Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

User avatar
Ahmed
Admin
Admin
Posts: 963
Joined: 27 Feb 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Post by Ahmed »

Image

NASİHAT ve SÖZ..

Bilgi bilgisizliği içinde kalmamak için hayır ve evetin dışında cevaplar olduğunu unutmamak lâzımdır.
Aklın dışındaki şeyleri akla sokmağa uğraşmak küfürdür, insanın kendi aklına hakaretidir. Unutma!. Aklı ALLAH vermiştir..
Küfür; hakikati, kavranamayanı örten, perdeleyen demektir.
“LÂ HAVLE VELÂ KUVVETE” söyleyin!.
HAKK’ın sizin yanınızdaki kıymetini çoğaltmış olursunuz.
Eğer “LÂ HAVLE VELÂ KUVVETE” nin ne olduğunu biliyorsan...

ALLAH’ın dışında değilsin ki onu göresin. Siz kendi kendinizi dışarı attınız. Aklınızla...
Aklın durduğu ve boşlukta kaldığı hudud ötelerin ötesidir. Fakat akıl yine çırpınıyor. Nedir bu ötelerin ötesi. Başı da yok, sonu da!.
Ne yapacaksın?. Merak değil mi?. Öğrendin ne olacak? .
Şimdi söyleyeyim.: “Tımarhane”...
Bunlara akıl “ermez” degil... “Yetmez”...
Aklı yeten var mı?. Olmaz olur mu.
Bak onlardan birinin söylediklerini söyleyim.
Dinle, sonra o mübarek zâtın ruhuna abdest al bir Fâtiha oku!
Ama mecbur değilsin. Bu bir nevi edebdir. Senin Fâtiha’na da ihtiyacı yoktur.
“ALLAH’ı idrakden âciz olduğunu beşer hissettiği dakikada onu idrak etmiştir. ALLAH’ı bulamayacağını anladığı dakikada insan ALLAH’ı bulmuştur.”
O zaman ötelerin ötesi nedir?. Burnunun ucu kadar yakın olduğunu anlarsın.
Hakiki insan Huri ve Gılman’dan daha güzel halk edilmiştir.
Sırr-ı Esrar-ı Vahdaniyet insan üzerine yükletilmiştir.
Yardım kudsal bir sözdür. Bütün yaratıklara yardım ALLAH’ın şanındandır.
Bu şandan hakkı ile istifâde için kimseden yardım istemeyin. Yardım “istemek” de HAKK’a isyan kokusu vardır.
Bu hareketde bu kokuyu burun almaz. Akıl idrak etmez, ilim bulamaz.

Bu işte irfan sahibi olmak gerek.
Bunu idrak edememek en büyük cehennem ateşidir.

Ne demiş bir Arap Şâiri.:
“Yâ İLâHî!. SEN’in olmadığın yeri bize göster de cehennemi göreyim!.”
Aha bu lâfı anlarsan gel ayağının altını öpeyim!..

“Faizle para almak, ALLAH vermedi de ondan alıyorum!.” demektir. Sen utanmadan istiyorsun ALLAH’tan. HAKk bu hâlinden, senden utandı da seni işitmek istemedi.
Sesini duyurmak için kendine gel!.
Hased. Kıskanmak. Kibir. Gıybet. Hiddet. Beddua. Dedikodu..
Bunların hepsinde derece derece ALLAH’ın takdirine isyan vardır.
Bunlardan uzak kalmak için;
Takdir, Kader denilen izahı güç mânevî kanunun maddî şekilde görünmesine karsı gelmek vardır. Bunlara karşı durmak için çâre sabır hasletidir. Sabır, bilinsin bilinmesin her türlü zilleti izzete tebdil eder.
Cenâb-ı ALLAH kitabında.:
“Her şeyi sudan halkettik.” buyuruyor.
“Her şey” nedir?
“Hey şeyde BEN varım. Kudretimle tecellî ettim. Bütün güçlerimle göründüm...”

Her meydana çıkıp zuhur eden şeyin aslı, sırrı, gücü, kudreti o zuhur eden şeyin içinde kalandır.
Ağam, kendinde taşıdığın dostu bilen çok azdır. Onu bilen; ölümden, ihtiyarlıktan, ızdıraptan kurtulmuştur, ölmezlik suyunu içmiştir.
İlim, bilgi, “ASL” a tecâvüz ederse sapıklık başlar.
Sonsuza girmeden ideal bir târif peşinde koşma!.
“Felsefe derler. Metafizik derler. Daha çok derler” derler!.
Bunların hepisi, bir düşünce ve fikir düşkünlüğüdür.
Müsbet İlimlerde herseyde bu düşünceye yer verilir.
Muhtelif asırlarda, felsefe ve filozoflar tahmin yürüterek doktirinler kurmuşlardır. Bu zekâlara çalışma bakımından hürmet etmek doğru bir hareketdir. Bu üsten zekâlara göre her şeyin düşünce kazanında ve labaratuvarında tahlili gerekir. Bu da doğrudur.
Fakat aklın hududu dışındakilere “HAYIR!” ...

Bu gibi şeyleri akıl ve mantık ile çarpıştırmadan kabul etmek lâzımdır.
Mantık demek.: “Bir işde akıl kadrosuna sokmak için bu işde pürüz var mı yok mu?.”yu bulma meleke usulüdür.
Buradan da başka türlü tahminler yürütülür. Aklın aczini kabul edemezler.
Bir noktadan sonra da metafizik hududuna girdik diye iyice acizlerini kabul etmeyerek doğru müteârifelerle fikir ve düşünceleri ambalajlayarak fikir piyasasına çıkarırlar.
Felsefeyi yapanlardan “büyük bir şahıs” tahmin ve düşüncelerini formüle edip ortaya koyduktan sonra ciltler dolusu düşüncelerine herkesi hayran bıraktıktan sonra, kitabın son cildinde son cümle olarak herkes farkına varmasın diye bu son cümleyi matbaa hatası gibi göstererek ters bastırmıştır. Kitabi ters çevirirseniz cümle o zaman okunur.
Cümle Şöyle.: “Felsefe; insanı meçhul, mevhum hiçbir yerden alıp hiçbir şeye götüren yolların klavuzu ve haritasıdır.”

Mantık bir şeyde pürüz arayıp ona itiraz veya münakaşaya mihenk olacak akla sokacak bir vasıta duygusu ve hakikatidir. Fakat bunu münakaşaya âlet etmek gerekmez.
Mantık, dünyadaki ruhî ve maddî ahengin içinde anlayamadıklarımızı anlamaya calışırken lâzım olan aklın bir kılavuzudur. Bir mıknatıs ile çekmek..
Mantık, yabancıları değil de hakikatleri çeker. Yalancılar ortada kalır.
Anladınsa çok iyi.. Anlamadınsa o da iyi...

Biraz da tavsiye edelim.:
Hakiki mü’min dâimâ abdestli olmalıdır. Bu hâl yaratıldığı suya hürmetdir.
"Vecealnâ mlne’l- mâi külli şeyy’in Hayy” âyetini okumak gibidir.
Aynı zamanda.: “Mü’min mü’minin aynasıdır”
Yâni doğru dürüst, yalan bilmez, haramdan kaçan bir insan diğer bir insanın yüzüne baktığı zaman:
“VE LE KAD KERREMNÂ BENÎ ÂDEME”
Lâfz-ı celîli ile bildirilen ve insanda tecellî eden “EL MÜ’MİN” Esmâsı’nın Hakikatini görür..

1-) Ruh.
2-) Cesed.
3-) Can..

Bunlar için abdest..
Cesed temiz, Can temiz ise Ruh Abdesti
Cesed temiz değil, Can temiz değil ise abdest almak haramdır, ibâdet yapamazsın.

Buradaki temizlik yıkanmak hikâyesi değildir, ağam...
“İbâdet abdesti şarttır. Haramdır” demek, ayıptır. Yaratana karşı hürmetsizliktir...

Cesed ve Can Abdesti:
Yemekten evvel abdestli olsan bile abdest almak.
Sakal, Bıyık, Tırnak kesmeden evvel abdestli olsan bile abdest almak...

Ne olur şunları ihmal etme.:
Abdestsiz =>Yeme!. İçme!.
Gusul icâb eden hâllerde dünya kelâmı etme ve yine konuşma!.
Velhasıl dâimâ abdestli ol!.

Can için abdest, Rızık Abdestidir.
Ağıza abdestsiz bir şey koyma!.

Teyemmüm.:
Namaz vakti farz olduğu için o vakit geçmesin diye emrolunmuştur.
Su bulamamazlık başka şeydir.

BAKIR. NiKEL. GÜMÜŞ. KURŞUN.. Bu madenleri mıknatıs çekmez.. NiÇiN?..

ABDESTSİZ =>YEME!. İÇME!. KONUŞMA!.

Söyledik, niçin?. Dinle o zaman anla.:
Zaman târif edilmez... Akar gider. Bir nehir gibi...
Bu nehrin menba’ı yok, bilinmez.. Döküldüğü derya da meçhullerin meçhulü...
Mekân olmasa zaman mevzu’ bahis değildir. Zaman yok farz edilirse "VAKiT" kendiliğinden kaybolur. “VAKİT” olmadı mı “MÜDDET” konuşulmaz.
Mekân, zaman akışına girdiği anda vakit sözü ortaya çıkar. O zaman müddet mefhumu mekân’a mânâ verir.
Zaman, akan giden bir şey. Ne dersen de...
Zamanı, biz insanlar anlamak için aklımızla mekân’a mıhlamışız ve “Vakit” demişiz... Lâ Mekân’ın mekânı da idraki için Yâni anlaşılması sebebi ile takdir edilmiştir. Zaman, murad’ın devamını bilmek içindir.

Asırlar. Seneler. Aylar. Günler. Saatler. Dakikalar. Saniyeler. Saliseler. Rabiyalar nihâyet AN’a kadar parçalamışız...

Mekânsızlık diyoruz.. “LÂ MEKÂN” ne demektir?
Aklın durduğu hudud neresi ise onun ötesi demektir.
Aklın boşlukta kaldığı ötelerin ötesi... Fakat akıl yine çırpınıyor nedir diye...
Lâ Mekân’ı idrak ancak; Mekân, Zaman, Müddet, Vakit kelimelerinin ifâde ettiği mefhumlarla sezilir.
Mekân, Zaman, Müddet kısaldıkça idrak hassalarımızdan uzaklaşır.
Nihâyet bir hududa kadar gelir ki artık onu ne görür, ne işitir, ne de idrak edebiliriz. Bu hududdan sonra “Lâ Mekân” “başlar”.. “Bu hudud” da mekânsızlıktır.

“Başlamak” kelimesi.:
“Burada yalnız Lâ Mekân’ın mevcudiyeti vardır” demektir mânâsınadır.
Düşün!. Anla!.
Aklın hududunun ötesi.. Sidre..

Aslında; ne zaman, ne mekân, ne müddet vardır. Yokluk bile yoktur.
Hiçlik ve yokluk mefhumu diye bir şey yoktur.
Hey şey vardır. Asıl hakikat da o dur.
Bunların idraki için.:
“Dünya yedi günde halk edildi” buyurulmuştur.
Zaman yok.. Azaldıkça hassamızdan ve idrakimizden her şey uzaklaşır. Kâinattaki nizam ve işleme idrak hududumuza girmeyen mekânsızlık ve zamansızlığın idraki içindir.. Hepsinin ifâde mefhumu bir “ÂN” dır,
“Dünya bir ÂN’dan ibarettir”. Hadis..

Görünmez mekânsızlık ve görünür mekân arasında kul istifâde etsin diye “Müddet” murad edilmiştir. Bu müddet içinde kul’a borç olanları yapmak,
Bir nevi bâkilik iddia kokusu taşır ki küfre ve şirke kadar gider.
Ölüm’den korkmak da bir nevi bâkilik arzusundandır.

Sabah namazı kulluk namazıdır. İbâdet namazı değildir.
Sabah namazı kılmayan bir nevi kulluğunu inkâr etmiş olur.
Zaman içinde vakit vardır..

Ruh için; Zaman, Vakit, Mekân mevzu’ bahis değildir.
Cesed, bir mekân’ da mekân olduğu için zamanla mukayyed olur. Vakitle mukayyed değildir.
Cesed, aynı zamanda mekânda mekân olduğundan mahlûktur. Sonu gelecek demektir.
Cesede, ibâdetle ta’dil-i erkân emr olunmuştur.
Ta’dil-i erkân.: Namazdaki fiiller, Eğilme, Kalkma, Vesaire.

Ruh, Cesed mekânında oturduğu için vakitle mukayyed olur.
Hâlbuki ruh vakitle mukayyed değildir.. Cesede girince mukayyed oluyor.

İbâdetin vakti de farz kılınmıştır.. Bundan dolayı ibâdet vakitle mukayyeddir. Herhangi bir ibâdet kaza yapıldığında, kaza müddeti zamanla olmakla beraber vakitle mukayyed değildir.
Namaz vakti girmeden namaz farz olmaz.
Namaz vakti, Ruh için farzdır. Ta’dil-i erkân, Cesed için farzdır.
Abdest, Cesed için farzdır.
İstikbal-i Kıble, Kıbleye dönmek için farzdır. Niyet, Ruh ve cesed için farzdır.
Vakit girmesi ile bunların hepsi birden farz olur.
“Dünyanın her yerinde her an vakit vardır. Arada boşluk yoktur...
Vakit ruh için farz olduğuna göre abdest de cesed için farzdır.
Ruh cesed’te mekânda olduğuna göre o hâlde abdestli olmak lâzımdır. Bir o hâlde daha dâimâ abdestli olmak da farzdır..”


Vaktin kazası o hâlde yoktur.
Namazın ise kazası vardır. Fakat her namazın değil...

Abdestli bulunmak cesede ve ruha farz olduğuna göre.:
Dâimâ abdestli bulunmak lâzımdır.
Resûl’ü Ekrem’e dâimâ abdestli bulunmak farzdı.. Sana niçin olmasın...

Abdestsiz =>Yeme!. İçme!. Konuşma!.
O zaman Resûl’i Ekrem’e yanaşmak imkânına patika yol açmış olursun!
Haydi ağam münakaşa etme!. Dediğimi yapabilirsen yap!.

Abdestsiz kimse Nas’dır. Yâni lâlettâyin bir insandır..
Yâni imanını izhâr için kendi kendinde gizli insan demektir.
Abdestli insan “Mü’min” dir. Yâni Âdemiyetini izhâr ve kendi kendine tasdik için inanan demektir.
Secde hikâyesi insana değil, insanda gizli Âdemiyet Hâmulesinedir.
Bu âlemde Âdemiyet Hâmulesi ile görünebilmek hünerdir. Hem de çok büyük hünerdir.
Bu gibi insanların ayağının altını, avucunun içini öperim!..


15.03.1986. .Cumartesi


Image

Image

Lâ Havle Velâ Kuvvete illâ billahi’l-azîm.: Hayrı vermede ve şeri gidermede sonuç olarak; mevcud ve potansiyel güç ancak ve anacak Azîm olan ALLAHu Zü’l- Celâl’dedir.
İdrak.: Anlayış. Kavrayış. Akıl erdirmek. Fehim. Yetiştirmek..
Huri.: (Ahver ve Havrâ kelimelerinin c.) Ahu gözlüler. Gözlerinin akı karasından çok olan, pek güzel ve güzellikleri tarif ve tavsif edilemiyecek derecede güzel olan Cennet kızları.
Gılman.: (Gulâm. c.) Bıyığı yeni bitmiş gençler. Cennet'te hizmet gören delikanlılar. Köleler, esirler..
Vahdaniyet.: Birlik, infirad. Benzeri olmamak. Artmaktan, ayrılmaktan, eksilmekten beri ve münezzeh olmak gibi mânaları ifâde eden ALLAH'ın bir sıfatıdır. Bu sıfatla muttasıf olana Vâhid denir ki; benzeri olmayan; tecezziden, tekessürden beri olan zât demektir.
Hased.: Başkasının iyi hallerini veya zenginliğini istemeyip, kendisinin o hallere veya zenginliğe kavuşmasını istemek. Çekememezlik. Kıskançlık. Kıskanmak..
Asl.: Temel, esas, kök. Bidâyet. Mebde', dip, hakikat. Hâlis, sâfi. Haseb ve neseb. Soy sop. Zâten, en ziyâde.
Felsefe.: Yunanca (Philosophos)dan Arapçalaşmış. Feylesofların mesleği. İlm-i Hikmet. Maddeyi, hayatı ve bunların çeşitli tezâhürlerini, sebeblerini, ilk unsurları ve gaye cihetinden inceleyen fikri çalışma ve bu çalışmaların neticelerini toplayan ilim. Herkesin hususi fikri. Mantık. Bir ilmin prensipleri. Marifet ve Hikmet Sevgisi. Meşhur bir feylesofa göre olan hususi prensipler, nazarîyeler. Tabiat, huy ve mizâç sakinliği, rahatlık..
Metafizik.: Mâba'det tabia. Doğa ötesi, fizik ötesi..
Müsbet.: İsbât olunan. Delilli. Açık ve sabit olan. Menfinin zıddı. Pozitif, olumlu. Yazılıp kaydedilmiş. Tesbit edilmiş olan..
Tahlil.: Müşkül meseleyi halletmek. Bir şeyi kolaylıkla tutmak. Eritmek. Bir şeyi helâl kılmak. Yemine kefaret etmek. Man: Terkibin zıddıdır. Bir kıyas neticesinin mantık şekillerinin hangisinden olduğunu bilmek için delilin tahlili, araştırılması. Fiz.: Mürekkeb bir cismi tetkik etmek için esas unsurlara ayırma, çözümleme.
Analiz.: Tıb: İlâçla şişliği gidermek.
Mantık.: (İntak. dan) Konuşturan, söyleten. Doğru muhakeme ve doğru düşünceyi öğreten ilim. Akıl kaidesi. Akıl, nutuk, söz..
Mevhum.: Aslı olmayıp evham mahsulü olan. Vehim..
İhmal : Ehemmiyet vermemek. Yapılması lâzım bir işi sonraya bırakma. Dikkatsizlik. Başlayıp bırakmak. Terk etmek..
Müddet.: Belli ve muayyen vakit..
İbaret.: Meydana gelmiş, toplanmış. Bir şeyden teşekkül etmiş. Bir şeyin aynı. Bir şeyin içindekini ve aslını beyan. Bir halden bir hale tecâvüz eylemek. Rüyâ tâbir etmek.
Ân.: En kısa bir zaman. Lahzâ. Dem. Cüz'i bir zaman.
İzhâr.: Açığa vurma. Meydana çıkarma. Göstermek. Zâhir ve âşikâre ettirmek. Yalandan gösteriş. Tecvidde, iki harfin arasını birbirinden ayırıp açarak ihfâsız, idgamsız olarak okumaya denir. Bu sıfatın harfleri Huruf-ı halk denilen harflerdir.


Image

أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاء كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ
Image---“E ve lem yerellezîne keferû enne’s- semâvâti ve’l- arda kânetâ retkan fe fetaknâhuma, ve cealnâ mine’l- mâi kulle şey’in hayy (hayyin), e fe lâ yu’minûn (yu’minûne).: İnkâr edenler (kâfirler), semâların ve arzın bitişik olduğunu görmediler mi? Sonra Biz, o ikisini (birbirinden) ayırdık. Ve her canlı şeyi SU’dan yarattık. Hâlâ inanmazlar mı?” (Enbiyâ 21/30)

وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى كَثِيرٍ مِّمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلاً
Image---“Ve lekad kerremnâ benî âdeme ve hamelnâhum fî’l- berri ve’l- bahri ve razaknâhum mine’t- tayyibâti ve faddalnâhum alâ kesîrin mimmen halaknâ tafdîlâ (tafdîlen).: Ve andolsun ki; Âdemoğlunu kerem sahibi (şerefli) kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Ve onları helâl şeylerden rızıklandırdık. Ve onları yarattıklarımızın çoğundan fazilet (açısından) üstün kıldık.” (İsrâ 17/70)

Image
Image---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.: “Sizden biriniz müezzin.: “ALLAHÛEKBER!. ALLAHÛEKBER!.” dediğinde içinden.: “ALLAHÛEKBER!. ALLAHÛEKBER!.” der sonra sırasıyla müezzin.: “Eşhedü enlâ ilâhe illallah!.” dediğinde.: “Eşhedü enlâ ilâhe illallah!.” müezzin.: "Eşhedü enne Muhammede’r Rasûlullah” dediğinde.:"Eşhedü enne Muhammede’r Rasûlullah” müezzin.: “Hayyale’s-salâh” dediğinde.: “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” müezzin.: “Hayyale’l-felâh” dediğinde.: “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” müezzin.: “ALLAHÛEKBER!. ALLAHÛEKBER!.” dediğinde “ALLAHÛEKBER!. ALLAHÛEKBER!.” müezzin.: “Lâ ilâhe illallah” dediğinde .:“Lâ ilâhe illallah” derse cennete girer.” buyurmuştur.
(Ömer İbni Hattab (radiyallahu anhu) dan; Müslim, Ebu Dâvud, Nesâî)

Image---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.:“Yeryüzünde herhangi bir kimse “Lâ ilâhe illâllahu Vallahu ekberu velâ havle velâ kuvvete illâ billahi” derse hataları deniz köpügü kadar olsa dahi örtülür.” buyurmuştur.
(İbni Ömer (radiyallahu anhu) dan; Sahih olarak; İmâmı Ahmed ve Tirmizî)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
User avatar
Ahmed
Admin
Admin
Posts: 963
Joined: 27 Feb 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Post by Ahmed »

Image

ZEKÂT..

Zekâtı verilmeyen mal helâl değildir. Zekât, mal ve rızkın ALLAH tarafından verildiğine şüphesiz inanan kulun fiilî bir ibadetidir. İnsanların yardımlaşması ibadet şeklinde emrolunmuştur.
Haram mal ve paranın zekâtını kimse veremez. HAKk tarafından verdirilmez.
İyice tetkik ettikten, malın ve paranın helâl olduğunu anladıktan sonra zekâtını verir.
Haram mal ve paranın zekâtını vermeye kalkma! Emr-i İlâhîye hâşâ hakaret etmiş olursun.

Hac, mal ve beden ile yapılır. Helal olmayan mal ve para ile hiç yapılmadığı gibi, vücuduna haram lokma giren hac yapamaz. Malın ve paranın zekâtı verilmiş olmalıdır.

HAC.:

Arapça bir kelimedir, önemli bir işi yapmaya niyet ve gayret etmek mânâsınadır.
ALLAH kelâmındaki mânâsı : “Kâbe’yi ziyâret ALLAH’ın mü’minler üzerindeki hakkıdır.” Bu lâfa çok dikkat et!
Bu hakkı tamamıyle ödeyene de ALLAH tarafından verilen unvan da “Hacı”dır.
ALLAH’ın mü’minler üzerindeki hakkı nedir?”
Haa!..
Efendim! O meseleyi anlamak güçtür, anlayan zâten nedir diye sual soramaz. Söylesem ne yapacaksın, merak düşüncesine bizim lâfımız yoktur.
Sekizinci hicride Mekke fethinden sonra âyeti kerime ile açık olarak Resûlü Ekrem’e vahiy ile bildirilmiştir. Her müslümana ömründe bir defa olsun farzdır.
Kâbe’ye yakın olan fakire bile... Fakirlik başka, ruhî asalet başkadır.
Fakirlik sadece mal yokluğu değildir. Mal sahibi olma isteğinin de yokluğudur.

Çok uzaklarda olanlara ise, bir senelik ailevî geçimini temin edip helâl ve zekâtı verilmiş parası olana farzdır.
Muayyen zamanda yapılması da farzdır. Sebebi var.
Hikmeti; görünürden, anlaşılan hududdan, sırra kadar giden hikmeti vardır.:
1-) Görünürde, islâmların senede bir defa muayyen zaman ve ayda Kâbe’de toplanmaları ve bir nevî senli benli düşünce veya sessiz istişareleri ve bütün islâm dininin dışında olanlara islâmdaki birlik ve beraberliğin bir kuvvet teşkil ettiğinin ilânıdır.
2-) Emrin yerine getirilmesidir ki bunun niçin emr olunduğu meselesi ise; ALLAH’ın emrine harfîyyen uyulup uyulmadığı ve bu mecburiyet için helâl ve zekâtı verilmiş mal ve paranın devamlı sûrette islâmın değişmeyen ve ALLAH’a verilmiş bir vaadin tutulmasıdır ki, “vaad etmek” de bir nevi habersiz ve ALLAHın şâhid tutulması vardır ki vaadini yerine getirmemek islâmda küfürdür. HAKk’a isyan kokusu vardır. Yapamadığın vaadi yapmamak daha hayırlıdır.
3-) Mânevî hikmeti ve sebebi ise çok büyüktür. Resûl-ü Ekrem mi’raca kâbeden hareket ettirilerek başlamıştır. Mi’racda akşam-sabah namazları emr olunmuştur. Namaz ondan ötürü mi’racdır. Kula, yalnız ruhanî olarak.
Cesedle yalnız Resûlü Ekrem’e müyesser olmuştur.
Namaz Mü’minin mi’racıdır. Haccın sırrı mi’racda gizlidir. Mi’rac da namazda gizlidir. Namazı terk, mi’racı ve haccı bir nevi inkârdır. Resûlü Ekrem’i tasdikde şüphe var demektir. Sonra doğrudan doğruya âyetle bildirilmiştir ki şüphe, âyeti inkar olur.
Kâbeyi ziyâret de “hac” da cesedî ziyâretdir. Mi’racın başladığı yer olan Kâbe’yi ziyârettir. Yâni cesedî bir nevi mi’racdır.
“Haccı ve umreyi ALLAH için tamamlayın” âyet. “İnsanlar için ilk kurulan ev Mekke’de âlemlere hidâyet kaynağı olan Kâbe’dir.” Âyet.
Kâbe hicretten 3793 sene evvel İbrahim pergamber tarafından inşa edildiğini Resûl-ü Ekrem söylemiştir diye rivâyet vardır.

Tavaf, Hacer’den yani namzed; yüzünü Medine tarafına, sol tarafını da Hacer’e doğru çevirmiş olursa, soldan sağa yani Kâbe’yi sol tarafına vererek tavafa başlanır. Ve tekrar Hacer’de biter.
Dikkat edilirse Mi’rac; Kâbe’den Kudüs’e doğru olmuş, oradan mi’rac vâki’ olarak, Resûl-ü Ekrem Kudret Âlemi’nden İmkân Âlemi’ne, Kudüs’e uğramadan Kâbe’ye gelmiş ve kıblesi Kudüs’e doğru olmuştur.
Bu küçük satırları tekrar tekrar OKU anlamaya savaş!. Gezinti yapmıyoruz...

İhram hâlinde erkeklere baş örtmek haramdır. Kadınlara başı örtmek farzdır.
Sebep büyüktür. Sebebi şimdi merak etme!.

ALLAH insan ve her hayvanın rızkını ezelde takdir etmiş, ayırmıştır. “Takdir etmiş ayırmıştır” kelimeleri insanları şaşırtan kelime ve ifâdelerdir. Bunun aslı nedir?
İnsan rızkını helâl yoldan ararsa bu ezelden belli olan rızka kavuşur. Ve o rızık ona bereketli olur. Rızkını, yasak ettiği şeylerde ararsa yine ezelde ayrılmış belli rızkına kavuşur. Fakat bu rızık ona hayırsız bereketsiz olur.
Ve bu yolda sarfettigi kötü işler, günahlar onu felâkete sürükler.
ALLAH’ın takdir edip tekellüf ettiği rızka itiraz, ALLAH’ın Er REZZÂK olduğunu tasdikde şüphe var demektir.
Kanaat etmemek vardır. Hırs vardır. ALLAH’ın takdir ettiği her şeye karşı ALLAH ile yarışa girmek vardır. İtiraz vardır...

Zekat helâl maldan, paradan verilir, içinde haram olandan zekât verilmez. Kumar, içki, piyango ve diğer islerden kazanılanlardan zekât verilmez.
Bu hususları insanlar; düş ile gerçek, duygu ile mantık arasında fikirler yürüterek birçok hakikatları yıkmışlardır.
İşte hâlâ münakaşası olan lâflar. Hakiki bilgisi olmayan münevverle, hakikati bilmeyen dindarın çatışması...

Her güzel ses musiki değildir. Kur’ân okumak musiki değildir. O, yâni Kur’ân okumak bir tavırdır. Kur’ân, lâfızları okuyanı içine alır. Ve okuyandan vahiy olduğu gibi, ses hâlinde dışarı fırlar. Kur’ân okumak herkesin kârı değildir...

ALLAH, sevgisini izhar için insanı yaratmıştır. Hem de en güzel şekilde ve endamda. Bundaki inceliği anlamak için daima kullandığımız bir kelime vardır: “Teşekkür ederim, müteşekkirim, şükran!” lâfızları ne demektir?
“Bana yaptığınız iyilik veya ikram ettiğiniz şey, yardımınız ALLAH tarafından size ilham ile adetâ bildirilmiş ve siz de vesile âlet olarak bunu yapmışsınızdır. Sizin vasıta olmanız dolayısıyla yine sizin kanalınızdan size bu ilhamı yapan ALLAH’a teşekkür ederim” demektir. “Bunun mukabili bundan ötürü ecri, mükafatı size aittir.”

İnsanda tecellî eden iyilikler hep ALLAH’ın Rızasına ma’tuftur.
Teşekkür aynı zamanda bir nevi duadır. Teşekkürü icab ettiren hâli, hadiseyi yapana bir nevi ALLAH nezdinde:
“Bu gibi hâlleri onda daim kıl Yâ İlâhi!” demektir. ALLAH seni bu ecir işinde devam ettirsin!” mânâsını da taşır.
“Efendim bir şey değil!” demek.: “Bu benim işim değil Ağam! ALLAH’ın işidir!” demektir.
Bu işleri anlamak için aklının Cebrâil’i olmak lâzımdır...

Söze başlamadan, Dünyada abdal görünüp, akıllı insanların bulunduğunu hatırlatırım. Onlar basit bir dekor, kimsenin gözüne çarpmayan bir sadelik içinde yasarlar. ALLAH’ın verdiği aklı yerinde kullanmaya çabalarlar.
İnsan; şekli ile, endamı ile ALLAH’ın esma tecellîlerinin göründüğü bir aynadır. Bu aynada kendini görmek güç, aynı zamanda da kolaydır,
İnsanın en mahrem yerinde ALLAH gizlidir. Bir tohumda bir orman gizli olduğu gibi.
Bunu anlayan şu âyetde medh edilir.: “VÜCUHUN YÖVME İZiN NAZIRATIN İLâ RABBlHA NAZIRA”...

Bilir misin med ve cezir Ay’ın tesiri iledir. Fennen isbat edilmiştir. Niçin Güneş’in tesiri ile değildir.
Hadise gece vâki’ olur. Sebep?..
Onu fen bulamaz. Onun sebebini ben bilirim. Bilgi bilgisizliği içinde kalmamak lâzımdır.
Aklın kavramak arzusunun bulmaya savaştığı şeyler aklın dışındaki şeylerdir.
Bunları akla sokmaya uğraşmak küfürdür. Küfür ne demektir?
Hakikati, kavranamayanı, anlaşılamayanı örten, perdeleyen demektir...
LÂ HAVLE VELÂ KUVVETE.. ALLAH’ın sizin yanınızdaki kıymetini çoğaltmak içindir bu kelime...

İlericilik, gericilik diye boş beyhude lâflar var. Baş örtmek. Açık olması. Bunların ilericilik ve gericilik ile alâkası yoktur. Gericilik nedir?.
Nefretle söyleyin öğrenelim! İçki içmek ilericilik, içmemek gericilik mi?..

Bir kadın.: “Başımı örtmüyorum. Tırnaklarımı boyuyorum. Mayo giyip denize gidiyorum!” dese.
Güzel, o, senin düşünce ve hareketin. Hürmet edilir.
Ama bu hareketini dine atfederek.: Din gericilik değildir! diye dini tahkir ettiğini fark edemiyorsun. Din gericilik değilse ne diye böyle söylüyorsun? Kendi yaptığın hareketin doğru olduğunu isbata kalkıyorsan kime isbat etmek istiyorsun?. Kur’ÂN'da sarih olan bir emri sen kimsin ki kendi düşüncen ile tahrif ediyorsun?
Toplumda erkek ve dişi mevcud. Hepisi birbirinin aynı. Örtme emri var mı?
Varsa ona hücum etme!. Yoksa "dır dır" etme!.
Örtme emrini diline dolayıp, örtünmeyene hücum da aynı derecede fenâdır ve küfürdür. Lâiklik, bu edepsizce çatışmaya girmemek düşüncesidir.
Bu iki çatışmayı doğuran yek diğerini körükleyen her türlü hareket ve dedikodudan doğan.: Yazı, Şekil, Söz, Resim, Bir tarafın diğer tarafa hücum silâhı müstehcen hikâyeleri oluyor. Diğer tarafın tepkisi de bunu ortaya çıkarıyor...

Hükümdarın birisi, âlim ve hürmet ettiği bir şahsa insanlar hakkında bir kitap yazmasını ricâ etmiş.
Âlim on senede on ciltlik kitap yazmış. Hükümdara sunmuş. Hükümdar.: “Bunu okuyup anlamak zor!” demiş.
Âlim iki sene tekrar çalışmış. İki ciltlik bir kitap hâline getirmiş.
Koskocaman yazdığı eseri tekrar hükümdara sunmuş. “Bunu da okumak benim için çok güç!” demiş.
Âlim iki gün sonra hükümdara bir kağıt üzerinde şu yazıları sunmuş.: “İnsanlar; Doğdular, Yaşadılar, Öldüler.”
Hükümdar okumuş.. Yine anlamamış..
Âlim bunun üzerine.: “Hükümdarım, doğduğunuzu hatırlayamazsınız!. Şimdi yaşadığınızı da bilmiyorsunuz!. Yarın öldüğünüz zaman onu da bilmeyeceksiniz!..” demiş.

01.02.1986


Image

Image

Tetkik.: Hakikatı anlamak ve meydana çıkarmak için inceden inceye araştırma.
Hâşâ.: Aslâ. Kat'iyyen. Öyle değil. ALLAH korusun...(mânasına söylenir.)
Harfîyyen.: Harfi harfine. Hiçbir değişiklik yapmadan.
Hâlâ.: (Hâlen) şimdi. Henüz. şimdiye kadar. Elân.
Ma’tuf.: Ait ve râci’' olan. Bir tarafa meyletmiş. Mâil olan. İsnadedilen. Yöneltilmiş.
Mahrem.: Gizli. Dince ve şer'an müsaade olunmayan. Birisinin hususi hâllerine ait gizli sır. Nikâh düşmeyen, evlenilmesi haram olan yakın akraba.
Medh .: Birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söylemek. Övmek.
Lâ Havle Velâ Kuvvete illâ billahi’l-azîm.: Hayrı vermede ve şeri gidermede sonuç olarak; mevcud ve potansiyel güç ancak ve anacak Azîm olan ALLAHu Zü’l- Celâl’dedir..
İstişare.: Meşveret etmek. Fikir danışmak. Müşâverede bulunmak.
Müyesser.: (Yüsr. den) Kolaylıkla olan, kolay gelen, âsân olan, nasib.
Namzed.: (Nâm-zed) f. İsteyen veya istenilen kimse. Sözlü. Nişanlı. Bir vazifeye tayin edilmesini isteyen veya istenilen kişi. Aday.
Tekellüf.: Kendi isteğiyle külfete girmek, bir zorluğa katlanmak. Gösterişe kapılmak. Özenmek. Yapmacık hâl ve hareket. Zoraki hareket.
Er Rezzâku.: Yaratıklarına tek ve mutlak rızıklarını vericiolan ALLAH-U ZÜ'L-CELÂL. Bütün mahlûkatının rızkını maddî, mânevî; her zaman, her yer ve her hâlde lâzım ve lâyıkınca veren.
Er Râziku.: Tüm mahlükâtının rızkının mutlak sahibi olan ALLAH-U ZÜ'L-CELÂL.
Hırs.: Aç gözlülük. Tamahkârlık. Kızgınlık. Şiddetli istek, arzu. Azgınlık.
Münevver.: (Nur. dan) Mc: Kur'anî ve imanî eser okumakla ve ibadet ve taatla nurlanmış. Nurlandırılmış, ışıklı. Uyanık. İntibaha gelmiş. Akıllı âlim. İmanî ve İslâmî tahsil ve terbiye görmüş. Parlatılmış.
İzhar.: Açığa vurma. Meydana çıkarma. Göstermek. Zâhir ve âşikâre ettirmek. Yalandan gösteriş.
Endâm.: f. Beden. Vücud. Vücudun tenâsübü. Vücudun görünüşü. Letâfet. İntizam ve üslûb.
Ma’tuf.: Ait ve râci' olan. Bir tarafa meyletmiş. Mâil olan. İsnad edilen. Yöneltilmiş..


Image

فِيهِ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ مَّقَامُ إِبْرَاهِيمَ وَمَن دَخَلَهُ كَانَ آمِنًا وَلِلّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلاً وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ الله غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ
Image---“Fîhi âyâtun beyyinâtun makâmu ibrâhîm (ibrâhîme), ve men dahalehu kâne âminâ (âminen), ve lillâhi ale'n- nâsi hiccu'l- beyti menistetâa ileyhi sebîlâ (sebîlen), ve men kefere fe innallâhe ganiyyun ani'l- âlemîn (âlemîne).: Orada apaçık ayetler (ve) İbrahîm'in makamı vardır. Kim oraya girerse o güvenliktedir. Ona bir yol bulup güç yetirenlerin Ev'i haccetmesi ALLAH'ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim de inkâr ederse, şüphesiz, ALLAH âlemlere karşı muhtaç olmayandır.” (Âl-i İmrân 3/97)

وَأَتِمُّواْ الْحَجَّ وَالْعُمْرَةَ لِلّهِ فَإِنْ أُحْصِرْتُمْ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِ وَلاَ تَحْلِقُواْ رُؤُوسَكُمْ حَتَّى يَبْلُغَ الْهَدْيُ مَحِلَّهُ فَمَن كَانَ مِنكُم مَّرِيضاً أَوْ بِهِ أَذًى مِّن رَّأْسِهِ فَفِدْيَةٌ مِّن صِيَامٍ أَوْ صَدَقَةٍ أَوْ نُسُكٍ فَإِذَا أَمِنتُمْ فَمَن تَمَتَّعَ بِالْعُمْرَةِ إِلَى الْحَجِّ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِ فَمَن لَّمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلاثَةِ أَيَّامٍ فِي الْحَجِّ وَسَبْعَةٍ إِذَا رَجَعْتُمْ تِلْكَ عَشَرَةٌ كَامِلَةٌ ذَلِكَ لِمَن لَّمْ يَكُنْ أَهْلُهُ حَاضِرِي الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَاتَّقُواْ اللّهَ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ
Image---“Ve etimmû'l- hacce ve'l- umrete lillâh (lillâhi), fe in uhsirtum fe mesteysera mine'l- hedyi ve lâ tahlikû ruûsekum hattâ yebluga'l- hedyu mahilleh (mahillehu), fe men kâne minkum marîdan ev bihî ezen min ra’sihî fe fidyetun min sıyâmin ev sadakatin ev nusuk (nusukin) fe izâ emintum, fe men temettea bi'l- umreti ile'l- haccı fe mesteysera mine'l- hedyi, fe men lem yecid fe sıyâmu selâseti eyyâmin fî'l- haccı ve seb’atin izâ reca’tum tilke aşaratun kâmileh (kâmiletun), zâlike li men lem yekun ehluhu hâdırı'l- mescidi'l- harâm (harâmi), vettekûllâhe va’lemû ennellâhe şedîdu'l- ikâb (ikâbi).: Haccı ve umreyi ALLAH için tam yapın. Eğer (bunlardan) alıkonursanız kolayınıza gelen kurbanı gönderin. Kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden her kim hasta olursa yahut başından bir rahatsızlığı varsa, oruç veya sadaka veya kurban olmak üzere fidye gerekir. (Hac yolculuğu için) emin olduğunuz vakit kim hac günlerine kadar umre ile faydalanmak isterse, kolayına gelen bir kurban kesmek gerekir. Kurban kesmeyen kimse hac günlerinde üç, memleketine döndüğü zaman yedi olmak üzere oruç tutar ki, hepsi tam on gündür. Bu söylenenler, ailesi Mescid-i Haram civârında oturmayanlar içindir. ALLAHtan korkun. Biliniz ki ALLAH'ın vereceği cezâ ağırdır.” (Bakara 2/196)

إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِّلْعَالَمِينَ
Image---“İnne evvele beytin vudia li'n- nâsi lellezî bi bekkete mubâreken ve huden li'l- âlemîn
(âlemîne).:
Gerçek şu ki, insanlar için ilk kurulan Ev, Bekke (Mekke) de, o, kutlu ve bütün insanlar (âlemler) için hidayet olan (Kâbe)dir.”
(Âl-i İmrân 3/96)

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاضِرَةٌ
إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ
وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ بَاسِرَةٌ
Image---"Vucûhun yevme izin nâdırah (nâdıretun). İlâ rabbihâ nâzırah (nâziratun). Ve vucûhun yevme izin bâsirah (bâsiratun).: Nice yüzler o gün ışılar, parlar, RABB'lerine bakarlar! Nice yüzler de o gün ekşir pusarır.” (Kıyamet 75/22-24)

Image
Image---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.: “Kişi evinden çıktığında “Bismillahi tevekkeltü alallahi lâ havle vela kuvvete illâ billah.: ALLAH (celle celâluhu) adıyla, ALLAH (celle celâluhu)’a güvendim. Güc ve kudret ancak ALLAH (celle celâluhu) dandır”derse kendisine “Bu sana kâfidir. Doğru yola girdirildin, ihtiyacın giderildi. Zararlı şeylerden korundun.” denilir ve şeytân ondan uzaklaşır.” buyurmuştur.
(Enes radiyallahu anhu dan; Tirmizî, Nesâî ve İbn Hibbân)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
User avatar
Ahmed
Admin
Admin
Posts: 963
Joined: 27 Feb 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Post by Ahmed »

Image

SADAKA ..

Sadaka emir değildir. Mânevî mecbûriyet ve mesûliyet korkusu yoktur. Sadakanın zenginlik, mal, servet, para ile alâkası yoktur. Sadaka; sözle, güzel lâflarla, iyi hareketle, yardımla, duâ ile, her şeyle olur.
Sadaka, oruçdan efdaldir.
Rasûl-u Ekrem sadaka kabul etmezdi. Kimsenin rızkına müdâhale etmemek için.
Sadaka, zekâttan büyüktür. Sadakadan hisse alınması için zekât emrolunmuştur. Sadaka azâba müteveccihtir. Mal, paraya değil. Rızık artıklarından sadaka verilemez. Eski pantolon, ayakkabı, ceket, ölü elbisesi ve malzemesi sadaka olmaz. Belki yardım olur. Dünyâda kalır.
Sadaka
“AHSEN” olmalıdır. Sadaka mânâ i’tibariyle HAKk’ın Er-REZZÂK olduğunu tasdik etmek.
Şükretmek,
HAKk’ın emirlerine bilhassa zekâtın mikroskobik nüvesidir.
Zekât emirdir. Bu emre itaatin altında
ALLAH’a hakîki îman ve peygamberi tasdik vardır. Bunların altında da ALLAH’ın rızâ ve sevgisi gizlidir. Emrin yapılmaması düşüncesi îmanın hakîki olmadığını ve ALLAH’a karşı isyan hâlini doğurur ve insanda mânevî mesûliyet korkusunu kaldırır.
Zekâtı verilmeyen mal, servet, paranın verilmeyen kısmı da helâl değildir. Haram mıdır?
Onu söyleyemem..
Namaz, Oruç, Hacc, Zekât, bunların hepsi dünyâda kullara farz olduğunu bildiği hâlde bunları yapmadığından dolayı azâb yoktur. O azâbı dünyâda çeker. Fakat zekât vermediği takdirde sorgu vardır. Sorgunun sonu gelmez. Azâb çekilir biter fakat sorgu öyle değildir.
“Ebediyyen azabdadır”. Bu sorgunun ismidir...

Mübah, helâl, câiz değildir gibi kelimelerin mânâları haramdır. Günahdır demek değildir.
Bu iş İslâm'ın en ince meselelerindendir. Haram, helâl, günah, sevab, ecir, mubah bunları bilmek hem de çok iyi bilmek lâzımdır. Bunlarda küfre kadar, inkâra kadar giden anlaşılması güç ince tehlikeler gizlidir.

ALLAH’a seksiz şüphesiz inanmanın ve inkârın dönüm noktasıdır. “Kur’ÂN'a” mübah giremez. Bahâne aramak için göt atmadır bunlar!..

MUBAH.:
Ne haram ne helâl olan herşey Kur’ÂN'da açık olarak varsa evet... Söze, lâfa, uydurma güzel lâflara bakma!.. Buradan bakarak anlayamazsan öteden bakarak buradakilerini görüp bilenlerden öğrenmeye çalış!

ECİR.:
Âhirete âit mükâfat. Mükâfatın mâhiyetini, ne olduğunu bilmiyoruz. Kul ile HÂLIK’ı arasında gizli bir sırdır.

SEVAB:.
Mûcib-i ecir olan fiil, sevab kulu ecre namzet yapar.

GÜNAH.:
İnsanın kıymetini korumak için kendi kendine hakâret etmemesi için yasak olan herşey, her hâlet her türlü duygu ve söz.

FARZ.:
Yapılması kâfi olan şeyler. Farzda mecbûriyet yoktur. HAKk'a yanaşmak için bu mecbûriyet vardır.

VÂCİB.:
Yapılması zarûri olanlar. Meselâ kalb kırmak günah. Gönül almak sevâb. Vâcib ha bu kelimenin içinde gizlidir.

KÜFÜR.:
ALLAH’ın kudret ve güçlerinden şüphe etmek demektir.
HAKk’ın kudretsiz olduğuna hükmetmek demektir.
Aklı insana veren
ALLAH’dır.
En büyük bir ni'metdir. Aklı verene akıl ile hücûm etmek küfürdür. Bu kimse buz gibi kâfirdir.
Her yapacağın veya yaptığın işlerde sevâb ve günah arama. İnsâniyetine hakâret etmiş olursun.
Onu ancak
ALLAH takdir eder.
“Sizin yegâne yardımcınız ALLAH’dır.” âyet.
Yardımcınız
“Benim” demiyor.
Niçin?. Neye karşı yardımcıdır?
Sanki âyette başka bir yerden kullara.:

“Sizin yardımcınız yalnız ALLAH’dır” buyruluyor.
“Yardımcınız yalnız “benim” hitâbı olursa; “Kime karşı?” suali ortaya çıkar.
O zaman başka bir yerden gelecek âfet, dert, düşman için;

“Ben arkanızdayım! Ben ona karşı koyarım!” mânâsı çıkar ki hâşâ böyle şey olmaz.
Bu;
“Ben sizi yarattım. Akıl, irâde verdim, Nefis vererek serbest bıraktım. Bu serbestiyet sırasında kâinatdaki kânunlar “maddî ve mânevî” bunlar SüNNetuLLAH'tır. Bunlardan tevakki ve kaçmanız için sebep ve hududlar koydum. Bunlar benim kânunlarımdır. Onlar da sizin yardımcınızdır!” demektir.
“Bundan dolayı yegâne yardımcınız o kânunları koyan “ALLAH” dır!”
demektir...

Mutlak Hakîkat
ALLAH’dır.
Her şeyin
HÂLiK’ı O’dır. Fakat her şey O değildir. Her şey O’ndandır,
Kâinat esrârengiz bir kitabtır. Gökyüzüne İlâhî hiyeroglif olan yıldızlarla bu kitap yazılmıştır.
Garip amma doğru bak;
Namazı terk, Mi’rac'ı ve Hacc'ı bir nevi inkârdır. Rasûlu Ekrem’i tasdikde şüphe vardır demektir.
Tavaf, Hacer’den başlar, orada biter. Soldan sağa Kâbe’ye sol taraf verilerek tavaf yapılır.
İhram hâlinde erkeklerin başını örtmesi haramdır. Kadınların da örtmek farzdır.
Haccın sırrı mi’racda gizlidir. Mi’rac da namazda gizlidir.
Söz burada durur. His ve duygu başlar. Onun lugatı başkadır.
Erkeğin başını örtmesi haramdır dedik. Kadının örtmesi farzdır “ihram hâlinde iken”.
Aha bunun içinde de kadın ile erkeğin İnd-i İlâhideki kıymet ve mertebesi gizlidir.
Hacc, emir hâlinde bir umredir. Ziyâretdir. Hacc'da umre. Umrede Hacc gizlidir.
Îtiraz etme! Lâfı beğenmezsen zedeleme!
Umre, Hacc emrinin değişmez ulûhiyetinin emirsiz şeklidir.
demiş.

10.05.1986. Cumartesi


Image

Image

Mesûliyet : Mes'ul olma hâli. Yaptığı iş ve hareketten hesap vermeğe mecbur oluş.
Sadaka : ALLAH rızâsı için fakirlere verilen mal, para, ilim gibi insanın muhtaç olduğu her hangi bir şey
Efdal : (Fazl. c.) Ziyâdeler, fazlalar, çoklar. İhsanlar, ikramlar, iyilikler, meziyetler, hünerler.
Müdâhale : İşlere ve lüzumlu hallere, îcabettiği için karışmak. Zararlı bir hal var ise, işe karışıp zararın def'ine çalışmak. Araya girme. Sokulma.
Müteveccih : Yönelmiş, dönmüş. Bir yere doğru yola çıkan. Birisine karşı iyi düşünce ve sevgisi olmak. İhsan ve iltifat üzere olmak. Pîr-i fâni olmak.
Azab : Dünyâda işlenen suç ve kabahate karşılık olarak âhirette çekilecek cezâ. Eziyet. Büyük sıkıntı. Şiddetli elem.
Ahsen : En güzel. Çok güzel.
Nüve : Çekirdek, asıl, menba.
Câiz : Mümkün, olur, olabilir. Fıkh: Yapılması sahih ve mübah olan herhangi bir fiil veya akit.
Mûcib: (Mucibe) İcâb eden, lâzım gelen. * Bir şeyin peydâ olmasına vesîle ve sebep olan. Gereken. Gerektiren, lâzım gelen.
Hiyeroglif: Fr. Eski Mısırlılar'ın yazısı.
Ecir : (c.: Ücur) Bir iş, bir hizmet mukâbilinde verilen şey. Âhirete âid mükâfat, hayır cezâ. Ücret, mukâbil, karşılık. Sevab. Tıb: Kırılan bir uzvun sarılması.
Mubah : (İbâhe. den) İşlenmesinde sevab ve günah olmayan şey. Fık: Yapılması ve yapılmaması şer'an câiz bulunan şey. (Yemek, içmek, uyumak gibi.)
İhram : Hacıların örtündükleri dikişsiz elbise. Yün yaygı. Büyük yün çarşaf. Fık: Hac veya Umre'yi ya da her ikisini edâ etmek için mübah olan şeylerden bâzılarını nefsine menetmek ve onlardan sakınmak.
Umre : Ziyâret. Hac mevsimi dışında Kâbe'yi ve Mekke ve Medine'deki mukaddes yerleri ziyâret etmek. Ist: Kâbe-i Muazzama'yı tavaftan ve Safâ ile Merve denilen iki mukaddes mevki arasında sa'yetmekten ibârettir. Farz olan Hacc'a Hacc-ı Ekber denildiği gibi, Umre'ye de Hacc-ı Asğar denilir. Cumâ gününe tevâfuk eden Hacc'a da Hacc-ı Ekber denilir.
Tevakki: Çekinme, hazer etme, sakınma, korunma.
[/b]

Image

وَمَا أَنتُم بِمُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللَّهِ مِن وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ
Image---“Ve mâ entum bi mu’cizîne fî'l-ard (ardı), ve mâ lekum min dûnillâhi min veliyyin ve lâ nasîr (nasîrin) : Siz yeryüzünde (O'nu) âciz bırakacak değilsiniz. Ve sizin ALLAH'ın dışında ne bir veliniz vardır, ne bir yardımcınız.” (Şûrâ 42/31)

ALLAH celle celâlihu.:
Image
El Hakku celle celâlihu.:
Image
El Hâliku celle celâlihu.:
Image
Er Rezzâku celle celâlihu.:

Image
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
User avatar
Ahmed
Admin
Admin
Posts: 963
Joined: 27 Feb 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Post by Ahmed »

Image

ZİKİR ve TESBİH..

ZİKİR.:
Hatırlamak. Yâd etmek. Hürmetle anmak.....
TESBİH.:
İşleyen muntazam bir titreşime girmek...


Zikirde.: İrade. Düşünce. Arzu vardır.
Tesbihde. İrade. Düşünce. Arzu kelimelerinin yeri ve mânâsı yoktur.


Bu sözleri anlamaya çalış!..
Tesbihat durduğu zaman hiç bir yer ne madde olarak, ne maddesiz olarak kalmaz. Mevcudiyetleri yoktur.
Zikir o hâlde iradeye az çok bağlıdır.
İnsanda zikir ve tesbih Manevî Âlemde ve ALLAH Kelâmı'nda geçen zikir ve tesbih kelimelerinin mânâları ise bambaşkadır.


Tesbih.: Durmadan, ara vermeden, aslını, yaradılışını daimi sûrette hatırlamanın şuûrlu ve bize göre şuûrsuz zikridir.
Zikir o tesbihata girmektir. Onunla beraber tesbih etmektir. Zikirlerin hepsinde hedef kâinatın tesbihatına girerek bütün vücud hücrelerinde de devam eden bu tesbihatı birleştirmektir.
O hâlde zikirde hedef YARATAN’dır. Zikredici ALLAH’dır..
Bütün zikirlerde söylenen kelimeler lâfızlar âlettir. Bu zikre hulûs ile devamla kalb’te târifi mümkün olmayan bir hâlet hasıl olur.
İşte asıl zikir “O” dur. Dikkat et “Budur” demiyoruz...

Bütün mahlükat tesbih hâlindedir durmadan, atomları düşün!.
Hulûs ile dedik bu ne demektir?. Bunun târifi yoktur..
İnsanın bâtınından çıkan hakiki ve riyâdan uzak bir samimiyet bağlanmasıdır.
Bütün vücud hücrelerinde devam eden tesbihatı kalb hissettiği zaman HAKk’ın zikri o zaman ortaya çıkar.
ALLAH’ın” demiyoruz. “HAKk’ın” diyoruz.
Mansur bundan dolayı.: “Ene’l- HAKk!.” diye haykırdı. “Enâ ALLAH!” demedi. Bunu anlamak çok güçtür...
Fezkiruni Ezkürküm!.” “BEN'i anınız, BEN de sizi anarım!.”
Burada teker teker her kula hitab vardır.
Anarsanız, BEN de anarım!.” Bundan, insana serbestiyet verildiği mânâsı çıkar.
Anarsanız” ALLAH’ın kapusu kilitli değildir, “Sizi anarım!.” var ya...
ALLAH ile insan arasındaki gaflet perdesi var.. “Fezkiruni Ezkürküm” ile bu ifâde edilmiştir.
Bu kapıdan gidebilmek için Resûl’e uymak lâzımdır.. “Nebî” ye değil.
Lâfa dikkat kesil mırıltı etme!. Can Kulağı'yla dinle hele!...

Resûl’e uyma.: Resûl’ün Âdemiyet tarafıdır ki bu “Kur’ÂN” dır. Ve bunu Tebliğ kendisine verildiği demektir.
Nebîlik.: İnsaniyet tarafıdır.. “Sünnet-i Resûl, Sîyret-i Resûl” dür.
Her şeyle O’nu taklid et!. Leke, toz kondurmadan.


SîYRET.: İnsanın manen tuttuğu yol..
MÜRŞİD.: Mürşid-i Kâmil..
ŞEYH.: İnsanda meknuz yani gizli olan esmaâakislerini ortaya çıkarmak için, sâliki lafzî âletlerle hazırlamağa ve onu zâhirî ilimlerle donatmağa çalışan insandır..
Yani hazırlık kıtası hocası. Şeyh aynı zamanda mürşid ise, sâlikin cesedî hazırlığını da çile ile hazırlar. Onu hâlvete sokar.
Ceseden hazır olan sâlik, bu sefer mürşidin “Bâtınî İlim”ini öğrenmeye çalışır.
Bundan sonra hakiki şahıs “MüRŞiD-i KâMiL” ise kâmil tarafını gösterir. Ve sâliki hâlvete sokar. Ve gösteremediği tarafından himmet eder...
Cesediyle görünüp, içini göstermeyen bir KâMiL bul ki işte ona ŞeYh derler.
Cesedini unutup içini görmeğe çalışana da, Mürid derler.
Hakiki MüRŞiD sana senden içeri olan o “BEN” i öğretendir. Laf ile olmaz...


Hüve’l- EVVEL =>Nûr-u Resûl..
Hüve’z- ZÂHİR =>Nübüvvet..
Hüve’l- ÂHİR =>Ümmeti..
Hüve’l- BÂTIN =>Resûl’ün Ledün’ni Hakikatini gizleyen ve yine açıklayan âyet budur.

Bu lâfları anladı isen hemen sağ elinin üstünü öp ve hemen avuç içine bak, biraz sonra da onu öp!.
Babanın elinin üstünü öp!. Ananın hem elinin üstünü, hem de diğer elinin içini öp!
Bir de başka türlü el içi öpme vardır.. O hâlvet işidir.
Hakikati bilmeden takliden öpme!. Öğren aslını ondan sonra öp!..

İlk evvel Âdem yaratıldı. Sonra da Havva.. Niçin?..
Düşün, bunu MÜRŞİD'ine sor! .
Sana tek bir “Kelime” söylemesi lâzım.Eğer biliyorsa hemen duyarsın.
Alamazsan cevap, o bir tek kelimeyi, şüphe et!. Yahut kendinde kabahat ara...
O zaman hem senin hem de mürşidin münkir olduğunu düşün yolunu hemen değiştir!..


Image

KELİMELER:

Ene’l- HAKk.: "Ben HAKk'ım!." demektir.
Enâ ALLAH.: "Ben ALLAH'ım!."demektir.
Taklid:ç Takma, asma, kuşatma. Benzetmeğe ve benzemeğe çalışmak. Benzerini yapmak. Birine benzemeğe çalışarak alay etmek. Sahte. Bir şeyin sahtesini yapmak..
SîYRET.: Bir kimsenin içi, hâli, hareketi, ahlâkı. İnsanın tutmuş olduğu mânevi yol..
Meknuz.: Gömülü define, örtülü, gizli. Hıfzedilmiş, mahfuz..
Münkir.: (Nekr. den) İnkâr eden, kabul etmiyen, hakikatı tasdik etmiyen, dinsiz..
Sâlik.: (Sülûk. dan) Bir yolda giden. Belli bir yol tutup giden. Bir tarikat yolunda olan..
Siyer-i Nebî.: Mevzuu Hazret-i Peygamber'in (aleyhisselâm) hayatı, ahlâkı ve yaşayışı olan, O'nun gâye ve cihanı irşad eden mesleğinden bahseden kitab..
Hâlet.: hâl : Durum, vaziyet. Görünüş. Tavır. Sûret. Keyfiyet. Cezbe. Dert, keder, elem. Mecâl. Kuvvet.
Hulûs.: Hâlislik. Saflık. Samimiyet. Hâlis dostluk. İçten davranmak. Her hayırlı işi ve ameli ALLAH Rızâsını niyet ederek yapmak..
Tesbihat : (Tesbih. c.) Cenâb-ı HAKk'ı (celle celâlihu) sıfatına lâyık ifadelerle yâdetmeler.
Hâlvet : Yalnızlık. Tek başına kalmak. Tenhaya çekilme. Gizlilik.
Sâlik : sulük eden, tarikatta yol almak isteyen.
Himmet : Kalbin bütün kuvveti ile Cenâb-ı HAKk celle celâlihu'ya ve sâir mukaddesata yönelmesi. Kalb isteği ile gösterilen ciddi gayret. ALLAH indinde makbul ve mübârek bir kimsenin mânevi yardımı ile birisini koruması, yardım etmesi. Tabiî şevk ve meyil ve heves. Lütuf, yardım.
Kâmil.: (Kemâl. den) Bütün, tam, olgun, eksiksiz, kemalde olan, kusursuz. Kemâl ve fazilet sâhibi. Resûl-i Ekrem'in de (aleyhisselâm) bir vasfıdır. Yaşını başını almış, terbiyeli ve görgülü kimse. Âlim, bilgin kişi.
Mürid.: İrade eden, istiyen. Tarikata girmiş olan. Şeyhin veya Mürşidin şakirdi, talebesi.
Mürşidç: (Rüşd. den) İrşad eden, doğru yolu gösteren, gafletten uyandıran. Peygamber vârisi olan, kılavuz. Tarikat piri, şeyhi..


Image

فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُواْ لِي وَلاَ تَكْفُرُونِ
Image---“Fezkurûnî ezkurkum veşkurû lî ve lâ tekfurûn (tekfurûni).: Öyleyse (yalnızca) BEN'i anın, BEN de sizi anayım; ve (yalnızca) BANA şükredin ve (sakın) nankörlük etmeyin!.” (Bakara 2/152)


Image

Bir damla suyu denize döksen, İkilik denizde kaybolur...
Deniz denizdir.. Damla da damladır..
Deniz coşsa, dalgalansa, burada, İrade denizin olur, Damlanın degil...


Kısa amma büyük bir mânâ ifade eder bu kelimeler o koskoca deryada damlayı bulmak imkânsız.
Ne akıl ile ne de kimya ile bulunmaz.

Çobana sormuşlar.: ALLAH var mıdır?”
Derhal düşünmeden çoban cevap vermiş:. “Ben deli değilim, deli bile bu suale güler geçer ve suali soran için zavallı der!..”

Ağaca sor bu suali.: “Ven necmü veş şecerü yescüdan.: Ağaç ve çemen secde ediyor.
"Bu âyeti bilmiyor musun?." der ağaç.. Siz bunu göremezsiniz cevabını verir.

Karıncaya, böceğe sor, hemen suali soranın yanından kaçar.
Arıya sor.. Sana.: “Sen insan mısın, bana dokunsan bile tenezzül edip seni iğnemle sokacak kadar küçülmedim!.” der, uçar gider..
Akrebe sor derhal intihar eder. Örümceğe sor ağını paramparça eder.
Yılana sor.. Sana.: “Sen, Sevir Mağarası'nda topuğunu benim yuva deliğime koyan Zât'ı niçin ısırdım biliyor musun?” der ve kıvrılır gider..

Bu yumağı ne kadar sararsan sar sonu gelmez. Biraz düşün!..

DR.MÜNİR DERMAN Kaddesallahu sırrahu HOCAmız'dan ....
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
User avatar
Ahmed
Admin
Admin
Posts: 963
Joined: 27 Feb 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Post by Ahmed »

Image

MODERN iLiM FARKINDA DEĞiL!.
NEYiN?.


Normalde; Ziyâ, Ses, Koku, Tad, Renk, Harâret, Soğuk, Deniz seviyesinden yükseklik-alçaklık, Yer çekimi; Göze, Kulağa. Buruna, Dile, Nefes almaya, Kalbe, Tesir ederek vücûdun işlemesinde değişiklikler husûle getirir. Organizma bunu intibak etmiş, uyum sağlamıştır.

Yine normalde; Sevinç, Korku, Keder, Acı, Heyecan, Hiddet Bunlar da organizmaya tesir eder. Fakat rûhî meleke ve hamûleler bunlara da intibak eder. İnsan canlılık hayâtı bu iki intibak ve tesirlere alışmıştır.

Şimdi; Aşırı ziyâ, aşırı ses, gürültü, aşırı iyi veyâ fenâ kokular, aşırı tatlı, acı, ekşi, tuzlu. Bunlar da işleyen ve normale intibak etmiş organizmaya tesir ederler.

Göze.: Güzel, çirkin, iğrenç, feci görüntüler.
Kulağa.: Muhtelif sözler, hoşa giden ve sıkıntı veren hikâyeler, vak’alar, güzel sözler, çirkin ve korkunç lâflar, korku veren, sevinç veren kulaktan intikal eden her şey...

Bunların hepsi birden vücûdun intibak ettiği hudûdu geçip aştı mı: Hücrelere, metabolizmaya, fizyolojiye tesir eder. Muvakkat veya dâimi biriken tesir yapar. Bunlar birike birike vücûdun ruh ve işleme muvâzenesini bozar. Metabolizmada kimyâsal çoğalma veya azalmaya, fizyolojisi de işlemeye tesir ederek biyolojik, organik küçük veya büyük muvâzenesizliklere sebebiyet verir. Bu bir nevi hastalık hâlidir.
Bu küçük târifi hülâsa edersek; Maddenin rûha, rûhun da tekrar vücud metabolizmasına tesiri ortaya çıkar.
Güneş ziyâsı ve arz çekimi, organizma mineral metabolizmasında değişiklik yapmaktadır. Bâzılarının azalmasına, bir kısmının çoğalmasına sebep olur.
Yükseklik ve alçaklığın yâni deniz seviyesinden birçok havada bulunan minerallerin, o mıntıkalarda bulunan nebatların mâdenlerin oluşlarını husûle getirmiştir. Deniz seviyesinde havada iyot fazladır. Yükseklerde azdır.
Yükseklik ve alçaklığa göre yer çekimi değişir. Hava tazyiki de yükseldikçe azalır.


Yalan.:
İnsan iki yerde yalan söyler;
1-) Korkudan. Bu cesedin korkusudur. Vücud fizyolojisine metabolizmasına tesir ederek bayılmaya, ölüme kadar gidebilir.
2-) Para, menfaat işlerinde, insânî hasletlerin bozuk oluşundan.

“Helak olacağınızı bilseniz yalana tevessül etmeyiniz” mubârek sözünün altında gizli olan hakîkat budur.

Vücûdun muvâzenesini temin için vücûdun maddî tarafını dinlendirmek gerekir ki bu evvelâ aklı ve rûhu dinlendirmek lâzımdır. Bunun en büyük çâresi, Doğruluk ve Hakîkatden ayrılmamaktır. Beşerîyyet bugün rûhî ve maddî hamûlesini birbirinden ayırmak yolundadır ve muvaffak olmak üzeredir.
Bunu felsefi olarak târif etmek îcab ederse;
Beşerîyyet bugün hülyâ ve hayal projesi arasında
“İlmî, Fennî, Tıbbî, Teknik” rota kurmuş, hakîkat ve fazîlet kağıdı ile ambalajlanmış olduğunu haykırarak, Makyavel trafiği ile yol almakta olan zihniyet, doktrinler, partiler, teşekküller, hattâ dinî kuruluşlar şeklinde bir hâldedir.

Size garip gibi görünen bir hakîkatden söz edeceğim;
Çin ve Japon eski mitolojisine bir göz atın! Bu iki milletin târihinde isimleri silinip gidenler vardır. Bunlar anlaşılmayan seslerde, kokularda, mırıltılarda, şekillerde, efsânelerde gizlidir.

Çin kadın gözü ve kaşı.: Kaşları burun üstünde kalın başlar kulaklara doğru incelir. Gözleri çekiktir, yassı gibi.
Japon kadın gözü ve kaşı.: Kaşları burun üstünde ince başlar kulaklara doğru kalınlaşır. Gözleri daha az çekik çekiktir, ovaldir.
Bu iki kaşın arasındaki farkta büyük bir sır gizlidir.
Bunu anlamak isterseniz.
“Kusursuz toprak bulmak lâzımdır”
Bu ne demektir? Onu ara!. Buda’nın heykeline dikkat edin!.
Bâzı heykellerde; Sağ el arkada, sol el sol dizde. Sağ ayak sol ayağın üstüne basıyor. Bu, Buda Felsefesi'nin gizlenmiş hakîkatini haykırmaktadır.

Hakîkat ve
ALLAH ile uğraşanlar yâni ALLAH dostlarını kitaplarda târihlerde aramayın!
Milletlerin dilinde, gönlünde, sözlerinde, hikâyelerinde, mânâsız gibi görünen mânâsızlığın içinde hakîki hüviyetlerini bulabilirsiniz. Halk onları bunların içinde inançları ile gizlemiştir. Halk onları târif ve îzahı mümkün olmayan derin bir hürmet ve seziş ile şuûrsuz gibi görünen mantık dışı sayılan, aklın bir türlü kabullenemedigi mânâsızlıkların içine gizlemiştir. Düşünürseniz güzellikleri görür bulursunuz.

Bir halk şâirimiz söylemiş.:

“Ne varsa sende bende,
Aynı varlık her bedende,
Yarın mezara girendei
Sen toksun da, ben aç mıyım?.”
demiş.

Sar’a denilen bir illet vardır; Tedâvisi yok gibidir. Fakat vardır.
Fen, Tıp birçok mantık hudûdu içinde îzahlar yapmışsa da bunlar muhteliftir.

Sar’ada.:
1-) Motör,
2-) Hissî,
3-) Rûhî psişik belirtiler gösterir. Şuurda bulanıklık yapar.
Dimağın gri cevherinin aşırı miktarda elektrik şarjı ile birlikte âni ve geçici olarak bozulan beyin fonksiyonlarının değişmesi sonucu husûle geldiği zannedilmektedir bugün.

Bu yazı da garip, fakat doğru tetkik edilirse mütâlaalar ileri sürülmüştür.
Dikkatli bir tetkik netîcesi ne demek istediğimizi anlayan anlar. Şunu ricâ ederim.
Sözlerimiz bugün tuhaf gelebilir ama yarın öyle olmayacaktır.
Son zamanlarda dünyâyı korkutan AiDS denilen bir hastalık homoseksüellerde ortaya çıkan son asrın öldürücü bir hastalığıdır. Yâni bir nevi livata yapanlarda görülmektedir.
Livata dinen menfurdur ve lânetlenmiştir. Lût kavmi Sodom Gomore bu yüzden mahvolmuştur.

Hattâ Lût peygamber.:
“Sizin yüzünüzden bütün hayvanlar ve nebatlar mahvolacaktır!” sözünü herkes bilir.

Bu lâkırdılar tevâtür ve rivâyet değildir.
Nasıl ki Büyük İskender’in futûhatı, Fâtih’in yaptığı isler, Napolyon’un harpleri bir hakîkatse Mûsâ’nın Kızıl Deniz’i yarması, Lût kavminin mahvolması, Rasûlu Ekrem’in Mu'cizeleri de aynı değerin üstünde mefsuk ve rivâyet değildir.


AiDS hastalığının sebebi.:
İnsan spermi rektumda saprofit mikroplarla karışınca yâni “vücûda zararı olmayan mikroplar” bu ortamda bu mikroplar virülite kazanır ve vena emoraidalis imfertyor ve vena medyadan vena kavaya dökülür.
Yâni genel dolaşıma karışır. Karaciğer'den geçmez.
Bu hastalıkta târife göre başlangıçta yüksek bir ateş vardır. Bu ateş vücûdun herhangi bir hastalığa karşı normal reaksiyonu değildir. Doğrudan doğruya toksemi netîcesidir.
Hastalıklardaki ateş umûmiyetle vücûdun hastalığa karşı mukâvemet tesiridir. Büyüklerde 37, küçüklerde 40 dereceye muâdildir..

Bu şu demektir.:
Çocuklarda hastalığa karşı vücûdun mukâvemet hücûmudur. Bu ateş böbrek üstü bezlerine de tesir ederek vücudda kortizonu fazlalaştırır. Bu da AİDS hastalığında bâzı ârızalara sebebiyet verebilir.
Sünnetsizlerde, gulfe arasında
“simlah” denilen kokulu beyaz yoğurt gibi bir ifrazât vardır. Bu da rektum ortamına tesir eder ve fâilin yâni aktivin hastalığa tutulmasına, sürtünmeden dolayı sebebiyet verir. Sünnetli olanlarda bu hastalık görülmez.
Eskiden oğlancılık vardı, sünnet olanlar arasında. Bunu düşünmek lâzımdır.
Bu hastalık kadınlarda görülmüyor. Sebep açıktır îzaha lüzum yok!..

Genel toksemi vücûdun metabolizmasını âni değiştirdiğinden düzeltmek imkânları vücûdun mukâvemet hudûdunu aşıyor.

1-) Metabolizmayı aşırı derecede,
2-) Sinir merkezlerine adetâ “kuduz” gibi tahribat,
3-) Damar sisteminde aşırı derecede vazo dilatasyon yapıyor,
4-) Harekî sisteme ilk defe sola, bilâhare sağ tarafa tesir ediyor.

Vücud metabolizmasında vücûdun tahammül hudûdunu aşan bu ânî değişme bugünkü imkânlarla durdurulamıyor. Beşeriyet bugün Lût kavminin 30 senede yaptığı işi bir günde yapıyor. Lût kavmi iki mahalle idi bir anda mahvoldular. Ve Lût denizi teşekkül etti. Lût peygamber bu kavmi terk ederken, çocuklarına arkaya bakmamaları tembih edildi. Büyük bir gürültü ile batan şehir şua’sında Lût’un karısı birden geri bakıyor ve o anda taş kesiliyor. Bu taş kesilmeyi bugünkü beşeriyetin helâka doğru gideceğinin işâreti olarak kabul et!
Söz bu kadar.


30.07.1985

Image

Meleke.: Tekrar tekrar yapılan bir iş veya tecrübeden sonra hâsıl olan bilgi ve mehâret. Mümârese.
Vak’a.: Hâdise. Olup geçen şey. Mes'ele. Birini bir defâda yere düşürmek. Muharebe. Vukû bulan.
Muvakkat.: Vakitli. Geçici. Fâni. Devamlı olmayan.
Helâk.: Yıkılma, bitme, mahvolma. Harislik ve pek düşkünlük. Azab. Korku, havf. Fakr.
Livata.: Lûtilik. Erkekler arasındaki cinsî sapıklık. (Bak: Kebair)
Tevâtür.: Kuvvetli haber. Müteaddid şeyler birbiri ardınca zâhir olmak. Bir husûsun söylenmesi hemen herkesin ağzında olup, gezmek. Şâyia.
İntibak.: Bir mekânın yükselmesi. * Bir kavmin şerre yönelmesi.
Hamûle.: f. Yük. Yük taşıyan nakil vâsıtalarının yükü.
İntikal.: Bir yerden bir yere nakletmek. Tebdil-i mekân etmek. * Göçmek, geçmek. * Sirâyet. Bulaşmak. * Bir şeyin mîras olarak kalması. * Bir mes'eleden diğer bir husûsu veyâ netîceyi anlamak.
Muvakkat.: Vakitli. Geçici. Fâni. Devamlı olmayan.
Metabolizma.: Metabolizma, vücûdun temel fonksiyonlarini devam ettirebilmek için bir günde ihtiyacı olan minimum enerji miktarıdır. Canlı organizmada veya canlı hücrelerde hareketi, enerjiyi sağlamak için oluşan, biyolojik ve kimyasal değişimlerin bütünü, özümlemenin ve yadımlamanın toplamı.
Muvâzene.: Ölçmek. Denk olup olmadığını bilmek için tartmak, ölçmek. * Düşünmek. * İki şeyin vezince birbirine denk olması. Uygunluk.
Menfur.: Kendisinden nefret edilen, sevilmeyen. İğrenç. * Mebğuz.
Muâdil.: Musâvî, eşit, denk. * Fiz: Eş değer.
Mukâvemet.: Karşı durmak, dayanmak. Karşı koymak. Muhalefetle kıyam etmek.
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Post Reply

Return to “► Münir Derman(k.s) Eserleri”