Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 18 Eyl 2019, 08:11

Tüm zamanlar UTC + 2 saat




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 5 mesaj ] 
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 24 Mar 2019, 15:39 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11255
Bu konuyu facebook'ta paylan!
Resim

BUrası =>BURSA BÂZÂRı ZEVKLerimm!.

DUYduğun=>RABB’ımın SESi
=>RASÛLULLah’ın =>NEFESi
YEDi Kat GÖKLer =>RAHMeti
=>KUL İhvÂNim=>EFfSÂNEsi!.


BiR SELÂM SALLa AYY GÜLüm!
SELÂM’ın BALLa->AYY GÜLüm!
“MUSÂ’mın =>SELVÂsı” OLSun!
=>BULUTLa YOLLa AYY GÜLüm!.


SEVDÂ YÜKLü =>BULUTLarın
GÖZYAŞI-ndan =>UMUTLarın
=>BEKLENdiği ==>İĞNE UCU
=>USTURA AĞZI =>PUTLarın!.


Resim

MOR LÂLEm!.
KARA GÜLüm!.
KARA BULutLarı!.



ÇEKiLmez ÇİLLede->BİN DERtte KOma!
TEKe TEKk TERASta=>GURBEtte KOma!
ÜÇ GÜNLük HAYyatta HASsREtte KOma!
=>KARA BULut-Ları =>KALdır ARA-dan!.


Resim

GÖNÜLden =>GÖNÜLe BAĞLayANım GELL!
BiR DAMLa GÖZ YAŞIm ÇAĞLayANım GELL!
HeR SEHER SÎNE-mi =>DAĞLayANım GELL!
DERTLerLe DOSt OLdum!. GEÇtim ÇÂRA-dan!.


Resim

=>BU DÜNYÂ =>O ÂLEM=>SEVerim SENi
=>YÜREĞİMde AÇAN =>GÜLü=>GÜLŞENi
=>SOL GÖZün UCUna =>NAKŞ etmiş BENi
ÖLÜRüm=>VAZz GEÇmem KAŞı KARA-dan!.


Resim

bEN KANAtsız =>ATEŞ AŞK KUŞu OLdum!
SIRRın=>SERSERİsi =>SERHUŞu OLdum!
LEYyLÂ-ma MecNÛNum>BERDUŞu OLdum!
EL ÇEK!.tim DÜNYÂ-dan MALdan PARA-dan!.


Resim

KUL İHVÂNim =>AYLar GEÇer ==>ARA-dan
=>BiR SELÂM BAKLE!.rim=>KAŞı KARA-dan
GECE DÜŞüm!=>GÜNDÜZ HAYyaL SIRA-dan
HER ŞEYyi =>NAKŞ Etmiş =>sENi YARADAN
=>NE KADER ÖZENmiş =>GÜLüm YARADAN!.


24.03.19. 16:12
brsbrsam..tktkterastekkmdesENN..


Resim

ÂDEM=>HAVvA =>İkİ YAKAsı
=>ŞEHVEt=>ŞEHÂDet MAKASı
AKLIn=>NAKLe SALL İhvÂNim
CÂN VER =>CÂNÂN AL TAKASı
=>GERİsi =>ŞE’ÂN =>ŞAKAsı!.


ZITLar ZEVKİ-n=>KISKACI-nda
=>AKILLar=>KULLuk SACI-nda
İNKÂR =>İKRÂR=>SALLanıYOR
=>“SIRR-ı SIFIR SARKACI”-nda!.


CÂNÂN>YAY-dır=>CÂNım>OKtur
=>SEVGİ SÖZÜn =>EDEN ÇOKtur
BOŞ LAFLara =>KARNım->TOKtur
=>AŞK-ınsa=>YORUMu=>YOKtur!.


KUL İHVÂNi ==>MİM-i MASALL
HÂL İÇİnde HÂL-i HAKk =>HÂLL
“ENÂLLAHu!.” =>SENsin RABBim!
“bEN=>bENim!.” DEdiğim HAYALL!.


celle celâlihu..
aleyhumusselâm..


Resim

“MUSÂ’-nın =>SELVÂsı” OLSun
=>BULUTLa YOLLa AYY GÜLüm!.:


وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰىۜ كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْۜ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
Resim---“Vezallelnâ ‘aleykumu-lġamâme veenzelnâ ‘aleykumu-lmenne ve-sselvâ(s) kulû min tayyibâti mâ razeknâkum(s) vemâ zalemûnâ velâkin kânû enfusehum yazlimûn(e).: Bulutları üzerinize gölge kıldık ve size kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Size rızık olarak verdiklerimizin temizinden yiyin (dedik). Onlar bize zulmetmediler, ancak kendi nefislerine zulmettiler.” (Bakara 2/57)


SeLva.: Bal, asel. Bıldırcının büyüğü..

Resim

“ENÂLLAHu!.” =>SENsin RABBim!
“bEN=>bENim!.” DEdiğim HAYALL!.:


وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ
Resim---“Ve lekad halakne'l-insâne ve na’lemu mâ tuvesvisu bihî nefsuh(nefsuhu), ve nahnu AKREBu ileyhi min habli'l-verîdi: Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha YAKINız.” (Kaf 50/16)


ve ALLAHu zü’L- CeLÂL’im ->“EnALLAH!. (MUHİTte)”:


إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي
Resim---“İnnenî enallâhu lâ ilâhe illâ ene fa’budnî ve ekımis salâte li zikrî: Muhakkak ki BEN, YALNIZCA BEN ALLAH'ım. BENden başka EL İLÂH yoktur. BANA kulluk et; BENi anmak için namaz kıl!.” (TâHâ 20/14)

يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيم
Resim---"YUSEBBİHU lillâhi mâ fî's-semâvâti ve mâ fî'l-ardı'l-meliki'l-kuddûsi'l-azîzi'l-hakîm(hakîmi) : Göklerde ne var, yerde ne varsa (HEPSİ) O mülk-ü melekûtun eşsiz hükümrânı, noksaanı mucib herşeyden pâk ve münezzeh, gâlib-i mutlak, yegâne hukûm ve hikmet sâhibi ALLÂHI TESBÎH (VE TENZÎH) ETMEKDEDİR."(Cuma 62/1)


Yusebbihu: tesbih eder.
Sebbaha: yüzmek..


YERdeki GÖKLerdeki ZeRReler yâni ATOMlar;
“NeŞR”lerinden “HaŞR”lerine kadar DÖNdüler, DÖNmekteler ve DÖNecekler. RABBlarına DÖNene kadar..
Bu SeBBaHa yüzüş RAKSı hep sürecek, her ÂN yeniden Yaratılanlara ŞE’ÂNULLAHta..
Ve ne zamÂN AKILlarımız DEVR-ÂNı ANLArsa ve DEVRe İştirak ederse Yusebbihu Zikr-i Dâimindeyiz İnşâe ALLAH..


هُ اللَّهُ عَلَى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلَى سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ وَجَعَلَ عَلَى بَصَرِهِ غِشَاوَةً فَمَن يَهْدِيهِ مِن بَعْدِ اللَّهِ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ
Resim---“E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveten, fe men yehdîhi min ba’dillâhi, e fe lâ tezekkerûn (tezekkerûne).: Hevâsını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidâyete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?” (Câsiye 45/23)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem:“İnsanlar uykudadır. Öldüklerinde uyanırlar.” buyurmuştur.
(Aclunî, Keşfü’l- Hâfâ, II, 312.)


Resim nOt.:

SÎNEme AKtın=>AYy GÜLüm!
BENi SEN YAKtın AYy GÜLüm!
CELÂL’inden =>CEMÂLULLAH!
SEYRime>BAKtın AYy GÜLüm!


https://www.facebook.com/SensesAdnan/vi ... 8875436964

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 11 May 2019, 12:23 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11255
Resim

İLMek İLMek ÖRDÜĞÜMüz
NEFes NEFes GÖRDÜĞÜMüz
AKLımız>NAKLin BULMAZsa
BAŞtan>SONa KÖRDÜĞÜMüz!.


Mosmor AkşamLar BASmadan
=>TEMENYERİ’ne->YÜRÜdüm
KITMİR BOŞandı=>TASmadan
AKLım=>ARDımdan SÜRÜdüm!.


=>KÖPRÜBAŞI MAĞZASInı
AÇmış=>MELÂMî ŞABÂNım
ANLAttı=>AHh!. HATRASInı
SIRRR-ı SIFIRda SULtÂNım!.


ZEVK 9126

ÇINARLarın ÇIRILÇIPLak=>AZîZ DOStum TEMENYERi
YEDi MEVsiM YAŞıYORsun =>BENim GiBi =>EZELBERi
PENCEREmden SEYREDERim>UYKUm UYUtur>SEHERi
KIRAT’ın SIRTInda>KITMİR =>İHVÂNİ SEFîL SERSERi!.


20.01.19 18:12.
brsbrsm..temenyerindeHAYyrett..


Her İŞin>Bir BAŞı VARdır
Her KİŞİnin ==>HikÂYEsi
MELÂMEtin BAŞı=>NÂRdır
SonUÇ-u>CENNet BAHÇEsi!.



Resim

AZîZ DOStum MUHAMMEDî MELÂMî ŞABÂN.:

TEKe TEK TERAS TEKKEMe YOLu DÜŞen CÂNLar BİLirLer ki, Maksem KÖPRüsü UCunda YOL Kenarındaki bir Kaldırımda yere serilmiş kibrit, eldiven, izolabant vs. görürler..
Bu MeLÂMet MAĞZAsının Sâhibi, GizLi MELÂMî DERViş ŞABÂNdır..
MAĞZAsının karşısında BİZim meşhur kahverengi BAŞLı EZÂN Köpeği zincirlidir ve o da, BİZLe tanışıktır..

MeLÂMet MAĞZAmızdan kibrit paketleri satın alırken BİZim DERViş ŞABÂN coştu ve:
“Efendi BaBam!. Ben, İnegölün Ağsar (Akhisar) Köyündenim.. Daha çocuk sayılır yeni balaktım. Babam rahmetli, iki mandamızın yanına benim için bir Malak (manda yarusu boduktan iricesi) aldı.. ben buna çok sevindim ve: “Ben bunu ayrı otlatırım çok sevdim!." dedim.. Ve sabahı zor ettim!. Babam Rahmetli, uzunca bir ipi boynuna bağladı ve diğer ucunu da bileğime bağladı ve bana: “Sakın bu İPi bileğinden çözme, malak kaçarsa evi BİLemez ve BULamaz dikkat et!.” diye sıkıca tembihledi..
Malakla ben, asfalt boyuna indik, ot diz boyu ve ben şaşkınlıkla ve mutlulukla seyrederken, bir araba kornasından ürktü hayvancağız ve beni biraz sürükledi ve derken bileğimdeki ip ilmeği çözüldü..
O önde, ben arkasında koş ALLAH koşş!.. yakalamak ne mümkün!. Dalağım şişti, kepeğim kesildi ve nefes alamaz oldum!. Köy çok uzakta, habar vermeye gitsem hiç bulamayacağız Malağımı!.

O zamanlar insanlarda MuhaMMedî Merhamet vardı.. Asfalt boyunca giden malağın ardında koşarken nur yüzlü birisi beni arabasına aldı ve yavaş yavaş malağı ilerdeki benzinliğe soktu..
Sonra yola çıktı ve giden gelen arabaları çevirdi. Yavaş yavaş ürkütmeden ilerleyip kıstırdılar ve İPin bir UÇunu Malağın boynuna diğer UÇunu da SAG BİLeğime BAGLAyıp gözümden öptü ve:
“ALLAH’ın DEdiği OLur!. Bu HAYat =>NÂSİB-KISMet İŞİdir!.” dedi..

Gece geldim eve.. Rahmetli anam çok sevindi ve:
“Ayy oğlum bu malakta sirke (hayvan biti) var ötekilere de geçmesin gel birlikte ilaçlayalım!.” dedi. Birlikte hayvanların hepsini ilaçladık..
Ben sabah olmadan uyandım, malağıma bakmaya ahıra koştum ve gördüklerime şaşa kaldım.. Mandalarımızdan birisiyle benim Malak, gözleri pertlemiş sereserpe yatıyordu.. Koştum anamı uyandırdım.. Anam görünce:
“AHh ŞabÂNımm ahh!. İplerini uzun bağlamışız ki, bu hayvanlar ilaçtan rahatsız olup merhemeten biribirini yalayıp ikisi de zehirlenip ölmüşler.. Vaahh ki başımıza gelenler!.” diye feryat fiğan ederken..
Ben şaşkınlıkla durmadan yoldaki NÛR YÜZLü DERVİŞ BABAnın dediği.:
“ALLAH’ın dediği OLur!. Bu HAYat =>NÂSİB-KISMet İŞİ!.” SÖZünü tekrarlıyormuşum da, RahmetLi Babam: “Avrat!. Avrat!. EYvahh ŞABÂNı da kaybettik!.” demişti..

“Efendim ben o zamandan beri yitiğim!. Şu ŞABÂN YEtim Yitiği CÂN BaBam!.” dedi..
Kucaklaşırken gözümden bir damla ateş kaydı ve Yüzümü hâlâ YAKmakta!.
Hamdolsun ERENLer =>YÜCe RABBımız TeÂLÂ’ya!.


Resim

=>BUrası =>BURsa =>MAKSEMi!.:

MAKSEM ki;

Kul ihvÂNi sefilin TEKe TEK tERas TeKkesi, ÜÇKoLLu Çınarı ve dalları arasında Maksem Câmisi ve meşhur Yokuşuyla RABBımın bir ni’metidir Maksem!.

Eski Bursa'nın konum itibarıyla en yüksek yerinde bulunan bu mahalle ULu Câmiye 7 Dakikadır YÜRÜyüşle..
Adını yine burada bulunan "SU taksim edilen"-"SU Maksemi"nden almaktadır. Civarındaki yerleşme ve câmi de aynı adla anılmaktadır. Hemen yakınındaki Temenye (Temenyeri-Hıdırillez duâları-temennileri edilen mesire yeri) her mevsim cıvıl cıvıl kuş sesi ve yürüyüş ve piknik yapan insanlarla doludur.. ULUDAĞ'dan gelen kaynak suları, ilk önce burada bulunan Maksem'de toplanır ve ardından da, şehrin muhtelif semtlerine dağıtımı yapılırmış.


Resim

MAKSEM: ULU DAĞdan gelen Suların Taksim NOKTAsı/YERi..
GÖKçe DERE: Bursamızın Maksem-Arkların AYRım yeri mahallesinde 7 mevsim İNLeyip duran 7 diLLi ŞeLLÂleriyle, 7 mevsim cANyoldaşım bir DEREciktir..

Bu YeşiLLik DiyÂRımızın İÇinden 7 mevsim akan GÖK-GÖKçe DEREm, Bursamızın Maksem-(Arkların AYRım yeri) Mahllaesinde 7 mevsim İnleyip duran 7 dilli şeLLÂleriyle cANyoldaşım bir dereciktir.. TEKe TEK tERas TeKkemİZde 3 yÖNden apaçık pencerelerimden nice seherler pırıl pırıl Temenyeri, Kördumanlı KeŞiŞ Dağı-ULU Dağ ve Gökçe Derem sesinde nice ZEVKLer Nefesler KAYDa GEÇmiştir/mektedir elhamdulillâhirabbilâlemîn..


TEMENNiLerin ResimDiLek-İstek-Duâ-RicâLarın ResimKabuL MekÂNı TeMenYeri-mde zamÂNnn..


Resim ResimKIŞı bAŞKa..

>SıRR SabAHı -> TemenYeri
>ÂŞIKAH!.” ı ->Temenyeri
DOSta ->DOSTun TeMeNNisi
DUÂ DERGâhı -> TemenYeri…


Temenyeri Parkımız.. sabAH namazından sonra 7 TÛR ATışLarımda..

Resim ResimYAZı bAŞKa..

Burası BURSa’mda.. ULu Dağ‘ın eteklerinde bulunan Temenyeri Parkı, Setbaşı (gökdere) Deresi'nin hemen yanına konumlandırılmış su sesiyle kuş seslerinin eşsiz düetini temâşâ edebileceğiniz oksijeni bol, dağ havasını şehrin hemen 200 metre dışından alabildiğiniz güzide bir parktır.Gerek doğal güzellikleri ile Gerekse tarihi ile yaşatılmaya değer bir mekandır.
Her sabah her yaşta insanların yürüyüş yaptığı ve kilo döktüğü yemyeşilliktir Temenyeri...
Park içinde yürüyüş yolları ve piknik yapmak için uygun alanlar yanında çocuklar için oyun sahaları, basketbol sahaları, piknik alanları da mevcuddur.
Bakımını Büyükşehir Belediyesi’nin üstlendiği Temenyeri parkı, Bursa-lıların ve doğaseverlerin uğrak yerlerinden biri olarak ziyâretçilerin hizmetindedir.
Temenyeri Yıldırım/BURSA (Bursa Setbaşı istikametinden Yeşil Câmi‘ne giderken sağda ipekçilik sapağından girildiği takdirde kolayca bulunur..)
Tarih boyunca her yıl Hıdrellez kutlamasında binlerce BUrsa’lının BULuştuğu şenlikler yaptığı ve YÂRınlarına HaYRı HaKK'tan TEMENNi- Du ettikleri kudsal yeşiLLik..BEKLErİZzz...


Resim ResimBAHARı BaMBAŞKa!.

Her Hıdrellezin geldiğinde ULU DAG eteklerinde açan ve dağları çepeçevre saran ERGUVÂNlardan Çingene pembesi renginde miss kokular yayılır göklere!.
Göz ve Gönül komşumuz TemenYERimİZ... TEKe TEK Teras TEKkemizin seyrÂNgÂHı, ÂŞIKLarın SıRR DERgÂHıdır kendisi ki HÂL-i HAZIR hER HÂLde ZÂTen..


Resim

Resim MÂZİden ResimMAZiye MAKsem KÖPrümüüzz!.

Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 04 Ağu 2019, 12:50 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11255
Resim

BURAsı =>BURSA’da=>HAYyat
HeM DONDURup>HeM YAKıYOR
YERİ-nde=>DURSAda=>HAYyat
=>HeR ÂN =>SU GiBi=>AKıYOR!.

Resim

Şu=>BİZ BİR-İZ=>BÂZÂRI-nda,
HeR NEFEs =>YÂR’in NEYy’inde!.
=->NÂZa-NİYÂZ =>NÂZÂRI-nda,
=>NAHNu’su=>KÜLLî ŞEYy’inde!.


ZEVK 9353

AŞKk DERdine TUTULmayAN =>DİNLEmesÎn ZEVKimİZi
DOLAŞsın=>DÜNYâ TAHtını =>SEYREtmesÎn FEVKimİZi
=>DIŞım DONAR>İÇiM KAYNAR
GÜLüm ÇALar =>BÜLBÜL OYNAR
İSTEmem =>KARA KARGALar =>İNLEmesÎn ŞEVKimİZi!.


03.08.19 04:05
brsbrsmm..tktrstkkmdcevLÂNnn..



Resim

zÂHir-Bâtın HUu!.
ARA-KESitte cÂNn!.


EL HAKk’ın KULu;
HAYyat SERMÂYEsi =>şU ÂN =>BEDEN-i OLANLar
HAYyat MEŞGÂLEsi =>NEFSî =>NEDEN-i OLANLar
HAYyat MEŞÂLEsi ==>KALBî =>YEDEN-i OLANLar
HAYyat ŞELLÂLEsi ==>RÛHî ==>EDEN-i OLANLar!.

ResimResim

DEsem HAKk HALKı DÖVERLer
OLmadı!. YETmez=>SÖVERLer
EĞRİLERine =>DOğRu DEsem
=>AŞKIş TUTARLaR>ÖVERLer!.

Resim

MELÂMetin =>SAĞı SOLu
Çok TENhadır>ORta YOLu
MEZHEBi=>MEŞREBi AYRı
TüRLü TÜRLü İnsÂN DOLu!.


Resim

NE HALLere DÜŞtük EYy GÂZi HÜNKÂR
EŞşEKk VEZİR OLdu KATıR MÜHÜRDÂR!.


Rıza Tevfik Bölükbaşı
(1869-1949)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 04 Ağu 2019, 16:34 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11255
Resim

RIZA TEVFİK’in İLK BURSA SEYAHATİ.:

Prof. Dr. ABDULLAH UÇMAN

Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş döneminde ilk başkenti olan Bursa, gerek tabii güzellikleri gerekse tarihî eserleri dolayısıyla, İstanbul kadar olmasa da, Orhan Gazi tarafından fethinden itibaren yüzlerce şâir ve yazarın asırlar boyunca çeşitli yönleriyle anlata anlata bitiremediği bir cazibe merkezi olmuştur.

Bursa’da doğup büyüyen veya herhangi bir vesile ile Bursa’yı ziyâret eden ya da bir süre orada yaşayan Albert Gabriel’den André Gide’e, Hamdullah Suphi’den Ahmet Haşim’e, Ahmet Kutsi Tecer’den Bedri Rahmi’ye, Falih Rıfkı’dan Halit Fahri’ye, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Nurettin Topçu’ya kadar daha birçok şâir, yazar ve fikir adamı kaleme aldıkları şiir, makale ve hatıralarında Bursa’nın manevî havasını ve güzelliklerini anlata anlata bitiremezler. Asırlar boyunca Bursa için yazılanlar o kadar büyük bir yekün tutmaktadır ki, yazılan her şeyi bir araya getirmek imkânsız gibidir.

1914 yılı Mayıs ayında Bursa’ya yaptığı bir haftalık seyahat neticesinde Bursa’da medfun Yûnus Emre hakkında bir makale ile bir şiir yazan, II. Meşrutiyet devrinin “Feylesof” lâkabıyla şöhret kazanmış önde gelen şâir, fikir adamı ve politikacılarından Rıza Tevfik’tir..
Rıza Tevfik, muhtemelen Bursa’da ikâmet eden bir dostunun dâveti üzerine, 15 Mayıs 1914 tarihinde eşi Nazlı Hanım’la birlikte İstanbul’dan gemiyle Mudanya’ya, oradan da trenle Bursa’ya gitmiş; Bursa’da Çekirge semtinde Agop Dernigosyan’ın otelinde bir hafta kalmıştır. Rıza Tevfik’in, 90’lı yıllarda ailesi tarafından bana verilen terekesinden çıkan bir belge, adı geçen bu seyahat sırasında eşiyle birlikte Bursa’da bir hafta ikâmet ettiği Hotel Splendid’e ait, orada yapmış olduğu masraflara ait bir faturadır.
Rıza Tevfik, bu seyahat dolayısıyla “Yûnus Emre’yi Ziyâret” adıyla bir makale ile “Yûnus Emre’ye Armağan”3 adıyla, hece vezniyle ve tamamen onun üslûbuyla bir şiir kaleme almıştır. Adı geçen makalesinde, tren istasyonunda indikten sonra bindiği bir arabayla şehre girer girmez dört yol ağzında muhteşem bir ulu çınarla karşılaştığını belirten Rıza Tevfik’in şehirde her şeyden önce görmek isteği “koca Türkmen Şâir-i Sûfîsî” dediği Yûnus Emre’dir. Bursalı bir dostunun delâletiyle doğruca Yûnus Emre’nin mezârını ziyârete giderken yol üzerinde Sultan Osman ile Sultan Orhan’ın türbelerini ziyâret eden Rıza Tevfik, burada hayalen mâziye dalar; bu beldeyi ve bu toprakları fetheden ve bize miras bırakan şehidlerin ruhlarını hayırla yad eder. Rıza Tevfik burada içinden geçtiği kabristanı bir nevi “viran olmuş bir cennet”e benzetir. Yoluna devem eder ve Yeşil Türbe ve Yeşil Câmii geçtikten, Emir Sultan Türbesi’ne ve Câmii’ne gelmeden önce yol üzerinde sağ tarafa sapınca Kara Abdürrezzak Mahallesi denilen yerde medfun Yûnus Emre’yi ziyâret etmek ister. Ancak türbeye varınca, türbenin kapısının kapalı olduğunu, türbedârın da ortalıklarda görünmediğini; buna çok canının sıkıldığını burada şu cümlelerle ifâde eder:
“Bu haksız adama karşı hiddet hissettim. Yûnus Emre’yi bahçesinde hapis ve ihtilâttan men etmiş bir subaşı yahut bir ases gibi onu tahayyül ettim. Düşündüm!. İngiltere’de meşhur şâirlerden Shakespeare’in, Tennyson’ın, Ruskin’in, Wordsworth’un mezârlarını ve hânelerini ziyâret etmiştim. Avrupa’dan, Hindistan’dan, hâsılı dünyanın her köşesinden gelen bir sürü ziyâretçiler, kapıda nöbet beklerdi. Kapıcı da hayli para kazanırdı. Yazık bize!.. Yazık o viran ve ıssız evde mahbus kalan koca Yûnus Emre’ye! Ne olurdu türbedâr -her kim isevazifesini bilseydi!.. Ne büyük bir adamın kapıcısı olduğunu idrak etseydi!.. Eşiğinden ayrılmazdı.”

Daha sonra pencere üzerindeki kitâbeyi okuyup yazılanları defterine kaydeden Rıza Tevfik, burada Yûnus Emre’den başka bir de Âşık Yûnus ile semte adını veren “Kara Abdürrezzak” adlı birinin daha medfun
olduğunu; Yedekçizâde Ali Efendi adlı hayır sahibi birinin de harap haldeki kabirleri tâmir ettirdiğini belirtir.
Burada, asırlar önce kabri kaybolan Yûnus Emre’nin kabrini Niyazî-i Mısrî’nin tespit ettiğini5; onun Bursa’da ikâmet ettiği sırada Ulu Câmi karşısındaki kahvehâneler arasında dar bir sokakta bulunan hangâhını da ziyâret edip dergâhın postnişîni Şemsî Efendi’den bir hayli nâdide eser aldığını belirtir.
Makalenin ilerleyen satırlarında daha önce Yûnus Emre’nin Yeni Eflâtunculukla ilgisini ortaya koyan bir makale yazdığından dolayı tekrar aynı meseleyi ele almak yerine onun şiirleri üzerinde duracağını ifâde eder..

Ben de burada adı geçen makaleyi ana hatlarıyla şöyle özetleyebilirim:
Rıza Tevfik’e göre asırlar boyunca Yûnus Emre’nin manzumelerinin Anadolu ve Rumeli coğrafyasında çok geniş bir sahaya yayılmasının asıl sebebi, tasavvuf akîdelerini gayet sâde olan “lisân-ı âmiyânesiyle” yazmış olmasıdır. Meselâ İmam Gazalî gibi büyük bir İslâm filozofunu Anadolu halkı arasında tanıyan kimse bulunmadığı halde, Yûnus Emre’nin ilâhileri Anadolu’nun dört bir köşesindeki dergâhlarda ve âşıkların dilinde asırlardan beri okunmakta ve âdeta dillere destan olmuş bulunmaktadır.
Söz konusu bu te’sir her ne kadar daha ziyâde avam halk üzerinde ise de, bunun asla küçümsenmemesi gerekir. Çünkü bu, “milyonlarca saf Türklerin rûhu, Ümmî Yûnus’un nefeslerinde hâlâ feyz-i zindegânî buluyor” demektir. Yûnus Emre, Anadolu’da tek başına bir “Türkçe Şiir Çığırı” açmış ve “bütün Türk şuarâ-yı sûfiyyesi bu koca Türkmen’in câzibesine tutulmuş ve onun izinden ayrılmamıştır.”
Gerek Yûnus Emre hayatta iken, gerekse daha sonraki devirlerde Anadolu’da Türkçe nefes söyleyenler, gerek “Tavr-ı İfâdeyi”, gerekse “Tarz-ı Tefekkürü” hep Yûnus Emre’den öğrenmişlerdir. Hattâ onun “Tâbirât ve Teşbihâtı ahlâfına/sonradan gelenler sermaye” olmuştur.

Yûnus Emre’nin ilâhiler söyler veya yazarken belli bir Dil Şuuruna sahip olduğunu da ileri süren Rıza Tevfik, onun kullandığı Türkçe için: “Tamamen o zamanda konuşulan Türkçenin düzgüncesidir” der ve “Yûnus, söylemek istediği şeyleri ifâde için bu dili kifâyetsiz bulmamıştır; bilâkis kaba saba görünen bu lisânın ifâde-i mecâziyeye ne derece kabiliyeti olduğunu hayret-bahş bir sûrette ispat eylemiştir.” cümleleriyle de bu konudaki kanaatini açıklar..

Aynı yerde.: “Yûnus’un edâsı bugün bile şiirin; -hattâ kim ne derse desin- bana Fuzûlî’ninki gibi mûnis geliyor” diyen Rıza Tevfik’e göre Yûnus Emre.: “Zamanında, lisânını söylemiş ve teşbihât ve istiârât ile müzehher ve mülevven bir üslûb-ı mecâzî arz etmiş”tir.
Yûnus Emre’nin güzel Türkçe ve samimî bir üslûpla kaleme aldığı bir kısım şiirleri üzerinde de durur. Bunlar arasında en çok beğendiği şiirlerden biri olan ve.:


Sakıngil yârin gönlün sırçadır..
sımayasın; Sırça sınıcak girü bütün olası değil..


Beytiyle başlayan şiirle;

Ey vay, tana kaldım tana; âşık oldum ALLAH sana!.

Mısraıyla başlayan şiirin “hâlisâne bir edâ” ile yazılmış olduğunu;

Gönül Çalab’ın tahtı,
Çalab gönüle baktı,
İki cihan bedbahtı,
Kim gönül yıkar ise!.


Beytiyle başlayan şiirin de, tasavvuftaki “Gönül =>Beytullah’tır” düsturunun veciz bir ifâdesi olduğunu belirtir..

Rıza Tevfik daha sonraki tarihlerde özellikle ilâhiler hakkında kaleme aldığı bir kısım makalelerinde ise Yûnus Emre’nin üslûbuna değinerek kendisinin de şiirler yazan bir şâir olduğunu, ancak.: “Yûnus’un gayet saf ve hattâ pek ibtidai bir lisânla söylemiş olduğu ilâhilere benzer bir şey ne yazabildim, ne de yazmağa teşebbüs edebildim” diyerek bu vâdideki aczini itiraf eder.

Rıza Tevfik’in yukarıda sözünü ettiğim “Yûnus Emre’ye Armağan” adıyla ve tamamen onun üslûbuyla yazdığı şiiri de, adı geçen 1914 yılına ait bir haftalık Bursa seyahatinin ürünüdür..
Rıza Tevfik yıllar sonra, bir nevi sürgün hayatı yaşadığı Cünye’den (Lübnan) İstanbul’a döndükten sonra, yine eşi Nazlı Hanım’la birlikte 1945 yılının Temmuz ayında ikinci defa Bursa’yı ziyâret etmiş ve izlenimlerini bir hafta kadar kaldığı Adapalas Oteli’nin sahibi Selâhaddin Sezencan’ın hususi defterine yazmıştır. Burada da Bursa’yı.: “Milletimizin tarihî zaferleri ve en şanlı mefahirinin destanını bana hatırlatan Bursa” diye niteleyen Rıza Tevfik, yazısının sonunda da şunları kaydetmiştir: “İşte ben de bugün bu cennetten ayrıldığım için en büyük saadet ve zevkimin ihtizar/açığa çıkarmak demini idrak etmekteyim. Benden sonra gelenlerin beni yâd etmelerini temenni ve onların saadetle mütenâ’im/ni’metleneni olmalarını dilerim.”


Resim YÛNUS EMRE’yi ZİYÂRET.:

Mudanya’nın o salına salına, o dolana dolana giden şimendiferinden Bursa istasyonuna çıkar çıkmaz bir arabaya atladım. Şehre girerken cadde ortasında beni gayet muhteşem bir ulu çınar ağacı karşıladı. Şüphesiz bu koca ağaç bizim devrimizle yaşıt değildi. Kim bilir ne zamandan beri dört yol ağzını kesmiş almış ve sâyesinde olanları himâyet edercesine bütün etraftaki mebâniye kol kanat salmıştı. İnsanda işve-i hayâl ile telâhuk-ı efkârın ne garip cilveleri vardır!.
Ben, Yeniçeri zorbalarından birini temsil eden o muhteşem ve gürbüz çınar ağacını görünce fezâ-yı hayâlimde birdenbire bir âlem-i efsâne vücut buldu. Bugün artık masal olan o zamanları düşündüm ve keyfime göre düşündüm. Çarşı medhalinde Pazvandoğlu Pehlivan gibi duran o ağaç, bana pek mükemmel ve mufassal bir tarih kitabının öğretemeyeceği, anlatamayacağı şeyleri bir anda ihsâs etti; sevindim ve âsûde gölgesinden ferahla geçtim. Zannettim kı o çarşı başını kaplayan serinlik bir gölge değil, “hâtır-şümûl” bir ülkedir!..
Benim -Bursa’ya girer girmez-, herşeyden ve herkesten evvel görmek istediğim Yûnus Emre idi. O koca Türkmen Şâir-i sSûfisini nice zamandan beri özlemiştim.
O ağacı görünce Yûnus Emre’nin.:


Gördüm ulu yol üzre bitmiş ulu ağaç..

Mısra’ı ile başlayan şiirini hatırladım ve ezberden okudum.
Bir dost beni bu mübarek âşığın mezârına götürdü. Bursa’da Saray ciheti vardır. Yüksek, tabiî bir set üzerinde, gayet ferah-fezâ bir yerinde cennet-mekân Sultan Osman ile Orhan’ın türbeleri görülür; ziyâretgâhdır.
Zarif bir bahçe içinde bulunan o türbelere girilmezden evvel bahçenin demir parmaklıklı kapısı önünde sağa sapınca eğri büğrü bir yola girilir. O yol boyunca giderken set set mezârlıklar arasından geçilir; fakat
korkunç değil, bu hissiyât, bilâkis rûhu dinlendirecek bir seyrân-ı lâhûtîdir. O yükseklerden Bursa’nın ovası ve karşıda o düzlüğü tehdit eden Katırcı Dağları silsilesi görülür. İnsan böyle bir müddet uzak ufuklara bakıp daldıktan sonra, tarihi hiç bilmese bile takrîben keşfeder; vukuât-ı sâlifenin dâsitânı o dağlarda taşlarda yazılıdır. O yerler muhît-i ilhamdır!..
Sonra insan -sevk-i tabiî ile- sağına soluna bakınır. Görür ki o civarda hep koca koca kavruklu erler yatıyor. İşte azim ve himmetle o güzel yerleri zaptedip bize mîras bırakan onlardır. Rûh-ı pür-fütûhları şâd ola!..
Viran olmuş bir cenneti andıran o mezârlıklardan geçince doğru yolunuza devam ederseniz Emîr Sultan Câmii’ne gelirsiniz ki bu zât-ı şerîfin türbesi de onun avlusunda ve sol tarafta kâin bir büyük kubbedir
ki câmi-i şerîfin kapısına nâzır bulunur. Yıldırım Bâyezid Hazretleri’nin dâmadı olan Emîr Sultan Buharalıdır. Osmanlı Türkçesi’ni beceremezmiş. Özbekçe, Tatarca konuşur ve iyi Fârisî bilirmiş, menâkıbı mazbuttur, gördüm.

Bu Emîr Sultan Câmii’ne varmadan sağa sapınca bir küçük sokağa girersiniz ve hemen bir ufak meydancığa gelirsiniz ki, orası Kara Abdürrezzak Mahallesi’dir. O meydancık ve sağ tarafta bir viranhâne var; o evin bahçesini kısmen gösterecek sûrette duvarda bir de ufak pencere var ki demir parmaklıkla mücehhezdir. İşte o avlunun karşı tarafında koca Yûnus Emre arkadaşıyla beraber medfundur.
Buraya varınca türbedâr gibi bir şey aradım; kimseyi bulamadım. Evin kapısı da kapalı idi. Bittabî ilk kapısını zorlayıp da içeri giremezdik. Ziyâdesiyle canım sıkıldı. Bu haksız adama karşı hiddet hissettim. Yûnus Emre’yi bahçesinde hapis ve ihtilâttan men’etmiş bir subaşı yahut bir ases gibi onu tahayyül ettim.
Düşündüm!.. İngiltere’de meşhur şâirlerden Shakespeare’in, Tennyson’ın, Ruskin’in, Wordsworth’un mezârlarını, hânelerini ziyâret etmiştim. Avrupa’dan, Hindistan’dan, hâsılı dünyanın her köşesinden gelen bir sürü ziyâretçiler, o kapıda nöbet beklerdi. Kapıcı da hayli para kazanırdı. Yazık bize!.. Yazık o viran ve ıssız evde mahbus kalan koca Yûnus Emre’ye! Ne olurdu türbedâr -her kim ise- vazifesini bilseydi!.. Ne büyük bir adamın kapıcısı olduğunu idrak etseydi!..Eşiğinden ayrılmazdı.

Pencere üzerindeki kitâbeyi dikkatle okuyup defterime istinsah ettim/yazdım... Orada, Yûnus Emre ve Âşık Yûnus’tan mâadâ, bir de Abdürrezzak ismi zikrolunuyor ki, o mahalleye ismin veren Kara Abdürrezak bu zattır.
Kitâbeyi işte aynen arzediyorum:


Aslı sütûde-gevher el-hak Yedekçizâde,
Cûd u keremle yektâ zât-ı cihân-pesendi..

Rağbet idüp bu câyı ihyâya kıldı himmet
Üçler makâmın icrâ etti; gören beğendi..

Evvelki Yûnus Emre, Âşık Yûnus ikinci,
Üçüncü Abdürrezzak, uşşâk ser-bülendi..

Hayrât-ı pâki olsun makbûl-i kurb-ı Bârî;
Ola şefâatiyle bânîsi behre-mendi..

İlhâm olundu geldi bir zât dedi târih:
Üç kabri kıldı ma’mûr billâh Ali Efendi..


Sarahaten anlaşılıyor ki, Yedekçizâde Ali Efendi nâmında bir hayır sahibi bu üç muhterem adamın kabirlerini tâmir ve ihya eylemiş imiş. Bu tam tarihin hesâb-ı ebced üzere yekûnu 1252 gösteriyor. Bir de ta’miyesi var ki 1253 (m. 1837-38) senesinde yani bundan yetmiş yedi sene evvel tâmir olunmuş demek oluyor.

Tahkikatıma göre Yûnus Emre’nin mezârı bir zamanlar bütün bütün harâb olmuş ve yeri belli olmayacak sûrette dümdüz kalmış imiş!. Meşhur Niyâzî-i Mısrî bilhassa takayyüd etmiş/kayıd altına almış ve mezârın mevki-i hakikisini tâyin eylemiş imiş. Avrupa müsteşrîkini indinde pek ma’ruf olan Niyâzî-i Mısrî Cezâyir- i Bahr-ı Sefîd’e nefyolunmazdan/sürülmezden evvel Bursa’da hankâh tesis etmişti. Âsitânesi Ulu Câmi karşısında kahveler arasında bir dar sokak içinde kâin ve hayli viran bir hâldedir. Ben ziyâret ettim ve o dergâhın fâzıl postnişîni Şeyh Şemsî Efendî’den bir hayli âsâr-ı nâdire iktitâf eyledim/sözün özetini aldım.

Vaktiyle -zannederim- Büyük Duygu Risâlesinin nüsha-i mümtâzesinde Yûnus Emre hakkında mufassal bir makale yazmış ve eserlerinde mündemic olan hikmet-i sûfiyenin Nev-Eflâtunî mezheb-i işrâkiyesiyle
ne kadar samimi bir râbıtası olduğunu arzetmiştim. Burada yeninden tafsilât vermekten ise ne kadar samimi bir râbıtası olduğunu arzetmiştim. Burada yeniden tafsilât vermekten ise, nâdîde eş’ârından bazı mühim şeyler arzetmek evlâdır sanıyorum. Çünkü Yûnus’un bende bugün mükemmel bir divanı vardır ve birçok yerlerini sâir nüshalarla karşılaştırılmış ve tashih etmişimdir.
Hemen ümmî denilecek derecede -hüdâ-yı nâbit- bir şâir zannolunan Yûnus vâkıa âdî mânâsıyla “okumuş” adam değildir. Ma’ruf-ı Kerhî, Mevlânâ-yı Rûmî, Mevlânâ Câmî ve bunlar gibi Kibâr-ı Sûfîye’nin ta’limâtına tamamiyle âgâhtır. Binâenaleyh bir şâir-i İlâhî olmak haysiyetiyle hakikaten yüksek bir mertebede görünür..

Açmış olduğu Türkçe şiir çığrında bütün Türk Şuarâ-yı Sûfîyesi bu Koca Türkmen’in câzibesine tutulmuş
ve izinden ayrılamamıştır. Türkçe nefes söyleyenler, gerek Tavr-ı İfâdeyi, gerek Tarz-ı Tefekkürü Yûnus’tan öğrenmişlerdir. Hattâ onun tâbirât ve teşbihâtı ahlâfına sermaye olmuştur. Şüphe yok ki bu adam bir dehâ-yı mahsus sahibidir. Taklidi pek güç olan edâ-yı lâubaliyânesini yalnız Kaygusuz ile Azmî Baba’da görebiliriz..

Lisânına gelince, tamamen o zaman konuşulan Türkçenin düzgüncesidir. Yûnus, söylemek istediği şeyleri ifâde için bu dili kifâyetsiz bulmamıştır; bilâkis kaba-saba, görünen bu lisânın, ifâde-i mecâzîyeye ne derece kabiliyeti olduğunu –hayret-bahş bir sûrette- ispat eylemiştir. Kinâye ile söz söylemek mârifetinin anahtarı Yûnus’un elindedir. Vâkıa divanında, bugün herkesin kolay kolay anlayamayacağı birçok unutulmuş eski kelimeler var.
Meselâ “sayru-hasta”, “esrük-sarhoş”, “tapşurmak-îsâl etmek”, “sımak-kırmak”, “kancaru-her
nereye” gibi…
Fakat beis yok; lisân lisândır. Yûnus zamanında lisânını söylemiş ve teşbihât ve istiârât ile müzehher ve mülevven bir üslûb-ı mecâzî nümûnesi arzetmiş. Edâsı bugün bile şirin, hattâ -kim ne derse desin- bana Fuzûlî’ninki gibi mûnis geliyor. Meselâ mahiyet-i zâtiyesi akl-ı beşeri acz ve hayrete ilka eden hakikata karşı, aklının ye’sini gönlünün aşkı ile tazmîn ederek.:


Ey vay!.. Tana kaldım tana!..
Yani eyvâh, hayrette kaldım, hayrette!.

Resim

Âşık oldum ALLAH sana!..
diyor. Ne güzel, ne de hâlisâne bir edâdır!..

Resim

Sakingil, yârin gönlün; -sırçadır sınmayasın!
Sırça sınıcak, girü bütün olası değil..


Diyor. Ne iyi, ne iyi!..

Güzel şiirlerinden biri iki mükemmel misal vereyim ki;
Devlet-i Osmâniye ile beraber doğan bu mühim adamın neler düşünüp neler söyleyebildiği anlaşılsın; şu manzumeye bakınız.:


Andan beru gönderildim,
Aşk ile bile geldim.
Bu âleme çıkıcak,
Bir aceb hâle geldim!.

Resim

Gör ne yuvadan uçtum,
Halka râzımı açtım,
Aşk tuzağına düştüm,
Tutuldum ele geldim!.

Resim

Geldim uş yine gidem,
Yine Rahmânım bulam,
Sanurlar beni bunda,
Altuna, mala geldim!.

Resim

Kudret sûret yapmadan,
Ferişteler tapmadan,
Âlemi halk tutmadan,
İlerü yola geldim!.

Resim

Çün dost açtı gözümü,
Gösterdi kendüzümü,
Gönüldeki râzımı
Söyledim dile geldim!.

Resim

Tuzaktayım; ne gülem!..
Ne hâldeyim, ne bilem?
Bir garibce bülbülem,
Ötmeğe güle geldim!.

Resim

Tuzağa düşen gülmez,
Âşık hiç rahat olmaz,
Kimse hâlimden bilmez,
Bir aceb ile geldim!.

Resim

Durdum Yûnus’a vardım,
Yârin haberin sordum,
Ağlarken dîdâr gördüm,
Şâd oldum güle geldim!.


Bu güzel şiir bütün Hikmet-i Sûfîyenin rûhu demek olan “zuhûr” ve “tecellî” nazariyesini söylüyor; hem gayet kısa sözlerle gayet zarif, kinâyeli bir edâ ile söylüyor.

İbn Sînâ’nın.:

"Hebetat ileyke mine’l-mahalli’l-erfa’i"

Diye başlayan meşhur kasidesine kıymetçe muâdildir; çünkü mânen aynıdır, nasıl ki Hazret-i Mevlânâ da aynı hikmeti Mesnevî’sinde mufassalan ve mükemmelen bahsetmiştir. Yûnus Emre aynı mevzuu birçok nefeslerinde tekrar etmiştir; cümlesinde de teşbihler ve tarz-ı kinâye başkadır.
Şu da pek mühim manzumelerinden biridir ki, bazı nesâyihi nâtıktır; meselâ birinci ve ikinci beyitlerin hulâsa-i müfâdı “Söz gümüş ise sükût altındır”, “Hayrü’l-kelâm mâ kalle ve delle”12 Durûb-ı emsâli ayarında bir mânâdır. Diğeri yalancılık aleyhinde, dördüncüsü müsâvât hakkındadır.:


Söylememek harcısı, söylemenin hasıdır,
Söylemenin harcısı, gönüllerin pasıdır!.

Resim

Gönüllerin pasını, ger sileyin der isen,
Şol sözü söylegil kim sözün hulâsasıdır!.

Resim

“Kuli’l-hakk” dedi Çalap, sözü doğru diyene;
Bugün yalan söyleyen, yarın utanasıdır!.

Resim

Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan,
Halka müderris ise Hak katında âsîdir!.

Resim

Şerîatın haberin şer’ ile diyem, işit!..
Şerîat bir gemidir, hakikat deryâsıdır!.

Resim

Ol geminin tahtası her nice muhkem ise,
Deniz mevc urucağız anı uşadasıdır!.

Resim

Bundan içerü haber işit aydalum ey yâr!
Hakîkatın kâfiri şer’in evliyasıdır!.

Resim

Evliyâ safâ-nazar edeli günden beru
Hâsıl oldu Yûnus’a her ne ki olasıdır!.


Burada “uşatmak”, “ufalamak” demektir. Uşak oradan gelir ki çocuk, yani ufak insan mânâsınadır. Hizmetkâr mürâdifi olan “uşak” dahi küçük ve ehemmiyetsiz adam demektir.
Yûnus’un gönül hakkındaki mülâhazatı da kibâr-ı sûfiye ahkâm-ı itikadiyesini nâtıktır. “Gönül, Beytullahtır” deyip bu düsturdan bilcümle ahkâm-ı ahlâkîyeyi istihrâc eden urefâ-yı sûfîye meyânında bu Türkmen Şâiri yine birincilerdendir. Hattâ Hazret-i İsa aleyhisselâm’a ve ondan evvel Buddha’ya isnad olunan büyük düstûr-ı ahlâkîyi, Yûnus pek güzel edâ etmiştir.
Bakınız şu beyitlere.:


Gönül Çalab’ın tahtı;
Çalap gönüle bahdı/baktı
İki cihan bedbahtı
Kim gönül yıkar ise!.

Resim

Sen sana ne sanursan,
Ayruğa hem anı san;
Dört kitabın mânâsı
Budur, eğer var ise!.


İlk kıt’asında birinci beyit Molla Câmî’nin.:

Kâbe bünyâd-ı Halîl-i Âzerest
Dil nazar-gâh-ı Celîl-i ekberest!.


Sözleriyle başlayan meşhur kıt’asının ifâde ettiği mânâyı aynen beyan ediyor.
İkinci beyit: “Sen, kendi hakkında ne düşünürsen başkasına da onu düşün!” diyor.
Dikkate şâyândır ki, Sakarya Nehri kenarında Taptuk Emre’ye dağdan odun kesip getirirken, Yûnus gibi ümmî bir adam bile, şiirlerinde Arabî, Fârisî bazı kelimeler kullanmak mecburiyetinden kurtulamamıştır.
Hattâ Yesevî’de bile tek tük vardır. Kutadgu Bilig, lisânen hemen tamamıyla Türkçedir. Fakat bu eski kitapta dahi şâirâne hayaller İranî’dir. Yalnız Orhun Âbideleri’nin lisânı elmas gibi saftır.
Bunun sebebi sarihtir: Din evvelâ tâbirât ve ıstılahât-ı mukaddeseyi lisâna idhâl ediyor. Böylece ve kemâl-i hürmetle bir iki kelime-i ecnebiye lisâna kabul olunuyor. Sonra din ile beraber menâkıb ve sünen-i kadîmenin tetebbûu lisâna ecnebî bir edebiyatın kapısını açıyor; artık bundan sonra hâsıl olan cereyan tamamıyla lisân-ı millîyi, lisân-ı dinînin nüfuzu altına alıyor ve sulta-yı dinîye hissiyat-ı millîyeye galebe çaldığı müddetçe bu böyle devam ediyor. Zirâ o hâlde din, milliyetten büyük bir câmia-i içitimâîye olmak üzere yaşıyor. Mâmâfih böyle zamanlarda bile kitaplardan tahsil-i ma’lûmat edenler ile, şifâhî bir sûrette telâkkî-i ma’rifet edenler arasında sâdegî- i ifâde itibarıyla büyük bir fark zâhirdir. Birinci takım ulemâdaki tasallüf-perverlik/ kibirlenmek ikinci kısım urefâda/âriflerde görülmüyor.
İşte Yûnus Emre bu kısımda dâhildir. Vâkıa Arapça ve Fârisî kelimelerden sözleri büsbütün muarrâ değil ki bu da zaruridir. Fakat, tarz-ı tasavvur, tarz-ı beyân, teşbihât ve istiârâtın sûret ve mahiyeti itibarıyla, üslûb-ı ifâde o kadar Türkçedir ki daha koyusunu bulmak mümkün değildir.

Kıvrak edâsına gelince, onda taklit olunmaz bir şîve vardır. Hem pek şirindir. Ben tıpkı onun gibi yazmaya çalıştım ve bir şey yazdım; mâmâfih anladım ki o şîve-i beyan yalnız o adama mahsustur. Yûnus’un ekser manzumeleri tertib-i nazım itibarıyla “Dü beyt” dedikleri şekildedir. Bu tertip Ahmed Yesevî’nin usûlünü tamamen andırır..

(Peyâm, Edebî İlâve, nr. 43, 19 Hazirân 1330/2 Temmuz 1914).


Resim YÛNUS EMRE’ye ARMAĞAN!.

Yüce dağlar ardından
Deniz aşıru geldim,
Evliyalar yurdundan
Selâm tapşuru geldim!.

Resim

Ulu bir şâra vardım
Dosta armağanım var
Erenlerin bağından
Güller devşiru geldim!.

Resim

Boz bulanık bir çaydım
Aşk iline baş urdum
Çalkanıp safâ buldum
Süzülüp duru geldim!.

Resim

Yûnus’un toprağına
Vardım yüzüm sürmeğe
Sildim gönül pasını
Yunuben aru geldim!.

Resim

Cûşa geldim çağlarım
Âşık oldum ağlarım
Canda coşan esrârı
Döküp taşıru geldim!.

Resim

Rıza Tevfik, ALLAH’tan
Ayrılma ol dergâhtan
Ben kurtuldum günahtan
Eğriydim, doğru geldim!.


(Rıza Tevfik Bölükbaşı; Serâb-ı Ömrüm, İstanbul 1949, s. 292-293).

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 29 Ağu 2019, 17:40 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11255
Resim

RIZA TEVFİK BÖLÜKBAŞI
(1869-1949)

Asıl adı Ali Rıza olup babasının kaymakamlık yaptığı Edirne vilâyetine bağlı Cisr-i Mustafa Paşa’da (bugün Bulgaristan’da Svilengrad) doğdu. Babası Arnavutluk’tan Debre-i Bâlâlı Hoca Mehmed Tevfik Efendi, annesi Kafkasya’dan kaçırılarak İstanbul’da bir konağa satılan Çerkez asıllı Münîre Hanım’dır. Öğrenimine Üsküdar Dağ Hamamı’nda babasının hocalık yaptığı Sion Mektebi’nde başladı. Bir süre yine babasının yanında Beylerbeyi ve Dâvud Paşa rüşdiyelerine devam ettiyse de babasının İzmit’e savcı vekili olarak tayini üzerine tahsili yarım kaldı (1879). İzmit’te annesi sıtmadan öldü. Çocukluk ve ilk gençlik yılları ailenin göç ettiği Gelibolu’da geçti. 1884’te girdiği Galatasaray Sultânîsi’ne sadece bir yıl devam edebildi. 1887’de Mekteb-i Mülkiyye’ye kaydolduysa da bir talebe hareketine karışınca okuldan uzaklaştırıldı (1890). Sonunda bir hocasının tavsiyesiyle Tıbbiyye-i Mülkiyye’ye girdi. Buradaki öğrenimi sırasında zaman zaman yine bazı öğrenci olaylarına karıştı, bu yüzden birkaç defa hapse atıldı. Hayatının bir düzene kavuşacağı düşüncesiyle akrabaları tarafından 1895’te Dârülmuallimât müdîresi Ayşe Sıdıka Hanım ile evlendirildi. Tıbbiyenin son sınıfında iken II. Abdülhamid’in iradesiyle, 1897 Türk-Yunan Muharebesi’nde yaralı askerleri Manastır’dan İstanbul’a nakleden seyyar bir hastahânede Fahri Paşa’nın yanında stajyer doktor olarak çalıştı.

Tıbbiyeden ancak 1899’da mezun olabildi ve Cenab Şahabeddin’in yardımıyla Karantina İdaresi’ne doktor olarak tayin edildi. Ayrıca İstanbul Gümrüğü’nde Eczâ-yı Tıbbiyye müfettişliğine getirildi; bir süre sonra Cem‘iyyet-i Mülkiyye-i Tıbbiyye’ye üye seçildi. Bu görevleri 1908 yılına kadar sürdü. 1903’te karısının ölümü üzerine Nazlı Hanım ile evlendi. 1907’de girdiği İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nde üst kademelerde görev aldı. II. Meşrutiyet’in ilân edildiği günlerde Selim Sırrı (Tarcan) ile birlikte İstanbul halkına meşrutiyet ve hürriyeti anlatan nutuklar verdi. Aynı yıl yapılan seçimlerde Edirne mebusu olarak Meclis-i Meb‘ûsan’a girdi. 1909’da İngiliz Parlamentosu’nun dâvetlisi olarak Talat Paşa başkanlığındaki bir heyetle birlikte Londra’ya gitti. Birtakım pervasız hareketleri yüzünden kısa zamanda partili arkadaşlarıyla arası açılınca 1911’de parti içindeki muhaliflerin kurduğu Hürriyet ve İtilâf Fırkası’na geçti. 1912’de Büyükada’da yaptığı bir konuşma seçim usullerine aykırı bulunarak İstanbul mebusu Kozmidi Efendi ile beraber bir ay kadar hapsedildi. Hapisten çıktıktan kısa bir süre sonra propaganda konuşması yapmak üzere gittiği Gümülcine’de İttihatçılar’ın tuttuğu adamlar tarafından dövüldü. 1913-1918 yılları arasında politikadan uzaklaşarak tekrar Karantina İdaresi’nde çalışmaya başladı. Bir yandan da Rehber-i İttihâd-ı Osmânî Mektebi’nde felsefe dersleri verdi ve Istılâhât-ı İlmiyye Encümeni’nde çalıştı..

1918’de Ahmed Tevfik Paşa kabinesinde Maarif nâzırı olarak politikaya döndü; aynı zamanda İstanbul Dârülfünunu’nda felsefe ve estetik dersleri veriyordu. Damad Ferid Paşa kabinesinde iki defa Şûrâ-yı Devlet reisliği yaptı (1919-1920). 1919’da Paris’te toplanan Barış Konferansı’na Osmanlı Devleti’ni temsilen önce danışman, ardından delege sifâtıyla katıldı. Sevr Antlaşması’nı imzalayan heyette yer aldı (10 Ağustos 1920). Gerek Sevr Antlaşması’nı imzalaması, gerekse aynı günlerde Anadolu’da başlayan Millî Mücadele hareketine muhalif bir tavır takınarak millî vicdanı incitecek yazılar yazması Dârülfünun talebelerinin tepkisine yol açtı. Yapılan protestolar sonunda Cenab Şahabeddin, Ali Kemal, Hüseyin Dâniş ve Barsamyan Efendi ile birlikte Dârülfünun’daki görevinden istifâ etmek zorunda kaldı (8 Nisan 1922). Yakın arkadaşı Ali Kemal’in İstanbul’dan kaçırılıp Ankara’ya götürülürken İzmit’te linç edilmesi üzerine aynı âkıbete uğrama korkusuyla 8 Kasım 1922’de bazı arkadaşlarıyla beraber Mısır’a gitti. Daha sonra Sevr’i imzalaması yüzünden Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 150’likler listesine alındı. Kahire’de karşılaştığı eski dostu Emîr Abdullah’ın dâvetine uyarak Ürdün’e gitti ve kralın divan tercümanı oldu; ayrıca Sıhhiye ve Âsâr-ı Atîka Müzesi müdürlüğü yaptı. 1934’te buradaki görevinden emekliye ayrılarak Lübnan sahilinde Cünye kasabasına yerleşti. 1936’da eşiyle birlikte Avrupa seyahatine çıktı ve bir yıl kadar İngiltere ile Fransa’da kaldı. 150’liklerin affına dair kanunun yürürlüğe girmesinden yaklaşık beş yıl sonra İstanbul’a döndü (1943). Burada gazetelerde edebiyat, sanat ve estetikle ilgili yazılar yayımladı. 30 Aralık 1949’da vefât etti ve Zincirlikuyu’daki Asrî Mezârlığa defnedildi..

Resim

Türk kültür ve edebiyat tarihinde “feylesof” lakabıyla tanınan Rıza Tevfik bugün daha çok şâir olarak hatırlanmaktadır. 1895’ten itibaren dergilerde önce Abdülhak Hâmid ile Hugo ve Lamartine gibi romantik şâirlerin etkisi altında aruz vezniyle şiirler yayımlayan Rıza Tevfik asıl şöhretini 1913’ten sonra hece vezniyle yazdığı şiirlerle kazanmıştır. Millî Edebiyat akımının teşekkül yıllarına rastlayan bu tarihlerde hece vezni ve sade Türkçe ile o günkü Türk şiirinin en beğenilen örneklerini ortaya koyarken 1900’lerde Mehmed Emin’in başlatmış olduğu “parmak hesabı” şiiri de asıl yerine o oturtmuştur. Küçük yaştan itibaren halk kültür ve âdetleri içinde yetişen şâir sanatkâr kişiliğiyle gelenekten ustaca yararlanmış, bu konuda yazdığı makaleleriyle şiir estetiğine bu doğrultuda sağlam bir zemin hazırlamıştır.

Rıza Tevfik, felsefî ve dinî anlamda gerçeği aramak üzere başladığı araştırmaları sonunda Türk milletinin öz malı olan ve onun ruhunu en güzel biçimde dile getiren tekke ve halk edebiyatı örneklerini keşfeder. Milletin hâfızasındaki folklor malzemesiyle sadece halk şâirleri ve Bektaşî dervişlerinin elinde kalan halk ve tekke şiirlerini samimi ifâdeleriyle Türk milletinin karakterini en güzel şekilde yansıtan örnekler olarak değerlendirir. 1914-1922 yılları arasında konuyla ilgili elliye yakın makale yayımlayan Rıza Tevfik’in bu yazıları, Millî Edebiyat hareketini fikrî planda hazırlayan ve bir kamuoyu oluşmasına büyük ölçüde yardım eden unsurlar arasında ele alınmıştır. Ancak onun âşık tarzı ve tekke edebiyatı geleneği konusundaki görüşleri uzun süre iyice anlaşılamamış, zaman zaman devrin önde gelen Türkçüler’i tarafından tenkit edilmekten kurtulamamıştır..

Bütün bu hazırlığın arkasından onun bir devre damgasını vuran asıl sanatkâr şahsiyeti tekke şâirleri ve halk âşıklarının genellikle mûsiki eşliğinde okudukları divan, nefes ve ilâhi gibi şiirlerden yola çıkarak kaleme aldığı divan, koşma ve nefesleriyle belirir. Millî Edebiyat’ın daha yeni yeni teşekkül etmeye başladığı II. Meşrutiyet sonrasında onun bu tarz şiirler yazmak sûretiyle Türk edebiyatının asıl kaynağına yönelmesi dönemin birçok şâir ve aydını için yol açıcı bir rol oynar. Bu yıllarda hece vezniyle yazdığı lirik divan ve koşmalarıyla şöhret kazanan şâir sanat anlayışı olarak sübjektivizmi benimser. Bundan dolayı şiirlerinde teşbih, istiare ve mecaz gibi edebî sanatlara başvurmaz; doğrudan doğruya dış dünyadaki varlıkların ruhunda uyandırdığı tesirleri aksettirmek sûretiyle daha çok izlenimlere dayalı bir sanat anlayışını savunur..

Rıza Tevfik dil, şekil ve üslûp bakımından en mükemmel şiirlerini 1911-1922 yılları arasında yazar. Aruz vezniyle kaleme aldığı ilk denemelerinde daha çok ferdî ıstıraplarına bağlanabilecek bazı temalar çevresinde dolaşan şâirin şiirlerine yeni konular girer. Bu dönemde ferdî ıstıraplarıyla birlikte içinde yaşadığı toplumun meseleleriyle de yakından ilgilenir; başta tarih, vatan sevgisi ve aşk olmak üzere toplumsal, dinî ve felsefî birçok yeni temayı işler. “Sfenks”, “Gelibolu’da Hamzabey Sahili”, “Selma, Sen de Unut Yavrum!” başta olmak üzere “Harap Mâbed”, “Fikret’in Necip Ruhuna” ve “Uçun Kuşlar” adlı şiirleri onun en tanınmış eserleri arasında yer alır..

Doğu ve Batı dünyasına ait oldukça geniş bir felsefî birikime sahip olan Rıza Tevfik, yeni bir ekol kurmaktan ziyâde mevcut felsefî bilgileri yorumlayarak bunlarla modern görüşler arasında dikkate değer benzerlikler üzerinde durmuştur. Bütün bu faaliyetleri yanında 1905’te Mehmed Emin’in şiirleri dolayısıyla dilde sadeleşme ve hece vezni üzerine Ömer Nâci ile, 1918’de Zerdüşt’ün Türk asıllı olup olmadığı konusunda Sâmih Rifât’la, yine aynı yıl Tevfik Fikret’in inancı konusunda Babanzâde Ahmed Naim’le fikir tartışmalarına girmiş, bu tartışmalar sırasında bütün bilgi birikimini ortaya koyduğu dikkate değer makaleler yazmıştır..


SORMA HOCAM!.

Bana sual sorma cevap müşküldür
Her sırrı ben sana açamam hocam
Hakk'ın hazinesi darı değildir
Câmi avlusunda saçamam hocam!.

Kayd-ı âhiretle düşmem mihnete
Ben burda me’murum şimdi hizmete
Hayvan otlatırken gidip cennete
Sana hülle donu biçemem hocam!.

Mir’acı anlatma eşek değilim
Bildiğin kadar da melek değilim
Günahkâr insanım ördek değilim
Bu ağır gövdeyle uçamam hocam!.

Halka korku verme velvele salıp
Dünya ve âhiret bu köhne kalıp
Ben softa değilim cübbemi alıp
İmâret imâret göçemem hocam!.

Ölümden ürker mi tez ölen kimse
Çoktan mazhar oldum ben Hak nefese
Bu demi sürerken ecel gelirse
İşimi bırakıp kaçamam hocam!.

Şarabı menetme o değil hüner
Aşıkım bâdesiz pek başım döner
Gönlümde muhabbet ateşi söner
Özrüm var sâde su içemem hocam!.

Nar-ı cehennemi önüme serme
Günahımı döküp kaygılar verme
Kitapta yerini bana gösterme
Ben pek o yazıyı seçemem hocam!.

Feylesof Rıza'yım dinsiz anlama
Dini ben öğrettim kendi babama
Her ipte oynadım canbazım amma
Sırat köprüsünü geçemem hocam!.


Rıza Tevfik Bölükbaşı

ESERLERI.:

1-) Textes houroûfîs (I. Clément Huart’la birlikte, Leiden 1909). “Etude sur la religion des houroûfîs” başlıklı ikinci bölümü (s. 220-313) Rıza Tevfik tarafından kaleme alınan eserde, bir kısım yazma metinlere başvurulmak sûretiyle Hurûfîliğin kurucusu Fazlullah-ı Hurûfî ile bu mezhebin inanç sistemi ve Anadolu’daki başlıca temsilcileri hakkında ayrıntılı bilgi verilmekte, eserde ayrıca Hurûfîliği benimseyen Osmanlı şâirlerinin şiirlerinden örnekler bulunmaktadır.
2-) Felsefe Dersleri (I, İstanbul 1330). Rıza Tevfik’in Rehber-i İttihâd-ı Osmânî Mektebi’nde vermiş olduğu ders notlarından meydana gelmiştir. “Mebhas-i Ma‘rifet” adını taşıyan, genel anlamda bir felsefe tarihi mahiyetindeki eserin bu ilk cildinde felsefenin esas konusu ve belli başlı problemleri hakkında bilgiler yer almaktadır. Eser aynı adla ve kısmen sadeleştirilmek sûretiyle M. Münir Dedeoğlu tarafından yayımlanmıştır (Ankara 2001).
3-) Mufassal Kāmûs-ı Felsefe* (I-II, İstanbul 1332 r., 1336 r.). Felsefe kavramlarına Osmanlı Türkçesi’nde karşılıklar bulmak amacıyla hazırlanmaya başlanan bir eser olup I. Dünya Savaşı ve Rıza Tevfik’in 1918’de tekrar politikaya dönmesi yüzünden tamamlanamamıştır.
4-) Abdülhak Hâmid ve Mülâhazât-ı Felsefiyyesi (İstanbul 1334 r.). Türk edebiyatı tarihinde bir şâirin felsefî görüşleri üzerine ilk defa yapılan bu tahlil denemesiyle Abdülhak Hâmid’in felsefî anlayışı ortaya konurken bir yandan da tasavvufî düşünce ile Batı felsefesine ait çeşitli konular tartışılmaktadır. Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin oğlu İbrâhim Sabri tarafından eḍ-Ḍarîḥ (el-Melḥametü’ş-şiʿriyyetü’l-kübrâ) adıyla Arapça’ya da tercüme edilen eseri (İskenderiye 1979) Abdullah Uçman bir inceleme ve dizinle birlikte neşretmiştir (İstanbul 1984).
5-) Mâba‘dettabiiyât Derslerine Ait Vesâik (İstanbul 1335).
6-) Ontoloji Mebâhisi (İstanbul 1336).
7-) Estetik (İstanbul 1336). Bu üç eser Rıza Tevfik’in Dârülfünun’da verdiği derslerin notlarından oluşmaktadır.
8-.) Bergson Hakkında (İstanbul 1337). Yine Dârülfünun’da verdiği ders notlarından meydana gelen eser, Abdullah Uçman’ın kaleme aldığı bir incelemeyle birlikte Erdoğan Erbay ve Ali Utku tarafından aynı adla yayımlanmıştır (Konya 2005).
9-) Rubâiyyât-ı Ömer Hayyâm (Hüseyin Dâniş’le birlikte, İstanbul 1340/1922). Rubâî türü hakkında geniş bilginin yer aldığı eserde Rıza Tevfik, Hayyâm’ın rubâîlerindeki felsefî görüşleri ele alıp yorumlamıştır. Eser ilâvelerle beraber 1945’te yeniden basılmıştır.
10-) Serâb-ı Ömrüm (Lefkoşe 1934; İstanbul 1949). Rıza Tevfik’in şiirlerinin büyük bir kısmını bir araya getirdiği eski harflerle basılan kitabın ilk baskısında yetmiş üç şiir yer almaktadır. Rıza Tevfik’in ölümünden kısa bir süre önce yapılan ikinci baskısında toplam 115 şiire yer verilmiştir. Eser, daha sonra dergi ve gazete sayfalarında kalmış otuz kadar şiirin ilâvesiyle Serâb-ı Ömrüm ve Diğer Şiirleri adıyla Abdullah Uçman tarafından yeniden yayımlanmıştır (İstanbul 2005).
11-) Tevfik Fikret Hayatı, San’atı, Şahsiyeti (İstanbul 1945). Rıza Tevfik, yakın arkadaşı Tevfik Fikret’in otuzuncu ölüm yıl dönümü münasebetiyle kaleme aldığı bu eserde Tevfik Fikret’in mizacı, sanat anlayışı ve dünyaya bakışı üzerinde durmaktadır. Abdullah Uçman eseri, Rıza Tevfik’in Fikret hakkında kaleme aldığı diğer yazıların da ilâvesiyle Tevfik Fikret’in doksanıncı ölüm yıl dönümünde yeniden neşretmiştir (İstanbul 2005).
12-) Biraz da Ben Konuşayım. Rıza Tevfik’in başta Sevr olmak üzere II. Abdülhamid, II. Meşrutiyet ve Mütareke dönemlerinde içinde bulunduğu siyasî mahiyetteki olayları anlattığı hâtıratıdır. Daha önce Yeni Sabah gazetesinde tefrika edilen eser yazarın seksen yıllık hayatıyla hesaplaştığı ilk elden bir belge niteliği taşımaktadır (haz. Abdullah Uçman, İstanbul 1993).
13-) Rıza Tevfik’in Tekke ve Halk Edebiyatı ile İlgili Makaleleri. Rıza Tevfik’in gazete ve dergilerde çıkan elli kadar makalesinden meydana gelmektedir (haz. Abdullah Uçman, Ankara 1982; İstanbul 2001).
14-) Şiiri ve Sanat Anlayışı Üzerine Rıza Tevfik’ten Ali İlmî Fânî’ye Bir Mektup. Rıza Tevfik’in 1935 yılında Lübnan’ın Cünye kasabasından yine kendisi gibi sürgün olan Antakya Lisesi edebiyat hocası Ali İlmî Fânî’ye hitaben yazdığı uzun bir mektuptur. Kendi şiir ve sanat anlayışı ile birlikte şiirlerinde yer alan bazı konuların da açıklandığı bu mektup Rıza Tevfik’in terekesinden kalan müsveddeleri arasından çıkmıştır (haz. Abdullah Uçman, İstanbul 1996). 15. Rıza Tevfik’in Sanat ve Estetikle İlgili Yazıları I (haz. Abdullah Uçman, İstanbul 2000).

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 5 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 6 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye