Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 26 Şub 2020, 23:40

Tüm zamanlar UTC + 2 saat




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 17 mesaj ] 
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 02 Şub 2015, 12:13 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8924
Konum: BURSA
Bu konuyu facebook'ta paylan!
Resim

Turkish Studies - International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 8/9 Summer 2013, p. 1969-1982, ANKARA-TURKEY

FUZÛLÎ DİVÂNI’NDA ÂH KAVRAMI *
Tuba Onat ÇAKIROĞLU**

Resim

ResimÖZET
Fuzûlî XVI. yüzyılda yaşamış, Türk edebiyatının büyük şairlerinden birisidir. Eserlerinde duygusallık (lirizm) ön plândadır. Devrinde kıymetinin bilinmemesinden, kimsesizlik ve yoksulluktan şikâyet etmiştir. Yaşadığı dönemde devlet adamlarından umduğu ilgiyi görememiş ve yaptığı başvuruların cevabını dahi alamamıştır. Bu ilgisizlik şairin psikolojisini etkilemiş ve zaman zaman şiirlerine de yansımıştır. Eserlerinde beşerî ve ilâhî aşk ön plâna çıkmıştır. Ayrıca onun eserlerinden tasavvufî konulara da vâkıf olduğu anlaşılmaktadır. Fuzûlî aşk ve âşıklık konularını ele alırken kendine has üslûbuyla ince hayâllerle süslemiştir. Bu yazıya konu olan Âh kavramı, gazellerinde yaklaşık 73 beyitte geçmektedir. Âh ünlem olarak daha nâdiren yer almıştır. Tîg-i âh, âteş-i âh, dûd-ı âh, berk-i âh ve benzeri şekilde tamlamalarda sıklıkla geçmektedir. Birkaç beyitte de âh etmek, âh almak deyimi yer almaktadır. Klâsik Türk edebiyatında âşığın hâline tercüman olan kavramlardan birisi de “âh” kavramıdır. Âh’ın sözlüklerde birinci anlamı nidâ, ikinci anlamı âşıkın iç âlemindeki üzüntüyü, kederi dışa vuruşudur. Edebiyatta bazen nidâ olmuş bazen de âşıkın derdini ifade etmesine vasıta olmuştur. Sevgilinin ilgisizliği ve ulaşılmazlığı karşısında bunalan âşık, öyle bir âh çeker ki derdini âleme duyurur. Âhının dumanı göklere yükselir ve feleğin kandilini tutuşturur. Fuzûlî âhından dolayı cümle âlemi rahatsız ettiğini düşünür. Aşkının büyüklüğünü ve âşıklığını anlatmak isteyen divan şairleri mübalağalı ifadelere başvurdukları bilinen bir durumdur. Fuzûlî aşkını ve âşıklığını ifade ederken âh kavramını sıklıkla kullanmıştır.

Anahtar Kelimeler: Fuzûlî, âh, âşık, âhın dumanı, âhın şimşeği

Resim

THE CONCEPT OF “ÂH” İN DİWAN OF FUZÛLÎ ABSTRACT
Fuzûlî is one of the biggest poets of Turkish Literature who lived in XVI. Century. He prioritized lyricism in his works. He querreled with not being known his wealth, loneliness and poorness in his times. He didn’t attract any attention, which he hoped, from oficials in his life time and he couldn’t get any answer to his applications. This indifferences affected his psychology and sometimes this situation

*Bu makale Crosscheck sistemi tarafından taranmış ve bu sistem sonuçlarına göre orijinal bir makale olduğu tespit edilmiştir.
** Dr. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk dili ve Edebiyatı Bölümü, El-mek
: [email protected]
reflectedon his poems. Love and divine love came into prominence in his works. Also we can understand from his works that he had a grasp of sufistic matters. When he handled love and devotion themes, he ornamented themwith his idiosyncratic felicity. The curse theme, which is the subject of this article, is passed approximatley in 73 couplets in his ghazels. The curse concepttook place interjectionally scarce in his works. It was used frequently like these completion; tîg-i ah, âteş-i âh, dûd-ı âh, berk-i âh and so on. It took place in one or two couplets as idiom, the two idioms mean “to curse for one’s cruelty” and “to be cursed for somebody’s cruelty”. The curse theme is one of the theme to articulate cases of lovers in diwan literature. The first sense of the curse in dictionaries is exclamation and the second is to express sadness and sorrow in lover’s inner world. In literature it is used sometimes as exclamation and sometimes to mediate to explain for lover’s sorrow. In the face of inaccessibility and indifference of beloved, lover get bored and he heaves such a sigh that he announced to the world his trouble. The smoke of his curse reaches to skies and fires candle of heavens. Fuzûlî thinks that cause of his curbe, he bothered all the world. It is commonly known that diwan poets who wants to explain his greatness of love and devotion, refer to exaggerated expressions. Fuzûlî often used the curse theme to express his love and devotion. Key Words: Fuzûlî, curse, lover, smoke of curse, streak of curse.
Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 02 Şub 2015, 12:16 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8924
Konum: BURSA
Resim

HAYATI (1480-1556)

Gerçek adı Mehmed b. Süleyman'dır. Kerbelâ'da doğdu, doğum yılı kesinlikle bilinmiyorsa da, kimi kaynaklara göre 1480 dolaylarındadır. 1556'da Kerbelâ'da öldü. Yaşamı, özellikle gençlik dönemi ve öğrenimi konusunda yeterli bilgi yoktur. Şiirde 'Fuzûlî' adını, kendi şiirlerinin başkalarınınkilerle, başkalarının şiirlerinin de kendisininkilerle karşılaştırılması için aldığını, böyle bir takma adı kimsenin beğenmeyeceğini düşündüğünden kullandığını, Farsça Divan'ının girişinde açıklar. Ama 'işe yaramayan', 'gereksiz' gibi anlamlara gelen 'fuzûlî' sözcüğünün başka bir anlamı da 'erdem'dir. Onun bu iki kaşıt anlamdan yararlanmak amacını güttüğünü ileri sürenler de vardır.

Fuzûlî'nin yaşamı konusunda bilgi veren kaynaklar birbirini tutmamakta, genellikle söylenceyle gerçeği ayırma olanağı bulunmamaktadır. Onunla ilgili güvenilir bilgiler, yapıtlarının incelenmesinden, kimi şiirlerinin açıklanışından kaynaklanmaktadır. Bunlardan anlaşıldığına göre Fuzûlî iyi bir öğrenim görmüş, özellikle İslam bilimleri, tasavvuf, İran edebiyatı konularında çalışmalar yapmıştır. Şiirlerinde görülen kavramlardan simya, gökbilim konularıyla ilgilendiği, İslam ülkelerinde pek yaygın olan ve gelecekteki olayları bildirmeyi amaçlayan 'gizli bilimler'le ilişkili bulunduğu anlaşılmaktadır. İslam bilimleri içinde hadis, fıkıh, tefsir ve kelam üzerinde durduğu, gene yapıtlarında yer alan kavramların incelenmesinden ortaya çıkmaktadır. Türkçe, Arapça, Farsça divanlarında bulunan şiirleri, bu üç dili de çok iyi kullandığını, onların bütün inceliklerini kavradığını göstermektedir. Yapıtları incelendiğinde İran şairlerinden Hâfız, Türk şairlerinden de Nesîmî, Nevâî ve Necati'yi izlediği, onların şiir anlayışını, duygu ve düşüncelerini benimsediği görülür.

İnanç bakımından Fuzûlî, Şii mezhebine bağlıdır. On iki İmam'a karşı derin bir sevgisi vardır. Bütün yaşamını Kebelâ'da, Şiiler'ce kutsal sayılan topraklar üzerinde geçirmesi, aşağı yukarı bütün şiirlerinde tasavvuftan kaynaklanan bir sevgiyi, bir üzüntüyü işlemesi, Kerbelâ olayıyla ilgili ağıtları, Şeriat'ın katılığına karşı çıkışı bu nedenlerdir. Ancak Ali'ye bağlılığı, Ali'nin tanrısal bir varlık olduğu görüşünü savunan ve İslam ülkelerinde Galiye (aşırılık) diye nitelenen inançla ilgili değildir. Ona göre Ali erdemli, gönül bilgisiyle dolu, olgun, yetkin bir kişidir ve Peygamber'den sonra imam (halife) olması gereken kimsedir. Bu görüşü benimsemeye, İslam ülkelerinde, mufaddıla (erdeme bağlı olma) denir. Fuzûlî de bu erdemden yana olanlar arasındadır. Ona göre Ali erdem bakımından, bütün halifelerden ve Peygamber'in yakınlarından (sahabe) üstündür. Bu konudaki inancını Hadîkatü's-Süedâ ('Mutluların Bahçesi') adlı yapıtında bütün açıklığıyla ortaya koymuştur. Türkçe ve Farsça divanlarında Ali ve onun soyundan gelen imamlara bağlılığını konu edinen birçok şiir vardır. Bir aralık Bağdat'ı ele geçiren İsmail Safevi'ye yazdığı övgünün kaynağı da bu sevgidir.

Fuzûlî'nin, geçimini Kerbelâ, Necef ve Bağdat'ta bulunan On İki İmam'la ilgili vakıfların gelirlerinden sağladığı Farsça Divan'ındaki 'Dürr-i sadef-i sıdk cenâb-ı mütevelli' (Doğruluk sedefinin incisi yüce görevli) dizesiyle başlayan şiirden anlaşılmaktadır. Fuzûlî, yaşadığı dönemin geleneğine uyarak, Bağdat'ı ele geçiren Osmanlı padişahı Kanuni Süleyman'a ve Rüstem Paşa, Mehmed Paşa, İbrahim Bey, Cafer Bey gibi devlet büyüklerine övgüler yazmıştır.

Fuzûlî'nin bütün yaratıcı gücü, yaşam ve evren anlayışını, insanla ilgili düşüncelerini sergilediği şiirlerinde görülür. Ona göre şiirin özünü sevgi, temelini bilim oluşturur. 'Bilimsiz şiir temelsiz duvar gibidir, temelsiz duvar da değersizdir' anlayışından yola çıkarak sevgiyi evrenin özünü kuran bir öğe diye anlar, bu nedenle 'evrende ne varsa sevgidir, sevgi dışında kalan bilim bir dedikodudur' yargısına varır. Sevginin yanında, şiirin örgüsünü bütünlüğe kavuşturan ikinci öğe üzüntüdür, sevgiliye kavuşma özleminden, ondan ayrı kalıştan kaynaklanan üzüntü. Üzüntünün, ayrılık acısının, kavuşma özleminin odaklaştığı başlıca yapıtı Leylâ ile Mecnun'dur. Burada seven insan, bütün varlığıyla kendini sevdiği kimseye adamıştır, ancak sevilen kimsede yoğunlaşan sevgi tanrısal varlığı erek edinmiş derin bir özlem niteliğindedir.

Sevilen insan bir araç, onun varlığında görünüş alanına çıkan Tanrı, tek erektir. Fuzûlî, bu konuda Yeni-Platonculuk'tan beslenen tasavvufun insan-tanrı anlayışına bağlı kalarak, varlık birliği görüşünü işlemiştir. Ona göre gerçek varlık Tanrı'dır, bütün nesneler ve onları kuşatan evren Tanrı'nın bir görünüş alanıdır. Bu nedenle yaratılış, tanrısal varlığın görünüş alanına çıkışı, bir ışık (nûr) olan 'Tanrı özü'nden dışa taşmasıdır (sudûr): 'Zihî zâtın nihân u ol nihandan mâsivâ peydâ' (Senin özün gizlidir, bu görünen evren o gizli özünden ver olmuştur) .

Fuzûlî'nin anlayışına göre insan 'seven bir varlık'tır, bu sevgi Tanrı ile insan arasındaki bağın özünü oluşturur, ayrı insanın Tanrı'ya yaklaşmasını sağlar. Bu nedenle de yalnız insan sevebilir. Varlık türlerinin en yetkini, en olgunu olan insan Tanrı'nın gören gözü, konuşan dili, duyan kulağıdır. İnsanda Tanrı istenci dışında bir eylemi gerçekleştirme olanağı yoktur. İnsan biri gövde, öteki ruh olmak üzere iki ayrı özden kurulu bir varlıktır. Gövdenin toprak, yel (hava) , od (ateş) ve su gibi dört oluşturucu öğesi vardır. Ruh ise tanrısaldır, gövdede, gene Tanrı buyruğuyla bir süre kaldıktan sonra, kaynağına, tanrısal evrene dönecektir, bu nedenle ölümsüzdür. İnsanın yeryüzünde yaşadığı sürece ruhunun kutsallığına yaraşır biçimde davranması, doğruluk, iyilik, erdem, güzellik gibi değerlerden ayrılmaması, özünü bilgiyle süslemesi gerekir.

Fuzûlî, 'maarif' adını verdiği gönül bilgisini kişinin özünü ışıklandırması için bir kaynak diye yorumlar, 'ey güzel zâtın maârif birle tezyîn edegör' dizesiyle bu konudaki görüşünü açıklar. Onun ahlakla ilgili görüşlerinin temelini kuran doğruluk, iyilik ve erdem gibi üç öğedir. Bu üç öğenin karşıtı baskı (zulm) , ikiyüzlülük (riyâ) ve bilgisizliktir (cehl) . 'Selâm verdim rüşvet değildir deyu almadılar' diye başlayan Şikayet-nâme'sinde çağının yolsuzluklarını, ahlaka, İslam dininin özüne aykırı davranışları sergilenirken, Türkçe Divan'ında da 'zalimin zulm ile akçe toplayıp yardım edermiş gibi başkalarına dağıttığını, oysa cennete rüşvetle girilmeyeceği' anlamındaki dizelere geniş yer verir. Ona göre bu yeryüzü bir alışveriş yeridir, herkes elindekini ortaya döker. Bilgiyi seven erdem ve beceriyi, dünyayı seven de altını, gümüşü sergiler:

Dehr bir bâzârdır her kim metâın arz eder
Ehl-i dünya sîm ü zer ehl-i hüner fazl u kemal


Fuzûlî, inanç konusunda da erdemin, doğruluğun, Kuran'ın özüne bağlı kalmanın gereğini savunur. Ona göre oruç, namaz, zekât gibi görevler gösteriş için değil, kişinin özünü kötülükten arındırmak, olgunlaştırmak içindir. Oysa içinde yaşanan çağın insanı İslam dininin temel ilkelerini bir çıkar aracı olarak kullanmakta, gerçeğinden uzaklaştırmaktadır. Bu nedenle İslam'ın özünden ayrılmak istemeyen bir kimsenin uygulaması gereken yöntem 'namaz ehline uyma, onlar ile durma oturma' biçiminde özetlenebilir.

Fuzûlî'nin dili Azeri söyleyişidir, özellikle Nevâî ve Nesîmî'yi anımsatan bir nitelik taşır. Şiirde uyumu sağlayan öğe genellikle, sözcükler arasında ses benzerliğinden kaynaklanır. Aruz ölçüsüne uymayan Türkçe sözcüklerde görülen uzatma ve kısaltmalar Arapça ve Farsça sözcüklerle uyum içine girer. Dilde biri ses uyumu, öteki anlam olmak üzere iki temel öğe dizeler arasında, ses uyumuna dayanan bağlantıdır. Farsça'nın şiire daha yatkın bir dil olduğunu, Türkçe şiir söylemenin güçlüğünü ileri sürmesine karşılık, Türkçe şiirlerinde daha çok başarılı olmuştur. Hadikatü's-Süedâ adlı yapıtında şiir söylemeye pek elverişle olmayan Türkçe'yi başarıyla kullanacağını, bu dili güçlü, elverişli bir şiir durumuna getireceğini ileri süren Fuzûlî'de halk dilinde geçen sözcükler, deyimler, atasözleri önemli bir yer tutar. Kimi şiirlerinde Kuran ve Hadisler'den alıntılarla dizenin anlamı güçlendirilir.

Divan şiirinin bütün ölçülerini, biçimlerini kullanan Fuzûlî'nin yaratıcı gücü, düşünce derinliği, söyleyiş akıcılığı daha çok gazellerinde görülür. Kerbelâ olayıyla ilgili şiirlerinde üzüntüyü çok geniş boyutlar içinde ele alarak şiirinin bütününe yayar, inanan, seven insanı bir 'acı çeken varlık' olarak gösterir. Bu tür şiirlerinde sevgi ve aşk birbirini bütünleyen iki öğe niteliğine bürünür. Leylâ ile Mecnun adlı yapıtında işlenen derin özlem, ayrılıktan duyulan acı ağıt özelliği taşıyan şiirlerinde ölüm karşısında duyulan derin sarsıntıya dönüşür.

Şiir, Fuzûlî için, düşünceleri, duyguları ortaya koymaya, insanı anlatmaya, kimi sorunları sergilemeye yarayan bir yaratıdır. Şiir, yalnız şiir olsun diye söylenmez, bir varlık görüşünü dile getirmeyi amaçlar. Şiiri oluşturan özlü ve anlamlı sözdür, söz ile kişi kendini ortaya koyar. Öte yandan söz bir yaratma öğesidir: 'Bû ne sırdır kim eder her lahza yoktan vâr söz'. Söz, onu söyleyenle bağlantılıdır, onun bulunduğu bilgi ve duygu aşamasını, değer basamağını gösterir.

Artıran söz kadrini sıdk ile kadrin artırır
Kim ne mikdâr olsa ehlin eyler ol mikdâr söz


Dizelerinde sergilenen düşünceye göre sözün değerini artıran kendi değerini artırır, kişinin kendi neyse söylediği sözle açığa vurduğu da odur. Söz kişinin aynasıdır.

Fuzûlî, kendinden sonra gelen Türk Divan şairleri arasında Bâkî, Ruhî, Nâilâ, Neşâti, Nedim ve Şeyh Galib gibi sevgiyi şiirlerinin odağı durumuna getiren şairleri etkilemiştir. Öte yandan kimi Alevi ozanlarca da bir 'inanç ulusu' olarak benimsenmiş, saygı görmüştür.

Resim
ESERLERİ

1.Türkçe Divan: Mensur bir ön sözle başlar. 40 Kaside, 302 gazel, 1 müstezad, 1 terkib-i bend, 3 terci-i bend, 2 müseddes, 3 muhammes, 2 tahmis, 3 murabba, 42 kıta ve 72 rubaiyi kapsayan büyük bir divandır.

2.Farsça Divan: Mensur ve manzum karışık yazılmış bir ön sözle başlar. Türkçe divanından daha kalındır. 49 Kaside, 410 gazel, 1 terkib-i bend, 1 müsebba, 1 müseddes, 46 kıta ve 105 rubai vardır.

3.Arapça Şiirler: Arapça şiirlerinden yalnızca 11 kaside ve 1 eksik kıta bulunur, Sadıki Arapça bir divanı da bulunduğunu söylemektedir, fakat elimizde yoktur. Leningrad Asya Müzesinde bulunmuştur.

4.Leyla vü Mecnun: Bu konuda yazılmış olan en güzel eserdir. Mesnevi olarak 3096 beyitte tertib edilmiştir. Ayrıca hamsesi bulunduğuna dair Latifi, Kınalı-zade Hasan Çelebi, Beyani ve Riyazî tezkirelerinde bilgiler varsa da, elimizde sadece Leyla vü Mecnun, Beng ü Bade ve Saki-name mesnevileri vardır. Ali ve Sadıki hamsesinden bahsetmezler. Bağdad valisi Üveys Bey'e sunulmuştur. Asıl olarak, Arap hikâyesi olan Leyla ve Mecnun arasındaki aşkı anlatır. Kademe kademe maddi aşktan geçerek, ilahi aşka ulaşan Mecnun'un hikâyesidir.

5.Beng ü Bade: 444 beyitten oluşmuştur, Türkçedir ve Şah İsmail'e sunulmuştur. Şarap ile Esrar arasında hayale dayanan sembolik bir münazaradır. Tahir Olgun'un yapmış olduğu açıklama çok yerinde görülmüştür; Hikâye’de Bade, Şah İsmail'i, Beng ise II. Bayezid'i simgelemektedir. Sonunda Bade kazanır ve Şah İsmail'e sunulan bu eserde onun ihsanına kavuşma amacı vardır.

6.Heft-cam/Saki-name: Farsça yazılmış olan bu eser, 327 beyitten oluşmaktadır. Meyhane'nin övgüsü yapılmıştır ve yedi kadehten İlahi şarabı içerek kendinden geçer. Tamamıyla tasavvufi bir anlam taşıyan mistik bir eserdir.

7.Hadis-i Erbain Tercümesi: Manzum kırk hadis tercümesidir. Nevayi'nin de tercüme etmiş olduğu, Molla Cami'nin Hadis-i Erbain eserinin tercümesidir.
Resim

Mensur Eserler:
8.Hadikatü's-süeda: Fuzuli'nin tanınmış eserlerindendir ve Kerbela Vakasını anlatmaktadır. Mensur olarak tertib edilmiş, yer yer manzum parçalarla süslenmiştir. Hüseyin Vaiz'in Ravzatü'ş-şüheda eserinden telif edilmiştir ve tezkirelerde daha üstün olduğundan bahsedilmiştir. İçerisinde ünlü Kerbela Mersiyesi'ni de barındırmaktadır. Şiiler ve Bektaşiler arasında çok üstün bir yere sahiptir.

9.Türkçe Mektuplar: 5 mektubu vardır; Nişancı Celal-zade Mustafa Çelebi’ye, Musul Mirlivası Ahmed Beye, Bağdad valisi Ayas Paşa'ya, Kadı Alaüddin'e ve Şehzade Bayezid'e yazılmıştır.

10.Rind ü Zahid: Fuzuli'nin Farsça mensur eseridir, içinde yer yer manzum parçalar da vardır. Kâtip Çelebi Keşfü'z-Zünun'da Muhavere-i Rind ü Zahid olarak yazmıştır. Leningrad Asya Müzesi'nde ise Risale-i Rind ü Zahid olarak kayıtlıdır. Rind ve Zahid arasındaki tartışmadan bahsetmektedir.

11.Sıhhat ü Maraz: Farsça mensur bir risaledir. Ali ve Sadıki Sıhhat ü Maraz olarak, Leningrad Asya Müzesi ve British Museum'da Hüsn ü Aşk olarak kayıtlıdır. Ruhun beden ülkesine seyahatini, o günün tıp bilimine dayanarak açıklamış ve ruh-beden ilişkisini tasavvufi bir görüşle anlatmıştır.

12.Muamma Risalesi: Farsça yazılmıştır ve Fuzuli'nin bir çeşit manzum bilmece olarak bilinen muamma yazmadaki hünerini gösteren eserdir.

13.Matla'u'l-itikad fi Ma'rifeti'l-mebde' ve'l-Mead: Arapça mensur eseridir. Bu eser sadece Katip Çelebi'de geçer. Tek yazma nüshası Leningrad Asya Müzesi'nde bulunur. “Nereden geldik, nereye gidiyoruz” konusunu kelam ilmine göre incelemiştir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 03 Şub 2015, 10:55 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8924
Konum: BURSA
Giriş
Resim
Klâsik Türk Edebiyatı’ nda âşığın hâline tercüman olan kavramlardan birisi de “âh” kavramıdır. Âh’ ın sözlüklerde birinci anlamı nidâ, ikinci anlamı âşıkın iç âlemindeki üzüntüyü, kederi dışa vuruşudur. Edebiyatta bazen nidâ olmuş bazen de âşıkın derdini ifade etmesine vasıta olmuştur. Sevgilinin ilgisizliği ve ulaşılmazlığı karşısında bunalan âşık, öyle bir âh çeker ki derdini âleme duyurur. Âhının dumanı göklere yükselir ve feleğin kandilini tutuşturur. Aşkının büyüklüğünü ve âşıklığını anlatmak isteyen divan şairlerinin mübalağalı ifadelere başvurdukları bilinen bir durumdur. Fuzûlî’ de aşkını ve âşıklığını ifade ederken âh kavramını sıklıkla kullanır. Âh sözlüklerde farklı şekillerde anlamlandırılır. Âh, yeis, azap, hüzün, ıztırap gibi kalbî hâllere delâlet eden bir edattır. ġairlerimiz arasında en etkileyici âh çeken Fuzûlî’ dir. Âh şairin ağzından alev gibi çıkmış, dinleyenleri de yakmıştır.(Onay, 2009: 42) Tasavvuf Terimleri Sözlüğü’nde âhın anlamı şöyle verilmektedir; nidâ, âşıkın iç âlemindeki ateşli ve elemli ifadesi. Allah kelimesindeki ilk ve son harf bir araya getirilirse âh meydana çıkar. O halde âh Allah demektir. Âşıkın âh demesi, O’na sığınması anlamına gelir. Güneşin ışıkları elife(ا) kütlesi h(ه) harfine benzediğinden hergün âh (Allah) diyerek doğar. (Uludağ, 1995: 26) Cebecioğlu, “âh”ın anlamını “ Arapça bir iç çekiş ve iştiyak nidası ve kulun aşk ateşi ile inleyişi” olarak verdikten sonra, tıpkı Uludağ’ın sözlüğünde olduğu gibi Allah kelimesinin ilk ve son harflerinden meydana geldiğine dikkat çeker.(Cebecioğlu, 2005: 12) Kullanıldığı yere ve sesin tonuna göre maddi veya manevi bir acıyı, ağrı, ıztırap, pişmanlık, esef, acıma, özlem, yanıp yakılma, yeis, ümitsizlik, beğenme, hayranlık vb. duyguları ifade eder. (Ayverdi, 2010: 21) Divan şiirinde âh kavramı tamlamalarda farklı unsurlarla ilişkilendirilmek suretiyle yer alır. Âh etmek, âh eylemek, âh almak şeklinde Türkçe yapılarda da karşımıza çıkar.
Fuzûlî XVI. yüzyılda yaşamış, Türk edebiyatının büyük şairlerinden birisidir. Eserlerinde duygusallık (lirizm) ön plândadır. Fuzûlî aşk ve âşıklık konularını ele alırken kendine has üslûbuyla ince hayâllerle süslemiştir. Yaşadığı dönemde devlet adamlarından umduğu ilgiyi görememiş ve yaptığı başvuruların cevabını dahi alamamıştır. Bu ilgisizlik şairin psikolojisini etkilemiş ve zaman zaman şiirlerine de yansımıştır. Devrinde kıymetinin bilinmemesinden, kimsesizlik ve yoksulluktan şikâyet etmiştir. Eserlerinde beşerî ve ilâhî aşk ön plâna çıkmıştır. Ayrıca onun eserlerinden tasavvufî konulara da vâkıf olduğu anlaşılmaktadır (Mazıoğlu, 1997: 31) Fuzûlî’ ye göre şiir insanlığa hizmet etmeli, insanî değerleri korumalıdır. Sadece nefsanî duyguları tatmin etme yolunda kullanılmamalıdır.(Doğan, 1997: 16) ġair olarak şiire sahip olduğu İslâmî kültürle yaklaşır. Bu sebeple Fuzûlî’ nin şiirlerinde tasavvufî kavramlar, remizler ve işaretler yer almaktadır. Tasavvufî düşüncenin en önemli konularından birisi hiç şüphesiz muhabbet ve aşktır. Fuzûlî klâsik edebiyatta aşkı en güzel terennüm eden şairlerden birisidir. Divan şairlerinde görüldüğü üzere mecâzî ve ilahî aşkı başarılı bir şekilde ifade eder. Âşık için aslolan ilâhî ve hakîkî aşka ermek, fânî varlıktan kurtulmaktır, ruhun özlediği gerçek sevgiliye kavuşmaktır. Ancak hakîkî aşka ermede mecâzî kabûl edilen beşerî aşkın da önemli bir katkısı vardır. Âşık mecâzî aşk sâyesinde hakîkî aşkı tanıma imkânı elde eder. Bu yüzden sûfî şâirler şiirlerinde genellikle mecâzî aşk ile hakîkî aşkı ustalıkla birlikte kullanmayı başarmışlardır. Fuzûlî şiirlerinde beşerî aşka yer vermekle beraber ilâhî aşkı da başarıyla ifade etmiştir. Fuzûlî kendi aşkını ve âşıklığını dile getirirken diğer âşıklarla kıyaslama yoluna gider. Farklı beyitlerde bu durumla sık sık karşılaşırız.



Aşağıdaki iki beyitte de âhın gücünü ifade ederken Ferhâd ve Mecnûn’ un aşkıyla kendi aşkını adeta kıyaslamıştır. Ferhâd sevgilisine kavuşabilmek ümidiyle neredeyse ömrünü Bisütûn dağını delmek için harcamıştır. ġair bu çabayı bilmezlikten gelerek, aşkından dolayı yeteri kadar gam sahibi olmadığını ifade etmiştir. Bendeki aşk Ferhat’ta olsaydı bir âh ile bin tane Bisütûn dağını yele verirdi derken “âh”ı kuvvetli bir rüzgâra benzetir.

Olsaydı bendeki gam Ferhâd-i mübtelâde
Bir âh ile verirdi bin Bisütûn’ı bâde
(246/1)

Resim

Leylâ ile Mecnûn Mesnevisi’nde Mecnûn aşkı yüzünden kendinden geçer ve başında kuş yuva yapar. Fuzûlî bu hadiseye telmih yapar ve onun âşıklığını küçümser. “Mecnûn’un âhı benim feryâdım kadar güçlü olsaydı, başında kuş yuva yapamazdı.” Âh bir duman şeklinde göğe yükselecektir. Âh’ ın yakıcı özelliği sebebiyle kuş yuva yapamaz.

Verseydi âh-ı Mecnûn feryâdımın sadâsın
Kuş mu karâr ederdi başındaki yuvade
(246/2)

Bu yazıya konu olan Fuzûlî’ nin şiirinde Âh kavramı, gazellerinde yaklaşık 73 beyitte geçmektedir. Âh ünlem olarak yer almasının yanı sıra; çeşitli tamlamalarda da yer alır. Tîg-i âh, âteĢ-i âh, dûd-ı âh, berk-i âh ve benzeri tamlamalar divan şiirinde görülen genel kullanımlardır. Birkaç beyitte de âh etmek, âh almak deyimi yer almaktadır. Tîşe-i âh rastlanılmayan bir ifade olmalıdır. Âhı feleği yıkan bir kazma yapar.


Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 11 Şub 2015, 09:49 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8924
Konum: BURSA
Fuzûlî’nin gazellerinde “âh” kavramının geçtiği beyitler; âh,âh-ı âteş, âh-ı âteş-bâr, âteş-i âh, âh-ı ciger-sûz, âh ü figan, âh almak, âh etmek/eylemek, berk-i âh, dûd-ı âh, şu’le-i âh, tîg-i âh, tîşe-i âh başlıkları altında tasnif edilmiştir. 1.

1. Bu çalışmada Prof. Kenan Akyüz-Süheyl Beken-Doç. Dr. Sedit Yüksel- Dr. Müjgan Cunbur tarafından hazırlanan Fuzûlî Divan’ı esas alınmıştır. Ayraç içinde verilen ilk rakam gazelin numarası ikinci rakamda beyit sırasını göstermektedir. Beyitlerin Türkçe karşılıklarını verirken Ali Nihat Tarlan’ın Fuzûlî Divanı şerhi isimli eserinden yararlanılmıştır.

Resim 1. Âh:

Divan şâirleri farklı sebeplerle âh çekerler. Sevgilinin ilgisizliği, ulaşılmazlığı ve ayrılık âh etmelerinin başlıca sebeplerindendir. Sevgili eşsiz bir güzelliğe sahiptir. Sevgilinin güzellik unsurları; kaşı, dudağı, saçı, yanağı, yanağındaki beni, servi boyu âşığın âh etmesine neden olmuştur. Fuzûlî’nin gazeller kısmında “âh”ın geçtiği ilk beyitte Allah’a seslenir. “Allah’ ım ben sana lâyıkıyla ibadet edemedim. Allah yaptığım işlere göre hatamın affedileceği müjdesini versin”, der. Âh derken tasavvufî anlamda baktığımızda Allah’ ı kastettiği anlaşılır.
Yok bende bir amel sana şâyeste âh eger
A’mâlime göre vere bişâret-i afv-i hatâ bana
(3/4)

Divan şâirlerinde felekten şikâyet söz konusudur. Felek şâirde huzur ve karar bırakmaz. Fuzûlî ise âhı ile feleği bir hâlden başka bir hâle koymayı düşünür.
Beni kararım ile koymaz oldun ey gerdûn
Yeridir âhım ile versem inkılâb sana
(18/5)

Sevgilin saf la’le benzeyen dudağının arzusu şâirin bağrını kan eyler. Âh ki kanlı yaşı sevgiliye bir türlü açıklayamaz.
Lâ’l-i nâbın hevesi bağrımı kan eylediğin
Âh kim kanlı yaşım eyledi izhâr sana
(20/9)

Sevgilinin zülfünün kıvrımına erişmek bir türlü nasip olmaz. Âh ki ters dönen felek tedbir ipinden büklümü açmıştır.
Vermez oldu yol visâle pîç-i zülfün âh kim
Rişte-i tedbîrden devrân-ı kec-rev açtı tâb
(28/4)

Çaresiz bir âşık olarak âh bilmem neyleyim, kayddan kurtulmak olmaz, der. O saf, sade dil bir adam güzellerin güzelliği ise gönül aldatıcıdır.
Âh bilmem n’eyleyim kurtulmak olmaz kayddan
Ben harîf-i sâde-dil hûblar cemâli dil-firîb
(34/5)

Gam ve mihnet zindanından ve bendinden kurtulur. Âh ki sevgilinin zülfünü ve çene çukurunu görünce yine(o dertlere) düşer.
Bend ü zindân-ı gam ü mihnetten olmuştum halâs
Âh kim düştüm yine zülf ü zenahdânın görüp
(37/6)

Âşıklar gece boyu sıkıntı çektiklerinden sabah vakti âh çekerek dertlerini halka duyururlar. Sâdık âşık her sabah sıkıntısını açıklamak için âh ile halkı uykusundan uyandırır.
Âşık-ı sâdıkdır izhâr-ı gam eyler her seher
Âh ile halkı yuhusundan kılar bîdâr subh
(55/5)

Sevgili biraz olsun âşıkla ilgilense de zavallı âşık bu ilgiye yine de güvenemez. Fuzûlî bu kısa süreli ilgiyi su üzerine yazı yazmaya benzetir. Ona göre dalgalanan su üzerine çizilen şekle pek inanmak olmaz.
Gönlün âhımdan terahhum sûretin gösterdi lîk
Mevcden su naksına çok etmek olmaz i’timâd
(62/3)


Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 11 Şub 2015, 12:07 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8924
Konum: BURSA


Her lâhza gökyüzünün yolunu tutan, göklere yükselen âhı güneşin harmanına alev alev ateş vurur. Güneşin ışıklarına âhın alevleri destek olur.
Hurşîd hırmenine urar şu’le şu’le od
Âhım ki lâhza lâhza reh-i âsman tutar
(72/5)

Yanağının mumunun ışığı başkalarının meclisini aydınlatır. Âh ki âşığa ulaştığı zaman âlemi yakan bir şimşek olur.
Şu’le-i şem’-i ruhun ağyâra bezm-efrûz olur
Âh kim yetgeç bana bir berk-i âlem-sûz olur
(97/1)

Fuzûlî her an âh etmesinin sebebini; sevgilinin okunun göğsünden geçip gitmesine, fakat temrenlerinin orada kalmış olmasına bağlar.
Oku gögsümden ütüp kalmış imiş peykânı
Âh bildim sebeb-i âh-ı dem-â-dem ne imiş
(131/4)

Ferhat’ın âşıklık hikâyesine işaret ederek, Bîsütun dağını âh ile yakmaktan âciz kaldığını söyler. Zavallı ne yapsın, onun da aşkı o kadar imiş. Aşkının yeteri kadar güçlü olmadığını ifade eder.
Gönlün âhımdan terahhum sûretin gösterdi lîk
Mevcden su naksına çok etmek olmaz i’timâd
(62/3)

Her lâhza gökyüzünün yolunu tutan, göklere yükselen âhı güneşin harmanına alev alev ateş vurur. Güneşin ışıklarına âhın alevleri destek olur.
Hurşîd hırmenine urar şu’le şu’le od
Âhım ki lâhza lâhza reh-i âsman tutar
(72/5)

Yanağının mumunun ışığı başkalarının meclisini aydınlatır. Âh ki âşığa ulaştığı zaman âlemi yakan bir şimşek olur.
şu’le-i şem’-i ruhun ağyâra bezm-efrûz olur
Âh kim yetgeç bana bir berk-i âlem-sûz olur
(97/1)

Fuzûlî her an âh etmesinin sebebini; sevgilinin okunun göğsünden geçip gitmesine, fakat temrenlerinin orada kalmış olmasına bağlar.
Oku gögsümden ütüp kalmış imiş peykânı
Âh bildim sebeb-i âh-ı dem-â-dem ne imiş
(131/4)

Ferhat’ın âşıklık hikâyesine işaret ederek, Bîsütun dağını âh ile yakmaktan âciz kaldığını söyler. Zavallı ne yapsın, onun da aşkı o kadar imiş. Aşkının yeteri kadar güçlü olmadığını ifade eder.
Âciz olmuş yıkmağa âhiyle Kûhu Kûh-ken
N’eylesin miskin anun aşkı hem ol mikdâr imiş
(132/2)

Fuzûlî âşıklar arasında farklı bir yere sahip olduğunu ifade eder. Ne pervâne bir aleve, ne de mum bir âha karşı koyamaz. Fuzûlî sanma ki âlemde her âşık sana benzer. Şair burada âşıklık yolunda ne kadar kararlı olduğunu ifade eder.
Ne pervâne döyer bir şû’leye ne şem’ bir âha
Fuzûlî sanma kim benzer sana âlemde her âşık
(152/7)

Gözleri yaşlı, göğsü yarılmış, gönlü dertli olan âşık ne yapacağını bilemez. Çünkü canında rahat kalmamıştır.
Âh bilmen n’eyleyim cânımda râhat kalmadı
Gözlerim nem-nâk ü sinem çâk ü gönlüm derd-nâk
(154/6)

Fuzûlî sevgiliye seslenir. Âşıkların âhını göklere kadar yükseltme ki dert ehlinin âh okunun hedefi olma, der.
Âhını ey mâh uşşâkın yetirme göklere
Derd ehlinin nişân-i tîr-i âhı olmagıl
(174/3)

Âşığın beli bükülür, âhı güneşe kadar ulaşır. Böyle bir duruma gelen âşık gam yayını kurar, mihnet okunu hedefine doğrultur.
Büküldü kadim âhım yetti hur-şîde sakın ey meh
Ki mihnet okunu peykânladım gam yayını kurdum
(190/2)



Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 15 Şub 2015, 10:30 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8924
Konum: BURSA
Resim ..yEMm...

FUZULÎ’yem -> MaNSUR’îyem
hEM MıSRÎ’yem! hEM NÛRîyem
->kUL ihVÂNi!. -> KUL NİZÂMî!.
->TÛR-i SÎNîyem.. ->SÛRîyem!.


ZEVK 6666 Resim

şİMDi şu ÂN ->Şe’ÂNuLLAH.. ->HAYYdır ALLAH’ımız BİZim!.
HaBLi’L- VERîD>cÂNda->cÂNÂN ->RASûLULLAH’ımız BİZim!.
->PÎR-i MERDÂNu’L- ÂLİyyu’L- MuRTeZÂ -> ŞÂH’ımız BİZim!.
EZEL<->EBED >HAKk ÂŞIKLar ->BİZ BİR-İZ “Ah!.”ımız BİZim!.

aleyhumu's- seLÂM..

09.02.15 16:39
brsbursa...tktktrstkkmzsesszvdsszsnsz..



DERbEND’Li DELi BaBayız
ÇoBAN BaBa’ma >ÂBÂ’yız
GeCE ŞEMS’iz GÜNdüz AY’ız
HAKk ÂŞIKLar >AKRABA’yız!.



ResimDE-memİZz o ki;ResimResim


PÎR: Herhangi bir meslek ve san'atın başlatıcısı, te'sis edicisi..VELÂTin ASLen fASLı..VELÂyete DERC EDili OL-ÂN NüBüVVetin EBEDî HaYy SİLSİLESi EHL-i Beyt aleyhisseLÂM’in ULUsu-ÂLİsi kerremuLLahi veCHe!.
Murteza: Beğenilmiş. Seçilmiş. Makbul. Rağbet gören. Beğenilen. Hz. Ali kerremuLLahi veCHe'nin bir lâkabı.

HAKk ÂŞIKLar >AKRABA’yız!.
HaBLi’L- VERîD>cÂNda->cÂNÂN :


ResimŞAHdamardan AKRAB HeMmde:

MuhaMMedî SEVgi Sisteminde AKRABaLıkk..
Sall ->insanın kendi özünden kaynaklı merkez Keban’ından yâni KÛN Kebanından kaynaklı gözüken zâhir ve gözükmeyen bâtın lütufların sâhibliğidir..
“Bedenine sahibim, bedene can veren cana da sahibim, ben tenime ve canıma sahibim” demenin Türkçesi bunlar.. Geçici, iğreti, izâfi belli bir roll için bana verilmiş şeyler.. “ben” dediğim dahi benim değildir.. “Ben sahibim” derken“Rabbime sahibim”tabii ki.. Rabbim de bana sâhib.. BİZ BİR-İZ.. Biz sahabeden de öte de akrabayız sâhib çıkıştan da ötede akrabayız.. Akreb AKRAb, AKRaba budur..


Resimbir “BEN” Vardır “ben”de ->“ben”den -> İÇErüü!..:
ŞÂHDAMARdan AKRABa RABBım (MeRKEZde):


وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ
Resim---Ve lekad halakne'l-insâne ve na’lemu mâ tuvesvisu bihî nefsuh(nefsuhu), ve nahnu AKREBu ileyhi min habli'l-verîdi : Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha YAKINız.” (Kaf 50/16)

Kendinden de kendine Yakîn ve AKREB OLan RABbını MuhaMMedî GönüLLe görenler kendinen fen olur RABBına bekâ BULup ALLAHta fÂNi Olup kaybolur AKLen-nAKLen!.

Ali kerremullahi veche: “Lem a'bud rabben lem erahu: Ben görmediğim Rabba tapmam!” buyurmuştur.

Resim---Rasûlullah SALLallahu aleyhi ve SELLem: “Rabbımı Rabbımla gördüm!” buyurmuştur.


Şe’ÂNuLLAH:
ResimŞimdi şu ÂN -> Şe’ÂNuLLAH SeBBeHası: YENiden YARATış NEFHAsı..:

يَسْأَلُهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ
Resim---Yes’ eluhu men fi’s- semâvâti ve’l- ard(ardı), kulle yevmin huve fî ŞE’Nin.: Göklerde ve yerde olanlar, O’ndan isterler (dilerler). O hergün (her an) bir şe’n (ayrı bir tecelli, yeni bir oluş) üzerindedir.” (Rahmân 55/29)

nOt:
ResimYıLLar nasıl da fırr fırr UÇuYOr!. Yıl 1962.. Leyl-i meççÂNe Lise imtihanına girdim 634 kişi içinden seçildim.. ne var ki kazandığımı bildiren haber mektubu köye gönderme adresi olan manifaturacı Hamdi Perek'te Aksaray'da kalakalmış.. hiç istemediğim halde çaresizlikten yine birinci olarak kazandığım Ankara Bahçelievler ilk öğretmen okuluna girdim.. Unutulmaz sıkıntı ve acılar içindeyken Rahmetli babam elinde sarı zarfla bir öğle sonu çıkageldi yağan yağmurların arasında belli belirsiz silüet gibi.. parasız yatılı liseyi kazanmıştım ama sürem bitmekteydi.. yoksa yedek alınacakmış tı.. 45 gün sonra son günde yetiştim Adana’ya.. dersler ilerlemişti ve Türkiye'nin her yerinden seçilmişti öğrenciler.. upuzun tek göz koğuşlarda alt-üst ranzalarda yüzlerce öğrenci kalmaktaydı.. disiplin tamdı.. nöbetçi öğretmenler gece boyu dolaşır çıt çıkmazdı.. o zamanlar Adana Erkek Lisesinde lakapsız öğretmen ve öğrenci olamazdı.. Zibidi, senatör, hergele, senyör gibi öğrenciler.. Tarihçimiz 2 metre boyuyla ve en kısık notuyla Sarı Avrat, ölü gibi hiç çıkmayan sesi, sürekli rakam yazan iri elleri ve iskelet görüntüsü ve “otur sıfır!. sesiyle Tabut Hasan matematikçi.. senfoni Müzüikçi, tonton coğrafyacı, emekli binbaşı ciğersöken hher boş dersi doldurucu.. ve.. o zamanlar Adana pavyonlarında meşhurmuş dansöz “NaNa” lakaplı sevgili Edebiyat hocam Musalihâ TOKsöz.. İlk dersimde kimliğimi sordu.. a-dan z-ye iyice süzdü etrafımda dolaştı.. ve: “Senin notların çok eksik, gelecek derste “FUZULî kimdir?”i dinleyeceğiz senden tahtada.. bak oğlum bunlara bakma sen bunların çoğu ağa çocuğu.. çalış-çabala ve unutma ki benden 8 alan öğrenci doğru Edebiyat Fakültesine!.” dedi.. yanımdaki fellah lakaplı Adanalı kulağıma: “Ulan Hasandağlı boku yedin oğlum NaNa seni mimledi!” dedi.. ürperdim ve terledim..
2 günde şu gazeli ezberledim ki hâlâ ezberimdedir:


GaZeL..

Beni cÂNdan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı..

Kamu bîmârına cÂNÂN devâ-yı derd eder ihsÂN
Niçün kılmaz bana dermÂN beni bîmar sanmaz mı..

Şeb-i hicrÂN yanar cânım döker kan çeşm-i giryÂNım
Uyarır halkı efgÂNım kara bahtım uyÂNmaz mı..

Gûl-i ruhsârına karşu gözümden kÂNlu akar su
Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı..

Gâmım pinhÂN tutardım ben dedîler yâre kıl rûşen
Desem ol bî-vefâ bilmem inanır mı inanmaz mı..

Değildim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil
Beni tÂN eyleyen gafîl seni görgeç utanmaz mı..

Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır
Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı..


Fuzulî kaddesallahu sırruhu..

.
..Musaliha Hocam, derse girer girmez ayağa kalkardık ve “Günaydın!” derdi.. “sağoolll!”umuz bitmeden “Hasandağlı tahtaya buyur!” dedi..
Beni birden tarifsiz bir heyecan bastı.. adımı bile unuttumm.. etrafımdakilerin hocaya çaktırmadan el-kol hareketleri gırla.. çünkü, diğer bazı derslerden 10, yani pek iyi çekmiştim.. rakiplerim insafsızdı.. ki hepimiz daha çocuktuk..

İçimin dolusu bir Besmele çektim.. çıt yoktu.. bir salâvât ekledim.. “sevgili arkadaşlarım FUZLî öylesine bir cÂN Hak Âşık ki…” diye başladım.. gerisini cidden hatırlamıyorum.. yüzüm ıslaktı.. hocamın sesiyle irkildimm: “ONn’..ONnn!.” ne yapacağımı şaşırmıştım ki Musaliha Hocam koşarak geldi başımı göğsüne bastırdı tepemden defalarca öptü ve: “sen var ya, gerçekten ÂŞIKsın!!..dedi.. bir alkış tufanı koptu.. ilk kez “ON” vermişti hocamız.. Ramazan bayramı gelmekteydi birkaç gün sonra.. bizler fakirdik memlekete gitmez okulda beklerdik tatili.. uzaktı memleket.. Hocam çıkarken geri döndü beni kenara çekti: “bayramda ne edeceksin?” dedi.. “Hiççç!.”dedim. “Kapıcı Vakkas’a derim şimdi.. ikinci bayram bize getirsin seni ev yakın o biliyor!.” dedi.. işte o ikinci bayram ziyaretim bana müthiş bir moral dopingi oldu ve kendime güven gücü verdi.. ayrılırken 3 kilo gerçek çikolata verdi o zamana kadar hiç görüp tatmadığım.. “arkadaşlarına da verirsin birazını, gerisini dolabına koyarsın!” dedi... yurt, lisenin geçilemez yüksek duvarları içindeydi.. koşarak gittim.. önüme gelen her çocuğa bir avuç çikolata verdim ki, herkese.. ve ben.. hâlâ, ne zaman bir çikolata yesem.. sol gözümden bir damla yaş kayar iner yüzüme ve yakar da yakar içimi candostlarıMm.. işte FuzuLî maSALLımm..


Resim

Mehmed bin Süleyman Fuzûlî:
kaddesallahu sırruhu..


Füzuli; d. 1483, Hilla - ö. 1556 Kerbelâ ya da Bağdat, Azeri Türk divân şâiridir. Asıl adı Mehmet bin Süleyman'dır. Türk Bayat boyundan olduğu aktarılmaktadır. Türk şiirini önemli ölçüde etkilemiştir.

Hayatı:
Ailesi göçebe hayatı bırakıp günümüzdeki Irak bölgesine yerleşmiş olan Oğuzların Bayat boylarındandır. Fuzûlî; ne kadar kesin bilinmese de 1483 yılında Akkoyunlular zamanında şimdiki Irak'ta Kerbela veya Necef'de veya Kerkük iline bağlı Kale semtinde doğduğu tahmin edilir.
Fuzûlî iyi bir eğitim almak için ilk önce Hillah şehirinde müftü olan babasından, ve daha sonra Rahmetullah adındaki bir öğretmenden eğitim görmüştür. Daha sonraki öğrenimi hakkında kesin bir bilgi olmamakla birlikte; eserlerinden İslamî bilimler ve dil alanında çok iyi bir eğitim aldığı anlaşılmaktadır.

Ayrıca Su Kasidesi'nin 2. beytinde;

Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem
Ya muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su..


Diyerek astronomi bilgisinin de iyi olduğunu ortaya koymuştur.
Türkçe Divanı'nın önsözünde şöyle demiştir:

“İlimsiz şiir temelsiz duvar gibidir, temelsiz duvar da değersizdir"

Azerice, Arapça ve Farsça divan şiirlerini yazmıştır. Eserlerinde kullandığı dil dönemindeki divan şairlerine göre daha sade, anlaşılır bir Türkçedir. Halk deyişlerinden bolca yararlanmıştır.
Bedensel zevklerden ziyade tasavvufî bir aşk, Ehl-i Beyt'e duyulan özlem, ayrılık acısı şiirlerinin konusunu teşkil etmiştir. Duygu ve düşüncelerini çok içten ve lirik bir şekilde ifade etmeyi kolayca başarmıştır. Bu açıdan bakıldığında Türk şiirinde karşılaştırılabileceği tek şair Yunus Emre'dir. "Leyla ve Mecnun" mesnevîsi aynı konuda yazılmış (Arapça ve Farsça dahil) en iyi mesnevîlerden biridir.
İran şiirinden Hâfız, Türk şiirinden ise Nesimî ve Nevaî çizgisini en başarılı şekilde kemâle erdirmiştir. Kendisinden sonra gelen bütün divan şairlerini etkilemiştir. Onun, KerbeLÂ'da 1556 yılında içinde yaygın olan salgın bir hastalık sonucunda, veba veya kolera'dan öldüğü tahmin edilir. Fazilet (erdem) kelimesinin kökü olan "FUZUL" kelimesinden türeyen -fazilet sahibi -erdemli manasında fuzuli mahlasını kullanmıştır.

Resim

Türbesini Zalim Saddam'ın buldozerleri, 1984 yılında yıkmış yerle bir etmiştir. Zaman dönmüş gelmiş Zalim Saddam'ın heykellerinin de başına kader ilmeği geçmiş, yerlerde sürüklenmiştir bir başka zalimler tarafından..

Şiirlerinin Konusu:
Fuzûlî'nin "DivÂN" adlı eserinde yer alan bir şiirinden görünüm.
Irak'ta yaşamıştır. Hayatı yoksulluk, bahtsızlık ve ilgisizlik içinde geçmiştir. Bu durum onu derinden etkilemiş ve bu yalnızlık duygusu sanatının ilham kaynağı olmuştur. Yaşadığı atmosferi şiirine yansıtmıştır. Kendisi çölde yaşamış; çöl kimsesizlik, hasret ve hüzün demektir. Fuzuli bu unsurları şiirinde yoğurmuştur.
Fuzuli şiirlerinde Tek Varlık görüşünü en fazla işleyen şairdir. Onda "Visal" (Allah'a kavuşma) isteği kuvvetlidir. Ama vuslat yoktur. Tasavvuf onda yaşı ve sanatı ilerledikçe koyulaşmıştır. Divan edebiyatında ilah-i aşkı en fazla işleyen şairdir. Bu durum ondaki ideal aşkı gösterir. Fuzuli derdi, ıstırabı seven bir kişidir. Nitekim şu beyiti bunu açıkça gösterir.

"Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib
Kılma derman kim helâkım zehri dermanındadır."


Fuzuli derin ve samimi bir aşk şairidir. Ölüm, toplum, yoksulluk, felsefe, tabiat temalarını hep bu aşk etrafında yazmıştır. Çağdaşlarına göre sade bir dili vardır. Arapça, Farsça ve Türkçeyi çok iyi bilen şairin gücü; bu üç dilden aldığı kelimeleri kullanıp, bunlarla düşünmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu yönüyle Divan Edebiyatı'nın en büyük şairlerinden sayılmaktadır.
Ayrıca Yedi Ulu Ozan'dan biri kabul edilir.

Seçkin Eserleri:
Azerice, Arapça ve Farsça olmak üzere üç dilde de eser veren Fuzuli'nin eserlerini şu şekilde sıralayabiliriz;

Türkçe Manzum Eserleri:
• Divan,
• Beng ü Bâde.. 444 beyitlik Türkçe mesnevi,
• Leyla ile Mecnun -Dâstân-ı Leylî vü Mecnûn): 3 bin 96 beyitlik mesnevi. Bir örnek;

"Arayiş-i sohbet eyle sâki.. Ver bâde mürüvvet eyle sâki..
Bir câm ile kıl dimağımuz ter.. Lutf eyle bir iltifât göster.."


Risâle-i Muammeyât:
• Kırk Hadis,
• Su kasidesi
• Hz. Ali Divanı
• Şikâyetnâme kâfiyeli nesir türündedir;
Kanuni'nin Bağdat'ı fethinden sonra (1534) padişaha sunmuştur. Padişah tarafından beğenilen kasideler karşılığında 9 akçelik maaşla ödüllendirilmiştir. Maaşını alamayınca Şikâyetnâme'yi yazmıştır. Şikâyetnâme Fuzuli'nin en önemli eserlerinden biridir.
Şikâyetnâmesinde Fuzuli şöyle der:

“Selam verdim rüşvet değildir diye almadılar.
Hüküm gösterdim faydasızdır diye mültefit olmadılar”

Gazel türünde vermiş olduğu latif eserler:

Beni candan usandırdı, cefadan yâr usanmaz mı?
Felekler yandı ahımdan, murâdım şemsi yanmaz mı?.

Kamu bimarına cânân devayı dert eder ihsan
Niçin kılmaz bana derman beni bîmar sanmaz mı?.


Türkçe mensur eserleri:
• Hadîkat üs-Süedâ): Kerbela olayını anlatan düzyazı, 1837
• Mektuplar

Farsça manzum eserleri:
• Divan,
• Enis'ül-Kalb -Anîs ol-qalb..
• Heft Cam -Haft Jâm): tasavvuf içerikli, 327 beyitlik Farsça mesnevi
• Resâle-e Muammeyât
• Sehhat o Ma'ruz

Farsça mensur eserleri:
• Rind ü Zahid -Rend va Zâhed)
• Risale-i Muamma

Basımları:
• Hadikatü's-Süeda (1837, Kerbela olayını anlatan düzyazı)
• Türkçe Divan (1838, 1958)
• Sıhhat u Maraz (1940, tıp bilgileri)
• Enis'ül-Kalb (1944)
• Fuzuli'nin Mektupları (1948)
• Terceme-i Hadis-i Erbain (1951)
• Rind ü Zahid (1956)
• Arapça Divan (1958)
• Matlau'l İtikad (1962)
• Sâki-nâme (tasavvuf içerikli mesnevisidir)
• Su kasidesi



Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 23 Şub 2015, 10:28 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8924
Konum: BURSA
Divan şiirinde gözyaşının inciye benzetilmesi çok sık yapılan bir benzetmedir. Gözü, ip gibi zayıf cismine gözyaşının incisini dizer. Şair bedenini incilerin dizildiği bir ip olarak hayâl etmiştir. Felek yapacağını yapar, o ipi keser, incileri dağıtır.
Çeşm târ-ı cismime düzmüştü eşkim gevherin
Âh kim çerh üzmüş ol târı dağılmış gevherim
(208/5)

O kâfir elinden şikâyet edip adalet dilemek için geceleri
âhı Hazreti İsâ’nın eteğini tutmak için göğe çıkar.

Dâdlar kılmağa ol kâfir elinden geceler
Çıkar âhım göğe tâ tuta Mesîhâ eteğin
(226/3)

Güneş batınca yıldızların çıkması doğal bir hadisedir. Fuzûlî bu durumun sebebini farklı bir şekilde açıklar. Gök çiftçisinin gündüz yığdığı harmanı gece âhı savurur. Gökyüzü harman yeri, âhı da rüzgâr olur.
Gün batıp yıldız çıkar sanman ki gök dihkânının
Gece âhım dağıdır gündüz yığılmış hırmenin
(227/2)

Can ipliğini sevgilinin saçının teline bağlar. Âh ki âciz talihi onu âşığın kendisine çekmesine yardım etmez.
Rişte-i cân eyledim peyvend târ-ı zülfüne
Âh kim çekmekde imdâd eylemez baht-ı zebûn
(229/6)

Ayrılık var, topluluk mülkünün yolu korkunç.
Âh bilmem ne yapayım, uygun bir yol gösterici yok.

Tefrîka hâsıl tarîk-i mülk-i cem’iyyet mahûf
Âh bilmen n’eyleyem yok bir muvâfık reh-nümûn
(232/9)

Ey padişah, dervişin gönlünün çektiği ahlara acı. Zirâ fakir dilencinin âhı büyük padişahlara tesir eder.
Rahm et ey şeh dil-i derviş çeken âhlara
Ki gedâ âhı eser eyler ulu şâhlara
(243/1)

Sevgisi olmayan ay yüzlü güzellere âh te’sir etmez. Bu sevgisi olmayan güzellere Yaradan’ ın biraz insaf vermesini ister.
Mihri yok mâhlara âh eser etmez yâ Râb
Ver bir insâf bu mihri yok olan mâhlara
(243/2)

Âşığın canı cism ile birleşmekten bir zevk duymaz. Âh ki sensiz yaşamanın ihtimâli yok, der. Bu beyitte tasavvufî bir bakış açısı söz konusu olabilir. Ruh(can) beden kalıbına girmek istemez. Cisme girdiğinde sevgiliden uzak kalır.
Cânımın cism ile zevk-i ittisâli kalmadı
Âh kim sensiz dirilmek ihtimâli kalmadı
(259/1)

Âşığın gizli olan aşkını âh ifşa etmiştir. Şair bunun için de yüzlerce âh çeker.
Gizli dert ve gamımı halk âhımdan anlar. Yüzlerce âh ki gizli dert ve gamımı halka ifşa eder.

Derd ü gam-ı pinhânım fehm etti el âhımdan
Yüz âh ki fâş etti derd ü gam-ı pinhânı
(265/6)

Şair aşk derdi karşısında çaresiz kalıp âh eder. Canı çıkar hâlâ derdini kimseye açıklayamaz. Ne yapacağını bilmez halde derdinin dermanını arar.
Çıktı cân kimseye izhâr edebilmen derdim
N’ideyim âh bu derdin ne ola dermânı
(267/5)

Hz. İsa çarmıha gerildikten sonra melekler tarafından göğün dördüncü katına çıkarılmıştır. Şair âhını feleklere eriştiren güzelden şikayetçidir. Çünkü göğe yükselen âhın gökyüzünde Mesîhâ’ yı ansızın incitmesinden çekinir.
Yetirdi âhımı gerdûna gör ol büt ne kâfirdir
Demez kim gökte âhım incide nâgeh Mesîhâ’yı
(277/2)



Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 13 Mar 2015, 17:54 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8924
Konum: BURSA
Resim2. Âh-ı âteş, âh-ı âteş-bâr, âteş-i âh:

Âh bilindiği üzere yakıcı bir özelliğe sahiptir. Âşığın âhı ateşe ve ateşle ilgili unsurlara benzetilir. Divan şairleri aşk acısıyla öyle bir âh çekerler ki bu âhtan çıkan ateş sadece kendilerini değil çevresindekileri de yakar. Fuzûlî’nin yaşadığı devrin koşullarını düşünecek olursak ateş aynı zamanda yangınlar dolayısıyla korku vericidir. Ateşli âhıma rağmen bana bağ teklif edersin. Ey bahçıvan açılan gülün sana gerekmez mi? Ateş bağı yakıp bitirecektir.
Âteşîn âhımla eylersin bana teklif-i bâğ
Bâğban gül-berg-i handânın gerekmez mi sana
(19/2)

Ey gönül kork, dert kuşlarına yuva olan cismin âhının ateşi ile yanmasın.
Ey dil hâzer kıl âteş-i âhınla yanmasın
Cismim ki derd kuşlarına âşyânedir
(99/7)

Divan Şairlerinin tabiplerle arası iyi değildir. Onların derdi aşk derdi olduğu için hekime ihtiyaç duymamışlardır. Fuzûlî bu beyitte âşık olarak kendi hastalığını teşhis ederek belirtilerini sıralar. Hekime seslenir, onun derdi aşk derdi, belirtileri de şiddetli âh, sarı yüz ve kanlı gözyaşıdır. Günümüzde doktorların hastalığın belirtilerini anlattığı gibi şairde aşk hastalığının belirtilerini söyler.
Tabîbâ kılmışım teşhîs derd-i aşktır derdim
Alâmet âh-ı serd ü rûy-ı zerd ü eşk-i âlimdir
(101/5)

Ateşli ah karanlıkta yolunu aydınlatır. Yolunu şaşırmak gerçek bir âşığın isteyeceği bir durum değildir. Fuzûlî, hayret karanlığında âşık için yol göstericinin ateşli âh olduğunu ifade eder. Dervişlerin hayret makamında kaldıklarında aşk yolunu kaybettiklerine işaret eder.
Yol azarsın zulmet-i hayrette ey dil vakıf ol
Zinhâr ol kûya varma âh-ı âteş-bârsız
(118/4)

Âşık gamdan meydana gelen gül bahçesinde yetişmiş bir fidandır. Bu fidanın yaprakları yara, ateş yağdıran âh meyvesidir.
Gülşen-i gam nahliyiz perverde âb-ı dîdeden
Dâğlar berg âh-ı âteş-bârımızdır bârımız
(120/4)

Mumun ateşle yakılması gerekir. Şairâne bir ifadeyle Fuzûlî, âh ateşi ile hüzünler kulübesinin mumunu yakar.
Ey Fuzûlî âteş-i âh ile yandırdın beni
Gâlibâ sandın ki şem-i külbe-i ahzânınım
(181/9)

Güneş divan şiirinde parlaklığı, gökyüzünü aydınlatması ve benzeri nedenlerle sevgiliye benzetilmiştir. Şair feleğin güneşe olan sevgisini sona erdirmesini söyler. Âşık olmak için şairin seher vakti âhından çıkan bir kıvılcımının yeterli olacağını belirtir. Bir başka ifadeyle âhın kıvılcımı güneş ışığını bile geride bırakır.
Kes mihrini ey çerh güneşten her subh
Bir şu’le yeter âteş-i âh-ı seherimden
(217/6)

Fuzûlî, bu beyitte de ateşli âhı göğe çekilen bir bayrak gibi düşünür. Şair ateşli âhıyle göğe bayrak kaldırınca felek güneşin altın bayrağını indirir.
Tâ alem kaldırdı âh-ı âteşinim şerm edip
Kıldı hur-şîdin felek zerrin livâsın ser-nigûn
(230/2)

Fuzûlî sevgiliye tavsiyede bulunur. Âşıklarına fazla eziyet etme, onların âh ateşinden sakın. Onları çerçöp gibi küçük görmemesini onların kıvılcımını önemsemesini söyler.
Hazer kıl âh odundan cevrini uşşâka az eyle
Has ü hâşâki yakma şu’lesinden ihtirâz eyle
(250/1)

Âteş-i âh bir meşale gibi etrafı aydınlatır. Gamın karanlığında dert ve belâ, şairi âhın ateşi sayesinde bulur.
Gam zulmetinde bulmağa derd ü belâ beni
Besdir Fuzûlî âteş-i âhım alâmeti
(301/7)


Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 03 Nis 2015, 21:21 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8924
Konum: BURSA
Resim3. Âh-ı ciger-sûz:

Ciğer yakan âhı âşığı dert mahallesinde ikâmet ettirir. Bu sıkıntı veren âhın sesine bu dert diyarından iyi makam olmaz. Fuzûlî bu beyitte âhı bir musıkî makamına benzetmiştir. Ciğer yakan âhın çıkardığı sesi âhenk olarak düşünür. Bu âhengin makamı da dert olmalıdır.(Tarlan, 1985:9)
Mukim-i kûy-ı derd eyler beni âh-ı ciğer-sûzum
Bu aheng-i melâl-efzâya bundan yeğ makâm olmaz
(113/3)


Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 11 Nis 2015, 10:46 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8924
Konum: BURSA
Resim4. Âh ü figân, Âh ü eşk:

Âh ü figân ağlama, inleme ve feryat etme şairin duygularını açığa vurmasını sağlar. Âşığın âh ve iniltilerinden etrafında bulunan halk perişan olur.
Perişan halk-ı âlem âh ü efgân ettiğimdendir
Perişân olduğum halkı perişân ettiğimdendir
(103/1)

Âşığın âh ile inlerken çıkardığı ses ney sesini hatırlatır. Neyin içini dolduran hava aşkın havasıdır. Ney kamışlıktan kesilerek vatanından, yakınlarından ayrılmıştır. Bir de içi oyularak yakılmış, ateşle delikler açılmış, boğumlarına halkalar takılmıştır. Ona üflenen her nefesle ayrılığın acısını terennüm eder. Âşığın göğsü de ney gibi aşkın havası ile doludur. Ondan çıkan ses âh ü figândan başka bir şey değildir.
Sînem hevâ-yı aşkın ile doldu ney kimi
Dem urduğumca âh u figandır çıkan nefes
(127/4)

Şair sevgilinin ayrılığından öyle bir âh ü figân eder ki iniltilerini ay duyar. İkinci dizede şair sevgiliye seslenir; gökyüzündeki ay bile duyduğuna göre âh ve iniltilerim sana da ulaşmış olmalıdır, der.
Sensiz geceler âh ü figânın meh işitti
Ey meh sana hem yetti ola âh ü figânım
(191/4)

Fuzûlî’ nin âh ve iniltisinin bu kadar çok olmasının sebebi yârin zulmüdür.
Etmeseydi sitem-i yâr Fuzûlî beni zâr
Bunca feryâd çekip âh ü figân etmez idim
(196/7)

Âh ve gözyaşının birlikte anılması son derece tabii bir durumdur. Ağlayıp inleyen âşık derinden âh çekecektir. Tabiatte var olan şimşek ve yağmuru hüsn-i ta’lil yaparak kendi âh ve gözyaşı arasında ilgi kurar. Bulut şairin âhını ve gözyaşını gördükçe yakını olmadığı halde onun derdine ağlar.
Berk u bâran sanma kim gördükçe âh ü eşkimi
Bilmezem nemdir benim ağlar bana yanar sehâb
(29/2)

Bu beyitte gözyaşı ve âhın nefreti halkın ondan uzaklaşmasına sebep olur. Halk yanından uzaklaşınca etrafında dönen ya girdâb yahut dönen rüzgârdır.
Eşk ü âhım nefreti kat’ etti ilden ülfetim
Çizginen çevremde yâ gird-âbdır yâ gird-bâd
(62/4)

Şairler çoğunlukla aşkını halka duyurmaya çalışır. Bazen de aşkı gizli yaşamak isterler. Fuzûlî bu beyitte gözyaşı ve âhtan şikayetçidir. Aşkının yolunda Fuzûlî’ yi âleme rüsvâ eden gözyaşı ile âhıdır. Bir yolda insanın yoldaşının gammaz olmasının fitneleyici bir belâ olduğunu söyler.
Fuzûlî’ni reh-i aşkında eşk ü âh eder rüsvâ
Belâdır her kimin bir yolda gammaz olsa yoldaşı
(276/7)



Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 27 Nis 2015, 10:55 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8924
Konum: BURSA
Resim5. Âh almak:

Âh almak birisinin bedduâsını almaktır. Bir beyitte şair feleğin âhını aldığını dile getirir. Fuzûlî âh almak kaçınılan bir durum olduğu için, menfi bir durumu dillendirmemek için sadece bir beyitte kullanmış olabilir. Hicran gecesini kavuşma sabahına değiştirmek için sabah ve akşam çarhın eteği şairin âhını alır.
Mübeddel kılmağa subh-ı visâle şâm-ı hicrânı
Benim âhım alıptır subh ü şâm çerh dâmânı
(266/1)



Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 01 May 2015, 07:26 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8924
Konum: BURSA
Resim6. Âh etmek/ eylemek:

Âh etmek ya da âh eylemek feryat etmek, inlemek, şikâyet etmektir. Âh etmek beddua etmek mânâsına da gelir. Fuzûlî âh eylemek ifadesini değişik anlamlarda kullanmıştır. Aşağıdaki
beyitte âh etmesinin sebebini söyler. Şaire âh ettiren sevgilinin servi boyu, kan ağlattıran da gülen dudağıdır.

Âh eylediğim serv-i hırâmânın içindir
Kan ağladığım gonce-i handânın içindir
(105/1)

Burada da muhatabı yâri görünce sabırlı ol diye nasihat eden birisidir. Bu kişi şairin derdinden anlamayan biri olmalıdır. Çünkü ona çok kolay görünen bu durum âşık için çok zordur. Âşığın sabırlı ve kararlı olması mümkün değildir.
Ey diyen sabr kıl âh eyleme yâri göricek
Bana düşvârdır ol ger sana âsan görünür
(108/4)

Fuzûlî, âşığa nasihat eder. Sevgilinin cevir ve cefasından âh edilmez, çünkü güzelliğin kemâl halinde bulunabilmesi için gerekli olan bir şeydir.
Cevrden âh etme ey âşık ki ayn-ı lutftur
Dost esbâb-ı kemâl-i hüsne noksân istemez
(115/4)

Feleğe seslenir. Her an bağrını kan edip, işini âh etmemesini, kendisine beddua ettirmemesini söyler. Çünkü bir misafir gibi gelip geçici olduğundan kısa bir süre âşığa iyi davranması yeterlidir.
Kan edip bağrım işim âh etme her dem ey felek
Hürmetim tut bir iki gün senin mihmânınım
(181/8)

Âşıklık şairin içini yakar. Âh etmemenin mümkün olmadığını ciğerinin yandığını ifâde eder.
Ciğerim dağına merhem bulmadım senden
Nice âh eylemeyem âh yanıptır ciğerim
(209/2)

Âh etmenin şikayet anlamında geçtiği beyitte şöyle söyler: “Vücudum ney gibi parça parça da olsa yine de âh etmem.” Muhabbet davasında bulunanların çektiği sıkıntılardan şikâyet etmemesi her şeyi hoş görmesi lâzımdır. Tasavvufi mânâda aşk yolunda ilerleyen âşık durumundan, çektiği sıkıntılardan rahatsızlık duymaz. Tam bir teslimiyetle her şeyin sevgiliden geldiğine inanır. Muhabbet davasında bulunmak aşk yoluna girmek, demektir. Aşk yolunda hâlinden şikâyet etmek olmaz.
Vücudum ney kimi sûrâh sûrâh olsa âh etmen
Mahabbetten dem urdum incimek olmaz cefâlardan
(215/8)


Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 12 May 2015, 09:44 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8924
Konum: BURSA
Resim7. Berk-i âh:

Berk (şimşek) divan şiirinde yakıcı olması, ışığı ve hızı sebebiyle ele alınmıştır. Berk kelimesi âh ile birlikte kullanıldığında yakıcılık vasfı ortaya çıkar. Berk-i âh aşağıdaki beyitte olduğu gibi cihanı yakar. “Ey gökyüzü canımı yakıp, âhımın şimşeği ile cihanı yakma, parlak güneşin sana lâzım değil mi?” derken güneşin ışığını kendi âhından aldığına işaret eder.
Yandırıp cânım cihan-sûz etme berk-i âhımı
Âsman hur-şîd-i rahşânın gerekmez mi sana
(19/5)

Şairin âhının yıldırımı evin her köşesinde yarıklar açar. Ey gül, bülbülün kafese nasıl esir olduğunu gel de gör.
Berk-i âhımdan evim her gûşe bulmuş rahneler
Gel gör ey gül kim giriftâr-ı kafesdir andelib
(35/5)

Âhın şimşeği altından bir taç, gümüşe benzeyen gözyaşları da fildişinden taht olmuştur. şimşek çıkardığı ışık dolayısıyla altından bir tâca benzetilir. Fuzûlî de melâmet ülkesinin sultanı olur.
Ey Fuzûlî ben melâmet mülkünün sultânıyım
Berk-i âhım tâc-ı zer sîm-i sirişkim taht-ı âc
(49/7)

Sevgilinin mahallesinde çakan âh şimşekleri Fuzûlî’ nin karanlık gecede yolunu aydınlatır. Sevgilinin mahallesine doğru yola çıktığı zaman rehberlik eder.
Ser-i kûyunda gönlüm berk-i âhın sanma bî-hûde
Karangu gece azm-i kûyun etsem reh-nümûnumdur
(87/5)

Âşıklar zaman zaman etraftaki insanlar için sıkıcı olur.
Fuzûlî ise bu beyitte kuşların ve vahşi hayvanların âhının şimşeğinden ve gözyaşından rahatsız olduğunu söyler.

Berk-i âhım gök yüzün tutmuş sirişkim yer yüzün
Sohbetimden hem vuhûş etmiş teneffür hem tuyûr
(94/2)

Âşığın çektiği âhın yıldırımı okun temrenini eritir. Eskiden okun ucundaki temren kalıplara dökülerek yapılırdı. Fuzûlî o devir için bilinen genel bir bilgiyi farklı bir şekilde kullanır. Şairin kalıbına yeni bir ruh dökülecektir. Bedenin ruh için kalıp olması meselesini orijinal bir hayâl ile dile getirir.
Kâlebim görmüş tehî dökmek diler bir tâze rûh
Berk-i âhım kim gelen peykânına vermiş güdâz
(114/4)

Şairin ağlayıp inlemelerinden uyanan komşusu âhın yıldırımından yanmaktan kurtulur. Burada âhı ile etrafındakilere zarar veren bir âşıktan söz eder.
Berk-i âhından Fuzûlînin köyerdi bî-haber
Dünler efgâniyle bîdâr olmasa hem-sâyesi
(300/5)

Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 09 Haz 2015, 00:17 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8924
Konum: BURSA
Resim8. Dûd-ı Âh:

Dûd-ı âh beddua, inkisâr mânâsına da gelir (Onay,2009, s.43). ġairlerimiz âhı alevli bir duman olarak hayal etmişlerdir. Dûd-ı âh Fuzûlî’ nin şiirlerinde farklı beyitlerde yer alır.

Dûd-ı âhı bulut olup ayın yüzüne perde çeker. Sevgilinin ay yüzünün görünmesine engel olur. Âh dumanının etrafı kaplayarak karartması, sevgilinin güzelliğinin görülmesine engel olması gerçeğe yakın benzetmelerdir.
Oldu ebr-i dûd-i âhım perde-i ruhsâr-ı mâh
Âh kim almaz cemâlinden henüz ol meh nikâb
(28/7)

Sevgili yüzünü ve benini gözden gizlerse âhın dumanı, güneşi feleğin yüzüne ben yapar.
Kılma gözden çihre vü hâlin nihan kim kılmaya
Dûd-ı âhım âf-tâbı çihre-i gerdûna hâl
(172/5)

Dumanın çevreye yayılarak ortalığı kaplaması son derece can sıkıcıdır. Sevgiliyle beraber olma arzusu ile âşığın çıkardığı âhın dumanı etrafı kaplayarak gündüzü gece eder.
Bu temennâda kim ol şem ile hem-sohbet olam
Dûd-ı âh etti dünüm tek günümü târ benim
(207/4)

Bir başka beyitte dûd-ı âh bir kemend olup feleğin boynuna dolanır. Felek bu kementten kurtulamaz. ġairler felek karşısında çaresizliklerini dile getirirken, bu beyitte Fuzûlî âhının dumanından kementle feleği bir av olarak göstermesi ilginçtir.
Kemend-i dûd-ı âhındır Fuzûlî çerh boynunda
Aceb sayyâdsın kim çerh kurtulmaz kemendinden
(218/6)

Şairane bir ifade ile dumanın çıkması için pencerelerin açılmasını hatırlatır. Felek bir mahzen, âhın dumanı çıkması için yıldızlar da pencere olmuştur.
Sun’ mi’mârı yapan sâ’atte gerdun mahzenin
Dûd-ı âhım çıkmağa açmış kevâkib revzenin
(227/1)

Klâsik edebiyatımızda âhın bir duman olarak tahayyül edilmesi, etrafı dumanın kaplaması sık karşılaşılan bir benzetmedir. Sevgiliyi bir an bile görmese âh dumanının etrafı kaplayacağını söyler. Ey Fuzûlî dûd-ı âhım tîre eyler âlemi
Görmesem bir lâhza ol mâh-ı melek-sîmâ yüzün
(228/7)

Âhın dumanını sığınılacak bir gölge gibi düşünür. Hatta bu gölgeyi şair bir ikbal gölgesi olarak düşünür.
Gam günü üstümde senden özge yok ey dûd-ı âh
Lûtf edip benden götürme sâye-i ikbâlini
(296/7)


Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 14 Tem 2015, 02:30 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8924
Konum: BURSA
Resim9. Şu’le-i âh:

Âh’ın ateşi ve kıvılcımları etrafta bulunanları da yakar. Aşkın gönlünü yakmasını, yüreği dağlamasını şairler zaman zaman kebaba benzetmişlerdir. Fuzûlî’ de avâre gönlünü âhının dumanıyla yaktığını, etrafında bulunanların da bu ateşten kebap olacağını söyler.
Şu’le-i âh ile yandırdım dil-i ser-geşteni
Bir od oldum çizginen çevremde olmaz mı kebâb
(28/2)

Âşıklığın sembollerinden birisi de gözyaşıdır. Âşık sevgili uğruna gözyaşı döker, arada bir de âh çeker. Kendisini aşkın sultanı olarak düşünen şair gözyaşını taht, âhının alevini de taç olarak düşünür. Gözyaşı ve âh kavramı bu beyitte birbiriyle alâkalı iki unsurdur. Gözyaşı taht-ı revân, âhının Şulesi altın taçtır. Böylece kendisini aşkın devleti ile sultan olarak görür.
Yaşım taht-ı revândır tâc-ı zerrîn Şu’le-i âhım
Görün kim devlet-i aşk ile ne sultanlığım vardır
(92/2)

Divan şairleri “âh” kavramını bayrakla birlikte kullanmışlardır. Fuzûlî, ayrılık gecesi aya âh alevinin bayrağını çektiği halde; o ay gibi güzel ondan haberdar olmaz.
Maha çektim şeb-i hicrân alem-i Şu’le-i âh
Âh kim olmadı ol mâh haber-dâr henüz
(122/4)


Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 09 Ağu 2015, 13:22 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8924
Konum: BURSA
Resim10. Tîg-i âh:

Divan şiirinde sevgiliye ait güzellik unsurları oka benzetilmiştir. Âşığın ise âhı oka benzetilmiştir. Âhın oku, dudağının balının arzusundan taş deler. Âşığın hüzünlerle dolu evi, arı peteğine benzese hayret etmemelidir.
Taş deler âhım oku şehd-i lebin şevkinden
N’ola zenbûr evine benzese beytü’l-hazenim
(204/3)

Gözyaşı ile âhı birlikte kullandığı başka bir beyitte de âhının okuna gözyaşı su verir. Ok yapımında çeliğe verilen su ve suyun miktarı önemlidir. Fuzûlî farklı bir hayal kurar. Âhını kılıç, gözyaşını da ok yapımı için gerekli olan su olarak düşünür.
Su verir her subh-dem göz yaşı tiğ-i âhıma
Kim dökem kanın sipihrin salsa mihrin mâhıma
(242/1)


Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 28 Ağu 2015, 10:54 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8924
Konum: BURSA
Resim11. Tîşe-i âh:

Fuzûlî’ nin şiirlerinde âh kavramı ile alâkalı olarak ilgi çekici bir başka kullanım da âhın kazmaya benzetilmesidir. Felekten şikayet etmez tam tersi feleği haklı görür. Şair âhının kazması ile onun binasını viran ettiği için felekten başına taşlar yağar.
Değil bî-hûde ger yağsa felekten başıma taşlar
Binâsın tîşe-i âhımla virân ettiğimdendir
(104/4)


Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 17 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye