İMAN VE İSLAM MUHAMMED SIDDIK HEKİM (KS)

Muhammed Sıddık Hekim (k.s.) hazretlerinin hayatı ve eserleri.
Cevapla
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4444
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

İMAN VE İSLAM MUHAMMED SIDDIK HEKİM (KS)

Mesaj gönderen Hakan »

Resim

Değerli Kardeşlerimiz;

Bu kitap Muhterem Hocamız Muhammed Sıddık Hekim'in (Siirtli Hoca Efendi) Fırka-i Naciye ve Hükümleri hakkında yapmış olduğu sohbetlerin daha önce Fırka-i Naciye Cilt 1 olarak yayınladığımız kitabın hacim olarak büyük olduğundan istifadesi kolay olsun diye bölümlere ayrılarak kitapçıklar haline getirilmiş şeklidir. Fırka-i naciye Cilt 1'i 6 kitap halinde yayınlıyoruz. Faidenin tam hasıl olması için kitapçıkların tamamının okunması gerekmektedir. Bu kitapçıklar sohbetlerin yazıya aktarılmış hali olduğundan, kitaplara bölünmesi esnasında konu tam olarak bitmediğinden, aynı konu bir başka kitapta da geçmektedir. Bunu yaparken meydana gelen hatalar bize ait olup; önce Muhterem Hocamızdan sonra da bütün kitapları okuyan kardeşlerimizden özür diliyoruz.

Aziz Kardeşlerim,

Velâyet hususunda konuşmak bizim gibi âcizin işi değildir, bunu itiraf ediyoruz. Zîrâ bu hâl işidir, kâl işi değildir. Dile gelmez, dile getirmek zordur. Zamanın yeterliliği de mümkün değildir.

Dolayısıyla bu velayet yazı ve satır işi değil, ancak bir nebzecik de olsa bu hususta, yânî Seyyid-i Şerif olan, nesebi Ğavsul Azama dayanan Şeyhül Hazin Hz.'leri hakkında konuşurken, bir şeyler dile getirdik. Bilhassâ, bu mubarek zâtın kendi salâvatını nasıl dile getirdiğini ve kendisinde cari hâdiseleri ve halleri anlatmaya çalıştık. Keşif ve müşahedelerini izaha gayret edip, Mevlânâ Halid (k.s.) Hz. lerinin salâvatının da nasıl meydana geldiğini anlattık. Bu meyanda 40-50 salâvatın da birinci bölümde olduğunu söyledik. Bunların da bir çoğunun bu şekilde müşâhede ve keşif erbâbının işi olduğunu beyan ettik. Salavat sahibi zatlar şunlardır: Başta İmam-ı Ali (r.a.), Abdullah ibni Abbas, Abdulah ibni Mes'ut, Hasan-i Basrî, İmam-ı Gazâlî, İmam-ı Nevêvi, Ğavsul Azam Seyyid Abdul Kâdir-i Geylânî, Seyyid Ahmed-i Rufâ-i, Seyyid Ahmed-i Bedevî, Seyyid İbrâhim-i Düsûki, Seyyid Ali Ebû Hasan-iş Şâzeli, Şeyhi olan Şeyh Abdusselâm ibni Meşiş, Seyyidi Şerif Şemseddin-i Hanefi, İbrâhim-i Matlubî, Şeyh Nureddin, Şeyh Muhammet Ebûl Hasenil Bekrî, Şeyh Ahmed-i İdrîsî, Şeyh Ebûl Gani Nâblusi ve birçok zatlar. Bunların hepsini saymaya imkân yok. Bu vasıflara haiz olan zatların görüşleri manevî basîret ve duyguları, manevî sırlardan ve Rasûlüllah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) hakîkatlarından, keşf ve müşâhede erbâbları oldukları halde, bunların manevîyat denizinden çıkardıkları, izhar ettikleri incileri söylerken, bizim şimdi bunları inkâr etmemiz mi gerekir? Bizim baş gözümüzle göremediğimiz şeyleri mübâlağadır diye tâbir etmemiz mi gerekir.

Duyamadığımız, fehmedemediğimiz şeyleri inkâr etmemiz mi gerekir? Allahü Zülcelâl bizleri böyle bir itikatdan korusun.

Şerefiyle müşerref olduğumuz ümmet-i Muhammedin mensubları Cenâbı Fahri Âlem insanlığa şâmildir. Zîrâ, Allahü Zülcelâl onu âleme Rahmet olarak göndermiştir. Böylece kâfirler de dâhilindedir. O sadece bir kavmin, bir milletin değil, insanoğlunun tamâmının peygamberidir. Fakat, ümmed-i Muhammede gelince onlara karşı:

بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ

(Tevbe/128)

Mü'minlere karşı Raûf ve Rahimdir ve hatâlı olanlara da:

شفيع للمذنبين

diye buyuruyor. Bu kendi ümmetine hastır. Böylece Ğavsul Azam Hz.leri, salavatlarının bir tanesinde işâret ederken, Rasûlullah’a (Sallallahu Aleyhi Vesellem) salâvat getirdiğinde:

علم يقين العلماء الربانيين

وعين يقين خلفاء الراشدين
وحق يقين انبياء المكرمين

diye buyuruyor. Böylece, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem), bu üç makam sahiplerinin İmâmı ve Reisleridir. Tamâmen ondan yansıtmadır. İster Ruh ve Kalb yönüyle alınan leddünî ilimler, ister sır ve şühûd yoluyla alınan ilimler olsun, bunlar tamamen Rasûlullah’tan (Sallallahu Aleyhi Vesellem) intikâl eder ve ondan tabiî ki yansıtmadır. Böylece, ulemâ, tabiî kî cev'arihle olunca, bu ulemâ-i zâhir, şeriat erbabıdır, Ehli Hadis vet Tefsîr ve böylece Ahkâm kısmı mezâhib sahipleri, usul ve furû haline getiren, Allah ve lilleh için yapan kimseleri Rabbâniyyûn diye tâbir etmişler.
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4444
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: İMAN VE İSLAM MUHAMMED SIDDIK HEKİM (KS)

Mesaj gönderen Hakan »



İLMEL YAKİN - AYNEL YAKİN - HAKKAL YAKİN NE DEMEKTİR?

Böylece Allahü Zülcelâlin rızâsını celbeden ve rahmetine yaklaşan kimselerdir onlar. Bunlar, delil ve bürhan yoluyla, itikadlarını sağlar, sağlamlaştırır, ibadetlerini güçlendirir. Muâmelâtı düzenli hâle getirirler, sened ararlar ve böylece yaptıklarını ve yapacaklarını sağlıklı, sıhhatlı olarak yapmaya çalışırlar. Bunu Allah için yaparlar, bunların mükâfatı vardır. Bunlar şerîat erbâbıdır. Diğerleri ise Evliya kısmıdır. Bu ilmin üstünde, bir üstünlük vardır. Bu da keşfen ve ayandır. Yani keşif yoluyladır. Dolayısıyla bunların ki kalb yoluyladır. Ve ruhlarının terakkiyatına bağlıdır.

Esâsen ruh arşa kadar yücelebilir. Ve arş ile kürre arasında neler görürse görsün, onları keşfen olarak görebilir. Ve bunları bilmesi de ilmi ledünnî kısmındandır.

Esâsen ilmi ledünnî, Ebû Kâsım el Kuşeyri: "Her ferdin kalbinde iki kapı vardır. Bir tanesi zâhirî, bir tanesi de bâtınîdir. Zâhîrî olan: Beş yoldan kalbin üzerine nüfûzu vardır. Havas (Cevarih) aksamından içeriye bir şeyler alır. Fakat iç âleminde bulunan, bâtınî olan kapısı, ancak ilham yoluyla, ilâhî olan kısmından gelen şeylerdir." diyor.

Kalbi bir havuza benzetmiş bir havuza. Havuzun dışından, beş yerden su geliyorsa, dışarıdan olduğu için, nereden geliyorsa o nispette mutlaka bir karışımın katkısı olabiliyor. Bulanıklığı, kirliliği, bulaşıklığı olabilir. Bundan dolayı şek ve şüpheden emin olmaz. Ancak Allahü Zülcelâlin inayeti ola...

Diğeri ise iç kısmından, havuzun dip kısmından, membâ’ından gelecek olursa, membâ’ından çıkan suda hiçbir karışıklık bulanıklık olmaz. Bu zeleldir (saf, temiz). İşte bu, ilâhî Rahman cânîbindendir. Bu gibi şeyler, kalbe gelen böylesi ilham, erbâbının işidir. Bu ilmin gelmesi için kalp gözünün açık olması, ruhaniyetinin temiz ve pâk olması, lâzımdır. Ruhaniyeti böyle olunca da hafifler ve letafeti kolaylaşır. Böylece, yücelmeye sebep ve vesile oluyor, hattâ ki, arşa kadar bile gidilebilir. Çünkü, rûhun makamı zaten arştır. Onlarınki keşiftir. Fakat, bunun üzerindeki kısım âriflerin makamıdır. Daha ötesini aşmak, ancak ve ancak şuhût erbabının işidir ve sır yoluyla olur bunlar, rûhun orada daha ötesine gücü yetmez, dolayısıyla bu sır yoluyla oluyor. Sır ise ilâhidir. Esasen sır dille anlatmaya gelmez, buna insan kabil değildir. Bu sır ilâhîdir. İlâhî bir sır, ancak ilâhî nûru görebilir, müşâhede edebilir.

İşte bu tecelliyat-ı Zâta mazhar olan zâtlâr, esâsen Hakkal yakin olan zevâtdır. Enbiyâ başta olmak üzere, ümmeti Muhammedin hâs ve müstesnâ şahsiyetleri vardır ki, onlar da mirascı kabilindendir. Böylece buna da muvaffak olabilirler.

Esâsen, tecelliyat-ı Zâtiyyenin imâmı Rasûlullah’tır (Sallallahu Aleyhi Vesellem). Allahü Zülcelâl ona öyle bir kalp vermiş ki, böylesine bir kalp başka hiçbir kimseye verilmemiştir. Allahü Zülcelâl onu hem zâtının nûrundan yaratmış, hem de kalbine zâtının nûru tecelli etmiştir. Ayna mesâbesinde, kalbine müvacêhe kılmıştır. Dolayısıyla Enbiya, Rasûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) aynasından yansıtma olarak almışlar. Kendi ümmetinde de hâs kimseler var ki, o Enbiyanın taklitçiliğini yapan, mirasçılığını yapan şahsiyetler de var ki, ancak onlar da bir nebze müstefit olurlar.

Başka Nebilerin ümmetleri buna kâbil değildir. Bunlarınki anlattığımız gibi ruh makamına kadardır, yani bunlarınki tecelliyatı sıfâtiyedir, zâtiye değildir. Çünkü, onlar ikinci bir aynadan yâni, kendi nebilerinin aynasından müstefit olabiliyorlar.

Böylece Allahü Zülcelâl, Cenâbı Fahri Âlem (Aleyhisselâtü Vesselâma) öyle bir kalp vermiş ki, onun kabiliyeti ve istîdâdını, idrakten akıl acizdir. İşte böyle yaratmış yaratan, Allahü Zülcelâlın envarı zatiyesinin karşısında, müvacehede durabilecek, dayanabilecek güçte yaratılmıştır.

Zîrâ, Rasûlüllahın ferdî bir makamı vardır. Yani, beşeriyette bu ferdî makam sadece kendisine verilmiştir. Bir kere onun eşi yoktur, eşi olmadığı gibi benzeri de yok, yaratmamış ALLAH, O bir tanedir. Hatta ülü-l-azm olan Peygamberler dâhî, onun makamından dolayı, acayip envarından dolayı hayran ve mest olmuşlardır. Dayanamıyorlar, yani o kadar da mestü hayran olmuşlardır ki, bundan dolayı kendilerinden geçiyorlar. Melâike-yi îzâm olan en büyük melekler dâhî Cenabı Rasûlüllahın envar ve esrarı karşısında dayanamıyorlar. O yüce makamın etrafında hayret ve şaşkınlıkla dönerler. Çünkü onu fehmetmeye, kabil ve imkân yoktur.

Kardeşlerim,

Enbiyâ makamları bizim gibi âcizlerin dile getireceği bir şey değildir. Evliya makamları dahi öyledir. Bunlar hal işidir. Bunlar esâsen tarifle, dille anlatılacak, lâfızlara sığacak şeyler değildir. Çünkü bunlar hal ve zevk işidir. Bunu tatmayan bilmez ki, nasıl anlatalım. Allah ile kul arasındaki halleri, nasıl cereyan ediyorsa bilemiyoruz ki, kalp yolu bu, Allahü Zülcelâl’in ledünnî ilmidir, bu sırdır, keşiftir, bu müşâhededir, bu nasıl anlatılır?

Dolayısıyla, îtîraf ediyoruz, bunu hakkıyla anlatmaktan aciziz. Ancak yedinci bölümde evliya hususunda bir hadisle birazcık olsun izah etmeye çalıştık. Zihninizi dağıtmadan tekrar teberrüken yine hadislere, muctehidlerimizin sözlerine başvuralım. Zîrâ, imam-ı Şâfî'nin buyurduğu gibi,

العلم ماقال الله و قال رسول الله وماعداه قول الرجال

"İlim, Allahın ve Rasûlüllahın buyurduklarıdır. Bunun maadası kavli ricaldir." İmam-ı Ebû Hanife de aynısını söyler.
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4444
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Re: İMAN VE İSLAM MUHAMMED SIDDIK HEKİM (KS)

Mesaj gönderen Hakan »



SÜNNÎ VE SOFİ KİMDİR?

Ancak Hz. İmam-ı Câfer-i Sâdık (r.a.) şöyle buyuruyor:

من عاش فى ظاهر الرسول فهوسنى
ومن عاش فى باطن الرسول فهوصوفى

Rasûlullahın zahirinde yaşayan kimseye sünnî deniliyor. Yani bunlar ehli sünnet vel cemaat diye buyrulanlardır. Zîrâ, zahirinde denilen şey nedir? Cevarihle alâkalı, muamelât-ı ibâdeti, ahkâmları ve tavsiyeleri, neler buyurdu ise, bunları mesnetli, delil ve burhanlı olarak getiren kimselerdir ki bunlara fâkih deniliyor.

Evet, bunlar muhaddisler, müfessirler olmakla beraber, tabii ki mezhep erbabları da, usul ve fürûu ahkâmlarına dayandırarak bir şeyler çıkarıyorlar. İnsanlara, kolaylaştırma yönünden uğraşmışlardır, Allah rahmet eylesin. Bunlara da fukahâ deniliyor. İşte bu iki zümreden biri fukahâ zümresidir. Bu fıkıh ilmi zarûrî olmakla berâber, daha ötesi de kalbî olan bir ilimdir, yani ledünnî olan ilimdir. Rasûlallahın iç âlemini sadece Rabbısıyla arasında olan bazı sırlardan kalb yoluyla, bazen de rûhanî yoluyla alanlara da sofi deniliyor. Bu halleri yaşayanlara da sofiyye deniliyor. Asırların en hayırlısı Rasûlullahın asrı olan birinci asırda, her ikisini de beraber, yani fakîhlik ve sofîliği yürütmüşlerdir. Tâbiîn döneminde de bu iki sınıf çok büyük tesirât yapmıştır. İkinci ve üçüncü kademede oldukça azalmış, sonunda ayrımlar doğmuş, fikir değişikliği başlamıştır. Kimisi, dünya metâ-ına, malına ve mansıbına heves ederek inkıtâ-a uğramış. Diğer kalp erbâbı ise, onlara tevekkül, tefvizi ümur, verâ ve zühte daha fazla yönelerek, bu yönde bu yolu seçmişlerdir. Halktan uzak, kalpleri Halıkıyla birleşerek yaşamışlar. Böylece bunlara sofiyye deniliyor. Yâni, bu devirlerde Ebû Hamzatıl Bağdâdî ve Ebû Hâşimis Sûfî gibi zatlar olmasına rağmen fakat, ne çareki, üçüncü asrın sonlarında Hz. Cüneyd vefât etmiştir. Kendi devresinde dâhî şöyle buyuruyor: "Nerede fesat ve maksat ehli varsa bunlar mürşit kesildi. Nerede takvâ? Nerede vera? Nerede zühd? Din hezeyan oldu." diyor. Bunu kendi devresinde söylüyor, Cüneyd.

Hülâsa, her iki zümreyi de berâber yürütmek zarûrî ve mecbûrîdir.Birisini attal etmek asla olmaz, buna imkân yoktur. Zîrâ, bunlar vücûd ile ruh gibidir. Bunların birisi ruh, birisi vücud mesabesindedir. Vücûdsuz ruh bir şeye elverişli değildir, ruhsuz vücûdda da zaten hayat yoktur.

EBDALLERİN VASIFLARI

Allahü Zülcelâl cümlemize inâyetini esirgemesin, bizlere mûin olsun, tevfîkâtiyle refîk eylesin. Cümlemize salâh ve hidâyet nâsib eylesin. Amin...

الحديث الشريف عن ابى هريرة رضىالله عنه. عن رسول الله صلىالله تعالى عليه وسلم:

قال لن تخل الارض من ثلاثين مثل ابراهيم خليل الرحمن بِهِمْ تغاثون وبِهِمْ ترزقون وبِهِمْ تمطرون

(رواه ابن حبان)

"Allâhü Zülcelâlin kullârı arasında 30 kişi vardır ki, bunlar dâimîdir. (Yeryüzü bunlardan hâlî olmaz.) Bunların kalpleri Halîlurrahmanın kalbine yakındır. Yani, merhametli ve şefkatli kimselerdir. Yardımlaşmayı, erzâkınızı, yağmurlarınızı bunlar sâyesinde görüyorsunuz ve bunların yüzü suyu hürmetine geliyor.

Diğer bir hadis de Ebû Hüreyreden mervîdir. Bir gün Rasûlüllah mescidde iken, yanına gittim, bana şöyle buyurdu:

عن ابى هريرة رضىالله عنه عن رسول الله صلىالله تعالى عليه وسلم: قال يا اباهريرة يدخل على من هذاالباب الساعة رجل من احدالسبعة الذين يدفع الله عن اهل الارض بهم

Ebû Hüreyre, Rasûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) yanına girince: Rasûlullah, Ebe Hureyre'ye: Ya Eba Hureyre, şu an buraya bir kimse gelecek ki, bu kimse yeryüzündeki yedilerden bir tanesidir. Bunların sayesinde, Rabbimizin yeryüzüne gelecek olan beliyyelerinin ref-ine ve def-ine de sebep olan kimselerdir." buyurdu. O anda, dururken, o kimse geldi diyor. Gelince de, Ebû Hüreyreye dedi ki “Bak işte şimdiki gelen bu kişi, o dediğimiz yedilerden bir tanesidir.” Başının üzerinde bir testi var, su doldurmuş. Câmiyi, Mescidi Nebeviyi sulayacak ve süpürecek, derbederce bir kimse, başında saç yok, yâni umulmaz bir tarzda. Mescide girdiği zamanda Rasûlullahtan şöyle duydum, üç defa tekrarlıyarak: “Merhabam Bi Yesâr, Merhabam Bi Yesâr, Merhabam Bi Yesâr” diyerek üç defâ böyle söyledi, ismi Yesâr demek ki. Merhaba, Merhaba, Merhaba diyerek taltifte bulundu.
Resim
Cevapla

“►Muhammed Sıddık◄” sayfasına dön