DR.HALUK NURBAKİ-SONSUZ NUR

Dr. Haluk Nurbaki (k.s.) nin hayatı ve eserleri.
Cevapla
Kullanıcı avatarı
tahaakb
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 1182
Kayıt: 20 Oca 2010, 02:00
Konum: Ankara

DR.HALUK NURBAKİ-SONSUZ NUR

Mesaj gönderen tahaakb »

kulihvani yazdı: 19 Nis 2011, 02:40 Onk. Dr. Haluk Nurbaki

Resim

Onk. Dr. Halûk Nurbâki, 2 Şubat 1924 yılında Nevşehir’in Nar kasabasında dünyâya geldi.
Annesi Nevriye Hanım Mevlevî terbiyesi almış ve Mesnevî sohbetleri yapan bir Hanımefendiydi.
Bu sohbetler sırasında Hz. Mevlânâ’nın son türbedarlığını yapan Mehmed Dede’nin sevgi ve himmetine mazhar oldu.
Halûk Nurbâki annesiyle yaşadığı bu mânevî atmosferin yanı sıra o dönemde babası Edip Ali Beyin yaptığı araştırmalar sonunda oluşan Aynî, Mısrî Sultan, Deli Bekir, Abdurrahim Karahisarî gibi pek çok Velî’nin hayatlarını anlatan eserlerle de gönül dünyâsının yapı taşlarını oluşturdu.
İslam Peygamberine olan aşkı ve sevgisi Afyon’da geçen çocukluk yıllarında atılan bu kıvılcımlarla başladı. Halûk Nurbâki tahsilinin ilk bölümünü Afyon’da tamam­ladı. Afyon Lisesini bitirdikten sonra İstanbul’a tıp tahsili için geldi.
Nurbâki 6 yıllık tıp tahsilinin İstanbul’da devam eden 5 yılında daha sonra kitaplarına yansıyacak olan ve Türkiye’de ilk kez veri olarak kullanılmaya zemin oluşturacak biçimde Almanya’dan Türkiye’ye gelen bilim adamlarından matematik, fizik ve kimyâ konularında özel dersler aldı.
Yine bu dönemde Nûr-u Osmâniye ve Beyazıt câmilerinde hadis dersleri aldı, bu sırada Şemsettin Yeşil ile tanıştı ve bu tanışma onda Ehl-i Beyt aşkını coşturdu.
Aynı zamanda Necip Fâzıl ile devam eden diyaloğu, ona İslâmî mücâdele insiyatifini öğretti ve netîcesinde 1950’li yıllarda dönemin çetin şartlarına rağmen Büyük Doğu cemiyetini kuran dokuz kişiden biri olarak yer aldı.
Bir süre sonra da bu cemiyetin genel sekreterliğine getirildi. Hareketli ve dinamik bir talebelik hayatı geçiren Dr. Halûk Nurbâki Tıp Fakültesi mezûniyeti sonrasında yurdun çeşitli yerlerinde hükûmet tabibi olarak çalıştı.
Memleketini adım adım gezerken pek çok mânâ sultanı, derviş ve meczuplarla karşılaştı. Bu ustalardan gönül sohbetlerinin nasıl yapıldığını gördü ve yaşadı.
1954 yılında mecbûri hizmetin son durağı olan Afyon’un Sinan paşa kasabasına geldi. Burada sohbetlerinde sık sık
Fâik ağabeyolarak andığı mürşidi Fâik Saraç Beyefendi ile tanıştı, derin dostlukları oldu ve kendilerinden mânâ eğitimi almaya başladı. Mânevî silsile 93 Harbi imamı Hâfız Osman Bedrettin, Şeyh Samini ve Şeyh Ali Septi vâsıtası ile Bahaeddin Nakşibend hazretlerine intikal ederken, diğer bir yandan da Abdülkadir Geylâni Hazretlerine gider.
Bu kanallardan aldığı mânâ bilimleri eğitimini pozitif bilimlere olan vukûfiyeti ile harmanlar. Bunu da yıllar yılı anlatır ve yazar. Yine bu sıralarda Diyarbakırlı Faik Yaşar Beyefendi ile tanışır, onunla da uzun yıllar mânâ fazında süren dostluğu gönlündeki Fahr-i Kâinat ateşini daha da coşturur.
Hayâtında karşılaştığı kişilerin ve olayların birer tesâdüf olmadığını iyi bildiği için bu kişi ve olaylarla gönül havuzunu alabildiğince doldurur. Sinan paşa kasabasından Afyon’a Hükûmet Tabibi olarak tâyin edilen Nurbâki bu görevinin yanı sıra Afyon Lisesi’nde Fizik, Kimyâ ve Matematik dersleri verir.
Babası Edip Ali Bey ile aynı okulda karşılıklı sınıflarda derse girmenin hazzını yaşar. 1961-65 yılları arası Afyon milletvekili olarak TBMM’de görev yapan Nurbâki, daha sonra Radioterapi ve Radiobiyoloji ihtisasını tamamladı ve kanser konusundaki çalışmalarını yoğunlaştırdı.
Fransa, İsviçre ve İngiltere’de mesleğiyle ilgili çalış­malarda bulundu. Bu çalışmalarına bağlı olarak
Radyasyon ve Miniklerin Evreni”, “Kanser”, “AIDS”, “İnsan ve Hayatgibi pek çok kitapları oldu.
Kanser (Onkoloji) Hastanesi Başhekimliği, Ankara Numûne Hastanesi Radioterapi ve Radiobiyoloji Ens­titüsü şefliği görevlerinde bulundu ve buradan emekli oldu. Numûne Câmiinde Cum'a vaazlarında bulunurken, hastanede ve muâyenehânesinde de mânâ soh­betleriyle irşad görevini yerine getirdi.
Numûne Câmisindeki vaazları bir dönemin ilgi odağı oldu ve pek çok ünlü katıldı, basın burada dile getirilen Nurbâki’nin farklı yorumlarına sık sık yer verdi. Yararlandığı kaynaklar olarak önce Yüce Kitabımız Sönmeyen Güneş Kur’ân-ı Kerîm ve hadisleri belirten Nurbâki, bunları anlamak noktasında muhatap olduğu üç ismi; Muhyiddin-i Arabi, Mevlânâ ve Abdulkadir Geylâni olarak sıralar.
Madde ile mânâ bilimlerinin esrarlı hikmetlerini birleştirerek eser­ler yazan Nurbâki, binlerce insanın hidâyet vesîlesi oldu. O, ALLAH’ın hoşnutluğunu kazanma sanatının Fahr-i Kâinat Efendimizden geçtiğini son derece iyi özümsediği için son nefesine kadar tüm mü'minlere de Efendimizin gönlünü edebilme- rızâsına ulaşma sanatını anlatmaya çalıştı.
1951 yılında, 27 yaşında iken İslâm'ın Nûru dergisinde neşretmeye başladığı yazılarını Büyük Doğu dergisinde sürdürdü. Zafer Dergisinde başyazarlık yaptı. İlk kitabı olan Tek Nur’u l956-57 arasında kaleme aldı, bu kitabı l959 da Sonsuz Nur tâkip etti. Bilime ve yeni gelişmelere merak duyan, İslâmiyet’in klasik, eksik ve günün teknik gelişmelerine uygun olmayan yorumlarından bunalan ve kaçan genç neslin inanç kapısı oldu.
Kurân’ın akıl almaz hikmetleri, çağları aşan bilimsel mu'cizeleri içeren bir kitap olduğunu gösteren yazı ve kitaplar yazan Nurbâki genç nesle
mü’min olmanın asil duygusunu kazandırdı. O müsbet bilimlerin kaynağının Kur'ân olduğunu gösterdi. Kur'ân’dan yola çıkarak bilimin gerçeğini ve insanlık için değişmez doğruları îzah etti. Hiçbir zaman bilimi Kur'ân’ı kanıtlamanın aracı olarak görmedi.
Yeryüzüne RABBimizin lûtfettiği tek gerçek ve değişmez yazılı dökümanın Kur'ân olduğunu her zaman ve her yerde herkese anlattı. Kur’ân yorumlarına, asr-ı saadete ve İslâm îtikadına dâir yirmi beşin üzerinde esere imza atan Dr. Haluk Nurbaâki son yıllarını İstanbul’ da İslâm’ın Nurdan Annelerini ve Yüce İslâm Büyükleri’ ni her ay verdiği konferanslarla anlatarak geçirdi. Çeşitli dergilerde ve gazetelerde yazılar yayınladı, tebliğler sundu.
Konferanslar, paneller, açık oturumlar, sohbetler hayâtının bir parçası oldu.
Yaşım müsâit olsa
İnananları analiz laboratuarı kurar mü’minlerin bunamayacağını gösterirdimdiyen Nurbâki, Radyo ve televizyonlardaki konuşmalarını son günlerine kadar sürdürdü.
Ehl-i beyt kölesi, Fahr-i Kâinat âşığı olan Dr. Haluk Nurbâki için
Ahlâk-ı Muhammedîvazgeçilmez bir ha­yat düsturu idi. Ömrünü bu dâvâya adamış sevgi adamı Dr. Haluk Nurbâki şu önemli sahalarda kalem ve kelâm sâhibidir.

1. Mükemmel bir ilim adamıdır. Eserleri bu tesbitin çok canlı şâhididir. Bilgi ile tecrübe kombinasyonu için­de pırıl pırıl, tâze, canlı eserler verdi.
2. Son derece mütevâzı' bir “gönül, ruh, tasavvuf” ehlidir. Sohbetlerinde ışıl ışıl bir rûhâniyetin tütmesi bu mümtaz vasfı sebebiyledir.
3. Yılmak bilmeyen bir azim ve şevk ile “gerçek bir İslâm mücâhidi” özelliği taşıyordu. 2 Haziran 1997′ de çok sevdiği İstanbul’da 73 yaşında âlem-i cemâle yansıdı. Arkasında binlerce seveni, yüzler­ce dervişi bırakan Dr. Haluk Nurbâki tam bir düğün (Şeb’i aruz) coşkusu ile Afyon’da annesi, baba ve merhum eşi Mesrûre hanımın yanına âlem-i ledünne ışınlanmak üzere tevdi edildi.

Bütün Eserleri:
* Tek Nur.
* Sonsuz Nur .
* Gönül Penceresinden Fahr-i Kâinat Efendimiz .
* Fatihanın Kırk Yorumu .
* Kutsal Mücâdelem.
* Kur’ an Mu'cizeleri.
* Kur’ânın Matematik Sırları.
* Namaz Sûreleri Yorumu.
* Sûre-i Yusuf’un Yorumu.
* Sûre-i Tekvir’in Yorumu.
* Gönüllerde Sema .
* Anadolu Mu'cizesi .
* Îmanla Gelen ilim 1-2
* Nurdan Anneler.
* Evrendeki Mu'cize.
* İnsan Bilinmezi.
* Gerçek Aşık Gerçek Âlim :Haluk Nurbâki.
* Bakara Sûresi Yorumu.
* Âyet-el Kursi Yorumu.
* Yasin Sûresi Yorumu.
* Bilim Açısından Îmanın Altı Şartı.
* Peygamber Çizgisinde Yaşamak.
* Velîler Deryâsından Katreler.
* Nur Dolu Geceler.
* Yüce İslâm Büyükleri.

Resim
Kullanıcı avatarı
tahaakb
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 1182
Kayıt: 20 Oca 2010, 02:00
Konum: Ankara

Re: DR.HALUK NURBAKİ-SONSUZ NUR

Mesaj gönderen tahaakb »

Resim

Dr.Haluk NURBAKİ

Sonsuz Nûr

Müslüman demek.: "Allah'tan selâm gelmiş olan" demektir. Öyle bir selâm ki, Fahr‐ı Kâinat hakkı için... Fahr‐i Kâinat; ezel ve ebedin yaratılış sebebi, maddesiyle mânâsıyla hilkatin esas sırrı...Fahr‐i Kâinatın Allahʹa gittiği, bizleri de lütfen ve tenezzülen götürmek amânında bulunduğu yoldur. O yol, SONSUZ BİR NÛR yoludur..

SONSUZ NÛR..

NEFS MÜCÂDELESİ.:

1. TÂRİFLER ve BAŞLANGIÇ.:

Nefsin terbiyesi, aşk ve mârifet, kulun en üstün oluşa intikal etme metodudur. Kitabımızın ilk üç kısmında tetkik ettiklerimiz ahlâk yollarında yürüyen her müʹmin, madde ve mânâ hayatının saadetinî kazanmış olur. Cennete pürüzsüz gider. Ancak kulun yaradılışındaki mûcizevî sır bu kadarla bitmez. Allahʹa giden yol, içimizdeki büyük kâinatın keşfi, insanın mahlûk çerçevesinde gaye ve ufka erişmesi, ayrı bir sanʹattır ve şüphesiz ki bu sanʹat Ahlâk‐ı MuhhaMMediʹnin en merkezî noktasıdır.

Bize şimdiye kadar yanlış bir takım anlamlar halinde öğretilen (ehlince yazılan hariç) tasavvuf ve şeriat bilgileri, ayrı iklimlerden geliyormuş gibi sunulduğu için, zîhinlerde çeşitli istifhamlar bırakmıştır. Onun için bir kaç noktayı Ahlâk‐ı Muhammedîʹnin ana kanunları halinde sıralamak isterim :

1-) Tasavvuf, şeriat diye İslâmʹda ayrı metodlar yoktur. Îslâmın bir tek metodu vardır; o da Ahlâk‐ı Muhammedîʹdir.

Bunun içinde ibadet de, âşk da, vicdan da, ilâhî emre itaat de, ayrılmaz ve çözülmez hamur halinde mezcolmuştur.

2-) Tasavvuf bir çok beyinsiz ve şuursuzların sandığı gibi bir nevî mistisizm veya platonizm değildir. İslâm tasavvufu Fahr‐ı Kâinat Efendimizin malıdır ve hiç bir tağşiş görmemiştir. Kitabımızın son üç bölümü okununca bu noktayı her okuyucu kendisi, kendi çözmüş olacaktır.

3-) Şimdiye kadar bir çok yazarların tasavvuf bahsindeki mütereddit çekingenlikleri bizi ilgilendirmemeli. Örnek olarak daima İslâmın ‐dost düşman herkesçe tanınan‐ büyük incileri alınmalıdır. Şüphesiz ki her yazılanın başında Kurʹân, her örnek insanın ufkunda Fahr‐ı Alem Efendimiz vardır ve Oʹnun yolu gayemizdir.

4-) Yine bâzı kabukta kalanlar, İslâm ahlâkına Efendimiz misal getirilince tuhaflaşırlar ve «O peygamberdi, söyledikleriniz O`na mahsustu, biz kaldırıp hazmedemeyiz» derler. Bu muhakeme tarzı Efendimizi anlamamaktan doğar. Efendimizin sırrı her bilgi ve zannın ötesindedir.

Bu dünyada Efendimiz ne yapmış ve ne emretmişse, tatbiki bize emir ve sünnettir. Hattâ ehlince malûmdur ki, Efendimiz ahlâk‐ı Muhammediyi nazarî olarak vermek ve amelî olarak bu ümmete onu göstermek için lütfen, bu bizim âleme teşrif etmiştir. Yoksa emirler ve Efendimizin yaptıkları, bizim için ve bize göredir. Şüphesiz ki Peygamber Efendimizin kendine has ahlaki örnekleri de vardır. Ancak bîzlere, tercihen ve kayden gelenler bu husus dışındadır. Bu örnekler daha çok velilerin lisanından sohbetlerde verilmiştir.

5-) Öteden beri gelen alışkanlık; okuyucuda, tasavvuf bahsinde : «Aslı hangi esasa dayanıyor? sorusunu uyandırdığı için, ilk üç kısımda mevcut emirlerin âyet ve hadisleri yazılmadığı halde, bu son üç kısımda daha çok hadis ve âyet vardır.

6-) Nefs bölümünü okurken daha iyi anlayacağımız şekilde, nefsin amansız düşmanı bizim en yâr dostumuz Ahlâk‐ı Muhammedîʹnin bu son üç bölümü olduğundan, bu kısımlar okunurken nefs daima bizi açmaza düşürmek ister. Biz ona hiç olmazsa akıl ve bilgi ile karşı koyabilmeliyiz. Kitabımızın gayelerinden biri de budur.

7-) Şu noktayı çok iyi bilmeliyiz ki; Efendimizin ismi eksik bir mealle şöyle açıklanabilir :

MuhaMMed.: En güzel hamd eden ve hamde uğrayan.
Mustafa.: En iyi arınmış.
İşte son üç kısım, bu iki sırrın açıklanmasından başka bir şey değildir. Hal böyle iken, artık Ahlâk‐ı MuhMMedî üzerinde Tasavvufʹun yerini «var mı, yok mu?» diye aramak gülünç olur.

Kaynak alıntı: Dr. Haluk Nurbaki-Sonsuz Nûr
Resim
Kullanıcı avatarı
tahaakb
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 1182
Kayıt: 20 Oca 2010, 02:00
Konum: Ankara

Re: DR.HALUK NURBAKİ-SONSUZ NUR

Mesaj gönderen tahaakb »

Resim


SONSUZ NÛR..

NEFS MÜCÂDELESİ.:

İNSAN KOMPLEKSİ

İnsanın lûgat mânası «göz bebeği» demektir. Bu tâbirden, bir taraftan insanın en üstün mahlûk oluşu kasdedilirken, bir taraftan da Allahın kendi cemalini seyrettiği pencere anlamı belirtilir. İşte nefs mücadelesi bu göz bebeklik vasfına lâyık olabilme metodudur.

İslâm fikir çilesi insan bütününü dört bölümde inceler, yâni insan dört unsurun birleşmesinden meydana gelmiştir :

1. nci unsur Ruh, 3. cü unsur Gönül,

2. nci unsur Nefs, 4. cü unsur Vücud ve Akıl.

Bütün ilim, her türlü metod ve anlamı ile bu unsurların kavuşup birleşme mekanizmasını tarif ve tespitten âcizdir.

Biz yalnız 4 unsuru teker teker izaha mezunuz.

1) Nefs: Biraz aşağıda tafsil edilecektir. İnsan kompleksinin en mühim unsuru muhakkak nefsdir ve bizim şahsiyet unsurumuzdur. Düşünme, hayat, muhakeme, irade gibi çeşitli kökleriyle bize yerleşen benlik şuuru, nefsdir. Bir ucu ile madde olan vücuda bağlı, bir ucu ile de madde dışı olan zaman ötesinde hududlanır.

2) Ruh : İçimizdeki bizden ötede mevcut olan şahsiyettir. Çok kere içimizde başka biri varmış da bize bizden ötede hitap ediyormuş gibi gelir. İşte o ruhumuzdur. Evvelce Tek Nurda da ısrarla belirttiğim gibi, İslâmdaki ruh anlayışı tamamen başka ve bâtıl inanış şekillerinden müberradır : Allah İslâmdan evvelki din ve kitaplarda ruha ait hiç bir emir vermemiştir. Diğer dinler ve çeşitli inanç müesseselerindeki ruh anlayış ve târifleri, indi ve bâtıldır. Kurân ruhu ehline en açık, ehilsize en kapalı şekilde : «Ruh emr âlemindendir.» emri ile vermiştir. Sırası geldikçe bu âyete ait açıklamalar yapacağız. Ruh, madde ve enerli dışındaki bir oluştur.

3) Gönül : Makarrı kalb olan bir seziş âlemidir. Sır, muhabbetin ve onun tezahürü olan tasarrufun alışveriş merkezidir. Aşk bahsi okununca onun yeri daha iyi anlaşılacaktır.

4) Vücûd : Bütünü ile ve merkezi olan beyin dolayısiyle akıl olarak tetkik edilir. Maddedir ve fâni hayatımızın bineğidir.

Bu dört unsuru iyice anlamak için çeşitli misallerde örnek vermeği uygun gördük.

Heyecan : Bu psikolojik olay, yukarıda saydığımız dört unsurun her hangi birinden doğabilir.İcabında diğer unsurlara da sirayet gösterir.

Bir açın nefis olan yemeğe duyduğu heyecan maddîdir; yâni alelâde fizyolojik bir hâdisedir. Bu yemek, sevgilinin sofrasında ise heyecan gönle sirayet eder. Haram bir lokmaya karşı duyulan heyecan nefsden doğar. Yine yemek üzerinde, meselâ bir mânâ dostunun evinde yiyeceğimiz lokmaya karşı duyduğumuz heyecan ruhdan doğar.

Şehvet gibi daha çok karışık bir heyecanda menşe nefsdir. Evvelâ vücudu, daha sonra da bütünümüzü nefs, şehvet heyecanına istilâ ettirir. Ruh çetin bir hal ile örtülür, gönül duyuşları alamaz, buğulu bir cam hâline gelir.

Daha asîl bir ruh heyacanı, meselâ Allah yolundaki bir heyecan, ruhdan veya gönülden neşet eder; zamanla bütün vücut bu asil duygunun fırtınasına kapılır.

Gönülden menşe alan bir âşkı hakiki heyacanı ise böyle bir zaruret ânıdır ki, o sırada kâinatın bütün maddesi o gönle düşse erir ve yok olur.

Bu dört heyecan menşe bakımından farklı, mahiyet bakımından ise ayrı ayrı potansiyeldedir. Bu farkı tadan bilir.

Bu günün İslâmdan ayrı görüşü; yâni psikoloii, psikomatik tıb vs. ilim şubeleri; insanı,«şahsiyet=beden+rûhî olaylar» şeklinde yorumlamaktadır. Onun için de heyecanı bir tek unsur bitir, «heyecan heyecandır» der ve geçer.

Batılı ilim adamlarının insan üzerindeki metafizik bilgi ve tecrübeleri de bu sakat tarifin üzerine binâ edildiğinden, akıl ve zevk, ilim karşısında iptal olmaya mahkûmdur. Onların rûhî olaylar dediği hâdiselerin ruhla alâkası olmayıp, nefsin dış zarına ait bilgiler olduğunu şimdilik bilmemiz ve onları bu zaviyeden seyretmemiz bizim îmanımıza has bir istihza zevki verir.

Yukarıdaki misali rüya üzerinde tatbik edersek :

Rüyada kompleksimizin ruh ve gönül kısmı tam faal ve hâkimdir. Beden nisbî bir hudut dahilinde rüyaya iştirak etmiştir. Hasta ve yorgunluk hallerinde bilhassa vücut rüyaya tesir edebilir. Nefs ise rüyada müşahit sıfatının ötesine geçemez ve rüyadan hissedar olamaz.

Onun içindir ki rüya; Rabbilâleminin, insanı büyük bir terbiye unsurudur. Şimdi yeryüzünde bu söylediklerimizi açalım : Hepimizce malûmdur ki; rüyada bir anda İstanbulda, bir anda Ankarada veya bazan ikisinde birden olabiliriz. Bu, mekân ötesi bir hâdisedir. Ruhun özelliğidir. Cenabı Hakkın, mekânı iflâs ettiren ruhumuzdaki sırrı bize tattırmasından doğar. Nefs uyandığında bu sırrı şöyle ifade eder : Bu gece rüyamda iken bir bakıma İstanbulda bir bakıma Ankaradaymışım der.

Bazan rüyamızda evvelce bildiğimiz bir şahsı görürüz. Ertesi gün akşama kadar o şahsın siluetini göz önünden silemeyiz ve tesirini geçiremeyiz. Bu, gönlün sırrıdır. Rüyada nefsin tesirinden âzâde olan gönül, o silueti aldığı için akşama kadar tesiri devam eder. Rüya bahsini açmışken başka bir sırrı da verelim : Rüya, âlemler sisteminde birinci sayfadan ötededir. Dolayısiyle insan kompleksini mekân ötesine iletebilir. Bu noktayı bir sohbet misali üzerinde çözelim :

İslâm bilgilerine sahip mümin ve mânâda oldukça niyet sahibi bir zâta felç gelir ve iki sene yatağa mahkûm eder. Bir gün rüyasında Mekkede namaz kıldığını görür. O zatın irfan ve ilmi, kendinin felçli oluşunu düşünerek durumun rüya olduğuna hükmeder. Bu arada namazdan sonra kadınlar safında aynı namazda bir de kadın görür. O zât duada iken, kadının namaz esnasında bir ayağını mûtemadiyen salladığını müşahede eder.

O şahıs, mânâ ilmine olan âşinalığı dolayısiyle rüyayı hayal değil de, ruh ve gönle ait bir gerçek bildiği için; uyanır uyanmaz, ertesi gün de namazı Mekkede, rüya halinde, kılmaya niyet eder.

Dûâsı kabul olur. Ertesi gün sabah namazını yine Mekkede kılar ve aynı kadını yine namaz kılarken ve ayağını sallarken görür. Namazdan sonra kadına rüya âleminde sorar :«Ayak sallamakla namazın bozulacağını bilsen gerek, niçin sallıyorsun» Kadın güler : «Biraz yürüyelim izah ederim» der ve adamın elinden tutup bir kaç adım atar. Bir eve gelirler. Evde bir beşik kendi kendine sallanıyor ve yanında bir adam yatıyor:. Kadın gayet tabii bir edâ ile :«Kocam» diyor, «namaza kalkmaz. Rahatsız olmaması için ayağımla camiden beşiği sallıyordum» Bizim felçli hâlâ rüyadadır. Utanır, af dileyip çıkacağı zaman kadın soruyor :«Nereye» Adam cevap veriyor : «Zaten rüyadayım, uykuya dönüyorum veya uyanmayacaksam camiye» Kadın tekrar gülümsüyor : «Burası Hindistan ve sen rüyada değilsin!». Tam heyecan ve şaşkınlık içerisinde olan zâta kadın tekrar hitap ediyor : «Sen Mekke camiiden çıkıncaya kadar rüyada idin. Ben Mekkeden Hindistandaki evime gelebilmek için mekânı açmak zorunda idim ve açtım. Âlemlerin birinci sayfası olan kâinattan çıktım, mekân ötesi diğer bir âlemde seyrederek evime geldim. Tekrar kâinata döndüm. Bu arada sen de mecburi benim mahrekimi takip ettin ve bedeninle beraber bütün kompleksini buraya kadar getirdin» Adam seviniyor :
«O halde felcim de iyi oldu» Veliyye annemiz :«Hayır, o iş şafii mutlak Fahri Kâinata ait rahmettir. Fakat sana yardım olarak bir müracaat usulü öğreteyim» diyerek, Hz. Sıddik Efendimizin Peygamberimize yazdığı bir duâyı talim ediyor ve o zat da bu duâyı okur okumaz madde ve mânâsı ile sıhhate dönüyor.

Gelelim ruh, gönül, nefs ve beden kompleksine dair diğer misallere : Görme fiilini tetkik edersek; bakmakla başlayan hâdise, göz ve beyindeki görme merkezinde birinci safhasını tamamlar. Bu safha badenin malıdır. O manzaranın verdiği mânâ, ruh ve nefse ait bir karışımdır. Eğer bizde o şekle dair intiba; huşû, insaf, zevk şeklinde tezahür ederse daha çok ruha; ihtiras, şehvet, korku şeklinde tezahür ederse nefse ait zuhûrat demektir. Ancak gördüğümüz eşyada sezdiğimiz mânânın menşei, ekseriya karışık ve tespiti güçtür. Her hangi bir ölü karşısında duyduğumuz huşû ve teessürlyet, zâhirde rûhî bir hâdise sanılırsa da aslında nefsin öz malıdır. Kezâ zâhirde nefse has bir olay sayılabilen bir çok fiiller, kaderi ilâhinin tezahürüne başlangıçsa, ruhdan menşeini almış demektir. Nefs terbiyesi bahsinde bu noktaya tekrar dönülecektir.

Görme fiilinde gönlün rolüne gelince : Aşka vesile olan bir bakış, üstün bir mânevi zevke götüren görmeler gönlün malıdır.

Şimdi insan kompleksinin bu dört elemanını, daha önceki tetkiklerimizin ışığında bir defa daha misallendirelim :

«Ruh, emr âlemindendir» derken, burada çözülmesi güç, çözülürken de çeşitli dimağlarda çeşitli istifhamlar uyandıran bir problemle karşı karşıyayız :

Beşinci kısım (Marifet), işte bu problemin metodlu olarak tasnifinden ibaret olacaktır.

Madde üzerinde bir misal verirsek : Çelik çekirdekli bir endüksiyon makarası mahiyetinde olan insan kompleksinde; ruh, çelik çekirdek kısmını teşkil eder. Nefse enerji ve kuvvet veren o çelik çekirdek olmasına rağmen, üstüne sarılmış tel mahiyetindeki nefs, hem ruha ait kudreti tahdit etmiş hem de onlara tek yönlü bir kudret hâsıl etmiş olur.

Gönle gelince : Gönül, bu endüksiyon makarasını çevreleyen, onu gayeye uygun şekilde çalıştıracak ayrı bir manyetik saha mahiyetindedir. Çalıştığı takdirde, ruha ters yönlü bir nefs kuvveti yerine, ruhu nefse besleten yeni bir kudret meydana getirir. Bu şekil fizikte çekirdeğin beslenmesi misaline uyar.

Gönle ait hakikî hikmetleri altıncı kısımda «aşk» olarak inceleyeceğiz.

Beden ve akıl, bu sistemin maddesi mahiyetindedir. Dördüncü kısmın asıl konusu nefs olduğuna göre şimdi nefsin tahliline geçelim.


Kaynak alıntı: Dr. Haluk Nurbaki-Sonsuz Nûr
Resim
Kullanıcı avatarı
tahaakb
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 1182
Kayıt: 20 Oca 2010, 02:00
Konum: Ankara

Re: DR.HALUK NURBAKİ-SONSUZ NUR

Mesaj gönderen tahaakb »

Resim

SONSUZ NÛR..

NEFS MÜCÂDELESİ.:

2.NEFS.:

Nefsi tam olarak takdim etmeden, şimdiye kadar bize nefs hakkında yanlış öğretilenleri madde madde sıralayıp mantığımızdan tard etmeliyiz. Şöyle ki.:

1-) Nefs madde değildir. Şehvet de değildir. Şehvet bir fiildir, ekseriya nefse hizmet eder.

2-) Nefs bir arzu, istek, ihtiras gibi Meleke-i İnsanîye'den ibâret olmayıp çok girift ve muğlâktır.
İnsan melekeleri diye nitelendirdiğimiz hırs, ihtiras vs. nefsin bir takım tezâhüratı olabilir.

3-) Nefs, insan kompleksinin santralına oturtulmuş olduğu için her düşünce, hayat ve fiil nefsden geçerek tezâhür eder. Bizim çok kere kahramanlıkla anlattığımız, «nefsime şöyle hâkim oldum, ona böyle ders verdim!.» diye sarf ettiğimiz cümleler bizzât nefsden gelmektedir ve nefs bize istihzâ ile gülmektedir.

4-) Mü'min ve kâfir tasnifinde esas nefstir. Ruh ve gönül daimâ mü'mindir. Elestte secde eden ve etmeyen nefsdir. İnsanın ruhu şakî olmaz, nefsi şakî veya saîddir.

5-) Nefs, kudret ve mecâlini bütünüyle Kudreti İlâhîden almasına rağmen, Allah'lık dâvasındadır. Bu dâvasını gülünç olmamak için birden takdim etmez. Damla damla sızdırır.

6-) Nefs tek yönlü bir satıhta değildir. İç içe derinleşen sonsuz bir hacim gibidir. Yâni bir şahsa baktığımız ve onunla konuştuğumuz takdirde o şahsın nefsinin ancak dış yüzü ile tanışmış oluruz. Daha doğrusu o şahsın nefsi, o şahsı kendine râm etmek için basit bir sathını kâfi görmüştür. Eğer iş değişir de o şahsa Ahlâk-ı MuhaMMedî Metodu dahilinde bir iğne batırılırsa hemen derinliklerini bize bütün korkunçluğu ile gösterir. Daha da hırpalanırsa büsbütün vahşileşir. Onun için erbâbı, sadece dış görünüşü kesin ölçü kabul etmez. 0, nefsin derinliklerindeki sırrı arar. Yâni nefsler zan ve hayâlimizdeki şeklinden çok daha korkunçtur. Said (mü'min) nefsler derinliklerinin her noktasında aynı güzelliği coşturan nefslerdir.

7-) Nefs, öldürülmesi zarurî o!an bir düşman değil, kazanılması gereken bir kuvvettir. Ona düşman diye hitap edilmesi, bizden; yâni ruh ve gönülden olmadığı müddetçedir. Ruh ve gönül safında yer aldığı gün «Allah Gelini» diye çağrılır.

8-.) Mahşerde, kabirde ve cehennemde azâb çekecek olan beden ve ruh değil, nefstir.

9-) Nefs, gönlün Nûr-u İlâhîyi almasına mâni bir perde olarak hududlandırılamaz. «Tek Nûr»da da bir nebze temas ettiğim gibi nefs, ruh aynasının arkasında bir sırdır. Şöyle ki.:

Ruh, cam gibi şeffaftır. Allah, cemâlini rûh camında seyredemez. Aynanın arkasındaki sır gibi nefs, rûh camına sürülürse Âyine-i İlâhî alan insan teşekkül eder. Ancak aynada sır nasıl usûlüne göre sürülürse, nefs çamuru da rûh camının arkasına usûlüne göre sürüldüğü takdirde insan Âyine-i İlâhî olur. Yoksa nefs çamuru, gelişi güzel rûh camına sıvanırsa ruha perde olmaktan başka şeye yaramaz..

İşte Ahlâk-ı MuhaMMedî =>Nefs Çamurunu =>Rûh Camı arkasına usûlüne göre sürme metodudur..

10-) Nefs, bu şekilde üstün bir emânet, derin bir sır, girift bir hikmet olduğuna göre; onu terbiye ederken kırıp atılır bir hale getirmek çok feci bir hatâdır.

11-) Nefse ait yanlış bilgilerimizi düzeltirken bir noktaya daha temas etmemiz gerekiyor; o da «Akıl ve Ruh Hastalıkları » diye isimlendirdiğimiz delilik ve meczublukların menşe'i meselesidir.:

Bu hastalıkların çoğu, meselâ; depresyon, şizoik demanslar ve melankoli, nefs motorunun aldığı akaryakıtı yakamayacak hale gelmesi, yâni nefsin enerjisinî kaybetmesi demektir. Eğer nefs, ruh cereyanından hiç istifâde edemez hale gelmişse, o zaman insan kompleksi karakterini kaybedip, nebatî bir hayat başladı demektir. Menşe' nefsdir ve sebep daha çok beşerîdir.

Meczubluklar çok çeşitlidir, bunları şu üç gurupta toplayabiliriz.:

a-) Yukarıda bahsettiğim hastalıklar meydanında olanlar, yâni nefsin enerji kiyafetsizliği ile alâkalı bulunanlar.

b-) Alemlerin sâyfalarını gezerken hayrette kalan zümre. Bu zümrede İlâhî bir cereyan hükmü olduğu için, insan kompleksi hastalığa tâbir, câizse bütün olarak katılmıştır.

c-) Âşık ve nazlıların bir kısmı meczubîyeti tercih ederler veya takdir öyle kılar. Bu sınıftaki ferdlerin meczupluk hâli temâmen ruh ve gönlün galeyanıdır. Bazı kere bu sınıfa mensub olanlar, ellerinde olmadan bir çok hakikatleri kayda tâbi olmadan verirler.

Bu ana prensiplerin ışığı altında nefs üzerine verilen emîr ve tâbirleri inceleyelim.:

1-) Nefs çamurunun ruh camı arkasına ince bir sır halinde sürülmesine «Ahlâk-ı Hamîde» diyoruz. Yine nefsin bir çamur halinde ruh camına yığılmasına «Ahlâk-ı Zemime» deriz.

2-) Nefsin, ruh cereyanından aldığı sonsuz kuvvetle insan kompleksini direktifi altına alma hali
«Nefs-i Emmâre»dir ki, bu nefs kâfirdir ve beşerin büyük bir kısmı bu haldedir.

3-) Müşâhede halinde, yâni Allah'ı görmede bizzât nefs hissedâr olduğundan, subanalizi bu incelik cevherinde tatbik etmeli ve bilmelidir ki, bu hikmet yalnız Fahr-ı Âlem Efendimize verilmiş bir sırdır.

Allaha kavuşmak isteyen her ferd, bizzat Fahr-ı Kâinat Efendimizin imzasından geçmeden bir milim dahi kıpırdayamaz.

4-) Nefsin subanalizi (mücâhedesi), ancak kitabımızın ilk üç bölümündeki emirlere uymuş olanlara mahsustur. Yoksa haramdan sakınmadan, vicdan sahibi olmadan ve Emr-i İlâhi manzumesindeki ibâdetleri yapmadan bu çetin işe niyet dahi gülünç olur..

Yukarıda zikrettiğim üç bölümde evvelâ nefsin firar edeceği yolları tıkamış oluyoruz. Yoksa nefs, bu yollar tıkanmadan terbiyeye kalkıldı mı; ensesine büvelek girmiş öküz gibi fırlar.

5-) Nefs, bir bakıma vücudun her noktasını işgal eden bir gaza benzer. Bir noktada ona tazyik ettiniz mi, derhal başka noktada kuvvetlenir. Meselâ yalnız açlıkla yüklenirseniz şehvette yol bulur.

Nefs terbiyesi bâbında pek çok dalâl yolları olduğundan, Ahlâk-ı MuhaMMedî dışındaki metodların fosluğunu bir defa daha belirtmek için kısaca «fakirizm"e temas edeceğim :

Fakirizmde manzara şudur.: Nefsin kapıları kapanmış ve ona tek yönlü taarruza geçilmiştir. Onun için nefs üzerinde hiç bir muvaffak netice alınamaz. Nitekim bir fakirizm mensubu; kendini yıllarca aç bırakan bir Hint Fâkiri'nin telkin tesiri, karnını tıka basa doyuran hipnotizmacıdan daha ileri geçemez. Sırası gelmişken telkin ile tasarruf arasındaki farkı da belirtelim.:

Telkin.: Bütünü ile madde ve beyni, çok az kısmı ile nefsi ilgilendiren bir tesirdir. Gönül ve ruhla alâkası yoktur.

Meselâ telkinle Aşk-ı Mecazî üzerinde rol oynanamaz.

Kezâ ahlâk üzerinde de bir tesir icrâ edilemez. İman mevzuunda telkin ve hipnotizmadan nefs etkilenmez.

Tasarruf.: Ruh, beden, gönül ve nefs kompleksini emri içine alan bir telkin ve râbıtadır.

Tasarrufla bir kimse aşkı mecâzîye düşürülebilir (gönle etkisi nedeniyle). Ahlâkları, karakterleri değiştirilebilir (ruha etkisi nedeniyle). İmanın devamı sağlanır (nefse etkisi nedeniyle). Ve nihâyet yine tasarrufla her nevi beden hareketleri değişikliğe uğratılır. Bu son tesir hipnoz ve telkine benzemez. İyileşmeyecek bir hastalığı kökünden şifâya ulaştırır.

İslam dışında tasarruf yoktur. Yalnız Aşk-ı Mecâzi'de hafif bir tasarruf mevcuttur. Diğer şekiller; fakirizm vs. telkin hududunu geçemez.


Kaynak alıntı: Dr. Haluk Nurbaki-Sonsuz Nûr
Resim
Kullanıcı avatarı
tahaakb
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 1182
Kayıt: 20 Oca 2010, 02:00
Konum: Ankara

Re: DR.HALUK NURBAKİ-SONSUZ NUR

Mesaj gönderen tahaakb »

Resim

SONSUZ NÛR..

NEFS MÜCÂDELESİ.:

A) NEFS-İ EMMÂRE

Şimdi nefsi terbiye metodlarına geçmeden evvel bir de nefsin mertebelerini ve sınıflanmasını târifler halinde sunalım.:

A) NEFS-İ EMMÂRE :

İnsan kompleksinin, nefsin emri altında bulunuş şeklidir. Zillet ve ahlâk-ı zemîme hâlidir. Beşeriyetin büyük kısmı bu haldedir. Dış şekli ile ne kadar mûnis ve kibar görünürse de, gizli vahşet ve pisliğini atamaz. Nefsin bu işlenmemiş kaba şeklinde bazı esaslı hususiyetler de vardır ki, bilinmesi pek lüzumludur. Bunları madde madde sıralarsak hem emmârede olan nefsleri teşhis etmiş, hem de nefsin hususiyetlerini bilmek bakımından bize anahtar olmuş bulunur.:

1-) Nefs-i Emmâredeki nefs, korkak, silik ve zibididir. Yâni asîl bir harekete, hüsnü hale karşı daima acz ve meskenet içindedir. Hakikat ve gayreti insaniye yolu kendine gösterildikçe, bin bir mazeretle zibidi ve zebunluğunu ispat eder. Bizzât kendine de hayrı yoktur. Kumar masasında sabaha kadar oturur; ilim, sohbet, sanat, fikir sofrasında bir saat tahammül edemez. Gayri meşrû yolda günlerini harcar; beşeriyet ve insanlık için saniyesini veremez. Bizzât kendi menfaatında da atılgan ve cesur değildir. Mecbur ve mahkûm olduğu çalışma hayatında sıkılarak, ezilerek çalışır; zevk ve iştahı azgınlaşsa da çıkış ânını bekler. Bu nokta öyle bir hikmettir ki, huzur denilen tatlı felâha kavuşmayan zor çözer. Zîra Nefs-i Emmâreden kurtulup zibidilik ve zebunluğa paydos çekti mi, en güç bir işte de çalışsa, en çetin korkular içinde de bulunsa, hâlini zevk ve huzurla takip eder..

2-) Nefs-i Emmârede bulunan nefs, haset ve cimriliğin buhranı içindedir.

Hased öyle çetin bir illettir ki; bu hissi taşıyan, kendinde olmayanın başkasında da olmasına tahammül edemez; için için erir. Peygamber ve velîleri inkâr edenlerdeki psikolojik faktör, çok kere bu hased damarından gıdalanır.: «Bende olmayan onda nasıl olur o halde onda olanı inkar etmeliyim!.» der ve inkâr eder.

Nefsin en çetin hususiyetlerinden biri de cimriliktir ve Nefs-i Emmârenin malıdır. Tasavvuf, cimriliği.: «vermez ve verene tahammül edemez» diye târif eder. Dikkat ederseniz muhitinizdeki pek çok fertte bu hastalık vardır. Bir fâkir gelince hem vermez hem de siz verince.: «Bırak ALLAH aşkına, o tenbelin ve varlıklının biri!.» der. İşte bu, cimriliğin ve Nefs-i Emmârenin vahim bir hasletidir.

3-) Nefs-i Emmâredeki nefs, reyb sahibidir. Reyb, yıkıcı bir şüphedir. Her hakikata karşı binlerce istifham, binlerce «acaba» deyişi, reybin ta kendisidir. Nefs-i Emmârede iken, insan kompleksini istediği cihete sürmek için acabalardan çok güzel istifade eder ve böylece insanoğlu dalâlette yuvarlanır, gider. iman ve İslâm, ölçülerinin en ince bir sırrı da bu acabalara toptan paydos çekiştir..

4-) Nefs-i Emmâredeki nefs kâfirdir, münkirdir. Kezâ Hz. Mevlânânın (Mesnevî Cilt IV.).: «Nefs kâfirdir, iman ettim demesine aldanma» emri budur. Hambelî Mezhebi mensublarına.: «Mü’min misin» denince.: «İnşallah» demeleri bu noktadan neşet eder. Hanefî Mezhebinde, emmârede bulunan bir ferdin de imanını kabule mecbur olması, nefsi namına değil, kompleksi nâmınadır. Yoksa her müslüman, emmâreden kurtulmadıkça kâfir bir nefs taşıdığını bilmelidir.

5-) Nefs-i Emmâredeki nefs yalancıdır. Yalanı âdeta huy edinmiştir..

Onun içindir ki Efendimiz.: «Mü’min yalan söylemez!.» buyurmuştur. Bu emri peygamberinin bir mânâsı da Müslümanın Nefs-i Emmârede kalmaz demektir.

Yalan, reyb ve küfrün öz malıdır. ALLAH’ın kendine şah damarından yakın olduğuna iman eden insan nasıl yalan söyler Söylüyorsa îmanındakî vahim derdi bilmelidir.

6-) Nefs-i Emmârede olan bencildir. Kimseyi sevemez. Ne insanlığa, ne insanlara, ne de mahlûku Hüdâ’nın hiç birine en ufak bir sevgi ve merhameti yoktur. Aksi iddiada ise yalancıdır. Azgın bir dinsizi putlaştırıp onu seviyor iddiasında olan bir dinsiz, bu iddiasında dahi yalancıdır. Çünkü Nefs-i Emmâredeki nefs için kendinden başka her şey sıfırdır..

7-) Nefs-i Emmârede olan, hırs ve gadab sahibidir; zâlimdir. Bu noktada pek ehemmiyetli bir genel kaideyi verelim.: ALLAH namına duyulan asil heyecan ve asil gadabın dışındaki her hırs, Nefs-i Emmârenin malıdır. Kezâ zulüm, kâfir nefsin saltanatıdır. Zâlimden mü’min olamaz.

8-.) Nefs-i Emmârede olan mütekebbir ve mağrurdur. Zîra gurur, nefsin ahlâkı zemîmesine ait en vahim bir derttir. Nefs öylesine mütekebbirdir ki ALLAH’a bile hükmetmek ve yalnız kendi saltanatını daim kılmak ister. Bu istek kendindeki cereyanın nereden geldiğini bilmeyiştir ve âlemi kesretin en enayice hasletidir. Nitekim gurur, nefs terbiyesinde en güç atılan, ilerideki satırlarda zikredeceğimiz nefs mertebelerinde bile mevcut bir haslettir..

9-) Nefs-i Emmârede olanda büyük bir mal ve can kaygusu vardır. Bu kaygu evham derecesinde dejenere olmuştur. Mal ve cana karşı, ALLAHın emri olarak gösterilen bir koruma şekli helâldir. Eğer bu hal dışında mal ve can sevgisi teşekkül etmişse, fert Nefs-i Emmârededir. Parmağının ucundaki sivilceyi görüp kanser diye telâşa düşen, malının elinden uçuvermemesi için envai çeşit tertip alan, mutlaka iman bünyesiyle kabili telif olmayan bir zillet içindedir. Onun içindir ki ALLAH Kur'ÂN-ında.: «Ben sizin îman iddianızı mal, can gibi mevzularda imtihana çekerim!» buyuruyor.

10-) Ve nihayet emmârede olan bir nefs, daima kaçar.: İyilikten, vicdandan, ALLAH ehlinden, fedakârlıktan; kendi ters yönünde daima sıçrar durur. Ancak bu kaçışdaki tezât, kendisine acı veren etkinin bizzât kendisi oluşundandır. Bu yüzden ALLAH Nefs-i Emmârenin bu kaçışına şu mesajı veriyor.:

«Nereye kaçıyorsun Kaçtığın şer bizzât kendinsin. Sen varlık iddiasında bulundukça ızdıraba mahkûmsun.»

Felâh bulmanın tek yolu MuhaMMedî Pota’da erimek, Ahlâk-ı MuhaMMedî’ye bürünmektir.

İşte bu «Sonsuz Nûr»un gâyesi, nefsin kendinden çektiği bu ızdırabı, felâhı hakikîye çevirmektir..

Muhterem okuyucu, eğer yukarıda yazılı olan arazdan bir tanesi ile dahi mücehhezsen, kendine emmâre damgasını bas ve aşağıdaki satırlar çerçevesinde subanalizine (nefis mücâdelesine) geç!..


Kaynak alıntı: Dr. Haluk Nurbaki-Sonsuz Nûr
Resim
Cevapla

“►Haluk Nurbaki◄” sayfasına dön