Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 24 Haz 2019, 21:36

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 264 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1 ... 7, 8, 9, 10, 11
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 05 Nis 2019, 23:41 
Çevrimiçi
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 11142
Bu konuyu facebook'ta paylan!
Resim

BAL ARIsı GiBi =>ÂŞIk
ÇİÇEk ÇİÇEk SEVgi ÂŞIk
ALan ÂŞIk VERen MÂŞUk
SEV-SEViL=>SEVgiLi ÂŞIk!.


KÜLÜNGün KALEM EYyLEmiş
=>TAŞLarı DİŞLEmiş PAŞAm
KELÂM->KELÂMuLLAH DEmiş
=>TAŞLara>İŞLEmiş PAŞAm!.


ZEVK 9196

BURAsı BURSA MAHŞERi=>HAKk’a HAYRat BAŞtan BAŞa
HAKk’ın HİKMEti-n İŞLEmiş =>LİVECHİLLAH DAĞa TAŞa
HAZREsinde ÂŞIk LÂMi
BENciLeyin SIRR-ı SÂMi
“CUMÂ CEM’i =>NİYÂZı”nda =>NÂZa NAKKAŞ ALİ PAŞA!.


05.04.19. 12:38
brsbrsam..nakkaş aliefendicâmicumacem’i..


MUHAMMEDî ÂŞIkız BİZ
EKİN GiBi =>BİRe =>YEDi
KUL İHVÂNim SIRRın SALdı
DALga DALga DAMLa DENİZ!.


HeR İŞin=>Şu ÂN HEMHÂLi
BENim PAŞAm>NAKKAŞ ALi
MERMERe İŞLEmiş->KEMÂLi
CELÂL =>KEMÂLi =>CEMÂLi!.



Resim

NAKKAŞ/NAKKER ALİ CÂMİsi.:
Osmangazi Mahallesi Satı Sokak Osmangazi/Bursa..
Bursa merkez Osmangazi İlçesi Hisar semtinde, aynı adla anılan mahalledeki Satı Sokağı'nda mescid. Murat II (salt. 1421-1451) döneminde, Yeşil Cami'nin ve Türbe'nin taş oyma işçiliğini yapan Nakkaş Ali tarafından yaptırılmıştır. Belirlemelere göre mescidin iç ölçülen 5.54 X 6.63; kuzeydeki son cemaat yerinin ise 4.20 X 8.99 metre idi.
Haziresinde Nakkaş Ali'nin oğlu Osman Celebi ile onun oğlu şâir Lâmiî Çelebi'nin mezârları vardır.

NAKKAŞ/NAKKER ALİ Paşa, Yeşil Câmi ve Yeşil Türbenin mermer oymacılığı ve Çini Nakışlarını yapmıştır. Yeşil Câminin Mimarı Hacı İvaz b. Ahi Bayezıt (Hacı İvaz Paşa), Nakkaşı ise Ali b. İlyas Ali’dir. Caminin yazıtlarına göre, yapının bitirildiği tarih Aralık 1419, süslemelerin tamamlandığı tarih ise 1424’dür.
Yeşil Câminin mihrabı, hünkar ve müezzin mahfili çinileri çok kaliteli bir işçilik gösterir. Hünkar mahfilinin çini nakışlarını Nakkaş Ali 1424'de bitirmiştir. Müezzin mahfilinin içinde çini üzerine Farsça olarak "dağlar devrile, gökler çatlasa iki çihanda bu abidenin misli meydana getirilemez" yazılıdır. çini ustası Mecnun Mehmet, nakkaş İlyas Ali oğlu Ali ile diğer ustaları Tebriz'lidir..
Kuzey cephe ortasındaki taç kapısında bulunan Arapça kitabeye göre mimarı Hacı İvaz b. Ahî Bayezıt (Hacı İvaz Paşa); bitirildiği tarih Aralık 1419’dur. İç mekanda, hünkar mahfili üzerinde yer alan yazıttan anlaşıldığı kadarıyla yapının nakkaşı, “Nakkaş Ali” olarak da bilinen Ali b. İlyas Ali’dir. Süslemelerinin tamamlandığı tarih 1424'tür..
Yeşil Türbe, 1421 tarihinde yapılmıştır. Mimarı Vezir Hacı İvaz'dır. Kapı kanatlarının oymasını Tebrizli Ahmet oğlu Hacı Ali, kalem işlerini nakkaş Ali bin İlyas Ali, çini süslemelerini Çinici Mehmet Mecnun gerçekleşmiştir. Türbe Çelebi Mehmet'in ölümünden 40 gün önce bitirilmiştir.


NAKKÂŞ ALİ DERGÂHI.:
Nakkâş Ali Dergâhı Nakkaş Ali Zâviye ve Mescidi’nin kurucusu Ali b. İlyas Ali’dir. Nakkaş Ali Paşa olarak da tanınan bu zât, Timur’la birlikte Bursa'ya gelmiş, Semerkantlı bir nakkaş üstadıdır. Yeşil Türbe’nin nakışlarını yapan ve nakkaşlığın Anadolu’da tanınması ve yayılmasında emeği geçen Ali Paşa, vefât edince inşa ettiği mescid civârına defnedilmiştir. Söz konusu dergâhın ilk şeyhi, XVI. yüzyılın önemli mutasavvıf ve güçlü ediplerinden Mahmud Lâmiî Çelebi’dir. Babası II. Bayezid’in defterdarlarından Osman Çelebi’dir. 878/1473 yılında doğduğu şehir Bursa'da medrese tahsilini tamamlamasının ardından İstanbul’a giderek Nakşî şeyhi Emir Ahmed Buharî’ye (ö. 922/1516)37 intisap eden Lâmiî Çelebi, icâzet aldıktan sonra da Bursa’ya gelerek dedesinin Bursa Hisârı’nda inşa ettiği Nakkaş Ali Zâviyesi’ne yerleşmiştir.

Adı geçen tekkede irşâd faaliyetlerini sürdürürken ayrıca Gülşenî şeyhi İlhami Efendi vasıtasıyla Gülşeniyye Tarîkatı’na intisap ettiği kaydedilmektedir. Nazım ve nesir olarak telif ve tercüme ettiği sayısı otuza ulaşan eserleri sayesinde başta tasavvuf muhitleri olmak üzere ilmiye ve sanat ortamında da haklı ve kalıcı bir yer edinen Lâmiî Çelebi’ye asıl şöhret kazandıran, hiç şüphe yok ki Câmî’nin Nefehâtü’l-Üns min Hadarâti’l-Kuds isimli eserini Türkçeye tercüme etmesidir. 938/1531 yılında vefât etmiş ve hizmet ettiği tekkenin hazîresine defnedilmiştir. Kendisinden sonra tarîkat faaliyetlerinin devam edip etmediği konusunda yeterince bilgi yoktur.


NAKKAŞ ALİ CÂMİsi/Dergâhı Haziresi.:
Osmangazi ilçesi, Osmangazi Mahallesinde yer almaktadır. Yeşil Cami nin nakış işlerini yapan NAKKAŞ/ NAKKER ALİ Paşa Mescidi/Câmisi, Nakkaş Ali tarafından Nakşibendi Dergahı olarak yapılmış, sonradan mescide çevrilmiştir.
Nakkaş Ali Haziresi/ Mezarlığı, başta ünlü şâir Lâmii Çelebi olmak üzere, çoğunlukla Nakkaş Ali neslinden aile bireylerinin gömülü olduğu bir haziredir.
Hazirede 31 adet taş Bursa Hazireleri Kitabında kayıtlı olup, Nakkaş Ali Çelebi (Zâviye nin kurucusu, Lâmii Çelebi nin dedesi) mezar taşı gibi bazı taşlar günümüze ulaşamamıştır..


NAKKAŞ ALİ CÂMİsinin GEÇmişi.:
Hisar’da bir zaman zâviye olarak yaptırılan, zamanla mescide dönüştürülen, fakat uzun zamandır tamamen yok olan Nakkaş Ali Mescidi’nin durumu ile ilgili merhum Kâzım Baykal Bursa ve Anıtları adlı eserinde 1949 yılında şu bilgileri vermektedir: “Adı ile anılan mahallede Eski fırının bitişiğindedir. Moloz taşla yapılmış, dört duvar, üstü ahşap ve yerli kiremidi, minaresiz, minbersiz, kitabesiz, kadı dışı, cemaat elinde Ramazanlarda namaza açıktır.” (s. 63) 1949 yılında bu halde târif edilen Nakkaş Ali Mescidi, aslen Bursalı olan ve Yeşil Camii’nin nakış işlerini yapan Ali bin İlyas tarafından, aynı adla anılan bir zâviye olarak yaptırılmış, zâviyenin bir bölümü zamanla mahalle mescidine dönüştürülmüştür. Bursa tarihi ve tarihi eserleri hakkında birçok eser yazan Mehmed Şemseddin Efendi, Yâdigâr-ı Şemsî adlı eserinde, Nakkaş Ali Zâviyesi’nin halen mahalle mescidi olarak kullanıldığını ve zâviyelikten eser kalmadığını, bunu aslına döndürmek için kadirşinâs insanların olmadığını belirtmektedir. (age, s. 549) Mescidin bânisi, Timur ile Buhara’ya giden ve sanatını burada ilerleterek Bursa’ya dönen Nakkaş Ali, Yeşil Camii’nin muhteşem nakışlarını bu mekânda tasarlamış olmalıdır. Onun bu muhteşem eserlerine karşılık ne yazık ki vefât ettiğinde defnedildiği hazirede mezar taşını bile koruyamamışız. Nakkaş Ali’nin oğlu Osman Efendi, II. Bayezid devrinde defterdârlık yapmıştır. Vefât ettiğinde İstanbul değil de babasının Bursa’da yaptırmış olduğu mescidin haziresine defnedilmesi önemlidir. Onun hakkında en önemli bilgilerimiz, bugüne kalan mezar taşındaki yazılı bilgilerdir. Taşta adının Osman Çelebi bin Nakkaş Ali olduğu, defterdâr olup, 907/1501-2 tarihinde vefât ettiği yazılmaktadır..

Nakkaş Ali Mescidi haziresindeki en mühim simalardan birisi hiç şüphesiz ki Nakkaş Ali’nin torunu ve Osman Çelebi’nin oğlu Lâmi’î Çelebi’dir. Bursa’da 878/1472 tarihinde dünyaya gelmiş, burada eğitimini tamamlamış, özellikle Muradiye Medresesi müderrislerinden dini ilimleri tahsil etmiştir. İstanbul’da dönemin meşhur Nakşibendî şeyhlerinden Seyyid Ahmed Buharî’den Nakşî icazet almış ve dedesinin yaptırmış olduğu zâviyede postnişin olmuştur. Lâmi’î Çelebi’nin en önemli özelliği 50 civarında eser tercüme ve telif etmesidir. Bunların arasında Abdurrahman Camiî’den tercüme ettiği ve Anadolu’da yaşayan sufîleri ilave ettiği Nefehatü’l-Üns (terc. Evliyâ Menkıbeleri) adlı eserdir. Şerefü’l-İnsan (haz. Sadettin Eğri, Harvard Ün.) ve Divanı’nın yanı sıra, Bursa hakkında yazdığı ve Kanunî Sultan Süleyman’a takdim ettiği Şehrengiz-i Bursa adlı eserleri de yayınlanmıştır. Lâmi’î Çelebi’nin Bursa ve Uludağ hakkında yazdığı Münâzara-i Sultân-ı Bahâr Bâ-Şehriyâr-ı Şitâ- Bahar Sultânı ile Kış Şehriyârı’nın Uludağ’da Savaşı isimli eseri de Uludağ Ün. Fen Edebiyat Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Sadettin Eğri tarafından Bir Bursa Efsanesi adıyla neşredilmiştir. (İstanbul 2001)..

Lâmi’î Çelebi bu eserinde Bursa ve Uludağ hakkında bilgiler verir. Esere göre;
Bursa, cennet köşelerinden İrem’e benzeyen, eşi ülkeler arasında yaratılmamış, ırmaklarının suyu cennetteki Tesnim Suyundan daha latif bir şehirdir. Daha sonra Uludağ’da bahar ile kış mevsimlerinin kavgasını alegorik bir tarzda anlatan Lâmi’î Çelebi, bu vesileyle dağdaki çiçeklerden, rüzgarlardan, derelerden, sulardan, yaylalardan bahseder. Uludağ’da Babunç, Nesteren, Yâsemen, Semen, Nergis, Lâle, Zambak, Şakayık, Niliüfer, Karanfil, Sûsen gibi çiçekler vardır ve bunlar silahlarıyla donatılmış birer asker gibidirler. Mollaalan, Kurtbelen, Felek Meydanı, Sarıalan, Şâhimefendi, Karagölcük, Çatalhöyük, Hızırbey, Sobran, Kırıkpınar, Dokuz Kaynak, Kuşyokuşu, Peyk Yaylağı, Karagöl, Gülümgöl, Çukurçemen gibi yaylalar ise; Kızılcayel, Akçayel, Şimâl Rüzgârı, Kasırga, Zemheri gibi rüzgârlar ve yukarıda adı geçen çiçeklerin silahlarıyla savaştığı ve ele geçirmek için çalıştıkları savaş meydanlarıdır. Lâmi’î Çelebi, tabiat unsurlarını Uludağ’da efsanevi bir tarzda savaştırarak insanlara bir mesaj vermeye çalışır..


Resim
NAKKAŞ Ali b.İlyâs Ali KİMdir.:
xv. YÜZYIL OSMANLI NAKKAŞI.

Nakkaş Ali olarak da bilinen Ali b. İlyâs, Osmanlı şâir ve yazarlarının önde gelen isimlerinden Lâmiî Çelebi'nin dedesidir. Bursa'da doğdu. Ankara Savaşı'ndan sonra Timur'la birlikte Semerkant'a gitti (1402). Orada nakkaşlığın inceliklerini öğrenerek sanatında ilerledi. O bölgedeki çeşitli eserleri inceleyip bilgisini arttırdıktan sonra Bursa'ya döndü.
Buradaki çalışmalarıyla kısa zamanda tanındı. Bu sebeple mimar İvaz Paşa Çelebi Mehmed adına Bursa'da yaptığı Yeşilcami ve Yeşiltürbe'nin kalem işleriyle çinilerini, taş ve ahşap satıhlar üzerindeki nakışlarını ona yaptırdı. Hünkâr mahfilinin merkez kubbesine bakan Bursa kemeriyle baklava dilimli kuşak arasında yer alan iki satırlık Arapça çini kitâbeden, kalem işlerinin 827 Ramazanı sonlarında (Ağustos 1424) tamamlandığı ve nakkaşın Ali b. İlyâs Ali olduğu öğrenilmektedir.
Nakkaş Ali Bursa'da Kaleiçi semtinde bir mescid yaptırmış ve vefâtında bu mescidin kıble tarafındaki haziresine gömülmüştür. 1854'te meydana gelen büyük depremde yıkıldıktan sonra basit bir biçimde ve kiremit örtülü olarak yeniden inşa edildiği bilinen bu mescid günümüze, beden duvarlarının yarısına kadar olan kısmı yıkılmış, hazîresi ise kısmen sağlam bir vaziyette gelebiImiştir..

1940 yılında Halim Baki Kunter'in temizleterek tanzim ettirdiği hazirede Nakkaş Ali'nin mezar taşına ait olması mümkün bir parça bulunmuş, kabri ise daha önce açılan yol sebebiyle muhtemelen tahribata uğradığı için belirlenememiştir.
Ancak ortaya çıkarılan kabirler arasında aynı aileden altı kişinin mezarları tesbit edilmiştir. Bunlar arasında, II. Bayezid'in defterdârlarından olan ve 907'de (1501) vefât eden Nakkaş Ali'nin oğlu Osman Çelebi ile onun oğlu şâir Lâmiî Çelebi' nin 938 (1531) tarihli mezar taşları da bulunmaktadır. Halim Baki Kunter hazîreyi tanzim ettirdikten başka, mevcut taşların fotoğraflarıyla birlikte okunuşları ve tercümelerini de yayımlamış, ayrıca mescidin tamir ettirilerek ibadete açılması gerektiğini belirtmiştir.
Satı caddesi ile Bedizci sokağı kavşağında bulunan ve Bursa'nın en eski eserleri arasında yer alan mescid bugün tamamen yıkılmış halde olup hazîresi ise duvarla çevrilerek korumaya alınmıştır..

BİBLİYOGRAFYA.:
A. Gabriel. Une capilale .lurque: Brousse,Paris 1958. I, 93: Ayverdi. Osmanlı (Mi'mârîsi II, s. 94, 327; Kâzım Baykal. Bursa ve Anıtları İstanbul 1982, s. 138·141; Türkiye 'de Vakıf Abideler ve Eski Eser/er, Ankara 1983, 111,138·139, 218, 227; Oktay Aslanapa. Türk Sanatı. İstanbul 1984, s. 230; Franz Taeschner, "Ali b. İlyâs Ali", AI. V 119381. Suppl. : I. Preli'minary Materials for a Dictionary of Islamic Artists, s. VII·V111; Halim Baki Kunter. "Kitâbelerirniz", VD, 11 ( 19421. s. 44 ı ·442. İSAM; ALi ALPARSLAN..


Resim
LÂMİ’Î ÇELEBİ, Mahmûd b. Osmân
(d.878/1472-3-ö.938/1532)
Divan şâiri, Nasir..

Asıl adı Mahmûd, babasının adı Osmân’dır. Kaynaklarda adı Mahmûd bin Osmân bin Nakkâş Alî bin İlyâs olarak geçer. Bursa’da doğdu. Çok iyi bir medrese eğitimi aldı, Muradiye Medresesi’nin iki tanınmış müderrisi Mollâ Ahaveyn ve Mollâ Mehmed bin el-Hâc Hasanzâde’den ders alan Lâmiʻî, İslâmî ilimleri öğrendikten sonra Nakşî şeyhlerinden Emîr Ahmed Buhârî Hazretleri’ne (ö. 922/1516) intisap ederek Nakşibendî tarikatine girdi. Nakşibendî tarikatine girmesinin en büyük nedeni, üzerinde çalıştığı ve Türk edebiyatına kazandırdığı eserlerin yazarları olan ünlü İran mutasavvıfı Câmî’nin (ö. 898/1492) ve Çağatay Türkçesinin kurucusu sayılan Alî Şîr Nevâyî’nin (ö. 906/1501) de Nakşibendî olmasıdır. Lâmiʻî, Şerh-i Esmâ’ü’l-hüsnâ adlı eserinde kendisinden “Nevâyî-veş mürîd-i Şeyh Câmî” olarak söz eder (Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, Hacı Mahmud Efendi 4046/2: yk. 11b). Lâmiʻî, bu iki büyük ustadan Câmî’nin o denli tesiri altında kalmıştır ki onun önemli eserlerini Türkçeye tercüme etmiş ve “Câmî-i Rûm” olarak anılmıştır. Âşık Çelebi (ö. 979/1572), bunu: “Câmî mü’ellefâtın çok terceme itdügi eclden Câmî-i Rûm dirlerdi.” şeklinde ifade etmektedir (Kılıç 2010: 746).
Lâmiʻî, önemli ve güzel sanatlarda şöhret yapmış bir aileye mensuptur. Babası Osmân Çelebi, II. Bâyezîd’in (ö. 918/1512) hazine defterdarıdır. Annesinin ismi ise Dilşâd Hatun’dur. Büyükbabası Nakkâş Alî ise Timur’un (ö. 807/1405) Anadolu’yu istilâsı sırasında Semerkand’a götürülmüş, orada nakkaşlığını ilerleterek Bursa’ya dönmüştür. Bursa’daki ünlü Yeşil Cami’nin nakışları Nakkâş Alî’ye aittir. Gibb, onun kimi minyatürlü eserlerin tezhiplerini de yapmış olabileceğini söylemektedir (Gibb 1904: III/20). Nakkâş Alî, daha sonra Bursa’da Orta Pazar mevkiinde bir mescit yaptırmış, muhtemelen bu mescidin çinilerinin süslemelerini de kendisi yapmıştır. Fakat bugün Nakkâş Alî’nin mezar taşına bu mescit haziresinde rastlanmamaktadır. Bununla birlikte Lâmiʻî’nin gerek kendi gerekse babasının mezar taşı, büyükbabasının yaptırdığı mescidin haziresindedir. Oğulları Ahmed Çelebi ve Mehmed Çelebi de aynı hazireye gömülmüştür. 1969 yılında Lâmiʻî’nin mezarını ziyarete gittiğimde harap bir şekilde bulunan mescit, üç dört sene evvel çok güzel bir şekilde restore edilmiştir.
Lâmiʻî, Fâtih Sultân Mehmed (ö. 886/1481) devrinin son zamanlarında doğmuş, altmış yıllık ömründe II. Bâyezîd, I. Selîm (ö. 926/1520) ve Kânûnî Sultân Süleymân (ö. 974/1566) devirlerini yaşamıştır. Kaynaklara göre Lâmiʻî İstanbul’a hiç gelmemiş, bununla birlikte daha hayattayken yazarlık ve şâirlik gücünü kabul ettirmiştir. Bursa, 726/1326’da Orhan Bey (ö. 763/1362) tarafından fethedildikten sonra Osmanlılar’ın payitahtı olmuş, böylece hem pek çok tarikatin ve takipçilerinin toplandığı bir yer haline gelmiş hem de bir kültür merkezi olarak işlevini yerine getirmiştir. Gerek Timur’un yağmalaması gerekse payitahtın İstanbul’a taşınması, Bursa’nın önemini azaltmamıştır. Bursa’nın hâlâ bir kültür şehri olması ve Lâmiʻî’nin Emîr Ahmed Buhârî’ye olan bağlılığı, onun Bursa’dan ayrılmamasının nedeni olmalıdır. Bunun yanı sıra Lâmiʻî’nin Bursa’yı çok sevmesi söz konusudur, bunun en önemli tanığı Bursa Şehr-engîzi’dir. İşte Lâmiʻî böyle bir ortamda yetişmiş ve almış olduğu eğitim ve kültür, onun bir entelektüel olarak gelişmesini sağlamıştır. Onu hayatı boyunca destekleyen iki kişi olmuştur, bunlar her ikisi de şeyhülislâm olan Fenârîzâde Muhyiddîn Çelebi (ö. 954/1548) ve Kâdirî mahlasıyla şiirleri bulunan Abdülkâdir Hamîdî Çelebi’dir (ö. 955/1548).

Lâmiʻî, Emîr Ahmed Buhârî’yi kendisine şeyh olarak seçmiş ve Nakşibendî tarikatine girmiştir, ona olan bağlılığını ve saygısını zaman zaman eserlerinde dile getirmiştir. Dîvân’ında Emîr Buhârî’yi methettiği şiirleri, Nisâbü’l-Belâga adını verdiği münşeatında ona yazdığı mektupları, gerek Dîvân’ında gerekse Hüsn ü Dil’de ona olan övgüleri, Lâmiʻî’nin hem Emîr Buhârî’nin manevî kişiliğine hem de Nakşibendîliğe bağlılığını gösterir.

Lâmiʻî, eserlerini 37 yaşındayken oldukça geç bir yaşta vermeye başlamış olmasına rağmen ondan sonraki yıllarını hiç boş geçirmemiş, arkasında otuzun üzerinde eser bırakarak 60 yaşında (938/1532) hayata veda etmiştir. Ölüm tarihine düşürülen tarihler de 938 tarihini tutar. Bunlardan biri Lâmiʻî’nün ide Hak rûhını şâd tarih mısraıdır ki ebced hesabı ile 938 tutmaktadır. Bu konularda oldukça dikkatli olan ve Lâmiʻî’nin değerlendirmesini uzun uzadıya yapan Âşık Çelebi’nin Lâmiʻî’nin ölüm tarihini 940 olarak göstermesi bir zuhûl olmalıdır (Kılıç 2010: 748). Ölüm tarihi diğer tezkirelerde yoktur, yalnızca Tercüme-i Şakâyık’ta verilmiştir (Mecdî 1269: 432). Mezar taşında da ölüm tarihi yazılı değildir, sadece el-merhûm Şeyh Lâmiʻî bin ʻOsmân yazılı bir kitabesi bulunmaktadır. Buradan da onun sonunda Nakşibendî şeyhi olduğunu çıkarırız. Âşık Çelebi, Lâmiʻî Çelebi’nin özel hayatından da bahseder ve Lâmiʻî’nin hayatının son zamanlarında arkadaşlarının ısrarı ile Tatar Memi adlı bir güzel için bir gazel yazdığını ve bu yüzden zor durumda kaldığını söyler. Tatar Memi’nin İsli Abdî lakabıyla tanınan hayranlarından biri, Lâmiʻî’yi olmadık sözlerle halkın diline düşürmüş ve zaten çok geçmeden de Lâmiʻî Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Hümâ Hatun adında bir hanımla evlenmiş, ondan Ahmed Çelebi, Dervîş Mehmed Çelebi ve Abdullâh adında üç oğlu ile Safiye Hatun adlı bir kızı olmuştur. Ayrıca İbrâhîm adlı bir oğlu ile Zeyneb Hatun adlı bir kızı olduğu da bilinmektedir (Erünsal 1990: 180). Dervîş Mehmed Çelebi de şâirdir, Lemʻî mahlasını kullanan Dervîş Mehmed Çelebi’nin Bahrü’l-Evzân adlı aruzla ilgili bir risalesi bulunmaktadır. (Bursalı Mehmed Tâhir 1338: II/495)

Lâmiʻî, Arapça ve Farsçayı iyi bildiği gibi nazım ve nesir tercümelerinde de üstattır. Âşık Çelebi, Lâmiʻî’nin nazım ve nesirdeki ustalığını anlatırken: “Şiʻr ü inşâyı şîr ü şeker gibi cemʻ itdi ve nâvdân-ı hâme-i dü-zebânınuñ birinden cûy-ı şîr-i şîʻr ve birinden âb-ı nâb-ı inşâ akıtdı.” (Kılıç 2010: 745) demektedir ki eserleri de Âşık Çelebi’nin bu değerlendirmesini teyit etmektedir. Fakat Âşık Çelebi’nin Lâmiʻî hakkındaki bu övgüleri Âlî (ö. 1008/1600) tarafından şiddetle eleştirilmiş, onun mesnevilerinin lezzetsiz, tatsız tuzsuz, şiirlerinin ve kasidelerinin zamanın önemli meselelerinden tamamen yoksun olduğu şu cümlelerle ifade edilmiştir: “Yûsuf u Züleyhâ-yı Hamdî var iken mezbûruñ mesnevîlerine raġbet olınmaz. Gûyâ ki sözleri nemekîn degüldür. Yâhûd kesret-i nemekden lezîz ü şîrîn degüldür. Eşʻâr u kasâ’idi hod cerâ’id-i rûzgârdan külliyetle maʻdûmdur.” (İsen 1994: 266). Âlî, özellikle Lâmiʻî’nin Âşık Çelebi tarafından “Câmî-i Rûm” olarak anılmasına “Eyne’s-serâ ve eyne’s-Süreyyâ?” (Yeryüzü nerede, Süreyyâ yıldızı nerede?) deyişini kullanarak karşı çıkmış, hatta daha sonraki tezkire yazarlarını da Âşık Çelebi’yi takliden aynı şeyi söylemekle suçlamıştır (İsen 1994: 266). Oysa Âşık Çelebi, tezkiresinde Câmî’nin birçok eserini tercüme ettiği için Lâmiʻî’ye “Câmî-i Rûm” dendiğini söyler, bu ibareden onu Câmî ayarında tuttuğu çıkarılamaz. Sehî Bey (ö. 955/1548), Heşt Bihişt adlı tezkiresinde “Câmî-i Rûm” tabirini kullanmasa bile Lâmiʻî’yi Câmî’yle mukayese etmiştir (Kut 1978: 166). Latîfî de (ö. 990/1582) Lâmiʻî’ye “Câmî-i Rûm” dendiğinden bahseder, bu lakabın ona ilim erbabı tarafından çok eser vermiş olması açısından verildiğini belirtir. Fakat Âlî, nedense sadece Âşık Çelebi’nin sözlerini değerlendirmeye almıştır. Âşık Çelebi’nin bu yargılarına karşı çıkış, acaba onun Âlî’yi tezkiresine almaması yüzünden midir? Aralarında bir anlaşmazlık olduğu açıktır. Lâmiʻî de inşâ ile uğraştığı için mi Âlî’den nasibini almıştır acaba? Gerçi Latîfî, tezkiresinde “nazım ve inşâ”dan anlayanlar tarafından onun gerek şiirlerinde gerekse nesrinde “renk ve ruh” olmadığını, eserlerindeki pek çok ibarenin alelade ve herkesçe söylenen şeyler olduğunu ve başkalarından alındığı üzerinde fikir birliği olduğunu söylüyorsa da, bunun karşılaştırmalı bir incelemeden sonra verilmesi gereken bir hüküm olması gerektiğini de söyleyerek kendi fikrini Lâmiʻî lehinde şöyle ifade eder: “Bunda olan külliyyet ü câmiʻiyyet şuʻarâ-yı Rûm’uñ birinde yokdur.” (Canım 2000: 476).

Lâmiʻî, otuza yakın eser vermiştir, Şerefü’l-İnsân adlı eserinin mukaddimesinde eserlerinin sayısının gündüz ve gece saatlerinin toplamı gibi 24 olduğunu söylemektedir. Eser sayısı, görülen iki Şerefü’l-İnsân nüshasına göre şöyledir (Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, Bağdatlı Vehbi, 1557: yk. 8b; aynı kütüphane, Hacı Mahmud Efendi 2454: yk. 7a):

Mensur Eserler:
1-) Şevâhidü’n-Nübüvve,
2-) Nefahâtü’l-Üns,
3-) Risâle-i Tasavvuf,
4-) Hüsn ü Dil,
5-) Münâzara-i Bahâr u Şitâ,
6-) Şerh-i Dîbâce-i Gülistân,
7-) Münşe’ât-ı Mekâtîb,
8-.) Hall-i Muʻammâ-yı Mîr Hüseyn,
9-) Risâle-i ʻArûz,
10-) Menâkıb-ı Üveysü’l-Karanî,
11-) ʻİbret-nâme,
12-) Risâle-i Esvile mine’n-Nübüvve.

Manzum eserler:
1-) Mevlidü’r-Resûl,
2-) Maktel-i İmâm Hüseyn,
3-) Salâmân u Absâl,
4-) Şemʻ ü Pervâne,
5-) Gûy u Çevgân,
6-) Ferhâd-nâme,
7-) Vâmık u ʻAzrâ,
8-.) Kıssa-i Evlâd-ı Câbir,
9-) Lügat-i Manzûme,
10-) Dîvân-ı Eşʻâr,
11-) Şehr-engîz,
12-) Risâle-i Hall-i Fâl..

Lâmiʻî, Şerefü’l-İnsân’ın mukaddime kısmında ayrıca eseri yazdığı zaman 55 yaşında olduğunu da belirtir (Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, Hacı Mahmud Efendi 2454: yk. 6b). Bu vesileyle Şerefü’l-İnsân’ın telif tarihinin 933/1526-27 olmasından yola çıkılarak Lâmiʻî’nin de doğum tarihi tespit edilebilir (878/1473). Şerefü’l-İnsân’la birlikte bu yaştaki eser sayısı 25’e çıkar.
Mensur Eserleri: Eser sıralaması Şerefü’l-İnsân’da verilen sıraya göre yapılmıştır, Şerefü’l-İnsân’dan sonra yazılanlar ayrıca belirtilmiştir..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 13 Nis 2019, 19:21 
Çevrimiçi
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 11142
Resim

VAKTin RABBın=>BİLen İNsÂN
CÜMMLe CUMÂ=>SIRRı-SULTÂN
NÛR-u MUHAMMEd=>NÛRULLAH
CÂNda>CÂNÂN=>CEVR-i CİHÂN!.


ZEVK 9203

RAHMÂN NEFHASI’n NEYZENi =>NÂZ NEFESLedik NEYyLEdik
YUSEBBiHu SALÂtın DUYduk=>UYduk=>NEFSimiz HEYyLEdik
EL MENNÂN’ın MİNNEtinde
>RESÛLULLAH SÜNNEtinde
=>YEŞİL CÂMi CENNEtinde==>CUMÂmızı ==>CEM’ EYyLEdik!.


12.04.19 13:14.
brsbrsm..yeşilcâmimizzde..



SIRR NEFESLi BURSA EZÂNı
YEDi SESLi =>BURSA EZÂNı
=>YEDi DAĞın=>EZEL-EBED
=>NÂZ NESLi>BURSA EZÂNı!



Resim

ALLAHumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..



Resim

BURSA YEŞİL CÂMİİ:

Bursa’da ilk dönem Osmanlı mimarisinin önemli örnekleri arasında yer alan bir tarihi yapı. Câminin ünü, çini kaplamalarından gelir.
Câmi, adını verdiği Yeşil semtindedir; Yeşil külliyesi yapılarındandır. “Yeşil” adını, bir zamanlar minarelerinde bulunan yeşil renk ağırlıklı süslemelerinden aldığı düşünülür. Halen aktif olarak kullanılan câminin kapasitesi 2000 kişidir.
Kuzey cephe ortasındaki taç kapısında bulunan Arapça kitabeye göre mimarı Hacı İvaz b. Ahî Bayezıt (Hacı İvaz Paşa); bitirildiği tarih Aralık 1419’dur. İç mekanda, hünkar mahfili üzerinde yer alan yazıttan anlaşıldığı kadarıyla yapının nakkaşı, “Nakkaş Ali” olarak da bilinen Ali b. İlyas Ali’dir (ünlü divan şairi Lâmiî Çelebi’nin babası) ; süslemelerinin tamamlandığı tarih 1424'tür. Osmanlı sultanlarından Çelebi Mehmet’in emri ile yapılan câmi; Sultan’ın ölümü üzerine II. Murad devrinde tamamlanmıştır.
Yeşil Câmii, Çelebi Mehmet tarafından aynı zamanda hükümet konağı olarak inşa edilmiş iki katlı, iki kubbeli görkemli bir yapıdır.
Câmi, ters T planlıdır. Kronolojik sıraya göre bu plandaki yapıların, Orhan Gazi Câmii ile Yıldırım Câmii'den sonra üçüncüsüdür. Câminin büyük ve olağanüstü oyma süslemeleri bulunan ana kapısı kuzey cephede yer alır. Kapıdan yan odalara açılan dar bir koridora girilir. Asıl ibadet alanına Bizans başlıklı iki sütunun ortasındaki alçak bir kapıdan girilir.
İbadet mekanın iki yanındaki simetrik odalar, sancaklardan gelenlerin meselelerinin görüşüldüğü yerler olarak yapılmıştı. Doğudaki oda Anadolu Beylerbeyliği’nden gelenler için, batıdaki oda Rumeli Beylerbeyliği’nden gelenler için kullanılıyordu. Daha sonraları bu odalar mahkeme salonu olarak kullanılmıştır. Girişin iki yanındaki merdivenlerle üst kata çıkılır. Yapının üst katında ortada hünkar mahfili, iki tarafında saray daireleri bulunur.
İbadet mekanı, aynı eksen üzerinde üzerli birer kubbe ile örtülü iki ana mekandan oluşur. Kubbelerin çapı 13metre, yerden yüksekliği ise 25metredir. Her iki kubbe büyük bir kemer ve kilit taşı ile birleştirilmiştir.


Mermer İŞçiLiği:

Câminin yapımında Marmara Adası’ndan getirilen mermer kullanılmıştır; eser, Bursa’da yapılan ilk mermer abidedir. Eserin ön yüzü, pencereleri, kapısı, kitabeleri, kapı tavanı mermer işçiliğinin en güzel örneklerindendir.

ÇiniLeri:

Câmi, mimari özellikleri yanında çini süslemeleri ile de büyük bir öneme sahiptir. Özelikle iç mekânda eyvanlar, müezzin mahfilleri, hünkar mahfili, tabhaneler, şahnişinler ve mihrap çini süslemenin yoğun olarak kullanıldığı bölümlerdir. Bunlar arasında bütünüyle çini ile kaplanmış mihrap zengin süslemeleriyle dikkat çeker.
Mihrap, eserin güney cephe ortasındadır. 1067 cm. yüksekliğinde ve 628 cm. genişliğindedir ve sır tekniğinde çinilerle kaplanmıştır. Erken Osmanlı döneminin ilk çini süslemeli mihrabıdır. Ağırlıklı olarak bitkisel motif ve kompozisyonlara sahip çinilerle kaplanmıştır. Yeşil Câmii’indeki çinileri yapan usta, "Mecnun Mehmet’tir".


AHşap İŞçiLiği:

Yeşil Câmii’nin giriş kapısı ve pencere kapakları, devrin ahşap işçiliğinin güzel örneklerindendir. Mihrabın batısında bulunan, tepesi altıgen külahla örtülü minber de özenli bir ahşap işçiliğinin ürünüdür.

Hat ESeRLeri:

Mihrap eyvanının doğu ve batı pencereleri üzerinde duvara asılmış birbirinin eşi olan daire biçiminde iki yazı levhası bulunur. Levhalarda “Amme suresi” yazılıdır.[4] Biri yeşil, biri kırmızı olan bu yazılardan birinde Bursa’da 19. yüzyılda valilik yapmış Ahmet Vefik Paşa’nın adı geçer.

MinareLeri:

Câminin minarelerinin birisi kuzeybatı, diğeri güneybatı köşesindedir. Minareler yapının 1855 depreminin ardından, 19. yüzyıl sonlarına doğru yapılmıştır. Orijinal minarelerin câmiye adını veren yeşil çinilerle kaplı olduğu düşünülür.

KüLLiye YAPıLarı:

Yeşil Câmii'nin inşasından sonra batısına medrese, doğusuna imaret yapılmıştır. Medrese, “Sultaniye Medresesi” olarak anılırdı. Medrese binası, günümüzde Türk İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılır.
Câminin karşısında Bursa'nın en değerli anıtsal yapılarından biri olan Yeşil Türbe bulunur.
Bursa’daki “Sultan Han” ve “Fidan Han” adlı hanlar, Yeşil Câmii’nin inşasından sonra Çelebi Mehmet’in isteği ile Hacı İvaz Paşa tarafından Yeşil Câmii’ye gelir sağlamak için inşa edilmiştir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 19 Nis 2019, 20:53 
Çevrimiçi
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 11142
Resim


Resim

Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..


Resim

YEŞİLLi YEDi RENGİYyLe
ŞÛUR-u MuhaMMed YOLu
HAKK ÂŞIKLar ÂHENGİYyLe
HUŞÛ DOLu =>HUZÛR DOLu!.


ZEVK 9211

FETHuLLAH’ın =>FÜTÜHÂta =>AKIŞıdır ORHAN GÂZi
=>İLk CÂMİsi =>YEDi RENKLi NAKIŞıdır ORHAN GÂZi
CÂN BURSAma=>İSLÂM TÂCI’n TAKIŞıdır ORHAN GÂZi
İSLÂM MEŞÂLESİn =>İLKin ==>YAKIŞıdır ORHAN GÂZi!.


19.04.19 13:06
brsbrsbzrı..orhangazicâmisicumacem’imizz..


Bismi Huu =>BİSMİLLahi
KEREMuLLAh LUTFULLAhi
=>Ve ABDuhu>RASÛLuhi
NASRuLLAhi>FETHuLLAHi
=>FÜTÜHÂti>FAZLuLLAhi
SIRR-ı SIRFf>SEBÎLiLLAHi
KuL İHVÂNim>HAKk’a HİZMet
=>VASL-ı VEDÛD>VECHiLLAhi!.


celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem..


Âmin Yâ Latîf Yâ Kerîm ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Rahîm Yâ Vedûd ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Fettâh Yâ Gaffâr ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Settâr Yâ ALLAH ALLAH celle celâluhu!..

Âmin... Âmin... Âmin... Âmin!.. Yâ Muîn Celle Celâluhu.


Resim


Resim

ORHAN GAZİ BEY CÂMİİ:

Orhan külliyesinin içindeki câminin kapısı üzerindeki kitabede binânın 1339 yılında II. Osmanlı Sultanı Orhan Gazi Bey tarafından yaptırıldığı, Karamanoğlu Mehmed Bey tarafından 1413 yılında yaktırıldığı, Çelebi Sultan Mehmed döneminde 1417 yılında onarıldığı belirtilmektedir. Bursa’daki ilk zâviyeli plan şemâlı câmidir. Mihrab ekseninde arka arkaya kubbeyle örtülü iki mekan, yanlarda iki tane eyvan ve son cemaat mahalli ile plan tamamlanmıştır. Câmi’nin ana ibâdet mekanının üzerinde sekizgen kasnağa oturan iki kubbe ile yandaki eyvanların üzerinde daha küçük kubbeler bulunmaktadır. Duvarları değişik biçimlerde bir araya getirilen moloz taşı ve tuğla ile örülen Câmi’nin tek minâresi kuzeydoğudadır. Tuğladan yapılmış kirpi saçaklar ve duvarlardaki rozetler binâya özgünlük kazandırmaktadır. Duvarları üç sıra tuğla ve bir sıra kesme taş ile örülen beş gözlü son cemaat yerinin önünde kesme taştan yapılmış altı adet ayak, sivri tuğla kemerlerle birbirine bağlanmıştır; yan cephelerinde ise ana kemerin ortasında, devşirme Bizans başlıkları olan birer sütun kullanılarak ikişer kemer elde edilmiştir. Son cemaat yerinin üzeri ortada üç kubbe, iki yanda tonozla örtülüdür. 1855 depreminde büyük ölçüde tahrip olan Câmi birkaç kez tamir edilmiş, 1905 yılında Vali Reşid Paşa dönemindeki tâmir sırasında daha önce bulunmayan doğu kapısı açılmıştır.

(Bursa Kültür Varlıkları Envanteri: Anıtsal Eserler, Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları,162)

Resim

Osmanlı Devleti'nin ilk devir yapılarından ve "T" planlı câmilerin ilkidir.
Yığma taş, kesme taş ve tuğla örülmüş olan câminin beş bölümlü son cemaat yeri ortada üç küçük kubbe, yanlarda birer aynalı tonoz ile örtülüdür. Cephelerde tuğla rozet, güneş kursu, iki katlı kirpi saçaklar ve iki katın pencerelerle zengin bir görünüm kazandırılmıştır. Bizans sütun ve sütun başlıkları gibi devşirme malzemelerin yer alması, arkaik bir hava verir. Câmide yer alan motifler sadedir. Mihrab üzerinde 14.yy.'ın en güzel alçı süslemeleri vardır. Karamanoğlu II. Mehmed Bey'in 1413 yılında Bursa'yı işgali sırasında büyük ölçüde tahrip gören yapı, Çelebi Sultan Mehmed döneminde 1417 yılında Vezir Beyazıd Paşa tarafından onarılarak ibadete açılmıştır. Cephedeki alt pencereler 1904 yılında, tuğla minâre 1905 yılında onarılmıştır.

Orhan Câmisi'nin han, hamam, aşhane, imâret, zâviye, mekteb, medreseden oluşan külliye halinde olması gerekirken bugün onarılan han ve hamamdan oluşan başka, diğer yapı grupları mevcut değildir.


Resim

Banisi Orhan Gazi olan Bursa Orhan Câmii'nin inşasına kapısındaki kitabeye nazaran H. 740 (1339) tarihinde başlanılmıştır. Câmi XV. yüzyıl başlarında Karamanoğulları tarafından yakılmış, Çelebi Sultan Mehmed 'in emriyle 1417'de Beyazıd Paşa tarafından restore edilmiştir. 1855 depreminde yine tahrip olan binâ, XIX. yüzyılın ikinci yarısında tekrar esaslı bir tamirden geçmiştir.
Orhan Gazi Câmii'ne beş bölmeli bir son cemaat yerinden girilir. Son cemaat yerinin üç orta gözü kubbeli, yan gözleri aynalı çapraz-tonozla örtülüdür. Orta yerdeki kolona oturan ikiz kemerli uçları açıktır. Son cemaat yerinden kubbeli küçük bir giriş sofasına, buradan da yüksek kubbeli bir merkezî hacime geçilir. Burası kubbeli olmakla beraber kare olmayıp dikdörtgen biçimindedir. Kuzey tarafına 1.40 m. eninde bir kemer atılarak kareye yakın bir taban sağlanmıştır. Merkezî hacmin güneyine düşen ve iki basamak ile çıkılan mihrablı hacim de dikdörtgen biçiminde olup 9.30 m. x 8.66 m. ölçülerindedir. Bu yüzden burayı örten kubbe dairevî değil beyzîdir. Orta hacim ile mihrablı kısım arasında büyük bir kemer bulunur. Yanlarda da kemerli boşluklar gerisinde ve orta hacimden bir basamak yüksekte iki eyvan merkezi salona açıktır. Bu eyvanlar da kubbeli fakat dikdörtgen biçimindedir.
Kubbe, uzun yanlarda dikdörtgeni kareye tahvil eden kemerler üzerine oturur. Yan hacimlerin Kuzeyinde köşelere iki oda yerleştirilmiştir. Kubbesiz olan bu odalara yan eyvanlardan geçilebildiği gibi giriş sofasından doğrudan doğruya da girilebilir.

Câminin içerisinde birbirine açılan kubbeli hacimler arasında kubbe çapı ve döşeme seviyesi bakımından farklar olduğu gibi kubbe yükseklikleri ve kubbeye geçiş sistemleri bakımından da farklar görülür. Orta salonun 8.45 m. çapındaki kubbesi en yüksek kubbedir, döşemeden kilit altına 16 metre irtifaında bulunur. Kubbe, pandantifler ile hazırlanan kaide üzerine konulan üçgenli kuşağa oturur. Üçgenli kuşak, pencereler arasına yerleştirilmiş sivri uçları üst tarafta toplanan ters yelpaze biçiminde sekiz tane panodan teşekkül eder. Çapı daha büyük olan mihrablı namaz eyvanının kubbesi 13.50 metreye kadar yükselir. Burada kubbeye geçiş içi kırık üçgen şekillerle süslenmiş kürevî tromplarla yapılmıştır. İki yan eyvanın kubbeleri ise çok daha basık olup bunlarda kubbeye geçiş kürevî pandantif iledir. Dört kubbe de dışarıdan sekizgen kasnaklar ile çevrilmiştir.

Orhan Gazi Câmii'nin minâresi yenidir. Beden duvarları kirpi saçaklar ile biten tuğla hatıllı kaba moloz taştır. İnce uzun pencere boşlukları, kârgir işçiliği, yer yer yarım-kubbe kemerler, tuğla ile işlenmiş motifler ve rozetler yapıda Rum ustaların çalışmış olduğuna işaret etmektedir Son cemaat yerinin yan kolon ve başlıkları da Bizans menşelidir..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 26 Nis 2019, 17:07 
Çevrimiçi
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 11142
Resim

=>CEMÎL-den OKUndu EZÂN
Dört DİL-den OKUndu>EZÂN
MERKEZ-inden =>MUHİT-ine
MENZİL-den OKUndu=>EZÂN!.


ELEst BEZmi!.BELÂ=>TEK SÖZ
=>GERLİ OLAN=>GERÇEK SÖZ
DÜRBÜN GiBi>KAFA<->KALBin
YÜZünde GÖZ!.=>ÖZünde GÖZ!.


BURSA BÂZÂRı=>BURAsı
SIRR-ı SIRF SEFÂsın GÖRdüm!.
BÜLBÜLün ÇİLLe CURÂsı
>YÂD ELLer CEFÂsın GÖRdüm!.
AŞK ZÂRın>YAZı TURAsı
=>ERENLer VEFÂsın GÖRdüm!.


ZEVK 9219

CeNNet BAHÇAsı BURSA-sında =>ALLAH AŞKI-n AHRÂR-ıyLa
“RESÛL’ün=>KEVSER TASI”nda =>AŞKIn MEŞKin AHYÂR-ıyLa
GÖNÜL GÜLü’n->DESte-yLedik!
GÜL KOKUsun=>MESt-eyLedik!
CÜMMLe ÂLEMin DOSt-eyLedik!
ABDÂL MEHMED CÂMİ-mİZ-de =>CUMÂ CEM’i =>EBRÂR-ıyLa!.

celle celâlihu..
aleyhumusselâm..


26.04.19 13:14.
brsbrsm.. cumacemmi..abdalmhmdcâmimİZzz..


EBRÂR EBDÂLLa bULuştum
=>AKIL AYNAmızı SİL!.dik!.
AHYÂR AHRÂL-La bULuştum
VAKT-imiz RABB-imiz BİLdik!.


TEK-BİR TEVHiDin İÇinde
HEPLeri>HİÇin=>HİÇinde
BİLip-BULup>OLmayanLar
YAŞARLar NEDEN-NİÇİnde!.


Resim

Resim

Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..


Resim

bî-RAHMetike yâ erhame'r- Rahîmiyn!
bî-RAHMetike yâ erhame'r- Rahîmiyn!
bî-RAHMetike yâ erhame'r- Rahîmiyn!.
İrhamNÂ yâ RABBBeNâ ceLLe ceLÂLihuu!..


Âmin Yâ Latîf Yâ Kerîm ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Rahîm Yâ Vedûd ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Fettâh Yâ Gaffâr ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Settâr Yâ ALLAH ALLAH celle celâluhu!..

Âmin... Âmin... Âmin... Âmin!.. Yâ Muîn Celle Celâluhu.


Resim


Resim


ABDAL MEHMET CÂMİİ

Demirtaşpaşa Mahallesi Cumhuriyet Caddesi Abdal Sokak.. Osmangazi/Bursa

Abdal caddesi, Tahal Caddesi ve Gül Sokak’ın birleştiği kavşakta yer alan câmi, II. Murad devrinin tanınmış sufîlerinden olan Abdal Mehmed’in adına Başçı İbrahim tarafından inşa ettirilmiştir. Dikdörtgen planlı câminin üzeri iki oval kubbe ile örtülüdür. Câminin yanında Türbesi ve çeşmesi de bulunmaktadır.
(Kazım Baykal, Bursa ve Anıtları,113. ;, Bursa Ansiklopedisi, Cilt I, 11.)

Resim

Bursa'da Abdal Mehmed 'in adını taşıyan Câmi; XV. yüzyılın ikinci yansına ait olup bazı kayıtlara göre Başçı İbrahim tarafından tesis edilmiştir. Câmi, çift kubbeli bir harem, üç bölmeli son cemaat yeri ve bir minâreden teşekkül eder. 15.20 m. x 7.70 m. ölçüsündeki çift kubbeli iç mekân enlemesine tertiplenmiş, orta yere büyük bir kemer atılmıştır. Bu yüzden mihrab, kemerin ayağı içinde kalmış, giriş de mihrab mihveri üzerine konulamayıp kemer ayağının yanlarına iki kapı açılmıştır. Kubbelerin örttüğü hacimler kare olmayıp 7.70 m. x 7.00 m. ölçülerinde dikdörtgendir. Dolayısıyla kubbeler hafif beyzîdir. Kubbelere geçiş pandantifler ile yapılmıştır. Son cemaat yerinin üç bölmesi de kubbelidir.

Resim

Üç “B”nin (Buhara-Bursa-Bosna) ortasında bulunan Bursa Şehri Osmanlı’ya başkentlik yapması hasebiyle bünyesinde onlarca tarihi mekan barındırırken aynı zamanda bir hayli “Gönül Mimarı”nı da barındırır. Bu gönül ehli zâtlardan biri de Abdal Mehmed kaddesallahu sırrahu Efendidir. Biz bu yazımızda onun adına yapılan câmiyi ve kısaca da olsa kendisini tanıtmaya çalışacağız.
Bursa Demirtaş Endüstri Meslek Lisesi’nin karşısından giden Tahıl caddesi ile Abdal Caddesi, ve Gül Sokağı’nın kesiştikleri köşedeki câmi, Abdal Mehmed Câmiidir. Kitabesi yoktur. Bazı kaynaklarda, Fatih döneminde yapıldığı, bazı kaynaklarda ise H.854/M.1438 yılında türbeyle beraber II. Murad döneminde yapıldığından bahsedilir. Konuyla ilgili kaynakların verdiği bilgiye göre câmii Abdal Mehmed’in yakın arkadaşı Başçı İbrahim tarafından yaptırılmış.

Câmimizin etrafı taş duvarlarla çevrili. Câminin giriş kapısının da bulunduğu son cemaat yeri, üç kubbeli. Önden bakıldığında iki ayak üzerindeki sivri kemerli üç bölüm, camekanlı. 5,56 metre derinlik, 15,47 metre genişlikteki son cemaat bölümünün yanlarına duvar örülmüş. Her iki yandaki duvarda birer pencere var. Kemer ayakları dikey ve yatay şekilde iki sıra tuğla örgülü kesme taştan yapılmış.
Câminin iç mekanı 8,19 m x 15,34 metre ölçülerinde dikdörtgen planlı. Doğu-batı yönünde dikdörtgen planlı olan bu ana mekân; ortada sivri kemerle birbirinden farklı iki bölüme ayrılır. Bu kemerin son cemaat yerindeki ayağının her iki yanında birer girişi var. Aynı zamanda bu ayak, son cemaat yerinin mihrabı görevini yapan üç köşeli bir mihrap haline getirilmiş. Büyük kemerin ayırdığı her iki bölümün boyutları eşit ve kare olmadığından üzerlerini kaplayan kubbeler de ovaldir. Üzerleri kurşun kaplı olan kubbeler, yan yana köşelerde kürevi üçgenlere oturur. Kubbe kasnağı sekizgendir.
Câminin mihrabı kubbelerin oturduğu kemer ayağına yapıldığından oldukça dar. Etrafındaki ince çerçevede geometrik motifli kalem işleri ve Ayet-el Kürsî hemen gözünüze çarpar. Mihrabın üst kısmında beş dilimli bir tepeliği var. Ufak ve basit olan minberi ise yanlarda büyük geçmelerle süslenmiş. Câmi üç sıra pencereyle aydınlatılır. Bu pencereler duvardan 10 santimetrelik bir girinti içerisinde ve sivri kemerli, kapakları ise düz meşe ağacından yapılmış.

Duvarlar alttan 3 metreye kadar moloz taş; üst kısımlar, kubbe, kasnaklar, ayaklar iki sıra tuğla bir sıra kesme taştır. Araları da dikey tek tuğla örgülü. Batı yönünde, bitişik olan minâreye son cemaat yerindeki bir kapıdan çıkılmakta. 1955 yılında Bursa Eski Eserleri Sevenler Kurumu tarafından yapılan onarımda bugünkü şeklini alan câmi, toplam 300 kişilik cemaat kapasitesine sahiptir.

Resim

Abdal Mehmed’in türbesi de Câmii’nin karşısında bulunuyor. Türbenin giriş kapısı üzerinde sülüs yazı ile Arapça yazılmış 80 cmx 50 cm. ölçüsünde tek satırlık bir kitabe var. Bu kitabeden anlaşıldığına göre türbe II. Sultan Murad tarafından 1450 yılında yaptırılmış. Türbeye sivri kemerli, kenarları kapalı bir eyvandan geçilerek girilir. Türbe 6.20x5.85 m. ölçüsünde, kareye yakın planlıdır. Üzeri sekiz köşeli bir kasnağın taşıdığı kubbe ile örtülmüş. Duvarlar 3 sıra tuğla, bir sıra kesme taş ve araları da dikey tek tuğla ile işlenmiş. Girişte kemerin üstündeki tek satır Arapça kitabenin altında, tek sıra ve altı köşe tuğla süsleri vardır. Türbe altta 5, üstte 3 olmak üzere iki sıra pencere ile aydınlanır. İçinde Abdal Mehmed’in sandukası vardır..

Evliya Çelebi burası için: “Ana cadde üzerinde güzel bir türbe vardır. Gelip geçenin dinlendiği ve ibadet ettiği safalı bir yerdir” diye bahseder. Türbenin bahçesinde ufak bir mezarlık bulunmakta. Ayrıca türbenin kuzeyinde Hasırpuş Dede diye birinin kabrinin olduğu söylenir. Döneme ait kaynaklar; burada postnişinliğini şeyh Hasan Halife’nin yaptığı bir Nakşibendî tekkesinden bahseder. 1599 yılında, Yavuz Selim Bursa’ya ilk gelişinde bu tekke ile ilgilenir ve kandiller için 200 akçe verir. Ancak tekke günümüze gelememiş. Bugün mevcut değildir.

Kaynaklarda Abdal Mehmed’in kimliği hakkında değişik bilgiler var. Bazı kaynaklar onun II. Murad devri mutasavvıflarından olduğunu, bazıları ise Emir Sultan âşıklarından bir meczub olup Şeyh Eşref-i Rûmî ile ilgisi olduğundan bahseder. Hayatı hakkında değişik şeyler anlatılsa da, bizim anladığımız Allah Dostu kerâmet ehli muhterem bir zâttır. Bir hayli menkîbesi anlatılır.

Bir ramazan günü, oruçlu ağızla sohbet ederlerken Abdal Mehmed’in canı köfteli çorba ister. Müridi olan Eşref-zâde Abdullah’a: “Molla, canım iftar için köfteli çorba istedi, bak bakalım aşçılarda bulabilecek misin?” der. Genç mürid eline bir tas alır. Bütün aşçıları dolaşır. Fakat günümüzdeki gibi Ramazan ayında bütün aşçı dükkanları açık değil hepsi kapalıdır. Abdullah eli boş olarak tekkeye dönmek zorunda kalır. Bundan sonra Abdal Mehmed, içi çamur dolu bir leğenin önüne oturur ve çamurları köfte şeklinde yuvarlayıp, ocak üzerinde kaynayan suya atar. Aradan biraz zaman geçer.
“Gel bakalım Mollam. Demek ki köfteli çorba bulamadın ha!. Bakalım benim köftelerimi beğenecek misin?. Haydi gel de iftar edelim!." der.
Bundan sonra ne zaman çorbalı köfteden bahsedilse, Molla Eşref-zâde gayri ihtiyâri olarak: “Ah, o cennet taamı, ah o cennet taamı!.” der dururmuş.

Abdal Mehmed’in tekkesine bir gün Anadolu’dan kalabalık bir misafir gurubu gelir. Hazret hiç beklenmedik misafirler karşısında ikramda kusur edeceğim diye kara kara düşünürken bir anda kapı açılır. Gelen Başçı İbrahim’in çırağıdır. Çırak, içi haşlanmış kelle dolu büyükçe bir tepsiyi Abdal Mehmed’e verir. Bundan ziyâdesiyle memnun olan Abdal, o gece bir dua eder ve Başçı İbrahim’in kazanı, kepçesi altın ile dolar. Sabah yatağından kalkan Başçı İbrahim, büyük kazanın ve kepçenin altınla dolu olduğunu görünce: “Pirimiz mürşidimiz, Abdal’ın duası bereketiyledir” diye düşünür. Bundan sonra zengin olan Başçı İbrahim, az önce bahsettiğimiz Abdal Mehmed Câmiini yaptırır.
1940’lı yıllara kadar bayramların ikinci günleri Bursa’nın bütün dervişleri, şeyhleri Abdal Mehmed’in Çatalfırın’daki tekkesinde toplanır, kudüm vurur, ney üfler, köfteli çorba kaynatıp içerlerdi.

RûHu Şâd ve hiMMeti Hâzır OLsun İnşâe ALLAH!.

Resim

Osmanlı Beyliği’nin kuruluş aşamasında, Gâziyân-ı Rûm, Abdalân-ı Rûm ve Bâciyân-ı Rûm dediğimiz manevî şahsiyetlerin önemli rolleri olduğu bilinmektedir. Abdal Musa, Abdal Murat, Doğlu Baba ve Geyikli Baba gibi Abdal Mehmet bunların en meşhurlarıdır. Bunlardan başka Bursa Evliyâsı denilen bu kimselerin içinde daha birçok Hakk ERENLerin de olduğunu unutmamak gerekir, yeri geldikçe onlardan da bahsedilecektir. Baldırzade Selisi Şeyh Mehmet Efendi’nin Ravza-i Evliya adlı eserinde: “Sâhib-i keşf ü kerâmât, menba-ı vecd ü hâlât, meczûb-ı Hak, mahbûb-ı mutlak” şeklinde tarif edilen Abdal Mehmet, Bursa’nın evliyâsındandır.
Emir Sultan hazretlerinin çağdaşıdır ve onun ile çok sohbette bulunmuştur. Bugün, kendi adıyla anılan mahalledeki câminin avlusundaki çınar ağacının dibinde oturur, oradan geçerken elini öperek dua isteyen insanlara dualarda bulunurmuş. Emir Sultan hazretlerinin, haftada bir gün, Yeni Kaplıca yakınlarındaki Akça Hamam’a gitmek âdetleri varmış, Emirsultan Mahallesi’nden kalkıp da Sırameşeler-Sıcaksu bölgesindeki Akça Hamam’a giderken yol üzerindeki Abdal Mehmet’e de uğrar ve onunla derin muhabbet ve sohbet bulunurlarmış. Fakat yanına gelmeden önce bir adam gönderir ve eğer Abdal Mehmet’in cezbe ve istiğrak hali çok fazla ise oraya uğramayıp aşağı yoldan giderlermiş. O mahallede Başçı İbrahim adında bir esnafın başçı dükkânı vardır, Başçı İbrahim aynı zamanda Abdal hazretlerinin müridlerindendir ve ona hergün pişmiş bir kelle verir ve her türlü hizmetini görmektedir. Başçı İbrahim, kendi adına bugün Maksem semtinin alt tarafındaki câmi, zâviye, imâret ve hamamdan oluşan Başçı İbrahim Külliyesi ve çok sevdiği Abdal Mehmet’in adına da bugünkü câmi ile türbeyi inşa ettirmiştir. Başçı İbrahim öldüğünde külliyesinin haziresine defnedilmiştir. Abdal Mehmet Hazretlerinin birçok kerametlerinden bahsedilmektedir. Baldırzâde diye meşhur olan Selisi Mehmet Efendi’nin Bursa’da Bâb Mahkemesi kâtipliği yaparken yaşadığı bir olay kayıtlara geçtiğinden burada bahsetmek gerekmektedir:
“Bir gün adamın biri, mahkemeye gelir ve: “Abdal Mehmet Mahallesi’ndeki bir şahısta alacağım vardır, bana bir yardımcı verin de gidip o adamı alıp mahkemeye getireyim” der ve mahkeme görevlilerinden birini alıp gider. Görevli ile birlikte borçlu adamı evinden alıp mahkemeye gelirlerken, mahkeme görevlisi türbenin önünde durup aziziz ruhuna bir Fâtiha okumak ister, tam o sırada borçlu kişi görevlinin elinden kurtulup türbeye girerek Abdal Mehmet’in sandukasına sarılır ve: “Ey azîzim! Beni kurtar!.” diye feryad ü figân eder. Mahkeme görevlisi içeri girip adamcağızı oradan alıp zorla dışarı çıkararak götürürken orada bulunup da olaya şâhid olanlar, görevliye: “Gel zora baş vurma, zorla götürme, sonra bir zarar görürsün ve nâdim olur yürürsün!” demelerine rağmen görevli, bu uyarılara kulak asmayıp adamı yaka paça mahkemeye götürür ve Kadı Efendinin huzuruna çıkarır. Bursa Kadısı Azmi-zâde Efendi, adamı muhakeme eder ve onu hapse yollar. Bir hafta sonra yine aynı günde Kadı Efendi, âdet olduğu üzere kabir ziyaretlerine çıktığında Abdal Mehmet Türbesine de gelir ve atından inerek dua için türbeye girer. O sırada, mahkeme görevlisi de dışarıda atın yanında onun çıkmasını beklerken, atın bir çiftesiyle yere yığılıp kalır ve evine götürürlerken de yolda ruhunu teslim eder..

Türbe kapısının iki yanında iki küçük odası bulunan genişçe bir türbedir. 5.85 x 6.20 metre boyutlarındaki türbe sekizgen bir kasnağa oturtulmuş kurşun kaptı bir kubbe ile örtülüdür. Duvarlar üç sıra tuğla, bir sıra kesme taş ve aralarında dikey tuğla olacak şekilde örülmüş olup, kirpi saçakla sonlanmaktadır..
Altta beş, üstte üç pencere ile aydınlatılan türbenin içinde Abdal Mehmed’in sandukası bulunmaktadır. Bursa kemerinin altında yer alan sivri kemerli, beşik tonozlu kapalı bir eyvandan türbeye girilir. Türbenin bulunduğu yer eskiden mescit ve dergâh olarak kullanılmıştır. Evliya Çelebi, Abdal Türbesini yoldan geçenlerin dinlenip ibadet ettikleri güzel bir binâ olarak târif eder.

Bir diğeri de şöyledir ki:
“Kutbü’l-ârifîn, gavsü’l-vâsilîn Şeyh Abdullah bin Eşref bin Mehmet el-Mısrî el-Kadirî el-İznikî yani halk arasında bilinen adıyla İznikli Eşrefoğlu Rûmî Hazretleri de bütün cihanda Bursa Sultânîsi diye meşhur olan, Çelebi Mehmet’in inşa ettirdiği külliyenin bir yapısı olan Yeşil Medrese’de öğrenci iken aynı zamanda Abdal Mehmet Efendi’nin müridlerinden imiş. Bir medreseden arkadaşları ile birlikte Mehmet Efendi’nin huzurunda otururken Efendi ona döner ve: “Medreseden danişmendler var, hadi bize köfteli çorba getir!.” demesi üzerine, Eşrefzâde hemen çarşıya gider, her yere sorduğu halde bir türlü köfteyi bulamayıp sadece çorbayı alıp döner. Ortaya konan çorbada köfte olmadığını söylemeleri üzerine Abdal Mehmet hemen yan taraftaki arsadan bir parça toprak alır, balçık haline getirir ve onlardan küçük parçalar halinde köfteler yaparak çorbanın içine atar ve: “Hadi buyurun” demeleri üzerine o yemekten yiyenler nefis bir köfte olduğunu görürler. Emir Sultan Hazretlerinin sağlığı bozulduğunda ve eceli yaklaştığında, yakınları ve sevenleri, Hazret-i Emir’in huzuruna çıkarak: “Sizden sonra biz kime tâbi olalım ve kimin eteğine sarılalım da feyz alalım?” diye sorduklarında: “Ben vefât ettikten ve bu fânî âlemi terk ettikten sonra halifemin kim olacağını Abdal Mehmet Hazretlerine sorup öğrenin ve o Azîz Efendi kimi işâret ederse ve kimi tâyin ederse onun gösterdiği kişiye tâbi olun!..” diye emir vermişlerdir. Emir Sultan hazretlerinin vefâtından sonra da o insanlar Abdal Mehmet’e giderek durumu ve kendilerine sultanın vasiyetini anlatmaları üzerine, Mehmet Efendi, hepsini etrafına toplar, her birine tek tek bakar ve sonunda kendilerine Hasan Hoca’nın halife olması gerektiğini ve ona uymalarını söyler. Hasan Halife, Abdal Mehmet Hazretlerinin manevî işâretiyle Emir Sultan’ın halifesi olmuştur.
Molla Fenârî Hazretleri de, çoğunlukla Abdal Mehmed’in mahallesinden geçer ve onu gördüğün de atından inerek ona hürmet edermiş..


Resim

DÖRt ÂLEMin->BAHt-ı YARı
ŞE’ÂNuLLAH -->ŞEHSUVARı
Resim EBDÂL-EBRÂR
Resim AHYÂR-AHRâR
->AŞK ÂLEMin ->ANAHTARı!.


EBDÂL-Lar: En Bedel olanlar, tebdil olanlar. Büdelâlar. AŞK u CEZBe Ehlidirler.
EBRÂR-Lar: En İyi Olanlar, özü-sözü dosdoğrular.. Birr u Takvâ, ZüHD ü TaKVâ Ehlidirler.
AHYÂR-Lar: En Hayırlılar, En zor yolun Rehberleri. SıDK u HuŞû Ehlidirler.
AHRÂR-Lar: En HüRRler, halka karşı fütursuzlar. HaVF u RECÂ Ehlidirler..



Resim

EBDÂL-Lar: En Bedel olanlar, tebdil olanlar. Büdelâlar. AŞK u CEZBe Ehlidirler.

Ebdâlların ahlâkî ve mânevî kişilikleri hakkında söylenenler, her Müslümanda bulunması gerekli vasıflardır. Buna göre ebdâllar, bütün insanlara karşı iyi, kendilerine kötü muamele edenleri bağışlayan, kaza ve kadere gönül hoşnutluğuyla boyun eğen, haramlardan kaçan, ibâdetlerini ihlâs ve samimiyetle yerine getiren, sevgi, şefkat ve ahlâkî vasıflarla donanmış kişilerdir.
Maneviyat büyüklerinden bir kısmına, bedel kelimesinden türeyen ebdâl denir. “Üçler-Yediler-Kırklar” Ebdâl Tâifesindendir..

Bedel: Bir şeyin yerine verilen ve yerini tutan şey. İvâz..
Tebdil: Değiştirmek. Tağyir etmek. Bir şeyi başka bir hâle veya şeye değiştirmek.
EBDÂL: (Bedil veya Bedel. c.) Evliyâdan, ziyâde nuraniyyet kazanmış olanlar. Evliyâ zümresinden bir cemâat. Arapçada halkın lüzumlu işlerinin tasarrufuna memur bir cemâata denir. Mâsivâ alâkasından mücerred ve Cenâb-ı Hakk'ın muhabbetinde fâni ve müstağrak olan zâtlar..
B-D-L: LutfuLLAH daîmiyyeti BiLE-liğidir..


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Bu ümmet içerisinde kırk kişi İbrahim Meşrebi üzerinde, yedi kişi Musa meşrebi üzerinde, bir kişi de Muhammed Meşrebi üzerinde bulunur. Bunlar mertebelerine göre insanların efendisidir.” buyurdu.
(İmam Ahmed b. Hanbel’in "Kitabu’z Zühd"ünde sahih, hatta mütevâtir olarak belirtilmektedir. Ayrıca bk. Süleyman Ateş, ‘Sülemi ve Tasavvufi Tefsiri’, İstanbul, 1969, s. 200)


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Halkın içinde üç yüz kişi Âdem’in kalbi üzere/meşrebi üzerindedir, kırk kişi Musa’nın meşrebi üzerindedir, yedi kişi İbrahim’in meşrebi üzerindedir, beş kişi Cebrail’in meşrebi üzerindedir, üç kişi Mikail’in meşrebi üzerindedir; bir kişi de İsrâfil’in meşrebi üzerindedir.” buyurdu.
(Aclunî, Keşfu’l-hâfâ, 1/26; Suyutî, el-Havî li’l-fetavî, 2/298)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Bu ümmetin Ebdâlleri otuzdur. Hepsi de Halilu’r-Rahman gibidir (yani ALLAH’a olan sevgi ve dostluğunda çok samimidirler). Her ne zaman onlardan biri ölse, ALLAH onun yerine bir başkasını getirir.” buyurdu.
(Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z- zevâid, 10/62)

Resim---İmam Ali kerremâllahu vechehu, Irak’ta iken, bir gün yanında Şam halkından bahsedildi. Bazıları, onları lânetlemesini istediler. Bunun üzerine İmam Ali kerremâllahu vechehu, Resûlüllah (aleyhisselâm)’tan şunları işittiğini söyledi: “Ebdâller kırk kişi olup Şam’da ikamet ederler. Onlar sayesinde yağmur yağar, onlar sayesinde düşmana karşı zafer kazanılır ve onlar sayesinde Şam halkından azap uzaklaştırılır.” buyurdu.
(İmam Ahmed b. Hanbel , Müsned, 1/112)

Resim---Şurayh b. Ubeyd el-Hımsî şöyle demiştir: “İmam Ali kerremâllahu vechehu, Irak'ta iken yanında Şam ehlinden bahsedildi. Ona: "Ey mü’minlerin emiri! Onlara lânet et!" denilince şu
cevâbı verdi: “Hayır! Ben Rasûlullâhın (aleyhisselâm) şöyle buyurduğunu işittim: "Abdâl kırk kişidir ve Şam'da bulunurlar. İçlerinden birisi öldüğünde ALLAH onun yerine bir başkasını koyar. Yağmura onlar vasıtasıyla kavuşulur, düşmanlara onlar vasıtasıyla galip gelinir, onlar vesilesiyle Şam ehlinden belâ (başka bir rivâyette azab), uzak tutulur."
Şurayh'tan diğer bir rivâyette bu son kısım: "Yer ehlinden belâ ve boğulma onların (duaları) sebebi ile kaldırılır" buyurulmuştur.

(İ.Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, Tahk. Muhammed Abdulkâdir Atâ, Dâru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut 2008, c. I, s. 320 (hadis no: 908)


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Ebdâl Şam'da bulunur. Kırk kişidirler. Bunlar yüzünden yağmur görürsünüz. Bunlar yüzünden düşmana galip gelirsiniz. Bunlar yüzünden arzın batmasından, sizlere belâ gelmesinden kurtulursunuz.” buyurdu.
(Ahmed Ziyâuddin Gümüşhanevî, Ramuz El-Ehadis, 95/6 Râvi: Hz. Ali kerremâllahu vechehu)


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Ümmetimin Ebdâlı Cennete amelleriyle girmez. Lâkin onlar, ALLAH'ın rahmeti, nefislerinin cömertliği, göğüslerinin (gönüllerinin) selâmeti ve bütün Müslümanlara merhametleri sebebiyle girerler.” buyurdu..
(Ahmed Ziyâuddin Gümüşhanevî, Ramuz El-Ehadis, 110/5, Râvi: Hz. Ebû Said radiyallahu anhu)


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Bu ümmet içinde Ebdâllar otuz kişidir. Bunların kalbleri İbrahim (aleyhisselâm)'ın kalbi gibidir. Onlardan biri vefât edince ALLAHü Teâlâ, onun yerini başka biriyle doldurur.” buyurdu.
(Ahmed Ziyâuddin Gümüşhanevî, Ramuz El-Ehadis, 187/4, Râvi: Ubâde İbni Samit radiyallahu anhu)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Ümmetimde Ebdâller otuzdur. Dünya onlar sayesinde ayakta durur. Yine onlar sayesinde yağmur yağdırılır. Ve ALLAH Teâlâ’nın yardımı, onlar sâyesinde gelir.” buyurdu.
(Ahmed Ziyâuddin Gümüşhanevî, Ramuz El-Ehadis, 187/5, Râvi: Ubâde İbni Samit radiyallahu anhu)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Ebdâllar Şamdadırlar. Kırk kişidirler. Biri vefât ettiğinde ALLAH Teâlâ onun yerine başkasını getirir. Onlar sayesinde yağmur yağdırılır, düşmanlara karşı galip gelinir ve yine onlar sayesinde Şam ehlinden azab kaldırılır.” buyurdu.
(Ahmed Ziyâuddin Gümüşhanevî, Ramuz El-Ehadis, 187/6 Râvi: Hz. Ali kerremâllahu vechehu)


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Ebdâllar kırk erkek, kırk da kadındır. Bunlardan bir erkek vefât ettiğinde, ALLAH Teâlâ onun yerine bir erkek ve kadın vefât ettiğinde de ALLAH Teâlâ onun yerine bir kadın getirir.” buyurdu.
(Ahmed Ziyâuddin Gümüşhanevî, Ramuz El-Ehadis, 187/7, Râvi: Hz. Enes radiyallahu anhu)]


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Ebdâllar Şam ehlindendir. Onların sâyesinde yardım görülür; ve onlar sâyesinde rızıklanılır.” buyurdu.
(Ahmed Ziyâuddin Gümüşhanevî, Ramuz El-Ehadis, 187/8, Râvi: Avf İbni Mâlik radiyallahu anhu)]


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Ebdâllar altmış kişidir. Onlar sözü çok derinleştirmezler. Bid'at sahibi değildirler. Batıl ve günah sözlere dalmazlar. Ve ucub sahibi (kendini beğenmiş) de değildirler. Onlar nail oldukları bu dereceye çok namaz kılmak, çok oruç tutmak ve sadaka vermekle ulaşmamışlardır; lâkin nefislerinin cömertliği, kalblerinin selâmeti/gönüllerinin paklığı, yöneticilerine/insanlara yaptıkları nasihatler sâyesinde elde etmişlerdir. Ey Ali! Onlar ümmetimin içinde kibrit-i ahmerden daha azdır.” buyurdu.
(Ahmed Ziyâuddin Gümüşhanevî, Ramuz El-Ehadis, 187/9 Râvi: Hz. Ali kerremâllahu vechehu)]


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Üç şey bir kimsede bulunursa o kimse Ebdâller/kırklardandır. Ki dünya ve dünya halkının kivâmı onlarladır (onların yüzü suyu hürmetine yaşarlar): Kazaya rizâ, ALLAH’ın haram ettiği şeye sabır etmek, ALLAH’ın hakkından ötürü gazab etmek/Nefsin için pireye bile kızmayacaksın.” buyurdu.
(Ahmed Ziyâuddin Gümüşhanevî, Ramuz El-Ehadis, 264/1, Râvi: Muaz radiyallahu anhu)]



Resim

EBRÂR-Lar: En Birr Olanalar, özü-sözü dosdoğrular, en İYİler… Birr u Takvâ, ZüHD ü TaKVâ Ehlidirler.

BiRR: Temizlik. Günahtan çekinmek. Takvâ. İn'âm ve ihsan etme. * Amel-i sâlih, iyi amel. Koyunu sevketmek. Gönül, kalb.
BeRR: (c.: Ebrâr) Va'dinde sâdık. Sözünde duran. Muhsin. Keremkâr. Nimetleri herkese, umuma ihsan eden. Gerçeklik, sıdk. Susuz, kuru yerler. Toprak. Yeryüzü, yer.
EBRÂR: (Berr. c.) Özü sözü doğru olanlar, hamiyetliler. Sâdıklar. İyiler.

ALLAHu zü’L- CeLÂL Kur'ÂN-ı Kerîmde;


رَّبَّنَا إِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَادِي لِلإِيمَانِ أَنْ آمِنُواْ بِرَبِّكُمْ فَآمَنَّا رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّئَاتِنَا وَتَوَفَّنَا مَعَ الأبْرَارِ
Resim ---Rabbenâ innenâ semi’nâ munâdiyen yunâdî li’-l îmâni en âminû bi rabbikum fe âmennâ, rabbenâ fagfir lenâ zunûbenâ ve keffir annâ seyyiâtinâ ve teveffenâ mea’l- EBRÂR (ebrâri): Rabbimiz! Muhakkak ki biz, “Rabbiniz’e imân edin” diye îmâna davet eden davetçiyi işittik, böylece îmân ettik. Rabbimiz artık bizim günahlarımızı mağfiret et, seyyiatlarımızı ört ve bizi ebrâr olan (RABBın'a ulaşan ve veli olan cennetlik) kullarınla beraber vefât ettir.”
(ÂL-i İmrân 3/193)

لَكِنِ الَّذِينَ اتَّقَوْاْ رَبَّهُمْ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا نُزُلاً مِّنْ عِندِ اللّهِ وَمَا عِندَ اللّهِ خَيْرٌ لِّلأَبْرَارِ
Resim ---Lâkinillezînettekav rabbehum lehum cennâtun tecrî min tahtihâ’l- enhâru hâlidîne fîhâ nuzulen min indillâh (indillâhi), ve mâ indallâhi hayrun li’l- EBRÂR (ebrâri): Fakat Rab'lerine karşı takvâ sahibi olanlar...Onlar için altlarından nehirler akan, içinde ebediyen kalacakları cennetler, Allah tarafından ziyâfet sofraları vardır.Ve Allah’ın katında olan şeyler, ebrâr kullar için daha hayırlıdır.”
(ÂL-i İmrân 3/198)

إِنَّ الْأَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِن كَأْسٍ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُورًا
Resim ---İnne’l- EBRÂRa yeşrebûne min ke’sin kâne mizâcuhâ kâfûrâ (kâfûren):
Muhakkak ki ebrâr olanlar, içinde kâfur bulunan kadehlerden içecekler.”
(İnsân 76/5)

إِنَّ الْأَبْرَارَ لَفِي نَعِيمٍ
Resim ---İnne’l- EBRÂRe lefî naîm (naîmin): Muhakkak ki ebrar olanlar, elbette ni’metler içindedir.
(İnfitâr 82/13)

كَلَّا إِنَّ كِتَابَ الْأَبْرَارِ لَفِي عِلِّيِّينَ
Resim ---Kellâ inne kitâbe’l- EBRÂRi le fî illiyyîn (illiyyîne): Hayır, muhakkak ki ebrar olanların kitabları (kayıtları, hayat filmleri) elbette illiyyin’dedir”
(Mutaffifin 83/18)

إِنَّ الْأَبْرَارَ لَفِي نَعِيمٍ
Resim ---İnne’l- EBRÂRe le fî naîm (naîmi): Muhakkak ki ebrar olanlar, elbette ni’metler içindedir.”
(Mutaffifin 83/22)



Resim

AHYÂR-Lar: En Hayırlılar, En zor yolun Rehberleri. SıDK u HuŞû Ehlidirler.

Hayr: Meşru iş. Faydalı, nurlu ve sevâblı amel. Halkın rağbet ettiği akıl, ilim. İbâdet, adalet, ihsan, mal gibi ni’met. KuLun, enfüsündeki-ÖZündeki RuBubiyyet>Rusûliyyet BİZ BİR-İzliğini YAŞAmak Hakikkatı…
Hayru’l- Beşer: İnsanların en hayırlısı olan Hz. MuhaMMed aleyhisselâm.
Hayru’l- Beriyye: İnsanların en iyisi-seçkini olan Hz. MuhaMMed aleyhisselâm.
Hayru’l- Verâ: (Hayr-ül Enam) Halkın hayırlısı. Mahlukatın en hayırlısı olan Hz. MuhaMMed aleyhisselâm..
AHYÂR: EN Hayırlılar.


وَإِنَّهُمْ عِندَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ الْأَخْيَارِ
Resim ---Ve innehum ındenâ le mine’l- mustafeyne’l- AHYÂR (ahyâri): Ve muhakkak ki onlar, katımızda, gerçekten "hayırlılardan ve seçilmişlerden"dir.”
(Sâd 38/47)

وَاذْكُرْ إِسْمَاعِيلَ وَالْيَسَعَ وَذَا الْكِفْلِ وَكُلٌّ مِّنْ الْأَخْيَارِ
Resim ---Vezkur ismâîle velyesea ve ze’l- kifl (kifli), ve kullun mine’l- AHYÂR (ahyâri): Ve İsmail (aleyhisselâm)’ı ve İlyas (aleyhisselâm)’ı ve Zülkifli (aleyhisselâm)’ı da zikret. Hepsi hayırlı olanlardandır.”
(Sâd 38/48)



Resim

AHRÂR-lar: En HüRRler, halka karşı fütursuzlar. Havf u Recâ Ehlidirler..

HüRR: Kimsenin baskısı, zorlaması olmadan meşru' dairede istediği gibi yaşayabilen. Esir veya köle olmayan. Serbest.
Hürriyyet: Serbestlik, hür oluş. Adalet kanununda ve te'dibte, başka hiç kimse, kimseye taarruz ve tahakküm etmemesi ve herkesin hukukunun meşru' olarak korunması, herkesin meşru' hareketlerinde tam serbest olması
AhRâR: (Hür. c.) EN Hürler. Esir veya köle olmayan kimseler. Silsilesinde esir veya köle bulunmayanlar. Hürriyetçiler.


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “ALLAHın öyle kulları vardır ki, onlar ne peygamberdir, ne de şehittirler ama, hem peygamberler, hem şehidler onlara gıbta etmektedirler. Kıyamet günü onlarin ALLAH katındaki makamları , bu gıbtaya sebeb olmaktadır.”
Bunun üzerine soruldu: “O bahtiyar kişiler kimlerdir?”
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Onlar, aralarında akrabalık ve birbirine mal verme konusu olmaksızın, ALLAH için birbirlerini severler. ALLAH'a and olsun ki onların yüzleri nurdur. Onlar NUR üzerindedirler. İnsanlar korktuğunda, onlar korkmazlar. İnsanlar üzülduğunde, onlar üzülmezler.
Haberiniz olsun ki, ALLAH dostları üzerinde hiçbir korku yoktur. Ve onlar üzülmeyeceklerdir de.....”
buyurdu.

(Ebu Davûd)]


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “ALLAH’ın öyle kulları vardır ki, peygamber olmadıkları, şehid olmadıkları halde, kıyamet günü ALLAH’ın katındaki dereceleri sebebiyle; peygamberler de, şehidler de onlara imrenirler. Bunlar öyle bir grup insanlardır ki, aralarında ne bir akrabalık ve ne de bir menfaat alış verişi olmadığı halde, sırf ALLAH rizâsı için birbirilerini severler. ALLAH’a kasem ederim ki; yüzleri nur kaplıdır ve kendileri nurdan bir minber üzerindedirler. İnsanlar korktukları zaman onlar korkmanzlar, insanlar mahzun oldukları zaman onlar mahzun olmazlar.” buyurdu.
(Ebû Davûd.. Gönül Erleri İstanbul Ve Anadolu Evliyaları 1992 Sabri Yılmaz C1/2 Giriş)]


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Mutlaka ALLAH’ın kullarından, nebilerin ve şehidlerin, kendilerine gıbta edecekleri kullar vardır.” Buyurunca, sahabeler tarafından denildi ki: Onlar kimlerdir Yâ Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, bize haber ver ki onları sevelim.”
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem onların bu isteği üzerine, şöyle buyurdu: “Onlar öyle bir topluluktur ki, aralarında mal (ticarî ilişki) ve akrabalık olmaksızın birbirlerini severler. Onların yüzleri nurdur. Nurdan minberler üzerindedirler. Halk korktuğu zaman korkmamayı sürdürürler. İnsanlar mahzun oldukları zaman onlar üzülmezler.”
buyurdu
ve sonra:

أَلا إِنَّ أَوْلِيَاء اللّهِ لاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ
Resim ---E lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn (yahzenûne): Muhakkak ki ALLAH’ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, öyle değil”
(Yûnus 10/62) Âyetini okudu.”
(Tefsiru’l Kurani’l-Azîm II, 422; Hak Dini IV, 2731; Riyazu’s- Sâlihin s. 874)


Bu konuşmayı Ömer radiyallahu anhu’den de rivâyet olarak öğrenmekteyiz. Yani ALLAH dostlarının tanımının doğruluğunu farklı birçok kanattan tesdik etmekteyiz.
(Mecma‘ût-Tefâsîr (Lubâbu’t-Te’vîl) III, 267; Hak Dini IV, 2731; Tefsîru’l-Kurâni’l-Azîm, II, 422-423; III, 291 Nur Sûresi 35. âyeti tefsir edilirken, Nur üzerinde olan kimse hakkında: “kelâmı nurdur, ameli nurdur, medhali nurdur, mahrecleri nurdur, kıyamet gününde dönüşü nura cennetedir” açıklaması yapılır. Ayrca bk. Hak Dini IV, 2730; Yûnus, 64. âyeti ile ilgili olarak yüzleri nur, nurdan mimberler üzerinde olan mü’minlerden, ALLAH’ın evliyasından bahsedilmektedir.


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “ALLAH’ın veli kulları öyle kimselerdir ki, görüldükleri zaman ALLAH’ı hatırlatırlar” buyurdu.
(El-Hakim, İbn Abbas radiyallahu anhu’dan)


Resim---Enes İbnu Mâlik radiyallahu anh anlatiyor: "Halası Rubeyyi', bir genç kızın on dişini kırmıştı. Ondan affetmesini taleb ettiler, kabul etmediler; diyet teklif ettiler, bunu da kabul etmediler. Resûlullah aleyhisSalâtu vesselâm'e gittilerse de, kız tarafı kısas talebinde direndiler. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, bunun üzerine kısas emretti.
Enes İbnu'n-Nadr: "Rubeyyi'nin dişi kırılır mı? Hayır! Seni hak ile gönderen Zat-i Zu’l- Celâl'e yemin olsun, onun dişi kırılmaz!" dedi.
Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem:
"ALLAH'ın öyle kulları var ki, (bir iş için) ALLAH'a yemin etse, ALLAH onu boş çevirmeyip dilediğini yerine getirerek yemininde hanis kılmaz" buyurdu.

(Buharî, Diyat 19, Sulh 8, Tefsir, Bakara 23, Tefsir, Mâide 6; Muslim, Kasame 24, (1675); Ebu Davud, Diyat 39, (4595); Nesaî, Kasame 16, (8, 27)
Hanis: Sinen, dönen.



>AŞK u CEZBe EBDÂLLARına HUu!
ZüHD ü TaKVâ EBRÂRLARına HUu!
>SıDK u HuŞû AHYÂRLAR ına HUu!
->Havf u Recâ AHRâRLaR ına HUu!.. celle celâlihu..


Resim


3. SALÂVÂT-I ŞERÎFEmİZ : İmâm-ı Alî kerremullahi vecheye ait salâvâtı şerîfe:


Resim

TÜRKÇESİ: Lebbeyke Allahümme Rabbiye ve sâ’deyke Resim Salâvâtu’llahi’l-Berri’r-Rahîm Ve’l-melâiketi’l-mukarrebîn Resim Ve’n- nebîyyine ve’s-sıddıkîne ve’ş-şühedâi ve’s-sâlihîn Resim Vemâ sebbiha leke min şey’in yâ Rabbe’l-âlemîne Resim Alâ seyyidinâ ve Mevlânâ Muhammedin ibni Abdillahi hâtemi’n- nebîyyîne Resim Ve Seyyidi’l-mürselîne ve imâmi’l-mûttâkîne Resim Ve Resûli Rabbü’l-âlemîne’ş-şâhidi’l-beşiri’d- dâi ileyke bi iznike es sirâce’l-münir Resim Ve aleyhi’s- salâtü ve’s- selâmû ve rahmetullahi ve berâkâtuhu.

MÂNÂSI:
“Emret (buyur) ALLAH’ım! Ve başim-gözüm üstüne (emret, saâdetle Senden mutluluk istiyorum), RABB’im, ALLAH’ım! İyilik ve merhamet dolu Salâvâtullahı, gözde (yakîn) meleklerin salâvâtı, peygamberlerin, sıddıkların, şehîdlerin, sâlihlerin; Ey âlemlerin RABBi Seni tesbih (ve tenzih) eden herşeyin salâvâtı, Efendimiz Abdullah oğlu Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e, Hatemü’l-Enbiyâya (peygamberlerin sonuncusuna), peygamberlerin Efendisine, müttakîlerin (günâhlardan korunup ALLAH'a sığınanların) imâmına; âlemlerin RABBinin, şâhid ve müjdeci Resûlüne, Senin izninde Sana dâvet eden ve aydınlatan kandile (sayısız- sonsuz) selâm (sıla, salâvât, rahmet, istiğfâr, dua, ulaşım) olsun!”


Resim MMM MuHABBetLerimLe..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 03 May 2019, 15:36 
Çevrimiçi
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 11142
Resim


ERENLer =>KURdu BURSAmız
ERENLer YURdu =>BURSAmız
>ERENLEr CEMmü’L- CEM’inde
KIYAM’a =>DURdu BURSAmız!.


ZEVK 9230

BURSAmız’dan =>ULU DAĞ’a =>SALLandı EZÂN =>EZEL NÂZ
HAKk KİTÂBI’n>HAKk’La OKU!. HALk DEFTERİne HAKkLa YAZ!.
İĞREti =>İZÂFî =>ÂLEM
EL ÂN’a=>EL KAFî =>ÂLEM
CUMÂ CEMMü’L- CEM’indeyİZz!. =>ÇUKUR CÂMİ’de NÂZ-NİYÂZ!.


03.05.19 13:04..
brsbrsm..kademericâmicumâcemmimizzz..


ON YEDi YAŞında =>YÛSUF
=>CUMÂ İMÂMı OLdu>BİZe
ZüLeyh KAŞı-nda =>YÛSUF
GÖZ YAŞI DÖK!tük=>DENİZe!.



El Kâfî celle celâlihu:
Resim


nOt.:

CUMÂ İMÂMız YÛSUF, 17 yaşında bir öğrenciydi.. Hutbede dilencilik yapmadı. Âyet ve hadisler okudu.. Muhteşem bir KUR'ÂN OKUyuş ve ÂDAB-ı Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem İLe CUMÂ namazımızı kıldırıdı.. gözlerim ıslandı…


Resim


Resim

Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebîyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyî'l- Ummîyyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve ÜMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden HâL-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşâe ALLAH!..


Âmin Yâ Latîf Yâ Kerîm ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Rahîm Yâ Vedûd ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Fettâh Yâ Gaffâr ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Settâr Yâ ALLAH ALLAH celle celâluhu!..

Âmin... Âmin... Âmin... Âmin!.. Yâ Muîn Celle Celâluhu.


Resim

KADEMERİ (ÇUKUR) CÂMİİ.:

Maksem Mah. Pınarbaşı Cad. Uzun Sok. Hisar, Osmangazi, Bursa.

Bursa merkez Osmangazi İlçesi Pınarbaşı semti Çukur Sokak'ta câmi. "Çukur Câmi" adıyla da anılır. Murat II (salt. 1421-1451) döneminde "Kademeri" sanıyla bilinen “Ahi Kadem” tarafından yaptırılmıştır. 7.25 X 7.15 boyutlarında kareye yakın planlı câminin kuzeyinde, 3.00 metre derinlikte, iki yan duvarları kapatılmış, ahşap bir son cemaat yeri bulunmaktadır. Dışarıdan sekizgen kasnağa oturtulan kurşunla kaplı kubbesi, içeride üçgenlerden oluşan bir kuşağa bindirilmiştir. Kubbe kasnağında, dört ana yöne bakan birer pencere vardır. Mihrap tepesi beş dilimli yarım kubbe biçiminde ve beş köşeli niş halindedir.
Câminin beden duvarları ve kubbe kasnağı, tuğla hatıllarla desteklenmiş kesme taşlarla örülmüş, taşlar arasına dikine tuğlalar konulmuştur. Kubbe kasnağı iki sıra kirpi saçaklıdır. Toplam on altı pencere ile aydınlanmaktadır. Sekizgen kaideli minâresi, kubbe eteği düzeyine değin kesme taş ve aralarına birer dikey tuğla örgülüdür. Minâre gövdesi silindirik olup, altıgen çinilerle yapılmış bir bilezikten sonra altı sıra kirpi saçak dizili şerefe altına geçilmektedir. Kurşun kaplı sivri külâhlıdır. Minâreye, son cemaat yerinden açılan kapıyla çıkılmaktadır..


Kadem.: (a. c.: akdâm): Ayak. Adım. Metrenin üçte biri kadar olan uzunluk. Oniki parmak uzunluğu, yarım arşın. Uğur.
Hoş-kadem.: 1) uğurlu; 2) i. eskiden saraylarda bâzı câriyelere takılan ad. Sâbit-kadem : sebat eden, devam eden, sürekli. f. Uğurlu ayağı olan, ayağı uğurlu.
Kademeri.: Livechillah Ayakta Hazır MuhaMMedî Hasbî Hizmetçi.

Ahi.: Ahilik ocağından olan kimse. Fütüvvet Ehli, Eli açık, cömert..
Fütüvvet.: Dostlara afv ve safh ile muamele. Yiğitlik. Cömertlik. Lütuf ve ihsankârlık. Kerem ve seha. Soy temizliği



Resim

AHİ EVRAN ve AHİLİK.:

Esnaflar için bir dayanışma teşkilatı olan Ahilik, Hacı Bektaş-ı Veli’nin tavsiyesi doğrultusunda Ahi Evran tarafından kurulmuştur.
Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden Türkler göçebe bir hayat yaşıyorlardı. Bu nedenle yerleşik düzendeki ekonomik ve sosyal yaşam o kadar hareketli olmuyordu. Ayrıca Anadolu’da o dönemde yerleşik şehirlerde yaşayan Rum ve Ermeni halk ve tüccarlar vardı. Dolayısıyla göçebe bir hayat yaşan Türk boylarının diğer tüccarlarla baş edebilmesi mümkün gözükmüyordu.
Ayrıca Anadolu’nun İslamlaşması için büyük kentlerde de bir takım faaliyet sürdürmek gerekliydi. Ahiliğin ortaya çıkışı ve geniş bir teşkilatlanmaya gitmesinin ardında siyasi, sosyal ve ekonomik nedenlerin olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenlerden dolayı göçebe Türkmenlerin Müslümanlığa geçişine hız kazandırmak ve Anadolu'yu Türk ve Müslüman yurdu haline dönüştürmek için Hacı Bektaş-ı Veli'nin tavsiyesi üzerine Ahi Evran tarafından Ahi Teşkilatı kuruldu. Ahiler için teşkilatın kurucusu Ahi Evran, Ahi Baba’dır.

Araştırmalara göre Ahiliğin tam olarak nerede kurulduğu bilinmemektedir. Ahiliğin ilk olarak Kırşehir'de kurulduğunu ileri süren araştırmacılar olduğu gibi, Bağdat'ta “üstad” denilen kişilerden ders alan Ahi Evran’ın Araplardaki Fütüvvet Teşkilatı'ndan etkilendiğini ve bunun üzerine 1205'te Kayseri'ye gelerek Ahilik Teşkilatını kurduğunu söyleyenler de vardır.

Ahilik Orta Asya’dan Anadolu’ya öden Türklerin sanat, ticaret ve ekonomi gibi birçok meslek dalında yetişmelerine, gelişmelerine bunun yanında da ahlaki açısından eğitimlerine olanak sağlayan bir örgüttür. Ahilik Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde ekonomik ve ahlaki yönden iyi bir insan yetiştirme prensibini kendisine ilke edinen bir teşkilatlanmadır.
Ahiliğin günümüz esnaf odalarına benzediğini söyleyebiliriz. Kendisine özel kuralları bulanan bu teşkilat ahlaklı olmanın, birlikte yaşamanın, kardeş olmanın ve yardımseverlik gibi diğer tüm iyiliklerin cem olduğu yani birleştiği bir sistemdir.

Selçukluların Anadolu üzerinde hakimiyetleri döneminde Ahilik ekonomik faaliyetleriyle birlikte askeri ve siyasi faaliyetlerde de bulunmuştur. Osmanlı Beyliği’nin kuruluşunda ve giderek güçlenmesinde Bektaşilerin ve Yeniçerilerin etkisi olduğu gibi Ahilik teşkilatının da büyük bir rolü vardır. Tarihçiler ilk Osmanlı padişahlarının ve vezirlerinin çoğunun Ahi Teşkilatına mensup olduklarını belirtirler.
Ahiliğin 3 dereceli bir yapısı bulunur. Her kapı üç dereceyi içerir. Bunlar şu şekildedir;

1-)Yiğit ->Yamak ->Çırak.
2-) Kalfa ->Usta ->Ahi
3-) Halife ->Şeyh ->Şeyhü’l- Meşayıh..


Resim

Ahilik, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu’da yaşayan halkın sanat, ticaret, ekonomi gibi çeşitli meslek alanlarında yetişmelerini sağlayan, onları ahlaki yönden yetiştiren, çalışma yaşamını iyi insan meziyetlerini esas alarak düzenleyen bir örgütlenmedir. Kurucusu Ahi Evran'dır ve kendi kural ve kurulları vardır. Günümüzün esnaf odalarına benzer bir işlevi olan Ahilik iyi ahlakın, doğruluğun, kardeşliğin, yardımseverliğin kısacası bütün güzel meziyetlerin birleştiği bir sosyo-ekonomik düzendir.

Resim

Ahilik kelimesinin kökeni.:
Ahi kelimesinin kaynağı ile ilgili birbirinden tamamen farklı iki görüş bulunmaktadır. Birinci görüşe göre; Ahi kelimesinin kaynağı Türkçe olup, "akı" kelimesinin Anadolu'daki söyleniş tarzından doğmaktadır. Ahi, kelimesinin Türkçe olduğunu ileri süren araştırmacılara göre Ahi, kelimedeki "k" harfinin "h" olarak telaffuz edilmesinden ileri gelmektedir. Nitekim, Anadolu'da "k" harfinin "h" ve "ğ" şeklinde telaffuz edildiği bilinmektedir. Örnek olarak, okumak, bakmak yerine okumah, bahmah veya okumağ, bakmağ denilmektedir. Buna göre Ahi kelimesi "cömert, eli açık" anlamlarına gelen "akı" kelimesinin "h" sesi ile okunmasından türemiş ve terimleşmiş bir kelimedir..

Resim

Ahiliğin kuruluşu ve Anadolu'da yayılışı Azerbeycan'ın Hoy kasabasında doğan Şeyh Nasırettin Mahmut el Hoyî =>Ahi Evren, Ahi Teşkilatı'nın kurucusu sayılmaktadır. Bağdat'ta büyük üstadlardan ders alan Ahi Evren, Arapların kurduğu Fütüvvet Teşkilatı'ndan etkilenerek, 1205'te Anadolu'ya gelmesinden kısa bir süre sonra ilk olarak Kayseri'de Ahilik Teşkilatını kurmuştur. Tarihi kaynaklardan, Ahi Evren zamanında Anadolu'nun şehir ve kasabalarında ortaya çıkıp büyümüştür.

Resim

Fütüvvetnameler göre, Ahiliğin anenevî menşei Hz. Ali kerremallahu vechehu'ye dayanmaktadır. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, Ali kerremallahu vechehu'ye: "Sen benim yoldaşımsın, ben Cebrâil'in yoldaşıyım, Cebrâil de Allah'ın yoldaşıdır" buyuruyor. Sonra Selman-ı Farısî radiyallahu anhu'ya Hz. Ali kerremallahu vechehu'ye yoldaş olmasını söylüyor. Selman radiyallahu anhu da Hz. Ali kerremallahu vechehu'nin elinden tuzlu su içerek ona yoldaş oluyor.
Bundan sonra Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, Hz. Ali kerremallahu vechehu'ye: "Yâ Ali ben seni tamalıyorum ve olgunlaştırıyorum" diyerek şalvarını giydiriyor ve beline bağlıyor. Fütüvvetnamelere göre; fütüvvetin temeli budur ve fütüvvet ehli arasında kadeh sunmak, şalvar giydirmek ve bel bağlamak, yani yoldaşlık ve kardeşlik kuralları buradan gelmektedir..


Resim

Ahilik teşkilatına üye olmanın şartları.:
Ahi olmak ve peştemal kuşanmak için kişinin bir Ahi tarafından önerilmesi zorunludur. Üye olmak isteyenlerden yedi fena hareketi bağlaması ve yedi güzel hareketi açması beklenmektedir:

Cimrilik kapısını bağlamak, lütuf kapısını açmak
Kahır ve zulüm kapısını bağlamak, hilim ve mülayemet kapısını açmak
Hırs kapısını bağlamak, kanaat ve rıza kapısını açmak
Tokluk ve lezzet kapısını bağlamak, riyazet kapısını açmak
Halktan yana kapısını bağlamak, Hak'tan yana kapısını açmak
Herze ve hezeyan kapısını bağlamak, kapısını açmak
Yalan kapısını bağlamak, doğruluk kapısını açmak..


Resim

Ahîlik, içtimaî bir teşkilattır. Selçuklu Türklerinde dini ve milli birliğin muhafazasında, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda ve Osmanlı insanının yetişmesi ve terbiyesinde büyük hizmetler görmüştür. Sonraları, esnaf ve sanatkârlar birliğine isim olarak verilmiştir. Arabça kardeşim demek “ahi”; Türkçe cömert, eli açık manasına olan “akı” kelimesinden gelmektedir. Ahiliğin esasını ve ilk safhasını fütüvvet teşkil eder..
Fütüvvet, cömertlik, mürüvvet ve asalet gibi faziletleri ihtiva etmesi bakımından ahlaki; bu faziletlerin icabını yerine getirmeyi vazife edinmiş kimselerin meydana getirdiği birliklere alem olması itibariyle içtimaidir. Fütüvvet, ahlaki bir mefhum olarak, daha çok tasavvufi eserlere mevzu olmuştur. Bu manada fütüvvet, müslüman kardeşinin işini görmek, onun yardımında bulunmak, hata ve kusurlarını af edip, husumet ve düşmanlık beslememek, ayıp ve kusurlarını örtmek; kendisini başkasından üstün görmemek, musibete uğrayan düşman bile olsa sevinmemek gibi hasletleri ifade eder. Bu hasletleri haiz olana fetâ (yiğit) denir. Çoğulu fityândır.

Resim

Ahi Evren, daha önce Horasan ve Maveraünnehr’de iken Fahreddin-i Razi’den zahirî ilimleri ve Ahmed Yesevî’nin talebelerinden ve Şihabüddin Sühreverdî’den tasavvuf bilgilerini öğrendi. Onların sohbetlerinde kemâle geldi. Hocası Evhadüddin Kirmanî ile Anadolu’nun muhtelif yerlerinde halka vaz u nasihatlerde bulundu. Hocasının kızı Fatıma bacı ile evlendi ve hocasının vefâtından sonra Kayseri’ye yerleşti. Birinci Alaeddin Keykubad ve diğer devlet erkanı arasında pek hürmet gördü. “Mürşidü’l- Kifâye” ve “Yezdan Şinaht” isimli eserlerini bu sultana hediye etti. Kayseri’de debbağlık yapıp elinin emeği ile geçinir ve halkı irşad etmekle meşgul olurdu. Bilhassa esnafı bir çatı altında toplayıp teşkilatlandırdı. Fütüvvet-nâmelerden faydalanarak teşkilatın bir nevi yönetmenliğini yazdı. İslam ahlakını esas alan bu yönetmeliği esnaf ve sanatkâr arasında tatbik etti. Onlar arasında İslam ahlakına dayalı bir birlik ve kardeşlik kurdu. Neticede ahilik teşkilatı kuruldu. Diğer taraftan Fatıma bacı da kadınları yetiştirip, Bacıyan grubunu teşkil etti. Sünni bir alim olan Ahi Evren’nin kurduğu bu teşkilat da Sünni idi. Seyyah İbn-i Batuta'nın ifadesine göre Ahi zaviyeleri Hanefi mezhebine mensuptur.

Böylece teşekkül eden Ahilik Müessesesi, Anadolu’da büyük hizmetler yaptı, Malazgird Zaferi ile doğu Türk illerinde göçebe halinde yaşayan ve geçimlerini hayvancılıkta te’min eden pek çok Türkmen Anadolu’ya göç etmişti. Bir o kadarı da Moğolların zulmü sebebiyle Anadolu’ya geldiler. Ahiler, bunları yavaş yavaş tarım hayatına sokup yerleştirmeye, esnaf, işçi, sanatkâr olarak şehir ve kasaba hayatına alıştırmaya başladılar. Bu arada işsiz, başıboş gençlerin bir san’at ve meslek sahibi olmasını te’min ederek, başkasına muhtaç olmaktan kurtulmalarına çalıştılar. Rumlar ile Ermenilerin elinde olan san’at ve ticaret hayatına zamanla Türkler de katılıp, söz sahibi olmaya başladılar. Bütün bunların yanında ahiler, yaptıkları zaviyelerde müslüman tüccar ve esnafın ahlakî terbiyesi ile de uğraştılar. Ahi Zâviyeleri zamanla memleketin her tarafına yayıldı.

Ahiler, içtimaî hayattaki bu hizmetleri yanında ihtiyaç halinde gazalara ve memleket müdafaasına da katıldılar. On üçüncü asrın ilk yıllarında Çin’in kuzeybatısında katliamlara başlayan, kısa bir müddet içerisinde dünyanın siyasi haritasını alt üst eden ve Anadolu’ya doğru yaklaşan Moğol tehlikesine tedbir aldılar. Moğolların önlerinden kaçıp gelenlere kucak açarak Anadolu insanını, Moğollara karşı, gaza aşkı ile dolu cihad yolunda Allahu Teâlâ’nın rızasından başka bir şey düşünmeyen kimseler olarak yetiştirmeye çalıştılar ve bu insafsız düşman karşısında kahramanca mücadele ettiler.

Nihayet Moğollar, 1243 yılında Kayseri’yi muhasara edip, çetin bir muharebe sonunda şehri ele geçirince, binlerce ahiyi şehid ettiler Anadolu’nun karışıklıklar içerisinde olduğu bu sırada, Ahi Evren’i de Kırşehir’de şehid ettiler..

Resim

Bu esnada itibarlı bir ahi olan Şeyh Edebali, Osman Gazi ile yakın münasebetler kurup kızını ona verdi. Orhan Gazi ve Murad-ı Hüdavendigâr ahilerden olup, vezirleri Alaeddin ve Çandarlı Kara Halil de ahi idiler. Böylece ahilerden bir kısmı âlim, kadı olarak ilim sahasında, bir kısmı vali ve komutan olarak idari ve askeri alanda, bir kısmı da ticaret ve san’at alanında bu yeşeren Osmanlı filizini beslemeye başladılar. Ahilerin İslam’ın emri olan, zamanın kıymetini bilmek, disiplinli bir hayata sahib olmak, istişare etmek, adil olmak ve adalet esaslarını aşıladıkları küçücük bir aşiret, kısa zamanda büyük bir devlet olmaya başladı.

Zaman zaman devletin yükünü hafifletici hizmetlerde de bulunan ahiler, Bursa’yı Düzmece Mustafa’nın hücumundan korudukları gibi, 1360 yılında idareleri altındaki Ankara’yı sultan birinci Murad’a teslim ettiler. Bu hizmetlerine karşılık Osmanlılar, ahilere yardımcı olup, hürmet göstererek halkı yetiştirmeleri için teşvik de bulundular. Bu yüzden daha sonra Birinci Murad’ın ahilerin başı olduğu ve kendisinden “Ahi” Murad diye bahsedildiği de bilinmektedir. Osmanlı Devleti kuvvetlenip Anadolu’ya hakim olduktan sonra, ahiler daha ziyâde hayırsever bir cemiyet, bir esnaf teşkilatı şeklinde faaliyetlerini devam ettirdiler.

Ahiler arasında sanatın okumakla değil, ahinin yetişmesi için, üstaddan öğrenmesi şartı getirilip yamaklık, çıraklık, kalfalık, ustalık yiğitbaşılık, ahi babalık ve kethüdalık safhalarından geçmesi şartı vardı. Gündüz san’atında ve işinde çalışan ahiler, akşamları kendilerine mahsus binalarda sohbetlere katılırlardı. Böylece ahilerin ahlaki terbiyesi ihmal edilmezdi.

Ahilerin kendilerine mahsus kıyafetleri vardı. Ondördüncü asır seyyahlarından İbn-i Battuta, üstlerine hırka, başlarına sarık sarılı beyaz yünden bir külah ve ayaklarına mest gibi ayakkabı giydiklerini bildirmektedir. Âhiliğe kabul edilen namzede şeyh tarafından, şedd-i bend denilen ve ahiliğin nişanı kabul edilen bir kuşak kuşatılırdı. Ahiler kuşaklarında, büyükçe bir bıçak taşırlardı.


Ahilik teşkilatında şu mertebeler bulunurdu:
1- Teşkilata yeni giren yiğitler,
2- Ahi bölükleri. Altı bölük olup ilk üç bölüğe “Eshab-ı tarik”, diğer üçüne de “nakib” denirdi.
3- Halife,
4- Şeyh,
5-Şeyhü’l-meşayıh.


Ahilerin idare hey’eti, her san’at kolunda, kendi azaları arasından seçilmiş beş kişiden meydana geliyordu. Kendilerine kadı tarafından seçimden sonra resmi vesika, icâzet verilip, icraatları ve neticeleri büyük meclise bildirilirdi. Birlik idare hey’eti her ay üç gün toplanırdı. İdare hey’eti, birliğin hazinesi mahiyetinde olan orta sandığını idare ederdi.

Resim

Ahilerin yönetmeliği olan fütüvvetnâmelere göre, ahinin üç şeyi açık olmalıydı:
Eli açık, yani cömert olmalıydı,
Kapısı açık, yani misafirperver olmalıydı,
Sofrası açık, yani aç geleni tok göndermeliydi.


Üç şeyi de kapalı olmalıydı:
Gözü kapalı olmalı, yani kimseye kötü nazarla bakmamalıydı,
Kimsenin ayıbını görmemeli, dili bağlı olmalı, yani kimseye kötü söz söylememeliydi,
Beli bağlı olmalı, yani kimsenin namusuna ve şerefine göz dikmemeliydi..


Yine ahi yönetmeliği olan fütüvvetnâmelere göre; ahi, helâlinden kazanmalıdır. Hepsinin bir san’atı olmalıdır. Yoksul ve düşkünlere yardım etmeli, cömert olmalıdır. Âlimleri sevmeli, hoş tutmalıdır. Fakirleri sevmeli, alçak gönüllü olmalıdır. Temiz, iyi kimselerle sohbet etmeli, namazını kazaya bırakmamalı, hayâ sahibi olup, nefsine hakim olmalı, dünyaya düşkün olanlarla beraber olmamalıdır. Bunlar asırlarca Osmanlı insanının ahlakının temel taşı olan hasletler haline geldi..

Tarihin eskimez sahifelerinde;
Osmanlı Devleti’nin bünyesinde bütün bu hizmetleri yapmış, san’at ve ticaret hayatını Osmanlı’nın maddî ve manevî yapısına göre düzenlemiş olan Ahilik teşkilatı, diğer kıymetli müesseseler gibi bilhassa İngiltere’nin desteklediği Mustafa Reşid Paşa tarafından hazırlanan Tanzimat fermanı ile büyük bir sarsıntı geçirmiş, hatta ortadan silinmek tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Ancak Osmanlı’da derin izler bırakan bu müessese, eski parlaklığı ile olmasa da devam etmiştir.

Özellikle, BURSA’mız;
Sayısız meslek ve zanaat sahibinin hâlâ ayakta kalmış hanlarında AHİLİK MESLEK ve MEŞREBini ayakta tutmuş ve yaşatmış olmaları iftihar vesilemizdir.. Ve Çukur Câmi ya da Ahi Kademeri Câmimiz de bu eserlerinden birisidir Hamd olsun!.


Resim

AHİ EVRAN TÜRBESİ.:

10-11. yüzyıllarda İslam’ın resmi olarak kabul edilmesini takiben Asya’dan Anadolu’ya göç eden Türk esnaf ve sanatkarlara Anadolu’da iş imkanı yaratmak, onları Bizanslı esnaf ve sanatkarlarla rekabet edebilir hale getirmek, ürün ve mallarının kalitesini korumak, üretimi ihtiyaçlar dahilinde düzenlemek ve Türk nüfusunun ekonomik özgürlüğünü sağlayarak ihtiyaç sahiplerine her türlü desteği vermek amacıyla Ahi Evran tarafından oluşturulan ve Anadolu’dan Orta Asya’ya kadar esnaf ve sanat ustalarını tek çatı altında toplamayı amaçlayan Ahilik Teşkilatı’nın ahlaki değerleri ve örgütsel yapısı, bugünkü birçok esnaf, sanat ve ticaret kurumunun örgütlenmesine temel olmuştur.

Teşkilatın kurucusu olan, 32 çeşit esnaf ve sanatkârın lideri olarak anılan ve 13. yy. toplum önderlerinden biri olan 1171-1261 yılları arasında yaşamış Ahi Evran kaddesallahu sırrahu’nun Kırşehir’deki zâviyesi, Osmanlı İmparatorluğu döneminde teşkilatın örgütsel yapısıyla ilgili kararların alındığı merkez konumunda olması ve Ahi Evran’ın türbesinin burada bulunması nedeniyle Ahilik Teşkilatı’nın bugün ayakta kalan en önemli temsilcisi konumundadır..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 10 May 2019, 19:47 
Çevrimiçi
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 11142
Resim

ÜÇ AYAKLa =>YOKuş ÇIKtık
OLur!.u =>OLmaz!.ı =>YIKtık
DOSt’tan DOSt’a DEVE YÜKü’n
>DOSt’tun DERGÂHI-na YIKtık!.


ZEVK 9240

hASL’ın fASL’ın ASLI =>ALLAH!. =>LÂ İLÂHe İLLÂ HUve=>HUu!su
HAKk’tan HAKk’ta>HAKk’La HAKk’a =>TAHKik TEVHiDin DUYGUsu
ULU DAĞ’ın=>KUCAĞInda
HAKk ERENLER OCAĞInda
HÜSÂMEDDiN TEKKe CÂMii =>CEMMü’L- CEMM=>CUMÂ NAHNU-su!.


10.05.19 13:07
brsbrsm..tekkecâmimizz..


İNSÂN KALBi SOYUNuYOR
>MUKADDEs TÛVÂ-sı GiBi
ÇINAR DALInda YUNuYOR
BİZ BÜLBÜL YUVA-sı GiBi!.


TEMENNÂ.: Eli alnına götürerek selâmlama işareti yapma. HAKk TeÂLÂ’ya Minnettâr olma..



فَتَعَالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْكَرِيمِ
Resim--- "Fe teâlallâhul meliku’l- hakku, LÂ İLÂHE İLLÂ HUVE, RABBu’l- arşi’l- kerîm (kerîmi).: İşte Hakk Melik olan Allah, çok yüce’dir. O’NDAN BAŞKA İLÂH YOKTUR. (O), kerîm arş’ın Rabbidir.”
(Mu'minûn 23/116)

إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى
Resim--- "İnnî ene rabbuke fehla’ na’leyke, inneke bi'l- vâdi'l- mukaddesi tuvâ (tuven).: Şüphesiz ki senin RABBın BENim, BEN. Pabuçlarını çıkar. Zirâ sen Mukaddes Vâdi'de, Tuvâ'dasın."
(TâHâ 20/12)

Resim

ALLAHümme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebîyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- ÜMMîyyi ve alâ âlihi, Ehl-i Beytihi ve's- sahbihi ve ÜMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..


Resim

Resim

TEKKE CÂMİsi.:

Temenyeri Mahallesi Köşk Caddesi’nde yer alır.
Hüsameddin BURSEVî kaddesallahu sırrahu Câmisi, H. 632 tarihinde vafâtına kadar Tekke olarak kullanıldı.
Hacı Halil Efendinin oğludur. Semerkandî Tarikatının en önemli simâlarındandır. Halvetî Zikri ayini yaptırdı.
TemEN YERinde OLuşundan “TEMENNÂ YERi” “TEKke Mescidi” denmiştir.
Sultan I. ci Ahmed yeniden yaptırıp genişleterek Câmi yapmıştır.
Câmini batı avlusunda ALi Semerkandî’nin (vef. 1579) kabri vardır..



Resim eski hali..

HÜSAMEDDİN TEKKE ÇEŞMESİ.:

Maalesef geçmiş dönemlerde, ALLAH celle celâlihu’dan korkmadan Câmilerin dibine kadar evler yapmışlar, vakıf malı lânetli olduğu halde vakıflarına bahçelerine el koymuşlardır.
Bunlardan birisi de, ne yazık ki yol geçirilip Tekke Câmisiden ayrılan ve bir evin balkonu altından ancak ön görüntüsünü kurtaraBİLmiş Hüsameddin Câmisi Çeşmesidir!.
Osmanlı’dan miras kalan 400 yıllık Hüsameddin Tekke Çeşmesi, Sultan II. Abdülhamid Han döneminde yenilenmiştir. Tarihi çeşme, Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilmiştir..



HÜSAMEDDİN NAKŞİBENDÎ
kaddesallahu sırrahu..:


Hüsameddin Nakşibendî kaddesallahu sırrahunun İlk Hocası Ahizâde Abdulhalim Efendi kaddesallahu sırrahudur. Hüsameddin Bursevî kaddesallahu sırrahu, müderris iken Seyyid Alaaddin Ali Semerkandî kaddesallahu sırrahunun oğlu Seyyid Şeyh Mehmed Efendi kaddesallahu sırrahu’dan icâzet aldı. Ve Tekkesinde uzlete çekildi ve h. 1042 tarihinde HAKk’a yürüdü..

Semerkandî Tarikatının Kurucusu, Seyyid YAHya ŞİRVÂNî kaddesallahu sırrahudur. Oğlu Seyyid Alaaddin Ali Semerkandî kaddesallahu sırrahu h. 862 tarihinde irtihal etti. Mersin’in Gülnar İlçesi Zeyni/Sütlüce Bucağında defn edilmiştir. Burada türbesi, mescidi, zâviyesi, vakfiyesi vardır..

Üftade kaddesallahu sırrahudan 50 yıl sonra vefât eden Hüsameddin Nakşibendî kaddesallahu sırrahu Temen Yerindeki uzlet mekanını mescid ve dergâha çevirmiştir.

“Menâkib-i Üftade” İsimli Eserinde bunu şöyle anlatır:
“Bu Hâkir ki câmiu’l- Menâkib olan Hüsameddin Dâi fâkirin şehrinden kalkıp, olduğumuz dağa gelüp Mahalle Mescidin Câmi edüp, nice tarikle ol mahalleninin ihtiyacın say üzere olduğumuz Mahallede eskiden olan ihtiyarlar gördüler ki: “ALAH!. ALLAH!.” dedim. “Nedir?.” dediler.
“Üftade Efendi Hazretleri merhum ekseriya, Hazreti Emir Sultan’a hitaba gittiklerinde buradan geçüp, gelüp bu SU’dan içip, mihrab yanında olan büyük kestaneye arkasın verip bir miktar oturup derler idi ki: “Bir kimsecik vardır gelüp buraları da ihyâ eylese gerektir. Ve bu mescidi, ve derenin öte tarafında bir mescidi dahi bu şehirde.
Bunlar Ricâl-i Gayb mecma’ıdır/toplanılacak yeridir. Ol kimse, bu mescidi câmi idüp buracıklar şeref bulsa gerektir.”
Deyüp dahi buradan yaya yürüyüp, aşağıda Mekâbirler Deresinde bir kuşta nedibi alıp, dahi bir miktar durup andan katırcıklarına binüp giderle idi. Acep ol dedikleri sizmişiz işâreti evliyanın boş lafı değildir.
İnşâe ALLAHu TeÂLÂ günden güne Üftade Hazretlerinin Nefesi Şerifleri üzere ol el ÂN dahi ihyâ olmaktadır.

Hüsameddin Nakşibendî kaddesallahu sırrahu Hazretleri “Menâkib-i Üftade”den şu mısraları birkaç defa tekrar etmiştir.:


GEL İMdi EVLiYÂyı MuhaBBet Et!
CÂNı BAŞ İLe YOLUna HİZmet Et!
MâSiVâ YOLLarından FiRÂR Et!
TÂRiKi HAKKta GeL Dâim KARar Et!
AKiLsen EVLiYÂyı SEVeGÖR!
SIDk İLe Gİtt YOLa GİdeGÖR!
MeNâkib GELdi DİNLeyip Safa Et!
CÂN u DİLden İ’tikadını PÂK Et!..



TÜRBESİ.:

TÜRBEsinde BULunan Zevât-ı Kirâm:

1-) Eş ŞEYh Hüsameddin Nakşibendî HazretLeri.
2-) Eş ŞEYh Muhyiddin Bursevî HazretLeri.
3-) Eş ŞEYh Abdulkadir HazretLeri.
4-) Eş ŞEYh Abdülaziz HazretLeri.
5-) Eş ŞEYh Mustafa HazretLeri.
6-) Eş ŞEYh Abdurrahman HazretLeri.
7-) Eş ŞEYh İzzeddin HazretLeri.
Diğer 2 kabirdekilerin kimliği tesbit edilmiştir..



HÜSAMEDDİN NAKŞİBENDÎ kaddesallahu sırrahunun TEMENNÂ DERGÂHI.:

Bursa Şer’iyye Sicilllerindeki belgelerden anlaşıldığına göre Temenye dergâhı; Sultan Ahmed (1603-1617) tarafından Hüsameddin Bursevî Hazretleri adına yaptırılmış ve Bursa’da çeşitli mahallerden 49 neferin cizyeleri dergâha gelir olarak bağlanmıştır. 1623 taarihinde dersaadet’e bizzat başvuran Hüsameddin Efendi, Anadolu cizyesinden yıllık toplam 7200 akçenin dergâh için toplanması konusunda berat çıkartmıştır.
Hüsameddin Bursevî tarafından düzenlenen vakfiyeden anlaşıldığına göre dergâh; tevhidhâne, üst katta bir oda, bir kütüphâne, bir sofa, bir mutfak, bir banyo, bazı odalar, alt katta bir fırın, bazı binalar, ahır ve bahçeden ibarettir. Kütüphâneye bazı kitaplar vakfedilmiş ve bunun için de ayrıca bir vakfiye düzenlenmiştir.
Temenyeri’ndeki Hüsameddin Bursevî Dergâhı günümüze kadar ulaşan nâdir dergâhlardandır.

Kurucu Şeyhten sonra hizmet veren Postnişinler şunlardır .:

Muhyiddin Efendi (1673) (Hüsameddin Bursevî Hazretlerinin damadıdır ve 40 yıl dergâhın şeyhliğini yapmıştır. şeyhinin yanına defnedilmiştir.)
Abdürrahim Efendi (Şeyh Muhyiddin Efendi’nin oğludur ve dergâhın haziresine defnedilmiştir.)
Muhammed Efendi.
Ömer Efendi.
Abdülkadir Efendi.
Abdülaziz Efendi (1764)
Mustafa Efendi (1806)
İbrahim efendi (1817)
Mehmed İzzeddin Efendi (1841)
İzzeddin Efendi (1904)
Ahmed Bahaeddin Efendi (1914)



TEMENYE (TEMENNÂ) TEKKESİ..:

Yeri: Mollaarap mah. Temenyeri mah..
Tarikatı: Halvetiyye.
Zikir Usulü: DevrÂn.
Bânisi: Hüsameddin Efendi (d:? - ö: h. 1042/m. 1632)
İnşa Tarihi: 17. yy.
Onarımlar: 1927, 2013
Kitabesi: Var.
Vakfiyesi: Var.
İnceleme Tarihi: Ekim 2014, Şubat 2015.


Mevcut Durumu:

Adını bulunduğu yerden alan yapı kayıtlarda Temennâ ve Temenye olarak geçmektedir. Tevhidhâne, çilehâne, türbe, ahır; doğuda başka bir bahçe içinde ise; bir oda, kütüphâne, sofa, hamam, fırın ve derviş odalarından oluşan bu tekkeden günümüze türbesi, çilehânesi ve mescid olarak kullanılan tevhidhânesi kalmıştır.

Tarihçesi:

Hüsameddin Efendi, Bursa’da doğmuş, Hacı Halilzâde diye meşhur olmuş, ilim tahsilini Abdülhalim Efendi’den tamamlayarak bir müddet çeşitli medreselerde müderrislik yapmıştır. Daha sonra tasavvuf yolunu seçerek, Semerkandîyye’den Şeyh Alâeddin Efendi’nin oğlu Mehmed Çelebi Efendi’ye intisab etmiş ve ondan icâzet almıştır. Bursa’da Temenye’de adı geçen tekkeyi inşa ederek, irşadla meşgul olmuştur. Vefat tarihine kadar (öl. h. 1042/m. 1632) burada hizmete devâm eden Hüsameddin Bursevî yaptırmış olduğu tekkenin haziresine defn edilmiştir. Tekkenin bânisinin Hüsameddin Efendi’nin şeyhi Mehmed Efendi olması gerektiğini, Hüsameddin Efendi ise bu vakfiyeye bazı şeyler ilâve etmek sûretiyle yeni bir vakfiye düzenlediğini, böylece de “bâni-i sâni” olduğunu yazmaktadır. Hüsameddin Bursevî tarafından tekke için dört vakfiye düzenlenmiş olup, birinci vakfiye; Bursa kadısı Mehmed bin Mustafa tarafından onaylanmış olup h. 1023/m. 1614 tarihini taşımaktadır. Vakfiyeden anlaşıldığına göre Hüsameddin Bursevî, tekke olarak kullanılmak üzere bazı binalar vakfetmiştir: Temenye Mahallesi’nde bahçe içinde bir ev, aynı mahallede bir meyve bahçesi, İnegöl Geyikli Baba Köyü’nde bir ev. Hüsameddin Bursevî, söz konusu mallara hayatta olduğu müddetçe kendisi, çocukları ve eşinin tasarruf etmesini, vefâtlarından sonra ise tekkede şeyh olanların mutasarrıf olmasını şart koşmuştur. Vakfiyede dikkat çeken bir durum da bahçenin tımar işlerine özen gösterilmesi ve ağaç dikilmesine önem verilmesinin belirtilmesidir. İkinci vakfiyede Bursevî, vakfiyesinde açıkça usûl-ı Semerkandîyye’nin icrâ edilmesini, söz konusu tekkenin sürekli tekke olarak kalmasını, medrese veya daru’l- hadis gibi başka bir amaçla kullanılmamasını da şart koşmuştur. Bu vakfiye tekkenin yönetim eseslarından da bahsetmiştir. Ayrıca Hüsameddin Bursevî, düzenlemiş olduğu bu vakfiyede kendisinden sonra vakfettiği evde oturacak olan kimsenin, Temennâ Mahallesi’nde bulunan ve kendisi tarafından vakfedilen kitaplara bakmasını da şart koşmuştur. Söz konusu kitaplardan isteyenlere kitaplardan verilecek ve o kimselerin adları bir deftere yazılacaktır.

Kuruluşundan 1925 yılında kadar tarikat icrâsı devam eden ve Halvetiyye usullerine göre zikir ve ayin yapılan tekkenin bilinen şeyhleri şunlardır:

Hüsameddin Efendi Bursevî Semerkandî (öl. 1632),
Muhiddin Efendi (öl. 1673),
Abdürrahim Efendi (?),
Mehmet Efendi (?),
Ömer Efendi (?),
Abdülkadir Efendi (?),
Aziz Efendi (öl. 1764),
Halil Efendi (öl. 1764),
Mustafa Efendi (öl. 1806),
İbrahim Efendi (öl. 1817),
Mehmet İzzeddin Efendi (öl. 1841),
İzzeddin Efendi (öl. 1904),
Ahmet Bahaeddin Efendi (öl. 1914),
Davud Efendi (vekil, öl. 1924),
Mustafa Efendi (vekil, [?])..


Mimarisi:

Tekkenin mekan kugusu şu şekildedir: Alt katında çilehâneden oluşan tevhidhâne binası, türbe ile farklı binalarda bitişik ve ilişkisiz olarak planlanmıştır. Türbe ile tevhidhâne arasında ortak duvarda açılan iki tane pencere bulunmaktadır. Tevhidhânenin doğusunda yakın bir yerde ise meşrutahâne yapısı yer almaktadır.
Meşrutahâne şu bölümlerden oluşmaktadır: bir oda, kütüphâne, sofa, hamam, fırın ve derviş odaları.
6,15 X 7,55 metre iç ölçülerinde dikdörtgen planlı Tevhidhâne moloz taşla yapılmış üzeri kırma çatıyla örtülü kirpi saçaklı tekkenin cephe duvarlarında altlı üstlü düzensiz pencereler sıralanmıştır. Mihrab ve minberi sadedir. Giriş cephesinin sıvandığı ve küçük bir mihrab bulunduğu görülmektedir. Türbe ve tevhidhânenin aynı yapım tekniğinde inşa edildiği görülmektedir. Yapının son cemaat mahali olarak adlandırabileceğimiz bölümünün altında 2,40 x 6,00 metre iç ölçülerinde ilk yapıldığında küçük tek pencereli, günümüzde ise büyük iki penceresi olan çilehâne yer almaktadır. Türbede Hüsameddin Bursevî’ye ait bir türbe ve mezar taşlarının hasar görmesi ve kaybolması gibi nedenlerle kimlere ait olduğu bilinmeyen dokuz adet kabir bulunmaktadır. Tekkenin kitabesinden 1972 yılında büyük bir onarım geçirdiği anlaşılmaktadır. Ayrıca tevhidhânenin önünde kemerli bir çeşmenin olduğu bilgisi yer almaktadır. Günümüzde son cemaat yeri betonarme, üst örtüyü taşıyan direkler ve çatı ahşaptır. Son cemaat yeri tevhidhâne mimarisiyle bağdaşmayan yapı malzemeleriyle onarılmış pencereler pvc pencereler takılmış, ahşap korkuluklu son cemaat yeri niteliksiz malzemelerle kapatılmış, yapı özgün halinden oldukça uzaklaşmıştır. Tekkenin meşrutahânesi hakkında mimari bilgi bulunmamaktadır..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 17 May 2019, 20:50 
Çevrimiçi
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 11142
Resim

=>BENi=>FİİL=>DÜŞÜNCEmi
“YARATAN”ın=>KULLuk DEM’i
YAŞA!..mak =>NAHNU SIRRInı
AKLen>NAKLen>CEMMü’L- CEM’i!.


ZEVK 9248

cÂNda CÂNÂN CUMÂ CEM’i =>LİVECHİLLAH CENÂHı-nda
DOSt ELLe DUÂya DURDuk =>VASL-ı VUSLÂt PENÂHı-nda
KAFa=>KALb MERKEZ DÜRBÜNü
KALB=>KAFA =>MUHİT’in GÜNü
EŞYÂ=>OLAY=>ZAMÂN VAKti=>EMİNİYye DERGÂHI-nda!.


17.05.19 16:18.
brsbrsm..veledihabibcâmisicumacemm’i...


NÂRım KORKum NÛRum UMUt
YANAR DAĞ-sın>KuL İHVÂNim
GÖZLerimden =>BULut>BULut
RAHMEt YAĞ-sın>KuL İHVÂNim!.


CENÂH.: 1. Kuş kanadı. 2. Kol, pazı. 3. Yan, taraf. 4. ask. Kanat..
PENÂH.: f. Sığınma. Sığınacak yer. Dayandığı nokta.
DERGÂH.: (Der-geh) f. Cenâb-ı HAKk'a ibadet edilen yer. Büyük bir huzura girilecek kapı..


YÂ HAYyu’L- HUuu!. ALLAH celle celâlihuu!.


Resim


Resim

Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-SeLâmet
İZZet-i İhsÂNınLa LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..


Resim MuhaMMedi MuHABBEtLerimİZLe!....


Resim

VELED-İ HABİB CÂMİSİ (Eminiye Dergâhı)

Bursa merkez Osmangazi İlçesi İnebey Caddesi'nin Maksem yokuşuyla birleştiği yerde câmi. Avlu kapısı üstünde bulunan 0.55 X 0.70 metre boyutlarındaki yazıtından ve dönem kayıtlarından anlaşıldığına göre Mehmet II. Fatih (salt. 1451-1481) döneminde Habib oğlu Hacı Şücâ' tarafından yaptırılmış; 1216 H. (1801/02) tarihinde Hoca Mehmet Emin Efendi bir konak ve kütüphâne eklemek suretiyle Nakşibendî Dergâhına dönüştürmüştür. Câminin batı yönündeki türbe de bu dönemden kalmadır. Uzun süre harap halde kalmış, 1969 yılında onarılarak ibâdete açılmıştır.
Üç bölümlü son cemaat yerinin doğu ve batı bölümleri yuvarlak, orta bölümü beşik tonozludur. Buradan 1.70 metre açıklığında bir kapı ile asıl ibâdet mekânına geçilir. 8.80 X 8.80 metre boyutlarında kare planlı asıl mekânın üstü, dıştan sekizgen kasnak ve içten üçgen motifli bir kuşağa oturmuş olan kubbe ile örtülüdür. 0.63 metre derinlikteki mihrap nişinin iki yanında bitkisel motifli sütun başları olan sütunceler yer almaktadır. Kubbe ve pencere çevreleri geç Osmanlı dönemi kalem işleri ile süslenmişse de, bunlar önemli ölçüde bozulmuş ve kaybolmuştur. Beden duvarları bir sıra kesme taş, aralarında dikine tuğla ve iki sıra tuğla ile örülmüştür.
Sekizgen kaideli minâresi kuzeydoğu köşesinde olup, asıl ibâdet mekânından açılan bir merdiven ile çıkılmaktadır. Tuğla gövdesi çokgen planlı, şerefe altı sarkmak ve stalaktitli, sivri külahı kurşun kaplamalıdır..
Uzun yıllar harap durumda olan câmi, 1969 yılında onarılarak ibâdete açılmıştır..


Resim
nOt.:
Yağmur yağmakta OLduğu ve de Cumâ Vaktı daraLdığı için Veled-i Habib Câmimize GİRmiştim. ÇIKışta Kapıda BİZim MuhaMMedî MELÂMi Şaşkın ŞABAN BABAyı beni BEKLer BULdum..
ŞABAN BABA’nın ANLAttığı MÂZi MaSALLını dinleyerek Maksem MeydÂNına GELdik ki, arkamızdan birisi BİZi kucakladı.. Bu kimse ise, MuhaMMedî MELÂMi Meşhur ÇİLekeş KeL EMiN BABAydı..

Bu MaSALLı Bir ZEVK ALtıyapar da, YAZarım İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 24 May 2019, 14:18 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 3797
Resim

HaYYat bir Tiyatro giBi
Tekmil Tevhid TÖRENdeyiz!.
-> DENİZin dOLusu SEVgi
AK DENİZde.. ÖRENdeyiz!..

ZEVK 5518

OLsun!.. OLmasın!. -> OL-ANı.. ZIDların ZeVKi ZİLLerde!
-> UÇAN KUŞ MiSÂLi İnsÂN!.. -> DERunî DUYgu DİLLerde!
YeRsiz-YuRtsuz YELLer giBi!.. -> BaŞ-Ayaksız SELLer giBi!
CUMA CEMMinde -> cÂN-cÂNÂN.. Esen Meltem sAHiLLerde!..


30.08.13. 10:59
mğl-mls-ören..


Resim

her CUMÂ CeM’-diR
her CeM’ DeM-diR
KeMMâL HeMHâL
her DeM HeM-diR!..

cumâmız MuHaMMeDî BeRReketli olsun!

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 24 May 2019, 14:22 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 3797
Resim

“Allahümme salli ve sellim alâ seyyidinâ Muhammedîn abdike ve nebîyyike ve Resûlike ve Nebîyyû’l-ümmîyyi ve âlâ alihi ve Ehl-i Beytihi ve’s-sahbihi ve ümmetihi...”


GEÇENDE TEVBE BİRLİĞİMİZ
ŞU ANDA RIZA BİRLİĞİMİZ
GELENDE DUA BİRLİĞİMİZ
SON NEFESTE ŞEHÂDET BİRLİĞİMİZ

RESÛLULLAH (sav) DE BİZ OLSUN!
CUMAMIZDA CEM' OLSUN!
İNŞÂALLAH!..


CUMA CEM'imizi BİZLİK İÇERİSİNDE DUALARLA SÜSLEYELİM İNŞALLAH...

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 24 May 2019, 18:49 
Çevrimiçi
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 11142
ResimBURSam 1895

BURSA CÂMİLeri bAŞKa
=>İNsÂNın=>İÇİ AÇıLır
SEVgiyi SÜRÜKLer AŞKa
İKRÂ!. kOKU-su SAÇıLır!.


GÖKLerde OKUnan EZÂN
İÇ DENGE=>DIŞ DÜZENimi
YERLe BİR EYyLedi=>şU ÂN
GÖRDüm=>DERİm YÜZENimi!.



ZEVK 9255

MURADuLLAH =>EMRuLLAH=>KÛN!. feyeKÛN =>OLÂNLar SÜstü
YuSEBBİHu =>KÜRRe=>ZERRe!. =>SAĞı=>SOLu =>ALTı=>ÜStü
KÜLLî ŞEYy DURmaz=>DURsam da
=>NİCe HAYyaLLar =>KURsam da
BİZ BİR-İZ BAHÇAm=>BURsa’mda =>CUMÂ CEM’i=>ŞEHREKÜStü!.


24.05.19 13:07.
brsbrsm..cumacem’işehreküstücâmimizzz..



ŞEHREKÜSTü>TEK KUBBELi
=>MASMaVi GÖKLer GiBidir
=>MîM-i MuHABBet HABBeLi
=>AŞKı YAŞA!.tan->SEVgidir!.



Resim

ŞEHREKÜSTÜ CÂMisi.:

Şehreküstü Mahallesi Şehreküstü Caddesi Osmangazi/Bursa
Şehreküstü Mahallesi’ndeki câmi, II. Murat döneminde Bedreddin Mahmud /Pars Bey tarafından, 1430 yılında vakfiye olarak yaptırılmıştır. 1801 yılında meydana gelen yangında, yanında bulunan tekkeyle birlikte yanarak harab olunca yeniden yapılmış. Bu dönemde yapılan câmi, moloz taş malzemeli, kırma çatıyla örtülü, ahşap direklerden meydana gelen geniş bir son cemaat yerinden oluşmaktaymış. Zamanla tahrip olunca 1980’de yıkılarak, 1984 yılında günümüzdeki görünümüyle betonarme ve kubbeli olan câmi yapılmıştır.
9,10 x 16,23 metre iç ölçülerinde olan asıl ibâdet alanının girişinde 5,10 metre derinliğinde bir son cemaat yeri vardır. Sadece minâresi orijinaldir. Mihrab, Yeşil Türbe çinileri ile kaplanmıştır. Sarı, mavi, yeşil, turkuaz, lâcivert, kiremit rengi zengin bir görünüm oluşturmaktadır. Minâre silindir gövdeli, sivri külahlı ve tek şereflidir. Minâreye çıkış câmi içinden, kuzeybatı köşesindendir. Câminin alt katında bir konferans salonu ile şadırvan bulunmaktadır. Câminin kıble tarafındaki türbede, Sultan II. Murad döneminde yaşamış ve aynı zamanda câminin banisi de olan ve 1437 yılında vefât eden Abdullah oğlu Bedreddin Mahmud (Pars) Bey yatmaktadır..


ŞEHREKÜSTÜ İsmi Nereden Gelmektedir.:

1-) Bursa'da yaşayan bir zâtın, şehrin günlük sıkıntılarından bunalması ve evini, Bursa'nın (o yıllar için tabii ki) en uç bölgesine yapması ve artık burada ikâmet etmeye başlamasından ötürü, bu zâtın evinin bulunduğu yere; "Şehire Küstü" adı verilmiştir. Şehir o yıllarda bilindiği üzere, Ulucâmi ve Hisar bölgelerinden oluşmaktaydı. Günümüzde ise artık Şehreküstü, Bursa'nın tam içinde kalmış ve nirengi noktalarından biri olmuşsa da, ismi yüzyıllardır değişmeden gelebilmiştir.

2-) Somuncu Baba’nın şehri terk ederken o güzergahtan Bursa’dan ayrılmasından dolayı “şehre küstü” olarak adlandırılan yerin bulunmasıdır. “şehrek üstü” değil yani “şehre küstü” dür.

ŞEHREKÜSTÜ Câmisi, Fomara ile ULU Câmi arasındadır..


FoMaRa.:
Osmanlı döneminde, ticâret işlerinin bir kısmını gayri müslimler idâre edermiş. 1800’lü yıllarda bugünün Fomara Meydanı’nı içine alan bölge, Bursa sınırlarının biraz dışındaymış. Anlatılanlara göre burada, ipek ve tekstil işiyle uğraşan İtalyan bir tüccarın ticarethânesi varmış. Tüccarın lakabı da “Fomara”ymış. Herkesin birbirini tanıdığı, nüfusun, deprem, savaş gibi türlü sebeplerle iyice azaldığı bu dönemde, çok anılan birinin adı, çok bulunduğu bir yerin adı oluveriyormuş. Bu tüccarın yanına gidenlerin “Fomara’ya gidiyorum”, “Fomara’nın yanından geliyorum” demesiyle semtin ismini yüzlerce yıl önce belirlenmiş “Fomara” olmuş..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 31 May 2019, 14:59 
Çevrimiçi
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 11142
Resim

ELEst BELÂ’ İmiş>AŞKuLLAH
>BiR SEVDÂ İmiş>AŞKuLLAH
ÇİLLE ÇÖLÜnde
=>MecNÛN’a
CâN LEYyLÂ İmiş
>AŞKuLLAH!.


ZEVK 9258

ÂLEMde SeBeB SonUÇu.. HeR SonUÇ =>SeBeBe GEÇer
KÜLLî ŞEYy FÂNi DÜNyâ’da.. BaBa GEÇer=>BeBe GEÇer
ÂLEM=>CEMÂL SEYRÂNGÂHı
DEVRÂNda DOSt’un DERGÂHı
BURAsı =>BURSAm SEMÂ’sı.. NiCe MecNÛN DeDe GEÇer!.


31.05.19 13:14:
brsbrsm..mcnundedecâmimizcumâcem’imizz..


=>AŞKk ATEŞİne DÜŞENLer
KAVRULur BiR GüN İHVÂNim
=>KENDi ATEŞİnde PİŞENLer
SAVRULur>BiR GüN İHVÂNim!.


MecNÛN DEDE>CUMÂ CEM’i
KURULur HeR GüN İHVÂNim
SUBHÂN ALLAH KIYÂM DEM’i
DURULur HeR GüN İHVÂNim!.


Resim

MECNÛN-Luk>HASLar HASInda
=>LEYyLÂ-sı =>SEFER TASInda
ÇİLLe ÇÖLü =>KUL İhvÂNimmm
=>ÇELİK ZIRHLar=>ARKASInda!.


YÂ HAYyu’L- HUuu!. ALLAH celle celâlihuu!.


Resim


Resim

Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-SeLâmet
İZZet-i İhsÂNınLa LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..


Resim MuhaMMedi MuHABBEtLerimİZLe!....


Resim MECNÛN DEDE
kaddesallahu sırrahu..

Mecnûn Dede 40 Abdal dan birisi ve Horasan civarından gelen ERENLerden bir Velîdir. Sırlarla dolu bir derviştir. Kerâmetini gören Fatih devri Subaşılarından Çakır Ağa, Mecnûn dede‘nin şimdiki kabrinin bulunduğu Mecnun Dede Câmiini 1440 yılında ve civarındaki Çakır Ağa Hamamını yaptırmış ve hatta hamamdaki ufak halvetin birine evliyâ halvetidir derler. Çakır Hamamının bir kısmı Mecnûn Dede vakfına aittir. Câmiinin bitişiğinde Mecnûn Dede Dergâhı vardı. Burada her gün fâkirler doyurulurdu. Sonraları tarikat düşmanlarından biri burayı medreseye çevirmiş, şimdi ise şahıs mülkü olmuştur..
Mecnûn DeDe'nin kabri kardeşi Lokman DeDe ile beraber câminin yanındadır ancak günümüze kalmamıştır. Câminin haziresinde ise, Hacı Nasuh bin Beyazıd isimli bir kişinin kabir ve ayak taşı vardır.

Mecnûn DeDe'nin Bursa fethinde Orhan Gâzi'ye (salt. 1326-1362) yardımcı olduğuna inanılan "kırk abdal" arasında sayılır. Kardeşi Lokman DeDe ile birlikte Bursa merkez Osmangazi İlçesi'nde aynı adla anılan mahallede bir mescid ve yanında bir zâviye yaptırmıştı. Bu zâviye uzun süre işlev üstlendikten sonra medreseye dönüştürülmüştür. Kırk abdaldan olan Mecnûn DeDe'nin kerâmet sahibi olduğuna inanılırdı. Çakır Ağa, sonraki yıllarda zâviye yanında bir hamam yaptırmış ve bunun ufak hâlvetini Mecnun DeDe'nin makamı, "Evliyâ Hâlveti" diye adlandırarak kudsamıştı. Mecnun ve Lokman DeDelerin mezarı, yaptırdıkları mescidin haziresinde idi..


Resim

MECNÛN DEDE CÂMİİ

Tahtakale Mahallesi Kurşunlu Sokak Osmangazi/Bursa..
ULU CÂMİ'nin güneyinde, Tahtakale Çarşısı'nın batısında bulunan bu câmiyi, Fatih devri Subaşılarından Çakır Ağa, 1440 yılında Mecnûn DeDe adına yaptırılmıştır. Tek kubbe ile örtülü olan câminin asıl ibâdet mekanı, kare yakın plan şemasına sahiptir. Yapı kalkan duvarlı, tonoz örtülü son cemaat yeri ile dikdörtgen bir alana oturmaktadır. Minâresinin oranları da oldukça ölçülü bir forma sahiptir.

7,38X7,60 metre iç ölçülerinde olan câminin girişinde, 2,90 metre de son cemaat yeri bulunur. Yapının üzeri tek kubbe ile örtülü iken, son cemaat yeri tonozla örtülüdür. Duvarları üç sıra tuğla bir sıra kesme taş ile örülmüştür. Son cemaat yeri eskiden üç kubbe ile örtülüymüş. Girişi Bursa kemerlidir. Duvarlarında kuş gagası ve yaba motifleri egemendir. Tek kubbeli, kalkan duvarlı, taş- tuğla alaşımlı ve kirpi saçaklı tipik bir Bursa câmisidir..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 07 Haz 2019, 18:28 
Çevrimiçi
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 11142
Resim
BurasıBUrsaNamazgÂHı..

=>SEVgi sonUÇu =>SEVİNCi
GÂR-ı NÛRda=>GÖNüL GENCi
NÛR-u NûN’un=>NÛR-u MîM’i
MîM-i MEVLÂ =>MERCÂN-İNCi!.


ZEVK 9265

=>YUSEBBihu SEBBEHAmız =>SIRR-ı SIRFı =>SEYRÂNGÂHta
CÜNÛDu’s- SEMÂVÂtiVe’L- ARD =>NAHNU NİYÂZı =>DERGÂHta
CÜNÛDu’s- SEMÂVÂtiVe’L- ARD =>BİZ BİR-İZdik =>CEVLÂNGÂHta
AŞKk=>ÂŞIK’a =>GÖKte HÛMÂ
>IYD-i SAVM-u-CEMMü’L- CUMÂ
=>NASRULLÂHi =>ve’L- FETHuLLAH =>FETİH KAPISI NAMAZGÂHta!.


07.06.19 13:18
brsbrsm..namazgÂHcÂmimzdcumâsaLLı..


GÖĞ ÇINARLAR GÖLGESİnde
SALL EYyLedik =>SERİNLEdik
=>RECEB HAFIZ’ın=>SESİnde
HAKK’a NİYÂZI’n =>DİNLEdik!.


Resim nOt-1-):

Receb Hafızı en son sanırım YEDi YIL ÖNce İlk OLarak SetBaşı Câmisinde İmam olarak dinlemiştim bir SabAHh Namazında.. Sonra ben DERd Derdimin DermÂNı PeŞine düŞtüm.. ve aradan YILLar geçti.. Bir YıL öncesinde de Coşup gitmiştimm.
Bu gün İÇime bi arzu doğdu ve ayaklarım aldı gitti NamazgÂH Câmimize.. EzÂNLa yetiştim.. MusaLLa taşına komşu yemyeşil bir HÂL-i HAZIR HASIRında SALL ettim CUMÂMızı..

Resim

Receb Hafız, bu câmide müezzindi ama imamı yoktu ki, CUMÂmızı o kıldırdı..
Receb Hafız, DOĞuştan Çocuk FeLci sonUÇu kelimelerin ilk hecesini söyleyip ikincisi için uzun uğraşılar sonunda hızla söylemekte.. Kur'ÂN-ı Kerîmi OKUrken de böyLe.. Bu HÂLi ise tüm makamların ötesinde İnsÂN RÛHUnu ARŞ’a ÇEKMekte.. YAŞAnmadan ANLAtılır değil hüLâsâ!.
Namzadan sonra bekledim.. Aradan yıllar geçmiş.. Tanıdı.. Yanındaki Yaşlı Hacıya: “Bu.. KİM.. se.. Kim.. BİLir misin?.” Derken sarıLdım ve YaşLı Hacıya: “Kur'ÂN-ı Kerîm SEVDÂLısı bir SERSERi!.” Dedim.. sarıLıp salâvâtLaştık.. ve.. yürüdüm.. yürüdüm.. gittim.. BURAsı BURSA SOKAKLarımda!.


Resim

HÛMÂ KUŞu.:

HÛMÂ =>Arapçası "Bulah" olup bazı kaynaklarda Arapça'daki “Rûh” anlamına gelen “Hu” ve “SU” anlamındaki “Mâ” kelimelerinden oluştuğu ve konduğu kimseye mutluluk getirdiğine inanılması sebebi ile “TâLih Kuşu, veya “DevLet Kuşu”..
EL ÂN CennetLerde YAŞAyan, çok yükseklerde uçup yedi kat göğün üzerindeki felekler ve burçlar arasında DOLaşaBİLen KuL İhvÂNiceise =>AŞKk KUŞu..

GENC.: f. Define, hazine. Gömülü hazine. Kenz..
=>IYD-i SAVM-u-CEMMü’L- CUMÂ.: Ramazan Bayramı ve CUMâ Namazı CEM’i..


Resim

NÛR-u NûN’un=>NÛR-u MîM’i
MîM-i MEVLÂ =>MERCÂN-İNCi!.:


مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ
Resim---"Merece’l- bahrayni yeltekıyân (yeltekıyâni)..: İki denizi birbiri ile karşılaşacak (birbirine kavuşacak) şekilde akıttı.” (RahmÂN 55/19)

بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَّا يَبْغِيَانِ
Resim---"Beynehumâ berzehun lâ yebgıyân (yebgıyâni)..: İkisi arasında berzah (engel) vardır, ikisi birbirinin sınırını geçemez (birbirinin özelliğini, düzenini bozamaz).” (RahmÂN 55/20)

فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Resim---"Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân (tukezzibâni)..: O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?” (RahmÂN 55/21)

يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ وَالْمَرْجَانُ
Resim---"Yahrucu min humâ’l- lu’luu ve’l- mercân (mercânu)..: İkisinden de inci ve mercan çıkar.” (RahmÂN 55/22)


Resim

CÜNÛDu’s- SEMÂVÂtiVe’L- ARD.:

CÜNÛD.: (Cünd. c.) Askerler. Ordu.

CÜNÛD Kelimesi Kur'ÂN-ı Kerîmimizde 17 Âyet-i Kerîmede geçmektedir.:
Düşman Orduları.: Ahzâb 33/9;Bürûc 85/17..
Tâgut Ordusu.: Tevbe 9/26,40..
Firavûn Ordusu.: Yûnus 10/90; TâHâ 20/78; Kasas 28/8,39,40;
İBLis Ordusu.: Şûarâ 26/95..
Süleymân aleyhisselâm Ordusu.: NemL 27/17,18,37..
ALLAH celle celâlihu ORDUsu.: Fetih 48/4,7..


هُوَ الَّذِي أَنزَلَ السَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ لِيَزْدَادُوا إِيمَانًا مَّعَ إِيمَانِهِمْ وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا
Resim---"Huvellezî enzele’s- sekînete fî kulûbi’l- mu’minîne li yezdâdû îmânen mea îmânihim, ve lillâhi cunûdu’s- semâvâti ve’l- ard (ardı), ve kânallâhu alîmen hakîmâ (hakîmen)..: Mü’minlerin kalplerine, îmânlarını îmân ile artırsınlar diye sekîneti indiren, O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Ve Allah; Alîm’dir, Hakîm’dir.” (Fetih 48/4)

وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَكَانَ اللَّهُ عَزِيزًا حَكِيمًا
Resim---"Ve lillâhi cunûdu’s- semâvâti ve’l- ard(ardı), ve kânallâhu azîzen hakîmâ (hakîmen)..: Ve göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Ve Allah; Azîz’dir, Hakîm’dir.” (Fetih 48/7)


Resim

NASRULLÂHi =>ve’L- FETHuLLAH,
=>FETİH KAPISI =>NAMAZGÂHta!.:


OSmanLı ORDuLarımız, İLâ-yı KeLimetuLLah CiHâD SeferLerine BURSA-mda Buradan SALL ü SALÂvâtLarLa GÖNDERiLmiş ve burada KARŞILAnmıştır. eL HaMDu LİLLAHi RABBu’L- ÂLEMînn!.

إِذَا جَاء نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ
Resim---"İzâ câe nasrullâhi ve’l- fethu..: Allah’ın yardımı ve fetih geldiği zaman.” (Nasr 110/1)

وَرَأَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللَّهِ أَفْوَاجًا
Resim---"Ve raeyten nâse yedhulûne fî dînillâhi efvâcâ (efvâcen)..: Ve insanların Allah'ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde,” (Nasr 110/2)

فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا
Resim---"Fe sebbih bi hamdi rabbike vestagfirhu, innehu kâne tevvâbâ (tevvâben)..: O zaman Rabbini hamd ile tespih et. Ve O’ndan mağfiret dile. Muhakkak ki O, tövbeleri kabul edendir.” (Nasr 110/3)


YÂ HAYyu’L- HUuu!. ALLAH celle celâlihuu!.

Resim


Resim

ALLAHumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebîyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-SeLâmet
İZZet-i İhsÂNınLa LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..


Resim

MuhaMMedi MuHABBEtLerimİZLe!..


Resim nOt-2-):

Bundan 4-5 sene öncesinde erken kalkar, sabah namazlarına genellikle Ulu Câmi’ye bâzen de bir başka Câmi’ye giderdim. Bir defasında ayaklarım Setbaşı Câmi’sine götürdü. Namaz başlamak üzereydi. Ve başladı.. ilk “ALLAHu EKBER!.” sesini duyunca içim "cızz!." etti.. Fâtiha ve uzunca bir zamm-ı sûre.. bu öylesine muhteşem bir âhenkti ki binlerce tecvidciyi soLLayıp geçmekteydi..

Ve hemen hatırladım bu sesi ve okuyuşu.. Kerbelâ ÇÖLü üzerinden Ümreye geçerken uğradığımız ve sabah namazı kıldığımız bir Arab Kasaba câmisinde duymuştum.. Bengaldeşli İmamı, çocuk feLci geçirmiş, sağ eli belden yukarı kaLkmıyor, soL ayak 20 cm. kadar kısa ve çok kekemeydi.. Ama namazda kekeme değiLdi ve kendine mahsus bir okuyuş tarzı doğmaktaydı.. biraz konuşmuştuk..

Bunu hatırladım hemen.. bizim namaz da bitti.. tebrik ve teşekkür için imama koştuğum da, sağ eLim havada kaldı ki, sağ eLi feLçLi eLi beLden yukarı kaLkmıyor.. soL ayak 20 cm. kadar kısa ayakta zor duruyor ve kekemeydi..
“Değerli Hocam ciğerlerimi söktün!. Bu nasıl bir huşû ile Kur'ÂN-ı Kerîm okumak!.” Dedim ve sarıLdım.. Bir keLimeyi birkaç uğraşı sonu çıkarabiLen sesiyLe: “Efendim ben Namazgâh Câmi’si müezziniyim.. bu gün Hoca izinLiymiş de ben görevLendiriLdim ismim Recep!.” dedi..

Ben bu sabah kalktım Cumâ için hangi Câmi’ye gitsem derken içimdeki ses: “Namazgâh Câmi’si” dedi.. Üç ayakla koşarcasına yetiştim ama bizim Recep Hoca yoktu.. geçtim oturdum.. genel yayın var işte: “Şunu verene şu var vs. dilenciliği..” derken bitti.. dışardan uzakataki Câmi’lerde ezân okundu.. bizimkinde arıza varmış.. ve az sonra o meşhur: “ALLAHu EKBER!.” sesini duydum ki, Recep Hocam iş başındaydı.. gözlerim kendi başına yaş dökmeye başLadı..

Namazı bir başka diyanetin imamı kıLdırdı.. bitti.. döndüm ki müezzinlik boştu âLet vs. de yoktu.. canım sıkıldı hızla çıktım.. aşağı inip çarşıya gideceğim.. Meydana inince bir de baktım ki köşede beni bekliyor gülerek.. sarmaş doLaş olduk, iki arızaLı adamm.. beni Setbaşından tanımış.. beklemiş..
“Latif Hocam, Ramazandan sonra her Pazartesi SetBaşı’ndayım hocası merkezde görevliymiş beni görevlendirdiler. Hâdi gel MuhaMMedî Cümbüş yaparız!.” dedi.. Hâlâ tesirindeyim Hamdolsun!.. ve İnşâallah giderimmm!..

İşte buydu saff MuhaMMedî MuHABbet ve’s-SELÂMmm..



Resim

NAMAZGâH:

Namazgah Mahallesi 2. Karıncadere Sokak Yıldırım/Bursa..


Namazgâh, BUrası BUrsa ilimizin Yıldırım ilçesine bağlı bir semttir.
Eski günlerde taşlar gediğindeyken Osmanlı Hanları, aklen-naklen fethe giderken ordumuzu cihada zafer duâsıyla göndermek ve gelirken şükür duâsıyla karşılamak için açık alanda yapılan SALLgâh-NamazgÂH-Açık Câmi!.

Yıldırım İlçesinin Namazgâh Semtinde büyük bir düzlükte yer alan bu açık ibâdet mekânını, Umur Bey yaptırmıştır. Bayram, Cuma günleri ve sefere çıkılırken namaz kılmak ve duâ etmek için yapılmıştır.
Kare planlı sahanın etrafı duvarla çevrili olup yapıldığı dönemde beş kapılı olduğu kayıtlıdır. Güney duvarında iki mermer minberden batıdaki günümüze dek sağlam kalabilmiştir. Bu minber, 10 basamaklı, sekiz köşeli külahlı ve taç kapılıdır. Doğudakinin ise sadece beş basamağı ve yanlığı kalmıştır. Mihrabda altı sıra mukarnaslı-kubbeli kavsara-sepet vardır.



Resim

Namazgâhın Dünyada bir eşi de, Trakya'da Saray Bosna'da Kırık Câmii-Namazgâh olarak mevcuddur…

Resim

NAMAZGÂH CÂMİmiz.:


Yıldırım ilçesinin Namazgâh-Işıklar Caddesi doğrultusunda bulunmaktadır. Emir Sultân kaddesallahu sırrahunun muhiblerinden müridi ve kasap olduğu için halk içinde “Et Dede” diye anılan ve 1429 yılında vefât eden Sufî Mehmed kaddesallahu sırrahu tarafından 1395-1400 yıllarında yaptırılmıştır.

Câmi, harap duruma gelince yıktırılıp Mahalli Dernek tarafından 1969’da eski halini esas alarak yeniden yapılmıştır. Dikdörtgen planlı ve moloz taş-tuğla malzemeden yapılmıştır. Üst örtüsü ahşap ve kiremitle kaplıdır. Minâresi, kuzeybatı duvarına bitişik, yedigen kaidelidir.
Câmisinin doğu duvarında tek sandukalı türbe, Et Dede Sufî Mehmed’e âittir. Kitâbesi yoktur. Bu ve civardaki türbeler Emir Sultan kaddesallahu sırrahu Hazretleri hulefâsına ve hadimlerine aittir..

Türkiye’de Açık namazgâh olarak inşa edilmiş olan yapıların ilki ve en güzelidir. 14. yüzyıl yapısı olan Açık Namazgâh’ın, Kara Timurtaş Paşa’nın oğlu Umur Bey tarafından yaptırıldığı bilinmektedir. Yapıldığı dönemde, Bayram, Cuma günleri ve sefere çıkılırken namaz kılmak, dua etmek amacıyla kullanıldığı bilinmektedir. Mermer kaplı bir zemin üzerinde yer alan yapının Güney duvarında bir mihrab nişi ve iki yanında alanı da sınırlayan, basamaklı minberi, ve yine basamakla çıkılan kürsüsü bulunmaktadır. Bu gün, Namazgâh Dinlenme Parkı içerisinde yer alan Açık Namazgâh bir dönem metruk/terk edilmiş durumda iken, bugün Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin Tarihi ve Kültürel Mirasımıza sahip çıkmak adına yaptığı çalışmalar kapsamında değerlendirilmiştir. Yapılan çalışmalar ile Namazgâha asıl işlevi yeniden kazandırılmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun İlk Dönemlerinde Orduların Savaşa Giderken Zafer, Dönüşte İse Şükür Namazı Kıldığı Namazgâh, Büyükşehir Belediyesi Tarafından Temizlenip tanzim edilmiş ve Ramazanda Teravih Namazlerı bu açık alan Namazgâhta kılınmakta. 700 yıllık gelenek yaşatılmaktadır!.


Resim


MeydÂNda->MiHRab-MİNBeRi
ORDUnun=>ŞARk SEFER YeRi
=>İ’LÂy-ı KeLiMeTuLLAH İÇin
=>BAŞLar=>ŞEHÂDet SEFeRi!.



İ'LÂY-I KELİMETULLAH.:


ALLAHu zü’L- CeLÂL’in İsmini yüceltmek için, ALLAH celle celâlihu'yu inkar edenlere karşı savaşmak.

Sözlük anlamı, ALLAH'ın kelimesini yüceltmek demek olan "İ'lây-ı Kelimetullah", ıstılahta/genel kullanımda ALLAH'ın adını veya İslâm Dininin Tevhid Akîdesini şanına uygun bir biçimde yüceltip yayma mânâsına gelir. Bu terim "cihad" kelimesiyle de ifâde edilmiştir.

Her hâlükârda ve her yerde yerine getirilmesi gereken İ’lây-i Kelimetullah görevi; mutlak anlamda adaletin temininden, tecavüz ve düşmanlığın önlenmesinden ibârettir. Bu konuyu destekler mâhiyette Kur'ÂN-ı Kerîmde;


وَإِن طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا فَإِن بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى الْأُخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللَّهِ فَإِن فَاءتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ
Resim---"Ve in tâifetâni mine’l- mu’minînektetelû fe aslihû beyne humâ, fe in begat ihdâhumâ alâ’l- uhrâ fe kâtilûlletî tebgî hattâ tefîe ilâ emrillâhi, fe in fâet fe aslihû beynehumâ bi’l- adli ve aksitû, innallâhe yuhıbbu’l- muksitîn (muksitîne).: Ve eğer mü’minlerden iki grup savaşırlarsa, o zaman ikisinin arasını düzeltin. Fakat, eğer ikisinden biri diğerine saldırırsa, o taktirde saldıran grupla Allah’ın emrine dönünceye kadar savaşın. Bundan sonra eğer dönerse, böylece ikisinin arasını adaletle düzeltin, (onlara) adil davranın (diğerine zulmetmeyin). Muhakkak ki Allah, adaletle davrananları sever.” (Hucûrât 49/9)

İslâm'da cihadın mânâsı, İ'lây-ı Kelimetullah uğrunda ve İslâmî bir toplum sergileme yolunda elden gelen gayreti göstermektir. Bu cihattan ilk planda meşrû müdafaa demek olan, malın, ırzın, hayatın müdafaasından da öte; İslâm toplumunun oluşmasına engel olabilecek her şeyi ortadan kaldırmak, dinî hürriyeti elde etmek ve sonuçta İslâm Toplumunu tesis etmek için ALLAH'ın Hâkimiyetini sağlamak ve emirlerini uygulamak için yapılan çalışma ve uğraşılar anlaşılır. Ancak müslümanlar kesinlikle savaşı ve düşman ile karşılaşmayı arzu etmez, fakat savaş söz konusu olduğunda da ellerinden gelen gayreti sarfederler. Nitekim ALLAHu TeÂLÂ, saldırgan tarafın barış isteğinin kabul edilmesini müslümanlardan ister:

يَسْأَلُونَكَ عَنِ الأَنفَالِ قُلِ الأَنفَالُ لِلّهِ وَالرَّسُولِ فَاتَّقُواْ اللّهَ وَأَصْلِحُواْ ذَاتَ بِيْنِكُمْ وَأَطِيعُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ
Resim---"Yes’elûneke ani’l- enfâl (enfâli), kulil enfâlu lillâhi ve’r- resul (resûli), fettekullâhe ve aslihû zâte beynikum ve etîûllâhe ve resûlehû in kuntum mu’minîn (mu’minîne).: Sana ganimetlerden sorarlar: “Ganimetler, Allah’ın ve Resûl’ündür.” de. Artık Allah’a karşı takvâ sahibi olun ve aranızdaki durumu (sahip olduğunuz hâli) ıslâh edin (düzeltin)! Eğer mü’minlerseniz, Allah’a ve O’nun Resûl’üne itaat edin.” (Enfâl 8/61)

Konuyla ilgili olarak;

Resim--- Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Düşmanla karşılaşmaya pek istekli olmayın, fakat ALLAH'tan selamet dileyin. Bununla beraber, eğer onlarla karşılaşırsanız sebat edip sabırlı olun. Bilin ki, Cennet kılıçların gölgesi altındadır" buyurmuştur.
(Buhârı, Cihad, 112; Müslim, Cihad, 19-20)

Öte yandan Kur'an-ı Kerîm'de İ’lây-i Kelimetullah için, ALLAHu zü’L- CeLÂL’in dinini yüceltmek ve yaymak için cihad edenlerden şu şekilde sitâyişle bahsedilir:

لاَّ يَسْتَوِي الْقَاعِدُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ غَيْرُ أُوْلِي الضَّرَرِ وَالْمُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فَضَّلَ اللّهُ الْمُجَاهِدِينَ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ عَلَى الْقَاعِدِينَ دَرَجَةً وَكُلاًّ وَعَدَ اللّهُ الْحُسْنَى وَفَضَّلَ اللّهُ الْمُجَاهِدِينَ عَلَى الْقَاعِدِينَ أَجْرًا عَظِيمًا
Resim---"Lâ yestevî’l- kâıdûne mine’l- mu’minîne gayru ulîd darari ve’l- mucâhidûne fî sebîlillâhi bi emvâlihim ve enfusihim. Faddalallâhu’l- mucâhidîne bi emvâlihim ve enfusihim alâ’l- kâidîne dereceh (dereceten). Ve kullen vaadallâhu’l- husnâ. Ve faddalallâhu’l- mucâhidîne alâ’l- kâıdîne ecran azîmâ (azîmen).: Özür sahibi olmayan mü'minlerden (savaşa gitmeyip) oturanlar ile Allah’ın yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler bir (eşit) değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri derece bakımından, oturanların üstünde faziletli kıldı ve Allah hepsine “Hüsna”yı vaadetti. Ve Allah mücahitleri, oturup kalanlar üzerine “büyük ecir” ile üstün kıldı.” (Nisâ 4/95)

دَرَجَاتٍ مِّنْهُ وَمَغْفِرَةً وَرَحْمَةً وَكَانَ اللّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا
Resim---"Deracâtin minhu ve magfiraten ve rahmet (rahmeten). Ve kânallâhu gafûran rahîmâ (rahîmen).: (Mücahidler için) O’ndan (Allah tarafından) dereceler, mağfiret ve rahmet vardır. Ve Allah, Gafur’dur (mağfiret edendir), Rahîm'dir (Rahîm esmasıyla tecellî edendir).” (Nisâ 4/96)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, gerçek mânâda ALLAHu TeÂLÂ uğrunda cihad edenin kim olduğu sorusuna cevap verirken şöyle buyurmuştu:

Resim--- Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Sadece ALLAH'ın adı yüce olsun diye (İ'lây-ı Kelimetullah için) cihad eden kişi ALLAH yolundadır" buyurmuştur.
(Kâmil Miras, Tecrid-i Sarih Tercümesi, VIII, 281-282)

Resim--- Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Fazilet yönüyle insanların hangisi daha üstündür?" sorusuna: "Canıyla, malıyla ALLAH yolunda savaşan mü’mindir" buyurmuştur.
(Buhârî, Cihâd, 2)

Resim--- Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, ALLAH yolunda cihad eden kişinin savaş alanında şehid olması halinde ALLAH'ın inâyeti ile hesabsız ve azabsız derhal Cennete gideceğini, şehid düşmeyip evine sağ salim döndüğü takdirde, eli boş değil, ya ecir ve sevabla veya hem sevab, hem de ganimetle döneceğini" bildirmişir..
(Kâmil Miras, Tecrid-i Sarih Tercümesi,, VIII, 256)

Resim--- Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Her kim ALLAH uğrunda gaza edecek bir askerin, sefer için gereken eşyasını tedârik edip hazırlarsa, o da gaza etmişçesine sevaba nâil olur. Yine her kim ALLAH yolunda gaza eden bir askerin, geride bıraktığı işlerine ve âilesine namuslu bir şekilde bakıp gözetirse, o da gaza etmiş gibi olur" buyurmuştur.
(Kâmil Miras Tecrid-i Sarih Tercümesi,, VIII, 301)


Resim

Ne ACıdır ki bu ANLAtılan yüce EMİR ve DUYguların yerini köksüz ve edebsiz düşünce ve fiiller işgaletmiştir İslÂM MiLLetinin Hayatındaa.. HAKk'ı DUYmak ve AYNen UYMak KULLuğun OLMazsa OLmazı ve tek ZORLuk Sırat KÖPRÜsüdürr..

noT: Ruhu şÂD olsun Rahmetli Çoban Osman Babamı kaddesallahu sırrahu hatırladım.. Namazın gereği gibi ciddiyetle kılınmasını anlatıyordu.. Anlamadığımızı anlayınca: Evladlarım bakınız,, eskiden bir DERvİŞ varmış. Evinde TEK BAŞına yatsının farzına duracak DURdum RABBımın Huzurunda deyince kendi kendi kendine: "Ne huzuru BİZ Karşı karşıya değil, İÇ İÇeden de YAKINız.! Adam gibi kıl namazını!” demiş.. DEmiş DEmesine de Elhamdulillahi rabbi'l- âlemin var da, gerisi yok .. dön tekrar başa.. o kadar çok DÖNmüş ve çok zamÂN geçmiş ki, başı DÖNmüş de: "Yeter Ulan Osman, sen BİLdiğini gibi KıL!. Yoksam yatsı namazı kaçacak sabah OLdu!. DEmiş.. O DERvİŞin, Osman BaBam kaddesallahu sırrahu OLduğunu, ELinde OLmadan ANLAtırken heyecÂNdan kendisi "Osman" DEyince kıpkırmızı OLuşundan ANLAmıştımm.. RAHMetLer OLsun.. İnşâe ALLAHu TeâLâ!.

Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 14 Haz 2019, 20:11 
Çevrimiçi
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 11142
Resim

DEM bU DEM VAKtini BİLmek
>MUHTEREM VAKtini BİLmek
DOST-a =>DUÂnın =>KAPIsı
->CUMÂ CEM’ VAKtini BİLmek!.



ZEVK 9275


YUSEBBihu SIRR SEMÂ’sı.. =>KULLuk AH-ü-ZÂR=>CEM’inde
HABLi’L- VERîD VASL SILÂsı.. CÂNda CÂNÂN YÂR=>CEM’inde
ÂŞIKLar =>AGYÂR A’MÂsı..
GÖNÜL GÖGÜnde>HUMÂsı..
CÜMMLe CİHÂN CÂN CUMÂsı.. =>HÜDÂVENDİGÂR=>CEM’inde!.


14.06.19 12:45
brsbrsm..hüdâvendigârI.MURADcÂmimizz..


Resim

ANA RAHMi=>MeZÂR TAŞı
ARAsı ===>KULLuk TELAŞı

KELÂMuLLAH=>RESÛLuLLAH
OLURsa =>YOLU =>YOLDAŞı!.

Kur'ÂN CÂN-CÂNÂN CENNeti
CÂNEVİn ==>CÂNÂN ÇIRAsı
=>HANÂN-MENNÂN EMÂNEti
MUHAMMEDî MîM==>MİRÂSı!.


RASÛL>RABB’ın HAYy REHBERi
===>EBEDîdir====>EZELBERi
==->RAHMEtenLi’L- ÂLEMîN-dir
KÜLLî ŞEYy’in ==>PEYGEMBERi!.


Er RABBu’L- ÂLEMîN =>ALLAH
EL MECÎD MUHEYMîN=>ALLAH
EL LATÎFu’L- HABîR ==>ALLAH
HAKk RESÛLü=>EMîN=>ALLAH!.


KUL İHVÂNim =>AŞKın YAŞA!
NÛR-u MîMin=>MEŞKİn YAŞA!
NÂRIndan =>NÛRun ULAŞ!.ıp!
KÛN feyeKÛN=>KÖŞKün YAŞA!.


celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem..



Resim

Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..

Âmin! Yâ Muîn! YâRabbenâ!..


ResimMuhaMMedi MuhabbetLerimİZle...



Resim


I. Murad Hüdavendigâr Câmisi.:

Çekirge Mahallesi 1. Murad Caddesi Dolapçı Sokak Osmangazi/BURSA

Hüdâvendigâr Câmisi, o zaman için en batıda ve en uç olan Çekirge semtinde, ovaya hakim bir tepenin üzerinde kurulan câminin 1365-1366 yıllarında yapıldığı bilinmektedir. İki katlı olan binanın üst katında 18 odalı bir medrese bulunmaktadır. Câmi ile medresenin birlikte yapılması câmiye anıtsal bir özellik katmaktadır. Alt katta iki eyvan ve 6 odası bulunmaktadır. Ters T planı ile yapılan câminin orta kubbesinin altında asıl namaz kılınan yer ve yanlarında birer eyvanla odaları vardır. Câminin içinde tam kubbenin altında bir şadırvan bulunmaktadır. Rum bir mimar tarafından yapıldığı bilinen câminin; taş, tuğla ve devşirme malzemelerle örülen duvarları çok kalındır. Câminin yapımında taş, tuğla ve Bizans devrinden kalma devşirme malzeme kullanılmıştır. Yapının üzeri kubbeler ile örtülüdür. Câminin bitişiğinde tarihi bir çeşme bulunur.
Câmi ile türbe arasında bulunan şadırvandan ise, birinden sıcak diğerinden soğuk su akan çeşmeleri bulunurken, uzun bir süredir sıcak su kesilmiştir. Tuvaletlerin önünde, anıtsal nitelikte iki çınar ağacı bulunmaktadır..



Resim

Hüdâvendigâr Câmisi; 1363 yılında inşasına başlanan ve yapımı 19 yıl sürdüğü bazı kayıtlarda ifade edilen Câmi, Klasik ters T planıyla inşa edilmiştir. Ancak câminin giriş bölümü ve kemerleri; Bursa’daki erken dönem Osmanlı câmilerinden, yapısal özellikler açısından farklılıklar taşımaktadır. Hüdâvendigâr Câmii’nin bulunduğu yapı iki katlı olup alt katı ibadethâne üst katı medrese olarak kullanılmaktadır. Câminin ibadethâne olarak kullanılan alt katında, orta kubbenin altında asıl namaz kılınan alan ve bu alanın yanlarında birer eyvan yer alır. İki eyvan dışında altı adet odası olan câminin, kubbesinin altında bir de şadırvan bulunur. Yapının en ilginç özelliklerinden biri ise mihrabın üzerindeki dua edilen odaya açılan penceredir. Dar bir geçitle varılabilen pencereye ait odanın, zamanında Sultan Murad’a ait olduğu tahmin edilmektedir..

(Baykal (1950) S.38; Vakıflar (1983) Iıı. S.135; Yalman (1984) S.171; Wilde (1909) S.12; Cuinet (1894) S.125; Abdulkadir Kadri (1911) S.11; Ayverdi I. (1966) S.231-269; A. Gabriel Vakıflar Der. (1940) S.37-43; A.S.Ülgen Bursa Anıtları, Yapı Kredi Bankası Broşürü(1948) S.17; Texier (Ali Suad) C.I,S.227; Aşıkpaşaoğlu (Atsız) S.129; Neşri Tarihi(Köymen) S.202; S.Çetintaş, Türk Mimari Anıtları Osmanlı Devri Bursa'da Murad I. Ve Bayezıd I. Binaları İst.1952; B.A.Cevdet-Evkaf, No.695; Texier (Ali Suat) 1924, S.232; Hammer (Üçdal) C.I, S.159; Güldeste (1885) S.21-24)



Hüdâvendigâr Câmii ve Külliyesi.:

Bursa’da 1365-1366 yıllarında inşa edilen bir külliye yapısıdır. Banisi Sultan I. Murad tarafından yaptırıldığından ötürü halk tarafından I. Murad külliyesi olarak da bilinmektedir. Yapının inşa edildiği alan önemlidir. Bizans İmparatorluğunun en eski mahallelerinden birinde yer alan yapılar topluluğu, câmi dışında, medrese, türbe, hamam ve imâretten oluşmaktadır. Bu yapılar topluluğunun ayırıcı özelliklerinden biri câmi ve medresenin üst üste inşa edilmiş ve medrese bölümü câmi ile aynı çatı altında yer almış olmasıdır. Bu şekliyle erken Osmanlı mimarisinin klasik üslubundan ayrılır..


Mimari Özellikleri.:

Câmi ters T plan şemasına sahiptir. İki katlı olup alt kat ibadethâne üst kat ise medrese olarak inşa edilmiştir. Câmi kısmı harim ve yanlarındaki zaviye odalarından oluşmaktadır. Harim bölümü kubbe ile örtülmüş olup, câmiinin kubbesi altında bir de şadırvan yer almaktadır. Câmiinin en ilgi çeken özelliklerinden biri ise mihrabın üzerindeki dua edilen odaya açılan bir pencere olmasıdır. Bu pencere kesin olarak bilinmese de Sultan I. Murad’a ait olduğu düşünülmektedir. Yapı alt katta ortada yüksek bir kubbe ile buna bitişik uzun bir eyvan ve iki yandan bunu çeviren tonozlu eyvanlarla medrese plan şemasına benzemektedir. Kenarlardaki zaviye odaları tonozlar ile örtülmüş olup, giriş kubbesinin yanında üst kata çıkan merdivenler yer almaktadır. Yapının dış tarafında sivri kemer kullanımı görülürken iç mekanda yuvarlak kemer kullanımı hakimdir. Orta kubbe ve aynı genişlikteki kıble eyvanının tonozu her iki katı örtmektedir. Kubbeye geçiş elemanı pandantifler ile sağlanmş olup, bu kubbe 11 metre genişliğindedir. Câminin giriş cephesinde üst katta ortası sütunlu sivri kemerli Akdeniz mimarisinin karakteristik özelliğini taşımaktadır. Burası Venedik saray cephelerini andırmaktadır. Yapının inşasında kullanılan malzeme tuğla ve taş, bir sıra taş üç sıra tuğla şeklinde düzülerek örülmüştür. Câmiinin üst katında yer alan medrese bölümünde bir koridor ve bu koridordan girilen on sekiz ders odası bulunmaktadır. Odalarda aydınlığı sağlaması için pencereler bulunmaktadır. Yapının minaresi doğu köşede yer almaktadır. Tuğladan örülmüş olan minare silindirik gövdelidir. Bugüne kadar pek çok kez onarım geçiren yapı hala işlevselliğini korumaktadır..


Hüdâvendigâr Câmii ve Külliyesi Bölümleri.:

Câminin dışında, ayrı bir yapı olarak olması gereken zaviye ve medrese mekanları bu külliyede, ibadet yeri ile iç içedir. Hüdâvendigâr Câmi, kemerleri, ve giriş bölümünün yapısal özellikleri açısından, Bursa’daki Erken Osmanlı Dönemi Câmilerinden farklılık göstermektedir..

Hüdâvendigâr Câmii’nin iki yanında yer alan merdivenlerden çıkılan üst kattaki medrese bölümünde ise bir koridor ve bu koridordan girilen toplam 18 oda bulunmaktadır. Medresenin; üstlerinde mermer lentoların bulunduğu oda pencereleri, demir parmaklıklardan meydana gelmiştir. Ayrıca câmi taş, tuğla ve devşirme malzemelerle örülen oldukça kalın duvarlara sahiptir.
Türbe: Yıldırım Bayezid tarafından 1389 yılından sonra yaptırılmıştır. Geçmişten günümüze birçok onarımdan geçmiştir. Kare planlı olan türbenin kubbesi, sekiz sütunun oluşturduğu kemer ve çokgen bir kasnak üzerine oturmuş olup tonoz örtüyle kaplanmıştır. Türbenin içinde ise Sultan 1.Murad, Musa Çelebi, Süleyman Çelebi, Yakup Çelebi, Şehzade Orhan ve Sultan 2.Bayezid’in bir oğlunun mezarı bulunmaktadır.
Hamam ve İmâret: İmâret iki büyük alandan oluşmaktaydı. İmârette beş ocak ve bu ocakların yüksek bacaları bulunmaktaydı. Bir avlu şeklinde tasarlanan bu alanın çatısı bulunmamaktaydı. Ancak 1906 yılında bir onarımdan geçmiş ve büyük ölçüde değiştirilmiş olup günümüze ilk halinden pek eser kalmamıştır. Hamam ise câminin doğusunda yer alır. “Gir-Çık Hamamı” ya da “Cıkcık Hamamı” denmekte.. Medrese öğrencilerinin kullanımı için yapılan hamam, kare plan üzerine inşa edilmiştir. Hamamda zamanında musluklarından sıcak su akan bir tuvalet ve gusülhâne bulunmaktadır..


Resim

Cumâ Câmii.:
Cuma Câmii Bulgaristan'ın Filibe ilinde bulunur. Hüdavendigâr Câmii olarak da bilinir. Sultan I. Murad (1369-1389) dönemi yapısıdır.
Cuma Câmii, Bulgaristan'ın Filibe ilinde bulunur. Hüdâvendigâr Câmii olarak da bilinir. Sultan I. Murad (1369-1389) dönemi yapısıdır. Câmi Filibe, şehir merkezine Osmanlı İmparatorluğu'nun sembolü olacak şekilde 1363-1364 yılları arasında şehir meydanına inşa edilmiştir. Literetüre "Hüdâvendigâr Câmii" olarak geçmiştir.
Mimarîsi.: Câmi 40 metreye 30 metre zemin oturumuna sahip. Bugün şehir meydanında ve Filibe tarihi yerleşiminin kuzeyinde bulunur. Yapı tipi itibarıyla erken Osmanlı mimari özellikleri ve dış cephesinin taşlar arasına yatay döşenmiş tuğlalar ile yapılmasıyla Bizans etkilerinin görüldüğü bir câmidir. Mimari benzerlik olarak yakın dönemlerde inşa edilmiş Bursa Yeşil Câmi ve İznik Hüdâvendigâr Câmii'dir.


Resim

SULTAN I. MURAD.:


Harp sahasında şehid düşmüştür. Birinci Kosova Savaşı’nın sonunda, Sırp Kralı Lazar’ın damadı Miloş Obroneviç, padişahın huzuruna çıktığı sırada göğsünde sakladığı hançeri Sultan I. Murad’a saplayarak şehid etmiştir.
Doğum: 29 Haziran 1326
Ölüm: 28 Haziran 1389
Saltanatı: 1359 - 1389
Sultan I. Murad'ın külliye ve türbesi Çekirge semtinde. Mezarının 2 yanında torunları Süleyman Çelebi ile Musa Çelebi'nin mezarları var. Oğlu Yakup Çelebi, Süleyman Çelebi'nin oğlu Orhan, Sultan II. Bayezid'ın oğlu Şehzâde Mehmet'in mezarı..


Resim İLK ŞEHİD SULTAN MURAD HÜDAVENDİGÂR (1360-1389)

Orhan Bey’in oğlu olan I. Murad, Lala Şahin Paşa’nın yanında yönetim ve savaş dersleri aldı. 1340 yılında Bursa Sancakbeyi; ağabeyi Süleyman Paşa’nın 1359 yılında vefâtıyla da Rumeli ordusunun kumandanı oldu. 1360 yılında tahta geçti. 1362 yılında Edirne’yi fethederek devlet merkezini buraya taşıdı. 1364 yılında, Balkanlar’daki Haçlı ordusuyla yaptığı Sırp Sındığı Savaşı’nı kazanarak büyük ün saldı. Osmanlı akıncıları Adriyatik Denizine dayandı. 1389 yılında, I. Kosova Savaşı sonrasında şehid edilerek yaşamını yitirdi. Bu nedenle Gazi Hüdavendigâr lakabıyla anılmıştır. Mezarı Çekirge’de, adını taşıyan türbesindedir.

Bu dönemde tımar teşkilatı geliştirildi. Yaya, müsellem ve yeniçerilere ilâveten kapıkulu askerinden maaşlı süvari ocağı kuruldu. Çekirge’deki külliyesinde medreseli ilginç bir câmi ile hamam ve türbesi vardır. Ayrıca Hisar içindeki Şahâdet Câmii ile bugün Hisar’daki garnizonun bulunduğu yerdeki sarayı da, Sultan I. Murad yaptırmıştır..


Fâtih RÛHuna RAHMetLer OLsun.. İnşâe ALLAHu TeâLâ!.


Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 21 Haz 2019, 20:19 
Çevrimiçi
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 11142
Resim

EZÂNLar =>GÖKte OKUnur
RAHMettir YAĞar>DOKUnur
AÇAR da=>CENNet GÜLLeri
RAHÎMu’L- VEDÛD KOKUnur!.

DEHiR ZamÂN VAKit ve ÂN
AKLı=>ESMÂ YÜKü İNSÂN
YEDi GÖĞe>SESin SALLmış
MuhaMMedî EMİR SULTÂN!.


ZEVK 9282


BUNca Nİ’Mete =>MUSAHHAR =>BAŞıBOŞ DEĞİLdir =>İNSÂN
NAHNU BİZ BİR-İZ SEMÂ’sı =>CÂNda>CÂNÂN-RABB’ı>CERYÂN
O’nun NÛRU’nun =>TECELLÎsi =>OLmuş =>OLacakLa =>OLÂN
ÂŞIK HUMÂLar =>CUMÂ’sı.. =>CEMMü’L- CEM’de EMİR SULTÂN!.


21.06.19 13:14.
brsbrsm..emirsultÂNcum’acem’ii..


SON NEFES YOLCUsu HeRKEs
=>Bu ÂLEM=>ECEL NEHRİdir
==>EZÂNLarı===>EZELî SEs
BURSAm BiR CENNet ŞEHRİdir!.

KUL İHVÂNi->DOSt DENİZi
NAHNU NÂZın>BİZ BİR-İZi
SIRLAdık =>KEDER-NEŞEyi
KİMSELer =>TANImaz BİZi
BURa BURSAm BEYLERBEyi!.


Resim BUNca Nİ’Mete =>MUSAHHAR.:


وَسَخَّرَ لَكُم مَّا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مِّنْهُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لَّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
Resim---"Ve sahhara lekum mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ardı cemîan minhu, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn (yetefekkerûne).: Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size musahhar (emre amade) kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler (ibretler) vardır.” (Câsiye 45/13)

Er RahîM ALLAH celle celâlihu:
Resim
El VeDûD ALLAH celle celâlihu:

Resim


Resim

Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..

Âmin! Yâ Muîn! YâRabbenâ!..


ResimMuhaMMedî MuhabbetLerimİZLe...

Resim


EMİR SuLTÂN kaddesallahu sırrahu..:

(1368 - 1430) Osmanlıların kuruluş devrinde Bursa'da yaşamış İslam ve tasavvuf dünyasında tanınmış düşünce adamı.
Hicri 770
(1368) yılında Buhara'da doğdu. 833 (1430) tarihinde Bursa'da vefât etti. Soyu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in torunu Hüseyin'e dayanır. İsmi, Muhammed bin Ali, lakabı Şemsüddîn'dir. Ona, Buhara'da doğduğu için "Muhammed Buhârî", Seyyid olduğu için "Emîr Buhârî", Yıldırım Bayezid Hanın damadı olduktan sonra da "Emîr Sultan" denilmiştir.
Bursa'ya 1391'de göç etmiş ve Yıldırım Bayezıd'in kızı Hundi Hatun'la evlenmiştir. 1430'da Bursa'da vefat etmiştir. Türbesi Emir Sultan Camii avlusu içindedir..


Resim

EMiR SuLTÂNn CÂMİi.:

Bursa'da, Yıldırım Bayezid'ın kızı Hundi Fatma Hatun tarafından kocası Emir Sultan adına, muhtemelen Çelebi Sultan Mehmed'in hükümdarlığı sırasında (1366 - 1429) inşa ettirilmiştir.
Bursa'nın en önemli mimari yapılarından olan Emir Sultan Camii, Yıldırım ilçesi sınırları içerisinde yer almaktadır. Bursa'nın doğusunda aynı adı taşıyan mahallede
"Emir Sultan mezarlığı"nın yanında servi ve çınar ağaçlarının arasında yer almaktadır. Cami ilk yapıldığı zaman tek kubbeli iken 1507'de avlu ve üç kubbeli revak eklenmiştir. Camii 1795 yılında tamamıyla yıkılmış, 1804'te III. Selim camiyi aynı plan üzerine yeniden kurmuştur. 1855 depreminde hasar gören cami 19. yüzyıl zarfında tâmir edilerek harap olmaktan kurtarılmıştır.
Cami sekizgen kasnak üzerine oturan tek kubbeye sahiptir. Kuzey cephesinin köşelerinde kesme taştan birer minaresi vardır. Dikdörtgen biçiminde, ahşap kolonlar üzerinde sivri ve yatay kemerli ahşap revaklarla çevrili geniş avlusunun ortasında şadırvan, güneyde cami, kuzeyde türbe ve ahşap odalar yer almaktadır. Camiinin içi gayet aydınlıktır. Kasnakta on iki, beden duvarlarında kırk adet büyük pencere vardır. İznik ve Bursa'da yapılmış dört köşe pencerelerin etrafı çok defa mukarnaslarla işlenmiş ve üstüne Rumi motiflerle süslü alınlıklar yerleştirilmiş olan Emir Sultan Camii’nin mihrabı da, 17. yüzyılda İznik çinileriyle yaptırılmıştır..


ResimCEM' AVLUmuzz..

RÛHuna RAHMetLer OLsun.. İnşâe ALLAHu TeâLâ!.

Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 264 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1 ... 7, 8, 9, 10, 11

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye