Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 18 Eki 2019, 22:19

Tüm zamanlar UTC + 2 saat




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 283 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1 ... 8, 9, 10, 11, 12
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 13 Eyl 2019, 19:11 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11323
Bu konuyu facebook'ta paylan!
Resim

Nİ’Mete=>EDEB,
HİKMete=>İLİM!.
soN-UÇ=>SEBEB,
“BİZ”i =>BİL!.İM!.


CUMÂ =>CEM’dir,
DEM bU=>DEMdir!.
>OLÂN =>HAKktır,
ZANnLar=>YEMdir!.


KÜLLîŞEYy’in=>ve HERKEsin,
=>ÂLEMi GÖÇER =>İNSÂNın!.
=>YIKILır=>KANLI KAFES-in,
CÂN KUŞU=>UÇAR>İNSÂNın!.


=>CEHENNEMin =>ESFELîNi,
=>SEVİLdi=>DÜNYÂ GELİNi!.
İLLîYYûN =>ÖZ SILÂ-mızken,
=>UZAt!.maz NEFiS=>ELİ-ni!.


RABB’ımın =>DÜZENi GÜZEL,
=>ÜZÜL!.üp ÜZ!.eni=>GÜZEL!.
SEVen-SEViLeNe =>Es SELÂM,
=>SIRRI-nı SÜZ!.eni=>GÜZEL!.


GÜNe =>GÜNLeri =>EKLedim!.
YOKLuKk-ÇOKLuKu>TEKLedim!
“TEKe TEKk”te->TEKk BAŞIM-a,
“GELİRsÎn!.” DEyi =>BEKLedim!. GÜLümm!.


ZEVK 9393


BURASı =>BURSA BÂZARIm!.==>NELEr==>GELdi-GEÇti BOŞa
SEVgi=>AVcı!.AŞK=>AVCı OLdu!.=>AŞKım YAZdım DAĞa-TAŞa
EKşi->TUZLu->ACı->TATLı
İÇte Uçtum>KIRk KANATLı
KÛN =>feyeKÛN =>HAYyatı-nda!. =>CUMÂ CEM’i=>İVAZ PAŞA!.


13.09.19 12:50
brsbrsmmm..ivazpaşacâicumâcemimizz..


ÖMÜR Bİtti =>MAL-i HÜLYâ,
=>SERHOŞ EYyLedi İHVÂNim!.
KİMmiş MecNÛn KİMmiş LEYLÂ,
=>SIRRın SÖYyLedi=>İHVÂNim!.


YÂ HAYyu’L- HUuu!. ALLAH celle celâlihuu!.

Resim

Resim

Allahumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-SeLâmet
İZZet-i İhsÂNınLa LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..


Resim

MuhaMMedi MuHABBEtLerimİZLe!..



Resim nOt.:

HACI İVAZ PAŞA o KİMsedir ki;
Ne zaman Burası BURSAmı DOLaşsam, heryerde bir eserlerini gördüğüm, muhteşem bir zekâ ürününü bize bırakan, muazzam bir mimar ve mühendis olan ve ne acı ki, şimdi olduğu gibi fitnecilerin gözlerine mil çektirdiği bu yüce gönüLLü insÂNa çoğukez ağlar göz yaşı dökerim ve de.: "Kader =>KaderuLLAH!." derim!. Sonrada BURSAmdaki eserlerini seyreder, ve gelip geçtiği öteki İLLerdekilerini düşünür GüLerim CÂNLar.. RÛHu Şâd OLsun ve Rahmetler Yağsın üzerine İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.



Resim

HACI İVAZ PAŞA CÂMİİ.:

Cumhuriyet Caddesi’nden Ulu Câmi’ye çıkan yol üzerinde İvaz Paşa Çarşısı’nın batısındadır. Hacı İvaz Paşa, Tavukpazarı, İmadiye, Kazzazhane Câmisi olarak da adlandırılır. Yeşil Câmi ve Yeşil Türbe’nin mimarı ve iyi bir asker olan Hacı İvaz Paşa tarafından II. Murad döneminde (salt. 1421-1451) yaptırılmıştır. 1958’deki Çarşı yangınından sonra câmi 1967-1968 yıllarında tamamen yenilenmiş, ancak bu süreçte özgünlüğünü kaybetmiştir. Günümüzde kubbe ile örtülü yan yana iki kare mekan şeklindeki yapı, bu haliyle Oruç Bey ve Abdal câmilerinin plan şemalarına benzer. 1990’lı yıllarda esaslı bir tamir görmüş ve duvarları bir sıra kesme taş ve tuğla olarak örülmüştür. Minaresinin kaidesi taş, gövdesi ise tuğladır. Kaynaklarda basit yapılı, üzeri ahşap ve kiremit örtülü olarak sözü edilen yapı 15. yüzyılda mescid olarak inşa edilmiş, 1642 yılında da Seyid Mehmed Efendi’nin vakfettiği bir minberle câmiye dönüştürülmüştür.
(Baykal, Bursa ve Anıtları, 106; Bursa Ansiklopedisi, Cilt 2, 810-811; Kaplanoğlu, Bursa Anıtlar Ansiklopedisi, 74.)

Resim

HACI İVAZ PAŞA CÂMİİsi, Pirinç Hanı karşısındadır. Yeşil külliyesinin mimarı Hacı İvaz Paşa tarafından II. Murad devrinde yaptırılmıştır. İvaz Paşa Külliyesi’nin bir yapısı olan İvaz Paşa Câmii, Tavuk Pazarı Semti’nde, medrese ile aynı avluyu paylaşmıştır. Bir vakfiyede İmadiye Mescidi olarak isimlendirilmiştir. Ancak zamanla bazen vakfına nispetle İvaz Paşa Mescidi, bazen de çevresindeki çarşı ve alana nispetle Kazzaziye, Kazazhane Mescidi yahut Tavuk Pazarı Mescidi olarak anılmıştır. 1642 yılına kadar günlük ibâdetler için hizmet veren mescit Seyyid Mehmed Efendi’nin vakfettiği bir minber ile câmiye dönüştürülmüştür. 1958 yılında meydana gelen Çarşı yangınında tamamen harap olan câmi, 1970 yılında Bursa Eski Eserleri Sevenler Kurumu’nun girişimleriyle yeniden inşa edilmiştir. Câmi kuzey güney doğrultusunda, dikdörtgen planlı üzeri iki kubbe ile örtülüdür. Yapının beden duvarları kesme taş ve tuğla örgülü olup, tek minarelidir.
Bursa'da Cuma Namazını Kâbe-i Muazzama da hissettiren bir Câmidir..

Resim

HACI İVAZ PAŞA CÂMİİsi, Pirinç Hanı karşısında, Yeşil Külliyesi’nin mimarı İvaz Paşa tarafından, II. Murad devrinde yaptırılmıştır. 1860 yılında kagir olarak onarılmasına karşın, 1957 yılındaki yangında tümüyle yanmıştır. 1967 yılında Kazım Koyuncu adlı hayırsever bir şahıs tarafından aslına uygun olarak onarılan câminin, bugün sadece minâresinin şerefe altı ve güneye bakan saçakları orijinaldir, diğer bölümleri yenidir. Câmi tamamen yeniden yapılmıştır. Eski durumunu Bursa hakkındaki yazılı kaynaklardan öğrenmekteyiz. Kaynaklara göre basit yapılı, saçaklarının güney tarafta olanları eskiliğini koruduğu gibi, basit görünümlü minârenin şerefe altı güzel mihrapçıklarla süslü ve eski devrin parçalarındandır. Câmi kuzey- güney doğrultusunda dikdörtgen planlı, 7,50 x 15,00 metre boyutlarındadır. Yan yana iki kubbe ile örtülen câminin güneybatısında minâresi bulunur. Minâre, silindirik tuğla gövdeli, tek şerefeli ve basık külahlıdır..



HACI İVAZ PAŞA’nın Sayısız ESERLerinden.:

Resim

BURSA YEŞİL CÂMİİ:

Bursa’da ilk dönem Osmanlı mimarisinin önemli örnekleri arasında yer alan bir tarihi yapı. Câminin ünü, çini kaplamalarından gelir.
Câmi, adını verdiği Yeşil semtindedir; Yeşil külliyesi yapılarındandır. “Yeşil” adını, bir zamanlar minarelerinde bulunan yeşil renk ağırlıklı süslemelerinden aldığı düşünülür. Halen aktif olarak kullanılan câminin kapasitesi 2000 kişidir.
Kuzey cephe ortasındaki taç kapısında bulunan Arapça kitabeye göre mimarı Hacı İvaz b. Ahî Bayezıt (Hacı İvaz Paşa); bitirildiği tarih Aralık 1419’dur. İç mekanda, hünkar mahfili üzerinde yer alan yazıttan anlaşıldığı kadarıyla yapının nakkaşı, “Nakkaş Ali” olarak da bilinen Ali b. İlyas Ali’dir (ünlü divan şairi Lâmiî Çelebi’nin babası) ; süslemelerinin tamamlandığı tarih 1424'tür. Osmanlı sultanlarından Çelebi Mehmet’in emri ile yapılan câmi; Sultan’ın ölümü üzerine II. Murad devrinde tamamlanmıştır.
Yeşil Câmii, Çelebi Mehmet tarafından aynı zamanda hükümet konağı olarak inşa edilmiş iki katlı, iki kubbeli görkemli bir yapıdır.
Câmi, ters T planlıdır. Kronolojik sıraya göre bu plandaki yapıların, Orhan Gazi Câmii ile Yıldırım Câmii'den sonra üçüncüsüdür. Câminin büyük ve olağanüstü oyma süslemeleri bulunan ana kapısı kuzey cephede yer alır. Kapıdan yan odalara açılan dar bir koridora girilir. Asıl ibadet alanına Bizans başlıklı iki sütunun ortasındaki alçak bir kapıdan girilir.
İbadet mekanın iki yanındaki simetrik odalar, sancaklardan gelenlerin meselelerinin görüşüldüğü yerler olarak yapılmıştı. Doğudaki oda Anadolu Beylerbeyliği’nden gelenler için, batıdaki oda Rumeli Beylerbeyliği’nden gelenler için kullanılıyordu. Daha sonraları bu odalar mahkeme salonu olarak kullanılmıştır. Girişin iki yanındaki merdivenlerle üst kata çıkılır. Yapının üst katında ortada hünkar mahfili, iki tarafında saray daireleri bulunur.
İbadet mekanı, aynı eksen üzerinde üzerli birer kubbe ile örtülü iki ana mekandan oluşur. Kubbelerin çapı 13metre, yerden yüksekliği ise 25metredir. Her iki kubbe büyük bir kemer ve kilit taşı ile birleştirilmiştir.


Mermer İŞçiLiği:

Câminin yapımında Marmara Adası’ndan getirilen mermer kullanılmıştır; eser, Bursa’da yapılan ilk mermer abidedir. Eserin ön yüzü, pencereleri, kapısı, kitabeleri, kapı tavanı mermer işçiliğinin en güzel örneklerindendir.

Resim

ÇiniLeri:

Câmi, mimari özellikleri yanında çini süslemeleri ile de büyük bir öneme sahiptir. Özelikle iç mekânda eyvanlar, müezzin mahfilleri, hünkar mahfili, tabhaneler, şahnişinler ve mihrap çini süslemenin yoğun olarak kullanıldığı bölümlerdir. Bunlar arasında bütünüyle çini ile kaplanmış mihrap zengin süslemeleriyle dikkat çeker.
Mihrap, eserin güney cephe ortasındadır. 1067 cm. yüksekliğinde ve 628 cm. genişliğindedir ve sır tekniğinde çinilerle kaplanmıştır. Erken Osmanlı döneminin ilk çini süslemeli mihrabıdır. Ağırlıklı olarak bitkisel motif ve kompozisyonlara sahip çinilerle kaplanmıştır. Yeşil Câmii’indeki çinileri yapan usta, "Mecnun Mehmet’tir".


AHşap İŞçiLiği:

Yeşil Câmii’nin giriş kapısı ve pencere kapakları, devrin ahşap işçiliğinin güzel örneklerindendir. Mihrabın batısında bulunan, tepesi altıgen külahla örtülü minber de özenli bir ahşap işçiliğinin ürünüdür.

Hat ESeRLeri:

Mihrap eyvanının doğu ve batı pencereleri üzerinde duvara asılmış birbirinin eşi olan daire biçiminde iki yazı levhası bulunur. Levhalarda “Amme suresi” yazılıdır.[4] Biri yeşil, biri kırmızı olan bu yazılardan birinde Bursa’da 19. yüzyılda valilik yapmış Ahmet Vefik Paşa’nın adı geçer.

MinareLeri:

Câminin minarelerinin birisi kuzeybatı, diğeri güneybatı köşesindedir. Minareler yapının 1855 depreminin ardından, 19. yüzyıl sonlarına doğru yapılmıştır. Orijinal minarelerin câmiye adını veren yeşil çinilerle kaplı olduğu düşünülür.

KüLLiye YAPıLarı:

Yeşil Câmii'nin inşasından sonra batısına medrese, doğusuna imaret yapılmıştır. Medrese, “Sultaniye Medresesi” olarak anılırdı. Medrese binası, günümüzde Türk İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılır.
Câminin karşısında Bursa'nın en değerli anıtsal yapılarından biri olan Yeşil Türbe bulunur.
Bursa’daki “Sultan Han” ve “Fidan Han” adlı hanlar, Yeşil Câmii’nin inşasından sonra Çelebi Mehmet’in isteği ile Hacı İvaz Paşa tarafından Yeşil Câmii’ye gelir sağlamak için inşa edilmiştir.


Resim

YEŞİL TÜRBE.:

Yeşil Külliye’sinin kuşkusuz en tanınmış yapısı Çelebi Mehmed için yaptırılan ve cephelerini süsleyen yeşil, turkuaz kabartma çinilerin rengiyle anılan Yeşil Türbe’dir. Yıldırım Beyazid’in oğlu, Osmanlı padişahlarının beşincisi Çelebi Mehmed tarafından 1421 yılında yaptırılmıştır..
Bursa Yeşil Câmii’nin hemen karşısındaki tepede yer alan Yeşil Türbe de aynı mimarın, Hacı İvaz Paşa’nın bir başka eseridir.

Mimarı Hacı İvaz Paşa’dır. Nakkaşları Ali bin İlyas Ali, Mahmud el Mecnun ve Ali bin Hacı Ahmed Tebrizi’dir..


SULTAN ÇELEBİ MEHMET’in VEFÂTI.:

26 Mayıs 1421 tarihinde Edirne’de iken bir av sırasında at üstüne felç geçiren Sultan Mehmet Çelebi, attan düşüp yaralandı. Bu sırada Veziriazam Amasyalı Bayezid Paşa ve vezirleri İvaz Paşa ve Çandarlı İbrahim Paşa’yı yanına çağırdı ve.:“Tez oğlum Murad'ı getirin. Ben bu döşekten kalkamam. Murad gelmeden ölürsem fitne çıkar. Tedârik görün, ölümümü gizleyin!.” emrini verdi..



Resim

ÇIRAĞ/ÇERAĞ BEY MESCİDİ/CÂMİSİ.:

Mollagürani Mahallesi Hisar içi, Çırağ Bey sokak Osmangazi/Bursa..
Hisar içinde aynı adı taşıyan sokaktadır. I. Murad devrinde, Hacı İvaz Paşa’nın kardeşi Şerafüddin el-Hac Şeyh Çırağ tarafından yaptırılmıştır.
Çırağ Bey, II. Murad zamanında yaşamış sufidir. Çırağ Bey‘in seceresine bakarsak babası Ahi Bayeziddir ve Hacı İvaz Paşa‘nın kardeşidir.


Resim

İVAZ PAŞA CâMİİ/Manisa..

Manisa’da XV. yüzyıl sonlarında yapılmış câmi.
Gerek Evliya Çelebi tarafından gerekse halk arasında Çaybaşı Câmii olarak adlandırılan mâbedi çok girift Arapça kitâbesine göre İvaz b. Abdülmuîn 889 yılı Ramazanında (Ekim 1484) yaptırmıştır.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 14 Eyl 2019, 11:39 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11323
Resim
Resim HACI İVAZ PAŞA KİMDİR?.:

Çelebi Mehmed’in Amasya Sancak Beyliği zamanında ona ulaşarak, tımarlı sipahilerinden olan Hacı İvaz, 1402 yılında Ankara Savaşı’na katıldı. Timur tarafından esir alınan Yıldırım Bayezid’in ölümünden sonra şehzâdeleri arasında başlayan taht mücadelelerinde Çelebi Mehmed’i destekledi. Bundan sonraki tarihlerde sırasıyla Kazabad Subaşılığı, Bursa Subaşılığı, Bursa Vâliliği ve Vezirlik Makamlarına getirildi. II. Murad’ın hükümdarlığı zamanında da vezir olarak devlet merkezinde bulunan İvaz Paşa, özellikle “Düzmece” lakabıyla anılan Şehzâde Mustafa kuvvetlerini bölmek için önemli hizmetler gördü. O sırada II. Murad tarafına geçen, fakat ihânetleri yüzünden ikinci vezir Çandarlı İbrahim Paşa tarafından öldürtülmek istenen Rumeli Beylerinin ve mâiyetindeki akıncıların affedilmesini de İvaz Paşa sağladı. Veziriazam Bayezid Paşa’nın Düzmece Mustafa tarafından öldürülmesinden sonra Çandarlı İbrahim’in Vezariazamlığa getirilmesi üzerine İvaz Paşa da ikinci vezir oldu ancak nüfuz rekabeti sebebiyle Çandarlı ile arası açıldı.

Bir suikasta uğramaktan korkan Hacı İvaz Paşa kaftanının altında sürekli zırh bulundurmaya başladı. Divan toplantılarına bile zırhlı olarak gelmesi muhalifleri tarafından ordu ile gizli ilişkiler içinde bulunduğu, padişaha suikast yapacağı ve tahtı gasb edeceği şeklinde dedikodulara yol açtı. Bunun üzerine II. Murad, İvaz Paşa’yı önce vezirlikten azletti, daha sonra da gözlerine mil çektirerek Edirne’den uzaklaştırdı. Bursa’da mecburi ikamete tabi tutulan Hacı İvaz Paşa, bir vebâ salgını sırasında hayatını kaybetti. Değerli bir devlet adamı olan Hacı İvaz Paşa aynı zamanda büyük bir mimardı. Diğer ülkelerden sanat ehlini Osmanlı ülkesine dâvet ederek özellikle çiniciliğin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Bursa-İnegöl arasında hanı ve çeşmesi, İnegöl’de mektebi, Derekızık köyünde de câmisi olan İvaz Paşa’nın ayrıca Tokat’ta da câmisi, medresesi ve mahallesi; Kazova’da mescidi, medresesi, zâviyesi ve hamamı bulunmaktadır..


ResimHACI İVAZ PAŞA KİMDİR?.:

1300'lü yılların ikinci yarısında Tokat'ta doğan ve meslek olarak hem askerliği hem mîmarlığı seçen Hacı İvaz Paşa, Yıldırım Bayezid'in iktidar yıllarında fark edildi, yavaş yavaş yükseldi ve 1402'deki Ankara Savaşı'ndan sonra yaşanan Fetret Devri sırasındaki taht mücâdelelerinde de têsirli oldu. Çelebi Mehmet'in tahta çıkabilmesi için en fazla çalışanlardan biriydi ve 1414'te Bursa'yı işgalden kurtarması üzerine önce Vâli, sonra da Vezir yapıldı.
Hacı İvaz Paşa, târihe devlet adamlığından ziyâde mîmarlığıyla, inşâ ettiği yâhut ettirdiği ve her biri bugün Türk mîmârîsinin en önemli eserlerinden sayılan câmiden kervansaraya kadar binâlar ile geçti. Çelebi Mehmet'in emriyle yapılan Bursa'daki Yeşil Câmi de Paşa'nın eserlerindendi ve inşaat 1419'da tamamlandı.

Derken devir değişti, Çelebi Mehmet hayata vedâ etti, tahta oğlu II. Murad çıktı. Hacı İvaz Paşa yeni hükümdârın iktidârının ilk aylarında eski gücünü muhâfaza etti ama Vezîriâzam Çandarlı İbrâhim Paşa ile durup dururken bir güç kavgasına tutuştu. İktidar mücâdelesi II. Murad'ı evhâma sevk etti, babasının sâdık Paşa'sından kendisine bir fenâlık geleceğine inanmaya başladı ve evhamı korku hâlini alınca 1424'te Hacı İvaz Paşa'yı azletti, gözlerine mil çektirip Bursa'ya sürgüne gönderdi.
İvaz Paşa, Bursa'da a’mâ/kör bir vaziyette dört sene yaşadı ve ölümü vebâdan oldu ki şehid oldu. 1428 Ağustos'unda çıkan vebâ salgınında iki kardeşiyle berâber can verdi ve cenâzesi Bursa'nın Pınarbaşı Kabristanı'na defnedildi..

Hacı İvaz Paşa, Yeşil Câmi'nin her şeyi ile zarif olabilmesi için Türk ustalarla berâber yabancı sanatkârlar da kullanmış, İran'dan o devrin en önemli çinicilerini getirtmiş, câminin asırlardır hayranlıkla seyredilen çinileri İranlı, özellikle de Tebrizli ustaların elinden çıkmıştı.
Yeşil Câmi'deki esrâr, işte Hacı İvaz Paşa ile İranlı bu çini ustaları arasında düğümleniyor.
Câminin 10 metrelik nefis mihrâbının sağ üst tarafındaki rengârenk çiniler arasına gizlenmiş olan ufak, mavi bir çinide normal yazı ile mihrâbın Tebrizlilerin elinden çıktığını gösteren Farsça bir ibâre var: “Amel-i üstâdân-ı Tebriz”, yâni “Bu, Tebrizli ustaların eseridir.”
Aynı mihrâbın sol tarafında ve aynı hizâda yer alan bir başka ufak çinide ise noktasız ve okunması son derece güç ‘girift', yâni karışık bir yazıyla yine Farsça ama bu defâ gâyet tehlikeli bir beyit yazılı:

“Pendáşt sitemger in sitem bá men kerd
Der gerden-i o bemand u ber men begozeşt.:
Sitem eden, zulmeden kişi bu zulmü bana yaptığını sandı; bana yapılan zulüm geçip gitti ama vebâli onun boynunda kaldı!.”

Zulümden bahseden bu ifâdelerin pâdişah tarafından inşâ ettirilmiş bir câminin mihrâbında ne aradığını bugüne kadar kimseler fark edemedi!.
Şimdi, öncelikle bir ihtimal üzerinde duralım ve zulüm sözüyle Hacı İvaz Paşa'nın gözlerinin kör edilmesinin kastedildiğini ve ustaların İvaz Paşa'ya bağlılıklarından dolayı bu işi yaptıklarını düşünelim... Ama târihler tutmuyor, zîrâ Yeşil Câmi 1419'da tamamlandığı sırada tahtta Çelebi Mehmet bulunuyor, Hacı İvaz Paşa, gücünün zirvesinde ve Paşa felâkete uğradığı sırada câminin ibâdete açılmasının üzerinden seneler geçmiştir..
Kader =>KaderuLLAH!..



ResimHACI İVAZ PAŞA KİMDİR?.:

ABDÜLKADİR ÖZCAN

Tokat’ın Kazova (Kazâbâd) nahiyesinde doğdu. Ahî Bayezid b. İvaz Hüseyin’in oğlu olup künyesi İmâdüddin’dir. Çelebi Mehmed’in Amasya sancak beyliği zamanında ona intisab etti ve timarlı sipahilerinden oldu. 1402’de Ankara Savaşı’na katıldı. Timur tarafından esir alınan Yıldırım Bayezid’in ölümünden sonra şehzâdeleri arasında başlayan taht mücadelelerinde Çelebi Mehmed’i destekledi. Bir ara Kazâbâd Subaşılığı yaptı (1411-1412). Çelebi Mehmed’in Rumeli’de kardeşi Mûsâ ile mücadelesi sırasında Bursa Subaşısı, bazı kaynaklara göre ise Muhafızı oldu. Bu esnada Bursa Kalesi’ni kuşatan, hatta bir rivâyete göre Yıldırım Bayezid’in mezarını açtırıp cesedini yaktıran (Dukas, s. 174), fakat Çelebi Mehmed’in Şehzâde Mûsâ meselesini hallettiğini duyunca şehri ateşe vererek kaçan Karamanoğlu Mehmed Bey’e karşı Bursa Kalesi’ni savundu (1414). Müdafaadaki başarısından dolayı önce Bursa Valiliğine getirildi, ardından da Vezirlik rütbesiyle taltif edilerek merkeze alındı..

Hacı İvaz Paşa’nın önemli bir hizmeti de, Çelebi Sultan Mehmed’in ölümü üzerine, Amasya’da bulunan büyük oğlu Murad’ın (II. Murad) Edirne’ye gelinceye kadar geçen kırk günlük sürede bu padişahın ölümünün gizlenmesi sırasında oldu. Nitekim padişahın ağzından bir rivâyete göre Karamanoğlu Mehmed, diğer bir rivâyete göre ise İzmiroğlu Cüneyd üzerine sefer yapılacağını, bunun için ordunun Biga’da toplanması gerektiğini bildiren bir ferman yazdırmak sûretiyle karışıklığı önledi (Âşıkpaşazâde, s. 94).

II. Murad’ın hükümdarlığı zamanında da vezir olarak devlet merkezinde bulunan İvaz Paşa, özellikle “Düzmece” lakabıyla anılan Şehzâde Mustafa kuvvetlerini bölmek için önemli hizmetler gördü. Sultan Murad ile amcası Şehzâde Mustafa kuvvetlerinin Ulubat Nehrinin iki yakasında karşı karşıya geldiği esnâda buradaki köprüyü yıktırıp emrindeki askerlerle Gölbaşı Mevkiini tutmak sûretiyle bu kuvvetlerin Bursa’ya girmesini önledi. Fakat İvaz Paşa’nın bu sıradaki faaliyetleri daha ziyâde siyasî ağırlıklı oldu. Nitekim Şehzâde Mustafa’ya yazdığı bir mektupta ona olan sadakatinden bahsederek Rumeli Beylerinin ve İzmiroğlu Cüneyd Bey’in kendisini terketmek üzere olduklarını bildirmek sûretiyle onu tereddüde düşürürken Cüneyd Bey’e yazdığı diğer bir mektupta da soyu belirsiz birine vezir olmasının kendisine yakışmadığını, ondan ayrıldığı takdirde Aydın civarında hâkim olduğu eski yerlerin tekrar kendisine verileceğini vaad etti; bu arada eski beyliğinin yenilendiğine dair bir de berat gönderdi. Bu mektuplar bir yandan Şehzâde Mustafa’yı telâşa düşürürken bir yandan da Cüneyd Bey’in ondan ayrılarak adamlarıyla birlikte Aydın iline kaçmasına sebep oldu (Emecen, s. 122). Diğer taraftan eski akıncı beylerinden olan ve bir süreden beri Tokat’ta mahpus bulunan Mihaloğlu Mehmed Bey’in serbest bırakılarak bir gece Şehzâde Mustafa ordusundaki Evrenos, Gümlü ve Turahan oğulları gibi ünlü akıncı beylerine Mustafa’nın düzmece olduğunu söylemesi, bu akıncı beylerinin topluca II. Murad tarafına geçmesine ve Mustafa’nın kaçmasına yol açtı. O sırada II. Murad tarafına geçen, fakat ihânetleri yüzünden ikinci vezir Çandarlı İbrâhim Paşa tarafından öldürtülmek istenen Rumeli beylerinin ve maiyetindeki akıncıların affedilmesini de İvaz Paşa sağladı.

Vezîriâzam Bayezid Paşa’nın Düzmece Mustafa tarafından öldürülmesinden sonra Çandarlı İbrâhim’in vezîriâzamlığa getirilmesi üzerine (1421) İvaz Paşa da ikinci vezir oldu. Ancak nüfuz rekabeti sebebiyle Çandarlı ile arası açıldı. Devrin ünlü âlimi Molla Fenârî de Çandarlı tarafını tutuyordu (Mecdî, s. 51). Bir suikasta uğramaktan korkan Hacı İvaz Paşa kaftanının altında sürekli zırh bulundurmaya başladı. Divan toplantılarına bile zırhlı olarak gelmesi muhalifleri tarafından ordu ile gizli ilişkiler içinde bulunduğu, padişaha suikast yapacağı ve tahtı gasbedeceği şeklinde dedikodulara yol açtı. Bunun üzerine II. Murad İvaz Paşa’yı önce vezirlikten azletti, daha sonra da gözlerine mil çektirerek Edirne’den uzaklaştırdı (1424). Bursa’da mecburî ikâmete tâbi tutulan Hacı İvaz Paşa, bir vebâ salgını sırasında kardeşleri Hacı Şerefeddin Çırak ve Hacı Hayreddin Hızır ile birlikte 9 Zilkade 831 (20 Ağustos 1428) tarihinde vefât etti. Mezarı Bursa’da Pınarbaşı Kabristanı’nın Kuzgunluk tarafındadır..

Resim

Değerli bir devlet adamı olan Hacı İvaz Paşa aynı zamanda büyük bir mimardı. Diğer ülkelerden sanat ehlini Osmanlı ülkesine davet ederek özellikle çiniciliğin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Âşıkpaşazâde.: “Âl-i Osman kapısında paşalarda çinilerle şölen onundur” demektedir (Târih, s. 190). İvaz Paşa’nın mimar olarak Çelebi Sultan Mehmed adına imzasını attığı eserler arasında Bursa’daki Yeşilcâmi Külliyesi ile Dimetoka’daki câmisinden başka Ulubat Nehri üzerinde yeniden yaptırılan köprü ve Edirne’de Acemi Oğlanları Kışlası olarak kullanılan Saray zikredilebilir (Gökbilgin, s. 119). İvaz Paşa ayrıca Tunca Nehrinden Edirne’ye su nakletmeyi planlayarak bunun için Deliklikaya Mevkiinde kuyular açtırmışsa da bu çabası bir sonuç vermemiştir (Sehî, s. 58).

Hacı İvaz Paşa’nın Kazzâziye (İmâdiye) adıyla bilinen Bursa’daki medresesi XVI. yüzyıl boyunca 40 akçelik medreselerden olmuş, daha sonra 50’liye yükselmiştir. Bursa-İnegöl arasında hanı ve çeşmesi, İnegöl’de mektebi, Derekızık Köyünde de câmisi olan İvaz Paşa’nın ayrıca Tokat’ta da câmisi, medresesi ve mahallesi; Kazova’da mescidi, medresesi, zâviyesi ve hamamı bulunmaktadır. Bu medrese XVI. yüzyılda Sahn-ı Semân derecesinde idi. Hacı İvaz Paşa’nın bunlardan başka muhtemelen Edirne’de câmisi, mahallesi ve sarayı vardı (Gökbilgin, s. 28, 119). İvaz Paşa inşa ettirdiği eserleri için dört vakfiye tertib ettirmiştir. Bunlardan ilk üçü Tokat’taki tesislerine, 1 Cemâziyelevvel 830 (28 Şubat 1427) tarihli dördüncü vakfiyesi ise Bursa ve civarındaki tesislerine aittir. Ayrıca her yıl Mekke ve Medine fâkirlerine dağıtılmak üzere para da tahsis etmişti (Âşıkpaşazâde, s. 190).

Hacı İvaz Paşa’nın Bâlî, Bekir, Mehmed, Mahmud ve Ahî Çelebi adlarında beş oğlu oldu. Bazı kaynaklarda Vesîletü’n-necât müellifi Süleyman Çelebi de İvaz Paşa’nın oğulları arasında zikredilmekteyse de (Latîfî, s. 245) bunun sağlam bir mesnedi yoktur. Oğullarından Ahî Çelebi’nin (ö. 1437) Atâî mahlasıyla şiirler yazdığı, Anadolu’da Türkçe gazellerle atasözü söyleme âdetini onun başlattığı kaynaklarda zikredilmektedir (Sehî, s. 58).


BİBLİYOGRAFYA.:
VGMA, nr. 591, s. 191-195.
İstanbul’un Fethinden Önce Yazılmış Tarihî Takvimler (nşr. Osman Turan), Ankara 1984, s. 25.
Dukas, Bizans Tarihi (trc. Vl. Mirmiroğlu), İstanbul 1956, s. 174.
Âşıkpaşazâde, Târih, s. 85, 94, 97-98, 103, 190.
Oruç b. Âdil, Târih (nşr. Atsız), İstanbul, ts., s. 72, 77, 79, 82.
Neşrî, Cihannümâ (Unat), s. 519-523, 551, 557, 559-563, 576.
Sehî, Tezkire, s. 58.
Lutfî Paşa, Târih (nşr. Âlî Bey), İstanbul 1341, s. 68.
Latîfî, Tezkire, s. 245-246.
Mecdî, Şekāik Tercümesi, s. 51.
Hoca Sâdeddin, Tâcü’t-tevârîh, I, 319, 346.
Atâî, Zeyl-i Şekāik, tür.yer.
Solakzâde, Târih, s. 125, 144, 150.
Belîğ, Güldeste, s. 64-65.
Şeyhî, Vekāyiu’l-fuzalâ, I-III, tür.yer.
Hüseyin, Bedâyiu’l-vekāyi‘ (nşr. A. S. Tveritinovoy), Moskva 1961, vr. 144a-b, 160a-b, 162b, 170a, 191a.
Ayvansarâyî, Vefeyât-ı Selâtîn, s. 156.
Hammer (Atâ Bey), II, 175, 176.
Sicill-i Osmânî, III, 606.
Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, I, 277, 350, 374, 383-385, 397-398, 566-568.
a.mlf., “Hacı İvaz Paşa’ya Dâir”, TD, X/14 (1959), s. 25-58.
Gökbilgin, Edirne ve Paşa Livâsı, s. 28-29, 37, 119, 265.
Baltacı, Osmanlı Medreseleri, s. 263-265, 566-567.
Mustafa Bilge, İlk Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1984, s. 123-127, 198.
Yılmaz Öztuna, Devletler ve Hânedanlar, Ankara 1989, II, 663.
Hasan Fehmi, “Sanat Tarihimize Ait Bazı Notlar”, TM, II (1928), s. 398-401.
Halim Baki Kunter, “Kitâbelerimiz”, VD, II (1974), s. 439-441.
Feridun Emecen, “Cüneyd Bey”, DİA, VIII, 122.



ResimHACI İVAZ PAŞA KİMDİR?.:

ZEKİ SÖNMEZ

MİMAR.. Hacı İvaz Paşa, siyasî şöhretinin yanında Osmanlı sanatına mimar-mühendis olarak da büyük emeği geçmiş önemli bir şahsiyettir. Çelebi Sultan Mehmed devri ve kısmen de II. Murad dönemindeki imar faaliyetlerinin büyük bir bölümünü mütevelli sıfatıyla organize etmiş, birçok esere de imzasını atmıştır; ayrıca bazı eserlerin hem bânisi hem de mimarı olmuştur.
Hacı İvaz Paşa’nın bânisi, aynı zamanda mimarı olduğu anlaşılan ilk eser, onun Bursa’ya gelerek Osmanlı sarayının hizmetine girmeden önce Ankara’da bulunduğu yıllarda inşa ettiği Samanpazarı Semtindeki mesciddir. Bu yapı İvaz Paşa’nın mimarlık alanındaki kabiliyetini ortaya koyduğu ilk örnek olduğu gibi, son cemaat mahallinde yer alan çiçek ve yaprak motifleriyle mescidin içinde duvarlara gömülü çini kâse ve tabaklar, sanatçının dekorasyona ve süslemeciliğe olan ilgisinin de ilk örnekleri sayılmaktadır (bk. Haci İvaz Mescidi).
İvaz Paşa’nın Türk mimarlık tarihine geçen asıl faaliyetleri, 1402 yılından sonra ve özellikle Çelebi Sultan Mehmed dönemi eserlerinde kendini gösterir. Nitekim Bursa’yı kuşatan Karamanoğlu Mehmed Bey şehri ele geçirememesine rağmen büyük tahribata sebep olmuş, bu esnâda Bursa Muhafızı bulunan Hacı İvaz Paşa’nın şehri savunmada gösterdiği büyük gayretin yanı sıra daha sonra Bursa’nın imarı konusunda da etkin görev üstlenmiş, Çelebi Sultan Mehmed’in Bursa’daki imar faaliyetlerinde onun en büyük yardımcısı olmuştur. İvaz Paşa, devrin en önemli eseri olan Yeşilcâmi Külliyesi’nin hem inşaat mütevellisi hem de başmimarı olarak görünmektedir. Onun mimari ve dekorasyon yönünden tam bir şaheser olarak tasarladığı bu yapılar topluluğunun gerçekleştirilmesi sırasında yalnız Osmanlı topraklarından değil İran’dan da kendi sahalarında en mahir sanatçı gruplarını Bursa’ya topladığı anlaşılmaktadır. Hacı İvaz Paşa, Yeşilcâmi’ye eklediği hünkâr mahfiliyle Osmanlı câmi mimarisinde ancak XVII. yüzyılda ele alınacak olan hünkâr mahfili fikrinin de öncüsü olmuştur. Câminin mimari özelliklerinin yanında ona asıl şöhretini sağlayan çini kaplamaları, bir mimar olarak Hacı İvaz Paşa’nın dekorasyonla ileri seviyedeki ilgisini gösterir. Çinici ustalarının ve nakkaşların ortaya çıkardığı bu eserin asıl planlayıcısı Hacı İvaz Paşa’dır. Bu hususu, Yeşilcâmi’nin taç kapısının iki yanındaki nişlerin üzerinde yer alan kitâbeye “râkımühû ve nâzımühû ve mukanninü kavânînihî” şeklinde kaydettirmiştir. Hacı İvaz Paşa’nın bu külliye bünyesinde inşa ettiği ikinci yapı, Osmanlı türbe mimarisinin bir şaheseri olarak tanınan Çelebi Sultan Mehmed’e ait Yeşiltürbe’dir. Yapının zengin süslemeli ve geometrik geçmeli kapı kanatlarının üstünde yer alan beş satırlık kitâbedeki “bi-işâreti vezîri sâhibi’t-tedbîr Hacı İvâz İbn Ahî Bâyezîd” ibâresi, yapının paşanın planlaması doğrultusunda inşa edildiğini göstermektedir (geniş bilgi için bk. Yeşilcâmi Külliyesi [Bursa]).
Hacı İvaz Paşa’nın inşa ettiği önemli bir yapı da büyük bir avlu etrafında iki katlı ve seksen bir odalı İpek Hanı’dır. Ayrıca kendi mülkü olan bir arazi üzerinde, yapım masraflarını bizzat karşılayarak Bursa’nın Demirkapı semtinde Geyve Hanı’nı inşa etmiş ve Yeşilcâmi Külliyesi’nin vakfı olarak hükümdara hediye etmiştir. Onun tarafından yapıldığı kesin olarak bilinen bir diğer önemli eser, günümüzde Yunanistan sınırları içinde bulunan Dimetoka’daki Çelebi Sultan Mehmed Câmii’dir (bk. DİA, VIII, 262-263). Bu câmi Hacı İvaz Paşa’nın 1419’da tasarımını yaptığı, aynı yıllarda Yeşilcâmi Külliyesi’nin yapımı devam ettiği için başında bizzat bulunamaması sebebiyle inşaatın yürütülmesini Togan b. Abdullah adlı bir mimar vasıtasıyla gerçekleştirdiği bir yapıdır. Ancak yine de kendisini, câminin kuzey kapısı üzerinde yer alan üç satırlık kitâbede “sanatında mahir bir üstat, mühendislerin iftihar ettikleri, mimarların seçkini” şeklinde takdim etmekten geri durmamıştır.

Bu yapılar dışında Hacı İvaz Paşa’nın doğrudan bânisi ve mimarı olduğu başka eserler de mevcuttur. Bursa’nın İmadiye Semtinde 1420 yılı dolaylarında inşa ettiği bilinen mescid, medrese ve mektep orta ölçülerde bir külliye oluşturuyordu. Paşa ayrıca bu yapılara gelir sağlamak amacıyla bir hanla bir çarşı yaptırmıştır. İmadiye’deki Hacı İvaz Paşa Külliyesi’nin İmadiye (Tavukpazarı) Câmii olarak da anılan câmi bölümü, hemen yakınındaki Hacı İvaz Paşa (Sandıkçı) Hanı ile birlikte 1957 yılında temellerine kadar yanmış ve daha sonraki yıllarda yeniden inşa edilmiştir. Külliyenin diğer parçalarından medrese ve mektep ise daha önce yıkılmıştı. Aynı şekilde 1957 yangınından etkilenen ve seksen dükkândan oluştuğu bilinen Hacı İvaz Paşa (İmadiye) Çarşısı da halen mevcud değildir.

Hacı İvaz Paşa’nın hayatının son yıllarında yapımıyla ilgilendiği öne sürülen bir başka mimari eser, Türkiye’nin en uzun kâgir köprüsü sayılan Trakya’da Ergene nehri üzerindeki Uzunköprü’dür. İnşasına II. Murad’ın emriyle başlanan ve ancak 1444 yılında tamamlanabilen köprünün yapımına karar verildiği yıllarda Hacı İvaz Paşa’nın vezirliğinin devam ettiği ve köprünün kurulacağı sahayı tesbit edip ana plan şemâsını belirlediği sanılmaktadır. Ancak inşaatın başlamasından bir süre önce vezirlikten azledilmiş ve köprünün yapımında katkısı sadece fikrî düzeyde kalmıştır. Köprünün korkuluk taşlarından birinin üzerinde bulunan, Hacı İvaz Paşa’nın adının teşhis edilmeye çalışıldığı kitâbeyi yüzyıllardan beri çok aşınmış olduğundan doğru şekilde okumak mümkün değildir.

Bazı araştırmacılar, Hacı İvaz Paşa’nın II. Murad nezdinde siyasî itibarını kaybedip görevden uzaklaştırılmasında, siyasî sebeplerin yanı sıra inşa ettiği eserlerde sultanın adından çok kendi adını ön plana çıkarmasının ve kitâbelere kapıkulu hiyerarşisi sınırlarını aşarak kendi adını methiyelerle yazdırmasının da rolü olabileceğini kaydederler. Hacı İvaz Paşa, bir mimar olarak Osmanlı mimarisinin erken dönemine damgasını vurmuş bir şahsiyettir ve inşa ettiği eserlerle Türk sanatı tarihinde özel bir yere sahiptir.


BİBLİYOGRAFYA.:
A. Memduh Turgut Koyunluoğlu, İznik ve Bursa Tarihi, Bursa 1935, s. 93-96, 123, 146, 175.
Kâzım Baykal, Bursa ve Anıtları, Bursa 1950, s. 75-76, 106, 137-140.
Süheyl Ünver, Yeşil Türbesi Mihrâbı, İstanbul 1951, s. 7-11.
L. A. Mayer, Islamic Architects and Their Works, Geneve 1956, s. 75.
İsmail Hakkı Balkas, Tarihte Ergene ve Uzunköprü, İstanbul 1958, s. 27-35.
Ayverdi, Osmanlı Mi‘mârîsi II, s. 46-124, 244-245, 289, 353.
a.mlf., “Dimetoka’da Çelebi Sultan Mehmed Câmii”, VD, III (1956), s. 13-16.
Cevdet Çulpan, Türk Taş Köprüleri, Ankara 1975, s. 98-105.
Zeki Sönmez, Başlangıcından 16. Yüzyıla Kadar Anadolu Türk-İslâm Mimarisinde Sanatçılar, Ankara 1989, s. 423-451.
Fr. Taeschner, “Preliminary Materials for a Dictionary of Islamic Artists”, AI, V (1938), Suppl. I, s. 5-8.
İsmail Hakkı Uzunçarşılı, “Hacı İvaz Paşa’ya Dair”, TD, X/14 (1959), s. 25-58.


Resim

AT PAZARI FAZLULLAHPAŞA - İVAZPAŞA.:


Doç. Dr. Doğan Yavaş

Coğrafî açıdan gayet güzel bir mevkîde kurulmuş olan Bursa, Uludağ’dan dolayı bol suya, ovasından dolayı da verimli ve 1. sınıf tarım arazilerine sahipse de, maalesef 1. dereceden de deprem bölgesinde yer almaktadır. Bu yüzden tarih içinde pek çok yer sarsıntısıyla yüz yüze gelmiş ve önemli yıkımlara uğramıştır. İrili-ufaklı bu depremlerden en şiddetlileri 1674, 1705, 1754 ve 1855 senelerinde meydana gelenlerdir. Özellikle 1855 yılında meydana gelen ve tarihe “Kıyâmet-i Suğrâ – Küçük Kıyamet” olarak geçmiş olan son büyük deprem Bursa’yı ve çevresini yerle bir etmiş, yıkılan binaların enkazından yollar kapanmış, yangınlar çıkmış ve pek çok mal ve can kaybı olmuştur. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri Genel Müdürlüğü’nde bulunan ve bu büyük Bursa depreminden sonra yapılan keşiflerin ve tutulan raporların incelenmesi sonucunda, bu depremde meydana gelen eski eser kaybının büyüklüğü de ortaya çıkmaktadır. Yüz elliye yakın câmi, mescid, medrese, sıbyan mektebi, çarşı ve han yerle bir olmuş, yakınlarını ve evlerini kaybeden vatandaşların yaralarının sarılması için İstanbul’dan aynî ve nakdî yardım gönderilmiştir.
Bursa’da kaybolup da günümüze gelmeyen birçok tarihi yapı arasında At Pazarı Mescidi de vardır.

At Pazarı Mescidi.:
Bursa’da At Pazarı ilk olarak, şimdiki Orhan Câmii ve Külliyesi’nin bulunduğu alanda kurulmuştu, daha sonra bu külliye inşa edilince de Kanberler Mahallesi civarına taşınmış ve bu bölgeye At Pazarı denilmişti. Buradaki mescidi, Çelebi Mehmed’in kızı Selçuk Hatun ile İsfendiyaroğlu İbrahim Bey’in kızları olan Hatice Hanım Sultan ve kocası Mahmud Çelebi inşa ettirmiştir. Ancak bir sicil kaydında yer alan "…Amma asılda bu mescidi Hz. Emir hatunu bina edip harab oldukça ehl-i hayır meremmet edip şimdiye kadar birkaç defa tamir edilmiştir" ibaresinden, bundan önce bu câmiyi Emir Sultan’ın hanımı ve Yıldırım Bayezid'in kızı Hundi Hatun'un yaptırdığı anlaşılmaktadır. Tek kubbeli bir yapıdır, 1940’lı yıllarda dökümhâne olarak kullanılmaktaydı. Hatice Hatun Mescidi de denilmektedir. Bu civarda bir de Dayıoğlu (At Pazarı) Hamamı vardır. Emir Sultan Vakfı olan yapı, bazı kaynaklarda Sürmeli Hamam olarak da geçmektedir. Duvarlarda moloz taş ve tuğla işçilik görülür. Çifte hamam olan binanın her iki bölümü de bir birinin aynısıdır. Soğukluk kısımları tromplu, halvetler ise pandantifli kubbelidir. Hakkında fazla tarihi belge olmayan binanın Emir Sultan vakfı olduğu düşünülerek 15. yüzyıl ilk çeyreğine ait olduğu söylenebilir.

Fazlullah Paşa Câmisi.:
Emir Sultan’da Dokuz Serviler Sokağında idi. Fazlullah Paşa 2. Murad devri vezirlerindendir.1915 tarihinde ayakta olduğunu bildiğimiz ahşap çatılı ve minaresiz yapıdan günümüze hiçbir eser kalmamıştır. Oldukça küçük ölçüde olan mescid, tuğla ve kesme taştan inşa edilmişti, ev olarak kullanılmaktadır.

İvazpaşa Câmii.:
Cumhuriyet Caddesi’nden Ulucâmi’ye çıkan yol üzerindedir. İmadiye veya Tavuk Pazarı Câmii de denir. Aslında câmi, medrese ve mektepten oluşmaktaydı bugün sadece câmisi kalmıştır. Hem Yeşil Külliye’nin mimarı ve hem de iyi bir asker olan Hacı İvaz paşa tarafından yaptırılmış olan yatık dikdörtgen planlı yapı, 1855 depreminde çok zarar görmüş ve 1860 yılında ahşap çatılı ve kiremit örtülü olarak onarılmıştı. Şu satırlar deprem raporundan alınmıştır: “Tavukpazarı Câmi-i Şerîfi’nin kubbesi ve dıvarları şakk olub minâresinin dahî şerefesi yıkılub ve gövdesi şakk oldığından ta’mîr kabul itmeyeceği ve medresesinin hücrelerinin ana dıvarları zedelendiği ve havlı dıvarları dahî kezâlik harâb oldığı”, medrese ve mektep onarılmamış ve yok olup gitmiştir.
Bu tarihten yaklaşık bir asır sonra 1957 yılında çıkan büyük çarşı yangınında câmi tamamen yanarak harab olunca, 1967 senesinde bir hayırsever tarafından yeni baştan ve asıl yapısına yakın ölçülerde, yine dikdörtgen plan şemâsında inşa edilmiştir. Kubbe ile örtülü yan yana iki tane kare mekân şeklinde olan yapı bu haliyle Oruç Bey ve Abdal Câmilerinin plan şemâlarına benzer. 1990’lı yıllarda esaslı bir tamir görmüş ve bir sıra kesme taş ve tuğladan olarak onarılmıştır. Minaresinin de kaidesi taş, gövdesi ise tuğladır. Günümüze gelmeyen medresenin on dört hücreli, iki sofalı ve bir dershâneli yapı olduğu vakfiyesinden anlaşılmaktadır. Kayıtlarda “Düsturul mufahham Ebul Berekât İmadü’d- Devletü ve’d- din el-Hac İvaz Paşa” olarak geçmesi bu câminin İmadiye şeklinde de anılmasına yol açmıştır. Hacı İvaz Paşa bu câmi, medrese ve mektep için beş başçı dükkânı ile karşısında dükkânlar, yirmi üç tane daha dükkân, bir boyacı dükkânı, seksen dükkândan oluşan İvaz Paşa Çarşısı, bir ahır, medrese yakınında evler, ayrıca sekiz tane daha ev ile birlikte İnegöl’de Yiğit Lala Çiftliği ve bir çok arazi ve mezrayı vakfetmiştir. Çok hayırsever bir insan olan İvaz Paşa’nın bundan başka birçok eserleri de vardır, kardeşi Çerağ Bey’in de Suriçi’nde bir câmi yaptırdığını daha önce yazmıştık.
(Kaynak: Bursa Hayat gazetesi- 14.6.2011)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 20 Eyl 2019, 14:12 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11323
Resim

MEKKE =>MEKÂNLarın ÖZü
MEDİNE =>ZamÂNLar SÖZü
BURSAm>BEŞinci BAŞŞEHRi
GÖRÜR İSe =>GÖNÜL GÖZü!.


ZEVK 9406

GÖNÜL GÖZÜn AÇ=>İHVÂNim =>ZERRE-KÜRRE=>YUSEBBiHu!
=>YEDi KAT SEMÂ=>SEBBEHa =>HAKİKAt-ı =>HAKk HUMÂ-sı!
bENsiz sENsiz>“O”nu SEYyREt->KÜLLî ŞEYyLe LÂ HUVe İLLÂ Hu!
=>PINARBAŞI CÂMİ-sinde =>CÂNda=>CÂNÂN=>CEM’ CUMÂ-sı!.


20.09.19 13:00
brsbrsmmm..pınarbaşıcâmisicumâcem’imizz..


HAKk DOSTLarın HAYRATLarı
=>KIRKa KATLı=>KANATLarı
TAŞLARa=>TEŞHİD İŞLEmiŞş
SIRR-ı SUBHÂN =>SANATLarı!.


HUM KUŞu.: Arapçası Bulah olup, Arapça'daki “Rûh” anlamına gelen “Hu” ve “SU” anlamındaki “M” kelimelerinden oluştuğu savunulmuştur. Başına konduğu kimseye mutluluk getirdiğine inanılması sebebi ile Talih Kuşu veya Devlet Kuşu olarak da isimlendirilir.
HAYRAT.: (Hayr. c.) Sevap için ALLAH celle celâlihu rızâsı yolunda yapılan iyilikler ve geride halkın hizmetine bırakılan eserler..
TEŞHİD.: ALLAH celle celâlihu’ya Şehâdet.. Şâhid OLuş..


LÂ HUVe İLLÂ Hu!.:

شَهِدَ اللّهُ أَنَّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ وَالْمَلاَئِكَةُ وَأُوْلُواْ الْعِلْمِ قَآئِمَاً بِالْقِسْطِ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
Resim---“Şehidallâhu ennehû lâ ilâhe illâ huve, ve’l- melâiketu ve ulû’l- ilmi kâimen bi’l- kıst (kıstı), lâ ilâhe illâ huve’l- azîzu’l- hakîm (hakîmu).: ALLAH, şehâdet (şâhidlik) etti: Muhakkak ki O'ndan başka İLÂH yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de adaletle kâim oldular (şâhid oldular) ki, O'ndan başka İLÂH yoktur, (O) AZÎZ'dir, HAKÎM'dir.” (Âl-i İmrân 3/18)


SıRR-ı SıFıR =>SeBBeHası..EL ÂN Şe'ÂNuLLAH.: şu ÂN =>YENiden YARATış..
Şu ÂNdaki =>hER ÂNdaki Yeniden Yaratış KeVniyyeti..:


يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ
Resim---"Yusebbihu lillâhi mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ardı’l- meliki’l- kuddûsi’l- azîzi’l- hakîm(hakîmi).: Göklerde ve yerde olanların tümü, Melik; Kuddüs; Aziz; Hakim olan Allah'ı tesbih eder.” (Cumâ 62/1)

Sebbaha: yüzmek..
Yerdeki göklerdeki ZeRReler yani ATOMlar;
NeşRlerinden HaŞRlerine kadar döndüler, dönmekteler ve dönecekler.
Bu SeBBaHa yüzüş-RAKSı hep sürecek her AN yeniden Yaratılarak ŞEENULLAHta..
Ve ne zamAN AKILLarımız DEVR-ÂNı Anlarsa ve DEVRe İştirak ederse Yusebbuhu Zikr-i Dâimindeyiz inşae ALLAH..


SeBBeHa: tesbih eder. Yüzer. Döner durur. AkL-ı SiLm BİLir ki ATOM yaratıldığı günden beri durmadan DÖNmektedir ve kıyâmete kadar da dönecektir. Enerjiyi nerden almakta ve alacak sorusunun cevâbının =>“KÛN feyeKÛN” olduğunu materyalist fizik çok geç anlayacaktır sanırım!.

Sebehâ: yüzmek, Subhânallah demek.
Sebbaha (mübalağa ile) ALLAH’u TeÂLÂyı tenzih ve takdis etmek.
Zerrenin
(atomun) ve kürrenin (kâinâtın) bir saniye durmaksızın takdir edilen yörüngede ve şartlarda kimseye dayanmadan/mesnedsiz parmak izleri gibi tek başlarına /RABB’larıyla başbaşa, sonsuz FeLeKLer içinde YÜZüp DURmaLarı...
Her hücrenin
"HAYY!" HAYy-kırışı...
Doğuştan-ölüme bir kere bile susmadan TEVHiD tıklayan KALBLer...
Her ŞEYy =>Her YERde, Her zamÂN, Her HÂLde ve Her NEFESte =>HeRKeSLe NAHNU=BİZ BİR-İZ BİLELiği İLE Beraber =>Sistemin Sahibi
AZÎZÜ’r- RAHÎMÜ’s-SUBHÂN ALLAH TeÂLÂ yı Maddî
/somut ve Mânevî/soyut noksanlık, benzetme ve zıddı var sanmalardan uzak kılıyorlar..
Canlı şâhidleriyiz diyorlar...

“Zâtında, Sıfatında, Esmâsında, Fiilinde ve Hükümlerinde Münezzehtir!..” MüezzinLeri!..
Yu sebbuhu: Tesbih ederler hep yüzerler..
Yüsebbuhu!: Şimdi şu ÂN da KüLLî ŞEYy =>YARATAN'ını durmadan tesbih ederken birbirine asla mesnedlenip, dayanamadan tek başına boşlukta-fezâda yüzüp-dönüp durmaktalar. Zerre-Atom ve Kürre-Kâinât =>DurmadAN Dost Raksında..
Yesebbihu: Noksansızı Et TAMM celle celâlihu'yu tesbih ve zikri ele yüzmekteler İLâHî RAKSta hamd OLsun!..




Resim

SEKSENBEŞte YAHYa BaBa
SIRTInda=>HIZAR-BALTAsı
HELÂL Rızk GELmez HeSaBa
KULLuk SULTÂNLık SULTAsı!.


Maksem Meydanımıza çıkınca.: “Hangi Câmiye gitsem!.” deyü ÜÇ KoLLu ÇİLle Çınarıma sordum. “Şehidliğe!.” Fısıltısını duydum..
Aylardır BaLtacı YAHYA BABAyı göremiyordum ve.: “Ya hasta, ya da âhirete yürüdü gitti galiba!.” diyordum.. Bir müddet yürüdüm ki birden karşıma çıktı..Şaşırdım kaldım.. Sarmaş dolaş.. bir duman verdi bana.. resim çektim HÂLLEŞtik HeLÂLLeştik.. Gönlüme sâmîmî bir MuhaMMedî Huzur Doldu.. Uzaklaşırken.: “Odun yok. İş Yok. Güç yok. Hiç kimsenin umurunda değilim. MOLLa ARAP Câmisine CUMÂya ULAŞacağım ERENLer!.” diyordu..




Resim

ÇINARLar ÜLKEsi BURSA
>ERENLer NEFESi BURSA
şU ÂN=>ŞEHÂDEt ŞEREFi
>ŞEHİDLERin SESi BURSA!.


BURSA ŞEHİDLiğimize cumâ ziyâreti yapatım. Hafifçe yağan yağmur altında bazı ŞEHİDLerimizin kabir başında büzülmüş ve gözyaşı döken ANNELer vardı.. GönüL duâmızı SUNdum RABBımız TeÂLÂ’ya SONsuz ve İLMULLAHça Hamd OLsun!.




Resim

Resim İZZETTİN CÂMİSİ-PINARBAŞı CÂMİSİ.:

Bursa merkez Osmangazi İlçesi Pınarbaşı Semti'nde câmi, "Pınarbaşı Câmisi" adıyla da anılır. I. Murad Hudâvendigâr'ın kızı Nilüfer Hatun'un (babaannesi ile aynı adı almıştır) vakıf arsası üzerinde, Nilüfer Hatun'un Emirlerinden Togan/Doğan Beyin kardeşi İzzettin Bey tarafından XV. yüzyılın başında yaptırılmıştır. Bazı belgelerde İzzettin Beyin paşa olduğu kayıtlıdır. Pınarbaşı Câmisi adıyla da bilinir. Beden duvarları moloz taş örgülü, çatılı ve kiremit örtülüdür. Geçirdiği pek çok onarım dolayısıyla özgünlüğünü yitirmiş olup, 1960 öncesinde ahşab olan minâresi yıkıldığı için, bu tarihte Hudavendigâr Câmisi'nin minâresi örnek alınarak yenilenmiştir, tuğladan bir minâre yapılmıştır. Bu minare Hüdavendigâr Câmisi minâresi ile çok yakın benzerlik göstermektedir.

Pınarbaşı Kaynağının hemen yanında bulunan câmi halen sağlam olup, ibâdete açık durumdadır. Pınarbaşı Parkı gürül gürül akan Pınarbaşı kaynak sesiyle huzur yeridir.. Özellikle dış bölümlerde yapılan onarımlar nedeniyle yapı özgünlüğünü yitirmiştir. Badırga Köyünün geliri bu mescidin giderine harcanmak üzere vakfedilmiştir.
Câminin batısında Özbekler Tekkesi vardı. Onun batısında da Zerde Dede denilen ve halk arasında adak yapılan bir dede mezarı, kuzeyinde de Mevlevihâne vardı.Askerî Şehidlik, Pınarbaşı Câmisinin hemen yanındadır…

Ve ben, sık sık görüşmeye giderim ve çınarların gölgesinde ZEVKLer yazarımm hamd olsun..


Resim PINARBAŞı PARKı:

Nilüfer Hatun (Pınarbaşı) Parkı.. Hisar Mahallesinin bayram yeri, eglence ve oyun mekanı ve mesire yerdir. 500 yıl öncesinin Kent Meydanı… Eski Bursa’nın ve Bizans’ın gözbebeğidir.. Pınarbaşı İsmini şu anda içinden kaynayan kaynaktan almıştır.. Parka İsmini veren Bizans Tekfurunun kızı Nilüfer Hatun (Holofira)’a Orhangazi Beyin âşık olduğu yer, Nilüfer Hatun-Pınarbaşı Parkıdır. Nilüfer Hatun (Holofira), Yarhisar Tekfur’unun kızıdır; Müslüman olup "Nilüfer" adını almıştır ve pek çok esereler bırakmıştır.. Süleyman Paşa, I. Murad ve Şehzade Kasım’ın annesidir.
Pınarbaşı Su kaynağı başında Pınarbaşı Câmisi, ve karşısında Pınarbaşı Mezarlığı ve “ŞehidLik” vardır..




Resim


Esas OL-ÂN ise;
HüLÂsa-yı KeLÂM..
BUrası BURSA'ya Es SeLÂMm!.


Resim

Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..

Ve'l-hamdu li'llâhi RABBi'l-âlemîn.


MuhaMMedi MuHABBEtLerimİZLe!....

Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 27 Eyl 2019, 16:21 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11323
Resim


VAKTini->RABb’ini BİLene,
DİN-in DİREğidir =>SALÂt!.
NAHNU SIRRı>CEM’i KÜLLî,
ŞEYy’in YÜREğidir=>SALÂt!.


EN NASîR’den NASRuLLAHi
EL FETTÂH’tan FETHuLLAHi
EL CEVÂD =>CEMÂLuLLAHi
>Ed DÂRü’s- SELÂMuLLAHi!.


HeR YeR>HeR ZamÂN>HeR HÂLde,
HAKK-La OL!.mak=>-HeR NEFESte!.
==>KULLuk KEMÂLi===>CEMÂLde,
=>“RÛH KUŞU”=>“KANLI KAFES”te!.


ZEVK 9413

=>BEZM-i BELÂ’dan =>MAHŞERe =>AKAN NEFİSLErin SELi
EL->ELe->ELLEr =>ALLAH’a!.=>RESÛLULLAH=>NAHNU ELi
SIRATULLAH YOLu>CÂMi
MUHABBEtte=>ULu CÂMi
HAKk’ı DUYmak>HAYRa UYmak=>TEKMiL TEVHİDin TEMELi!.

27.09.19 12:59
brsbrsmmm..uLucâmicumâcem’imizzz..


GÖNLün ZİKİRde OLdurmak
ÖMRün FİKİRLe DOLdurmak
>Es SABÛR DÂRü’s- SELÂMı
ÖZ-ün ŞÜKÜRLe DOLdurmak!.


ŞEFÂat ŞİFÂsı==>İLe,
ŞEHÂdet ŞEREFi SAFta!.
CuMÂ CEM’ SEFÂsı BİLe,
TÖVBEnin sonUÇ-ta AFta!.
Nİ’Mete VEFÂsı===>ÇİLe,
KUL İhvÂNim KEVN-i KAFta!.


Resim SÖZ o ki;

ÂŞIKLarın ==>ALLAH AŞKı
MeLÂMetin =>MîMLi mEŞKi
=>BURSA =>CâMiuL-KEBîRi
KÛN feyeKÛN KeVNin kÖŞkü!


celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem..


Resim



Resim

ALLAHumme saLLi ve seLLim ve bârik aLâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
RasûLike ve
Nebiyyi'L- ÜMMiyyi ve aLâ ÂLihi, EHL-i Beytihi ve's- Sahbihi ve ÜMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..


bî-RAHMetike yâ erhame'r- RAHÎMiyn!
bî-RAHMetike yâ erhame'r- RAHÎMiyn!
bî-RAHMetike yâ erhame'r- RAHÎMiyn!.
İrhamNÂ yâ RABBBeNâ ceLLe ceLÂLihuu!..


Âmin Yâ Latîf Yâ Kerîm ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Rahîm Yâ Vedûd ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Fettâh Yâ Gaffâr ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Settâr Yâ ALLAH ALLAH celle celâluhu!..

Âmin... Âmin... Âmin... Âmin!.. Yâ Muîn Celle Celâluhu.


Resim





Resim

CÂMiu’L- KEBîR =>ULU CÂMİ’..:

TARİHçesi.:


Evliyâ Çelebi’nin ifâdesiyle Bursa’nın Ayasofya’sıdır ULU CÂMimiz.
ULu Câmiyi gezenler 3 tane kapısı olduğunu çok iyi bilirler. Somuncu Baba, Câminin yapıldığı sıra buraya gelir işçilere hayrına somun dağıtırmış. Somuncu Baba bir gün gene orda ekmek dağıtırken HIZIR aleyhisselâm'ın orda olduğu fark etmiş, kolundan tutup: "Sen HIZIR'sın anladım!" demiş. "Buraya gelip her gün namaz kılacağına dair söz vermezsen buradaki herkese senin Hızır olduğunu söylerim!" demiş. HIZIR aleyhisselâm her gün geleceğine dair söz vermiş ama oda bir istekte bulunmuş. "Hangi vakit geleceğimi bana kalsın" demiş.
Bunun üzerine Hızır aleyhisselâm ULu Câmideki “vav harfi” nin önünde her gün gelip hangi vakit olduğunu bilinmez ama orda namaz kılıyormuş.
Eğer bir gün ULu Câmiye giderek namaz kılacak olursanız mutlaka “vav harfi” nin orda namaz kılın!.
Hayr Duâlarınız kabul olur İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.
Belki Hızır aleyhisselâmla birlikte namaz kılarsınız kim bilir!.

2215 m2 alan kaplayan ULu Câmi, her biri dörder kubbeli 5 bölümden oluşur. Hemen hemen eşit büyüklükteki 20 kubbesinin ortasındaki kubbe açık olarak yapılmıştır. Telle örtülü bu orta kubbeden giren yağmur damlaları havuzda toplanır, ışık ise Câmiyi aydınlatırdı. Günümüzde kubbe camekânla kaplı olduğunda yağmur suyu toplama işlevini kaybetmiş ama aydınlatma görevi devam etmektedir.

Ortadaki kubbenin altında havuzlu, 18 köşeli bir şadırvan bulunur. ULu Câmi’nin özelliklerinden birisi olan şadırvanın yapılma nedeni şöyle hikaye edilir:
Câmi yapımı için arazi istimlâk edilirken, şadırvanın bulunduğu yerdeki toprak parçasının sahibi olan hanım, arazisini satmak istememiş ve arazi zorla alınmış. Ancak daha sonra, zorla alınan yerde namaz kılınmaz düşüncesiyle o yere şadırvan yapılmıştır. Şadırvanın 65 2 den ibâret olduğu düşünüldüğünde doğruluğu şüpheli bir hikâyedir.

İçindeki şadırvan ve duvarlarında yer alan dev boyutlardaki yazılar, ULu Câmi’nin kendine özgü özellikleridir. Günümüzde ULu Câmi’de 21 hattat tarafından yapılmış 45 levhâ, 87 duvar yazısı bulunmaktadır.

ULu Câmi’nin, Devaklı Abdülaziz oğlu Mehmed tarafından yapılan taç kapısı, sert ceviz ağacından hiç çivi kullanılmadan yapılmış minberindeki ağaç işçiliği birer şaheserdir. Minber, kâinâtı temsil eder. Üzerine güneş sistemi kabartma bir formla işlenmiştir. Gezegenler, güneşe uzaklıkları ve büyüklüklerinin oranları doğru olarak yerleştirilmiştir.

Hutbe’nin sağ tarafında yüksekçe bir yere asılan siyah örtü, Kâbe Kapısının örtüsüdür. Mısır Seferi’nden sonra halife olan Yavuz Sultan Selim, Mekke’de onarıma girişmiş, bu arada Kâbe’nin örtüsünü İstanbul’dan gönderilen yeni örtü ile değiştirmiştir. Yavuz, eski örtüyü ise Bursa’ya getirtip ULu Câmi’ye hediye etmiş ve kendi elleri ile taşıyıp asmıştır. Saf altın iplik ile üzerine âyetler işlenmiş bu örtü, yüzyıllar boyu kararmadan kalmıştır; ancak yapılan bazı hatalı restorasyonlar sonucu Câminin rutubet alması üzerine işlemeleri dökülmüş olduğundan günümüzde âyetler ancak parlak ışık altında görülebilir.

ULu Câmi’nin, namaz kılma alanı bakımından Türk tarihinde yapılan en büyük Câmidir.

(Süleymâniye, Sultanahmed gibi diğer büyük Câmilerin büyüklüğü duvarlarla çevrili avluları ile birliktedir. ULu Câmi ise alçak tavanlı, çok kubbeli ve sütunlu olduğu için daha küçük olduğu izlenimi verir ama gerçekte namaz kılma alanı en büyük Câmimizdir.)

ULu Câmi, kimi din adamlarınca İslam’ın 5.inci en yüksek mertebesindeki ibâdethâne olarak kabul edilmiştir.
(İslam’da en yüksek mertebeli Câmi, Mekke’deki Mescid-i Haram, diğerleri Medine’deki Mescid-i Nebevî, Kudüs’teki Mescid-i Aksa, Şam’daki Emeviye Câmii’dir. Beşincilik kimilerine göre Anadolu’da inşa edilen ilk Câmi olan Diyarbakır’daki ULu Câmi’ye aittir; ancak Emir Sultan, Akşemsettin, Molla Güranî gibi din adamlarının konuşmalarına göre beşincilik metresi Bursa’daki ULu Câmi’nindir.)
ULu Câmi’nin kudsallığı, yapıldığı devirde din adamlarının ve evliyâlarının gösterdiği ilgiden gelir.
(Yapılmasını teklif eden Emir Sultan; ilk namazı kıldıran Somuncu Baba; ilk cemâati Emir Sultan, Molla Fenârî, Yıldırım; ilk imâmı Süleyman Çelebi; müezzinlerinden birisi Üftade Hazretleridir.)


Câmi yapımı sırasında işçileri sürekli güldürerek yapımı geciktiren demirci ustası Kambur Bali Çelebi (Karagöz)’ün Yıldırım Bayezıd tarafından öldürtüldüğü çok sık tekrarlanan bir hikâyedir.

Mevlüd yazarı Süleyman Çelebi ömrü boyunca ULu Câmi’de imamlık yapmıştır.

(Türbesi Çekirge’de, mezar taşı Muradiye’de bulunmaktadır.)

ULu Câmi hakkında geliştirilen çeşitli hurâfeler vardır.
(Kıble duvarındaki vav işaretinin yanında Hızır Peygamber’in bulunduğu, işâretin önünde namaz kılanların her duâsının kabul olunacağı; Câminin kuzeybatı penceresindeki parmaklıkların Davud Peygamberin demirleri olarak tanıtılması ve o parmaklıklara yapışarak duâ edilmesi gibi).


Bursa ULU CÂMİi KiM Tarafından YaptırıLdı?.:


Yıldırım Bayezıd tarafından Mimâr Ali Neccâr'a 1396-1399 yılları arasında yaptırılmıştır.
ULu Câmi, Bursa’nın en görkemli Câmisidir ve en önemli tarihi yapılarındandır. Evliyâ Çelebi’nin ifadesi ile Bursa’nın Ayasofya'sıdır.
ULu Câmii, Osmanlı Devleti’nin dördüncü hükümdarı Yıldırım Bayezıd tarafından mimâr Ali Neccâr'a 1396-1399 yılları arasında yaptırılmıştır. Rivâyete göre Sultan, Niğbolu Zaferi öncesinde savaşı kazanmak için ALLAH’a yalvarmış ve 20 Câmi yaptırmayı adamıştı. Zaferden sonra damadı Emir Sultan kaddesallahu sırrahu’nun önerisi ile 20 Câmi yerine 20 kubbeli tek bir Câmi yaptırmaya karar vermişti. Câmi, zaferden elde edilen ganimet ile yapılacaktı. Ancak 1402’deki Ankara Savaşı’nda sultanın esir düşmesinden sonra Timur, Câmiyi ahır olarak kullanmış, 1403 yılında Moğol Şeyhi Emir Bedrüddin yaktırmış, 1413’de Karamanoğlu Mehmed Bey’in kuşatması sırasında Câmi tekrar yanmıştı. Onarımı, Bayezıd’ın oğlu 1. Mehmed gerçekleştirilmiş ve Câmi 1421 yılında ibâdete açılmıştır. 1 Mart 1855 tarihlerindeki büyük depremde 17 kubbesi çöken Câmi, onarım görerek 1862 yılında tekrar ibâdete açılmış; 1889 yangınında da hasar görmüştür.

Câminin iki minâresi vardır. Kuzeybatı köşede yer alan Câmi ile birlikte Yıldırım Bayezıd döneminde inşa’ edilmiş; kuzeydoğudaki muhtemelen Çelebi Mehmed tarafından yaptırılmıştır.

2215 m2 alan kaplayan ULu Câmi, her biri dörder kubbeli 5 bölümden oluşur. Hemen hemen eşit büyüklükteki 20 kubbesinin ortasındaki kubbe açık olarak yapılmıştır. Telle örtülü bu orta kubbeden giren yağmur damlaları havuzda toplanır, ışık ise Câmiyi aydınlatırdı. Günümüzde kubbe camekânla kaplı olduğunda yağmur suyu toplama işlevini gerçekleştirmiş ama aydınlatma görevi devam etmektedir.

Ortadaki kubbenin altında havuzlu, 18 köşeli bir şadırvan bulunur. ULu Câmi’nin özelliklerinden birisi olan şadırvanın yapılma nedeni şöyle hikaye edilir:
Câmi yapımı için arazi istimlâk edilirken, şadırvanın bulunduğu yerdeki toprak parçasının sahibi olan hanım, arazisini satmak istememiş ve arazi zorla alınmış. Ancak daha sonra, zorla alınan yerde namaz kılınmaz düşüncesiyle o yere şadırvan yapılmıştır. Şadırvanın 65 2 den ibâret olduğu düşünüldüğünde doğruluğu şüpheli bir hikayedir.

İçindeki şadırvan ve duvarlarında yer alan dev boyutlardaki yazılar, ULu Câmi’nin kendine özgü özellikleridir. Günümüzde ULu Câmi’de 21 hattat tarafından yapılmış 45 levhâ, 87 duvar yazısı bulunmaktadır.

ULu Câmi’de günümüzde mevcut olan hüsn-i hat eserleri, Zafer İhtiyar’ın Bursa ULu Câmi: Bir Hüsn’ü Hat Sergisi adlı kitabında fotoğrafları, okunuşları, anlamları, yazılış tarihleri, hattatları ile tanıtılmaktadır.

ULu Câmi’nin Devaklı Abdülaziz oğlu Mehmed tarafından yapılan taç kapısı, sert ceviz ağacından hiç çivi kullanılmadan yapılmış minberindeki ağaç işçiliği birer şaheserdir. Minber, kâinâtı temsil eder. Üzerine güneş sistemi kabartma bir formla işlenmiştir. Gezegenler, güneşe uzaklıkları ve büyüklüklerinin oranları doğru olarak yerleştirilmiştir.

Hutbe’nin sağ tarafında yüksekçe bir yere asılan siyah örtü, Kâbe kapısının örtüsüdür. Mısır Seferi’nden sonra halife olan Yavuz Sultan Selim, Mekke’de onarıma girişmiş, bu arada Kâbe’nin örtüsünü İstanbul’dan gönderilen yeni örtü ile değiştirmiştir. Yavuz, eski örtüyü ise Bursa’ya getirtip ULu Câmi’ye hediye etmiş ve kendi elleri ile taşıyıp asmıştır. Saf altın iplik ile üzerine âyetler işlenmiş bu örtü, yüzyıllar boyu kararmadan kalmıştır; ancak yapılan bazı hatalı restorasyonlar sonucu Câminin rutubet alması üzerine işlemeleri dökülmüş olduğundan günümüzde âyetler ancak parlak ışık altında görülebilir.

Namaz kılma alanı bakımından Türk tarihinde yapılan en büyük Câmidir.

(Süleymaniye, Sultanahmet gibi diğer büyük Câmilerin büyüklüğü duvarlarla çevrili avluları ile birliktedir. ULu Câmi ise alçak tavanlı, çok kubbeli ve sütunlu olduğu için daha küçük olduğu izlenimi verir ama gerçekte namaz kılma alanı en büyük Câmidir.)

ULu Câmi, kimi din adamlarınca İslam’ın 5. en yüksek mertebesindeki ibâdethâne olarak kabul edilmiştir.
(İslam’da en yüksek mertebeli Câmi, Mekke’deki Mescid-i Haram, diğerleri Medine’deki Mescid-i Nebevî, Kudüs’teki Mescid-i Aksâ, Şam’daki Emevîye Câmii’dir. Beşincilik kimilerine göre Anadolu’da inşa’ edilen ilk Câmi olan Diyarbakır’daki ULu Câmi’ye aittir; ancak Emir Sultan, Akşemseddin, Molla Güranî gibi din adamlarının konuşmalarına göre beşincilik metresi Bursa’daki ULu Câmi’nindir.)

ULu Câmi’nin kudsallığı, yapıldığı devirde din adamlarının ve evliyâlarının gösterdiği ilgiden gelir.
(Yapılmasını teklif eden Emir Sultan; ilk namazı kıldıran Somuncu Baba; ilk cemâati Emir Sultan, Molla Fenârî, Yıldırım; ilk imamı Süleyman Çelebi; müezzinlerinden birisi ÜftadeHazretleridir.)

Câmi yapımı sırasında işçileri sürekli güldürerek yapımı geciktiren demirci ustası Kambur Bali Çelebi (Karagöz)’ün Yıldırım Bayezıd tarafından öldürtüldüğü çok sık tekrarlanan bir hikâyedir.

Mevlüd yazarı Süleyman Çelebi ömrü boyunca ULu Câmi’de imamlık yapmıştır.

(Türbesi Çekirge’de, mezar taşı Muradiye’de bulunmaktadır.)

ULu Câmi hakkında geliştirilen çeşitli hurâfeler vardır.
(Kıble duvarındaki vav işâretinin yanında Hızır Peygamber’in bulunduğu, işâretin önünde namaz kılanların her duâsının kabul olunacağı; Câminin kuzeybatı penceresindeki parmaklıkların Davud Peygamberin demirleri olarak tanıtılması ve o parmaklıklara yapışarak duâ edilmesi gibi).


MiMâR ALİ NECCÂR KİMdir?.:

Sultan II. Bayezid dönemi mimârları arasında da yer alan Ali Neccâr, 932/1525- 1526 tarihli defterde de “Cemâat-ı Mimârân”a kayıtlıdır. Günlük 23 akçe aylık ise 678 akçe ücret almıştır.

Ali Neccâr'ın günlük ve aylık olarak aldığı bu ücretten dönemin Hassa mimârları içerisinde en tecrübeli üstad bir mimâr olduğu anlaşılmaktadır.
Çünkü bu defterde Cemâat-ı Mimârândan oldukları belirtilen 17 kişiden sadece Ali Neccâr'a günlük ve aylık olarak bu yüksek ücretler verilmiştir.
İstanbul'un Fethinden sonra bayındırlık çalışmalarında da görev almıştır.
Ali Neccâr, Mimârbaşı Alaaddin'den sonra gelen ikinci mimâr olup, Ayasofya Câmiinin de tamirâtını yapan mimârdır.


Resim

BURSA ULU CÂMİ'nin MiMâRî ÖZeLLikLeri:

ULu Câmi’yi diğer büyük Câmilerden ayıran dört ana özellik vardır:

• Osmanlı’da yapılan ilk CÂMİ’-i KEBİR olması.
• 20 kubbeli olması.
• İçinde büyük bir şadırvâna sahib olması.
• Çok zengin Hat Sanatı örneklerine sahib olması. 13 ayrı yazı karakteri ile, 41 ayrı Hattat tarafından yazılmıştır; askılı ve sabit toplam 192 hat levhâsı bulunan Câmi bir nevi Hat Sanatları Müzesi gibidir.

(Şu anda 9 ayrı yazı karakteri ve 21 sanatkârın 132 adet yazısı bulunmaktadır.)


TEKNİK BiLGiLeR.:

• Mimârı Ali NECCÂR’dır.
• Duvar kalınlıkları yer yer 2m’den fazladır.
• 3 ana kapısı vardır. Bunların dışında 1740 yılında açılan 200 yıldan fazla kullanıldıktan sonra kapatılan, Hünkar Kapısı olarak adlandırılan kapı da 4. kapı olarak kullanılmıştır.
• 2 minâresi bulunan Câminin batıdaki minâresine iki ayrı yol ile çıkılır. Batı minâresi ULu Câmi’nin inşaatı ile birlikte yapılan minâredir. Doğu minâre, kaidesinin oturacağı yerde Emir Han’ın ahırları bulunduğu ve bu yer Orhangazi Vakfına ait olduğu için Câmi inşaatı ile birlikte yapılamayan bu minâre daha sonraki yıllarda Çelebi Mehmed Han tarafından yaptırılmıştır. Bu gecikme Yıldırım Beyazıd Han’ın hukuka saygıdaki hassasiyetini gösteren bir hadisedir.
• En büyük hasarı 1855 zelzelesinde görmüş, 17 kubbesi yıkılmıştır.

2215 m2 alan kaplayan ULu Câmi, her biri dörder kubbeli 5 bölümden oluşur. Hemen hemen eşit büyüklükteki 20 kubbesinin ortasındaki kubbe açık olarak yapılmıştır. Telle örtülü bu orta kubbeden giren yağmur damlaları havuzda toplanır, ışık ise Câmiyi aydınlatırdı. Günümüzde kubbe camekânla kaplı olduğunda yağmur suyu toplama işlevini kaybetmiş ama aydınlatma görevi devam etmektedir.

Ortadaki kubbenin altında havuzlu, 18 köşeli bir şadırvan bulunur. ULu Câmi’nin özelliklerinden birisi olan şadırvanın yapılma nedeni şöyle hikaye edilir:
Câmi yapımı için arazi istimlâk edilirken, şadırvanın bulunduğu yerdeki toprak parçasının sahibi olan hanım, arazisini satmak istememiş ve arazi zorla alınmış. Ancak daha sonra, zorla alınan yerde namaz kılınmaz düşüncesiyle o yere şadırvan yapılmıştır. Şadırvanın 65 2 den ibâret olduğu düşünüldüğünde doğruluğu şüpheli bir hikayedir.

İçindeki şadırvan ve duvarlarında yer alan dev boyutlardaki yazılar, ULu Câmi’nin kendine özgü özellikleridir. Günümüzde ULu Câmi’de 21 hattat tarafından yapılmış 45 levhâ, 87 duvar yazısı bulunmaktadır.

ULu Câmi’nin, Devaklı Abdülaziz oğlu Mehmed tarafından yapılan taç kapısı, sert ceviz ağacından hiç çivi kullanılmadan yapılmış minberindeki ağaç işçiliği birer şaheserdir. Minber, kâinâtı temsil eder. Üzerine güneş sistemi kabartma bir formla işlenmiştir. Gezegenler, güneşe uzaklıkları ve büyüklüklerinin oranları doğru olarak yerleştirilmiştir.
Hutbe’nin sağ tarafında yüksekçe bir yere asılan siyah örtü, Kâbe kapısının örtüsüdür. Mısır Seferi’nden sonra halife olan Yavuz Sultan Selim, Mekke’de onarıma girişmiş, bu arada Kâbe’nin örtüsünü İstanbul’dan gönderilen yeni örtü ile değiştirmiştir. Yavuz, eski örtüyü ise Bursa’ya getirtip ULu Câmi’ye hediye etmiş ve kendi elleri ile taşıyıp asmıştır. Saf altın iplik ile üzerine âyetler işlenmiş bu örtü, yüzyıllar boyu kararmadan kalmıştır ;ancak yapılan bazı hatalı restorasyonlar sonucu Câminin rutubet alması üzerine işlemeleri dökülmüş olduğundan günümüzde âyetler ancak parlak ışık altında görülebilir.

Namaz kılma alanı bakımından Türk tarihinde yapılan en büyük Câmidir.

(Süleymaniye, Sultanahmet gibi diğer büyük Câmilerin büyüklüğü duvarlarla çevrili avluları ile birliktedir. ULu Câmi ise alçak tavanlı, çok kubbeli ve sütunlu olduğu için daha küçük olduğu izlenimi verir ama gerçekte namaz kılma alanı en büyük Câmidir.)

ULu Câmi, kimi din adamlarınca İslam’ın 5. en yüksek mertebesindeki ibâdethane olarak kabul edilmiştir.
(İslam’da en yüksek mertebeli Câmi, Mekke’deki Mescid-i Haram, diğerleri Medine’deki Mescid-i Nebevî, Kudüs’teki Mescid-i Aksa, Şam’daki Emevîye Câmii’dir. Beşincilik kimilerine göre Anadolu’da inşa edilen ilk Câmi olan Diyarbakır’daki ULu Câmi’ye aittir; ancak Emir Sultan, Akşemseddin, Molla Güranî gibi din adamlarının konuşmalarına göre beşincilik metresi Bursa’daki ULu Câmi’nindir.)

ULu Câmi’nin kudsallığı, yapıldığı devirde din adamlarının ve evliyâlarının gösterdiği ilgiden gelir.
(Yapılmasını teklif eden Emir Sultan; ilk namazı kıldıran Somuncu Baba; ilk cemaati Emir Sultan, Molla Fenârî, Yıldırım; ilk imamı Süleyman Çelebi; müezzinlerinden birisi Üftade Hazretleridir.)

Câmi yapımı sırasında işçileri sürekli güldürerek yapımı geciktiren demirci ustası Kambur Bali Çelebi (Karagöz)’ün Yıldırım Bayezıd tarafından öldürtüldüğü çok sık tekrarlanan bir hikayedir.

Mevlüd yazarı Süleyman Çelebi ömrü boyunca ULu Câmi’de imamlık yapmıştır.

(Türbesi Çekirge’de, mezar taşı Muradiye’de bulunmaktadır.)

ULu Câmi hakkında geliştirilen çeşitli hurâfeler vardır.
(Kıble duvarındaki vav işaretinin yanında Hızır Peygamber’in bulunduğu, işaretin önünde namaz kılanların her duâsının kabul olunacağı; Câminin kuzeybatı penceresindeki parmaklıkların Davut Peygamberin demirleri olarak tanıtılması ve o parmaklıklara yapışarak duâ edilmesi gibi).



Resim

TARİHî MİNBER'in SIRRı!:

Sert ceviz ağacından, hiç çivi ve yapıştırma malzemesi kullanılmadan geometrik parçalar birbirine geçirilerek yapılmıştır. Küçük geçme panoları, geometrik örnekleri korkuluk şebekeleri, kitâbe ve tâcının yapımında kündekâri tekniği (birbirine geçme küçük parçalar) kullanılan bu muhteşem minber için Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi’nde:
“Çiçek resimleriyle yazılarını, cihan ressamları toplansa yapamazlar, örneği yoktur.” der.
Bu minber İslâm sanatında, Selçuklu üslûbundan Osmanlı üslûbuna geçiş döneminin bir şaheseridir.

Minberin sağ yanında, kapısına yakın yerde, aşağıdan yukarı yan yazılmış oyma sülüs yazı ile minberi yapan usta, ismini “Amel-i el-Hac Mehmed bin Abdilaziz bin ed-Dakivâ” diye yazmış. Yani Hacı Abdülaziz oğlu Mehmed isminde bir sanatkâr bu muhteşem minberi yapmıştır.


MİNBERin TÂÇ KAPIsı ve CÂMİnin YapıLış TaRiHi:


Minberin kusursuz ve hakikaten sanatkârane bir işlikle yapılmış taç kapısı üzerine ceviz ağaca oyarak kalem-i muhakkak ile yazılmış kitabede, minberin yapılış tarihi ve yaptıranı belirtilmektedir: “Mimma amile bi-resmi’s-Sultani’l- Muazzam Bayezid bin Murad Han bi-tarihi isneyn ve sema-nemie”.
Yani: “Bu eser Murad Han oğlu büyük Sultan Bayezid Han’ın Emriyle 802 tarihinde yaptırılmıştır.” deniliyor.
Bu hicrî tarih, Câminin miladî olarak 1399 yılında yapıldığını gösteriyor.

Minber bütünüyle kâinâtı sembolize ediyor. Minberin giriş kapısının üzerindeki kitabede altın yaldızla Osmanlıca olarak: “Yıldırım Beyazıd Han tarafından hicrî 804 (miladî 1402) yılında yaptırılmıştır” ibâresi yer alıyor.
Sarmaşık motifleriyle süslü olan tırabzanların sağ çıkış ikinci kolonu üzerinde süsleme motifine uygun sülüs tarzda yazılmış, “Devaklı Abdülaziz oğlu Mehmed” işi ibâresi dikkat çekiyor. Sanatkârın bu imzası son yıllarda fark edildi.

Minberin doğu cephesinde, biri dar dikdörtgen, diğeri alanı daha geniş üçgen biçiminde, bir diğeri en altta şerit halinde uzanan taşıyıcı dolap serisi banko olmak üzere birbirine bitişik üç kompozisyon alanı bulunuyor. Üçgen ve dikdörtgen yüze ikisi birlikte Güneş Sistemi'nin kabartma formlarla işlendiği bir alan var. Gezegenlerin her biri yörünge hareketleriyle birlikte küresel kabartma motifler halinde Güneş'e olan uzaklık ve aralarındaki büyüklük karşılaştırmaları da verilerek olması gereken yerlerde.

Gezegenler, Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün, Pluton şeklinde olan Güneş'e uzaklık sıralaması da doğru. Büyüklük mukayesesi de baz alındığında Dünya'dan elli bin defa daha büyük olan Güneş, büyük bir ustalıkla mükemmel şekilde işlenmiş durumda.

Anlaşılacağı üzere dünyanın yuvarlak olup olmadığının bile tartışıldığı bir devirde bir ahşap işçisi bile, o dönemde bilinen tüm gezegenleri rastgele bir yıldız olarak değil, güneş sistemimizdeki birer gezegen olarak işlemiş.

Peki o Çağda Bu BiLginin Sırrı NEdir?.:

Tarihi minber üzerinde güneş ve galaksi sistemleri var. Hem de gezegenlerin büyüklük oranları ve yörüngeleri gerçek oranlarla örtüşüyor..
1402 tarihinde (Hicrî 804) inşa’ edilen Bursa’nın tarihi sembollerinden ULu Câminin minberinin Doğu yakasında (mihraba bakan yüz) Güneş sistemi, Batı yakasında ise Galaksi Sistemi yer alırken evrenin kül olarak tasvir edildiği ileri sürüldü. 602 yıllık tarihî minberdeki şekiller bu tespiti doğrular nitelikte. Hem de minberin her iki yüzünde şaşırtıcı şekilde evrenin haritalarının adeta bir krokisi var. Bu kadar büyük bir tesadüf olabilir mi, yoksa bu minberin bânisi gerçekten bir astronomi hayranımıydı?

Resim

İlginç şekillerin sırrını çözen kişi Araştırmacı Fevzi Ülgü Alsancak, 1980 yılından bu yana minber üzerinde yaptığı çalışmalarla tarihin derinliklerinde kalan gerçeklere ışık tuttuğunu söyleyen Alsancak: “Alan süsleme motiflerinde simetri yoksa mutlaka bir mesaj vardır” ilkesinden yola çıkarak, minberdeki şekiller üzerine yapılan yorumların tutarsız olduğunu söylüyor. Bilim teknoloji ve uzay bilimleri araştırma tekniklerine kafa yoran bir öğretmen olduğunu belirten Ülgü, motifleri dikkatlice incelediğinde minberin mihraba bakan yüzünde güneş sistemini keşfettiğini söylüyor.

Bursa’da yayınlanmakta olan Apameia dergisinde yer alan bilgilere göre, minberin gizem ve sırlar içerdiğini iddia eden Ülgü: “Minberin taşıdığı kıymet ve değerler, açısından şu noktalara dikkat etmek gerekir. Doğu yakası Güneş Sistemi, Batı yakası ise ise Galaksi Sistemleri yerleştirilmek suretiyle bir küll halinde kâinât sembolize edilmektedir” iddiasındadır.

Mihrabda yer alan Güneş Sisteminde 9 gezegen var. Bunun da ötesinde gezegenlerin güneşe göre konumlarının ve büyüklükleri gerçek ölçülerle örtüşür oranlarda. Güneş ve gezegenler arasındaki mesafe büyük olduğu için yıldız gezegenlerden farklı olarak 9 damlacıklı kurs olarak işaretlenmiş.

Ülgü, yine Kündekari sanatının bir özelliği olan parçaların birleşmesiyle oluşan çukur kanal çizgilerinin de gezegenlerin yörüngesini temsil ettiğini söylüyor. Bu yüzeyde yer alan bir başka gizem ise serpiştirilmiş halde yıldız motifleri yer alması ve buların içinda kuyruklu yıldızların da bulunması. Ülgü’nün dikkat çektiği en önemli detaylardan bir de Plüton gezegenin tek başına ayrı bir platformda ve bir açı farkı ile gösterilmiş olması. Bilindiği üzre güneş siteminin aynı düzlem üzerinde olan ilk 8 gezegeninin aksine Plütao ayrı düzlemde dolanmaktadır.

Son üç gezegenin bulunuşu 200 - 300 yıllık bir hadisedir. Son gezegen Plüton 1930'larda tespit edilebilmiştir.

Minberin Batı Cephesinde ise 7 adet Galaksi formatı tespit ettiğini söyleyen Ülgü, galaksi platformlarının 5 ayrı renkte sedef kakma ile gösterildiğini söylüyor. Ancak ne yazık ki bugün hatalı boyama teknikleri ile bu önemli detay büyük ölçüde yok edilmiş durumda. Ama kayıtlardan bunu doğrulamak mümkün...

Ülgü’nin bir diğer iddiâsı ise minberin her iki yüzünde yer alan 3’lü ve 12’li dolap kapaklarının Türk boylarını temsil ettiği yönünde.

Sırlarla dolu minberin giriş kapısı üzerinde “Murad Han oğlu Yıldırım Beyazıt Hanın emriyle Hicri 804 yılında minberin yapıldığı” bilgisi yer alıyor. Ülgü, kayıtlarda minberin ustası ile ilgili çelişkili bilgiler bulunduğuna dikkat çekiyor. Ülgü’ye göre minberi yapan kişi adını tırabzan süsleme motifine göre tırabzanın sağ ikinci sülüsle yazan Devaklı Abdülaziz oğlu Mehmed. Devak, Tebriz yakınlarında bir Türk köyü. O tarihte Mülkî Amir olan Kadızade Rumî Efendi, beceri ve bilgi alış verişi için 300 kadar sanat erbâbını Tebriz’e göndermiş ve bir o kadar ustayı da oradan Bursa’ya getirmiştir. Oradan gelen Kündekârî sanatçılarının başı Abdülaziz oğlu Mehmed’dir. Bu minber de onun ve ustalarının Câmiye bir hediyesidir.

Kündekârî sanat açısından eşsiz bir değere sahip olan minberin ilginç bir özelliği de 6666 adet abanoz ağacı parçasından vücuda gelmesi. Bu rakamda halk arasında yaygın inançla Kur'ÂN-ı Kerîm’deki âyet sayısına tekâbül etmektedir.

O dönemdeki İslam ve Türk âlimlerinin matematik ve gök bilimlerine yönelik ilminin Batıya nazaran hayli ilerde olduğu da göz önüne alınırsa Ülgü’nün tezleri pek de tutarsız değil. Ne dersiniz bütün bu benzerlikler sadece bir tesadüf olabilir mi?.


Resim

ŞADIRVAN MiMâRî BiR DeHâ ÜRÜNü!.:

Yıldırım Bayezid Niğbolu zaferinde kazanılan ganimetlerle muhteşem bir mescid yaptırmak ister. Mimârlar bugün ULu Câmi’nin bulunduğu mevkide karar kılarlar. Söz konusu arsa üzerinde evi, bahçesi olanlara başka yerden muadil yer verilir. Hatta ceplerine birkaç kese altın sıkıştırılır gönülleri hoş edilir. Ancak yaşlı bir kadıncağız bir “Evim de evim!” feryadı tutturur ki sormayın. Değerinin fevkinde ücretlere omuz silker, bütün tekliflere “olmaz” der. Önce vezirler, sonra bizzat Sultan, kadının ayağına gider, iknâ ya çalışırlar. Ama o direnir.
Sultan Bayezid Câminin yerini sevmiştir. Hiç hesapta olmayan pürüz canını sıkar. Hatta divânı toplar, çözüm yolu arar.
Kadılar: “Mal onun değil mi, satarsa satar, satmazsa satmaz!” derler. Meclis çâresizlik içinde dağılırken Bayezid’in aklına damadı gelir. Emir Sultan kaddesallahu sırrahu’yu bulur, meseleyi anlatır. Mübârek sadece tebessüm eder: “Acele etme! Bir gecede neler değişmez?” der.
İhtiyar kadın o gece rüyasında mahşer meydanını görür. Annenin çocuğundan kaçtığı bir dehşet anıdır. Kalabalıkta korkunç bir azab endişesi vardır. O arada bir dalgalanma olur. İnsanlar âlemlere rahmet olarak yaratılan Efendimiz’in yanına koşarlar. Şefaate kavuşan kavuşana. Kadıncağız da niyetlenir, ama bırakın yürümeye, kıpırdamaya mecâli yoktur. Ayakları vücudunu taşıyamaz, ıstırapla yerleri tırmalar. Elinden kaçan büyük fırsat ciğerini dağlar. Feryat figan ağlamaya başlar. İşte tam o sırada Emir Sultan’ı görür: “Herkes cennete gitti.Ben bir başıma kaldım burada!” der.
Mübârek o gönül ferahlatan tatlı sesiyle sorar: “Kurtulmak istiyor musun?”
Kadın nefes nefese cevâb verir: “Hiç istemez miyim?”
“Öyleyse Sultanımızı üzme!.”
Ertesi gün kadın ayağı ile gelir, evini verir.
Üstelik önüne konulan ücreti bağışlar Câmiye..

Havuz, daha sonraki yıllarda İstanbul’dan Bursa’ya siyasî sürgün olarak gelen Kara Çelebizade Abdülaziz Efendi tarafından yaptırılmıştır.
Seyyah Evliyâ Çelebi 1640’lı yıllarda suyu ULudağ'dan gelen bu güzel havuzun içinde alabalıkların yüzdüğünden bahsetmektedir.
Suyu en tepeden tek merkezden kaynayan bu şadırvanda su, havuza dökülürken Allah’ı tesbih edercesine 33 ayrı yerden akmaktadır.
Havuzun üzerindeki kubbenin camekân olması ULu Câmi’yi aydınlatması açısından çok büyük katkı sağlamaktadır.
Ayrıca bu camekânlı bölgenin en tepesinin açık olması hava sirkülasyonu bakımından bir klima vazifesi görmektedir.


Resim

KÂBE KAPISInın ÖRTÜsü.:

Eskiden Hutbe'nin sağ tarafında büyükçe biraz yüksekçe bir yere asılıydı. Sadece Siyah bir örtü görünümündeydi. Çoğu kişi ne olduğunu bilmiyordu.
Yavuz Sultan Selim, Mısır seferini kazanıp hilafeti ve kudsal emânetleri aldığında aynı zamanda Mekke'nin onarımını da yaptırmaya koyulmuştu.
Bugünkü Orta ve Doğu Anadolu'yu kapsayan DERSİM adlı eyâletin tüm vergi gelirlerini de MEKKE'ye vakfetmiş, bu eyâleti diğer her türlü vergilerden muaf tutmuştu. Tâki devlet yıkılana kadar.

İşte bu gelirler ile yeniden imar edilen KÂBE'nin örtülerinin değiştirilmesi istenmişti.
Bu sırada eski örtü İstanbul'a yollanırken Kâbe'nin kapısının örtüsü ise BURSA ULu Câmii'ne hediye edilmişti. Bizzat Sultan Selim kendi elleriyle taşıyıp Câmiye asmıştı.

Aslında Bursa'ya geldiğinde üzerinde saf altını iplik haline getirerek dokunmuş çeşitli âyetler çok rahat bir şekilde görünüyordu. Yunan işgali yıllarında dahi altın maddesinin kararmama özelliği yüzünden parlak şekilde duruyor olmasına rağmen sonraki yıllarda ULu Câmii'nde yapılan hatalı restorasyonlar sonucu Câmi rutubet almış ve yüzlerce yıl boyunca sapasağlam duran bu altın işlemeler dökülmüşlerdir. Üzerindeki işlemeleri ancak parlak ışık altında seçebilmek mümkün oluyordu.

Halifeliği Osmanoğullarına getiren Sultan Yavuz Sultan Selim tarafından Bursa ULu Câmii'ne hediye edilen 500 yıllık Kâbe kapısı örtüsü Nisan 2013'te Büyükşehir Belediyesi Konservasyon Merkezi'nde bakıma alındı.
El değmeden lazerle yapılan 6 aylık restorasyonun ardından eski haline dönüştürülen örtü, ULu Câmii'nde oluşturulan iklimlendirmeli özel bir vitrinde sergilenmeye başladı.


Resim

HÜSNü-HATt TEŞHİRGÂHı.:

Tarih sahnesinde varlığını uzun süre devam ettirmiş milletler, bu devamlılıklarını kültürleri ve ortaya koydukları eserlerle sağlamıştır.
Osmanlı, yaşadığı dönemde ULu bir devletti. Osmanlı, medeniyet gergefini işlerken, bu ULuluğunun mührü gibi duran bir kültür manzûmesi oluşturmuş ve şaheserler bırakmıştır.
Günümüzde bu eserlerin bazıları hüzünle biten bir hikâyenin son cümlesi gibi dururken, bazıları da o ihtişam yıllarının bütün heybetini gelecek asırlara taşımaya devam etmekte, Osmanlı'nın yâd-ı cemîli olarak durmaktadır.
Bunların en önemlilerinden biri de ULu devletin ilk başşehri olan ve ULudağ'ın eteklerinde kurulan Bursa ULu Câmii'dir.

ULu Câmii’ndeki levhâlarda en çok ALLAH celle celâlihu isimleri, Âyetler, Hadis-i Şerifler ve Kibâr sözler vardır. Bunlar İman, Amel, Cömertlik, Fedâkarlık, Sabır, Şükür, İstişâre, Adalet, İdâre, Namaz, Hac, Mi’rac gibi bir çok konulardan bahsetmektedir.

ULu Mâbedin duvarları ve direklerindeki tablo ve yazılar, bir hüsn-ü hat müzesini andırmaktadır. Şadırvanın mihraba dönük sağ yanında, Câminin 12 büyük ayağından birisindeki levhâda, bir hadis-i şerif var: "Sabreden zafere erer."

Şadırvanın etrafındaki direklerin üst kısmına Âyete'l-Kürsî yazılmış. Üç kapılı ULu Câmi'nin doğu ve batı kapılarının üstünde iki büyük levhâda Büruc Sûresi'nin son üç âyeti birbirini tamamlar şekilde yazılmış:

وَاللَّهُ مِن وَرَائِهِم مُّحِيطٌ
Resim---“Vallâhu min verâihim muhit (muhîtun).: Allah ise, onları arkalarından sarıp kuşatmıştır.” (Burûc 85/20)

بَلْ هُوَ قُرْآنٌ مَّجِيدٌ
Resim---“Bel huve kur’ânun mecîd (mecîdun).: Hayır; o (Kitab), “şerefli üstün” olan bir Kur'ÂNdır;” (Burûc 85/21)

فِي لَوْحٍ مَّحْفُوظٍ
Resim---“Fî levhın mahfuz (mahfûzın).: Levh-i Mahfuz'dadır.” (Burûc 85/23)

Batı kapısının yanından bu muhteşem Câminin, yazılarını da okumaya çalışarak gezmeye devam ediyoruz.

Girişin sağındaki levhâda bir âyet:


فَبِمَا رَحْمَةٍ مِّنَ اللّهِ لِنتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنفَضُّواْ مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ
Resim---“Fe bimâ rahmetin minallâhi linte lehum, ve lev kunte fazzan galîza’l- kalbi lenfaddû min havlike, fa’fu anhum vestagfir lehum ve şâvirhum fî’l- emr(emri), fe izâ azamte fe tevekkel alâllâh (alâllâhi), innallâhe yuhibbu’l- mutevekkilîn (mutevekkilîne).: O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; İŞ HAKKINDA ONLARA DANIŞ. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Âl-i İmrân 3/159)

İstişârenin önemini anlatan bu âyetin emrine, Yüce Nebî Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in Uhud'da, Hendek'te ve hayatının her anında uyduğunu düşünüyoruz.

Oymalı güzel bir çerçeve içinde sülüs yazı harfleri tahtadan oyulmuş ve kadife zemin üzerine yerleştirilmiş bir yazıda; Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem'in dilde hafif, terazide ağır dediği sözü okuyoruz.

Onun üstünde duvar yazısı olarak 8 tane “SîN” harfinin oluşturduğu bir çiçek şekli içine Nâs Sûresi yazılmış.

Duvar ve direklerinde 87'si sabit, 105'i levhâ halinde toplam 192 yazı vardır. Arapça yazı biçiminin kûfî, sülüs, nesih, rika, tâ'lik, reyhanî, dîvan ve bize has tuğra yazısıyla hat'ın on üç çeşidinin uygulandığı bu Câmide, yazıların simetrik olması da ayrıca göze çarpıyor.

Levhâların birinde Hz. İbrahim (aleyhisselâm)'ın meleklerle konuşmasını anlatan divan hattıyla yazılmış bir yazı: "Mülkün ve melekutun sahibi olan Allah'ım, Sana sığındım ve Sana tutundum! Sen izzet ve azamet sahibisin. Büyüksün ve ceberut âleminin de sahibisin. Sana tevekkül ettim. Sen devamlı dirilik üzerinesin, uyumaz, uyuklamaz ve ölmezsin. Seni tesbih, takdis ve tenzih ederim. Sen bizim Rabb'imizsin, melekler ve ruhun da Rabb'isin. Sen bir olan Allah'sın ve Senin ortağın yoktur!."
Onun altında yine 8 tane “Vav” harfinin uçları diğerlerinin başlarına yaklaştırılmak sûretiyle, bir dâire vücûda getirilmiş ve her vav harfinin içine Şems Sûresi'nin ilk 6 âyeti yazılmış. Küçük bir levhâ içinde: "Yâ Hazreti İmam-ı A'zam Numan bin Sabit" yazısı bize büyük Mezheb İmamı Ebû Hanife Hazretlerini hatırlıyor.

Hattat Abdulfettah'ın (1814-1896) Besmele-i şerif yazısının yanında, Kâbe'nin çok eski halini gösteren bir resme değişik yerlerden bakıyor ve her seferinde kapısının bize dönük olduğunu hayretle görüyoruz.

Kâbe resminin altında bir Allah lâfz-ı celâlini ve onun altında da halkın birçok menkıbeye dayandırarak mistik bir mânâ verdiği, hattâ bazılarının önünde namaz kılmaya özen gösterdiği güzel bir “VaV” harfini görüyoruz.

Evliyâ Çelebi'nin: "Çiçek resimleriyle yazılarını cihan ressamları toplansalar yapamazlar." dediği minberin, mihrab tarafından güneş sisteminin işlendiği görünüyor. Bu minber, ceviz ağacından hiç çivi kullanılmadan oymacılık ve kakmacılık sanatının muhteşem bir örneği olarak karşımızda duruyor. Bu minber önünde buradaki ilk hutbeyi okuyan Somuncu Baba olarak bilinen Şeyh Hamid-i Veli kaddesallahu sırrahu'yu düşünüyor, hutbesinde yedi ayrı tarzda tefsir ettiği Fâtiha'nın bu geniş mânâlarının neler olduğunu merak ediyoruz.

Çiçekleri altın varaklarla yapılmış büyük mihrabın etrafında, sülüsle yazılmış Âyete'l-Kürsi'yi; Kûfî yazıyla İhlâs Sûresi'ni ayrıca mihrab bloğunun dış kenarını çevreleyen aşağıdan yukarıya bir ters “U” şeklinde on altı defa tekrar eden: "Mülkün gerçek sahibinin celâl ve ikram sahibi ALLAH olduğunu hatırlatan" yazıyla karşılaşıyoruz. Bu mihrabda namaz kıldıran nice büyük zâtı ve bu arada Yıldırım Bayezid Han'ın Divan İmamı iken sonradan ULu Câmii'ne imam olmuş ve vefât edinceye kadar da bu vazifeyi ifâ etmiş Mevlid-i Şerif yazarı Süleyman Çelebi'yi düşünüyor ve ruhaniyetlerinin burada olduğunu hissediyoruz.

Mihrab maksuresinden çıkışta sâde fakat çok zârif, sekiz direk üzerine oturtulmuş, ceviz ağacından yapılmış, 1549 yılından beri güzel ve sağlam bir eser olarak kalmış müezzin mahfelindeki: "Ya Hazreti Bilal-i Habeşî" yazısı ilk müezzin Hz. Bilal radiyallahu anhun unutulmadığını gösteriyor. Müezzin mahfelinden yükselen ve kubbelerde yankılanan sedâlar, müezzinlik yaptığı dönemde o güzel sesiyle halkı cezbeden Üftâde kaddesallahu sırrahu Hazretlerini düşünmemize vesile oluyor.

Mevlâna Hazretlerini hatırlatan simetrik bir çift “Allah Hû” yazılarının üstünde ve ortasındaki yazıların şekilleri Mevlâna (kaddesallahu sırrahu)'yu hatırlatıyor. Bu yazının hattatı imzasını atmamış ama yazıyı yazdığı 75 cm.lik bir kalemini levhânın sağ yanına asmış:

"Hünkâr mahfelinde acaba hangi Osmanlı padişahları namaz kıldı?” diye düşündükten sonra, mahfelin yanında en güzel levhâlardan biri olan, altın harflerle, Osmanlı'nın son dönem padişahlarından II. Mahmud tarafından yazılmış yazıyı görüyoruz: "ALLAH, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder."

Doğu kapısına vardığımızda daha Câmide anlatılacak o kadar yazı var ki, hangisine değinelim diye düşünüyoruz.

Bu kapının sol yanındaki levhâda, yine bir âyet var:
"Namaz, muhakkak insanı kötülüklerden alıkoyar ve namaz en büyük zikirdir. Allah ne yaptığınızı bilir."


اتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَأَقِمِ الصَّلَاةَ إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ
Resim---“Utlu mâ ûhıye ileyke mine’l- kitâbi ve ekımı’s- salât (salâte), inne’s- salâte tenhâ ani’l- fahşâi ve’l- munker (munkeri), ve le zikrullâhi ekber (ekberu), vallâhu ya’lemu mâ tasneûn (tasneûne).: Sana Kitap'tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar (fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tir. Allah, yaptıklarınızı bilir.” (Ankebût 29/45)

Yine bir levhâdaki;
"Dikkat edin! Kalbler ancak ALLAH'ı zikretmekle mutmâin olur."


الَّذِينَ آمَنُواْ وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكْرِ اللّهِ أَلاَ بِذِكْرِ اللّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ
Resim---“Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh (zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb (kulûbu).:Bunlar, iman edenler ve kalbleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalbler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur.” (Ra'd 13/28)

Âyeti, huzur ve mutluluğun kaynağının bu olduğunu kalbimize hissettiriyor.
Hattat M. Şefik'in (1819-1880) duvara yazdığı yazısından; hikmetin, ilmin başının Allah korkusu olduğunu hatırlıyor ki: “Bu düsturu akıldan çıkarmamak gerekir!” diyoruz.

Câminin içindeki bütün yazılar rast gele seçilmemiş, bilâkis hayatımızı düzenleyici mesajlarla dolu. Bu boyutuyla, ULu mâbede ibâdet için gelenler huzur bulmanın yanında, hayatlarına mânâ kazandıracak âyet ve sözleri okuyarak da bilgi kazanmış oluyorlar.

Kuzey cephesine geçtiğimizde müezzinler odasının üstünde enteresan bir şekli; yazının Câmi, minâre, minber, kubbe resmine nasıl dönüştüğünü yazıyla da uygun olarak: "MaşâaLLaH", "BarekaLLaH" ifadeleriyle seyrediyoruz.
Onun altında Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemden: "Vakit geçirmeden namaz için acele edin ve ölüm gelmeden tevbe için acele edin!." nasihatını alıyoruz.

Küçük bir levhânın dönüşümlü yazısında ortadan baktığımızda, ALLAH ve MuhaMMed; sağdan baktığımızda Ebubekir, Ömer; soldan ise, Osman radiyallahu anhum ve Ali kerremallahu vechehu yazılarını okuyoruz.

Hanımlar bölümünün yanındaki bir levhâda: Hattat İzzet'in (1801-1876) kelime-i şehâdeti okuyoruz: "ALLAH'tan başka ilâh yoktur ve Hz. MuhaMMed (sallallahu aleyhi vesellem) O'nun Rasûlüdür.”

Hanımlara ait bölümün köşesindeki direkte Kâinâtın Efendisi sallallahu aleyhi vesellem'inbir müjdesini okuyor, hattatlarımızın neden hep güzel besmeleler yazdıklarının mânâsını anlıyoruz: “Kim Bismillahirrahmanirrahim'i güzel yazarsa cennete girer.”

Nûr Sûresinin 35. âyetinde yer alan "Nûrun alâ Nûr yehdîllâhu li Nûrihî men yeşâu: Nûr üstüne Nûr. ALLAH dilediği kimseyi Nûruna götürür." ifâdesini okuyunca: "ALLAH'ım bizi de NÛRlandır!" diyoruz.

Son olarak Bursa'nın manevî büyüklerinden Mehmed Muhyiddin Üftâde kaddesallahu sırrahu Hazretlerinin ULu Câmi için yazdığı bir beyti okuyor ve herkesi bu ULu mâbede davet ediyoruz:


"Ey büyük Câmi veyâ ey büyüklerin toplandığı yer. Seni gece ve gündüz ziyâret edenlere müjdeler olsun!."


Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 04 Eki 2019, 15:38 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11323
Resim

GÖNLümdeki GÜLün>LÂMı
=>Sim SARması MaRaŞ İŞi
DÂRü’s-SeLÂM KûN KeLÂMı
GÖNüLden=>GÖNLe GİRİşi!.


BEDENLe-RÛHuma =>ŞAŞtım,
Kimdi MAHKum Kim GARDiYAN!.
==->MAHPUSHÂNEyi DOLAŞtım,
ECEL MAHKumu=>CÜMMLe CÂN!.


ZEVK 9423


GEÇmiş<->GELecek=>şU ÂNda.. =>ŞE’ÂNuLLAH DEHRi BURSA
Er RAHMÂN’ın=>NûN NEFHAsı.. =>NÂZa=>NİYÂZ NEHRi BURSA
YÜCE RABB’ımın NÂSİBî
Hem HABîBî Hem HASİBî
=>EMİR SULTÂN=>CUMÂ CEM’i..=>HAKk ERENLer ŞEHRi BURSA!.


04.10.19 12:58
brsbrsmmm..emirsltncumacemimizzz..


Ye YALNIZLığı =>İÇİnde,
SîN SESSizLiğin YAŞArım!.
AYN ISsızLığı ==>İÇİnde,
=>NEFESsizLiğin YAŞArım!.


İmkÂNLa->İmtihÂN ÂLEMi,
ZamÂN GEÇer OLAy GEÇer!.
CEVR-i CihÂN DEM bU DEMi,
HAKk ÂŞIKLar kOLAy GEÇer!.


YÜRRü BİRRe KUL İHVÂNim,
MecNÛN-LEYyLÂ CEMÂ’sında!.
ZERRe-KÜRRe KUL İHVÂNim,
=>“YuSEBBİhu SEMÂ’sı”nda!.
>“RESÛLULLAH NEMÂ’sı”nda!.


celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem..




Resim

Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..

Âmin! Yâ Muîn! YâRabbenâ!..


ResimMuhaMMedî MuhabbetLerimİZLe...

Resim


EMİR SuLTÂN kaddesallahu sırrahu..:

(1368 - 1430) Osmanlıların kuruluş devrinde Bursa'da yaşamış İslam ve tasavvuf dünyasında tanınmış düşünce adamı.
Hicri 770
(1368) yılında Buhara'da doğdu. 833 (1430) tarihinde Bursa'da vefât etti. Soyu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in torunu Hüseyin'e dayanır. İsmi, Muhammed bin Ali, lakabı Şemsüddîn'dir. Ona, Buhara'da doğduğu için "Muhammed Buhârî", Seyyid olduğu için "Emîr Buhârî", Yıldırım Bayezid Hanın damadı olduktan sonra da "Emîr Sultan" denilmiştir.
Bursa'ya 1391'de göç etmiş ve Yıldırım Bayezıd'in kızı Hundi Hatun'la evlenmiştir. 1430'da Bursa'da vefat etmiştir. Türbesi Emir Sultan Camii avlusu içindedir..


Resim

EMiR SuLTÂNn CÂMİi.:

Bursa'da, Yıldırım Bayezid'ın kızı Hundi Fatma Hatun tarafından kocası Emir Sultan adına, muhtemelen Çelebi Sultan Mehmed'in hükümdarlığı sırasında (1366 - 1429) inşa ettirilmiştir.
Bursa'nın en önemli mimari yapılarından olan Emir Sultan Camii, Yıldırım ilçesi sınırları içerisinde yer almaktadır. Bursa'nın doğusunda aynı adı taşıyan mahallede
"Emir Sultan mezarlığı"nın yanında servi ve çınar ağaçlarının arasında yer almaktadır. Cami ilk yapıldığı zaman tek kubbeli iken 1507'de avlu ve üç kubbeli revak eklenmiştir. Camii 1795 yılında tamamıyla yıkılmış, 1804'te III. Selim camiyi aynı plan üzerine yeniden kurmuştur. 1855 depreminde hasar gören cami 19. yüzyıl zarfında tâmir edilerek harap olmaktan kurtarılmıştır.
Cami sekizgen kasnak üzerine oturan tek kubbeye sahiptir. Kuzey cephesinin köşelerinde kesme taştan birer minaresi vardır. Dikdörtgen biçiminde, ahşap kolonlar üzerinde sivri ve yatay kemerli ahşap revaklarla çevrili geniş avlusunun ortasında şadırvan, güneyde cami, kuzeyde türbe ve ahşap odalar yer almaktadır. Camiinin içi gayet aydınlıktır. Kasnakta on iki, beden duvarlarında kırk adet büyük pencere vardır. İznik ve Bursa'da yapılmış dört köşe pencerelerin etrafı çok defa mukarnaslarla işlenmiş ve üstüne Rumi motiflerle süslü alınlıklar yerleştirilmiş olan Emir Sultan Camii’nin mihrabı da, 17. yüzyılda İznik çinileriyle yaptırılmıştır..


ResimCEM' AVLUmuzz..

RÛHuna RAHMetLer OLsun.. İnşâe ALLAHu TeâLâ!.

Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 04 Eki 2019, 15:39 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11323
Resim


GÖNLümdeki GÜLün>LÂMı,
=>Sim SARması MaRaŞ İŞi!.
DÂRü’s-SeLÂM KûN KeLÂMı,
GÖNüLden=>GÖNLe GİRİşi!.


BEDENLe-RÛHuma =>ŞAŞtım,
Kimdi MAHKum Kim GARDiYAN!.
==->MAHPUSHÂNEyi DOLAŞtım,
ECEL MAHKumu=>CÜMMLe CÂN!.


ZEVK 9423


GEÇmiş<->GELecek =>şU ÂNda... =>ŞE’ÂNuLLAH DEHRi BURSA,
Er RAHMÂN’ın=>NûN NEFHAsı.. =>NÂZa=>NİYÂZ NEHRi BURSA,
YÜCE RABB’ımın NÂSİBî,
Hem HABîBî Hem HASİBî,
=>EMİR SULTÂN=>CUMÂ CEM’i..=>HAKk ERENLer ŞEHRi BURSA!.


04.10.19 12:58
brsbrsmmm..emirsltncumacemimizzz..


Ye YALNIZLığı =>İÇİnde,
SîN SESSizLiğin YAŞArım!.
AYN ISsızLığı ==>İÇİnde,
=>NEFESsizLiğin YAŞArım!.

İmkÂNLa->İmtihÂN ÂLEMi,
ZamÂN GEÇer OLAy GEÇer!.
CEVR-i CihÂN DEM bU DEMi,
HAKk ÂŞIKLar kOLAy GEÇer!.


YÜRRü BİRRe KUL İHVÂNim,
MecNÛN-LEYyLÂ CEMÂ’sında!.
ZERRe-KÜRRe KUL İHVÂNim,
=>“YuSEBBİhu SEMÂ’sı”nda!.
>“RESÛLULLAH NEMÂ’sı”nda!.


celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem..




Resim

Allahumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- ÜMMiyyi ve alâ âlihi, Ehl-i Beytihi ve's- Sahbihi ve ÜMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..

Âmin!. Yâ Muîn!. Yâ Rabbenâ!.


ResimMuhaMMedî MuhabbetLerimİZLe...



Resim


EMİR SuLTÂN kaddesallahu sırrahu..:

(1368 - 1430) Osmanlıların kuruluş devrinde Bursa'da yaşamış İslam ve tasavvuf dünyasında tanınmış düşünce adamı.
Hicri 770
(1368) yılında Buhara'da doğdu. 833 (1430) tarihinde Bursa'da vefât etti. Soyu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in torunu Hüseyin aleyhisselâm'a dayanır. İsmi, Muhammed bin Ali, lâkabı Şemsüddîn'dir. Ona, Buhara'da doğduğu için "Muhammed Buhârî", Seyyid olduğu için "Emîr Buhârî", Yıldırım Bayezid Hanın damadı olduktan sonra da "Emîr Sultan" denilmiştir.
Bursa'ya 1391'de göç etmiş ve Yıldırım Bayezıd'in kızı Hundi Hatun'la evlenmiştir. 1430'da Bursa'da vefât etmiştir. Türbesi Emir Sultan Câmii avlusu içindedir..


Resim

EMiR SuLTÂNn CÂMİi.:

Bursa'da, Yıldırım Bayezid'ın kızı Hundi Fatma Hatun tarafından kocası Emir Sultan adına, muhtemelen Çelebi Sultan Mehmed'in hükümdârlığı sırasında (1366 - 1429) inşa ettirilmiştir.
Bursa'nın en önemli mimarî yapılarından olan Emir Sultan Câmii, Yıldırım İlçesi sınırları içerisinde yer almaktadır. Bursa'nın doğusunda aynı adı taşıyan mahallede
"Emir Sultan mezârlığı"nın yanında servi ve çınar ağaçlarının arasında yer almaktadır. Câmi ilk yapıldığı zaman tek kubbeli iken 1507'de avlu ve üç kubbeli revak eklenmiştir. Camii 1795 yılında tamamıyla yıkılmış, 1804'te III. Selim câmiyi aynı plan üzerine yeniden kurmuştur. 1855 depreminde hasar gören câmi 19. yüzyıl zarfında tâmir edilerek harab olmaktan kurtarılmıştır.
Câmi sekizgen kasnak üzerine oturan tek kubbeye sahiptir. Kuzey cephesinin köşelerinde kesme taştan birer minâresi vardır. Dikdörtgen biçiminde, ahşap kolonlar üzerinde sivri ve yatay kemerli ahşab revaklarla çevrili geniş avlusunun ortasında şadırvan, güneyde câmi, kuzeyde türbe ve ahşab odalar yer almaktadır. Câmiinin içi gayet aydınlıktır. Kasnakta on iki, beden duvarlarında kırk adet büyük pencere vardır. İznik ve Bursa'da yapılmış dört köşe pencerelerin etrafı çok defa mukarnaslarla işlenmiş ve üstüne Rumî motiflerle süslü alınlıklar yerleştirilmiş olan Emir Sultan Câmii’nin mihrabı da, 17. yüzyılda İznik çinileriyle yaptırılmıştır..


ResimCEM' AVLUmuzz..

RÛHuna RAHMetLer OLsun.. İnşâe ALLAHu TeâLâ!.

Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 11 Eki 2019, 15:48 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11323
Resim

HAKku’L- HAKta HAk MUHAMMED,
“DEM bU DEM”-de==>DEM EZÂNı!.
=>İMÂM-ı MUTLAk=>MUHAMMED,
==>CİHÂN CEMMü’L- CEM’ EZÂNı!.


HER NEFES =>DİRiL!. ÖL!.ünde,
HER ŞEYy=>ASL-ında HARABdır!.
=>ŞU =>KÂR-ü-BELÂ ÇÖLÜ-nde,
“SU” GÖRüLen SIRR=>SERABdır!.


ZEVK 9435

KİMLİk =>KİŞİLik =>İZÂFî!. =>AKLın ANLA!.. KUL İHVÂNi!.
MÜLk SÂHİBi=>KAHHÂR ALLAH=>KÜLLî ŞEYy’in SONu FÂNi!.
TECRİmen TAHtihe’L- ENHÂRi
CUMÂ CEM’i =>MOLLa FENÂRî
=>GÖZükEN=>GÜNEŞ IŞIĞI!. =>“VASLı VUSLÂt”ta=>VİRÂNî!.


11.10.19 01:10
brsbrsmmm.. mollafenaricâmimizdecumâcem’imizz..


“OLÂN”a =>ŞAŞma İHVÂNim,
KABından=>TAŞma İHVÂNim,
KELÂMuLLAH =>RESÛLuLLAH,
=>HADDini=>AŞma İHVÂNim!.


celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem..


SERAB.: Çöllük arazide, ışık kırılması sonucu görülen aldatıcı gerçek olmayan hayal, ılgım, salgım.. Uçsuz bucaksız ÇÖLde sanki bir deniz sizi kuşatmış sanırsınız ama siz gittikçe SU görüntüsü de uzaklaşır..
İZÂFî.: Relative bağıl, bağıntılı, göreli, göreceli, kişiden kişiye değişir, nisbî, rölatif..
VİRÂN.: f. Yıkık, harab..
HADD.: Hudud. Çizgi. Sınır.


MÜLk SÂHİBi>KAHHÂR ALLAH
=>KÜLLî ŞEYy’in=>SONu FÂNi!.:


سْأَلُهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ
Resim--- “Yes’ eluhu men fi’s- semâvâti ve’l- ard (ardı), külle yevmin huve fî ŞE’Nin.: Göklerde ve yerde olanlar, O'ndan isterler (dilerler). O hergün (her an) bir ŞE'N (ayrı bir tecellî, yeni bir OLUŞ) üzerindedir.” (Rahmân 55/29)

إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Resim--- “İnnemâ emruhû izâ erâde şey’en en yekûle lehu kun fe yekûn (yekûnu).: Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri yalnızca: "OL!." demesidir; o da hemen OLuverir." (Yâsîn 36/82)

يَوْمَ هُم بَارِزُونَ لَا يَخْفَى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ لِّمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ
Resim--- "Yevme hum bârizûn(bârizûne) lâ yahfâ alâllâhi min hum şey’un, li menil mulku’l- yevm (yevme), lillâhi’l- VÂHİDi’l- KAHHÂR: O gün, orta yere çıkarlar. Onlardan hiçbir şey Allah'a karşı gizli kalmaz. (ALLAH sorar:) "Bugün mülk kimindir? Bir olan, Kahhâr olan ALLAH'ındır." (Mü’min 40/16)

كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ
Resim--- “Kullu men aleyhâ fân(fânin).: bütün kişiler, bütün bilinçli varlıklar, bütün insanlar ve bütün cinler, herkes fânidir/yok olucudur..” (Rahmân 55/26)


TECRİmen TAHtihe’L- ENHÂR.:

قُلْ أَؤُنَبِّئُكُم بِخَيْرٍ مِّن ذَلِكُمْ لِلَّذِينَ اتَّقَوْا عِندَ رَبِّهِمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَأَزْوَاجٌ مُّطَهَّرَةٌ وَرِضْوَانٌ مِّنَ اللّهِ وَاللّهُ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ
Resim--- “Kul e unebbiukum bi hayrın min zâlikum, lillezînettekav inde rabbihim cennâtun tecrî min tahtıhe’l- enhâru hâlidîne fîhâ ve ezvâcun mutahharatun ve rıdvânun minallâh (minallâhi), vallâhu basîrun b’i-l ıbâd (ıbâdi).: De ki: "Size bundan daha hayırlısını haber vereyim mi? Takvâ sahibi olanlar için, RABB'lerinin katında, içinde devamlı kalacakları, altından nehirler akan cennetler, temiz eşler ve ALLAH'ın rızası vardır."ALLAH kullarını en iyi görendir.” (ÂL-i İmrân 3/15)


KELÂMuLLAH =>RESÛLuLLAH,
=>HADDini =>AŞma İHVÂNim!.


التَّائِبُونَ الْعَابِدُونَ الْحَامِدُونَ السَّائِحُونَ الرَّاكِعُونَ السَّاجِدونَ الآمِرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّاهُونَ عَنِ الْمُنكَرِ وَالْحَافِظُونَ لِحُدُودِ اللّهِ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ
Resim---"Et tâibûnel âbidûne’l- hâmidûne’s- sâihûne’r- râkiûne’s- sâcidûne’l- âmirûne bi’l- ma’rûfi ven nâhûne ani’l- munkeri ve’l- hâfizûne li hudûdillâh (hudûdillâhi), ve beşşiri’l- mu’minîn (mu’minîne).: Tövbe edenleri, (ALLAH’a) kul olanları, hamdedenleri, oruç tutanları veya seyahat edenleri (ALLAH yolunda hicret edenleri, savaşmak için veya ALLAH’ın adını yüceltmek, dînini kuvvetlendirmek için, ALLAH yolunda hizmet için, ilim tahsil etmek için yurtlarından çıkanları, yeryüzünde ibretle gezip tefekkür edenleri); rükû ve secde edenleri, ma’rufla emredenleri, münkerden nehyedenleri (yasaklayanları), ALLAH’ın HUDÛDLARINI muhafaza edenleri ve mü’minleri müjdele!.” (Tevbe 9/112)



Resim

Resim

ALLAHumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
RasûLike ve
Nebîyyi'L- ÜMMîyyi ve aLâ âLihi, EhL-i Beytihi ve's- Sahbihi ve ÜMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşâe ALLAH!.

Âmin!. Yâ Muîn!. Yâ Rabbenâ!.

Âmin Yâ Latîf Yâ Kerîm ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Rahîm Yâ Vedûd ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Fettâh Yâ Gaffâr ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Settâr Yâ ALLAH ALLAH celle celâluhu!..

Âmin... Âmin... Âmin... Âmin!.. Yâ Muîn Celle Celâluhu.


ResimMuhaMMedî MuhabbetLerimİZLe..


Resim

ResimMOLLA ŞeMSüDDiN-i FENARî kaddesallahu sırrahu.:

Doğum yeri 1350, Maveraünnehir – Ölüm yılı 1430, Bursa..
Din âlimi, bilim adamı, müderrris, birinci Osmanlı Devleti müftüsü/şeyhülislamı.


Hayatı.:
Molla Şemsüddin-i FENARîyaklaşık 1350 yıllarında Maveraünnehir'de doğmuş ve Anadolu'ya göçetmiştir. Asıl adı Şemseddin Mehmed'dir. Babası Muhammed Hamza b. Ahmed tasavvuf ile uğraşmakta idi. FENARî Lâkabını ya Bursa Yenişehri civârında bulunan Fener Kasabası'ndan almıştır. Ya da babasının fenercilik yapması dolayısıyla almıştır. Molla FENARî küçük yaşta babasından tasavvuf öğrenmiştir. Medrese eğitimi sırasında Mevlânâ Alâuddîn Esved, Cemâleddîn Aksarâyî, Hamîduddîn-i Kayserî'in derslerine devam etmiştir. Mısır'a gidip, Hanefî fıkıh âlimi Ekemâleddîn-i Bâbert'in derslerine katılmıştır.
Molla Şemsüddin-i FENARî müderris olarak Bursa'da; Yıldırım, Çelebi Mehmed ve II. Murad dönemlerin yaşayıp çalışmıştır.

Osmanlı belgelerinde II. Murad, 1424 yılında onu "Müfti'l- Enâmlık" görevine atamasına kadar (kadılar ve fâkihler hakkında belgeler bulunmakla beraber) Molla FENARî ile kurulan ve sonradan şeyhülislamlığa dönüşecek müftülük kurumu hakkında hiçbir kayıda rastlanmamaktadır. Zâten 16. yüzyılda Mehmet Ebussuud Efendi'nin şeyhülislamlığına kadar, müftüler düşük maaşlı ve bu nedenle protokolde düşük seviyelerde bir devlet mercii idi. Kazaskerler günde 500 akçe yevmiye alılarken müftüler önce bunun beşte biri sonra üçte biri günlük yevmiye alırlardı.
Bu nedenle olacak Molla Şemsüddin-i FENARî Bursa'da müderrislik, kadılık ve müftülük yaparken gelir sağlamak için ipekçilik de yapmıştır.
Molla Şemsüddin-i FENARî, Bursa kadısı iken reisliğini yaptığı mahkemede, Yıldırım Bayezid'in şâhidliğini kabul etmeyerek, adalet önünde hükümdârla herhangi bir vatandaşın eşit haklara sahip olduğu ilkesini getirmiştir..
Molla Şemsüddin-i FENARî, Hicaz'a hac ziyaretini ilk defâ 1419 da yapmıştır. Hacdan dönerken, Mısır'da bir müddet kalarak ders vermiş ve Kudüs'e da uğradı. 1429 yılında Şam yolu ile ikinci defâ hacca gitmiş ve bu arada yine Mısır ve Kudüs'de uğramıştır,
1430 yılında Bursa'da vefât etmiştir.


Resim
MoLLa FENARî'nin ESERLERi.:

1-) Aynü'l- A'yân.: Fâtiha sûresinin tefsîri.
2-) Fusûlü'l -Bedâyi' fî Usûli'ş-Ş erâyi.: Şeriat usülünde yenilikler meydana getirme.
3-) Îsâgûcî Şerhi: Mantık ilmi hakkında şerhtir. 1886'da İstanbul'da basılmıştır.
4-) Enmûzecu'l- Ülûm: "Bilimler Örneği" ansiklopedik bir eser.
5-) Ferâiz-i Sirâçiyye Şerhi.
6-) Şerh-i Mevâkib üzerine talikât,
7-) Eşâsu't- Taşrîf,
8.-) Esmâi'l- Funûn,
9-) Eş'ile,
10-) Risâletu Ricâli'l- Gayb,
11-) Risâletun fî Menâkibi'ş- Şeyh Behâuddîn-i Nakşibendî,
12. Serhu Üsûli'l- Pezdevî,
13-) Serhu Telhîsi'l- Câmı' el-Kebîr.: Fıkıh hakkında.
14-) Serhu Telhîsi'l- Miftâh..


Resim

ResimMoLLa ŞeMSüDDiN-i FFENARî CÂMisi.:

Asıl adı Şemseddin bin Hamza olan Molla FENARî, Osmanlı Devletinin en büyük âlimlerinden olup, Osmanlı Devletinde ilk Şeyhülislâm olan zâttır. Hicri 754 de Fenar adında bir köyde dünyaya gelen Molla Fenarî Hazretleri, Mevlana Alâedin Esved ve Şeyh Cemaleddin Aksarayî ile zamanında bulunan diğer büyük âlimlerden ilim okuduktan sonra tamamlamak için Mısıra gitmiş, Şeyh Kemaleddin Mevlana Ahmedi ve Hacı Paşa'ya talebelik etmiştir. Dini ilimlerde olduğu gibi Fizik, Matematik, diğer akli ve nakli ilimlerde üstün bir dereceye geldikten sonra Anadolu’ya dönerek, Yıldırım Beyazid Han ve Çelebi Mehmed zamanlarında Bursa’da tedris ile meşgul olmuştur..

Adı ve şöhreti her tarafa duyulup Sultanlar, Kumandanlar ve Büyüklerin yanında hürmet ve itibâr görmüştür. Çok sayıda talebe yetiştirmiştir. Zühdü, takvâsı çok, tasavvufta payı vardır. Medine’de vefât eden Şahı Nakşibend‘in halifesi Muhammed Parisa‘nın cenâzesinde bulunmuştur. Molla FENARîHazretleri, Hicri 828 de Sultan İkinci Murad zamanında Şeyhülislâm olmuştur. Altı sene fetva işlerini tam bir adaletle ve hakkaniyetle idâre ederek, Devletin mühim işlerinde kendisiyle istişâre edilerek ilminden görüşünden istifâde edilmiştir Bir ara gözleri görmez olmuş iken, açılınca şükür olarak Şam Yoluyla hacca gitmiştir. Hacdan döndükten sonra Hicri 834 yılında vefât eylemiştir. Bursa’da bir câmi ve medrese yaptırmıştır. Vefâtında onbin ciltten fazla kitap bırakmıştır..

Molla Fenarî Cami 15. yüzyılın başında yaptırılmıştır.15 Mayıs 1969 da Bursa Eski Eserleri Sevenler Kurumu tarafından ve halkın ve mahalli derneğin yardımıyla onarılmıştır.
Molla Fenarî Hazretleri‘nin Doğum tarihi 1350 olup Ölüm tarihi ise 1431 yada 1441 dir. Resimlere bakarsanız caminin kapı girişinde ki mermer de 1431 yazıyor ama kabrinde ki mermer de ise 1441 yazıyor, bu nasıl bir şeydir bilmiyorum. Kimse fark etmiyor mu yine bilmiyorum…

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 18 Eki 2019, 17:50 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11323
Resim

ES SELÂM HeR ŞEy HERKEse,
KULak KEStik=>GÖKte Sese,
KAN-TER İÇİnde =>KIRATım
=>YETİŞtik=>NEFES NEFEse!.


CÜMMLe CÂN EZÂN OKUduk,
RESÛLULLAH =>SALLi-SELLi!.
GÖKLere=>TEVHiD DOKUduk,
=>YEDULLAHLa->RÂSUL ELLi!.


ZEVK 9443


OLÂN =>ŞEHÂDEt AŞI-mız =>OLur!. OLmaz!. OCAĞI-nda
BERDeN SELÂMeN CENNEti =>CÂN CEHENNEM SICAĞI-nda
ALLAH İÇin =>AZM EYyLEdik
Yâ ALLAH!. BiSMiLLâh!. DEdik
“MOLLA ARAP”-ta =>CUMÂ CEM’i.. ULU DAĞ-ın KUCAĞI-nda!.


18.10.19 12:59.
brsbrsm..cumâcemimollaarabcâmimizz..


MîM-Le=>ELİF-i->LÂM-Ladık,
KÛN feyeKÛN=>KELÂM-Ladık!.
=>NÖBEtteYydi=>HİSARcıkta,
BALABAN Beyi=>SELÂM-Ladık!.


YÂ HAYyu’L- HUuu!. ALLAH celle celâlihuu!.

Resim


Resim

ALLAHumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-SeLâmet
İZZet-i İhsÂNınLa LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..


Resim MuhaMMedi MuHABBEtLerimİZLe!....


Resim

MOLLA ARAB CÂMİsi:

Bursa, Yıldırım, Molla Arap Mahallesi Balabancık Caddesi’nde bulunmaktadır. 16.yüzyılın ilk çeyreğinde “Molla Arap” ünvanlı Mevlânâ Mehmet bin Ömer bin Hamza tarafından yaptırılmıştır.
Cami dikdörtgen bir plan üzerine oturtulmuş olup, asıl ibadet alanı üzerinde ardı ardına Dokuz kubbeli olan cami, Bursa Ulu Câmi’den sonra gelen çok kubbeli câmilere örnek teşkil etmektedir. Dört büyük fil ayağı üzerine oturtulmuştur. Câminin duvarları üç sıra tuğla ve moloz taşı ile örülmüştür.
19.yüzyılda meydana gelen bir deprem sonucu câmi kısmen yıkılmış, aksına rastlayan iki kubbe ve kubbeyi taşıyan ayakları sağlam kalmıştır. Ampir üslubunda bir tâmir ile câmi kullanılır hale gelmiş ve üst kısmı dokuz kubbe ile örtülmüştür. Kuzeybatı köşesindeki minâre tuğla gövdeli olup sekizgen kâideden üçgenler aracılığı ile silindirik gövdeye geçilmektedir. Minârenin külahı, Bursa’daki hiçbir minârede benzeri olmayan şekilde boğuntulu ve sivridir. Câminin önünde büyükçe bir avlu vardır.
Câminin yakınında, Molla Arap’a ait olduğu bilinen türbesi mevcuddur.



Resim

MOLLA ARAB
Kaddesallahu sırrahu..


İslâm âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Vâ’iz Muhammed bin Ömer bin Hamza Antâkî olup, lakabı Muhyiddîn’dir. Haleb’den Bursa’ya gelmiş olduğundan dolayı Molla Arab dendi. Bu isimle şöhret buldu. Antakya’da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 938 (m. 1552) senesi Muharrem ayında Bursa’da vefât etti. Kabri, Bursa’nın kıble tarafında, dağa yaslanmış ve kendi adıyla anılan mahallededir. Kabrin bulunduğu yerden bir sokak sonra Molla Arab Câmii bulunur. Bu câmi, 1955 senesinde Bursa Eski Eserleri Sevenler Kurumu tarafından bugünkü şekline getirilmiştir.
Şimdi iki kubbeli ve tek minareli olan bu câmi, eskiden dokuz kubbeli ve üstü kurşun kaplı idi. Zelzelede kubbeler çökünce, iki tanesinin duvarları ve bir kısım kemerleri ile, dışarıda bir minaresi kalmıştır.
Molla Arab’ın dedesi, büyük âlim Teftâzânî’nin talebelerinden olup, Mâverâünnehr’den Antakya’ya geldi. Babası da âlim, sâlih bir zât idi. Molla Arab, küçük yaşta Kur’ân-ı kerîmi, Kenz ve Şâtıbî ve ba’zı eserleri ezberledi. Fıkıh ilmini fazilet sahibi babasından, usûl-i fıkh, kırâat ve Arabî ilimleri, amcaları Şeyh Hasen ve Şeyh Ahmed gibi âlimlerden öğrendi. Hocalarının feyz ve bereketleri ile, ilimde üstün bir dereceye yükseldi. Daha sonra Tebrîz diyarına gitti. Birkaç yıl kalıp, Tebrîzli Mevlânâ Mürîd’den ilim öğrendi. Sonra Antakya’ya döndü. Haleb ve Kudüs’deki âlimlerle görüştü. Çok şey öğrendi. Şöhreti her yere yayıldı. Hacca gitti. Bir müddet mücavir olarak kaldı. Sonra Mısır’a gelip, İmâm-ı Süyûtî ve Şa’bî’nin derslerinde bulundu. Hadîs ilminde icâzet (diploma) aldı. Va’z, ders ve fetvâ verdi. Mısır’daki Çerkez sultanlarından Kayıtbay, onun sohbetlerine katıldı ve va’zlarını dinledi. Ona çok hürmet etti ve sevgisi sebebiyle Mısır’dan ayrılmasına müsâade etmedi. Onu vâ’iz ve müftî ta’yin etti. Molla Arab, fıkıh ilmine dâir “Müstesfâ” ve “Dürer Gurer” kitablarındaki mes’eleleri içinde toplayan “Nihâyet-ül-Fürû’” adlı eseri yazıp, Sultan’a hediye etti. Herkesten hürmet ve saygı gördü.

901 (m. 1495) senesinde Sultan Kayıtbay vefât edince, Molla Arab Bursa’ya gitti. Orada halk ve ileri gelenlerden çok hürmet gördü. Va’z edip, devamlı ALLAHu TeâLâ’nın emir ve yasaklarını bildirdi. Halka, haram ve günahların öldürücü zehir olduğunu anlattı. Sonra İstanbul’a gitti. Burada da va’z ve irşâd ile meşgul oldu. Sultan ikinci Bâyezîd Han, Molla Arab’ın şöhretini işitip dersine geldi. Va’zını dinleyip te’sirli konuşmalarına hayran oldu. Çok defa ziyâretine gelip devletin bekâ ve devamı için duâlarını taleb etti. Molla Arab, “Tehzîbü'ş-Şemâil”, “Hidâyetü'l-İbâd ilâ sebîli'r-reşâd” adlı eserlerini yazıp, Sultan Bâyezîd Hân’a hediye etti. Ayrıca Sultan’ın gazâ sevâbına kavuşmasını istedi. Kur’ÂN-ı kerîm’de, Nisâ Sûresi 95. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Mü’minlerden özür sahibi olmaksızın cihaddan geri kalanlarla, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlar bir olmazlar. Allah, mallarıyla ve canlarıyla savaşanları, derece bakımından oturanlardan çok üstün kıldı. Bununla beraber Allah, ikisine de Cenneti va’detmiştir. Fakat Allah, savaşanlara, oturanların üstünde pek büyük bir mükâfat vermiştir” buyurulduğu üzere, Sultan’ı gazâya teşvik etti. Ve ordu, Yundu seferine çıktı.


لاَّ يَسْتَوِي الْقَاعِدُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ غَيْرُ أُوْلِي الضَّرَرِ وَالْمُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فَضَّلَ اللّهُ الْمُجَاهِدِينَ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ عَلَى الْقَاعِدِينَ دَرَجَةً وَكُلاًّ وَعَدَ اللّهُ الْحُسْنَى وَفَضَّلَ اللّهُ الْمُجَاهِدِينَ عَلَى الْقَاعِدِينَ أَجْرًا عَظِيمًا
Resim--- "Lâ yestevî’l- kâıdûne minel mu’minîne gayru ulîd darari ve’l- mucâhidûne fî sebîlillâhi bi emvâlihim ve enfusihim. Faddalallâhu’l- mucâhidîne bi emvâlihim ve enfusihim alâ’l- kâidîne dereceh (dereceten). Ve kullen vaadallâhu’l- husnâ. Ve faddalallâhu’l- mucâhidîne alâ’l- kâıdîne ecran azîmâ (azîmen).: Özür sahibi olmayan mü'minlerden (savaşa gitmeyip) oturanlar ile ALLAH’ın yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler bir (eşit) değildir. ALLAH, mallarıyla ve canlarıyla cihâd edenleri derece bakımından, oturanların üstünde faziletli kıldı ve ALLAH hepsine “Hüsnâ”yı vaadetti. Ve ALLAH mücahidleri, oturup kalanlar üzerine “büyük ecir” ile üstün kıldı.” (Nisâ 4/95)

Molla Arab, Metan Şehrinin fethine sebeb oldu. Kaleye ilk giren mücâhidler arasında idi. Gazâdan dönüşünde, İstanbul’da va’zlarına devam etti. Sonra ehl ve ıyâliyle (çoluk-çocuğuyla) Haleb’e gitti. Orada Çerkes beylerinden Hayr Bey’den çok hürmet gördü. Hayr Bey onun bütün ihtiyâcını karşılamak istedi. Fakat o, takvâsından, onun zerre miktarı bir şeyini kabûl etmedi. Haleb’de üç yıl kadar va’z, hadîs ve tefsîr ile meşgûl oldu. Bid’at ehli ve bozuk fırkaların zararlarını anlattı. Daha sonra İstanbul’a döndü..

Yavuz Sultan Selim Hân’ı, şiirlerle cihâda teşvik ve tahrik eyledi. Bu maksadla “Es Sedâd fî fedâili’l- Cihâd” kitabını yazdı. Çaldıran seferine katılıp, askere va’z ederek cesâret verdi. Muharebede duâ eder, Pâdişâh: “Âmin!.” derdi. Sarayköy ve Üsküp’te de on sene va’z ve nasihat ederek, çok kâfirin hidâyetine sebep oldu. Sultan Süleymân Hân ile de Engürüs Seferine katılıp, zafer için yaptığı duâları makbûl-i ilâhî oldu. Sonra Bursa’ya gelip, çeşitli kitaplar yazdı. Kimya bilgisi de çoktu.
İki mescid, iki de câmi yaptırdı. Nafakasını ticâret yaparak kazanırdı. Kimseden birşey kabûl etmedi. Hâfızası çok kuvvetli idi. Meşhûr altı hadîs kitabından hadîs-i şerîfleri bilirdi. Âlim, faziletli, mücâhid bir zât idi. Sîret-i Nebevî’yi bildiren “Tehzîbü’ş- Şemâil” ve “El Mekâsıd fî fedâili’l- Mesâcid” adlı kitabları meşhûrdur.

Asıl adı Muhittin Mehmet olmasına rağmen, "Mehmet Molla" ve "Arap Molla" lakabıyla meşhur olmuştur. Kendisine "Arap Va’izi" de denirdi.
Arap diyarından geldiği düşünülerek kendisine bu lakap takılmıştır. Molla Arap hazretlerinin dedesi Hamza, Ailesi ile Türkistan’dan Antakya’ya göç etmiş ve muhtemelen Molla Arap 1460 yıllarda burada dünyaya gelmiştir.
Çocukluğunda Antakya’da , babası Ömer Efendi ile amcalarından ders alan Molla Arap, daha sonra Hasankeyf , Diyarbakır ve Tebriz’de tahsilini devam ettirdi. Tebriz dönüşünde Haleb’de verdiği vaaz, ders ve fetvaları ile ünü her tarafa yayıldı. Ardında Kudüs ve Mekke’de bir müddet tahsil gördü, bu arada Hac görevini yerine getirdi. Daha sonra Kahire’ye geçerek devrin meşhur bilgini Celaleddin es- Suyutî’den ders aldı. Burada yazdığı “en Nihâye” adlı eserini okuyan , vaaz ve sohbetlerine katılan Memlük Sultanı Kağıtbay’ın takdirini kazandı. Sultan’ın ölümüne kadar Mısır’da kaldı. Molla Arap, 1497 yılında Mısır’dan döndü ve Bursa’ya yerleşti.
Etkili vaazları ile Bursalıların sevgi ve beğenisini kazandı. Ardından İstanbul’a giderek vaazlarına orada da devam etti. II. Beyâzıd’ın takdirini aldı. Beyâzıd, Mora Seferine giderken Molla Arap’ı da beraberinde götürdü. Modon Kalesi’nin fethinde kaleye ilk giren gaziler arasında Molla Arap bulunuyordu.

İstanbul’a dönüşünde bir müddet vaazlarına devam eden Molla Arap, âilesi ile birlikte tekrar Halep’e gitti ve orada hadis ve tefsir dersleri okuttu. Vaazlarını sürdürdü. Şah İsmail aleyhtarlığı, onun Osmanlı Ülkesine dönmesine sebep oldu. Yavuz Sultan selim’i Şark Seferine iknâ etti ve Yavuz Sultan Selim ile İran Seferine katıldı.
Daha sonra Rumeli’ye geçen Molla Arap Üsküp’te bir mescid, Saraybosna’da bir câmii ve medrese yaptırdı, 10 yıl boyunca burada tefsir okuttu.

1526 yılında Kanuni Sultan Süleyman’la birlikte Macaristan Seferine katıldı. Sefer dönüşünde Bursa’ya yerleşti 9 kubbeli olarak Molla Arap Câmii’nin inşasını başlattı fakat tamamlayamadan 18 ağustos 1531 de vefât etti. Câminin haziresine defnedildi. O hazireden günümüze yalnızca Molla Arap mezarı kaldı. Mahalle de, ” Mollaarap Mahallesi” adını aldı. Molla Arap, seyâhate meraklı biri idi. Herkese kendini sevdirir , vaktini ders ve nasihatle geçirirdi. Sevimli bir simâya, tatlı bir ifâdeye sahipti. Tefsir, hadis gibi dini ilimler yanında kimya ilminde de engin bir bilgiye sahipti. Kimya ile ilgili kitabı da vardır. Geçimini ticâretle sağlardı. Bir çok öğrenci yetiştirdi ve hayır müesseseleri kurdu.. radiyallahu anhu..


Resim

=>NÖBEtteYydi=>HİSARcıkta,
BALABAN Beyi=>SELÂM-Ladık!.


BALABANBEY.:

İnce lakabıyla da anılan Balaban Bey, I. Murad devrinde yaşamıştır. Abdullah oğlu olduğuna göre köle kökenli olmalıdır. Tokat Beylarbeyi olmuştur. Orhan Bey’in kumandanlarından ve devlet adamlarından olan Balabancık Bey’in oğlu olan Balaban Bey, 1389 yılında yapılan I. Kosova Savaşı’na katılmıştır. Kepecioğlu 1446 yılında öldüğünü yazar. Gömütünün İznik’te olduğu yazılmaktadır. Gelibolu’da medrese, İznik’te de bir Daru'l- Hafız okulu yaptırmıştır..
(Kütük I.shf. 227; Sicili Osmani II, S. 24; Aşıkpaşaoğlu, S. 66)


BALABANBEY KALESİ/BALABANCIK HİSARI.:

Gazi Osman Bey, Bilecik, İnegöl, Sakarya ve Yenişehir’den sonra Bursa’ya (Pınarbaşı- tophane arsında bulunan yer Prusa yani günümüz Bursa’sı) yönelmeyi planlamıştır. Sarp kayalıklarla çevrili Bursa kalesi kolay alınamayacağı için Osman Gazi, biri kentin doğusundaki tepede, diğeri de kentin batısındaki kaplıcaların yakınında olmak üzere, havale kulesi dediğimiz iki tane gözetleme yeri yapmış (bir nevi küçük kale de denilebilir) ve giriş-çıkışları kontrol ederek kenti ablukaya almıştır. Bu iki hisar sayesinde Bursa kuşatma altına alınmış ve Bizans’ın şehre yardım etmesi engellenmiştir.
Bunlardan doğudakine Balaban Bey (Balabancık Alp), batıdakine de Aktimur Bey (Gazi Aktimur Dizdar) kale komutanı olarak atandığı için bu havale kuleleri onların adlarıyla bilinmektedir. İşte bu iki kaleden batıdaki Aktimur Hisarı malesef günümüze ulaşmamıştır. Aktimur Hisarı’nın günümüzde Çelik Palas Oteli’nin üzerindeki tepede olduğu veyahut bugünkü Hamzabey Camii’nin yakınlarına inşa edildiği rivayet edilmektedir.
Balabanbey Hisarı (Bugünkü Mollaarap Mahallesi’nde Balabanbey İlköğretim Okulu’nun hemen yanında) ise ; Osman Gazi tarafından 1303 yılında bir yılda yapıldığı bilinmektedir. Balaban Bey’in bu kalede Osmanlı ordusunu topladığı, 24 yıl bu kalede kalarak Bizanslıları kontrol altında tuttuğu ve 6 Nisan 1326 yılında Bursa’nın Fethini bu kaleden gerçekleştirdiği tespit edilmiştir. Osmanlı’nın Bursa’ya yaptırdığı ilk eserdir. Osman Gazi oğlu Orhan Gazi’ye bu kaleden Tophane surlarındaki Bizans manastırını göstererek, güneşin vurmasıyla parlayan kubbesi için ‘Beni bu gümüşlü kümbede gömün’ vasiyetinde bulunduğu anlatılmaktadır. Osmanlı yapı tarzını yansıtan Balabancık Hisarı’nın duvarları araları üç sıra tuğla konmak sureti ile moloz taştan örülmüştür. Batıdaki kule duvarında pencere izleri görülmektedir. Kulenin arka kısmı doldurulmuş olduğundan doğu ve güney duvarları belirsizdir. Kuzey ve batı duvarlarının bir kısmı mevcuttur. Yıldırım Belediyesi tarafından 2006 yılında restorasyonu ve çevre düzenlemesi gerçekleştirilmiştir..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 283 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1 ... 8, 9, 10, 11, 12

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye