir?” dedi.
“ALLAH celle celâluhu dur!” dedim ama israra başladı.
“Nasıl olmakta bu?”
Ben de irticâlen: “Bir OLAY OL-ur da..” derken çok hızlı giden arabanın arka ve benden yana olan tekeri bomba gibi bir sesle patladı.
Yolda zikzak yapmaya başladı bir sessizlik oldu.
Bir ara sağdaki levhayı ortaladık çarpmadan saptığını gördüm.
Ve takla atmaya başladık durmadan.
O sırada sadece Emre: “Baba ne oluyor?” dedi.
Ben de: “Olan oluyor kelime-yi şehadet getir!” dedim.
Emre de sesli olarak: “Lâ ilahe İllâ ALLAH!” diyebildi ve ses kesildi.
Kaç takla oldu bilemem ama 6-7 olmuştur.
Bir tarlanın ortasında araba ters dönmüş olarak kaldı.
Baş aşağı halde ben: “ölen öldü kalan kaldı demek ki!” dedim ama kalkamadım.
Sessizliği yine Emre bozdu şoföre:“Amca çekil üstümden!” dedi.
Demek ki sağdı ve şoför de taa arkaya üstüne gelmişti çocuğun.
Toparlanmaya çalıştık ama koltuklar vs. sökülmüş üstümüzdeydi.
Biraz öyle kalakaldık.
Derken insanların koşarak konuştuklarını duydum.
Kapılar açılmamaktaydı kitliydi bizi el birliğiyle ters çevirdiler.
Mehmet emniyet kemeriyle bağlı idi önde.
Çıktık ki kimsede tek çizik yoktu sadece Mehmet çıkarken elini cama çarpmış buğday danesi kadar kan çıkmış.
İyice kontrol ettiler kimsede bir şey yoktu.
Mehmet toz toprak içinde:” “Enişte vallahi fiilin fâili ALLAH celle celâluhu!” dedi yere bakarak..

Hemen gelen trafik komseri bana arabayı göstererek: “Bu hurdahaş olmuş arabadan siz mi bu halde sapasağlam çıktınız bak arabanın 3 tekeri nerelerde kalmış!” dedi.
“Ben de koruyan ALLAH celle celâluhu korudu” dedim..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 05 Mar 2011, 16:48 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00
Mesajlar: 2683
Konum: Kamiloba
Kaza yerinde Mehmet: “Çantam ve ruhsatlı silahım yok!” dedi ama anlaşıldı ki Bucak’ta unutulmuştu..
Isparta’ya döndük, jandarma karakolunda kaza ile ilgili ifade verdik.
Paramparça taksiyi bir kamyona yükletik şoförüyle birlikte Antalya’ya saldılar.
Mehmet arkadaşına: “Üzülme siğortanın kalanını hallederim, yenileriz inşallah!” dedi.
Antalya’dan Tesas taksicisi Ali’yi çağırdı.
Ali Bucak’tan Çantayı ve ruhsatlı silahı da alıp geldi, yola çıktık Aksaray’a vardık, akşam yaklaşmıştı.
Rahmetli Hacı Osman Efendi ceketsiz yelekle dergâhın avlusunda dolaşıp durmakta beklemekteydi.
Biz inerken ilk söz: “Aleykümesselâm geçmiş olsun!” demek oldu.
Kendisine telefon edilmemiş haber verilmemişti ve kimse bilmemekteydi bizden başka.
Ben de: “Ne oldu ki?” diye sordum.
Gülerek: “Geçmiş olsun! Kazanız geçmiş olsun!” dedi şaşa kaldık.
O gece dergâhta kaldık, sohbetler oldu.
Sabah yine yola çıktık.
Isparta-Burdur arasında bu sefer bu taksinin dublex lastiği ateş alıp yanmaya başladı.
Durduk değiştirildi bir kaza olmadı Antalya’geldik.
Hacca gidip döndüler.
40 gün sonra ilk taksici genç, bir gece devlet hastanesine gidip “Rahatsızım!” demiş tek başına yeni taksisiyle.
Ne yazık ki vefât ediyor Allah rahmet etsin.
Cebinden sadece tek telefon numarası çıkıyor o da Mehmet’in telefonu.
Heber edip öldü demişler.
Tam 40 gün geçmişti..
Bir annesi ve ablası varmış..
Kader kaderullah ve tevbesine şahadetine Şahidim elhamdülillah!..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 20 Mar 2011, 21:30 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8923
Konum: BURSA
Hacı Osman Babam : "Evlat Muhammedi Muhabbette Yalan ve Riyâ olamaz-barınamaz. OLursa BİZden değil.. BİRden ise ASla!..." derdi..

Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 20 Mar 2011, 22:22 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8923
Konum: BURSA
Hasan Dağı günlerimde, her sabah ezanında kalktığımda karşı obalardan köpek ulumaları ezan boyunca sürerdi.

Ve rahmetli Hacı Osman Babamda: “40 yıl davar güttüm ezan sesi duyan tilkilerin arka ayak üzerine kalkıp ezan boyunca ön ayaklarını el gibi önde tutarak beklediklerine yüzlerce defa şahidim evlad!” demişti..
Köpeklerden utanıyorum, tilkilerden de…



Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 95 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4  Sonraki

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 32 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye