İMAN VE İSLAM MUHAMMED SIDDIK HEKİM (KS)

Muhammed Sıddık Hekim (k.s.) hazretlerinin hayatı ve eserleri.
Cevapla
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4543
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

İMAN VE İSLAM MUHAMMED SIDDIK HEKİM (KS)

Mesaj gönderen Hakan »

Resim

Değerli Kardeşlerimiz;

Bu kitap Muhterem Hocamız Muhammed Sıddık Hekim'in (Siirtli Hoca Efendi) Fırka-i Naciye ve Hükümleri hakkında yapmış olduğu sohbetlerin daha önce Fırka-i Naciye Cilt 1 olarak yayınladığımız kitabın hacim olarak büyük olduğundan istifadesi kolay olsun diye bölümlere ayrılarak kitapçıklar haline getirilmiş şeklidir. Fırka-i naciye Cilt 1'i 6 kitap halinde yayınlıyoruz. Faidenin tam hasıl olması için kitapçıkların tamamının okunması gerekmektedir. Bu kitapçıklar sohbetlerin yazıya aktarılmış hali olduğundan, kitaplara bölünmesi esnasında konu tam olarak bitmediğinden, aynı konu bir başka kitapta da geçmektedir. Bunu yaparken meydana gelen hatalar bize ait olup; önce Muhterem Hocamızdan sonra da bütün kitapları okuyan kardeşlerimizden özür diliyoruz.

Aziz Kardeşlerim,

Velâyet hususunda konuşmak bizim gibi âcizin işi değildir, bunu itiraf ediyoruz. Zîrâ bu hâl işidir, kâl işi değildir. Dile gelmez, dile getirmek zordur. Zamanın yeterliliği de mümkün değildir.

Dolayısıyla bu velayet yazı ve satır işi değil, ancak bir nebzecik de olsa bu hususta, yânî Seyyid-i Şerif olan, nesebi Ğavsul Azama dayanan Şeyhül Hazin Hz.'leri hakkında konuşurken, bir şeyler dile getirdik. Bilhassâ, bu mubarek zâtın kendi salâvatını nasıl dile getirdiğini ve kendisinde cari hâdiseleri ve halleri anlatmaya çalıştık. Keşif ve müşahedelerini izaha gayret edip, Mevlânâ Halid (k.s.) Hz. lerinin salâvatının da nasıl meydana geldiğini anlattık. Bu meyanda 40-50 salâvatın da birinci bölümde olduğunu söyledik. Bunların da bir çoğunun bu şekilde müşâhede ve keşif erbâbının işi olduğunu beyan ettik. Salavat sahibi zatlar şunlardır: Başta İmam-ı Ali (r.a.), Abdullah ibni Abbas, Abdulah ibni Mes'ut, Hasan-i Basrî, İmam-ı Gazâlî, İmam-ı Nevêvi, Ğavsul Azam Seyyid Abdul Kâdir-i Geylânî, Seyyid Ahmed-i Rufâ-i, Seyyid Ahmed-i Bedevî, Seyyid İbrâhim-i Düsûki, Seyyid Ali Ebû Hasan-iş Şâzeli, Şeyhi olan Şeyh Abdusselâm ibni Meşiş, Seyyidi Şerif Şemseddin-i Hanefi, İbrâhim-i Matlubî, Şeyh Nureddin, Şeyh Muhammet Ebûl Hasenil Bekrî, Şeyh Ahmed-i İdrîsî, Şeyh Ebûl Gani Nâblusi ve birçok zatlar. Bunların hepsini saymaya imkân yok. Bu vasıflara haiz olan zatların görüşleri manevî basîret ve duyguları, manevî sırlardan ve Rasûlüllah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) hakîkatlarından, keşf ve müşâhede erbâbları oldukları halde, bunların manevîyat denizinden çıkardıkları, izhar ettikleri incileri söylerken, bizim şimdi bunları inkâr etmemiz mi gerekir? Bizim baş gözümüzle göremediğimiz şeyleri mübâlağadır diye tâbir etmemiz mi gerekir.

Duyamadığımız, fehmedemediğimiz şeyleri inkâr etmemiz mi gerekir? Allahü Zülcelâl bizleri böyle bir itikatdan korusun.

Şerefiyle müşerref olduğumuz ümmet-i Muhammedin mensubları Cenâbı Fahri Âlem insanlığa şâmildir. Zîrâ, Allahü Zülcelâl onu âleme Rahmet olarak göndermiştir. Böylece kâfirler de dâhilindedir. O sadece bir kavmin, bir milletin değil, insanoğlunun tamâmının peygamberidir. Fakat, ümmed-i Muhammede gelince onlara karşı:

بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ

(Tevbe/128)

Mü'minlere karşı Raûf ve Rahimdir ve hatâlı olanlara da:

شفيع للمذنبين

diye buyuruyor. Bu kendi ümmetine hastır. Böylece Ğavsul Azam Hz.leri, salavatlarının bir tanesinde işâret ederken, Rasûlullah’a (Sallallahu Aleyhi Vesellem) salâvat getirdiğinde:

علم يقين العلماء الربانيين

وعين يقين خلفاء الراشدين
وحق يقين انبياء المكرمين

diye buyuruyor. Böylece, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem), bu üç makam sahiplerinin İmâmı ve Reisleridir. Tamâmen ondan yansıtmadır. İster Ruh ve Kalb yönüyle alınan leddünî ilimler, ister sır ve şühûd yoluyla alınan ilimler olsun, bunlar tamamen Rasûlullah’tan (Sallallahu Aleyhi Vesellem) intikâl eder ve ondan tabiî ki yansıtmadır. Böylece, ulemâ, tabiî kî cev'arihle olunca, bu ulemâ-i zâhir, şeriat erbabıdır, Ehli Hadis vet Tefsîr ve böylece Ahkâm kısmı mezâhib sahipleri, usul ve furû haline getiren, Allah ve lilleh için yapan kimseleri Rabbâniyyûn diye tâbir etmişler.
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4543
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: İMAN VE İSLAM MUHAMMED SIDDIK HEKİM (KS)

Mesaj gönderen Hakan »



İLMEL YAKİN - AYNEL YAKİN - HAKKAL YAKİN NE DEMEKTİR?

Böylece Allahü Zülcelâlin rızâsını celbeden ve rahmetine yaklaşan kimselerdir onlar. Bunlar, delil ve bürhan yoluyla, itikadlarını sağlar, sağlamlaştırır, ibadetlerini güçlendirir. Muâmelâtı düzenli hâle getirirler, sened ararlar ve böylece yaptıklarını ve yapacaklarını sağlıklı, sıhhatlı olarak yapmaya çalışırlar. Bunu Allah için yaparlar, bunların mükâfatı vardır. Bunlar şerîat erbâbıdır. Diğerleri ise Evliya kısmıdır. Bu ilmin üstünde, bir üstünlük vardır. Bu da keşfen ve ayandır. Yani keşif yoluyladır. Dolayısıyla bunların ki kalb yoluyladır. Ve ruhlarının terakkiyatına bağlıdır.

Esâsen ruh arşa kadar yücelebilir. Ve arş ile kürre arasında neler görürse görsün, onları keşfen olarak görebilir. Ve bunları bilmesi de ilmi ledünnî kısmındandır.

Esâsen ilmi ledünnî, Ebû Kâsım el Kuşeyri: "Her ferdin kalbinde iki kapı vardır. Bir tanesi zâhirî, bir tanesi de bâtınîdir. Zâhîrî olan: Beş yoldan kalbin üzerine nüfûzu vardır. Havas (Cevarih) aksamından içeriye bir şeyler alır. Fakat iç âleminde bulunan, bâtınî olan kapısı, ancak ilham yoluyla, ilâhî olan kısmından gelen şeylerdir." diyor.

Kalbi bir havuza benzetmiş bir havuza. Havuzun dışından, beş yerden su geliyorsa, dışarıdan olduğu için, nereden geliyorsa o nispette mutlaka bir karışımın katkısı olabiliyor. Bulanıklığı, kirliliği, bulaşıklığı olabilir. Bundan dolayı şek ve şüpheden emin olmaz. Ancak Allahü Zülcelâlin inayeti ola...

Diğeri ise iç kısmından, havuzun dip kısmından, membâ’ından gelecek olursa, membâ’ından çıkan suda hiçbir karışıklık bulanıklık olmaz. Bu zeleldir (saf, temiz). İşte bu, ilâhî Rahman cânîbindendir. Bu gibi şeyler, kalbe gelen böylesi ilham, erbâbının işidir. Bu ilmin gelmesi için kalp gözünün açık olması, ruhaniyetinin temiz ve pâk olması, lâzımdır. Ruhaniyeti böyle olunca da hafifler ve letafeti kolaylaşır. Böylece, yücelmeye sebep ve vesile oluyor, hattâ ki, arşa kadar bile gidilebilir. Çünkü, rûhun makamı zaten arştır. Onlarınki keşiftir. Fakat, bunun üzerindeki kısım âriflerin makamıdır. Daha ötesini aşmak, ancak ve ancak şuhût erbabının işidir ve sır yoluyla olur bunlar, rûhun orada daha ötesine gücü yetmez, dolayısıyla bu sır yoluyla oluyor. Sır ise ilâhidir. Esasen sır dille anlatmaya gelmez, buna insan kabil değildir. Bu sır ilâhîdir. İlâhî bir sır, ancak ilâhî nûru görebilir, müşâhede edebilir.

İşte bu tecelliyat-ı Zâta mazhar olan zâtlâr, esâsen Hakkal yakin olan zevâtdır. Enbiyâ başta olmak üzere, ümmeti Muhammedin hâs ve müstesnâ şahsiyetleri vardır ki, onlar da mirascı kabilindendir. Böylece buna da muvaffak olabilirler.

Esâsen, tecelliyat-ı Zâtiyyenin imâmı Rasûlullah’tır (Sallallahu Aleyhi Vesellem). Allahü Zülcelâl ona öyle bir kalp vermiş ki, böylesine bir kalp başka hiçbir kimseye verilmemiştir. Allahü Zülcelâl onu hem zâtının nûrundan yaratmış, hem de kalbine zâtının nûru tecelli etmiştir. Ayna mesâbesinde, kalbine müvacêhe kılmıştır. Dolayısıyla Enbiya, Rasûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) aynasından yansıtma olarak almışlar. Kendi ümmetinde de hâs kimseler var ki, o Enbiyanın taklitçiliğini yapan, mirasçılığını yapan şahsiyetler de var ki, ancak onlar da bir nebze müstefit olurlar.

Başka Nebilerin ümmetleri buna kâbil değildir. Bunlarınki anlattığımız gibi ruh makamına kadardır, yani bunlarınki tecelliyatı sıfâtiyedir, zâtiye değildir. Çünkü, onlar ikinci bir aynadan yâni, kendi nebilerinin aynasından müstefit olabiliyorlar.

Böylece Allahü Zülcelâl, Cenâbı Fahri Âlem (Aleyhisselâtü Vesselâma) öyle bir kalp vermiş ki, onun kabiliyeti ve istîdâdını, idrakten akıl acizdir. İşte böyle yaratmış yaratan, Allahü Zülcelâlın envarı zatiyesinin karşısında, müvacehede durabilecek, dayanabilecek güçte yaratılmıştır.

Zîrâ, Rasûlüllahın ferdî bir makamı vardır. Yani, beşeriyette bu ferdî makam sadece kendisine verilmiştir. Bir kere onun eşi yoktur, eşi olmadığı gibi benzeri de yok, yaratmamış ALLAH, O bir tanedir. Hatta ülü-l-azm olan Peygamberler dâhî, onun makamından dolayı, acayip envarından dolayı hayran ve mest olmuşlardır. Dayanamıyorlar, yani o kadar da mestü hayran olmuşlardır ki, bundan dolayı kendilerinden geçiyorlar. Melâike-yi îzâm olan en büyük melekler dâhî Cenabı Rasûlüllahın envar ve esrarı karşısında dayanamıyorlar. O yüce makamın etrafında hayret ve şaşkınlıkla dönerler. Çünkü onu fehmetmeye, kabil ve imkân yoktur.

Kardeşlerim,

Enbiyâ makamları bizim gibi âcizlerin dile getireceği bir şey değildir. Evliya makamları dahi öyledir. Bunlar hal işidir. Bunlar esâsen tarifle, dille anlatılacak, lâfızlara sığacak şeyler değildir. Çünkü bunlar hal ve zevk işidir. Bunu tatmayan bilmez ki, nasıl anlatalım. Allah ile kul arasındaki halleri, nasıl cereyan ediyorsa bilemiyoruz ki, kalp yolu bu, Allahü Zülcelâl’in ledünnî ilmidir, bu sırdır, keşiftir, bu müşâhededir, bu nasıl anlatılır?

Dolayısıyla, îtîraf ediyoruz, bunu hakkıyla anlatmaktan aciziz. Ancak yedinci bölümde evliya hususunda bir hadisle birazcık olsun izah etmeye çalıştık. Zihninizi dağıtmadan tekrar teberrüken yine hadislere, muctehidlerimizin sözlerine başvuralım. Zîrâ, imam-ı Şâfî'nin buyurduğu gibi,

العلم ماقال الله و قال رسول الله وماعداه قول الرجال

"İlim, Allahın ve Rasûlüllahın buyurduklarıdır. Bunun maadası kavli ricaldir." İmam-ı Ebû Hanife de aynısını söyler.
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4543
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: İMAN VE İSLAM MUHAMMED SIDDIK HEKİM (KS)

Mesaj gönderen Hakan »



SÜNNÎ VE SOFİ KİMDİR?

Ancak Hz. İmam-ı Câfer-i Sâdık (r.a.) şöyle buyuruyor:

من عاش فى ظاهر الرسول فهوسنى
ومن عاش فى باطن الرسول فهوصوفى

Rasûlullahın zahirinde yaşayan kimseye sünnî deniliyor. Yani bunlar ehli sünnet vel cemaat diye buyrulanlardır. Zîrâ, zahirinde denilen şey nedir? Cevarihle alâkalı, muamelât-ı ibâdeti, ahkâmları ve tavsiyeleri, neler buyurdu ise, bunları mesnetli, delil ve burhanlı olarak getiren kimselerdir ki bunlara fâkih deniliyor.

Evet, bunlar muhaddisler, müfessirler olmakla beraber, tabii ki mezhep erbabları da, usul ve fürûu ahkâmlarına dayandırarak bir şeyler çıkarıyorlar. İnsanlara, kolaylaştırma yönünden uğraşmışlardır, Allah rahmet eylesin. Bunlara da fukahâ deniliyor. İşte bu iki zümreden biri fukahâ zümresidir. Bu fıkıh ilmi zarûrî olmakla berâber, daha ötesi de kalbî olan bir ilimdir, yani ledünnî olan ilimdir. Rasûlallahın iç âlemini sadece Rabbısıyla arasında olan bazı sırlardan kalb yoluyla, bazen de rûhanî yoluyla alanlara da sofi deniliyor. Bu halleri yaşayanlara da sofiyye deniliyor. Asırların en hayırlısı Rasûlullahın asrı olan birinci asırda, her ikisini de beraber, yani fakîhlik ve sofîliği yürütmüşlerdir. Tâbiîn döneminde de bu iki sınıf çok büyük tesirât yapmıştır. İkinci ve üçüncü kademede oldukça azalmış, sonunda ayrımlar doğmuş, fikir değişikliği başlamıştır. Kimisi, dünya metâ-ına, malına ve mansıbına heves ederek inkıtâ-a uğramış. Diğer kalp erbâbı ise, onlara tevekkül, tefvizi ümur, verâ ve zühte daha fazla yönelerek, bu yönde bu yolu seçmişlerdir. Halktan uzak, kalpleri Halıkıyla birleşerek yaşamışlar. Böylece bunlara sofiyye deniliyor. Yâni, bu devirlerde Ebû Hamzatıl Bağdâdî ve Ebû Hâşimis Sûfî gibi zatlar olmasına rağmen fakat, ne çareki, üçüncü asrın sonlarında Hz. Cüneyd vefât etmiştir. Kendi devresinde dâhî şöyle buyuruyor: "Nerede fesat ve maksat ehli varsa bunlar mürşit kesildi. Nerede takvâ? Nerede vera? Nerede zühd? Din hezeyan oldu." diyor. Bunu kendi devresinde söylüyor, Cüneyd.

Hülâsa, her iki zümreyi de berâber yürütmek zarûrî ve mecbûrîdir.Birisini attal etmek asla olmaz, buna imkân yoktur. Zîrâ, bunlar vücûd ile ruh gibidir. Bunların birisi ruh, birisi vücud mesabesindedir. Vücûdsuz ruh bir şeye elverişli değildir, ruhsuz vücûdda da zaten hayat yoktur.

EBDALLERİN VASIFLARI

Allahü Zülcelâl cümlemize inâyetini esirgemesin, bizlere mûin olsun, tevfîkâtiyle refîk eylesin. Cümlemize salâh ve hidâyet nâsib eylesin. Amin...

الحديث الشريف عن ابى هريرة رضىالله عنه. عن رسول الله صلىالله تعالى عليه وسلم:

قال لن تخل الارض من ثلاثين مثل ابراهيم خليل الرحمن بِهِمْ تغاثون وبِهِمْ ترزقون وبِهِمْ تمطرون

(رواه ابن حبان)

"Allâhü Zülcelâlin kullârı arasında 30 kişi vardır ki, bunlar dâimîdir. (Yeryüzü bunlardan hâlî olmaz.) Bunların kalpleri Halîlurrahmanın kalbine yakındır. Yani, merhametli ve şefkatli kimselerdir. Yardımlaşmayı, erzâkınızı, yağmurlarınızı bunlar sâyesinde görüyorsunuz ve bunların yüzü suyu hürmetine geliyor.

Diğer bir hadis de Ebû Hüreyreden mervîdir. Bir gün Rasûlüllah mescidde iken, yanına gittim, bana şöyle buyurdu:

عن ابى هريرة رضىالله عنه عن رسول الله صلىالله تعالى عليه وسلم: قال يا اباهريرة يدخل على من هذاالباب الساعة رجل من احدالسبعة الذين يدفع الله عن اهل الارض بهم

Ebû Hüreyre, Rasûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) yanına girince: Rasûlullah, Ebe Hureyre'ye: Ya Eba Hureyre, şu an buraya bir kimse gelecek ki, bu kimse yeryüzündeki yedilerden bir tanesidir. Bunların sayesinde, Rabbimizin yeryüzüne gelecek olan beliyyelerinin ref-ine ve def-ine de sebep olan kimselerdir." buyurdu. O anda, dururken, o kimse geldi diyor. Gelince de, Ebû Hüreyreye dedi ki “Bak işte şimdiki gelen bu kişi, o dediğimiz yedilerden bir tanesidir.” Başının üzerinde bir testi var, su doldurmuş. Câmiyi, Mescidi Nebeviyi sulayacak ve süpürecek, derbederce bir kimse, başında saç yok, yâni umulmaz bir tarzda. Mescide girdiği zamanda Rasûlullahtan şöyle duydum, üç defa tekrarlıyarak: “Merhabam Bi Yesâr, Merhabam Bi Yesâr, Merhabam Bi Yesâr” diyerek üç defâ böyle söyledi, ismi Yesâr demek ki. Merhaba, Merhaba, Merhaba diyerek taltifte bulundu.
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4543
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: İMAN VE İSLAM MUHAMMED SIDDIK HEKİM (KS)

Mesaj gönderen Hakan »



Hadis-i Şerif:

Tirmîzînin, Ebu Derdâdan rivayet ettiği bir hadistir. Şöyle buyuruyor:

ان الانبياء كانوا اوتادالارض فلماانقطعت النبوة ابدل الله مكانَّهُمْ قوماً من امة محمد صلى الله عليه وسلم. يقال لهم الابدال لم يفضلوا الناسى بكثرة صوم ولاصلاة ولاتسبيح ولكن بحسن الخلق وبصدق الورع وحسن النية وسلامة قلوبِهِم لجميع المسلمين والنصيحةلله عزوجل

Yani "Nübüvvet (Nebiler) varken, bunlar yerin evtadlarıdır. Fakat, Nübüvvet inkitâya uğrayınca, Cenâbı Rasûlüllahın ümmetinden, onların bedeli olarak geldiği için bunlara ebdal deniliyor. Onlara bedel olarak, onların yerini ebdal işgal etti, vazîfe onlara verildi. Bu kimseler, sanmayın ki, halk arasında fazla namaz, fazla oruç, fazla tesbih yapıyorlar. Aslında bunların fazlalığı şudur, hüsnü hulk sahibidir ve verâları gâyet itinâlıdır. Haramdan, şüpheden kaçınan kimselerdir. Aynı zamanda kalp ve niyetleri de çok hâlisânedir. Allâhü Zülcelâlin kendilerine verdiği merhamet ve şefkat sebebiyle, tüm Müslümanlara karşı kalbi selim sâhibidirler. Kimseye karşı kin diye bir şeyleri yoktur. Nasihatları da sadece Allâhü Zülcelâlin rızâsı içindir, başka hiçbir gâye gütmezler.

عن ابى سعيد الخدرى رضىالله عنه عن رسول الله صلىالله عليه وسلم : قال ان ابدال امتى لن يدخل الجنة باالاعمال ولكن انما دخلواها برحمةالله وسخاوة الانفس وسلامة الصدوروالرحمة لجميع المسلمين (رواه البيهقى و الدارانى)

Hadis Meâli:

"Cenâbı Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) şöyle buyuruyor: Ümmetimin ebdalleri, amellerinin çok olmasından dolayı cennete girmiş olmazlar. Ancak cennete girişlerinin sebebi, birincisi Allâhın rahmetiyle, ikincisi sahavetin nefsî, yani cömert ve fedâkardırlar. Ve kalbi selîm sahibidirler, kimseye karşı bir kinleri yoktur. Bundan dolayı cennete girerler. Üçüncü sebep de Allahü Zülcelâlin vermiş olduğu merhamet ve şefkatinden dolayı tüm Müslümanlara karşı merhametli oluşlarındandır."

Kardeşlerim,

Biliyorsunuz ki mevzumuzun baş tarafında zikrettiğimiz hadisi şerifler 15 sahabeden mervîdir ve çok çeşitli yol ve rivâyetleri vardır. Onun için iktisat etmek mecburiyetindeyiz. Hepsini de birer birer zikretmeye imkân yoktur. Çünkü, buna sayfalar ve cildler yetmez. Dolayısıyla ehemmiyetine binâen bir hadisi daha sizlere serdediyorum. Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) şöyle buyuruyor:

علامة ابدال امتى انَّهُمْ لايلعنون شيئاً ابداً

“Ümmetimin ebdallerinin alâmetleri, ancak onlar, şöyle anlaşılır ki hiçbir kimseye lânet etmezler. " buyuruyor. Bu alâmetleri birçok hadis ve eserlerde tekrarlanmıştır. Fakat, hepsini de serdedemeyiz. Ancak, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) yine buyuruyor ki:

المؤمن ليس بااللعان ولاباالتعان

"Mü'min, kimseye lânet etmez ve sebb de etmez." Zîrâ, Mü'minin vasfı budur. Başka bir hadiste de:

لايكون اللاعنون شفعاء ولاشهداء يوم القيامة
(رواه امام احمد و مسلم و ابو داود)

"Dilini lânete alıştıran bir kimse, kıyamet günü hiç kimseye ne şefaatçı olabilir, ne de şâhitlik verebilir." buyuruyor.

Belki hatırınıza şöyle bir şey gelebilir. Cenâbı Rasûlullah’ın da bazı lânet kelimeleri vardır, kullanmıştır. Buna ne denilir? Bunu da yok edecek ve red edecek olan Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) âhiri ömründe. (ömrünün sonlarına doğru). Tevâtüran sâbit olan Ebû Hüreyre, Selman-ı Fârisi, Hüzeyfe ve İbni Mes'uddan mervi ve benzeri şâhsiyetlerin rivâyetleri vardır. Şöyle ki:

Hadîsi Şerif:

الحديث الشريف عن رسول الله صلىالله تعالى عليه وسلم : قال اللهم انى اتخذت عندك عهداً لم تخلفنه فانما انا بشر فأيمامؤمن آذيته او شتمته اوجلدته اولعنته فجعلهاله صلاة وزكاة وقربة تقربه بِهَا اليك يوم القيامة (رواه امام احمد و مسلم و البخارى)

Cenâbı Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) şöyle buyuruyor:" Allahım, aramızda bir ahdimiz vardır. Ahdine de sâdıksın. Evet, îtiraf ediyorum ki, ben de bir beşerim, belki beşeriyetim mûcibince hiddete gelmiş, eğer bir mü'mine eziyet etmiş veya sebb etmiş veya dövmüş veya lânet etmiş isem; bunların tamamen kıyamet günü kendilerine, âdeta namaz ve zekât muâdili ve hatta rahmetini celbedecek olan nesneler ne ise bunlara tebdîl eyle Yâ Rabbi." diye buyurdular.

Bu hadisi Buhâri ve Müslim ihrac etmiştir, sahihtir. Zîrâ, minberde ilân etmiştir. Tevâtüran sâbittir.

Bunun karşısında eğer biz, onun ümmeti olarak, Cenâbı Rasûlullahı ğilzatlı sanırsak, böyle inânırsak, hâşâ o zaman Âyetin hükmüne göre ona hem zıt, hem de muhalif olmuş oluruz. Allah korusun. Zîrâ, Allahü Zülcelâl onu Rahmet olarak göndermiştir.

Hadîs-i Şerif:

قال رسول الله صلى عليه وسلم: من لايرحم الناس لايرحمه الله

(رواه امام احمد البخارى و مسلم و الترمذى )

"Kim ki, nâsa (insanlara) karşı merhametli olmazsa, Allahü Zülcelal de ona merhamet etmez." buyuruyor.

حديث آخر: قال رسول الله صلىالله عليه وسلم: لن تؤمنوا حتى ترحموا قالوا يارسول الله كلنا رحيم قال انه ليس برحمة احدكم صاحبه ولكنها رحمةالعامة

(رواه الطبرانى)

"Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) şöyle buyuruyor: Kesinlikle hiçbir kimse imân-ı kâmil sahibi olamaz. Hattâ ki, birbirinize merhamet etmedikçe." Ashab-ı kiram o zaman diyorlar ki: Yâ Rasûlallah, biz birbirimize rahîmiz, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) cevaben: "Rahimlik sadece kendi câmiânıza, etrafınıza ve arkadaşlarınıza karşı rahim olmak demek değildir. Rahmetiniz umûmi olmadıkça bu yeterli değildir." buyurdular.

Bu hususta hadisler çoktur. Fakat, kısaca geçiyoruz. Akla şöyle bir şey gelebilir. Acaba nâs deyince, insanlığın tamâmını mı kasdediyor? Evet, bu durum karşısında, bu sefer kâfirler de bunun dâhiline giriyor.
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4543
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: İMAN VE İSLAM MUHAMMED SIDDIK HEKİM (KS)

Mesaj gönderen Hakan »

Kardeşlerim,
Şu noktaya dikkat ediniz. Kâfir dediğimiz kişiler alel küfre gelmiş gidiyor. Allahü Zülcelâl bizleri korusun ve dâimâ da iman sâhibi kılsın.
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem): "Bu kâfir, tamâmen bu dünyaya mâlik olsa dünyanın bütün varlığı ile Cennetten bir karış yer dâhi satın alamaz." diye buyuruyor. Bu, velev ki dünyaya mâlik olsa dâhî, Cenneti, geleceği ve hayâti ebediyyesini kaybettikten sonra ve cennette olan makamlarını mü'minlere miras bıraktıktan sonra bizim de Cehennemde olan makamlarımıza bir başkası mirasçı olarak sahip çıktıktan sonra, böyle bir kimseye zavallılığından dolayı insanın üzerine merhameten gelen bir şey olarak, acımamak mümkün mü? Bu kadar da hımbıl ve ahmaklık karşısında, bu kimsenin neyi gıbta edilecek, neyine buğz edilecek. Zâten, uğradığı felâketten daha ötesinde hiçbir şey yoktur.

CEDELCİLİK
الحديث الشريف عن عائشة رضىالله عنها عن رسول الله صلىالله عليه وسلم: قال ان ابغض الرجال الىالله الأ لدالخصم
(رواه البخارى و مسلم و الترمذى و النسئى)

"Allahü Zülcelâlin o kişiler arasında, en çok buğzettiği kimse kimdir? O kimse âlimdir ki, halka nasîhat ederken, kardeşvârî, muhabbetle ve sevgiyle, şefkatle değil de, şiddet kullanarak ve böylece âdetâ hasım gibi mücâdele, münâzara eden kimsedir." buyruluyor.

Başka bir hadiste:
قال رسول الله صلىالله عليه وسلم : ماضل قوم بعدهدى كانوا عليه الااوتوا الجدل ثم قرأ(ما ضربوه لك) الاجدلاً:بل هم قوم خصمون
(رواه ابن ماجه وابن ابى الدنياو الترمذى )

"Herhangi bir kavîm hidâyetinden sonra bir dalâlete dûçar olurlarsa, Allahü Zülcelâl, cedeli beliyye olarak musibet nev'inden onların üzerlerine musallat eder ve Zuhruf sûresindeki Âyet-i Celileyi de ilâve etti."

Aziz kardeşlerim,
Öteden beri, kasteddiğimiz, anlatmaya çalıştığımız iki zümreyi, fukaha ve sofiyyenin (Câfer-i Sadık'ın buyurduğu.) Rasûlullahın zâhirinde ve bâtınînda, her ikisi de berâberinde hem kal, hem hal, elbirliği ile yürütmenin zarûri olduğunu beyan ettik, neden? Zira Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) hadisinde buyurmuştur. Okuduk, kulağımızla duyduk, yazdık veya söyledik, bu yeterli mi? Eğer, bu hadisin emretmiş olduğu ve belirttiği vasıflara halimizi uydurmazsak, bu halimiz sadece vücuda, yani ruhsuz bir vücuda benzemiyor mu? Mutlaka, okuduğumuz gibi, okuduğumuz ve bildiğimiz ile hallenmek mecburiyetindeyiz. İşte o zaman istifade etmiş olur insan. Yoksa bu ilim aleyhimize hüccettir.

İşte cevârih ehli, mutlaka cevarihlerini de, anlattıkları gibi, öğrendikleri gibi, hallerini de buna uydurmaları lâzım. Çünkü biz Rasûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) ümmetiyiz.

Kardeşlerim,
Cebrâil (a.s.) Rasûlullah’tan (Sallallahu Aleyhi Vesellem) islâm, iman ve ihsan makamlarından sormuştur. Ümmetine tarif için, birisi ilmel yâkin, birisi de aynel yakîn, diğeri de Hakkal yakîn olduğuna işarettir. Birisi şerîat, birisi tarikat, birisi de hakikattır. Yine aynı işaret, biri ehli zâhir, biri cevârihlerle ilgili olarak esbab mûcibelerine baş vurur ve böylece bir tanesi de kalben olarak, ilmî ledünnî yoluyla ruhen ve kalben, böylece keşif ve ayan eder. Birisi de makamı ihsandır. Sır yoluyla şühud ve beyan durumuna gelir.

İslâm ve İman makamları birbirine vücûd ve ruh gibidir. Birine sahip olmakla diğerlerinden müstağni değildir, birbirlerine muhtaçtır. Dolayısıyla birisi esbaba baş vurmaktır ki, esbab sünneti seniyyedir. Ötekisi ise İman makamıdır. Tabiî tevekkül ve tefvizdir.

Zîrâ, Cenâbı Allah Ayet-i Celîlede:

فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ
(Âli İmrân/159)

"Bir şeye azm edersen, esbaba baş vurursan, asla Allaha tevekkülü unutma." Bunlar beraber yürür.

Zîrâ, tedbir, takdiri bozmaz, yani, tedbir takdiri bozamaz. Tedbir insanoğlunun meydana getirdiği esbab mucibelerine başvurarak yaptığı, meydana getirdiği tedbirlerdir. Fakat, takdir Allahü Zülcelâlindir.

Bunun için, behemahâl takdire tevekkül etmek lâzım. Allahü Telâlâ ne takdir ederse. Allah’ın kadâ ve kaderi, irade ve meşiyetinin dışında hiçbir şey işlenemez ve yapılamaz.

İşte, Aynel yakîn olan kimsenin hâli. Allahü Telâlâ’nın bu kada ve kaderi, irade ve meşiyetinin icraat ve tasarrufu, keşif ve muayene anında, kahir hükmü altında kendisi ezilir ve yok olur. Hiç enâniyet kalmadığı gibi, tevekkel alellah olmakla:

وَأُفَوِّضُ أَمْرِي إِلَى اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ

(Mü’min/44)
Bundan ötesinde de hiçbir şeyi kalmaz.

Bundan sonra Hakkal yakîn geliyor, bunda da şûhud ve beyan var. Arifler bu hal karşısında teslim ve rîzâ'dadırlar. Bu da ihsan makamıdır.

Allahü Zülcelâl bizleri, böylesine zatların yüzü suyu hürmetine af ve mağfiretine mazhar kılsın. Amîn.

والذين جاؤا من بعدهم يقولون ربنا اغفرلنا
ولاخواننا الذين سبقونا بالايمان ولا تجعل
فى قلوبنا غلا للذين امنوا ربنا انك رؤف رحيم

Aziz Kardeşlerim...
Sekizinci bölümün bitimine doğru Cibril (a.s) vasıtasıyla Rasûlullah’a (Sallallahu Aleyhi Vesellem) sorulan sualler ve Rasûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) da o suallere verdiği cevapları kısa da olsa anlatmaya çalıştık. Cibril hâdisi ki çok meşhurdur. Cebrail (a.s) bu hadiste, Rasûlullaha anil İslam, anil iman, anil ihsan diye bu üç makamdan sormuş, (Rasûlullahın huzurunda Mevcut olan zevata dinletmek üzere). Bu Cibril hadisi avâm, havâs ve hhas-sül havasla alâkalıdır. Bu da ilmel yakîn, aynel yakîn, Hakkal yakîndir. Aynı zamanda şeriat erbâbı, tarikat erbabı ve hakîkat erbabı ile alâkalıdır.

Tarikât, şerîat erbâbını hakîkat erbabına ileten bir yoldur. Birbirine vuslat buldurmak içindir. Birisi (yani şeriat) daha önce de anlattığımız gibi, delil ve burhana dayandırarak, cevârih ve havası alet olarak kullanmakla olur. Bir tanesi de (yani tarikat) kalben ve rûhen yapılır. Bunların da keşif ve âyan durumları vardır. Bu terakkiyat yoluyla keşfe gider. Yani kalpleri, ruhları, temizlenerek, ruhu pâk, kalpleri de temiz, nûrâni bir halde Allahü Zülcelâlin nûru o kalbe giriş yapınca, o nûrun sayesinde, çok uzakları yani gözlerimizle göremediğimiz, bir çok yerleri ve şeyleri görmeye müyesser ve muvaffak olur.

Rûhumuz habis, mülevvesat'dan dolayı ağırdır. Fazla terakkiyat edemez. Onların hafif ruhları letâfeti daha fazla pak, temiz olunca terakkiyata uygun hale gelir. Böylece bunlar keşif yoluyla daha çok yerleri görür ve müşahade ederler. Ve neticesi, tahkik erbabı her ikisini de beraberce, yani hem şeriat, hem de tarîkat yoluyla hakikata vasıl olurlar. Âdetâ şühûd durumuna gelirler. Yani, Şeriatın me’hazı, menba’I nerede ise, hakîkatına varır, böylece, şühûd erbabı hali olur. O zaman şühûd ve beyan durumuna gelir.

Bu hususlara geçen bölümlerde bir nebzecik işâret ettik Fakat, tafsilâtına geçmeye imkân olmadı.
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4543
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: İMAN VE İSLAM MUHAMMED SIDDIK HEKİM (KS)

Mesaj gönderen Hakan »

CİBRİL HADİSİ İSLÂM MAKAMI

MÜSLİM VE MÜ’MİN MÜNAFIK KELİME-İ TEVHİD ŞİRK


Dolayısıyla, bunları geniş ve kapsamlı bir şekilde, bu bölümde, Cibril-i emînin o hadisini teberrüken sizlere serdetmeye çalışacağız. İnâyet ve tevfîkât Allahü Zülcelâldendir. Sizlere de, bizlere de öğrendiğimizle amel etmeyi Allahü Telâlâ nâsip ve müyesser eylesin. Âmîn.

عن عمر بن الخطاب رضىالله عنه قال: بينما نحن جلوس عند رسول الله صلىالله عليه وسلم ذات يوم اذ طلع علينا رجل شديد بياض الثياب شديد سواد الشعر, لايرى عليه اثرالسفر, ولايعرفه منا احد حتى جلس الى النبى صلى الله عليه وسلم فأسند ركبتيه الى ركبتيه, ووضع كفيه على فخذيه وقال : يامحمد, اخبرنى عن الاسلام, فقال رسول اللهِ صلىالله عليه وسلم: الاسلام ان تشهد ان لااله الاالله وان محمد رسول الله, وتقيم الصلاة, وتوتىالزكاة وتصوم رمضان, وتحج البيت ان استطعت اليه سبيلا . قال: صدقت. فعجبنا له يسأله ويصدقه قال: فأخبرنى عن الايمان قال: أن تؤمن باالله, وملائكته, وكتبه. ورسله, واليوم الآخر وتومن باالقدر خيره وشره. قال: صدقت. قال: فأخبرنى عن الاحسان. قال:أن تعبدالله كأنك تراه, فان لم تكن تراه فانه يراك: قال: فأخبرنى عن الساعة. قال: ما المسؤول عنها بأعلم من السائل. قال: فأخبرنى عن أماراتِهَا. قال: ان تلد الامة ربتها, وان ترى الحفاة العراة العالة رعاء الشاء يتطاولون فى البنيان. ثم انطلق فلبثت مليا ثم قال: يا عمر, أتدرى من السائل؟ قلت: الله ورسوله اعلم. قال: فانه جبريل اتاكم يعلمكم دينكم.

(رواه مسلم و البخارى والترمذى)

Bu rivâyete göre ki, Hz. Ömer'in bu rivayetini Müslim rivayet etmiştir. Ebû Hüreyre, Muâz ibni Cebel, Ebû Dâvud, cami’-ut Tirmîzî, Nesei ve Enes ibni Malik de bu hadisi rivayet etmişlerdir. Dolayısıyla bu hadis meşhurdur.

Bu Hadis-i Şerif İslâm dininin ana temellerini ve kâidelerini ihtivâ etmektedir. Dolayısıyla, başta İslâm makamı, İslâmın emretmiş olduğu muhteviyatı zahiran işletecek olursa, buna MÜSLİM deniliyor.îtikâden ve îman kâidelerini de ekleyerek, bu kaidelere kalben îtikad ederse, buna da hem müslim, hem de MÜ'MİN denilir. Bunların da ötesinde, marîfet erbâbı, sır yoluyla kalbi işletir ve sırra kadar çıkarsa, şühûd erbâbı olursa buna da, ÂRİF denir.

Bu da hem müslim, hem mü'mindir. Veya tek taraflı kalırsa ya müslim veya mü'mindir, fakat mü'min olduktan sonra muhakkak müslimdir. Fakat, müslim olan mü'min olmayabilir. Yani, mü'min olduğu takdirde mutlaka müslimdir. Ancak, müslim ve mü'min olan da Ârif olmayabilir. Ârif olduğu taktirde üçünü de cem etmiş demektir.

Eğer bunlardan birini seçenek yapmazsanız, kıyamet günü hesaba çekileceksiniz. Kıyameti sorduğunda Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) malûmat vermemiş. Fakat, kıyametin emmare ve alâmetleri sorulunca anahtar mesabesinde bir malûmat vermiştir.

Hülâsa, Allahü Zülcelâl cümlemizi hiç değilse bu mü'min ve müslim makamlarından mahrum etmesin. Cümlemize İman-ı kâmil ve hüsnü hâtimeler nâsîp etsin. Amîn.

Kardeşlerim,
İslâm makamı ile ilgili olarak söyleyeceğimiz şeylere dikkat ediniz. İslâm makamının başına Kelime-i Şahadet gelir, dedik. Kelime-i Şahadet, Allahü Zülcelâlin uluhiyetini ve Rasûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) risâletini diliyle ikrar eden bir kimse, Müslüman olur. Şer'an, hükmen ve zâhirî olarak, bunu anlayan, öğrenen kimse için müslüman hükmü verilir. Bu adam müslümandır. Aynı zamanda bu misilli müslüman, kalben tasdik etmeden olan müslümandır. Çünkü, hakiki bir müslüman olabilmesi için, diliyle ikrar kalbiyle de tasdik etmiş olması lâzımdır. Fakat, kalbiyle tasdik kısmını daha henüz anlatmadık. Diliyle ikrar eden bir kimse hakkında diyoruz ki, bu kimse zâhiren müslümandır. Fakat Hakkan müslümandır denilemiyor. Neden? Çünkü, bu gibilerinin müslüman oluş gayesi, İslâm hükmüne girecek, girince de kendisiyle harb edilmeyecek, cizye alınmayacak, bu gibi şeylerden kurtulacak. Aynı zamanda gelecek olan ganimetlerden de istifade edecek. İşte bunlar münafık kısmıdır. Cenâbı Rasûlullah zamanında bu misilli münafıklar vardı.

Kalben inançları yoktu, itikadları yoktu. Sadece zahiren diliyle ikrar eder. Bedenî olan, bazı yapılacak şeyleri yaparlar, Namaz vb. Bunların yaptığı inanarak değil, inanmadan, etrafındakileri kandırmak için yapıyorlar. Dolayısıyla bunlara münafık denir. Bu münafıklar, itikaden bu minvâl üzere oldukları için bunlar Cehennemliktir ve esfelesindendir. Yani:

إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الْأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ

(Nisa/145)

Allahü Zülcelâl, bu ayette işte bu misilli olan kimseleri kastetmiştir. Bu münafıklara gelince, Cenabı Rasûlullaha kaç defa birçok desiseleri atfetmişler, devesinden düşürmek istemişlerdir. Bazı sahabe-i kiramın duydukları ve gördükleri, nahoş hallerinden dolayı:"Ya Rasûlallah emir buyur da, filân kimseyi öldürelim." derlerdi.

Rasûlullah cevâben der ki:" O kimse Kelime-i Şahadet getirmiyor mu?" Getiriyor ya Rasûlallah. Fakat, bunu getirirken bir ciddiyet olduğunu zannetmiyoruz ya Rasûlallah" dediği zaman, Rasûlullah cevâben:" Ben bununla emrolundum " buyururlardı.

Onun için Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem), katletmek hususunda, bunları öldürmeye cevaz vermemiştir. Medine-i Münevvere’ye, oradan, buradan gelen Araplardan bazıları, dilleriyle biz Müslüman olduk dediler. Ef’alleriyle, görüntüleriyle dıştan yapar gibi görünüyorlardı, ikide bir Rasûlullah’a (Sallallahu Aleyhi Vesellem) minnet ederlerdi. Âyet-i Celilede:

قَالَتِ الْأَعْرَابُ آَمَنَّا

(Hucurat/14)

Yani "Biz îman ettik, böylece geldik yardımcı oluyoruz." diyorlar.

Fakat, siz onlara şöyle deyin:

قل لن تؤمنوا

Onlara söyleyin ki, siz îman etmediniz:

ولكن قولوا اسلمنا

Velâkin biz Müslüman olduk deyiniz.

ولما يدخل الايمان فى قلوبكم
"Ancak, kalbinize îman girerse, işte o zaman iman etmiş olursunuz,. o zaman mü'min olduk diyebilirsiniz ." buyuruldu.

Hülâsa, bir gün Üsâme İbni Zeyd (r.a.) bir yere beş-altı arkadaşıyla gider, bazı kimselerle karşı karşıya kalır ve harp ederler. Neticede Üsâme İbni Zeyd bir kimseyi öldürür. O kimseyi öldüreceği zaman, o kimse Kelime-i Şahadet getirir, fakat buna rağmen onu öldürür. O zaman arkadaşları derler ki: Bunu iyi yapmadın ya Üsâme.

Rasûlullahın huzuruna gelirler. Aleyhissalâtü vesselâma hadiseyi anlatırlar. Hz. Üsâmeyi o kadar sevdiği halde, hiddetle: “ Yâ Üsâme, nasıl olur da böyle bir kimseyi öldürürsün.” der. Hz. Üsâme, tabiî özürler diliyor, bazı mazeretler, bahaneler arıyor. Neticesi: “Korkusundan söyledi ya Rasûlallah” der.

Rasûlullah cevaben şöyle buyurur:

“Biz bir kimsenin söylediğini ne gaye ile söylediğini öğrenmek için kalbini yarıp da bakmakla emrolunmadık.”

نحن نحكم باالظاهروالله اعلم بالسرائر

"Biz zâhirine hüküm veririz, kalbini sırrını Allah bilir."

Kardeşlerim;
Şuna dikkat ediniz ki, münafıkları Kelime-i Şahadet getiriyorlar diye onların öldürülmemesini emreden Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Vesellem), biz bununla emrolunduk buyurdu. Bunlarla ilgili olan hadisleri sizlere serdedelim.

Hadisin bir tanesi ve en kıymetlisi Kütübü Sittede vârit olan hadisdir, bu hadis tevâtüran sabittir.

امرت ان اقاتل الناس حتى يشهد ان لااله الاالله وإنى رسول الله فاذا قالوها عصموا منى دمائهم واموالهم الابحقها وحسابُهُمْ علىالله تعالى

Hz. İmam-ı Azam bu hadise dayanarak, Mâtürîdîye göre, el-İslâm:

)اقرار باللسان وتصديق باالجنا(

Sadece dille ikrar, kalple tasdik ettiği takdirde, buna tamamen Müslüman hükmü veriliyor. Kalbiyle de ikrar ederse, o zaman mü'min olduğu da söylenir. O zaman hem müslüman, hem de mü'mindir. Başka hadislerde diğer amelleri saymıştır.

Başka hadislerde de ikinci derecede gelen:

وتقيم الصلاة وتؤتى الزكاة

ilâve etmiştir. Yani namaz ve zekâtı da ilâve etmiştir. Başka bir hadiste de: بماجئت به "Ne getirdimse onunla âmil olunmasıdır ve inanılmasıdır." Bir hadiste de sadece:

بكلمة التوحيد yani بكلمة لااله الاالله محمد رسول الله

Hatta محمد رسول الله olmayan bir kelime yani sadece لااله الاالله Kâfi değildir. Mutlaka محمد رسول الله da olmalıdır. Zira onun Risâletine inanmadan buna hiç itibar olmaz. O zaman yeterli değildir.

Hülâsa, muhtelif hadislerle, biz kısaca anlatmaya çalışacağız. Fazla derine inemeyiz. Evvelâ mensub olduğumuz mezhep olan Mâturîdîye mezhebine göre:

اقراربااللسان وتصديق باالجنان

Dil ile ikrâr kalp ile tasdik eden bu adam müslüman ve mü'mindir, diye inandığımız takdirde bu Maturîdîye göredir. Eş-âriye göre de bu kişinin durumu aynıdır. Ancak imanın fazlalaşması ve artması fikrinde ihtilâf doğar. İhtilâfı nedir?

والعمل باالاركان

Yani Eş-âriye göre bu fazlalık var. Dilde ikrar, kalpte tasdik ve İslâm hükümleri ile, erkân ile âmil olmak yani Namaz, Oruç, vb. şeyleri işlemek. Buna göre imanın fazlalaşması, azalması bu kabildendir.

Meselâ, Ebû Hanifeye göre bir kimse:

لااله الاالله محمد رسول الله

dediği an, namaz ve oruç nasip olmadan öldü ise, bu kimse hem müslüman hem de mü'min midir? Alel iman gitti mi? Sorusunun cevabı evettir. Demek ki, esasen aralarındaki doğan ihtilâf imanın aslından değil, fer-indendir. İmanın aslında hiç ihtilâf yok. Yani, Kelime-i Tevhidi diliyle ikrar, kalbiyle tasdik etti mi? Ağaç dikilmiştir. Ağacın aslı mevcuttur. Hatta İmam-ı Azama göre, yani Mâturîdîye mezhebine göre bunlar diyorlar ki: Böylesi bir imanın Cebrâilin imânına göre hiç farkı yoktur. Gaye nedir? Gaye; Allahü Zülcelâlin vahdaniyetine inanmak ve Rasûlullahın risaletine inanmaktır. Dilimizle söylemek ve kalbimizle tasdik etmektir. Bunu yeterli görünce, Cibril’in (a.s.) imanı da bunun aynısıdır. Yani, ibadet derecesinin değişikliği ortada olmayınca, bu kelime, esas tâbir edilince, iman itibariyle hepimiz müsâviyiz. O zaman iman sıtandarttır. Yani, kâmil bir mü'minle fasık bir mü'minin, imanları büyüktür, küçüktür diye bir kayıt yoktur. Mâtüridiye göre böyledir.

Ancak, Eş-âriye göre, bir meyva mesabesinde, bir ağacın meyvası var veya yok. Fazlalığı ve azlığı bu nevindendir.

İmam-ı Âzama göre de, imanın güçlenmesi olabilir, kuvvet bakımından da tabir ederler. Veyahut da şöyle der, İmam-ı Rabbani Hz.leri imanı tarif ederken, Rasûlullahın bazı Hadisleri vardır. "Kalblerimiz üzerinde hatalar, hicablar bir bulut haline gelir. Ayın üzerine bulut geldiğinde nasıl ki, ay bulutun arkasına saklanıyor ve ziyası görünmüyorsa, kalbimiz de aynı mesabededir.”

İman nuru ise kalbimizdedir. Diyelim ki, kalbimizde 100 mumluk ampul gibi bir iman nuru var. Bunda hepimizinki aynıdır. Kalbin üzerine perde ve hicâb geldikçe perdeli durumuna gelir. Yani kalbi tamamen karartmış olur.

Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) buyuruyor ki: “Bir mü'mine, bir kimseye baksan, ayağının baş parmağından başına kadar hiç bir nur eseri görünmez. Nur eseri görünmeyince acaba imanı var mıdır, yok mudur? Esasen, iman vardır. Kalbinde mevcuttur. Yine aynı, yüz mumluktur. Fakat, ziyası, nuru dışarıya-Cevarih’lere nüfuz etmiyor. Sanki hiç eseri yokmuş gibi.

Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) başka bir Hadisinde de:" Bir mü'mine bakıyorsun ki, ayağının baş parmağından başına kadar, bir parça nur”dur. Neden? Çünkü kalbinin üzerindeki perdeler kalkmıştır. Kalbin iç kısmından, iman nuru cevârihlere nüfuz eder. Vücûdunun her tarafında, kalpten gelen bu nur, âdeta pırıl pırıl parlar. Bu nurunu köreltmesi veya var etmesi, halkın nezdinde sanılıyor ki, ke-en-nehû (sanki) iman yok veya var. Azalıyor veya çoğalıyor. Böyle değil aslında, imanın aslı standarttır, aynıdır. Yani amel yoluyla azalma veya çoğalma olmaz. Ebû Hanifeye göre, Mâturîdîye göre, yani usûl ve akaid erbabının tümüne göre, iman ne azalır, ne de çoğalır. Yani, fasık bir mü'minle, kâmil bir mü'minin imanı aynıdır.

İmanın aslında bir ihtilâf doğmuyor. Esasen iman imandır. Ancak, birisi ağacın kendisi demiş, diğeri meyveleri, güç ve kuvvetidir demişler.

Biz Şer'an, zâhire hüküm veririz, artık sırrını Rabbimiz bilir. Dili ile ikrar ederken biz de onu müslüman kabul ediyoruz, ötesini Allah bilir.

Fahri Râzi der ki;" Allahü Zülcelâl bu kelime-i Tevhidi ikiye bölmüştür. Bu iki bölümden bir tanesi, dili ile izhar ederken kılıç darbesinden azabından kurtulmuş oluyor.

Ama kalb kısmındakini diliyle açmadıkca onun durumu bilinmez. Ne zaman ki kalbindekini dilinin de tasdikine açarsa, o zaman Allahü Zülcelâlin azabından kurtulur. Yani insanın üzerinde iki azab vardır. Birisi kılıç azabı, bundan diliyle ikrar ederse kurtulur. Birisi de Cehennem azabıdır, bundan da kalbiyle tasdik edince kurtulur. Her ikisi de yani dil ile ikrar kalb ile tasdik olundu mu, işte o zaman hem kılıçtan, hem de Cehennem azabından kurtulmuş olur. Bir kere ehli sünnet vel-cemâatın, Mâturîdî ve Eş-ari ittifakla, cumhur uleması dahi, eğer bir kimsenin namazını terk etmesinde, kılmayışında, zekâtını vermeyişinde, Haccını yapmayışında, bunlar tekâsülen (tembellik) ve tehâvünen (önemsememe) itikadında mevcut inanıyor, hak olduğunu kabul ediyor. Farziyyetini kabul ediyor. Fakat tekâsülen yapmıyorsa, bu kimse alel küfre gitmez ve küfrüne de hüküm verilmez. Bu kimse mü'mindir, müslimdir diliyle ve kalbiyle tasdik ettiği takdirde hem müslümandır, hem de mü'mindir.

Kul, Allah’ın emirlerine inanır, bununla amel etmez cürüm işlerse Allahü Zülcelâl’in emirlerini yerine getirmediğinden buna fasik deniyor.

Bu fısk karşısında o kimsenin durumu, Allahü Zülcelâlin meşiyetine bağlıdır. O kimse, ölmeden evvel tevbe ederse Allahü Zülcelâl Habibine vadetmiştir. Rabbimizin Habibine vâdi şudur. Kul, can boğaza gelinceye kadar tevbe ederse, Rabbimiz bu kulunu mağfiret eder. Hattâ ki:

ان لم يقع الحجاب
Hiçbir kimse, makamını görmeden bu dünyadan ayrılmaz. Bir kimse Cennetteki ve Cehennemdeki makamını görmezden evvel tövbe ederse, bu tövbesi geçerlidir. Bu ise Rabbimizin Habibine olan bir vâdidir. Şayet tevbe etmeden giderse, o zaman şu Âyet-i Celilenin hükmü altında olarak gider. Âyet-i Celilenin hükmü nedir?

إِنَّ اللَّهَ لَا يَغْفِرُ أَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَنْ يَشَاءُ

(Nisa/48)

Allahü Zülcelal "Şirk eden müstesnâdır, şirkin dışındakileri, meşi-etine bağlamıştır. Dilerse azab eder, dilerse affeder. "Nitekim Rasûlullah şefâatını bu gibilerine bırakmıştır.

شفاعتى لأمتى من اهل الكبائر

"Şefâatimi, ümmetimin büyük günah işleyenlerine tahsis etmişimdir."

حديث شريف عن ابى ذر رضىالله عنه عن رسول الله صلىالله عليه وسلم قال: اتانى جبريل فبشرنى انه من مات من امتك لايشرك باالله شيئاً دخل الجنة. فقلت : وان زنى وان سرق؟ قال: وان زنى وان سرق (رواه البخارى و مسلم )

HADİS MEALİ:

Rasûlullah buyuruyor:

"Cebrâil (a.s.) geldi ve bana müjde verdi. Kim ki, ümmetinden şirki olmamak şartıyla ölürse, bu kimse Cennete girer." Ben o anda dedim ki, zina ve hırsızlığı olsa dahi mi? deyince,. cevâben:" Evet, zina ve hırsızlığı olsa dahi." buyurdu.

İkinci Hadis: Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) şöyle buyuruyor:

اتانى جبريل فقال بشر امتك انه من مات لا يشرك باالله شيئاً دخل الجنة فقلت ياجبريل وان زنى وان سرق قال وان زنى وان سرق. قلت وان زنى وان سرق. قال وان زنى وان سرق. قلت وان زنى وان سرق قال نعم وان شرب الخمر

(رواه امام احمد و البخارى و مسلم و الترمذى و النسئى وابن حبان)

HADİS MEALİ:

"Cibril (a.s.) geldi, bana şöyle buyurdu, ümmetine müjdele, kim ki, öldüğünde şirk üzere ölmedikten sonra cennete girer. -Yani, şirki olmamak şartıyla. Cennete girmenin şartı budur. O zaman hoşuma giden bu kelime karşısında dedim ki: Ya Cebrâil, bu anlattığın minval üzere, ümmetimin zina ve hırsızlığı olsa dâhi mi? dedim. Cebrâil: Evet dedi. Sualimi gene tekrarladım, yine cevaben: Evet dedi. Ve şunu da ilâve ederek buyurdu ki, Velevki hamrı içse dahi." buyurdu.

حديث آخر. قال رسول الله صلىالله عليه وسلم. ابشروا وبشروا من ورائكم انه من شهد ان لااله الاالله وان محمداً رسول الله صادقاً بِهَا دخل الجنة

(رواه امام احمد و الطبرانى)

"Rasûlullah (a.s.) etrafındaki sahabeye müjdelemekle beraber, sizden sonra geleceklere de müjde verin. Kim ki, sâdıkan, kelime-i şahâdet getirirse Cennetliktir."

Bu husustaki Âyet ve Hadisleri serdettik. Kabul eden için ayet ve hadislerin az veya çokluğu aranmaz. İnanır ve itibar eder. Zirâ bu anlatmış olduğumuz hususlar tamamen fırka-i Nâciye, ehli sünnet vel Cemâatin, Mâturîdî ve Eş-ârinin hükmüne göredir, tamamen aynısıdır, müttefikan.

Yani amel sebebiyle ne küfrüne hüküm verilir, ne de imansız olur. Ne arkasında namaz câiz değil der, ne de cenaze namazı kılınmaz der. Böyle bir şey düşünülmez der. Zîrâ, ehli kıblenin kesinlikle tekfirinê hüküm verilmez.

Ancak fırka-i dâllêye gelince bunlar tabiî müstesnadır. Bunların birçok halleri vardır. Hatta bazısı, kendi mezhebine dahil olmayınca, o kişinin katline de cevaz verir, malını da mübah görür. Bazı kimseler günah işleyince küfrüne de hüküm verir. Bazıları da böyle kimselerin hakkında ebediyyen Cehennemde kalacağı kesindir diye söyler. Mutezile ve Hariciye olsun birçok bozuk mezhepler bu görüştedir.

Dolayısıyla, Allahü Zülcelâl cümlemize şuur versin. Yani inanmak veya inanmamak, hidâyet Allahü Zülcelalindir. Biz hali hazır, acizane olarak, delil ve burhanları bu şekilde beyan ettik. Zîrâ, günümüzde birçok kimseler mantıkıyla hüküm veriyor. Hattakî vaaz kürsüsünde bir hoca birçok talebe yetiştirdiğini îtiraf ederek, ilân eder. Bir kimse İslâmın şartından herhangi birini yerine getirmediği takdirde, buna müslim denilemez diyor. Mü'mindir fakat, müslim değildir diyor. Demek ki amelinden dolayı bunun müslimliğini yok ediyor.

Halbûki, öteden beri söylüyoruz, müslüman olur, mü'min olamaz, fakat mü'min olduğu takdirde mutlaka müslümandır. Bunun söylediğine hiçbir mezheb kâil değildir. Kendine sorsanız, müslim değil de, ya nedir? desen, bir isim de bulamaz.
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4543
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: İMAN VE İSLAM MUHAMMED SIDDIK HEKİM (KS)

Mesaj gönderen Hakan »

Kardeşlerim,

Hülâsa, Elhamdülillâhi Teâlâ günümüzde kitap çok, hepimiz de okuyoruz. Tefsirden, hadisten, usülden, fıkıhdan, akâidden, edebiyat hepsi var. Ancak, okumak yeterli değildir. Ahkâmlarından malûmat edinmek lâzım, akâid okumak lâzım. Ayet olsun, Hadis olsun, hemen hükmüne karar veriyoruz. Bunlar araştırmaya muhtaçtır. Biliyorsunuz ki üniversiteli olan bir kimsenin fehmettiği ile, ilk okulda okuyan birinin fehmettiği aynı değildir.

Dolayısıyla, okurken önünüze şöyle bir hadis gelir. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem):

لايزنى الزانى حين يزنى وهومؤمن ولايسرق السارق حين يسرق وهومؤمن ولايشرب الخمر حين يشرب وهومؤمن

Hadis gayet sağlıklıdır. Yani: "Kişi Mü'min iken zina işlemez, mü'min iken hırsızlık yapmaz, mü'min iken içki içmez." buyuruyor.

Peki, biraz evvel geçen hadiste, bu cürümler karşısında Cennetliktir buyuruyorduya, yeter ki, şirk olmasın... diye müjdeleyen Cenabı Rasûlullah ve Cebrail (a.s.) dır.

Bu hadiste ise, mü'min iken yapmaz deyince, bu sefer mü'min değil midir, yani imansız mı kalıyor? Başka bir hadiste:

لاايمان لمن لاامانةله ولادين لمن لا عهدله
"Emaneti olmayan birinin imanı yoktur. Ahdine vefakâr olmayanın da dini yoktur." buyruluyor.

Şu halde bunlar da, dinden ve imandan çıkıyor mu? Esasen bundan kasıt ve gâye, îman-ı Kamil sahibi olsaydı bunları yapmazdı demektir. Yani, bunları yapmakla imanının ve dininin aslını yok etmiş olmuyor. Yeter ki inkâr etmesin.

Allahü Zülcelâl bizlere muin olsun, inayetini bizden esirgemesin. Bizleri hakkı hak bilip, hakka tabi olanlardan, bâtılı bâtıl bilip, batıldan içtinab eden kullarından eylesin. Âmîn.

Aziz Kardeşlerim,

Dokuzuncu bölüm, baştan başa âmel ile cevarih ile alâkalı olarak başladı ve bitti. Geçen bölüm boyunca anlatmış olduğumuz hususlar zâhiri hükümler, amel, hareket, gözle görülen ve kulakla duyulan şeylerle alâkalı idi... Dolayısıyla bunu işleyen bir kimseye zâhiren islâm hükmü verilir. Bu islâm hükmü verilince de acaba bu kimse Cennetlik midir değil midir? Bu hususta karar yok... Eğer zahiri hükümlerle karar verilseydi, o zaman Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) zamanındaki münafıklar da tamamen Cennetlik olurdu.

Fakat, bunda en mühim olan nokta, ihtimam ile okuyacak olan kimse, ve bunu kendisine dâimi yoldaş edinecek olan bir şahsiyetin, bilmesi gereken şudur ki, zahiri amellerle cennetlik veya cehennemlik olması hakkında karar ve hüküm yoktur. Ancak müslümandır dersin. Fakat, bu kimse Cennetlik midir? İmanı tamam mıdır? Ehli iman mıdır, yoksa ehli küfür müdür? Bunu bilmiyoruz.

Şimdi diyeceksiniz ki, bunların Cennetlik olduğu, Hadislerle beyan edildi. Fakat, bunların Cennetlik oluşları amellerinden değil, itikadların-dandır.

Zirâ, birinde şirkinin olmaması şartını koşmuştu, ötekisinde ise, dilinin kalbiyle beraber olması şart koşulmuştu. Söyledikleri ve yaptıklarının kalpten olmasına gelince, onu biz bilemiyoruz ki, bu kul ile Allahü Zülcelâl arasındaki bir sırdır. Dolayısıyla bize düşen vazife şudur: İyilik ile gördüğümüz bir kimse, evet müslümandır, güzeldir. Çürük gördüğümüzde, Allahü Zülcelâlin emirlerine muhalefet etmekte gördüğümüzde bu adam âsidir, fâsıktır, diyebiliriz. Doğrudur.

Fakat, Cennetliktir, Cehennemliktir, Kâfirdir, Mü'mindir, bu hüküm Allahü Zülcelâle âittir. En mühim nokta, ihtimâmla üzerinde durulacak nokta budur.

Şimdiki başlıyacağımız bölüm, Allahü Zülcelâl’in izni ve inayetiyle kalb ve itikadla alâkalıdır. İşte bundan sonra hükümler değişir, dikkat edeceğimiz budur. Ancak, diyeceksiniz ki, bu kişinin, hiç kimseye bir iyiliğini görmedik, müslümanlığa yarar bir halini de görmedik, ama müslüman diyarında yaşıyor. Babası, cibilliyeti hep müslüman olarak gelmiş ve geçmiştir. Şimdilik biz bunun hakkında nasıl müslüman diyebiliriz? Bizim hüsn-i zannımızdan dolayı sorar. Rabbimiz, hüsn-i zannımızı emretmiştir. Sû-i zannımızı nehyetmiştir.

Dolayısıyla, umarız ki, bunlar müslümandır. Zirâ, bunlar kelime-i şahadeti inkâr edecek derecede değildir. Bunu hepimiz biliyoruz. Allahü Zülcelâlin vahdaniyetini, ulûhiyyetini, Rasûlullahın risâletini inkâr ediyor değil. Bir kimse ilânen, diliyle herkesin gözü önünde inkâr ettiyse, bunun o an için hemen orada katli câ-iz midir, değil midir? Hayır, o anda, hemen katli câ-iz değildir. Üç gün bu kimseyi hapsetmek lâzım, cehâletinden, gafletinden veya her hangi bir şuur bozukluğu yönünden mi inkâr ettiğinin anlaşılması için buna üç gün telkin edilir.

Üç gün kendisine ölmeyecek kadar ekmek verilir. Ve kendisine telkin edilir. Bu inkârı cehaletinden midir? yoksa kendisini bir şeye mi kaptırdı? Yoksa şuurunda bir bozukluk mu var? Bu araştırılır. Bundan sonra da inkâr ederse mürted olur. Mürted olunca, Allahü Zülcelâlin rahmetinden de ye's-e düşer. Hiçbir rahmetin eserini bulamaz. Rasûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) şefaatından da tamamen mahrumdur. Malı da hiç etrafına kalmaz, mirastan yoksun olur. Hiçbir ecdadından, babasından kalma mallarda hakkı kalmaz. Kendi malı da devlete kalır. Yani hiçbir yakınına da kalmaz. Artık malı da mübah, katlide mübah. Bu gibi bir muameleyi ona kim yapar, tabiî ki bu devletle alâkalıdır. Ve böylece bu kimse öldürüldüğünde bir çukur kazılır ve bir leş gibi defnedilir. Başka bir dinde olan Yahudi ve Nasranîler gibi dahi değildir. Bu mürtedlik çok ağırdır, Allah korusun.

Bunu öyle kolay sanmayınız, bir kimsenin küfrüne hüküm verebilmek için delil ve bürhan ile dört mezhebin ittifakı gerekir. Hiç ihtilâf doğmaksızın hüküm verilmesi lâzım,böylelikle bu kimsenin katli câizdir. Dört mezhebten bir mezheb dahi muhalif kalsa, o kimse için, küfür hükmü vermek kolay bir şey değildir. Hatta ki bunu ehli sünnet vel cemaatın kadıları söylüyor. Elinde dokuz tane delil vardır, bunlar küfrüne hüküm verebilecek delillerdir. Bir delil de var ki, küfrüne hüküm vermiyor. İşte bu delili tercih et diyorlar. Küfür hükmünü kolay görmüyorlar.
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4543
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: İMAN VE İSLAM MUHAMMED SIDDIK HEKİM (KS)

Mesaj gönderen Hakan »

İSLÂM VE İMAN MAKAMI

O sebeble Hz. Ömer'e (r.a.)a bir gün Yemen'den bir kimse gelir. Ebâ Musa el Eş’arî olsa gerektir. Geldiğinde soruyor: Yemen'de ne var ne yok? diye... Yâ Emîrel mü'minin bir kimse irtidâda düştü, mürted oldu ve katledildi der. Hz. Ömer (r.a) : Peki bu kimsenin muâmelâtını nasıl yaptınız? O kimseyi üç gün hapsettiniz mi? Yiyeceğini verdiniz mi? Üç gün telkin ettiniz mi? diye sorar.

O kimse: Hayır efendim, hemen öldürüldü, der. Hz. Ömer: "Allahım, ben böyle bir kandan, böyle bir öldürmeden beriyim. Benim bunda hatam yok. Ne böyle emrettim, ne de böyle bir hükmüm vardır, asla ve kat'â." der.

Neden? Çünkü insan, şuuruna mağlûp olur, şuurunda bir bozukluk olur, kendini cehaletine kaptırır. Herhangi bir gaflet ânı olur. Dolayısıyla, üç gün kendisine telkin edilir. Bu mürtedliğin zararlarını varacağı yeri, noktayı söylemek, yani tamamen iki cihanda da rahmetten mahrum olacağını, ebediyyen Cehennemde kalacağını, ve bu gibi haller telkin etmek lâzım ki, o zaman yine ısrarla tamamen inkâra devam ederse, o zaman katli câiz olur. İşte, Cebrâil'in (a.s.) sorduğu:

من الاسلام : قال ان تشهد ان لااله الاالله وان محمداً رسول الله وتقيم الصلاة وتؤتى الزكاة وتصوم رمضان وتحج البيت ان استطعت اليه سبيلاً

Bu beş şartı îlan etmiş, belirtmiştir. Zahiren kavlen ve fîilen, bunlar işlendiği takdirde, islâmiyete, onun müslümanlığına hüküm verilir. Ve karşılığında da Cebrail (a.s.) doğru söylediniz" diye buyurmuştur. Hatta, Hz. Ömer diyor ki: Onun Peygambere bu şekilde sorması çok acâyibimize gitti, sanki bilmiyor gibi hem soruyor, arkasından da tasdik ediyor. Demek ki, bildiği bir şey ki, öyle tasdik ediyor.

İman kısmına da gelince Cenabı Rasûlullaha karşılık cevaben:

من الايمان: ان تؤمن باالله وملئكته وكتبه ورسله واليوم الآخر وتؤمن باالقدر خيره وشره من الله

"Yani, evvelâ, Allahü Zülcelâlin vahdaniyetine, uluhiyyetine inanırsın, ama uluhiyyetine inanınca sadece zâtı mı? Hayır, zatına inandığın gibi sıfatlarına da inanmak lâzım. Madem ki ilâhdır. İlâhın hükümleri, ilâhın emrettiği, ilâh'ın kudreti ve azameti, ilâh'ın tasarrufu, ilâh'ın iradesi, ilâh'ın kazâ ve kaderi, bunları bilmek, anlamak ve kabullenmek lâzım. Sadece hâşâ, mücerret bir ilâh değil, zira o hiçbir şey yapmayan bir ilâh değildir. Hâşâ, o zaman putperestler gibi bir heykel, dikeltti mi hiç bir şey yapamıyor, beceremiyor, anlamıyor, fehmedemiyor, demek olur. Hâşâ, böyle bir şey değil,. Uluhiyyet.

Allahü Zülcelâlin uluhiyyetine inandığın zaman, bu uluhiyyetinden meydana gelecek olan tüm mahlûkatın üzerindeki muamelâtı, şu mükevvenatın idareciliği de bunları kapsıyor. Çünkü Allahü Zülcelâl:

الله لااله الا هو الحى القيوم
"Allahü Zülcelâl öyle bir ilahdır ki, hem hay'dır hiç ölmez." "Kayyûmun bizâtihi." Zatı ile kâ-im dir. Kendi Zâtı işliyor, kimseye havale etmez. Kimseye ihtiyaç da duymaz...

Yani, Hâşâ, devlet ricalleri etraflarıyla işleri döndürür. Fakat Allahü Teâlâ’’nın idâreciliği kendine aittir. Kimseye havale etmez. Muhtaç da değildir. İster şiddet, ister rahat, ister adalet, hüküm, ölüm, hayat, ister varlık, yokluk, ister fakirlik, ganilik tüm tasarrufat Allahü Zülcelâlindir. Ve bunu da isimleriyle, yani her branşın bir ismi vardır. Zâhir ehli ismen olarak bilir. Meselâ: هوالنافع والضار "Menfaat ve zarar Allah'a aittir." Veya: هوالباسط والقابض Yani; "ister bol verir, isterse kısar." Demek ki Allahü Teâlâ’nın bu sıfatları vardır, sıfatı böyle işler. Allahü Zülcelâlin zatının sıfatları böyle işler ve böyle yapar. Kimseye bağlı değildir. Hâşâ, buna, bu şekilde, böylece inanmak lâzım. Amentü billahi denince, sadece Allah vardır, bir ilâhtır. Hiç bir şey yapmıyor diye inanmak yeterli değildir. Halbûki; Allahü Zülcelâlin:

كان الله و لا شيئ معه و هوالأن على ما عليه كان

Hiçbir şey yok iken Allahü Zülcelâl var idi.

Şimdilik, Allahü Zülcelâl bu varlığı var etmekle gücünde bir noksanlık olmuş değil, gücünden birşey kaybetmiş değildir. Ne hazinesinde bir noksanlık, Hâşâ, ne de bir değişiklik olmuştur.

خالق رزاق

Bu milleti var eden, elbet rızıklarını da verir.

Hülâsa; خالق الخير والشر şerri de, hayrı da Allahü Zülcelâl yaratır. Tüm hareketler, yani karanlık bir gecede, siyah bir mermer taşının üzerinde, siyah bir karınca yürüse, o karıncanın hem ayak seslerini duyar, hem de nerede olduğunu görür. Velev ki, bilinmeyen görünmeyen bir şeyin içinde dâhî olsa, rızkını yine gönderir.

Allahü Zülcelâl Sübhanehu ve Teâlâ:

لاتأخذه سنة ولانوم

Uykuyu bertaraf edin, hiçbir an için, hâşâ uyuklama dahi olmaz. Bu gibi şeyler beşeriyetle alâkalı bir acziyetliktir, bir zavallılıktır. Fakat, Allahü Zülcelâl, kemal sıfatıyla muttasıfdır. Dâima her şey onun kontrolundadır. Murakabesinden hiçbir lâhza dahi bir nesne düşmez. Ve ayrılmaz da:

Hikem sahibi şöyle der:

عميت عين لاتراك عليها رقيب

"Seni her an için kendi üzerinde rakib görmeyen göz. O göz kör olsun." diyor.

Nitekim Allahü Teâlâ’nın bu sıfatları hususunda, tüm fırakı dâlle ki, 70 küsur fırkadır, bunlar Allahü Zülcelâlin zatını inkâr etmiyorlar. Zâtını biliyorlar, hatta kâfirler dahi biliyor. Bu gün herhangi bir kâfire:

وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ

(Zümer/38)

Desen ki: "Bu göğü ve yeri var eden, yaratan kimdir diye sorsanız? Allahtır derler." Velev ki, kâfir olsa yine öyle der. Ama böyle demelerinin onlara yararı olmaz. Yani sadece Allahü Zülcelâlin uluhiyyetini söylemek yeterli değildir. Sıfatını da aynen kendine uygun olarak bilmek ve kabullenmek lâzımdır.

Dolayısıyla, fırakı dâlle ki 70 küsur fırkadır bunlar. Allahü Zülcelâlin sıfatları hususunda tamamen tongaya basmışlardır. Kimisi, şer fiilinin haliki kuldur. Bu şer fiilini işlersek bu fiili kendisi yapmıştır. Bunu yaptığından dolayı küfrüne de hüküm vermişlerdir. Kul, fiilinin hâlikıdır, dedikleri gibi hayrı yaratan Allah'tır. Fakat şerri yaratan Allah değil kuldur diyenler de vardır. Eğer bunların dedikleri olacak olsaydı, hâşâ, iki hâlıkın olması gerekirdi. Biri hayrı yaratan, diğeri de şerri yaratan hâlik. Böyle şey olmaz.

Halbûki, hayrın ve şerrin hâliki Allahü Zülcelâldır. Rasûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) buyurduğu gibi, "Böyle bir şey gerekmeseydi, bir kere şeytanı yaratmazdı. Böyle bir şey olmasaydı, Cennet ve Cehennemi yaratmazdı."

Dolayısıyla, işte bu şekilde tüm fırakı dâlle sıfat hususunda ya kelâmından, ya iradesinden, ya kadasından, ya kaderinden ya hükmünden ve yahut da herhangi bir sıfat yönünden bir noksanlık yönleri vardır. Yanlış fikirleri vardır. Hatta, cephe tayini, veyahut da Allahü Zülcelâlin bazı cevarihleri olduğunu dahi söylerler. Hâşâ, yani, Kur'anda bazı el, göz, kulak, gibi mevzular geçiyor. Dolayısıyla bunlar hemen zahirine hüküm ve karar verirler. Böylelikle tamamen fırakı dâlleden olurlar. Gerçi fırakı dalle deyince tamamen ebediyyen Cehennem aksamından olmayabilir. Hatta, sebe-iyye dahî uluhiyyet tayin eder. İmamı Ali'yi ilâh olarak görürler. Meselâ onun için yer tanrısı diye tabir ederler.

Hülâsâ; bunlar tabiî ki fırakı dâlle'nin değişik kollarıdır. Bunlardan bazıları, hakikaten ebediyyen Cehenneme, alel küfre gider, bazıları da, ehli sünnet vel Cemaattan ihtilâf doğarsa da, Allahü Zülcelâlın zatını bilirler. Sıfatlarına uygun bir inançları olmazsa, bunlar küfürdür. Bu tarzda bir küfrü varsa, mutlaka bu küfrü Cehennem yakacak. Buna dikkat edin ki, ilk devrede anlattığımız ameller ve bu amellerden dolayı Cehenneme girilmez. Ancak, itikaden, yani kişiyi Cehenneme ileten bozuk itikattır. Allah (c.c.) küfrü yakmak için Cehennemi yaratmıştır, Cehennem Gazabîdir.

Yoksa zavallı bir kul, tehavünen, amel işlememiş diyerekten yakacak değildir. Allahü Zülcelâl affûvkârdır, onu affeder. Onu Cehenneme iletecek tarzda değildir. Hâşâ. Allahü Teâlâ çok merhametlidir.

Ama itikadında bir yanlışlık doğarsa, işte bu itikad karşısında Allahü Zülcelâlin sıfatlarında bir noksanlık tanırsa, işte o zaman bu küfründen dolayı cehenneme girer. Ama diyeceksiniz ki, bu Cehenneme girenlerin azab bakımından, hepsi eşit midir? Hayır. Tevhid ehlinin Cehennemi ayrı, diğerlerinin Cehennemi de ayrıdır.

Tevhid ehli, eğer ebedî kalacaksa, zaten onlar mürted aksamına girerler, münafık ve benzerleriyle girerler. Fakat, tamamen alel küfürde kalmayacak kısmı varsa, kâfirlere uyan veya onların itikadına biraz yakın olan varsa, veyahut da inancında bir küfür bulaşığı varsa bunlar Cehenneme girer. Burada kalacakları süre ama az, ama çoktur. Cehennem onların bu küfrünü yakar da, temizlenirler, ondan sonra Cennete girerler. Yani,

لااله الاالله محمد رسول الله

diyen bir kişi için Cennetliktir dediğimizde hemen, ra'sen, birdenbire, hiç Cehennemi görmeden bu Cennete giriyor demek değildir. Fakat zerre kadar îmânı olduktan sonra cehennemde ebedî kalmaz. Allahü Zülcelâl, Habîbine (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bu müjdeyi vermiştir. Akıbeti sonu muhakkak Cennetliktir. Bu nimeti, bu ikramı, bu ihsanı vermiştir. Zerre kadar imanı olan bir kimse Rasulüllah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) şefaatıyla Cehennemden çıkar, Cennete girer. Ancak anlattığımız gibi, neden, evvelden doğrudan doğruya, Cehenneme iletmeden çıkarmıyor Rasûlullah? Hayır... bunu şöyle bilin ki, böyleleri vardır. Doğrudan doğruya hiç Cehenneme iletmeden çıkar giderler Cennete... Fakat, bazıları da, anlattığımız gibi, küfür bulaşığı varsa, Cehenneme düşer, Allah korusun. Cehennem bunu yakar da ondan sonra Rasûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) şefâatine kavuşur. “Muhammeden” diyerekten sesler gelir, bunu Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) duyar:

ياربى امتى امتى

"Yâ Rabbi; ümmetim, ümmetim..." diyerek onların kurtuluşu içün Rabbül Alemin'e yalvarır. Allahü Zülcelâl: "Ya Muhammed, ümmetinden dilediğin kimselerden şu kadar îmânı olanları çıkarabilirsin. Şu kadar, şu kadar, şu kadar derken, zerreye kadar iner Allahü Zülcelâl... Zaten Allahü Zülcelâl bu zerreyi vâad etmiştir. Bir kimse zerre kadar imân sahibi oldu mu Cehennemden çıkacaktır. Ama bunların Cehenneme girişleri hep küfür bulaşığındandır. Amellerinin noksanlığından değil. Bunu böyle bilin.

Şu mühim noktaya dikkat ediniz. Bir kimseye sorsanız, Mü'min misin? diye, İmam-ı Azama göre evet dememiz gerekir. İmam-ı Azam ve Maturûdîye göre bu böyledir. İmam-ı Eş-âriye göre ise İnşâallah mü'minim der. İmam-ı Şâfi de buna kâildir. Acaba neden birisi inşâallah der de, diğeri buna gerek duymadan böyle demeleri gerekiyor? Buna dikkat ediniz.

Bir kimseye mü'min misin? diye sorulduğunda sadece diliyle hemen cevap vermek değil, şöyle bir düşünmek lâzım. Kalbinde îtikadı, inancı, Allahü Zülcelâlin kadâ ve kaderi, hükmü ve irade ve meşî-etini, bunları tamamen kabul ediyor mu? Yani Allahü Zülcelâl’den Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) yoluyla gelen tüm Kur'an-ı Azîmüşşanın ahkâmına karşı hiçbir şüphesi yok mudur? Kesin ve tereddütsüz, azmen ve cezmen kabul ve tasdik ediyorsa, işte o an için kendisinin mü'min olduğuna hüküm verebiliyor. Ve mü'minim diyebiliyor.

Ancak, şöyle söyleyeyim ki, bunu dediğinde sorsanız, peki öyleyse, acaba sen Cennetlik misin? deseniz, bunu bilmez.

Peki öyleyse son anın, Alel İman mıdır? deseniz, gene bilmez.

İşte, dikkat ediniz, sadece o anı için hüküm verebilir. O an için halini kontrol eder. Kendinden hiç şüphesi yoktur.

İnancı kesindir, azmen ve cezmen, işte o zaman mü'minim diyebilir. Fakat, hatimesi alel iman mıdır? Yoksa alel küfür müdür? Bunu bilemez. Hatimesini bilemediği için hüküm de veremez.

Eş'ari'ye gelince, o anki hükmü benimsemiyor. Geleceğini düşünüyor. Alel küfre veya alel imanı, Allahü Zülcelâl bilir, o dilerse olur diyor. (İnşâallah) yani Allah dilerse, akıbet hâtimeye bağlıdır, deyince, o anki halinden şüphe etmiyor. Fakat, âkibeti'nin ne olacağını bilemediği içün (İnşâallah) diyor... Yani Allah dilerse, mü'minim diyor.

Fakat, Hanefi mezhebi bulunduğu anı için hüküm verir. İşte, Şâfî'nin de inşâallah dediği bu yöndendir. Her ikisinden de Allah râzı olsun, Amin.

Resim
Cevapla

“►Muhammed Sıddık◄” sayfasına dön