Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 14 Kas 2019, 22:06

Tüm zamanlar UTC + 2 saat




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 20 Ağu 2019, 14:22 
Çevrimdışı
Aktif Üye
Aktif Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 18 Ara 2007, 02:00
Mesajlar: 103
Bu konuyu facebook'ta paylan!
YILDIZ FALI VE GAYB’DAN HABER VERMEK

SELİM GÜRBÜZER

Evrende güneş, ay, yıldız. gezegen her ne nesne varsa her biri yüklendikleri misyon doğrultusunda seyri âlem eyledikleri malum. Tabii bu demek değildir ki, her nesne kendi yörüngesinde veya bir başka nesnenin etrafında seyri âlem eylemekle her şeyi yönetmeye muktedir durumda. Muktedir olamaz, çünkü tüm âlemlerin mutlak kumanda idaresi Yüce Allah’ın elindedir. Hatta O’nun iradesi dışında bir yaprak bile dahi kıpırdayamaz. Madem öyle, bir kısım insanlar nasıl olurda nasıl kendisini idare etmekten aciz nesnelerden medet umar doğrusu şaşmamak elde değil. Hiç boşa yorulmasınlar, tarihten günümüze burçlardan, yıldızlardan, ay ya da güneş tutulmasından kim ne gelecek kurgusu kurabilmiş ki, çağımız insanı da kurabilsin. Düşünsenize bunlardan mesela burç murç adı her ne olursa olsun sonuçta o da diğer gök cisimleri gibi kendini yönetmekten aciz olup asla ilahi kanunun çizdiği çerçeve dışına çıkamaz. Malum, her yaratılan nesne yüklenmiş olduğu misyon üzere varlık göstermekte olup biz bunların ancak bize bildirilen kadarıyla anlam çıkartabiliyoruz. Bu demektir ki bildirilmeyen kısmını zorlamak hem haddi aşmak olur hem de her nesneye bakışımızda bir takım anlam kaymalarını da beraberinde getirecektir. Bakın, haddi aşmamamız hususunda Yüce Allah (c.c) “De ki, göklerde olsun yerlerde olsun Allah’tan başka hiç kimse gaybı bilemez” (Neml 65) beyan buyururken, Allah Resulü (s.a.v)’de ümmetini vahiy ışığında “Bir kimse bir kâhine giderek onun söylediklerini tasdik ederse Muhammed’e indirilenleri inkâr etmiş olur” diye uyarmaktadır.
İşte yukarıda zikredilen ayet ve hadis-i şerifin mana ve ruhundan da anlaşıldığı üzere yok kâhinmiş, yok falcıymış, yok şuymuş, yok buymuş hangi müneccim olursa olsun güya bize gaipten haber getirdiğini söylüyorsa biliniz ki asla bu tür haberlerin aslı astarı yoktur. Dolayısıyla bu tip haberlere kanmak ahmaklık olur. Hem önümüzde başvuracağımız Kur’an ve Sünnet kaynağımız dururken gayb haberlere niye kanılsın ki? Kaldı ki Kur’an ve Sünnet gayb âlemiyle de ilgili merakımızı giderecek ölçüde bizi yeterince bilgilendiriyor zaten. Dolayısıyla daha fazlasına merak salmak abesle iştigal olur. Daha fazlasını eşeleyenlerin düştükleri durum besbelli, adeta şeytana yoldaşlık yapmaktalar. Onlar şeytana yoldaşlık yapa dursun, bize sadece “Mutlak gaybı ancak Allah bilir” hükmü çerçevesinde hareket etmek düşer. Elbette ki mutlak gayb âleminden tezahür eden bir kısım haberlere başta Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere Sahabe-i Kiram, Tabiun ve ilmiyle amil olmuş feraset ehli veli kullarda vakıf olabiliyor. Ancak bu ‘Allah bildirirse bildirir’ manasına vakıf olmaktır.
Müberra Dinimizde ister adına kâhinlik diyelim ister müneccim, isterse falcılık ya da yıldıznameci denilsin hiç fark etmez bunlara asla cevaz yoktur. Ama gel gör ki cevaz olmamasına rağmen hem falcılık yaparım diyen var hem de fal baktıran var. Şayet bir insan Kur’an’ın hükmüne rağmen halen inadım inat “Yıldız falıma baktıracağım” diyorsa vay haline, bu düpedüz kendisini şirkin kollarına atmak olur. Bakın, Efendimiz (s.a.v) bir gün ashabıyla sohbet ederken o esnada bir yıldız kaymasına gözler odaklanır. Tabii oradakiler hemen bunu birinin öldüğüne ya da doğduğuna yorumlarlar. Bunun üzerine Allah Resulü şöyle der:
“-Şunu iyi biliniz ki yıldız, ne bir kimsenin ölümü ne de doğumu için kayar. Ancak Rabbimiz bir konuda hüküm verince, Arş’ı taşıyan melekler tesbih ederler. Sonra onların altında bulunan gök ehli tesbih eder. Nihayet bu tesbih bizim dünyamıza kadar ulaşır. Sonra Arş’ı taşıyan meleklerin altında bulunan gök ehli, haberin ne olduğunu soruşturarak Arş’ı taşıyan meleklere; ‘Rabbimiz ne buyurdu?’ derler. Onlar da bu hükmü kendilerine haber verirler. Her gök ehli diğer gök ehline durumu bildirir. Nihayet haber dünya göğünde bulunanlara kadar ulaşır. Cinler bu haberi kulak hırsızlığı yaparak çalarlar da, bunun üzerine kovalanırlar. Onların bu şekilde getirdikleri haber haktır. Ancak kendileri değişiklik yapıp, artırma eksiltmede bulunurlar” (Müslim, Ahmed b. Hanbel).
Evet, anlaşılan o ki; bir yıldızın kayması ya da bir başka gök hadisesinin yaşanmış olması fiziki olaydan öte bir anlam ifade etmiyor. O halde yıldız kaymasına odaklanmak yerine asıl bizim için hak ve hakikat yolunda ayağımızın kaymamasına odaklanmamız daha çok mühim bir hadise olacaktır. Allah korusun hele bir insanın Hak yolunda ayağı kaymaya görsün, ne yıldız kaymasının ne de güneş ve ay tutulmasının hiçbir fayda getirmeyeceği muhakkak. Şüphe yoktur ki insana yegâne fayda getirecek olan şey sırat-ı müstakim üzere bir yol takip etmektir. Müneccimlerden kendimizi koruyup emniyette olmamız için sırat-ı müstakim üzere olmaya mecburuz da. Nitekim Resul-i Ekrem (s.av) şöyle der; “Yıldızlar semanın emniyetidir. Yıldızlar gitti mi, vaat edilen şey semaya gelir. Bende Ashabım için bir emniyetim. Ben gittim mi, onlara vaat edilen şey gelecektir. Ashabımda ümmetim için bir emniyettir. Ashabım gitti mi ümmetime vaat edilen şey gelir.” (Müslim, Fedailu’s- Sahabe, 207)
Şu bir gerçek yıldızların durumuna bakaraktan yıldız falcılığına soyunanlar her devirde olduğu gibi bu devirde de var olmaları gayet tabiidir. Gayet tabii durumun dışında asıl anormal olan şey bunlara umut bağlanmasıdır. Oysa illa da birşeye umut bağlanacaksa Allah Resulünün bizatihi ‘yıldızlarım’ diye taltif ettiği Ashab-ı Kiramın ervahı ve onların izinden iz sürenlerin ruhaniyetleri bize umut olarak yeter artar da. Nitekim Allah Resulü “Ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayete erersiniz” buyuruyor. Keza hidayete vesile olma noktasında Allah dostları da öyledir. Onlarda Ümmet-i Muhammed’in kurtuluşu için çırpınan yıldızlarımızdır. Hatta onlar daha da fazlası övgüye layıktırlar. Öyle ki onlar hakkında gece gaflet uykusundan Ümmet-i Muhammed’in uyanmasına vesile olan seher yıldızı bülbülleridir diye taltifte bulunursak yeridir. Niye taltifte bulunmayalım ki, baksanıza kâhinler (müneccimler) habire yıldızlara bakaraktan umut tacirliği yapıp insanların itikadıyla oynarken, Evliyaullah ise tam aksine seher vaktinde müntesiplerine ‘Sofi haydi kalk namaza’ deyip bülbül olmaktalar. Zira bunun tatbikini Menzil’de görmek mümkün de. Madem öyle, önümüzde iki seçenek var: Ya müneccimlere (sihirbazlara) uyup gaflet deryasına dalacağız, ya da hakiki yıldız rehberlerin izini iz sürüp haydin felaha diyeceğiz.
Belki şunu diyebilirsiniz sihir haktır diye. Evet, sihir hak olmasına hak ama, bu durum sihir yapmanın caiz olduğu anlamına gelmez. Bir başka ifadeyle bir şeyin hak olması ya da varlığı o işi yapılacak anlamına gelmez. Bu düpedüz sihrin varlığını sihirbazlığa dönüştürmek olur. Dolayısıyla sapla samanı birbirine karıştırmamak gerekir. Zira Rabbül Âlemin bu hususta şöyle buyurmakta: “Süleyman (a.s)’ın saltanatı aleyhine şeytanların okudukları şeye (sihre) tabii oldular. Hz. Süleyman sihir yapıp kâfir olmadı. Fakat şeytanlar insanlara sihir öğrettiklerinden kâfir oldular. Onlar Babil'de ki Harut ile Marut isimli iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı” (Bakara/102).
İşte ayet-i celileden de anlaşıldığı üzere şeytanlar yedi kat gökleri dolaşırken, semadaki meleklerin sözlerine kulak kabartaraktan bir takım haberleri kâhinlere aktarırlardı. Tabii kâhinlik bu ya, onlarda kendilerine ulaşan haber kırıntılarına bire bin katarak insanlara duyuracaklardır. Sadece duyursalar gam yemeyiz, duyurmakla kalmayıp yalan yanlış haberleri yazılı hale getirdiler de. Neyse ki Hz. Süleyman (a.s) tüm bu yalan yanlış kayıt altına alınmış kitapları bir sanduka içerisinde toplayıp oturduğu tahtın altında muhafaza altına alacaktır. Ve bu hususta şöyle ferman buyurur da;
“Her kim ki bundan böyle şeytanların hariçten gazel okudukları gaybı haberlere tabii olup etrafa yayarsa bilinsin ki kellesini uçururum.”
Nitekim bu ferman yankı bulup maksat hâsıl olur da. Ancak tâki Hz. Süleyman (a.s) vefat eder, işte o zaman bu mesele yeniden alev alacaktır. Hatta ardından Süleyman (a.s)’ın büyük bir sihirbaz olduğu şayiası yayılır bile. Ve Yüce Allah (c.c) kullarına hakikati şöyle bildirirde: “Ve onlar, Süleyman’ın mülkü aleyhine uydurdukları şeylerin ardına düştüler. Oysa Süleyman asla küfre düşmedi. Sadece şeytanlar düştüler” (Bakara 102).
Peki ya Cinler? Malum Cinlerde göklerden gelen birtakım sırlara kulak kabartaraktan haber uçuruyorlardı. Ne diyelim, nankörlüğün bu kadarına da pes doğrusu, Allah’tan daha ne istiyorlar bir takım bilgilere vakıf olmaları için imkân tanınmış bile. Ama gel gör ki cin taifesi bunu suiistimal edip onlarda şeytanın yaptıklarını aratmayacaklardır. Gayb âleminden koparabildikleri haberleri bir takım yerlere aktardılar da ne oldu, sanki başları göğe mi erdi, tam aksine Allah Resulüne risaletin tevdi edilmesiyle birlikte Allah’ın tanıdığı tüm imkânlar ellerinden alınıp yerlerde çöplerde sürünür hale geldiler. Malumunuz gök kapılarının cin taifesine kapanması hadisesi Resul-i Ekrem (s.a.v)’in Ukaz panayırına gittiği senede vuku bulacaktır. Öyle ki vuku bulduğunda başlarına sanki gökten yıldız düşmüşçesine nefes nefese kalıp soluğu mensubu bulundukları kavmin yanında alacaklardır. Besbelli ki başlarına çarpan yıldız bizim bildiğimizin dışında bir şey, tabii ki anlayana. Dahası o yıldız âlemlere rahmet olarak gönderilen ‘Adı Güzel, Kendi Güzel Hz. Muhammed (s.a.v)’den başka değildi elbet. Nitekim sığındıkları kavmin eşrafı anlamakta gecikmezler de. Nasıl mı? Soluk soluğa karşılarına dikilen arkadaşlarının bitap düşmüş hallerinden sezeceklerdir. Derken onları bu vaziyette gördüklerinde:
“-Hayrola nedir bu haliniz, sert bir kayaya çarpmış bir haldesiniz, sizi bu hale getiren çok önemli biri olsa gerektir, o her kimse tez elden doğu ile batı arası karış karış aransın bakalım neyin nesi kimmiş bir görelim” demekten kendilerini alamayacaklardır.
Gerçekten de yer gök taranıp doğu ve batı arasında bir hayli mekik dokuduklarında bir anda gözler pür dikkat Nahle denen yerde Allah Resulünün namaz kıldırdığı bir topluluk üzerine odaklanacaklardır. Nasıl pür dikkat kesilmesinler ki, O’nun mübarek dilinden tane tane dökülen ayetlerin okuyuşuna yakından şahit olup mest olurlar da. Ve en nihayet kendi aralarında müşavere ettiklerinde;
“- İşte bize gök kapılarının kapanmasına neden olan o’dur” deyip iman edeceklerdir. Akabinde Allah’a şirk koşmayacaklarına dair yemin ederler de.
Böylece bu hadiseyle birlikte sema kapılarının cinlere kapatılmış olduğu teyit edilmiş olur. Nitekim Yüce Allah nüzul eylediği ayetler de bu mesele şöyle yankı bulur:
“Doğrusu biz (cinler) göğü yokladık; fakat onun, kuvvetli bekçilerle ve alev huzmeleriyle doldurulmuş bulduk. Oysa biz onun bazı kısımlarında dinlemek için oturacak yerler oturuyorduk. Fakat şimdi kim dinlemek istese, kendisini gözetleyen bir alev huzmesi buluyor. Bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü murat edildi, yoksa Rabbleri onlara bir hayır mı diledi” (Cin,8–10).
“Doğrusu biz dünya göğünü bir süsle, yıldızlarla süsledik. Ve onu inatçı her şeytandan koruduk. Onlar Mele-i Alayı dinleyemezler. Her taraftan kovulup atılırlar, uzaklaştırılırlar. Onlara ardı arkası kesilmez bir azap vardır. Ancak bir sözü kapan olursa, onu da delip geçen alevli yıldızlar takip eder” (Saffat,6–10).
“And olsun ki, yakın göğü kandillerle donattık, Onlara şeytanların taşlanmasını sağladık ve şeytanlara çılgın alev azabını hazırladık” (Mülk, 5).
“And olsun ki biz gökte burçlar yaptık ve onları bakanlar için donattık. Ve onları, kovulmuş her şeytandan koruduk. Ancak kulak hırsızlığı yapan olursa, apaçık görülen bir ateş onu kovalar” (Hicr,16–18).
BİR ŞEYİ UĞUR YA DA UĞURSUZLUK ADDETMEK
Ümmetin itikadına hale getirecek bir başka meselede zamanı, eşyayı ya da bir başka olguyu uğurlu ve uğursuzluk olarak addetmektir. Oysa Peygamberimiz (s.a.v) bu hususta ümmetini şöyle uyarmıştır:“Tıyere’nin (uğursuzluk) aslı yoktur. Onun en iyisi faldır.” Evet, zaman, mekân, eşya her ne olursa olsun bunların hiçbiri uğur getirecek unsurlar değildir. Dahası böyle şeyler ehlisünnet akaidimizi bozacak türden bir başka şeytani tuzaklardır. Bilerek ya da bilmeyerek hiç fark etmez 'şu uğur getirir ya da getirmez' şeklinde tüm atfedilen unsurlar oysaki sağır ve dilsizdir. Dolayısıyla kendisi üzerinde etki izi bırakmayan bir suni varlık ya da nesne üzerinden ne uğurdan bahsedebiliriz ne de uğursuzluktan. Şayet bir şeyden bahsedeceksek, o da sadece uğur ve uğursuzluk paranoyasına kapılmış insanların açmazlarından bahsedebiliriz. Baksanıza kimileri zamanı, kimileri hayvanı, kimileri eşyayı uğurlu addedip kendi kendine gelin güvey olurken, kimileride tüm bu unsurları uğursuzluk addedip çıkmaz sokaklarda kendi kendine debelenip yiyip bitirebiliyor. Derken her iki durumda da bu tip insanlar uğur ve uğursuzluk ekseni üzerinde ömürlerini boşa geçirip hayatlarını zehir etmekteler. Allah aşkına bu nasıl bir sığ anlayıştır ki, sayılar, kahve falları, günler, isimler uğurluluk ya da uğursuzluk konusu olabiliyor. Oysa uğurlu günüm, uğurlu sayım, uğurlu ismim gibi avuntularla vakit harcanacağına sıratı müstakim üzere bir hayat için vakit harcansa fenamı olur? Elbette fena olmaz, çünkü birinde ömrü heder etmek vardır diğerinde ise ‘vukuf-i zaman’, yani vaktini iyi değerlendirmek vardır. Hem kim vaktini boşa harcayarak fayda görmüş ki bizde fayda görelim. Olacak olan besbelli, bir hiç uğruna deli saçması oyundan başka birşey görülmeyecektir. Hele bir insan bazı şeyleri takıntı yapmaya bir görsün, Allah’a kulluk vazifesini ihmal edip akaid dışı batıl inançlara dalacağı muhakkak. Bu arada falcılar ve cinlere de gün doğup, güya aslı astarı olmayan gaybdan haber getirdiklerini fısıldayacaklardır. Onlar fısıldaya dursun bize düşen yalan yanlış gayb haberlerine kulak asmamaktır. Hani derler ya fısıltı ocak batırır diye, aynen öyle de bilhassa kahve falı ortamları en çok fısıldanan yerler olması hasebiyle buralardan uzak kalmakta fayda vardır. Aksi halde İslam öncesi cahiliye adetleri yeniden baş belamız olur. Kaldı ki bu tip takıntı ve avuntulara dinimiz asla cevaz vermez. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu hususta şöyle beyan buyurmuşlardır:“Üç şey cahiliye adetlerindendir: soy sopa kötü konuşmak ve ölü için saçını başını yolarak ağlamak, bir de nev’lerden yağmur ummak olduğunu..” (Buhari, Müslim).
Bakın Allah Resulü bir gün yağmurlu havanın ardından sahabeye şu suali tevdi eder:
- Rabbiniz ne buyurdu biliyor musunuz?
Ashab cevaben şöyle der:
- Allah ve Resulü bilir, biz bilmeyiz.
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v) şöyle beyan buyurur:
-Allah buyurdu ki: Kullarımdan bazısı mümin, bazısı da kâfir olarak sabahladı. Kim, ‘Allah’ın fazlı rahmetiyle yağmura kavuştuk' dediyse işte o bana iman etmiş, yıldızı reddetmiştir. Her kimde ‘Filan ve falan yıldızın nev’i sebebiyle yağmura kavuştuk’ dedi ise o da beni reddetmiş, yıldıza iman etmiş olur” (Buhari, Müslim).
Yine bir defasında da devenin sütü sağılması gerekiyordu ki, o arada bu iş için talipli aranır. Tabii bunu duyan bir adam yerinden kalkıverir. Allah Resulü adını sorunca adım ‘Mürre’ der. Allah Resulü bunun üzerine; otur dedi. Bu kez bir başkası kalktı onun da ismini sorunca, o da adım ‘Harb’ dedi, ona da otur dedi. Bir başkası kalkınca ona da ismi soruldu, o da cevaben Ya’iş dedi. Bunun üzerine Habib-i Akrem (s.a.v) ona tebessüm ederek; deveyi sen sağ dedi (Muvatt). İşte hadisi şerifte geçen Mürre acı demek, Harb savaş anlamında, Ya’iş ise yaşamak manasına geliyordu. Tabii ki ‘Mürre’ ve ‘Harb’ uğursuzluk anlamında reddedilmiş değildi, sadece üçüncü isim hayra vesileyi çağrıştırdığı içindir devenin sağımı Ya’iş’e tevdi edilmiştir. Dolayısıyla isim deyip geçmeyelim, zaten bir babanın evladı üzerinde olan haklarından biride evladına güzel bir isim koyma hakkıdır. Öyle ya, Esmaül Hüsna güzel isimler demek, o halde bizde 99 ismin yüzü suyu hürmetine her şeyi güzel görmeye çalışalım ki akıbetimiz hayr olsun. Dikkat edin hayr olsun dedik uğur getirsin demedik. Çünkü her şeyi hayra yormakta fayda var. Nitekim Efendimiz (s.a.v); “İsimlerin en hayırlısı Abdullah, Abdurrahman, Haris (evi, evlad-u ıyali için çalışan) ve Hemmam’dır (hayır düşünen), isimlerin şerlileri ise Harb ve Mürre’dir” (Et-Temhid, 24/72) diye buyurmuşlardır.
Ümmetin itikadına hale getirecek bir başka meselede ‘zaman’ kavramıyla alakalı haddi aşan konuşmalardır. Öyle ki; bir çocuğun eğitimi ile gereken ihtimamı göstermeyen ebeveynler bir bakıyorsun çareyi kendi ilgilenmeyişinin kılıfı olarak ‘Eeh ne yapalım zamane çocuğu’ yaftasına sığınmakta buluyor. Hakeza ibadetlerde de gevşeklik gösterildiğinde “Eeh ne yapalım ahir zamandayız, ancak bu kadarı olabiliyor” deyip bu kez çareyi kendince ahir zamanın ardına sığınmakta görüyor. Oysa Peygamberimiz (s.a.v) bir hadis-i şerifte ümmetini şöyle uyarmakta: “Dehr’e (zaman) sövmeyin. Zira Dehr Allah’tır” (Buhari, Müslim, Ahmed b. Hanbel). Madem öyle yaşanılan zamanı bahane ederek hiç kimse işin içinden sıyıramaz. Hem sudan bahanelerle nereye kadar gemimizi yürütebiliriz ki. Hele işin içinde bir de zaman olunca akan sular dururda. Zira zamanı da mekânı da var eden O'dur. Zaten her ne varsa o’ndandır. Ve O’ndan olduğu Kur’an’ı Muciz’ül Beyanda şöyle izah edilir: “De ki Göklerde ve yerde olanlar kimindir? De ki: Allah’ındır (En’am,12), Gecede ve gündüzde barınan ne varsa O’nundur” (En’am,13). Ayetten de anlaşıldığı üzere tüm cümle âlem O'nunla anlam kazanmakta. O halde anlamlarımızı bahanelerimize kılıf olarak kullanmayalım, aksi halde kendi kuyumuzu kendimiz kazmış oluruz.
İşte bu gerçeklerden hareketle hakkımızda ezelde tayin edilmiş ömür müddetimiz ve zaman dilimimiz neyse ona razı olup kulluk noktasında ne yapabiliriz onun derdiyle hem hal olmak gerekir. Kaldı ki misafir olarak geldiğimiz şu fani dünyada sadece insan konaklamayacak, ona eşlik edecek cemadat, nebatat, hayvanatta konaklayacaktır. Beraber konaklamaya mecburuz da. Çünkü tüm mahlûkat insana hizmet etmek için vardır, insan ise eşrefi mahlûkat olmanın gereği Allah’a ibadet edip ‘abd’ olmak için vardır. Madem tüm zaman ve mekânlar insana hizmet için varlar o halde Allah’a abd olmak varken zamana sövmek niye. Kaldı ki zaman ömrümüzden su misali akıp gidiyor da, dolayısıyla zamanla uğraşmak yerine vaktimizi en iyi şekilde değerlendirmek en büyük sermayemiz olacaktır. Belli ki atalarımız ‘Vakit nakittir’ diye boşa nefes tüketmemişler. Hakeza mekân içinde aynı şeyleri söyleyebiliriz. Zira büyüklerimiz, ‘Dünyada mekân, ahrette iman’ derken boşa dememişler elbet. Ancak mülk edindiğimiz mekânlar, şayet alınların secde ettiği mekânlarsa bir değer kazanacaktır. Bunun dışında şatafatlı mekânların bir mümin için hiçbir değeri yoktur. O halde şu dünyanın aldatıcı mekânların cazibesine kapılmadan asıl bizim için ‘sefer der vatanı’ mesken tutmak çok önem arz edecektir. Bakmayın siz öyle şu dünyanın şatafatlı görüntüsüne, aslında gerçekte iyi incelendiğinde görüntüsü bile canlıdan canlıya değişen aldatıcı cazibesi söz konusudur. Yani bu demektir ki konakladığımız dünyanın görüntüleri de görecelidir. Mesela yılan ve kertenkele gibi canlılar derinlik boyutundan mahrum oldukları içindir eşyayı fotoğraf karesine düşen şeklindeki gibi görürler. Eşrefi mahlûkat olarak yaratılan insana yakışan göreceli görüntülerin aldatıcı cazibesine kapılmak değil, ahret yurdunda Cemalullah’ı temaşa edeceği güne hazırlıklı olmak yakışır.
Evet, şu dünyada temaşa ettiğimiz hemen hemen tüm görüntüler üç boyutla sınırlı tutulmuştur. İşte bu yüzden Yunus misali ‘Bir ben var birde benden içeru‘ deriz de. Bir başka ifadeyle gördüğümüze fizik derken, görmediğimize de fizik ötesi deriz. İşte Miraç hadisesi bunun en bariz delili zaten. Miraç bir anlamda hem zaman hem de mekân kavramına bir başka boyut kazandıran mucizevî bir yükseliştir. Derken namaz müminin miracı olarak mana kazanır da. Yeter ki namaz hakkıyla eda edilsin Kâbe bir başka boyutta göz önüne gelir de. Nitekim bu durum (üç boyutu aşacak hamle) İstanbul’un fethi müteakip Akşemseddin ve Fatih’in birlikteliğinde kılınan namazın ilk tekbir getirilişinde yaşanmış da.
Tabii bitmedi, dahası var elbet. Yani yeryüzü ile gök arasında daha nice sırlarına vakıf olamadığımız varlıklarla donatıldığı da bir vaka. Ama bunlardan bihaberiz. Çünkü boyutlarımız farklı. Nasıl ki santrifüj içerisindeki tüplerin devri daimi yükseldikçe bir süre sonra görünmez hale gelirler, aynen öyle de meleklerde santrifüj misali çok hızlı hareket ettiklerinden bir başka boyut konumda bize görünmez olurlar. O halde etrafımızda pervane olmuş nice görünmez varlıkları niye göremiyoruz diye kendi kendimize dert edinmemize gerek yoktur, hem zaten görmek üstümüze vazife değil ki dert yanalım. Dedik ya burada önemli olan görmek değil varlıklarına inanmak bizim için çok mühimdir. Öyle ya, bir şeyi görememek sonuçta var olmadığı anlamına gelmiyor. Nitekim Allah Teâlâ; “O semaların ve arzın arasındakilerin Rabbi’dir. Ve doğuların Rabbi’dir’’ (Saffat suresi ayet–5) diye beyan buyurmakla kullarına hem boyutların sırrını hatırlatmakta hem de üç boyuttan farklı boyutlarında var olabileceğine dikkatimizi çekmektedir. Böylece Kur'an sayesinde tüm zaman ve mekânların kendine özgü boyutlarının var olabileceğinin idrakine ermiş oluruz da. Hatta bu arada aklımıza zamanın bir saat dilimi olmanın ötesinde bir başka dördüncü boyut bir mekân olduğu düşmezde değil dersek yeridir.
KÂHİNLER
Malumunuz kâhinlik iddiasıyla ortaya çıkanlar insanların duygularını istismar etmekte pekte mahirler. Dışarıdan bakıldığında sanırsın ki çok büyük astrolog adamlar. Keza görünümleri de uzaylı adamlar gibi sanki. Hatta kullandıkları aletler de bildiğimiz teleskopik malzemelerinden farklı sanki sır küpü gibi malzemeler. Belki de pek çok insan bu görünüme aldanıp onların tıpkı geçmişte İslam âlimleri gibi rasathanede güneş, ay yıldız, burç gibi gök cisimlerini gözlemleyip astronomi ilmiyle uğraştıklarını sanmakta. Oysa kazın ayağı hiçte öyle değil. İşleri güçleri hayal dünyalarında canlandırdıkları gök cisimlerinden kendince anlamlar uydurup güya insanların gelecek beklentilerine umut olmak için varlar. Aslında bu düpedüz duygu sömürüsü yapmaktan başka bir şey değildir. Şayet geleceğimize müsbet manada yön vermek istiyorsak, bu tip kendine hayrı olmayan insanların kapısını aşındırmak yerine Rasulüllah (s.a.v)’in bizatihi “Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayet bulursunuz” (Suyuti, Cami’us- Sağir; Feyz’ul-Kadir 4/76; İbnu Abdi’l-Berr, Cami’ul-ilm, 2/91) diye işaret ettiği hak ve hakikat kapılarını aşındırıp ışıklarından faydalanmak gerekir. Bakınız Rasulüllah (s.a.v)’e kâhinler meselesi sorulduğunda cevaben:
- Onlar hiçbir şey değildir buyurmuşlardır.
Bu cevap üzerine oradakiler pek tatmin olmamış olsa gerekler ki bu kez:
-Ey Allah’ın Resulü! Ama onlar bazen bize bir şeyler söylüyorlar ve söyledikleri doğru çıkıyor, peki buna ne dersiniz?
Resul-i Ekrem (s.a.v) nihai cevab olarak son noktayı şöyle koyar:
-O söz cin’dendir. Cin onu kapar da, tavuğun gıdaklaması gibi dostunun kulağına gıdaklar. Bu suretle ona yüz yalandan daha fazlasını karıştırırlar (Müslim).
Şimdi bu hadisi şeriften hareketle bir takım aklı evvel kimseler; “Hani gök kapıları kapanmıştı, şimdi ne oldu” diyebilirler. Hâlbuki bir kısım Cin taifesinin bulundukları ortamda havayı kokladıklarında bazı bilgi kırıntılarına ulaşmaları onlara yeniden gök kapılarının açıldığı anlamına gelmez. Öyle olsa kâhinler içinde aynı şeylerin söylenmesi gerekirdi. Oysa kâhinlerde cinlerden farklı olarak bir takım mantık kurgulamasından hareketle bazı bulgu izlerine yakaladıklarında bir takım şeyleri tutturabiliyorlar. Fakat bu tutturma her daim isabet etmeyebiliyor. Dolayısıyla kırk yılın başında herhangi bir şey tutturmuş olsalar da bu Toto, Loto ve Piyango gibi bir tutturma olur ki, asla bu tür şeyler bizim için ölçü olamaz. Bizim için ölçü bellidir. Nitekim ölçümüzü belirleyen Resul-i Ekrem (s.a.v); Falcıyı, kâhin’i onaylayan kimselerin kırk gün namazlarının kabul edilmeyeceğini, Kur’an’ı inkâr etmiş sayılacaklarını ve cennete giremeyeceklerini bildirmiştir (Bkz. Ahmed b. Hanbel, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace).
Hele falcılık denen hadise umut tacirliğine dönüşmüşse Dinimizde asla bu kabul görmez. Nasıl kabul görsün ki, insanları süslü yaldızlı laflarla umutlarını çalmak hangi vicdana sığar ki. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e fal nedir diye sorduklarında, “Sizden birinin işittiği güzel sözdür” (Buhari) tarzında son derece manidar bir cevap olarak karşılık bulacaktır. Cevabın manidar bulunması gayet tabiidir. Çünkü Allah Teâlâ’nın bu hususta değişmez kat’i hükmü var:
-Ey İman edenler şarap, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın amelinden murdar işlerdir. Bunlardan kaçının ki muradınıza eresiniz. Şeytan şarapta ve kumarda aranıza düşmanlık ve kin düşürmek sizi Allah’ı anmaktan ve namazı kılmaktan alıkoymak ister. Artık son vermiyor musunuz?
Aslında umuda yolculuk için gidilecek yol besbelli. Kuşkusuz o yol sırat-ı müstakim yolundan başkası değildir.
Vesselam.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/32 ... ermek.html

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 15 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye