Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 05 Ara 2019, 22:00

Tüm zamanlar UTC + 2 saat




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 12 mesaj ] 
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 13 Eyl 2017, 18:28 
Çevrimiçi
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11414
Bu konuyu facebook'ta paylan!
Resim



İLLiYyîn’den->MUHaCiRiz
İNdik GELdik ->ESFeLîN’e
HAKk’ın HAYRın ENSÂRiyiz
HADeMeyiz -->İSLÂN DİNe!.


ZEVK 8418

“CÂNLar CENgi ->CihÂNı”nda ->KÂR-BELÂ ->KiSB-u-KÂRi BİL!
->HiZBu’ş-ŞeYtÂNı->HiZBuLLAH’ı ->AGYÂRi BİL ki ->YÂRi BİL!
KeLÂMuLLAH SÖZÜnü DUY!
->ReSÛLuLLAH ->ÖZÜne UY!
->ALLAH’a ->RESÛL’e İMÂN.. -->MUHaCiRi BİL!. ->ENSÂRi BİL!.


celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem..

13.09.17 13:34
brsbrsmm..ULUCÂMiidensarULLAH..



Resim


KeLÂMuLLAHta ve RESÛLuLLAHta ENSÂRuLLAH.:

Ensâr kelimesinin kökü yardım etmek anlamına gelen “nasr”dır. “Ensâr” kelimesi de yardım edenler mânâsına gelir. Medine halkından olup, Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem ve Mekke’den hicret eden muhâcirleri barındırıp onlara yardım eden Evs ve Hazrec Kabilelerine de “yardımcılar” anlamında ensâr denilir.. Ensâr-ı Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem..

ENSÂRuLLAH; lügat anlamı olarak ALLAHu zü’L- CELÂL’in Yardımcıları demektir.
ALLAHu zü’l- CeLÂL; es SAMED celle celâlihu olduğu, hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı, yaratıkların O’na muhtaç olduğu için, bu ifâde, mecâzî olarak kabul edilmelidir. O yüzden ENSÂRuLLAH kavramına: “ALLAHu zü’L- CELÂL’in DİNi İsLÂMın, ALLAH YOLUnun YÂRdımcıları” anlamı verilir.
ENSÂRuLLAH; Kur'ÂN-ı Kerîmi DUYan, ReSûLuLLAH sallallahu aleyhi veselleme UYan ve ALLAHu zü’L- CELÂL’in Dinini, Şeriatını koruyan ve bu hususta elden gelen gayreti sarf eden kimseler demektir..

Kur'ÂN-ı Kerîmde, ALLAHu zü’L- CELÂL’e Yardım, elbette ALLAH celle celâlihu Dini İslâma ve Müslümanlar Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem SÜNNetince Hasbî Habibî Hizmettir. ALLAHu zü’L- CELÂL’e ancak ve ancak ibâdet edilir. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem ve Din-i İslâma ise Hasbî Habibî Hizmet edilir ki Raziyyeten Merziyyeten SIRRına EReBİLelim İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.

Ve bu ALLAHu zü’L- CELÂL’in ve Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in yardımına mazhar olmuş bu Hasbî Maddî Manevî Habibî Hizmet Zinciri; çağlar boyunca gönülden gönüle, dilden dile ve elden ele.. ELLer Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem ELİne ve YEDULLAHa.. ebden dâimen süregelmiştir ve kıyamete kadar da sürecektir İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.


إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللّهِ الإِسْلاَمُ وَمَا اخْتَلَفَ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ إِلاَّ مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ وَمَن يَكْفُرْ بِآيَاتِ اللّهِ فَإِنَّ اللّهِ سَرِيعُ الْحِسَابِ
Resim---"İnne’d- dîne indâllâhi’l- islâm (islâmu), ve mâhtelefellezîne ûtû’l- kitâbe illâ min ba’di mâ câehumu’l- ilmu bagyen beynehum, ve men yekfur bi âyâtillâhi fe innallâhe serîu’l- hısâb (hısâbı).: Muhakkak ki ALLAH'ın indinde dîn, İslâm'dır (teslim dînidir). Kendilerine kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki hased sebebiyle ihtilâfa düştüler. Ve kim ALLAH'ın âyetlerini örterse (inkâr ederse), o taktirde, muhakkak ki ALLAH, hesabı çabuk görendir.” (Âl-i İmrân 3/19)

فَلَمَّا أَحَسَّ عِيسَى مِنْهُمُ الْكُفْرَ قَالَ مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ اللّهِ آمَنَّا بِاللّهِ وَاشْهَدْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ
Resim---“Fe lemmâ ehassa îsâ min humu’l- kufre kâle men ensârî ilâllâh (ilâllâhi), kâle’l- havâriyyûne nahnu ensârullâh (ensârullâhi), âmennâ billâh (billâhi), veşhed bi ennâ muslimûn (muslimûne).: Fakat İsa, onlardan inkâr hissedince “ALLAH’a (giden yolda) benim yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havariler: “Biz ALLAHu zü’L- CELÂL’in yardımcılarıyız, ALLAH’a îman ettik ve bizim (ALLAH’a) teslim olduğumuza şahit ol.” dediler.” (Âl-i İmrân 3/52)

رَبَّنَا آمَنَّا بِمَا أَنزَلَتْ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ
Resim---"Rabbenâ âmennâ bi mâ enzelte vetteba’nâr resûle fektubnâ mea’ş- şâhidîn (şâhidîne).: RABBimiz, SENin indirdiğin şeye inandık ve Resûl’e tâbî olduk, artık bizi şâhidlerle beraber yaz.” (Âl-i İmrân 3/53)

KeLÂMuLLAHımız Kur'ÂN-ı Kerîmde ENSÂRuLLAH;

فَلَمَّا أَحَسَّ عِيسَى مِنْهُمُ الْكُفْرَ قَالَ مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ اللّهِ آمَنَّا بِاللّهِ وَاشْهَدْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ
Resim---“Fe lemmâ ehassa îsâ min humu’l- kufre kâle men ensârî ilâllâh (ilâllâhi), kâle’l- havâriyyûne nahnu ensârullâh (ensârullâhi), âmennâ billâh (billâhi), veşhed bi ennâ muslimûn (muslimûne).: Fakat İsa, onlardan inkâr hissedince “ALLAH’a (giden yolda) benim yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havariler: “Biz ALLAHu zü’L- CELÂL’in yardımcılarıyız, ALLAH’a îman ettik ve bizim (ALLAH’a) teslim olduğumuza şahit ol.” dediler.” (Âl-i İmrân 3/52)

Âyet-i Celîlede İsâ aleyhisselâm, havârîlerine: “ALLAH’a giden yolda bana kim yardımcı olur?” dediği zaman havârîler: “Biz ALLAH yolunun yardımcılarıyız” dediler ve ALLAHu zü’L- CELÂL’in dinini yaymak için çalıştılar. Fakat Hz. İsa’nın içinde yetiştiği İsrâiloğullarının hepsi ona inanmadı, sadece az bir kesim ona inandı. Ötekiler inkâr ettiler. ALLAHu zü’L- CELÂL, İsâ aleyhisselâma iman edenleri inanmayanlara üstün getirdi..

Âyette nasıl İsâ aleyhisselâm’a iman edenler, ona inanmayıp düşman olanlara üstün gelmiş ise, MuhaMMed aleyhisselâm’a iman edenlerin de, ona inanmayıp düşman olanlara üstün geleceklerine işaret edilmekte ve müslümanların, sonunda düşmanlarına üstün geleceği müjdesiyle sûre sona ermektedir. Gerçekten de öyle olmuştur.

Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, Mekke’de çok sıkıntı çekmiş, Mekkeliler ona rağbet etmemişlerdir. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem hac günlerinde: “Hangi adam, Rabbimin risâletini duyurmam için beni barındırır? Kureyş Rabbimin risâletini tebliğ etmemi engelledi” buyurdu. Nihâyet ALLAH, Medineli Evs ve Hazrec kabilelerinden bazı kimseleri ona bağladı. Bunlar ona bey’at ettiler ve kendi yurtlarına göçtüğü takdirde onu karadan, kırmızıdan (her türlü görünür tehlikeden) koruyacaklarına söz verdiler.
Ne garip bir rastlantıdır ki, Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’e bey’at edenler de tıpkı İsâ aleyhisselâm’nın havârîleri gibi on iki kişi idi. (Tehzîbu Sîreti İbn Hişam, I/104).
Bunlar sözlerinde durdular. Medine’ye göç eden Peygamberimizi ve arkadaşlarını barındırdılar, korudular. Bundan dolayı Medinelilere ensâr (yardımcılar) dendi. Bunlar ALLAHu zü’L- CELÂL’in dininin yayılması için çok fedâkârlık gösterdiler, gerektiğinde mallarını, hatta canlarını İslâm uğrunda fedâ etmekten kaçınmadılar. Nihâyet bu âyetlerin inişiyle birlikte ALLAHu zü’L- CELÂL’in yardımı görünmeye, zaferler ve fetihler birbirini izlemeye başladı.
ALLAHu zü’L- CELÂL’in vaadi gerçekleşti, hak bâtılı yendi. İnşâALLAH bir gün İslâm bütün dünya dinlerinin üstüne dünyevî uygulama yönüyle de çıkacaktır.


الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِن دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ إِلَّا أَن يَقُولُوا رَبُّنَا اللَّهُ وَلَوْلَا دَفْعُ اللَّهِ النَّاسَ بَعْضَهُم بِبَعْضٍ لَّهُدِّمَتْ صَوَامِعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ فِيهَا اسْمُ اللَّهِ كَثِيرًا وَلَيَنصُرَنَّ اللَّهُ مَن يَنصُرُهُ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ
Resim---"Ellezîne uhricû min diyârihim bi gayri hakkın illâ en yekûlû rabbunâllâh (rabbunâllâhu), ve lev lâ def’ullâhi’n- nâse ba’dahum bi ba’dın le huddimet savâmıu ve biyaun ve salavâtun ve mesâcidu yuzkeru fîhâsmullâhi kesîran, ve le yansurannallâhu men yansuruhu, innallâhe le kaviyyun azîz (azîzun).: Onlar, sadece “RABBimiz ALLAH’tır” dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Ve eğer, ALLAHu zü’L- CELÂL’in insanları birbiriyle defetmesi olmasaydı, (rahiplerin) mabetleri, (hristiyanların) kiliseleri, (yahudilerin) havraları ve içinde ALLAHu zü’L- CELÂL’in isminin çok zikredildiği (müslümanların) mescidleri mutlaka harap olup yıkılırdı. O’na (ALLAH’a) yardım edene, ALLAH mutlaka yardım eder. Muhakkak ki ALLAH, elbette Kaviyy’dir (kuvvetli, güçlü) Azîz’dir (yüce).” (Hacc 22/40)

ALLAH’a yardım, ALLAHu zü’L- CELÂL’in dininin yerleşmesine, güçlenmesine yardım demektir. ALLAH’a ibâdet, ancak o dini benimseyenlerin gayret ve fedâkârlıklarıyla yerleşip hükümran olur. Bu din yerleşince de insanlar ALLAH ile daha kolay bağlantı imkânı bulurlar. Kendilerini ALLAH’a yaklaştıran eylemlerin yapıldığı ortam içinde yaşar ve kendileri de o eylemleri yaparak ALLAH’a yaklaşırlar. İnsanları ALLAH’a yöneltmek üzere görevlendirilen insanlar, ALLAHu zü’L- CELÂL’in Peygamberleri ve her çağda onların destekleyicileridir. Peygamberler, hak dini yerleştirmek üzere insanların desteğine ihtiyaç duymuşlardır. Destekleyen olmadıkça hak dinin yerleşmesi zordur. Hak dini destekleyenlere de ALLAHu zü’L- CELÂL yardım eder..

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ
Resim---"Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tensurûllâhe yansurkum ve yusebbit akdâmekum.: Ey iman edenler! Eğer siz ALLAH’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (MuhaMMed 47/7)

Bu âyet-i celîlede ALLAHu zü’L- CELÂL’e, tüm edenlerin EnsâruLLAH olduklarında, NASRuLLLAHa ereceklerini ve sırat-ı mustakîm İslâm DİNi üzere ayaklarının sabit kalacağını beyân buyurmaktadır..
ALLAHu zü’L- CELÂL’in, kendisine yardım edenlere, yani tevhid dininin yerleşip güçlenmesine çalışanlara, bu uğurda savaş verenlere yardım edeceği, onların ayaklarını sağlam tutacağı; öylelerinin, yıkılıp yere düşmeyecekleri; çabalarının yarım kalmayacağı; kâfirlerin ise yüz üstü yere kapanacakları (devrilip düşecekleri), engellemelerinin bir sonuç vermeyeceği belirtiliyor. Âyette mü’minlerle kâfirlerin durumu tam karşıtlık içinde anlatılmaktadır. ALLAH iman edenlerin ayaklarını sağlam bastırıp onlara yardım ederken, inançsızların ayağını gevşetip onları deviriyor, eylemlerini de hedefinden saptırıyor. Çabaları boşa çıkıyor. Onlar ALLAHu zü’L- CELÂL’in hükümlerini istemedikleri için ALLAH celle celâlihu da onların eylemlerini boşa çıkarmıştır..


لَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَأَنزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْمِيزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِ وَأَنزَلْنَا الْحَدِيدَ فِيهِ بَأْسٌ شَدِيدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللَّهُ مَن يَنصُرُهُ وَرُسُلَهُ بِالْغَيْبِ إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ
Resim---"Lekad erselnâ rusulenâ bi’l- beyyinâti ve enzelnâ meahumu’l- kitâbe vel mîzâne li yekûmen nâsu bi’l- kıst (kıstı), ve enzelnâ’l- hadîde fîhi be’sun şedîdun ve menâfiu li’n- nâsi ve li ya’lemallâhu men yansuruhu ve rusulehu bi’l- gayb (gaybi), innallâhe kavîyyun azîz (azîzun).: Andolsun ki resûllerimizi beyyinelerle (açık delillerle, ispat vasıtaları ile) gönderdik. Ve onlar ile beraber kitabı ve mizanı indirdik ki insanlar arasında adaletle hükmetsinler diye. Ve içinde kuvvetli sertlik bulunan demiri indirdik. Ve onda insanlar için pek çok menfaatler (faydalar) vardır. Ve (bu), gaybda (görmeden) kendisine ve resûllerine yardım edecek olan kimseleri, ALLAHu zü’L- CELÂL’in bilmesi (belli etmesi) içindir. Muhakkak ki ALLAH; Kavî’dir (güçlüdür, kuvvetlidir), Azîz’dir.” (Hadîd 57/25)

Bu âyet-i celîlede ALLAHu zü’L- CELÂL, Gaybî ZÂTına ve resûllerine yardım edecek olan EnsâruLLAH’ın kimler olduğunun denenmesini beyân buyurmaktadır..
ALLAHu zü’L- CELÂL’in, kanıtlarla Peygamberler gönderdiği insanların, adâleti yerine getirmeleri için peygamberlerle birlikte Kitab’ı ve adâlet ölçütünü indirdiği; indirdiği demire de bir güç ve insanlara yararlar koyduğu; demirdeki bu gücü ve yararları, kimlerin ALLAH’a ve Peygamberlerine yardım yolunda kullanacağını bilmek istediği belirtilmekte ve ALLAHu zü’L- CELÂL’in kaviyy (çok güçlü) olduğu vurgulanmaktadır. ALLAH peygamberleri göndermiş, Kitab ve adâlet ölçütü indirmiş, demirin gücü sâyesinde de düzenin korunmasını sağlamıştır. Hem bedenlerdeki yaratılış düzenini, hem de toplumlardaki hakça düzeni demirle korumuştur. Böyle yapmıştır ki, gizlide ALLAH’a ve peygamberlerine yardım edenleri bilsin. Yani kimin, gerektiğinde ALLAHu zü’L- CELÂL’in verdiği güç ve sağlık sâyesinde, silâhını kuşanıp ALLAHu zü’L- CELÂL’in dininin ve Peygamberlerinin üstün gelmesi için çalışacağını ortaya çıkarsın. Âyetin sonunda ALLAHu zü’L- CELÂL’in Kavîy ve Azîz sıfatları vurgulanmakla, Hakk’a yardım edenlerin gâlib geleceğine işâret edilmektedir. Çünkü ALLAH onların yardımcısıdır. ALLAHu zü’L- CELÂL’in tarafını tutanlar gâlip gelirler. (S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. S. 304-308)


لِلْفُقَرَاء الْمُهَاجِرِينَ الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِن دِيارِهِمْ وَأَمْوَالِهِمْ يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِّنَ اللَّهِ وَرِضْوَانًا وَيَنصُرُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُوْلَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ
Resim---"Li’l- fukarâi’l- muhâcirînellezîne uhricû min diyârihim ve emvâlihim yebtegûne fadlen minallâhi ve rıdvânen ve yansurûnallâhe ve resûlehu, ulâike humu’s- sâdikûn (sâdikûne).: (Fey), hicret eden fakirler içindir ki onlar, yurtlarından çıkarıldılar ve mallarından uzaklaştırıldılar. Onlar, ALLAH’tan fazl ve rıza ararlar. Ve ALLAH’a ve O’nun Resûl’üne yardım ederler. İşte onlar, onlar sadıklardır.” (Haşr 59/8)

Bu âyet-i celîlede ALLAHu zü’L- CELÂL, feyin/ganimetin hicret eden fakirlerin olduğunu onaların yurtalarından mallarından kovulduğunu, ALLAH celle celâlihunun fazlı ve rızasını elde etmek için ALLAH’a ve O’nun Resûl’üne yardımda Muhacirlerin de sâdık EnsâruLLAH olduklarını beyân buyurmaktadır..

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا كُونوا أَنصَارَ اللَّهِ كَمَا قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ لِلْحَوَارِيِّينَ مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللَّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ اللَّهِ فَآَمَنَت طَّائِفَةٌ مِّن بَنِي إِسْرَائِيلَ وَكَفَرَت طَّائِفَةٌ فَأَيَّدْنَا الَّذِينَ آَمَنُوا عَلَى عَدُوِّهِمْ فَأَصْبَحُوا ظَاهِرِينَ
Resim---"Yâ eyyuhâllezîne âmenû kûnû ensârallâhi kemâ kâle îsâbnu meryeme li’l- havâriyyîne men ensârî ilâllâh (ilâllâhi), kâle’l- havâriyûne nahnu ensârullâh (ensârullâhi), fe âmenet tâifetun min benî isrâîle ve keferet tâifetun, fe eyyednâllezîne âmenû alâ aduvvihim fe asbehû zâhirîn (zâhirîne).: Ey iman edenler! ALLAHu zü’L- CELÂL’in yardımcıları olun! Meryemoğlu İsa (aleyhisselâm)’ın havarilere: “Kim ALLAH’a (ulaşmak için) benim yardımcılarım olur?” dediği zaman, havarilerin: “Biz ALLAHu zü’L- CELÂL’in yardımcılarıyız.” dediği gibi. Bunun üzerine İsrâiloğulları’ndan bir grup îmân etti, bir grup inkâr etti. O zaman îmân edenleri düşmanlarına karşı destekledik. Böylece onlar üstün geldiler.” (Saf 61/14)

Bu âyet-i celîlede de Havârîlerin Hz. İsâ aleyhisselâm’a bey’at ve desteği anlatılmıştır. Saf sûresinde, bundan önceki âyetlerde mü’minlere, âhiret ve dünya ödüllerine erebilmek için ALLAH’a inanmaları ve ALLAH yolunda malla, canla savaşmaları emredilmiştir..
Ve Ensârı, sadece Saâdet Asrı ile sınırlamak meseleyi daraltmak olur ki bu âyet-i celîlede tüm peygamberlerimizin asırlarını kapsadığı açıkça görülmektedir..

nOt: Kur’ân-ı Kerim’de geçen “nasr” kelimesi “min” harf-i cerri ile birlikte kullanıldığı vakit, kurtarmak anlamına gelir..

Bu âyet-i celîlelerde açıkça görüldüğü üzere,
ALLAHu zü’L- CELÂL’e Yardım, elbette ALLAH celle celâlihu Dini İslâma ve Müslümanlar Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem SÜNNetince Hasbî Habibî Hizmettir. ALLAHu zü’L- CELÂL’e ancak ve ancak ibâdet edilir. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem ve Din-i İslâma ise Hasbî Habibî Hizmet edilir ki Raziyyeten Merziyyeten SIRRına EReBİLelim İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.

Ve bu ALLAHu zü’L- CELÂL’in ve Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in yardımına mazhar olmuş bu Hasbî Maddî Manevî Habibî Hizmet Zinciri; çağlar boyunca gönülden gönüle, dilden dile ve elden ele.. ELLer Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem ELİne ve YEDULLAHa.. ebden dâimen süregelmiştir ve kıyamete kadar da sürecektir İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 23 Eki 2017, 11:52 
Çevrimiçi
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11414
ResimENSÂRuLLAH.. ALLAH Yolunun Yardımcıları..

Ensâr, lügat itibarıyla "yardımcılar" demektir. Mekke'den Medine'ye hicrette, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'e ve muhâcirlere kucak açıp tüm imkânlarıyla yardım eden Medine'li müslümanlar... Istılâhî/terim anlamı bu olsa da, çok daha geniş bir muhtevâ içerdiğini görüyoruz. Ensârı, saâdet asrı ile sınırlamak meseleyi daraltmak olur. Bu kavramın anlam zenginliğini şu âyette görmek mümkün:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا كُونوا أَنصَارَ اللَّهِ كَمَا قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ لِلْحَوَارِيِّينَ مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللَّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ اللَّهِ فَآَمَنَت طَّائِفَةٌ مِّن بَنِي إِسْرَائِيلَ وَكَفَرَت طَّائِفَةٌ فَأَيَّدْنَا الَّذِينَ آَمَنُوا عَلَى عَدُوِّهِمْ فَأَصْبَحُوا ظَاهِرِينَ
"Yâ eyyuhâllezîne âmenû kûnû ensârallâhi kemâ kâle îsâbnu meryeme li’l- havâriyyîne men ensârî ilâllâh (ilâllâhi), kâle’l- havâriyûne nahnu ensârullâh (ensârullâhi), fe âmenet tâifetun min benî isrâîle ve keferet tâifetun, fe eyyednâllezîne âmenû alâ aduvvihim fe asbehû zâhirîn (zâhirîne).: Ey iman edenler, Allah'ın yardımcıları olun!. Meryem oğlu İsa'nın havarilere: "Allah'a (yönelirken) benim yardımcılarım kimlerdir?" demesi gibi. Havariler de demişlerdi ki: "Allah'ın yardımcıları bizleriz." Böylece İsrailoğullarından bir topluluk iman etmiş, bir topluluk da inkâr etmişti. Sonunda Biz iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik, onlar da üstün geldiler.” (Saff 61/14)

İşte tüm mü'minlere ensâr olmaları için çağrı. Hem de ALLAH'ın yardımcıları şeklinde bir ifâde tarzı... Âciz kulların Es Samed olan ALLAH celle celâlihu'ya yardımı.. Anlamakta zorlandığımız incelik... Kulun ALLAH'a yardımcı olduğu mevkîden daha yüce makam olabilir mi?. Ni’metleri içinde bundan daha büyük ikram, izzetler içinde bundan daha ileri şeref düşünülebilir mi?. ALLAH'ın bu sıfatlarla tavsîfi; yani "ALLAH'ın yardımcıları"; en güzel takdir ve taltif..
Yardımdan ve yardımcıdan münezzeh olan şânı yüce ALLAH, oldukça nâzik ve nezih bir çağrı ile teşvik ve tebcil ediyor. O, bizim yardımımıza değil; biz O'na yardımcı olmaya muhtacız. Nusret-i İlâhî ve Rahmet-i Rabbânî ile temasa geçmenin formülü de budur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ
"Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tensurûllâhe yansurkum ve yusebbit akdâmekum.: Ey iman edenler, eğer siz Allah'a (Allah adına İslama ve müslümanlara) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır.” (Muhammed 47/7)

Kulluk bilinci ile İslâmî sorumlulukları kuşanmaya bundan daha mükemmel bir teşvik tarzı mümkün mü?. Ne güzel isim: ENSÂRuLLAH/ALLAH'ın yardımcıları!. ALLAH'ın yardımıyla buluşmanın ve Ona kavuşmanın yolu.. YÂrsız ve yardımcısız kalmamanın garantisi, yardım üzere olmak. ALLAH'ın dâvâsını sahiblenmek. ALLAH'tan bize sunulanı O'nun yolundan esirgememek. Ayaklarımızın sâbit olması, direniş ruhunun tazelenmesi, çözülmenin ve dökülmenin önlenmesi, ancak "yardım ediyor olmak" ile mümkündür. Yaradan'ın yardımına müstehak olmanın mutlak güvencesi, ensâr olabilmek. O'nun yardımını beklemeden mevcud imkânları O'nun için tahsis edebilmek..
"O verirse veririm" değil; vermiş olduklarını elden çıkarabilme gücünü kendinde bulmak... Tercihini, yardım beklemekten önce, yardım etmekten yana yapanlara yönelik diğer bir uyarı şu ifâdelerde kendini gösteriyor:
Nitekim Meryem oğlu İsa havârîlere: “ALLAH'a giden yolda benim ensârım (yardımcılarım) kimlerdir?” dedi..." (Saff 61/14)

İsâ aleyhisselâm gibi bir peygamberden böylesi bir soru ve talebin sâdır olması ne demek oluyor?. Bir peygamber buna ne diye ihtiyaç duysun?. Vahiyle desteklenen, ALLAH'ın koruması altında bulunan İsâ aleyhisselâm'nın dudaklarında "men ensârî?/ ensârım, yardımcılarım kim?" sorusunu terennüm etmesindeki hikmet ne olabilir?. Bu yolda, bu dâvâda: "Ben yalnız yaparım, mücâdelemi tek başıma verebilirim" anlayışı esas alınmıyor. Müşterek sorumluluğa çağrı ve vurgu önceleniyor, onun şahsında cemaat ruhu ve şuuru tescilleniyor.
"Birlikte yola çıkabileceğim kim var?" Bir yapılanma vurgusu, örgütlenme teması.. ALLAH'a giden yolda bireyselliği aşmak.. Kollektif ruhun bireyleri kuşatması... İlâhî irâdenin Murâdı, ferdî irâdenin cemaat irâdesi ile bütünleşmesi. Ve maksat hâsıl oluyor: "...Havârîler demişlerdi ki: 'Biziz ENSÂRuLLAH (ALLAH'ın -dininin/yolunun- yardımcıları)..." (Saff 61/14)

Tek tek, fert fert değil; birlikte, müştereken ENSÂRuLLAHız. Ben değil, biz. Tekil değil, çoğul zamiri. Ayrıca şu soruya da cevap bulmak gerekiyor: Hz. İsa'nın "ALLAH'a giden yolda benim ensârım kim?" sorusunu ve çağrısını onun yaşadığı zaman dilimi ile sınırlamak mümkün müdür?. Yalnız o döneme ve o topluma münhasır bir olay mıdır?. "Men ensârî?" sorusunun, bu gün için, bizler için geçerliliği yoktur diyebilir miyiz?. İşte meselenin can alıcı noktası; bulunduğumuz konumda, şartlarımız ne olursa olsun: "Biziz ENSÂRuLLAH" diyebilmek..
Çağın ve hayatın gürültüsü içinde, "kim ensâr olacak?" çağrısını duyabilmek ve duyurabilmek... Güncelliğini ve geçerliliğini kaybetmeyen hayatî soru... "Ey iman edenler!..." (Muhammed 47/7) tarzında gelen hitab da zâten tüm zamanların mü'minlerini kuşattığının isbâtıdır.

Geriye şu soru kalıyor: "Nasıl bir ensâr?. Bu oluşumun vasıfları nedir?. Hangi meziyetler ile donanmışlardır?." İşte bize öncelik ve önderlik edecek ensâr... İşte ALLAH'ın râzı olduğu ensâr. Yeryüzü ışıkları. Karanlıkla kavgalı, aydınlık müjdecileri.. Zulmün ve zulmetin hasmı, direniş ve diriliş erleri.
Ensâr olmanın gereğini şöyle isbatlama yoluna gitmişlerdi: Akabe günü Rasûlullah'tan gelen en ağır şartları tevekkülle karşıladılar. Yesrib'lileri temsîlen Esad bin Zürâre: "... Bütün bunları dillerimizle, gönüllerimizle, güçlerimizle, getirdiğine iman ederek, kalblerimize yerleşen bilgiyi tasdik ederek 'evet' dedik. Hepsi için sana biat ediyoruz. Rabbimiz ve sana biat ediyoruz. ALLAH'ın kudreti hepimizin kudretinin üzerindedir. Kanlarımız senin kanını, vücudumuz senin vücudunu koruma yolunda fedâ olsun. Öz canlarımızı, çocuklarımızı ve kadınlarımızı koruduğumuzdan daha fazla seni koruyacağız. Bunları ancak ALLAH için yapacağız. Yâ Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, sözümüz sözdür..."

Ensâr olmanın ifâdesi olan bu sözleşme, zorlu bir sınava dönüştü. Karşılığı cennet olan alış-verişte ahde vefâ bozulmadı. Biatın bedelini ödemekten kaçınılmadı. Bedir savaşında kendini gösterdi. Savaş öncesi değerlendirmede ensârın görüşü şu ifâdelerle tarihe geçiyordu: "Yâ RasûlALLAH! Eğer savaşmamızı istersen biz sana İsrâiloğullarının Mûsâ aleyhisselâm'a dedikleri gibi: “Sen ve Rabbin gidin savaşın. Biz burada oturacağız” demeyiz. Bizi Berku'l- Ğamad'a sevketmiş olsan bile senin peşinden gideriz. Bize, denize dalmamızı emretmiş olsan, tereddütsüz dalarız..." (Ahmed bin Hanbel, Müsned)

İslâm Devletinin hangi ruhla teşekkül ettiğini görüyoruz. Gözünü ve gönlünü dünyaya değil; dünyanın ötesine çevirmiş bir ensâr... Muhâcirlerden Abdurrahman bin Avf'la kardeş ilân edilen Sa'd bin Rebî, 20. asrın mantığının kavramakta âciz kalacağı bir teklifle kardeşi Abdurrahman'a yöneliyor: "Kardeşim, ben Medine'nin en zenginiyim. Bak, malımın yarısını sen al.. İki karım var. Bak, hangisi hoşuna gidiyorsa, boşayayım, onunla evlen." (Ahmed bin Hanbel, Müsned)

"Ensâr nasıl olunur?" Konusuyla ilgili dersi almaya çalıştığımız ensâr... Nefsî/hevâî tutkuların aşıldığı, kardeşlik ruhunun arındırdığı bir dünya... Temiz gönüller, tertemiz bir toplum. ALLAH'ın tanıtımı şöyle:
"Daha önceden (Medine'yi) yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler (ensâr), kendilerine hicret edip gelenlere sevgi beslerler. Onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendilerinde fakr u ihtiyaç olsa bile, (onları) kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar, kurtuluşa erenlerdir."

وَالَّذِينَ تَبَوَّؤُوا الدَّارَ وَالْإِيمَانَ مِن قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ إِلَيْهِمْ وَلَا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِّمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ وَمَن يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
"Vellezîne tebevveud dâre ve’l- îmâne min kablihim yuhıbbûne men hâcera ileyhim ve lâ yecidûne fî sudûrihim hâceten mimmâ ûtû ve yu’sirûne alâ enfusihim ve lev kâne bihim hasâsatun, ve men yûka şuhha nefsihî fe ulâike humu’l- muflihûn (muflihûne).: Ve onlardan önce (Medine’yi) yurt edinmiş olup kalblerinde îmân yerleşmiş olanlar, kendilerine hicret eden kimseleri severler. Ve onlara verilenlerden (dağıtılan ganimetlerden) dolayı, kendileri onlara muhtaç olsa bile, gönüllerinde bir hacet (kaygı, haset) bulunmaz. Ve onları kendi nefslerine tercih ederler (üstün tutarlar). Ve kim nefsini cimrilikten korursa, o taktirde işte onlar, onlar felâha (kurtuluşa) erenlerdir.” (Haşr 59/9)

Ebû Hüreyre'den gelen şu rivâyet konuyu daha da anlaşılır kılıyor: "Rasûlullah'a açlıktan bîtap düşmüş birisi gelerek yardım istedi. Rasûlullah: "Şu açı kim yemeğine ortak eder, ya da misafir eder?" dedi. Ensardan birisi kalkarak o kişiyi evine götürdü. Halbuki evinde çocuklarının yiyeceğinden başka bir şey yoktu. Yine de aç kalmış sahâbîyi doyurdu ve karısı ile kendisi aç sabahladılar"
(Buhârî)

Yukarıdaki âyetin nüzûlünde bunu görüyoruz.

Böylece "nasıl bir ensâr?" sorumuz cevap buluyor. "Ey iman edenler! ALLAH'ın ensârı olun!..." (Saff 61/14) âyetinin sırrını çözmeye başlıyoruz.

Hz. Peygamber'in Huneyn sonrası, Kureyş'ten bazılarına kalblerini İslâm'a ısındırmak için ganîmetlerden fazlaca ihsanda bulunması, bazı ensâr gençlerinin sızlanmasına neden olmuştu. Hz. Peygamber onları topladı, yaptığı konuşmada: "Ey ensâr! İnsanların dünya ni’metlerine, sizinse ALLAH'ın Rasûlüne sahib olmanız, O'nu yurdunuza götürmeniz sizi memnun etmiyor mu?" Ensâr gözyaşları dökerek: "Rab olarak ALLAH'tan, pay olarak Rasûlullah'tan râzıyız" dediler.
(Buhârî)

İşte ENSÂRuLLAH olma kararlılığını taşıyanlara hâreket noktası. Saâdet asrından asrımıza yürüyen ensâr bilinci... Ve şimdi bizler "ensârsız" bir dünyanın garipliğini yaşıyoruz. Çileli ÜMMet ve çâresiz beşeriyet, ensârını hasretle bekliyor... Akîdesinden aldığı güçle Akabe'sinde Medine'sini projelendirecek ensâr.. Sa'd bin Rebî'nin mantığını ve ufkunu yakalamaya namzet ensâr.. Evet, ensâr arayışı, ensâr beklentisi, "men ensârî?" sorusu... İman edenlerin gündemini ve görevini belirleyen soru: "Kim ensâr olacak?."

Mazlum Filistin, mahzun Kudüs... Lânetli yahûdinin iğrenç hesapları, kazılan tünel, toprağa gömülmek istenen Mescid-i Aksâ... Yani onurumuz, özgürlüğümüz... Mescid-i Aksâ'dan yükselen çığlık; "men ensârî?. Yok mu ensârım?. Kim yardım edecek?. Sahibsiz miyim?"
Bu çığlıktır ki, Selâhaddin Eyyûbî'ye: "Mescid-i Aksâ ağlarken ben gülemem!" dedirtmişti.
Şimdi bu sorular bizim tarafımızdan cevap bulabilecek mi?. Yoksa Abdulmuttalib'in tutumuna mı özeneceğiz?. Ebrehe'lerin işgâline getireceğimiz yorum şöyle mi olacak?: “Kâbe'nin Rabbi var, ona sahiblik edecek, O koruyacak. Mescid-i Aksânın sahibi ALLAH'tır. Biz davar sürülerimizin, sermayemizin sahibiyiz."
Sonuçta sürü ile bütünleşmek, sürü ile sürünmek ve sürüleşmek... Sorumluluğu Ebâbil kuşlarına bırakmak... Yüksek tepelerden gelişmeleri seyretmek... Dün Mekke'nin tepelerinden bu gün ekranlardan Ebrehe'lerin ve Ashâb-ı Uhdud'ların dikkatli ve meraklı izleyicileri olmak başarısı(!) bize âit... Ebâbil'i beklemek... Beklerken olup bitenleri görmek... Bugün, sanki gökyüzünde uçan Ebâbil kuşları Kudüs'e indi, Filistin'li çocuklar Ebâbil kesildi. Taşlarını atmaya durdular. Filistinlinin avucundaki taş, Mescid-i Aksâ sevgisine attığı taş, Ebâbil'in taşına ne kadar da benziyor... Nasıl da isâbet ediyor. Kararlı, korkusuz bir atış... Bize düşen, bizden istenen atmaktır..

فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللّهَ قَتَلَهُمْ وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللّهَ رَمَى وَلِيُبْلِيَ الْمُؤْمِنِينَ مِنْهُ بَلاء حَسَناً إِنَّ اللّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
"Fe lem taktulûhum ve lâkinnallâhe katelehum, ve mâ rameyte iz rameyte ve lâkinnallâhe ramâ, ve li yubliyel mu’minîne minhu belâen hasenâ (hasenen), innallâhe semîun alîm (alîmun).: Onları siz öldürmediniz ama onları Allah öldürdü. Ve attığın zaman da sen atmadın ama Allah attı. Ve Allah, mü’minleri Kendisinden ahsen belâ ile imtihan eder. Muhakkak ki Allah, işitendir ve bilendir.” (Enfâl 8/17)

Bedir'de Rasûlullah'ın müşrik hedefe attığı çakıl taşları ve işi neticelendiren Yüce ALLAH. Atışın öldürücü bir darbeye dönüşmesi için, tam bir sadâkatle ALLAH'a yönelip elin taşa uzanması ve eylemin gerçekleşmesi şart... Düşman büyük, taş küçük, hiç önemli değil...
Unutmayalım: “ALLAHu Ekber!.” Duâya duran eller... Yardım taleb eden diller... Önce fonksiyonel el, aksiyoner el olmak zorunda. Eller devreye girmeden yalnızca dil ile: “Ebû Lehebin ellerinin kuruması bekleme hakkımız kalmıyor. Bu şerefi Rabbimiz bize teklif ediyor: "Onlarla savaşın ki, ALLAH sizin ellerinizle onları cezâlandırsın, onları rezil etsin ve size de yardım etsin, mü'min toplumun kalblerini ferahlatsın."

قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللّهُ بِأَيْدِيكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُّؤْمِنِينَ
"Kâtilûhum yuazzibhumullâhu bi eydîkum ve yuhzihim ve yansurkum aleyhim ve yeşfi sudûre kavmin mu'minîn (mu'minîne).: Onlarla savaşın. Allah sizin ellerinizle onları azaplandırır ve onları alçaltır. Ve onlara karşı size yardım eder (zafere ulaştırır). Ve mü’minler kavminin göğüslerine şifa verir (iyileştirir, ferahlatır).” (Tevbe 9/14)

ALLAHu zü’L- CeLÂL'in bize belirlediği hedef ve şeref bu iken, kendi cephemizde durum nedir?. Gâyemiz, gayretimiz neye yönelik? Ne anlam ifâde etmekte, neyi temsil etmekteyiz? Yapageldiğimiz askerlik nasıl bir ensâra çağrışım yapmaktadır dersiniz? Ödeyegeldiğimiz vergiler ne tür bir yardımcı konumuna itmekte bizleri? Tüketim standartlarımız, hangi güçlerin hizmetinde olduğumuzu ispatlar mâhiyette değil mi? Mesâimizi, bağlantımız, beklentimiz, yani kendi gerçeğimiz, gerçekten ensâr olup olmadığımıza ışık tutmuyor mu? Akîdenin onaylamadığı bir hayatın yükü altında ezilmişliğin hâlet-i rûhiyesi ile ensâr olma keyfiyetini ne nisbette yakalayabileceğiz?.

Biz böylesi bir çelişkinin sıkıntısını taşırken, Kur'ÂN-ı Kerîm'in: "Ey iman edenler! ALLAH'ın ensârı olun..." (Saff 61/14) uyarısı ile ürperiyoruz. Çepeçevre bizi kuşatan sorumluluklarla irkiliyoruz. Ensârını bekleyen nasırlı eller, varoşlardaki sefiller... Gecekondu enkazına tutunmuş ıslak gözlü yurtsuzlar... Yoksulluktan bîtap, ilâçtan mahrum, reçetesine baka kalan bîçâreler... Morgda cenâzesi rehin, ölü benizli diriler. Üniversite kapılarında mazlum, başörtüsünü gözyaşı mendili yapmış sahibsizler... Çadır kentlerde istiflenmiş insan yığınları... Vücudun yüksek ateşiyle kışın şiddetine direnen yakıtsız ve yardımsız nesiller... İki ateş arasında seslerini ancak Rablerine duyurabilen acılılar... Tehcir, tahkir, tâciz, talan kapanında kalan kitleler...

Çileli, mahzun, mahrum, ürkek ve titrek sesleriyle dilekçelerini ALLAHu zü’L- CeLÂL'e arz ile "metâ nasrullah; ALLAH'ın yardımı ne zaman?" , "men ensârî; kim yardımcı?", "Rabbimiz! Katından bize bir sahib, tarafından bize bir yardımcı gönder" diyen mustaz'aflar, çocuklar ve kadınlar...
ENSÂRuLLAHı bekleye dursunlar!. Ya ENSÂRuLLAH kimi bekler? Umutları kimin için? Kızılay mı, Kızılhaç mı? Birleşmiş Milletler mi? Uluslar Arası Af Örgütü mü?.
İnsanımızın acısını ve yardım talebini onlara mı ihâle ettik yoksa? "Demokratikleşme paketi", "özgürlük vaatleri", "insan hakları taahhütleri", "politik teminatlar", resmî güvenceler", "temiz eller", "temiz toplum", pembe toplumlar... Yardım beklentileri bu eksende mi gerçekleşecek?

Kafelerde şaşkın gençliğin, iğrenç görüntüsü aldatmasın bizi... Zevk u sefâ çığlıklarında, "kim yardım edecek bize?" sorusunun saklı olabileceğini anlamaya çalışalım... Uyuşturucu mafyasının materyali nesillerin, derinden "men ensârî?" sorusunu seslendirmekte olduğuna şâhit olabiliriz. Stadyumlardaki coşku bir huzur ve tatminin değil; bir isyanın ve intikamın ifadesi olsa gerek... Tüm bunlar ensârsızlığın bedeli olarak ele alınamaz mı?.

Her yönden ve her kesimden; "metâ nasrullah?", "men ensârî?" soruları kuşatmış dünyamızı ve gündemimize oturmuş durumda... Ya bu sorular cevapsız kalırsa, cevaplar ya âhirete ertelenirse, nasıl altından kalkarız?.
Sorularımızın çözümü bu sorulara cevap vermemizdedir. Güvenimizi ve gücümüzü yenileyerek: "BİZİZ ENSÂRULLAH!" diyebilmeliyiz artık. "Biliniz ki, gerçekten ALLAH'ın yardımı yakındır."

أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُم مَّثَلُ الَّذِينَ خَلَوْاْ مِن قَبْلِكُم مَّسَّتْهُمُ الْبَأْسَاء وَالضَّرَّاء وَزُلْزِلُواْ حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللّهِ أَلا إِنَّ نَصْرَ اللّهِ قَرِيبٌ
"Em hasibtum en tedhulû’l- cennete ve lemmâ ye’tikum meselullezîne halev min kablikum messethumu’l- be’sâu ved darrâu ve zulzilû hattâ yekûle’r- resûlu vellezîne âmenû meahu metâ nasrullâh (nasrullâhi), e lâ inne nasrallâhi karîb (karîbun).: Yoksa siz, kendinizden önce yaşayanların başına gelenlerin, sizin de başınıza gelmedikçe, cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Onlara (öyle) şiddetli belâ ve sıkıntılar (felâketler) dokundu ki, resûl ve onun yanındaki iman edenler: “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek kadar sarsıldılar. Allah’ın yardımı gerçekten yakın değil mi?” (Bakar 2/ 214)

İşte o yardım biziz. Çünkü bizler ENSÂRuLLAHız. Tam o sırada demezler mi?. ->Buyrun ispatlayın!.. (Ramazan Kayan, Vahiyle Doğrulmak, Çıra Y. s. 41-48)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 20 Kas 2017, 20:45 
Çevrimiçi
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11414
Resim Kur’ÂN-ı Kerim’de ENSÂRuLLAH.:


Kur’ÂN-ı Kerim'de;
Yardım anlamına gelen "n-s-r" ve türevleri 158 âyette geçer.
"Nasîr" kelimesi 24 âyette, "Ensâr" kelimesi 11 âyette geçmektedir.
“ENSÂRuLLAH” kavramı ise, 2 âyette geçer.:

فَلَمَّا أَحَسَّ عِيسَى مِنْهُمُ الْكُفْرَ قَالَ مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ اللّهِ آمَنَّا بِاللّهِ وَاشْهَدْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ
" Fe lemmâ ehassa îsâ min humu’l- kufre kâle men ensârî ilâllâh (ilâllâhi), kâle’l- havâriyyûne nahnu ensârullâh (ensârullâhi), âmennâ billâh (billâhi), veşhed bi ennâ muslimûn (muslimûne).: Fakat İsâ, onlardan inkâr hissedince “Allah’a (giden yolda) benim yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havariler: “Biz Allah’ın yardımcılarıyız, Allah’a îman ettik (ruhumuzu ölmeden önce Allah’a ulaştırmayı diledik) ve bizim (Allah’a) teslim olduğumuza şahit ol.” dediler.” (Âl-i İmrân 3/52)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا كُونوا أَنصَارَ اللَّهِ كَمَا قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ لِلْحَوَارِيِّينَ مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللَّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ اللَّهِ فَآَمَنَت طَّائِفَةٌ مِّن بَنِي إِسْرَائِيلَ وَكَفَرَت طَّائِفَةٌ فَأَيَّدْنَا الَّذِينَ آَمَنُوا عَلَى عَدُوِّهِمْ فَأَصْبَحُوا ظَاهِرِينَ
"Yâ eyyuhâllezîne âmenû kûnû ensârallâhi kemâ kâle îsâbnu meryeme li’l- havâriyyîne men ensârî ilâllâh (ilâllâhi), kâle’l- havâriyûne nahnu ensârullâh (ensârullâhi), fe âmene’t- tâifetun min benî isrâîle ve kefere’t- tâifetun, fe eyyednâllezîne âmenû alâ aduvvihim fe asbehû zâhirîn (zâhirîne).: Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun! Meryemoğlu İsâ (aleyhisselâm)’ın havarilere: “Kim Allah’a (ulaşmak için) benim yardımcılarım olur?” dediği zaman, havarilerin: “Biz Allah’ın yardımcılarıyız.” dediği gibi. Bunun üzerine İsrailoğulları’ndan bir grup îmân etti, bir grup inkâr etti. O zaman îmân edenleri düşmanlarına karşı destekledik. Böylece onlar üstün geldiler.” (Saff 61/14)

Kur’ÂN-ı Kerîmde NASRuLLAH kavramı 2 âyette gçmektedir:

أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُم مَّثَلُ الَّذِينَ خَلَوْاْ مِن قَبْلِكُم مَّسَّتْهُمُ الْبَأْسَاء وَالضَّرَّاء وَزُلْزِلُواْ حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللّهِ أَلا إِنَّ نَصْرَ اللّهِ قَرِيبٌ
"Em hasibtum en tedhulû’l- cennete ve lemmâ ye’tikum meselullezîne halev min kablikum messethumu’l- be’sâu ve’d- darrâu ve zulzilû hattâ yekûle’r- resûlu vellezîne âmenû meahu metâ nasrullâh (nasrullâhi), e lâ inne nasrallâhi karîb (karîbun).: Yoksa siz, kendinizden önce yaşayanların başına gelenlerin, sizin de başınıza gelmedikçe, cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Onlara (öyle) şiddetli belâ ve sıkıntılar (felâketler) dokundu ki, resûl ve onun yanındaki iman edenler: “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek kadar sarsıldılar. Allah’ın yardımı gerçekten yakın değil mi?” (Bakara 2/214)

إِذَا جَاء نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ
" İzâ câe nasrullâhi ve’l- fethu.: Allah’ın yardımı ve fetih geldiği zaman.” (Nasr 110/1)

الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِن دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ إِلَّا أَن يَقُولُوا رَبُّنَا اللَّهُ وَلَوْلَا دَفْعُ اللَّهِ النَّاسَ بَعْضَهُم بِبَعْضٍ لَّهُدِّمَتْ صَوَامِعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ فِيهَا اسْمُ اللَّهِ كَثِيرًا وَلَيَنصُرَنَّ اللَّهُ مَن يَنصُرُهُ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ
"Ellezîne uhricû min diyârihim bi gayri hakkın illâ en yekûlû rabbunâllâh (rabbunâllâhu), ve lev lâ def’ullâhi’n- nâse ba’dahum bi ba’dın le huddimet savâmıu ve biyaun ve salavâtun ve mesâcidu yuzkeru fîhâsmullâhi kesîran, ve le yansurannallâhu men yansuruhu, innallâhe le kaviyyun azîz (azîzun).: Onlar, sadece “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Ve eğer, Allah’ın insanları birbiriyle defetmesi olmasaydı, (rahiplerin) mâbedleri, (hristiyanların) kiliseleri, (yahudilerin) havraları ve içinde Allah’ın isminin çok zikredildiği (müslümanların) mescidleri mutlaka harap olup yıkılırdı. O’na (Allah’a) yardım edene, Allah mutlaka yardım eder. Muhakkak ki Allah, elbette Kaviyy’dir (kuvvetli, güçlü) Azîz’dir (yüce).” (Hacc 22/40)

ALLAHu zü’L- CeLÂL Kur’ÂN-ı Kerîminde bu yardıma ULAŞım için Kullarına ZÂTına sarılmayı emretmektedir.:

وَجَاهِدُوا فِي اللَّهِ حَقَّ جِهَادِهِ هُوَ اجْتَبَاكُمْ وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ مِّلَّةَ أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمينَ مِن قَبْلُ وَفِي هَذَا لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَهِيدًا عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ فَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللَّهِ هُوَ مَوْلَاكُمْ فَنِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ
"Ve câhidû fîllâhi hakka cihâdihî, huvectebâkum ve mâ ceale aleykum fî’d- dîni min haracin, millete ebîkum ibrâhîm (ibrâhîme), huve semmâkumu’l- muslimîne min kablu ve fî hâzâ li yekûne’r- resûlu şehîden aleykum ve tekûnû şuhedâe alân nâsi, fe ekîmû’s- salâte ve âtu’z- zekâte va’tesımû billâhi, huve mevlâkum, fe ni’me’l- mevlâ ve ni’me’n- nasîr (nasîru).: Ve Allah'da hakkıyla cihad edin. O, sizi seçti. Dînde sizin için bir zorluk kılmadı ki; o, babanız İbrâhîm (A.S)’ın dînidir. O, sizi daha önce de “müslümanlar” (Allah’a teslim olanlar) olarak isimlendirdi. Bunda da (Kur’ÂN-ı Kerim’de de), resûl size şahit olsun ve siz de insanlara şahitler olasınız diye. Öyleyse namazı ikame edin (kılın), zekâtı verin, Allah’a sarılın (Allah’ın Zat’ında yok olun). O, sizin Mevlâ’nız. (O), ne güzel Mevlâ (dost) ve ne güzel yardımcı.” (Hacc 22/78)

فِي بِضْعِ سِنِينَ لِلَّهِ الْأَمْرُ مِن قَبْلُ وَمِن بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ
"Fî bıd’ı sinîn (sinîne), lillâhi’l- emru min kablu ve min ba’du, ve yevme izin yefrahu’l- mu’minûn (mu’minûne).: Birkaç (3 ile 9) sene içinde. Bundan önce de sonra da emir, Allah’ındır. O gün mü’minler, ferahlayacaklar (sevinecekler).” (Rûm 30/4)

بِنَصْرِ اللَّهِ يَنصُرُ مَن يَشَاء وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
"Bi nasrillâhi, yansuru men yeşâu, ve huve’l- azîzur rahîm(rahîmu).: Allah’ın yardımı ile (Allah), dilediğine yardım eder. Ve O; Azîz’dir (yüce, üstün), Rahîm’dir (Rahîm esması ile tecelli eden, esirgeyen, rahmet nuru gönderen).” (Rûm 30/5)

وَعْدَ اللَّهِ لَا يُخْلِفُ اللَّهُ وَعْدَهُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
"Va’dallâhi, lâ yuhlifullâhu va’dehu ve lâkinne eksera’n- nâsi lâ ya’lemûn (ya’lemûne).: (Bu), Allah’ın vaadidir. Allah vaadinden dönmez. Ve lâkin insanların çoğu bilmezler.” (Rûm 30/6)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ
"Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tensurûllâhe yansurkum ve yusebbit akdâmekum.: Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed 47/7)

لَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَأَنزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْمِيزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِ وَأَنزَلْنَا الْحَدِيدَ فِيهِ بَأْسٌ شَدِيدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللَّهُ مَن يَنصُرُهُ وَرُسُلَهُ بِالْغَيْبِ إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ
"Lekad erselnâ rusulenâ bi’l- beyyinâti ve enzelnâ meahumu’l- kitâbe ve’l- mîzâne li yekûmen nâsu bi’l- kıst (kıstı), ve enzelnâ’l- hadîde fîhi be’sun şedîdun ve menâfiu li’n- nâsi ve li ya’lemallâhu men yansuruhu ve rusulehu bi’l- gayb (gaybi), innallâhe kavîyyun azîz (azîzun).: Andolsun ki resûllerimizi beyyinelerle (açık delillerle, ispat vasıtaları ile) gönderdik. Ve onlar ile beraber kitabı ve mizânı indirdik ki insanlar arasında adaletle hükmetsinler diye. Ve içinde kuvvetli sertlik bulunan demiri indirdik. Ve onda insanlar için pekçok menfaatler (faydalar) vardır. Ve (bu), gaybda (görmeden) kendisine ve resûllerine yardım edecek olan kimseleri, Allah’ın bilmesi (belli etmesi) içindir. Muhakkak ki Allah; Kavî’dir (güçlüdür, kuvvetlidir), Azîz’dir.” (Hadîd 57/25)

لِلْفُقَرَاء الْمُهَاجِرِينَ الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِن دِيارِهِمْ وَأَمْوَالِهِمْ يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِّنَ اللَّهِ وَرِضْوَانًا وَيَنصُرُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُوْلَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ
"Li’l- fukarâi’l- muhâcirînellezîne uhricû min diyârihim ve emvâlihim yebtegûne fadlen minallâhi ve rıdvânen ve yansurûnallâhe ve resûlehu, ulâike humu’s- sâdikûn (sâdikûne).: (Fey), hicret eden fakirler içindir ki onlar, yurtlarından çıkarıldılar ve mallarından uzaklaştırıldılar. Onlar, Allah’tan fazl ve rıza ararlar. Ve Allah’a ve O’nun Resûl’üne yardım ederler. İşte onlar, onlar sadıklardır.” (Haşr 59/8)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا كُونوا أَنصَارَ اللَّهِ كَمَا قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ لِلْحَوَارِيِّينَ مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللَّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ اللَّهِ فَآَمَنَت طَّائِفَةٌ مِّن بَنِي إِسْرَائِيلَ وَكَفَرَت طَّائِفَةٌ فَأَيَّدْنَا الَّذِينَ آَمَنُوا عَلَى عَدُوِّهِمْ فَأَصْبَحُوا ظَاهِرِينَ
"Yâ eyyuhâllezîne âmenû kûnû ensârallâhi kemâ kâle îsâbnu meryeme li’l- havâriyyîne men ensârî ilâllâh (ilâllâhi), kâle’l- havâriyûne nahnu ensârullâh (ensârullâhi), fe âmenet tâifetun min benî isrâîle ve keferet tâifetun, fe eyyednâllezîne âmenû alâ aduvvihim fe asbehû zâhirîn (zâhirîne).: Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun! Meryemoğlu İsâ (A.S)’ın havarilere: “Kim Allah’a (ulaşmak için) benim yardımcılarım olur?” dediği zaman, havarilerin: “Biz Allah’ın yardımcılarıyız.” dediği gibi. Bunun üzerine İsrailoğulları’ndan bir grup îmân etti, bir grup inkâr etti. O zaman îmân edenleri düşmanlarına karşı destekledik. Böylece onlar üstün geldiler.” (Saff 61/14)

Havârîler, Hz. İsâ aleyhisselâm’ın ALLAH celle celâlihu Yolunda Yardımcıları..

Havârî; Hz. İsâ aleyhisselâm’ın yardımcılarına verilen addır. Bu kişilerin kassâr (çamaşırcı) veya avcı oldukları söylenir. Bazı bilginlere göre bunlara Havâri denmesinin sebebi; onların, insanların ruhlarını din ve ilim öğreterek arındırmalarından dolayıdır... Avcı olmaları ise, insanların ruhlarını kararsızlıktan kurtararak Hakka döndürmelerindendir.
(Râğıb Isfahânî, el- Müfredât fî Garîbi'l- Kur’ÂN, Mısır 1970, s. 192).
Nitekim beyaz giydikleri için bu ismi aldıkları da söylenir. (Buhârî, Fedâilu's- Sahâbe, 13).

Bunlara, "Hz. İsâ aleyhisselâm’ın, dini yaymak için seçip gönderdiği Peygamberleri" de denilmektedir. Havârîler Peygamberlerin yakın takipçileri olan seçkin kimselerdir. Zeccâc: "Havârîler, Peygamberlerin hâlis ve samimi dostlarıdır ve hayırlı kimselerdir" demiştir. Buna delil olarak da şu hadisi zikretmiştir;

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Her Peygamberin havârîsi vardır, benim havârîm de Zübeyr İbn Avvam'dır" buyurmuştur.
(Buhârî, Cihâd, 40, 41; Müslim, Fedâilu's-Sahabe, 48; İbn Mâce, Mukaddime, 11).

Peygamber Efendimiz aleyhisselâm: "Zübeyr benim ashabımın seçkinlerindendir ve yardımcımdır" demek sûretiyle, havârîlerin peygamberlerin yardımcıları olduklarına işâret etmek istemiştir. Yine Zeccâc'a göre Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in ashâbının tamamı havârîdir.
(İbn Manzur, Lisânü'l Arab, Beyrut (t.y), IV, 220).

Havârilerin, Peygamberlerin yakın dostları ve talibcileri olduğuna Kur’ÂN-ı Kerim'de şöyle işâret edilmektedir:

فَلَمَّا أَحَسَّ عِيسَى مِنْهُمُ الْكُفْرَ قَالَ مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ اللّهِ آمَنَّا بِاللّهِ وَاشْهَدْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ
"Fe lemmâ ehassa îsâ min humu’l- kufre kâle men ensârî ilâllâh (ilâllâhi), kâle’l- havâriyyûne nahnu ensârullâh (ensârullâhi), âmennâ billâh (billâhi), veşhed bi ennâ muslimûn (muslimûne).: Fakat İsâ, onlardan inkâr hissedince “Allah’a (giden yolda) benim yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havariler: “Biz Allah’ın yardımcılarıyız, Allah’a îman ettik (ruhumuzu ölmeden önce Allah’a ulaştırmayı diledik) ve bizim (Allah’a) teslim olduğumuza şahit ol.” dediler.” (Âl-i İmrân 3/52)

رَبَّنَا آمَنَّا بِمَا أَنزَلَتْ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ
"Rabbenâ âmennâ bi mâ enzelte vetteba’nâr resûle fektubnâ mea’ş- şâhidîn (şâhidîne).: Rabbimiz, Senin indirdiğin şeye inandık ve Resûl’e tâbî olduk, artık bizi şahitlerle beraber yaz.” (Âl-i İmrân 3/53)

وَمَكَرُواْ وَمَكَرَ اللّهُ وَاللّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ
"Ve mekerû ve mekarallâh(mekarallâhu), vallâhu hayru’l- mâkirîn(mâkirîne).: Ve onlar hile yaptılar, Allah da (onlara) hile yaptı. Ve Allah, (hileye karşı) hile yapanların en hayırlısıdır.” (Âl-i İmrân 3/54)

Diğer bir âyet-i kerime'de de, mü'minlere hitâben:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا كُونوا أَنصَارَ اللَّهِ كَمَا قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ لِلْحَوَارِيِّينَ مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللَّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ اللَّهِ فَآَمَنَت طَّائِفَةٌ مِّن بَنِي إِسْرَائِيلَ وَكَفَرَت طَّائِفَةٌ فَأَيَّدْنَا الَّذِينَ آَمَنُوا عَلَى عَدُوِّهِمْ فَأَصْبَحُوا ظَاهِرِينَ
"Yâ eyyuhâllezîne âmenû kûnû ensârallâhi kemâ kâle îsâbnu meryeme li’l- havâriyyîne men ensârî ilâllâh (ilâllâhi), kâle’l- havâriyûne nahnu ensârullâh (ensârullâhi), fe âmenet tâifetun min benî isrâîle ve keferet tâifetun, fe eyyednâllezîne âmenû alâ aduvvihim fe asbehû zâhirîn (zâhirîne).: Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun! Meryemoğlu İsâ (A.S)’ın havarilere: “Kim Allah’a (ulaşmak için) benim yardımcılarım olur?” dediği zaman, havarilerin: “Biz Allah’ın yardımcılarıyız.” dediği gibi. Bunun üzerine İsrailoğulları’ndan bir grup îmân etti, bir grup inkâr etti. O zaman îmân edenleri düşmanlarına karşı destekledik. Böylece onlar üstün geldiler.” (Saff 61/14)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا كُونوا أَنصَارَ اللَّهِ كَمَا قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ لِلْحَوَارِيِّينَ مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللَّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ اللَّهِ فَآَمَنَت طَّائِفَةٌ مِّن بَنِي إِسْرَائِيلَ وَكَفَرَت طَّائِفَةٌ فَأَيَّدْنَا الَّذِينَ آَمَنُوا عَلَى عَدُوِّهِمْ فَأَصْبَحُوا ظَاهِرِينَ
"Yâ eyyuhâllezîne âmenû kûnû ensârallâhi kemâ kâle îsâbnu meryeme li’l- havâriyyîne men ensârî ilâllâh (ilâllâhi), kâle’l- havâriyûne nahnu ensârullâh (ensârullâhi), fe âmene’t- tâifetun min benî isrâîle ve kefere’t- tâifetun, fe eyyednâllezîne âmenû alâ aduvvihim fe asbehû zâhirîn (zâhirîne).: Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun! Meryemoğlu İsâ (A.S)’ın havarilere: “Kim Allah’a (ulaşmak için) benim yardımcılarım olur?” dediği zaman, havarilerin: “Biz Allah’ın yardımcılarıyız.” dediği gibi. Bunun üzerine İsrailoğulları’ndan bir grup îmân etti, bir grup inkâr etti. O zaman îmân edenleri düşmanlarına karşı destekledik. Böylece onlar üstün geldiler.” (Saff 61/14)

Hz. İsâ aleyhisselâm’ın Havârileri'nin sayılarının on iki olduğu bilinmekte olup isimleri şöyledir: Petrus denen Simun; Andreas; Zebedinin oğlu Yakub; Yuhanna; Filipus; Bartolomeus; Tomas; Matta; Alfeus'un oğlu Yakub; Taddeus; Gayyur Simun ve Yahuda İskariyat.
(Kitab-ı Mukaddes; İstanbul 1981, Matta, X, 2-4).

Havâriler'in Hz. İsâ aleyhisselâm'dan, ALLAH celle celâlihu'nun gökten bir sofra indirmesini istedikleri Kur’ÂN-ı Kerîm'de şöyle ifade edilmektedir:

وَإِذْ أَوْحَيْتُ إِلَى الْحَوَارِيِّينَ أَنْ آمِنُواْ بِي وَبِرَسُولِي قَالُوَاْ آمَنَّا وَاشْهَدْ بِأَنَّنَا مُسْلِمُونَ
"Ve iz evhaytu ilâ’l- havâriyyîne en âminû bî ve bi resûlî, kâlû âmennâ veşhed bi ennenâ muslimûn (muslimûne).: Ve havarilere; “Bana ve Resûl'üme îmân edin.” diye vahyettiğim zaman, onlar da “Îmân ettik ve bizim (Hakk'a) teslim olduğumuza şahid ol.” demişlerdi.” (Mâide 5/111)

إِذْ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ هَلْ يَسْتَطِيعُ رَبُّكَ أَن يُنَزِّلَ عَلَيْنَا مَآئِدَةً مِّنَ السَّمَاء قَالَ اتَّقُواْ اللّهَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ
"İz kâle’l- havâriyyûne yâ îsâbne meryeme he’l- yestetîu rabbuke en yunezzile aleynâ mâideten mine’s- semâi kâlettekullâhe in kuntum mu’minîn (mu’minîne).: Havârîler; “Ey Meryem oğlu İsâ! Rabb'in gökten bize bir mâide (sofra) indirebilir mi?” demişlerdi. (Bunun üzerine Hz. İsâ); “Eğer mü'minlerseniz Allah'a karşı takva sahibi olun.” dedi.” (Mâide 5/112)

الُواْ نُرِيدُ أَن نَّأْكُلَ مِنْهَا وَتَطْمَئِنَّ قُلُوبُنَا وَنَعْلَمَ أَن قَدْ صَدَقْتَنَا وَنَكُونَ عَلَيْهَا مِنَ الشَّاهِدِينَ
"Kâlû nurîdu en ne’kule minhâ ve tetmainne kulûbunâ ve na’leme en kad sadaktenâ ve nekûne aleyhâ mine’ş- şâhidîn (şâhidîne).: (Onlar); “Ondan yemek istiyoruz ve de kalblerimizin tatmin olmasını istiyoruz ve senin gerçekten bize doğru söylemiş olduğunu bilelim ve onun üzerine şahitlerden olalım” dediler.” (Mâide 5/113)

قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ اللَّهُمَّ رَبَّنَا أَنزِلْ عَلَيْنَا مَآئِدَةً مِّنَ السَّمَاء تَكُونُ لَنَا عِيداً لِّأَوَّلِنَا وَآخِرِنَا وَآيَةً مِّنكَ وَارْزُقْنَا وَأَنتَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ
"Kâle îsâbnu meryemellâhumme rabbenâ enzi’l- aleynâ mâideten mines semâi tekûnu lenâ îden li evvelinâ ve âhirinâ ve âyeten minke, verzuknâ ve ente hayru’r- râzikîn (râzikîne).: Meryem oğlu İsâ; “Allah'ım, Rabb'imiz! Bizim üzerimize semadan bir sofra indir ki bizim için bayram, bizden öncekiler ve bizden sonrakiler için senden bir mucize (delil) olsun. Ve bizi rızıklandır. Ve Sen rızık verenlerin en hayırlısısın.” dedi.” (Mâide 5/114)

قَالَ اللّهُ إِنِّي مُنَزِّلُهَا عَلَيْكُمْ فَمَن يَكْفُرْ بَعْدُ مِنكُمْ فَإِنِّي أُعَذِّبُهُ عَذَابًا لاَّ أُعَذِّبُهُ أَحَدًا مِّنَ الْعَالَمِينَ
"Kâlellâhu innî munezziluhâ aleykum, fe men yekfur ba’du minkum fe innî uazzibuhu azâben lâ uazzibuhû ehaden mine’l- âlemin (âlemîne).: Allah (cc.) buyurdu ki; “Muhakkak ki Ben, onu sizin üzerinize indireceğim, fakat ondan sonra sizden kim inkâr ederse, o taktirde Ben mutlaka onu, âlemlerden hiçbirini azaplandırmadığım bir azapla azaplandırırım.” (Mâide 5/115)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 04 Ara 2017, 21:27 
Çevrimiçi
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11414
Resim

YÂRin AN!. YÂD ELi ANma
VAKtini BİL!. RABBına EĞiL!.
CANAVARı->kOYUN SANma
Her GÖRdüğün kOYUN DEğiL!.


ZEVK 8417

ŞE’ÂNuLLAH ->SÜNNetULLAH ->Her ÂN YARAtmakta ALLAH
-->EHLuLLAHu -->VELîYyuLLAH ->EHL-i BEYt-i RESÛLuLLAH
KeLÂMuLLAHımız DUYan
RESÛLuLLAHımıza UYan
->ALLAH’a ->DİN-i İSLÂMa ->OMuZ VERen ->ENSÂRuLLAH!.

celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem..

13.09.17 12:00
brsbrsmm..tktktrstkkmdensarULLAH..


Resim

Ensâr; Mekkeli Muhâcirleri Kendilerine Tercih Eden Medineli MuhaMMedî Yardımcılar..

Ensâr : (c. Nâsır.) Yardımcılar. Müdâfiler. Peygamberimiz Resul-ü Ekrem aleyhisselâm, Mekke'den Medine'ye hicretinde O’nun mücadelesine iştirak edip ona yardımcı, müdâfi, muhafız vaziyetini alan ve Cenâb-ı Hak'tan ve Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'den yardım ve nusret dileyen Sahabe-i Kiram hazeratı. Bu Zevat-ı Kirâm Medine'deki "Evs ve Hazrec" kabilesindendirler. Radiyallahu anhum.. Ensârullah da denir.

“Ensâr”: Mekke'den Medine'ye hicret ettikleri zaman (M. 622) Peygamber Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz ve muhâcirlere kucak açıp tüm imkânlarıyla yardım eden Medineli müslümanlara denilir. Lügat itibarıyla ensâr, yardımcılar demektir. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'e sağladıkları yardım dolayısıyla kendilerine “Ensâru'n- Nebî/Peygamber'in yardımcıları” da denilir. Medineli müslümanlar için kullanılan bu tabir, aslında onların durumunu belirten bir vasıf iken sonradan bu kavmin, bu zümrenin adı haline gelip ıstılahlaşmış, bu sebeple de kelimenin tekili olan nâsir (çok yardım eden) aynı mânâ için kullanılmamıştır. Ensârdan tek bir şahsı ifade etmek üzere “ensâr”ı; ensâra mensub kişiler için de bunun çoğulu olarak “ensârivvûn” tâbirleri kullanılır.

Ensâr kelimesi Kur’ÂN-ı Kerîm'de Medineli müslümanlara delâlet etmek üzere iki yerde geçmekte ve kendilerinden övgüyle bahsedilmektedir:

وَالسَّابِقُونَ الأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالأَنصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُم بِإِحْسَانٍ رَّضِيَ اللّهُ عَنْهُمْ وَرَضُواْ عَنْهُ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي تَحْتَهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
"Ve’s- sâbikûne’l- evvelûne mine’l- muhâcirîne ve’l- ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâ’l- enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ (ebeden), zâlike’l- fevzu’l- azîm (azîmu).: O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.” (Tevbe 9/100)

لَقَد تَّابَ الله عَلَى النَّبِيِّ وَالْمُهَاجِرِينَ وَالأَنصَارِ الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ فِي سَاعَةِ الْعُسْرَةِ مِن بَعْدِ مَا كَادَ يَزِيغُ قُلُوبُ فَرِيقٍ مِّنْهُمْ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ إِنَّهُ بِهِمْ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ
"Lekad tâballâhu alân nebiyyi ve’l- muhâcirîne ve’l- ensârillezînettebeûhu fî sâati’l- usrati min ba’di mâ kâde yezîgu kulûbu ferîkın minhum summe tâbe aleyhim, innehu bihim raûfun rahîm (rahîmun).: Andolsun ki; Allah, nebîye ve muhacirlere (hicret edenlere, göç edenlere) tövbeyi nasip etti. O zor zamanda kalpleri meyletmek (îmândan dönmek) üzere iken; O'na tâbî olan ensara ve onlardan bir gruba tövbe etmeyi nasip etti. Sonra da onların tövbelerini kabul etti. Çünkü O (Allah); onlara Rauf’tur (çok şefkatli), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderen).” (Tevbe 9/117)

Sahih hadis kitablarında "Fadâilü's- Sahâbe", "Menâkibü'l- Ensâr" gibi başlıklar altında ensâr'ın faziletine dair birçok sahih hadis toplanmıştır. Ensâr, Evs ve Hazrec olmak üzere Medineli iki kardeş kabileden oluşur. Bunlardan Hazrec Kabîlesinden 6 kişilik bir heyet aralarında yıllar boyunca süren ve son defasında kaybettikleri muhârebe ve düşmanlık dolayısıyla, Evs'e karşı Kureyşlilerin desteğini sağlamak maksadıyla Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in nübüvvetinin 11. senesinde Mekke'ye gelmiş, burada Peygamber Efendimizle karşılaşarak O'nun tebliğ ve irşadları neticesinde İslâm'ı kabul etmiştir. Aralarındaki düşmanlığın bu Hak Din sayesinde ortadan kalkıp eskisi gibi tekrar kardeş haline gelecekleri ümidi ile Medine'ye dönüşlerinde İslâm'ı Evs Kabilesine de tebliğ eden Hazreçliler, kendilerine katılan Evs'lilerle birlikte nübüvvetin 12. ve 13. senelerinde Mekke'ye temsilciler gönderip Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'le görüşmüşler, I. ve II. Akabe Bey'atleri'nde bulunmuşlardır. II. Akabe Bey'ati'nde, kendi memleketlerine hicret ettikleri takdirde Mekkeli müslümanlar ve Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'i ve kendi canlarını, çoluk ve çocuklarını, mallarını korudukları gibi koruyup onlara yardım edeceklerine dair and içen Medineli müslümanlar, böylece hicrete ve İslâm tarihinde yeni bir dönemin açılmasına, İslâm Devleti'nin teşekkül etmesine vesile olmuşlardır.

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in ve müslümanların Medine'ye hicret etmesi üzerine canlarını ve mallarını İslâm'a adayıp Mekkeli müslümanlara gönülden kucak açan ve tüm imkânlarıyla yardım eden Evs'liler ve Hazrec'liler, bu gayretlerinin karşılığı olarak Ensâr veya Ensâru'n- Nebî ismine lâyık görüldüler. Gerçekten onların İslâm'a ve müslümanlara yardımı her türlü takdirin, hatta tahminin üstünde idi: Dinleri uğruna mal ve mülklerini, ev ve barklarını, yurtlarını terkedip Medine'ye gelen Muhâcirûn'a evlerini açmışlar, rızıklarına onları da ortak etmişlerdi. Hicretin ilk senesinde Peygamber Efendimiz, muhâcirûndan bir şahsı ensârdan bir kişiyle birer birer kardeş ilân ettiği zaman ensâr, muhâcirûnu Medine'deki evlerine, bağ ve bahçelerine, işlerine ortak etmişler, kan bağının da üstünde eşsiz bir kardeşlik ve dayanışma örneği göstermişlerdi:

وَالَّذِينَ تَبَوَّؤُوا الدَّارَ وَالْإِيمَانَ مِن قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ إِلَيْهِمْ وَلَا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِّمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ وَمَن يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
"Vellezîne tebevveud dâre ve’l- îmâne min kablihim yuhıbbûne men hâcera ileyhim ve lâ yecidûne fî sudûrihim hâceten mimmâ ûtû ve yu’sirûne alâ enfusihim ve lev kâne bihim hasâsatun, ve men yûka şuhha nefsihî fe ulâike humu’l- muflihûn (muflihûne).: Ve onlardan önce (Medine’yi) yurt edinmiş olup kalplerinde îmân yerleşmiş olanlar, kendilerine hicret eden kimseleri severler. Ve onlara verilenlerden (dağıtılan ganimetlerden) dolayı, kendileri onlara muhtaç olsa bile, gönüllerinde bir hacet (kaygı, haset) bulunmaz. Ve onları kendi nefslerine tercih ederler (üstün tutarlar). Ve kim nefsini cimrilikten korursa, o taktirde işte onlar, onlar felâha (kurtuluşa) erenlerdir.” (Haşr 59/9)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem hicretten önce Mekke'de müslümanlar arasında "kardeşlik" tesis etmeye başlamış; iman birliği ve eşitlik üzerine kurulu bu kardeşlik, Medine'de muhâcirler ile ensâr arasında ilk İslâm toplumunun çekirdeğini oluşturmuştur. Akabe Bey'atlarıyla temeli atılan bu toplumun kurulmasında ensârın büyük bir rolü vardır. Mekke'den evlerini, eşyalarını bırakıp gelen muhâcirlere kucak açarak, onları iskân ettiren, yiyeceklerini paylaşan, ensardır. Medine'de I. yılda teşkil edilen ilk İslâm anayasasının 1. ve 2. maddelerinde; "Kureyşli ve Yesribli mü'minlerle bunlara tâbi olanlar, onlara, sonradan katılanlar ve onlarla birlikte cihad edenler... İşte bunlar diğer insanlardan ayrı bir ümmet (toplum) teşkil ederler." ve 15. maddesinde "...Mü'minler diğer insanlardan ayrı olarak birbirlerinin kardeşi durumundadırlar." Denilmiştir.
(İbn Hişâm, es-Sîre, II, 147; M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, I/131).

Enes b. Mâlik'ten rivâyet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem onun evinde Kureyş ile Ensâr'dan doksan kişi arasında muâhât (kardeşlik) tesis etmiştir.
(Tecrid-i Sarih, VI I, 73, 1035).
Meselâ Ebû Bekir, Harice b. Zeyd ile; Ömer b. Hattab, Utba b. Mâlik ile; Ebû Ubeyde b. Cerrah, Sa'd b. Muâz ile ve Osman b. Affân da, Evs b. Sâbit ile kardeşlik kurmuşlardı. Dikkat edilirse kardeşlikler arasında benzerlikler bulunduğu görülür. Mizaç, his, yapı itibarıyla birbirine benzeyenler kardeş olmuşlardı. Her türlü işte bu kardeşlik geçerliydi. Kardeş olanlar birbirlerinin velileriydiler. Hattâ birçok hanımı olan ensâr, bazı hanımlarını boşayıp bekâr muhâcirlerle evlendirmek istediler. Bütün Medine hurmalıklarına muhâcirler ortak edilmişti.

Üseyd b. Hudayr'dân rivâyet olunduğuna göre, ensârdan birisi Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'den kendisini zekât âmili veya bir beldeye vâli tâyin etmesini istemiş, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem ise: "Ey ensâr cemâati, benden sonra yakında siz, (böyle dünya işlerinde) başkalarının size tercih edildiği zamana kavuşacaksınız. Bununla beraber yine siz sabrediniz. Nihâyet, (kıyâmet günü) kevser havuzunda bana mülâkî olacaksınız." buyurmuştur.
(Buhâri, Tecrîd, X, 14-15 1526).

ALLAHu z’L- CELÂL’in Kur'ÂN-ı Kerîmde;

وَالَّذِينَ تَبَوَّؤُوا الدَّارَ وَالْإِيمَانَ مِن قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ إِلَيْهِمْ وَلَا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِّمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ وَمَن يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
"Vellezîne tebevveu’d- dâre ve’l- îmâne min kablihim yuhıbbûne men hâcera ileyhim ve lâ yecidûne fî sudûrihim hâceten mimmâ ûtû ve yu’sirûne alâ enfusihim ve lev kâne bihim hasâsatun, ve men yûka şuhha nefsihî fe ulâike humu’l- muflihûn (muflihûne).: Ve onlardan önce (Medine’yi) yurt edinmiş olup kalplerinde îmân yerleşmiş olanlar, kendilerine hicret eden kimseleri severler. Ve onlara verilenlerden (dağıtılan ganimetlerden) dolayı, kendileri onlara muhtaç olsa bile, gönüllerinde bir hacet (kaygı, haset) bulunmaz. Ve onları kendi nefslerine tercih ederler (üstün tutarlar). Ve kim nefsini cimrilikten korursa, o taktirde işte onlar, onlar felâha (kurtuluşa) erenlerdir.” (Haşr 59/9)

Bu âyetin nüzûl sebebi hakkında Buharî'de Ebû Hureyre'den şu rivâyet vardır: "Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’e açlıktan zayıf düşmüş birisi gelerek yardım istedi. Rasûlullah: “Şu açı kim yemeğine ortak eder yahut konuklar?” dedi. Ensârdan birisi kalkarak o kişiyi evine götürdü. Halbuki evinde çocukların yiyeceğinden başka bir şeyi yoktu. Yine de aç kalmış sahâbîyi doyurdu ve karısıyla kendisi aç sabahladılar. Rasûlullah ona: “Bu gece ALLAH sana güldü; karı-koca sizin güzel hâreketinize hayret etti” buyurdu ve: “Ensar, kendilerinin fakr u ihtiyacı olsa bile misafir ve muhâcirleri nefslerine tercih ederler..” Haşr 59/9 âyetini okudu"
(Buharî, Tecrid, X, 16-17 1527)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Ensar benim cemâatimdir, sırdaşımdır, eminlerimdir” buyurdu.
(Buhâri, Tecrid, X/19 1528)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Ey muhâcirler, sizden her kim bir iş basına geçerse ensar'ın iyilerinin hasenâtını alsın, kötülerinin seyyiâtını affetsin" buyurdu.
(İbn Abbâs'tan; Buhâri, Tecrid, X/20, 1528)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'i Medine'de misafir eden, evini, yiyeceğini, paylaşan, Ensardan Ebû Eyyub Hâlid b. Zeyd el-Ensâri (radiyallahu anhu)'dir (ö. 52). Onun rivâyetinden:
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Ey Ensâr topluluğu, ALLAH Teâlâ sizleri temizlik konusunda övmüştür. Sizler nasıl temizlik yaparsınız?" diye sormuş; onlar da: "Biz su ile tahâretleniriz" demişler; Rasûlullah: “İşte temizlik budur. Size buna devam etmenizi tavsiye ederim” buyurmuştur.
(İbn Mâce, Tahâre, 28, Hâkim, Müstedrek, I, 155; Ahmed bin Hanbel, VI/6).

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in bahsettiği âyette ALLAHu z’L- CELÂL;

لِلْفُقَرَاء الْمُهَاجِرِينَ الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِن دِيارِهِمْ وَأَمْوَالِهِمْ يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِّنَ اللَّهِ وَرِضْوَانًا وَيَنصُرُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُوْلَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ
"Lil fukarâi’l- muhâcirînellezîne uhricû min diyârihim ve emvâlihim yebtegûne fadlen minallâhi ve rıdvânen ve yansurûnallâhe ve resûlehu, ulâike humu’s- sâdikûn (sâdikûne).: (Fey), hicret eden fakirler içindir ki onlar, yurtlarından çıkarıldılar ve mallarından uzaklaştırıldılar. Onlar, Allah’tan fazl ve rıza ararlar. Ve Allah’a ve O’nun Resûl’üne yardım ederler. İşte onlar, onlar sadıklardır.” (Tevbe 9/108) buyurur.

Yine Ebû Eyyub radiyallahu anhu, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in: "Lâ ilâhe illâllah " diyen hiçbir kimsenin cehenneme girmeyeceğini haber verdiğini söyler..

Ensâr, Evs'iyle Hazrec'iyle İslâm'a yardımda bunun da üstüne çıkarak dinleri uğruna canlarını ortaya koydular. Bedir gazvesi öncesinde düşmanla çarpışma konusunda Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem ashâbıyla durum müzâkeresi yaparken ensârın hissiyatına tercüman olan Sa'd b. Muâz: "ALLAH'a yemin olsun ki ey ALLAH'ın Rasûlü, bize şu denizi göstersen ve sen kendin dalsan biz de seninle beraber dalar, asla tereddüt göstermeyiz, bizden tek bir fert dahi bundan geri kalmaz..." diyordu.
(İbn Hişâm, es-Siretü'n-Nebeviyye, Kahire 1955, I-II, 615).

Uhud harbinde müslümanların müşrikler tarafından arkadan vurulduğu hengâmede, Rasûlullah'ın etrafında pervane olarak O'nu korumaya çalışanların birçoğu ensârdan idi.

Ensârın Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’e olan sevgisi ve bağlılığı o derece büyüktü ki Peygamber efendimiz Mekke'yi fethettiği zaman ensâr, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemin eski yurdunda, kendi kavmi arasında kalmayı isteyebileceğini düşünerek O'ndan ayrılmanın üzüntü ve sıkıntısını kendi aralarında dile getirmişler; bundan haberdar olan Rasûl-i Ekrem, yaptığı bir konuşma ile ensârın endişelerini gidermiş, onların gönüllerine hem beraberce Medine'ye dönüş haberiyle, hem de taltifkâr sözleriyle su serpmişti. Huneyn ganimetlerinin dağıtımı sırasında Peygamber efendimizin, beytü'l- mâl hissesinden bazı Kureyş ileri gelenlerine ve diğer kabile reislerine kalblerini İslâm'a ısındırmak için bol ihsanlarda bulunurken kendilerine, ganimet hissesinden başka bir şey verilmemesi sebebiyle bazı ensâr gençleri, bu ihsanlardan kendilerine de verilmesi arzusu ile sızlanmışlarsa da, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in yaptığı bir konuşma, işin mâhiyetini ortaya koymuş ve tüm ensâr mensuplarının gözyaşı içinde Rasûlullah'tan özür dilemelerini sağlamıştı.

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in vefâtından sonra, İslâm'a yardımları sebebiyle ALLAH'ın ve Resulü'nün övgüsüne mazhar olmalarını ölçü alarak, ensârın büyük kabilesi Hazrec, aralarından reisleri Sa'd b. Ubâde'yi halifeliğe aday göstermişti. Ancâk müzâkereler sonundâ Hazreçliler de Hz. Ebû Bekir'in halifeliğe daha uygun olduğunu kabul ettiler ve gönül rızası ile ona bey'atta bulundular. Bu müzâkereler sırasında orada bulunan muhâcirûn şöyle demişti: "Şayet emir (başkan) bizden olursa vezirler (bakanlar) da ensârdan olacaktır. Biz, ensâr hazır olmadıkça ve onlarla istişâre etmedikçe hiçbir karar almayacağız"
(Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, Çev: Salih Tuğ, İstanbul 1980, II, 1178).
Gerçekten ensâr, daha sonraki dönemlerde hilâfet makamına gelmemişse de devlet kademelerinde önemli görevler almış ve devlet idâresini yönlendirme vazifesini icrâ etmiştir.

Önde gelen ensâr büyükleri arasında burada Es'âd b. Zürâre, Sa'd b. Muâz, Üseyd b. Hudayr, Sa'd b. Ubâde, Ebû Eyyub el-Ensârı, Ka'b b. Mâlik, Enes b. Mâlik isimlerini sayabiliriz. Ensârın içinde münâfıklar da vardı. Bedir gazvesinde 86 Muhâcir, 61 Evsli, 170 Hazreçli hazır bulunmuştur.
(İbn Kayyım, Zadu'l-Meâd, Cihad bölümü).

Bedir zaferinden sonra İslâmî hâreket daha da güçlenmiş, müslümanların görevleri artmıştı. Daha sonra görüldü ki Hazrec kabilesinden Abdullah b. Ubeyy, eğer Resulullah gelmemiş olsaydı Medineliler tarafından seçilecekti. Bu şahıs, müslüman görünüyor fakat kalben inanmıyordu. Ona "münâfıkların reisi" deniyordu. Nihâyet hicrî 6. yılda Benû Mustâlik Gazvesinde, Abdullâh b. Ubeyy'in bozgunculuğu ortaya çıktı. Bu seferde bir tartışma bahanesiyle Muhâcirlerle ensâr arasında kavga çıkmıştı. İbn Ubeyy, ensârı kışkırtarak: "Bu muhâcirleri Mekke'den getirdiniz, mülkünüze ortak ettiniz, şimdi size rakib olup üzerinize egemen oluyorlar. Medine'ye varınca bunları şehirden atalım" dedi. ALLAHu z’L- CELÂL bunu Kur'ÂN-ı Kerîmde şöyle zikreder:

هُمُ الَّذِينَ يَقُولُونَ لَا تُنفِقُوا عَلَى مَنْ عِندَ رَسُولِ اللَّهِ حَتَّى يَنفَضُّوا وَلِلَّهِ خَزَائِنُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَفْقَهُونَ
"Humullezîne yekûlûne lâ tunfikû alâ men inde resûlillâhi hattâ yenfaddû, ve lillâhi hazâinu’s- semâvâti ve’l- ardı ve lâkinne’l- munâfikîne lâ yefkahûn (yefkahûne).: Onlar (münafıklar): “Resûlallah’ın yanında bulunanlara infâk etmeyin (bir şey vermeyin) ki, onlar dağılıp gitsinler.” diyenlerdir. Ve semaların ve arzın (göklerin ve yerin) hazineleri Allah’ındır. Ve lâkin münafıklar, fıkıh (idrak) edemezler.” (Münafıkun 63/7)

يَقُولُونَ لَئِن رَّجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ
"Yekûlûne le in raca’nâ ilâ’l- medîneti le yuhricenne’l- eazzu minhâ’l- ezelle, ve lillâhi’l- izzetu ve li resûlihî ve li’l- mu’minîne ve lâkinne’l- munâfikîne lâ ya’lemûn (ya’lemûne).: “Eğer biz şehre dönersek, mutlaka daha azîz (güçlü) olan, daha zelil (güçsüz, zayıf) olanı, oradan (şehirden) çıkarır.” diyorlar. İzzet Allah’ın ve O’nun Resûl’ünün ve mü’minlerindir. Ve lâkin münafıklar bilmiyorlar.” (Münafıkun 63/8)

Abdullah b. Ubeyy: "Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’e bir secde etmediğimiz kaldı" diye büyüklenerek özür dilemedi. Bir süre sonra hastalanıp öldü. Buhâri ile Müslim'de, Câbir'in rivâyetinde, bir sefer sırasında iki kişinin kavgaya tutuştuklarını, ikisinin de muhacir ve ensarı yardıma çağırdıklarını, ırkçılık (kabilecilik) yaptıklarını gören Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'in: "Nedir bu câhiliyet dâvâsı? Vazgeçin!” dediği nakledilir.
Hz. Ömer'in, İbn Ubeyy'in hemen boynunu vurmak istemesine de Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Peygamber ashâbını öldürtüyor dedirtmem!." diye engellediği kaynaklarda kaydedilir.

En son vefat eden sahâbe, Ensârdan Enes bin Mâlik’tir (h. 92 veya 94). Üç bin altı yüz civarında hadis rivâyet etmiştir.. radiyallahu anhum..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 26 Ara 2017, 15:02 
Çevrimiçi
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11414
ResimTEFSİRLERDEN İKTİBASLAR.:

Hz. İsâ, İsrâiloğullarının çoğunun bu dâveti kabul etmeyip inkâr edeceklerini ve kendisini öldürmek isteyeceklerini anlayınca: “ALLAH’a giden yolda yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Hz. İsâ aleyhisselâm’ın seçkin ashâbı olan Havârîler dediler ki: “ALLAHu zü’L- CELÂL’in rasûlünün ve dininin yardımcıları biziz. ALLAH’a iman ettik. Sen de şâhid ol ki, şüphesiz biz ALLAHu zü’L- CELÂL’in emir ve yasaklarına zâhiren ve bâtınen teslim olan müslümanlarız.”

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “İsâ aleyhisselâm’ın tevhide dâveti üzerine İsrâiloğullarının az bir kısmı iman etmiş, çoğunluğu etmemişti. İman etmeyenler bilinen küfürlerini, kötü niyetlerini İsâ aleyhisselâm'ya hissettirdiler. İsâ da bunlardan bu küfrü hissedince; “men ensârî ilâllah? (ALLAH yolunda bana yardım edecek kim var?” dedi. Kendine, özü ALLAH'a doğru yardımcılar aradı. Bu cümlede, "ilâllah" kaydının, "Ensâr"dan veya "yâ"dan hâl olmasına ve “ilâ”nın mânâsına göre, çeşitli mânâlara ihtimali vardır.

1-) Ben ALLAH'a giderken yardımcılarım kimler?
2-) ALLAH'a teslim ve uymuş olarak bana yardım edecekler kimler?
3-) Benim, ALLAH için yardımcılarım kimler?
4-) ALLAH ile beraber olup, yardımcım olacak yardımcılarım kimler?
5-) "ALLAH'a iman etmiş ve müslüman olmuş, nefsini ALLAH'a teslim etmiş olup da, yardımını ALLAH'a bağlayarak ve ALLAH rızasından başka bir şey düşünmeyerek bana ALLAH yardımı yapacak, özetle özü ALLAH'a bağlı, ALLAH'a doğru yardımcılarım, dostlarım kimler?"

Bu mânâ hepsini toplayıcıdır. Cevap da buna daha uygundur. Hz. İsâ aleyhisselâm’ın bu isteği ilk olarak bir sosyal tesir yapıyordu. Kelime başlangıçta Meryem'in rahminde ilâhî seçim ile cisimlendiği gibi, şimdi de dışarıda belirlemeye başlıyordu ki, İsâ aleyhisselâm’ın dünyada itibarı bununla olacaktı. Bu andan itibâren tevhid dini maneviyatta kalmayacak, maddiyata da geçecekti. Bu isteğe, İsâ aleyhisselâm’ın ölüyü diriltme mucizesinin kazanç meyvesi olan en güzide ashabı (arkadaşları) havârîler cevap verdiler: Havârîler bir ağızdan dediler ki: O ALLAH yardımcıları, ALLAH dostları biziz. Yani biz, ALLAH için sana yardımcıyız. Zira sana yardım, ALLAH'a dostluktur, ALLAH rızasına uygundur. Çünkü sen O'nun peygamberisin. Bundan, "Sen Tanrı değilsen, biz sana yardım etmeyiz." gibi veya "Sen Tanrı'sın, şu halde biz de senin yardımcılarınız." gibi bir kötü anlam çıkmaması için sözlerini açıklığa kavuşturdular. Yani biz ALLAH'a iman ettik ve sen şâhid ol ki biz şüphesiz müslümanız, ALLAH ve Resulüne itaat ediciyiz. İşte nasâraya (hıristiyanlara), nasârâ (hıristiyan) denmesinin sebeplerinden birisi, İsâ ile havârîler arasındaki bu yardım anlaşmasıdır. Onlar o zaman böyle müslüman ve ALLAH'ın birliğine inanmış idiler. Bununla İslâm dinine ve Muhammed aleyhisselâm’a âit dâvete de mânevî bakımdan ikrar vermişlerdi.

“Havârî” Kelimesi Hakkında: Arapça "havâri" kelimesi hemen hemen "ensâr" kelimesi ile eş anlamlıdır. Kitab-ı Mukaddes'te bunlar "şâkird" bazı yerlerde "rasûl" olarak adlandırıldılar. Hz. İsâ aleyhisselâm diğer insanlara mesaj ulaştırmak gayesiyle onları görevlendirmiş, bu nedenle onlara bu ad verilmiştir; ALLAH onları kendi Peygamberleri (apostles) olarak seçtiği için değil.
(Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’ÂN, İnsan Yayınları: 1/229).

“ALLAHu zü’L- CELÂL’in Yardımcıları” İfadesi Hakkında: İslâm'ın ikamesine yardımcı olan kişiler ALLAH'ın yardımcıları olarak isimlendirilirler. ALLAH insanlara serbest irade vermiştir. İnsan ister isyan eder, ister itaat eder. Ancak ikna yoluyla insana itaat yolu açık bırakılmıştır. Çünkü O, serbestlik bahşettiği alanlarda insanlara isteklerini zorla kabul ettirmez. Bilâkis nasihat ve muhakeme yoluyla kabul ettirmek ister. İnsanları tavsiye ve nasihatle doğru yola ulaştırmak ALLAH'ın işi olduğundan ALLAH, İslâm'ı yaymak için güçlerinin son noktasına kadar çabalayanları "yardımcıları ve dostları" olarak adlandırır. Gerçekte bu, bir kulun ulaşabileceği en üst derecedir. Çünkü namaz kılarken, oruç tutarken ve bu gibi diğer ibadetleri yaparken insanın konumu sadece kul olmaktır. Fakat o, ALLAH'ın dininin yayılmasına çalıştığında, ALLAH'ın "dostu ve yardımcısı" olma gibi eşsiz ve yüce bir konuma yükselmektedir. Bu da bir insanın bu dünyada ruhî yücelme ile kazanabileceği en yüksek makamdır (Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’ÂN, İnsan Yayınları, 1/229).

“Rabbimiz, indirdiğine iman ettik ve Rasûl’e tâbi olduk, artık bizi şâhid olanlarla beraber yaz!”

رَبَّنَا آمَنَّا بِمَا أَنزَلَتْ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ
"Rabbenâ âmennâ bi mâ enzelte vetteba’nâr resûle fektubnâ mea’ş- şâhidîn (şâhidîne).: Rabbimiz, Senin indirdiğin şeye inandık ve Resûl’e tâbî olduk, artık bizi şâhidlerle beraber yaz.” (Âl-i İmrân 3/53)

Havârîler sözlerine şöyle devam ettiler: “Rabbimiz, Kitabında indirip açıkça bildirdiğin hükümlere tüm kalbimizle iman ettik ve Rasul’e tabi olduk, hayatımızı İsâ aleyhisselâm’ın getirdiği Tevrat ve İncil’e göre düzenleyeceğiz, İsâ aleyhisselâm’ın tavsiyelerine uyacağız. Artık bizi rasullerin getirdiklerine şâhidlik eden ve hayatını buna göre düzenleyen mü’minlerle beraber yaz, bizi onlardan kıl!”

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bunun için havârîler cevaplarını şu duâ ile bitirdiler: Ey Rabbimiz, biz senin indirdiğin emre inandık ve peygambere (yahut o resûle) uyduk, şu halde bizi yalnız bir şâhid olan İsâ ile değil, birliğine şâhidlik eden bütün erbâb-ı şühûd (şehâdet ehli) ile beraber yaz. Yani melekler, peygamberler, ilim sahibleri ve özellikle "Siz insanlara şâhid olasınız, Peygamber de size şâhid olsun."

وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِّتَكُونُواْ شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّتِي كُنتَ عَلَيْهَا إِلاَّ لِنَعْلَمَ مَن يَتَّبِعُ الرَّسُولَ مِمَّن يَنقَلِبُ عَلَى عَقِبَيْهِ وَإِن كَانَتْ لَكَبِيرَةً إِلاَّ عَلَى الَّذِينَ هَدَى اللّهُ وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُضِيعَ إِيمَانَكُمْ إِنَّ اللّهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُوفٌ رَّحِيمٌ
"Ve kezâlike cealnâkum ummeten vasatan li tekûnû şuhedâe ale’n- nâsi ve yekûner resûlu aleykum şehîdâ (şehîden), ve mâ cealnâ’l- kıbletelletî kunte aleyhâ illâ li na’leme men yettebiur resûle mimmen yenkalibu alâ akibeyh (akibeyhi), ve in kânet le kebîreten illâ alellezîne hedallâh (hedallâhu) ve mâ kânallâhu li yudîa îmânekum innallâhe bi’n- nâsi le raûfun rahîm (rahîmun).: Ve işte böylece insanların üzerine (hak) şâhidler olmanız için Biz, sizi vasat (ikisi arasında) (hayırlı ve faziletli) bir ümmet kıldık. Resûl de sizin üzerinize şâhid olsun.Ve Biz, sadece Resûl’e uyanı, topukları üzerinde geriye dönenden ayırıp bilmemiz(belirtmemiz) için, halen o üzerine (yönelmekte) olduğunuz (Kâbe’yi) kıble yaptık. Ve bu, elbette zor bir iştir, ancak Allah’ın hidayete erdirdiği kimseler hariç (bu onlara zor gelmez). Ve Allah sizin îmânınızı zayi edecek değildir. Muhakkak ki Allah, insanlara çok şefkatlidir, merhametlidir.” (Bakara 2/143)

âyeti gereğince âhirette bütün ümmetlere şâhid olacak olan o peygamber Muhammed ve ümmeti ile yaz. Görülüyor ki "şâhidlerden" demediler, "şâhidlerle beraber" dediler. Zira biliyorlardı ki kendileri "şâhidlerden" değildiler. Hz. İsâ, havârîlerin İslâm'ına ve bu duâsına şâhid olduğu gibi, MuhaMMed aleyhisselâm ve ümmeti de buna şâhidlik eder. Havârîler, mânevî bakımdan, Muhammed ümmeti ile beraberdir. MuhaMMed ümmeti de Hz. MuhaMMed ile beraber peygamberlerin tümüne; "Peygamberlerden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz."

آمَنَ الرَّسُولُ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْهِ مِن رَّبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ آمَنَ بِاللّهِ وَمَلآئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّن رُّسُلِهِ وَقَالُواْ سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ
"Âmene’r- resûlu bimâ unzile ileyhi min rabbihî vel mu’minûn (mu’minûne), kullun âmene billâhi ve melâiketihî ve kutubihî ve rusulih (rusulihî), lâ nuferriku beyne ehadin min rusulih (rusulihî), ve kâlû semi’nâ ve ata’nâ gufrâneke rabbenâ ve ileyke’l- masîr (masîru).: Resûl, Rabbinden kendisine indirilene îmân etti ve mü’minler de, hepsi Allah’a, O’nun meleklerine, kitaplarına ve resûllerine îmân etti. “Biz, O’nun resûlleri arasından (hiç) birini, diğerinden ayırmayız.” Ve “ışittik ve itaat ettik! Ve Rabbimiz, Senin mağfiretini (dileriz). Ve masîr (varış) Sana’dır (Sana doğru yola çıkarız ve Sana ulaşırız).” dediler.” (Bakara 2/285)

Diye şâhidlik yaptıklarından, Hz. MuhaMMed aleyhisselâm ve ümmeti, Hz.İsâ aleyhisselâm'ı ve havârîleri beraberlerine almışlardır.

Yuhanna İncili'nin birinci babında Yahudilerin: "Sen kimsin?" diye sorularına karşı Hz. Yahya'nın Mesih'e (İsâ'ya) şâhidliği hakkında şöyle bir kıssa vardır: "Yahya inkâr etmeyerek: “Ben Mesih değilim.” diye ikrar etti. “Öyle ise nesin, İlyâ mısın?” diye sorduklarında; “O da değilim." dedi. “Sen o peygamber misin?” dediklerinde, “Hayır” diye cevap verdi. O zaman, “Sen kimsin söyle ki, bizi gönderenlere cevap verelim. Kendi hakkında ne dersin?” dediler, “Ben Eş'ıya peygamberin dediği gibi, Rabbin yolunu doğrultunuz, diye çölde çağıranın sadasıyım.” dedi ve o gönderilenler firisilerden idiler ve ona sorarak: “Öyle ise sen Mesih yahut İlya, ya o peygamber olmadığın halde niçin vaftiz ediyorsun?” dediler. Yahya onlara cevap olarak: “Ben su ile vaftiz ederim...” dedi." (İstanbul'da basılmış Türkçe İncil Tercemesi, 1930).
İşte burada "er-Rasûl", "en-Nebiyyu" tercümesi olan "o peygamber", "şu peygamber", Tevrat'ta Mûsâ'ya benzer, "Mûsâ gibi bir peygamber" olarak geleceği açıklanan o peygamberdir ki, Hz. Yahya'nın şâhidliğiyle o peygamberin ne Yahya, ne kendisi, ne de Mesih olmadığı açıklanmıştır. bunun için İncil'e, Yahya'ya, Mesih'e iman, gelecek olan "o peygamber"e de imana bağlıdır. Şu halde havariler Hz. İsâ'yı “Amennâ billâh, ve’şhed biennâ müslimûn (ALLAH’a iman ettik, şâhid ol ki, biz muhakkak müslümanlarız” diye şâhid getirdikten sonra ALLAH'a “Rabbenâ âmennâ bimâ enzelte... (Ey Rabbimiz, Senin indirdiğine iman ettik...)” diye duâ ettikleri zaman “mâ enzelte (inzâl ettiğin)” cümlesinde şüphesiz "o peygamber" de dâhil olmakla “er-Rasûl”den kasıtları ya bi'l-ibâre (metin ile) veyahut İsâ'ya veya resul cinsine uymanın gereği olmak üzere bi'l-işâre (metnin işâretiyle) Muhammed Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’e bakmakta veya kapsamaktadır. Lafzı itibariyle değilse bile mânâ bakımından şâmildir ki "ALLAH'a ve Rasûle uyun" emrinden beri “er-Rasûl” kelimesinin ilk defa burada tekrar etmiş olması bakımından bunun yalnız “Rasûlen ilâ benî isrâîle (İsrâiloğullarına gönderilen Rasûl)”e masrûf (çevrilmiş) olmayıp, bütün peygamberlerin tasdikçisi olan o Rasûle, "o peygamber"e bağlanması ve bu şekilde Rasûl cinsini kapsamına alması sözün gelişinin tümüne daha uygundur. Bunlar düşünüldüğü zaman “fe’ktübnâ mea’ş-şâhidîn (bizi şâhidlerle beraber yaz)” duâsının tefsir yönü de anlaşılır. "ALLAH'a inandık, her şey Rabbimizin katındandır."

هُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُّحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ في قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاء تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الألْبَابِ
"Huvellezî enzele aleyke’l- kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummu’l- kitâbi ve uharu muteşâbihât (muteşâbihâtun), fe emmâllezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâe’l- fitneti vebtigâe te’vîlihi, ve mâ ya’lemu te’vîlehû illâllâh (illâllâhu), ve’r- râsihûne fî’l- ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulû’l- elbâb (elbâbi).: Kitab'ı sana indiren O'dur. Onun bir kısmı muhkem (hüküm ihtiva eden, mânâsı açık olan) âyetlerdir, onlar Kitab'ın esasıdır ve diğerleri, muteşâbihtir (yoruma açık âyetlerdir). Fakat kalplerinde eğrilik (bâtıla meyil) bulunanlar, bu sebeble muteşâbih olanlara (yorum gerektirenlere) tâbî olurlar. Ondan fitne çıkarmak için, onun te'vilini (yorumunu) yapmak isterler. Ve onun te'vilini Allah'dan başka kimse bilmez ve ilimde rusuh sahipleri ise: “Biz O'na îmân ettik, hepsi Rabbimizin katındandır” derler, onlar da tezekkür edemezler, sadece Ulûl'elbab (daimi zikrin ve sırların sahipleri) (tezekkür edebilir).” (Âl-i İmrân 3/7)
"VALLAHu a’lem (ALLAH daha iyi bilir)."

Seyyid Kutub Diyor ki: Burada âyetlerin anlatımında büyük bir boşluk göze çarpmaktadır. İsâ aleyhisselâm’ın doğuşu, annesinin onu topluluğa göstermesi ve kendisinin de beşikte onlarla konuşması, yetişkin yaşta kavmine çağrıda bulunması anlatılmamıştır. Ayrıca annesinin müjdelenmesinde sözü edilen bu mucizelerin onun tarafından kendilerine. sunulması söz konusu edilmemiştir. Kıssanın bu kesiti Meryem sûresinde anırtılmıştır. Kur’ÂN kıssalarında bu tür boşluklara rastlanmaktadır. Zira bu kıssalarda, bir taraftan aynısı ile tekrara yer verilmiyor, bir taraftan da yalnız sûrenin konusu ve temasıyla ilgili halkalar ve buna ilişkin sahnelerin verilmesi yeterli görülüyor. Herbirinin ardından, ALLAH'ın varlığına tanıklık ettiği, ALLAH'ın kudretinin kendisini desteklediği gibi insanların gücünü aşan mucizelerin hepsini gözler önüne seren Mesih, İsrailoğulları'nın birtakım bağlarım ve yükümlülüklerini hafifletmek için gönderilmiş olmasına rağmen, İsrailoğullarının inkara kalkışacaklarını anlıyor. İşte bu sırada nihâî çağrısını yapıyor: "ALLAH uğrunda bana yardımcı, destekçi olacak olanlar kimlerdir?"

ALLAH'ın dinine, mesajına, sistemine ve düzenine çağırmada kim bana destek olur? Kim bana yardım eder ki ona tebliğde bulunayım ve onunla görevimi yerine getireyim? Her inanç ve dâva sahibinin yanında, kendisi ile beraber hâreket eden onun davranışını yüklenen, savunan, ulaşabildiklerine ulaştıran ve ondan sonra davasını yaşatan destekçilerin bulunması gerekir.

"Havârîler: Biz ALLAH'ın destekçileriyiz ALLAH'a iman ettik. Şâhid ol ki müslümanız." Havârîler burada İslâm'ı, dinin özü anlamında kullanıyor. İsâ'yı (selâm üzerine olsun) bu müslümanlıklarına ve ALLAH'ın yardımına... Yani onun Peygamberlerinin, dininin ve hayat sisteminin yardımına koşmalarına tanık tutuyorlar. Sonra Rablerine yöneliyorlar ve pratik olarak yaşadıkları bu olaylarda doğrudan ALLAH ile ilişki kuruyorlar: "Ey Rabbimiz! İndirmiş olduğun mesaja inandık ve Peygamber'e uyduk. Bizleri bu mesajın canlı şâhidleri yaz."

ALLAH ile doğrudan sözleşmek için bu yönelişte önemli bir nokta var. Mü’min başta Rabbi ile sözleşme yapar. Peygamber onu tebliğ ettiğinde inanç hususunda Peygamberin görevi biter, ALLAH ile sözleşme gerçekleşir. Bu sözleşme peygamberden sonra da mü’mini bağlayıcı niteliktedir. Bu sözleşmede peygambere uyulacağına dair söz verilmiştir. Mesele, vicdanda yer alan bir inançtan ibâret değildir.

Burada önemli olan belirlenen yolu izlemek ve bu yolda Peygambere uymaktır. İşte İslâm'ın bu anlamı, gördüğümüz gibi aynı zamanda sûrenin öteden beri üzerinde yoğunlaştığı ve değişik üslûplarla tekrar ettiği bir olgudur. Havârîlerin sözlerindeki başka bir ifade ayrıca dikkat çekiyor: "Bizi şâhidlerle beraber yaz." Ne şâhidliği ve hangi şâhidler? ALLAH'ın dinine iman etmiş müslümanın, bu dine tanıklık etmesi istenmektedir. Bu tanıklık, dinin hayatta kalma hakkını pekiştirecek bir tanıklıktır. Bu dinin insanlara vermek istediği hayırlı mesajı destekleyen bir şâhidliktir. Kişi canıyla, ahlâkıyla, yaşantısıyla, hayatıyla bu dinin canlı bir şekli olmadıkça bu şâhidliğin gereğini yerine getirmiş olamaz. Bu öyle canlı bir tablodur ki insanlar onda bu dinin var olmaya daha lâyık olduğunu, yeryüzünde var olan diğer sistemlere, düzenlere ve organizasyonlara oranla daha iyi ve daha üstün olduğunu rahatlıkla görebilmektedirler.

İnsan hayatının temelini, toplumun düzenini, kendisinin ve toplumunun yasasını bu dinden almadığı, bu çerçevede bir toplum kurmadığı, bu sağlam ilâhî sisteme uygun olarak işlerini idâre etmediği,bu toplumu kurmak ve bu yaşam biçimini gerçekleştirmek uğrunda cihad etmediği, toplum hayatında ALLAH'ın sistemini gerçekleştirmeyen başka bir toplumun gölgesinde gerçekleştirmeyen başka bir toplumun gölgesinde yaşamaktansa ilahi nizamın uğrunda ölmeyi tercih etmediği sürece bu şehâdetin gereğini ödemiş olmaz.

Böylece insan, bu dinin bizzat yaşamaktan daha hayırlı olduğuna, yaşayanların elde etmeye çalıştığı en değerli varlıktan daha aziz olduğuna şehâdet etmiş olacaktır. Bu nedenle o "şehid" diye anılacaktır.

İşte bu havârîler, kendilerini ALLAH'ın dinine şâhidlik edenlerle birlikte yazması için ALLAH'a dua ediyorlar. Yani bu dinin canlı bir örneği olabilmeleri için kendilerine yardım etmesini ve başarılı kılmasını, O'nun hayat sistemini gerçekleştirme, bu sistemin pratik olarak yaşandığı bir toplum kurma uğrunda cihad etmeye göndermesini diliyorlar... İsterse, bu dinin gerçeğine "şâhidlik edenlerden olma kendilerine hayatları pahasına mâl olsun!.

Bu duâ, kendisinin müslüman olduğunu iddia eden herkesin üzerinde düşünmesi gereken bir niyazdır. İşte Havarilerin anladığı İslâm budur. Gerçek müslümanların vicdanlarındaki İslâm budur!. Dinine karşı bu şâhidlikte bulunmayan ve onu gizleyen, kalben günahkârdır. Kişi müslüman olduğunu iddia edèrde kendisi İslâm'ın öngördüğü bir hayat yaşamaz veya bunu kendi içinde yaşar, fakat onu hayatın her alanında uygulamaz da kendi yaşamını dinin yaşamasına tercih edip ALLAH'ın hayat için öngördüğü yaşam biçimini yürürlüğe koymak için cihad etmezse o şâhidliğinde gedik açmış olur. Veya bu dinin tersine bir şehâdette bulunmuş olur. Böyle bir şehâdet, başkasının da bu dini kabullenmesiyle engel olacaktır. Çünkü başkaları, bu dine bağlı olanların ondan yana değil onun aleyhine şâhidlik ettiklerini göreceklerdir! Kendisi iman edenlerden olmadığı halde, bu dine iman ettiğini iddia etmek sûretiyle başkalarını ALLAH'ın dininden alıkoyanlara yazıklar olsun!.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 25 Oca 2018, 20:31 
Çevrimiçi
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11414
Şüphesiz ALLAH kendi dinine yardım edene, yardım edecektir. Çünkü dinin ihtiyarî olan fiillerle alakası olduğuna göre, o konuda arzu edilen gayenin gerçekleşebilmesi için, ALLAH'ın iradesi kulun cüzî iradesine bağlı olduğundan, kulların cüzî iradelerini kullanarak bir çaba sarf etmeleri, ALLAH'ın iradesinin işlemesine vesile olması itibarıyla bir yardım gibidir. Onun için mü’minleri savunmayı söz veren ALLAHu zü’L- CeLÂL, yardımının kesin olarak gerçekleşmesini onların yardım ve çalışmalarına bağlamıştır. Yoksa ALLAH şüphesiz çok güçlüdür, her şeye gâlibdir, yardıma ihtiyacı yoktur. Yardım ettiği kimseler de her zaman üstün olup hiçbir zaman mağlup olmazlar.
(Elmalılı, 22/Hacc, 40 âyetinin tefsirinden)

"Saldırıya uğrayan mü'minlere savaşma izni verilmiştir. Çünkü onlar zulme uğramışlardır." Bunun yanı sıra ALLAH'ın kendilerini koruyacağından ve kendilerine yardım edeceğinden emin olmalarını da vurgulamıştır: "Hiç kuşkusuz ALLAH'ın onlara yardım etmeye gücü yeter."

Sonra mü'minlerin savaşa girmeleri için önemli bir gerekçeleri de vardır. Çünkü onlar büyük bir insanlık görevi üstlenmişlerdir. Bu büyük görevin iyiliği sadece kendilerine dokunmaz, bunun yanında bütün mü'min cephe bu iyilikten yararlanır. Bu aynı zamanda inanç ve ibadet özgürlüğünün de garantisidir. Üstelik onlar zulme uğramışlar, haksız yere yurtlarından çıkarılmışlar: "Onlar sırf ‘Rabb'imiz ALLAH'tır’ dediler diye haksız yere yurtlarından çıkarıldılar." Bu söz; "Rabb'imiz ALLAH'tır" sözü, söylenen en doğru sözdür. Söylenmesi gereken en gerçek sözdür. Onlar sadece bu sözü söyledikleri için yurtlarından çıkarılmışlar. Çünkü bu söz saldırgan zorbalar açısından, şüpheye yer bırakmayan kesin isyankârlığın ifadesidir. Ama bu, haksızlığa uğrayanlar açısından her türlü kişisel hedeften soyutlanmanın ifadesidir. Onlar yalnız ve yalnız inançlarından dolayı yurtlarından çıkarılmışlar. Şu yeryüzü ni’metlerinden biri uğruna başlatılan bir mücadele değildir bu. İnsanların ihtiraslarını kamçılayan, çıkar çatışmalarına neden olan, değişik eğilimlerin, karşıt isteklerin sahnelendiği dünya değerleri için bir çarpışma değildir bu.

Bütün bunların ötesinde genel kural yer alıyor; inancın savunulması gereği evrensel bir kural olarak vurgulanıyor: "Eğer ALLAH bir kısım insanları diğer bir bölümü aracılığı ile savmasaydı, nice manastırlar, havra ve içlerinde ALLAH'ın adı çokça anılan câmi yıkılıp giderdi." Manastırlar, rahiplerin içinde ibâdet etmek amacıyla inzivaya çekildikleri yerlerdir. Havralar ise yahûdilerin ibâdet yerleridir. Mescidler de müslümanların içinde ibâdet ettikleri yerlerdir. Bunların tümü -kutsallıklarına ve ALLAH'a ibadet için ayrılmış bulunmalarına rağmen- her zaman yıkılma ile karşı karşıya kalırlar. Çünkü batıla göre buralarda ALLAH'ın adının anılmış olması bir ayrıcalık sayılmaz. Bazı insanların, bazısının saldırılarını püskürtmelerinin dışında hiçbir şey buraları yıkılma tehlikesinden koruyamaz. Yani inancı koruyanların, inancın saygınlığını tanımayan, inancı benimseyenlere haksızlık eden düşmanları savmaları buraları yıkılmaktan korur. Çünkü batıl şımarıktır. Kendisine saldıran, kendisini püskürten denk bir kuvvetle karşılaşmadıkça azgınlığından vazgeçmez, saldırganlığından geri kalmaz. Hakkın sırf hak oluşu düşmanların ona saldırmasına engel oluşturmaz. Aksine hakkı koruyan, onu savunan bir gücün bulunması zorunluluktur. İnsan bu özelliklere sahib bildiğimiz insan olduğu sürece değişmez genel bir kuraldır bu.

Şu, kelimeleri az, ama anlamları derin ayetler üzerinde ve bunların ötesinde hem ruhlar dünyasında hem de hayatta yer alan bazı sırların üzerinde durmamız gerekir. ALLAHu zü’L- CeLÂL, müşriklerin savaş açtığı, batıl ehlinin saldırısına uğrayan kimselere kendilerini savunma amacı ile savaşma iznini verirken, "ALLAH'ın mü'minleri savunacağını ve kendilerine saldıran hain kâfirleri sevmediğini" ifade ederek başlıyor: "Hiç kuşkusuz ALLAH mü'minleri destekler, savunur; yine hiç şüphesiz ALLAH emânetine hıyanet edeni ve nankörü sevmez.

Buna göre ALLAHu zü’L- CeLÂL mü'minleri düşmanlarına karşı savunacağını garanti etmiştir. ALLAHu zü’L- CeLÂL kimi savunursa o, kesinlikle düşmanlarının vereceği zarardan korunmuş demektir. Ve o kesinlikle düşmanından üstündür. Peki niçin onlara savaş izni veriyor? Niye üzerlerine cihad farz kılınıyor? Neden kendilerine savaş izni veriliyor da bu yüzden öldürülüyorlar, yaralanıyorlar, büyük eziyetler, meşakkatler çekiyorlar? Halbuki sonuç bellidir. Ve ALLAHu zü’L- CeLÂL, hiçbir zorluk, hiçbir meşakkat çekmelerine, büyük fedakârlıklara, dayanılmaz acılara, öldürme ve savaşlara katlanmalarına gerek kalmadan bu akıbeti gerçekleştirebilir?

Verilecek cevap şudur: Bu konudaki ALLAHu zü’L- CeLÂL’in hikmeti son derece yücedir. En kesin kanıt onun katındadır. Ama insan olarak bizim bu hikmetten kavradığımız, bilgi ve deneyimler sonucu aklımızın ve kavrama yeteneğimizin çıkardığı sonuç şudur: ALLAHu zü’L- CeLÂL mesajını yüklenen ve onu koruma pozisyonunda olan kimselerin beceriksiz "tembeller" olmalarını dilememiştir. Büyük bir vurdumduymazlıkla yan gelip yatan, bir sıkıntıya uğradıkları ya da bir saldırı ile karşı karşıya kaldıkları zaman, sadece namaz kılmak, Kur’ÂN okumak ve ALLAH'a dua etmenin dışında hiçbir çaba sarf etmeden gayet kolay biçimde zafer kazanan kimseler olmalarını istememiştir.

Evet, namaz kılacaklardır. Kur’ÂN okumaları, bollukta ve darlıkta dua ederek ALLAH'a yönelmeleri gerekecektir. Ama tek başına bu tür bireysel ibadetler onların ALLAH'ın mesajını omuzlamaya lâyık kimseler olmalarını sağlamaz. Bunlar savaş için önceden hazırladıkları azık, çarpışma esnasında kullanmak üzere depoladıkları gıda, batıla karşı koyarken güvenip dayandıkları cephane niteliğindedirler. Bunu, takva, iman ve ALLAH'a bağlılık duygularıyla arttırırlar.

ALLAHu zü’L- CeLÂL, mü'minlere yönelik savunmasının bizzat kendi elleriyle gerçekleşmesini, böylece savaş meydanında olgunlaşmalarını dilemiştir. Çünkü tehlikeyle karşı karşıya kaldığı, savmak ve savunmak durumunda olduğu, saldırgan kuvveti püskürtmek için var gücünü topladığı durumların dışında, insanın bünyesinde yer alan potansiyel enerji her zaman uyanıp hârekete geçmez. Bu durumda insanın bedensel yapısında yer alan her hücre rolünü oynamak için kendisine bahşedilen yetenekleri devreye sokar, ortak operasyon için diğer hücrelerle dayanışma içine girer, sahib olduğu yetenekleri son noktaya kadar kullanır, özünde barındırdığı gücü sonuna kadar harcar. Kendisi için takdir edilen en son noktaya, kendisi için hazırlanan kemal derecesine ulaşır.

ALLAH'ın dâvâsını yüklenen bir ümmetin tüm hücrelerinin uyanması, tüm güçlerinin toplanması, tüm yeteneklerinin işlevini yerine getirir durumda olması, tüm enerjilerinin biraraya gelmesi gerekmektedir. Bu ümmetin gelişmesini tamamlaması, olgunlaşması, bunun sonucunda da o büyük emaneti yüklenip gereğini yapması için bu bir zorunluluktur. Uğruna hiçbir meşakkat çekilmeyen ve yan gelip yatan tembellerin elde ettiği kolay bir zafer insanın işâret ettiğimiz yetenek ve enerjilerinin ortaya çıkmasına engel olur. Bu dùrumda bu enerji ve yetenekleri hârekete geçiremez, onları kullanamaz.

Bunun yanı sıra çabuk ve kolay elde edilen bir zaferin kaybolup gitmesi de kolay olur. Birincisi, böyle bir zaferin değerinin ucuz olması ve uğruna büyük fedakârlıkların çekilmemiş olmasıdır. İkincisi böyle bir zaferi elde edenler, bunu korumak için tüm güçlerini kullanmazlar, onu kazanmak için enerjilerini toplayıp devreye sokmazlar. Onu savunmak için yeteneklerini, enerji ve güçlerini toplayıp hârekete geçirmezler.

Kuşkusuz burada zafer ve yenilgiden, hücum ve kaçıştan güç ve zayıflıktan ilerleme ve geriye çekilmekten, ayrıca bunlara eşlik eden duygulardan, arzu ve ıstıraplardan, ferahlık ve hüzünden, huzur ve bunalımdan zayıflığı ve güçlülüğü duyumsamadan kaynaklanan vicdanı bir eğilim, pratik bir alıştırma sözkonusudur. Bunun yanında, inanç ve toplum adına bir araya gelmek, kişisel duygulardan vazgeçmek, savaş anında, öncesinde ve sonrasında eğilimler arasında uyum sağlamak, zayıflık ve güçlülük noktalarını ortaya çıkarmak, her durumu göz önünde bulundurarak işleri planlamak... Evet bütün bunlar, davayı omuzlayan ve gereklerini yerine getirmek ve insanların ona uymasını sağlamak durumunda olan bir toplum için zorunludur.

Bütün bunlar ve bunların dışında sadece ALLAHu zü’L- CeLÂL’in bildiği hususlar nedeniyle ALLAHu zü’L- CeLÂL mü'minlere yönelik savunmasının bizzat onların eliyle gerçekleşmesini ve uğruna hiçbir zorluğa katlanmadan gökten inen bir buluntu olmamasını dilemiştir. (Buna rağmen İslâm, savaşı başlı başına bir hedef olarak öngörmez. Ateşkesten ve saldırmazlıktan daha büyük ve daha Önemli bir amaç olmadığı sürece savaşa izin vermez. Kur’ÂN-ı Kerim'de yer alan birçok âyette de vurgulandığı gibi İslâm'ın amacı barışı sağlamaktır. Ama haksızlık, zulüm, azgınlık ve düşmanlığın olmadığı bir barış... İnanç ve ibadet özgürlüğü, yönetiminde ve cezalandırmada adaletli olmak, mal ve serveti, hak ve sorumlulukları adilce paylaşmak, kişisel ve toplumsal olarak ALLAH'ın belirlediği sınırlar içinde hâreket etmek gibi üstün insani değerlere karşı bir saldırı, bir tecavüz sözkonusu olduğu zaman... İşte bu değerlerden herhangi birine, herhangi bir şekilde, bir saldırı ve tecâvüz ister bir fertten diğerine, ister bir fertten bir topluma, ister bir toplumdan bir ferde ya da topluma, ister bir devletten diğerine yönelik olsun, İslâm bu durumda böyle bir haksızlığa dayanan bir barışa razı olmayacaktır. Çünkü İslâm’a göre barış saldırmazlık ve statükoyu korumak değildir. İslâm göre barış, ALLAHu zü’L- CeLÂL’in kulları için belirlediği sistem dairesinde iyilik ve adaletin gerçekleşmesidir.

Zulme uğrayan ve "Rabb'imiz ALLAH'tır" demekten başka suçları olmaksızın haksız yere yurtlarından çıkarılanlara yönelik zafer kimi zaman gecikebilir. Kuşkusuz bu gecikme ALLAHu zü’L- CeLÂL’in dilediği bir hikmetten dolayıdır.

Zafer gecikebilir, çünkü ümmet henüz olgunlaşmamıştır, henüz gerekli eğitimi tamamlamamıştır. Bütün enerjilerini bir araya getirmemiştir. Bütün hücreler içlerindeki tüm güç ve yetenekleri son noktasına kadar belirleyip ortaya çıkarmak için. henüz bir araya gelip hârekete geçmemişlerdir. Bu ümmet bu durumda olduğu halde zafer elde edecek olursa, uzun süre bu zaferi koruyacak güce sahib olmadığından çok çabuk yitirecektir elde ettiği zaferi.

Mü'min ümmet, gücünü son noktasına kadar kullansın, bütün birikimlerini harcasın, üstün ve değerli gördüğü her şeyi feda etsin, bunları ALLAH yolunda kolay ve ucuz harcamasın diye zafer gecikebilir. Mü'min ümmet var gücünü denesin ve ALLAH'ın yardımına dayanılmadığı sürece yalnız başına bu güçlerle zaferin kazanılmayacağını anlasın diye, ALLAHu zü’L- CeLÂL’in söz verdiği zafer gecikebilir. Mü'min ümmet elinden gelen her şeyi bu uğurda harcadıktan ve bundan sonrasını ALLAH'a bıraktıktan sonra ALLAHu zü’L- CeLÂL’in verdiği zafer sözü gerçekleşir.

Mü'min ümmet, büyük zorluklar çekerken, acılara katlanırken, bütün gücünü bu uğurda harcarken, ALLAH'tan başka bir dayanağın olmadığını sıkıntı anında ancak O'na yönelinileceğini bizzat yaşarken, ALLAH'a olan bağlılığı daha bir artsın diye zafer gecikebilir. Çünkü, ALLAHu zü’L- CeLÂL kendisine izin verip zafere ulaştıktan sonra ALLAH'ın sistemi doğrultusunda hâreket etmesinin ilk garantisi ALLAH'la kurduğu bu bağdır. Ancak bu şekilde azgınlaşmaz, ALLAHu zü’L- CeLÂL’in kendisine zafer bahşetmesine neden olan haktan, adaletten ve iyilikten sapmaz.

ALLAH'ın verdiği zafer sözü kimi zaman gecikebilir. Çünkü mü'min ümmet giriştiği savaşta, yaptığı fedakârlıklarda, can ve mal konusunda yaptığı harcamalarda bütünüyle ALLAH için, davası için bunlardan soyutlanmamış olabilir. Bir gani’met için ya da kendisini korumak için veya düşman karşısında kahramanlık ve cesâret gösterisinde bulunmak için savaşıyor olabilir. Oysa ALLAHu zü’L- CeLÂL cihadın sadece kendisi için, sırf kendi yolunda, ve diğer bütün endişelerden uzak olmasını istiyor. Nitekim,

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Bir adam kendini korumak için, bir kahramanlık için, biri de gösteriş için savaşıyor. Bunlardan hangisi ALLAH yolunda savaşıyor" diye sorulduğunda "ALLAH'ın sözü en üstün olsun diye savaşan ALLAH yolunda savaşıyor" diye cevap vermiştir
(Buhârî, Müslim)

Mü'min ümmetin savaştığı, kötülüğün bünyesinde, bir iyilik kalıntısı bulunduğu için de zafer gecikebilir. Bu yüzden ALLAHu zü’L- CeLÂL kötülüğün bütünüyle iyilikten soyutlanmasını, tek başına kötülük olarak kalmasını, içinde bir zerre dahi olsa iyiliğin de yok olmaması için sadece kötülüğün mahvolmasını ister. Mü'min ümmetin savaş ilan ettiği batıl, olanca çıplaklığı ile halkın görüşünde netleşmediği, çirkefliği bütünüyle bilinmediği için de zafer gecikebilir. Böyle bir durumda mü'min ümmet batıla üstünlük sağlayacak olursa, batılın bozukluğu, yok edilmesinin zorunluluğu konusunda henüz ikna olmamış, bu yüzden batıla yardımcı olan kimi aldanmışlar bulunabilir. Bu durumda gerçeği tam anlamıyla kavrayamamış saf kimselerin gönlünde batıla karşı köklü bir eğilim yer edebilir. Halbuki ALLAHu zü’L- CeLÂL, bütün insanlar net olarak görene kadar batılın varlığını sürdürmesini ister. Yok olacağı zaman geride hiçbir kalıntı bırakmadan, hiç kimse kendisine hayıflanmadan yok olup gitsin diye.

Ortam henüz mü'min ümmetin temsil ettiği hak, iyilik ve adaletin geleceği açısından uygun olmadığından zafer gecikmiş olabilir. Durum böyle olduğu halde mü'min ümmet zafer elde edecek olursa ortamdan kaynaklanan ve birlikte yapamayacağı bir muhalefetle karşı karşıya kalabilir. Çevresindeki insanların gönülleri zafer kazanan gerçeği kabullenip kalıcılığını isteyecek duruma gelene kadar çekişme sürüp gidecektir.

Bütün bunlar için, bir de ALLAHu zü’L- CeLÂL’in bilip de bizim bilmediğimiz birtakım nedenler için zafer. gecikebilir. Fedakârlıklar kat kat katlanabilir. Çekilen acılar arttıkça artabilir. Buna rağmen ALLAHu zü’L- CeLÂL düşmanlarına karşı mü'minleri savunacak, en sonunda zaferi onların lehine gerçekleştirecektir.

Sebepler yerine gelip zaferin bedeli ödendikten, onu saran atmosfer onu kabullenip kalıcılığını sağlayacak duruma geldikten sonra ALLAHu zü’L- CeLÂL zafer izni verdiği zaman yerine getirilmesi gereken birtakım yükümlülükler, katlanılması gereken birtakım zorluklar vardır. "Kim ALLAH'a yardım ederse bilsin ki, ALLAH da mutlaka kendisine yardım edecektir. Hiç şüphesiz ALLAH güçlü ve üstün iradelidir." "Onlar ki, eğer biz kendilerini yeryüzünde egemen kılarsak namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederek kötülükten sakındırırlar. Her şeyin akıbeti ALLAH'a aittir."

Kendisine yardım edenlere yardım edeceğine ilişkin ALLAHu zü’L- CeLÂL’in verdiği söz, kesin, sağlam, gerçekleşmesi kaçınılmaz ve değiştirilmez bir sözdür. (Fî Zılâli’l- Kur’ÂN, 22/Hacc, 40. âyetin tefsirinden)

“Onlar, yalnızca; ‘Rabbimiz ALLAH'tır’ demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıkarıldılar. Eğer ALLAH'ın, insanların bir kısmıyla bir kısmını defetmesi (yenilgiye uğratması) olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde ALLAH'ın isminin çokça anıldığı mescidler, muhakkak yıkılır giderdi...” Bu ifâdede İlâhî bir kural ortaya konulmaktadır: "ALLAH hiç bir topluluğun ve hiç bir grubun sürekli hakim durumda olmasına izin vermez. Her an bir grubu başka bir grupla defeder." Eğer böyle olmasaydı, sürekli hakim olan grup sadece siyasi ve ekonomik alanlarda karışıklık çıkarmakla kalmaz, aynı zamanda ibâdet yerlerini de yakıp yıkardı. Bu kurala Bakara Sûresi 251. ayette de değinilmiştir.

“ALLAH kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder...” "ALLAH'a yardım edenler", insanları tevhide çağıran ve "Hak Din"in ve doğruluğun ikame edilmesi için çaba harcayan kimselerdir. (Tefhimu’l- Kur’ÂN, 22/Hacc, 40 âyetinin tefsirinden)

“Ey inananlar! Siz ALLAH'ın dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder, ayaklarınızı savaşta sabit kılar. İnkâr edenlere gelince, onların hakkı yıkımdır. ALLAH, onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır.” (47/Muhammed, 7-8)

Ey iman edenler, siz ALLAH'a yardım ederseniz, ALLAH Teâlâ kendisi ihtiyaçtan münezzeh yardımcı olduğu için burada ALLAH'a yardım ifadesi emrini tutmak dinine ve Resulüne yardım etmek mânâsından mecazdır. Bunun asıl nüktesi şudur: Dinî fiiller zorla değil, kulların irâdeleriyle yapılması matlup olan ihtiyarî yani isteğe bağlı fiillerdir. Onun için kulun cüz'î iradesi hârekete geçmeden istenen netice ve sevap meydana gelmez. O hususta ilâhî irade kulların niyet ve isteklerine bağlıdır. İşte bu şekilde ALLAH'ın emirlerini yerine getirmek için kulların cüz'î irâdelerini sarf etmekle yapacakları hizmetlerine, ALLAH'a yardım denilmiştir ki isnadda mecaz, yahut istiâredir. Yani imandan sonra siz, ALLAH'ın emirlerini yerine getirmek, rızasına ermek için size şart kılmış olduğu niyet ve gayretlerinizi sarf etmek sûretiyle dinine hizmet edersiniz. ALLAH size yardım eder, sizi düşmanlarınıza galip ve muzaffer kılar. Ve ayaklarınızı sıkı bastırır. Savaş alanlarında, cihad mevkîlerinde ayaklarınızı kaydırmaz ve metanetle sizi üstün kılar.

Küfredenlere ise artık yıkım onlara. kelimesi, aslında ayak kayıp yüzükoyun, yahut tepesi üstü düşüp yıkılmak ve kalkamayıp helak olmaktır. Kamus'ta der ki: Helâk olmak, kaymak, düşmek, şer, uzaklık, düşüş mânâlarına gelir. İfadesi kahrolası, canı çıkası veya canı çıksın gibi beddua yerinde de mesel halinde kullanılır. Burada mü’minlere ayaklarını sağlam bastırma vaadine karşılık kâfirlere yıkım ile tehdittir. (Elmalılı, 47/Muhammed, 7 âyetinin tefsirinden)

Peki mü’minler ALLAHu zü’L- CeLÂL'a nasıl yardım ederler ki şartı yerine getirmiş olsunlar ve sonuç olarak da kendilerine o şartın bir karşılığı olarak yardımını ve sebatı elde etsinler? Gönülleri ALLAH için her şeyden soyutlamakla, ALLAH'a açık veya gizli hiçbir şeyi ortak koşmamakla, gönüllerinde ALLAH'ın sevgisi yanında hiçbir kimseye ve hiçbir şeye yer bırakmamakla, ALLAHu zü’L- CeLÂL o gönüllere kendisinden ve sevdiği ile ilgi duyduğu her şeyden daha sevgili olmakla, gönüller ALLAH'ı tüm arzularında, duygularında, duruşlarında ve davranışlarında, tüm faaliyetlerinde ve duygularında hakem kılmakla... Evet gönül aleminde ALLAH'a yardım böyle olur.

ALLAHu zü’L- CeLÂL’in bir şeriatı ve hayat sistemi vardır. Bu şeriat birtakım temellere, ölçülere, değerlere, bütün varlık alemine ve hayata dair düşünce sistemine dayalıdır. ALLAH'a yardım, O'nun şeriat ine ve sistemine yardım edilerek şeriatının istisnasız tüm hayata hakem kılınma girişimi ile gerçekleşir. Bu da hayat sahnesinde ALLAH'a yardım demektir.

"ALLAH kendi yolunda öldürülenler" ifadesi ile, "ALLAH'a yardım ederseniz" ifadeleri üzerinde bir an duralım. Her iki durumda da, öldürülme ve yardım etme durumlarında da, bunların sırf ALLAH için yapılmış olması şarttır. Aslında bu, doğruluğu apaçık olan bir gerçektir. Ancak ne var ki bazı nesiller İslâm’ın inanç sisteminden sapınca, bu gerçeğin üstünü karaltılar kaplıyor. Şehâdet sözcüklerinde (ALLAH'ın birliği ve Rasûlullah'ın O’nun peygamberi olduğuna tanıklık ifade eden sözcükler) şehid düşenlere cihad sözcüklerine önem verilmeyince ve bunlar değerlerini yitirince ve bu sözcükler gerçek ve biricik anlamlarından saptırılınca ispata ihtiyacı olmayan bu gerçeğin üzerini karanlıklar kaplıyor.

Halbuki, insanın gerek iç aleminde gerekse dünyadaki yaşama üslubunda, cihad bir olan ALLAH'ın yolunda yapılmadıkça, ölüm sadece O'nun yolunda gerçekleşmedikçe yardımın gayesi, sadece O'na yardım olmadıkça ne cihaddan söz edilebilir, ne şehidlikten ve ne de cennetten...

ALLAH'ın hükmünün en üstün olması hedef olarak seçilmemişse, ALLAH'ın şeriati ve hoşnut olduğu hayat sistemi insanların vicdanlarına, ahlaklarına, yaşama üsluplarına, kanunlarına, durumlarına ve düzenlerine aynı derecede egemen olamamışsa, ne cihaddan söz edilebilir, ne şehidlikten ve ne de cennetten...

Nitekim Ebû Mûsâ'nın naklettiği bir hadiste, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’e bir kişinin kahramanlık, bir kişinin soy taassubu bir kişinin de gösteriş için savaştığı hatırlatılarak bunların hangisinin ALLAH yolunda olduğu sorulduğunda, Rasûlullah: ALLAH'ın hükmü ve iradesi yücelsin diye çarpışan kimsenin savaşı ALLAH yolundadır buyurur. Sapık düşünceli nesillerin değer verdiği tüm sancak, bütün isim ve hedefler arasında ALLAHu zü’L- CeLÂL’in bu sancağı ve bu hedefinden başka uğrunda cihad etmeye ve şehid düşmeye değer ve bunun sonucu olarak da cennetin hak edileceği başka hiçbir hedef ve sancak yoktur.

Dava adamlarının bu apaçık gerçeği iyi kavramaları, gönüllerinde besledikleri bu gerçeğe bulaşan yaşadıkları çevrenin mantığını, sapık nesillerin düşüncelerini temizlemeli, sancaklarını başka hiçbir sancakla karıştırmamalı ve inanç sisteminin özüne yabancı olan düşünceleri kendi öz düşüncelerine bulaştırmamalıdırlar. Cihad ancak ve ancak ALLAH'ın hükmü ve iradesi en üstün olsun diye yapılır. ALLAH'ın hükmü ruhlarda ve vicdanlarda en üstün olsun diye yapılır. Ahlâk ve davranışlarda tüm durumlarda ve sistemlerde en üstün olsun diye yapılır. Cihad yeryüzünün her köşesinde gerçekleşen ilişkilerde bağlılıklarda ALLAH'ın hükmü en üstün olsun diye yapılır. Bunun dışında yapılan hiçbir savaş ALLAH için değildir. Aksine şeytan uğrunadır. Bu seçenek dışında şehidlikten de şehid olma arzusundan da söz edilemez. Bunun dışında ortada ne cennet vardır ve ne de ALLAHu zü’L- CeLÂL'tan yardım ne de ayakların kaymaması için ALLAH'tan destek... Sadece karanlık vardır ortada, bir de kötü düşünce ve sapıklık...

ALLAH dâvâsından başka davalar peşinde koşanlara bu gibi karanlıktan, kötü düşünce yapısından ve sapıklıktan kurtulmak zor geldiğine göre, ALLAH'a çağrıda bulunanların ALLAH'ın şartı arasında yer alan birinci gerçekle bağdaşmayan içinde yaşadıkları toplumun mantığından kendilerini, duygularını ve düşüncelerini kurtarmalarının zorlukta ondan daha aşağı kalır yanı yoktur.

ALLAH yolunda öldürülmek ve O'na yardım etmek ALLAH'ın iman edenlere karşı ileri sürmüş olduğu şarttır. İnananların yararına olarak kendisinin üstlendiği ise, onlara yardım etmek ve kendilerine dayanma gücü vermektir. ALLAHu zü’L- CeLÂL vermiş olduğu sözden asla caymaz. ALLAH'ın bu sözü bir süre gerçekleşmemiş ve geri kalmışsa, bu bir başka nedenden dolayı önceden planlanmış bir gecikmedir. ALLAH'ın verdiği sözün gecikmesinin nedeni zaferin ve dayanma gücünün gerçekleşmesi ile birlikte meydana gelir. Mü’minlerin gerekli şartları yerine getirdikleri halde ve ALLAH'ın yardımının -bir süre için- gelmemesi halinde bu durum söz konusudur.

Sonra âyetin ifâdesinde yer alan, özel bir deyimin üzerinde de bir nebze duralım: "Size yardım eder, ayaklarınızı savaşta sâbit kılar." İnsan ilk bakışta, önce dayanma gücünün verildiğini sonra da yardımın geldiğini dayanma gücünün zaferin nedeni olduğunu zanneder. Bu doğrudur. Ancak ayetin ifadesinde dayanma gücünün yardım sözcüğünden sonra yer alması dayanma gücünün anlamlarından başka bir anlamın kastedildiğini düşündürüyor. Bundan amacın, zafere ve zaferin çilelerine karşı dayanma gücü vermek olduğunu düşündürüyor. Çünkü zafer, küfür ile iman arasında, hak ile sapıklık arasında geçen savaşın sonu değildir. Çünkü zaferin, hem ruh ve hem de hayat bazında getireceği yükümlülükler vardır. Çünkü zaferin kibirlenmemek ve şımarıp azmamak gibi yükümlülüğü vardır. Çünkü zaferin gerçekleştirildikten sonra gevşememek, düşmanı hafife almamak gibi yükümlülükleri vardır. Birçokları bela ve çilelere karşı dayanır. Fakat zafer ve ni’met karşısında benliğini koruyabilen kişi çok azdır. Kalblerin zaferi elde ettikten sonra bozulmamaları ve bağlılıklarını sürdürmeleri zaferin ötesinde bir mertebedir. Herhalde Kur’ÂN ayetinin işâret etmeye çalıştığı gerçek bu olsa gerektir. Doğrusunu ALLAH bilir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 25 Mar 2018, 22:55 
Çevrimiçi
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11414
"İnkâr edenlere gelince onların hakkı yıkımdır. ALLAH yaptıklarını boşa çıkarmıştır."
Bu ifade yardımın ve dayanma gücünün tam tersidir. Tökezleyip yüzükoyun düşme bedduası ALLAHu zü’L- CeLÂL’in onlar için yüzükoyun düşmeleri, kaybetmeleri ve yardımsız bırakılmaları için verilmiş bir hüküm demektir. Amellerinin boşa çıkarılması ise bunun üzerine ikinci bir zarar ve ikinci bir yok oluştur. (Fî Zılâli’l- Kur’ÂN, 47/Muhammed, 7 âyetinin tefsirinden)

“Ey iman edenler, eğer siz ALLAH'a (ALLAH adına İslama ve müslümanlara) yardım ederseniz...” ALLAH'a yardım etmenin en açık ifadesi, O'nun dinini yüceltmek için can ve malla cihad etmektir. (Tefhimu’l- Kur’ÂN, 47/Muhammed, 7 âyetinin tefsirinden)


يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ
Resim---"Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tensurûllâhe yansurkum ve yusebbit akdâmekum.: Ey iman edenler, eğer siz Allah'a (Allah adına İslama ve müslümanlara) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır/sabit kılar..” (MuhaMMed 47/7)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا كُونوا أَنصَارَ اللَّهِ كَمَا قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ لِلْحَوَارِيِّينَ مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللَّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ اللَّهِ فَآَمَنَت طَّائِفَةٌ مِّن بَنِي إِسْرَائِيلَ وَكَفَرَت طَّائِفَةٌ فَأَيَّدْنَا الَّذِينَ آَمَنُوا عَلَى عَدُوِّهِمْ فَأَصْبَحُوا ظَاهِرِينَ
Resim---"Yâ eyyuhâllezîne âmenû kûnû ensârallâhi kemâ kâle îsâbnu meryeme li’l- havâriyyîne men ensârî ilâllâh (ilâllâhi), kâle’l- havâriyûne nahnu ensârullâh (ensârullâhi), fe âmenet tâifetun min benî isrâîle ve keferet tâifetun, fe eyyednâllezîne âmenû alâ aduvvihim fe asbehû zâhirîn (zâhirîne).: Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun! Meryemoğlu İsâ (ALEYHİSSELÂM)’ın havarilere: “Kim Allah’a (ulaşmak için) benim yardımcılarım olur?” dediği zaman, havarilerin: “Biz Allah’ın yardımcılarıyız.” dediği gibi. Bunun üzerine İsrailoğulları’ndan bir grup îmân etti, bir grup inkâr etti. O zaman îmân edenleri düşmanlarına karşı destekledik. Böylece onlar üstün geldiler.” (Saff 61/14)

Müfessir Elmalılı diyor ki:
Onun için Ey iman edenler! ALLAH'ın yardımcıları olunuz, yani bu müjdelere ermek için iradelerinizi ALLAH için, O'nun rızasına kavuşmak için yardımcı olunuz. Meryem oğlu İsâ aleyhisselâm’ın Havarilere dediği gibi: “Benim ALLAH'a doğru, yardımcılarım kimdir?. Yani ben ALLAH'a doğru giderken başarıya kavuşmak için bana yardım edecek, benimle beraber ona kavuşmak isteyecek yardımcılarım kimlerdir?.” Buna cevaben Havariler: "O ALLAH yardımcıları biziz" dediler. İşte siz de ey mü’minler! İsâ aleyhisselâm’ın Havarileri gibi ALLAH'ın yardımcıları olunuz. Peygamber'in dâvetini kabul ederek ALLAH'a tam bir iman ile yardım ediniz.

Havâriyyûn, Hz. İsâ aleyhisselâm’ın, ilk iman eden seçkin öğrencilerinden “on iki kişi”ye denir ki, bunlar dini yaymak için etrafa dağılmış olduklarından "Rusul-i İsâ" (İsâ aleyhisselâm’ın Peygamberleri) ismi dahi verilmiştir. Eldeki İncillerde bunlara “on iki”ler de denilmektedir.
“Havâriyyun” kelimesi, esasen "Havârî" ism-i mensubunun çoğuludur.
Kâmus Şârihi’nin beyânına göre bazı âlimler demişlerdir ki: "Bu kelime, çoğuldan cinse nakledilerek hem müfred hem çoğul için kullanılır. "Havar ve haver lügatte, beyaz ve beyazlık mânâsına isimdir. Bu münasebetle şehir kadınlarına beyazlıklarından dolayı "Havariyyât" denilir. Bezleri yıkayıp çırparak ağartan kassâra, eski Türkçe karşılığıyla çırpıcıya da havarî denildiği gibi saf ve temiz dost ve yardımcıya, özellikle büyük peygamberlerin davet ve emirlerini yerine getirme uğrunda yardımcı olanlara da samimi niyet ve temizliklerinden dolayı havarî denilir. Mamafih zikredildiği gibi bu isim en fazla İsâ (aleyhisselâm)'nın seçkin yardımcıları olan zatlar hakkında kullanılmıştır. Müfessirler bunlara söz konusu ismin verilmesinde çeşitli görüşler nakletmişlerdir ki, Kâmus sahibi Fîrûzâbâdî “Besâir"de bu görüşleri şöyle özetlemiştir: "Bazı âlimler, onların bir kısmının kassâr (çırpıcı) bir kısmının da avcı olmaları sebebiyle bu ismi aldıklarını söylerken, bazıları da beyaz elbise giydikleri için yahut daima ilim ve din eğitimiyle insanları temizlemiş olduklarından dolayı onlara bu ismin verildiğini ileri sürmüş ve demişlerdir ki: "Kassârlık” isnad edenlerin maksatları da budur. “Avcılık” isnad edenler ise onların, din ve âhiret konularında şaşkınlığa düşen kimseleri avlayıp din yoluna çektikleri için bu adı aldıklarını savunmuşlardır." Diğer bazıları da, işâret ettiğimiz gibi inançlarındaki “saflık, ilgi ve niyetlerindeki temizlik” sebebiyle onlara “havarî” dendiğini ifade etmişlerdir ki en münâsib olan görüş de budur. Frenkler havarîlere "aptres" ismini vermişlerdir ki bu kelimenin Yunanca'dan alınarak uzağa gönderilmiş Peygamberler anlamını ifâde ettiği söylenmektedir. Buna göre aptre, Havariyyûn kelimesinin tercümesi olmayıp Yâsin Sûresi'nin "...onlara Peygamberlerin geldiği ..." (36/Yâsin, 13) âyetinde geçtiği üzere İsâ aleyhisselâm’ın Peygamberleri mânâsına diğer bir isim olmuştur. Yalnız avcıya, "dağıtılmış" mânâsı düşünüldüğü takdirde Havariyyûn'a “avcı” mânâsı verenlerin kavline de itibar edilebilir.


وَاضْرِبْ لَهُم مَّثَلاً أَصْحَابَ الْقَرْيَةِ إِذْ جَاءهَا الْمُرْسَلُونَ
Resim---"Vadrıb lehum meselen ashâbe’l- karyeti, iz câehâ’l- murselûn (murselûne).: Ve onlara, o şehrin halkını misal ver. Onlara resûller gelmişti.” (Yâsîn 36/13)

Âlûsî der ki: "Bahr'in beyanına göre Hz. İsâ bunları çeşitli beldelere dağıtmış kimini Rûmiyye'ye, kimini Babil'e, kimini Afrika'ya, kimini Efes'e, kimini Beyt-i Makdis'e, kimini Hicaz'a, kimini de Arz-ı Berber ve havalisine göndermişti. Mamafih her beldeye gönderilenin tayini ve isimlerinin zabtedilmesi hususlarının sıhhatine güvenilemez. Suyûtî de bunları "İtkân"da zikretmiş ise de, esasen bulunulabilecek yerlerde araştırılmalıdır."

Endülüs'lü Müfessir Ebu Hayyan "el-Bahru'l- Muhit" adlı tefsirinde der ki: "Havarîler, on iki kişidir ve bunlar, Hz. İsâ'ya ilk iman edenlerdir. İsâ bunları çeşitli beldelere göndermişti. Batris ve Pavlos Roma'ya, Andiravs ve Matta, halkı insan yiyen arza, Bukas Babil'e, Filibs Kartaca'ya yani Afrika'ya, Yuhann, Ashab-ı Kehf'in kenti olan Efsus'a, iki Ya'kub Beyt-i Makdis'e, İbnü Büleymin Hicaz'a, Testemir Berber ülkesine ve havâlîsine gönderilmişti. Mamafih bu isimlerin bazılarında zabt cihetiyle zorluk vardır. Onun için esas bulunması gereken yerlerden araştırılsın." Hakikatte Sen Pol dahi denilen Pavlos, Havarîler'den değildir. Sonradan onlara katılmış, mektupları ve rİsâleleri Ahd-i Cedîd'in "a'mâl-i Rusül" (Peygamberlerin işleri) kısmına sokulmuştur. Bu zat hrıistiyanlıkta sünnet olmayı kaldırmış ve bir takım değişiklikler yapmıştır. Sonra İbnü Büleymin ile Testemir isimleri özellikle araştırılmalıdır. Matta İncili'nin onuncu bâbında şöyle denilmiştir: "Ve on iki şakirdini (öğrencisini) yanına çağırıp temiz olmayan ruhlar üzerine onları göndermeğe ve her marazı her hastalığı def etmeye onlara kudret verdi. O gönderilen on ikilerin isimleri şunlardır: Batris adı verilen Şem'un ile kardeşi Endravs, zibidi oğlu Ya'kub ile kardeşi Yuhanna, Filbs ve Bertolmavs Toma ve Gümrükcü Matta, Halfi oğlu Ya'kub ve Tedavs lakaplı Lebaüs, Fanvi Şem'un ve onu ele veren İsharyoti Yehuda. İsâ bu on ikileri gönderip onlara tenbih ederek dedi ki: "Tâifelerin yoluna gitmeyiniz ve Samiriler'in bir şehrine girmeyiniz. Bundan ise, Beyt-i İsrail'in zâyi olmuş koyunlarına varınız ve gittiğinizde "Melekûtu's-Semâvat (göklerin saltanatı) yaklaşmıştır." diye va'z ediniz. Hastalara şifa veriniz. Cüzzamlıları temizleyiniz. Cinleri çıkarınız. Bedava aldığınızı bedava veriniz. Kemerlerinizde ne altın ne gümüş, ne bakır ve yol için ne dağarcık, ne entari, ne ayakkabı ve ne de asâ tedârik etmeyiniz. Zirâ işçi kendi yiyeceğine lâyıktır. Ve hangi şehre veya köye giderseniz orada kimin lâyık olduğunu sorup ayrılıncaya kadar orada kalınız. Ve hâneye girdiğinizde ona selâm veriniz. Ve eğer o hâne buna lâyık ise selâmınız onun üzerine gelsin ve eğer lâyık değilse selâmınız size geri dönsün. Ve sizi her kim kabul etmeyip sözlerinizi dinlemezse o haneden yahut o şehirden çıktığınızda ayaklarınızın tozunu silkiniz. Hakikaten size derim ki, ceza gününde Sadom ve Gamore diyarının hali o şehrin halinden ehven olur. İşte ben sizi koyunlar gibi kurtlar arasına gönderiyorum. İmdi yılanlar gibi akıllı ve güvercinler gibi sade-dil olunuz. Lâkin insanlardan sakınınız. Zirâ sizi millet meclislerine teslim edip sinagoglarda dövecekler, hem de benim için onlara ve tâifelere şehadet olmak üzere hakimler ve krallar huzuruna götürüleceksiniz. İmdi sizi teslim ettikleri zaman nasıl ve ne söyleyeyim diye endişe etmeyiniz. Çünkü ne söyleyeceğiniz size o saatte verilecektir. Zirâ söyleyenler siz değilsiniz, sizde söyleyen Pederinizin ruhudur. Ve kardeş kardeşi ve baba evlâdı ölüme teslim edecek ve evlat ana babanın aleyhine kalkışıp onları öldürecekler ve ismim için herkes tarafından buğz edileceksiniz. Lakin kim sonuna kadar tahammül ederse o kurtulacaktır. Ve size bir şehirde düşmanlık ettikleri zaman diğerine kaçınız. Zirâ hakikaten size derim ki, insanoğlu gelinceye kadar İsrail şehirlerinin devrini tamamlamayacaksınız. Öğrenci öğretmenine ve kul efendisine üstün değildir. Öğrenciye öğretmeni gibi, kula efendisi gibi olmak kifâyet eder. Hane sahibine balezbul dedikleri halde onun hanesi halkına ne kadar ziyade diyecekler. İmdi onlardan korkmayınız. Zirâ keşfedilmeyecek ve bilinmeyecek gizli bir şey yoktur. Size karanlıkta dediğimi aydınlıkta söyleyiniz. Ve kulağınıza söyleneni damlar üzerinde ilân ediniz ve canı öldürmeye kâdir olmayıp cesedi öldürenlerden korkmayınız. Lâkin hem canı hem cesedi cehennemde helâk etmeye kâdir olandan korkunuz!."

Bunu takip eden on birinci bâb: "Ve İsâ on iki öğrencisine emir vermeyi tamam ettiğinde şehirlerinden va'z ve öğretimde bulunmak üzere oradan hâreket etti. Ve Yahya zindanda Mesih'in işlerini haber alınca, o gelecek kimse sen misin? Yoksa diğer bir kimseyi mi bekleyelim demek için kendi öğrencilerinden ikisini onun yanına gönderdi."

Denildiğine göre “on iki”lerin bu sûretle etrafa gönderilmesi Hz. Yahya'nın hapiste bulunduğu sırada olmuştur. Halbuki yine aynı İncil'in yirmi altıncı bâbında ise, mekr yani su-i kast anlaşılırken: "Akşam olduğunda on ikilerle beraber sofraya oturdu ve onlar yemek yerken: "Hakikaten size derim ki, sizden biriniz beni ele verecektir." dediğine göre bundan onların, göğe çıkarılma sırasında Hz. İsâ aleyhisselâm’ın yanında toplanmış bulundukları ve sonradan etrafa yayıldıkları anlaşılmaktadır. Al-i İmrân Sûresi'nde geçen "İsâ onlardan inkârı sezince: “ALLAH'a gitmek için kimler bana yardımcı olacak?'” dedi. Havariler: “Biz, ALLAH (yolunun) yardımcılarıyız;..."


فَلَمَّا أَحَسَّ عِيسَى مِنْهُمُ الْكُفْرَ قَالَ مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ اللّهِ آمَنَّا بِاللّهِ وَاشْهَدْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ
Resim---"Fe lemmâ ehassa îsâ min humu’l- kufre kâle men ensârî ilâllâh (ilâllâhi), kâle’l- havâriyyûne nahnu ensârullâh (ensârullâhi), âmennâ billâh (billâhi), veşhed bi ennâ muslimûn (muslimûne).: Fakat İsa, onlardan inkâr hissedince “Allah’a (giden yolda) benim yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havariler: “Biz Allah’ın yardımcılarıyız, Allah’a îman ettik (ruhumuzu ölmeden önce Allah’a ulaştırmayı diledik) ve bizim (Allah’a) teslim olduğumuza şahid ol.” dediler.” (Âl-i İmrân 3/52)

هُمُ الَّذِينَ يَقُولُونَ لَا تُنفِقُوا عَلَى مَنْ عِندَ رَسُولِ اللَّهِ حَتَّى يَنفَضُّوا وَلِلَّهِ خَزَائِنُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَفْقَهُونَ
Resim---"Humullezîne yekûlûne lâ tunfikû alâ men inde resûlillâhi hattâ yenfaddû, ve lillâhi hazâinu’s- semâvâti ve’l- ardı ve lâkinne’l- munâfikîne lâ yefkahûn (yefkahûne).: Onlar (münafıklar): “Resûlallah’ın yanında bulunanlara infâk etmeyin (bir şey vermeyin) ki, onlar dağılıp gitsinler.” diyenlerdir. Ve semaların ve arzın (göklerin ve yerin) hazineleri Allah’ındır. Ve lâkin münafıklar, fıkıh (idrak) edemezler.” (Münafıkun 63/7)

İsâ aleyhisselâm’ın "ALLAH'a gitmek için kimler bana yardımcı olacak?" demesi ve Havarilerin "Biz ALLAH (yolunun) yardımcılarıyız." cevabını vermeleri de, Hz. İsâ aleyhisselâm’ın göğe çıkarılmasından önce gerçekleşmiş demektir. İbnü Cerir'in Sa'id b. Cübeyr tarikiyle İbnü Abbas'tan yaptığı rivâyete göre: "ALLAH Teâlâ Hz. İsâ'yı göğe çıkarmayı murad ettiği zaman İsâ ashâbının yanına vardı, onlar on iki kişi bir evde idiler. O evin bir (su) kaynağından onların yanına çıktı, başından su damlıyordu. Onlara, "İçinizden birisi bana yakında on iki kere küfredecek." dedi. Sonra da: "Benim benzerim onun üzerine atılıp da benim yerime öldürülecek ve benimle beraber benim derecemde bulunacak hanginiz?" dedi. İçlerinde yaş itibariyle en genç birisi: "Ben" dedi. İsâ ona: "Otur" dedi ve sonra yine tekrar etti. Yine o genç kalktı ve: "Ben" dedi. Hz. İsâ da: "Evet sen osun." dedi. Bunun üzerine ona İsâ aleyhisselâm’ın benzeri bırakıldı ve İsâ evdeki bir pencereden göğe yükseltildi. Derken Onu arayan yahûdiler geldi ve benzerini tutup öldürdüler. Bazısı ona iman etmiş iken on iki kere inkâr etti. İlh ..." En iyisini ALLAH bilir.
(Bu konuda bilgi için Âl-i İmrân 3/52; Nisâ 4/157 âyetine bkz.)


فَلَمَّا أَحَسَّ عِيسَى مِنْهُمُ الْكُفْرَ قَالَ مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ اللّهِ آمَنَّا بِاللّهِ وَاشْهَدْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ
Resim---“Fe lemmâ ehassa îsâ min humu’l- kufre kâle men ensârî ilâllâh (ilâllâhi), kâle’l- havâriyyûne nahnu ensârullâh (ensârullâhi), âmennâ billâh (billâhi), veşhed bi ennâ muslimûn (muslimûne).: Fakat İsa, onlardan inkâr hissedince “ALLAH’a (giden yolda) benim yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havariler: “Biz ALLAHu zü’L- CELÂL’in yardımcılarıyız, ALLAH’a îman ettik ve bizim (ALLAH’a) teslim olduğumuza şâhid ol.” dediler.” (Âl-i İmrân 3/52)

وَقَوْلِهِمْ إِنَّا قَتَلْنَا الْمَسِيحَ عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللّهِ وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلَكِن شُبِّهَ لَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُواْ فِيهِ لَفِي شَكٍّ مِّنْهُ مَا لَهُم بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِلاَّ اتِّبَاعَ الظَّنِّ وَمَا قَتَلُوهُ يَقِينًا
Resim---"Ve kavlihim innâ katelnâ’l- mesîha îsâbne meryeme resûlallâh (resûlallâhi), ve mâ katelûhu ve mâ salebûhu ve lâkin şubbihe lehum. Ve innellezinahtelefû fîhi le fî şekkin minhu. Mâ lehum bihî min ilmin illâttibâa’z- zann (zanni), ve mâ katelûhu yakînâ (yakînen).: Ve onların, “Muhakkak ki, Allah’ın Resûl'ü Meryem’in oğlu İsa Mesih’i biz öldürdük.” sözleri (çok büyük iftiradır). Ve onu öldürmediler ve onu asmadılar. Fakat (öldürülen adam) onlara, (Meryem’in oğlu İsa Mesih’e) benzer olarak gösterildi. Ve muhakkak ki onun hakkında ihtilafa (anlaşmazlığa) düşenler, ondan (bu hususda) mutlaka şüphe içindeler. Onların, onunla ilgili olarak, zanna tâbî olmaktan başka bir ilimleri (bilgileri) yoktur. Ve onu kesinlikle öldürmediler (öldüremediler).” (Nisâ 4/157)

Maamâfih Kur’ÂN burada da bu tafsilata taarruz etmeyerek buyuruyor ki: "Ey inananlar! ALLAH'ın yardımcıları olun. Nitekim Meryem oğlu İsâ da havarilere: "ALLAH'a (giden yolda) benim yardımcılarım kimdir?" demişti. Havarîler: "ALLAH (yolunun) yardımcıları biziz." dediler.." Bunun üzerine İsrailoğullarından bir taife iman etti, Havarîlerin mesaisi üzerine İsâ'ya ve müjdesine inandı ve dine yardım etti bir taife de küfretti. Neticede biz de iman edenleri düşmanlarına karşı güçlendirdik. Binaenaleyh onlar gâlip geldiler. İman edenler düşmanları olan kâfirlere karşı gâlip gelip yüze çıktılar. İşte siz de ALLAH'ın vaadlerine ve emirlerine, Rasûlullah'ın yukarıda zikredilen dâvetlerine iman edip Havarîlerin çalıştığı gibi ALLAH yolunda Hak dinine yardım için cihad ederek çalışın. ALLAH'ın yardımcıları olursanız bütün düşmanlara gâlip gelir..

تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ
Resim---"Tu’minûne billâhi ve resûlihî ve tucâhidûne fî sebîlillâhi bi emvâlikum ve enfusikum, zâlikum hayrun lekum in kuntum ta'lemûn (ta'lemûne).: Allah’a ve O’nun Resûl’üne îmân edersiniz ve Allah’ın yolunda canlarınızla ve mallarınızla cihad edersiniz. İşte bu, sizin için hayırdır. Keşke bilseniz.” (Saff 61/11)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا كُونوا أَنصَارَ اللَّهِ كَمَا قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ لِلْحَوَارِيِّينَ مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللَّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ اللَّهِ فَآَمَنَت طَّائِفَةٌ مِّن بَنِي إِسْرَائِيلَ وَكَفَرَت طَّائِفَةٌ فَأَيَّدْنَا الَّذِينَ آَمَنُوا عَلَى عَدُوِّهِمْ فَأَصْبَحُوا ظَاهِرِينَ
Resim---"Yâ eyyuhâllezîne âmenû kûnû ensârallâhi kemâ kâle îsâbnu meryeme li’l- havâriyyîne men ensârî ilâllâh (ilâllâhi), kâle’l- havâriyûne nahnu ensârullâh (ensârullâhi), fe âmene’t- tâifetun min benî isrâîle ve keferet tâifetun, fe eyyednâllezîne âmenû alâ aduvvihim fe asbehû zâhirîn (zâhirîne).: Ey iman edenler, Allah'ın yardımcıları olun! Meryem oğlu İsa'nın havarilere: "Allah'a (yönelirken) benim yardımcılarım kimlerdir?" demesi gibi. Havariler de demişlerdi ki: "Allah'ın yardımcıları bizleriz." Böylece İsrailoğullarından bir topluluk iman etmiş, bir topluluk da inkâr etmişti. Sonunda Biz iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik, onlar da üstün geldiler.” (Saff 61/14)

Vaadiyle zikredilen müjdelere ulaşırsınız. Hakikaten Muhammed'in ashâbı öyle çalıştılar, çok geçmeden müşrikleri ve hıristiyanları yendiler. Hak dinini gâlip kıldılar ve öyle üstün duruma getirdiler ki, İslâm'ın o göz kamaştırıcı gâlibiyeti ve bir Hz. Ömer hilâfetinin hakkaniyyet ve adâlet zevkini hâlâ bütün dünya sonsuz bir hayret ve hasretle erişilmez bir umut gibi yad etmektedir. Mamafih bu emir ve taahhüt yalnız onlara değil "Ey iman edenler! ALLAH'ın yardımcıları olun!" hitabının genel mânâsından anlaşılacağı gibi her zaman için o tarzda amel edecek bütün mü’minleri kapsayan bir vaad ve müjdedir. O halde ALLAH'ın yardımcıları olmayanlar, O'nun yardımından mahrum kalıp geriye sürükleniyorlarsa, bunun sebebini Hak dinde değil, kendi günahlarında aramalıdırlar. Kısacası;

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ
Resim---"Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tensurûllâhe yansurkum ve yusebbit akdâmekum.: Ey iman edenler! Eğer siz ALLAH’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (MuhaMMed 47/7)

مَّا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّهِ وَمَا أَصَابَكَ مِن سَيِّئَةٍ فَمِن نَّفْسِكَ وَأَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولاً وَكَفَى بِاللّهِ شَهِيدًا
Resim---"Mâ esâbeke min hasenetin fe minallâh (minallâhi), ve mâ esâbeke min seyyietin fe min nefsike. Ve erselnâke li’n- nâsi resûlâ (resûlen). Ve kefâ billâhi şehîdâ (şehîden).: Sana iyilikten (hasenatdan) ne İsâbet ederse, işte o Allah’tandır. Ve sana kötülükten (seyyiattan) ne İsâbet ederse, o taktirde o, kendi nefsindendir (derecat kaybedecek bir şey yapmandan dolayıdır). Ve seni, insanlara Resûl olarak gönderdik ve şâhid olarak Allah yeter.” (Nisâ 4/79)

Âyetleri de bu hususu net bir şekilde ifade etmektedirler. Ashab-ı Kiram içinde Aşere-i Mübeşşere (cennetle müjdelenen on kişi) Rasûlullah'ın havarîleri makamındadır. Bir hadiste "Her peygamberin bir havarîsi vardır, benim havarîm de Zübeyr'dir." buyrularak Hz. Zübeyr bu vasıfla yâd edilmiştir. Ancak Katade'den gelen bir rivâyette de Zübeyr'den başkalarına da Havarî denildiği zikredilmektedir. Rasûlullah'ın havârîlerinin: Ebu Bekr, Ömer, Osman, Ali, Hamza, Cafer, Ebu Ubeyde İbni'l-Cerrah, Osman b. Maz'un, Abdurrahman b. Avf, Sa'd b. Ebi Vakkas, Talha b. Ubeydullah ve Zübeyr b. Avvam olduğu nakledilmiştir. (Elmalılı, 61/Saf, 14. âyetinin tefsirinden)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ
Resim---"Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tensurûllâhe yansurkum ve yusebbit akdâmekum.: Ey iman edenler, eğer siz Allah'a (Allah adına İslama ve müslümanlara) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır/sabit kılar..” (MuhaMMed 47/7)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا كُونوا أَنصَارَ اللَّهِ كَمَا قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ لِلْحَوَارِيِّينَ مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللَّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ اللَّهِ فَآَمَنَت طَّائِفَةٌ مِّن بَنِي إِسْرَائِيلَ وَكَفَرَت طَّائِفَةٌ فَأَيَّدْنَا الَّذِينَ آَمَنُوا عَلَى عَدُوِّهِمْ فَأَصْبَحُوا ظَاهِرِينَ
Resim---"Yâ eyyuhâllezîne âmenû kûnû ensârallâhi kemâ kâle îsâbnu meryeme li’l- havâriyyîne men ensârî ilâllâh (ilâllâhi), kâle’l- havâriyûne nahnu ensârullâh (ensârullâhi), fe âmenet tâifetun min benî isrâîle ve keferet tâifetun, fe eyyednâllezîne âmenû alâ aduvvihim fe asbehû zâhirîn (zâhirîne).: Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun! Meryemoğlu İsâ (ALEYHİSSELÂM)’ın havarilere: “Kim Allah’a (ulaşmak için) benim yardımcılarım olur?” dediği zaman, havarilerin: “Biz Allah’ın yardımcılarıyız.” dediği gibi. Bunun üzerine İsrailoğulları’ndan bir grup îmân etti, bir grup inkâr etti. O zaman îmân edenleri düşmanlarına karşı destekledik. Böylece onlar üstün geldiler.” (Saff 61/14)

Seyyid Kutub diyor ki:
Havariler Hz. İsâ aleyhisselâm’ın öğrencileridir. Rivâyete göre bunlar on iki kişiydi. Sürekli etrafını sarmış ve onu dinlemek için her şeylerini bırakmışlardı. Onun göğe çıkarılmasından sonra öğrettiklerini yayan, öğütlerini koruyanlar da bu öğrencilerdi. Burada âyet, bir tutumu tasvir etmeyi hedef alıyor, kıssayı detaylı açıklamayı değil. Ve biz de âyet-i kerimenin amaçladığı amaca doğru onunla birlikte yürüyoruz. Sûrenin bu yerinde âyetin gelmesi bizi de etkiliyor.

“Ey iman edenler! ALLAH'ın yardımcıları olun.”
ALLAHu zü’L- CeLÂL’in sizi arındırıp yücelttiği bu güzel yerinde ona yardımcı olun. Kulun Rabbine yardımcı olduğu bir makamdan daha yücesi olabilir mi? Bu sıfat cennetten ve ni’metlerinden daha büyük bir onurlandırma mesajı taşıyor. ALLAH'ın yardımcıları olun. "Tıpkı Hz. İsâ aleyhisselâm’ın havarilere: “ALLAH yolunda benim yardımcılarım kimdir?” dediğinde Havarileri: “Biz ALLAH yolunun yardımcılarıyız” demeleri gibi." Aynen onların bu işe gönüllü sarılarak bu ikrama kavuştukları gibi. Zaten Hz. İsâ, yeni peygamberi ve son dini müjdelemek için gelmişti. Havarilerin kısa süreli olarak gönüllü fedailiğini yaptıkları bu işe Hz. Muhammed'in peşinde gidenlerin sürekli olarak kendilerini vermeleri ne de güzel olur! Bu diyalogun sûrenin akışı içinde burada sergilenişi ile amaçlanan en açık dokunuş ve amaç ta budur zaten. Peki sonuç ne olmuştu?

"Havâırîler: “ALLAH yolunun yardımcıları biziz” demeleri gibi İsrail oğullarından bir zümre inandı, bir zümre inkâr etti. Biz de inananları, düşmanlarına karşı destekledik, onlar üstün geldiler."
Bu âyetin yorumunu iki şekilde yapmak mümkündür. Hz. İsâ aleyhisselâm’ın peygamberliğine inananlar tüm hristiyanlardır. Doğru inanca sahib olanları ile inancına birtakım sapıklıklar bulaşan tüm hristiyanlar. İşte Cenabı ALLAH bunları Hz. İsâ'ya hiç inanmayan yahûdilere karşı desteklemiştir. Nitekim onu tarihte de böyle olmuştur. Ya da Hz. İsâ'ya iman edenler; onu ilahlaştıranlara, üç ilah inancına ve tevhidden sapmış diğer inançlara kendilerini kaptıranlara karşı tevhid çizgisinde yer edenlerdir. Bunların üstün gelmesinin anlamı delil ve belgelerle üstün gelmeleridir. Ya da onların bağlı olduğu tevhid inancının bu son din ile ALLAH tarafından üstün kılınmasıdır. Yeryüzünde son hakimiyetin ona bahşedilmesidir. Nitekim tarihte de böyle olmuştur. Bu son yorum sûrenin akışı içinde gerçeğe daha yakın ve tercih edilmeye daha uygundur.

Bu işâretten ve bu çağrıdan alınması gereken ibret ise az önce değindiğimiz konulardır. Bu da mü’minlerin son dine sımsıkı sarılmalarını teşvik etmektir. Çünkü bu mü’minler yeryüzünde ALLAH sisteminin bekçileri, İlâhî inancın ve mesajın varisleri ve bu büyük görev için seçilmiş kimselerdir. İşte bu işâret ile onların ALLAH'ın yardımına ve dininin yardımına bütün güçleri ile koşmaları teşvik edilmek istenmiştir. Nihâî zafer ALLAH'ın yardımcıları olan mü’minlerindir. (Fî Zılâli’l- Kur’ÂN, 61/Saff 14. âyetin tefsirinden)

Mevdûdi diyor ki:
“Ey iman edenler, ALLAH'ın yardımcıları olun; Meryem oğlu İsâ aleyhisselâm’ın havarilere...” Hz. İsâ aleyhisselâm’ın sahâbîleri ile ilgili olarak İncil'de genellikle "şakirt" "talebe" anlamında bir kelime kullanılmış, daha sonra da bu kimselere "Apostles" (Rasûl-Peygamber) denilmeye başlanmıştır. Bu, ALLAH'ın Peygamberi anlamında değildir. Hz. İsâ, onları Filistin ve çevresine tebliğ vazifesiyle göndermiştir. Ayrıca Yahudiler Hz. Süleyman'ın (aleyhisselâm) heykeli için para toplamaya giden kimselere de "Rasûl" (Peygamber) diyorlardı. Kur’ÂN'ın kullandığı "Havârî" ifadesi ise, daha net ve anlaşılırdır. Bu kelime "Hor"dan türemedir ve "beyaz" anlamındadır. Nitekim elbise temizleyicisine "havârî" denir. Çünkü o elbiseleri temizleyerek onları beyazlatmaktadır. Yine saf maddelere de "havârî" denir. Örneğin elekten geçen maddelerin adı havaridir. Ayrıca "karşılık beklemeyen arkadaş, dost" karşılığında da bu kelime kullanılır. İbn Seyyide, "Bir kimseye aşırı derecede yardım eden şahsa havârî denir" demektedir (Lisanu’l- Arab).

“... Havârîler de demişlerdi ki: "ALLAH'ın yardımcıları bizleriz..." Bu son safhada, Kur’ÂN, insanları ALLAH'ın dinine çağıran ve O'nun dininin küfre karşı galip gelmesi için uğraşan kimseleri, "ALLAH'ın yardımcıları" (ENSÂRuLLAH) olarak nitelemiştir. Bazı kimselerin zihninde, "ALLAH her şeye Kadir'dir ve tüm mahlûkattan müstağnîdir. O, kimseye muhtaç değildir ama herkes O'na muhtaçtır. O halde bir kul ALLAH'a nasıl ve ne şekilde yardım edebilir?" gibi bir soru akla gelebilir. Bu sorunun cevabı şöyle verilebilir:

Bu kimselere, "Ensarullah" (ALLAH'ın yardımcıları) denmesinin nedeni, Alemlerin Rabbi olan ALLAH'ın bir kimseye muhtaç olmasından ötürü değildir. ALLAH, insanlara dünyada iman-küfür, itaat-isyan konusunda seçme hürriyeti vermiştir. O, insanları kendi gücüyle mü’min ya da kâfir olmaya zorlamaz.

Fakat O, bu gâyeyle insanlara yol göstermesi, telkin ve tebliğde bulunması için peygamberler göndermiş, kitablar inzal etmiştir. Bu tebliğ ve telkini kendi iradesiyle kabul eden kimse mü’mindir. Fiilen tabi olduğunda da, müslim, kaanit ve âbiddir. ALLAH'tan ittika ederek yaşarsa muttaki, hayır için yarışırsa muhsin, bununla kalmayarak bu tebliğ ve tâlimi yaymaya, insanları ıslaha çalışır, küfür ve fısk yerine sadece ALLAH'a itaate dayanan bir nizam kurmak için uğraşırsa ENSÂRuLLAH'tır. ALLAH, yukarıdaki âyette de açıkça beyan ettiği gibi, bu kimseleri kendisine yardımcı olanlar şeklinde nitelemiştir. İşte bu ifadeyle kast olunan budur. Şâyet asıl maksat, ALLAH'a değil, ALLAH'ın dinine yardım etmek olsaydı, "ENSÂRuLLAH" yerine "Ensâru dînillâh", "Yensurullah" yerine "Yensuru dînellah" ve "in tensurullah" yerine de "İn tensuru dînellah" denilmesi lâzım gelirdi.

Ancak görüldüğü gibi, ALLAH Teâlâ sürekli olarak bu ifadeyi kullanmış olduğundan, ALLAH'a yardımın kastedildiği açıkça anlaşılmaktadır. Fakat bunun anlamı, bu kimselerin ALLAH'ın bir ihtiyacını giderdikleri ve ALLAH'ın bizzat kendi gücüyle (cebir) olmayıp, peygamberler ve kitablar vasıtasıyla olmasını dilediği bir işe iştirak ettiklerinden ötürü, kendilerine ALLAH'ın yardımcıları denmiştir (Mevdûdî, Tefhîmu’l- Kur’ÂN, 61/Saff sûresi, âyet 14’ün tefsiri).

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 17 Nis 2018, 10:12 
Çevrimiçi
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11414
Resim

ALLAHu zü’L- CELÂL’in Yardımını Bekleyenler, ALLAHu zü’L- CELÂL’in Dinine Yardım Etmelidir!.:

ALLAH celle celâlihu, yarattığı her şeyi güzel yapmıştır;


الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَأَ خَلْقَ الْإِنسَانِ مِن طِينٍ
Resim---"Ellezî ahsene kulle şey’in halakahu ve bedee halka’l- insâni min tîn (tînin) .: Ki O, herşeyin yaratılışını en güzel yapan ve insanı yaratmaya, ilk defa tînden (nemli topraktan) başlayandır..” (Secde 32/7)

ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِن سُلَالَةٍ مِّن مَّاء مَّهِينٍ
Resim---"Summe ceale neslehu min sulâletin min mâin mehîn (mehînin) .: Sonra onun neslini, basit bir suyun özünden (nutfeden) kıldı (yarattı)..” (Secde 32/8)

ثُمَّ سَوَّاهُ وَنَفَخَ فِيهِ مِن رُّوحِهِ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ
Resim---"Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumu’s- sem’a ve’l- ebsâra ve’l- ef’idete, kalîlen mâ teşkurûn (teşkurûne).: Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz..” (Secde 32/9)

ALLAH celle celâlihu, insanı da en güzel biçimde yaratmıştır;

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ
Resim---"Lekad halaknâ’l- insâne fî ahseni takvim (takvîmin).: Andolsun ki Biz, insanı (nefsini), ahseni takvim içinde-biçimde (en güzele ulaşabilecek özellikte) yarattık.” (Tîn 95/4)

İnsana şekil verip şeklini güzel yapan ve onları temiz/güzel besinlerle rızıklandıran ALLAHu zü’L- CELÂL’dir;

اللَّهُ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ قَرَارًا وَالسَّمَاء بِنَاء وَصَوَّرَكُمْ فَأَحْسَنَ صُوَرَكُمْ وَرَزَقَكُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ فَتَبَارَكَ اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ
Resim---"Allâhullezî ceale lekumu’l- arda karâren ve’s- semâe binâen ve savverakum fe ahsene suverakum ve razakakum mine’t- tayyibâti, zâlikumullâhu rabbukum, fe tebârakallâhu rabbu’l- âlemin (âlemîne).: O Allah ki, yeryüzünü sizin için karar (yerleşme) yeri kıldı. Ve semayı bina etti. Ve sizi tasvir etti (suret verdi). Sonra suretlerinizi ahsen kıldı (güzelleştirdi). Ve sizi temiz şeylerden rızıklandırdı. İşte bu Allah, sizin Rabbinizdir. Âlemlerin Rabbi; Allah, Mübarek'tir (yücedir).” (Mü’min 40/64)

ALLAH celle celâlihu, insanı şan ve şeref sahibi kılarak ona ikram etmiş, güzel rızıklar vermiş, yarattıklarının çoğundan üstün kılmıştır;

İnsÂN’ın Tekvin Tecellîsi Serüveni..


وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى كَثِيرٍ مِّمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلاً
Resim---“Ve lekad kerremnâ benî âdeme ve hamelnâhum fî’l- berri ve’l- bahri ve razaknâhum minet tayyibâti ve faddalnâhum alâ kesîrin mimmen halaknâ tafdîlâ: Andolsun, biz Âdemoğlunu yücelttik-mükerrem kıldık; onları karada ve denizde (çeşitli araçlarla) taşıdık, temiz, güzel şeylerden rızıklandırdık ve yarattıklarımızın bir çoğundan üstün kıldık.” (İsrâ 17/70)

Gökleri ve yeri yaratan, gökten suyu indirip onunla rızık olarak bize türlü meyveler çıkaran, izni ile denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrimize veren, nehirleri de bize akıtan ancak ALLAH’tır;

وَسَخَّر لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَآئِبَينَ وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ
Resim---"Ve sehhara lekumu’ş- şemse ve’l- kamere dâibeyn (dâibeyni), ve sehhara lekumu’l- leyle ven nehâr (nehâra).: Ve ikisi de (adetleri üzere sünnetullah ile) devamlı hareket halinde olan güneşi ve ay'ı size musahhar kıldı. Geceyi ve gündüzü de size musahhar kıldı.” (İbrahîm 14/32)

Âdetleri üzere seyreden güneşi ve ayı bize faydalı kılan, geceyi ve gündüzü istifâdemize veren yine ALLAHu zü’L- CELÂL’dir;

وَسَخَّر لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَآئِبَينَ وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ
Resim---"Ve sehhara lekumu’ş- şemse ve’l- kamere dâibeyn (dâibeyni), ve sehhara lekumu’l- leyle ve’n- nehâr (nehâra).: Ve ikisi de (adetleri üzere sünnetullah ile) devamlı hareket halinde olan güneşi ve ay'ı size musahhar kıldı. Geceyi ve gündüzü de size musahhar kıldı.” (İbrahîm 14/33)

O ALLAHu zü’L- CELÂL, yerde ne varsa hepsini bizim için yaratmıştır;

هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُم مَّا فِي الأَرْضِ جَمِيعاً ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء فَسَوَّاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Resim---"Huvellezî halaka lekum mâ fî’l- ardı cemîan summestevâ ile’s- semâi fe sevvâhunne seb’a semâvât (semâvâtin), ve huve bi kulli şey’in alîm (alîmun).: O (Allah) ki, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yarattı. Sonra (kudret ve iradesiyle) göğe yönelip, onları da yedi (kat) gök olarak düzenledi. Ve o, Alîm’dir (herşeyi en iyi bilendir).” (Bakara 2/29)

O bize istediğimiz her şeyden vermiştir. Eğer ALLAHu zü’L- CELÂL’in ni’metlerini sayacak olsak, onu sayamayız..

وَآتَاكُم مِّن كُلِّ مَا سَأَلْتُمُوهُ وَإِن تَعُدُّواْ نِعْمَتَ اللّهِ لاَ تُحْصُوهَا إِنَّ الإِنسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ
Resim---"Ve âtâkum min kulli mâ seeltumûhu, ve in teuddû ni’metallâhi lâ tuhsûhâ, inne’l- insâne le zalûmun keffâr (keffârun).: Ve ondan istediğiniz herşeyden size verdi. Ve eğer Allah’ın ni’metini saysanız onu sayamazsınız. Muhakkak insan, gerçekten çok zalim ve çok nankördür (inkârcıdır).” (İbrâhim 14/34)

وَأَقْسَمُواْ بِاللّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لاَ يَبْعَثُ اللّهُ مَن يَمُوتُ بَلَى وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ
Resim---"Ve aksemû billâhi cehde eymânihim lâ yeb’asullâhu men yemût (yemûtu), belâ va’den aleyhi hakkan ve lâkinne ekseran nâsi lâ ya’lemûn (ya’lemûne).: Ve “Kim ölürse Allah, onu beas etmez (yeniden diriltmez).” diye en kuvvetli yeminleri ile Allah’a kasem ettiler. Hayır, (öyle değil). Bu, O’nun (Allah’ın) üzerinde hak bir vaaddir. Ve lâkin insanların çoğu bilmezler.” (Nahl 16/18)

Bunca ni’met ve ihsânını sunan ALLAHu zü’L- CeLÂL, insanları ancak kendisine ibâdet/kulluk yapsınlar diye yaratmıştır;

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ
Resim---"Ve mâ halaktu’l- cinne ve’l- inse illâ li ya'budûni.: Ve Ben, insanları ve cinleri (başka bir şey için değil, sadece) Bana kul olsunlar diye yarattım.” (Zâriyât 51/56)

Kur’ÂN’ın nazarında, hayat bir imtihan, daha doğrusu bir imtihanlar zinciridir. Semâvât ve arzın yaratılışının gâyesi de zaten insanın imtihana tâbi tutulmasıdır.. Ölüm ve hayatın yaratılışı da aynı gâyeyi taşır;

وَهُوَ الَّذِي خَلَق السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاء لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً وَلَئِن قُلْتَ إِنَّكُم مَّبْعُوثُونَ مِن بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِنْ هَذَا إِلاَّ سِحْرٌ مُّبِينٌ
Resim---"Ve huvellezî halaka’s- semâvâti ve’l- arda fî sitteti eyyâmin ve kâne arşuhu alâ’l- mâi li yebluvekum eyyukum ahsenu amelâ (amelen), ve le in kulte innekum meb’ûsûne min ba’di’l- mevti le yekûlennellezîne keferû in hâzâ illâ sihrun mubîn (mubînun).: “Hanginiz en güzel ameli yapacak?” diye sizi imtihan etmek için 6 günde (6 yevmde) semaları ve yeryüzünü yaratan O’dur. Ve O’nun arşı su üzerinde idi. Eğer sen: “Muhakkak ki siz, ölümden sonra beas edileceksiniz (diriltileceksiniz).” dersen, kâfir olan(inkâr eden, örten) kimseler mutlaka (şöyle) derler: “Bu ancak apaçık bir sihirdir.” (Hûd 11/7)

الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ
Resim---"Ellezî halaka’l- mevte ve’l- hayâte li yebluvekum eyyukum ahsenu amelâ (amelen), ve huve’l- azî zu’l- gafur (gafûru).: “Sizin hanginizin en güzel ameli yapacağını” imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur. Ve O; Aziz’dir, Gafûr’dur.” (Mülk 67/2)

ALLAHu zü’L- CELÂL’in dünya ve âhirette yardımını ve vaad ettiği cenneti kazanabilmesi için, insanın hayatı boyunca tâbi tutulacağı imtihanlarda İlâhî yardıma lâyık olduğunu ispatlaması lâzımdır;

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِّنَ الْخَوفْ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الأَمَوَالِ وَالأنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ
Resim---"Ve le nebluvennekum bi şey’in mine’l- havfi ve’l- cûi ve naksın mine’l- emvâli ve’l- enfusi ve’s- semerât (semerâti), ve beşşiri’s- sâbirîn (sâbirîne).: Ve sizi mutlaka korku ve açlıktan ve mal, can ve ürün eksikliğinden imtihan ederiz. Ve sabredenleri müjdele.” (Bakara 2/155)

الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعونَ
Resim---"Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn (râciûne).: Onlar ki, kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O’na döneceğiz (ulaşacağız).” derler.” (Bakara 2/156)

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِّنَ الْخَوفْ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الأَمَوَالِ وَالأنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ
Resim---"Ve le nebluvennekum bi şey’in mine’l- havfi ve’l- cûi ve naksın mine’l- emvâli ve’l- enfusi ve’s- semerât (semerâti), ve beşşiri’s- sâbirîn (sâbirîne).: Ve sizi mutlaka korku ve açlıktan ve mal, can ve ürün eksikliğinden imtihan ederiz. Ve sabredenleri müjdele.” (Bakara 2/155)

لَتُبْلَوُنَّ فِي أَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ وَلَتَسْمَعُنَّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ وَمِنَ الَّذِينَ أَشْرَكُواْ أَذًى كَثِيرًا وَإِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ فَإِنَّ ذَلِكَ مِنْ عَزْمِ الأُمُورِ
Resim---"Le tublevunne fî emvâlikum ve enfusikum ve le tesmeunne minellezîne ûtû’l- kitâbe min kablikum ve minellezîne eşrakû ezen kesîrâ (kesîran), ve in tasbirû ve tettekû fe inne zâlike min azmi’l- umûr (umûri).: Mallarınız ve canlarınız hususunda siz mutlaka imtihan olunacaksınız. Sizden önce kitap verilenlerden ve şirk koşanlardan elbette birçok incitici (sözler) duyacaksınız. Eğer siz sabrederseniz ve takva sahibi olursanız, ki bu muhakkak, işlerin “âzim” olanlarındandır.” (Âl-i İmrân 3/186)

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ وَإِن كُنَّا لَمُبْتَلِينَ
Resim---"İnne fî zâlike le âyâtin ve in kunnâ le mubtelîn (mubtelîne).: Elbette bunda âyetler vardır. Ve muhakkak ki Biz, imtihan edenleriz.” (Mü’minûn 23/30)

أَحَسِبَ النَّاسُ أَن يُتْرَكُوا أَن يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ
Resim---"E hasiben nâsu en yutrakû en yekûlû âmennâ ve hum lâ yuftenûn (yuftenûne).: İnsanlar, "amenna (îmân ettik)" demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebût 29/2)

وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبِينَ
Resim---"Ve lekad fetennâllezîne min kablihim fe le ya’lemennallâhullezîne sadakû ve le ya’lemene’l- kâzibîn (kâzibîne).: Ve andolsun ki onlardan öncekileri de imtihan ettik. Allah sadıkları da (doğru söyleyenleri de) tekzip edenleri de (yalancıları da) mutlaka bilir.” (Ankebût29/3)

Bu imtihanlar, gerçekten iman edenlerle etmeyenleri birbirinden ayırır;

وَمَا أَصَابَكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ فَبِإِذْنِ اللّهِ وَلِيَعْلَمَ الْمُؤْمِنِينَ
Resim---"Ve mâ asâbekum yevme’l- teka’l- cem’âni fe bi iznillâhi ve li ya’leme’l- mu’minîn(mu’minîne).: Ve iki topluluğun karşılaştığı o gün, size isabet eden şey (musibet) ancak Allah'ın izniyleydi ve mü'minleri bilmesi (belirlenmesi) içindi.” (Âl-i İmrân 3/166)

وَلْيَعْلَمَ الَّذِينَ نَافَقُواْ وَقِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْاْ قَاتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ أَوِ ادْفَعُواْ قَالُواْ لَوْ نَعْلَمُ قِتَالاً لاَّتَّبَعْنَاكُمْ هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ أَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلإِيمَانِ يَقُولُونَ بِأَفْوَاهِهِم مَّا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ وَاللّهُ أَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَ
Resim---"Ve li ya’lemellezîne nâfekû, ve kîle lehum teâlev kâtilû fî sebîlillâhi evidfeû kâlû lev na’lemu kıtâlen letteba’nâkum, hum li’l- kufri yevmeizin akrabu minhum li’l- îmân (îmâni), yekûlûne bi efvâhihim mâ leyse fî kulûbihim, vallâhu a’lemu bi mâ yektumûn (yektumûne).: Ve (bu) nifak çıkaranları bilmesi (münafık olanların belirlenmesi) içindi. Ve onlara: "Gelin, Allah yolunda savaşın veya savunun (müdafaa edin)." denildiği zaman, "Biz harp (etmeyi) bilseydik, elbette size tâbî olurduk (sizinle gelirdik)." dediler. İzin günü onlar, îmândan çok küfre yakındırlar. Onlar, kalplerinde olmayan şeyi ağızlarıyla söylüyorlar. Ve Allah, onların gizledikleri şeyi çok iyi bilir.” (Âl-i İmrân 3/167)

الَّذِينَ قَالُواْ لإِخْوَانِهِمْ وَقَعَدُواْ لَوْ أَطَاعُونَا مَا قُتِلُوا قُلْ فَادْرَؤُوا عَنْ أَنفُسِكُمُ الْمَوْتَ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
Resim---"Ellezîne kâlû li ihvânihim ve kaadû lev atâûnâ mâ kutil (kutilû), kul fedreû an enfusikumu’l- mevte in kuntum sâdıkîn (sâdıkîne).: Onlar (münafıklar), kendileri oturdukları (savaşa gitmedikleri) halde, savaşa katılan kardeşleri için: "Eğer bize itaat etselerdi, öldürülmezlerdi." dediler. (Onlara) de ki: "Eğer (sözünüzde) sâdık kimselerseniz, haydi ölümü kendinizden savın." (Âl-i İmrân 3/168)

وَلاَ تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ أَمْوَاتًا بَلْ أَحْيَاء عِندَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ
Resim---"Ve lâ tahsebennellezîne kutilû fî sebîlillâhi emvâtâ (emvâten), bel ahyâun inde rabbihim yurzekûn (yurzekûne).: Ve Allah’ın yolunda öldürülenleri, sakın ölüler sanmayın. Hayır, (onlar) hayydırlar (canlıdırlar), Rab'lerinin katında rızıklandırılırlar.” (Âl-i İmrân 3/169)

أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تُتْرَكُواْ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّهُ الَّذِينَ جَاهَدُواْ مِنكُمْ وَلَمْ يَتَّخِذُواْ مِن دُونِ اللّهِ وَلاَ رَسُولِهِ وَلاَ الْمُؤْمِنِينَ وَلِيجَةً وَاللّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
Resim---"Em hasibtum en tutrekû ve lemmâ ya'lemillâhullezîne câhedû minkum ve lem yettehızû min dûnillâhi ve lâ resûlihî ve lâ’l- mu'minîne velîceh (velîceten), vallâhu habîrun bi mâ ta'melûn (ta'melûne).: Yoksa siz Allah’ın, sizden savaşanları ve Allah’tan ve O’nun Resûl'ünden ve mü’minlerden başkasını dost edinmeyenleri bilmesine rağmen, bırakılacağınızı mı sandınız? Ve Allah, yaptığınız şeylerden haberdardır.” (Tevbe 9/ 16)

وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبِينَ
Resim---"Ve lekad fetennâllezîne min kablihim fe le ya’lemennallâhullezîne sadakû ve le ya’lemene’l- kâzibîn (kâzibîne).: Ve andolsun ki onlardan öncekileri de imtihan ettik. Allah sadıkları da (doğru söyleyenleri de) tekzip edenleri de (yalancıları da) mutlaka bilir.” (Ankebût 29/3)

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنكُمْ وَالصَّابِرِينَ وَنَبْلُوَ أَخْبَارَكُمْ
Resim---"Ve le nebluvennekum hattâ na’leme’l- mucâhidîne minkum ve’s- sâbirîne ve nebluve ahbârakum.: Ve sizin aranızdan mücahitler ve sabredenler Bize belli oluncaya kadar sizi mutlaka imtihan ederiz. Ve haberlerinizi de imtihan edeceğiz.” (MuhaMMed 47/31)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 02 May 2018, 22:29 
Çevrimiçi
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11414
Resim

İnsandan ZÂT’ına doğru adım atmasını isteyen Rabbimiz TeÂLÂ, dünya imtihanını kazanması için insandan gayret ve çaba ister. Tüm âlemlerin rabbi olan ALLAH TeÂLÂ, insana verdiği bunca ni’mete şükür mü, yoksa nankörlük mü edileceğini dener. Onun için kul ile ALLAH arasındaki ilişkiler, kul öncelikli olmalıdır. Sünnetullah dediğimiz ALLAHu zü’L- CELÂL’in değişmez kanunlarındaki icraat böyle istemektedir. Kul, ALLAH’a iman edip ALLAH ve Rasûlüne itaat edecek, ALLAH da onları büyük kurtuluş olan, içinde ebedî kalacakları cennetlere koyacaktır;

تِلْكَ حُدُودُ اللّهِ وَمَن يُطِعِ اللّهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
Resim---"Tilke hudûdullâh (hudûdullâhi). Ve men yutııllâhe ve resûlehu yudhılhu cennâtin tecrî min tahtihâ’l- enhâru hâlidîne fîhâ. Ve zâlike’l- fevzu’l- azîm (azîmu).: İşte bunlar, Allah'ın hudutlarıdır ve kim Allah'a ve O'nun Resûl'üne itaat ederse, (Allah) onu altından nehirler akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere koyar ve bu, “Fevzul Azîm”dir (en büyük kurtuluştur).” (Nisâ 4/13)

Kul şükredecek, ALLAH celle celâlihu da (ni’metlerini) arttıracaktır;

وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِن شَكَرْتُمْ لأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِن كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ
Resim---"Ve iz teezzene rabbukum le in şekertum le ezîdennekum ve le in kefertum inne azâbî le şedîd (şedîdun).: Ve o zaman Rabbiniz size bildirmişti ki; eğer şükrederseniz (ni’metlerinizi) artırırım, eğer küfredenlerden olursanız muhakkak ki azabım şiddetlidir.” (İbrâhim 14/7)

Kul ihsân edecek, ALLAH celle celâlihu da, ihsân eden kulu sevecektir;

وَأَنفِقُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَلاَ تُلْقُواْ بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ وَأَحْسِنُوَاْ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ
Resim---"Ve enfikû fî sebîlillâhi ve lâ tulkû bi eydîkum ilet tehluketi, ve ahsinû, innallâhe yuhıbbu’l- muhsinîn (muhsinîne).: Ve (mallarınızı) Allah yolunda infâk edin (başkalarına verin)! Ve de kendi elinizle (kendinizi) tehlikeye atmayın! Ve ahsen olun! Muhakkak ki Allah, muhsinleri sever.” (Bakara 2/195)

Kul, ALLAH celle celâlihu uğrunda cihad edecek, ALLAHu zü’L- CELÂL de, kendi yollarına eriştirecektir:

وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَإِنَّ اللَّهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ
Resim---"Vellezîne câhedû fînâ le nehdiyennehum subulenâ ve innallâhe le mea’l- muhsinîn (muhsinîne).: Ve Bizim uğrumuzda (nefsleri ile ve Allah’ın düşmanları ile) cihad edenleri, mutlaka Bizim yollarımıza (Sıratı Mustakîmler’e) hidayet ederiz (ulaştırırız). Ve muhakkak ki Allah, mutlaka muhsinlerle beraberdir.” (Ankebût 29/69)

Kul, duâ edecek, Rabbi TeÂLÂ da duâsına icâbet edecektir;

وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ
Resim---"Ve kâle rabbukumud’ûnî estecib lekum, innellezîne yestekbirûne an ibâdetî se yedhulûne cehenneme dâhırîn (dâhırîne).: Ve Rabbimiz, şöyle buyurdu: "Bana dua ediniz ki size icabet edeyim. Bana kul olmaktan kibirlenenler, muhakkak ki hakir ve zelil olarak cehenneme girecekler." (Mü’min 40/60)

Kul, ALLAH celle celâlihu’yu zikredecek, ALLAHu zü’L- CELÂL de, kulunu zikretsin:
فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُواْ لِي وَلاَ تَكْفُرُونِ
Resim---"Fezkurûnî ezkurkum veşkurû lî ve lâ tekfurun (tekfurûni).: Öyle ise Beni zikredin ki Ben de sizi zikredeyim. Ve Bana şükredin ve Beni inkâr etmeyin.” (Bakara 2/152)

Kul ALLAHu zü’L- CELÂL,’e bir adım yaklaşacak, ALLAH celle celâlihu da bir arşın ona doğru yaklaşacaktır. Kul yürüyerek O’na doğru giderse ALLAH da koşarak cevap verecektir (Buhârî).
ALLAH, iman edip sâlih amel işleyen kullara, daha önceki ümmetleri hâkim kıldığı gibi, yeryüzünde halife kılacak, dinlerini yerleştirip koruyacak, yani onlara devlet ni’metini de ihsan edecektir. Yeter ki, kullar sadece ALLAH’a kulluk ve ibâdet edip, hiçbir şeyi O’na şirk koşmasınlar, O’na hiçbir şeyi eş tutmasınlar, yani zafere, devlete lâyık olsunlar..


وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
Resim---"Vaadallâhullezîne âmenû minkum ve amilû’s- sâlihâti le yestahlifennehum fî’l- ardı kemâstahlefellezîne min kablihim, ve le yumekkinenne lehum dînehumullezîrtedâ lehum ve le yubeddilennehum min ba’di havfihim emnen, ya’budûnenî lâ yuşrikûne bî şey’en, ve men kefere ba’de zâlike fe ulâike humu’l- fâsikûn (fâsikûne).: Allah, sizden âmenû olanlara ve salih amel (nefs tezkiyesi) işleyenlere, kendilerinden öncekileri yeryüzünde halife kıldığı gibi mutlaka onları da halife kılacağını ve onlara, onlar için razı olduğu dînlerini mutlaka sağlamlaştıracağını ve korkularından sonra (korkularını) mutlaka güvenliğe çevireceğini vaadetti. Bana kul olurlar, hiçbir şeyle (Bana) şirk koşmazlar. Bundan sonra kim inkâr ederse, işte onlar, onlar fasıklardır.” (Nûr 24/55)

“Zahmetsiz =>Rahmet OLmaz!.”
ALLAH celle celâlihu sebeblerin mahkûm değildir ama, dünyayı bir sebepler kanununa bağlı kılmıştır.:
“YERe EKen =>GÖğe BAKar!.”
Yere bir şey ekmeyen kimsenin göğe bakıp yağmur ve rahmet bekleme hakkı yoktur. Tarlaya tohum ekmeden, yani fiilî duâ yapmadan, kimsenin ALLAH’tan ekin istemesi (kavlî duâ) doğru olmaz. Sünnetullah dediğimiz ALLAHu zü’L- CELÂL’in evrendeki değişmez kanunları, hep sebep-sonuç ilişkilerine oturtulmuştur.

Aynen böyle; kul, ALLAHu zü’L- CELÂL’e yani O’nun dinine yardım edecektir ki, O da kuluna yardım etsin;

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ
Resim---"Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tensurûllâhe yansurkum ve yusebbit akdâmekum.: Ey iman edenler, eğer siz Allah'a (Allah adına İslama ve müslümanlara) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır/sabit kılar..” (MuhaMMed 47/7)

İman edenler, kendilerinden önceki mü’minlerin sünnetullah gereği başından geçen sıkıntılara göğüs gerecek ve “ALLAHu zü’L- CELÂL’in yardımı ne zaman?” diye tavırları ve dilleriyle o yardımı bekleyip hak kazanacaklar ki, “ALLAHu zü’L- CELÂL’in yardımı yakın” olsun. ALLAHu zü’L- CELÂL’in yardımı olmadan muvaffakiyet/başarı yoktur;

قَالَ يَا قَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِن كُنتُ عَلَىَ بَيِّنَةٍ مِّن رَّبِّي وَرَزَقَنِي مِنْهُ رِزْقًا حَسَنًا وَمَا أُرِيدُ أَنْ أُخَالِفَكُمْ إِلَى مَا أَنْهَاكُمْ عَنْهُ إِنْ أُرِيدُ إِلاَّ الإِصْلاَحَ مَا اسْتَطَعْتُ وَمَا تَوْفِيقِي إِلاَّ بِاللّهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ
Resim---"Kâle yâ kavmi e raeytum in kuntu alâ beyyinetin min rabbî ve razakanî minhu rızkan hasenâ (hasenen), ve mâ urîdu en uhâlifekum ilâ mâ enhâkum anhu, in urîdu illâ’l- ıslâha mâsteta’tu, ve mâ tevfîkî illâ billâh (billâhi), aleyhi tevekkeltu ve ileyhi unîb (unîbu).: (Şuayb şöyle ) dedi: “Eğer ben, Rabbimden bir delil üzerinde isem ve beni kendinden güzel bir rızıkla rızıklandırdı ise de görüşünüz (bu) mu? Sizi ondan men ettiğim şeyde size muhalefet etmek istemiyorum. Sadece gücümün yettiği kadar ıslâh etmek istiyorum. Benim başarım ancak Allah iledir. Ben, O’na tevekkül ettim ve O’na yöneldim.” (Hûd 11/88)

Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi ALLAHu zü’L- CELÂL’indır;

قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَن تَشَاء وَتَنزِعُ الْمُلْكَ مِمَّن تَشَاء وَتُعِزُّ مَن تَشَاء وَتُذِلُّ مَن تَشَاء بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Resim---"Kulillâhumme mâlike’l- mulki tû’ti’l- mulke men teşâu ve tenziu’l- mulke mimmen teşâ’ (teşâu), ve tuizzu men teşâu ve tuzillu men teşâ’ (teşâu, bi yedike’l- hayr (hayru), inneke alâ kulli şey’in kadîr (kadîrun).: De ki: "Mülkün mâliki olan Allah'ım. Mülkü dilediğine verirsin ve dilediğinden mülkü alırsın. Ve dilediğini azîz kılarsın ve dilediğini zelil edersin. “Hayır” senin elindedir. Muhakkak ki sen herşeye kaadirsin.” (Âl-i İmrân 3/126)

ALLAHu zü’L- CELÂL, dilediğine yardım edip zafer verir;

بِنَصْرِ اللَّهِ يَنصُرُ مَن يَشَاء وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
Resim---"Bi nasrillâhi, yansuru men yeşâu, ve huve’l- azîzu’r- rahîm (rahîmu).: Allah’ın yardımı ile (Allah), dilediğine yardım eder. Ve O; Azîz’dir (yüce, üstün), Rahîm’dir (Rahîm esması ile tecelli eden, esirgeyen, rahmet nuru gönderen).” (Rûm 30/5)

ALLAHu zü’L- CELÂL, dilediğini yardımı ile destekler. Elbette bunda basîret sahibleri için büyük bir ibret vardır;

قَدْ كَانَ لَكُمْ آيَةٌ فِي فِئَتَيْنِ الْتَقَتَا فِئَةٌ تُقَاتِلُ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَأُخْرَى كَافِرَةٌ يَرَوْنَهُم مِّثْلَيْهِمْ رَأْيَ الْعَيْنِ وَاللّهُ يُؤَيِّدُ بِنَصْرِهِ مَن يَشَاء إِنَّ فِي ذَلِكَ لَعِبْرَةً لَّأُوْلِي الأَبْصَارِ
Resim---"Kad kâne lekum âyetun fî fieteyni’l- tekatâ fietun tukâtilu fî sebîlillâhi ve uhrâ kâfiratun yeravnehum misleyhim ra’ye’l- ayn(ayni), vallâhu yûeyyidu bi nasrihî men yeşâ’ (yeşâu) inne fî zâlike le ibreten li ulî’l- ebsâr (ebsâri).: (Bedir savaşında) çarpışan iki fırka, sizin için bir ibret olmuştur. Bir fırka Allah'ın yolunda savaşıyor ve diğeri kâfir olan (fırka), onları (bizzat) gözleri ile kendilerinin iki misli görüyorlardı. Ve Allah dilediğini, kendi yardımı ile destekler. Muhakkak ki bunda, ulûl ebsar (basîret sahipleri) için mutlaka ibret vardır.” (Âl-i İmrân 3/13)

Mü’minlere yardım etmeyi ALLAHu zü’L- CELÂL üzerine hak olarak almıştır;

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ رُسُلًا إِلَى قَوْمِهِمْ فَجَاؤُوهُم بِالْبَيِّنَاتِ فَانتَقَمْنَا مِنَ الَّذِينَ أَجْرَمُوا وَكَانَ حَقًّا عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنِينَ
Resim---"Ve lekad erselnâ min kablike rusulen ilâ kavmihim fe câûhum bi’l- beyyinâti fentekamnâ minellezîne ecramû, ve kâne hakkan aleynâ nasru’l- mu’minîn (mu’minîne).: Ve andolsun ki, senden önce onların kavmine resûller gönderdik. Böylece onlara beyyineler (kesin deliller) getirdiler. Bunun üzerine mücrimlerden intikam aldık. Mü’minlere yardım, Bizim üzerimize hak oldu.” (Rûm 30/47)

İman edip mallarıyla ve canlarıyla ALLAH celle celâlihu yolunda savaşanların günahlarını bağışladığı ve onları cennetlere koyduğu gibi, ALLAHu zü’L- CELÂL onlara sevecekleri başka bir şey daha vaad eder: ALLAH celle celâlihu’dan yardım ve yakın bir fetih.:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى تِجَارَةٍ تُنجِيكُم مِّنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ
Resim---"Yâ eyyuhâllezîne âmenû hel edullukum alâ ticâretin tuncîkum min azâbin elîm (elîmin).: Ey âmenû olanlar! Sizi elîm azaptan kurtaracak bir ticaret için, size yol göstereyim mi?” (Saf 61/10)

تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ
Resim---"Tu’minûne billâhi ve resûlihî ve tucâhidûne fî sebîlillâhi bi emvâlikum ve enfusikum, zâlikum hayrun lekum in kuntum ta'lemûn (ta'lemûne).: Allah’a ve O’nun Resûl’üne îmân edersiniz ve Allah’ın yolunda canlarınızla ve mallarınızla cihad edersiniz. İşte bu, sizin için hayırdır. Keşke bilseniz.” (Saf 61/11)

يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
Resim---"Yagfir lekum zunûbekum ve yudhılkum cennâtin tecrî min tahtihâ’l- enhâru ve mesâkine tayyibeten fî cennâti adnin, zâlike’l- fevzu’l- azîm (azîmu).: Sizin günahlarınızı mağfiret eder. Ve sizi altından nehirler akan cennetlere koyar. Ve sizi adn cennetlerinde güzel meskenlere yerleştirir. İşte bu, fevz-ül azîmdir (büyük kurtuluştur).” (Saf 61/12)

وَأُخْرَى تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِّنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ
Resim---"Ve uhrâ tuhıbbûnehâ, nasrun minallâhi ve fethun karîb (karîbun), ve beşşiri’l- mu’minîn (mu’minîne).: Ve seveceğiniz başka bir şey, Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. Ve mü’minleri müjdele.” (Saf 61/13)

Bir kısmının adı “ensâr” olan ashâbın ALLAHu zü’L- CELÂL’in yardımına nâil olup kısa bir zaman içinde maddî ve mânevî her alanda dünyanın en büyük gücüne sahib olması, O’nun yardımıyla zaferden zafere koşmaları işte bu bilinçte yatmaktadır: Onlar öncelikle ALLAHu zü’L- CELÂL’in dinine yardım ettiler, ALLAH da onlara yardım etti. Onlar öncelikle kendileri ALLAH’a doğru adım attılar, ALLAH da onlara yardım etti. Önce İlâhî yardıma, zafer ve devlete liyakat kesbettiler, ALLAH da onlara kapılarını açtı. Günümüz insanı hazırcılığa, kolaycılığa, görevlerini ihmal edip haklarını öne çıkarmaya, özgürlüğünü savunup sorumluluktan kaçmaya, her şeyi eleştirip kendi nefsini savunmaya, cihad gibi ALLAHu zü’L- CELÂL’in yardımına ulaştıracak vesilelerden uzaklaşmaya, dünyevîleşip ölümden korkmaya meyyâl olduğu için ALLAHu zü’L- CELÂL’in yardımı da gelmemektedir.

ALLAHu zü’L- CELÂL’in yardımı hangi şartlarda gelir, Kur’ÂN bu SüNNeTuLLAHı birçok âyette belirtir.:
Bunlardan biri:


أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُم مَّثَلُ الَّذِينَ خَلَوْاْ مِن قَبْلِكُم مَّسَّتْهُمُ الْبَأْسَاء وَالضَّرَّاء وَزُلْزِلُواْ حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللّهِ أَلا إِنَّ نَصْرَ اللّهِ قَرِيبٌ
Resim---"Em hasibtum en tedhulû’l- cennete ve lemmâ ye’tikum meselullezîne halev min kablikum messethumu’l- be’sâu ve’d- darrâu ve zulzilû hattâ yekûle’r- resûlu vellezîne âmenû meahu metâ nasrullâh (nasrullâhi), e lâ inne nasrallâhi karîb (karîbun).: Yoksa siz, kendinizden önce yaşayanların başına gelenlerin, sizin de başınıza gelmedikçe, cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Onlara (öyle) şiddetli belâ ve sıkıntılar (felâketler) dokundu ki, resûl ve onun yanındaki âmenû olanlar: “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek kadar sarsıldılar. Allah’ın yardımı gerçekten yakın değil mi?” (Bakara 2/214)

Bu âyette eşsiz bir terbiye örneği vardır. Müslümanlara dünyada ve dolayısıyla âhirette başarılı olmanın yolu, iman ve cihadla çalışmak, çabalamak, ALLAH yolunda sıkıntılara katlanmak, güçlüklerden yılmamak, daima tembelliği, zevk ve sefâyı, eğlenceyi tercih eden nefsin hevâsından, şeytandan uzak olmaktır. Ey müslümanlar!. Sıkıntı çekmeden, cihad etmeden, kurban vermeden zafere ulaşamazsınız, cennete giremezsiniz. Bu âyet, bir rivâyete göre, Hendek Savaşında müslümanların çektiği sıkıntıları dile getirir. Diğer rivâyete göre, Uhud Savaşı ile ilgilidir. Diğer bir rivâyete göre ise, evlerini, mallarını ve yakınlarını Mekke’de bırakıp bunca sıkıntılara katlanarak Medine’ye göç eden müslümanları teselli için inmiştir.

Hadis-i Şerifte;

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem:
كما تكونوا يُوَلَّى عليكم “Nasıl olursanız, öyle idare edilirsiniz.”
buyurmuştur.
(Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 6/89)

لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِّن بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللّهِ إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ وَإِذَا أَرَادَ اللّهُ بِقَوْمٍ سُوءًا فَلاَ مَرَدَّ لَهُ وَمَا لَهُم مِّن دُونِهِ مِن وَالٍ
Resim---"Lehu muakkibâtun min beyni yedeyhi ve min halfihî yahfezûnehu min emrillâh (emrillâhi), innallâhe lâ yugayyiru mâ bi kavmin hattâ yugayyirû mâ bi enfusihim, ve izâ erâdallâhu bi kavmin sûen fe lâ meredde lehu, ve mâ lehum min dûnihî min vâl (vâlin).: Onları (o kavimdekileri), önünden ve arkasından (önden arkaya doğru uzanan) takip edenler (devrin imamlarını koruyan muhafız melekler) vardır. Allah’ın emrinden olup, onları korurlar. Muhakkak ki; Allah, onlar nefslerinde olan şeyi (hidâyette kalma konusundaki niyetlerini) bozmadıkça, bir kavimde olan şeyi bozmaz (devrin imamının ruhunu başlarının üzerinden almaz). Ve Allah, bir kavme ceza vermeyi dilediği zaman, artık onu reddedecek (mani olacak kimse) yoktur. Ve onlar için, ondan başka koruyan bir dost yoktur.” (Ra’d 13/11)

ALLAHu zü’L- CELÂL, El Âdildir, zerre kadar zulmetmez. Hak edene hak ettiğini verir. Hatta, hak etmek için, liyâkat kesbetmek için gerekli gayreti gösteren kimselere lutfuyla muâmele eder, fazlaca ni’metler ihsân eder. Önemli olan, mü’min kulların kulluk bilincidir. İnsan ALLAHu zü’L- CELÂL’e doğru adım atar atmaz ALLAH kapılarını açacak, dünyada izzet ve devlet, âhirette sonsuz ni’met ve cennet verecektir..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 04 Haz 2018, 22:27 
Çevrimiçi
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11414
ResimSÖZün ÖZet ve ÖZü odur ki;
İslÂM DİNinde ESAS OLAN =>RESÛLuLLAH’a TESLİMiYyetLE DUYMak ve KELÂMuLLAHa İSTİKÂMet iLE UYmaktır.. NASRuLLAH ve de => FETHuLLAH..


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "ALLAHu TeÂLÂ: "Kulum, hakkımda nasıl bir zan yürütürse ben öyleyimdir. O, beni zikredince ben onunla beraberim, O beni içinden geçirirse, ben de onu içimden geçiririm. O, beni bir cemaat içerisinde anarsa, ben de onu, onunkinden daha hayırlı bir cemaatte anarım. O, bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım. O bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim." buyurdu.
(Buharî, Tevhid 50; Müslim, Zikr 2, (2675); Tirmizî, Da'avat 142, (3598)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "ALLAHu TeÂLÂ: "Kim bir hayır işlerse ona sevabının on katı verilir veya arttırırım da. Kim bir günah işlerse bunun cezası, misli kadardır veya affederim. Kim bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir zira yaklaşırım. Kim bana bir zira yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim. Kim bana hiçbir şeyi şirk koşmaksızın arz dolusu hata ile kavuşursa ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım." buyurdu.
(Müslim, Zikr 22, (2687)

Ve hiç aklımızdan çıkarmamalıyız ki, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in Vatanı Mekke’den Medine’ye hiicret etmek zorunda kaldığı en sıkıntılı günlerinde yanında olup ALLAH celle celâlihu Rızasına Livechillah yardım eden ENSAR radiyallahu anhum hakkı ve ihlası amellerini Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem hep takdir etemiştir.:

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Ensâr’ı ancak mü’min olan sever hiç şüphesiz onlara münafık olan da buğz eder ve düşmanlık eder kim ki Ensâr’ı severse Allah da onu sever. Her kim de Ensâra buğz ve düşmanlık eder, Allah da ona düşmanlık eder.” buyurdu.
(Buharî, VIII, 3551)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “ALLAHIm sen Ensâra, Ensârın oğullarına, oğullarının oğullarına mağfiret eyle!.” buyurdu.
(Buharî, 1750)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Eğer hicret, dinî bir emir ve ibâdet olmasaydı muhakkak ben kendimi Ensârdan bir kişi saymış olurdum.” buyurdu.
(Ahmed bin Hanbel, II/315; Müslim, Zekât 139)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Benim kendisine sığındığım sırdaşım Ehl-i Beyt'imdir, dayanağım da Ensar'dır. Öyleyse onların (Ehl-i Beyt ve Ensâr'ın) kusurlularını affedin, faziletli olanlarına da sarılın!." buyurdu.
(Ebu Said radıyallahu anh’dan; Buharî, Menakıbu'l- Ensar 2, Temenni 9)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "ALLAH'a ve âhirete iman eden kimse Ensâr'a buğzetmesin." buyurdu.
(İbnu Abbas radıyallahu anhüma’dan; Tirmizî, Menakib, (3900)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Ensâr iç gömlek, insanlar da dış gömlek (mesabesinde)dirler.” buyurdu.
(Sehl İbnu Sa'd radıyallahu anhdan, Kütüb-i sitte 5993)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "ALLAH, Ensarı, Ensarın oğullarını, Ensarın oğullarının oğullarını rahmetine bandırsın!." buyurdu.
(Amr İbnu Avf radıyallahu anhdan, Kütüb-i sitte 5994)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Benim kendisine sığındığım sırdaşım ehl-i Beyt’imdir, dayanağım da Ensar’dır. Öyleyse onların (Ehl-i Beyt ve Ensâr’ın) kusurlularını affedin, faziletli olanlarına da sarılın.” buyurdu.
(Ebu Said radıyallahu anh’dan; Tirmizî, Menakıb, (3900)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 15 Tem 2018, 20:38 
Çevrimiçi
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11414
Resim

Resim KUR’ÂN-ı KERîMde ENSÂRuLLAH KAVRAMIYLA İLGİLİ ÂYET-i CELÎLELER.:

YARDIM ANLAMINDAKİ “NASR” KELİMESİNİN GEÇTİĞİ ÂYETİ- CELÎLELER.:
(Toplam 158 Âyette): Bakara2/ 48, 62, 86, 107, 111, 113, 113, 120, 120, 123, 135, 140, 214, 214, 250, 270, 286; Âl-i İmrân3/ 13, 22, 52, 52, 56, 67, 81, 91, 111, 123, 126, 147, 150, 160, 160, 192; Nisâ 4/45, 52, 75, 89, 123, 145, 173; Mâide 5/14, 18, 51, 69, 72, 82; En'âm 6/34; A'râf,17/57, 192, 197, 197; Enfâl 8/10, 26, 40, 62, 72, 72, 72, 74; Tevbe 9/14, 25, 30, 40, 40, 74, 100, 116, 117; Hûd 11/30, 63, 113; Yusuf12/110; Nahl 16/37; İsrâ 17/33, 75, 80; Kehf 18/43, 43; Enbiyâ 21/39, 43, 68, 77; Hacc 22/15, 17, 39, 40, 40, 60, 71, 78; Mü'minûn 23/26, 39, 65; Furkan 25/19, 31; Şuarâ 26/93, 93, 227; Kasas 28/18, 41, 81, 81; Ankebût 29/10, 22, 25, 30; Rûm 30/5, 5, 29, 47; Ahzâb 33/17, 65; Fâtır 35/37; Yâsin 36/74, 75; Sâffât 37/25, 116, 172; Zümer 39/54; Mü'min 40/29, 51; Fussılet 41/16; Şûrâ, 42/8, 31, 39, 41, 46; Duhân44/ 41; Câsiye 45/34; Ahkaf 46/28; Muhammed 47/4, 7, 13; Fetih 48/3, 22; Zâriyât 51/45; Tûr 52/46; Kamer 54/10, 44; Rahmân 55/35; Hadîd 57/25; Haşr 59/8, 11, 12, 12, 12; Saff 61/13, 14, 14, 14; Mülk 67/20; Nûh 71/25; Cin 72/24; Târık 86/10; Nasr 110/1..

أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُم مَّثَلُ الَّذِينَ خَلَوْاْ مِن قَبْلِكُم مَّسَّتْهُمُ الْبَأْسَاء وَالضَّرَّاء وَزُلْزِلُواْ حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللّهِ أَلا إِنَّ نَصْرَ اللّهِ قَرِيبٌ
Resim---"Em hasibtum en tedhulû’l- cennete ve lemmâ ye’tikum meselullezîne halev min kablikum messethumul be’sâu ve’d- darrâu ve zulzilû hattâ yekûler resûlu vellezîne âmenû meahu metâ nasrullâh (nasrullâhi), e lâ inne nasrallâhi karîb (karîbun).: Sizden önce gelip geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki mü'minlerle; "ALLAH'ın yardımı ne zaman?" diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz ALLAH'ın yardımı pek yakındır.” (Bakra 2/214)

وَإِن يُرِيدُواْ أَن يَخْدَعُوكَ فَإِنَّ حَسْبَكَ اللّهُ هُوَ الَّذِيَ أَيَّدَكَ بِنَصْرِهِ وَبِالْمُؤْمِنِينَ
Resim---"Ve in yurîdû en yahdeûke fe inne hasbekallâh (hasbekallâhu), huvellezî eyyedeke bi nasrihî ve bi’l- mu'minîn (mu'minîne).: Onlar, seni aldatmak isterlerse, şüphesiz ALLAH sana yeter. O, seni yardımıyla ve mü'minlerle destekledi.” (Enfâl 8/62)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ
Resim---"Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tensurûllâhe yansurkum ve yusebbit akdâmekum.: “Ey iman edenler! Eğer siz ALLAH’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed 47/7)

وَيَنصُرَكَ اللَّهُ نَصْرًا عَزِيزًا
Resim---"Ve yansurakallâhu nasran azîzâ (azîzen).: Ve ALLAH, sana azîz/üstün ve onurlu bir zaferle yardım etsin.” (Fetih 48/3)

إِذَا جَاء نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ
Resim---"İzâ câe nasrullâhi ve’l- fethu.: ALLAH’ın yardımı ve fetih geldiği zaman.” (Nasr 110/1)


Resim

ALLAH celle celâlihu'ya YARDIM.:
Âl-i İmrân 3/52; Hacc 22/40; Muhammed 47/7; Hadîd 57/25; Haşr 59/8; Saff 61/14..

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ
Resim---"Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tensurûllâhe yansurkum ve yusebbit akdâmekum.: “Ey iman edenler! Eğer siz ALLAH’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed 47/7)

لِلْفُقَرَاء الْمُهَاجِرِينَ الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِن دِيارِهِمْ وَأَمْوَالِهِمْ يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِّنَ اللَّهِ وَرِضْوَانًا وَيَنصُرُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُوْلَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ
Resim---"Li’l- fukarâi’l- muhâcirînellezîne uhricû min diyârihim ve emvâlihim yebtegûne fadlen minallâhi ve rıdvânen ve yansurûnallâhe ve resûlehu, ulâike humus sâdikûn(sâdikûne).: (Bundan başka bu ganimet malları,) Hicret eden fakirleredir ki, onlar, ALLAH'tan bir fazl (lütuf ve ihsan) arayıp, ALLAH'a ve O'nun Resûlü'ne yardım ederlerken yurtlarından ve mallarından sürülüp çıkarılmışlardır. İşte bunlar, sadık olanlar bunlardır.” (Haşr 59/8)


Resim

ALLAH celle celâlihu'dan YARDIM İSTEMEK.:
Fâtiha 1/5; Bakara 2/45, 153; A'râf 7/126, 128; Yûsuf 12/18; Enbiyâ 21/112..

إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ
Resim---"İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn (nestaînu).: Biz yalnızca Sana ibâdet eder ve yalnızca Sen'den yardım dileriz.” (Fâtiha 1/5)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ
Resim---"Yâ eyyuhâllezîne âmenustainû bi's- sabri ve's- salât (salâti), innallâhe mea's- sâbirîn (sâbirîne).: Ey îmân edenler! Sabır ve namazla istiâne (özel yardım) isteyin. Muhakkak ki ALLAH, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara 2/153)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 03 Ağu 2018, 19:11 
Çevrimiçi
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11414
Resim ALLAH celle celâlihu'dan BAŞKASINDAN YARDIM İSTEMEKTEN SAKINMAK.:
Yusuf 12/41-42.

وَقَالَ لِلَّذِي ظَنَّ أَنَّهُ نَاجٍ مِّنْهُمَا اذْكُرْنِي عِندَ رَبِّكَ فَأَنسَاهُ الشَّيْطَانُ ذِكْرَ رَبِّهِ فَلَبِثَ فِي السِّجْنِ بِضْعَ سِنِينَ
Resim---"Ve kâle lillezî zanne ennehu nâcin minhumâzkurnî inde rabbike fe ensâhu’ş- şeytânu zikre rabbihî fe lebise fîs sicni bid’a sinîn (sinîne).: İkisinden kurtulacağını sandığı kişiye dedi ki: "Efendinin katında beni hatırla." Fakat şeytan, efendisine hatırlatmayı ona unutturdu, böylece daha nice yıllar (Yusuf) zindanda kaldı.” (Yusuf 12/42)



Resim ALLAH celle celâlihu'nun YARDIMI KONUSUYLA İLGİLİ ÂYETLER.:

Mü'minlerin ALLAH celle celâlihu'dan Başka Yardımcıları Yoktur:
Bakara 2/107, 120, 286; Âl-i İmrân 3/150; Nisâ 4/45; Mâide 5/55; En'âm 6/51; A'râf 7/196; Tevbe 9/16, 116; Ankebût 29/22; Secde 32/4; Şûrâ 42/31.

بَلِ اللّهُ مَوْلاَكُمْ وَهُوَ خَيْرُ النَّاصِرِينَ
Resim---"Belillâhu mevlâkum, ve huve hayru’n- nâsırîn (nâsırîne).: Hayır! Sizin mevlânız (dostunuz) ALLAH'tır. Ve O, yardımcıların en hayırlısıdır.” (Âl-i İmrân 3/150)

اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ مَا لَكُم مِّن دُونِهِ مِن وَلِيٍّ وَلَا شَفِيعٍ أَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ
Resim---"Allâhullezî halaka’s- semâvâti ve’l- arda ve mâ beynehumâ fî sitteti eyyâmin summestevâ alâ’l- arş(arşi), mâ lekum min dûnihî min veliyyin ve lâ şefîi (şefîin), e fe lâ tetezekkerûn (tetezekkerûne).: ALLAH; gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı, sonra arşa istiva etti. Sizin O'nun dışında bir yardımcınız ve şefaatçiniz yoktur. Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?” (Secde 32/4)



ALLAH celle celâlihu İman Edenlerin Yardımcısıdır:
Bakara 2/257; Âl-i İmrân 3/139, 160; En'âm 6/127; Tevbe 9/40; Rûm 30/47; Câsiye 45/19; Muhammed 47/11.

اللّهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُواْ يُخْرِجُهُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّوُرِ وَالَّذِينَ كَفَرُواْ أَوْلِيَآؤُهُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُم مِّنَ النُّورِ إِلَى الظُّلُمَاتِ أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
Resim---"Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilâ’n- nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumu’t- tâgûtu yuhricûnehum mine’n- nûri ilâ’z- zulumât (zulumâti), ulâike ashâbu’n- nâr (nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).: ALLAH, iman edenlerin yardımcısıdır. Onları dâlâlet karanlıklarından (kurtarıp) hidayet nûruna çıkarır. Kâfirlerin dostları ise şeytanlardır. Kendilerini nurdan (ayırıp) karanlıklara sokarlar, işte bunlar cehennemliktirler; orada ebedî olarak kalıcıdırlar.” (Bakara 2/257)

إِلاَّ تَنصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللّهُ إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُواْ ثَانِيَ اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّهَ مَعَنَا فَأَنزَلَ اللّهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَّمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُواْ السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللّهِ هِيَ الْعُلْيَا وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
Resim---"İlla tensurûhu fe kad nasarahullâhu iz ahracehullezîne keferû sâniyesneyni iz humâ fî’l- gâri iz yekûlu li sâhibihî lâ tahzen innallâhe meanâ, fe enzelallâhu sekînetehu aleyhi ve eyyedehu bicunûdin lem terevhâ ve ceale kelimetellezîne keferû’s- suflâ, ve kelimetullâhi hiye’l- ulyâ vallâhu azîzun hakîm (hakîmun).: O'na sizin yardım etmeniz dışında (etmediğinizde) o zaman ALLAH, O'na (Resûl’e) yardım etmişti. Kâfir olanlar, O'nu (Mekke’den) çıkardığı (çıkmaya mecbur ettikleri) zaman iki (kişi)nin ikincisi idi. İkisi mağarada iken arkadaşına şöyle demişti: “Mahzun olma! Muhakkak ki; ALLAH, bizimle beraber.” O zaman ALLAH, O'nun üzerine sekînetini indirdi. Ve O'nu göremediğiniz bir ordu ile destekledi. Kâfirlerin sözünü sufli kıldı. Ve ALLAH’ın sözü; O, çok yücedir. Ve ALLAH; Azîz’dir (üstündür), Hakîm’dir (hüküm sahibi ve hikmet sahibidir).” (Tevbe 9/40)

ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ مَوْلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَأَنَّ الْكَافِرِينَ لَا مَوْلَى لَهُمْ
Resim---"Zâlike bi ennallâhe mevlâllezîne âmenû ve enne’l- kâfirîne lâ mevlâ lehum.: Bu, ALLAH’ın inananların yardımcısı olması, inkâr edenlerin ise, hiçbir yardımcısı bulunmamasından dolayıdır.” (Muhammed 47/11)


Savaşta ALLAH celle celâlihu'nun Yardımı ve Dostluğu.:
Bakara 2/214; Âl-i İmrân 3/125-127, 139, 148; Enfâl 8/9-13, 17-18, 39-40; Tevbe 9/25; Hacc 22/40, 60; Muhammed 47/7.

إِذْ تَسْتَغِيثُونَ رَبَّكُمْ فَاسْتَجَابَ لَكُمْ أَنِّي مُمِدُّكُم بِأَلْفٍ مِّنَ الْمَلآئِكَةِ مُرْدِفِينَ
Resim---"İz testegîsûne rabbekum festecâbe lekum ennî mumiddukum bi elfin mine’l- melâiketi murdifîn (murdifîne).: Siz RABBinizden yardım taleb ediyordunuz, O da: "Şüphesiz ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım ediciyim" diye cevap vermişti.” (Enfâl 8/9)

وَمَا جَعَلَهُ اللّهُ إِلاَّ بُشْرَى وَلِتَطْمَئِنَّ بِهِ قُلُوبُكُمْ وَمَا النَّصْرُ إِلاَّ مِنْ عِندِ اللّهِ إِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
Resim---"Ve mâ cealehullâhu illâ buşrâ ve li tatmainne bihî kulûbukum ve mân nasru illâ min indillâh (indillâhi), innallâhe azîzun hakîm (hakîmun).: Ve ALLAH, (bu yardımı) sadece bir müjde ve onunla kalplerinizin tatmin (mutmain) olması için yaptı (başka bir şey için yapmadı). ALLAH’ın katından başka yardım (yeri) yoktur (yardım ancak ALLAH’ın katındandır). (Enfâl 8/10)

لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّهُ فِي مَوَاطِنَ كَثِيرَةٍ وَيَوْمَ حُنَيْنٍ إِذْ أَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنكُمْ شَيْئًا وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُم مُّدْبِرِينَ
Resim---"Lekad nasarakumullâhu fî mevâtıne kesîratin ve yevme huneynin iz a'cebetkum kesretukum fe lem tugni ankum şey'en ve dâkat aleykumu’l- ardu bi mâ rahubet summe velleytum mudbirîn (mudbirîne).: Andolsun ki; ALLAH, size birçok savaş yerinde ve Huneyn günü yardım etti. Çokluğunuz hoşunuza gittiği halde (hoşunuza gitmesine rağmen) artık size bir fayda (bir şey) vermedi. Yeryüzünün genişliğine rağmen size dar geldi. Sonra arkanıza geri döndünüz.” (Tevbe 9/25)


Kâfirlere Karşı ALLAH celle celâlihu'nun Yardımını İstemek.:
Bakara 2/286; Enfâl 8/45; Yunus 10/85-86; Mü'min 40/56; Mümtehine 60/5.

لاَ يُكَلِّفُ اللّهُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِن نَّسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا رَبَّنَا وَلاَ تَحْمِلْ عَلَيْنَا إِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِنَا رَبَّنَا وَلاَ تُحَمِّلْنَا مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَآ أَنتَ مَوْلاَنَا فَانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ
Resim---"Lâ yukellifullâhu nefsen illâ vus’ahâ lehâ mâ kesebet ve aleyhâ mektesebet rabbenâ lâ tuâhıznâ in nesînâ ev ahta’nâ, rabbenâ ve lâ tahmil aleynâ ısran kemâ hameltehu alellezîne min kablinâ, rabbenâ ve lâ tuhammilnâ mâ lâ tâkate lenâ bih (bihî), va’fu annâ, vagfir lenâ, verhamnâ, ente mevlânâ fensurnâ ale’l- kavmi’l- kâfirîn(kâfirîne).: ALLAH kimseyi gücünün yettiğinden başkasıyla mükellef kılmaz (sorumlu tutmaz). Kazandığı (dereceler) onundur ve iktisap ettiği (kazandığı negatif dereceler) de onundur (sorumluluğu onun üzerindedir). Rabbimiz! Şâyet unuttuysak veya hata yaptıysak bizi aheze etme (sorgulama). Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bizim üzerimize ağır yük yükleme. Rabbimiz, takat (güç) yetiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme. Ve bizi af ve mağfiret et ve bize rahmet et (Rahîm esması ile bize tecelli et, rahmet nurunu gönder). sen bizim Mevlâmız’sın. Artık kâfirler kavmine karşı bize yardım et.” (Bakara 2/286)

رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِّلَّذِينَ كَفَرُوا وَاغْفِرْ لَنَا رَبَّنَا إِنَّكَ أَنتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
Resim---"Rabbenâ lâ tec’alnâ fitneten lillezîne keferû, vagfir lenâ rabbenâ, inneke ente’l- azîzu’l- hakîm (hakîmu).: Rabbimiz, bizi kâfirlere fitne kılma! Ve bizi mağfiret et Rabbimiz. Muhakkak ki Sen, Sen; Azîz’sin, Hakîm’sin.” (Mümtehine 60/5)


ALLAH celle celâlihu En Güzel Dost ve En Güzel Yardımcıdır:
Hacc 22/78; Şûrâ 42/9.

وَجَاهِدُوا فِي اللَّهِ حَقَّ جِهَادِهِ هُوَ اجْتَبَاكُمْ وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ مِّلَّةَ أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمينَ مِن قَبْلُ وَفِي هَذَا لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَهِيدًا عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ فَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللَّهِ هُوَ مَوْلَاكُمْ فَنِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ
Resim---"Ve câhidû fîllâhi hakka cihâdihî, huvectebâkum ve mâ ceale aleykum fî’d- dîni min haracin, millete ebîkum ibrâhîm (ibrâhîme), huve semmâkumu’l- muslimîne min kablu ve fî hâzâ li yekûne’r- resûlu şehîden aleykum ve tekûnû şuhedâe alâ’n- nâsi, fe ekîmû’s- salâte ve âtu’z- zekâte va’tesımû billâhi, huve mevlâkum, fe ni’me’l- mevlâ ve ni’me’n- nasîr (nasîru).: Ve ALLAH'da hakkıyla cihad edin. O, sizi seçti. Dînde sizin için bir zorluk kılmadı ki; o, babanız İbrâhîm (A.S)’ın dînidir. O, sizi daha önce de “müslümanlar” (ALLAH’a teslim olanlar) olarak isimlendirdi. Bunda da (Kur’ân-ı Kerim’de de), resûl size şahit olsun ve siz de insanlara şahitler olasınız diye. Öyleyse namazı ikame edin (kılın), zekâtı verin, ALLAH’a sarılın (ALLAH’ın Zat’ında yok olun). O, sizin Mevlâ’nız. (O), ne güzel Mevlâ (dost) ve ne güzel yardımcı.” (Hacc 22/78)

أَمِ اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ أَوْلِيَاء فَاللَّهُ هُوَ الْوَلِيُّ وَهُوَ يُحْيِي المَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Resim---"Emittehazû min dûnihî evliyâe, fallâhu huve’l- velîyyu ve huve yuhyî’l- mevtâ ve huve alâ kulli şey’in kadîr (kadîrun).: Yoksa O’ndan başka dostlar mı edindiler? İşte ALLAH; O, dosttur. Ve O, ölüleri diriltir. Ve O, herşeye kaadirdir.” (Şûrâ 42/9)


ALLAH celle celâlihu'nun Yardımı Sabredenlerle Beraberdir:
Bakara 2/153.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ
Resim---"Yâ eyyuhâllezîne âmenustainû bi’s- sabri ve’s- salât (salâti), innallâhe mea’s- sâbirîn (sâbirîne).: Ey îmân edenler! Sabır ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Muhakkak ki ALLAH, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara 2/153)


ALLAH celle celâlihu'nun Yardımı Yakındır:
Bakara 2/214.

أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُم مَّثَلُ الَّذِينَ خَلَوْاْ مِن قَبْلِكُم مَّسَّتْهُمُ الْبَأْسَاء وَالضَّرَّاء وَزُلْزِلُواْ حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللّهِ أَلا إِنَّ نَصْرَ اللّهِ قَرِيبٌ
Resim---"Em hasibtum en tedhulû’l- cennete ve lemmâ ye’tikum meselullezîne halev min kablikum messethumu’l- be’sâu ved darrâu ve zulzilû hattâ yekûle’r- resûlu vellezîne âmenû meahu metâ nasrullâh (nasrullâhi), e lâ inne nasrallâhi karîb (karîbun).: Yoksa siz, kendinizden önce yaşayanların başına gelenlerin, sizin de başınıza gelmedikçe, cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Onlara (öyle) şiddetli belâ ve sıkıntılar (felâketler) dokundu ki, resûl ve onun yanındaki âmenû olanlar: “ALLAH’ın yardımı ne zaman?” diyecek kadar sarsıldılar. ALLAH’ın yardımı gerçekten yakın değil mi?” (Bakara 2/214)


ALLAH celle celâlihu Dilediğine Yardım Eder:
Rûm 30/5-6..

بِنَصْرِ اللَّهِ يَنصُرُ مَن يَشَاء وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
Resim---"Bi nasrillâhi, yansuru men yeşâu, ve huve’l- azîzu’r- rahîm (rahîmu).: ALLAH’ın yardımı ile (ALLAH), dilediğine yardım eder. Ve O; Azîz’dir (yüce, üstün), Rahîm’dir (Rahîm esması ile tecelli eden, esirgeyen, rahmet nuru gönderen).” (Rûm 30/5)

وَعْدَ اللَّهِ لَا يُخْلِفُ اللَّهُ وَعْدَهُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
"Va’dallâhi, lâ yuhlifullâhu va’dehu ve lâkinne eksera’n- nâsi lâ ya’lemûn (ya’lemûne).:[/b][/color] (Bu), ALLAH’ın vaadidir. ALLAH vaadinden dönmez. Ve lâkin insanların çoğu bilmezler.” (Rûm 30/6)




Resim KUR’ÂN-ı KERîMde; Nasara, İzzet ve benzeri bazı Kelimler ZAFER ANLAMında KULLanılmıştır ki.:

Zafer İman Edenlerindir.:
Âl-i İmrân 3/123, 139, 148; Ra'd 13/41; Enbiyâ 21/105; Nûr 24/55; Rûm 30/60; Fetih 48/23; Münâfıkun 63/8.

وَلَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّهُ بِبَدْرٍ وَأَنتُمْ أَذِلَّةٌ فَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Resim---"Ve lekad nasarakumullâhu bi bedrin ve entum ezilleh (ezilletun), fettekûllâhe leallekum teşkurûn (teşkurûne).: Ve andolsun ki, Bedir (savaşında), siz (sayıca ve silahça) daha zayıf bir halde iken, ALLAH size yardım etti. Artık ALLAH'a karşı takva sahibi olun. Ve umulur ki böylece siz şükredersiniz!” (Âl-i İmrân 3/123)

يَقُولُونَ لَئِن رَّجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ
Resim---"Yekûlûne le in raca’nâ ilâ’l- medîneti le yuhricenne’l- eazzu minhâl ezelle, ve lillâhi’l- izzetu ve li resûlihî ve li’l- mu’minîne ve lâkinne’-l munâfikîne lâ ya’lemûn (ya’lemûne).: “Eğer biz şehre dönersek, mutlaka daha azîz (güçlü) olan, daha zelil (güçsüz, zayıf) olanı, oradan (şehirden) çıkarır.” diyorlar. İzzet ALLAH’ın ve O’nun Resûl’ünün ve mü’minlerindir. Ve lâkin münafıklar bilmiyorlar.” (Münâfıkun 63/8)


Zafer ALLAH celle celâlihu'dandır.:
Âl-i İmrân 3/125-126, 160.

إِن يَنصُرْكُمُ اللّهُ فَلاَ غَالِبَ لَكُمْ وَإِن يَخْذُلْكُمْ فَمَن ذَا الَّذِي يَنصُرُكُم مِّن بَعْدِهِ وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكِّلِ الْمُؤْمِنُونَ
Resim---"İn yansurkumullâhu fe lâ gâlibe lekum, ve in yahzulkum fe men zellezî yansurukum min ba’dihi, ve alâllâhi felyetevekkeli’l- mu’minûn (mu’minûne).: Eğer ALLAH size yardım ederse, o zaman sizi yenecek yoktur. Ve eğer sizi yardımsız (yüz üstü) bırakırsa, ondan sonra size kim yardım eder. Öyleyse mü’minler, ALLAH’a tevekkül etsinler (ALLAH’a güvensinler).” (Âl-i İmrân 3/160)


Zafer, ALLAH celle celâlihu 'nun Yardım Ettiği Kimselerindir:
Âl-i İmrân 3/160; Mâide 5/56; Tevbe 9/15; Rûm 30/2-5.

بِنَصْرِ اللَّهِ يَنصُرُ مَن يَشَاء وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
Resim---"Bi nasrillâhi, yansuru men yeşâu, ve huve’l- azîzu’r- rahîm (rahîmu).: ALLAH’ın yardımı ile (ALLAH), dilediğine yardım eder. Ve O; Azîz’dir (yüce, üstün), Rahîm’dir (Rahîm esması ile tecelli eden, esirgeyen, rahmet nuru gönderen).” (Rûm 30/5)


Kâfirler İstemese de, ALLAH celle celâlihu Nurunu Tamamlar:
Tevbe 9/32-33; Yûnus 10/82; Hacc 22/15; Şûrâ 42/24; Saff 61/8-9.

يُرِيدُونَ أَن يُطْفِؤُواْ نُورَ اللّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّهُ إِلاَّ أَن يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ
Resim---"Yurîdûne en yutfîû nûrallâhi bi efvâhihim ve ye'ballâhu illâ en yutimme nûrahu ve lev kerihe’l- kâfirûn (kâfirûne).: (Onlar) ağızları ile ALLAH’ın nurunu söndürmeyi istiyorlar. Ve ALLAH, kâfirler kerih görseler bile nurunu tamamlamaktan başka bir şey istemez.” (Tevbe 9/32)

هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ
Resim---"Huvellezî ersele resûlehu bi’l- hudâ ve dîni’l- hakkı li yuzhirahu alâ’d- dîni kullihî ve lev kerihe’l- muşrikûn (muşrikûne).: Resûl'ünü müşrikler kerih görseler de, hidayetle ve hak dîn ile (bu dîni) bütün dînler üzerine izhar etmesi (hak dîn olduğunu ispat etmesi) için gönderen O'dur.” (Tevbe 9/33)

مَن كَانَ يَظُنُّ أَن لَّن يَنصُرَهُ اللَّهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّمَاء ثُمَّ لِيَقْطَعْ فَلْيَنظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغِيظُ
Resim---"Men kâne yezunnu en len yensurahullâhu fî’d- dunyâ ve’l- âhırati felyemdud bi sebebin ilâ’s- semâi summelyakta’ felyenzur hel yuzhibenne keyduhu mâ yagîz (yagîzu).: Kim ALLAH’ın, ona dünyada ve ahirette asla yardım etmeyeceğini zannediyorsa, o zaman semaya (gökyüzüne) bir sebep uzatsın. Sonra da onu (o sebebi, irtibatı) kessin.O taktirde baksın, O’nun hilesi, onun öfkelendiği şeyi (başına gelen musîbeti) giderir mi?” (Hacc 22/15)


Zafer İslâm'ındır:
Enbiyâ 21/44; Nûr 24/55; Fetih 48/28.

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
Resim---"Vaadallâhullezîne âmenû minkum ve amilû’s- sâlihâti le yestahlifennehum fî’l- ardı kemâstahlefellezîne min kablihim, ve le yumekkinenne lehum dînehumullezîrtedâ lehum ve le yubeddilennehum min ba’di havfihim emnen, ya’budûnenî lâ yuşrikûne bî şey’en, ve men kefere ba’de zâlike fe ulâike humu’l- fâsikûn (fâsikûne).: ALLAH, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va'detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde 'güç ve iktidar sahibi' kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibâdet ederler ve bana hiç bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fasıktır.” (Nûr 24/55)

هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَكَفَى بِاللَّهِ شَهِيدًا
Resim---"Huvellezî ersele resûlehu bi’l- hudâ ve dîni’l- hakkı li yuzhirahu alâd dîni kullihî, ve kefâ billâhi şehîdâ (şehîden).: O’dur ki, Resûl’ünü hidayetle ve hak dîn ile bütün dînlere izhar etmesi (açıklaması) için gönderdi ve şahit olarak ALLAH yeter.” (Fetih 48/28)


Gâlibiyet, ALLAH'ın ve Peygamberinindir:
Mücâdele 58/21; Münâfıkun 63/8.

كَتَبَ اللَّهُ لَأَغْلِبَنَّ أَنَا وَرُسُلِي إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ
Resim---"Keteballâhu le aglibenne ene ve rusulî, innallâhe kaviyyun azîz (azîzun).: ALLAH: “Ben ve elçilerim mutlaka gâlip gelecek.” diye yazdı. Muhakkak ki ALLAH; Kavî’dir (kuvvetlidir), Azîz’dir.” (Mücâdele 58/21)

يَقُولُونَ لَئِن رَّجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ
Resim---"Yekûlûne le in raca’nâ ilâl medîneti le yuhricenne’l- eazzu minhâl ezelle, ve lillâhi’l- izzetu ve li resûlihî ve li’l- mu’minîne ve lâkinne’l- munâfikîne lâ ya’lemûn (ya’lemûne).: “Eğer biz şehre dönersek, mutlaka daha azîz (güçlü) olan, daha zelil (güçsüz, zayıf) olanı, oradan (şehirden) çıkarır.” diyorlar. İzzet ALLAH’ın ve O’nun Resûl’ünün ve mü’minlerindir. Ve lâkin münafıklar bilmiyorlar.” (Münâfıkun 63/8)


ALLAH celle celâlihu, Mü'minlerin aleyhinde Kâfirlere Zafer Vermez:
Nisâ 4/141; Enfâl 8/36-38.

الَّذِينَ يَتَرَبَّصُونَ بِكُمْ فَإِن كَانَ لَكُمْ فَتْحٌ مِّنَ اللّهِ قَالُواْ أَلَمْ نَكُن مَّعَكُمْ وَإِن كَانَ لِلْكَافِرِينَ نَصِيبٌ قَالُواْ أَلَمْ نَسْتَحْوِذْ عَلَيْكُمْ وَنَمْنَعْكُم مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ فَاللّهُ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلَن يَجْعَلَ اللّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً
Resim---"Ellezîne yeterabbesûne bikum, fe in kâne lekum fethun minallâhi kâlû e lem nekun meakum, ve in kâne li’l- kâfirîne nasîbun, kâlû e lem nestahviz aleykum ve nemna’kum mine’l- mu’minîn (mu’minîne. Fallâhu yahkumu beynekum yevme’l- kıyâmet (kıyâmeti). Ve len yec’alallâhu li’ -kâfirîne alâ’l- mu’minîne sebîlâ (sebîlen).: Onlar sizi gözlüyorlar öyle ki, size ALLAH'tan bir fetih (zafer) olunca, "Biz sizinle beraber olmadık mı?" dediler. Ve şayet kâfirlerin zaferden bir nasibi oldu ise (o zaman da) “Biz sizin üzerinize siper olmadık mı? Ve size mü'minlerden (gelecek olana) mani olmadık mı?" dediler. Artık ALLAH, kıyâmet günü sizin aranızda hükmedecektir. Ve ALLAH kâfirlere, mü'minlere karşı asla bir yol açacak değildir.” (Nisâ 4/141)


Mü'minler, Kâfirlere Üstün Gelmeseydi, Yeryüzünün Düzeni Bozulurdu:
Bakara 2/251.

فَهَزَمُوهُم بِإِذْنِ اللّهِ وَقَتَلَ دَاوُودُ جَالُوتَ وَآتَاهُ اللّهُ الْمُلْكَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَهُ مِمَّا يَشَاء وَلَوْلاَ دَفْعُ اللّهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَّفَسَدَتِ الأَرْضُ وَلَكِنَّ اللّهَ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْعَالَمِينَ
Resim---"Fe hezemûhum bi iznillâhi, ve katele dâvudu câlûte ve âtâhullâhu’l- mulke ve’l- hikmete ve allemehu mimmâ yeşâu, ve lev lâ def’ullâhin nâse, bâ’dahum bi ba’din le fesedeti’l- ardu ve lâkinnallâhe zû fadlin ale’l- âlemin (âlemîne).: Nihayet ALLAH’ın izniyle onları hezimete uğrattılar. Ve Davut, Calut’u öldürdü. Ve ALLAH ona (Davut’a), meliklik (hükümdarlık) ve hikmet verdi ve ona dilediği şeylerden öğretti. Ve eğer ALLAH’ın, insanları birbiriyle defetmesi olmasaydı, yeryüzünde mutlaka fesat çıkardı (yeryüzünün düzeni bozulurdu). Lâkin ALLAH, âlemlerin üzerine fazl sahibidir.” (Bakar 2/251)


Nice Az Topluluklar, Daha Çok Topluluklara Üstün Gelebilir:
Bakar 2/249-251; Enfâl 8/65-66.

لَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِ قَالَ إِنَّ اللّهَ مُبْتَلِيكُم بِنَهَرٍ فَمَن شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنِّي وَمَن لَّمْ يَطْعَمْهُ فَإِنَّهُ مِنِّي إِلاَّ مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِهِ فَشَرِبُواْ مِنْهُ إِلاَّ قَلِيلاً مِّنْهُمْ فَلَمَّا جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ قَالُواْ لاَ طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنودِهِ قَالَ الَّذِينَ يَظُنُّونَ أَنَّهُم مُّلاَقُو اللّهِ كَم مِّن فِئَةٍ قَلِيلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثِيرَةً بِإِذْنِ اللّهِ وَاللّهُ مَعَ الصَّابِرِينَ
Resim---"Fe lemmâ fesale tâlûtu bi’l- cunûdi, kâle innallâhe mubtelîkum bi neher (neherin), fe men şeribe minhu fe leyse minnî, ve men lem yat’amhu fe innehu minnî illâ menigterafe gurfeten bi yedih (yedihî), fe şeribû minhu illâ kalîlen minhum fe lemmâ câvezehu huve vellezîne âmenû meahu, kâlû lâ tâkate lenâ’l- yevme bi câlûte ve cunûdih (cunûdihî), kâlellezîne yezunnûne ennehum mulâkûllâhi, kem min fietin kalîletin galebet fieten kesîraten bi iznillâh (iznillâhi), vallâhu mea’s- sâbirîn (sâbirîne).: Böylece Talut, askerlerle (ordu ile) (Kudüs’ten) ayrıldığı zaman dedi ki: “Muhakkak ki ALLAH, sizi bir nehir ile imtihan edecek. Bundan sonra kim ondan içerse, artık (o kimse) benden değildir. Ve kim ondan (doyacak kadar) içmez ise sadece eliyle bir avuç avuçlayıp içen hariç, o taktirde muhakkak ki o bendendir.”Fakat onlardan ancak pek azı hariç, (o sudan doyasıya) içtiler. Nitekim o (Talut) ve îmân edenler birlikte (nehri) geçtikleri zaman: “Bugün bizim, Calut ve onun askerleri ile (ordusuyla) (savaşacak) takatimiz (gücümüz) yok.”dediler. O kendilerinin muhakkak ALLAH’a mülâki olacaklarını kesin olarak bilenler (yakîn hasıl edenler) ise şöyle dediler: “Nice az bir topluluk, ALLAH’ın izniyle çok bir topluluğa gâlip gelmiştir. Ve ALLAH, sabredenlerle beraberdir.” (Bakar 2/249)

وَلَمَّا بَرَزُواْ لِجَالُوتَ وَجُنُودِهِ قَالُواْ رَبَّنَا أَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا وَانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ
Resim---"Ve lemmâ berazû li câlûte ve cunûdihî kâlû rabbenâ efrig aleynâ sabren ve sebbit ekdâmenâ vensurnâ ale’l- kavmi’l- kâfirîn (kâfirîne).: Ve (Talut’un askerleri), Calut ve onun askerlerinin (ordusunun) karşısına çıktıkları zaman şöyle dediler: “Rabbimiz üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı (düşman karşısında) sabit kıl ve kâfirler kavmine karşı bize yardım et.” (Bakar 2/250)

فَهَزَمُوهُم بِإِذْنِ اللّهِ وَقَتَلَ دَاوُودُ جَالُوتَ وَآتَاهُ اللّهُ الْمُلْكَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَهُ مِمَّا يَشَاء وَلَوْلاَ دَفْعُ اللّهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَّفَسَدَتِ الأَرْضُ وَلَكِنَّ اللّهَ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْعَالَمِينَ
Resim---"Fe hezemûhum bi iznillâhi, ve katele dâvudu câlûte ve âtâhullâhul mulke ve’l- hikmete ve allemehu mimmâ yeşâu, ve lev lâ def’ullâhin nâse, bâ’dahum bi ba’din le fesedeti’l- ardu ve lâkinnallâhe zû fadlin ale’l- âlemin (âlemîne).: Nihayet ALLAH’ın izniyle onları hezimete uğrattılar. Ve Davut, Calut’u öldürdü. Ve ALLAH ona (Davut’a), meliklik (hükümdarlık) ve hikmet verdi ve ona dilediği şeylerden öğretti. Ve eğer ALLAH’ın, insanları birbiriyle defetmesi olmasaydı, yeryüzünde mutlaka fesat çıkardı (yeryüzünün düzeni bozulurdu). Lâkin ALLAH, âlemlerin üzerine fazl sahibidir.” (Bakar 2/251)


Savaşta Gâlibiyet ve Geçici Yenilginin Hikmetleri:
Âl-i İmrân 3/140-142.

إِن يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِّثْلُهُ وَتِلْكَ الأيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ وَيَتَّخِذَ مِنكُمْ شُهَدَاء وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الظَّالِمِينَ
Resim---"İn yemseskum karhun fe kad messe’l- kavme karhun misluh (misluhu), ve tilke’l- eyyâmu nudâviluhâ beyne’n- nâs (nâsi), ve li ya’lemallâhullezîne âmenû ve yettehize minkum şuhedâe vallâhu lâ yuhibbu’z- zâlimîn (zâlimîne).: Eğer size bir yara dokunursa, o taktirde o kavme de, onun aynısı bir yara dokunmuştur. Ve bu (sevinçli ve kederli) günleri, Biz, insanlar arasında döndürüp dolaştırırız. ALLAH'ın, iman edenleri (sınayıp) bilmesi (belli etmesi) ve sizden (içinizden) şahitler edinmesi içindir. Ve ALLAH, zalimleri sevmez.” (Âl-i İmrân 3/140)

وَلِيُمَحِّصَ اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ وَيَمْحَقَ الْكَافِرِينَ
Resim---"Ve liyumahhisallâhullezîne âmenû ve yemhaka’l- kâfirîn (kâfirîne).: (Yine bu) ALLAH'ın, iman edenleri arındırması ve inkâr edenleri yok etmesi içindir.” (Âl-i İmrân 3/141)

أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّهُ الَّذِينَ جَاهَدُواْ مِنكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ
Resim---"Em hasibtum en tedhulû’l- cennete ve lemmâ ya’lemillâhullezîne câhedû minkum ve ya’leme’s- sâbirîn (sâbirîne).: Yoksa siz, ALLAH sizden cihad edenleri ve sabredenleri belli etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Âl-i İmrân 3/142)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 12 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Google [Bot], kulihvani ve 11 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye