Bayburtlu ÂŞıK CeLâLî BaBa

Aşıklarımız ve Aşıklarımızdan ilhamlar ve ilahiler.
çilekeş
Dost Üye
Dost Üye
Mesajlar: 86
Kayıt: 04 Ağu 2011, 18:34

Bayburtlu ÂŞıK CeLâLî BaBa

Mesaj gönderen çilekeş »

Resim

Celalî Baba´nın kabri, doğduğu Bayburt´un Ozansu (Tahsini) Köyündedir..



Bayburtlu ÂŞıK CeLâLî BaBa

1850 yılında Bayburt’un (Tahsini) Ozansu köyünde doğmuştur. Asıl adı Ahmed’dir.
Yoksul bir ailenin çocuğu olan Celali geçimini köyde çobanlık yaparak, reçberlik ve bahçıvanlık yaparak kazanırmış. Küçük yaştan beri şiire büyük bir merakı vardır. Çobanlık yaptığı günlerden birinde hayvanları güpegündüz köye getirir. Durumun şaşırtıcılığı karşısında hocayı çağırırlar. Hocayı yarı sermest vaziyetteki Celalî, başında görünce:


Bir peri aşkından divâne oldum,
Çağladı göz yaşım akıyor Hocam..
Erenler şahından bir name aldım
Dilim ezber etmiş okuyor Hocam."


Diye söyler.. Hoca “Bunun derdi değişik, hiç karışmayın!.” diyerek Celalî’nin aşka düştüğünü anlatır. Celalî bu esnada ümmîdir, daha sonra Sünür Köyündeki medrese tahsilini tamamlar. Celalî’nin medrese tahsilini gördüğü hoca, aslında Manası Köyünden “HACI HOCA” adıyla ünlü, ilim ve irfan sahibi bir zâttır.

Celalî bütün koşma, destan, gazel, deyişlerini irticalen söylemiştir.
Hayatı boyunca eline saz almamış olup, şiirlerinde tasavvufi derinliklerde olduğu açıkça görülmektedir.
Celalî’nin ölen hanımının üzerine yazmış olduğu:


Ev bark yapmak için tenli mereği
Düzüp kotardığın tepir eleği,
Şu gavdan yaptığın tecir tereği
Divan-ı Bâriye yadigâr götür..


Mısralarıyla başlayan ağıtı, çok meşhurdur.
Erzurum-Erzincan, çevrelerini gezmiş, o zamanın usta aşıklarından olan SÜMMÂNî BABA ile yakın dostluk kurmuştur.
Her fâni gibi oda 1915 yılında Bayburt’ta vefat etmiş, doğum yeri olan Ozansu (Tahsini) köyünde defn edilmiştir.
Allah Rahmet Eylesin. Âmin..


Resim

Celalî Baba’nın şiirlerini toplayıp bir araya getiren önce Mahmut Kemal YANBEY’ler sonradan Salim HAŞLAK, birer kitap oluşturarak yayınlamışlardır. Sonraları ise çokça çalışmalar olmuştur.
çilekeş
Dost Üye
Dost Üye
Mesajlar: 86
Kayıt: 04 Ağu 2011, 18:34

Re: Bayburtlu ÂŞıK CeLâLî BaBa

Mesaj gönderen çilekeş »

BAYBURTLU CELÂLÎ BABA

HAYATI:

Âşık Celâlî'nin adı Ahmet'tir. Bayburt'un Pulur (Şimdiki adı Demirözü) bucağına bağlı Talisini' (Ozansu) Köyû'nde dünyaya geldi (1850). Kendisi bir şiirinde köyün adını anar:


Zincirden boşandı Celâlî ahım
Yaktı Tahsını'yı vîrân eyledi..


Babası Abus, bu köyün Nasuhoğulları, annesi ise Kerimoğulları ailesindendir.
Babasını küçük yaşta kaybetti. İki kardeş oldukları bilinmektedir. Küçük
kardeşinin adı Kadir'dir. Dayıları tarafından büyütülmüştür.
Celâlî, 14 yaşlarında iken. Akkoyunlu Ferahşad Bey'in yaptırdığı meşhur Sünür Medresesi'nde öğrenim gördü. Burada, bilhassa Hacı Hoca lakabıyla anılan müderristen istifâde etti:


Hazâinin sır sandığın açanın
Vâris-i enbiyâ kadri yücenin
Nesli melek mahi Hacı Hoca'nın
Yoluna baş u can koyanımız var..

Okuttu "elifi "dal" a yetirdi
Bizi zenbûr gibi balcı yetirdi
Nice mâlsızları mâla yetirdi
Lâ'li şarâbında gümânımız var..

Okuuıı tefsiri hem ilm-i âlet
Yetişdi dersimiz buldu nihayet
Dersini ebcetlendi durdu hitabet
Bulak başlarında kalanımız var..

On yedi yaşında icâzetnâme aldı. Tekrar köyüne döndü. Annesinden kendisine kalan miras hissesini istediyse de, dayısı ona rutubetli bir "merek" (saman ve tahıl anbarı), kıraç bir tarla ve küçük bir bostan verdi.

Celâlî, yokluk içinde geçimini sürdürmeye çalışırken, on dokuz yaşındayken köyünden evlendiği hanımını kaybetti. Kundakta bir de oğlan çocuğu kalmıştı.
Şâir, hanımı için yazdığı ağıtta, ona olan sevgisi yanında yokluk içinde geçirdikleri günleri de dile getirir:


Ev bark etmek için tenli mereği
Dizip koşmak için tePîr eleği
Şu gavdan yaptığın tecir tereği
Divân-ı Bâri'ye yadigâr götür..

De ki Kadir Mevlâ'm bize ilişme
Dünyâda sızıyan çıbanı deşme
Celâlî Baha'dan sorup söyleşme
Bu dertli çobandan bir selâm götür..


Celâlî, küçük çocuğunu kayın vâlidesine bırakarak, Bayburt, Erzincan ve Elâzığ yörelerini dolaştı. Pek çok şâirle tanıştı. Bu ilk gezisinden sonra köyüne döndü. Bayburt Merkez bucağı Hindi Köyü’nden Leyla adında bir hanımla evlendi. Leyla dan Bahri adında bir oğlu oldu.
Şiirlerinde eşi Leyla'dan ve köyü Hindi'den söz eder:


Hüblar yığnak etmiş aşk dîvânında
Karyeler kadrini kıymet ederler
Bir nazm-ı gazelde Hindi sânında
Ehl'i aşk olana minnet ederler..

Celâlî bu tarih taşı Hindinin
Hind'e bedel her kumaşı Hindinin
Konağı aşçısı aşı Hindinin
Cennette Rıdvan'ı hayran ederler..

Ne dedim darıldın gözlerim nuru
Bu günkü sitemin dünden ziyâde..
Çektin asumandan delilin topunu
Dehr ü zamanımda günden ziyâde..

Çekmiş gam kervânın yük tutmuş
Leylâ Gözüne aldırmış pek ırakları..
Vardım ki oturmuş hicran köşküne
Dağıtmış başından hep çırakları..

Bir söze aldattı şeydâyı
Leylâ Yedi yıl bekletti sahrâyı
Leylâ Bilmezdi Celâlî Leylâ'yı
Leylâ Sevdadır kaynatan bu nifakları..


Celâlî Baba, 1915 yılında köyünde vefat etmiştir.
Kabri. Bayburt'tan Tahsını'ya giden yolun kuzeyindedir. Celâlî Baba'nın hayatıyla ilgili bilgilerimiz bundan ibârettir.
çilekeş
Dost Üye
Dost Üye
Mesajlar: 86
Kayıt: 04 Ağu 2011, 18:34

Re: Bayburtlu ÂŞıK CeLâLî BaBa

Mesaj gönderen çilekeş »

Celâlî Babanın Şâirliği:

Celâlî Baba bâdeli âşıklardandır. On dört yaşında çobanlık yaparken, bir kaya dibinde uyuklamış, rüyâsında bir pîr gelerek bileğine bilezik takmış ve ona “Celâlî” mahlasını vermiştir. Ahmed, bundan sonra Celâlî mahlasıyla şiirler söylemeye başlamıştır.
Rivâyete göre, onun söylediği ilk şiir şudur:


Bir peri aşkından dîvâne oldum
Çağladı gözyaşını akıyor hocam..
Erenler şahından bir nâme aldım
Dilim ezber etmiş okuyor hocam..

Pîr destinden nûş eyledim bu âbı
Anda açılmıştı aşkın kitâbı
Yegân yegân sor ki verem cevâbı
Bugün gam kervânım kalkıyor hocam..

İndim seyreyledim İrem düzleri
Kudretinden sürmelenmiş gözleri
Oturmuş bir bölük huri kızları
ibrişimden halı dokuyor hocam..

Bir yere cem' olmuş kırklar erenler
Bir bakışta arşı kürsü görenler
Devâsız derdlere derman verenler
Her biri bir derse bakıyor hocam..

Yakdı Celâlî’yi bu aşkın nârı
Sağ başda durmuştu kırkların pîri
İçlerinde gördüm Horasan Eri
Hûu çekende canlar yakıyor hocam..


Celâlî Baba, yukarıda belirttiğimiz gibi medrese öğrenimi görmüş bir şâirdir.
Onun: "Tahsilsiz bir şâir yavan pilava benzer" sözü bu bakımdan anlamlıdır.

Doğaçlama (irticâlî) şiir söylemekte çok yetenekli olan Celâlî Baba, hiç saz çalmamıştır. Bunda, aldığı medrese öğreniminin yanında, bağlandığı Nakşibendî Tarikatının de etkisi olduğu düşünülebilir. Ancak, çok sevdiği arkadaşı Mahmut, onun deyişlerini besteleyip okuyarak şöhretinin yayılmasında önemli rol oynamıştır. Şâir, onun saz çalmasından memnun olmuş, hatta zaman zaman birlikte seyahat etmişlerdir.

Genç yaşta ölen Mahmut hakkında yazdığı şiirler, Celâlî Baba'nın ona olan sevgisini açıkça göstermektedir:

Zülumat elinden pus aldı dağlar
Mahmut bizim yerler kış mıdır şimdi..
Ölen öldü sen haber ver sağlardan
Bilmem hayâl midir düş müdür şimdi..

Celâlî bülbülü bahçe bârını
Susamı sünbülü ayva nârını
Medrese mescidin çâr divârını
Yıkıp vîrân eden hoş mudur şimdi..

Sönmez Celâlî'nin bu aşk ataşı
Çekilmez bâdesi kaynamaz aşı
Mahmut gelmez elde değildir başı
Benim ile gam yükünü çatan yok..

Gonca fem açmadan bozuldu bağlar
Bu ne gülşen bu ne bahçe bu ne bâr..
Bülbüller çığrışır çeşmi kan ağlar
Bu ne sünbül bu ne lâle bu ne zâr..

Mahmut bu gün ustasını değişti
Bizden uğrun uğrun bâdeler içti
Sefinesi hicrân gölüne düştü
Bu ne yağmur bu ne rüzgâr bu ne kar..

Bana gam yutturdu zâti ezelden
Aşkın ebedledi çıktı tez elden
Daha ders okumaz nazmı gazelden
Bu ne nâmus bu ne gayret bu ne ar..

Terk-i vatan etmiş dönmez ebedî
Dost bağından nâr getirdim yemedi
Bir “Allah'a ısmarladık!.” demedi
Bu ne yaran bu ne yoldaş bu ne yâr..

Sundu Celâlî'ye bir zehr-i âbı
Bizde garîb kaldı aşkın kitâbı
Üç harfi beş noktadan gördü hesâbı
Bu ne geliş, bu ne gidiş bu ne kâr..


Celâlî Baba, şiirlerini genellikle hece vezniyle yazmıştır. Aruzla yazdığı az sayıda şiiri de vardır. Celâlî Baba'nin bir divânı olduğu, 1.inci Dünya Savaşı sırasında Bayburt'un Ruslar tarafından işgali üzerine köylülerince Zile'ye götürüldüğü söylenmekteyse de, günümüze ulaşmamıştır. 1916-1918 arasında yaşanan Bayburt muhacereti sebebiyle şiirlerinin çoğu kaybolmuştur. Türk-Rus savaşı, Balkan savaşı ve Umumi harbe dair söylediği şiirler de bunlar arasındadır.

Celâlî Baba'nin şiirlerinden, zengin bir dinî-tasavvufî kültüre sahip olduğu anlaşılmaktadır. Mizahî şiirlerinde de oldukça başarılıdır. "Kalos, Batakçı. Yemekler ve Güzeller" konusunda söylemiş olduğu destanlar ölümünden sonra yayılan ve geniş bir çevrede tanınan şiirlerindendir.

İlk hanımını kaybettikten sonra köyünden ayrılan Celâlî Baba. Bayburt, Erzincan ve Elâzığ havâlisini dolaşmış, pek çok şâirle tanışmıştır.

Celâlî Baba, Hemşehrisi Zihnî'den sonra Bayburt'un yetiştirdiği en ünlü ve yetenekli şâiridir. Zihnî'den etkilenmiş, ona nâzireler kaleme almıştır.

Celâlî Baba'nin Narmanlı meşhur Âşık Sûmmanî ile tanışması da onun şâirlik gücünü ve şöhretini gösteren önemli bir olaydır. Söylentiye göre, Sümmânî, Celâlî Baba'nin şiirlerini duyup beğenmiş, ona bir mektup yazararak altı ay sonra ziyâretine geleceğini söylemiş. 1882 yılında, dediği gün Bayburt'a gelmiş. Celâlî Baba de aynı gün onu beklemekteymiş. İki şâir, bir terzi dükkânında karşılaşmışlar10.

Sûmmanî, Celâlî Baba'nin kulağına şu kıt'ayı okumuş:

Aşkın kervânım düzüp bezersin
Sokakları adım adım düzersin
Neden böyle miskin miskin gezersin
Galiba sarhoşsun Baba Celâlî..


Celâlî de Sümmânî'ye şöyle karşılık vermiş:

Aşkın kervânını düzüp bezettim
Altı ay oldu ki yolun gözettim
Rüyâmda görmüştüm seni benzettim
Hakikat sadıksın Baba Sümmânî..


Sümmânî'nin şu manzum mektubu, onun Celâlî Baba ile münasebetinin daha sonra da devam ettiğini göstermektedir:

Hazret-i Kur'ân'ı tilâvet ettik
Hamd olsun yetişti hidâyetimiz
Risâlet burcunun babına yettik
Açıldı ol bâbda dirâyetimiz ..

Gördüm Molla Câmi açıldı eser
İlme müştâk olan gezer mi serser
Mevlâm imâmeti kılsın müyesser
Budur leyi û nehâr mûâcâtımız ..

Üstadım Hoca'dır himmeti hazır
Muhabbet bahrinde misli lû-nâzir
Fârisî ilminde olmuştur vezir
Himmetiyle açtı zekâvetimiz ..

Hafız Reşid armağandır adımız
Hurûf-ı imlâdır her kûşâdımız
Hudâ me’mur etsin bu mezâdımız
Kalmamış gönülde dalâletimiz ..

Hafız gider isen Bayburt şehrine
İnşallah dalarsın ilmin bahrine
Sümmanî'den selâm "Aşkın nehrine"
Tapşır Celâlî ye emânetimiz ..
çilekeş
Dost Üye
Dost Üye
Mesajlar: 86
Kayıt: 04 Ağu 2011, 18:34

Re: Bayburtlu ÂŞıK CeLâLî BaBa

Mesaj gönderen çilekeş »


Celâlî Baba, çevresindeki birçok şâiri etkilemiştir.
Bu şâirlerin başında Bayburtlu Âşık Hicrânî (1908-1959) gelmektedir.
Hicrânî'nin Celâlî'ye söylediği nâzirelerden iki örnek şudur:



Celâlî Baba:

Çekmiş gam kervânın yük tutmuş Leylâ
Gözüne aldırmış pek ırakları..
Vardım ki oturmuş hicran köşküne
Dağıtmış başından hep çırakları..


Mecnûn gözyaşına deryâ dedikçe
Her katresi birden Mevlâ dedikçe
Sevda çöllerinde Leylâ dedikçe
Arşa direklenmiş aşk ocakları..


Bir söze aldattı şeydâyı Leylâ
Yedi yıl bekletti sahrâyı Leylâ
Bilmezdi Celâlî Leylâ'yı Leylâ
Sevdadır kaynatan bu nifakları..


Hicrânî:

Vardım dost bağına el çekmiş bağban
Dolanmış bülbülün dert ortakları
Ah çeker sünbüller çiçekler vîrân
Har ile horlanmış gül budakları..

Düşünüp cânânı getirdim yâda
Dostum geldi diye vermedi şâda
Kırıylıp kâseler döküldü bâde
Köşe bucak olmuş el tabakları..


Baykuşlar oturmuş hicran köşküne
O dilber bakmadı garip düşküne
Eğilip yüz sürdüm yâr eşiğine
Belki değmiş ola gül ayakları..


Bâd-ı sâbâ götür o Leylâ yâra
Köşesinde otur kalbini ara
Sor ki meyil verdi bizden ağyâra
Nasıl gördün söyle bu ilhakları..

Hicrânî'yem duydum yaman halların
Yedi yıl gözledim Halep yolların
Dağıt kalbindeki kıyl u hâllerin
Günbegün artmakla bu merâkları..



Celâlî Baba:

Karadeniz olsa âşıkın aşkı
Yüksektir yaylamız coşamaz hurda..
Bir yiğit ne kadar kahraman olsa
Karlı dağlar vardır aşamaz hurda..


Lutf eyle sevdiğim sana yazıktır
Sen bir dilbersin ki menendin yoktur
Bâr veren ağacı ırlayan çoktur
Keserler kökünden yaşamaz burda..


Gedânın vârisi beylerdir dersem
Cenneti hacıya hocaya versem
Yolun doğrusunu nâsa göstersem
Derler ki Celâlî yaşamaz burda ..



Hicrânî:

Tellal olup gezse kahraman-ı aşk
Ağırdır meta’ım satamaz hurda
Altın kantar gümüş çengel takılsa
Cebel-i Lokum var tartamaz burada ..


Kerem kıl sevdiğim peçeyi kaldır
Bilinmez kıymetin sarrafın boldur
Karanfil aşlasan derler çalıdır
Çürütür toprağı tutamaz hurda..


Hakikat yolunu nâsa dünyada
Müstakîm bâbından göstersin yada
Konup gül dalına versem hop şâda
Derler ki Hicrânî ötemez hurda ..
çilekeş
Dost Üye
Dost Üye
Mesajlar: 86
Kayıt: 04 Ağu 2011, 18:34

Re: Bayburtlu ÂŞıK CeLâLî BaBa

Mesaj gönderen çilekeş »

Rivâyete göre. Celâlî Baba’nın söylediği son şiir şudur:

Nedir bu sevdalar serde ilâhî
Ben yanarım ağlayanım el oldu ..
Hicran döşeğinde müşkil hâlim var
Ağlamaktan dîdelerim kan oldu ..

*

Kavim kardeş yüz çevirdi yanımdan
Daha sormaz oldu ad u şanımdan
O kadar usandım tatlı canımdan
Her bir günüm bana birer yıl oldu ..


*

Sâk'ı son camından verdi zülâlım
Kazındı defterim doldu zevâlim
Gelsin o vefasız helâllaşalım
Bugün Celâli'ye gel ha gel oldu..


Ser: f. Baş. Tepe. Uç. Nihayet. Zirve. Gaye. Baş, başkan, reis.
Hicran: Uzaklaşma. Ayrılık. Ayrılıktan gelen keder, sızı, acı. Dostluğu ve ülfeti kesmek.
Müşkil: (Müşkile) Zorluk, güçlük, zor olan iş. Çetinlik. * Edb: Mânasının derinliği veya edebi bir san'atla ifade edilmiş olmasından dolayı teemmül ve tefekkürsüz anlaşılmayacak derecede hafî olan lâfızdır. Mânaca nass'ın mukabilidir.
Dîde: f. Göz, ayn, çeşm. * Görmek. * Gözcü. * Göz bebeği. * Göz ucu.
Sâk'ı: (Saky. dan) Sulayan, içecek su veren, sucu. * Kadeh sunan. İçki sunan.
Cam: f. Kadeh, Cam, şişe, bardak, sırça.
Zülâl: Saf, berrak, tatlı, hafif, güzel, soğuk su.
Zevâl: Zâil olma, sona erme. * Gitmek. Yerinden ayrılıp gitmek.



CeLâLî BaBa'nın TaRiKaTı:

Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu, Celâlî Baba'yı Bektaşî mensubu gösterdikten başka, gençliğinde ulemâ sınıfı tarafından Kızılbaşlıkla itham edildiğini de söylüyor.
Abdulbaki Gölpınarlı da onu Bektaşî şâirleri arasında değerlendirir. Fahrettin Saltkan, mahalli araştırmalarına dayanarak bu görüşü reddeder. Hikmet Dizdaroğlu da onun kesinlikle Alevî veya Bektaşî olamayacağını belirtir. Sadettin Nüzhet ise, Şâh-ı Merdândan ve Horasan Erenlerinden söz eden şiirlerinden hareketle, onun, bir tarikate muhtemelen Kadirîliğe mensub bir şâir olabileceğini düşünür.

Araştırmacıları bu konuda yanıltan bir husus, şâirin "BaBa" lakabıyla
anılmasıdır. Celâlî ile Sûmmânî'nin birbirlerine “Celâlî Baba, Sûmmânî Baba” şeklinde hitap etmeleri, bu "Baba" kelimesinin tarikat kültüründen ziyâde, mahalli bir hürmet ifâdesi olarak kullanıldığını göstermektedir.
Şâir, bir şiirinde bundan rahatsız olduğunu belirtir:

Bir kuru dâvada olmuşsun sebâ
Geceler subha dek çalarsın hebâ
Şöhreti dillerde Celâlî Baba
Bu ad bize bühtan olsa gerehdir..


Seb’â: Yırtınmak. Parçalamak. Kahretmek.
Subh: Sabah vakti. Sabah. Tan vakti. Şafak zamanı.
Hebâ: Boş. Beyhude. Nâfile. Faydasız. İsraf. Ziyan.
Bühtan: İftira. Birisine yalandan bir şey isnad etme. Birisini suçlu gösterme.


Halbuki, Celâlî Baba’nın Nakşibendî Tarikatına bağlı olduğu uzun zamandan beri bilinmektedir.
Celâlî Baba’nın tarikata intisabı şu şekilde olmuştur :
Nakşibendi Şeyhi Muhammed Beşir Erzincanî (kaddesallahu sırrahu), yanında bir grup dervişi ile birlikte Tahsını'ya gelmiştir.
Bunlar arasında, Muhammed Beşir Efendi'den sonra yerine geçen Dede Paşa Hazretleri de bulunmaktadır. O, Celâlî Baba’nın intisabını şöyle anlatır:

"Hazret-i Pîr, Tahsını'yı teşrife karar verince birkaç ihvandan ibaret bir
kafileyle refâkat etmeye başladık. Yolda, ne hikmetse, Hazret-i Pîr'in atı bir
türlü yürümedi... Gençlik âlemi, tüfek, ata olan merakım sebebiyle o zaman kırmızı altın liraya aldığım o havâlide bir eşi daha bulunmayan cins atımı hemen takdim ederek, nefsim de yürümemekte ısrar eden ata bindim. Ne hikmetse Hazret-i Pîr'in altında yürümeyen bu at, inadı bırakarak onu takibe başladı... Tahsını'da büyük bir alâka ile karşılandık... Çok kimseler el ve himmet aldılar. Bu esnada, Celâlî Baba da ziyârete geldi. Mecliste beş dakika kadar sükût hâli hâsıl oldu.
Hazret-i Pîr ile Celâlî Baba’nın ikisi de murakabeye vardılar... Bir müddet sonra Hazret-i Pîr: “Celâlî, bizden el alsan iyi olur.” diye buyurunca, Celâlî iftiharla: “Ben el almışam” karşılığını verdi.
Sabahleyin, Celâlî'nin tepetaklak düşüp hastalandığını işittik ve bir müddet
sonra Tahsını'dan ayrıldık.
Aradan kırk gün kadar bir müddet geçtikten sonra, Celâlî'den bir mektup alan Hazret-i Pîr:
“Dede, haydi Tahsını'ya dönüyoruz” buyurmuş ve sür'atle hazırlanıp acele ile köy meydanına ulaştığımızda,

Celâlî Baba:

Durun üftâdeler istikbâline
Velâyet tahtının sultânı geldi..
Dest uzadın lâl-i lebin balına
"Ledunni" ilminin irfânı geldi..

Habib-i Kibriyâ'nındır bu dergâh
Kâsem olsun inan vallahi billâh
Neden münkir olalım Allah Allah
Sultân-ı enbiyâ vârisi geldi..


Üftâde: f. Düşmüş. Fakir, biçare. * Âşık, tutkun.
İstikbâl: Ati, gelecek zaman. * Karşılayış, gelen bir kimseyi karşılamak.
Dest: f. El, yed.
Lâl-i Leb: kırmızı lâl taşı gibi dudak.
Ledunnî: (İlm-i ledünn) Garib bir ilim ismidir. Ona vakıf olan, mesturat ve hafâyayı, gizlilikleri münkeşif bir halde göreceği gibi, esrar-ı İlâhiyyeye de ıttıla' kesbeder. Bu ilm-i şerifin hocası ve sultanı Fahr-i Kâinat Aleyhi Ekmelüttahiyyât vessalâvât Efendimiz Hz. leridir. Bu ilmin ehli ise, Enbiyâ-ı izâm (aleyhisselâm ve Ehlullâh-i Kiram Efendilerimiz Hazretleridir.
Kâsem: Yemin. Ahdetme.
Münkir: (Nekr. den) İnkâr eden, kabul etmiyen, hakikatı tasdik etmiyen, dinsiz.


diye başlayıp devam eden; göz ve gönül perdelerinin kaldırılması üzerine açıkça görmeye başladığı velâyet kemâllerini nazmeden meşhur şiirini irticalen okumuş ve bu büyük mürşide bağlanarak o gün mânevî ni’metine ulaşmıştır...

Celâlî, ani hastalığında, kırk gün yiyip içmeden yatmış, vücûdu eriyip ufalmış, yakınları ümidi keserek cenaze hazırlığına başlamışlar... Kırkıncı günü birdenbire doğrularak: “Beşir Efendi Hazretlerinden haberiniz var mı? Bana kalem kâğıt getirin” diye iç yakıcı bir mektup yazarak özel olarak Hazret-i Pîr'e göndermiş ve hastalığını şöyle anlatmıştır:

“Kırk gündür beni azaba tuttular... Yiyip içmeme, konuşma ve hareketime mâni olmalarında ayrı, her gece önüme bir çuval dolusu dâne koyarak, “Haydi bunu say!" diye zorlarlar, yüzbinlerce küçük dâneyi sayarken yaptığım bir yanlış üzerine de yeniden: "Haydi bunu say" diye karşı konması imkansız bir azab ve çileyi tekrar edip dururlardı..."

Celâlî, Beşir Efendi Hazretlerinin mânen tecellîsine kadar bu târifsiz azabın
devam ettiğini belirterek Hazret-i Pîr'in eliyle işâret edip "Kalk!. Kalk!."
demesiyle de hiç rahatsızlık çekmemişim gibi, bu acâib hastalık geldiği şekilde, yine birden bire zayi' oluvermiştir...”

Dede Paşa Hazretleri, sohbetinin devamında;
Hızır Aleyhisselâm'la her gün konuşan bir zâtın bile mürşidsiz kemâle kavuşamayacağı ifade eder ve irşad etme selâhiyetinin, Kur’ân, ilim, Hızır, Melek veya başka bir vasıtada bulunmadığını, bu yüce vazifenin ancak ve ancak mürşidlerin kârı olduğunu, sadece velâyet kemâli'nin ve veraset şerefinin bu işin tek Lokmanı bulunduğunu ifade ile başka türlü konuşanların hepsinin de aldanmış ve yanılmış kimseler olduklarını;

Zâhirde, şeriat ve sünneti ikmâl edenlere bir mürşidin mânen sahip olup irşâd etme selâhiyetlerini kullanmak sûretiyle kemâle ulaştırdıklarını, böylece irşâd olanlara “Ûveysî” denildiğini belirterek istisnâsız her hâl ve şartta: "Mürşidsiz müşkil hallolmaz!.." buyurup,
Eşrefoğlu Rumi Hazretlerinin şu beytini okumuştur:

Gör ol şeyhsiz gidenleri
Kimi mülhid kimi Dehrî
Olma Cebrî yâ Kaderî
Zinhar şeyhe eriş şeyhe!.


Dehrî: Âlemin ezelî ve ebedîliğini iddia edip âhirete inanmıyan münkir ve imansız bir fırka.
Cebrî: Cüz'i irâdeyi inkâr edenlerin bâtıl mezhebi.
Kaderî: "Kul, kendi yaptıklarının halıkıdır" deyip ifrat ederek Hak mezhebinden ayrılan bir dalâlet fırkası.
Zinhar: Asla..


Şeyhi: “Celâlî bir müddet daha yaşasaydı, çok yüksek makamlara ulaşabilirdi” demiştir..
çilekeş
Dost Üye
Dost Üye
Mesajlar: 86
Kayıt: 04 Ağu 2011, 18:34

Re: Bayburtlu ÂŞıK CeLâLî BaBa

Mesaj gönderen çilekeş »

BAYBURTLU ÂŞIK CELÂLÎ BABA

1850-1915. Bayburt’un Tahsini köyünde doğdu. Asıl adı Ahmed’dir.
Köyünde bir süre çobanlık yapan Celâlî Baba, daha sonra Bayburt’un Sünür Köyüne giderek, Hacı Hoca adlı kişinin yanında medrese eğitimi gördü.

Dağda çobanlık yaparken uyuyakaldı ve rüyâsında bazı insanların koluna bir bilezik taktıklarını gördü. Uyandığında kendinden geçmiş bir durumdaydı ve otlattığı hayvanları gündüzden geri getirdi. Celâlî Baba’nın davranışlarında bir tuhaflık gören köyün ileri gelenleri, hocayı getirerek derdine çare bulmaya çalıştılar. Hocaya bazı deyişlerle gördüğü rüyâyı anlatan Celâlî Baba’nın Âşık olduğuna uzun süre kimse inanmadı. Hatta deli olduğu görüşüne varanlar oldu.

Geleneklerin tersine herhangi bir çalgı çalmayan Celâlî Baba, bütün şiirlerini doğaçlama söylemesiyle bilinir. Şiirlerinde döneminde karşılaştığı, yaşadığı olayları işlediği gibi, tasavvuf ağırlıklı olmak üzere hemen her konuyu işledi. Yakın arkadaşı ve köylüsü Mahmut, Celâlî Baba’nın şiirlerini besteleyip yayılmasına katkıda bulundu.

Bayburtlu Celâlî Baba bir süre Erzurum ve Erzincan yörelerinde dolaştı. Karşılaştığı birçok Âşıkla yakınlık kurdu, deyişmelerde bulundu. Özellikle kendi çağdaşlarından Narmanlı Sümmâî’yle dostluk kurdu.

Celâlî Baba’ye ilişkin Salim Haşlak’ın hazırladığı “Bayburtlu Celâlî” (1963) adlı bir araştırma yayımlandı.



BAĞLANMIŞ!.

Seni gören aklı zay olur elbet
Serv-i Serin halka “sa”ye bağlanmış
Ne boyda ser çektin a serv-i kamet
“Elif” zülf-ü sarın “ba”ya bağlanmış!.

Yanağın tebârek katsem sûresi
Errahman okunur cismin tûresi
Allame’l- esmâda ismin sûresi
İki “mim” bir “dal’ı “ha”ya bağlamış!.

Celâlî sâildir kapında dil-ber
Hüsnün pertevinden bir bûse ister
Dediler mu’teber bir delil göster
Dedim hüccet “ve’d- duha”ya bağlamış!.


Zay:(Ziya'. dan) Elden çıkan. Kaybolan. Yitik. Zarar, ziyan.
Serv: f. Selvi, servi. * Cömertlik, mürüvvet.
Serv-i Serin: Selvi başın
Serv-i kamet: Selvi boylu.
Kamet: Boy. Boy-bos. Endam.
Sâil: (Sual. den) Dilenci. * Fakir. * Soran. * İsteyen. * Akan, seyelan eden.
Dil-ber: f. Gönül alan, kalbi çeken. Güzel, dilber.
Hüsn: (Hüsün) Güzellik. İyilik. Eksiksizlik. Cemâl ile kemâl.
Pertev: (Pertav) f. Ziya, ışık.
Bûse: f. Öpme.
Mu’teber: İtibâr gören. Beğenilen. * İnanılır. Güvenilir. Hatırı sayılır. Hükmü geçen.
Delil: Kılavuz. Doğru yolu gösteren. Meçhûlü keşfetmekte ve malumun sıhhatını isbat etmekte vasıta ve âlet ittihaz olunan husus. * Beyyine. Bürhan.
Hüccet: Senet. Vesika. Delil. Bir iddiânın doğruluğunu isbat için gösterilen resmi vesika. * Şâhid.



BİLMEZ!.

Aşk ile sasarıp saht olan Âşık
Mâşukun halinden yanmamış bilmez!.
Maksudu Leylâ mı yoksa Mevlâ mı
Nûş edip cürâsın kanmamış bilmez!.

Bakıp engüşlere çekse kemanın
Zerre ile kaynatırdı ummanın
Süleyman tahtında dostu düşmanın
Sadaret sedrinden inmemiş bilmez!.

Celâlî bend etme kemter gedâyi
Sümmün bükmün guş eylemez nidâyı
Bir keştüban kemâl üzre hüdâyı
Rüzigar aksine dönmemiş bilmez!.


Nûş: f. İçen, içici. * Tatlı şerbet gibi içilecek şey. * Zevk ve safâ.
Cürâ: Tek yudum. Bir içimlik. Bir yudumluk.
Engüş: f. Parmak.
Keman: f. Yay. Kavis. * Yayı andırır her şey. * Keman.
Sadaret: Vezirlik, başvezirlik. Osmanlı Devleti zamanında Başvekillik makamına verilen isim. * Öne geçme, başta bulunma.
Sadaret Sadrı: Reisin oturduğu yer.
Bend: f. Bağlanan. Bağlanmış.
Kemter: f. Aciz. Fakir. İtibarsız. * Başka şeylere göre daha az olan. Pek aşağı. * Noksan, eksik.
Gedâ: f. Fakir. Kimsesiz. Dilenci.
Guş: f. Kulak. * Mc: İşitmek.
Nidâ: Seslenmek, çağırmak, haykırmak, bağırmak. Ses vermek.
Keştüban: f. Gemici, kaptan.
Hüdâ: Doğru yol göstermek. * Doğruluk. Hidâyet
çilekeş
Dost Üye
Dost Üye
Mesajlar: 86
Kayıt: 04 Ağu 2011, 18:34

Re: Bayburtlu ÂŞıK CeLâLî BaBa

Mesaj gönderen çilekeş »

Resim

Bayburt'lu Celâlî Baba’nın Sanatı

Yard. Doç. Dr. Hamdi Güleç

Doğu Anadolu'da ün yapmış Halk şâirlerinden biri de Celâlî Babadır. Âşık Celâlî Baba değeri nisbetinde tanıtılmamış ve üzerinde gerektiği kadar durulmamış bir Halk şâiridir. Şiirlerindeki temel konular din, tasavvuf, sosyal tenkit, şikâyet ve daha çok güzelliği övmedir. Onun şiirleri çevresinde güçlü şâirlerle ve medrese ile tanıştıktan sonra daha da olgunlaşır. Celâlî Baba, genç yaşta şiir söylemeye başlamıştır. Bayburt ve çevresinin en büyük bilgi ocağı olan Çayıryolu köyü medresesine gider: ''Hacı Hoca'' adında bir müderristen ders alır.
Âşık Celâlî Baba bulunduğu çevreden başka, Erzurum, Erzincan, Tercan, Tortum gibi kasaba ve şehirlerdeki Âşık çevrelerini dolaşarak şiir ve musiki toplantılarına katılır, bu yeni çevre ona köylülük özelliklerini hiç bir zaman kaybettirmez. Onun sosyal çevresi doğduğu köy ve hayatında bir takım önemli hadiselere sebeb olan çevresindeki köylerdir. Âşık Celâlî Baba, Zihnî'den sonra Bayburt ve çevresinin en çok bilinen şâirlerinden biridir. Celâlî Baba’nın şiirlerinde Zihnî'nin etkileri hissedilmez. Şâirin olgunluk devresindeki şiirlerinde bu etkileri görebiliriz. Âşık Celâlî Baba’nın Bayburt ve çevresinde tanınan halk şâirleri üzerinde de önemli etkileri vardır. Âşık Hicranî'nin şiirlerinde Celâlî Baba’nın etkileri çok bariz olarak görülür. Hicranî'den bir dörtlüğü örnek olarak verelim.


Evvel esâletten bildirim halim,
Bize bu selvinin ummanı derler,
Bağubanım İrşadî, servim Celâlî,
Bize o çiceğin reyhanı derler..


Esâlet: Asâlet. Temiz soyluluk. Soy sop temizliği.
Bağuban: Bağ-ban. f. Bahçıvan, bağcı. Bahçe bekçisi.


Celâlî Baba’nın yaşadığı dönem, bölgede Âşık geleneğinin en canlı olduğu Sümmanî ve şenlik gibi büyük şâirlerin yaşadığı dönemdir. Bu Celâlî Babaiçin hem şans hem de şanssızlık olabilir denebilir. Şanstır çünkü Sümmanî ile tanışmış onunla karşılaşmalar yapmış ve takdir edilmiştir. Şanssızlığına gelince saz çalmayışı ve şiirlerini müzikle söylemeyişi onun yaşadığı dönemde popüler olmayışının sebebidir.

Medrese tahsilinin şâire verdiği mistik dünya görüşü onun sanatında da etkisini gösterir. Celâlî Baba, yarı halk yarı tekke şâiri olur. Bununla beraber bu ikilik içinde daha çok asıl kaynağına doğru eğilmiştir.

Şiirlerinde tasavvuf düşüncesine de yer vermiştir. Bir koşmasın da tasavvufun neş'e ve coşkunluğunu şöyle dile getirir:

Kınamayın beni hakkı sevenler,
Rüzgar esmeyince dal ırganır mı?
Külli boş değildir aşka düşenler,
Katre düşmeyince sel uyanır mı?.

Buldu Celâlî'yi Kırklar, yediler,
Erkânı öğretip hizmet verdiler,
Haşre dek bu çarhı çevir dediler,
Sormadım ki buna kol dayanır mı?.


Irganmak: Sallanmak.
Katre: Damla. Su damlası. Bir damla olan şey.
Erkân: (Rükn. C.) Rükünler. Esaslar. Temeller. İleri gelen kimseler.
Haşr:Toplanmak, bir yere birikmek. Toplama, cem'etmek. Kıyametten sonra bütün insanların bir yere toplanmaları. Allahın, ölüleri diriltip mahşere çıkarması. Kıyamet.
Çarh: Çark, tekerlek. Felek, gök, sema.

Celâlî Baba dini konulardaki bilgisinin yanı sıra özellikle mizahi şiirlerde de başarılı olmuştur. Destanlarda olup biten gülünç olayları, halk mizahına uygun bir şekilde anlatmayı becermiştir. Onun mizahı olan Kalos Batakçı destanları ölümünden sonra çok yayılıp derneklerde sevilerek söylenmiştir. Âşık Celâlî Baba’nın şiirlerinde hafif laubali edaya tesadüf edilmez. Onlarda en coşkun anlarında bile, hırslarına gem vurmasını bilen ihtiraslarını iradesi ile dizginleyen bir sanatkâr gayreti görülür.

Şâir çevresindeki gençlere bilgiyi, gerçeği, ahlakı öğretmek için sık sık konuşur, sohbet ederdi. Şâirin cemiyeti içindeki kılavuzluk rolünü bilmeyenler sanatçının halk terbiyesi ve ahlakını en kolay ve en tesirli şekilde geliştiren bir sihirbaz olduğunu anlamayanlar, Celâlî Baba’nın bu samimiyetini kötü niyetle tefsir etmişler ve dedikodu yapmışlardır. Buna öfkelenen şâir de bu öfkesinin şöyle şiirleştirmiştir:

Künkefün şehrinde eylesem kasem,
Bilmem hangi gülde, sümbülde dursam,
Şimdiki câhile yol budur desem,
Derler ki Celâlî bu cambazlıktır..


Künkefün: Kûn feyeKÛN.. ALLAH celle celâlihu “KÛN:OL!.” Buyurunca feyKÛN: hemen Olan bu ÂLem..
Kasem: Yemin. Ahdetme.
Cambaz: (C.: Canbazan) Can ile oynayan, canını tehlikeye koyan, canbaz. Hayvan alış-verişi ile uğraşan kimse. Aldatan, hilekâr, hile yapan.


Celâlî Baba’nın şiirleri coşkun bir sel gibi akar, ruhunun ışığı ile aydınlanan mısralarında aşkın zehirli neşesi sezilir. Ümit etmeyen, teselli beklemeyen, kırık ve yaralı gönlünün davasını manzumelerinde arar. Bütün acılarını koşmalarının kırık satırlarında haykırır. Âşık Celâlî Baba’yı yakından tanımak için şâirin bu haykırışlarını duygulu bir sessizlik içinde dinlemek gerekir.

Celâlî Baba ağıt yazma alanında da büyük bir başarı göstermiştir. Âşıklara, gençlere, ölenlere, şehid olanlara, dul kalanlara, vurulanlara ağıt düzer. İlk karısının ölümü dolayısı ile yazdığı ağıt en güzel şiirlerindendir. Bu koşmasının iki dörtlüğünü sunalım:

Evbark yapmak için tenli mereği,
Düzüp kotardığın tepir eleği,
Şu kavdan yaptığın tecir tereği
Divân-ı Bâri’ye yadigâr götür..

De ki, Kadîr Mevlâm bize ilişme,
Dünyada sızlayan çıbanı deşme,
Celâlî Baba'dan sorup söyleşme
Bu dertli çobandan bir selâm götür..


Merek: Mereğ. Samanlık.
Tepir: Buğday, bulgur vb. tahılları elemeye yarayan ağaçtan yapılmış büyük elek.
Tecir: Sergen, raf.
Terek: Eski evlerde ocağın iki yanındaki kalın duvarlar oyularak yapılan ve ufak tefek şeyler koymaya yarayan göz.
El Bâri: Bir kalıptan döker gibi, düzgün, tertipli ve güzel yaratan. Aza ve cihâzatları birbirine mütenasip ve kâinattaki umumî nizama ve gayelere uygun ve münasebettar olarak halkeden Cenâb-ı Hak ALLAH celle celâlihu..
Çıban: Vücudda çıkan köklü yara..


El Bâriü :
Resim

El Kadîru :
Resim

El Mevlâ :

Resim
çilekeş
Dost Üye
Dost Üye
Mesajlar: 86
Kayıt: 04 Ağu 2011, 18:34

Re: Bayburtlu ÂŞıK CeLâLî BaBa

Mesaj gönderen çilekeş »

Celâlî Baba, XIX. yüzyıl halk şiirimizin üzerinde önemle durulması gereken bir simâsıdır. Hayatını yoksulluk ve geçim kaygısı içinde tamamlayan üzgün ve bezgin şâir, yüreğinden kopan feryatları dokunaklı bir dille mısralarına aktarmıştır. Bu güne kadar edebî kişiliğin yeterince anlaşılmamasına ve incelenmemesine şiirlerinin azlığı bir sebeb diye gösterilebilir. Ancak mevcut dizeleri ile ondaki sanat cevherini görmemiz yeterlidir.

Âşık Celâlî Baba’dan bahseden bazı yazılarda onun Bektaşî-Alevi inancına bağlı olduğu ileri sürülür. Bu, şiirleri dikkate alınmadan doğmuş, yanlış bir yakıştırmadır. Hiçbir şiiri bu iddiaya hak verecek nitelikte değildir. Tam tersine o Tanrı'sına gönülden bağlı Bektaşîlikle uzaktan yakından ilgisi bulunmayan bir kişi olduğunu şu dörtlüğünde çok güzel ifade etmektedir:


Nideyim âlemde Devleti malı,
Görünür toyluğun devr-i zamanı,
Medet Mevlâm medet, yanar Celâlî,
Bilen bilsin, kınayanlar kınasın..


Celâlî Baba halka yönelmiş, şiirlerini halkın diliyle hatta mahalli yerli ağızla söylemiştir. Bu yüzden bazı şiirlerini anlamak için yaşadığı bölgenin ağzını bilmek gerekir. Bazı şiirlerinde rastlanılan yabancı asıllı kelimeler Medrese öğreniminin bir kalıntısıdır.

Âşık Celâlî Baba, halk şiirimizin hemen hemen her türünde eser vermiş bir şâirdir. Koşma, Semai, Destan, Gazel ve Divân gibi heceli ve aruzlu türlerin en güzel örneklerini vermiştir. Celâlî Baba müstezâd'da yazmıştır. Bu onun şiirlerinin incelemesinde dikkat çeken bir noktadır. Halk şâirlerinin müstezâd söylemeleri ancak ''kalem şuârası'' kesiminde rastlanan bir olaydır ve örnekleri azdır.


Müstezâd: (Ziyade. den) Artmış, çoğalmış. * Edb: Aruz kalıplarından " Bahr-i recez" denilen vezin ile yazılmış manzume. (Mef'ulü mefâîlü mefâîlü faûlün) gibi. Veya (Mef'ûlü faûlün) veznine denk parça ilâvesi ile yapılır. Ziyâdeli mısralı manzumelerdir.

Celâlî Baba tam bir kalem şâiri sayılmasa da, aruzla şiir yazması ve divân biçimlerini kullanması medrese öğrenimi görmesi ile açıklanabilir. Divân kültürünü almasına rağmen tam hazmedememiştir. Aynı yüzyılda yaşamış Âşıklarda da bu durumu görüyoruz.

Âşık Celâlî Baba bir tarikata mensup olduğu için şiirlerinde aşk konusuna az yer vermiştir. Beşeri aşkı işleyen iki koşması vardır. Güzelliğin geçiciliğini aşağıda bir dörtlüğünü vereceğimiz koşmasında şöyle dile getirir:

Güzelliyen mağrur olma sevdiğim,
Geçer bu güzellik pişman olursun,
Kuşanır sıfat-ı Hak Libâsına,
Binbir atlı Şâha düşman olursun..


Dünyanın fâniliği ve ölüm şâirin en çok işlediği temâlardandır. Celâlî Baba’nın ölüme bakışı bile müspettir, metafizikten uzaktır. Onun ölüm tasavvuru hayata bağlıdır, ölümün izahını halkta yaşayan canlı benzetişlerle ve elle tutulur unsurlarla yapar. Meselâ Azrail'i yaman bir at üzerinde, elinde kılıç, müthiş bir yağmacı olarak düşünür. Celâlî Baba karşısına dikilen Azrail'in portresini şöyle çizer:

Arap at altında melek donlu yar
Gene bir kazayı çöllemiş gelir
Elinde zülfikâr, kabzeler kanlı
Bağdat'ı, Basra'yı çöllemiş gelir..


Zülfikâr: Zü’l- fikâr. (Zülfekar) Resül-ü Ekrem (aleyhisselâm) zamanında bir kâfire âit kılıç iken Hz. Peygamber (aleyhisselâm) Bedir Muharebesinde Hz. Ali'ye (kerremallahu vechehu) verdiği ve ucu iki kısma ayrılan meşhur kılıç.
Kabze: Kabza. Kılınç gibi şeylerin tutacak yeri. Sap.


Âşık Celâlî Baba tabiat konusuna da şiirlerinde yer vermiştir. Şâir tabiatla baş başa kalır, onu över ve dağların tasvirini şöyle yapar:

Karşı yatan ulu dağlar,
Kar tutar, bellerin senin
Yazın kışın belli olmaz,
Celâlî der, tuzak kurdun,
Pusularda sindim, durdum,
Yahşi yerden yaman vurdun,
Kırılsın ellerin senin..


Celâlî Baba’nın nasihat şiirleri yanında övgü şiirleri de vardır. Övgülerinde yapmacılığa kaçmayan bir samimiyet vardır. Bazen bir köyün güzellerinin övgüsünü yaptığı gibi, kendisine her zaman dost kucağı açan gerçek hamisi köy ağalarının da övgüsünü yapmıştır.

Âşık Celâlî Baba bütün bunlara rağmen bir huzursuzluğun şâiridir. Çevresinin bütün olaylarından etkilenmiş ve şiirinin meydana gelmesinde bu olaylar rol oynamıştır. Akrabası olan Kerimoğulları'nın ailesine yaptığı baskı ve zulümler, Celâlî Baba’yı bir huzursuzluk şâiri yapmış, böyle bir huzursuzluk ortamında yaşayan şâiri beddua ve taşlama yazmaya teşvik etmiştir:


Bana kan kusturdu o kanlı zâlim,
Yahşi günlerimi yaman eyledi,
Surur-u sevda da halim perişan,
Gör nice kan üzre bir kan eyledi..


Surur : Sürûr. Sevinç. Neş'eli olmak.

Celâlî Baba, bazı şiirlerinde de talihsizliğinden şikâyet eder:

Şahin pervaz edip çıktı elimden,
Şöhret zülfikârı düştü belimden,
Şat gözümden aksa Fırat dilimden,
Elim elmas kese alıp satan yok..


Pervaz: f. Kanat açmak, uçmak.
Şat Nehri: Dicle Irmağı “Cennetten çıkıp gene Cennete giden ırmak” tır. Uzunluğu 1900 kilometredir. Fırat Nehri ile birleşerek Basra körfezine dökülmeden önce “Şattü’l- Arab” adını almaktadır. Şat “Büyük ırmak” demektir. Diyarbakır surlarının Dicle nehri tarafına açılan kapısının adı da “Şat kapısıdır.”


Celâlî Baba; şiirlerinde geleneğe bağlı kalmış, Âşık tarzı söyleyiş hakimdir. Şiirlerinde asıl kaynağı olan halka yönelmiş halk arasında yaşayan canlı söyleyişlere yer vermiştir. Şiirlerinde ayrıca divân edebiyatından alınma bazı mecaz ve mazmunlara da yer vermiş ve özellikle ”Leylâ ve Mecnun” mazmununu çok kullanmıştır:

Mecnun gözyaşına Deryâ dedikçe,
Her Katresi birden Mevlâ dedikçe,
Sevda çöllerinde Leylâ dedikçe,
Arşa direklenmiş aşk ocakları..


Şiirlerinde inancını duygu ve düşüncelerini daha kuvvetlendirici ve vurucu bir şekilde ortaya koyabilmek için Kur’ân’dan alınma âyetlere de yer vermiştir.

Sonuç olarak Celâlî Baba’nın sanatındaki ana çizgileri şöyle özetleyebiliriz: Celâlî Baba, toplumla iç içe yaşamış, şiirlerinde halk ruhunu terennüm etmiş bir halk şâiridir. Onun sanatının önemli bir yönü taşlama ve mizahtır. Haksızlıklar karşısında susmayan Zihnî gibi, Celâlî Baba’da büyük taşlama ve mizah ustasıdır. Kişi ve toplumdaki düzensizlikleri iğneleyen şâir, bazen bir gencin ölümü, bir tabiat tasviri, bir güzelin övgüsünde içten, duygulu ve samimi bir söyleyişle karşınıza çıkar.

Hece ve aruz türlerinin pek çoğunda örnekler vermiş şâirimizin, aruzlu şiirlerindeki hatalara rağmen heceyle yazmış olduğu şiirlerinde oldukça başarılıdır, hatalar yok denecek kadar azdır.

Celâlî Baba, ölüm ve tasavvuf konusunda da sanatının tüm inceliklerini ortaya sermiştir. Sırtını sarp yaylalara yaslamış bu şiir hükümdarının mânevi huzurunda saygı ile eğilirken, onun memleketini çok güzel tanıtan bir dörtlüğü ile yazıma son vereceğim:


Karadeniz olsa Âşıkın aşkı,
Yüksektir yaylamız coşamaz burda,
Bir yiğit ne kadar kahraman olsa,
Karlı dağlar vardır aşamaz burda..


Meselâ Celâlî Baba’nın divânı olduğu çok iyi bilinmesine rağmen bu güne kadar gün yüzüne çıkmamıştır. Daha eski olmasına rağmen Zihnî ve İrşadî, yazma konusunda daha cömert davranmışlar.

Konuyu fazla dağıtmamak için şâirlerimizden Celâlî Baba’nın çok bilinen birkaç şiiri ile 1800’lü yıllarda Bayburt civârındakı düşünce hayatına bir göz atalım.

Rahmetli Nevzat Karaoğlu, Mahmut Kırtan ve Mustafa Kayalı gibi bu konularda çok kafa yoran arkadaşlarımız bu şiirlerdeki mana derinliğini iyi bildiği gibi, Bayburt dışında da Celâlî, Zihnî ve Hicranî’yi de tabi ki, bizden iyi bilen insanlara rastlamak her zaman mümkün.


Bülbül-i nazmı gazelim
Yâ Hû derim putperestim
Kafir-i aslî ezelim
"Yâ Hû!." derim putperestim!.

Dünya güncîne karışmam
Her üstada söz danışmam
Namaz ehliyle konuşmam
"Yâ Hû!." derim putperestim!.

Bir peri peyker dâmânım
Arz-ı mânend'e revânım
Ne dinim var ne imanım
"Yâ Hû!." derim putperestim!.

Men Celâlî nazm-ı gülzâr
Bülbül gülzâr içre gülzâr
N e Allahım ne nebîm var
"Yâ Hû!." derim putperestim!.


Günc: f. Hazine. Köşe. Zâviye.
Peyker: f. Yüz, çehre, surat.
Dâmân: Dâmen. f. Etek. Kenar. Taraf. Zeyl. Elbise veya dağ eteği.
Mânend: Menend. f. Benzer. Denk. Eş. Gibi.
Revân: f. Giden, akıcı.
Gülzâr: f. Gül bahçesi. Gül tarlası.


Şâir bu şiirde, edebi sanatları kullandığı için, derinlemesine incelenmediğinde sözleri inançsız birinin sözleri sanılabiliyor…

Gönül ne gezersin dağda ovada
Sır verir âşıklar sırrı şây olmaz
Tökme yüz suyunu her ocaklıya
Karga kirasından anka bay olmaz..


Şây: İfşa, Açıklama.
Tökme: Dökme.
Anka: İsmi olup cismi bilinmeyen bir kuş. Çok büyük olduğu anlatılır. Zümrüd-ü Anka ve Simurg gibi isimlerle de anılır.
Bay: f. Bey. Mir. Emir. Zengin.


Diye başlayan başka bir şiiri ise şöyle bitiyor:

Celâlî sen özün öğme bezetme
Gayri kendin sakın yardım gözetme
Doğru derviş isen keşkül uzatma
Her güzelin hoşafından pay olmaz...


Keşkül: Gezgin dervişlerin yemek kabıdır yani derviş çeyizidir.

Vefât eden hanımının peşinden söylediği mersiye Türk Halk şiirinin en güzel örneklerindendir:

Ev bark etmek için tenli mereği
Düzüp koşmak için tepir eleği
Şu gavdan yaptığın tecir tereği
Divân-ı Bari ye yadigâr götür..

Elinle ördüğün çöp çorabını
Kâhan eylediğin kelem bağını
Gabal biçtiğimiz sap orağını
O ulu tanrıya armağan götür

Yetim gömleğini diken iğneyi
Her gün yal verdiğin topal ineği
Ayran topladığın o ak küleği
Mahşer yığnağına sakla sar götür

Üç god arpa beş god çavdar ekerdik
Kesmük ekmeğine hasret çekerdik
Nâmerdlere ağu merde şekerdik
Sözünü tekrar et iftihar götür.

De ki Kadir Mevlâm bize ilişme
Dünyada sızlayan çıbanı deşme
Celâlî Baba’dan sorma söyleşme
Bu dertli Çobandan bir selâm götür...


Bark: Bahçe.
Gav: Ağaçlarda meydana gelen mantar, kav.
Merek: Mereğ. Samanlık.
Tepir: Buğday, bulgur vb. tahılları elemeye yarayan ağaçtan yapılmış büyük elek.
Tecir: Sergen, raf.
Terek: Eski evlerde ocağın iki yanındaki kalın duvarlar oyularak yapılan ve ufak tefek şeyler koymaya yarayan göz.
El Bâri: Bir kalıptan döker gibi, düzgün, tertipli ve güzel yaratan. Aza ve cihâzatları birbirine mütenasip ve kâinattaki umumî nizama ve gayelere uygun ve münasebettar olarak halkeden Cenâb-ı Hak ALLAH celle celâlihu..
Kâhan: Tarla ve bostanları yaban otlarından temizlemek için yapılan çapa işi
Kelem: Lahana.
Gabal: Götürü pazarlık. Gabala bedava, ucuz da olsa yapılaniş ve ücreti.
Sap orağı:Ekin biçen orak.
Küleğ: Külek. Tahta kova.
Yığnağ: Yıgınak.Toplantı.
God: Tahtadan yapılmış bir çeşit tahıl ölçeği.
Kesmük: Başaklı iri saman.
İftihar: Övünmek. Kendini beğenircesine kendinden ve yaptıklarından bahsetmek. * Başkasının iyi bir hali ile sevinmek.
Çıban:vücudda çıkan köklü yara..

El Bâriü :
Resim

El Kadîru :
Resim

El Mevlâ :
Resim


İki kıtasını daha anarak sözümü bağlarken, büyük ozanımıza ALLAH celle celâlihu’dan rahmet diliyorum:

Kâf ü Nun u kalem defter açmadan
Ben Şâh-ı Server’in nûrunda idim
Ene’l- hak noktası Levh’e düşmeden
On iki perde’nin birinde idim..

Bir virân bahçede bir gül açıldım
Ne dirildim, ne yendim, ne içildim
Kırk budaktan, yedi daldan seçildim
Celâlî bu bâbda derinde idim…


Kâf ü Nun: KÛn feyeKÛN.. OL!. Hemence OLur!.
MuHitte..“ENâ!.” >“BEN ALLAH’ım!.” “feyeKÛN >sİZ”i:


“EnALLAH!”:

إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي
Resim---“İNNENî ENAllâhu lâ ilâhe illâ ENÂ fa’budnî ve ekımis salâte li zikrî: Muhakkak ki BEN, yalnızca BEN ALLAH'ım. BENden başka ilâh yoktur. BANA kulluk et; BENi anmak için namaz kıl.”
(TâHâ 20/14)

İnsÂN AKLının EReBİLdiği ve NAKLen BUYruLan ki, şU KÂiNÂt dediğimiz KüLLî ŞeYy -> NÛRuLLahtan -> NÛR-u MUhaMMed aleyhisselâmdır!.. Kısaca ZÂTuLLah ve NÛRuLLahtır YER ve GÖKLer İLe İÇİNdekiler ve’s- SeLÂM..


Server: f. Reis. Baş. Seyyid.
Şâh-ı Server: Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.


“BİZ BİR-İZ!”dik ->NÛR-u MîM-Le..
->“MuhaMMedî GÂR”ındaydık!.:


وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ
Resim---“Ve mâ erselnâke illâ rahmeten li'l-âlemîn(âlemîne): (Rasûlum!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”
(Enbiyâ 21/107)

Resim---Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “ALLAH’ın yarattığı şeylerin ilki, benim nûrumdur.” buyurdu.
(Aclûnî, Keşfü’l- Hafâ 1, 309, 311, 827, İmam Suyutî, Kastalanî)

Resim---Câbir radiyallâhu anhu: "Babam anam sana feda olsun ya Resulullah, Allah'ın eşyadan önce yarattığı ilk şeyin ne olduğunu bana haber ver" dedim: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle dedi: Ey Câbir! ALLAH Teâlâ, eşyâyı yaratmadan evvel kendi nûrundan senin nebinin nûrunu yarattı. Bu nur, ALLAH'ın dilediği şekilde onun kudretiyle deveran ediyordu. Bu vakitte, Levh, Kalem, Cennet, Cehennem, Mülk, Semâ, Yer, Güneş, Ay, Cin ve İnsan ortalarda yoktu.
Ne zaman ki ALLAH, mahlûkatı yaratmayı diledi; bu nûru dört parçaya böldü. Birinci bölümden kalemi, ikincisinden levh'i, üçüncüsünden de Arş'ı yarattı. Sonra da dördüncü bölümü tekrar dört parçaya ayırdı. Bunun ilk parçasından Hameletu'l-Arş'ı, ikincisinden Kürsi'yi, üçüncüsünden de kalan melekleri yarattı. Sonra da dördüncü parçayı tekrar dört kısma ayırdı. Bunların ilkinden gökleri, ikincisinden yerleri; üçüncüsünden de Cennet'i ve Cehennem'i yarattı. Dördüncü kısmı tekrar dörde böldü. Birinci bölümle müminlerin gözlerinin nûrunu, ikincisiyle ma'rifetullah (ALLAH bilgisi) olan kalplerin nûrunu, üçüncüsüyle de Kelime-i Tevhîdi yarattı".

(Aclûnî'nin Keşful-Hafâ’da naklettiği bu hadisi Abdurrezzak, İbn Câbir'den rivâyet etmiştir. Aclûnî, Mevâhib'de de hadisin aynı şekilde rivâyet edildiğini kaydetmektedir.)


Ene’l- Hak: Ben Hakkım!.
Hallâc-ı Mansûr kaddesallahu sırrahu(d. 858, Tûr – ö. 922, Bağdat) sözü ve SONu..
Levh: Levha. Görünen ibretli manzara. * Üzerinde yazı veya şekil çizilebilir düzlük. * Seyredilen yerin çizili sureti. * Ayet, hadis veya büyüklerin ders verici sözleri. Yazılı şey.
Levh-i Mahfuz: Her şeyin hayatının ind-i İlâhîde yazılması. İlm-i İlâhînin bir ünvanı.
On iki perde: 12 İmam aleyhumu’s- selâm Sırrı.
Kırk budak:ŞeÂNULLAHta her ÂN OL-ÂN Kırklar Meclisi..
Bâb: Kapı. * Kısım. * Mevzu. * Fasıl. Bölüm. Parça. Kitab. * Hususi madde.


nOt: AçıkLamaLar EKLenmiştir…kulihvÂNi
çilekeş
Dost Üye
Dost Üye
Mesajlar: 86
Kayıt: 04 Ağu 2011, 18:34

Re: Bayburtlu ÂŞıK CeLâLî BaBa

Mesaj gönderen çilekeş »

ÂŞıK CeLâLî BaBa..

CeLâLî BaBa, Bayburt'un Ozansu (Tahsini) Köyünde 1850 yılında dünyaya geldi. Asıl adı Ahmed olan CeLâLî BaBa, yoksul bir ailenin çocuğu olup, geçimini köyde çobanlık ve rençberlik yaparak sağlardı. Daha küçükken şiire karşı büyük bir yeteneğe sahip olan CeLâLî BaBa, ilk koşmalarını da küçükken söylemiştir.

Bayburtta Çayıryolu (Sünür) Köyünde medrese öğrenimini tamamlayan CeLâLî BaBa, bütün koşma ve destanlarını şiir şeklinde söylemiş ve eline hiç saz almamıştır. Yaşadığı yıllar boyunca karşılaştığı olayları şiirlerinde işlemiş, tasavvufî görüşlerini koşma, taşlama, alaylama ve destanlarda büyük bir ustalıkla dile getirmiştir. Çevre illeri gezmiş, Nafmanlı Sümmanî Baba ve diğer insanlarla dostluklar kurmuş, onların sevgisini kazanmıştır. Celâlî BaBa kendi halinde kimseye en ufak kötülük düşünmeyen haksızlığa karşı koşmaları ile sitem etmekle yetinen bir şâirdir. Onun koşmaları destanları halk dilinin ve deyimlerinin en güzel örnekleri ile işlenmiş içli bir coşkunluğa sahiptir.

1915 yılında vefat eden Celâlî BaBa rivâyete göre, çobanlık yaptığı bir gün dağda uyur ve koluna erenler tarafından bilezik takılır uyandığında kendinden geçmiş bir halde divânelik alâmetleri göstererek güttüğü danalığı gündüz köye getirir. Celâlî'nin bu halini görenler hemen köyün hocasını çağırarak derdine çare ararlar.

1850 yılında Bayburt’un (Tahsini) Ozansu Köyünde doğmuştur. Asıl adı Ahmed’dir. Yoksul bir ailenin çocuğu olan Celâlî, geçimini köyde çobanlık yaparak, reçberlik ve bahçivânlık yaparak kazanırmış. Küçük yaştan beri şiire büyük bir merakı vardır. Çobanlık yaptığı günlerden birinde hayvanları güpegündüz köye getirir. Durumun şaşırtıcılığı karşısında hocayı çağırırlar. Hocayı yarı sermest vaziyetteki Celâlî, başında görünce:

Bir peri aşkından divâne oldum,
Çağladı göz yaşım akıyor hocam.
Erenler şahından bir nâme aldım
Dilim ezber etmiş okuyor hocam..


Diye söyler; Hoca: “Bunun derdi değişik, hiç karışmayın!.” diyerek Celâlî’nin aşka düştüğünü anlatır. Celâlî, bu esnâda ümmîdir, daha sonra Sünür Köyündeki medresede tahsilini tamamlar.

Celâlî’nin medrese tahsilini gördüğü hoca, aslında Manası Köyünden “Hacı Hoca” adıyla ünlü, ilim ve irfan sahibi bir zâttır.

CeLâLî BaBa, bütün koşma, destan, gazel, deyişlerini irticalen söylemiştir. hayatı boyunca eline saz almamış olup, şiirlerinde tasavvufî derinliklerde olduğu açıkça görülmektedir.
Bir yetim kızla evlenen Âşık Celâlî Baba, adı Hamdi olan bir oğlunun ölümünü görmenin acısını da çekmiş, şiirini de söylemiştir.

CeLâLî BaBa’nın ölen karısının üzerine yazmış olduğu şiiri:

Ev bark yapmak için tenli mereği
Düzüp kotardığın tepir eleği
Şu gavdan yaptığın tecir tereği
Divân-ı bariye yadigâr götür!.


Mısralarıyla başlayan ağıtı, çok meşhurdur. Erzurum-Erzincan, çevrelerini gezmiş, o zamanın usta Âşıklarından olan Sümmanî Baba ile yakın dostluk kurmuştur.

Her fani gibi oda 1915 yılında Bayburt’ta vefat etmiş, doğum yeri olan Ozansu (Tahsini) Köyünde defn edilmiştir.

ALLAH celle celâlihu rahmet eylesin!. Âmin..
çilekeş
Dost Üye
Dost Üye
Mesajlar: 86
Kayıt: 04 Ağu 2011, 18:34

Re: Bayburtlu ÂŞıK CeLâLî BaBa

Mesaj gönderen çilekeş »

Resim

AŞK ÇAĞLAYANI BAYBURTLU CELÂLÎ BaBa
VE ŞİİRLERİNE YANSIYAN HAYAT HİKÂYESİ..


Dr. Gıyasettin AYTAŞ


Türk edebiyatı içerisinde adından bahsedilmeyen ve kendisinden haberdar olmadığımız yüzlerce şâir ve yazar var. Bunların bir kısmı sözlü gelenekte kaldıkları ya da eserleri yazıya geçirilmediği için, unutulup gitmişlerdir. Bazılarının da şiirleri tek nüsha olarak kaleme alınmış, elden ele dolaşarak kimi zaman kaybolma akıbetini yaşamış, kimi zaman da bir meraklısının ilgisini çekerek yaşama şansı bulmuştur. Buna benzer şâirlerden birii zaman da bir meraklısının ilgisini çekerek yaşama şansı bulmuştur. Buna benzer şâirlerden biri de Bayburtlu Celâlî'dir.
Celâlî hakkında çıkan yazılar ve yapılan araştırmaların sayısı oldukça sınırlıdır. Prof. DR. Cemâl Kurnaz ve Yrd. Doç. Dr. Mustafa Tatçı'nın birlikte hazırladığı “Aşk Çağlayanı Bayburtlu Celâlî”
(1) isimli kitap, şimdiye kadar yapılan en derli toplu çalışma olması bakımından önemlidir. Eserin önsözünde “Mahalli değerler, kültürümüzün halk dokusuna sirâyetinin göstergeleridir” (s.VI) diyen araştırmacılar, çalışmalarını hangi kaynaklardan istifâde ederek tamamladıklarını belirttikten çalışmalarını hangi kaynaklardan istifâde ederek tamamladıklarını belirttikten sonra, bu kaynaklarda ele alınan görüşleri de birbiriyle mukayese ederek, Celâlî'nin şiirlerinde ortaya çıkan farklı yazılış ve söyleyişleri de bir arada gösterme imkânını bulduklarını ifâde etmişlerdir.

Celâlî'nin hayat hikâyesinden başka, onun şâirliği ve tarikati hakkında bilgi veren araştırmacılar daha sonra elde bulunan kaynaklarda yer alan şiirleri birbiriyle mukayese etmişler Kitapta Celâlî'nin toplam 125 şiirinin yer aldığını görmekteyiz. Eserin sonuna bir sözlük ve daha sonra da yararlanılan kaynakları belirten bir bibliyografya eklenmiş.

Bayburtlu Celâlî hakkında yapılan çalışmalar ve onun hayat hikâyesi konusunda elde edilen bilgilerin yetersizliğinden söz eden araştırmacılarımız, bu konuda haklı sayılabilirler. Sözlü kültürün hakim yetersizliğinden söz eden araştırmacılarımız, bu konuda haklı sayılabilirler. Sözlü kültürün hakim olduğu bir dönemde yaşamış ve kendi şiirlerini yazmak gibi derdi olmayan bir şâirin hayat hikâyesini tespit etmek oldukça zor olsa gererek. Bir de, şiirlerinin ağızdan ağıza söylenip günümüze gelmiş olma-sı, işin ne kadar zor olduğunu daha iyi anlatır. Bu yüzden Celâlî üzerine çalışma yapanların eserlerinde birbirinden farklı görüşler ve şiirlerinin farklı şekillerde ele alınmış olduğunu normal karşılamak gerekir. Çünkü, elde şâirin bizzat kendisinin yazdığı veya kendi sağlığında kaleme alındığı kabul edilen bir şiir kitabı elde mevcut değildir. Bu yüzden. Araştırmacılarımız, eserde mümkün olduğunca bu farklılıkların tamamını tespit ederek, bunları göstermişlerdir.

Biz burada Prof. Dr. Cemâl Kurnaz ve Yrd. Doç. Dr. Mustafa Tatçı'nın hazırlamış oldukları kitabı esas alıp, Celâlî'nin kendi şiirinden hareketle hayat hikayesi üzerinde duracağız.
(2)

Celâlî, 1850 yılında Bayburt'un Tahsini (şimdiki adı: Ozansu) köyünde dünyaya gelmiştir. Asıl adı Ahmet'tir. Babası Nasuhoğullarından Abuş, annesi ise köyün ileri gelen sülâlelerinden Kerimoğulları'nın kızıdır. Çok küçük yaşta babasını kaybeden Celâlî, annesi ile birlikte dayılarının yanına sığınmak zorunda kalır. Geçimini köyde çobanlık ve çiftçilik yaparak sağlar.
Çok küçük yaşta şiire karşı büyük yeteneği olan ve ilk şiirlerini henüz okuması yazması olmadığı bir sırada söyleyen Celâlî, Bayburt'un Sünür Köyü'nde çevresinde ilmi ve irfanı ile tanınmış olan “Hacı Hoca” adında bir kişiden medrese öğrenimini tamamlar.

Celâlî, bütün deyişlerini “irticalen” ve “Sacı Hoca” adında bir kişiden medrese öğrenimini tamamlar.
Celâlî, bütün deyişlerini “irticalen” ve “sazsız” söylemiştir. Ömrü boyunca da eline saz aldığını gören olmamıştır. O, yaşadığı yıllar boyunca karşılaş-tığı olayları deyişlerinde işlemiş, tasavvufî görüşlerini büyük bir ustalıkla dile getirmiştir.

Erzurum-Erzincan çevrelerini gezmiş Narmanlı Sümmanî ile dostluk kur-muş, atışmış ve o bölge halkının sevgisini kazanmıştır
.(3)
Celâlî, kendi hâlinde, kimseye en ufak kötülük düşünmeyen, haksızlıklara karşı deyişleri ile sitem etmekle yetinen kimsedir. Onun deyişleri halk dilinin ve deyimlerinin en güzel örnekleri ile işlenmiş, içli bir coşkunluğa sahiptir.
Gelenekte olduğu gibi Celâlî de, rüyâsında bir Hak dostunun elinden bâde içerek âşık olmuştur. Rivâyete göre, Celâlî, bir gün çobanlık yaparken uyur ve koluna erenler tarafından bilezik takılır. Uyandığında kendinden geçmiş bir hâlde dîvânelik âlâmetleri göstererek otlattığı danaları güpegündüz köye getirir. Celâlî'nin bu hâli köylüleri telâşlandırır. Onun aklını oynattığını sanan köylüler, hemen köyün hocasını çağırarak Celâlî'nin derdine çare aramaya koyulurlar.
Celâlî, başına gelenleri şöyle açıklar:


Bir peri aşkından divâne oldum.
çağladı göz yaşım akıyor hocam
Erenler şahından bir name aldım
Dilim ezber etmiş okuyor hocam..

Pîr destinden nûş eyledim bu âbı
Anda açılmıştı aşkın kitâbı
Yegân yegân sor ki verem cevabı
Bugün gam kervânım kalkıyor hocam..
...
Bir yere cem’ olmuş kırklar erenler
Bir bakışta arşı kürsü görenler
Devâsız dertlerle derman verenler
Her biri bir derse bakıyor hocam..
(s.2)

Celâlî'nin bu sözleri etrafta büyük bir şaşkınlık ve merak uyandırır. Köyün hocası, Celâlî'yi iyice açmak, rüyâda daha başka neler gördüğünü öğrenmek ister. Bunun üzerine Celâlî devamla şu mısraları söyler:

Bir pîr beni Vehbîlere götürdü
Baktım ki dünyâyı aza tutarlar..
Halka çevrilmiş diller hû çeker
Sâkiler destile bâde tutarlar..

Şecer-i Tûbâdan sordum güneşi
Misâl tutup gösterdiler güneşi
Nâra benzettiler şitâyı kışı
Cennet teşbihini yaza tutarlar..

Gam taşiyle getirdiler şerbeti
Seherde ararlar ehl-i hizmeti
Görse Calâli'de hâb-ı gafleti
Gün-be-gün ülfetin aza tutarlar..
(s, 3)

Celâlî, içinde bulunduğu durumu yeterince anlatamamaktadır. Köylüleri onun deli olduğu kanaatini taşımaktadırlar. “Ahmet deli oldu.” Diye ona acımaya başlarlar. Bu durumu farkeden Celâlî ise kalabalığa şöyle seslenir:

Beni kınamayın Hakk'ı sevenler
Rüzgâr esmeyince dal ırganır mı?.
Külli boş değildir aşka düşenler
Katre düşmeyince sel uyanır mı?.

Dil meftun olmazsa âşık yârına
Yanar mı pervâne şemin narıma
Hu zâr çekmese Hak didârına
Uyanıp hâbında su dolanır mı?.

Öyle bir Leylâ'ya Mecnun'um Billâh
Okunur isminde harf-i Bismillâh
Tutuştu her yanım hasbeten-li'llâh
Mevlâ'yı zikreden kul kınanır mı?.

Nice bin âlemin Perverdigârı
Mevlâm her kuluna verme bu kârı
Gün-be-gün artıyor bülbülün zarı
Goncasız gülşene gül yamanır mı?.

Buldu Celâlî'yi Kırklar Yediler
Erkânı öğredip hizmet verdiler
Haşre dek bu çarhı çevir dediler
Sormadım ki buna kol dayanır mı?.
(s. 48-49)
çilekeş
Dost Üye
Dost Üye
Mesajlar: 86
Kayıt: 04 Ağu 2011, 18:34

Re: Bayburtlu ÂŞıK CeLâLî BaBa

Mesaj gönderen çilekeş »


Artık Celâlî bir Hakk âşığıdır. Her ne kadar söylediği sözlerin anlamı çevredekiler tarafından anlaşılır bulunmasa bile, o içinden gelen bir coşkunluk ile sürekli şiirlerini söylemektedir.
Çevrede Celâlî bu hâli, kendisinin uydurma sözlerle “şâirlik” satmak istedi-ği dedikodularına sebep olur. O devirde Bayburt'un Yukarı Hayık Kö-yü'nde halk şâiri diye tanınan Mücmerî isimli isimli bir kişi, Celâlî için koşmasında ona “ Tahsini Kargası ” der. Bunu işiten Celâlî, Mücmeriî'yi şöyle cevaplar:


Kâtip bir nâme yaz dosta yârâna
Uzaktan merhabâ göndermesinler..
Bâdeyi içenler gelsin meydâna (4)
Tenhada kaldırıp indirmesinler..

Pîr bâdesi değil poşa sakızı
Ben tanırım irşad olan ağızı
Köhlân diye satmasınlar yağızı
Varıp şu âlemi kandırmasınlar.. (5)

Sanmayınız yâ hû pîr bâdesidir
Sürmeli gözlerin hep sevdasıdır
Onların içtiği zap sirkesidir
Beyhûde vücûdu yandırmasınlar..

Âşıklar okusun eylesin ezber
Bu aşkın yoluna kurmasın senger
Bir gün Celâlî'nin kellesi tenker
Sonra köşelere sindirmasinlar.. (s. 5)


Celâlî, geçim sıkıntısı çekmektedir. Dayılarından annesinin hakkını ister. Ancak, Kerimoğulları hakkını vermek bir yana, Celâlî'yi köyden çıkarma-ya kalkışırlar. Dayılarının bu tutumu Celâlî'yi oldukça Dayılarının bu tutumu Celâlî'yi oldukça yaralar. O da duygularını mısralarına yansıtır. Dayılarını Allah'a şikâyet eder ve bedduada bulunur. Zaten yapacağı fazla bir şey de yoktur.

İl konmasın meskenime yurduma
Alev almış gam-firâşım ondandır..
Hiç yanmasın âvâzıma virdime
Ezel başta zehr ü aşım andadır..

Bâdeler yandıran aşk ocağıdır
Bülbül eğlencesi gülşen bağıdır
İflâh etmez Koçkoyan'ı dağıtır
Pervâneli misket taşım ondadır..

İbret alan gülşenime girmesin
Dest uzatıp gonca femin dermesin
Calâlî dârıma meyil vermesin
Saçmalanmış âh âteşim andadır..(s. 40)


Celâlî, Bayburt'un Süngü köyünde medrese tahsilini yaparken, Kerimoğulları şâirin ailesine çeşitli hakaretlerde bulunur. Ona nisbet olsun diye câmi duvarlarını yıktırırlar. Bu durumdan haberdar olan olan Celâlî, Kerimoğulları'nı Allah'a şöyle şikâyet eder:

Hazret-i Mevlâ'dan niyâzım budur
Pervâneler gibi nâre düşesin..
Dilerim derdine dermân olmasın
Gece gündüz ah u zaâre düşesin..

Taâze fidan iken belin bükülsün
Gözlerinden kanlı yaşlar dökülsün
Otuz iki dişin birden dökülsün
Genç yaşında ihtiyâre düşesin..

Taâze fidan iken belin bükülsün
Vücudun kuruyup cânın çekilsin
Tomurcuk güllerin sararıp solsun
Şeydâ bülbül gibi hâre düşesin..

Ağlattın âhûyu sen dahi gülme
Hayırlı muratla bermurat olma
Ölünce âhirette din iman bulma
Yılanı çok bir mezâra düşesin..
çilekeş
Dost Üye
Dost Üye
Mesajlar: 86
Kayıt: 04 Ağu 2011, 18:34

Re: Bayburtlu ÂŞıK CeLâLî BaBa

Mesaj gönderen çilekeş »

Celâlî, Kerimoğlu Şerif Çavuş'un ailesine yaptığı kötülükler, hatta onları köyden çıkarma arzusunu bir türlü unutmaz. Sıkıntılarından kurtulmak, biraz dertleşip görüşmek üzere Bayburt'un Mam Köyünden yakın dostu Kel Alioğlu Hacı Mehmet'e misâfir olur. Burada köyün ileri gelenleriyle bir-likte oturup sohbet ederlerken, bir ara söz Kerimoğulları'nın Celâlî'ye yap-mış olduğu kötülüklere gelir. Celâlî, bunun üzerine onları Allah'a havâle ettiğini söyledikten sonra, çektiği acıları şu sözlerle dile getirir:

Kalkdı zevrâkımız aşkın gölünde
Bir yana varması güç oldu gitti..
Bî-çâre gönlümüz sahra zölünde
Mecnûn'dan ziyâde puç oldu gitti..

Âleme yahşi gün bana yamandır
Yıkma dik kasrını bir misli kandır
Merhem bulunmadı hayli zamandır
Sînemde yaralar yüc'oldu gitti..

Dert ehli derdinden irşad olalı
İhsanı devletten değildir hâli
Celâlî nâ-çârın bir arz-ı hâli
Dergâha varması güç oldu gitti..
(s. 4)


Zevrâk: Mekke'de yapılan ve içine zemzem koymaya mahsus olan kap, ibrik.
Zöl: Zillet, eziyet.
Puç: Bedduaya uğrayıp mahvolmak, çürümek.
Yahşi: İyi, güzel, çok güzel.
Kasr: köşk, saray.
Kan: Cezâ, cereme, diyet.
Yüc'oldu: Büyüdü.
İrşad: Doğru yolu göstermek. Akli ve kalbi, mukni ve te'sirli eserler veya sözlerle gafletten uyandırıp hidâyet yolunu göstermek.


Celâlî, hasret gidermek, yurdunu görmek üzere köyüne geldiğinde Kerimoğlu Şerif Çavuş'un hakaretlerine ma’ruz kalır. Bunun üzerine sevdiklerinin yüzünü görmeden, onlarla hasret gidermeden, tekrar eğitim gördüğü Sünür Köyüne gelir.
Celâlî'nin köyü Tahsini'de iki kalabalık aile bulunmaktadır. Bunlardan biri Kerimoğulları, diğeri de Acemoğulları'dır. Bu iki sülâle biribirlerini hiç çekemezler. Zaman zaman kavga ederler. Bir gün bu iki sülâle kanlı bir kavgaya girerler, köy bir savaş alanı hâline gelir. Kerimoğullarından Şerif çavuş da dahil olmak üzere altı-yedi kişi ölür. Tahsini köyünden Celâlî'nin en yakın dostu ve aynı zamanda onun şiirlerini besteleyerek söyleyen kişi olan Mahmut, bu kanlı kavgayı duyurmak için Sünür Köyü'nde bulunan Celâlî'nin yanına koşar. Mahmut'u gören Celâlî, daha bir söz söylemesine fırsat vermeden, hemen o anda ağzından şunlar dökülür:


Zulumat elinden pus aldı dağlar
Mahmut bizim yerler (7) kış mıdır şimdi?.
Ölen öldü sen haber ver sağlardan
Bilmem hayâl midir düş müdür şimdi?.

Benlik edüp Nemrut Han'a uyanlar
Firavun Şeddâd'ı geri koyanlar
Uzak yerde kem haberim alanlar
El kına yakmaya borçludur şimdi..

Celâlî bülbülü bahçe bârını
Susamı sümbülü ayva narını
Medrese mescidin çar duvarını
Yıkıp virân eden hoş mudur şimdi?.
(s. 60)


Zulumat: (Zulmât - Zulemât) (Zulmet. C.) Karanlıklar. Kara gün. * Dinsizlik ve zulüm devri.
Pus: Sis, duaman.
Nemrut: Zâlim ve gaddar olarak tanınmış ve Allaha karşı kibir ve isyan ile büyüklük taslamış bir kralın ismidir. Milâddan evvel 2640 yılında yaşadığı sanılmaktadır. Peygamber İbrahim Aleyhisselâm zamanında yaşamış ve onu ateşe atarak yakmak istemiş, mu'cize ile İbrahim Aleyhisselâm ateşten kurtulmuştur. Bâbil'in müessisi ve hükümdarı olup, en evvel hükümranlık ve tecebbür eden bu olduğu mervidir.
Firavun: Mısır'da, hususan Hazret-i Musa (aleyhisselâm) zamanında Allah'a isyan edip ilâhlık dâvasında bulunan, Musa Peygamber'e inanmayan hükümdar. * İlâhlık iddia eden dinsiz, azgın ve şaşkın insan.
Şeddâd: Kâfir. * Çok eskiden Yemen'de Âd Kavminin hükümdarı Allah'a isyan ederek Cennet'e benzetmek iddiasiyle İrem bağını yaptırmış, bu bağdaki köşke girmeden kavmi ile yani taraftarlariyle birlikte gazaba uğramış, çarpılmış, yerin dibine geçmiştir.
Kem: f. Az, noksan, eksik. * Kötü. Fenâ. Ayarı bozuk. * Fakir, hakir.


İki büyük sülâlenin arasında meydana gelen kanlı kavganın Celâlî'nin ahı yüzünden çıktığı yolunda rivâyetler dolaşmaya başlar. Hatta Celâlî bir gün dostu Mam Köyü'nden Kel Ali oğlu Mehmet'i ziyârete gittiğinde, odada bu-lunanlar, Tahsini'deki kanlı kavganın Celâlî'nin ahı yüzünden ileri geldiğini söylemeleri yüzünden, Celâlî, bu sözleri doğrularcasına onlara hitaben şöyle der:

Bana kan kusturdu o kanlı zâlim
Yahşi günlerimi yaman eyledi
Süruru sevdada hâlim perişan
Gör nice kan üzre bir kan eyledi..

Arzım ol divân-ı Gaffâr'a gitti
Bir yandan Ahmed-i Muhtâr'a gitti
El yerde yüz yerde Settâr'a gitti
Bâb-ı vilâyette şivân eyledi..

Bana ettikleri hercâyi geçti
Tâ, Eyyûb'a gelen belâyı geçti
Aktı didem yâşı deryayı geçti
Lâ-mekân mülkünde limân eyledi..

Yedi Tamu söner, âhımdır (8) sönmez
Yakar arş-ı kürsü başı boş dönmez
Zevk ü şevk ehlinin sillesi yenmez
Kaf dağı ezmeye havan eyledi.. (9)

Ben mücrimin arz-ı hâli penâhım
Divânı devletten buyruldu şâhım
Zincirden boşandı Celâlî ahım
Yıktı Tahsını'yı vîrân eyledi..
(s. 42)


Ahmed-i Muhtâr: İhtiyar eden. Seçilmiş olan. Peygamberimiz Ahmed aleyhisselâmın bir ism-i şerifi..
Şivân: Farsça aslı şiven, avaz, çığlık, feryad.
Hercâ: Kararsız, sebatsız, vefasız, dönek. kendine mahsus belirli bir yeri bulunmayan.
Eyyûb aleyhisselâm: Kur'ân-ı Kerim'de ismi geçen İshak aleyhisselâm'ın oğlu olan Ays'ın evlâdından Eyyûb aleyhisselâm, bir peygamber idi. Pek çok malı ve Şam tarafında çok mülkü vardı. Her makbul kulunu ve peygamberini Allah imtihana çektiği gibi onu da denedi. Cümle emlâki emvâli elinden gitti. O yine şükretti. Hasta oldu, yine Rabbine şükrediyordu, sabrediyordu. Bedeninde yaralar açıldı, yine sabretti. Yaraları kurtlandı, yanına kimse varmaz oldu, yalnız bir zevcesi ona hizmet ederdi. O yine sabreder ve ibâdetine devam eylerdi. (Kısas-ı Enbiya Cevdet Paşa)
(Sabır kahramanı Hazret-i Eyyûb Aleyhisselâm'ın şu münâcâtı, hem mücerreb, hem tesirlidir.Hazret-i Eyyûb Aleyhisselâm'ın meşhur kıssasının hülâsası şudur ki: Pek çok yara, bere içinde epey müddet kaldığı hâlde, o hastalığın azîm mükâfatını düşünerek kemâl-i sabırla tahammül edip kalmış. Sonra yaralarından tevellüd eden kurtlar, kalbine ve diline iliştiği zaman, zikir ve mârifet-i İlâhiyyenin mahalleri olan kalb ve lisânına iliştikleri için, o vazife-i ubudiyete halel gelir düşüncesiyle kendi istirahatı için değil, belki ubudiyet-i İlâhiyye için demiş:
"Yâ Rab!. Zarar bana dokundu. Lisanen zikrime ve kalben ubudiyetime hale veriyor." diye münâcât edip, Cenâb-ı Hak o hâlis ve sâfi, garazsız, lillâh için o münâcâtı gayet hârika bir surette kabul etmiş. Kemâl-i âfiyetini ihsan edip envâ-i merhametine mazhar eylemiş. L.)
Tamu: (Aslı: Tamuğdur) Cehennem.
Kaf Dağı: Kaf dağı, genellikle masallarda yer alan, dünyayı çevrelediğine inanılan, arkasında cinlerin, perilerin bulunduğu varsayılan, zümrütten yapılmış bir yerdir.
Havan: İçinde bir şey dövüp ufalamaya yarayan, tahta, taş, maden veya plastikten yapılan kap.
Penâh: f. Sığınma. Sığınacak yer. Dayandığı nokta.


El Gaffâru :
Resim

El Settâr:
Resim
çilekeş
Dost Üye
Dost Üye
Mesajlar: 86
Kayıt: 04 Ağu 2011, 18:34

Re: Bayburtlu ÂŞıK CeLâLî BaBa

Mesaj gönderen çilekeş »

Celâlî'nin deyişlerini besteleyip halka söyleyen ve en yakın dostu bulunan Mahmut, Erzincan'da askerliğini yapmaktadır. Celâlî, onu ziyârete gelir. Kendisine izin almak için, o zaman Erzincan ordu müfettişi bulunan Mehmet Zeki Paşa'nın hanımına aşağıdaki deyişi söyleyerek izin işini halletmek ister.:

Pertev-i kudretin ey dürr-i yektâ
Kelâm-ı gevherin bahâlı derler..
O hûb Cemâlin görmedim amma
Kevkeb-i (10) Ülkerden ziyâlı derler..

Kim görmüş Vâmık u Azra'yı hani
Leylâ-Mecnun, Ferhat Şirin misâli
O işve dâmenin Yusuf-ı sâni
Seni Gül-endâm'ın misâli derler..

Cennetten mi çıktın ey işve-dâmen
Ne boyda ser çektin serv-i hırâmen
Şâh-ı dilden değse gülbergi nâmen
Affolur idamdan cezâlı derler..

Hatmi hoca okur âşık nâ-çarın
Yok çiçekten olsun bir bahçe bârın
Gül dîdârın görsün bülbül-i zârın
İsmine künyede Kemâli derler..

Sen şâh-ı merdânısın mürüvvet eyle
Benim için şâha bir minnet eyle
Perîşân hâlime merhamet eyle
Bize de bir dertli Celâlî derler..
(s. 31-32)


Pertev: (Pertav) f. Ziya, ışık.
Dürr-i yektâ: f. Benzeri olmayan, tek inci.
Gevher: f. Akıl ve edeb. Asıl ve neseb. Elmas, cevher, mücevher. İnci. Bir şeyin künhü ve esası. Hakikat.
Hûb: f. Hoş, güzel, iyi.
Kevkeb: Yıldız. Parıldamak.
Ülker: Süreyya. Ülker (Pervin) yıldızı. Yedi (veya altı) yıldızlardır ki; ikişer ikişer karşılıklı dururlar ve Ayın geçtiği yerlere yakın görünürler. Gerdanlığa benzemesinden Felekiyâtta "Ikd-ı Süreyya" tabir edilir.
Vâmık: Seven. Âşık, sevdalı. Meşhur bir hikâyede Azra'nın âşığının ismi.
Azra: Sevgili. Mahbûbe. Delinmemiş inci.
Dâmen: f. Etek. Kenar. Taraf. Zeyl. Elbise veya dağ eteği.
İşve: Güzellerin gönül çeken naz ve edâsı. Gönül çekici tavır.
Endâm: f. Beden. Vücud. Vücudun tenasübü. Vücudun görünüşü. Letafet. İntizam ve üslub.
Hırâmen: f. Salınarak naz ve edâ yaparak yürüyen.
Servi: Selvi.
Gülberg: (Gülbang) f. Bir cemaat tarafından birlikte söylenen duâ, ilâhi, tekbir.
Nâme: f. Mektub. Risale. Kitap.
Nâ-çar: Çaresi yok.
Bâr: f. Yük. Zahmet. Eziyet. Sıkıntı. Def'a. Kerre. Yemiş, meyve.
Dîdâr: f. Mülâkat, görüş. Görünme. Yüz. Çehre. Görüş kuvveti, göz. Açık, meydanda.
Künye: Bir kimsenin nereden ve kimden olduğunu bildiren ve hüviyeti yazılı olan kâğıt.
Şâh-ı merdân: "Mertlerin şahı" meâlinde Hazret-i Ali Radiyallahü anh'ın bir nâmı.
Mürüvvet: İnsaniyet. İnsanlığa uygun olan şeyi yapmak. Güzel ve iyi şeyleri alıp, kötü şeyleri ve hâlleri bırakmak. Ana baba saadeti. Mertlik, yiğitlik. Reculiyet.
Minnet: İyiliğe karşı duyulan şükür hissi. Birisine iyilik etmek. Yapılan iyilikleri sayarak başa kakmak.



Celâlî'ye büyük bir ilgi gösteren Zeki Paşa, şâirin izin dileğini yerine getirir. Bundan sonra Celâlî duygularını ifâde eden başka bir deyiş daha yazar arzuhal şeklinde Zeki Paşa'ya sunar.:

Kerem kıl şâh-ı serâsker, kerem sultânda handadır
Arz-ı hâller şâh'a karşı divân ehli divândadır..

Gedâlar erhemin gözler, kan ağlar çeşmi kandadır
Dil zahmına merhem yok onu bahs ü beyandadır..

Ne Eflatun bilir çâre, ne Lokmân sağ cihândadır
Dediler mu'teber derman Müşîr-i âlî-şândadır..
(s. 170)



Serâsker:
f. Ordu kumandanı. Komutan.
Gedâ: f. Fakir. Kimsesiz. Dilenci.
Erhem: En rahim, en merhametli, en çok şefkatli.
Çeşm: f. Göz. Ayn. Dide.
Zahm: Yara, ceriha.
Bahs: Birşey hakkında etrafiyle söz söyleyip hakikatı araştırma. Konuşulan şey.
Beyan: İzah. Açıklama. Anlatma. Açık söyleme. Öğretme. Fesahat ve belâgat.
Eflatun: Plâton. (M.Ö. 429 - 347) Aristo'nun üstadı, Sokrat'ın talebesi, eski Yunan filozofudur.
Lokmân: Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen büyük zatlardan olup öğütleri ve ahlâkî, tıbbî sözleri ile tanınmıştır. Peygamber Davud (A.S.) zamanında yaşadığı rivayet edilmektedir. Peygamber veya veli olduğu hususunda ihtilaf vardır.
Mu'teber: İtibâr gören. Beğenilen. İnanılır. Güvenilir. Hatırı sayılır. Hükmü geçen.
Müşîr: Emreden, işaret eden, bildiren. Mareşal. En büyük ünvanı taşıyan asker.
Âlî-şân: şan ve şerefi yüksek olan.
çilekeş
Dost Üye
Dost Üye
Mesajlar: 86
Kayıt: 04 Ağu 2011, 18:34

Re: Bayburtlu ÂŞıK CeLâLî BaBa

Mesaj gönderen çilekeş »

Celâlî'nin gerçek dost ve dert ortağı Mahmut'un ölümü şâirin üzerinde derin bir etki yapar. Ondan ebediyyen ayrılmanın verdiği yarayı aşağıdaki deyişleri ile dile getirir. Mahmut, dilinde türkü, gönlünde baş tacı olur:

Gonca fem açmadan bozuldu bağlar
Bu ne gülşen, bu ne bahçe, bu ne bâr
Bülbüller çığrışır çeşmim kan ağlar
Bu ne sünbül (11), bu ne lâle, bu ne zâr..

*

Mahmut bugün üstadını değişti
Bizden uğrun uğrun bâdeler içti
Sefînesi hicrân gölüne düştü
Bu ne yağmur, bu ne rüzgâr, bu ne kar..

*

Bana gam yutturdu zâti ezelden
Aşkın ebcedledi çıktı tez elden
Daha ders okumaz nazm-ı gazelden
Bu ne nâmus, bu ne gayret, bu ne âr..

*

Terk-i vatan etmiş dönmez ebedi
Dost bağından nar getirdim yemedi
Bir “Allah'a ısmarladık!.” demedi
Bu ne yârân, bu ne yoldaş, bu ne yâr..

*

Sundu Celâlî'ye bir zehr-i âbı
Bizde garîb kaldı aşkın kitâbı
Üç harfi beş noktadan gördü hesâbı
Bu ne geliş, bu ne gidiş bu ne kâr..
(s. 63-64)


Fem: Ağız. Dihen. (Kelimenin aslı: "Feveh" veya "Fâh" dır.)
Bâr: Yemiş, meyve.
Zâr: f. İnleyen, sesle ağlayan.
Sefîne: Gemi.
Hicrân: Uzaklaşma. Ayrılık. Ayrılıktan gelen keder, sızı, acı. Dostluğu ve ülfeti kesmek.
Ebced: Ebced harf tertibinde görüldüğü gibi, Kur'ân-ı Kerim daha nâzil olmadan harflere rakam değeri verilerek tarih yazılır ve hâdiseler kaydedilirdi.



Celâlî, dert ortağı, arkadaşı, sırdaşı Mahmut'suz geçen günlerin birer üzüntü kaynağı olduğunu anlar. Her hatırına geldikçe yanık yanık manzuleler söyler. Duygularını mısralarla paylaşır.

Âh elinden yandı cesette cânım
Bu ne derttir buna bir el katan yok
Hicrân oku değdi döküldü kanım
Zevrâkımızı aşk gölüne atan yok..

*

Geçti geçen günüm ağlı karalı
Yitirmişem han bakışlı maralı
Yad avcı elinden gitti yaralı
Tezmiş dağdan dağa varup tutan yok..

*

Şahin pervâz edüp çıktı elimden
Şöhret Zülfikârı düştü belimden
Şat gözümden aksa Fırat dilimden
Elim elmas dökse alıp satan yok..

*

Soldu mor menekşe hep bahçe bârım
Baykuş tek virânda nâle vü zârım
Vücudumda üç yüz altmış damarım
Uyandı kan ağlar durup bakan yok..

*

Sönmez Celâlî'nin bu aşk ateşi
Çekilmez bâdesi kaynamaz aşı
Mahmut gelmez elde değildir başı
Benim ile gam yükünü çatan yok..
(s. 62)


Maral: Ceylan, karaca, dişi geyik.
Pervâz: f. Kanat açmak, uçmak. Uçan, uçucu.
Zülfikâr: (Zülfekar) Resül-ü Ekrem (aleyhisselâm) zamanında bir kâfire âit kılıç iken Hz. Peygamber (aleyhisselâm) Bedir Muharebesinde Hz. Ali'ye (kerremallahu vechehu) verdiği ve ucu iki kısma ayrılan meşhur kılıç..
Şat: Dicle Irmağı Uzunluğu 1900 kilometredir. Fırat Nehri ile birleşerek Basra körfezine dökülmeden önce “Şatt-ül areb” adını almaktadır. Şat “Büyük ırmak” demektir..
çilekeş
Dost Üye
Dost Üye
Mesajlar: 86
Kayıt: 04 Ağu 2011, 18:34

Re: Bayburtlu ÂŞıK CeLâLî BaBa

Mesaj gönderen çilekeş »

Celâlî, okumuş, yazmış ve İslâmî ilimler konusunda eğitim görmüş şâirlerimizdendir. Kendisi, eğitim öğrenim gördüğü Sünür Köyü'ndeki medresesinden icâzetname alacağı gün, orada gördüğü dersleri ve aldığı kültürü bize aşağıdaki deyişi ile aktarmaktadır:

Gelin âllâme-i asrın toyuna
Arza durduk bugün divânımız var
Harîr atlas hülle biçin boyuna
“Fetahna” sırrını duyanımız var..

*

Hezâinin sır sanduğun açanın
Vâris-i enbiyâ kadri yücenin
Nesli melek mâhi Hacı Hoca'nın
Yoluna baş u cân koyanımız var..

*

Okuttu “elif'i “dal”a yetirdi
Bizi zenbûr gibi bala yetirdi
Nice mâlsızları mâla yetirdi
Lâ'li şarâbında gümânımız var..

...
Celâlî aşkının Şattı Fırat'ı
Kamu çeşmelerin kand-i nebâtı
Gelin üftâdenin ehl-i hizmeti (12)
Hemen Mehdi çağı zamânımız var..
(s. 33-34-35)


İcâzetname: f. Şehadetname. Diploma. Şehadet kâğıdı.
Toy: Ziyâfet.
Harîr: İpek. İpekten yapılmış.
Atlas: İpekten yapılmış kumaş. Üstü ipek, altı pamuk kumaş.
Hülle: Gömlek.
Hezâin: (Hazine. C.) Hazineler.
Zenbûr: zembûr, kekik.
Lâ'l: Kırmızı. Al renk. * Dudak. Kırmızı ve kıymetli bir süs taş.
Şat Nehri: Dicle Irmağı “Cennetten çıkıp gene Cennete giden ırmak” tır. Uzunluğu 1900 kilometredir. Fırat Nehri ile birleşerek Basra körfezine dökülmeden önce “Şattü’l- areb” adını almaktadır. Şat “Büyük ırmak”demektir. Diyârbakır surlarının Dicle nehri tarafına açılan kapısının adı da “Şat kapısıdır.”
Kand: Şeker, şeker kamışının donmuş suyu.
Nebât: Bitki.


Fetahna:

إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُّبِينًا
Resim---“İnnâ fetahnâ leke fethan mubînâ (mubînen).: Muhakkak ki Biz, sana apaçık bir fetih verdik.”
(Fetih 48/1)

Celâlî, birçok sohbetlerinde Hz. Ali kerremallahu vechehu'yi övmüş ve onun İslâm âlemine yaptığı hizmetlerden söz etmiştir. Bunun üzerine şâiri onu Âlevî olduğunu zannetmişler. Bunun üzerine Celâlî, onlara şöyle cevab verir:

El-amân elinden fitne-i devrân
Âb-ı kevser versem zehir aş derler
Şatt gözümden aksa Fırat dilimden
Elim elmas dökse kara taş derler..

*

Gör nice danışır yahşi yamanı
Aman Allah yok mu bunun imânı
Her nerde çalınsa bir sâz kemânı
Bu nasıl tecellî hep savaş derler..

*

Aşk ile âh edüp kanım dökerim
Kantar ile derd ü belâ çekerim
Sultan Yaveri'nin harbin öğerim
Celâlî süd-be-süt kızılbaş derler..
(s. 67)


Yaver: f. Yardımcı. Mededkâr. İmdatçı. * En yakın memur. * Devlet büyüklerinin yanında bulunan en yakın memur.
Sultan Yaveri: Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemin yaveri Ali kerremallahu vechehu..


Celâlî medrese öğrenimi yaptıktan sonra çevresinde iyiden iyiye tanınmaya ve dinî sorunlar üzerinde söz sahibi olmaya başlar. Bir gün Celâlî 'ya “Zevceâhir var mıdır?” diye sorulur. “Böyle bir şey yoktur. Kur’ân'da geçmez.” deyince bu cevab çevrede olduğu gibi komşu illerde de büyük bir tesir yapar ve Of'tan gelen zamanın tanınmış hocaları ile çevredeki din adamları Celâlî'yi mahkemeye verirler. Celâlî suçlu bulunarak “On bir” ay hapiste yatar ve sonunda beraat eder.
Aşağıdaki deyişleri hapisten çıktığı gün söyler:



Kalk hâb-ı nazından gözet dağları
Gör nice gül açmış donatır [1] bülbül..
Âh çeker her seher sonu çağları
Âh odundan sakın, yana dur bülbül..

*

Sâkiler mecliste dolandı gene
Dem çeken âşıklar dalandı gene
Aşkın deryaları bulandı gene
Sebebi yeşil baş sunadır bülbül..

*

On bir ay matemin çilesi doldu
Goncaların bağrı kızıl kan oldu
Demişsin Celâlî belâsın buldu
Bugün bana yarın sanadır bülbül..
(s. 58)


Celâlî'nin şöhretini duyan bir grup hoca şâirin dinî ve tasavvufî görüşlerini öğrenmek için onu ziyârete gelirler.
Şâir şu deyişleri ile onların niyetlerine cevab verir:


Gene zevrâklandı gamz-ı şikârım
Özür dilemeğe iddiâm vardır..
Şeriate tatbik edin kânûnu
Vücudu pâreler bed-duâm vardır..

*

“Ene'l-Hak” sırrını aldım mürşidten
“Nahnu kasemnâ”dan hem mücellîden [2]
Deryâ-yı ummândan bahr-i muhitten
ımtihân olmağa iddiâm vardır..

*

Demişsin Celâlî sevdâ ne gerek
Sînem Mecnûn oldu Leylâ diyerek
ıskeleye çıksa beş gemi sinek
On ordu kondurur bir kafam vardır..
(s. 76)


Zevceâhir var mıdır?.: âhirette karı-koca varmıdır?!..
çilekeş
Dost Üye
Dost Üye
Mesajlar: 86
Kayıt: 04 Ağu 2011, 18:34

Re: Bayburtlu ÂŞıK CeLâLî BaBa

Mesaj gönderen çilekeş »

Celâlî 'nin medrese ilimlerinin yanında, tasavvuf terbiyesi aldığını da görmekteyiz. Kaynaklar kendisinin Nakşibendî tarikatına girdiğini, burada tasavvuf terbiyesi gördüğünü ileri sürmektedirler. Onun mutasavvuf bir Hak âşığı olduğuna şu deyişleri güzel birer örnektir:

Gönül ne gezersin hân-ı harâbta
Ser verir âşıklar sırrı şây'olmaz..
Dökme yüz suyunu her ocaklıya
Karga kirâsından bay olmaz..

*

Seksen bin nesebli bizim mezhebli
Doksan bin Mısırlı Şamlı Hâlebli
Yüz bin sofi zâhid yüz bin mektebli
Meyhânede bir sarhoşa tay olmaz..

*

Celâlî sen kendin öğme bezetme
Gayrı kesten sakın yardım gözetme
Doğru derviş isen keşkül uzatma
Hergiz elin hoşafından pay olmaz..
(s. 28)


Gayrı kes: Başka kimse.
Keşkül: Dervişe yardım tası.


Celâlî, sadece kendisiyle meşgul bir kimse olmamış, çevresinde olup bitenleri de yakından takip etmiştir. Çevresindeki gençlerle sık sık görüşür ve onlara gerçekleri öğretmek için elinden gelen her türlü çabayı gösterirdi. Onun bu durumundan kuşkulanan ve dedikodu yapanlara o şöyle cevab verir:

Gene revnâklandı hüsn-i dîvânım
Bu benim gidişim oyunbâzlıktır..
Cihânı sarsıttı âh u figanım
Bu benim gezişim oyunbazlıktır..

*

Ülfet ettik ammâ yaman çıkmazsa
Ömrümün burcunu vurup yıkmazsa
Her kim akranıyla düşüp kalkmazsa
Bu bir hayâsızlık utanmazlıktır..

*

“Kün fekân” şehrinde eylesem kasem
Bilmem hangi gülde sümbülde dursam
Şimdiki câhile yol budur desem
Derler ki: “Celâlî bu cambazlıktır!.”
(s. 75)


Revnâk: f. Zinet. Parlaklık. Göz alıcılık, güzellik. Safa, taravet.
Kün fekân: KÛn feyeKÛN.. ALLAH celle celâlihu: “OL!.” Buyurur ve hemen OLur!.
Cambaz: (C.: Canbazan) Can ile oynayan, canını tehlikeye koyan, canbaz. * Hayvan alış-verişi ile uğraşan kimse. * Aldatan, hilekâr, hile yapan..



Celâlî artık sözüne ve sohbetine itibar edilen bir kimsedir. Zaman zaman onun sohbetlerini dinlemeye, fikirlerinden istifâde etmeye, uzaktan yakından pek çok kimse gelirdi. Celâlî de, misâfirlerini hoşca karşılar, onların müşkillerini halletmeye çalışırdı. Bir sohbette Celâlî 'ya Peygamberimiz Hz. Muhammed aleyhisselâm hakkında ne düşündüğü sorulur, şöyle cevab verir:

Lâm-elif dersinde aşk ocağında
Ben elif dedikçe dilim döndü mim..
Yedi kâlem çalmış kudret bağında (15)
Kâlemi “mim”, imlâsı “mim”, pendi “mim”..

*

O serv-i semendin öz otağında
Yedi nâr beslenmiş şâh dudağında
Dört ırmak akıyor cânın bağında
Çevresi “mim” gözesi “mim” bendi “mim”.. (16)

*

Çoktan âşık oldum ben o dilbere
İsmin kitap ettim aldım ezbere
İstedim Celâlî yazam deftere
Ülkesi “mim”, durağı “mim”, kendi “mim”..
(s. 8..)
çilekeş
Dost Üye
Dost Üye
Mesajlar: 86
Kayıt: 04 Ağu 2011, 18:34

Re: Bayburtlu ÂŞıK CeLâLî BaBa

Mesaj gönderen çilekeş »

Celâlî zaman zaman dostu Mahmut'u yanına alarak komşu il ve ilçelerin köylerindeki dostlarını ziyâret eder. Bu ziyâretlerin birini de Tercan'ın bir köyüne yaparlar. Celâlî'nin geldiğini duyanlar onu görüp dinlemek için odaya koşarlar. Bu sırada odada çay dağıtanlardan birisi “İnsan neden halk olmuştur ?” cümlesi yazılı kâğıdı gizlice katlayıp oda kapısının üstüne asar. Kâğıtta yazılandan habersiz olan Celâlî, bu soruyu şöyle cevablar:

Bugün dem vaktidir sâki mey doldur
Bize muammâyı bulsun dediler..
Gezsin Arş-ü kürsi arz-ı semâyı
Mecnun'sa Leylâ'yı bulsun dediler..

*

Cim cemâlin elifbâya bağlamış
Dal'dan evvel Mim'i Ha'ya bağlamış
Üç harfi de beş noktaya bağlamış
Ol şems'ü gülzâr'ı bulsun dediler..

*

İki meme bir bedenin dalıdır
Amel yeşilidir, iman alıdır
Sen sanma ki can cesedin malıdır
Celâlî nutfeyi bulsun dediler..


Sâki: (Saky. dan) Sulayan, içecek su veren, sucu. * Kadeh sunan. İçki sunan.
Mey: f. şarap, içki. (Bak: şarab)
Muammâ: (Amâ. dan) Anlaşılmaz iş. Karışık şey. Bilinmeyen hâl.
Nutfe: Duru ve sâfi su. * Meni. Rahimde iki yarım ve ayrı cinsten hücrelerin birleşmişi. * Taşmış, dökülmüş su.

İspirli Koçanzâde Hacı Adil Bey, Celâlî görmediği halde ona karşı büyük bir sevgi beslemeğe başlar. Bu sevgisinin ispatını da ona gönderdiği bir çift öküz ve on kırmızı lira ile yapar. Hacı Adil Bey birkaç gün sonra Celâlî'yi görmek üzere yola çıkar. Bu haberi alan Celâlî ise onu yolda karşılanıp kendisine verilmek üzere şunları söyleyip gönderir:

Sefer etmiş o şâh bağ-ı İrem'den
Var hâk-i pâyına kiyâm dur nâme..
Terkedüp eyleme istikbâline
Evvel has dur, sonra selâm dur nâme..

*

Nâme sen gidince yüz yerde eğil
Ayağın tozun öp, geriye çekil
El göğüste divânında söyle gil
Baş bırak boyun eğ nizam dur nâme..

*

Nâme sakın yahşi yaman danışma
Hasret söyle Celâlî'den karışma
Ferman ne çıkarsa al getir açma
Sır verme yadlara haramdır nâme..
(s. 26)


Hâk-i pây:
Ayak tozu.
Has dur: Hazır ol.
İstikbâl: Karşılayış, gelen bir kimseyi karşılamak.


Bu deyişleri alan Hacı Adil Bey büyük bir mutlulukla atını daha sık sürmeye başlar. Tahsini'ye geldiğinde Celâlî misâfirini karşılayan dostlarına şöyle hitap eder:

Dostlar kıyam edin kalkın ayağa
Adâlet şahının fermanı geldi..
ıstikbal eyleyin durun selâma
Sertaser âlemin sultanı geldi..

*

Meclis ziynet bulsun şem'eler yansın
Hizmet eden ehl-i diller uyansın
Sâkiler şâd olsun işret dolansın
Gâmı def etmenin zamanı geldi..

*

Belâ-yı kazadan kurtulmaz başın
Gün-be gün yürekten artıyor cûşun
Celâlî yâd ile görülmez işin
Bu dertli sînemin dermanı geldi..
(s. 27)


Sertaser: (Serteser) f. Baştan başa, bütün, hep.
Şem': Mum, ışık.
Ehl-i dil: Gönül ehli.
İşret: İçki. Alkollü meşrubat. * İçki içme. Alkollü içki kullanma.
Cûş: f. Coşmak, kaynamak. Taşmak. Deprenmek.
çilekeş
Dost Üye
Dost Üye
Mesajlar: 86
Kayıt: 04 Ağu 2011, 18:34

Re: Bayburtlu ÂŞıK CeLâLî BaBa

Mesaj gönderen çilekeş »

Celâlî kışın hayvanlarını beslemek için çayır biçiminde kendisini sevenlerin yanına gider onlardan yardım görürdü. Yine böyle bir niyetle Bayburt'un altı saat güney batısına düşen Mormuç Ovası 'nda çayırlarını biçtiren Cebreli Hamit Ağa'nın ziyâretine gider ve hayvanlarına kışlık ot ricasında bulunur. Cebreli Hamit Ağa ise: “Şu kaplarla ırgatlara su taşırsan ben de senin arabanı aldığı kadar ot duldururum.” der. Celâlî ise hemen su taşımaya başlar. Bu sırada Kitre Köyü'nden ıbrahim Efendi adında biri yoldan geçerken Celâlî 'nın su taşıdığını görünce ona: “Ne o Celâlî, sâki mi oldun?” demesi üzerine Celâlî ona şu cevabı verir:

Aşkın dükkanında hayyat elinde
Şemseli kaputun yakasıyım ben..
Hûblar yığnağında dilber belinde
Bir altun kemerin tokasıyım ben..


Beyler için Horasan'da halıyım
Lâhur'un alıyım Kişmir şalıyım
Dağıstan'da anka tüccar malıyım
Lâmekan şehrinin çuhasıyım ben..


Bizi otağına okudu Pîr'ler
Muhabbet elinden dem çeken erler
Celâlî sâkisin kadeh sun derler
Besbelli Mormoç'un sâkisiyim ben..
(s. 52)


Hûb: f. Hoş, güzel, iyi.
Çuha: ince, sık dokunmuş, tüysüz yün kumaş.


Celâlî'nin hayatı acılar içinde geçmiştir. Bu acılar onu daha çok olgunlaştırmış, daha çok söyletmiştir. ilk eşinin ölümü üzerine aşağıdaki ağıdı söylemiştir.:

Ev bark etmek(17) için tenli mereği
Dizip koşmak için tepir eleği
Şu gavdan yaptığın tecir tereği
Divân-ı Bâri'ye yâdigar götür..

Elinle ördüğün çöpür ağını
Kâhan eylediğin keleme bağını
Kabal biçtiğimiz sap orağını
Al Ulu Tanrı'ya bergüzâr götür..
...
Yetim kalmış idin emzik tavında
Gamla kavrulmuştun gençlik çağında
Bir gül yeşertmeden vuslat bağında
Gönül yaraların beraber götür..

De ki Kâdir Mevlâm bize ilişme
Dünyada sızlayan çıbanı deşme
Celâlî'den sorup söyleşme
Bu dertli çobandan bir selâm götür..
(s. 11-12-13)


Merek: Mereğ. Samanlık.
Tepir: Buğday, bulgur vb. tahılları elemeye yarayan ağaçtan yapılmış büyük elek.
Tecir: Sergen, raf.
Terek: Eski evlerde ocağın iki yanındaki kalın duvarlar oyularak yapılan ve ufak tefek şeyler koymaya yarayan göz.
Çıban: Vücudda çıkan köklü yara..
Çöpür: Yünün kirli ve çöplü yerleri. Keçi kılı. Keçi kılından yapılan çuval ve benzerleri. Pürüzlü, kaba çorap..
Kelem: Lahana.
Kahan etmek: Tarlanın zararlı otlarını temizlemek, çapalamak.
El Bâri: Bir kalıptan döker gibi, düzgün, tertipli ve güzel yaratan. Aza ve cihâzatları birbirine mütenâsip ve kâinattaki umumî nizama ve gayelere uygun ve münasebettar olarak halkeden Cenâb-ı Hak ALLAH celle celâlihu..


El Bâriü :
Resim
El Kadîru :
Resim
El Mevlâ :

Resim
çilekeş
Dost Üye
Dost Üye
Mesajlar: 86
Kayıt: 04 Ağu 2011, 18:34

Re: Bayburtlu ÂŞıK CeLâLî BaBa

Mesaj gönderen çilekeş »

Celâlî, devrinin tanınmış âşıkları ile çeşitli atışmalara da girmiştir. Bu atışmaların hemen tamamına yakını dinî bir mahiyette olmuştur. Celâlî'nin yaşadığı yıllarda isim yapmış hak şâirlerinden Âşık Mücmerî, Celâlî'nin cevab vermesi için tasavvufî özellik taşıyan şu deyişleri dile getirir:

İksir'i Azamdır nutk-u Ehl'ullah
Tunca değse anı safi zer eyler..
Yek nazar eylese ârif-i billah
Aslı kemhareyi mücevher eyler..

*

Bu benim çektiğim aşkın nârıdır
Bülbül gülü görse yâd-ı hârıdır
Her kemliğe iyilik ârif kârıdır
Er odur ki zehri panzehir eyler..

*

Mücmerî, fâş etme sırrı Sübhani
Eğer öğrendinse ilm-i irfanı
Bir kula yar olsa lutf'u Rabbani
Dehre Zülkarneyni İskender eyler..


İksir: Çok te'sirli, her derde devâ sayılan mevhum cisim.
Nutk: (Nutuk) Söyleyiş, söyleme kabiliyeti, konuşma, hitabet. * Dervişlerce büyüklerin manzum sözleri.
Tunc: bakır, çinko ve kalay alaşımı, bronz.
Zer: Sarı. * Altın, akçe.
Kemhare: Karataş.
Mücevher: Cevher ile süslenmiş. Elmaslı. Çok kıymetli.
Kem: f. Az, noksan, eksik. * Kötü. Fenâ. Ayarı bozuk. * Fakir, hakir.
Mücmer: Katı ve sağlam.
Fâş: Meydana çıkmış. Yayılmış. * Anlaşılmış olan.
Dehr: Zaman, çok uzun zaman, ebedi. * Bin yıllık zaman.
Zülkarneyn: İki boynuzlu. Kur'ân-ı Kerim'de adı geçen ve Peygamber olup olmadığı tam bilinmeyen büyük bir hükümdar ismi. İki zülüflü yahut da şark ve garbın hakimi olduğu için böyle denilir.
İskender: (M. Ö. 356-323) Aristo'dan ders almış bir imparatordu. İskender-i Rumi de denir. Bundan başka ismi geçen bir de İskender-i Zülkarneyn vardır


Celâlî, bu sözlere şöyle karşılık verir:
Ârif'ler dilinde harf-i bismillâh
Seng-i hâre değse gül-anber eyler
Her kime yetişse “Nasrun minallâh”
“Lentebur” sırrına ol mazhar eyler..

*

Bülbül intizârı gül dîdârına
Can telef etmede aşkın narına
“Velekad kerremna”zülfü-sârına
Bin bir makam gören bizi seyreyler..

*

Oldunsa Celâlî bir ehl-i perde
Sır verme Hüdâ'dan gayrı bir ferde
“Minrabbik” hitabı okunan yerde
Er odur o şehri Kandahar eyler..
(s. 9-10)


İntizâr: (Nazar. dan) Gözlemek. Ümidederek beklemek.

Velekad kerremna:

وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى كَثِيرٍ مِّمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلاً
Resim---"Ve lekad kerremnâ benî âdeme ve hamelnâhum fî’l- berri ve’l- bahri ve razaknâhum mine’t- tayyibâti ve faddalnâhum alâ kesîrin mimmen halaknâ tafdîlâ (tafdîlen).: Ve andolsun ki; Âdemoğlunu kerem sahibi (şerefli) kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Ve onları helâl şeylerden rızıklandırdık. Ve onları yarattıklarımızın çoğundan fazilet (açısından) üstün kıldık.”
(İsrâ 17/70)

Min Rabbik:

جَزَاء مِّن رَّبِّكَ عَطَاء حِسَابًا
Resim---"Cezâen min rabbike atâen hısâbâ (hısâben): (Bunlar) Rabbin tarafından, hesaba karşılık verilen mükâfattır (ihsanlardır).”
(Nebe 78/36)
Kandahar: Afganistan'ın 34 vilayetinden birisidir..
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 11722
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: Bayburtlu ÂŞıK CeLâLî BaBa

Mesaj gönderen kulihvani »

Aşk, öyle her yerde söylenen bir basit söz değildir âşığın ağzında. Onun için, Celâlî de söz aşktan açılınca, bu konuda ne kadar hassas olduğunu gösterir.
Celâlî yine bir sohbet esnasında, kendisinden bir şeyler söylemesini isteyen köylülerine şöyle der:

Meta’ımdan alan alsın
Derin deryâdan almışam..
Bu gün aşkın pazarıdır
Veren Mevlâdan almışam..

Zebânsız söyleyen dilden
Seherlerde esen yelden
Şat, Fırat ü nehr-i Nil'den
Gelen dalgadan almışam..

Salât-ı farz'ı, sünneti
Dini ilmanî gayreti
Ceddi mezhebi milleti
Açan künyeden almışam..

Gece zikrettiğim zaman
Demesinler bu ne noksan
Benim dersim tamam doksan
Dokuz esmâdan almışam..

Celâlî cemâlin cimdir
Muradın Elif'le Mim'dir
Sorsalar Mürşid'in kimdir
Hızır Baba'dan almışam..
(s. 81)


Meta’: Kıymetli eşya. Tüccar malı.
Zeban: f. Dil, lisan, lügat, lehçe.


Celâlî, dini ve tasavvufi şiirleri ile, devrinde çok sevilmiş bir şâirdir. Kendisinin günümüze ulaşmış olan şiirlerin büyük bir kısmı sözlü gelenekte yaşayanlardır. Yazılı bir divânının olduğu söylenmesine rağmen, bu güne kadar ele geçmemiştir.
Yaptığımız bu araştırma sırasında, Celâlî'nin hayatının dramatik bir yapı arzettiğini gördük. Bu yapı kronolojik bir sıra halinde takib edildiğinde daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Yukarıdaki bilgiler hem bir tiyâtro metni, hem de senâryo olabilecek niteliktedir. Bir insanın hayatında sahne sanatları açısından bulunabilecek bütün unsurların Celâlî'nin hayatında var olduğunu görmekteyiz Sözü yine Celâlî'nin bir şathiyesi ile noktalıyoruz.:


Kâf-ü nûn-u kâlem defter açmadan
Ben Şâh-ı Server'in nurunda idim..
“Ene’l- hak” noktası levha düşmeden
On iki perdenin birinde idim..

Bir zaman ağlendim nûr'u Necef'te
Diyâr-ı Âdemde Ha ile Kâf'ta
“Elest” hitabında evvelki saf'ta
Üç harf beş noktanın birinde idim..
...
Ruhlar aşk meyinde bâde süzende
Halk-ı âlem alayların düzende
Kimi illâ, kimi lâ da gezende
Hazreti Âdem'in serinde idim..

Bulak başlarını bekledim durdum
Ben Halilullâhın nârını gördüm
Nûh ile beraber tûfana girdim
Musa Kelimullâh Tûrunda idim..

Bir viran bahçede bir gül açıldım
Ne derildim, ne yendim, ne içildim
Kırk budaktan yedi daldan seçildim
Celâlî bu bâbda derinde idim..



NOTLAR ve AÇIKLAMALAR:


1. Aşk Çağlayanı Bayburtlu Celâlî, Prof. Dr. Cemâl Kurnaz - Yrd.Doç.Dr. Mustafa Tatçı, Reyhan Yayınları, Ankara 1998. Şiirlerde gösterilen sahife numaraları bu baskiyâ aittir.
2. 1983 yılında Bayburt'un Öksürüç; yeni adı Pınarcık köyünden 1930 doğumlu Hüseyin Köse'den Bayburtlu Celâlî'nin hayat hikâyesi ile ilgili bir derleme yapmıştık. Kendisi bize, “Celâlî” Baba’nın şiirlerini ihtiva eden bir divânından söz etmiş, bu divânı bulursa bize ulaştıracağını, böylece daha kapsamlı bir çalışmanın gerçekleşeceğini ifâde etmişti. Ancak aradan uzun bir süre geçmesine rağmen bu konuyla ilgili bize bir bilgi ulaşmadı. Elde bilinen kitapların dışında “Celâlî” ile ilgili bir kaynak maâlesef şu anda bilgimiz dışındadır Yazımızda Celâlî ile ilgili olarak yaptığımız bu derlemenin büyük katkısı olmuştur. Hüseyin Köse'ye burada teşekkür etmeyi bir borç bilirim.
3. Güleç, Hamdi, Bayburtlu Celâlî Hayatı,Sanatı ve Şiirleri, Yayınlanmamış Yüksek Lisâns Tezi, Ege Üniversitesi, Üzmir 1987, s. 22 vd.
4. Bizim yaptığımız derlemede bu mısra, “Bâdeyi nûş eden gelsin meydana” şeklinde geçmektedir.
5. Bizim derlememizde bu mısra şöyle geçmektedir: “Aldatıp âlemi kandır-masınlar”
6. Prof. Dr. Cemâl Kurnaz - Yrd.Doç.Dr. Mustafa Tatçı, Celâlî'nin bu şiirinin Mahmut'un ölümü üzerine söylediğini ifâde etmektedirler. (s .60)
7. Yaptığımız derlemede bu kelime “eller” olarak geçmektedir.
8. Bizim derlememizde “âh odu” şeklinde geçmektedir.
9. Bizim derlememizde bu mısra “Kaf dağı ezmeye havan eyledi” şeklinde geçmektedir.
10. Bizim derlememizde bu kelime “Kevakip” şeklindedir.
11. Derlememizde bu kelime “bülbül” şeklinde geçmektedir.
12. Derlememizde bu kelime “âb-ı hayatı” olarak geçmektedir.
13. Bu kelime derlememizde “Tuna'dır” şeklinde geçmektedir.
14. Bu kelime derlememizde “mecelleden” şeklinde geçmektedir.
15. Derlememizde bu kelime “kâtib'i kudret” şeklinde geçmektedir.
16. Bu mısra derlememizde “çeşmesi mim, gözesi mim, bendi mimudret” şeklinde geçmektedir.
17. Derlememizde bu kelime “yapmak” şeklinde geçmekedir.
Resim
çilekeş
Dost Üye
Dost Üye
Mesajlar: 86
Kayıt: 04 Ağu 2011, 18:34

Re: Bayburtlu ÂŞıK CeLâLî BaBa

Mesaj gönderen çilekeş »

Celâlî BaBanın adı Ahmet'tir. Bayburt'un Pulur (Şimdiki adı Demirözü) bucağına bağlı Tahsını (Ozansu) Köyü'nde dünyaya geldi (1850).
Babası Abuş, bu köyün Nasuhoğulları, annesi ise Kerimoğulları ailesindendir. Küçük kardeşinin adı Kadir'dir. Babalarını küçük yaşta kaybeden iki kardeş, dayıları tarafından büyütülmüştür.
Celâlî, 14 yaşlarında iken, Akkoyunlu Ferahşad Bey'in yaptırdığı meşhur Sünür Medresesi'nde öğrenim gördü. Burada, bilhassa Hacı Hoca lakabıyla anılan Müderris Hasan Efendi'den istifâde etti:
Bu köyün adı kaynaklarda Tahsını, Taksini, Takhzım, Tahzini şekillerinde geçmektedir. Abdülbaki Gölpınarlı'nm Tahsinli şeklinde kaydetmesi ise doğru değildir.
(Türk Tasavvuf Şiiri Antolojisi, İst. 1972, s. 297).

Doğum tarihi konusunda farklı görüşler vardır. Bayburtlu Mehmet Turhan (bkz. Sadeddin Nüzhet Ergun, Türk Şâirleri, C. II, s. 944) Ziyâeddin Fahri Fındıkoğlu (Erzurum Şâirleri, İst. 1927, s. 86-90) ve M. Fuat Köprülü, 1815 (Türk Sazşâirleri, C. IV, 2. bsk. 1964, s. 542), Ahmet Talât Onay, 1813 (Türk Halk Şiirlerinin Şekil ve Nev'i, Ank. 1996, s. 373); Şinasi Özden (Gerçek Aşıklardan Celâli, Ûlkü- Yeni Seri, Sayı : 16 Nisân 1944, s. 4), Hikmet Dizdaroğlu ("Bayburtlu Celâlî'nin Şiirleri- 1", TFA, Sayı : 127, Şubat 1960, s. 2081) ve Vasfi Mahir Kocatürk 1845 (Saz Şiiri Antolojisi, Ank. 1963, s. 459) olarak göstermiştir. Murat Uraz, onun 1813-1868 yıllan arasında hayatta olduğunu tesbit etmiştir (Halk Edebiyâtı Şiir ve Örnekleri, s. 164). M. Fahreddin Saltkan ise 1840-1900 yılları arasında yaşadığını tahmin etmektedir (Ergun, a. g. e., C. II, s. 944). Dizdaroğlu, sonradan hatasını tashih etmiştir ("Celâlî Ne Âlevî, Ne Bektaşıdir", TFA, Sayı: 274 (1972), s. 6297-6299).Cemâl Kurnaz - Mustafa Tatcı

Hazâinin sır sandığın açanın
Vâris-i enbiyâ kadri yücenin
Nesli melek mâhi Hacı Hoca'nın
Yoluna baş u cân koyanımız var..

Okuttu "elifi "dâl"a yetirdi
Bizi zenbûr gibi bala yetirdi
Nice mâlsızları mâla yetirdi
Lâ'li şarâbında gümânımız var..

Okuttu tefsiri hem ilm-i âlet
Yetişdi dersimiz buldu nihâyet
Dersim ebcedlendi durdu kitâbet
Bulak başlarında kalanımız var..


On yedi yaşında icâzetnâme aldı. Tekrar köyüne döndü. Annesinden kendisine kalan miras hissesini istediyse de, dayısı ona rutubetli bir "merek" (saman ve tahıl anbarı), kıraç bir tarla ve küçük bir bostandan başka bir şey vermedi.
Celâli, yokluk içinde geçimini sürdürmeye çalışırken, on dokuz yaşında köyünden evlendiği hanımını kaybetti. Bu eşinden kundakta bir de oğlan çocuğu kaldı.

Şâir, hanımı için yazdığı ağıtta, ona olan sevgisi yanında yokluk içinde geçirdikleri günleri de dile getirir:
Bu çocuk, 1914 sonlarında Sarıkamış harekatında şehid düşmüştür. 
Bayburtlu Celâlî;


Ev bark etmek için tenli mereği
Dizip koşmak için tepir eleği
Şu gavdan yaptığın tecir tereği
Divân-ı Bâri'ye yâdigâr götür..

De ki Kadir Mevlâm bize ilişme
Dünyâda sıziyân çıbanı deşme
Celâlî Baba'dan sorup söyleşme
Bu dertli çobandan bir selâm götür..


Celâlî, küçük çocuğunu kayın validesine bırakarak, Bayburt, Erzincan ve Elazığ yörelerini dolaştı. Pek çok şâirle tanıştı. Bu ilk gezisinden sonra köyüne döndü. Bayburt Merkez bucağı Hindi köyünden Leyla adında bir hanımla evlendi. Bu evlilikten Bahri adında bir oğlu oldu.5
Celâlî, şiirlerinde sık sık eşi Leyla'dan ve onun köyü Hindi'den söz eder:

Hûblar yığnak etmiş aşk dîvânında
Karyeler kadrini kıymet ederler
Bir nazm-ı gazelde Hindi şanında
Ehl-i aşk olana minnet ederler..

çilekeş
Dost Üye
Dost Üye
Mesajlar: 86
Kayıt: 04 Ağu 2011, 18:34

Re: Bayburtlu ÂŞıK CeLâLî BaBa

Mesaj gönderen çilekeş »

“AŞK ÇAĞLAYANI BAYBURTLU CELÂLΔ ve ŞİİRLERİNE YANSIYAN HAYAT HİKÂYESİ..

Dr. Gıyasettin AYTAŞ


Türk edebiyatı içerisinde adından bahsedilmeyen ve kendisinden haberdar olmadığımız yüzlerce şâir ve yazar var. Bunların bir kısmı sözlü gelenekte kaldıkları ya da eserleri yazıya geçirilmediği için, unutulup gitmişlerdir. Bazılarının da şiirleri tek nüsha olarak kaleme alınmış, elden ele dolaşarak kimi zaman kaybolma akıbetini yaşamış, kimi zaman da bir meraklısının ilgisini çekerek yaşama şansı bulmuştur. Buna benzer şâirlerden birii zaman da bir meraklısının ilgisini çekerek yaşama şansı bulmuştur. Buna benzer şâirlerden biri de Bayburtlu Celâlî'dir.

Celâlî hakkında çıkan yazılar ve yapılan araştırmaların sayısı oldukça sınırlıdır. Prof. DR. Cemal Kurnaz ve Yrd. Doç. Dr. Mustafa Tatçı'nın birlikte hazırladığı “Aşk Çağlayanı Bayburtlu Celâlî”
(1) isimli kitap, şimdiye kadar yapılan en derli toplu çalışma olması bakımından önemlidir. Eserin önsözünde: “Mahalli değerler, kültürümüzün halk dokusuna sirâyetinin göstergeleridir” (s.VI) diyen araştırmacılar, çalışmalarını hangi kaynaklardan istifade ederek tamamladıklarını belirttikten çalışmalarını hangi kaynaklardan istifade ederek tamamladıklarını belirttikten sonra, bu kaynaklarda ele alınan görüşleri de birbiriyle mukayese ederek, Celâlî'nin şiirlerinde ortaya çıkan farklı yazılış ve söyleyişleri de bir arada gösterme imkânını bulduklarını ifade etmişlerdir.

Celâlî'nin hayat hikâyesinden başka, onun şâirliği ve tarikati hakkında bilgi veren araştırmacılar daha sonra elde bulunan kaynaklarda yer alan şiirleri birbiriyle mukayese etmişler Kitapta Celâlî'nin toplam 125 şiirinin yer aldığını görmekteyiz. Eserin sonuna bir sözlük ve daha sonra da yararlanılan kaynakları belirten bir bibliyografya eklenmiş.

Bayburtlu Celâlî hakkında yapılan çalışmalar ve onun hayat hikâyesi konusunda elde edilen bilgilerin yetersizliğinden söz eden araştırmacılarımız, bu konuda haklı sayılabilirler. Sözlü kültürün hakim yetersizliğinden söz eden araştırmacılarımız, bu konuda haklı sayılabilirler. Sözlü kültürün hakim olduğu bir dönemde yaşamış ve kendi şiirlerini yazmak gibi derdi olmayan bir şâirin hayat hikâyesini tespit etmek oldukça zor olsa gererek. Bir de, şiirlerinin ağızdan ağıza söylenip günümüze gelmiş olması, işin ne kadar zor olduğunu daha iyi anlatır. Bu yüzden Celâlî üzerine çalışma yapanların eserlerin-de birbirinden farklı görüşler ve şiirlerinin farklı şekillerde ele alınmış olduğu-nu normal karşılamak gerekir. çünkü, elde şâirin bizzat kendisinin yazdığı veya kendi sağlığında kaleme alındığı kabul edilen bir şiir kitabı elde mevcut değildir. Bu yüzden. Araştırmacılarımız, eserde mümkün olduğunca bu farklılıkların tamamını tespit ederek, bunları göstermişlerdir.

Biz burada Prof. Dr. Cemal Kurnaz ve Yrd. Doç. Dr. Mustafa Tatçı'nın hazırlamış oldukları kitabı esas alıp, Celâlî'nin kendi şiirinden hareketle hayat hikayesi üzerinde duracağız.
( 2)

Celâlî, 1850 yılında Bayburt'un Tahsini (şimdiki adı: Ozansu) köyünde dünya-ya gelmiştir. Asıl adı Ahmet'tir. Babası Nasuhoğullarından Abuş, annesi ise köyün ileri gelen sülâlelerinden Kerimoğulları'nın kızıdır. çok küçük yaşta babasını kaybeden Celâlî, annesi ile birlikte dayılarının yanına sığınmak zorunda kalır. Geçimini köyde çobanlık ve çiftçilik yaparak sağlar.

Çok küçük yaşta şiire karşı büyük yeteneği olan ve ilk şiirlerini henüz oku-ması yazması olmadığı bir sırada söyleyen Celâlî, Bayburt'un Sünür Köyü'nde çevresinde ilmi ve irfanı ile tanınmış olan “Hacı Hoca” adında bir kişi-den medrese öğrenimini tamamlar.

Celâlî, bütün deyişlerini “irticalen” ve “sacı Hoca” adında bir kişiden medrese öğrenimini tamamlar.

Celâlî, bütün deyişlerini “irticalen” ve “sazsız” söylemiştir. Ömrü boyunca da eline saz aldığını gören olmamıştır. O, yaşadığı yıllar boyunca karşılaştığı olayları deyişlerinde işlemiş, tasavvufî görüşlerini büyük bir ustalıkla dile ge-tirmiştir.

Erzurum-Erzincan çevrelerini gezmiş Narmanlı Sümmanî ile dostluk kurmuş, atışmış ve o bölge halkının sevgisini kazanmıştır.(3)

Celâlî, kendi hâlinde, kimseye en ufak kötülük düşünmeyen, haksızlıklara karşı deyişleri ile sitem etmekle yetinen kimsedir. Onun deyişleri halk dilinin ve deyimlerinin en güzel örnekleri ile işlenmiş, içli bir coşkunluğa sahiptir.

Gelenekte olduğu gibi Celâlî de, rüyasında bir Hak dostunun elinden bade içerek âşık olmuştur. Rivayete göre, Celâlî, bir gün çobanlık yaparken uyur ve koluna erenler tarafından bilezik takılır. Uyandığında kendinden geçmiş bir hâlde dîvânelik âlâmetleri göstererek otlattığı danaları güpegündüz köye getirir. Celâlî'nin bu hâli köylüleri telâşlandırır. Onun aklını oynattığını sanan köylüler, hemen köyün hocasını çağırarak Celâlî'nin derdine çâre aramaya koyulurlar. Celâlî, başına gelenleri şöyle açıklar:


Bir peri aşkından divâne oldum.
çağladı göz yaşım akıyor hocam
Erenler şahından bir name aldım
Dilim ezber etmiş okuyor hocam..

Pîr destinden nûş eyledim bu âbı
Anda açılmıştı aşkın kitâbı
Yegân yegân sor ki verem cevabı
Bugün gam kervanım kalkıyor hocam.
...
Bir yere cem olmuş kırklar erenler
Bir bakışta arşı kürsü görenler
Devâsız dertlerle derman verenler
Her biri bir derse bakıyor hocam..
(s.2)

Celâlî'nin bu sözleri etrafta büyük bir şaşkınlık ve merak uyandırır. Köyün hocası, Celâlî'yi iyice açmak, rüyada daha başka neler gördüğünü öğrenmek ister. Bunun üzerine Celâlî devamla şu mısraları söyler:

Bir pîr beni Vehbîlere götürdü
Baktım ki dünyâyı aza tutarlar
Halka çevrilmiş diller hû çeker
Sâkiler destile bâde tutarlar..

Şecer-i Tûbâdan sordum güneşi
Misâl tutup gösterdiler güneşi
Nâra benzettiler şitâyı kışı
Cennet teşbihini yaza tutarlar..

Gam tasiyle getirdiler şerbeti
Seherde ararlar ehl-i hizmeti
Görse Calâli'de hâb-ı gafleti
Gün-be-gün ülfetin aza tutarlar..
(s, 3)

Celâlî, içinde bulunduğu durumu yeterince anlatamamaktadır. Köylüleri onun deli olduğu kanaatini taşımaktadırlar. “Ahmet deli oldu.” Diye ona acımaya başlarlar. Bu durumu farkeden Celâlî ise kalabalığa şöyle seslenir:

Beni kınamayın Hakk'ı sevenler
Rüzgâr esmeyince dal ırganır mı
Külli boş değildir aşka düşenler
Katre düşmeyince sel uyanır mı?.

Dil meftun olmazsa âşık yârına
Yanar mı pervane şemin narıma
Hu zâr çekmese Hak didârına
Uyanıp hâbında su dolanır mı?.

Öyle bir Leylâ'ya Mecnun'um Billâh
Okunur isminde harf-i Bismillâh
Tutuştu her yanım hasbeten-li'llâh
Mevlâ'yı zikreden kul kınanır mı?.

Nice bin âlemin Perverdigârı
Mevlam her kuluna verme bu kârı
Gün-be-gün artıyor bülbülün zarı
Goncasız gülşene gül yamanır mı?.

Buldu Celâlî'yi Kırklar Yediler
Erkânı öğredip hizmet verdiler
Haşre dek bu çarhı çevir dediler
Sormadım ki buna kol dayanır mı?.
(s. 48-49)
çilekeş
Dost Üye
Dost Üye
Mesajlar: 86
Kayıt: 04 Ağu 2011, 18:34

Re: Bayburtlu ÂŞıK CeLâLî BaBa

Mesaj gönderen çilekeş »

Artık Celâlî bir Hakk âşığıdır. Her ne kadar söylediği sözlerin anlamı çevrede-kiler tarafından anlaşılır bulunmasa bile, o içinden gelen bir coşkunluk ile sü-rekli şiirlerinan anlaşılır bulunmasa bile, o içinden gelen bir coşkunluk ile sürekli şiirlerini söylemektedir.
Çevrede Celâlî bu hâli, kendisinin uydurma sözlerle “şâirlik” satmak istediği dedikodularına sebep olur. O devirde Bayburt'un Yukarı Hayık Köyü'nde halk şâiri diye tanınan Mücmeri isimli isimli bir kişi, Celâlî için koşmasında ona “ Tahsini Kargası ” der. Bunu işiten Celâlî, Mücmeri 'yi şöyle cevaplar:


Kâtip bir nâme yaz dosta yârâna
Uzaktan merhabâ göndermesinler
Bâdeyi içenler gelsin meydâna (4)
Tenhada kaldırıp indirmesinler..

Pîr bâdesi değil poşa sakızı
Ben tanırım irşad olan ağızı
Köhlân diye satmasınlar yağızı
Varıp şu âlemi kandırmasınlar.. (5)

Sanmayınız yâ hû pîr bâdesidir
Sürmeli gözlerin hep sevdasıdır
Onların içtiği zap sirkesidir
Beyhûde vücûdu yandırmasınlar..

Âşıklar okusun eylesin ezber
Bu aşkın yoluna kurmasın senger
Bir gün Celâlî'nin kellesi tenker
Sonra köşelere sindirmasinlar..
(s. 5)

Celâlî, geçim sıkıntısı çekmektedir. Dayılarından annesinin hakkını ister. An-cak, Kerimoğulları hakkını vermek bir yana, Celâlî'yi köyden çıkarmaya kal-kışırlar. Dayılarının bu tutumu Celâlî'yi oldukça Dayılarının bu tutumu Celâlî'yi oldukça yaralar. O da duygularını mısralarına yansıtır. Dayılarını Allah'a şikâyet eder ve bedduada bulunur. Zaten yapacağı fazla bir şey de yoktur.

İl konmasın meskenime yurduma
Alev almış gam-firâşım ondandır
Hiç yanmasın âvâzıma virdime
Ezel başta zehr ü aşım andadır..

Bâdeler yandıran aşk ocağıdır
Bülbül eğlencesi gülşen bağıdır
İflâh etmez Koçkoyan'ı dağıtır
Pervâneli misket taşım ondadır..

İbret alan gülşenime girmesin
Dest uzatıp gonca femin dermesin
Calâlî dârıma meyil vermesin
Saçmalanmış âh âteşim andadır..
(s. 40)

Celâlî, Bayburt'un Süngü köyünde medrese tahsilini yaparken, Kerimoğulları şâirin ailesine çeşitli hakaretlerde bulunur. Ona nisbet olsun diye cami du-varlarını yıktırırlar. Bu durumdan haberdar olan olan Celâlî, Kerimoğulları'nı Allah'a şöyle şikâyet eder:

Hazret-i Mevlâ'dan niyâzım budur
Pervaneler gibi nâre düşesin
Dilerim derdine dermân olmasın
Gece gündüz ah u zare düşesin..

Taze fidan iken belin bükülsün
Gözlerinden kanlı yaşlar dökülsün
Otuz iki dişin birden dökülsün
Genç yaşında ihtiyâre düşesin..

Taze fidan iken belin bükülsün
Vücudun kuruyup cânın çekilsin
Tomurcuk güllerin sararıp solsun
Şeydâ bülbül gibi hâre düşesin..

Ağlattın âhûyu sen dahi gülme
Hayırlı muratla bermurat olma
Ölünce ahirette din iman bulma
Yılanı çok bir mezara düşesin..
(s. 59)

Celâlî, Kerimoğlu Şerif Çavuş'un ailesine yaptığı kötülükler, hatta onları köy-den çıkarma arzusunu bir türlü unutmaz. Sıkıntılarından kurtulmak, biraz dertleşip görüşmek üzere Bayburt'un Mam Köyünden yakın dostu Kel Alioğlu Hacı Mehmet'e misafir olur. Burada kömek üzere Bayburt'un Mam Köyün-den yakın dostu Kel Alioğlu Hacı Mehmet'e misafir olur. Burada köyün ileri gelenleriyle birlikte oturup sohbet ederlerken, bir ara söz Kerimoğulları'nın Celâlî'ye yapmış olduğu kötülüklere gelir. Celâlî, bunun üzerine onları Allah'a havale ettiğini söyledikten sonra, çektiği acıları şu sözlerle dile getirir:

Kalkdı zevrâkımız aşkın gölünde
Bir yana varması güç oldu gitti
Bî-çâre gönlümüz sahra zölünde
Mecnûn'dan ziyâde puç oldu gitti..

Aleme yahşi gün bana yamandır
Yıkma dik kasrını bir misli kandır
Merhem bulunmadı hayli zamândır
Sînemde yaralar yüc'oldu gitti..

Dert ehli derdinden irşad olalı
İhsanı devletten değildir hâli
Celâlî nâ-çârın bir arz-ı hâli
Dergâha varması güç oldu gitti..
(s. 4)
çilekeş
Dost Üye
Dost Üye
Mesajlar: 86
Kayıt: 04 Ağu 2011, 18:34

Re: Bayburtlu ÂŞıK CeLâLî BaBa

Mesaj gönderen çilekeş »

Celâlî, hasret gidermek, yurdunu görmek üzere köyüne geldiğinde Kerimoğlu Şerif çavuş'un hakaretlerine maruz kalır. Bunun üzerine sevdiklerinin yüzünü görmeden, onlarla hasret gidermeden, tekrar eğitim gördüğü Sünür Köyüne gelir.

Celâlî'nin köyü Tahsini'de iki kalabalık aile bulunmaktadır. Bunlardan biri Kerimoğulları, diğeri de Acemoğulları'dır. Bu iki sülâle biribirlerini hiç çekemez-ler. Zaman zaman kavga ederler. Bir gün bu iki sülâle kanlı bir kavgaya girerler, köy bir savaş alanı hâline gelir. Kerimoğullarından Şerif çavuş da dahil olmak üzere altı-yedi kişi ölür. Tahsini köyünden Celâlî'nin en yakın dostu ve aynı zamanda onun şiirlerini besteleyerek söyleyen kişi olan Mahmut, bu kanlı kavgayı duyurmak için Sünür Köyü'nde bulunan Celâlî'nin yanına koşar. Mahmut'u gören Celâlî, daha bir söz söylemesine fırsat vermeden, hemen o anda ağzından şunlar dökülür:

Zulumat elinden pus aldı dağlar
Mahmut bizim yerler kış mıdır şimdi
Ölen öldü sen haber ver sağlardan
Bilmem hayâl midir düş müdür şimdi?.

Benlik edüp Nemrut Han'a uyanlar
Firavun Şeddâd'ı geri koyanlar
Uzak yerde kem haberim alanlar
El kına yakmaya borçludur şimdi..

Celâlî bülbülü bahçe bârını
Susamı sümbülü ayva narını
Medrese mescidin çar duvarını
Yıkıp virân eden hoş mudur şimdi?. (s. 60)

İki büyük sülâlenin arasında meydana gelen kanlı kavganın Celâlî'nin ahı yüzünden çıktığı yolunda rivayetler dolaşmaya başlar. Hatta Celâlî bir gün dostu Mam Köyü'nden Kel Ali oğlu Mehmet'i ziyarete gittiğinde, odada bulunanlar, Tahsini'deki kanlı kavganın Celâlî'nin ahı yüzünden ileri geldiğini söylemeleri yüzünden, Celâlî, bu sözleri doğrularcasına onlara i yüzünden, Celâlî, bu sözleri doğrularcasına onlara hitaben şöyle der:

Bana kan kusturdu o kanlı zâlim
Yahşi günlerimi yaman eyledi
Süruru sevdada halim perişan
Gör nice kan üzre bir kan eyledi..

Arzım ol divan-ı Gaffar'a gitti
Bir yandan Ahmed-i Muhtâr'a gitti
El yerde yüz yerde Settar'a gitti
Bab-ı vilâyette şivan eyledi..

Bana ettikleri hercayı geçti
Ta, Eyyûb'a gelen belâyı geçti
Aktı didem yâşı deryayı geçti
Lâ-mekân mülkünde liman eyledi..

Yedi Tamu söner, âhımdır sönmez
Yakar arş-ı kürsü başı boş dönmez
Zevk ü şevk ehlinin sillesi yenmez
Kaf dağı ezmeye havan eyledi..

Ben mücrimin arz-ı hâli penahım
Divânı devletten buyruldu şâhım
Zincirden boşandı Celâlî ahım
Yıktı Tahsını'yı vîrân eyledi.. (s. 42)

Celâlî'nin deyişlerini besteleyip halka söyleyen ve en yakın dostu bulunan Mahmut, Erzincan'da askerliğini yapmaktadır. Celâlî, onu ziyârete gelir. Kendisine izin almak için, o zaman Erzincan ordu müfettişi bulunan Mehmet Zeki Paşa'nın hanımına aşağıdaki deyişi söyleyerek izin işini halletmek ister.:

Pertev-i kudretin ey dürr-i yektâ
Kelâm-ı gevherin bahâlı derler
O hûb Cemalin görmedim amma
Kevkeb-i Ülkerden ziyalı derler..

Kim görmüş Vâmık u Azra'yı hani
Leylâ-Mecnun, Ferhat Şirin misâli
O işve dâmenin Yusuf-ı sâni
Seni Gül-endâm'ın misâli derler..

Cennetten mi çıktın ey işve-dâmen
Ne boyda ser çektin serv-i hırâmen
Şâh-ı dilden değse gülbergi nâmen
Affolur idamdan cezalı derler..

Hatmi hoca okur âşık nâ-çarın
Yok çiçekten olsun bir bahçe bârın
Gül dîdârın görsün bülbül-i zârın
ısmine künyede Kemâli derler..

Sen şâh-ı merdânısın mürüvvet eyle
Benim için şaha bir minnet eyle
Perîşân hâlime merhamet eyle
Bize de bir dertli Celâlî derler.. (s. 31-32)


Celâlî'ye büyük bir ilgi gösteren Zeki Paşa, şâirin izin dileğini yerine getirir. Bundan sonra Celâlî duygularını ifade eden başka bir deyiş daha yazar arzuhal şeklinde Zeki Paşa'ya sunar.:

Kerem kıl şâh-ı serâsker, kerem sultânda handadır.
Arz-ı hâller şâh'a karşı divân ehli divândadır..

Gedâlar erhemin gözler, kan ağlar çeşmi kandadır
Dil zahmına merhem yok onu bahs ü beyandadır..

Ne Eflatun bilir çâre, ne Lokmân sağ cihândadır
Dediler mu'teber derman Müşîr-i âlî-şândadır.. (s. 170)
çilekeş
Dost Üye
Dost Üye
Mesajlar: 86
Kayıt: 04 Ağu 2011, 18:34

Re: Bayburtlu ÂŞıK CeLâLî BaBa

Mesaj gönderen çilekeş »

Celâlî'nin gerçek dost ve dert ortağı Mahmut'un ölümü şâirin üzerinde derin bir etki yapar. Ondan ebediyyen ayrılmanın verdiği yarayı aşağıdaki deyişleri ile dile getirir. Mahmut, dilinde türkü, gönlünde baş tacı olur:

Gonca fem açmadan bozuldu bağlar
Bu ne gülşen, bu ne bahçe, bu ne bâr
Bülbüller çığrışır çeşmim kan ağlar
Bu ne sünbül, bu ne lâle, bu ne zâr..

Mahmut bugün üstadını değişti
Bizden uğrun uğrun bâdeler içti
Sefînesi hicrân gölüne düştü
Bu ne yağmur, bu ne rüzgâr, bu ne kar..

Bana gam yutturdu zâti ezelden
Aşkın ebcedledi çıktı tez elden
Daha ders okumaz nazm-ı gazelden
Bu ne nâmus, bu ne gayret, bu ne âr..

Terk-i vatan etmiş dönmez ebedi
Dost bağından nar getirdim yemedi
Bir Allah'a ısmarladık demedi
Bu ne yârân, bu ne yoldaş, bu ne yâr..

Sundu Celâlî'ye bir zehr-i âbı
Bizde garîb kaldı aşkın kitâbı
Üç harfi beş noktadan gördü hesâbı
Bu ne geliş, bu ne gidiş bu ne kâr.. (s. 63-64)

Celâlî, dert ortağı, arkadaşı, sırdaşı Mahmut'suz geçen günlerin birer üzüntü kaynağı olduğunu anlar. Her hatırına geldikçe yanık yanık manzumeler söyler. Duygularını mısralarla paylaşır.:

Âh elinden yandı cesette cânım
Bu ne derttir buna bir el katan yok
Hicrân oku değdi döküldü kanım
Zevrâkımızı aşk gölüne atan yok..

Geçti geçen günüm ağlı karalı
Yitirmişem han bakışlı maralı
Yad avcı elinden gitti yaralı
Tezmiş dağdan dağa varup tutan yok..

Şahin pervâz edüp çıktı elimden
Şöhret Zülfikârı düştü belimden
Şat gözümden aksa Fırat dilimden
Elim elmas dökse alıp satan yok..

Soldu mor menekşe hep bahçe bârım
Baykuş tek virânda nâle vü zârım
Vücudumda üç yüz altmış damarım
Uyandı kan ağlar durup bakan yok..

Sönmez Celâlî'nin bu aşk ateşi
Çekilmez bâdesi kaynamaz aşı
Mahmut gelmez elde değildir başı
Benim ile gam yükünü çatan yok.. (s. 62)

Celâlî, okumuş, yazmış ve ıslâmi ilimler konusunda eğitim görmüş şâirlerimizdendir. Kendisi, eğitim öğrenim gördüğü Sünür Köyü 'ndeki medresesinden icâzetnâme alacağı gün, orada gördüğü dersleri ve aldığı kültürü bize aşağıdaki deyişi ile aktarmaktadır:

Gelin âllâme-i asrın toyuna
Arza durduk bugün divânımız var
Harîr atlas hülle biçin boyuna
“Fetahna” sırrını duyanımız var..

Hezâinin sır sanduğun açanın
Vâris-i enbiya kadri yücenin
Nesli melek mâhi Hacı Hoca'nın
Yoluna baş u cân koyanımız var..

Okuttu “elif'i “dal”a yetirdi
Bizi zenbûr gibi bala yetirdi
Nice mâlsızları mâla yetirdi
Lâ'li şarâbında gümânımız var..
...
Celâlî aşkının Şattı Fırat'ı
Kamu çeşmelerin kand-i nebâtı
Gelin üftâdenin ehl-i hizmeti (12)
Hemen Mehdi çağı zamânımız var.. (s. 33-34-35)
Cevapla

“►Aşıklar◄” sayfasına dön