Menkıbeler ve Büyüklerden Nasihatlar

Aşıklarımız ve Aşıklarımızdan ilhamlar ve ilahiler.
Cevapla
Kullanıcı avatarı
ferhat
Üye
Üye
Mesajlar: 49
Kayıt: 24 Ara 2007, 02:00
Konum: Aksaray
İletişim:

Menkıbeler ve Büyüklerden Nasihatlar

Mesaj gönderen ferhat »

"Mü'minin dünyadaki en büyük cezası, kalb gözünün kapalı bulunması, gerçeği teşhis edemeyip, yalancı şöhretlerle kendini aldatmasıdır."
Bişr-i Hafi
“Aşk ehli gitti, muhabbet şehri boş kaldı deme,
Cihan Şems-i Tebrizî güneşi ile dolu isteklisi nerede!...”
Kullanıcı avatarı
ferhat
Üye
Üye
Mesajlar: 49
Kayıt: 24 Ara 2007, 02:00
Konum: Aksaray
İletişim:

Bişr-i Hafi'nin Kızkardeşi

Mesaj gönderen ferhat »

Ahmed bin Hanbel Hazretleri'nin oğlunun şahid olduğu bir hâdise:

"Bağdad'da babam Ahmed'in huzuruna bir kadın girdi, müşkülü bulunduğunu söyleyerek sualini şöyle sordu:
-Yâ İmam! Ben yün eğirerek geçimini te'min eden bir kadınım. Bu gece mum ışığında yün eğirirken mum söndü, ben de dışarı çıkıp ay ışığında eğirdim. Şimdi ise her ikisini de pazarda satacağım. Acaba, iki ipliğin de fiyatı aynı mı olmalı, yoksa mum ışığındaki ile ay ışığındakinin fiyatı ayrı mı olmalı?
Buna babam şöyle cevap verdi:
-İki ip arasında kalite bakımından fark varsa fiyatta da fark olması lâzım gelir. Her ikisi de aynı kalitede ise aynı fiyattan satmanızda haramlık söz konusu olmaz.
Kadın ikinci sualini de şöyle sordu:
-Hastanın rahatsızlık anındaki âh u eninleri bir şikâyet midir?
-Evet, şikâyettir. Ama Allah'a şikâyettir, kula değil! Eğer kullara şikâyet mânâsında âh u enin ederse bu hata olur, kulluğa lâyık olmaz:
Kadın çıkıp giderken babam.
"Çabuk bu kâdını takip et, kimin evine girecek anla" dedi.
Ben de peşine düştüm, girdiği evi görünce dönüp geldim, babama:
"Bişr-i Hafi'nin evine girdi" dedim. Babam bu defa şöyle dedi:
'Tahminimde yanılmamışım. Böyle bir hanım ancak Bişr'in evinde yetişebilir."

Bişr-i Hafi der ki:
"Ben takvâyı onlardan öğrendim. Kardeşlerim haram şöyle dursun, şüpheli şeylerden bile kaçarlar, mahzurlu buldukları durumlara asla, yaklaşmazlardı."
“Aşk ehli gitti, muhabbet şehri boş kaldı deme,
Cihan Şems-i Tebrizî güneşi ile dolu isteklisi nerede!...”
Kullanıcı avatarı
MINA
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 2740
Kayıt: 25 Eki 2008, 02:00
Konum: Kimi dosta varır Dosta bend olur
İletişim:

Mesaj gönderen MINA »

CENABI HAK RAZI OLSUN İNŞ..

Dünya hayatımız sona erince

Ne kadar yaşarsak yaşayalım, isterse bin sene sürsün bir gün bitecek ve içinde yaşadığımız dünya hayatına veda edeceğiz.

Ayaklarımızın altında olan toprak, boyumuzu aşacak, öyle bir günle karşılaşacağız ki: gecesi bizim için olmayacak veya öyle bir gece ile buluşacağız ki gündüzü yok.

Ne kadar güzel giyinirsek giyinelim, son giyineceğimiz elbisemiz kefen olacak. Ne kadar güzel evlerde oturursak oturalım, villalarda, köşklerde, saraylarda da otursak son evimiz kabir değil mi?

Ölüm, kimseye acımaz, kimseye torpil yapmaz, makamı, mevkii ne olursa olsun kimseden korkmaz, serveti ne kadar çok da olsa önem vermez. Vade dolunca işini bitirir.

Bu güne kadar hiç kimse, ölümü ne kendisinden, ne de başkasından uzaklaştırabilmiştir.

Cihana hükmeden hükümdarlar bile, Azrail aleyhisselâm karşısında boyunlarını bükmek ve ruhlarını teslim etmek zorunda kalmışlardır.

Var mı şu anda yeryüzünde yaşayan 150 yaşında insan?

Evet bir gün gelecek, yumuşacık yatağımızın yerine kupkuru toprağa uzanacağız.

Dünyanın aydınlığından uzaklaşıp kabrin karanlığına gireceğiz. İnsanlarla arkadaşlık yerine, böceklerle, akreplerle, yılanlarla arkadaş olacağız.

Yapayanlız, hareket kabiliyetini kaybetmiş, istese de istemese de, beğense de beğenmese de kabrinde çok uzun (dünya hayatının birkaç katı) yatmak zorundadır.

Dünyadaki evimizi, nasıl rahat edeceğimiz gibi mamur hale getiriyoruz, bütün eksiklerini tamamladıktan sonra taşınıyoruz.

Elektrik yoksa, suları akmıyorsa, kapısı penceresi mükemmel değilse taşınmıyoruz, sıkıntı çekeriz diye taşınmadan önce kontrol ediyoruz.

Aynen öyle kabrimizi de mamur hale getirdikten sonra kabrimize girelim. Yoksa çok sıkıntı çekeriz.

Dünyadaki evde eğer rahat değilsek taşınabilme imkânımız vardır. Kabrimizi değiştirme şansımız yoktur.

Kabrimizin dışının mamur olması, dünyanın en pahalı mermerinden yapılması, çok gösterişli ve şatafatlı olmasının bize bir yararı olamaz. İçinin rahat olması lazımdır.

Kabrimizi mamur hale getirebilmek için de, ölümü çok hatırlamalı ve ölümden sonraki hayatımız için çalışmalıyız.
''Ve Allah'a Sımsıkı Sarılın...''

Hacc / 78
Kullanıcı avatarı
ferhat
Üye
Üye
Mesajlar: 49
Kayıt: 24 Ara 2007, 02:00
Konum: Aksaray
İletişim:

RabiaTü-l Adeviye

Mesaj gönderen ferhat »

Bir gün namazda iken evine hırsız giren Rabia: namazını bitirinceye kadar hırsızın birşey bulamayıp eli boş döndüğünü anlayınca seslendi:
"Ey muhtaç adam, bari ibrikteki sudan abdest alıp iki rek'at namaz kıl da, emeğin büsbütün boşuna gitmesin..."
Hırsız şaşırmış, korkuyla karışık bir ruh haline kapılmıştı: Hemen abdest alıp orada namaza durdu:
Rabia bundan sonra ellerini kaldırıp dua etti:
"Yâ Rab, bu muhtaç, benim evimde alacak birşey bulamadı, onu senin kapına gönderdim. Sen elbette benim gibi değilsin. Onu boş çevirmezsin..."
Namazı bitiren hırsızın, tevbe, istiğfar etmeye başladığını duyunca; bu defa da şöyle yalvardı: "Yâ Rab; bu adam kapında birkaç dakika bekledi hemen kabul ettin, ama bu âciz, bütün ömür boyu kapındayım, hâlâ böyle kabûl edilemedim..."
Kulağına gelen ses şöyleydi: "üzülme, onu senin hürmetine kabul ettik..."
“Aşk ehli gitti, muhabbet şehri boş kaldı deme,
Cihan Şems-i Tebrizî güneşi ile dolu isteklisi nerede!...”
Kullanıcı avatarı
MINA
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 2740
Kayıt: 25 Eki 2008, 02:00
Konum: Kimi dosta varır Dosta bend olur
İletişim:

Mesaj gönderen MINA »




Bir gün etrafına halkalanan sahabilere Peygamber ( s.a.v) "zekat, mal ve servetin koruyucusudur, bekçisidir" diyen hadisi söylerken yanlarına bir Hıristiyan tüccar uğradı. Zekat hakkında Peygamberimizin bütün söylediklerini dinledikten sonra kalkıp giderek zekatını verdi.

Bu hıristiyan tüccarın bir de ortağı vardı ki, o sırada Mısır'a ticarete gitmişti. O devirde ticaret kervanlarla yapıldığından hırsızlar, sürekli olarak kervanların yolunu kesip paralarını soyuyorlardı.

Tüccar da içinden şöyle geçirmişti. "Eğer Muhammed'in söyledikleri doğru ise ortağım malı ile birlikte sağ salim döner, ben de iman edip müslüman olurum. Yok eğer Muhammed yalan söyleyip de milleti kandırıyorsa, ortağım sağ salim dönmez onu yolda hırsızlar soyarlar ki, ben de o zaman kılıcımı çekip Muhammed'e cevap vereceğim."

Bir aralık kervandan bir mektup gelir. Hırsızlar kervanın yolunu kesmiş, bütün ağırlıklarını soyup kaçmışlar. Ne mal, ne elbise, hiçbir şey bırakmamışlar.

Mektubun bu satırlarını okur okumaz derin bir üzüntüye garkolan Hıristiyan tüccar hemen kılıcını kuşanır, Peygamber'e savaş açmak üzüre yola koyulur.Tam yola çıkacağı sırada ortağı, "Arkadaşım, sakın üzülme" der. Hırsızlar kervanın önünü kestiklerinde ben kervanın epey arkasındaydım. Bana hiç bir şey olmadı. Ben ve bütün mallarımız kurtulduk. Yakında geleceğim, selamlar..."

Bunun üzerine Peygamber'n hak ve doğru söylediğine inanan Hıristiyan tüccar, Peygamber'e (s.a.v.) vararak, "Ey Allah'ın Rasulü!.." der. "Bana İslamiyeti açıklayın iman edeceğim."

Açıklanınca da imana gelerek, İslam bayrağı altına girer ve böylece üstün insanlık şerefini kazanmış olur.
''Ve Allah'a Sımsıkı Sarılın...''

Hacc / 78
Kullanıcı avatarı
ferhat
Üye
Üye
Mesajlar: 49
Kayıt: 24 Ara 2007, 02:00
Konum: Aksaray
İletişim:

ŞÂZELÎ HAZRETLERİ, GAZALÎ'YE AİD RÜ'YASINI ANLATIYOR

Mesaj gönderen ferhat »

ŞÂZELÎ HAZRETLERİ, GAZALÎ'YE AİD RÜ'YASINI ANLATIYOR

"Mescid-i Aksâ'da namaz kıldıktan sonra tefekküre dalmıştım. Uykuya dalar gibi olduğum bir sırada rüya gibi bir hâl ârız oldu. Gördüm ki, mescidin dışında büyük bir cemaat toplanmış, orta yerde üzerinde nurani bir zâtın bulunduğu bir kürsü, etrafında yerlere oturmuş diğer nuranî zâtlar...
Merak edip sordum: "Bu zât kimdir, bu cemaat ne için toplanmışlar buraya?"
Cevap verdiler: "Bu kürsüde oturan Zât. Ahirzaman Nebîsi Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm, etrafında yerlerde oturanlar da Mûsâ, İsâ, İbrahim ve Nûh aleyhimüsselâmlar... Diğerleri de Allah indinde makbul diğer mâneviyat büyükleri Hallâc-ı Mansur'u affetmesi için toplanmışlar. Resûlüllah'dan af diliyorlar."
Tam o sırada Mûsâ (as) bulunduğu yerden kalkıp kürsü üzerindeki Âhirzaman Nebisine yaklaşarak şöyle bir sual sordu:
"Yâ Resûlüllah, siz, ümmetimin âlimleri. İsrâiloğullarının peygamberleri gibidirler, buyurmuşsunuz, doğru mu?"
"Evet, doğrudur. Ümmetimden öyle âlimler gelecek ki, Benî İsrâil'in peygamberlerinin irşad ettiği insan kadar insan irşad edecektir."
"Yâ Resûlüllah, böyle bir âlim gösterebilir misiniz?"
"İşte bak İmam-ı Gazali'ye, çok insan irşad eden âlimlerden biridir. Yazdığı eserleriyle çok kimselerin dini hayat yaşamasına sebeb olmuştur."
Bu defa Mûsâ (a.s.), Gazaliye dönerek bir sual sordu. Gazalî Hazretleri, bu tek suale tam on tane cevap verdi. Mûsâ Aleyhisselâm: "Cevap, suale mutabık düşmedi, ben bir sual sordum, sen on tane cevap verdin, sözü uzattın" dedi.
Gazali buna şu cevabı verdi:
"İnsan hürmet duyduğu zatlarla konuşmayı uzatmak için sözü uzatır. Nitekim size de Allahü Azimüşşân "Elindeki nedir yâ Mûsâ?" diye sorduğunda, siz de: "Âsamdır" demekle kalmamış, sözü uzatarak, "Ona dayanırım, otlattığım koyunları sürerim, daha birçok işler yaparım" diyerek sözü uzatmıştınız. Şayet uzun cevap yerinde olmasa, önce siz uzun cevap vermeyecektiniz. Sizin bu cevabınızı Kur'ân-ı Kerîm'den Tâhâ sûresinde okudum..."
Bunun üzerine Mûsâ Aleyhisselâm tebessüm ederek yerine oturdu..."
Meşhur tarikat büyüğü Şâzelî Hazretleri, bundan sonrasını da şöyle anlatır:
"Ben, diğer peygamberlerin yerde. Âhirzaman Nebisi'nin de kürsü üzerinde oturuşunu düşününce, Onun, diğerlerinden üstünlüğünün bir işareti de budur diye düşünmeye başladım.
Gerçi peygamberler, peygamber olarak birbirlerinden farklı olmazlar. Zira; hepsini de Rabbimiz seçmiş, İlâhi iradesiyle tercih buyurmuştur. Ancak Peygamberlik bakımındân eşit oldukları halde, gördükleri hizmetin umumîliği bakımından farklı olabilirler. Nitekim Âhirzaman Nebisi, diğerleri gibi muayyen millet ve mıntıkaya değil, bütün dünyaya gönderilmiştir. Bu bakımdan, diğerlerinden fazilet bakımından üstün olabilirler.
Böyle düşünürken biri yanımdan bana dürter gibi oldu. Gözlerimi açtığımda kimsenin bulunmadığını, ancak Mescid-i Aksâ'nın müezzininin kandilleri yakmakta olduğunu gördüm. Kandil yakma hizmetinde görünen bu zât, bana şöyle dedi:
"Hiç merak etme. Diğer peygamberlerin hepsi de Onun nûrundan yaratıldı."
Bu sözden sonra kaybolan o müezzini çok aradım, fakat bir daha göremedim."
“Aşk ehli gitti, muhabbet şehri boş kaldı deme,
Cihan Şems-i Tebrizî güneşi ile dolu isteklisi nerede!...”
Kullanıcı avatarı
ferhat
Üye
Üye
Mesajlar: 49
Kayıt: 24 Ara 2007, 02:00
Konum: Aksaray
İletişim:

MÜCEDDİDE İTİRAZ

Mesaj gönderen ferhat »

MÜCEDDİDE İTİRAZ

Bir hadîsi şerifte haber verildiğine göre. Allah Celle ve Âlâ, her yüz sene başında bir Müceddid gönderir ve bu Müceddid, o günün Müslümanlarının ihtiyacına göre hareketini tanzim eder; zayıflayan dini bağları takviye etmek, gafilleşen halk topluluğunu dikkate ve şuura kavuşturmak gibi vazifesini yaparak halkın muhtaç olduğu dini cereyanı teessüs ettirdikten sonra hizmetinin mükâfatına kavuşmak için kendisi huzuru İlâhi'ye gider, fakat dâvâsını geride yetiştirdiği imanlı mücahidler devam ettirirler.
İşte İmam-ı Gazali bu müceddidlerden biridir. "İhyâü'1-Ulûm"'u bugün dahi büyük bir takdirle okunmaktadır. Ancak her müceddidin karşısında birkaç müterizin bulunması öteden beri âdet olduğundan, Gazali'nin, bu itirazcılarının içinde biri vardı ki, zehir zenberekti doğrusu. Gazali'nin en büyük ve en kıymetli eseri olan "İhyâü'1-Ulûm"u, değil okumak; evinde, kütüphanesinde dahi bulundurmanın büyük günah olduğunu iddia ediyor, içinde "Resûl-i Ekrem'in sünnetine aykırı hükümler var" diye diretiyordu. Hattâ bu iddiasına o günkü halkı da inandırmış olacak ki, kucak kucak toplattırdığı İhyâü'1-Ulûm'ları bir odaya depo ettirmek imkânını dahi bulmuştu. Artık muhitte tek İhyâü'1-Ulûm kalmadığına kani olunca, bir gece yatsı namazından sonra cemaate kararını açıkladı:
"Yarın sabah namazına erken geliniz, hep birlikte kitapların bulunduğu depoya gidecek ve içinde sünnete muhalif hükümlerle halkı dalâlete sevkeden bu bid'at dolu eserleri yakacağız."
Muhitin âlimi olarak tanınan bu zât, şimdiye kadar halk üzerinde kazandığı itibarına dayanarak tasavvurunu gerçekleştirmek üzere geldiği evinde, kitapları nasıl yakacağını düşünerek uyukladı. Az mı uyudu, çok mu uyudu, girdiği rüya âleminde nûr yüzlü iki genç gelerek:
"Biz Resûlüllah'ın jandarmasıyız, seni götürmeye geldik, gitmemekte ısrar edersen zorla götüreceğiz, kalk bakalım." dediler.
İtiraza zaman bırakmadan da apar topar mescide getirdiler. Bir de ne görsün! Bakar ki, mihrabda Resûlüllah Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimiz iki yanında Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali (Radıyallahü anhüm) oturmuşlar, karşılarında İmam-ı Gazali ile konuşuyorlar. Birden şaşıran muarızı da yanlarına çağırıyorlar.
İmam-ı Gazali Hazretleri elindeki "İhyaü'1-Ulûm"u Resûlüllah'a uzatarak şöyle konuşuyor:
"Yâ Resûlüllah, bu İhyâü'1-Ulûm'u âcizâne ben yazdım ve içinde sünnetine aykırı bir ifadede bulunmadım sanıyorum. Bu kardeşimiz ise İhyâü'1-Ulûm'da Resûlüllah'ın sünnetine aykırı hükümler var, diye etrafta şâyi etti; halkın gece-gündüz okuyup istifade ettiği eserleri bir odaya depo ettirerek yarın sabah yakmaya karar verdi. Lütfen bir nazar buyurun. Sünnetinize aykırı, yanlış bir ifade kullandığım cümle varsa tashih buyurun ben de yaptığım hatadan dolayı tevbe istiğfar edeyim"
Bu sözlerden sonra Gazali şöyle devam ediyor:
"Eğer sünnetinize uymayan yanlış bir ifade yoksa, bu kardeşimizden dâvâcıyım, iftira edenlere vurulan dayağın buna da vurulmasını istiyorum."
İhyâü'1-Ulûm'u şöyle bir gözden geçiren Resûlüllah, Ebûbekir'e, o da diğerlerine vererek hepsi de tedkik ettiler ve Sünnete aykırı bir hüküm bulunmadığına karar verdiler. Bu durumda müfteri olduğu sabit olan mûterize dayak vurmak üzere ayağa kalkan Hazret-i Ömer, birkaç kırbaç vurduktan sonra, Ebûbekir'in şöyle bir teklifi ile karşılaştılar:
"Yâ Resûlüllah, gerçi bu kardeşimiz kitapta olmayan bir hatanın varlığını iddia etmişse de, maksadı yine Sünnetinizi korumaktır, niyeti doğrudur, izin verirseniz bu kadar kâfidir. afvedelim."
Efendimiz kendisine ait olan hakkını helâl ettiğini, gerisini Gazali'nin bileceğini ifade ettiler: Gazali'nin de muvafakati üzerine Hazret-i Ömer'in (r.a.) elinden kurtulan ve cüz'i ilmine güvenerek bir müceddidi itham eden muarız, mescidden çıkıp gitti.
Sabah namazında cemaatın beklediği muarızın şiddetli hasta olduğu haberi duyuldu. Ziyaretçiler sırtında simsiyah kamçı izlerinden muzdarip bulunduğunu, geceki vurulan kamçıların ciğerlerine kadar tesir etmiş olduğunu hayretler içerisinde müşahede ettiler.
Sıhhatine kavuştuktan sonra tevbe istiğfar ederek "İhyâü'1-Ulûm"u okumaya başlayan Hoca Efendi, bu vâdide o kadar ilerledi ki, kısa zamanda İhyâü'1-Ulûm'a şerhler, hâşiyeler yazacak kadar yükseldi. Bu hikâyesini de yazdığı eserlerine kaydeyledi.
Bir rivâyete göre, âhir ömründe kamçı izleri yeniden açıldığından, "vefatı, Müceddide itirazı yüzünden yediği kamçılar sebebi ile oldu" dediler.
“Aşk ehli gitti, muhabbet şehri boş kaldı deme,
Cihan Şems-i Tebrizî güneşi ile dolu isteklisi nerede!...”
Kullanıcı avatarı
ferhat
Üye
Üye
Mesajlar: 49
Kayıt: 24 Ara 2007, 02:00
Konum: Aksaray
İletişim:

Gidip bakın, Ömer öldürmüştür onu!..

Mesaj gönderen ferhat »

Hazret-i İmam'ın ( İmam-ı Azam Ebu Hanife R.a.) bir de torunu vardı. Hammad'ın oğlu olan bu torunun adı İsmail'dir. İsmail, dedesine ait hatıralarını anlatırken, şöyle enteresan bir vak'ayı bizlere haber verir:
"Bir komşumuz vardı. Edepsiz bir Rafızi olan bu komşumuzun iki tane de katırı vardı. Bu Rafızi, sırf hakaret olsun diye katırından birinin adını Ömer, ötekinin adını da Ebû Bekir koymuştu. Onların yanına varınca "Ömer şöyle dur, Ebû Bekir böyle dur" gibilerde konuşur, sıkışınca da te'villi sözlerle kendini kurtarırdı... Biz bundan üzüldükçe, dedem: "Siz bu herife dokunmayın. âkıbetini kendi hazırlıyor" der, hem kendi teskin olur, hem de bizi teselli ederdi. Biz sabır ve tahammülle beklerken, bir sabah erkenden bir haber geldi:
"Rafızi'yi katırı teperek öldürmüştü..."
Dedem dedi ki:
-Gidip bakın, Ömer öldürmüştür onu!..
Gittik, baktık, cidden Ömer ismini verdiği katırı tepmişti Rafızî'yi.
Dedem dedi ki:
-Ömer'le alay edilmez, onun mukabelesi peşin ve sert olur!.."
“Aşk ehli gitti, muhabbet şehri boş kaldı deme,
Cihan Şems-i Tebrizî güneşi ile dolu isteklisi nerede!...”
Cevapla

“►Aşıklar◄” sayfasına dön