Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Cevapla
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 957
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

ALLAH DOStu DeR ki IV

MÜNİR DERMAN
kaddesallâhu sırrahu

RAHMÂN - RAHÎM


RAHMÂN.: öteki âlemde "Rahmeti" hududsuz olan O..
RAHÎM.: Bu dünyâda hududsuz "Merhâmeti" olan O..
"Rahmeti hududsuz olan."
"Hududsuz merhâmeti olan."
Aralarındaki farkı ara bul düşün sonra gel konuşalım..
Bunu anlamak için aklının Cebrâilî olmak lâzımdır.
13.07.1985..

Resim

FÂTİHA SÛRESİ.:

Fâtiha Sûresi, Mekke'de bir defâda nâzil olmuştur.
Bu sûre hakkında binlerce tefsir, yüzlerce fıkıh ulemâsı îzahlar yapmıştır.
Fıkıh.: Nefs-i İnsâniyenin leh ve aleyhdeki şeyi bittefekkür düşünerek bilmesidir”.
Fukaha da, İlâhî Emirleri kulun aleyh ve lehinde en iyi şekilde kullanması için düşünüp kâide koyan Râsih Âlimlerdir.
En güzel şekilde İmâm-ı Âzam'ın Fıkıh-ı Ekber'inde îzah edilmiştir.
Onun iyice anlayarak okunmasını tavsiye ederiz.
İçinde taşan temiz aydınlığa dokunmak gerek ama...
Henüz şüphelerin tamâmıyle boşalmadı.
Bu lâfı herkes kendi mânevî tarafı derecesinde anlar.
Mânevî demek.: Ruhânî, Mücerred.
Suverî ve cismânî değil. Maddiyat ile bilinmeyen taraf demektir.

Fâtiha kelimesinin mânâsı; başlangıcı olmayan başlangıç mânâsınadır.
“Bu sûre Kur’ÂN'ın kalbi”dir derler.
Aslında Er RAHMÂN'ın kullarına kendisiyle nasıl temas edileceğini ve ne isteyeceğini bildiren İlâhî bir protokoldür..

"Er RAHMÂN, Kur’ÂNı öğretti.
İnsanı yarattı. Ona beyânı ilham etti.".. Yâni İlkâ-ı İlâhiyye.
Güneş ve Ay hesaplı Çemen ve ağaç RAHMÂN'a secde ederler”.
O hâlde RAHMÂN ki her şeyi halk eden ve RABB'ınız olan O’nun hangi şeyini inkâr edebilirsiniz.
Şu, Er RAHMÂN Sûresi’ndeki âyetlere dikkat et!
Gizli hakîkatları anla! Anladım deyip geçme!..
RAHMÂN.: Öteki âlemde =>Rahmeti hududsuz olan RAHMÂN...
RAHİM.: Bu dünyâda =>Hududsuz Merhâmeti olan RAHÎM...
Dikkat edilirse “Rahmeti hududsuz olan” “Hududsuz merhâmeti olan” dedik. Aralarındaki ince ve büyük mânâyı anlamaya çalış!
Muhakkak öğren!..

Resim
B'ismi'llâhi'r- Rahmâni'r- Rahîm.:

RAHMÂN, RAHÎM diyerek demektir. Yâni ALLAH...
Ben de “RAHMÂN RAHÎM” diyerek ondan dışarı değilim.
Ben de onun “RAHMÂN RAHÎM”liğinin içindeyim.

Deniz denildiği zaman “Su” gelir akla. Hattâ gelmez bile...
Çünkü deniz, zâten toplu SUyun ismidir.

RAHMÂN-RAHÎM yanlış anlama, ALLAH'ın ZÂT-ı Mübârekleridir.
Hattâ “ALLAHu EKBER”in mânâsı, “ALLAH büyüktür” mukâbili değildir.
ALLAH=>O Büyük” demekdir. Büyük ararsan işte “O” büyük. Büyük “O” dur.
ALLAH büyüktür cümlesi, kelime yetersizliğinden tamâmıyla yanlıştır. Hattâ bilmeyerek küçültme vardır.
Küfre kadar gider. Şirk olur.
ALLAH... O... Büyük, Ekber...

Âlemlerin RABBı'na hamd olsun.
HAMD kelimesinin mânâsı hiçbir dilde yoktur.
Bu ALLAH'ça bir kelimedir. O kadar.
Âlemlerin RABBı. Yaratanı. Ustası. Mîmârı Kim?
RAHMÂN RAHÎM ZÂT-ı Mübârekleri...

DİN GÜNÜ ne demektir?
Cenâb-ı ALLAH yarattığı kullarına;
Kendisine; Münâcaat, Yardım isteme, Teşekkür.
DUÂ etmek isterlerse.. burada serbestiyet vardır.
Şu protokol dâhilinde yapmalarını tavsiye ederek Fâtihâ Sûresini inzâl etmiştir.

Din Günü;
Dünyâdan öteye gittiğin zaman (öte nedir bunu bilmezsen sözümüz yok).
Dünyâdaki kabahat ve iyiliklerin (inanıyorsan) birgün hesâbı olacağı, işte o ne zaman ise oranın hâkimi, sâhibi yalnız O'dur demektir.
Buna inandık. Kabul ettik,
"Lâ ilâhe illallah!." dedik... Tamam...

Peki şimdi, İnandığın şeyi idrak ederek tasdik edeceksin...
Neymiş o tasdik?.
“Biz yalnız Sana kulluk ederiz, Ancak Senden yardım isteriz.”
O hâlde:
“Bizi en doğru yolda gidenlerden eyle. Muhafaza et. Sevmediklerinin yoluna saptırma.”
"Kabul!. Âmin!"
Yâni, "Peki öyle olsun!.” demektir.
Âmin burada ALLAH'ın kabul ettiğinin gizli işâretidir.
Zîra “Bana böyle duâ edin!” diyor.
Kim?
O...
Daha ne istiyorsun?
Onun için Fâtihâ Sûresi canlıya da âhirete intikal etmişe de her yerde okunur.
Yalnız yerinde okunmasını bilmek çok mühimdir. O zaman İlâhî Te'siri görülür.
Gelişigüzel olursa, Senin namazda alel acele okuduğun fâtiha, “Lillâhi'l-fâtihâ” denildiği zaman okuduğun fâtihâ cinsinden olur.
O zaman elini yüzüne sürmekten utan! Fayda arama bunda...
Fayda görmedi mi şüphe başlar, inanma sarsılır.
Namazda aklıma bazı şeyler geliyor diye aklına kabahat bulma! Okuduğun veya dinlediğin Fâtiha'nın içine giremediğindendir.
Fâtihasız namaz olmaz ha!..
O hâlde diğerleri hiç olmaz.
Kendi kendini kandırma!..

Evlât!. Efendi!. Beyefendi!. Hacı Amca!.
Şeyh Hazretleri!. Târikatçılar!. Evliyâ diye geçinenler!. Mürşid Beylerr!
Hele.:”Bizim namazımız kılınmıştır!.” diyen süper serseriler!..

Fâtiha kâinatta her şeye yeter artar.
Bu gibi işlerde dışarıdan içeriye bakarsan birşey göremezsin.
İçeriden dışarıya bakarsan o zaman iş başkadır.
Kendini bulmak =>HAKk'ı bulmaktır. Kaç kula nasib olmuştur.
Kendi kendini anlamak için aklının Cebrâilî olmak lâzımdır.
Rasûlu Ekrem'i çevreleyen mübârekler.: "Müslümanız!.” diyorlardı.
Biz de.: “Biz Müslümanız!.” diyoruz.
Birimizin yalan söylediği muhakkak.
Onlar mı, biz mi?.
Onlar kim?.
Biz kim?.
Düşün biraz!..

Yanlış kullanılan ve suistimâle uğramış çok lâflarımız vardır.
Meselâ.:

ESTAĞFİRULLAH.:

ALLAH'dan mağfiret talep ederim! Yanlış yaptım!.” demektir.
Bu hem ALLAH'dan özür dilemek, hem af talep etmek DUÂsıdır.
Hâlbuki, kendisine büyüklük isnad edecek sözleri bununla karşılamak doğru değildir.
“Estağfirullah efendim!.”..
Amaan böyle dır dır etme!..

MAĞFİRET.:

Kulların günahının SETTÂR ile örtülmesi ve bağışlanmasıdır.
“Estağfirullah!” (Cümlesini aşağıdaki anlamlarda kullanamazsınız!):
“I am sorry!.” “Pardon!.” “Enschuldigung!.”
Mânâlarında doğru değildir.

Bir kâide vardır, Ma’ruf diye,
Ma’ruf; aklın idrak ve şer'in tahsis ettiği fiil, amel, hareket, söz.
Bu ma’rufdur. Zıddı ise münkirdir.

13.07.1985..

Resim

Nefs-i insâniye.: İnsan nefsi.
Leh.: Hakkında, onun için, onun faydasına.
Aleyh.: (Aleyhi - Aleyhâ) (Alâ edatının zamirle birleştiği zamanki şekli.) Aleyhinde, onun hakkında, onun üzerine.
Bittefekkür.: Tefekkürle
Rasih.: (c.: Râsihîn-Râsihûn) (Rüsuh. dan) Temeli kuvvetli, sağlam. * Bilgisi, bilhassa dînî bilgileri çok geniş olan. * İyice oturmuş, dem ve damarlarına yerleşmiş, temeli sağlam ve kuvvetli olan.
Fıkıh-ı Ekber.: Yüksek fıkıh. Dînî bilgilerin en mühim olanı. Îmâna dâir ilim. * İmâm-ı Âzam hazretlerinin meşhur eserinin ismi.
İzah.: Açıklamak. Bir şeyi anlaşılır hâlde söylemek veya yazmak.
Tefsir.: Mestur, gizli bir şeyi aşikâr etmek. Mânâyı izhâr etmek. * Anladığını anlatmak. Bildiği kadar açıklamak. * Kur’ÂN-ı Kerim'in mânâsını anlatan kitab. * Ehl-i Hadis ıstılahında Tefsire dâir hadis-i şeriflere Tefsir denilir.
Fıkıh.: (Fıkh) Derin ve ince anlayış. Bir şeyi, hakkı ile, künhü ile bilmek. İnsanlar arasındaki ilişkilerle ilgili olarak dinî hükümleri ayrıntılı delilleriyle bilmek. Müslümanlar, müslüman olmaları i’tibariyle ALLAH'ın emirlerine tâbidirler, uyarlar. Fıkıh ilmi, hangi şartlarda ALLAH'ın hangi emrinin nasıl uygulanacağını inceler. * Bilmek, anlamak. * Kapalı bir şeyin hakikatına nazarı infaz edebilmek. * Kendisine hüküm taalluk eden hafi bir mânaya muttali' olmak. * Ist: İslâm Hukûku. * İnsanın amel ciheti ile lehine ve aleyhine olan şer'i hükümleri bir meleke hâlinde bilmesi.
Fukaha.: (Fakih. C.) Fakihler. Fıkıh âlimleri. (Bak: Fıkıh).
İlka.: Koymak, bırakmak. Terk etmek. Öne atmak.
İlka-yı İlâhiyye.: ALLAH'tan gelen kudsal ilhamlar
Mukâbil.: Karşılık olan. Karşı taraf. İvaz, bedel, karşılığı.
Protokol.: antlaşam. Mukavele.
Mücerred.: c.: Mücerredât Yalnız, tek. * Hâlis, saf, katışıksız, karışık olmayan. Tek başına. * Çıplak, soyulmuş. * Tek başına yaşayan, evlenmemiş, bekâr.
Suver.: Sûret. c. Sûretler.
Suverî.: sûrete ait.
İnzâl.: (Nüzul. dan) İndirme. İndirilme. Nüzul ettirme.
Suistimal.: Kötüye kullanma. Eldeki nimeti veya fırsatı boşuna yâhut kendi menfaatine kullanma.
Ma’ruf.: Bilinen, tanınmış. Belli, meşhur. * Şeriatın makbul kıldığı veya emrettiği. * Adl, ihsan, cud, tatlı dil, iyi muâmele. (Bak: Emr-i bi-l ma'ruf)
Şer’.: Emir ve nehy gibi hükümleri vaz' etmek. * Bir işe başlamak. * Dalmak. * Girmek. * Zâhir etmek, göstermek. * Cenab-ı HAKK'ın emri. Âyet, hadis, icma-i ümmetle ve kıyas-ı fukaha ile sâbit olan dinin temelleri, şeriat. (Bak: Şeriat)
Tahsin.: Beğenmek ve alkışlamak. * Tezyin eylemek, güzelleştirmek. * İyi ve güzel bulmak.
Münkir.: (Nekr. den) İnkâr eden, kabul etmiyen, hakikatı tasdik etmiyen, dinsiz.


Resim

Resim---Ubade bin Samid radiyallahu anh.: “Nebî sallallahu aleyhi vesellem.: "Fâtihatu’l-Kitabı okumayan kimsenin namazı yoktur!.” buyurdu.” buyurmuştur.
(Buharî 765; Müslim 394; Ebu Avane 2/124; Ebu Davûd 822, Neseî 909, Tirmiziî247, İbni Mâce 837)

İmam ALİ kerremallahu vechehu.: “Bütün semav^ti kitapların esrarı Kur’ÂN’dadır. Kur’ÂFN’daki, her şey Fâtiha'dadır. Fâtiha'daki her şey Besmelededir. Besmeledeki her şey Besmelenin “ba”sındasdır. Besmelenin “ba”sındaki ise onun altındaki, “nokta”dadır.” buyurmuştur.
(Kudurî, Yenabiu’l-Mevedde; Faahreddin Razî, 1/98)


Resim

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمـَنِ الرَّحِيمِ
الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
الرَّحْمـنِ الرَّحِيمِ
مَـلِكِ يَوْمِ الدِّينِ
إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ
اهدِنَــــا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ
صِرَاطَ الَّذِينَ أَنعَمتَ عَلَيهِمْ غَيرِ المَغضُوبِ عَلَيهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ

Resim---Bismillâhirrahmânirrahîm. El hamdu lillâhi rabbi'l-Âlemîn. Er-rahmâni'r-rahîm. Mâliki yevmi'd-dîn. İyyâke na'budu ve iyyâke nesteîn. İhdina's-sırata'l-mustakîm. Sırâtallezine en'amte aleyhim ğayri'l-mağdûbi aleyhim ve le'd-dâllîn.: RAHMÂN ve RAHÎM olan ALLAH'ın adıyla. Hamd (övme ve övülme), âlemlerin RABBi ALLAH'a mahsustur. O, RAHMANdır ve RAHİMdir. Din gününün mâlikidir.. (RABBimiz!) Ancak Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden medet umarız. Bize doğru yolu göster. Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazâba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!." (Fâtiha 1/1-7)

الرَّحْمَنُ
عَلَّمَ الْقُرْآنَ
خَلَقَ الْإِنسَانَ
عَلَّمَهُ الْبَيَانَ
الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ
وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ

Resim---Er-RAHMAN. Alleme'l-Kur'ÂNe. Haleka'l-insâne. Allemehu'l-beyân. Eş-şemsu ve'l-kameru bi husban. Ven necmu ve’ş- şeceru yescudan.: RAHMÂN Kur'ÂN'ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona ilkâyı öğretti. Güneş ve ay bir hesaba göre (hareket etmekte)dir. Bitkiler ve ağaçlar secde ederler.." (Rahmân 55/1-6)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 957
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

VAHİY - İLHAMİLKA’ - FEYZ..

VAHİY.:
Emir ve Arzu-yu İlâhinin sessiz sözsüz, kelimesiz vasıtalı olarak Rasûlullah'ın kalb-i mübâreklerine ilka’ edilerek Rasûl'un ağızlarından çıkan ve ses hâlinde tecellî eden -ki bunlar Kelâm-ı İlâhidir- vahiy peygamberlere vâki’ olur ve son bulur.

İLHAM.:
ALLAH'ın bütün mahlûkat ve insanlarla rûhuna zamânı geldiği zaman ilka’ olması için devamlı olan İlhâmât-ı İlâhiyedir.
ilham devamlıdır. Ona erişmek ve ondan hisse almak için temizlenip o ilhâmâtı alabilecek seviyeye erişmek lâzımdır.


İLKA’.:
Lûgat mânâsı i’tibarı ile, bırakmak demektir. Bu İlka’hat-ı İlâhiye dâima mevcuttur. Hem maddedeki intizamda, işleyişde görünür, hem de görünmeyen mânevî tarafta sezilir. Bu ilka’ata erişmek gerek...
Yâni yaratılış icabı insan kendini ALLAH'ın istediği yolda hazırlarsa ona bu ilka’at vâki’ olur.
O zaman insanın nefsinde husûle gelen şeye “FEYZ” denir.
Feyzi târif kısaca şöyledir.: Nefsi insâniyeye vukû bulan İlka’at-ı İlâhiyye...
Bunların hepsi Rasûlu Ekrem'in rûhâniyeti ile yıkanabilmek imkânına kavuşmuş mübârek kimselere vâki’dir.

Dünyâda tek bir ma’bed vardır. O da insan vücûdudur.
Bu vücud bir mekândır. Kendini temiz tut!
Bu mekânda, yâni cesed mekânında “lâ mekân” ı temsil ediyorsun unutma!..
İnançlarını isbata uğraşma! İspat, varlığından şüphe edilen meçhullerin aranma yoludur.
Âlemde, akıl ersin ermesin mânâsız birşey yoktur. Mânâsızlığın bile mânâsı vardır.
Gayba inanmak demek; aklın yetmediği hudûdun ötesini bilmek demektir.
Bu da aklın hudûdu dışına çıkmamağa uğraşmağıdır. Akla hakâret olmasın diye.
Aklı sana büyük bir nimet olarak bahşedene isyan olur ki küfürdür.
Onun için Kur’ân-ı Kerim gayba inananlara indirilmiştir.
Bundan dolayı.: “Her ne sûretle olursa olsun kurtulmak için tek ümit dahi olsa, yalana baş vurmayınız!” buyurmuştur Rasûlu Ekrem.
Temiz bir insanın vicdanını ferahlandıran her şey sevabdır, içi kemiren şey ise günahtır.
Her duyduğun bu mihenkdeki habere hürmet, kibirsizliğin delilidir.
Hürmet, İlâhî bir hasletin insanda kalmış bir tezahürüdür. Doğuşundan Nebîliğine kadar bir toz, leke bulamazsın Rasûlde, öyle olmaya savaş!..
“O peygamberdir!” deme.
Sen de “Ahsen-i Takvîm” yaratıldın. Böyle olduğunu sana öğretmek için gönderildi O...
İnsan gerçek tehlike ile karşılaşmayınca kimsenin ne yapacağını kimse bilmez.
Vicdanı ferahlandıran şey sevabdır, içi kemiren şey günahtır dedik. Bu ferahlamada irâde yoktur.
Aynı zamanda elde olmayan İlâhî bir sevgi ve anlaşılamayan, idrak edilemeyen buzlu bir mesuliyet vardır.
ALLAH'ın emrinden olan rûhun idraksiz olarak kendi, kendi mevcûdiyetini hissetmesidir.

Rahmeti hududsuz olan “RAHMÂNO.
Hududsuz merhâmeti olan “RAHÎMO.

RAHMET.: Vicdan Rahmetin aynasıdır.
MERHAMET.: bu Rahmetin kulun tahammülü kadar tecellîsini gösterebilmeğidir.


07.05.1985


Resim

Vahiy.: Bir fikrin, bir hakîkatın veya emrin ALLAH celle celâlihu tarafından Peygambere bildirilmesi. Lügatte vahiy: Kelâm, kitap, işaret, irsal, ilham, ifham, emir, teshir, bir şeyi harfiyyen i'lâm, bazı hususi maksadları tebliğ gibi mânalara gelir. Şeriatta vahiy: Dilediği ahkâmı, esrar ve hakaikı Peygamberân-ı Zîşân’ına rüya, ilham, kitap, irsal-i melek yollarından biriyle Cenâb-ı HAKk'ın bildirip ifham buyurması demektir
İlham.: ALLAH celle celâlihu tarafından kalbe gelen mâna.
İcab.: Lâzım. Gerekli. Lüzum. Sebeb olmak. Ist: Akitlerde ilk söylenen söz. Bir mal sahibinin müşteriye karşı, "Bu malımı sana şu kadar paraya sattım!." demesidir. Müşterinin de kabul etmesine dair olan sözüne "kabul" denir. Şer'i ıstılahta buna "icâb ve kabul" denir.
Vâki’.: Olan, düşen, konan. Mevcud ve var olan. * Geçmiş olan, geçen.
Feyz.: (c.: Füyuz) Bolluk, bereket. * İlim, irfan. Mübâreklik. * Şan, şöhret. İhsan, fazıl, kerem. Yüksek rütbe almak. * Suyun çoğalıp çay gibi taşması. Çok akar su. * Bir haberi fâş etmek. * İçindeki düşüncesini izhâr etmek
Ma’bed.: (Mâbet) (İsm-i mekân) İbadet edilen yer. (Mescid, câmi gibi)
Lâ-mekân.: Mekanı Halkeden ALLAH TeÂLÂ’nın tarafı.
Meçhul.: Bilinmeyen. Belli olmayan.
Ferah.: Şen, sıkıntıda olmayan. İç açıcı. Şenlendiren. * İnşirah. Sevinç.
Mihenk.: (Mihek) Altının ayarını anlamaya mahsus bir taş. Ölçü. İyiyi kötüyü ayıran, ayar âleti. * Mc: Bir insanın kıymetini, ahlâkını anlamaya yarayan vasıta.
Haslet.: Huy. Ahlâk. Yaradılıştan olan tabiat.
Tezâhür.: Meydana çıkma, belirme, görünme. Gösteriş. * Birbirini korumak, birbirine arka olmak. * Arkalaşmak; yâni birbirine yardım etmek. * Avretine zıhar etmek, yâni zevcesinin arkasını vâlidesinin arkasına teşbih ederek "zuhruki kezuhri ümmî" demek
Ahsen-i Takvîm.: En güzel kıvâma koyma. * Cenâb-ı HAKK'ın her şeyi kendisine lâyık en güzel kıvam, sıfat ve sûrette yaratması. İnsanın en yüksek ve câmi isti'dâd ve kabiliyetlerde ve en güzel sûrette yaratıldığı.
Tecellî.: Görünme. Bilinme. * Kader. * ALLAH celle celâlihu'nun lütfuna uğrama. * İlâhi kudretin meydana çıkması, görünmesi. HAKk NÛRunun te'siriyle kulun kalbinde hakîkatın bilinmesi.
İlka’.: Koymak, bırakmak. Terk etmek. Öne atmak..


لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ
Resim---"Lekad halaknel'insâne fî ahseni takvimin.: Biz insanı en güzel kıvamda/biçimde yarattık.” (Tîn 95/4)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 957
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

VİCDÂN..

Vicdân.:
Lügat mânâsı:
Ruhun Mevcudiyet-i Zâtiyesi'ni bilmesi... Mânevîyatın husule getirdiği Hiss-i Derunî,
Bu hisde ALLAH'ı hatırlamak ve ona duyulan haşyet ve sevgiden mahrum olmak korkusu.
(Bugünkü Türkçe gibi başı boş bir dille bu hususları anlatmak çok güç.)
Her insanda “vicdân” vardır. Ya farkındadır ya değildir.
“Vicdânsız” demek bunun farkında olmayan demektir.
“Vicdân” ne ise onda merhamet, sevgi, güzellik, adalet, doğruluk gizlidir. Onlarla yoğrulmuş, dokunmuştur. Bir insana vicdânsız demek küfürdür.
Bu hissin, duygunun altında irade yoktur. Elde olmayan İlâhî bir sevgi ve anlaşılmayan idrak edilmeyen bir mesuliyet vardır.
İnsanda mevcud bu duygunun tezâhürleri vardır ve bu duyguyu muhafaza ederler ki bunlar da o duygunun kendinden çıkan filizleridir.
Onu koruyanlar, el ile tutulamayan görünmeyen his ve duygulardır. Onlarda.:


1-) HAYA ve EDEB.:
Yaratılışta ve insanın elinde olmayan ve mânevî varlığından utanması ve çekinmesidir. Her yaratıkda vardır.
Vicdânı zedeliyecek her harekette ortaya çıkar.


2-) FAZİLET.:
İnsanın yaratılışındaki iyilik, mânevî dürüstlüktür.
insanın “ahsen-i takvîm” en güzel mahluk olduğunu gösterir.


3-) ŞEREF.:
İnsanın mânevî yüksekliğidir. Mevki, makam insana şeref vermez.
İnsan mevki ve makama şeref verir. Eğer hakiki insan ise.
(Hakiki insan olmayan nedir onu sen düşün!.)


4-) NAMUS.:
Bütün yukarıda küçük izâhım yaptığımız insan hasletlerinin hülâsasını ifade eden “Mukaddes” bir kelimedir. Târif edilemez.
“Namus-u Ekber” Cebrâil'in ismidir. Unutmayın!..


Şimdi bunları yani yukarıdaki târifleri yoğurarak tekrar anlatalım.:

Vicdân.:
İnsanın Ahsen-i Takvîm yaratılışındaki mânevî dürüstlük ve doğruluğu aksettiren İlâhî Haslet Mihengi...
İlâhî Rahmetin aAnası. O aynadan RAHMÂN görünür unutma!..
RAHMÂN, Rahmeti hududsuz olan O..


FAZiLET.:
Buradan akis ve tezâhür eden büyüklük haslet ve duygusu...
Bunda hududsuz merhameti olan “RAHÎM, O” görünür..


İFFET ve NAMUS.:
Bu hasletleri koruyan İlâhî Doğruluk Çemberi... En âdil mahkeme insanın kendi vicdânıdır.
Herhangi türlü adalet olursa olsun adaleti geciktirmek de adaletsizliktir. Adaletsizlik insanın kendi içine inmeğe çalışmamazlığından ileri gelir. Zira insanlar anlamadıklarına daha çok inanırlar.
Fakat adalet yerini bulsun diye adaleti yaralayacak büyük bir hata yapmaktan korkmalıdır. Zirâ, ALLAH'a isyan olur.
ALLAH'ın yarattığı her türlü maddî ve mânevî kanunda öç alıcılık olduğunu unutmamak gerekir.
Âlemde mânâsız birşey yoktur. Mânâsızlığın bile mânâsı vardır.
Tesadüf diye birsey yoktur.
Hem maddî hem mânevî hepsinin bir kanun hududları içinde cereyan ettiğini bilmek, anlamak, milyonda bire nâsib olur. Herhangi bir şeyin maddî tarafı tahammülsüzlük hududuna girerse kâinattaki kanunun icrâ hududuna girer, perişân olur.
Bu hemen olduğu için teehhür etmez. Mânevî kanunlar da öyledir.
ALLAH “zü’l- İntikamdır” demek öç alıcı demek değildir.
Yarattığı maddî ve mânevî kanun icrâsıdır.
Bu kanun hemen tecellî ettiği için, onun için SERİü’L- HESAB’dır.
İnsanlar tutmamak için söz verirler. Vaad etmek çok tehlikeli bir iştir. Ve bu gibi işlerde insan “ALLAH” ile arada hicâb olmadan temastadır.
ALLAH'ı görmemenin sebebi, Onun dışında olmadığındandır.
Çok dikkatli olmak gerek...

Denize girip de kimse görmedi diye içine işeme! Dikkat!..
Sevgiden doğan korkudan “Fedakârlık” ortaya çıkar.
Korkudan doğan sevgi ise şuûrsuzdur. Bilinmez. Bu “CESARETTİR”


KAHRAMANLIK.:
Şartların getirdiği bir durumdur. Fedakârlık sevgiden doğan bilinmeyen bir korkunun tezahürüdür.


CESARET.:
Şartlara bakmadan şuûrsuz ve sonu düşünülmeyen insanî bir haslettir. Kahramanlık aklın bittiği yerden başlar.
Atın erkeğine aygır, Dişisine kısrak,Yavrusuna tay derler.
Peki ata ne zaman at deniyor?.


Bütün bu hasletlerin ismi toplam olarak;
İnsanlığın “Mânevî İlâhî Gururu” ismini alır.
Hisler, Hareketler, insanların gururunu ayak altına alacak dereceye kadar küçülürse o insan yoktur demektir.
Ölüler yaşayanlara yük olursa saygısızlık olur. Sabrı zorlamayınız!.
Hakiki sabır ALLAH'ın her dediğine boyun eğmektir. Sabrını ALLAH'ın Es SABÛR esması ile karıştırmaya çabala...
ALLAH bundan dolayı sabırlı olanları sever. ALLAH sevdikten sonra daha ne istiyorsun?

Böyle insana sadaka farz ve emirdir. Zekât, ruha. Malındır.
Sadaka başın zekâtıdır. Er REZZÂK Esmasını fiilen zikirdir.
Sadaka-yı Fıtr cesede aitdir.
Oruçlu iken muayyen güne ait olmasındandır. Niyet ile olması ibâdet olduğunun en büyük delilidir.

Sünnet; Bütün fiilî, malî, sözle yardımlardır.

Bir de “Şey'en lillah” sadaka vardır.
Ne farzdır. Ne sünnetdir. Bir şey değildir.
Asıl sadaka da budur. Helâl rızıktan verilir.

Resûl-ü Ekrem, ceplerinde 8 dirhem parası varmış.
Çarşıya çıkıyorlar. Kendilerine bir gömlek alacaklardı.
Yolda ağlamakda olan bir câriyeye raslıyor.
“Niçin ağlıyorsun?”
“Bazı şeyleri almak için âilem beni çarşıya gönderdi.
2 dirhem param vardı. Kaybettim. Eve dönersem hâlim ne olur ona ağlıyorum. Korkudan...”
Resûl-ü Ekrem câriyeye 2 dirhem para verdi. Geriye 6 dirhemin 4 dirhemiyle bir gömlek aldı. Eve dönerken yarı çıplak bir adam gördü. Gömleği ona verdi.
Geriye kalan iki dirhem ile bir gömlek aldı. Evine dönerken daha önce rasladıgı cariye ile karşılaştı. Ağlıyordu.
Sordu: “Ne oldu?”
“Efendim geç kaldım. Dövülmekten korkuyorum”
Resûlü Ekrem, gel ben seni evine götüreyim.
Eve varmışlar. Câriyenin sahibi Resûlü Ekrem'i görünce çok sevinmiş.
Resûlü Ekrem, çocuğun gecikme sebebini söylemiş. Bağışlanmasın istemiş.
“Ey ALLAH'ın Resûlü! Evimize sizin ziyâretinize vesile olan bu câriyeyi ALLAH için azâd edip, hür kılıyorum!”
Resûl-ü Ekrem çok memnun olmuş...
Evdekilere: “Yanımda 8 dirhem ne bereketli imiş.
Bir cariyenin korkusunu önledik. Sonra onun hür kalmasını sağladık. Yan çıplak bir adamı giydirdik. Yine de para bitmedi.”
Ne demek istediğimizi herhâlde anladınız, işte bu “Şey'en lillah” sadakadır.
Bu sadaka; İnsanın ALLAH'a duyulan sevginin, Rahmeti hududsuz olana karşı irade dışı bir hareketidir..

27.X.1986

Resim

Hiss-i deruni : İçe doğma. Gönülden duyuş.
Haşyet : Korku ve dehşet.
Vicdân : İnsanın içindeki iyiyi kötüden ayırabilen ve iyilik etmekten lezzet duyan ve kötülükten elem alan manevî his. Kendinden geçme, dalma. Bir şeyi bir halde görme, bulma. Duyma, duygu. İnanç. Şuur. Bâtın ile Hakkı tanımak. Din.
Namus : Irz, iffet, edeb, hayâ. Şeriat. Melâike. İrade-i İlâhiyenin tecellisi. Nizam. Emniyet ve istikamet gibi faziletlerin muhassalası olan pek kıymetli haslet. Bir kimsenin mahrem, gizli esrarı olup işleri ve hallerinin iç yüzüne vakıf ve muttali kimseye denir. Hayırlara ait gizli hâllerin hâmil ve vâkıfı olan. Bu mânada Cebrâil Aleyhisselâm'a ıtlak olunur. Sair melâikenin vâkıf olmadıkları vahyin sırlarına vakıf ve mahrem olması cihetiyle ona NAMUS-U EKBER denilmiştir.
Şey'en lillah : ALLAH için bir şey, sadaka.
Câriye : Muharebede İslâm düşmanlarından esir edilen kadın hizmetçi.
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 957
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

KUR’ÂN..

KUR’ÂN, Dehâ ve zekâ eseri değildir. VAHY eseridir.
Hazreti Peygamber Efendimize DÂHİ unvanı verilemez.
Dehâ, biraz cinnet ve biraz hîle mânâsını kendinde gizler.
Bundan dolayı Rasûlu Ekrem'e bu sıfat verilemez...
Bu, münkirlerin isnad edecek şey bulamayarak güyâ medhetmek sâdedinde söyledikleri iftirâdır...
KUR’ÂN zekâ ve fikir mahsulu de değildir.
ALLAH tarafından hem elfazı ve hem de Rasûlu Ekrem'e aynen vahyolunmuş Kitâb-ı Tevhid'dir ki, gâyet veciz ALLAH'ça kelâmdır. Mânâsı ALLAH’tadır.
Onun için her Arap Kur’ÂN'ı anlayamaz.
ALLAH'ın feyzi ile istediği kimseler anlayabilir...

KUR’ÂN'da 7 dilde kelimeler vardır; İstebrak, Sundus, Hindce'dir. Arapça'ya geçmiştir.


İ’caz: Âciz bırakmak demektir. Fesahat, belâgat, kelâmın meziyetlerindendir. Sözsüz, pürüzsüz doğru vaz’ imâsına fesahat, makam ve merâma en münâsib şekilde bulunmasına belâgat denir, i’caz bu mânâya gelmez kat'iyyen...
İ’caz, ebedî fesahat ve belâgat meziyetlerinin üstünde bir lugattır. ÂYÂT-ı BEYYÎNÂttır.


Müttakîler için hidâyet ve vaazdır. Hak kitaptır. Mü'minler için Hidâyet ve Rahmet'dir. Şifâ ve Rahmet'dir.
“İlâhî EMRimizden vahyedilmiş bir ruhtur.”
Bunlarda belâgate işâret edecek bir âyet yoktur.
“Ve işte böyle sana emrimizden bir ruh vahyettik.” İlâhî bir RÛHtur.
Kur’ÂNı Kerim'in îcazı bu Kudsî Rûhun âyet ve sûrelerde tecellî eden rûhaniyetindedir...


01.06.1950


Resim
Dehâ : Çok akıllılık. Zekiliğin ve anlayışlılığın son derecesi. İleri görüşlülük, geniş ve çok güzel fikir sâhibi olmak.
Zekâ.: Çabuk anlama ve bilme kâbiliyeti. Fehim ve idrakte çabuk olma. Ateşin alevlenmesi. Güzel koku alma.
Fesahat.: Doğru ve düzgün söyleyiş. Açık ve güzel ifâdeli konuşma.
Fesâhat: Sözün; lâfız, mâna ve âhenk i’tibâriyla kusursuz olmasıdır.
Belâgat.: Hitâbettiği kimselere göre uygun, tam yerinde, düzgün ve hakîkatlı güzel söz söyleme san'atı. Muktezâ-yı hâle mutâbık söz söylemek. Belâgat, hem düzgün, hem yerinde söz söylemeyi öğreten ilmin de adı olur.
Vaz’.: (C.: Evza') Koyma, konulma. Bırakmak. Atlamak. Tâyin etme, belirtmek. Duruş, hareket, tarz.
İ’caz.: Âciz bırakmak. Acze düşürmek, şaşırtmak. Edb: Mu'cize derecesinde düzgün ve icazlı söz söylemek. Benzerini yapmada herkesi acze düşürmek. Güzel söz söylemekte insanların muktedir olmadıkları derece. Mu'cizelik olan şey.
Meziyet.: (Meziyyet. C.) Meziyyetler. Üstünlük vasıfları.
İmâ.: İşâret etmek. İşâretle anlatmak. İşâret.
Meram.: Maksad. Niyet. Arzu. İstek. İçten tasarlanan.
Müttaki.: Ehl-i takva. İttika eden. Haramdan ve günahtan çekinen, kendisini ALLAH'ın (C.C.) sevmediği fenâ şeylerden koruyan. (Bak: İttika - Amel-i sâlih)
Âyât.: (Âyet. C.) Âyetler. Cenâb-ı HAKK'ın sıfat ve kudreti hakkında görülen âşikâr deliller, burhanlar. Menziller. Mekânlar.
Beyyînat.: (Beyyine. C.) Beyyineler. Burhanlar.


Resim

وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي وَمَا أُوتِيتُم مِّن الْعِلْمِ إِلاَّ قَلِيلاً

“Ve yes'eluneke ani'r-ruh kuli'r-rûhu min EMRi RABBi ve ma utîtum mine'l- ilmi illâ kalîla.:
Sana RÛH hakkında soru sorarlar. De ki: RÛH, RABB’imin EMRİndendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.” (İsrâ 17/85)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 957
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

VAHİY..

ALLAH birçok peygamberler gönderdi. İnsanları aydınlattı.
Göndermeseydi şöyle olurdu gibi duâ ve sözler doğru değildir. ALLAH'ın yarattığı kâinat kânunu böyledir. Biz ancak hamd ve şükrederiz.
Kur’ân 114 sûredir. 86 Mekke'de 28 Medine'de Vahiy.. Gece-gündüz Rasûlu Ekrem'e hicâb olmadan mi’racda namazın farziyeti bildirilmiştir. Cebrâil bâzen görünür bâzen görünmezdi. Göründüğü zaman arada hicab yoktu. Karşı karşıya konuşurlardı.
Meleklerin kanatları yoktur. Rûhânî kuvvetlerden ibârettir. Kuş kanadı gibi değildir. Melekleri kendi rûhânî hüviyetleri ile görmek çok güçtür. Beşerî kuvvet yetmez.
Rasûl-u Ekrem beşerîyet hâlinden melekîyet hâline intikal ederek Cebrâil'den vahiy alırdı ki bu en büyük güç vahiydir.
Cebrâil melekîyetden beşerîyet sûretinde zuhûr eder, âyetleri Rasûl'e tebliğ ederdi.
Cebrâil nazmını, mânâlarını Taraf-ı İlâhiden rûhânî bir takarrub ve ittisal sûretiyle ve hemen zâtında mürtesem olacak bir sur'atle telâkki eder. Yâhut Levh-i Mahfuz’dan telâkki ve hıfzederek yere nüzul eder Rasûl'e tebliğ ederdi.

“İKRA! = Oku!”
“Okuma bilmem”. Bu ne demektir?.
Yazı yok. Ne okuyacak?
Burada oku, senin bildiğin gibi yazıdan oku değil. Bunu öğren!.

Gözleri hakîkatlere açık olanlar yakînen bilirler ki bu maddîyat âleminin fevkinde bir de mânevîyat âlemi vardır. Bu maddiyat sahasında sayısız hâdiseleri vücûda getiren İlâhî Kudret mâneviyat âleminde de nihâyetsiz şuûna “olurlara” vücud vermektedir.
Bu Mânevî Şuûnun tecellîyatı husûsunda ise Kur’ân âyetlerinin pek lâtif tesirleri vardır ki bu da, Kur’ân-ı Kerîm'e ALLAHu TeÂLÂ tarafından mev'ud bulunan hassalardan meziyetlerden ibâretdir.
Birçok hastalıkların iyileşmesi için âyetlerin okunması lâzımdır. Burada seslerin, ihtizazların kulak, göz, cild târikiyle o hastalığa tesir ettiği malûmdur.
Bunları münâkaşa etmek doğru değildir. Râsih olanlar bunu anca anlarlar. Bu şuna benzer; gurbete düşen tecrübesiz bulunacağından düşmanı dost sayar. Şâbân-ı Velî'nin bir mescidi yanmış. Yerine tekrar yaptırmamıştır.
“Dikkat!” ALLAH'ın kahrında lutfu gizlidir.
Onun için
ALLAH VÂHİDU’l- KAHHÂR’dır.
Yâni kahrının içinde lütuf gizlidir. Yegâne O'dur. Bilir misin, muhakkak bilmen lâzım! Bilmezsen ayıp olur...
Mağarada ölümle arasına bu örümcek ağı kondu. Bir devenin tercihi kimseyi gücendirmez.
İnancın vaktini ALLAH tâyin eder. Bâzen hemen, bâzen 10 sene sonra.

"NÛN" - HÂ MÎM" - "ELİF LÂM RA"
Bu üç hurûf-u mutakatta’ sûrelerin başında vardır. Aha bu üç sûrede ALLAH'ın en büyük ismi gizlidir.


Resim

Hicab : Perde. Örtü. Hâil. Utanma. Kendini kusurlu bilip insanlar arasından çekilmek. Men'etmek. ALLAH ile kul arasındaki perde. Setretmek. Gizlemek.
Rûhânî : Cisim olmayıp gözle görülmeyen cin ve melâike gibi bir mahluk. Rûha ait. Ruhtan meydana gelmiş, melek. Madde ile alâkalı olmayan, mânevi, Ruh Âlemine mensub olan.
Cebrâil : (Cebril, Cibril) Cenâb-ı HAKk'ın emirlerini Peygamberlere (aleyhisselâm bildiren büyük melek. Peygamberimiz Rasûl-i Ekrem'e (aleyhisselâm Kur'ân-ı Azimu'ş-şân'ı vahiyle getiren melek (aleyhisselâm).
Zuhur : Meydana çıkmak. Ansızın meydana gelmek. Baş göstermek. Görünmek. Hulul. Gâlib olmak. Âlîkadr.
Tebliğ : Ulaştırmak. Götürmek. Bildirmek. Eriştirmek.
Nazm : Sıra, tertib. Kâfiyeli, vezinli, söz, şiir. Dizili olan şey. Kur'ÂN âyetleri.
Takarrub : Yanaşma .
İttasal : Temas.
Mürtesem : (Resm. den) Resmolunmuş. Resimlenmiş.
Mev'ud : Vâdedilen
Şuûn : (Şe'n. C.) İşler, fiiller. Havâdis.
Râsih : (c.: Râsihîn-Râsihûn) (Rüsuh. dan) Temeli kuvvetli, sağlam. Bilgisi, bilhassa dînî bilgileri çok geniş olan. İyice oturmuş, dem ve damarlarına yerleşmiş, temeli sağlam ve kuvvetli olan.
Hassa : (c.: Havass) İnsanın kendisine tahsis ettiği şey. Bir şeyde bulunup başkasında bulunmayan şey. Bir şeye mahsus kuvvet. Te'sir. Menfaat. Âdet ve alâmet. Ekâbir, kavmin ileri geleni.
İhtizaz : Titreşim.
Tarik : Yol.
Kahr : Zorlama. Cebir. Ezme. Mahvetme. Fazlaca üzüntü. Keder içine işleme. Cenâb-ı HAKk'ın şiddetli ve azab verici vasıflarının tecellisi. (Kahr, lütfun zıddıdır.)
KAHHAR : Gâlib-i Mutlak ve her an kahretmeye muktedir olan ALLAH (ALLAH celle celâlihu) HAKk Celle ve A'lâ'nın esmâ ve sıfatındandır.
Hurûf-u mutakatta’a: Gr: Kur'ÂN-ı Kerîm'de sûre başlarında bulunan, kesik kesik, ikisi üçü birleşik veyâ tek başına yazılı hafler. Elif Lâm Mim, Yâ Sin, Elif Lâm Râ... gibi. Bunlar İlahî birer şifre olup, mânâlarını anlayanlar Rasul-u Ekrem (aleyhisselâm) ve O'nun vârisleridir.
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 957
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

VELÎ – DOST – VELÂYET – VELİYYULLAH – EHLULLAH – ERMİŞ – EVLİYÂ - KİBÂR-ı EVLİYÂ - KİBÂR-ı EHLULLAH

Vehleten aynı mânâya gelirlerse de aralarında büyük farklar vardır.

VEDÛD: Dost demek.

VAHİYy: ALLAH tarafından peygamberlere feyz tarîki ile bildirilen “Şeyy”.

İLHAM.
MÜLHİMUN
İLKÂ’-i iLÂHİYYE
FEYZ
RİCAL.
RİCÂL-i GAYB.
HAVÂRİ.
HAVARİYyUN


VELÎ:
Dost demektir.
Kendisi mi dost. Yoksa dost mu seçilmiştir.
Bunu bilmek çok güçtür. Amma mümkündür.
Velâyet makâmına mazhar olmuştur.
Bunlarda rûhânî ve maddî tasarruf vardır.
Velîyi anlatmak, bilmek çok güçtür.
Rasûl'un bâtınî tarafının “kendilerine verildiği kadar” aynacı gibidirler.


VELîYYULLAH :
Velî olduğu; kerâmet, tasarruf, yaşayış tarzı ile mâlum, müsellem.

EHLULLAH:
ALLAH ve Rasûlu'nun sevgisine mazhar olan, ancak ALLAH'a Rabt-ı Kalb eden.

ERMİŞ:
Riyâzet ve ibâdetle "Men arefe nefsehu =>fe kad arefe RABBehu” hudûduna varmış, anlamış kimse demektir.
Bunlarda kerâmet görülebilir.
İlkâ’-yı İlâhiye hudûduna gelmiş kimse.


EVLİYÂ:
Dünyâdan âhirete intikal etmiş velîler demektir.
İlka’hata kavuşanlardır.


KİBÂR-ı EVLÎYA:
Geçmiş velîlerin rûhâniyetlerinden fayda görüp rûhen temas edebilenler.
İlkâ’-yı İlâhiyeden öğrendiklerinden dolayı.


KİBÂR-ı EHLULLAH:
Hakîki Ehl-i Târikat olanlar.
Yâni rûhen peşe takılanlar.


İLKÂ’-ı İLÂHİYYE :
Devamlıdır. Onu almaya evvelâ vücûdu hazırlamak lâzımdır.
Hudûda geldi mi o zaman feyiz başlar. Yâni her şeyin aslı esâsı anlaşılmaya başlar. Burada ilim lâzımdır.


Meselâ:
Deniz balıklarının terkibinde tuz yoktur. Tatlı su balıklarında aksine tuz vardır.
Tek Tırnaklı hayvanlarda ; at, katır, eşek. tek tırnaklıdır. Terkiblerinde tuz vardır.
Çift tırnaklı koyun, keçi. Bunların terkiblerinde tuz yoktur.
Denizden çıkarılan balık çabuk kokar. Tatlı sudan çıkarılan balık kokmaz.


Rasûlu Ekrem'in:
“İlim tahsil ediniz” sözü, ilka’hatı alabilmek için, idrak tarafınızı hazırlayın demektir.
Rasûlu Ekrem'in niçin ümmî olduğunu düşünün. Çünkü hocası ALLAH...

Eserden müessire, müessirden asla varmak...
Burada bu hususlarda İlka’hat-ı İlâhiyeden fayda görüp, feyz alabilmek için ilim lâzımdır.

Er-RAHMÂN sûresi şöyle başlar:

“Er-RAHMÂN”. Yâni burada “Er-RAHMÂN, ALLAH demektir”.
Kur’ÂN öğretti.. İnsÂNı yarattı.. O'na beyÂNı ilham etti.”

“İlkâ’-yı İlâhiyeyi öğrenmek yolunu bildirdi”
Güneş ve ay hesaplı. Çemen ve ağaç “Er-RAHMÂN'a” secde ederler...

1-Dağa vahy ettik. Maddeye
2-Ağaca vahyettim. Nebata
3-Arıya vahyettik. Hayvana
4-Meryem'e vahyolundu. Kadına.
5-Nebîlere vahyettik. Nebîye
6-Rasûlu Ekrem'e vahyettim...

Kâinatdaki her intizamlı işlemede olan hâdiseden, nebatlardan, hayvanlardan, kuşlardan, böceklerden herşeyden, mâdenlerden, kimyâdan, fizikden yol bularak ilka’hata kavuşmak gerek.
Bütün fenler bu ilka’hat yâni mevcud olan
“BeyÂN”ın idrâkidir.

İLKÂHAT: Herşey aslında gizli ve devamlı fışkıran ilimdir.
1-Tetkik ile bulunan ve külliyat hâline gelen matematik. Fizik. Geometri. Kimyâ. Mekanik. Atom ilmi.
2-İlkahatın feyz tarafından iktisab edilen rûhânî taraf.
3-En sonu “İlm-i Ledun” ne az çok vukûfiyet.
Bütün bu tarafın târifinden büyüklerin yazdığı kitaplardır ki târifden başka birşey değildir.


MÜRŞİD:
Cesedin bu tarafını ilka’ata hazırlayan kimsedir.
Çile. Riyâzat. Cesedi disipline almak, yâni ilka’atı alabilmek durumuna hazırlamak.


HÂLVET:
Bunların dışında mürşidin kudret ve rûhânî kuvvetinin mûride ilka’atı.
Doğrudan doğruya alabilecek veyâhut ilka’atın ona idrak edilmesidir ki o da himmetdir.
Mürid o hâle geldi mi himmet, ilka’atın idrâki için bir nevi icâzet olur.

“Himmeti’l- ricâl taklau’l- cibâl.: Ricalin himmeti dağları bile yerinden oynatır!” sözü işte budur.

VEDÛD:
Bu dost demektir. ALLAH'ın esmâlarındandır.
Aklını ilka’atın içine bizzat çekilerek giren ve idrak ve şuûrsuzluk içinde ALLAH ile dost olan demektir.
Yâ VEDÛD Sultan!.
Kim olduğunu biraz oku, araştır!. Öğren!.


20.06.1985


Resim

Vehleten : Birdenbire. İlkin. Ansızın.
İlham : ALLAH tarafından kalbe gelen mânâ.
Mülhim : Kalbe feyiz veren, ilham eden ALLAH (c.c.)(Hadis, mâden-i hayat ve mülhim-i hakîkattir. M.)
İlkâ’-i İlâhiyye : Doğrudan İlâhi veriş. Kemâlâtta gerekeni bildiriş.
Feyz : (c.: Füyuz) Bolluk, bereket. İlim, irfan. Mübâreklik. Şan, şöhret. İhsan, fazıl, kerem. Yüksek rütbe almak. Suyun çoğalıp çay gibi taşması. Çok akar su.
Rical : (Recül. c.) Erkekler, er kişiler. Mevki sâhibi kimseler, devlet adamları. Yaya olanlar.
Ricâl-i gayb : Her devirde bulunan ve herkesçe görülmeyen ve bilinmeyen ve ALLAH'ın (c.c.) emirlerine göre çalışan mubârek, büyük zatlar. Ricâlullâh.
Havari : Yardımcı. Hz. Îsâ'nın (a.s.) yardımcı ve sahâbeleri olan 12 zâttan her biri.
Havariyyun : Hz. Îsâ'nın (a.s.) yardımcı ve sahâbeleri olan 12 kişinin hepsine birden verilen isim. Bunlar: Îsâ'nın (A.S.) Petrus adını verdiği Yunus'un oğlu Simun, kardeşi Andreas, Yâkub, Zebedi'nin oğlu Yuhanna, Filipus ve Bartholomaeus, Matta ve Tomas, Alte'nin oğlu Küçük Yakub, Gayur Simdeu, Yakub'un oğlu Yahuda, hâin Yahuda İskariyot'tur.
Müsellem : (Selm. den) Teslim olunmuş olan, doğruluğu şeksiz kabul edilen. Herkes tarafından kabul edilip emniyet ve itimad edilen. Tasdik edilip inkâr edilmeyen. Ayıplardan teberri olunmuş.
Rabt-ı kalb : Kalbi bağlama.
Riyâzet : (Riyâzet. c.) Nefsi terbiye maksadıyla az gıda ile geçinmek, nefsini hevesattan men' ile faydalı fikir ve işle meşgul olmak.
İntikal : Bir yerden bir yere nakletmek. Tebdil-i mekân etmek. Göçmek, geçmek. Sirâyet. Bulaşmak. Bir şeyin miras olarak kalması. Bir mes'eleden diğer bir husûsu veya netîceyi anlamak.
İlka’hat : Doğrudan İlâhi veriş. Kemâlâtta gerekeni bildiriş. Döllenme.
Kibar : (Kebir. c.) İnce ve nârin yapılı. Terbiyeli ve nezâket sâhibi. Hassas. Kebirler. Büyük rütbeliler. Büyükler.
Terkib : Birkaç şeyin berâber olması. Birkaç şeyin karıştırılması ile meydana getirilmek. Birbirine karıştırılmış maddeler.
Ümmî : Rasûlullah Sav’in; mahluk için a'mâ (körlük-Karanlık) olan bilinemezlik âleminden Haber Getiren Nebiyyu’l- Ummî oluşu. Tüm yaratıkların Nûr-u Mim den yaratılmış olmasından dolayı UMM=Ana oluşundan...
İntizam : Tertib, düzen, düzgünlük ve nizam üzere olmak.
Vukûfiyet : Bir şeyi bilme. Öğrenmiş olma. Bir hâlde kalma. Durma, duruş.
Himmet : Kalbin bütün kuvveti ile Cenâb-ı HAKK'a ve sâir mukaddesata yönelmesi. Kalb isteği ile gösterilen ciddî gayret. ALLAH indinde makbul ve mubârek bir kimsenin mânevi yardımı ile birisini koruması, yardım etmesi. Tabiî şevk ve meyil ve heves. Lütuf, yardım.
İcâzet : İzin. Müsaade. Şehâdetnâme. Diploma. "Olur" demek. Destur vermek. İlmî ehliyet. Revâ görmek.
Men arefe nefsehu fe kad arefe RABBehu : Kim ki nefsini bildi RABBını da bildi.
Külliyat : (Külliyet. c.) Bütün. Hepsi. Hepsi birden. Bir müellifin bütün eserleri.
İktisab : Kazanmak. Tahsil etmek. Elde etmek.


Resim
Resim---Resûlullah sallALLAH u aleyhi vesellem.: “Men arefe nefsehu =>fekad arefe RABBehu.: Nefsini/Kendini TANıyan/BİLen =>RABB’ini TANır/BİLir.” buyurmuştur.
(Aclunî, Keşfu’l-Hâfâ, II, 236.)

Resim
الرَّحْمَنُ
عَلَّمَ الْقُرْآنَ
خَلَقَ الْإِنسَانَ
عَلَّمَهُ الْبَيَانَ

Resim---“Er-rahman. Alleme'l-kur'ane. Haleka'l-insane. Allemehu'l-beyan.: RAHMAN Kur'ân'ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona açıklamayı öğretti.”
(Rahmân 55/1-4)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 957
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

GÖNÜL..

“Mekânda iken lâ mekâna dalmak”.
Gözümün nûru namazdır.
Semâya bakmak, sonsuzluğa, bir nevi lâ mekâna bakmaktır.
İnsan, aklın varamadığı lâ mekânı içine almış bir mekândır.
Semâ,
ALLAH'ın var olduğunun en büyük delilidir.. Şu cümleleri anlamak gönül işidir.
Denizde boğulsan bile eğer balık yemezse, su seni muhakkak sâhile karaya atar. Suyun bir bildiği var demek... Al malını!..

ALLAH seni topraktan yarattı.
Mayanda, harcında ben de varım amma.. Toprak olmasaydı ben de görünmezdim.

Şu iki dostluk için:
Toprak altında ölen, suda boğulan
ALLAH nezdinde şehid sayılır.. Rahmeti dostun olan toprakta ara!
Ben Su, bunu gizledim amma topraktan yukarı buhar hâlinde çıkarım.
Tekrar inerim ismime Rahmet derler.
Bazen de âfet olurum. Fakat sebebini bilmem. Siz sebebini bulun!
Bulursunuz da hem.
Amma... Amması var.
Bende kabahat yok... Kendinde ara!..


ALLAH sana güç verdi. Akıl verdi, irâde verdi.
Kendi işini kendin yaparsan,
ALLAH'ın verdiği malzeme ile yapmış olursun. O hâlde onunla birlikte yapıyorsun demektir.
Aha bu son cümleyi anlayan bütün kâinat sırrını anlar.
Kendine güvenmek,
ALLAH'a güvenmek olduğunu bil!
Miskin olup başkasından yardım isteme!

ALLAH'ı unutup şirke girme!. Kendini bırak O'na!
O ne yaparsa güzel yapar. Böylelikle asıl dostun ile dost olursun. Bu hareketinle de her şeyi
ALLAH'dan istemiş olursun.
ALLAH ne lutuf ve ihsan etmiş ise sen o'sun o kadarsın...
Dünyâda her şey bir kânuna tâbi’dir. Değişmez.
Ne kadar küçülürsen ona o kadar yanaşırsın... Ölüm bu küçülmenin son hudûdudur.

Küçülme:
“Kibirden arınma, İlâhî tevâzu’ içinde olmadır”.
O'na kavuşursun bundan dolayı... Herkes ölümü zâika olarak tadacaktır.
Demek ki işin içinde zevk gizli.

ALLAH insana serbestiyet vermiştir.
Bundan dolayı
ALLAH ile her an birlikte olmak senin elinde...
Bu sûretle Âlem-i Cismânî ile Âlem-i Rûhânî hudûdunda bulunmuş olursun ki bu hudud
“GÖNÜL” denilen nesnedir. Kalb gözü dedikleri gönül gözüdür.
Her ÂN
ALLAH'ı görmüş olursun. Fakat sen farkında değilsin...

“Ağlamak İnsan-ı Kâmil yapar” derler.
Bu hâl, fâni olduğunu ve âciz bulunduğunu bir nevi îtiraf ve tasdiktir.

HAKk’ın verdiği kuvvet ile çalış! Alın terinin kirlisi yoktur. Onu Hile, yalan, haram ile kirletme!..
ALLAH'ın helâl hazinesinin hudûdu yoktur.
ALLAH'ın helâl rızık kapısı kapalı gibi görünürse de alınteri ile müracaat edenin elini kapı boş çevirmez.
Aksini düşünmek küfürdür. Sen yeterki istemesini bil

ALLAH'dan istemek en büyük ibâdetdir. İbâdet, bu istemenin temizliğine kavuşmak olduğunu unutma.

Fâtiha Sûresi’ni OKu da ANLA!. Söz alıp verme var onda.
Sen bir defa elini temiz tutarak aç!. Oradan boş dönme yoktur.

ALLAH.: “Kapına geleni boş çevirme!.” buyuruyor.
Kendisi hiç boş çevirir mi?. Bunu düşünmek bile küfürdür.
Aman dikkat et!. Kapının tokmağını çalmasını bil!.

Er REZZÂK-ı ÂLeMdir.
Münkiri de kâfiri de hiçbir yaratığı geri çevirdiği düşünülemez.

ALLAH'ın helâl rızık hazînesi haram rızkı yok edecek derecede hududsuzdur..

Dünyâda muayyen bir müddet kalacağını hakkı ile bilen, verilen rızkına kanaat edip yaşamak
“NEFSİN” ...

Âhireti terk ederek Cehennem Korkusundan ve Cennet Mükâfatından dolayı düşünmeyerek
ALLAH'a ve Peygamber'e bağlı yaşamak “GÖNLÜN”...

Kendi kendini terk etmek ve hiç olduğunu bilerek
ALLAH'dan başka hiçbir şeye rağbet etmemek “CÂNIN”zühdün.
Yâni Mansur gibi olmak.
Bir damla suyu denize dökersen ikilik denizde kaybolur. Deniz denizdir. Damla da damladır.
Deniz coşsa dalgalansa burada irâde, denizindir. Damlanın değil...
O koskoca deryâda damlayı bulmak imkânsız. Ne akıl ile ne de kimyâ ile bulamazsın.

Mutlak Hakîkat
ALLAH'dır.. Herşey O'ndan...
Fakat hiçbir şey
“O” değil...

“Tevhid” bunu bilmektir ve.: “Bu HAKk!.” demektir.

Aman dikkat et!. Anlamayanlar Mansur gibi başını vururlar...
O zaman ne kulak, ne göz işe yaramaz.
Hiç olduğunu anlamak
“HAKk” demek budur. Mansurluğunu îlan etme!.
ALLAH ile senin aranda sır kalsın...
O zaman cesed ile insanın görünmeyen öte tarafı hudûdundasın..
Bunun arası kalb gözü dedikleri ve târifi mümkün olmayan
“GöNüL” dür.
Cesedi ile imkân âleminde, rûhu ile kudret âleminde olmak
“GöNüL” gözünün açık olması demektir.
Namaz mi’râcdır demek: Gönül ile HAKk olana bağlanmaktır.

GöNüL.: HAKk olana bağlanmanın ismidir.
Bunu unutma!. MecNûN gibi LeyLâ'ya bağlan!..
O zaman ÇÖLü de görmezsin, KUMu da, sıcağı da...

ALLAH'dan başka o aşkla birşey göremezsin.
Hiç ol ki
=>O’nunla birlikte olduğunu anlarsın o zaman..

Sana son öğüt:
Akşam ve sabah namazlarını vaktinde kıl aslanım!.
Kim ne derse desin o iki namazın kazâsı yoktur.

“Süvâriler bile sizi kovalasa sabah namazının sünnetini kaçırmayın!.” diye Rasûl-u Ekrem bağırıyor.
Bir gün gelir bu sûretle
“GÖNÜL” ne imiş öğrenirsin o zaman bana da duâ edersin.

“ALLAH GöNLün gibi versin!.” demek ne demektir.
O zaman ANLArsın bu DUÂyı.


“Namaz gözümün nûrudur.” buyurdu Rasûlu Ekrem.
Namazın gözle ne alâkası var bilir misin?.


“BEN, kulumla görürüm” diyor zü’L- CeLâL.
Bu, ALLAH ile berâber hem kendini hem de HÂLIK’ı HAKk olarak görmek demektir. Bu “ GöNüL” dedikleri nesne işte budur..

31.X.1985..


Resim

Miskin.: Uyuşuk, tembel, hareketsiz. Zavallı.
Tabi’ : Birinin arkası sıra giden, ona uyan. Boyun eğen. İtaat eden.
zü’L- CeLâL.: Celâl Sâhibi, ALLAH celle celâlihu Azâmet, Kibriyâ, İzzet Ve Heybet Sâhibi Cenâb-ı HAKk celle celâlihu..
Mi’rac : Merdiven, süllem. Yükselecek yer. En yüksek makam. Huzûr-u İlâhi. Peygamberimiz Hz. Muhammed (aleyhisselâm Efendimizin, Receb ayının 27. gecesinde Cenâb-ı HAKk'ın huzûruna rûhen, cismen, hâlen çıkması mu'cizesi ki; en büyük mu'cizelerinden birisidir.
er-REZZÂK : Bütün mahlûkâtın rızkını veren ve ihtiyaçları karşılayan. ALLAH celle celâlihu..
Münkir : (Nekr. den) İnkâr eden, kabul etmeyen, hakîkatı tasdik etmiyen, dinsiz.
Muayyen : Görülmüş olan, kat'i olarak belli olan, belli, ölçülü, tâyin ve tesbit olunmuş, kararlaştırılmış.
Rağbet : (Rağbet) İstek, arzu. İyi sayılmak. Bir şeyi çok iştiyakla istemek. İhlasla duâ etmek, teveccüh etmek.
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 957
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

TÜRK MiLLETi DÜNYÂNIN EN CÖMERT MİLLETİDİR..

Cömertlik zenginlik ile değildir. Gönül iledir.
Hangi fâkirin evine giderseniz gidiniz sizi aynı ağalık rûhu ile ağırlarlar.
Cömertliğin idrâki hiçbir bâtılı kapitalistin hülyâsına bile giremez.
Zâten lûgatlarındaki cömertlik kelimesinin mukâbili de uydurma lâkırdıdır. Cömertlik başka dile tercüme edilemez.
70.000 evliyâ toprağı denilen ANADOLU'ya has bir haslettir.
Cömert kelimesi ANADOLU'da kullanılmaz.
Çünkü bu herkesde olduğundan kibir vesîlesi olur.
Gerçek hayat rûyâlara hiç benzemez.
Kederden geçmeden neşeye varılmaz, insanlar bilmedikleri konularda tartışırlar.
İnsanları amelleri ile değil, adları ile tanıyorsunuz. Birçok adlar birçok fenâ işleri örter.
Hallac-ı Mansur'a yapılan görülmemiş işkence ile ölüm, şeriatı muhafaza kelimesi altında Ulemâ Meclisi’nin verdiği fetvâ ile oldu.. İslâm'da işkence yasaktır.

“Müsüllü” âyeti. Uhud Harbinde inmiştir.
Fetvâ verenlerin adlarına bakmayın!.
Altında küfre bakan yüzleri görülür, o adların..

SETTÂRu’l-uyûb,
Zu’l- İntikam Şedidu’l- ikab,
Seriu’l-hisab,
VÂHİDu’l- KAHHAR Zu’l- CeLâLi ve’l- İkram,
RABBu’s- semâvât,
Nûru’s-semâvât BEDÎu’s-semâvât,
Bunlar ne demektir?. Bunları bul öğren!
ALLAH'ın kahrında lutfu gizlidir.
Yanan yeri tekrar yaptırmamıştır. Kimse onu sen bul!..
Kahrın içinde lutfu gizlidir.

Dikkat!.
Onun için VÂHİDu’l- KAHHÂR’dır.
Gözleri hakîkatlere açık olanlar yakînen bilirler ki, bu Maddîyyat Âleminin fevkinde bir de Mânevîyyat Âlemi vardır.
Bu Maddîyyat Sahâsı’nda sayısız hâdiseleri vücûda getiren İlâhî Kudret, Mânevîyyat Âlemi’nde de nihâyetsiz şuûnu “OLurları” vücûda getirmektedir..
Bu Mânevî Şuûn’un tecellîyatı husûsunda ise Kur’ân âyetlerinin pek lâtif tesirleri vardır ki bu da, Kur’ânı Kerîm'e ALLAHu TeÂLÂ tarafından mev'ud bulunan (vaad edilen) hassalardan meziyetlerden ibâretdir.
Birçok hastalıkların iyileşmesi için âyetlerin okunması lâzımdır. Bunlar İlâhî İhtizaz Titreşimlerdir.
Organizmada maddî değişmeler, bunlara bağlı Rûhî Tezâhurlar görülür.
Meselâ gürültü; kanda, dimağda potasyum muvâzenesini bozar. Âni hiddetlerde bu muvâzene yine bozulur. Delilerde muvâzene çok bozuktur.
Tabiatda birçok mâdenler vardır.
Bunlar bugünkü bilgimize göre Anyon Katyondurlar.
Yine bâzı mâdenler vardır mıknatıs onları çekmez veyâhut onlar mıknatısa yanaşmazlar.
Bu bahis uzundur.. Diğer yazılarda anlatılmıştır..

Rûyâ, bir sırdır.
Rûhî Hâdiselerden biridir.
Kur’ânı ve Âyetlerini anlamak için Belâgat İlmi denilen aklın ve idrâkin hakîkata doğru gittiği bir yoldur bu.
MAÂNİ – BEYÂN - BEDİ' kısımları vardır.
Bunları bilen Kur’ân'ı tefsir eder anlar...


Meselâ: "NÛN" - "HÂ-MÎM" - "ELİF-LÂM-RA"
Bunların hepsi birden:


ELif.: ALLAH
Lâm.: Lâtif Cebrâil demek
Mim.: Melek. MuhaMMed demek.


Hepsi birden ER-RAHMÂN oluyor.
Mânâsı ALLAH Cebrâil ile vahyi Hz. MuhaMMed (sallallahu aleyhi vesellem)'e gönderdi.
İşte bunu anlayanlar ilimde râsihûn olanlardır.
“HER ŞEY’i SU’dan HALKETTİK.”
“Her şeyy” nedir?
“Her şeyde BEN varım. Kudretimle tecellî ettim. Bütün güçlerimle güründüm.”
Her meydana çıkıp zuhûr eden şeyin aslı, kim, gücü, kudreti o zuhûr eden şeyin içinde kalandır.
Kendinde taşıdığın dostu bilen çok azdır.
Onu bilen ölümden, ihtiyarlık, ızdırabdan kurtulmuştur.
Ölmezlik Suyu içmiştir. Ama yine ölecektir.
Lakırdıya gülme!. Çok mühim lakırdı bunlar, tekrar tekrar oku!.

Zîra.:
İlim, “ASL”a, hakîkata tecâvüz ederse sapıklık başlar..
Sonsuza girmeden ideal bir târif yapılamaz.
Bütün Sırr-ı Esrâr-ı Vahdânîyyet insan üzerine yükletilmiştir.
Hakîki İnsan Hûri ve Gılman'dan daha güzel halk edilmiştir..


Meşhur Arap Şâiri Ebû Munzer.:
“Yâ İlâhî!. SENin olmadığın yeri bize göster de cehennemi göreyim!.” demiştir.

ALLAH her yerde hazır ve nâzır değildir.
Dikkat et!.
“Her şey=>ALLAH'da hazır ve nâzırdır.” demektir.
Aksini düşünme, küfre gidersin!
Yardım kudsal bir sözdür.
Bütün yaratıklara yardım ALLAH'ın şânındandır.
Bu şandan hakîki ile istifâde için kimseden yardım istemeyin. Yardım istemekde HAKk’a isyan kokusu vardır.
Bu hareketde bu kokuyu burun almaz. Akıl idrak etmez tüm bulamaz.
Bu işde irfan sâhibi olmak gerek.
Bunu idrak edememek en büyük cehennem ateşidir.
Fâizle para almak aha bundan haramdır. Vermedi demekdir..
Sen utanmadan istiyorsun.
Yâni fâiz, ALLAH vermedi başkasına dönmektir.
HAKk, bu hâlinden senden utandı da seni işitmek istemedi. O'ndan istediğini vermedi..

22.07.1986


Resim
Cömert : Eli açık, ikramcı, kerem sâhibi.
Lügat.: Kelime. Söz. Her milletin dili. Lügat kitabı, sözlük.
Mukâbil.: Karşılık olan. Karşı taraf. İvaz, bedel, karşılığı.
Vesîle.: (Vâsile) Bahâne, sebeb. Fırsat. Elverişli durum. Vâsıta. Yol. Pâye, rütbe. Baba. Kurbiyet. Kendisi ile başkasına yaklaşılan şey. Cennet'te bir menzil adı. ("El-Vesiletu menziletun fi'l-Cenneti" hadis-i şerifi bunu te'yid ediyor.)
Ulemâ.: (Âlim. c.) Âlimler. Osmanlı Devrinde yüksek ilim ve fıkıh âlimleri. İlmîyye Mensubları.
Fetvâ : Bir hâdise, bir muâmele hakkındaki hükm-ü şer'îyi ehli olanın haber vermesi ve o hükme dâir verilen mâlumat, bilgi..
Şeriat: Doğru yol. Hak din yolu. Büyük ve geniş cadde. Nur, aydınlık, ışık. Kur'ân-ı Kerîm ve Hazret-i Peygamber aleyhi's-salâtu ve's-selâm'ın târif ettiği ve bildirdiği yol. ALLAH celle celâlihu tarafından Peygamber aleyhi's-selâm vâsıtasıyla vaz' ve tebliğ olunan hükümleri hâvi İlâhî Kânunların Hey'et-i Mecmuası. Şeriat, aynı zamanda din mânâsına müsta'meldir ki, ahkâm-ı asliye denen itikadiyâtı ve ahkâm-ı fer'iye denen ibâdet, ahlâk ve muâmelât yâni, İslâm Hukûkunu ihtivâ etmektedir..
SETTÂRu’l- uyub.: Ayıpları örtücü.


Resim

وَمَن يَهْدِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِن مُّضِلٍّ أَلَيْسَ اللَّهُ بِعَزِيزٍ ذِي انتِقَامٍ
Resim---Zu’l- intikam : “Ve mey yehdillâhu femâ lehu min mudill e leysellâhu bi azizin z'intikam.: ALLAH kime de hidâyet ederse, artık onu saptıracak yoktur. ALLAH, mutlak güç sâhibi ve intikam alıcı değil midir?”
(Zümer 39/37)

وَاتَّقُواْ اللّهَ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ...
Resim---Şedidu’l- ikab : “...vettekullâhe va'lemu ennellâhe şedidu'l-ikab.: ... ALLAH'tan korkun. Biliniz ki ALLAH'ın vereceği cezâ ağırdır.”
(Bakara 2/196)

İkab.: Şiddetli azab, eziyet, cezâ.

أُولَـئِكَ لَهُمْ نَصِيبٌ مِّمَّا كَسَبُواْ وَاللّهُ سَرِيعُ الْحِسَابِ
Resim---Serîu’l-Hısab.: “Ulâike lehum nasîbun mimmâ kesebu, vALLAHu serîu'l-hisab.: İşte onlar için, kazandıklarından büyük bir nasip vardır. (Şüphesiz) ALLAH'ın hesâbı çok süratlidir.”
(Bakara 2/202)

قُلِ اللّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ...
Resim---VÂHİDu’l- KAHHAR : “...kulillahu hâliku külli şey'in ve huve'l-VÂHİDu'l- KAHHÂR : ... De ki: ALLAH her şeyi yaratandır. Ve O, birdir, karşı durulamaz güç sâhibidir.”
(Ra’d 13/16)

EL VÂHİD.: Bir, tek, biricik. Eşi, benzeri, cüz'ü, parçası olmayan ALLAH celle celâlihu, Ferid.
El KAHHAR.: Gâlib-i Mutlak ve her an kahretmeye muktedir olan ALLAH celle celâlihu.. HAKk Celle ve A'lâ'nın esmâ ve sıfatındandır.


تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِي الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ
Resim---Zü’L- CELÂLİ VE’L- İKRAM : “Tebarakesmu RABBike zi'l-Celâli ve'l-İkram.: Büyüklük ve ikram sahibi RABB’inin adı yücelerden yücedir.”
(Rahmân 55/78)

رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا فَاعْبُدْهُ وَاصْطَبِرْ لِعِبَادَتِهِ هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا
Resim---RABBü’s- Semâvât : “RABBu's-Semâvâti ve'l-ardi ve mâ beynehumâ fa'budhu vastabir li ibâdetih hel ta'lemu lehu semiyya.: (O) göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin RABB’idir. Şu hâlde O'na kulluk et; O'na kulluk etmek için sabırlı ve metânetli ol. O'nun bir adaşı (benzeri) olduğunu biliyor musun? (Asla benzeri yoktur).”
(Meryem 19/65)

Ayrıca.: Ra’d 13/16; Kehf 18/26; Enbiyâ 21/56; Mü’min 40/86; Şuarâ 226/24; Zuhruf 43/82; Sâffât 37/5; Sâd 38/66; Duhân 44/38; Nebe’78/37 âyetlerinde de geçmektedir.

اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْض....ِ
Resim---Nûru’s-semâvât .: “ALLAHu nûru's-semâvâti ve'l-ard... : ALLAH, göklerin ve yerin nûrudur....”
(Nûr 24/35)

بَدِيعُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَإِذَا قَضَى أَمْراً فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُن فَيَكُونُ
Resim---Bedîu’s-semâvât : “Bediu's-semâvâti ve'l-ard, ve izâ kadâ emran fe innemâ yekûlu lehu kun fe yekun : (O), göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. Bir şeyi dilediğinde ona sâdece «Ol!.» der, o da hemen oluverir.”
(Bakara 2/117)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 957
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

Er-RAHMÂN..

Er-RAHMÂN.:
Rahmet sâhibi demektir. Rahmetin lugat mânâsı Kalb İnceliğidir. Rahmet, ni’met vericidir. Bütün yaratıklarına demektir..

Er-RAHÎM.:
Âhirette mü'minlere, emirlerine itaat edenlere ni’met vericidir..

ELHAMDULİLLAH.:
Ni’met karşılığı değildir.
Dikkat edin!..


Merhâmet.:
14 de 1=>(1/14) Peygamberliktir.
Kur’ÂN'da: 14 yerde secde âyeti vardır..


Kur’ÂN'da.: 14 ELHAMDULİLLÂHİ RABBi'L-ÂLEMîN ile başlayan âyet-i kerîme vardır..
7 si Dünyâ, 7 si Âhiret içindir..
7 ve 14 rakamında büyük bir SIRR gizlidir..
Beni bağışlayın bildiklerimi söyleyemem..
Yalnız bâzı şeyler söyleyebilirim dikkat buyurun!.


CEBRÂİL.: 7 harflidir..
AZRÂİL.: 7 harflidir..
MİKÂİL.: 7 harflidir..
İSRÂFİL.: 7 harflidir..
MÜHR-ü NÜBÜVVET.: 7 harflidir..
İSRÂ SÛRESi.: 14 âyet'tir..

Seferî olan namazların farzları ikişer rekât kılınır.. Bu emirdir..
Farzları
.: 14 rekâttır..
Bu rakamlarda birşeyler gizlenmiştir.
Kâinat 7 günde haLk OLmuştur..



Fâtiha.:?
Kul huvallâhu Ahad.: 7..
Kul Eûzu.. El-Felâk.: 7..
Kul Eûzu.. En-Nâs.: 7..
Âyete’l- Kürsî.: 7..
Cenâb-ı HAKk 70 bin perde arkasındadır..
70 bin LÂ ÎLÂHE İLLALLAH..
7 kat Semâvât..
Nefsin 7 Mertebesi vardır..
7 ler...


GAVS – ÜÇLER - DÖRTLER – YEDiLer/(Evtad) - KIRKLar - ÜÇYÜZLer - .:
Bunlar da 7 dir...

Haftanın günleri =>7'dir..

ZUHAL, MÜŞTERi, MERiH, ŞEMS, ZÜHRE, UTARİD, KAMER .:
7 KandiLLi Süreyya YıLdızı.

Dübbü Ekber=>Dübbü Asgar=>7'şer YıLdızdır..
Bunlar vâsıtasıyla KUTUB YıLdızı BULunur..

ZiYÂ -=>7 Renktir.

“Yediden=>Yetmişe kadar..” sözü.
BunLar Kuru Laflar değildir..

İnsÂNda =>5 DUYgu VARdır.:
Görme, İşitme, Tatma, Koku, Hissetme/(Lems).
İki tâne daha vardır..
O duygular, hassalar, ikisi de ibâdetle kazanılır..
O zaman onlar da =>7 eder..


İBÂDET.: İnsÂNda olan bir şey=>işte bu iki şeyi ortaya çıkarmağa İnsÂNı hazırlar.
Onu ortaya çıkaran da=>MÜRŞİDdir.
ÇİLE'de=>Ortaya çıkar.
HâLvet'te=>İdrâke geçer.


RASÛLU EKREM'e 7 şey farzdır.:
1-) Gece namazı kılmak,
2-) Abdestli gezmek,
3-) Yerde yatmak,
4-) Soğan, sarımsak yememek,
5-) Kin tutmamak,
6-) Affetmek,
7-) Rûhunu teslim ettiği yere gömülmek..

Gökte Ay =>14 günde Bedr-i Tam olur,
Ondan sonra küçülmeye başlar..

7 Tuğlu Vezir.
En Büyük Vezir.
Kânûnî Süleyman zamÂNında vezirin en yüksek rütbesi..

Ashâb-ı Kehf =>7 dir.
Gökler =>7 dir.
Geceler =>7 dir.
Seyyâreler =>7 dir.
Safâ ve Merve koşması/say =>7 defâdır.
Kâbe’yi tavaf =>7 defâdır.
İnsan =>7 şeyden yaratılmıştır.
Rızık =>7 cinstir.
HÂ-MÎM ler =>7 âyettir.
Fâtiha =>7 âyettir.
Kur’ÂN =>7 sarf ve 7 lügat üzeredir.
Secde =>7 âza üzerinedir.
Cehennemin isimleri, kapıları, katları =>7 dir.
AD Kavmi =>7 günde helâk olmuştur.
Yusuf Peygamber =>7 yıl zindÂSNda kalmıştır.
Zenginlik =>7 yıldır.
Kıtlık Yılları =>7 dir.
Kadınlara akrabalık haramları =>7 dir.
Şehidlik =>7 mertebedir, 7 türlüdür.


ALLAH Kur’ÂN'da =>7 şeye yemin eder.:
1-) Yıldızların Mevkîlerine,
2-) Kıyâmete,
3-)Geceye,
4-) Atlara,
5-) Sabaha,
6-) NÛR-u RASÛLULLAH’a,
7-) ZÂT-ı ECELL A'LÂ’Larına.

Bunlar bu kadar yeter..

Hayvanlardan da biraz bahsedelim.:
Dünyâ Hayvanlarla doldu.
* Tek tırnaklı –
* Dört ayak iki tırnaklı –
* Dört ayak üç parmaklı –
* İki ayak dört parmaklı –
* İki ayak beş parmaklı –

……İki ayak.
1 Tırnak.: 4 ayak,
2 Tırnak.: 8 ayak,
3 Parmak.: 6 ayak,
4 Parmak.: 8 ayak,
5 Parmak.: 20 ayak,

-------- ---------
15 ........... 46

15+46=61
....... 6+1=7

1+5 6 ....... 4+6 =10 ....... 10+6 =16 ....... 1+6 =7

15+10 =25 ....... 2+5 =7

Hayvanlarda bunlardır..

BİSMİLLAH =>Her Şeyin BAŞıdır..


Resim
Ni'met.: Ni’met. (Nimet) İyilik, lütuf, ihsan. Saadet. Hidâyet. Giyecek şeyler. Yiyecek faydalı şey, rızık.
Melâike.: (Melek. c.) Melekler. Nurdan yaratılmış, fıtratları sâfi, makamları sabit, kendileri ma'sum mahluklar
Azrâil.: Ölüm Meleği. Dört büyük melekten biridir, ölenlerin ruhlarını almak görevi vardır. Diğer bir ismi de "Meleku’l- Mevt.: ÖLüm Meleği"dir
Mikâil.: Rezzâkıyyet arşının hamelesi olan büyük Melek. Dört Büyük Melekten birisi. (Bak: Melâike)
İsrâfil.: Dört büyük melekten biri olup Kıyâmet günü cesedlere Nefh-i Rûh etmeye ve Sûr'u üfürmeye vazîfelidir. (Bak: Melâike)
Mühr-ü Nübüvvet.: Peygamberlik mühürü. Peygamberimiz Hz. Muhammed aleyhisselâm’ın iki omuzu arasındaki (sırtındaki) Peygamberlik İşâreti..
Evtad : (Veted. c.) Direkler. Kazıklar. Ricâlullah'tan birine verilen isim.
Gavs : Çağırma. Nidâ. Medet istemek. Yardım edici. Medet verici. Kurtuluş.
Aktâb : (Kutb. c.) Kutublar. Hak târikatların reisleri, şahlar
Dübb-ü Ekber.: Büyük Ayı Yıldız kümesi.
Dübb-ü Asgar.: Küçük Ayı Yıldız kümesi.
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 957
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim


TAHTE’s- SERÂ - FEVKE’s-SERÂ..
TOPRAK - TURÂB - HÂK - SERÂ..


ER REZZÂK...
Toprakdan geçerek gelir. Yiyecek, içecek. Herşey.
Toprağın terkibinde herşey var.
Görünmeyen oradan görünür. Görünen orada gizlenir.
Herşey topraktandır. Fakat herşey toprak değildir.
İşte ALLAH'ın hüneri burada tecellî eder.
ANLAyan için.. GÖRen için. DUYan İÇin...

İnsan da topraktan yaratıldı.
Yâni İlâhî hamûleyi taşıyan cesed.. Cesed yine toprağa döner.
Bütün madde ve terkibi ile. Hamûle gider geldiği yere...
Tuhaf... Akılsız akılları sarsan bir tuhaflık... Fakat hakîkat bu ne yapalım, ister inan, ister inanma!.
Aklı kandırmaya çalışan, serbest olan nefisle onun arzu ve istekleriyle uğraşırsan bu lâflar sana bir şey ifâde etmez...

Topraktan yaratıldığı cesedi rûhun emrine alırsan ruh ve İlâhî nesne onu her gün toprağa secde yaptırır.
“Ağaç ve çemen secde ediyor. Siz bunu göremezsiniz.”
Doğrudur göremezsin. Sen kendi secdeni bir defâ yap gör de, onlara ondan sonra söz söyle...
Toprak o kadar mukaddesdir ki bilemezsin.
Hattâ “Keşke toprak olsaydık.” âyet.
Keşke toprak kalsaydık demektir bu..
SECDE-i RAHMÂN, Er-RAHMÂN ALLAH demektir.
Diğerleri tecellî esmâlarıdır. Bunu unutma!.

Bu toprakta oluyor. Yâni secde...
O hâlde ALLAH’a böylelikle yanaşıyorsun ALLAH uzakta mı?
Hayır!. Sen uzaktasın.. Hâlâ anlayamadın mı?
Yanaşmak yok, bu idrak demektir.
Bir nevi Mansur’un bağırmasının haykırmasının sessiz olanıdır.
Toprağa niçin secde ettiğinin anlamı bu işte...
“Ben insanın sırrıyım, insan benim sırrım”. Bir olduğumuz için sırrız.
“Herşeyi zevceteyn yarattım” âyeti, bunu gizlemek içindir.

Toprak söylüyor.:
“Ağlama ey insanoğlu! ALLAH seni benden yarattı Bana vereceğini de vaad etti.
Borç vermekle ödenir. Ne korkuyorsun.
Benden temiz gittin. Su ile yıkandın. Karıştın.
Temiz gelirsen hem sen. hem ben iftihar duyarız.
ALLAH indinde mağfur oluruz. Sevgisine lâyık olduğumuzu isbat etmiş oluruz.
Korkma!.
Benden geldin. Bana geldin. Düşman değiliz.
Seni tekrar eritip kendime karıştıracağım.
Yalnız hâtıra olarak kemiklerine dokunmam. Onlar birgün lâzım olacak...
Sen, atom nazariyelerini bugün biliyorsun.
Atomun da protonun da bilgisayarı var.
Bir anda evvelce terkibinde olanları benden tekrar bir anda alır. Senin kemiklerini donatır, unutma!.
“VE HUVE ÂLÂ KULLU ŞEY'in KADÎR!” İşden bile değil.. Anla!.. Câhil olma!..
İlâhî bilgisayar "El-VÂCİD” dir. Yoktan maddeyi de ortaya çıkarır.
Bizim mâlûmat bilgisayarına benzemez.
Bu bilgisayarı harekete getirecek vazîfeli “İsrâfil’in Sûru" bunu ifâde eder.
Bu tuhaf gibi göründü. Akla sokmaya çalış! Tuhaflık yoktur. Akla sokmaya çalışmamakta tuhaflık vardır,
Bu işde bâtını bâtın içinde seyretmek zordur.
Bâtını zâhirde görme de büyük hünerdir.
Zâhirde bâtını görmek de irfan işidir.
Bir atomun çekirdeği enerji kaynağıdır.
Atom parçalandı mı enerji serbes kalacaktır.
Atomu göremezsin hele çekirdeğini hiç. Bâtın, bâtın içindedir.
Enerjinin yaptığı işleri görerek atomu tanıdılar. Onu vasıflandırdılar.
Bir tohumda çınar gizlidir. Tohumda çınarı görmek hünerdir.
Tohum kaybolup da ortaya çınar çıktığı zaman sen ondaki hüneri gördün. Zâhirde bâtını görmek de ârif işidir.
Bu günkü Türkçe gibi değişen ve başı boş bir dil ile eskiyi anlamak imkân hâricine çıkmıştır.
Eski kültür, edebiyat milyonlarca kitapları anlamak mümkün değildir.
Bu dil ile hiç kimse kendi içine inmeye muvaffak olamaz.
Ben bu yeni dil ile ne öğüt ne nasihat verebilirim.
Çünkü sözlerim insanın rûhuna hitab olduğundan bunu anlatmak imkân hâricindedir.
Birçok kelimelerin mânâlarını bilmek lâzımdır.
Birçok kelime vardır ki yeni dile dökmeye ve onunla îzah etmeye imkân yoktur.
Rûhânî. Mânevî. Bâtınî. Zâhirî. Kudsî. Vahiy...
Bunların mukâbili yoktur. Bakın.: “Ölmüş kudsal bir kimsenin bir kanışa göre sürüp gitmekte olan tinsel gücü” bu satırı büyük bir gazetede büyük bir şahsın ağzından çıkmış, okudum.
Ne demektir bilir misiniz; rûhâniyet.“Yaşanmış olgulardan belleğin sakladığı her türlü İZ.”
Bu da hâtıra demekmiş. Bunlar; hâtıraya, dimağa, bir nevi bilgisizliğin hakâret ve küfrüdür. Fakat ne o târif rûhâniyet demektir ne de hâtıra o târif gibidir..

RûHânîyyet;
Rûhun aslını anlamaya yarayan, rûha ALLAH’ın verdiği güçtür.
Kudsal, mukaddes, kudsî demek değildir. Velhâsıl uydurma kelimedir.

Bu malzeme ile birbirimizi anlamaya imkân kalmadı.
Muarrî’nin.: “Halk arasında cehâletin yayıldığını görünce ben de câhil oldum. Hattâ beni câhil sandılar!.” sözü meşhurdur.

Hâlbuki bugün atom devrindeyiz. Hiçbir şeyi inkâr etme kapıları tamâmıyla kapanmıştır.
Akıl ile bakarsan herşeyi anlarsın. Zîra.: “ALLAH YETECELLÂ Fİ’L- ASRI’L- ÂLEM”.
Mânâsı.: “ALLAH bütün Kudretiyle bu asırda tecellî etmiştir.” Secdeye varın secdeye!. Hem de aklınızla birlikte!..

02.09.1986..


Resim
Turâb: Toprak, toz.
Hâk.: f. Toprak. Turâb.
(Hâk ol ki, Hüdâ mertebeni eyleye âli.Tâc-ı ser-i âlemdir o kim HAKK-ı kademdir.)

Hüner.: f. Mârifet. Bilgililik. Ustalık, mahâret.
Hamûle.: İlâhi Emânet. Verilen ahd. Elest bezmindeki Kulluk sözü. f. Yük. Yük taşıyan nakil vâsıtalarının yükü.
Cesed.: Ten, gövde, vücud, beden. Ruhsuz vücud.
Tuhaf.: (Tuhfe. C.) Hediyeler. Münâsebetsiz hâl. Eğlenceli, gülünç. Garip iş veya şey. Hoşa giden ve az bulunur şeyler.
Nesne.: Şey, herhangi bir şey.
Mukaddes.: (Kuds. den) Takdis edilmiş olan. Temiz ve pâk. Noksan ve kusurdan müberrâ ve uzak olan. Her çeşit noksan, ayıp ve kusurlardan münezzeh ve uzak olan. Kudsi.
Serâ.: Yer, toprak. Arz.
Tahte’s-serâ.: Toprağın altı.
Fevke’s-serâ.: Toprağın üstü.
Mağfur.: (Mağfur) Rahmetlik olmuş. Günahlarının afvı için kendine duâ edilmiş olan. ALLAH'ın, kendisini affı için duâ edilen ölmüş kimse.
El-Vâcid.: Vücûda getiren HAKK TeaLâ Varlıklı. Fâtır. Ganî ve zengin. Mevcud olan.
Rûhânî.: Cisim olmayıp gözle görülmeyen cin ve melâike gibi bir mahluk. Rûha âit. Ruhtan meydana gelmiş, melek. Madde ile alâkalı olmayan, mânevî, ruh âlemine mensub olan.
Rûhâniyet .: Ruh gücü.
Dimağ.: Beyin. Kafanın içi.

Resim

الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ
Resim---“Eş şemsu ve'el- kameru bi husbân (husbânin).: Güneş ve Ay (yaratılışları ve yörüngelerindeki hareketleri), (astrofizik) hesaplarladır (hassas dengelerle dizayn edilmiştir).” (Rahmân 55/5)

وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ
Resim---“Ven necmu ve'ş- şeceru yescudân (yescudâni).: Yıldızlar, bitkiler ve ağaçlar, rahmet sahibi Rahman olan Allah’a boyun eğerek secde ederler.” (Rahmân 55/6)

إِنَّا أَنذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرِيبًا يَوْمَ يَنظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَا لَيْتَنِي كُنتُ تُرَابًا
Resim---“İnnâ enzernâkum azâben karîbâ (karîben), yevme yenzuru'l- mer’u mâ kaddemet yedâhu ve yekûlu'l- kâfiru yâ leytenî kuntu turâbâ (turâben).: Muhakkak ki, sizi yakın bir azapla uyardık. O gün kişi, elleri ile takdim ettiği şeye bakacak. Ve kâfir olan: “Keşke ben toprak olsaydım.” diyecek.” (Nebe’ 78/40)

وَمِن كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
Resim---“Ve min kulli şey’in halaknâ zevceynî leallekum tezekkerûn (tezekkerûne).: Ve Biz, herşeyden (zıttıyla kaim kılarak) çift yarattık. Umulur ki böylece siz tezekkür edersiniz.” (Zâriyât 51/49)

لِلّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا فِيهِنَّ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Resim---“Lillâhi mulkus semâvâti ve'l- ardı ve mâ fîhin (fîhinne) ve huve alâ kulli şey’in kadîr (kadîrun).: Göklerin, yerin ve onlarda bulunanların mülkü Allah'ındır. Ve O, herşeye kaadirdir.” (Mâide 5/120)

إِلَى اللّهِ مَرْجِعُكُمْ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Resim---“İlâllâhi merciukum, ve huve alâ kulli şey'in kadîr (kadîrun).: Sizin dönüşünüz Allah'adır ve O, herşeye kaadirdir.” (Hûd 11/4)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 957
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

SECDE-yi TİLÂVET

Secde-i Tilâvet.. Çok büyük bir hikmettir..
Rûhun cesede hâkimiyetine kavuşmak sırlarından birini taşır. Secde âyetlerindeki Ledûnnî Sırların ifâdesi gizlidir.
Mânâlarını öğrenirsen, secdeyi îcab eden bir mânâ bulamazsın. Fakat emirdir.
Meleklere.:
“secde edin” emrinin sırrı..
ALLAH’ın ibâdete ihtiyacı olmadığı, o secdenin niçin yapıldığını anlarsan anlarsın..

Bir secde âyeti vardır. Hemen secde yapılması lâzımdır.
O secde âyetinde bütün melekler secdeye varmak mecbûriyetindedir.
Tehiri katiyen câiz değildir. Kâinattaki melek vazîfeleri bir an durur.
Çünkü;

“Âdem’e secde edin” emri bütün meleklere çıkmıştı.
O secde âyetini insan okumakla aynı emrin kendisi tarafından tekrârı olmuş olur.
Bunda
“Hemen tasarruf vâki’ olur.
Hakîki Tasarruf Sâhibi Velî bunu bilir.. Her Velî’de tasarruf yoktur..


TASARRUF NEDİR.:
İdâreyi, iktidarı eline almak. O Âyetle herşey mümkündür.

EŞYÂDA TASARRUF.:
Kutbiyete bağlıdır.. Hâdimleri kırklardır ki bugün beş kişi kalmıştır.

GAVSİYET.:
Kalblere mutasarrıftır. Hâdimleri Yedilerdir.. Bugün iki kişi kalmıştır..

Her Velîde tasarruf yoktur.
Ancak; Ledunnî İlimlere vâkıf olanlarda tasarruf mümkündür..

Aklın dışındaki şeyleri akla sokmağa uğraşmak küfürdür.
Bilgi, bilgisizliği içinde kalmamak lâzımdır.
Kendi kendinizi dışarı atmayınız, aklınızla..
ALLAH’ın dışında değilsiniz ki =>O’nu göresiniz ve irtibat kurmağa savaşasınız.. Bırak kendini sâhibine..
Bunlara AKıL
=>“Ermez!.” değil. “Yetmez!.”

Resim

Secde-i tilâvet.: Kur’ân-ı Kerim'de o âyeti okumuş olma secdesi.
Hikmet.: İnsanın, mevcûdatın hakîkatlerini bilip hayırlı işleri yapmak sıfatı. Hakîmlik. Eşyânın ahvâlinden, hârici ve bâtinî keyfiyetlerinden bahseden ilim.
Ledûnnî.: Ledunn ilmine mensub ve müteallik. Ledünne dâir ve âit.
İcâb.: Lâzım. Gerekli. Lüzum. Sebeb olmak. Ist: Akitlerde ilk söylenen söz. Bir mal sâhibinin müşteriye karşı, "Bu malımı sana şu kadar paraya sattım" demesidir. Müşterinin de kabul etmesine dâir olan sözüne "kabul" denir. Şer'i ıstılahta buna "îcâb ve kabul" denir.
Tasarruf.: İdâre ile kullanmak. Sarfetmek. Tutum. Sâhib olmak. İdâre etmek. Sâhiblik. Kullanma hakkı. (Para veya mal) artırma. Bir şeye karışıp müdâhale etme.

Velî.: Sâhib, mâlik. Evliyâ. Muin. Muhafaza eden. Küçük çocukların hâlinden mes'ul kimse. Sıddık. Baba. Babanın babası, cedde de denir. Fık: Hayâtını mücâdelelerle ve azîmet ve fevkalâde bir zühd ve takvâ ile ibâdet ve taata sarfederek kendisinden ALLAH'ın (c.c.) izniyle gaybdan haber vermek ve gaybî ahvâli keşfetmek gibi ilmî ve kevnî hârikalar zuhûra gelen zât. ALLAH'a (c.c.) mânevî yakınlık kesbetmiş olan şerif zât. Cenâb-ı HAKK'ın (c.c.) isimlerinden birisi.
Kutbiyet.: (Bak: Kutb-ul aktab).
Kutb-ul aktab.: Kutubların başı. Hilafet-i Mâneviye-i Muhammediye (aleyhisselâm). Velâyet-i mâneviye makamlarının en yükseği, Nübüvvet-i Muhammediyeye (aleyhisselâm) verâset makâmı olup, bu makâma ancak Cenâb-ı HAKk'ın bir atiyyesi olarak nâil olunur. Bu makamda bulunan zât, Hakîkat-ı Muhammediyyenin (aleyhisselâm) mazharı ve Esmâ-i İlâhîyenin câmi'idir. Her asırda bir tâne bulunan bu zatların sonuncusu mezkur sıfatların en ekmeline mazhardır. Bu makam hakkında Gavs ve Kutbiyyet-i Kübrâ tâbirleri de kullanılır.
Vâki’.: Olan, düşen, konan. Mevcud ve var olan. Geçmiş olan, geçen.
Hâdim.: (Hidmet. den) (c.: Huddâm) Hademe, hizmetçi, hizmet eden, işe yarayan. Îmân ve İslâmiyet'e ve millete faydalı olmaya çalışan.
Kutb.: Dînî bir meslek veya grubun başı. Bir çok müslümanların kendisine bağlandıkları azim ve büyük evliyaullahtan zamânın en büyük mürşidi.
Gavs.: Suya dalmak. Dalgıçlık. Mc: Bir mes'elenin derinliğine ve hakîkatine muttali' olup bilmek. İyi anlamak. Maslahata gayret ile girmek.
Gavsiyyet.: Evliyaullahın başı olmak. Velâyet mertebelerinden yüksek bir makam sâhibi olmak. (Bak: Aktab)
Mutasarrıf.: Tasarruf hakkı ve salâhiyyeti olan. Tasarruf eden. Bir işi kendi isteğine göre idâre eden. Bir malın sâhibi. Eskiden, vilâyetten küçük olan Sancağın en büyük idâre âmiri.
Vâkıf.: Bilen, haber sâhibi. Âşina. Bir işten iyi haberi olan. Vakfeden. Duran, ayakta duran.
İrtibat.: Bağlanmak, raptedilmek. Muhabbet, dostluk ve alâkadarlık. Düşmana karşı cenk için hudutta at sâhibi olmak.
Aktab.: (Kutb. c.) Kutublar. Hak Târikatların reisleri, Şahları.


Resim

وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلآئِكَةِ اسْجُدُواْ لآدَمَ فَسَجَدُواْ إَلاَّ إِبْلِيسَ قَالَ أَأَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ طِينًا
Resim---" Ve iz kulna li'l-melaiketi's-cudû li âdeme fe secedû illâ iblis kâle e escudu li men halakte tînâ : Meleklere: Âdem'e secde edin! demiştik. İblis'in dışında hepsi secde ettiler. İblis: «Ben, dedi, çamurdan yarattığın bir kimseye secde mi ederim!»” (İsrâ 17/61)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 957
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

AHMED YESEVÎ

Resim

Eller yahşî biz yaman,
Eller buğday biz saman..


Evliyânın evliyâsı.
Ondan büyük evliyâ düşünülemez.
Kendinden 700 sene evvel Cebrâil’in Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’a bildirdiği ve bir cennet hurmasının kendisine verilmesini vasiyet ettiği Ahmed..
Hurma 700 sene sonra Yesevî Ahmed’i buluyor, küçükken... Ahmed’in babası şeyh İbrâhim..
Şeyh İbrâhim vefât ederken kızı Gevher Şehnâz’a.:

“Sen ablasısın Ahmed sana emânet! O, ulu bir kişi olacak.” demiştir.
Ahmed Yesevî’yi anlatmak kâr işi değildir.
Yesi Kasabası’nda doğmuş. Yesevî oradan gelir derler.
Bir de derler ki genç, Yesevî isminde bir hükümdar var, Ahmedi Yesevî’ye nâmım kalsın diye yalvarmış. O da isminin sonuna Yesevî adını koymuş.

Kerâmetleri bugünkü inanç hudûdunun dışındadır.
Efsâneye bürünmüş mezârlar vardır. Bilinen türbeler vardır. Anadolu’nun her yerinde.
Bunların altında toprağa karışmış bölük bölük ermişler yatar. Topraktan buhar hâlinde ruhûniyetleri tütmektedir. Kokularını almak gerek.
O kokulara bürünmüş bugün tek tük yaşayanlar da vardır.
Su üstünde yürüyenler. Ateşe girenler, bir anda başka yerde görünenler, gidenler, gelenler vardır.
“Böyle şey olur mu?” diyenler çoktur.
Bunlar aklın yetmediği yerde inanmayanlardır.
Fakat halk bunları olur görmüş, onlara gösterdiği hürmet o mübârek insanları efsânelerle süslemiş, inanılmaz menkîbe ve hikâyelerle gizlemiştir.
Halkın kabul ettiği şeyde bir olur vardır. Asıl hüner onu görmededir.
Onların menkîbelerini, yaşayışlarını, kerâmetlerini efsâneler bile kıskanmaktadır.
Anadolu’yu süsleyen binlerce kendilerini unutturan ermişler, Velîler arasında onların varlıklarını var olduklarını haykıranlar vardır.
Bunların hepsi Yesevî’nin rûhâniyet ve tasarrufunu devam ettirenlerdir.
Anadolu’yu koruyan onlardır. Menkîbelerini, büyüklüklerini ben ifâde edemem. Kitaplar vardır onlardan okuyun.
Olmaz diye kabul edilen her şeyin olurunu sezin, bambaşka bir hava içine girersiniz.

Hacı Bektaş-ı Velî,
Hacı Bayram-ı Velî,
Hacı Şa'bân-ı Velî.
İşte Yesevî’nin görünen kerâmet ve büyüklüğünün müridleridir..

Ahmedi Yesevî Rasûlullah'dan (sallallahu aleyhi vesellem) bugüne kadar gelen ve gelecek olan varsa, en tepede yine Yesevî görünür.
Bir rivâyete göre 63 yaşında bir çukur kazdırarak 120 yaşına kadar orada ömrünü geçirmiştir.
Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) 63 yaşında dünyâdan göçtü diye.
Ahmedî Yesevî’yi anlatmak kelimelere, sözlere sığmaz. Onun hakkında ne bulursanız okuyun.
Onların içindeki perdelenmiş sırları, güzellikleri, Rasûlullah’ın(sallallahu aleyhi vesellem) rûhâniyetini bulursunuz.
Ahmedi Yesevî, Yusuf-u Hamadânî’den ders görmüştür. Küçük yaşta...
Onun menkîbelerini, inanılmaz kerâmetlerini okudukça inanılmayanın nasıl inanılır hakîkat olduğunu muhakkak sezersiniz.
Bu gibi şeyleri tetkik ederken maddeden ayrılmak gerek.
Neyle tâkip edeceğinizi size söylemekten utanırım...


Resim

Resim
Yahşi : Beğenilen yğit. Er kişi.
Yaman : kendini akıllı sanan.
Saman : Ekinin hayvan yiyeceği olan sap kısmı.
Evliyâ : (Veli. c.) Veliler. Nefsine değil, dâimâ Cenâb-ı HAKK'ın rızâsına tâbi olmaya çalışan, ibâdet ve taatta, takvâ ve riyâzatda çok yüksek mertebelere ulaşıp ALLAH'ın (celle celâlihu) mahbûbu ve karîbi olan büyük ve ender zâtlar. (Bak: Veli)
Kerâmet : ALLAH (celle celâlihu) indinde makbul bir velî abdin (yâni, âdi beşeriyyetten bir derece tecerrüd edebilen zatların) lutf-u İlâhî ile gösterdiği büyük mârifet. Velâyet mertebelerinde yükselen bir abdin hilaf-ı âdet hâli. Bağış, kerem. İkram, ağırlama.
Efsâne : halk dilinde anlatılan hikâye.
Menkîbe : Meşhur kimselerin ahvâline dâir hayat hikâyesi. Kıssa. Hikâye. Menkîbe.
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 957
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

HACI BEKTAŞ-ı VELÎ

Hacı Bektaş-ı Velî’nin hayâtı, aslı menkîbelerden ibârettir.
Târikatı yoktur.. Hz.Yesevî’den Rasûlullah kanalından sıyrılmış ALLAH’ın velîlerinden biridir. Bektâşilik, Şiîlik. Bunlardan münezzehtir.
Bunların hepsi aklın almayacağı ve Bektaş-ı Velî hakkındaki Hünkârın velâyetnâmesinde ki, kimsede olmayan el yazması ve tahrif edilmemiş nüshasında yazılıdır. O nüsha da ha bu küçük satırları karalayandadır..

Hacı Bektaş-ı Velî vefat ediyor.
Yüzü peçeli, bir at üzerinde uzun boylu bir zât geliyor, Hacı Bektaş’a....
Cenâzeyi yıkıyor kefenliyor namazını kılıyor kabre indiriyor
Toprağı atarken.:

“Yâ GANÎ!. Yâ ALLAH!. Yâ HAYY!. Yâ ALLAH!. Yâ KAYYUM!. Yâ ALLAH!. Yâ GAFFÂR!. Yâ RAHÎM celle celâlihu!.” okuyarak mezara üflüyor.
Atına binerek ayrılırken Hünkâr’a otuz sene hizmet eden Sarı İsmâil, atın dizginini tutarak.: “Yâ Erenler! Yıkadığın, namazını kıldırdığın ve defnettiğin ER hakkı için kimsin, yüzünü aç göreyim!.” demiş.
Peçesini kaldırmış... Sarı İsmâil görmüş ki Hacı Bektaş-ı Velî...
Derhâl yere kapanarak atının sağ ayağını öper.: “Ben sana otuz senedir hizmet ettim. Nasıl tanıyamadım!.” der ve ağlamaya başlar..
Bektaş-ı Velî.:
“ER ona derler ki kendi cenâzesini kendi yıkar, namazını kıldırır defneder!.” diyerek yüzünü örter ve atını sürer gider..

Hacı Bektaş-ı Velî,bu aklın almadığı hâdisede gizlidir.
Aklını başına alarak ona hakâret etmeden bu efsâneyi halletmeye çalış!.
O zaman Hacı Bektaş-ı Velî’nin kim olduğunu anlarsın!.


HAKK’ın emri.:
Nefse âit istek ve arzuların zıddı ve aksidir.
Yalan gürültü yapar. Hakîkat sâkindir.
Yıldırım, gök gürültüsü duyulmadan evvel çoktan düşmüştür.
Güneşe arkasını dönen, gölgesinin peşinden yürür.
Gayb, görülemeyen değil, görünmeyendir.
Bu cümleyi bir iki defâ okuyup düşünmenizi ricâ ederim!.
Sabır, zilleti izzete tebdil eder bilir misiniz?..
Ruh Âlemi’ni zekâ kadrosuna sığdırmaya çalışmak en büyük beşer hamâkatidir.
Hacı Bektaş-ı Velî evlenmemiştir. Bu sözü ile evlidir.
Sakal bırakmamıştır. Hacı Bektaş’ı rüyâsında görenlerden bilinir ve kendim de gördüm 70 seneden beri hem çok... Sakalı yoktu.
“Köse değildi ha!..”
Kadın..
Ev..
Harem.
Âile..

ALLAH’ın verdiği en büyük ni’metlerdir.
Dünyâda en mukaddes bir ibâdet mescididir.
Kadın; âilenin, devletin temeli, evin her türlü ziynetidir,
Kadını sevmek en büyük ibâdetdir.
Bu formül Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’ın bildirdiği İslâm'ın vahdet ve birlik İlâhı Sembolüdür.
Erkek, kadının kölesi olursa; kadın erkeğin câriyesi olur.
Erkek, kadının kölesi olmak mecbûriyetindedir.
Bu esas Âile Birliği, Bektaş-ı Velî’nin şu sözünde perdelenmiş açık berrak bir sûrette haykırılmıştır.:


ELine,
DİLine ,
BELine ,
ALLAH’ın Emrine göre hâkim ol.!”


Bu erkeğe hitâbdır. Zîra kadın ziynet ve ni'mettir.

7 asırdan beri her sene meyve veren bir Kara Dut ağacı vardır.
Hacı Bektaş-ı Velî ‘nin Türbesinde.. Horasan’dan gelme...
Yolun oraya düşerse bu Dut Ağacından bir parça yaprak ye!. Sebebini sorma!.
Korkma hayvanlaşmazsın!.
Ot yiyenlerden olmazsın!.
Bu Kara Dut için Hacı Bektaş-ı Velî şöyle demiş.:

“Bu Ağacı dut verdikçe bilesiniz Anadolu bizimdir!.”

Hacı Bektaş-ı Velî Nişabur'ludur.
Lokman-ı Perende’nin talebesidir.
Ahmedi Yesevî’nin Anadolu’ya.:
“BAKın!. GÖRün!.” diye saldığı ve Âdemiyet Hamûlesi’yle GÖRünmek hünerine sâhib büyük insan...
Kırk yıl çile ve ibâdet hayâtı yaşıyor.
Çocukluğunda aklın alamayacağı, öteyi bilmeyenleri sarsacak kendisinden çok kerâmet zuhur etmiştir.
Bundan ötürü hakîki hüviyeti hakkında târihî mâlûmat yoktur. Târihlere göre Selçukîler zamânında yaşamıştır.
Aklın alamayacağı hâdiselerle yoğurulu insanları, nedense târih içine almıyor veya onlar girmiyor..

Sözlerle resmi şöyledir.:
Uzun boy. Kemikli, şişman değil, siyah uzun saçlı.
Elmacık kemikleri çıkık. Gözleri simsiyah.
Sakal yok denecek derecede.
Dudaklarında dâima vird ettiği şu:
3 ALLAH ve 5 İlâhî Esmâ.:

“Yâ ALLAH!. Yâ ALLAH!. Yâ ALLAH!. Yâ GANÎ!. Yâ HAYy!. Yâ KAYYUM!. Yâ GAFFÂR!. Yâ RAHÎM celle celâlihu!.”
Başka evradı yok...

Dâr-ı Ukbâ’ya teşriflerinden hemen sonra kendilerine uzun senelerce hizmet etmiş Sarı İsmâil’e şöyle demişlerdi :

“Eren o dur ki, ölmeden ölür.
Kendi cenâzesini kendi yıkar.
Sen de böyle olmaya gayret et!..”

Bu büyük söz, kendilerini Anadolu’ya salan Ahmedi Yesevî’nin şu sözünün ifâdesidir.:

“Hepiniz BiR OLun!. =>BİRiniz PîR OLun!..”

Hacı Bektaş-ı Velî büyük Hünkar, Hocasının sözünü yerine getirmişti...

Anadolu’da Hacılık/Hâcelik ve Velîliklerini âşıkâra vuran ve îlân eden üç büyük güneş vardır.:

Hacı Bektaş-ı Velî,
Hacı Bayram-ı Velî,
Hacı Şaban-ı Velî..


Bu merkezler, Anadolu’nun mânevî gücünün menba’larıdır.
Onların ve onların yetiştirdiği büyüklerin mânevî kudret ve duâlarıyla duruyoruz.
Kabirlerini ziyâret ediniz!. Orada arşa yükselen pencereler görebilirsiniz.
Boş taraflarınızı onların haykırdığı “ALLAH!.” ile doldurunuz!
Rûhâniyet-i Rasûlullah ile yıkanınız!
O zaman ne ölür, ne kurur, ne yıkılırsınız!.

Hacı Bektaş-ı Velî irtihal ettikten sonra yüzü yeşil bir örtü ile kapalı atlı bir zât Yassı Höyük’e gelir....
Cenâzeyi gasleder, namazını kıldırır ve hünkâr gömüldükten sonra yüzü yeşil örtülü adam cemaate vedâ eder.
Tekrar atına binip gideceği sırada Sarı İsmâil onun yanına sokuldu.:
“Namazını kıldığın, yüzünü gördüğün ER hakkı için söyle bana kimsin Sen?”
Yüzü yeşil örtülü adam Sarı ismâil’in yalvarmasına dayanamadı. Yüzündeki örtüyü açtı. Bu, Hacı Bektaş hünkârın ta kendisi idi.
Sarı ismâil yere kapandı.: “Ah Erenler sahi 33 yıldır hizmetindeyim nasıl da tanıyamadım seni. Bağışla!.”
Hünkâr, Sarı İsmâil’e.:
“Eren odur ki, ölmeden ölür, kendi cenâzesini yıkar.. Sen de böyle olmaya gayret et!.” dedi. Atını sürdü ve gitti...
Şimdi şu iki satırlık anlatılan hâdise olmuştur. Hakîkatdır.
Buna bugün.: “Böyle şey olmaz!.” diye ısrar edersen hayaldir bu... İnandırmaya çalışırsan.: “Saçmalama, hurâfelere nereden kapıldın?.” diye üzerine hücum ederler..

Bektaş-ı Velî’den sonra halîfe ve mûridleri azamî bir asır kadar hakîki Bektaş-ı Velî’nin yolunu ahlâkını terbiye ve büyüklüğünü muhafaza edebilmiştir. Ondan sonra git gide hakîki mâhiyetini kaybetmiş, bambaşka bir zümre ortaya çıkmıştır.
Hacı Bektaş-ı Velî’yi kendilerine siper ederek, tamâmıyla dinsiz, sapık ve münkir bir kâfile olmuşlardır..
Bir kısmı da Hz Ali (kerremallahu vechehu) efendimiz ve Ehl-i Beyt’i utandıracak âdet ve usullerle ne dinden olduğu belli olmayan bir zümre hâline gelmişlerdir.
Bunlara birçok isimler îcad etmişlerdir; Kızıl baş, Alevî, Bilmem ne.
Bunlar tamâmıyla saçma isimlerdir ki bugün hakîkat gibi görünür..

Rasûlu Ekrem’de bir RİSÂLET bir de NÜBÜVVET vardı.:

RÎSALET.: HAKK’ın Emirlerini bildirmek.
NÜBÜVVET.: Nebîliktir.
RİSÂLEt.: Ebû Bekir, Ömer Risâletin Halîfesidir.
NÜBÜVVET.: Osman, Ali Nübüvvetin Halîfesidir..

Risâlet Halîfeliği seçim ile olur.. Devleti idâre edecek şahıstır..
Nübüvvet Halîfeliği ise, HAKk tarafından verilmiştir. Rasûl-u Ekrem dünyâdan ayrıldıktan sonra Nübüvvet de bitmiştir.
Hz. Fâtıma’nın vefâtından sonra nübüvvet bitmiştir.

Ali, Hasan, Hüseyin Ehl-i Beyt.
Ali ve Hasan ile Hüseyin’in Hz. Fâtıma’nın vefâtından sonra olan evlâdları ise Ehl-i Beyt’in torunlarıdır.
Ehl-i Beyt’e bağlı bir İslâm, HAKk’ın Emirlerini harfiyyen yerine getirmek mecbûriyetindedir.
Aksi vârid değildir. Merduddur...

Kara Dut, Ahmed Yesevî’nin devâmı olan Bektaş-ı Velî’nin Rûhâniyetinin devâmını bildiren maddî meyve...
Hurâfeleri at!. Doğruyu söylüyorum.:

“Şu Kara Dut ağaçları meyve verdikçe bilesiniz. Anadolu bizimdir!.”

ALLAH’ın emânet ve hediyesi olan kadını her şeyden erkek korur. Bundan ötürü haremine sâhib çıkmıştır.
Kadın haremde âilenin, devletin temelidir.
Erkeğin esiri değil!
Evinizi bozmayın!
Sıkıntı ve dertlerine tahammül edin!
Bu sabırdaki güzellik ve zevki duyun!
Yaşamak zâten budur!..


Hacı Bektaş-ı Velî Hazretleri’ne bir gün bir garip gelmiş.:
“Yâ Sultanım! Bana öğüt ver de yapayım.”
“Hiç yapmadığını yap!” demiş.
Garip.: “Yapmadığım kalmadı. Yok!.” demiş.
“O hâlde bütün yaptıklarına tövbe et!. Sonra gel kulağına bir şey söyleyeceğim!.” demiş.
Garib adam gitmiş. Bir sene tövbe etmiş.
Başkalaşmış tekrar gelmiş Sultanın huzuruna.:
“Efendim! Dediklerini yaptım. Kulağıma birşey söyleyecektin... buyrun!” demiş.
Sultan.: “Yanaştır kulağını! Tövbe ettiklerine tekrar başla, tekrar gel!.” demiş...
Garib gitmiş bir sene sonra tekrar gelmiş.: “Yaptım Efendim!” demiş.
O zaman Koca Sultan.:
“Hayvanlar, insanları kabul etmezler.İnsanlar ne kadar zorlasalar onların kadrosuna giremezler. İnsanlar, bocalamalarında tahkir makâmında hayvanların isimlerini kullanırlar. Hâlbuki hayvanlar en temiz mahlûklardır. Onlara sual yoktur. Sual ve azâb olmadığı hâlde insanların emrine verilmişlerdir. Bu sözlerimden bir şey anlamadın hiç!.. Eşek!..” demiş...
“Sen dediklerimi yapmakla insan olduğunu isbat ettin.”
HAKk’ın emri böyle, murâdı böyledir...


30.08.1986

EDeB’in ASLı :

(
ELine....... DİLine....... BELine....... EDeB..)


Resim

Hünkâr.: f. Hükümdar. Pâdişah. Sultan.
Velâyet.:Velî olan kimsenin hâli. Velîlik, dervişlik. Dostluk. Sadâkat. Başkasına sözünü geçirmek. Bir şeye kudret cihetiyle bizzat mutasarrıf olmak. (Bak: Velî)
Velâyetnâme.: Hacı Bektaşî Velî Hz.lerinin hayâtını anlatan eser.
Tahrif.: (Harf. den) Harflerin yerini değiştirmek. Bozmak. Kalem karıştırmak. Kendi menfaati veya başkasının zararı için bir ibârenin mânâsını değiştirmek. Başka tarafa meylettirmek.
Nüsha.: (C.: Nüsah) Yazılı şey. Yazılı bir şeyden çıkarılan sûret. Muska, duâlı kâğıt. Gazete ve dergilerde (sayı).
HAYy : Diri, canlı, sağ. Bir şeyi cem' ve ihraz eylemek..
HAYyu’l- KAYyum.: Varlığı, diriliği her an için olup, gökleri, yerleri her an için tutan, dâimî her şeye her hususta iktidarı yeten ALLAH (celle celâlihu) (Bak: İsm-i A'zam)
İsm-i A'zam.: ALLAH'ın (celle celâlihu Kur'ÂN ve Hadis-i Şeriflerde zikredilen yüz isminin mânâca en câmi' olanıdır. İsm-i A'zam, diğer isimlerin de mânâlarını içinde toplar. Her ism-i İlâhiyenin de, her mahlûkun da bir a'zamlık mertebesi vardır.(İsm-i A'zam herkes için bir olmaz, belki ayrı ayrı oluyor. Meselâ: İmâm-ı Ali (kerremallahu vechehu) hakkında: "Ferd, Hayy, Kayyum, Hakem, Adl, Kuddûs" altı isimdir. Ve İmâm-ı A'zamın İsm-i a'zamı, "Hakem, Adil" iki isimdir. Ve Gavs-ı A'zamın İsm-i a'zamı, "Yâ Hayy'dır." Ve İmâm-ı Rabbâni’nin İsm-i a'zamı. " Kayyum" ve hâkeza.. pek çok zatlar daha başka isimleri ism-i A'zam görmüşlerdir. L.) (Bak.: Esmâ-i Husnâ)
Gaffâr.: (Gufrân. dan) Günahları örten, günahları bağışlayıcı. Mağfireti çok. Kullarının günahlarını afveden Cenâb-ı HAKk (celle celâlihu)
Defn.:Gömmek, gömülmek. Cenâzenin mezara gömülmesi.
Peçe.: Kadınların tesettür için yüzlerine örttükleri tüle benzer örtü. (Ba.: Tesettür)
Gayb.: Gizli olan. Görünmeyen. Belirsiz. Güman. Hislerle veya akıl ile bilinmeyen şey. (Bak.: Ahbar-ı gayb)
Ahbar-ı gayb.: Bizce bilinmeyen gayb âlemlerine ve geleceğe dâir haberler.
Zillet.: Aşağılık, horluk, hakirlik, alçaklık.
İzzet.: Bir kimse zelil iken kavi ve kudret sâhibi olmak. Ziyâdelik ve üstünlük. Değer, kıymet. Kuvvet. Muhterem ve mu'teber olmak. Bulunmaz derecede az olan şey.
Tebdil.: Değiştirmek. Tağyir etmek. Bir şeyi başka bir hâle veya şeye değiştirmek.
Zekâ.: Çabuk anlama ve bilme kabiliyyeti. Fehim ve idrakte çabuk olma. Ateşin alevlenmesi. Güzel koku alma.
Hamâkat.: Ahmaklık. Budalalık. Bönlük. Anlayışsızlık
Dâr-ı ukbâ.: Âhiret, öbür dünyâ, bâki olan âlem.
Harem.: Herkesin girmesine müsaade edilmeyen yer. Kadınlara mahsus oda. (Misâfirlere ve erkeklerin girmesine müsaade edilen yere de"selâmlık" denir.)
Câriye.: Genç ve iyi hizmet eden kadın. Muharebede İslâm düşmanlarından esir edilen kadın hizmetçi.
Nişabur.: İran'ın kuzeydoğusunda bulunan Horasan eyâletinde bir şehir.
Âdemiyet.: İnsanlık. Namuslu bir insana yakışır hâl ve tavır. İnsan oluş hâli. Kulluk emânetini yükleniş.
Hüviyet.: Asıl. Mâhiyyet. Birisinin kimliği, kim olduğu, kökü, esâsı ve ne olduğu. Cenab-ı HAKk'ın varlık sıfatı. Hamiyyet ve İstikâmetten, uluvv-u cenâbdan ibâret olan sıfât-ı hâmide.
Mâlûmat.: Bilinen şeyler, bilinenler. Bir iş veya mevzu hakkındaki bilgiler.
Vird.: Sık sık ve devamlı okunan duâ. Kur'ÂN-ı Kerîm'den her gün okunması vazîfe bilinen kısım, bir cüz.
Dâr-ı Ukbâ.: Âhiret, öbür dünyâ, bâki olan âlem.
Hurâfe.: Uydurma, bâtıl inanış. Masal. Efsâne. Yalan hikâye.
Siper.: f. Arkasına saklanılacak şey. Koruyan. Mânia. Sığınak veya set arkası, duvar altı gibi kuytu yerler. Okun, giderken kabzayı zedelememesi için sol elin üzerine konulan âlet. Muharebede askerin kurşun ve gülleden korunması için toprak kazılarak açılan ve ön tarafına, çıkan topraklar yığılmak sûretiyle vücûda getirilen korunma yerleri. Kalelerin üstünde ok ve kurşun atmağa mahsus mazgallar yanında duracak askerlerin korunmaları için insan boyunda olan ve uzaktan diş diş görünen arkalıklı duvar parçalarına verilen addır.
Münkir.: (Nekr. den) İnkâr eden, kabul etmiyen, hakîkatı tasdik etmiyen, dinsiz.
Zümre.: Bölük, cemaat, grup, takım, sınıf. Cins.
Risâlet.: Birisini bir vazîfe ile bir yere göndermek. Peygamberlik. Büyük kitapla gelen peygamberlik. Elçilik.
Nübüvvet.: (Nebi. den) Peygamberlik, nebi olmak, nebilik. ALLAH'ın (celle celâlihu) emriyle vazîfeli olarak insanları doğru yola çağırmak.
Ehl-i Beyt.: Ev ehli, evdeki çoluk çocuk. Daha ziyâde Hz. Peygamberimizin (aleyhisselâm) evine mensub olanlar bu isimle anılırlar. (Bak: Âl-i Abâ)
Âl-i Abâ : Hz. Peygamberin (aleyhisselâm) kendisi ile berâber, kızı Hz. Fâtıma Vâlidemiz, dâmâdı Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'den aleyhumusselâm müteşekkil hey'et. "Hamse-i âl-i abâ" da denir. Hz. Peygamber'in (aleyhisselâm) giydiği âbâsını mezkur Sahâbe-i Güzîn hazerâtının üzerine örterek husûsî duâ ettiğinden bu isimle anılmaları meşhurdur.
Menba’.: Kaynak. Ni'metin veya herhangi bir şeyin çıktığı yer. Suyun çıktığı yer. Pınar.
Vârid.: Vürud; Geliş. Gelme. Vârid olma. Gelip yetişme. Suya gitme. (Verid. c.) Toplar damarlar. Siyah kan damarları.
Merdud.: Reddolunmuş. Kabul edilmemiş. Geri döndürülmüş. Kovulmuş.
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 957
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

DERViŞ!.

DERViŞ
Eşik mânâsınadır. Kapı eşiği. Hangi kapı eşiğidir bu?..
Lûgat mânâsı ile insanlar arasındaki anlamla..
Düşüncede DERViŞ sözü eşikden ayrılır. Görünür.
Kapının iki eşiği vardır. Alt eşik. Bir de üst eşik..
Alt eşikten geçeriz. Basarız yürürüz.
Eşik yine yerindedir..

Câmilerin, sarayların mermer veya taşdan yapılmış eşiklerine bak!.
Evlerin tahta eşiklerine bak!..
Basılan yerleri aşınır.
İnsanlar mı onları aşındırır, yoksa kendi kendilerine mi aşınırlar?
Hemen cevap verme düşün!.

Delk ve Temas Kânunu var.
“İtikâl ve Aşınma Kânunu var.” diyeceksin.
Onları biliyoruz. Böyle maddî şeylerin üzerinde kendini yorma.
Hele dinle bakalım;
Bu aşınmada tevâzu’ gizli. Kendini hor görme saklı. Fânilik gizlidir.

Evlerde eşikler vardır. Buralarda dur!.
Ya ayaklarını çıkar veyâhut ayakkabılarını paspasa sil!.
Sessiz sözsüz kendi evine göre bir hürmet kokusu alırsın..
Eşiğe basma derler.
Kim?..
Ninelerimiz. Analarımız hattâ babalarımız..
Niçin?
Evvelâ analarımız.
Ninelerimiz dedim de sonunda “hattâ babalarımız” dedim..
Ninelerimiz, analarımız, bunu en çok sezenlerdir,
Eşikden geçerken, eve girerken sağ ayakla çıkılır.
Sol ile girilir. Çıkarken besmele çekilir..
Vedâlaşmalar eşikdedir. Her türlüsü..

Duvarlara eşiklere işemek İslâm'da yasaktır. Men’ edilmiştir.
Bâzı eşikler vardır. Oradan girilen yere abdestsiz kat’iyyen girilmez.
“Mezar” geldiğin yerin kapı eşiğidir. Unutma!..
Cennetin Kapıları vardır, bildirilmiştir.
“Hakîki ananın ayağının altını öpen, cennet kapısının eşiğini öpmüş olur.” Hadis.
Hangi ana bu?. Asıl Rasûl-u Ekrem’in bildirdiği şekilde olan nûr yüzlü analar...
Soytarı analar değil. Pay çıkarmayın kendinize!..
Bugünkü kadınların hepsi “ana” değil “dişi”dirler.
Erkekler de dişinin mukâbilidirler.
Bunlar da en fâkirinden en zenginine kadar derece derece dişi, derece derece erkektir.
Bu gürûha mensupların en âliminden en soytarısına kadar DERViŞ kelimesini;
“Kayıdsız, miskin, derbeder” mânâsına anladıklarından o mânâda kullanırlar.
DERViŞÂN sözünü duyarlarsa bu mânâ akıllarından gider.
Çokluk olduğu için korkudan veya haberleri olmadan her insanda yaratılış olarak mevcud ve bugün kaybolan hürmet ve tâzimin kendilerinde kalan izin kaşınmasından olsa gerek.. Hele bir i’tiraz et de gel bakalım.
Onları üzerine salıvereyim. O zaman kaçacak delik ararsın, deliğe de giremezsin.
O kadar şiştin ki, kibirden, bilgisizlikten, inkârdan, haramdan, küfürden ötürü..

Şimdi dönelim biz DERViŞe. Eşiğe..
Kapının bir de üst eşiği vardır bilir misin?.
Alt eşiğin üzerinden geçersin. Basarsın bazen de çarparsın.
“O Çarpma da başka bir şey..”
Büyük binâlarda kapılarda yazılıdır.: “Eşik var dikkat et!.”
Almanya’da böyledir.: “Vorsichtstuf”
Düşmemek için ihtardır bu unutma..
Eşiğe çarparak düşmek çok tehlikelidir.
İnsanın aptallık derecesini ortaya kor.

Üst eşiğin altından geçersin.
Üst eşiğe nazarlık asarsın.
Besmele ta’lik edersin. Süsler durursun.
O hâlde “hayâtın” bu girip-çıkmada.
Alt ve üst eşik arasında geçer.
Bazı üst eşikler alçak olur.
O zaman başını eğerek geçersin.

Eğiliyorsun bu demektir.
Kafanı çarpmamak için. Kafan yarılır zîra..
Yarılmasından korktuğun içindir bu..
Eşik seni bir şeye da'vet ediyor sessiz sözsüz.
Kendilerini uzun boylu yüksek görenlere.
Alçak kapılardan kısalar geçer kafalarını çarpmadan.
Bir bilsen bu eşik nedir?.
Alt eşik de=>sensin.
Üst eşik de=>sen..
Fakat ikisini de bilmiyorsun!.
Amma onları anlayacağın gün muhakkak gelir, gelecektir.
Mermer eşiklerde çiçekler açtığını, taşların yoğrulmuş olduğunu görürsün o zaman.
O iki eşiğin biri alt eşik doğuda, üst eşik batıdadır.
Güneşin battığı tarafta amma bu yüzün bir tarafa dönmesi için orada sağ tarafa göredir..

Bu lâkırdıları da anlayamazsan eşikten ayrılalım, DERViŞ'e dönelim.
DERViŞ, yapacağını yapmayacağını bilen..
HAKk’ın Emirlerine uyan.
Yasaklarından kaçan. Kanaatkâr.
Cesedle ve Ruhla şükür ve hamdda olan.
Tevâzu’un en büyük mertebe olduğunu bilen kimsedir.
Bugünkü asırda DERViŞ var mı?
Yook!.. Amma eşik sayılamayacak kadar çook!.

Meczûb bir DERViŞ'e sormuşlar.:
Meczûb.: Kendisini göstermeyip gizleyen veyâhut gizlenmeyi anlamayanın “deli” dediği kimse..
“Sen akşamki zikirde neden cezbeye tutulmadın?.”
“Halkada bir KâMiL vardı. DERViŞ'in ne olduğunu hakkı ile bilen biri idi.
Kendisine hürmeten cezbeye kapılmadım. Tek başıma olsaydım cezbe ummânına dalar cûş u huruşa gelir, şelâleler gibi akmaya başlardım.
Elini öptüm, işaret parmağını dudaklarına götürdü. “Konuşma!." demek istedi. Duâ etti.
Niçin böyle yaptığını anlayamadım. Çok heyecanlandım.
Sağ kulağımı tuttu bana şöyle fısıldadı.:
“Alt ve Üst Eşiği birleştirip basmadan çarpmadan girip çıkan DERViŞ oğlum!.” dedi.
Ve.: “Dikkat et!. ERmiş DERViŞ'in Hâl Dizgini elindedir, dilediği ÂN’da salıverir, istediği anda çeker..
Ata binmişsin. Düşmemeğe gayret et! Suvâri oldun.
Artık korkma!. Fakat yine kork!
Kimden?.
Bunu sana söylemem. Sana hakâret olur.."

Ve şu âyeti okudu Nisâ Sûresinde:


“ALLAH yolunda hicret etmedikçe kendilerinden dost edinemeyiz”.
Ve bana.: “Sırâcen munira” pırıl pırıl parlayan lâmbanın pervânesidir “DERViŞ" dedikleri!” dedi. Arkamı sıvadı ayrıldı.

Ertesi gün, bana.: “Cezbeye niçin girmedin!” diyenlere vardım.
Ve dedimki.: “Bana bir daha böyle sualler sormayın iyi olur.
Ben kendi atıma binmişim. Suvâri olmuşum.
Sonra bir çifte ile yere sererim soranı!..”


Birgün talebelerinden birini gördüm o zâtın. Bana o zâtı anlattı.
Geçenlerde hastalanmış. Etrâfındakiler sormuşlar:
“Efendim! Eğer emri HAKk vâki’ olursa postunuzu kime verelim. Kime bırakacaksınız?.”
Mubârek zât.: “Telâşınız bu mu?.. Üzülmeyin..
Post=>EhLini BULur. Zira post hayvan postudur.
Yine kendisi gibi birini bulur size!..”


DERViŞ; Harmanda, dövene gözleri bağlı, buğdayı çöpünden ayırmaya yardım eden at gibidir. Döndüğü şeyden azîz ni’met çıkacaktır. Fakat at bu işin kıymetini, ne için döndüğünü bilmez.
Bizce bilir amma.. Anlamayan için bilmez diyorum.
Hayvan dilinden ancak biz anlarız da ondan.
O Azîz Ni’met ki;
Sekiz ay toprak altında sabırla bekler. Sonra toprak üzerine yeşil çıkar. Sararır, başlarını yere eğer. Biçerler onu!.

1-) Harman.: Samandan ayrılmak.
2-) Değirmen.: Beyaz olmak için.
3-) Hamur.: Yumuşamak için.
4-) Ateş.: Azîz Ni’met olmak için..

=>İşte DERViŞ bu devirleri bilmeden geçirendir..

DERVİŞ rüyâna girerse doğrudur. Zirâ DERViŞ kılığına şeytan giremez!.
Niçin. Sebeb?!.
O büyük meseledir. Sen düşün bul!.

Biri Hakîki DERViŞe sormuş.: “Sana bir şey vermek istiyorum, ama ALLAH vermiyor!.”
O vermezse ben veririm. Sen bana biraz ekmek ver!.” demiş DERViŞ!.

=>Bu lâfımızı halletmeye savaş!
Hülâsa, DERViŞ-lik incinmemektir.
Hem de biç bir şeyden..


28.XII.1985


Resim

DERViŞ.: f. Gâyet mütevâzi ve kanaatkâr olan. Kimsesiz, fakir. Mâneviyâtla gönlü zengin olan fâkir. Mürid veya Şeyh.
Eşik.: Kapı boşluğunun alt yanında bulunan alçak basamak. Kapı ağzında basamağın konulabileceği yer.
Mukâbil.: Karşılık olan. Karşı taraf. İvaz, bedel, karşılığı.
Delk.: Oğuşturmak. El sürtmek. Oğmak..
Ta’lik.: Asmak. Geciktirmek. Bağlanmak.
Suvar : Süvar, Süvari, f. Ata binmiş. Binici.
Asgar : En küçük. Daha küçük.
Cûş u Huruş.: f. Kaynayıp taşma. Neş'e ve âhenk. Coşup taşma..


Resim

Resim--- Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem.: "Cennet annelerin ayakları altındadır." buyurmuştur.
(Nesâî, Cihad, 6; Es-Siracu'l-Münir: 2/217.)

Resim--- Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem.: "Anne cennet kapılarının ortasındadır." buyurmuştur.
(İbn Hanbel, V, 198.)


Resim

وَدُّواْ لَوْ تَكْفُرُونَ كَمَا كَفَرُواْ فَتَكُونُونَ سَوَاء فَلاَ تَتَّخِذُواْ مِنْهُمْ أَوْلِيَاء حَتَّىَ يُهَاجِرُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ فَإِن تَوَلَّوْاْ فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ وَجَدتَّمُوهُمْ وَلاَ تَتَّخِذُواْ مِنْهُمْ وَلِيًّا وَلاَ نَصِيرًا
Resim---“Veddû lev tekfurûne kemâ keferû fe tekûnûne sevâen fe lâ tettehızû minhum evliyâe hattâ yuhâcirû fî sebîlillâh (sebîlillâhi). Fe in tevellev fe huzûhum vaktulûhum haysu vecedtumûhum, ve lâ tettehızû minhum veliyyen ve lâ nasîrâ (nasîran).: Onlar, kendileri gibi inkâr etmenizi (kâfir olmanızı) ve böylece onlarla bir (aynı seviyede) olmanızı istediler. Artık ALLAH'ın yolunda hicret edinceye kadar onlardan dost edinmeyin. Bundan sonra eğer yüz çevirirlerse o takdirde onları nerede bulursanız yakalayın ve onları öldürün. Ve onlardan dost ve yardımcı edinmeyin.” (Nisâ 4/89)

وَدَاعِيًا إِلَى اللَّهِ بِإِذْنِهِ وَسِرَاجًا مُّنِيرً
Resim---“Ve dâîyen ilâllâhi bi iznihî ve sirâcen munîrâ (munîren).: Ve O'nun (ALLAH'ın) izni ile ALLAH'a dâvet eden ve nurlandırıcı sirac (kandil) olarak (gönderdik).” (Ahzâb 33/46)



Resim

TakLidci =>TâLib =>Sâdık
=>Ârif =>Âşık =>Mâşuk..
=>D=>E=>R=>V=>İ=>Şş!.
M.M.M. MuhaBBetLerimLe...


ResimResimResim[/size]
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 957
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

HAKİKİ SEVGİ!.

Isınmak için ateşten biraz uzak durmak gerekir.
Ziyâ menbâ’ından istifâde etmek için yine biraz mesâfe lâzımdır.
Güzel bir manzarayı seyir için biraz uzaktan bakmak gerekir.
Okurken yazı ile göz arasında küçük bir mesâfe lazımdır.
Aynaya bakmak için mesâfeyi tayin etmek gerekir.
Ayna nefesten buğulanır unutma!.
Kâinatda ne varsa aralarında asğar sonsuz bir mesâfe vardır. Yapışık görünenler bile.
Hersey atomlardan, moleküllerden ibâret değil midir?
Bunların da arasında mesâfe vardır.

Su bütün görünür fakat hidrojen ve oksijenden teşekkül eder.
Kan da öyledir, ışık da öyledir. Bunun aksini düşündürecek birşey yaratılmamıştır.

Rûhun insanda tecellî eden tezâhurları; Duygular, Acılar, Dertler, Sevinçler..
Zevkler bile devamlı değildir. Her ÂN değişirler. Aralarında mesâfe vardır.
Sevgiler de böyledir. Aşklar da böyledir. Düşünceler de böyledir.
Bunların içinde değişmeyecekler de vardır. Onları bulmak lâzımdır.
O mesafe en kısa mesâfelerin en kısasıdır diyelim.
Değişmeyecekler dedik;
O nedir?
Hakîki sevgi!
O ne sevgisidir?
BULmak gerek...

Dereler nehirler denize akarlar. Kavga etmezler. Kabul edilirler yek diğerine karışırlar.
Karışmayan deryâlar da vardır, unutma! “Yalan mı?”...
Yerine göre birbirine hürmet ederek yardım ederler.
Bu yardım niçin?.
Düşün!..

Tuzlu suya fazla tatlı su karıştırırsan tuzlu da tatlılaşır.
Tatlı suya fazla tuzlu su karıştırırsan o da tuza ulaşır. Şeker de öyledir.
Hersey öyledir. Düşünebildiğin herşey böyledir.
Kendini yorma öyledir işte...
Yaratılışta yaratan herseyi takdir etmiştir..


TAKDİR.:
Yaratan'ın Kable’l- İcâd her şeyin nasıl olacağını Levh-i Mahfuz’a yazılması...
İlm-i İlâhinin kable’l- icad herşeyin nasıl olacağına taalluk etmesi. İşte takdir bu...


KAZA.:
Bu takdir edilen yâni mukadderatın ortaya çıkmasıdır.
Herkese de kazâ kader formülü hâlinde bildirilmiştir.
Bu, değişmeyen kâinatda câri bir Kânun-u İlâhidir.
İslâm bunu tasdik, şüpheden ârî bir îmanla kabul eder.
İlâhî Kânuna zerre kadar bir îtiraz ve şüphe olmasın diye HÂLİK bunu formüle etmiştir.
“Alın Yazısı” çok güzel bir formül hâline getirilmiştir.
Bunu karıştırmamak ve içine düşünce saçmalarını sokmamak muhakkak gerekir.


Kazâ KeLimesi.:
Otomobil, tren, tayyâre kazâsı mânâlarındaki kazâ değildir.
Buna “Buruc” Sûresindeki şu âyete inanır gibi inanmak gerekir.
Âyet.: Gökteki burçlara, Kıyâmet gününe and olsun ki insanlar öldükten sonra dirileceklerdir..
Bu husus da câhiller vardır.. Onların soracakları suallere sükûtla cevap verin!. Ukalâlarla, yobazlarla münâkaşa etmeyin!
İnsan; sevdiklerini, dostlarını öldüğü zaman yolda bırakır.
Yalnız Hakîki Dost’u ile gider Nûr ÂLeMine..

Bir Acem Şâiri şunu söylemiş.:

“Meziyetlerinin temin ettiği üstünlüklere tevâzu’ fazîletini zammeden bir kimse, üstündeki yemişlerin çokluğundan dolayı başını yere doğru eğen bir ağaç dalına benzer..”

Söylediklerimizin hepsinin İhlas Sûresi olduğunu anlayabildin mi?.
İhlâs Sûresi RAHMÂN’ın sıfatıdır. Unutma!..
Rasûl-u Ekrem her zaman bilhassa yatarken iki mubârek ellerini ağzına yanaştırır içine “Kul eûzu” ları ve üç ihlâs okuyarak mubârek avuçlarına üfler ve yüzüne ve elinin yetişebildiği vücûdunun her tarafına sürerdi.. Bu, bütün dertlere devâdır ağrılara da...
ALLAH’ın bütün Esmâ-i Husnâsı yâni güzel isimleri, “ALLAH” İsm-i Celîli’ne sıfat olur. Esmâlara “ALLAH” lâfzı sıfat olmaz...

Namaz mi’racdır.. Rasûlu Ekrem’den başkasına rûhendir.
Hiçbir peygamber ceseden mi’rac yapmamıştır. Mekke’den Kudüs’e kadar ceseden “biabdihi” kul olarak yâni hem cesed hem ruh birlikte...
Bu hâl namazda Ta’dil-i Erkânın farziyyetini ilân eder.
Aynı zamanda Tayy-i Mekânın mümkün olduğuna işârettir.
Ondan ötesi sırların sırrıdır. “Ahadîyyet” ifâdesidir.
Namaz kılan ruhdur. Cesed değildir.
Ta’dil-i Erkân, cesedin ruhla birlikte hareket etmemesi için, cesedi bir nevi disiplin altında durdurmaktır.
Rûhla cesedin bilmediğimiz bağlanışında gizli bazı ulvî hasletleri ortaya çıkarmak gâyesine ma’tuftur.. Yâni ta’dil-i erkân.
Böyle olmasa namaza duran derhâl kaybolur.
“Namazın yarısı benim için, yarısı kulum için.” hadis-i kudsîsi.

Namaz.: İnsan vücûdunu unutup rûhun hâkim olduğu bir vaziyettir...

28.XII.1985



Resim

Menba’: Kaynak. Nimetin veya herhangi bir şeyin çıktığı yer. Suyun çıktığı yer. Pınar.
Mesâfe.: Uzaklık. Uzunluk. Ara. Bir nevi uzaklık ölçme usûlu.
Kable’l- icâd.: İcaddan, yaratmadan önce.
Levh-i Mahfuz : Her şeyin hayâtının ind-i İlâhîde yazılması. İlm-i İlâhînin bir ünvanı.
Taalluk.: Bağlılık. Münâsebet. Alâkalı oluş. Âit olma. Dünyâ alâkası. Sevme.
Ârî.: Pâk, pislikten uzak. Hür.
Takdir.: Kıymet vermek. Değerini, kıymetini, lüzûmunu anlamak. Kader. Düşünmek. Öyle saymak.
Kaza.: Birdenbire olan musîbet. Beklenmedik belâ. Vaktinde kılınmayan namazı sonradan kılmak. ALLAH'ın takdirinin ve emrinin yerine gelmesi. Hâkimlik, hâkimin hükmü. İstemeden yapılan zarar. Hükmeylemek, hüküm.
Ukalâ.: (Âkıl. C.) Akıllılar. Halk dilinde: Akıllılık iddia edenler.
Meziyet : (Meziyyet. C.) Meziyyetler. Üstünlük vasıfları.
Acem.: Îran.
Câri.: Akan, akıcı. Geçmekte olan. İnsanlar arasında mer'i ve muteber ve mütedâvil olan.
Cesed.: Ten, gövde, vücut, beden. Ruhsuz vücud.
Ta’dil-i erkân.: Fık: Namazın bütün rükünleri, esaslarını usûlüne uygunca yerine getirerek ve namazın tertib ve düzeninin hakkını vererek kılmak. Meselâ.: "Secdeyi sükûnetle yerine getirmek ve iki secde arasında "SubhânALLAH" diyecek kadar doğrularak oturmak. Kıyamda ve rüku'dan sonraki kıyamda sükûnet üzere olmak ve namazın bütün duâlarını dikkatle okumak. Namazın her rüknünü yerine getirmek, acele ile kılmamak" gibi.
Tayy-i mekân.: Mekânı ortadan kaldırmak. Bir şahsın bir anda muhtelif yerlerde görünmesi.
Ma’tuf.: Âit ve râci' olan. Bir tarafa meyletmiş. Mâil olan. İsnadedilen. Yöneltilmiş.


Resim

Resim--- Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem.:
"Kim bir namaz kılar da içinde Kur'ÂN'ın anasını (yâni Fâtiha Sûresini) okumazsa o namaz eksiktir.” Rasulullah bu sözünü üç kere tekrar etti.
Ebu Hureyre'ye.: “Biz imamın arkasında oluyoruz.” denildi.
O da.: “Kendi nefsinde oku, Ben Rasûlullah aleyhi's-selâm'ın şöyle söylediğini işittim.: “ALLAH buyurdu ki.: “BEN, namazı kulumla kendi aramda iki kısma ayırdım, istekte bulunduğu kısım kulumundur.
Kul.: "El-hamdu li'llâhi Rabbi'l-âlemîn." dediğinde,
ALLAH azze ve celle.: “Kulum Bana hamdetti.” buyurur.
Kul.: "Er-Rahmâni'r-Rahîm." dediği zaman,
ALLAH azze ve celle.: “Kulum Beni senâ etti (övdü).” buyurur.
Kul.: "Mâliki yevmi'd-din." dediği zaman ise,
ALLAH azze ve celle.: “Kulum Beni temcid etti.” buyurur.
Bir rivâyette de: "Kulum işini Bana havâle etti." diye buyurduğu bildirilmiştir.
Kul.: "lyyâke na'budu ve iyyâke nesta'in." dediğinde,
ALLAH azze ve celle.: “Bu Benimle kulum arasındadır, ve istekte bulunduğu kısım kulumundur.” buyurur.
Kul.: "îhdina's-sırâte'l-mustakîm, sıratellezine en'amte aleyhim, ğayri'l-mağdûbi aleyhim vele'd-dâllîn." Dediğinde,
ALLAH azze ve celle.: "Burası kulumundur, istekte bulunduğu için kulumundur." diye buyurur.

(İshaku'bnu İbrahim el-Hanzali, Sufyanu'fynu Uyeyne'den, o Alau'bnu Abdurrahman'dan, o babasından, o da Ebu Hureyre Radıyallahü Anh'den; İmam Müslim Sahihinde C.3, s.l2)


Resim

وَالسَّمَاء ذَاتِ الْبُرُوجِ
Resim---“Ve's-semâi zâti'l-burûc(burûci).:Burçları olan göğe andolsun,”
(Burûc 85/1)

وَالْيَوْمِ الْمَوْعُودِ
Resim---“Ve'l-yevmi'l-mev’ûd(mev’ûdi).:O va'dedilen güne,”
(Burûc 85/2)

وَشَاهِدٍ وَمَشْهُودٍ
Resim---“Ve şâhidin ve meşhûd(meşhûdin).:Şâhid olana (görene) ve şâhid olunana (görülene).” (Burûc 85/3)

مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ
بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَّا يَبْغِيَانِ
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Resim---"Merace'l-bahreyni yeltekiyâni. Beynehuma berzahun la yebğiyani. Febieyyi âlâi rabbikuma tukezzibâni. :İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmazlar. O halde RABBinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?”
(Rahmân 55/19-21)

سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِّنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ
Resim---“Subhanellezi esrâ bi abdihi leyle'm-mine'l-mescidi'l-harâmi ile'l-mescidi'l-aksallezi baraknâ havlehu li nuriyehu min âyâtinâ innehu huve's-semî'u'l-basîr :Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm'dan, çevresini mubârek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren ALLAH noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.” (isrâ 17/1)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 957
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

ZİKİR ve TESBİH..

ZİKİR.:
Hatırlamak. Yâd etmek. Hürmetle anmak..

TESBİH.:
İşleyen muntazam bir titreşime girmek..


Zikirde.: İrâde. Düşünce. Arzu vardır.
Tesbihde .: İrâde. Düşünce. Arzu kelimelerinin yeri ve mânâsı yoktur..


Bu sözleri anlamaya çalış!..
Tesbîhat durduğu zaman hiç bir yer ne madde olarak, ne maddesiz olarak kalmaz. Mevcûdiyetleri yoktur.
Zikir o halde irâdeye az çok bağlıdır. İnsanda zikir ve tesbih mânevî âlemde ve ALLAH kelâmında geçen zikir ve tesbih kelimelerinin mânâları ise bambaşkadır.


Tesbih.: Durmadan, ara vermeden, aslını, yaradılışını dâimî sûrette hatırlamanın şuûrlu ve bize göre şuûrsuz zikridir.
Zikir, o tesbîhata girmektir. Onunla berâber tesbih etmektir.
Zikirlerin hepsinde hedef kâinatın tesbihatına girerek bütün vücud hücrelerinde de devam eden bu tesbihatı birleştirmektir.
O hâlde zikirde hedef YARATAN’dır. Zikredici ALLAH’dır.
Bütün zikirlerde söylenen kelimeler lâfızlar âlettir.
Bu zikre hulûs ile devamla kalb’te târifi mümkün olmayan bir hâlet hasıl olur.
İşte asıl zikir “O” dur. Dikkat et “Budur” demiyoruz...

Bütün mahlûkat tesbih hâlindedir durmadan, atomları düşün!.
Hulûs ile dedik bu ne demektir?. Bunun târifi yoktur..
İnsanın bâtınından çıkan hakîki ve riyâdan uzak bir samîmiyet bağlanmasıdır.
Bütün vücud hücrelerinde devam eden tesbîhatı kalb hissettiği zaman HAKk’ın zikri o zaman ortaya çıkar.
ALLAH’ın” demiyoruz. “HAKk’ın” diyoruz.
Mansur bundan dolayı.: “Ene’l- HAKk!.” diye haykırdı. “Enâ ALLAH!.” demedi. Bunu anlamak çok güçtür...
Fezkurûnî Ezkurkum!” “Beni anınız, Bende sizi anarım!” Burada teker teker her kula hitab vardır..
Anarsanız, Ben de anarım!” Bundan, insana serbestiyet verildiği mânâsı çıkar.
AnarsanızALLAH’ın kapusu kilitli değildir, “Sizi anarım” var ya...
ALLAH ile insan arasındaki gaflet perdesi var.. “Fezkurûnî Ezkurkum” ile bu ifâde edilmiştir.
Bu kapıdan gidebilmek için Rasûl’e uymak lâzımdır..“Nebî” ye değil.
Lâfa dikkat kesil mırıltı etme!. Can kulağıyla dinle hele!...

Rasûl’e uymak.:
Rasûl’ün Âdemiyet tarafıdır ki bu “Kur’ÂN” dır. Ve bunu Tebliğ kendisine verildiği demektir.

Nebîlik, İnsâniyet tarafıdır.. “Sünnet-i Rasûl, Siyret-i Rasûl” dür.

Her şeyle O’nu taklid et!. Leke, toz kondurmadan.


SÎYRET: İnsanın mânen tuttuğu yol..
MÜRŞİD.: Mürşid-i KâmiL,
ŞEYH.: İnsanda meknuz yâni gizli olan esmâ akislerini ortaya çıkarmak için, sâliki lafzî âletlerle hazırlamaya ve onu zâhirî ilimlerle donatmaya çalışan insandır..
Yâni hazırlık kıtası hocası.
Şeyh aynı zamanda mürşid ise, sâlikin cesedî hazırlığını da çile ile hazırlar. Onu halvete sokar.
Ceseden hazır olan sâlik, bu sefer mürşidin “Bâtınî ilim” ini öğrenmeye çalışır..
Bundan sonra hakîki şahıs “Mürşidi KâmiL” ise KâmiL tarafını gösterir. Ve sâliki hâlvete sokar.. Ve gösteremediği tarafından HiMMet eder..
Cesediyle görünüp, içini göstermeyen bir KâmiL bul ki, işte ona Şeyh derler.
Cesedini unutup içini görmeğe çalışana da mürid.
Hakîki Mürşid sana senden içeri olan o “BEN” i öğretendir. Laf ile olmaz...


Huve’l- EvveL.: Nûr-u RasûL,
Huve’z- Zâhir.: Nübüvvet,
Huve’l- Âhir.: Ümmeti,
Huve’l- Bâtın.: Rasûl’ün Ledunnî Hakîkati gizleyen ve yine açıklayan âyet budur..

Bu lâfları anladı isen hemen sağ elinin üstünü öp ve hemen avuç içine bak, biraz sonra da onu öp!.
Babanın elinin üstünü öp!.
Ananın hem elinin üstünü, hem de diğer elinin içini öp!.
Bir de başka türlü el içi öpme vardır.. O hâlvet işidir.
Hakikati bilmeden takliden öpme!.
Öğren ASLını ondan sonra öp!..

İlk evvel Âdem yaratıldı. Sonra da Havva.
Niçin?..
Düşün, bunu Mürşidin'e sor!.
Sana tek bir “Kelime” söylemesi lâzım.
Eğer biliyorsa hemen duyarsın..
Alamazsan cevap, o bir tek kelimeyi, şüphe et!. Yâhut kendinde kabahat ara...
O zaman hem senin hem de mürşidin münkir olduğunu düşün yolunu hemen değiştir!..


Resim

Ene’l- HAKk.: "Ben HAKk'ım" demek..
Enâ ALLAH.: "Ben ALLAHım."demek..
Taklid.: Takma, asma, kuşatma. Benzetmeğe ve benzemeğe çalışmak. Benzerini yapmak. Birine benzemeğe çalışarak alay etmek. Sahte. Bir şeyin sahtesini yapmak..
SÎYRET.: Bir kimsenin içi, hâli, hareketi, ahlâkı. İnsanın tutmuş olduğu mânevi yol..
Meknuz.: Gömülü define, örtülü, gizli. Hıfzedilmiş, mahfuz..
Münkir.: (nekr. den) İnkâr eden, kabul etmeyen, hakîkati tasdik etmeyen, dinsiz.
Sâlik.: (sülûk. dan) Bir yolda giden. Belli bir yol tutup giden. Bir târikat yolunda olan.
Siyer-i Nebî.: Mevzuu Hazret-i Peygamber'in (aleyhisselâm) hayâtı, ahlâkı ve yaşayışı olan, O'nun gâye ve cihanı irşad eden mesleğinden bahseden kitab..
Hâlet.: hâl, durum, vaziyet. Görünüş. Tavır. Sûret. Keyfiyet. Cezbe. Dert, keder, elem. Mecâl. Kuvvet.
Hulûs.: Hâlislik. Saflık. Samîmiyet. Hâlis dostluk. İçden davranmak. Her hayırlı işi ve ameli ALLAH rızâsını niyet ederek yapmak.
Tesbihat.: (Tesbih. c.) Cenâb-ı HAKk'ı (celle celâlihu) sıfatına lâyık ifâdelerle yâdetmeler..
Hâlvet.: Yalnızlık. Tek başına kalmak. Tenhâya çekilme. Gizlilik..
Sâlik.: sulûk eden, târikatta yol almak isteyen..
Himmet.: Kalbin bütün kuvveti ile Cenab-ı HAKk'a ve sâir mukaddesata yönelmesi. Kalb isteği ile gösterilen ciddi gayret. ALLAH indinde makbul ve mübârek bir kimsenin mânevi yardımı ile birisini koruması, yardım etmesi. Tabiî şevk ve meyil ve heves. Lütuf, yardım.
Kâmil.: (kemâl. den) Bütün, tam, olgun, eksiksiz, kemalde olan, kusursuz. Kemâl ve fazîlet sâhibi. Rasul-i Ekrem'in de (aleyhisselâm) bir vasfıdır. Yaşını başını almış, terbiyeli ve görgülü kimse. Âlim, bilgin kişi.
Mürid.: İrâde eden, istiyen. Târikata girmiş olan. Şeyhin veya mürşidin şâkirdi, talebesi.
Mürşid.: (Rüşd. den) İrşad eden, doğru yolu gösteren, gafletten uyandıran. Peygamber aleyhisselâm vârisi olan, kılavuz. Târikat Pîri, şeyhi.


Resim

فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُواْ لِي وَلاَ تَكْفُرُونِ
Resim---“Fezkurûnî ezkurkum veşkurû lî ve lâ tekfurûn.:Öyleyse (yalnızca) BEN'i anın, BEN de sizi anayım; ve (yalnızca) BANA şükredin ve (sakın) nankörlük etmeyin!.”
(Bakara 2/152)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 957
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

NAMAZın ASLI NEDİR?.

Namazın aslı nedir? Niçin emrolunmuştur?.
Namaz yalnız İslâm Dini'nde vardır. Diğer dinlerde peygamberlere de böyle bir emir yoktur.
Onlar salât yâni duâ ederlerdi. Bu duânın zamanla, vakitle alâkası yoktur. Mecbûriyet de yoktur.
Muayyen zaman...
Muayyen vakit...
Muayyen yere dönüş...
Muayyen hareketler... nedir bunlar?.
Namaz Mi’rac'da emrolunmuştur. Ne kadar kılınacağı bildirilmemiştir.
Güneş doğmadan evvel. Güneş doğduktan sonra.

“Namaz kıl!” EMRi vardır. Burada vakit mevzu’ bahisdir ve emirdir.
“Güneş doğmadan evvel Güneş battıktan sonra namaz kıl!”
Bu namaz sabah, akşam namazlarıdır.
Hangisidir? Akşam mı, Sabah mı?
Mekke’de söylenmiş bir hadisde:
“Men tereket selat fakad kefer.: Kim ki namazı terk etti, küfürdedir.”
Burada “küfür” ne demektir?.
“Namazı” terk etti deniliyor. Yoksa ikisini birden mi kasdediyor..
Terk =>Vakit mi? Namaz mı?..
Evet, burada
“küfür”; inanana, bu işi yapana hitaptır.
Dikkat et!.Vakittir, Zaman değildir.
Küfür, namaz kılmayana âit değildir. Vakti terk edene âittir.
Emirler. Yasaklar... Sevabdır, Haramdır, Küfürdür...
Kelime ihtarları bu işe inanıp kabul edenlerin hatâlarına hitabtır, inanmayana değildir.
Sabah ve akşam namazlarını terk bir nevi mi’racı inkârdır. Rasûlu Ekrem’i tasdikte şüphe var demektir.
Sabah ve akşam namazları Mi’rac'da emrolunmuştur. Namaz o hâlde Mi’racdır.
Âyette tuluğdan evvel, gurubdan sonra vakit söyleniyor.
Kula yalnız rûhânî olarak Mi’rac'dır.
Kâbe’yi ziyâret “Hac'da” cesedî ziyâretdir.
Mi’racın başlandığı yer olan Kâbe’yi ziyâretdir. Yâni bu ziyâret cesedî Mi’rac'dır.
Bu yazılarımızla basit olarak söylemek icabederse maddî ve mânevî ilim ile senin cesedinle rûhun arasındaki âhengi bildiriyoruz.
Sabah ve akşam namazları muhakkak kılınması lâzımdır. Aksi hiçbir sûrette doğru değildir.
Burada inanmak harekâta bağlıdır. Sabah ve akşam namazları tuluğ ve gurubda icrâsı Mi’rac'da emrolunduğuna göre, Mi’rac'la insan kendinde gizli
“Biz =>Bizden yakîn olan”a çıkmaktır.
O hâlde namaz
ALLAH’a yanaşma merdivenidir.
“Gözümün nûru namaz..” Rasûl-u Ekrem buyurmuş....
“Kalk gece namazı kıl!” Âyet.
Namazların aşağı yukarı çoğu gündüzdür.
Sabah akşam da gündüze dâhildir.
Öğle ikindi gündüzdür.
Yatsı da gece değildir.

Namaz, insan vücûdunu, cesedini unutup rûhun hâkim olduğu bir vaziyet, bir durumdur.
Vücud o sırada burak hâline gelmelidir. Ruh orada Cebrâildir.
Yunus bağırıyor ya.:
“Cebrâil’em!.”
İnsan ALLAH’ın dışında olmadığına göre kendini fenâ bulmamalıdır. Zîra O’nu da fenâ bulmak demektir. O’na benzemeye çalış ki onun dışında olmadığını tasdik eder ve anlarsın!.
Bir sual.: Oruç da dil ile ikrar, cesed ile tasdik vardır. Ondan dolayı niyet lâzımdır.
Su ile abdest almada niyet yoktur. Teyemmümde yâni toprakla abdest almada niyet vardır. Sebep ve Niçin?..
Düşün!.. Şunu da unutma; Sabır, belâya karşı ibâdetdir.
Aynı zamanda dikkat edilirse içinde küçük bilinmeyen bir isyan da vardır. Kime karşı?
Düşün!..

Ramazanda kadınlara hayız esnâsında namaz bağışlanır. Kazâsı yoktur. Bu bağışlanma niçindir?
Öğren de git kadının ayağının altını öp!.

Rasûl-u Ekrem öğle ve ikindi namazlarını bâzı ahvalde tevhid etmiştir. Birleştirmiştir. Evvelden kılmıştır.
Yalnız sabah ve akşam namazlarını...Diğer namazlara katiyyen tevhid etmemiştir. Sebep?.
Âyet kâfidir
=>“Tulûi’ş- şemsi, gurubu’ş- şems. Namaz kıl!” emri açıktır.
Burada vakit farzdır.
Namaz esasdır. Namaz emirdir.
Sabah, akşam vakit âyette tesbih edilmiştir.
O hâlde vakti terk, namaz kılan için küfürdür. Burada namazı terk değildir.


25.03.1986


Resim
Muayyen.: Görülmüş olan, kat'i olarak belli olan, belli, ölçülü, tayin ve tesbit olunmuş, karalaştırılmış.
Tuluğ.: Doğma, doğuş. Birden zuhur etme. Hücum etme. Bir şeye vâkıf olup bilme.
Gurub.: Batma, batış. Batıda görünmez olma. Gözden kaybolmak. Uzaklaşmak. Irak olmak.
Ahvâl.: Haller. Vaziyetler. Oluşlar.

Resim

فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ الْغُرُوبِ
Resim---"Fasbir alâ mâ yekûlûne ve sebbih bi hamdi rabbike kable tulûı'ş-şemsi ve kable'l-ğurûb (ğurûbi):(Rasûlum!) Onların dediklerine sabret. Güneşin doğuşundan önce de, batışından önce de RABBini hamd ile tesbih et!.”
(Kaf 50/39)

قُمِ اللَّيْلَ إِلَّا قَلِيلًا
نِصْفَهُ أَوِ انقُصْ مِنْهُ قَلِيلًا
أَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلًا
Resim---“Kumilleyle illa kalîlen. Nısfehu ev'inkus minhu kalîlen. Ev zid 'aleyhi ve rettili'l-KurÂNe tertîlen.:Birazı hâriç, geceleri kalk namaz kıl. (Gecenin) yarısını (kıl). Yâhut bunu biraz azalt, ya da çoğalt ve Kur'ÂN'ı tâne tâne oku.”
(Müzemmil 73/2-4)

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ
Resim---“Ve lekad halakne'l-insâne ve na’lemu mâ tuvesvisu bihî nefsuh (nefsuhu), ve NAHNU AKREBu ileyhi min Habli'l-Verîdi:Andolsun, insanı BİZ yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. BİZ ona şahdamarından daha yakınız/AKREBiz.”
(Kaf 50/16)

Resim

Resim---Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Men tereke’s- salâte mutaammiden fekad kefera .:Kim namazı terkederse "kâfir" olur!." buyurdu.
(İbn Mes'ud (ra)'dan; Taberânî Kebir de (8939) ve Âcurrî Şeria da (133) sahih olarak)

Resim---Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem.: "Şübhesiz ki, kişi ile "şirk ve küfür" arasındaki şey sâdece namazı terketmektir!." buyurdu.
(Câbir (ra)'dan; Müslim (82) Ebû Dâvud (4678) Tirmizî (2619) Nesâî (465) ve ibn Mâce (1078)

Resim---Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Her kim ki, kasden "namazı" terkederse "açıkça küfre" düşmüştür!." buyurdu.
(Enes İbnu Malik (ra)'dan; Taberânî Evsat; Heysemi Mecmau'z-Zevaid'de (1/295)

Resim---Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Her kim ki "namazı" kılmazsa o kâfirdir." buyurdu.
(Ali İbnu Ebi Talib (Ali keremullâhi veche)’den; Muhammed İbnu Nasr Kitâbu's-Salat'ta (933) Acurrî Şeria'da (135) İbnu Ebi Şeybe Musannaf da (10485) ve İman'da (126) Beyhakî Şuâbu'l-İman'da (41) ve Buhâri Tarihu'l-Kebir'de sahih olarak rivâyet etmişlerdir.)

Resim---Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Bana, (dünyânızdan) koku ve kadın sevdirildi. Gözümün nûru ise namazda kılındı." buyurdu.
(Enes radıyallâhu anh’dan ; Nesâî, İşretu'n-Nisâ 1, (7, 61)

NOT.: Zemahşeri ve el-Kâdî gibi bâzı âlimler bu hadisi eserlerinden naklederken "üç" kelimesini ilâve ederek: "Dünyânızdan üç şey bana sevdirildi..." şekline sokmuşlardır.
Ancak Zerkeşî, Irakî ve İbnu Hacer gibi muhaddisler bunu, hem "rivâyetlerde olmadığı" hem de "...mânayı bozduğu" için reddederler.
Mâna bozulmaktadır, çünkü namaz sâdece dünyevî bir şey değildir.
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem efendimiz hadiste, dünyâyı kendisine nisbet etmiyor, onu tahkîr için "seviyorum" buyurmuyor,[/color] "sevdirildi." [buyuruyor.
Zîra Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, dünyânın KULluk imtihanındaki tehlikesinden nefret etmede herkesten ileri idi.[/color]


Resim

Yunus bağırıyor ya.: “Cebrâil’em!.”:

Hak bir gönül verdi bana,
Ha demeden hayrân olur,
Bir dem gelir şâdân olur,
Bir dem gelir giryân olur!.

Bir dem sanasın kış gibi,
Şol zemheri olmuş gibi,
Bir dem beşâretten doğar,
Hoş bağ ile bostân olur!.

Bir dem gelir söyleyemez,
Bir sözü şerh eyleyemez ,
Bir dem dilinden dür döker,
Dertlilere dermân olur!.

Bir dem çıkar arş üzere,
Bir dem iner tahte's-serâ,
Bir dem sanasın katredir,
Bir dem taşar ummân olur!.

Bir dem cehâlette kalır,
Hiç nesneyi bilmez olur,
Bir dem dalar hikmetlere,
Câlînus u Lokmân olur!.

Bir dem dev olur yâ peri,
Vîrâneler olur yeri,
Bir dem uçar Belkîs ile,
Sultân-ı ins ü cânn olur!.

Bir dem varır mescidlere,
Yüz sürer anda yerlere,
Bir dem varır deyre girer,
İncil okur ruhbân olur!.

Bir dem gelir Îsâ gibi,
Ölmüşleri diri kılar,
Bir dem girer kibr evine,
Fir'avn ile Hâmân olur!.

Bir dem döner Cebrâil'e,
Rahmet saçar her mahfile,
Bir dem gelir gümrâh olur,
Miskin Yûnus hayrân olur!


Yunus Emre kaddesallahu sırrahu..

Resim
Şâdân.: f. Sevinçli, bahtiyar.
Giryân.: f. Gözyaşı döken. Ağlayan.
Zemheri.: Karakış dönümünden (12 Aralıktan) 31 Ocağa kadar olan şiddetli soğuk devresi..
Beşâret.: (Doğrusu Bişârettir) Müjde. Sevindirici haber. Hayırlı haber. * Müjdeye verilen ihsan..
Bostân.: (Bustan) f. Ağacı, çiçeği, yeşilliği çok olan yer, kokulu yer. Sebze bahçesi. * Kavun, karpuz..
Dürr.: (Dürdâne, dürre) f. İnci. İnci tanesi.
Tahte's-serâ.: Yerin altı.
Katre.: Damla. Su damlası. * Bir damla olan şey.
Ummân.: Büyük deniz. Okyanus. * Hindistan ile Arabistan arasındaki büyük deniz..
Câlînus.: (Kalinos) yun. İlk devirlerde yaşamış olan bir Yunan Filozofunun adı..
Lokmân.: Kur'ÂN-ı Kerim'de ismi geçen büyük zatlardan olup öğütleri ve ahlâkî, tıbbî sözleri ile tanınmıştır. Peygamber Davud (aleyhisselâm) zamanında yaşadığı rivayet edilmektedir. Peygamber veya veli olduğu hususunda ihtilaf vardır..
Belkîs.: Süleyman (aleyhisselâm) zamanında, Yemen'de Sebe şehrinde hükümet süren Himyerîlerden bir melikedir..
İns.: İnsan..
Cânn.: Ateşten mahlûk cinlerin babası olan..
Deyr.: (c.: Edyâr) Kilise, manastır..
Ruhbân.: Rahib, Hristiyan din adamı.
Fir'avn.: Mısır'da, hususan Hazret-i Musa (aleyhisselâm zamanında Allah'a isyan edip ilâhlık dâvasında bulunan, Musa Peygamber'e inanmayan hükümdar. * İlâhlık iddia eden dinsiz, azgın ve şaşkın insan..
Hâmân.: Peygamber Hz. Musa (aleyhisselâm) zamanındaki Mısır Fir'avununun Veziri’nin ismi..
Mahfil.: (c.: Mahâfil) Toplanılacak yer. Toplantı ve görüşme yeri..
Gümrâh.: f. Yolunu şaşırmış. Doğru yoldan sapmış. * Bol, gür..
Miskin.: Uyuşuk, tenbel, hareketsiz. Zavallı. * Cüzzam hastası. * Fık: Kendi kendini idâre edemiyen, iktisabtan âciz, mal ve mülkü hiç olmayan kimse..
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 957
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

NAMAZ UYKUdan HAYIRLIdır!.

“Essalâtu hayrun mine’n- nevm”
“Namaz uykudan hayırlıdır.”
“Tuluğ dan evvel, gurubdan evvel namaz kıl”
“Mi’râcda RasûL’e emr olunan” te’kiden inen âyeti kerimedir.
Bu vakit farzdır. Yâni tuluğdan evvel gurubdan evvelki vakit
"O vaktin farziyeti, ehemmiyeti, sırrı için namaz kıl!." demektir.
O iki namaz o vaktin sırrı için emrolunmuştur. O vakitler
ALLAH indinde büyük “Sırrı-Ahadîyyet” taşıdığından o tesbihata kulun da girmesini ALLAH arzulamıştır. ALLAH’ın namaza ihtiyacı yoktur.
Şanını tesbih için ahsen-i takvim yarattığı kuluna sabah akşam namaz kıl değildir. O vakit için emir, kıl emridir.
Bundan ötürü bu namaz vakitlerinin kazâsı yoktur dikkatli ol!..
Gece yansından sonra da teheccüd namazı kıl emri de aynıdır.
Diğer namazlar ara namazlarıdır. Onlar da kapalı olarak âyetle Medine’de bildirilmiştir. Kim ne söylerse affıylasın!.
Namaz kılmayan=>
“Namaz uykudan hayırlıdır” ne demektir bunu bilmeyen zavallıdır.

Rasûlu Ekrem, BiLâL sabah namazı okurken uyanmamış.
BiLâL kapıyı şiddetle vurarak, hiddetle.:
“Es-salâtu hayrun minen nevm Yâ RasûlALLAH!” diye iki defa bağırmış.
Rasûl-u Ekrem hemen uyanmış ve hücresinden kapıya çıkarak.:
“Bu çok güzel Yâ BiLâL daimâ söyle!.” demiştir.
Rasûl-u Ekrem, sabah namazının vaktinin kıymetini anlatmak için =>“
ALLAH tarafından” uyanamamış. Vesile olmuştur…
Bu hadise çok mühim bir hadisedir. Namazı kılmıştır. Bunları bilmek gerek...

O vakit için kılınan namaz sana o vakte kavuşmanı temin ediyor. Onun için namaz uykudan hayırlıdır.
Burada
“Hayır”, devamlı bulunan ALLAH’ın mağfiretine çarpılmak hayırdır..
Sabah herşey başkadır. Güneş dogmadan evvel.
Gökyüzü. Yıldızlar. Rüzgârlar. Nebatlar. Hayvanlar. Toprak. Sular. Göller. Denizler.
Akşama yakın bütün bunlarda dikkat eden görür. Değişmeler vardır.
Güneş battıktan sonra namaz vaktinde çok olaylar olur.
Görmek lâzımdır.
Duymak lâzımdır.
Anlamak lâzımdır.
Bunlar hem maddî Tabiat Kanunlarında, hem Hayvanlarda, Nebatlarda, Herşeyde ruhanîyyetde değişiklikler olur.

Sabah namazı
ALLAH’a yanaşmanın merdivenidir.
Sabah namazını daima vaktinde kılanlarda
“MİN ESERİ'S-SÜCUD” onların alınlarında ancak sabah namazında elde edilen bir iz vardır. Herkes o izi göremez.
Bu iz, halıya hasıra veya kilime sürtünmeden husule gelen iz değildir ha!..
Rasûlullah Efendimiz bundan ötürü.:

“Sizi süvâriler bile kovalasa sabah namazının sünnetini kaçırmayın!”
“Kaçırmayınız!” buyurmamıştır.
“Kaçırmayın” diyerek teker teker her müslümana burada hitap mevcuttur.
Sabah namazında leş gibi uyuyup kalmayın!.
Zâten onu vaktinde kılmayanın diğer namazları şöyle böyledir...


18.06.1985


Resim

Resim
Te’kiden : Tekrarlama ile. Sağlamlaştırarak. Te'kid suretiyle. Evvelce yazılmış olan bir yazıyı tekrarlıyarak.
Vakt : (Vakit) Zaman. Saat. Çağ. Mevsim. Boş zaman. Geçim. Fırsat. Muayyen, belli bir zaman.
Tuluğ : Tulu’. Doğma, doğuş. Birden zuhur etme. Hücum etme. Bir şeye vâkıf olup bilme.
Gurub : Batma, batış. Batıda görünmez olma. Gözden kaybolmak. Uzaklaşmak. Irak olmak.
Ahadiyet : (Ahadiyet) Allah'ın (c.c.) her bir şeyde kendine âit birlik tecellisi.
Ahsen-i takvim : En güzel kıvama koyma. Cenab-ı Hakkın her şeyi kendisine lâyık en güzel kıvam, sıfat ve surette yaratması. İnsanın en yüksek ve câmi isti'dâd ve kabiliyetlerde ve en güzel surette yaratıldığı.
Teheccüd : Gece uyanıp namaz kılmak. Gece namazı. (Bu namaz, nâfile namazların en çok sevablısıdır.)



Resim

فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ الْغُرُوبِ
Resim---“Fasbir alâ mâ yekûlûne ve sebbih bi hamdi RABBike kable tulûı'ş-şemsi ve kable'l-gurûb (gurûbi).:(Rasûlum!) Onların dediklerine sabret. Güneşin doğuşundan önce de, batışından önce de RABB'ini hamd ile tesbih et.” (Kaf 50/39)

مُّحَمَّدٌ رَّسُولُ اللَّهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاء عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاء بَيْنَهُمْ تَرَاهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِّنَ اللَّهِ وَرِضْوَانًا سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِم مِّنْ أَثَرِ السُّجُودِ ذَلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَمَثَلُهُمْ فِي الْإِنجِيلِ كَزَرْعٍ أَخْرَجَ شَطْأَهُ فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُم مَّغْفِرَةً وَأَجْرًا عَظِيمًا
Resim---“Muhammedun rasûlullâh(rasûlullâhi), vellezîne meahû eşiddâu ale'l-kuffâri ruhamâu beynehum terâhum rukkean succeden yebtegûne fadlen minallâhi ve rıdvânen sîmâhum fî vucûhihim min eseri's-sucûd(sucûdi), zâlike meseluhum fî't-tevrât(tevrâti), ve meseluhum fî'l-incîl(incîli), ke zer’in ahrece şat’ehu fe âzerehu festağleza festevâ alâ sûkıhî yu’cibu'z-zurrâa, li yağîza bihimu'l-kuffâr(kuffâra), vaadallâhullezîne âmenû ve amilû's-sâlihâti minhum mağfiraten ve ecren azîmâ(azîmen).:Muhammed, ALLAH'ın elçisidir. Ve onunla birlikte olanlar da kâfirlere karşı zorlu, kendi aralarında ise merhâmetlidirler. Onları, rükû edenler, secde edenler olarak görürsün; onlar, ALLAH'tan bir fazl (lütuf ve ihsan) ve hoşnutluk arayıp isterler. Belirtileri, secde izinden yüzlerindedir. İşte onların Tevrat'taki vasıfları budur. İncil'deki vasıfları ise: Sanki bir ekin; filizini çıkarmış, derken onu kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış, sonra sapları üzerinde doğrulup boy atmış (ki bu,) ekicilerin hoşuna gider. (Bu örnek,) Onunla kâfirleri öfkelendirmek içindir. ALLAH, içlerinden îman edip sâlih amellerde bulunanlara bir mağfiret ve büyük bir ecir va'd etmiştir.” (Fetih 48/29)

Resim

Resim---Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem.: “Düşman süvârisi kovalasa bile sabah namazının iki rekât sünnetini terk etmeyin” buyurdu.
(Ebû Dâvud, Salât 291)

Resim---Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem.: “Sizi atlılar kovalayacak bile olsa o iki rekâti terk etmeyin.” buyurdu.
(Buharî, Teheccüd 27; Müslim, Salâtu’l-Müsafirin 96)

Resim---Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem.: "Sabah namazından önce kılınacak iki rek'at nâfile namaz dünyânın tamamından daha hayırlıdır." buyurdu.
(Müslim, Salâtu'l-Müsâfirîn 96; Ebû Dâvud, Salât 291, 292)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 957
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

NAMAZDA OTURURKEN AYAKLARIN DURUMU..

Erkeklerde.:
Sol ayak sağa doğru yatık ve sol kalça üzerine oturacak.
Sağ ayak dik, parmakların alt uç kısımları yere değecek vaziyette dik ve baş parmak sol ayak parmaklarına temas hâlinde olacaktır.
“Mecbûriyet var mıdır?”.
Hayır.. Yalnız vücûdun sağ ve sol beyin fonksiyonlarının elektrikiyet akımının bâzı hususlarının temini, Ta’dil-i Erkân'ın Cesedî, Kimyevî, Fizikî Sırrı'nı ortaya çıkarır.
Sol taraf beyin, sağ tarafı idâre eder.
Sağ taraf beyin, sol tarafı idâre eder.
Sol taraf beyindeki bir âfet sağ tarafta görülür.
Sağ taraf beyindeki bir âfet sol tarafta görülür.
Sol, düşünce merkezidir.
Sağda felç olanlar konuşamazlar.
Soldaki felç konuşur.
Sağ beyin hareket merkezidir.
Namazda başka türlü oturmaya çalışma!.
Secdeye gittiğin zaman, ayak vaziyetin hemen yerden kaldırmadan değişecek dikkat et!.
Alışırsan haberin olmadan bu hareketler kendiliğinden olur..

Kadınlarda ise.:
Ayak durumları bambaşkadır.. “Sebep nedir?”
Haaa... Orası çok mühimdir. Anlatmaya uğraşacağım. Bakalım...
Kadın.:
Sol ayak aynı erkeğin ayağı gibi sağa doğru tamamıyla yere değecek.
Sağ ayak da sol ayak baş parmağını tecâvüz edecek derecede topuk kısmıyla sol ayağın üzerine binecek.
Parmaklar sağa doğrudur. Kalçalar bunların üzerine oturacak.
Secdeye gittiği zaman dizler yekdiğerine yapışık bir hâlde ayaklar aynen kalacak.
“Sebep?..”
Ne yapacaksın?. Her şeyi öğren amma bâzılarını da dinle!. İster yap! İster yapma!..
Öğrenip de yapamazsan sana öğreten de sen de sarsılırsın, iyi olmaz!.
Bâzı mesele ve konularda insanların sessiz olması lâzımdır...


Namazdaki Ta’dil-i Erkân vücud hareketlerine dimağı düşünce ve aynı zamanda o anda husûle gelecek Uzviyet Kimyâsı'yla alâkası vardır.. Namazda huşu’ bu sûretle husul bulur.
Huşu’ gürültüden uzak, insanın kendi kendisiyle yalnız kalmasıdır.
Bilir misiniz gürültü, kanda dimağda potasyum muvâzenesini bozar.
Âni hiddetlerde bu muvâzene yine bozulur.
Delilerde potasyum muvâzenesi bozuktur!..


18.06.1985


Resim
Ta’dil-i Erkân.: Fık: Namazın bütün rükünleri, esaslarını usûlüne uygunca yerine getirerek ve namazın tertib ve düzeninin hakkını vererek kılmak. Meselâ.: "Secdeyi sükûnetle yerine getirmek ve iki secde arasında "Subhânallah" diyecek kadar doğrularak oturmak. Kıyamda ve rüku'dan sonraki kıyamda sükûnet üzere olmak ve namazın bütün duâlarını dikkatle okumak. Namazın her rüknünü yerine getirmek, acele ile kılmamak" gibi.
Âfet.: Belâ. Musibet. Büyük felâket. Dâhiye. Mc.: Son derece güzel.
Tecâvüz.: Haddini aşma. Söz veya hareketle ileri gitme. Aleyhine hareket etme. Zorlama. Geçme. Sataşma, saldırma, sarkıntılık.
Huşu’.: Alçak gönüllülük. Hayâ etmek ve mütevâzı' olmak. Korku ile karışık sevgiden gelen edebli bir hâl. Yüksek ve heybetli bir huzurda duyulan alçak gönüllülük. Sükun ve Tezellül.
Muvâzene.: Ölçmek. Denk olup olmadığını bilmek için tartmak, ölçmek. Düşünmek. İki şeyin vezince birbirine denk olması. Uygunluk.
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 957
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »


Resim

SU'daki CÖMERTLİK =>ALLAH’a ÂİT BİR CÖMERTLİKTİR..


SUdaki cömertlik ALLAH’a âit bir cömertliktir. Bunu anlamak büyük rûhî ve mânevî başarıdır.
SU nankör değildir.
Değerini bilmeyenler, nankördürler. Veyâ nankörlerdir.
Nankör demek,
HAKk’ın verdiği her türlü ni'meti görmeyip aldırmayan, şükretmeyen demektir.

Yalan bilmeyen, söylemeyen, Dedikodu yapmayan, Gıybet etmeyen, Dâimâ helâl peşinde koşan,
Sabah ve akşam namazlarını vaktinde kılan, Dâimâ abdestli bulunan, abdestsiz yemeyen, içmeyen konuşmayan kadının ayağının altını öperim...

Teyemmüm ayak altı hürmetine emr olunmuştur.
Bilir misiniz?. Bir bilseniz!.


“CeNNet anaların ayağının altındadır.” Babaların değil!.
El ve Ayak..
Her mahlûkun birinin cesedinin.
Diğeri rûhunun haritasıdır.
İnsanın kendi Levh-i Mahfûz’udur.

“KULLE ŞEY’in AHSAYNÂHU FÎ İMÂMİN MUBÎN” âyeti budur...

Namazın aslı nedir?. Niçin emr olunmuştur?.
Muayyen zaman ve vakit.. Muayyen yere dönüş.. Muayyen hareketler.. “Erkân..”

“MEN TEREKET SALÂT FEKAD KEFERA”. Mekke’de söylenen bir hadisdir.
“Kim ki namazı terk etti küfürdedir.”
Burada “küfür” ne demektir?
Bu namaz, sabah akşam namazlarından hangisidir?
Zîrâ
“namazı terk etti" deniliyor.
Yoksa ikisi birden mi kastediliyor?
Burada terk =>Vakit mi? =>Namaz mı?
Burada
“kefera” inanana bu işi yapana hitaptır. Dikkat et!.
İslâm'da; Emirler, Yasaklar, Sevab'dır, Haram'dır, Küfür'dür, kelime ve ihtarları bu işe inanıp kabul edenlerin hatalarına karşı hitabdır, inanmayana değil!. O hâlde=>Namazı terk küfürdedir.
Burada Mekke’de hadis söylendiğine göre Mekke’de akşam ve sabah namazı vardı.
Diğer namaz Medine’de ara namazlar diye emr olunmuştur.
Bu işi yapana, inanana hitabdır. Yoksa namaz kılmayana âit değildir.
Hadis, namaz kılana âitti . Vaktin kıymeti anlatılıyor.
Bu iki namazın kazâsı bundan ötürü yoktur.
Kul =>Söyle, Bil, Haykır, Tasdik et!.
Kime?.
Kendinde gizli olan “BEN” den, bana=>
“HÛ/O=>AHAD” dır.
AHAD’ın mânâsını kimse bilmez. Ve veremez!.
Utanmayıp anlatmak istersek, teki olmayan tek!.
Rakamlardaki “1” değildir.

“AHAD” ismi VÂHİD değil...

Sabah ve akşam namazlarını terk bir nevi mi’racı inkârdır. Rasûli Ekrem’i tasdikte şüphe var demektir.
Sabah ve akşam namazları mi’racda emr olunmustur. Mi’racdan döner dönmez kılınmıştır. Namaz o hâlde mi’racdır.
Kula yalnız rûhânî olarak Kâbe’yi ziyâret hacda cesedî ziyâretdir. Mi’racın başladığı yer olan Kâbe’yi ziyârettir. Bir nevi cesedî mi’raca iştiraktir.

Bu yazılarımızla basit olarak söylemek îcab ederse, maddî ve mânevî âlem ile senin cesedinle rûhun arasındaki âhengi bildiriyoruz.
İç ve dışını bil!. Birbirilerine yabancı!. Birbirlerini tanımıyorlar!. Îtiraz da etme!
Beni imtihan etmeye de kalkmasınlar. Kendi cehillerini ortaya koymuş olurlar.
Sonra ben oyuna şakaya gelmem onu bilmelerini isterim!.


20.05.1986, Salı


Resim

Resim

Erkân.: (Rükn. c) Rükünler. Esaslar. Temeller.
İstişâre.: Meşveret etmek. Fikir danışmak. Müşâverede bulunmak.
Şirk.: En büyük günah olan ALLAH'a (celle celâlihu) ortak kabul etmek. ALLAH'tan (celle celâlihu) ümidini keserek başkasından meded beklemek.


Resim

إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي الْمَوْتَى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثَارَهُمْ وَكُلَّ شَيْءٍ أحْصَيْنَاهُ فِي إِمَامٍ مُبِينٍ
Resim---"İnna nahnu nuhyi'l- mevtâ ve nektubu mâ kaddemu ve asarahum ve kulle şey'in ahsaynâhu fî imâmin mubîn.:Şüphesiz ölüleri ancak BİZ diriltiriz. Onların yaptıkları her işi, bıraktıkları her izi yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir kitapta (levh-i mahfuz'da) sayıp yazmışızdır.” (Yâ-Sîn 36/12)

Resim

Resim---Muâviye İbn Câhime’nin anlattığına göre; Câhime radıyallâhu anh Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelir ve:
“Yâ Resûlullah! Ben gazveye (cihad) katılmak istiyorum, bu konuda sizinle istişâre etmeye geldim!.” der. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem.: “Annen var mı?” diye sorar. “Evet” deyince, “Öyleyse ondan ayrılma, zîra cennet onun ayağının altındadır” buyurur. (Nesâî, Cihâd, 12)

Resim---Ebû Süfyan'dan, dedi ki: Ben Câbir'den duydum şöyle diyordu: “Ben Nebîyy (sallallâhu aleyhi ve sellem)'den, şöyle derken işittim: "Şübhesiz ki, kişi ile "şirk ve küfür" arasındaki şey sâdece namazı terketmektir!."
(Müslim (82); Ebû Dâvud (4678); Tirmizî (2619); Nesei (465); İbni Mâce (1078)

Resim---Enes İbnu Malik (ra)'dan, şöyle dedi:
Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle dedi: "Her kim ki, kasten "namazı" terkederse "açıkça küfre" düşmüştür."
(Taberâni, Evsat; Heysemi Mecmâu-Zevâid'de (1/295)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 957
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

KADiR GECESi..

Dünyânın bir tarafında gece iken diğer tarafı gündüzdür. Bunun sebebi, hikmet ve yaratılışı öyle oluşundandır.
Gece gündüz mâlum. Fakat burada gece iken meselâ Amerika’da gündüz.
Buna göre
“Kadir Gecesi” nedir?
“Leyleti’l- kadr” âyeti kerîmesinin hakîkatini bilmek lâzımdır.
Rasûl-u Ekrem.: “Kadir Gecesi’ni Ramazan ayının filân gecelerinde arayın!” buyurmalarında; “gecelerinde”, “cemi’/çoğul” olarak kullanılmıştır.
Sonra
“arayın!.”,“müfred- tekil” olarak kullanılmıştır. “Arayınız!” değil.
“Teker teker her inanan arasın!” demektir. Başkasının sözüne bakmayın!..
Ne aranacak?. Bunu da bilmek lâzım.
Ramazan ayı muhtelif ay ve mevsimlere tesâdüf etmektedir. Sâbit değildir.
Sâbit olan; Ay mıdır?
“Ramazan Ayı” mıdır?
Ramazan, Kur’ân'a göre; Ay göründüğü zaman oruç başlar. Tekrar küçülüp kaybolup da göründüğü zaman biter.
Oruç müddeti güneşin doğuşundan başlar batışında biter.
Bu müddet dünyânın muhtelif yerlerine göre değişir. Fakat Ramazan, Ay'a göre olduğundan değişmez.
O hâlde Ramazan Dünyâ'nın her yerinde aynı zamanda başlar, aynı zamanda biter.
Bu durumda burada gece, orada gündüz meselesi ortadan kalkar.
Bugün takvime göre oruç tutulmaktadır. Bundan ötürü birçok veballer ortaya çıkmaktadır.
Bugün 19.06.1985 Çarşamba.
Suudi Arabistan ve diğer birçok Arap ülkeleri ay göründü îlân ederek bayrama başladılar.
Mısır ise bugün bayramın 3 üncü gününü idrak ediyor. O daha evvel görmüş.
Ankara’da bizim takvimcilere göre bugün ârifedir.. Millet oruçludur.

Bayram ise.: Oruç haramdır.
Bayram değilse.: Bayram yapanlar bilerek oruç yemişlerdir.

Bir tarafın doğru olduğu ya muhakkak veya değil...

Burada Kadir Gecesi diye yalvarıyoruz.
Amerika’da bu anda gündüz. Onların Kadir Gecesi ne zaman?
Cevap isterim?..

“Sen biliyor musun hoca?”
Evet! Şüphen mi var?
Sen bütün sene her gece uyuma! Uğraş! Bulursun. Gaflette olursan o seni bulur.
Yâhu köpekler, hayvanlar, horozlar Kadir Gecesini bilip de ses çıkarmıyorlar.
Sen güyâ adamsın. Niçin bilmiyorsun kadir gecesini...
Hem bulup da ne yapacaksın? Sen daha Ramazan'ın ne zaman başlayıp ne zaman bittiği meselesi içindesin.
Bunu hâllet evvelâ.
Ne ben senin yüksek makâmına çıkabilirim. Ne de sen o kibir makâmından aşağı zemin katına inmeye cesâret edemezsin.
Bu gibilerle konuşmak, bir sey anlatmak, akıllarına sokmaya çalışmak, çölde su aramak gibi zor bir iştir.

Bütün bu Ramazan tâkip ettik. Köpeklerin bağırmadığı bir geceye tesâdüf edemedik.
Dünyânın ne tarafında olursan ol Kadir gecesi bütün dünyâda bulunan köpekler havlamazlar. Bağırmazlar..
Bağırmamalarının sebebi nedir?. Bilir misin?.
Tabi hayır...
Evvelâ köpekler niçin bağırıyorlar onu biliyor musun?
Tabiî ona da bir hayır.
Bunları öğren!. Sonra niçin bağırmadıklarını anlayabilirsin belki...
Bağırmak ne demektir?.
Leylek, yuvasına geldi mi “lak!. lak!.” eder. Yere konduğu zaman kat’iyen “lak! lak!” etmez. Karga yerde ötmez, ağaçta öter.
Peki illâ da Kadir Gecesi dedik bu geceye. Köpekler de bağırıyorlar. Fetvâ ne olur?
Cevabı şudur :

Kadir Gecesini insanlar kıymetten düşürdükleri için köpekler Kadir Gecesini gizliyor!” dersin.
Kadir Sûresinde.:

“Matlai’l- Fecr” lafzı vardır. “Fecir açıldığı zamana kadar”
Demek ki gece yavaş yavaş güneşin doğması ile gidiyor ve bu gece ile melâikeler de çekiliyorlar.

Burasını anlamak lâzımdır. Sana bu yolda kılavuz olanın bunu bilmesi lâzımdır. Bilmezse o yalancıdır.
Yukarıda küçük bilmece şeklindeki soruları hâllettiğin zaman Kadir Gecesinin dekoru çizilmiş olur ve Kadir Gecesi nedir anlarsın.
Tabiî bu iş merak işi değildir. Bilmek kavuşmak meselesidir.
Bu gibi sır diyelim, bilinmesi insandaki merak düşüncesidir.
Ki merak bâzı yerlerde küfürdür. Mânevî yolun trafiğine uygun değildir.
Merâkını tatmin edemeyen münevver dinsiz olur.
Merâkını tatmin edemeyen dindar bidatlara saplanır kalır, yobaz olur.
Bu meraktan istifâde yolunda olanlar bugünkü asırda çok mürşid, şeyh ve sâire zümresini teşkil eder...

Hakîki Velî
ALLAH’ın himâyesinde ve muhafazasındadır.
Ona kimse ne söz, ne tesir ne de eziyet edemez.
Hacı Bektaş-ı Velî.
Hacı Bayram-ı Velî.
Hacı Şaban-ı Velî
.
Göster bunlara kim düşman!.
Dost, zâlim hükümdar, kim onlara saldırmıştır göster!..


“BiZ” geceden gündüzün ışığını çekeriz.”
“Güneş de karar kılacağı yere kadar koşmaktadır.
“Âyet”
“Geceden gündüzü çekeriz”.
O hâlde esas gece mevcud ve sâbit demektir. Ona ışık vererek gündüz oluyor.
Güneş de bu işi yapmaktadır. Karar kılacağı yere kadar koşmaktadır.
“Koşmak” kelimesi bir yere varmak, bir emri yerine getirmek için kendiliğinden değil, işin içinde emir vardır.
Onun da sonu vardır.
Koşmak da; yorulmak, durmak mânâsı gizlidir. Fânidir demektir. Gizlidir. O da muvakkatdir.
Hâlbuki Ay'ın devri için de, "konaklar tâyin ettik.”
Ona bir vazîfe vermek içindir konak tâyin etmek….
O da her devrin sonunda kurumuş hurma gibi kalır.
Burada bir işin başlaması, bitmesi ve tekrar başlaması mânâsı vardır. Ve mânâ da odur.
Ne güneş, aya yetişebilir.Ne de gece, gündüzü geçebilir. Her biri bir küre içinde yüzer.
O hâlde oruç sayılı günlerdir. 29-30 gündür.
Bu, ayın görünmesiyle başlar, büyür, tekrar küçülmeye başlar, kaybolur, görünmesiyle ramazan bitmiş olur.
Ay dünyânın her tarafında aynı zamanda görünür. O hâlde ramazan her yerde aynıdır.
Yalnız orucun müddeti güneşe göredir. Güneş doğmadan başlar, batıncaya kadar..
Bu gece burada Kadir Gecesidir.
Meselâ : Amerika'da gündüzdür. Orada Kadir Gecesi ne zamandır?
Vakit nasıl güneşin doğması ve batması arasında takdir ediliyorsa bu da aynıdır.
Hâlbuki dünyânın her tarafında ay görünür.

“Biz geceden gündüz ışığını çekeriz...”

19.06.1985. Çarşamba


Resim

Resim

Vebal.: Günah. Zarar. Ziyan. Şiddet. Ağırlık. Azab. Doğru olmayan bir hareketin mânevî mes'ûliyeti.
Münevver.: (Nur. dan) Mc: Kur'ânî ve îmânî eser okumakla ve ibâdet ve taatla nurlanmış. Nurlandırılmış, ışıklı. Uyanık. İntibaha gelmiş. Akıllı âlim. Îmânî ve İslâmî tahsil ve terbiye görmüş. Parlatılmış.
Tatmin.: İknâ etmek. Kandırmak. İnsanın kalbini emin etmek. Rahatlandırmak.
Zümre.: Bölük, cemaat, grup, takım, sınıf. Cins.
Muvakkat.: Vakitli. Geçici. Fâni. Devamlı olmayan.


Resim

إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ
وَمَا أَدْرَاكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ
لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِّنْ أَلْفِ شَهْرٍ
تَنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِم مِّن كُلِّ أَمْرٍ
سَلَامٌ هِيَ حَتَّى مَطْلَعِ الْفَجْرِ
Resim---“İnnâ enzelnâhu fî leyleti'l-kadr. Ve mâ edrâke mâ leyletu'l-kadr. Leyletu'l-kadri hayrun min elfi şehr. Tenezzelu'l-melâiketu ve'r-rûhu fîhâ biizni RABBihim min kulli emr. Selâmun hiye hattâ matle'i'l-fecr.:Biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır. O gecede, RABB'lerinin izniyle melekler ve Ruh (Cebrâil), her iş için iner dururlar. O gece, esenlik doludur. Tâ fecrin doğuşuna kadar.” (Kadir 97/1-5)

وَآيَةٌ لَّهُمْ اللَّيْلُ نَسْلَخُ مِنْهُ النَّهَارَ فَإِذَا هُم مُّظْلِمُونَ
وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَّهَا ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ
Resim---“Ve âyetu'l-lehumu'l-leyl neslehu minhu'n-nehâra fe izâ hum muzlimûn. Ve'ş-şemsu tecrî li mustekarri'l-lehâ zâlike takdîru'l-azîzi'l-alîm.:Gece de onlar için bir ibret alâmetidir. Biz ondan gündüzü sıyırıp çekeriz de onlar karanlıklara gömülürler. Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner). İşte bu, azîz ve alîm olan ALLAH'ın takdiridir.” (Yâ-Sîn 36/37-38)

وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتَّى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ
لَا الشَّمْسُ يَنبَغِي لَهَا أَن تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا اللَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ
Resim---“Ve'l-kamera kaddernâhu menâzile hattâ âde ke'l-urcûni'l-kadîm. Le'ş-şemsu yembeğî lehâ en tudrike'l-kamera ve le'l-leylu sâbikûn nehara ve kullûn fî feleki'y-yesbehun.:Ay için de birtakım menziller (yörüngeler) tâyin ettik. Nihâyet o, eğri hurma dalı gibi (hilâl) olur da geri döner. Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler.” (Yâ-Sîn 36/39-40)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 957
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

MESCİD-İ AKSÂ..

“Bir çoklarının bildiği. Bir kısmının bilmediği, diğerlerinin de yanlış bildiği” Mescid-i Aksâ hakkında bâzı suallere cevap vererek bu mukaddes yeri anlatmaya çalışacağız..
Yalnız bu yazıyı bomboş olarak okuyun, yanlışların ve hakîkatlerin hangisi olduğuna, bilginiz varsa, cevap kendi kendinize veriniz...
Rasûl-u Ekrem mi’racda Kudüs’e götürülüyor.
“Mescid-i Aksâ’ya”...
Mi’rac zamânında o zaman bu, neresidir ve nedir?.
Kudüs’de ne vardı.. Kimlerin elinde idi.
Kâbe İbrâhim peygamber tarafından İzn-i İlâhi ile inşâ edilmiştir. Mûsâ ve 'Îsâ’dan asırlarca evvel...
Mûsâ ve Îsâ Kâbe’ye hiç gelmemişlerdir. İkisi de Kudüs civârında Tûr-u Sîna ve Tûr-u Tîna dolaylarında dolaşmışlardır.
Vahiy ve İlhamlarını oralarda ve muayyen yerlerde almışlardır. Rivâyete göre Mûsâ, Îsâ ve diğer peygamberler duâlarını Kudüs de bir taş yanında yaparlarmış...

SAHRE.: Büyük taş. Kaya demektir. Bu taş hakkındaki rivâyetler birbirini tutmaz.:
1-) Cennet kayalarındandır..
2-) İsrâfil sûrunu bunun üzerinde üfleyecekmiş..
3-) Hz.İbRÂHÎM İsmâil’i bu taş üzerinde kurbân etmek için yatırmış.
4-) Mi’rac’da Rasûl-u Ekrem bu taşın bulunduğu yere getirilmiş ve oradan mi’raca hareket etmiştir.. “Hacer-i Muallâk” ismini o zaman alıyor.
5-) Mi’rac bu taşdan başladığı için, mi’racda emrolunan namaz da kıble olarak bu taşa doğru çevrilmiştir..
Mi’racda sonradan Kur’ân Âyeti ile te’kid edilen.: “Güneş dogmadan ve battıktan sonra namaz kıl!.” emri vardır..
Kâbe’ye kıblenin dönüşü bir öğle namazı esnâsında Medîne’de emr olunmuştur. Akşam ve sabah namazlarında değil.
Niçin?. Çok mühimdir.
Şimdi bu rivâyetlere göre aksi rivâyetler de vardır;
Hz. İbrâhim, İsmâil’i bugün Mekke’deki Arafat Dağı'nda kurban etmeğe gitmiştir.
Rasûl-u Ekrem mi’racda niçin Kudüs’e götürüldü?. Kudüs’de ne vardı?. Sahre o zaman nerede idi?

“Mescid-i Aksâ” denilen mescid neresidir?.
Süleyman mâbedi midir?. Yahut: 7....
“Taş yakıp kireç yapmak haramdır” İslâm'da...
SAHRE: Hacer-i Muallak’a verilen kıymet nedir?.
Mi’racın Kudüs’den başlaması bu taşın orada oluşundan mıdır?. O taş niçin oradadır?. Murad nedir.
Bu rivâyetlerin hepsi yek diğerini perdeliyor. Bunları tefrik ettiğin zaman perdelenen hakîkat ortaya çıkar.

Ömer Câmii ismiyle tanınan bu Mescid... Kudüs 688-692 Hicrî târihinde 5. Emevîye Halîfesi Abdülmelik İbni Mervân tarafından inşâ ettirilmiştir.. Gâye, Kâbe’nin ziyâretini bu tarafa teksif etmek için.
Halîfe Ömer, ordusu ile Kudüs’e girdiği zaman Sahre’yi bir düzlükte buldurmuş, üzerine bir câmi yapılmasını emretmiştir.
O zaman mîmârî yoktu.
Bu rivâyetde aradan yüzlerce sene geçiyor. Emevîler devrinde Arap Mîmârîsi çok mükemmeldi. Endülüs’ü düşün..
Emevîlere karşı husûmetin eseri olabilir.. 1099 da Haçlılar Kudüs’ü işgal ettikleri zaman, Templier Şövalye Târikatına Kudüs bağlanmıştır.
Sahre’nin üzerine bir minber yaptırılıyor. Üzerine altın bir haç konuyor. Etrâfı aziz resimleriyle süsleniyor.
Bütün peygamberler, Mûsâ, 'Îsâ bu taşın yanında duâ ederlerdi. Mi’rac bu taşın üzerinden başlamıştır.
Kudüs 88 sene Hıristiyanların elinde kalmıştır.
1187 de Selâhaddin-i Eyyûbî Kudüs’e girdiği zaman tekrar burayı câmiye tahvil etti. Resimleri yaktı. Altın haçı söktü...
Kânûnî Süleyman zamânında 1520-1566 yıllarında binâ baştan başa eski şekli ile yeniden yapıldı.
İkinci hicrî yılına kadar kıble burası idi. Sonra vahiy emirle bir öğle namazında Kâbe’ye dönmek emr olundu.
Câmilerin inşâsında şadırvanlar dâima câminin ana kapı tarafında inşa edilirdi. Yâni kıblenin aksi tarafında.
Mescid-i Aksâ, 8 köşelidir. Mescid'in etrâfı büyük düz taşlarla örtülü, geniş bir avlu ile çevrilidir.
Bu günkü hâli Kânûnî Süleyman’ın yeniden inşâ edilen şeklini muhafaza etmektedir.. 4 büyük, 4 küçük kapısı vardır..


17.11.1981


Resim

Resim

Mescid-i Aksa.: Kudüs'te çok eskiden gelen peygamberlerin (aleyhumusselâm) yaptırdıkları mâbed..
Sûr.: (Sûret. c.) Kıyâmet Günü İsrâfil aleyhi's-selâm'ın çalacağı boru. Buna Sûr-u İsrâfil de denir. Boynuzdan yapılan düdük..
Hacer-i Muallak.: Havada askıda taş.
Kıble.: Kâbe-i Muazzama'nın bulunduğu Mekke-i Mükerreme ciheti. Kıble tarafı, güney. Cenubdan esen rüzgâr.
Te’kid.: Kuvvetlendirme, sağlamlaştırma. Üsteleme. Bir iş için evvelce yazılan bir yazıyı tekrarlama.
Arafat.: Mekke'nin 16 kilometre doğusunda Hacıların Arefe Günü toplandıkları tepe ve bunun eteğindeki ova. Tepenin diğer bir adı Cebelu'r- Rahme/Rahmet dağıdır. Adem (aleyhisselâm) ile Havva anamız Cennet'ten çıkarıldıktan sonra burada bir araya geldiler. İbrâhim Peygamber (aleyhisselâm) Cebrâil (aleyhisselâm) ile burada konuştu. Hz. MuhaMed (aleyhisselâm) yüzbin insana hitab eden Vedâ Hutbesini burada okudu. İnsan haklarını 14 asır önce burada dünyâya îlan etti.
Teksif.: (Kesâfet. den) Sıklaştırma, koyulaştırma, yığma, toplama.
Sahre.: Büyük ve sert taş.
Rivâyet.: Hikâye edilen hâdise veya söz. Bir hâdisenin başkalarına anlatılması. Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz'den işittiklerini veya sahâbeden duyduklarını birisinin başkasına anlatması. Kuyudan halk için su çekmek..
Husûmet.: Düşmanlık. Hasımlık. Kincilik. Zıddiyet. Çekişmek. Dâvacı olmak.
Minber.: Câmide hatibin hutbe okumasına mahsus kürsü.
Tahvil.: Bir halden başka bir hâle getirmek. Değiştirmek. Döndürmek. Fâizli borç senedi.
Şadırvan.: Etrâfında bulunan bir çok musluklardan ve bir fıskiyeden su akan havuz tarzında kubbeli çeşme. Şadırvanlar daha ziyâde câmi avlularında halkın abdest almaları için yapılırdı.


Resim

فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَا وَمِنْ آنَاء اللَّيْلِ فَسَبِّحْ وَأَطْرَافَ النَّهَارِ لَعَلَّكَ تَرْضَى
Resim---“Fasbir alâ mâ yekûlûne ve sebbih bi hamdi RABBike kable tulûı'ş-şemsi ve kable gurûbihâ, ve min ânâi'l-leyli fe sebbih ve etrâfen nehâri lealleke terdâ.:Şu halde onların söylediklerine karşı sabırlı ol, güneşin doğuşundan ve batışından önce RABB'ini hamd ile tesbih et (yücelt). Gecenin bir bölümünde ve gündüzün uçlarında da tesbihte bulun ki hoşnut olabilesin.” (Tâ-Hâ 20/130)
[/b]
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 957
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

KÂBE’nin ÖRTÜSÜ

Uçsuz bucaksız ve aklın erişemediği kâinatta, aydınlık, karanlıktan çok azdır. Ziyâ, hava tabakasında görünür. Dünyanın etrâfında bulunan 80 km. hava tabakasının dışında bir öğle zamânı güneş varken çıkıldıkça yâni “Stratosfer”de ziyâ yoktur, karanlıktır. Hattâ aya giden astronotlar dünyâdan ayrılıp hava tabakasını geçtikten sonra aya karanlıkta gitmişlerdir. Bu en basit olarak sonsuz kâinatta karanlığın gâlip olduğunu ifâde eder.
Kıyâmet Sûresinde: “Göz kamaştığı, güneş tutulduğu, güneşin aya girdiği” âyetinde, güneş aydınlığın âlemi ve aydan milyonlarca defâ büyük olduğu hâlde aya girmesi ki, ay karanlığının âlemidir. Bu da karanlığın gâlib olduğunu ifâde etmekle berâber bir gün Dünyâ'nın sonu geleceğini de i'câzen bildirmektedir.

Şimdi şöyle bir sual sorsak;
“Geceleyin yıldızlar görünür, gündüz görünmezler. Acaba yıldızlar kendilerini karanlıkta mı gösteriyorlar, yoksa biz onları karanlıkta mı görüyoruz?”

Bu suale cevap vermek güç ve aynı zamanda kolaydır. Yukarıda bahsettiğimiz üzere, gündüzün hava tabakasının dışına çıktığımızda karanlık olduğunu söyledik. O zaman yıldızları yine görürüz. Yukarıda bahsettiğimiz ve akla uygun gelip kavradığımız bu sözler ilmî ve fennîdir.

Şimdi mânevî bakımdan,
ALLAH’ın “ES SETTÂR” Esmâsı vardır.
Yine bir Hadis-i Kudsîde.:
“Gece vakti benden “El DEYYÂN” olan Esmânın tecellîsinden isteyin vereyim!” buyurur.
İnd-i İlâhide (
ALLAH Nezdi'nde) karanlığın büyük kıymet ve yaratılış sevgi ve hakkı vardır. İslâm'da “Es-SETTÂR” Esmâsına hürmeten karanlığa önem verilmiştir. Rasûlu Ekrem’e gece namazı farzdır.
Kur’ân-ı Kerim gece inzâl olmaya başlamıştır ki, Kadir Gecesidir.
Bundan dolayı
Cenâb-ı ALLAH'ın huzûruna Kâbe’ye dönerek girdiğimiz için, karanlığın kıymetine hürmeten, Kâbe örtüsü de siyah olarak sonradan şekillendirilmiş ve bu sûretle SETTÂR’ın kıymeti ifâde edilmiştir,
Cebrâil, Hira Dağı'nda gece vakti Rasûlu Ekrem’e görünmüş ve ilk âyeti tebliğ etmiştir.
Rasûlu Ekrem zamânında Kâbe’de siyah bir örtü olduğuna dair hiç bir rivâyet yoktur.
Sonradan, taştan yapılmış olan Kâbe’yi siyah ile örtüp, taşı görmeden sonsuz karanlığı insan rûhu seyahat etsin diye, siyah örtülmüştür.
Mi’rac gece vâki’ olmuştur. Gündüz değildir. Gece Mânevî Âlem'e dalmak ve İlâhî pırıltıları görüp rûha “hoşluk” verdiği için,
Kâbe’de buna sembol olarak siyah örtü ile örtülmüştür.
Bu örtünün ilk defa
Rasûlullah ceseden dünyâdan ayrıldıktan ne kadar sonra, örtünün yapıldığını bilemiyoruz.
ALLAHu a'lem bunu yaptıran veya tertipleten, kendi akıl ve düşüncesiyle yapmamıştır. Herhangi bir İlhâm-ı RABBânî ile bunu yaptırmıştır.
O hâlde
Kâbe’nin Örtüsünün niye siyah olduğu sualine; bir kimseye, senin gözün niye siyah, yahut kahverengi gibi sual sormaya benzer.
Alınacak cevap sualin cevâbı olmasa da insanı düşünce ile başını öne eğdirmeye kâfi geldiğinden, biz de
Kâbe örtüsünün siyah olduğunu söyleyebiliriz.
Bana kalırsa bu İslâm'a sorulacak sual değildir.


19.12.1981


Resim

Resim

İcaz.: (İycâz) Edb: Az sözle çok şey anlatmak. Sözü muhtasar söylemek. Çok mânaya gelen kısa cümlenin hâli. Mâruf ve müteârif olan cümleden kısa bir cümle ile maksadı ifâde san'atı. Böyle sözlere mucez, veciz veya vecize denilir.
SETTÂR.: Örten, kapayan gizleyen. En çok gizleyen ve örten.
DEYYÂN.: Herkesin hesâbını ve hakkını en iyi bilen ve veren. İcaz.: HAKK TeâLâ. Kahhar. Hâsib. Hâkim. Kâdir. Râfi. CeNâb-ı HAKk.
Nezd.: f. Yan. Yakın. Karib. Göre, nazarında, fikrince. (Arapçadaki "ind" mânâsındadır)
İnzal.: (Nüzul. dan) İndirme. İndirilme. Nüzul ettirme. Tenâsül âletinden meninin çıkması.
RABBânî.: (RABBânîye) RABBe âit. Cenâb-ı HAKk'a dâir ve müteallik. İlâhî. Ârif-i Billâh olan, ilmi ile amel eden âlim.


Resim

فَإِذَا بَرِقَ الْبَصَرُ
وَخَسَفَ الْقَمَرُ
وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ
Resim---“Feiza berika'l-besaru. Ve hasefe'l- kameru. Ve cumi'a'ş- şemsu ve'l- kameru. :İşte, göz kamaştığı, ay tutulduğu, güneşle ay biraraya getirildiği zaman!” (Kıyâmet 75/7-9)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 957
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00

Re: Münir DERMAN (k.s.) ALLAH Dostu Der ki IV

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

RAVZA-İ MUTAHHARA
SÂHİBU’L- MEYDAN,
SÂHİBU’L- MAKAM,
HABÎBULLAH,
MAHBÛB-U HUDA,
RASÛLULLAH MUHAMMED MUSTAFA...
aleyhisselâm..

Na’ş-ı Mubârek-i Rasûl, “YESRİB”de Mescid-i Nebevî’nin sol tarafındaki Asr-ı Saadet’de ikâmet buyurdukları Hücre-i saadet içinde bulunmaktadır.. Hücrenin kapısı Mescid-i Nebevî’ye açılırdı... Rûh-u Muallâlarını Huda’ya teslim ettiklerinden sonra, bu hücre Ravza-i Rasûl olmuştur...
Re’si saadetleri mescide müteveccih olarak Cennet’den bir bahçe olan oradaki toprağa cesed-i mübârekleri defnedilmişlerdir...
Ayak uçlarında Hazreti Sıddık. Onun ayak ucunda Hazreti Ömer’in kabri mübârekleri bulunmaktadır.
Fahri âlem, Sıddık-ı Ekber,
ALLAH’ın yer yüzündeki Zâbıta ve Adâlet nâzır-ı ekberi “Ömer”...
Bu üç na’ş-ı mübârek, dünyâda iken Cennet görmek isteyenlere işâret edilecek yerdedir.
Ravza-i Rasûl, gece ve gündüz Meleklerin, Mü’minlerin, Sâlihlerin, Velîlerin Salâvât-ı Şerîfe’leriyle her an yıkanmadadır...
Nazargâh-i İlâhî olan Ravza her türlü münâcat ve niyazların kabul buyurulacagı Saray-ı İlâhî’nin kapısıdır...
Ravza’da yalnız Rasûl’ün mübarek na’şları bulunmaktadır. Diğerleri temsilendir...
Ravza’nın üstünü süsleyen “Kubbe-i Hadra-Yeşil Kubbe”, fersahlarca uzaktan bembeyaz bir yığın hâlinde duran Medîne’nin ortasında yükselmekte ve gören gözlere hürmet, sevgi yaşları doldurmaktadır.
Orası her gece, her gündüz, her saat, her dakîka, her an binlerce Velîlerin rûhen, ceseden, kalben, sırren, lisânen yüz sürdüğü bir
MAKÂM-ı MUALLÂ’dır...
Binlerce Melek tesbîhat ile meşguldür O yerde...

Nazargâh-ı İlâhî olduğundan onun şevkinden pervâneler nasıl nûrdan kurtulamaz mütemâdiyen dönerlerse, Melekler de o hâldedir o yerde...
Birlikte ilk Mescid-i Nebevî’ye girelim..
Abdestlisinizdir her hâlde.. Buyurun.:
Mihrab, kıbleye doğru bakarsanız sağınızda
MİNBER-i RASÛLULLAH, solda Mescid-i Saadete açılan küçük mütevâzı bir kapı- içerisi iki pencereli biri kıbleye, diğeri kuzey doğuya bakan bir pencere, üç metre boyu, iki buçuk metre eni, küçük bir odacık...
Ne garib, koskoca Rasûller Rasûlu
RAHMETENLİ’L- ÂLEMîN’in her gece tek başına namaz kıldığı, Semâvâtı dolaştığı, Cibril ile konuştuğu bu odacık hepsini içine almış.
Minber ile bu odacık arası Cennet’den bir parça...
“Nasıl olur? Cennet’e mekân veremeyiz!. Bu ne demektir?.”
Bu, Cennet’e gitmek isteyenin yolu buradan başlar demektir...


MİHRAB=> HUZÛR-u İLÂHİye yönelmeyi,
MİNBER=> HAKk'tan halka çevrilmeyi,
HÜCRE=> dünyâdan âhirete intikali temsîlen bildiren işâretlerdir...

Âlemlerin
RABB’i olan Zu’l- CELÂL, MAHBUB olarak Rasûlullah’ı seçmiş,
Onu Meleklerin elleriyle yıkamış, terbiye etmiş,
Her şeyi O’na musahhar kılmış,
Ve O’nu ucu bucağı bulunmayan Rahmetinin bildiricisi, dağıtıcısı, Rahmeten li'l-âlemin olarak dünyâya göndermiştir...

Şükrünü bilenlerin rahmete, rızâya kavuşacaklarını müjdeleyen Rasûlullah olduğu için, ismini de “M H M D” ismini
RABBU’L-ÂLEMîN koymuştur.
“HAMD Edici” demektir.. Hamd edene bu kadar önem veriliyor.

“Gözünü dört aç!” Rasûlun ismi.
Siyreti, Hayâta;
Yaşayışı, herşeyi rızâya giden için en emin, en doğru rehber ve plandır. Haritadır..
Sîyret-i Rasûl’u taklid edene, ondan sonra korku kat’iyyen yoktur.
Şaka değil
FENÂ fİ’r- RESÛL olunur... Resûl’de erimek demek...
Rahmet-i İlahi’yede, Mağfiret-i Subhân’iye deryâsında, zevk içinde yüzmek demektir...

O zaman, Cennet de senin, nîmet de senin.
Huzur da senin, sana şah damarından daha yakın olan Cenâb-ı
RABBi’l- Âlemîn ile hem hembezm olursun.. Bundan öte daha ne var ki...

İşte Ravza’ya ya rûhen, ya ceseden yüz sürmeğe gayret et!.. Ceseden sürmek kolay Rûhen sürmek güçtür... Rûhun oraya kadar gidip gelecek ki rûhun seni oraya getirecek, cesedin ruhûnu değil...
Nasıl namaz kılmak zor bir iş ise, bu da o kadar zordur... Fakat kolay usûlunu bul!..

Oraya ceseden gidenler kolay kolay ruhlarını temizleyemezler.
Rûhen senelerce oraya gidip gelenler ruhlarını temizlerlerse ceseden gittiklerinde cesed bir dakîkada temizleniverir...
Bu iki temizliği yapmayan arzusuyla Tayy-ı Mekân yapamaz. Kolay iş değil...
Rûhen bir Tayy-ı Mekân yapın, yolda bir yere takılmadan görelim.... Daha namazda iken geri geriye Tayy-ı Mekân yapıp, Bit Pazarında rûhunla dolaşıyorsun!..
Bayat Pazarında dolaşanla bizim işimiz yok!..


“Bit yiğitte bulunur!.” deyip duruyorsun. O hâlde git bitlilerle otur!.
Bit pazarı, câmi, câmi’den helâya, helâdan eve, evden miskinler tekkesine...
Teker üzerinde gitmekte iş yok, bol bol eşşeklik vardır...
Bu kâbil eşşekler sürü sürü çoktur.
Eşşek kelimesiyle hayvanı kasdetmiyoruz.
Hayvan olan eşşek mubârek bir hayvandır.
Buradaki eşşek kelimesi budala, avanak, ahmak demektir.
Eşşeği bu vasıflardan tenzih ediyoruz...

Rûhunu evvelden, rûhen oraya gidip gelenler temizlerlerse, cesedleri ile oraya gittiklerinde, cesedlerini temizlerler.
Yalnız ruhlarını orada temizlemeğe uğraşanlar temizlerlerse cesedleri temizliğe tahammül edemez derhâl mevt olur.
Bazan da cesed temizdir, ruh temizleyemez, cesed rûhu orada terkeder; ruh cesedî değil...
Böylelerine çok tesâdüf edilir... Bu çok ibretâmîz bir hâldir biraz düşünün...

Bâzıları oraya gidip gelirler. Mübalağalı sözler, garip kibir hâlleri kendilerinde zuhur eder. Bunlar ne yaptığını bilmeyen zavallılardır...
İsim alma, isim takma için giden kimselerdir.
Her yerde bol miktarda mevcuttur. Kendilerini izhar etmekten müstağni kalamazlar... Derhâl ceplerinden koku çıkarıp yeri neresi olursa olsun, yanındakine sunar dururlar...
Bunlar sokakta yalancı esans satan, ötekini berikini aldatmağa çalışan serseri satıcılar gibidirler...
Bâzıları da paralarını başkasına vererek, yerlerine mübârek ülkelere adam gönderirler...

Hac, ceseden gidilerek yapılır...Başkası başkasının yerine gidemez.
Bundan ötesi lakırdı hem de boş lakırdıdır.
Gidemeyeceksen o para ile hayır yap...
ALLAH rızâsı için hayır kadar dünyâda kıymetli ibâdet yoktur...
Bunlar hakkında binlerce Velî hikâyesi vardır....
Bana îtiraz etme bulacağın faydaları, iyi sözleri, şer’i lâkırdıları ben biliyorum. Münâkaşadan iş çıkmaz!.. Hakîkat budur!.

Hazreti Veysel Rasûlu niçin görmemiştir?!. Hem-asır olduğu hâlde...
Rasûl’den
ALLAH’a değil, ALLAH’tan Rasûl’e teveccüh ettiği için görüşmek, Murâd-ı İlâhî hudûdu dışında kalmıştır...
Velîler
, ALLAH’a seyrederler Rasûl yardımıyla ;
Rasûller
, ALLAH’tan halka seyrederler...
Bu çok ince bir hâl mes’elesidir. Bunu çözmeğe uğraş! Gözlerin açılır...
Hem de nasıl açılır... Kendini de görmezsin, iş bundadır....

Rasûl, Hazreti Veysel için.:

“Yemen tarafından bana RAHMÂNî nefes geliyor” buyurmuştur... Bu ne demektir?..
Veysel, onun için
“UVEYS”'tir...
Veysel, Rasûl’u kâinatta ceryan hâlinde bulunan her ÂN tecellîsi berdevam Esmâ-i İlâhî’yede görmüştür...

ALLAHU zu’l- CELÂL ve RASUL’de erimiştir...
Veysel cennete girmeyecek. Aslen kendisi Cennet’tedir... Sonradan girme değil...
Ceseden ve Rûhen
ALLAH’ta eriyen için Cennet kelimesini konuşmak abestir.
Veysel’in her teneffüs edişinde
ALLAH’ın RAHMÂN esmâsı koku şeklinde tecellî ediyordu.. Vücûdunun her zerresi Esmâ-i İlâhî’yi haykırıyordu.

Onun için yakın uzak, uzak yakın yoktu...
Deryâ içindeki SU’yun bir kısmının yerini tâyin edebiliyor musunuz...
O, hep..
Veysel’in her türlü harekât ve ef’âli, Ashâb-ı Kirâmı bile hayret ve düşüncelere gark etmiştir. Hikâyelerini bilirsiniz...

Hazret-i Veysel AŞK-ı İlâhî’nin ta kendisidir...
Rızâ-i İlâhî’yede rızâlaşmış İnsan’dır.
Görmeden inananların en büyüğü, en şereflisi, Rasûl’un methettiği insandır...
Bu hâller, bu pervânelerin cevelân edip döndüğü NÛR-u İLÂHî Rasûlullah’ın etrâfıdır...

İşte
RAVZA-i MUTAHHARA!
Ruhların arzda ziyâretgâhı,
Meleklerin uğrağı,
Velîlerin feyz kaynağı,
Cennet’in arzda görünür bahçelerinden biridir...

Maşrık olan “Hira” dağında tecellî eden
“LÂ İLÂHE İLLÂ ALLAH” haykırışı, bütün ruhları alevlendirdikten sonra, bütün yanık kalbleri arkasına takmış,
Mağrib olan
MEDiNE’de Rûhânî Âlemin giriş kapısını işâret ederek, Cennet Bahçesinde cesedini istirahata çekmiş,
Melekleri etrâfına toplamış, kalbleri kendisine bağlamış,
Her ÂN Nazar-ı İlâhî ile yıkanmağa devam ederek,
Salâvât yağmurlarının merkezi olan yemyeşil kubbesiyle,
Kâinata
ALLAH’ın mubârek Rasûl’u olduğunu haykırmaktadır...

Kâinat onun cesed-i mubârekinin orada bulunmasıyla kâimdir...
Cesed-i Mutahhar-ı Rasûl, arzdan kaldırıldığı ÂN dehşetengiz gün gelecektir...
O günde huzur içinde bulunmak, korkudan kurtulmak için
ALLAH’ın bu lutfunu anlamalı, gece ve gündüz oraya teveccüh etmelidir..

SAKIN TERK-İ EDEBDEN KÛY-i MAHBUB-u HÛDA’dır BU,
NAZARGÂH-ı iLÂHî’dir MAKÂM-ı MUSTAFA’dır BU...”


Masmâvi semâları dolduran ALLAH’ın selâmı Onun Ravza’sına, rûhu nûr âleminin ebediliği içinde çalkanan ve Azîz olan RÛH-u MUALLÂLARINA binlerce SALÂT-u-SELÂM OLsun!..

RABBî!.
Rûhumuzu, O’na Salâvât-ı Şerîfe getirerek,
Gözlerimizi
KUBBE-i HADRA’dan bir ÂN eksik etmeden AL!...
ŞEFAAT-I RASÛLULLAH’ı bize nasîb-i müyesser EYLe RABBİ!..
Senin RIZÂ kapının Orası OLduğunu BİLiyoruz.
Bunu bize unutturma
RABBî!..

21.03.1984

Resim

Resim

Ravza-i Mutahhara.: Fahr-i Kâinat Aleyhi Efdal-us-Salâvât ve Efdal-ut-tahiyyât Efendimizin Kabr-i Şerîfiyle Minberin arasındaki saha.
Sahibu’l- Meydan.: Meydanın Sâhibi.
Sahibu’l- Makam.: Makâmın Sâhibi.
Habîbullah.: (Habîb-i Hudâ) ALLAH'ın sevgilisi. Hz. Muhammed (aleyhisselâm)
Mahbûb-u Huda.: Huda’nın sevdiği.
YESRİB.: Medine-i Münevvere'nin müslümanlıktan evvelki ismi.
Medine.: Şehir. Hicazda Hz. Peygamberin (aleyhisselâm) türbesi bulunan şehirdir. Buranın İslâmiyyetten evvel ismi "Yesrib" idi.
Na’ş.: Kefene sarılıp tabuta konmuş ölü. Cansız vücud.
Mescid-i Nebevî.: Peygamberin mescidi.
Asr-ı Saadet.: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (aleyhisselâm) peygamber olarak dünyâda bulunduğu devir.
Hücre-i Saadet.: Saâdetli oda. Fahr-i Kâinat Hazret-i Peygamber'in (aleyhisselâm) odası.
Rûh-u Muallâ.:Yüce ruh.
Muallâ.: Yüksek, yüce, âli. Makâmı ve rütbesi yüksek.
Fersah.: Uzunluk ölçüsü birimidir, iki çeşittir: Deniz fersahı: 5555 m. Kara fersahı: 4444 m. İki şey arasındaki açıklık
Siyret.: Sîret Bir kimsenin içi, hâli, hareketi, ahlâkı. İnsanın tutmuş olduğu mânevi yol.
Tayy-ı Mekân.: Mekânı ortadan kaldırmak. Bir şahsın bir anda muhtelif yerlerde görünmesi.
Mevt.: Ölüm. Âhirete göç. Dünyâdan gitmek. Mevt, mü'minler için dünyâ vazîfelerinden ve imtihanından bir paydostu
Âmîz.: f. Karışık, karışmış
Müteveccih.: Yönelmiş, dönmüş. Bir yere doğru yola çıkan. Birisine karşı iyi düşünce ve sevgisi olmak. İhsan ve iltifat üzere olmak.
Zâbıta.: Memleket içi âsâyiş ve intizamı te'min maksadı ile çalışan hükümet kuvveti.
Nâzır.: (c: Nüzzâr) Nazar eden, bakan. Bir idârenin veya dâirenin umur ve işlerine bakan en büyük memur. Bir işin idâresine memur reis. Kabine âzâlarından herbiri. Nâzır. Vekil. Bakan. Vâsinin yapacağı tasarruflara nezârette bulunmak üzere musi veya hâkim tarafından tâyin olunan zat.
Münâcât.: ALLAH'a yalvarmak. Duâ. ALLAH'tan necat için duâ. Yalvarmak için yazılan duâ veya manzûme. Sürurlaşmak, neşelenmek.
Nazargâh.: f. Bakılan yer. Nazar edilen yer.
Mihrab.: Câmide imamın namaz kılarken cemaatin önünde durduğu yer.
Rahmetenli’l- âlemin.: Âlemler için rahmet olan.
Semâvât.: (Sema. c.) Gökler, semâlar.
Huzur.: Hazır olmak. Mevcud bulunmak. Hürmet edilmesi lâzım gelen kimsenin yanında olmak. İbâdet neticesi hâsıl olan rahatlık, gönül ferahlığı.
İntikal.: Bir yerden bir yere nakletmek. Tebdil-i mekân etmek. Göçmek, geçmek. Sirâyet. Bulaşmak. Bir şeyin miras olarak kalması. Bir mes'eleden diğer bir husûsu veya neticeyi anlamak.
Temsîlen.: Bir şeyin aynısını veya mislini yapmak. Benzetmek. Teşbih etmek. Örnek, numûne söz. (Bak: Kıyas-ı temsilî)
Zu’l- Celâl.: Celâl sâhibi, ALLAH (celle celâlihu) Azâmet, kibriyâ, izzet ve heybet sâhibi Cenâb-ı HAKk. (celle celâlihu)
Fenâ fi’r- Rasûl.: (Fenâ fir-resul) Tas: Bütün varlığını Hazret-i Peygamber'in (aleyhisselâm mânevî şahsiyetinde yok etmek mânâsına gelir. Hassaten, sünnî olan târikat mensubuna göre Hz. Peygamber'in (aleyhisselâm) rivâyet yolu ile nakledilen hadisleri ile berâber hareketlerini benimsemek ve O'na en küçük mes'elede aykırı harekette bulunmamak asıldır.
Miskin.: Uyuşuk, tenbel, hareketsiz. Zavallı. Cüzzam hastası. Fık: Kendi kendini idâre edemeyen, iktisabtan âciz, mal ve mülkü hiç olmayan kimse.
Esans.: Çeşitli yollarla bitkilerden elde edilen veya sûnî olarak yapılan, kokulu ve uçucu sıvı.
Şer’i.: Şeriata uygun, İslâmiyetçe makbul olan. İlâhî kânuna dâir. Meşru'.
Münâkaşa.: Mücâdele. Münâzaa. Karşılıklı sözle çekişmek. Bir mes'eleyi sormayı çok ileri götürerek çekişmek.
Teveccüh.: Bir şeye doğru yönelme, bir tarafa dönme. Çevrilme. Mânen üzerine düşme. Âit olmak. Hoşlanmak. Sevgi, alâka.
Uveys.: Hz. Ebu Bekir ve Ömer (radiyallahu anhu) devirlerinde Medîne-i Münevvere'de çok hürmet gören ve Tabiînin büyüklerinden olup hadis-i şerif ile medh u senâsı yapılan büyük bir veli. Peygamberimiz (aleyhisselâm) zamânında yaşamış ise de vâlidesine çok hürmetinden dolayı Peygamberimizle görüşememiş, fakat ona bütün rûh u canı ile bağlı kalmıştır. Sıffîn Muharebesinde Hz. Ali'nin (kerremallahu vechehu) askerleri arasında şehid düşmüştü. (Hi: 37) Veys diye de anılır.
Cevelân.: Dolaşma. Kaynama. Yerinde durmayıp gezme.
Ziyâretgâh.: f. Ziyâret yeri. Türbe. Makbul ve dine büyük hizmeti olan ve veli tanınanların kabrinin bulunduğu yer.
Feyz.: (C.: Füyuz) Bolluk, bereket. İlim, irfan. Mübâreklik. Şan, şöhret. İhsan, fazıl, kerem. Yüksek rütbe almak. Suyun çoğalıp çay gibi taşması. Çok akar su. Bir haberi fâş etmek. İçindeki düşüncesini izhar etmek.
Kâim.: Ayakta duran. Mevcut. Bâki. Vaktini ibâdetle geçiren.
Dehşetengiz.: f. Çok dehşet verici. Çok korkutucu.
Sakın terk-i edebden Kûy-i Mahbûb-u Hûda’dır bu.: Edebi terketmekten sakın. Burası Hûda’nın Sevgilisinin Köyüdür.
Nazargâh-ı İlâhîdir Makâm-ı Mustafa’dır bu....: ALLAH Teâlâ’nın bakışı altında olan Mustafa aleyhi's-selâm’ın makâmıdır burası...
Müyesser.: (Yüsr. den) Kolaylıkla olan, kolay gelen, âsân olan, nasib.
Re’s.: Baş, kafa. Tepe. Uç. Başlangıç. Reis.


Resim

1678 senesindehacca gitmek ve sevgisiyle yanıp tutuştuğu Peygamberimiz Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)’ın makamı şerifine yüz sürmek için Sultandan izin alıp yola çıkar Şâir Nâbî. Bu esnada acaba ona meşhur “Sakın Terki Edebten” Şirini yazdıracak olan neydi?. Beraberinde yola çıktığı hac kâfilesi Osmanlı devlet ricalinden meydana geliyordu. Medine’ye yaklaştıkları bir gece, kafiledeki bir devlet büyüğünün, ayaklarını Ravza-i Mütahhara’ya doğru uzatarak uyuduğunu gören Nâbî, üzülüp o anda yetkiliyi uyandıracak bir ses tonuyla şu naatı söyledi.:

Sakın terki edebten, kûy-i mahbûb-i Hudâ’dır bu,
Nazar-gâh-ı ilâhîdir, Makâm-ı Mustafâ’dır bu.:

Edebi terk etmekten sakın. Zira burası Allah-ü Teala’nın sevgilisi olan Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)’in bulunduğu yerdir. Bu yer, HAKk TeÂLÂ’nın Nazar vi, Resul-i Ekremin Makamı’dır..

Habîb-i Kibriyâ’nın hâb-gâhıdır fazilette,
Teveffuk-kerde-i arş-ı Cenâb-ı Kibriyâdır bu.:

“Burası Cenab-ı Hakkın sevgilisinin istirahat ettikleri yerdir. Fazilet yönünden düşünülürse Allah-ü Teâlâ’nın arşının en üstündedir.”

Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-ı adem zâil,
Âmâdan açdı mevcûdât dü çeşmin tûtiyâdur bu.:

Bu mukaddes mübarek toprağının parlaklığından, yokluk karanlıkları sona erdi. Yaratılmışlar iki gözünü körlükten açtı. Zirâ burası kör gözlere şifâ veren sürmedir..

Felekde mâh-ı nev Babü’s-selâm’ın Sîne-i Çakidir,
Bunun kandili cevzâ matla-ı nûr u ziyâdır bu.:

Gökyüzündeki yeni Ay, O’nun kapısının, yüreği yaralı Âşığıdır. Gökyüzündeki Oğlak Yıldızı bile O peygamberin Nûru’ndan doğmaktadır..

Mürâ’ât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha,
Metâf-ı kudsiyândır bûse-gâh-ı enbiyâdır bu.:

Ey Nâbî! Bu dergaha, edebin şartlarına riayet ederek gir. Zira burası, büyük meleklerin etrafında pervane olduğu ve peygamberlerin hürmetine eğilerek öptüğü tavaf yeridir..


O yüksek rütbeli kişi, Nâbî’nin bu naatını duyunca, kendisine söylendiğini anladı ve hemen doğrularak ayaklarını Ravza-i Mutahhara yönünden çevirdi. Biraz sonra kafile yola koyuldu ve sabah ezânına yakın Mescid-i Nebevî’ye vardı. Mescid-i Nebevî’deki müezzinler, minârelerden Ezân-ı MuhaMMedî’den evvel Nâbî’nin; “Sakın Terki Edebten” diye başlayan naatını okuyorlardı. Nâbî ve yüksek rütbeli kişi şaşırdılar. Çünkü bu naatı ikisinden başka kimse bilmiyordu.
Nâbî ve diğer zât, sabah namazını kıldıktan sonra, müezzinleri buldular. Nâbî müezzine.;
“ALLAH Aşkı’na, Peygamber Aşkı’na ne olursun söyle! Ezândan önce okuduğun naatı, kimden, nereden ve nasıl öğrendin?” diye sordu.
Müezzin gâyet sâkin bir şekilde şu cevabı verdi.:
Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) bu gece Mescid-i Nebevî’deki bütün müezzinlerin rüyâsını şereflendirerek .:
“Ümmetimden Nâbî isimli biri beni ziyârete geliyor. Bana olan aşkı her şeyin üstündedir. Bugün sabah Ezânından önce onun benim için söylediği bu naatı okuyarak Medine’ye girişini kutlayın.” buyurdu
Biz de Resulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)’in emirlerini yerine getirdik!”dedi.
Nâbî ağlayarak.; “Sahiden ‘Ümmetimden Nâbî’ mi dedi? O iki cihanın Peygamberi Nâbî gibi bir zavallıyı, günahkarı ümmetinden saymak lütfunu gösterdi mi?” dedi. “Evet” cevabını alınca da sevincinden kendinden geçti..

Resim

ŞâiR NâBî KİMdir?.:
Yusuf Nâbî, (Osmanlı Türkçesi: نابی) Nabî, d. 1642; Urfa - ö. 13 Nisan 1712; İstanbul), Divan Edebiyatı Şâiri..

HAYATI.:
1642 senesinde Urfa'da doğan Yusuf Nâbî yokluk ve sefalet içinde yaşayarak büyüdü ve 24 yaşındayken de İstanbul'a gitti. Burada eğitimine devam eder ve şiirleri ile tanınmaya başlar. Paşa vefat edince ise Halep'e gider. İstanbul'da geçirdiği dönemde birçok önemli isimle arkadaşlıkları olmuş, sarayla da bazı ilişkiler kurmuştur. Bunun da etkisiyle, Halep'te geçirdiği yıllarda (yaklaşık 25 yıl) devletin sağladığı imkânlarla rahat bir hayat sürdürmüştür. Eserlerinin çoğunu Halep'te geçirdiği bu yıllarda kaleme almıştır. Daha sonra arasının da iyi olduğu Halep Valisi Baltacı Mehmet Paşa Sadrazam olunca Nâbî'yi yanına aldı. Bu dönemlerde Nâbî, Darphane Eminliği, Başmukabelecilik gibi görevlerde bulundu. Ayrıca, bazı kaynaklara göre Nâbî aynı zamanda çok güzel bir sese sahipti ve müzik konusunda da fazlasıyla başarılı idi. "Seyid Nuh" ismiyle bazı besteleri olduğu bilinir. Nâbî, İstanbul'da 1712 yılında öldü. Kabri Karacaahmet Mezarlığı'nda Miskinler Tekkesi'ne giden yolun sol kenarında olup, II. Mahmut ve II. Abdülhamit tarafından tamir ettirildi. Nâbî bazı kaynaklara göre espriliydi.

DÖNEMİ ve ÇALIŞMALARI.:
Nâbî, Osmanlı'nın duraklama devrinde yaşamış bir şairdi, idare ve toplumdaki bozukluklara şahit oldu. Çevresindeki bu negatif olgular onu didaktik şiir yazmaya itmiş, eserlerinde devleti, toplumu ve sosyal hayatı eleştirmesine neden olmuştur. Ona göre şiir, hayatın karşılaşılan sorunların ve günlük hayatın içinde olmalı, hayattan, insandan ve insanî konulardan izole edilmemelidir. Bu yüzden şiirleri hayat ile alâkalı, çözümler üretmeye çalışan, yer yer nasihatta bulunan bir şairdir. Eserlerinin herkes tarafından anlaşılması ve hayatla iç içe olmasını istemesindendir belki de, kullandığı dil yalın ve süssüzdür.
"Bende yok sabr u sükûn, sende vefadan zerre; İki yoktan ne çıkar fikredelim bir kere."
Nâ ve bî kelimeleri Farsça'da 'yok' manasına gelmektedir. Bu beyitte Nabî mahlasının oluşumunu belirtmektedir.

ESERLERİ.:
Hayr-âbâd.
Hayriyye.
Tuhfetü'l Harameyn.
Sûrnâme.
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Cevapla

“► Münir Derman(k.s) Eserleri” sayfasına dön