KULİHVANİ KURANI KERİM SOHBETİ MERYEM SURESİ

Kullanıcı avatarı
nur-ye
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 9089
Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00

KULİHVANİ KURANI KERİM SOHBETİ MERYEM SURESİ

Mesaj gönderen nur-ye »

Resim

MERYEM SÛRESİ

ZEVK EDİYORUZ.

KULİHVANİ

Mekke döneminde indi. 98 ayet.

Euzubillahimineşşeytanirracim.

Bismillahirrahmanirrahim…

Aziz kardeşlerim,
Kur’ân-ı Kerimimizin meâl ve tefsirleri çokça ve elimizdedir.
Bizim âcizâne çalışmamız kendi AKLımızın anlayışına yol açmaktan ibarettir.
Bu nedenle sözlerimiz asla hüküm değildir ve ZEVKtir..
Çok çok sevdiğim, Âlemlerin kadınlarına üstün kılınan Meryem ANA’mın Sûresini ve İS’sını (as) ANmak ve ANlamak...


كهيعص

Resim---“Kef ha ya ayn sad” (Meryem 19/1)

Resûlullah sallallahu alaeyhi vesellem Allahuzülcelâl’e haitaben: “Kâfi, Hâdîsin Yâ Âlim-i Sâdık!” buyurmuştur.
(İmam Suyutî, ed Dürrü’l- Mansur, V-478)

İmam Ali keremullahi veche de: “Ey Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd, Beni bağışla!” buyurmuştur.
(Kurtubî, el Câmiü li Ahkâmü’l- Kur’ân XI-74)

Harf-i Mukattalar..
Şifre anlamlar…
Her akıl kendince anlayacak…
5 li ve en uzun Harf-i Mukatta oluşu…



ذِكْرُ رَحْمَةِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا

Resim---“Zikru rahmeti rabbike abdehu zekeriyya: (Bu,) Rabbinin, Zekeriyya kuluna rahmetinin anılmasıdır.” (Meryem 19/2)

Rahmet-i Rabbike, kulu Zekeriyyâ-ya!
Zekeriyyâ (as) a yağdırılan rahmeti ilerledikçe görmekteyiz..
İhlas ve duanın yaşayan kerem sahibi Zekeriyyâ (as) ı ANmak…



إِذْ نَادَى رَبَّهُ نِدَاء خَفِيًّا

Resim---"İz nada rabbehu nidaen hafiyya: Hani o, gizli bir sesle Rabbine niyaz etmişti:” (Meryem 19/3)

“O, RABB’ine gizlice DUA ettiği zaman”

Nefs-i Hafiyle, gizli-açığı duyana dua.
Pîr-i fâni olmuş artık çoluk-çocuk hayal olmuş bir yaşta açıkça istemekten bile etrafından çekinen, kendisinden sonra bu kudsal ocağın kapanması endişesiyle ümidvar olarak dua-niyaz eden Zekeriyyâ (as)..

Nidâ aslında bağırmaktır.
Bu güçlü duyuruş anlamındadır ki;
En kıymetli Kıraat Kıyamdakidir..
Zâten bu nedenle Allahu Teâlâ bu candan nidaya yine namazda:


فَنَادَتْهُ الْمَلآئِكَةُ وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلِّي فِي الْمِحْرَابِ أَنَّ اللّهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيَـى مُصَدِّقًا بِكَلِمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَسَيِّدًا وَحَصُورًا وَنَبِيًّا مِّنَ الصَّالِحِينَ

Resim---"Fe nadethül melaiketü ve hüve kaimüy yüsalli fil mihrabi ennellahe yübeşşiruke bi yahya müsaddikam bi kelimetim minellahi ve seyyidev ve hasurav ve nebiyyem mines salihiyn: Zekeriyya mâbedde durmuş namaz kılarken melekler ona şöyle nida ettiler: Allah sana, kendisi tarafından gelen bir Kelime'yi tasdik edici, efendi, iffetli ve sâlihlerden bir peygamber olarak Yahya'yı müjdeler.” (Âl-i İmrân 3/39)


قَالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْبًا وَلَمْ أَكُن بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيًّا

Resim---“Kale rabbi inni vehenel azmü minni veştealer ra'sü şeybev ve lem eküm bi düaike rabbi şekiyya: Rabbim! dedi, benden (vücudumdan), kemiklerim zayıfladı, saçım başım ağardı. Ve ben, Rabbim, sana (ettiğim) dua sayesinde hiç bedbaht olmadım.” (Meryem 19/4)

Rabbim!
Zayıfım, güçsüzüm ve kuvvetsizim.
Dışımda saçlarımı ak alevler yaktı
İçimdeyse kemiklerim eridi gitti.
Rabbim her duama icabet ettin.
Ben önceki emellerime kavuşmuş olarak yine istemekteyim!.
Resim
Kullanıcı avatarı
nur-ye
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 9089
Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00

Mesaj gönderen nur-ye »

Kul İhvani yazdı: İmam Ali keremullahi veche de: “Ey Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd, Beni bağışla!” buyurmuştur.
(Kurtubî, el Câmiü li Ahkâmü’l- Kur’ân XI-74)


Rabbim!
Zayıfım, güçsüzüm ve kuvvetsizim.
Dışımda saçlarımı ak alevler yaktı
İçimdeyse kemiklerim eridi gitti.
Rabbim her duama icabet ettin.
Ben önceki emellerime kavuşmuş olarak yine istemekteyim!.


Rabbenâ yessir velâ tuassir!
Rabbenâ temmim bi'l- Hayrünâ!..
Rabbımız kolaylaştır, zorlaştırma
Rabbımız hayrımızı tamamla!..


Âmin Yâ Latîf Celle Celâlihu
Âmin Yâ Kerîm Celle Celâlihu
Âmin Yâ Rahîm Celle Celâlihu
Âmin Yâ Vedûd Celle Celâlihu
Resim
Kullanıcı avatarı
nur-ye
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 9089
Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00

Mesaj gönderen nur-ye »

kulihvani yazdı:Resim


ZEVK 3452

Tüm Âlemlerin GELİNi, Tevhid Tuzağın YÂR Yemi
İffetin İsmette İLKi, Namus-u EKBER AR Yemi
Kâinâtın KADIN Kalbi, Muhabbetin Nur-u MÎM’i
Mâsivânın AŞK Mahşeri!. Merhametin Mest MERYEM’i


12.12.2008 10:30
L a r a tbs..
Resim
Kullanıcı avatarı
nur-ye
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 9089
Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00

Mesaj gönderen nur-ye »

kulihvani yazdı:Resim

MERYEM’im!..

Nûrullahın Haz Nazında
Nûr-u Mîm’in Niyazında
Sükut SAVMın Namazında
Canda Cânân AN MERYEM’im!..


*

cAN çıktı ÇİLE ÇÖLÜne
“ÖL! Diril! ÖL!” de “ÖL!” üne
Üpüryân GÖNÜL GÖLÜne
“BİZ BİRiz!” de BAN MERYEM’im!..


*

MUHİT Halkın Tantanası
MERKEZ HAKK’ın Saltanası
İS’nın AHMED ANAsı
cANda Cânân CAN MERYEM’im!..


*

Sertâcı Sevda Sürüsün
Her Hâlde Her AN HÜRÜsün
ÖZetin ÖZ ÖZgürüsün
OL-AN İmtihan MERYEM’im!..


*

Çile Çölün Tûr-i Sînin
Sînende Sırrların Senin
İki cANa Tevhid TENin
İliğin İmAN MERYEM’im!..


12.12.2008 12:00
Çiçek camii




Resim
Kullanıcı avatarı
nur-ye
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 9089
Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00

Mesaj gönderen nur-ye »

kulihvani yazdı:Resim

MERYEM’im!..


Doğdun Aşk Kapısın çaldın
Doğurdun DevrANa daldın
“Olsun!-Olmasın!” da kaldın
İS dır “OL-AN!” MERYEM’im!..


*

Muhabbet Mâbedin girdin
Mihrabında Mevlâ virdin
Yoğunu-Varını verdin
Kul iken Sultan MERYEM’im!..


*

ÇİLE ÇÖLÜmüz ÇİLEsi
Yâ Hakk! Ya Hu! Hayy "BİLE"si
ATEŞin - ALEV "İLE"si
Yalnızlıkta YAN MERYEM’im!..


*

AŞKsız-Ateşsiz, soğurdun!
Ateşte AŞKın doğurdun
Gözün Yaşıyla yoğurdun
Hayy Hamurun KAN MERYEM’im!..


*

Zaman – Mekansız fasıldık
Ne derim, nice-nasıldık
Bu Cumâ’mız Cem’de kıldık
“Kûn!” oldu Kur'ân MERYEM’im!..


12.12.2008 12:00-17:23
Cuma-Çiçek camii-yollar..


Resim
Kullanıcı avatarı
nur-ye
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 9089
Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00

Mesaj gönderen nur-ye »

kulihvani yazdı:Resim

MERYEM’im!..

Zâhirin ZANNa ezâsı
Dar geldi Felek Fezâsı
Suçun ne? Neydi cezâsı?
Zor Zevki Zindan MERYEM’im!..


*

Doğmadan DOST’un Adağı
Doğuracak Hıra Dağı
Ahmedin Ahadî Bağı
Kâbe Kavseyn Şa’n MERYEM’im!..


*

ELindeki kuru DALın
Canı olayım Beşik-Salın
Câhile “Meryem Masalı”n
Kâmile Kur’ân MERYEM’im!..


*

Çile Çölüm! Gök Gönüllüm
Gönlümdeki gönül güllüm
Mah Cemâlli Tevhid Tüllüm
Ehline Üryan MERYEM’im!..


*

Kim dinler kim anlar Seni
Saramaz Zamanlar Seni
Canda bulur CANlar Seni
Yüreği püryan MERYEM’im!..
Resim
Kullanıcı avatarı
nur-ye
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 9089
Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00

Mesaj gönderen nur-ye »

kulihvani yazdı:Resim

MERYEM’im!..


Tecrimen tahtihal enhar
Rahminde Rahmân Sesi var
Silkele! Düşer, OL-Anlar!
Gözleri giryan MERYEM’im!..

*

KEVNe kefil Zekeriyyâ
Mihrabı Meryem Beriyyâ
Şe’ne Şâhid Yahyâ Hayyâ!
Hazıra Subhân MERYEM’im!..

*

Muhabbetin Mâsivâsı
Âlemin seçkin Nisâsı
Kucağında AŞK İsâsı
“Belâ!”sın Bulan MERYEM’im!..

*

İfrat-Tefrit Ateşinde
Pişirdi Aşk Güneşinde
Düşürdü İsâ peşinde
Boyağın boyan MERYEM’im!..

*

Düşürüldü derde Meryem
Hayyda Hakk’a perde Meryem
Bilen var mı nerde Meryem?
Âşığa AYAN MERYEM’im!..
Resim
Kullanıcı avatarı
nur-ye
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 9089
Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00

Mesaj gönderen nur-ye »

Resim

MERYEM SÛRESİ

ZEVK EDİYORUZ.

KULİHVANİ

Mekke döneminde indi. 98 ayet.

Euzubillahimineşşeytanirracim.

Bismillahirrahmanirrahim…

Aziz kardeşlerim,
Kur’ân-ı Kerimimizin meâl ve tefsirleri çokça ve elimizdedir.
Bizim âcizâne çalışmamız kendi AKLımızın anlayışına yol açmaktan ibarettir.
Bu nedenle sözlerimiz asla hüküm değildir ve ZEVKtir..
Çok çok sevdiğim, Âlemlerin kadınlarına üstün kılınan Meryem ANA’mın Sûresini ve İS’sını (as) ANmak ve ANlamak...


كهيعص

Resim---“Kef Ha Ya Ayn Sad” (Meryem 19/1)

Resim---Resûlullah sallallahu alaeyhi vesellem Allahuzülcelâl’e haitaben: “Kâfi, Hâdîsin Yâ Âlim-i Sâdık!” buyurmuştur.
(İmam Suyutî, ed Dürrü’l- Mansur, V-478)

Resim---İmam Ali keremullahi veche de: “Ey Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd, Beni bağışla!” buyurmuştur.
(Kurtubî, el Câmiü li Ahkâmü’l- Kur’ân XI-74)

Harf-i Mukattalar..
Şifre anlamlar…
Her akıl kendince anlayacak…
5 li ve en uzun Harf-i Mukatta oluşu…
[/b]

ذِكْرُ رَحْمَةِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا
Resim---“Zikru rahmeti rabbike abdehu zekeriyya: (Bu,) Rabbinin, Zekeriyya kuluna rahmetinin anılmasıdır.” (Meryem 19/2)

Rahmet-i Rabbike, kulu Zekeriyyâ-ya!
Zekeriyyâ (as) a yağdırılan rahmeti ilerledikçe görmekteyiz..
İhlas ve duanın yaşayan kerem sahibi Zekeriyyâ (as) ı ANmak…
Bu âlemlerin en faziletli kadını Meryem (as), Rabb’ının kuluna rahmetidir. Kulu, Zekeriyyâ (as)dır.



إِذْ نَادَى رَبَّهُ نِدَاء خَفِيًّا

Resim---"İz nada rabbehu nidaen hafiyya: Hani o, gizli bir sesle Rabbine niyaz etmişti:” (Meryem 19/3)

“O, RABB’ine gizlice DUA ettiği zaman”
Nefs-i Hafiyle, gizli-açığı duyana dua.
Pîr-i fâni olmuş artık çoluk-çocuk hayal olmuş bir yaşta açıkça istemekten bile etrafından çekinen, kendisinden sonra bu kudsal ocağın kapanması endişesiyle ümidvar olarak dua-niyaz eden Zekeriyyâ (as)..
İçindekini, içinden, içerden de yakin olana arz ediş..

Nidâ aslında bağırmaktır.
Bu güçlü duyuruş anlamındadır ki;
En kıymetli Kıraat Kıyamdakidir..
Zâten bu nedenle Allahu Teâlâ bu candan nidaya yine namazda:


قَالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْبًا وَلَمْ أَكُن بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيًّا

Resim---“Kale rabbi inni vehenel azmü minni veştealer ra'sü şeybev ve lem eküm bi düaike rabbi şekiyya: Rabbim! dedi, benden (vücudumdan), kemiklerim zayıfladı, saçım başım ağardı. Ve ben, Rabbim, sana (ettiğim) dua sayesinde hiç bedbaht olmadım.” (Meryem 19/4)
Rabbim!
Zayıfım, güçsüzüm ve kuvvetsizim.
Dışımda saçlarımı ak alevler yaktı, yangın beni sardı.
İçimdeyse kemiklerim eridi gitti.
Rabbim her duama icabet ettin.
Ben önceki emellerime kavuşmuş olarak yine istemekteyim!.



وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوَالِيَ مِن وَرَائِي وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا فَهَبْ لِي مِن لَّدُنكَ وَلِيًّا

Resim---"Ve inni hiftül mevaliye miv verai ve kanetimraeti akiran feheb li mil ledünke veliyya: Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum. Karım da kısırdır. Tarafından bana bir veli (oğul) ver.” (Meryem 19/5)

Hiç doğuramamış-kısır umut kesilmiş bir hanım ve umut kesilmiş bir vâris yakın akrabalar..
İmkansız gibi gözüken Lutfullahın vücuda gelişi olan Velîyullahı bizzat katından hibe olarak istemekte..

İstediği Veî’yi bilmekteyiz:


هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُ قَالَ رَبِّ هَبْ لِي مِن لَّدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةً إِنَّكَ سَمِيعُ الدُّعَاء

Resim---"Hünalike dea zekeriyya rabbeh, kale rabbi heb li mil ledünke zürriyyeten tayyibeh, inneke semiud düa': Orada Zekeriyya, Rabbine dua etti: Rabbim! Bana tarafından hayırlı bir nesil bağışla. Şüphesiz sen duayı hakkıyla işitensin, dedi.” (Âl-i İmrân 3/38)
Yine:

وَزَكَرِيَّا إِذْ نَادَى رَبَّهُ رَبِّ لَا تَذَرْنِي فَرْدًا وَأَنتَ خَيْرُ الْوَارِثِينَ

Resim---"Ve zekeriyya iz nada rabbehu rabbi la tezerni fardev ve ente hayrul varisin: Zekeriyya'yı da (an). Hani o, Rabbine şöyle niyaz etmişti: Rabbim! Beni yalnız bırakma! Sen, vârislerin en hayırlısısın, (her şey sonunda senindir).” (Enbiyâ 21/89)


يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا

Resim---"Yerisüni ve yerisü min ali ya'kube vec'alhü rabbi radiyya: Ki o bana vâris olsun; Ya'kub hanedanına da vâris olsun. Rabbim, onu rızana lâyık kıl!” (Meryem 19/6)

Kendisiyle geçmişinden gününe akıp gelen Ya'kub hanedanına ve kendisinden sonra geleceğine vâris dilemekte..
Bu vârisin, reddedilmeyen Radî-kendisinden razı olunmuş kılınması duası..


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi ve selem: “Âlimler peygemberlerin vârisleridir. Peygemberler ne altın ne de gümüş miras bırakırlar.Onlar ancak ilim miras bırakırlar.” Buyurmuşlardır.
(Keşfü’l-Hafa 2/64; İbn Mâce, Mukaddime, 17(1/81); Ebu Davud, İlim, 1 (3/317)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi ve selem: “Biz peygemberler topluluğu miras bırakmayız. Bizim geride bıraktığımız şeyler sadakadır (dağıtılır)”
(Buharî, Humus,1; Müslim, Cihad, 49-51 (3/317)

Nitekim Yahya (as) da genç yaşında başı kesilerek şehid de olmuştur…
Resim
Kullanıcı avatarı
nur-ye
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 9089
Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00

Mesaj gönderen nur-ye »

يَا زَكَرِيَّا إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ اسْمُهُ يَحْيَى لَمْ نَجْعَل لَّهُ مِن قَبْلُ سَمِيًّا
Resim---"Ya zekeriyya inna nübeşşiruke bi ğulaminismühu yahya lem nec'al lehu min kablü semiyya: (Allah şöyle buyurdu:) Ey Zekeriyya! Biz sana bir oğul müjdeleriz ki, onun adı Yahya'dır. Daha önce ona kimseyi adaş yapmadık.” (Meryem 19/7)

Yüreğini Mereyem’e Mâbed yapan Zekeriyya as..
Zekeriyya as zevkinde duasına Mübârek Müjde..
Annesinin karnında iken gelecek olan Meryem Bâtınındaki Kudsal Kelimeyi müjdeleyen Müsemmâ Müjde..
Yâ Hayy!.. Ebedî Hayy Yahya!..
İsmini Rabbülâlem’in koyduğu şehid Yahya as..
Tertemiz Yahya as..


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Yahya ibni Zekeriyya hariç, herkes günah işlemiş yahutta onu gönlünden geçirmiştir. Ama o, onu ne gönlünden ve ne de yapmıştır.” Buyurmuştur.
(Fahruddin er Razî, Tefsir-i Kebir XV; İkrime, İbn Abbas ra dan)



قَالَ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا
Resim---"Kale rabbi enna yekunü li ğulamüv ve kanetimraeti akirav ve kad belağtü minel kiberi itiyya: Zekeriyya: Rabbim! dedi, karım kısır olduğu, ben de ihtiyarlığın son sınırına vardığım halde, benim nasıl oğlum olabilir?” (Meryem 19/8)

Zekeriyya as, kendi zannınca şaşmakta bu işe ki, nasıl çocuğu olacak.
Karısı kısır ve yıllar olmuş hayzdan kesileli.
Kendisi erkeklik özelliğine muhtaç hale düşmüşken..
İmkansızlığın son sınırında şaşmakta..



قَالَ كَذَلِكَ قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِن قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئًا
Resim---"Kale kezalik kale rabbüke hüve aleyye heyyinüv ve kad halaktüke min kablü ve lem tekü şey'a: Allah: Öyledir, dedi; Rabbin: O bana kolaydır. Daha önce, sen hiçbir şey değilken seni de yaratmıştım, buyurdu” (Meryem 19/9)

Bu gerçekten böyledir..
Akıl âleminde dediğin doğrudur, ancak naklin kaynağınca,
Rabbin: Bu âlemde olmayanları kün fe yekünle var edendir..
Ve sen bir “ŞEY” değilken yaratandır..



قَالَ رَبِّ اجْعَل لِّي آيَةً قَالَ آيَتُكَ أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلَاثَ لَيَالٍ سَوِيًّا
Resim---"Kale rabbic'al li ayeh kale ayetüke ella tükellimen nase selase leyalin seviyya : O: Rabbim! dedi, (çocuğum olacağına dair) bana bir işaret ver. Allah: Sana işaret, sapasağlam olduğun halde (üç gün) üç gece insanlarla konuşamamandır, buyurdu.” (Meryem 19/10)

Zekeriyya as: Rabbim! Bunun zâhiri işaretini nasıl anlarım? Nasıl bilirim ki müjdelenenin tecelli etme zamanı gelmiştir.
Hiçbir hastalığın vs. olmadığı, Allah’ı zikredebildiğin ve Tevratı okuyabildiğin halde birden bire konuşamaz olduğun zaman anla ki Yahya as ın teşrif etme zamanı gelmiştir..



فَخَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرَابِ فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ أَن سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِيًّا
Resim---"Fe harace ala kavmihi minel mihrabi fe evha ileyhim en sebbihu bükratev ve aşiyya: Bunun üzerine Zekeriyya, mâbetten kavminin karşısına çıkarak onlara: «Sabah akşam tesbihte bulunun» diye işaret verdi.” (Meryem 19/11)

Zekeriyya as tek başına Rabbısına mahviyet-harabiyyet yeri olan Mihrabından, kendi kıvamındaki-kavmine karşı çıkıp konuşamadan işaretle: sabah akşam tesbih vahyini bildirdi..
Bu kavmi için de beklenen işaretti..



يَا يَحْيَى خُذِ الْكِتَابَ بِقُوَّةٍ وَآتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا
Resim---"Ya yahya huzil kitabe bi kuvveh ve ateynahül hukme abiyya: «Ey Yahya! Kitab'a (Tevrat'a) vargücünle sarıl!» (dedik) ve henüz sabi iken ona (ilim ve) hikmet verdik.” (Meryem 19/12)

Ya Yahya! Kitabı- Nübüvveti-Yazılanı sıkı-kuvvetle tut! Uy!

Aşağıda sayılan 9 sıfatla anılan Yahya:

1- Daha bebekken Allahu teâlâ’ca muhatab kabul edilen Yahya!

2- Daha bebekken- sabi-süt emerken-büluğu görmeden Hükmü-Hikmeti-Aklı-Nübüvveti verdiğimiz Yahya!
Daha bebekken Kâmil olan ve o Hükm ki,
Onunla başkasının lehine-aleyhine mutlak mânâda karar verilen Nübüvvet Fermanı..



وَحَنَانًا مِّن لَّدُنَّا وَزَكَاةً وَكَانَ تَقِيًّا
Resim---"Ve hananem mil ledünna ve zekah ve kane tekiyya: Tarafımızdan ona kalp yumuşaklığı ve temizlik de (verdik). O, çok sakınan bir kimse idi.” (Meryem 19/13)

3- Ledünnî hanin verieln Yahya!..
Hanin, sevinç-ayrılık feryadı ki Sıla sallı..
Resûlullah sallallahu aleyhi ve selem de her zaman dayanıp da hutbe okuduğu Kuru Kütük, Resûlullah sallallahu aleyhi ve selem minbere geçince Hananü’n- Naka- Deve böğürtüsü gibi inlemişti..

İşte Hz. Yahya daki Ledünnî Hanane böylesi Özden bir içli-yanı yumuşaklık ve yürek yanıklığıydı..
Bu kalb yanıklığıyla şefkat göstermektir hanane..
El Hannân: Rahmetlerin en lâtif cilvesini gösteren, Rahman ve Rahîm olan ve çok merhametli olan Allah Teâlâ.
El Hannân’dan halkı-mahlukatı için hanane Yahya!..
El Hakk cc ya saygısı o denli içten ki anlatabilmek imkansız..


Resûlullah sallallahu aleyhi ve selem’in Müezzini Bilal (ra)’ a kızgın ÇÖL KUMları üzerinde çarmıha gerili günlerce çile çekmişken: “ İnandığın Rabb’ına istediğin sıfatı ver ama “AHAD” deme, çünkü bizimkiler çoktur!” dediklerinde:
“Vallahi AHAD! Vallahi AHAD!” dediğini duyan Varaka İbn Nevfel: “Varlığım elinde olan Zâta yemin ederi ki, siz onu şayet öldürecek olsanız dahi, ben onu HANÂN-muazzam-saygı değer bir kimse bileceğim!” demişti..


4- Ona zekat-teretemizlik-salih amel verdiğimiz Yahya!..
Tertemiz olan ve tertemiz olma sebebi Yahya!


5- Çok Muttakî idi Yahya!.. O vasfını çocukken aldı..


وَبَرًّا بِوَالِدَيْهِ وَلَمْ يَكُن جَبَّارًا عَصِيًّا
Resim---"Ve berram bi valideyhi ve lem yekün cebbaran asiyya: Ana-babasına çok iyi davranırdı; o, isyankâr bir zorba değildi.” (Meryem 19/14)

6- Ana-Babasına birren iyi davranan Yahya!
Ki onlar bu şehadet Âlemine gelme sebebleridir.
Ve Onlara hürmetve hizmet Hakk Hükmüydü:

Resim---“Ve kada rabbüke elle ta'büdu illa iyyahü ve bil valedeyni ihsana imma yeblüğanne indekel kibera ehadühüma ev kilahüma fe la tekul lehüma üffiv ve la tenher hüma ve kul lehüma kavlen kerima : Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine «of!» bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.” (İsrâ 17/23)

Birr (iyilik sever, sadakâtli, vefâkâr) kökünden sıfat isimler.
Berr : İtâatkâr, sadık, vefâlı, hep iyilik sever ve birr özellik ve güzelliklerini taşıyan mü'min.

Ebrâr : en iyi, en sadık, en vefâlı, en salih, en seçilmiş mü'minler.


Resim---Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Birr, ahlâk güzelliğidir." buyurmuştur.
(Müslim, Birr, 14,15; Tirmizî, Zühd, 52)

El Berru : Ahdinde, iyilikte, hakta, hayırda mutlak sadık olan ve yerine getiren ALLAH-U ZÜ'L-CELÂL. İkram, lütüf ve ihsân vâ'dinde sadık olan. Ni'metlerini herkese umumâ bahşeden keremkâr olan. İyilik, güzellik ve hayr dileyen ve yerine getiren. Birrin ve bereketin yaratıcısı... Mutlak birrin sahibi, iyiliği sürekli sever, ahdine sadık ve vefâkâr olan ALLAH-U ZÜ'L-CELÂL.

7- Ana-babasına isyankâr-serkeş-asî-zorba değildi.
İnsan için Cebbâr: Kendi gazabına kapılınca Rabbinin Azamet ve Celâlini unutan kiyse hak tanımayan gerçek El Cebbârı önemsemeyen demektir.

Oysa,


El Cebbâru : Mahlûkatını kaza, kader, irade ve meşiyetine mecbur edip zorlayan ve bu hususda da yüce ve gücü olan, muktedir olan, eksikleri tamamlayan. Kırıkları saran ve el ulaşamayan, güçlü olan... Kuvvetli, lâyık olana lâzım olanı zorla yaptırıcı ALLAH-U ZÜ'L-CELÂL..

8- Ana-babasına âsî-zorba değildi!
Âsi: isyan eden..
Âsiyy: çok çok isyan eden..
Resim
Kullanıcı avatarı
nur-ye
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 9089
Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00

Mesaj gönderen nur-ye »

kulihvani yazdı:Resim


ÇÖL ÇİÇEĞİ

Öpmüşem MeRyeM ELini
Zuhurat ZEVKin Telini
Es Selâm SIRRIn Gelini
Yalvarış-Yaşmağı AKtır!..


*

RaHmâN Nefhası HAVAsı
SU yu Hıra’nın Mayası
AT-EŞ i İffet-Hayâsı
MeRyeM ANAdır-TOPRAKtır!..


*

Nurullah ne? Kim Nur-u MiM?
Cisim-Cesd CAN-CânÂN CiM!
Meryem’in SIRRın soran KiM?
OL-AN la “İS OL!” maktır!..


*

Neden kudsanmış O DOĞum!
Denmez, gırtlak kırkbir boğum
Tek SÖZ ile Varım-Yoğum
İSÂ HAKKtır!. Meryem PÂKtır!..


*

Kul İhvanî SÖZüm sANa
Alıp-satma ona buna
İKİ kapılı bu HANa
Giren HAKKtır! Çıkan HAKKtır!..


01.04.09 18:20
A k s a r a y
Resim
Kullanıcı avatarı
nur-ye
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 9089
Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00

Mesaj gönderen nur-ye »

وَسَلَامٌ عَلَيْهِ يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَيًّا

Resim---"Ve selamün aleyhi yevme vülide ve yevme yemutü ve yevme yüb'asü haya: Doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağı gün ona selam olsun!” (Meryem 19/15)

Allahuzülcelâl, Yahya aleyhisselâma, doğumunda ölümünde ve dirilişinde Es Selâmü Esması ile Tecellî buyurmaktadır.

Es Selâmü, Kökü masdar olan tek esmâdır.

Es Selâmü : Selâm, selâmet ve esenlik sahibi. Fâni, gelip geçici olmaktan, ayıp, âfet ve zevâlden beri' ve selâmette olan. Her selâmetin menbağı ve selâmete erdiren... Mutlak eman, sulh ve teslim kaynağı olan ALLAH-U ZÜ'L-CELÂL.
seleme : Bir işten kurtulmak, berî olmak.
Esleme : Teslim olmak. Müslüman olmak. İtâat etmek.Selleme : Tam teslim olmak. Selâmlamak.
İslâm : İslâm dini. Müslümanlar.



وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مَرْيَمَ إِذِ انتَبَذَتْ مِنْ أَهْلِهَا مَكَانًا شَرْقِيًّا

Resim---"Vezkür fil kitabi meryem izintebezet min ehliha mekanen şerkiyya: (Resûlüm!) Kitap'ta Meryem'i de an. Hani o, ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti.” (Meryem 19/16)

Rıza kevniyyetine sahip çık da “Be” nin sırrı olan kün kitabına bir bak!
Hani Meryem as yakınlarından-ehlinden ayrılarak, Kudretullah Rızasının şehâdete çıkacağı Mekana, OLUŞ Yerine çekilmişti.
İnsanlardan uzaklaşmıştı Şarka, Doğuş Yerine...
O Meryem as ki, Özündeki Nur-u MiM hakikatını, hayat rüyetine-rızasına-rüşdüne, Yeryüzüne Nur-u MiM olarak sunan tek ve en faziletli kadın ANAmız!..

"Nebz", aslında atmak manasınadır. "Bu ayette intebezet Kenara, ıssız bir yere çekildi" manasınadır.
İnsanlardan uzak bir köşeye oturdu" manasında Arapça'da, denilir.
Bunun aslı şuna dayanır: Bir kimse, bir başkasına attığı şey ona ulaşacak mesafede oturduğunda, bu tabir kullanılır. Yine "falan şeyi attım" manasında, denilir.
Hurma suyuna, kaba dökülüp doldurulduğu için, "Nebiz" denilmesi de bu köktendir.
"Meryem uzaklaştı ve doğuda bir yere süratlice tek başına gitti" demektir.



فَاتَّخَذَتْ مِن دُونِهِمْ حِجَابًا فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا

Resim---"Fettehazet min dunihim hicaben fe erselna ileyha ruhana fe temessele leha beşaren seviyya: Meryem, onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, biz ona ruhumuzu gönderdik de o, kendisine tastamam bir insan şeklinde göründü.” (Meryem 19/17)

Hecebe: engel olmak, örtmek, gizlemek, saklamaktır.
Hicab: perde, örtü, muskadır.
Sanki Meryem as onların dinlerinden, dünyalarından ve daha alçak seviyelerinden saklanan bir oluş yeri ve-doğuş zamanına çekilmişti.
Bu perdeyi çeken Meryem as kendisi idi kendisinden idi!..
Meryem as, Rüşdüne Ermiş idi. Vakit tamamdı..
Kendisinden Bedenen-Nefsen OL-AN bu perde-HiCaB ne idi?..

Hakk Erenler anlatmıştı;
İbrahim Edhem Hz.leri, her adımda 2 rekat SALLat ederek14 yılda 70 000 perde geçip de Kâbetullah’a varmış Hacc için.. Can-Cisim Hakikatına SALL istemiş..
Mekke’ye vardığında Kâbe’yi yerinde bulamamakta!
Kime sorduysa deli sanmaktalar ama Kâbe’ de yok yerinde!
Derken Kâbe’nin bir Hanımefendiye kıyam durduğunu-karşıladığını görüp o muhteşem Kadına:
“Amma da Dünyayı velveleye verdin haaa! Biz her adımda 2 rekat SALLat ederek14 yılda Kâbetullah’a geldik Hacc için!” dediği ANda Rabiayâtü’l-Adeviyye Anamız:
“Ne 2 adımı, ne 14 yılı ben göz açıp kapadım ki Mekke’deyim! Yâ RABBî! Nedir bu 70 000 perdenin İLKi?” dediği ANda HAYZ hali olunca Hacc’ı drumuş ve Kâbe’ye girişi Haram olmuştur.
İşte o zamAN Rabiayâtü’l-Adeviyye Anamız:
“Eyvah ki ne eyvah meğer Kulluk İmtihanında ilk perde “BEN” mişim! İnsanın kendisi imiş!” buyurmuştur…


HAYZ hali: Kadınlara mahsus aybaşı. Kadının âdet hâli.

Kendisinden Bedenen-Nefsen OL-AN bu perde-HiCaB ne idi?..
Sırrr-ı Be Cem’inin Hakikatı hamlara bilinemezlik perdesi mi idi?
Betül ismiyle de anılan Meryem as hayz hali yaşamış mıydı?..

Ve SALL Rızasının ulaşımında, ona “RUHUMUZ” u salıverdik buyrulmasına ne denir? Sıfatlarının Hakikat Rızası-Rüyeti çoğul gelirken..
Neden RUH’umdan buyrulamamaktadır?
Burada Uluhiyyet uzanımı engellenmektedir..
RUHUMUZ çoğul kelimesinin, insan sûretinde bir kişi olarak gelmesi, seviyelenmesi… Cebrail as ı, Lutfullahın cebrinde berketin cem’inde görmüştür..
Temessül: Benzeşmek. Cisimlenmek. Bir şeyin bir yerde suret ve mahiyetinin aksetmesi. Bir şekil ve sûrete girmektir…

Ayette bahsedilen, "Doğu tarafı", ya Beyt-i Makdis'in doğusudur, yahut da onun evinin doğuşudur.
Hz. Meryem, oraya oturunca Allah Teâlâ ona "Rûh"u gönderdi.
Çünkü Cebrail (a.s) "rûh" diye adlandırılmıştır.
Nitekim Cenâb-ı Hak:
“(Resûlüm!) Onu Rûhu'l-emîn (Cebrail) uyarıcılardan olasın diye, apaçık Arap diliyle, senin kalbine indirmiştir.” (Suâra 26/193-195) buyurmuştur.
Cibril, rûhânî olduğu için bu adı almıştır.
Onun "Ruh"tan yaratıldığı da söylenmiştir.
Yahut Cebrail (a.s) mukarreblerden olduğu için "revh" adını almıştır.
Mukarrebler (Allah'a yakın olanlar), kendilerine revh (rahattık) vaad edilmiş kimselerdir âyet, "Bize mukarreb olan, rahatlık sahibi olan o Cebrâil'lona gönderdik" demektir Cebrail (a.s)'e "rûh" dendiği sabit olduğuna göre bu âyetteki rûh ile de onun kastedilmiş olması gerekir..



قَالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمَن مِنكَ إِن كُنتَ تَقِيًّا

Resim---"Kalet inni euzü bir rahmani minke in künte tekiyya: Meryem dedi ki: Senden, çok esirgeyici olan Allah'a sığınırım! Eğer Allah'tan sakınan bir kimse isen (bana dokunma).” (Meryem 19/18)

“Meryem dedi ki: Senden, çok esirgeyici olan Rahmân'a sığınırım! Eğer Allah'tan sakınan bir kimse isen!”
Rahmân Nefhası üfürmekle görevli Cebrail (a.s) dan yine Rahmân’a sığınması!..

Hz. Meryem bununla: "Eğer Allah'dan ittikâ eden bir kimse olman beklenir ise ve bu da Allah'a sığınmam ile olur ise, bilesin ki ben, senden O'na sığınıyorum" demek istemiştir.
Çünkü Hz. Meryem, kendisinden Allah'a sığınmanın ancak tâkİ (muttaki) kimseler için tesirli olacağını bilmektedir.



قَالَ إِنَّمَا أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ لِأَهَبَ لَكِ غُلَامًا زَكِيًّا

Resim---“Kale innema ene rasulü rabbiki li ehebe leki ğulamen zekiyya: Melek: Ben, yalnızca, sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamam için Rabbinin bir elçisiyim, dedi.” (Meryem 19/19)

"(Rûh) dedi ki: "Ben ancak sana pâk bir oğlan hibe etmek için, Rabbinin elçisiyim"
Zekî (temiz-pâk) denilir.
Çünkü onun sireti (yaşayışı) fakirlik ve sadelik zenginliği ise hikmeti ve kitabı idi.



قَالَتْ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ وَلَمْ أَكُ بَغِيًّا

Resim---“Kalet enna yekunü li ğulamüv ve lem yemsesni beşeruv ve lem ekü beğiyya : Meryem: Bana bir insan eli değmediği, iffetsiz de olmadığım halde benim nasıl çocuğum olabilir? dedi.” (Meryem 19/20)

Bana bir insan temas etmemiş iken ve ben asla azgın değilken benim nasıl çocuğum olabilir?
Keşşaf Sahibi şöyle der: Bağiy, erkek arayan zinâkar kadın demektir.
Resim
Kullanıcı avatarı
nur-ye
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 9089
Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00

Mesaj gönderen nur-ye »

Resim

MERYEM SÛRESİ

ZEVKe Devam Ediyoruz.

Euzubillahimineşşeytanirracim.

Bismillahirrahmanirrahim…


قَالَ كَذَلِكِ قَالَ رَبُّكِ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَلِنَجْعَلَهُ آيَةً لِلنَّاسِ وَرَحْمَةً مِّنَّا وَكَانَ أَمْرًا مَّقْضِيًّا

"Kale kezalik kale rabbüki hüve aleyye heyyin ve li nec'alehu âyetel linnasi ve rahmetem minna ve kane emram makdiyya: Melek: Öyledir, dedi; (zira) Rabbin buyurdu ki: Bu bana kolaydır. Çünkü biz, onu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız. Bu, hüküm ve karara bağlanmış (ezelde olup bitmiş) bir iş idi.” (Meryem 19/21)


قَالَتْ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي وَلَدٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ قَالَ كَذَلِكِ اللّهُ يَخْلُقُ مَا يَشَاء إِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُن فَيَكُونُ

" Kalet rabbi enna yekunü li veledüv ve lem yemsesni beşer, kale kezalikillahü yahlüku ma yeşa', iza kada emran fe innema yekulü lehu kün fe yekun: (Meryem), “Ey Rabbim! Bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?” dedi. Allah, “Öyle ama, Allah dilediğini yaratır. O, bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece “ol” der, o da hemen oluverir” dedi.” (Âl-i İmrân 3/47)

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): ''Kim, Allah'ın kaderdeki sırrını anlarsa, belâ ve musibetler ona hafif gelir" buyurmuştur.

فَحَمَلَتْهُ فَانتَبَذَتْ بِهِ مَكَانًا قَصِيًّا

"Fe hamelethü fentebezet bihi mekanen kasiyya: Meryem ona hamile kaldı. Bunun üzerine onunla (karnındaki çocukla) uzak bir yere çekildi.” (Meryem 19/22)

"Zaten iş olup bitmiştir. Böylece o ona üfledi, o da gebe kaldı"

Üfledi, o da gebe kaldı…
Aksâya çekilmek..
Kimden bu uzaklara kaçış cAN ANa..
ÇÖL Çilesi ne ki…

Nedir bu Üfürüş-Nefha?..
Kur’ânımızda bir erkek bir kadınadır bu nefha!..
Nun, fî ve Halıkın Ha sı…

Zâhirin İlk İnsanı ve Sırrı Âdem aleyhisselam’a Nefha:


وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِّن صَلْصَالٍ مِّنْ حَمَإٍ مَّسْنُونٍ
فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ

" Ve iz kale rabbüke lil melaiketi inni haliküm beşeram min salsalim min hameim mesnun. Fe iza sevveytühu ve nefahtü fihi mir ruhiy fekau lehu sacidin: Hani Rabbin meleklere, “Ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir insan yaratacağım. Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen saygı ile eğilin” demişti.” (Hicr 15/28-29)

Bâtının Betülü Meryem Anamız aleyhasselam’a nefha:

وَالَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهَا مِن رُّوحِنَا وَجَعَلْنَاهَا وَابْنَهَا آيَةً لِّلْعَالَمِينَ

" Velleti ahsanet ferceha fe nefahna fiha mir ruhina ve cealnaha vebneha ayetel lil alemin: Irzını korumuş olan kadını da (Meryem’i de) hatırla. Ona ruhumuzdan üflemiştik. Kendisini de, oğlunu da âlemlere (kudretimizi gösteren) birer delil yapmıştık.” (Enbiyâ 21/91)

وَمَرْيَمَ ابْنَتَ عِمْرَانَ الَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهِ مِن رُّوحِنَا وَصَدَّقَتْ بِكَلِمَاتِ رَبِّهَا وَكُتُبِهِ وَكَانَتْ مِنَ الْقَانِتِينَ

" Ve meryemebte 'imranelletiy ahsanet ferceha fenefahna fiyhi min ruhina ve saddekat bikelimati rabbiha ve kutubihi ve kanet minelkanitiyne.: Allah, bir de iffetini sapasağlam koruyan ve bizim de kendisine ruhumuzdan üflediğimiz, Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını doğrulayan İmran kızı Meryem’i de (inananlara) örnek gösterdi. O itaat edenlerdendi.” (Tahrîm 66/12)

فَنَادَتْهُ الْمَلآئِكَةُ وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلِّي فِي الْمِحْرَابِ أَنَّ اللّهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيَـى مُصَدِّقًا بِكَلِمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَسَيِّدًا وَحَصُورًا وَنَبِيًّا مِّنَ الصَّالِحِينَ

"Fe nadethül melaiketü ve hüve kaimüy yüsalli fil mihrabi ennellahe yübeşşiruke bi yahya müsaddikam bi kelimetim minellahi ve seyyidev ve hasurav ve nebiyyem mines salihiyn: Zekeriya mabedde namaz kılarken melekler ona, “Allah sana, kendisinden gelen bir kelimeyi (İsa’yı) doğrulayıcı, efendi, nefsine hâkim ve salihlerden bir peygamber olarak Yahya’yı müjdeler” diye seslendiler.” (Âl-i İmrân 3/39)

فَأَجَاءهَا الْمَخَاضُ إِلَى جِذْعِ النَّخْلَةِ قَالَتْ يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا وَكُنتُ نَسْيًا مَّنسِيًّا

"Fe ecaehel mehadu ila ciz'in nahleh kaletya leyteni mittü kable haza ve küntü nesyem mensiyya: Doğum sancısı onu bir hurma ağacına (dayanmaya) sevketti. «Keşke, dedi, bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!»” (Meryem 19/23)

Keşşâf'da şöyle denilir: Bu, sahrada dalları, meyveleri ve yeşilliği kalmamış kuru(muş) bir hurma kütüğü idi ve mevsim kış idi.

Kadın, ancak bir erkek sayesinde doğurur.
Hurma da ancak aşılandığında meyve verir.
Ama erkek olmadan çocuğun olabileceğini göstersin diye, aşılanmamış hurma ağacından, yaş hurmanın ikramı!..

Keşşaf Sahibi şöyle der: "Nesiy, tıpKı hayız kanı için kullanılan bez gibi, atılması ve unutulması gereken şey demektir.

Yani Hz. Meryem, kendisinin çok önemsiz, değer verilmeyen, örfen unutulması gerekti şeylerden biri olmasını temenni etmiştir…


HİÇlikten DeM vuranlar iyi OKUmalı bendeniz de dahil..

«Keşke, dedi, bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!»
Diye inleyen, yapayalnız ve kuru bir hurma ağacına sarılmış
Doğum sancısında Meryem (as)..
Er Rahîm Esmâsının Mârifet Meryemi!..
Tahammülün ve Sabrın eşsiz kadın Anası!..
Çilenin ve Sıdkın seçkin ve en üstün Kadını!..
Altından SESleneni DUYan ve Uyan Uslu Ana..
Ebedî Mârifet Irmağının Ana Kaynağı..
İsâ (as) İrfanını Ceninden-Candan DUY-AN DUYgu Ârifesi..
Tekvin ve Tesettür Tecellîsinin TEKi..
Er Rahîm Ravzasının Nur-u Mîm Meyemi..
Muhammedî Sırra sarılmak isteyen kızlarımız iyi DUYsun ki bak ne buyurmakta ALLAH-U ZÜ'L-CELÂL:


وَإِذْ قَالَتِ الْمَلاَئِكَةُ يَا مَرْيَمُ إِنَّ اللّهَ اصْطَفَاكِ وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفَاكِ عَلَى نِسَاء الْعَالَمِينَ

“Ve iz kaletil melaiketü ya meryemü innellahestafaki ve tahheraki vastafaki ala nisail alemin: Hani melekler, “Ey Meryem! Allah, seni seçti. Seni tertemiz yaptı ve seni dünya kadınlarına üstün kıldı.” (Âl-i İmrân 3/42)

فَنَادَاهَا مِن تَحْتِهَا أَلَّا تَحْزَنِي قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا

"Fe nadaha min tahtiha ella tahzeni kad ceale rabbüki tahteki seriyya: Aşağısından (İsa yahut melek) ona şöyle seslendi: «Tasalanma! Rabbin senin alt yanında bir su arkı vücuda getirmiştir.»” (Meryem 19/24)
Fahreddin Razi Efendimiz Büyük Tefsirinde:

“Çağıranın, Nida edenin kim olduğu Bu, Hz. İsâ (a.s)'dır.
Hasan el-Basri ve Sa'id b. Cübeyr’e göre..

Âyet-i Kerimedeki "mimin fethası ile" "Aşağısında olan ona seslendi" ifadesi ancak daha önce onun altında birisinin olduğu biliniyorsa kullanılır. Onun altında olduğu bilinen ise, Hz. İsâ (a.s)'dır. Binâenaleyh nida edenin Hz. İsâ a.s) olduğunu söylemek gerekir.
Hz. Hasan b. Ali'nin delilidir.
O şöyle demiştir: "Eğer Hz. İsâ (a.s) Hz. Meryem'le konuşmamış olsaydı, Hz. Meryem onun konuşabildiğini bilemezdi ve ona sözle işaret de edemezdi.
"Binâenaleyh nida edenin İsâ (a.s) olduğunu söyleyenlere göre, âyetin manası: "Allah Teâlâ Hz. İsâ (a.s)'yı, Hz. Meryem onu doğururken, kalbini rahatlatmak ve ürkekliğini gidermek için, onu konuşturmuştur.
Böylece Hz. Meryem tâ işin başında, Cebrail'in kendine müjdelediği o çocuğun çok yüce ve kıymetli olduğunu görüp anlamıştır.
Âyetteki men tahtehâ (aşağısında olan) ifadesini Hz. İsâ (a.s) manasına alırsak, sorulacak birşey yok.
Hasan el-Basrî ve Abdurrahman İbn Zeyd hariç, bütün müfessirler, âyette geçen seriyyâ kelimesinin, nehir, kanal ve çay manasına geldiğinde müttefiktirler.
Orada su aktığı için bu adı almıştır.
Ama, Hasan el-Basrî ile Abdurrahman İbn Zeyd, bu kelimeyi, Hz. İsâ (a.s) olarak anlamlandırmışlardır.
Çünkü "Seriyy" kelimesi, şerefli, ahlâklı ve yüce anlamlarına gelir.
Nitekim Arapçada, kavminin soyularındandır" anlamında (Fulânün min serevât-i kavmihi) denilir.” Demekte.


Meryem Validemiz (Aleyha’s-Selâm) bu!

Âlemlerdeki kadınlar arasında tek seçilmiş..
Altından SALL Seriyyâsı Fışkıran Fazilet Fıratı..
İsa (Aleyhi’s-Selâm)’nın annesi Meryem Validemiz (Aleyha’s-Selâm) en fazîletli olmak şerefine nâil olmuştur.
Meryem, İbranice de hizmetçi demektir.
Daha doğmadan hizmetçi olarak mâbede adanmış adı Meryem konmuş, ancak kız doğunca da adı değiştirilmemiştir.
O güne kadar ibâdethâneye hiç kadın hizmetçi alınmazken o alınmış...
Kader, Kaderullah.
Hayatı boyunca akıl ermez çileler çekmiş hâlâ da çekmekte olan bu mübârek muhteşem ve mükerrem Meryem (Aleyha’s-Selâm)’in ALLAH (celle celâluhu)’a Teslimiyyeti, (Tahrîm 66/12 bkz.),
İnzivası, (Meryem 19/16 bkz.),
Kerâmetleri, (Âl-i İmrân 3/37 ve Meryem 19/23-26 bkz.) âyetlerinde bildirilmiş ve:


“Melekler şöyle demişlerdi: “Ey Meryem, süphesiz ALLAH seni süzüp seçti, seni tertemiz yarattı ve seni âlemin kadınlarına üstün kıldı. Ey Meryem, RABB’ine divân dur, secdeye kapan ve rükû’ edenle birlikte rukû et!...” (Âl-i İmrân 3/42-43)

Urve (ra), Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’inşöyle buyurduklarını rivâyet ediyor:
“Hatice, dönemindeki kadınların en hayırlısıdır. Meryem, döne¬mindeki kadınların en hayırlısıdır. Fâtıma, dönemindeki kadınların en hayırlısıdır.”

(Taberi ve Bezzar)

Âişe'den (r.a.) rivâyetle Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem):
“Cennet kadınlarının efendileri şu dört kişidir: Meryem, Fâtıma, Hatice ve Asiye.”
(Hâkim'in Müstedrek’inden.)

Ebû Said'den (r.a.) rivâyetle Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem):
“Fatıma, îmran kızı Meryem hariç Cennet kadınlarının efendisidir.”
(Hâkim'in Müstedrek’inden.)

Elbette biz, bizim (İslâm’ın) Meryem’imiz (Aleyha’s-Selâm)’dan bahsediyoruz.
Bizim İsa’mızdan (Aleyhi’s-Selâm) bahsediyoruz.
Hâşâ Babası imiş, karısı imiş, oğlu imiş diyen keferetü’l-kezzâbla işimiz de yok, ilişkimiz de yok şükür...
Bunları şunun için arzettim ki nice çile çekilmiş, nice hizmet edilmiş ve nasıl netice alınmış...
Hakk’ın Hademesi-Hizmetçisinin (Meryem Aleyha’s-Selâm) Çilesi, hizmeti ve geçmiş ve gelecek tüm kadınlardan fazîletli kılınışı...
Küllî şey’in kadîr olan ALLAH (celle celâluhu)...

Bu vesile ile bir alıntıyla İSA ALEYHİSSELÂM hakkında bakınız:


ـ4343 ـ1ـ عَنْ أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # مَا مِنْ بَنِى آدَمَ مَوْلُودٍ إَّ يَنْخُسُهُ الشَّيْطَانُ حِينَ يُولَدُ، فَيَسْتَهِلُّ صَارخاً مِنْ نَخْسَتِهِ إيَّاهُ، إَّ مَرْيَمَ وَابْنَهَا[. أخرجه الشيخان.»استهل« صياحُ المَوْلُودِ عند الودة.و»الصُّراخُ« الصّياح والبكاء .

Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Ademoğlundan doğduğu vakit, şeytanın dürtüp de ağlatmadığı kimse yoktur. Bundan sadece Meryem oğlu İsa hariçtir."

[Buhârî, Enbiya 44, Bed'ü'l-Halk 11; Tefsir, Âl-i İmran 2; Müslim, Fezâil 147, (2366).]

ـ4344 ـ2ـ وَعَنْهُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # أنَا أوْلى النَّاسِ بِابْنِ مَرْيَمَ في الدُّنْيَا وَاخِرَةِ، لَيْسَ بَيْنِى وَبَيْنَهُ نَبِىٌّ، وَا‘نْبِيَاءُ إخْوَةٌ أبْنَاءُ عََّتٍ، أُمُّهَاتُهُمْ شَتَّى وَدِينُهُمْ وَاحِدٌ[. أخرجه الشيخان وأبو داود.إذَا كَانَ ا‘خُوَّةُ ‘بٍ وَاحدٍ وَأُمَّهاتٍ شَتّى كَانُوا »أبْنَاءُ عََّتٍ« وَضِدُّهُ أبناءُ أخْيَافٍ، وَإذَا كَانُوا ‘بٍ وَاحِدٍ وَ‘مٍّ وَاحِدَةٍ فَهُمْ أعْيَانُ.

Yine Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Ben, dünyada da ahirette de Meryem'in oğluna insanların en yakınıyım. Benimle onun arasında başka bir peygamber yok. Peyamberler anneleri ayrı, babaları bir kardeştirler, dinleri de birdir."

[Buhârî, Enbiya 44; Müslim, Fezâil 145, (2365); Ebu Dâvud, Sünnet 14, (4675).]

AÇIKLAMA:

1- Bu ikinci hadis Hz. Resulullah'ın Hz. İsa'ya insanların en yakını olduğunu belirtir. Buradaki yakınlıkla kastedilen husus, Hz. İsa'ya en yakın peygamber olmasındandır, arada bir başka peygamber mevcut değildir.
Kirmanî der ki:
"Bu hadisle şu mealdeki "İbrahim'e insanların en yakını, ona uyanlarla, bu peygamberdir" (Âl-i İmrân 68) âyeti arasındaki uzlaşma şöyledir:
Hadis, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın metbu (uyulan) âyetin ise tabi (uyan) olması haysiyetiyle varid olmuştur."
Ancak İbnu Hacer buna katılmaz.
"Âyet de, hadis de aynı şekilde varid olmuştur, böyle bir ayırım yapmayı te'yid edecek delil yok. Gerçek şu ki, arada bir zıtlık yok ki cem etmeye ihtiyaç olsun. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. İbrahim'e insanların en yakını olduğu gibi, Hz. İsa'ya da en yakını olmuştur. Birine yakınlık ona iktida yönüyledir; diğerine yakınlık ise zaman itibariyle yakınlık yönüyledir."

2- Peygamberler baba bir kadeştirler. )عَلَّت( denmektedir.
* Babaları bir, anneleri ayrı kardeşlere "allat" عََّت
* Anaları bir , babaları ayrı kardeşlere "ahyaf" اَخْيَاف
* Annebaba bir kardeşlere "a'yan" اَعْيَان denmektedir.

3- Peygamberlerin dinlerinin bir olması, asıl itibariyle aynı olmasını ifade eder. Bu asıl, tevhid'dir. Ayrıca ahiret inancı, ibadet emri de müşterektir. Aralarındaki ayrılık, cemiyetlerin gelişen şartlarına tabi olarak ortaya çıkan bazı füru meselelerindedir.

4- Bu hadis, Hz. İsa ile Hz. Peygamber arasında bir peygamber gelmediğine dair istidlal etmeye sevketmiştir. Ancak bazı alimler, Yâsîn suresinde Ashâbu'l-Karye'ye gönderilen üç kişiyi gösterip: "Bunlar Hz. İsa'dan sonra gelen iki nebi idi" diye cevap vermiştir. İbnu Hacer "sadedinde olduğumuz hadis sahih, diğeri ise zayıftır" diyerek, bunun haberini esas almak gerektiğine dikkat çeker. Ayrıca şu ihtimale de yer verir: "Belki de hadisten murad, ÔHz. İsa'dan sonra müstakil bir şeriat getiren peygamber olmadı, gelenler Hz. İsa'nın şeriatını tahrire alıştılar' demektir."
Bu ihtilafın anlaşılması için şu noktanın hatırlanması gerekir: İslâm âlimleri umumiyetle nebi ile resul arasında fark görürler. Resul, yeni bir şeriat ve kitap getiren peygamberdir. Nebi ise önceki bir şeriatı ihyaya çalışan, kitabı olmayan peygamberdir.

5- Hz. İsa aleyhisselâm, diğer peygamberler arasında farklı bir vaziyet arzeder. Bu sebeple onun hakkında doğduğu günden itibaren başlayan bir kısım münakaşalar günümüze kadar devam etmiştir. Hz. İsa, bakire olan Hz. Meryem'den doğmuştur. Normal olarak Cenâb-ı Hak, insanların yaratılışını erkek kadın birliğine bağlamıştır. Hz. İsa'nın, hiç erkek görmeyen bir kadından doğması, ister istemez birtakım kuşkulara sebep olmuş, bizzat Kur'ân'ın yer verdiği iftiralara, ayıplamalara maruz kalmıştır. Ancak, Hz. Meryem, bu iftiralara cevap vermeksizin, beşikteki çocuğa işaret etmiş, çocuk olan İsa: "Ben Allah'ın kuluyum. O bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı. Bulunduğum her yerde beni mübarek kıldı. Yaşadığım müddetçe bana namaz ve zekatı emretti. Beni anneme itaatkâr kıldı. Beni bedbaht bir zorba yapmadı. Doğduğum gün de, öldüğüm gün de, diri olarak haşredileceğim gün de selâmet üzerimedir" (Meryem 30-33) diyerek konuşur. Burada kendisinin kul ve peygamber olduğunu söyleyerek, ilahlaştıracak olan Hıristiyanlara da, annesini itham eden Yahudilere de cevap var. Kur'anî âyet şöyle noktalanır: "İşte Meryem oğlu İsa budur. O'nun hakkında ihtilafa düştükleri sözün doğrusu da böyledir" (Meryem 34)
Hz. İsa, Kur'ân-ı Kerîm'de Meryem oğlu İsa'dır. Her nerede zikri geçerse bu şekilde tesmiye edilir.
Günümüzde bile, "Hz. İsa'nın babası olmalıdır, tenasül kanunu böyledir, erkek olmadan kadın çocuk yapamaz" gibi iddialarla Hz. İsa'ya baba aramaya kalkanlara, Bediüzzaman, her kanunun istisnaları olduğunu, tenasül kanununa bağlı canlıların başlangıçta, ilk yaratılışında anasızbabasız meydana geldiklerini, halen yüzbinlerce nebat türünün, anababa ikilisine hacet kalmadan bahar mevsiminde husûle geldiklerini hatırlatarak cevaplandırır. Ayrıca o, kanunların da bir yaratanı olduğunu, Cenâb-ı Hakk'ın, yarattığı kanunlara mahkum olmadığını, iradesinin ve meşîetinin her şeyin üzerinde olduğunu göstermek için bütün kanunlara şaz düşen istisnalar yarattığını belirtir. Kur'ân-ı Kerîm'de: "Allah katında İsa'nın hali, Âdem'in yaratılışı gibidir..." (Meryem 58) buyurulduğunu hatırlatarak Hz. İsa'nın babasız yaratıldığı hususunu te'vil etmeye imkân olmadığını, böyle inanmak gerektiğini söyler. Tahlilini şöyle noktalar: "Acaba medbeinde ve hatta her senede bu kadar şazlarıyla yırtılmış, zedelenmiş bir kanunun, bindokuzyüz senede bir ferdin şüzûzunu (kanundışı oluşunu) aklına sığdıramayan ve nusûs-u Kur'ânî'ye karşı bir te'vile yapışan bir aklın kaç derece akılsızlık ettiğini kıyas et..."
Hz. İsa'nın babasız dünyaya geldiğine inanan Hıristiyanlar aşırı giderek, "Onun babası Allah'tır, dolayısıyla o da Allah'ın oğludur, Allah' tır" gibi iftikâr iddialarda bulunarak Hak'tan ayrılmışlardı. Kur'ân-ı Kerîm böylelerine de cevaplar verir. Bunlardan biri şudur: "Allah'ın evlad edinmesi olacak şey değildir. O her türlü noksandan münezzehtir. O, bir işi dilediği zaman ona Ôol' der, o da oluverir" (Âl-i İmran 35)
Hz. İsa'ya otuz yaşında peygamberlik verilmiş, bir hidâyet ve nur olarak İncil vahyedilmiştir. Yahudiler içerisinde olması sebebiyle onları hidâyete, hak dine çağırmıştır. Ancak Yahudiler kendisinden mucize talebinde bulundular. O da ölüleri diriltmek, kör, abraş gibi o gün için tedavisi kâbil olmayan hastaları iyileştirmek nev'inden pek çok mucizeler gösterdi. Çamurdan yaptığı kuş şekline üfleyerek hayattar kılmak gibi harikalar ortaya koydu.
Her şeye rağmen Yahudiler, ona inanmamakta direndiler. Aslında Hz. İsa Tevrat'ı reddetmedi. Onun ahkâmını aynen kabul etti, önceki peygamberleri te'yid etti.
Netice itibariyle, Hz. İsa'ya inanan mü'minlerin sayısı oniki'de kalmıştır. Bunlara Havarî denir. Kur'ân-ı Kerîm'e göre, onlar, Hz. İsa'nın: "Allah'ın dinine hizmette ve O'nu muhafazada içinizden kimler bana yardım edecek?" sorusuna, hep birlikte: "Allah'ın dinine bizler yardım edeceğiz, bizler Ensârulllah'ız (Allah'ın yardımcıları)..." diye cevap verdikleri için Havârilere Ensarullah da denmiştir.
Hz. İsa, insanları hak dine davet ettikçe, Yahudiler ona karşı temerrüd ve düşmanlıkta ileri gittiler. Onun çalışmalarını engellemeye gayret ettiler. Sonunda onu da Hz. Zekeriya, Hz. Yahya ve daha nice peygamberler gibi öldürmeye karar verdiler. Bu maksadla içlerinden bir şahsı inanmış gibi aralarına soktular. Bu 13. şahıs onlara bunların faaliyetlerini, toplanma yer ve zamanlarını bildiriyordu. Öldürmeye azmettikleri zaman Cenâb-ı Hak Hz. İsa'ya şöyle vahyetti: "Ey İsa, seni ecelin geldiğinde öldürecek olan benim. Seni ben semaya yükselteceğim.
Yahudilerin suikastlerinden tertemiz kurtaracağım ve sana uyanları kıyamete kadar seni inkâr edenlere üstün kılacağım(*) Sonra dönüşünüz bana olacak ve ihtilafa düştüğünüz meselelerde hükmü ben vereceğim" (Âl-i İmran 55)

(*): İslâm âlimleri, burada geçen: "İsâ'ya uyanlar"ın müslümanlar olduğunu belirtirler. Çünkü müslümanlar, Hz. İsâ'nın gerçek kadrini bilirler, onun getirdiği tevhid'e tâbi olurlar. Hıristiyanlar ona, Allah, Allah'ın oğlu diyerek ondan uzaklaşmıştır.

Cenab-ı Hak, bu münafığı yani 13. kişiyi -ki ismi Taytanos'dur- Hz. İsa'ya benzeterek, Hz. İsa yerine yahudilerin onu öldürmesini sağladı. Hz. İsa'yı da semaya yükseltti.
Hz. İsa'nın akıbeti hususunda Yahudi ve Hıristiyanlar ihtilaf etmişlerdir. Her ne kadar Yahudiler, "Biz öldürdük" deseler de şüphe içindeydiler. Hıristiyanlar da Hz. İsa'nın çarmıha gerildiğine inanırlar. Hatta Hz. İsa'nın Yahudilerin elinden kurtulmak için kaçıp gizlendiğini, çarmıha gerileceğinde çokça ağlayıp sızladığını da söylerler.
Gerçeği Kur'ân dile getirir:
"Onlar İsa'yı inkar etmeleri, Meryem'e pek büyük bir iftirada bulunmaları ve ÔAllah'ın Resûlü Meryem oğlu Mesîh İsa'yı biz öldürdük' demeleri sebebiyle de lânete uğramışlardır. Onu ne öldürdüler, ne de astılar. Fakat başkası ona benzetildi de onu öldürdüler. Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Kapıldıkları şey ancak bir zan ve tahminden ibarettir. Hakikatte ise Allah O'nu kendi huzuruna yükseltti. Allah'ın kudreti herkese galiptir ve O'nun her işi hikmet iledir" (Nisa 156-157)
İslâm itikadına göre, Hz. İsa, ruh ve cesediyle birlikte semaya yükseltilmiştir ve halen sağdır. Kıyamete yakın yeryüzüne inerek, Deccal'ı öldürecek, onun fikr-i küfrîsini, Mehdi ile işbirliği ederek ortadan kaldıracakdır.

(İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/363-366.)
Resim
Kullanıcı avatarı
nur-ye
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 9089
Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00

Mesaj gönderen nur-ye »

kulihvani yazdı:Resim

Kesrette Vahdet
Vahdette Kesret
Şu AN’a Şâhid
OL! AŞK ı ZEVK et!..


Resim

ZEVK 3740

ÂDEM’le HAVVA Kesretin El Zâhirde Zuhuru mu?
MERYEM ‘le İS Vahdetin El Bâtında MîM Nuru mu?
SEVen-SEVilen=SEVgili, İkİ gÖZüken BİZ-BİR-İZ
ZITların ZeVKin YaŞamak, Şe’enulllah Şuûru mu?..


05.07.09 20:32

إِنَّ مَثَلَ عِيسَى عِندَ اللّهِ كَمَثَلِ آدَمَ خَلَقَهُ مِن تُرَابٍ ثِمَّ قَالَ لَهُ كُن فَيَكُونُ
"İnne mesele iysa indellahi ke meseli adem, halekahu min türabin sümme kale lehu kün fe yekun: Doğrusu Allah ındinde İsa meseli Âdem meseli gibidir: Onu topraktan yarattı sonra da ona «ol!» dedi, o halde olur. Allah nezdinde İsa'nın durumu, Âdem'in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona «Ol!» dedi ve oluverdi.” (Âl-i İmrân 3/59)

Zâhirin İlk İnsanı ve Sırrı Âdem aleyhisselam’a Nefha:

وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِّن صَلْصَالٍ مِّنْ حَمَإٍ مَّسْنُونٍ
فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ

" Ve iz kale rabbüke lil melaiketi inni haliküm beşeram min salsalim min hameim mesnun. Fe iza sevveytühu ve nefahtü fihi mir ruhiy fekau lehu sacidin: Hani Rabbin meleklere, “Ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir insan yaratacağım. Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen saygı ile eğilin” demişti.” (Hicr 15/28-29)

Bâtının Betülü Meryem Anamız aleyhasselam’a nefha:

وَالَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهَا مِن رُّوحِنَا وَجَعَلْنَاهَا وَابْنَهَا آيَةً لِّلْعَالَمِينَ

" Velleti ahsanet ferceha fe nefahna fiha mir ruhina ve cealnaha vebneha ayetel lil alemin: Irzını korumuş olan kadını da (Meryem’i de) hatırla. Ona ruhumuzdan üflemiştik. Kendisini de, oğlunu da âlemlere (kudretimizi gösteren) birer delil yapmıştık.” (Enbiyâ 21/91)
Resim
Kullanıcı avatarı
nur-ye
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 9089
Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00

Mesaj gönderen nur-ye »

Resim

Kesrette Vahdet
Vahdette Kesret
Şu AN’a Şâhid
OL! AŞK ı ZEVK et!..


Resim


ZEVK 3761

İZZetli-İSMetli MeRyeM! Suçlu Gibi TaŞ Altında!
RuHun SUya AKSi ÜryÂN! gÖZü GiryÂN KaŞ Altında!
FerCinden FeCRi DoĞuyor!. Kuru Kütük CeNiN VERdi!
“gÖZün Aydın ANNeciğim!” Bir Damla SU-YaŞ, Altı-nda!..


16.07.09 23:41
LeyLde


فَنَادَاهَا مِن تَحْتِهَا أَلَّا تَحْزَنِي قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا
وَهُزِّي إِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُسَاقِطْ عَلَيْكِ رُطَبًا جَنِيًّا
فَكُلِي وَاشْرَبِي وَقَرِّي عَيْنًا فَإِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ أَحَدًا فَقُولِي إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمَنِ صَوْمًا فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنسِيًّا

"Fe nadaha min tahtiha ella tahzeni kad ceale rabbüki tahteki seriyya. Ve hüzzi ileyki bi ciz'in nahleti tüsakit aleyki rutaben ceniyya. Fe küli veşrabi ve karri ayna fe imma terayinne minel beşeri ehaden fe kuli inni nezertü lir rahmani savmen fe len ükellimel yevme insiyya : Derken aşağı tarafından ona şöyle seslendi: «Sakın üzülme, Rabbin senin altında bir su arkı yarattı. «Hurma dalını kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurma dökülsün.» “Ye, iç, gözün aydın olsun. İnsanlardan birini görecek olursan, “Şüphesiz ben Rahmân’a susmayı adadım. Bugün hiçbir insan ile konuşmayacağım” de.” (MeryeM 19/24-26)
Resim
Kullanıcı avatarı
nur-ye
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 9089
Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00

Mesaj gönderen nur-ye »

kulihvani yazdı:Resim


SÖZdeki değil ÖZdeki ÖLüm…

Resim

ZEVK 3756

BİZ Bu ÇÖLde KIT-MîR’iM, NiCe FıRTı-Na GÖRdük!
NiCe NuH’uN GEMi-SîN, SıRR-aT SıRTı-Na GÖRdük!
SeBeB-SiZ SEVgi DE-NeN!. MeRyeM SıRRıyMıŞ MeğeR!
ŞaRTsıZ ŞeM-S-îN AŞ-Kını, ÖL-üM ŞaRTıNa GÖRdük!..


16.07.09 22:30
LeyLde..
Resim
Kullanıcı avatarı
nur-ye
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 9089
Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00

Mesaj gönderen nur-ye »

kulihvani yazdı:Resim

Resim

Resim

ZEVK 3820

ÇÖLden Çıkamaz Kıtmirler! ÇÖPlüğe cANdan Baksa da!
AŞK Ateşinde Pişse de! Nefsini Hasret Yaksa da
Cebrâil de Olsa Korur! FERCini Mâşuka OL-AN!
İSâ (as) Çile Çarmıhında! Meryem (as) in “Ah!” ı AKS’da!..



Çarmıh (char-mıh): f. (Çar: Dört; Mıh: Çivi) Salib. Suçluyu haça germek için kurulmuş, haç şeklinde darağacı. İsa (as) Gerilip çivilendiği çapraz ağaç.
FERC: Yarık, çatlak. Korkulacak yer. Ud yeri. Dişi tenasül âleti.
Mâşuka: Aşk ile sevilen, sevgili.
AKSA: En uzak. En son. Kusvâ. Nihayet. Irak. En uzak. En son. Kusvâ. Nihayet. Irak.Kudüs'te çok eskiden gelen peygamberlerin (A.S.) yaptırdıkları mâbed.


وَالَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهَا مِن رُّوحِنَا وَجَعَلْنَاهَا وَابْنَهَا آيَةً لِّلْعَالَمِينَ

" Velleti ahsanet ferceha fe nefahna fiha mir ruhina ve cealnaha vebneha ayetel lil alemin:
Irzını korumuş olan kadını da (Meryem’i de) hatırla. Ona ruhumuzdan üflemiştik. Kendisini de, oğlunu da âlemlere (kudretimizi gösteren) birer delil yapmıştık.” (Enbiyâ 21/91)
Resim
Kullanıcı avatarı
nur-ye
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 9089
Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00

Mesaj gönderen nur-ye »

kulihvani yazdı:Resim


Yeşil Dünya-Mavi Gökler
Arasında Kuru Dua Ağacım!..
Gözün AydıN sANa'm!..
Meryem ANaam…



ZEVK 3621

YOK Olma Ey Yalan Dünyam! ÇÖKme Sen GÜLüm-Gökyüzüm!
SENsiz YETİMim YEŞİLlim! MAVİLim SENsiz ÖKSÜZüm!
“Kuru Hurmaya SARIL-AN!. HAYY ALLAH!.” de, CENİN DOĞsun!
Kara SEVDÂm-Gecem-LEYLÂm! MECNÛNum- Gönlü Gündüzüm!..


19.05.09 14:34
MRyM de…



Resim


YOR-umSU-z

فَحَمَلَتْهُ فَانتَبَذَتْ بِهِ مَكَانًا قَصِيًّا

"Fe hamelethü fentebezet bihi mekanen kasiyya: Meryem ona hamile kaldı. Bunun üzerine onunla (karnındaki çocukla) uzak bir yere çekildi.” (Meryem 19/23)


فَأَجَاءهَا الْمَخَاضُ إِلَى جِذْعِ النَّخْلَةِ قَالَتْ يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا وَكُنتُ نَسْيًا مَّنسِيًّا

"Fe ecaehel mehadu ila ciz'in nahleh kaletya leyteni mittü kable haza ve küntü nesyem mensiyya: Doğum sancısı onu bir hurma ağacına (dayanmaya) sevketti. «Keşke, dedi, bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!»” (Meryem 19/23)


فَنَادَاهَا مِن تَحْتِهَا أَلَّا تَحْزَنِي قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا

"Fe nadaha min tahtiha ella tahzeni kad ceale rabbüki tahteki seriyya: Derken ona altından nida etti: sakın mahzun olma, rabbın senin altında bir su arkı vücûde getirdi” (Meryem 19/23)


وَهُزِّي إِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُسَاقِطْ عَلَيْكِ رُطَبًا جَنِيًّا

"Ve hüzzi ileyki bi ciz'in nahleti tüsakit aleyki rutaben ceniyya: «Hurma dalını kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurma dökülsün.» (Meryem 19/23)


فَكُلِي وَاشْرَبِي وَقَرِّي عَيْنًا فَإِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ أَحَدًا فَقُولِي إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمَنِ صَوْمًا فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنسِيًّا

“Fe küli veşrabi ve karri ayna fe imma terayinne minel beşeri ehaden fe kuli inni nezertü lir rahmani savmen fe len ükellimel yevme insiyya: “Ye, iç, gözün aydın olsun. İnsanlardan birini görecek olursan, “Şüphesiz ben Rahmân’a susmayı adadım. Bugün hiçbir insan ile konuşmayacağım” de.” (Meryem 19/23)
Resim
Kullanıcı avatarı
nur-ye
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 9089
Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00

Mesaj gönderen nur-ye »

kulihvani yazdı:Resim

GEL DOST!..

Ben “BEN” i BİLir de kara bağlarsam
Dost Dersiyle dertli sînem dağlarsam
Bir SEHER diz çöküp “ÖZ” den ağlarsam
gÖZ Yaşımla abdest alırsam… Gel Dost!..

*

AYRılıp ağyârdan “ŞARK” a vururusam
YÂRimi yâd edip yakîn dururursam
SIRRlarım soyunup “SU” da kururusam
Bir tenhada ÜRYÂN kalırsam… Gel Dost!..

*

“HÂL” İçinde hâl Bulursa hallarım
Çiçekte kurursa taze dallarım
Ben de MERYEM gib BEŞİK sallarım
RUHunu RUHumda bulursam… Gel Dost!..

*

Hâl-i Hazır HAKK’ın hasretin bulup
Gönül Dergâhı’nda gurbetin bulup
Tevhid Tecellîsin Uzletin bulup
İS kucağımda gelirsem… Gel Dost!..

*

DÖNeni DÖNdüren, DÖNmeyen MİL HAYY
Acı – Tatlı – Ekşi - Tuzlu DİL HAYY
Sîreti Âlimdir.. sûret HARF BİL HAYY
AHAD Süveydâsı’n BİLirsem… Gel Dost!..

*

NEY gibi boşalıp gÖNlünü GÖRüp
gÖNlümden gÖNlüne GönÜL üfürüp
SIR-AT’ın sırtına AŞK ATI’n SÜRüp
Cehennemde Cennet OLursam… Gel Dost!..

*

Melamî Meşrebim İhvanî Sefîl
Tevhid temâşâda eğlenme gâfil
SEVen, SEVilene Ezelden kefil
Gam değil gurbette Ölürsem… Gel Dost!..


04. 11. 96 21:09 ev..
Resim
Kullanıcı avatarı
nur-ye
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 9089
Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00

Mesaj gönderen nur-ye »

halimkok yazdı:
İnsana yolu gösteren derttir, hem de her işte. İnsan, hangi işe koyulursa koyulsun, o işin derdi, o işin hevesi, aşkı, gönlünde doğmazsa adam, o işe girişemez; o iş, dertsiz kolay gelmez ona. İster dünya olsun, ister âhiret... İster alış-veriş olsun, ister padişahlık... İster bilgi olsun, ister yıldız; isterse başkası; hepsi de böyledir.

Meryem de doğum ağrısı başlamadan baht ağacının yanına gitmedi. "Doğum ağrısı, onu hurma ağacının dibine sevk etti." Onu, ağaca götüren o dertti de kuru ağaç meyve verdi. Beden Meryem'e benzer.
Her birimizin bir Îsâ'sı var. Bizde dert meydana gelirse Îsâ'mız doğar; fakat dert olmazsa Îsâ, geldiği o gizli yoldan gider, gene aslına kavuşur; ancak biz mahrum kalırız; faydalanamayız ondan.

Can, iç âlemde yokluk-yoksulluk içinde; tabiat dışarda nimetlere gark olmuş. Şeytan, yiyip içmeden mîde fesâdına uğramış, Cemşîd'se daha sabah kahvaltısı bile etmemiş.

***

Meryem'in anası, Meryem'i doğurunca onu, Tanrı evine adamış, ona hiçbir iş buyurmamayı kurmuştu. Götürdü, mescidin bir bucağına bıraktı. Zekeriyyâ, onu yetiştirmek istedi; fakat herkes de bu işi, üzerine almayı dilemedeydi. Aralarında kavga çıktı; herkes, ben yetiştireceğim demedeydi.

O zamanın töresi şuydu: Herkes, suya bir sopa atardı; kimin sopası suyun üstünde durursa o iş, onun olurdu. Tesâdüf bu ya, Zekeriyyâ'nın falı düz geldi. Evet dediler, çocuğu o yetiştirecek; hak onun. Zekeriyyâ, hergün, Meryem'e yemek getirirdi. Hangi yemeği getirirse mescidin bir bucağında o yemeği bulurdu.

Birgün Meryem'e; "Seni ben kabullendim, bu yemeği nerden getiriyorsun" dedi. Meryem; "Yemeğe ihtiyâcım oldumu, ne istiyorsam Ulu Tanrı gönderiyor" dedi. O'nun rahmetine son yok, kim O'na dayanır, güvenirse
dayancı-güvenci hiç yitmez.

Zekeriyyâ dedi ki: "Yârabbi, herkesin dileğini veriyorsun; benim de bir dileğim var; sen müyesser et. Bana öylesine bir erkek evlât ver ki senin dostun olsun; ben teşvik etmeden seninle düşsün-kalksın, sana ibâdette bulunsun."

Ulu Tanrı, Yahyâ'yı verdi ona; hem de Zekeriyyâ'nın beli iki kat olduktan, iyice arık bir hale geldikten sonra. Anası da gençken kısırdı, ihtiyarlamışken iyiden-iyiye hayız gördü, gebe kalıp doğurdu.
Bunlara bak da bil ki bütün bunlar, Tanrı gücüne karşı bahanedir ancak.

Herşey O'ndan, herşeyde hükmeden, hem de kayıtsız hükmeden O. İnanmış, o kişiye derler ki; Bu duvarın ardında birisinin bulunduğunu, biz onu görmediğimiz halde onun, bizim hallerimizi, bir-bir bildiğini,
gördüğünü bilir; hayır, bunların hepsi de hikâyeden başka birşey değil diyen, inanmayan kişinin aksine iyiden-iyiye inanır buna. Zâti inanmayanın da birgün kulağını burarlar; pişman olur, ah der, kötü söyledim, yanıldım; meğer hep oymuş, bense o, yok diyordum.

Meselâ sen rebap çalmadasın; biliyorsun ki ben, duvarın ardındayım; rebap çalar-durursun, hiç ardını-arasını kesmezsin.

Şu namaz, bütün gün kıyâmda, rükûda, secdede durman için konmamış Ya ?; Maksat, namazda, sende beliren halin, daima sende olmasıdır. Uykuda, uyanıklıkta, birşey yazarken, birşey okurken, hâsılı
bütün hallerde Tanrıyı anıştan ayrılmamalısın ki "Onlar, namazlarını boyuna kılarlar" sırrına eresin, buna erenlere katılasın. Zâti şu söylemek, susmak, yemek, uyumak, öfkelenmek, bağışlamak, gibi bütün haller,
bütün huylar, değirmenin dönüşünden başka birşey değil. Değirmen de kesin olarak suyla döner. Çünkü susuz sınamıştır kendini o. Peki, şimdi değirmen, bu dönüşü kendinden bilirse bilgisizliğin, hiçbir şeyden
haberi olmayışın ta kendisidir bu. Bu dönüş de vardır, meydan da var; çünkü bu dünyanın halleridir bunlar.

Tanrıya yalvar, sızlan; "A benim Tanrım, şu dönüşten başka, cansal bir dönüş ver bana, onu müyesser et bana; bütün dilekleri veren sensin; senin keremin, rahmetin bütün varlıklara genel olarak sunulmada" de.
Soluktan-soluğa dileklerini Tanrıya bildir; boyuna an onu. Çünkü onu anış, can kuşuna güç-kuvvettir, kolkanat, O dileğe, bir uğurdan ulaşırsan nur mu, nur olur bu; tam ulaşamazsan Tanrıyı anmakla azar-azar,
yavaş-yavaş için aydınlanır, dünyadan kesilir-gidersin. Meselâ bir kuş, göğe doğru uçmak ister; göğe ulaşamasa da soluktan-soluğa yeryüzünden uzaklaşır, öbür kuşlardan daha yücelerde uçar. Meselâ bir
hokkada misk var, hokkanın ağzı da dar; içine el sığmıyor; miski çıkarmana imkân yok. Bununla beraber elini sürdükçe elin kokmada, burnuna o güzelim koku geliyor, seni hoş bir hale getiriyor ya. Tanrıyı anış da böyledir işte. Zâtına erişmesen de ulular ulusu Tanrıyı anışın tesirleri olur sana; onu anıştan pek büyük faydalar elde edersin.

Fihimafih' ten


= = = = = = = = = = = = =


Agâh ol ki velîler, zamanın israfil’idirler. Ölüler, onlardan can bulur, gelişirler. Ölü canlar, ten mezarında kefenlerine bürünmüş yatarlarken onların sesinden sıçrayıp kalkarlar
Derler ki: Bu ses, öbür seslerden bambaşka; çünkü diriltmek Tanrı sesinin işidir. Biz öldük, tamamiyle çürüdük, mahvolduk. Fakat Tanrı sesi gelince hepimiz dirildik, kalktık.

Tanrı sesi ister hicab ardından, ister hicabsız gelsin...Cebrail, Meryem’e, yakasından üfleyerek ne verdiyse Tanrı sesi de insana onu verir.

* * *
Demirden yapılma ayna suretler içindir. Can yüzünün aynasıysa çok pahalı, çok değerlidir. Can aynası ancak sevgilinin yüzüdür. O sevgilinin yüzü ki, o diyardan.

Dedim ki: Ey gönül sen küllî bir ayna ara. Denize git, ırmaktan iş bitmez!
Kul, bu istek yüzünden civarına geldi. Meryem’i hurma fidanına derdi çekti.
Gönlüm, gözünü görünce o görmemiş göz yok oldu; gönlüm gözün ta kendisi kesildi.

* * *

Göz nuru iç yağıyla eş olmuştur, gönül nuru bir katre kanda gizli.
Neşe ciğerin kızılındandır, gam karasında; akıl bir mum gibi beynim içinde.
Bu alâkadar keyfiyetsiz bir tarzdadır. Akıllar, bu keyfiyetsizliği bilmede âcizdir.
Külli can, cüzi cana alâkalandı; can ondan bir inci alıp boynuna koydu.
Meryem nasıl gönüller alan Mesih’e gebe kaldıysa can da onun gibi koynuna aldığı o inciden gebe kaldı.

* * *



Allah, göklerden, yerlerden, ârazdan, âyandan ne verdi ve ne yarattıysa hepsini de ihtiyaca karşılık olarak vermiş, yaratmıştır. Bir şeye muhtaç olmalı, o ihtiyacı elde etmeli ki Allah ihsan etsin. “ Allah, bunalan kişinin duasını kabul eder. “ Bunalma, bir şeye hak kazanmış olmaya şahittir.

Küçücük bir çocuk olan İsa’yı dile getirip konuşturan, Meryem’in derde düşüp niyaz etmesidir. Meryem’in cüz’ü olan İsa, Meryem’in diliyle değil, kendi diliyle onun yerine söz söyledi. Senin cüz’ünün cüz’ü de gizlice söz söyler durur.

A kişi, elin, ayağın sana şahit olur. Niceye bir münkirliğe el sunacak, ayak atacaksın? Anlatılanı anlamaya, söyleneni dinlemeye liyakatin yoksa söz söyleyenin söyleme kabiliyeti seni görür anlar… yatar, uyur!

Arayan, aradığını bulsun diye yerden ne biterse ihtiyaç sahibi için biter
Allah, gökleri yarattıysa ihtiyaçları gidersin diye yarattı.

Nerede dert varsa deva oraya gider, nerde yoksulluk varsa nimet oraya varır.Müşkül neredeyse cevap oradadır, gemi neredeyse su orada!
Suyu az ara, susuzluğu elde et de sular yukardan da coşsun, aşağıdan da fışkırsın!
Boğazcağızı nazik yavrucak doğmasaydı onu besleyecek süt nasıl olur da memeden akardı?
Yürü, bu inişlerde, bu yokuşlarda koş da susa hararetlen!

Ey ulu er, ondan sonra havadaki arı(gibi) bulutlardaki ırmakların sesini iç!
İhtiyacın, otlardan, sebzelerden az mı ki suyun önünü keser, sebzelere akıtırsın…
Suyun kulağını çeker, kurumuş nebatlar yeşersin, gelişsin diye o tarafa yürütürsün.
Cevherleri gizli olan can ekinleri için de Kevser suyuyla dolu rahmet bulutları var. Susuz kal, susa da sana “
Onları Rableri sular “ hitabı gelsin…
Allah, doğrusunu daha iyi bilir!

***


Ruhulkudüs’ün Meryem’e, Meryem çıplak bir halde yıkanırken bir insan
şeklinde görünmesi, Meryem’in Ulu Allah’ya sığınması


Fırsat elden çıkmadan Meryem gibi sen de surete “ Senden Rahman’a sığınırım” de.

Meryem yapayalnızken canlara can katan birisini gördü. Bu adam, öyle güzeldi ki gönülleri alıyordu.
Ruh-ul Emin, onun gözünün ay gibi güneş gibi yerden doğuverdi.
Güneş, doğudan nasıl çıkarsa o da örtüsüz, nikâpsız Meryem’in önünde yerden doğdu.
Meryem çıplaktı, bir kötülük yapar diye korktu, eli ayağı titremeye başladı.

Gördüğü adam öyle dilberdi ki Yusuf bile görse Yusuf’u gören kadınlar gibi şaşırıp kalır, ellerini doğrardı. Gönülden baş gösterip çıkan bir hayal gibi o gül yüzlü, Meryem’in önünde topraktan bitivermişti. Meryem, kendisinden geçti ve bu dalgınlık âleminde, bu adamdan Allah’ya sığınayım dedi.
O yeni, yakası temiz kızın âdetiydi, bir şeyden ürktü mü pılısını pırtısını gayp âlemine çeker, Allah’ya sığınırdı.

Dünyanın kararsız bir âlem olduğunu görmüş, ihtiyata riayet ederek Allah’ya sığınmayı âdet edinmişti.

Bu suretle de ölüm zamanına dek gideceği yolu düşmanın kesmemesini diler, Allah tapısının kendisine bir kale olmasını temin etmek isterdi.

Allah’a sığınmadan daha iyi bir kale görmemişti; bu yüzden de kale civarında yurt edinmişti. Meryem o akılları yakan, ciğerleri oklayan bakışları gördü. Padişahta o bakışlara kulağı küpeli bir köle olmuştu, asker de…o bakışlar, akıl padişahlarının akıllarını almış, onları divaneye döndürmüştü! O güzel gözler, yüz binlerce padişahı fermanlı köle yapmış, yüz binlerce dolunayı hilâl haline getirmişti.

Zühre de bile ondan bahsetmeye kudret yoktu… Aklı kül bile onu görünce noksanlaşırdı. Ben ne söyleyebilirim, ağzı, ağzımı kapattı; söylemeye takatim kalmadı ki! Ben, yalnız o ateşin bir dumanıyım ateşe delâlet etmekteyim. O padişahtan uzaktayken, onu görmeden hakkında ne söylenmişse hepsi de asılsız, hepside saçma! Zaten güneşe, âlemi kaplayan nurundan başka bir delil olamaz ki. Gölgenin on delâlet etmesine imkân mı var? Gölge, onun yanında hor, hakir olup kalıyor ya… işte bu, kâfi ona!

Bu ululuk, ona tam doğru bir delil: bütün anlayışlar geridedir, o ilerde!
Bütün anlayışlar topal eşeklere binmiş… o, ok gibi uçup giden rüzgâra!
Padişah kaçarsa tozunu bile kimse bulamaz… onlar kaçarlarsa padişah, yolarını kesiverir! Âlemde bütün anlayışlar, durup dinlenmezler… meydanda koşup yelme zamanıdır, oturup zevkle içkiye dalma zamanı değil! Birinin vehmi, bir doğan gibi uçup geçer, öbürünün vehmini mesafeleri delip geçen ok gibi uçar!

Öbürünün ki yelken açmış gemi gibi gider… bir başkasınınkiyse her an gerileyip durur!
Bütün bu vehimler, bütün bu anlayış kuşları, uzaktan bir av gördüler mi hep birden saldırırlar.
Av ortadan kayboldu mu şaşırırlar, baykuşlar gibi viranelere dalarlar!
O av tekrar nazlana, nazlana salınsın, görünsün diye bir gözünü açıp bir tekini yumarak beklerler.
Av gecikince beklemekten usanır, sıkılırlar da acaba gördüğümüz av mıydı, hayal miydi derler.


***


Ruhulkudüs’ün Meryem’e “ Ben Allah elçisiyim, benden korkma, gizlenme… Allah’nın emri bu “ demesi


O Allah rahmetini gösteren melek, Meryem’e bağırdı: “ Ben, Allah tapısının eminiyim, benden ürkme.Allah'ın yücelttiği kimselerden baş çekme. Bu çeşit güzel mahremlerden çekinme!”

Hem bu sözleri söylüyordu, hem de dudaklarından pak nurlar çıkıyor, birbirine ulanıp göğe ağrıyordu. Melek diyordu ki:
“ Sen, benim varlığımdan yokluğa kaçıyorsun ama ben yokluktan bir padişahım, bir bayrak sahibiyim. Zaten yurdum orası, ağırlığım da orada… sana görünen bir suretimden ibaret.

Ey Meryem, bir bak hele… ben, anlaşılması müşkül bir nakışım, hem hilâlim, hem gönüllerde ki hayal! Gönlüne bir hayal geldi de yerleşti mi nereye kaçsan o seninledir.

Ancak gelip geçici bir aslı olmayan hayal müstesna… o çeşit hayal yalancı sabah gibi gözden kayboluverir.Ben ise Allah nurundan doğmuş düpedüz sabahım… gündüzümün etrafında gece, hiç dönüp dolaşamaz.
Kendine gel… Lâhavle deyip durma ey İmran’ ın kızı… ben zaten buraya Lâhavle makamından gelip düştüm. Daha Lâhavle denmeden önce Lâhavlenin nuru benim aslımdı, benim gıdamdı.
Sen, benden Allah’a sığınmadasın ama ben o sığındığın Allah’ın ezelde düzüp koştuğu bir suretim zaten.

Seni defalarca kurtaran o sığındığın makam, benim makamım… Allah’a sığınırım diyorsun ya; o sığınmak yok mu? Ben ta kendisiyim zaten.
Tanımazlıktan beter bir âfet yoktur. Sen, sevgilinin yanındasın da aşkbazlığı bilmiyorsun. Yari, ağyar sanmada, neşeye gam adını takmaktasın.
Sevgilimizin şu miskler gibi saçları, biz deli olursak zincirimiz olur!

Nil gibi akıp duran şu lûtuf, biz firavun muyuz… kan kesilir bize!
Kan, aklını başını al, ben suyum, dökme beni… ben Yusuf’um fakat sana kurt gibi görünüyorum a savaşçı der.

Sen görmüyorsun yoksa… halim, selim sevgili, onunla zıt oldun mu yılanlaşır. Halbuki ne eti başkalaştı, ne yağı… sen onu kötü gördün de ondan kötüleşti!”

***

Sureti fânidir; o bir ayna kesilmistir... o aynada baskalarının yüzünden gayrı bir sey görünmez.
Tuh der tükürürsen kendi yüzüne tükürmüs olursun... aynaya vurursan yine kendine vurursun.
Orada çirkin bir surat görürsen gördügünde sensin... İsa ve Meryem’i görürsen yine gördüklerin senden ibarettir.
O ne budur, ne o... her şeyden arı durudur... yalnız senin önüne senin suretini kor.
Söz buraya gelince dudak yumuldu... kalem buraya gelince kırıldı, durdu!


Mesnevi'den
Resim
Kullanıcı avatarı
nur-ye
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 9089
Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00

Mesaj gönderen nur-ye »

halimkok yazdı:
• İnsan Hz. İsa olursa, elbette koşa koşa Hz. Meryem'in yanına gelir. Eğer insan seklinde eşek ise, eşeklerin yanına varır.

• Emanet, gizli olan, görünmeyen sevgiliden gizlice verilmedikçe, Mesih'in nurlarından gönül Meryem'i gebe kalmaz.

• Sevgilim! Ümitsizliğe düşme; yeni bir ümit belirdi! Çünkü bütün canların ruhu gayb âleminden çıktı geldi!

• Ümitsizliğe kapılma; her ne kadar Hz. Meryem senden uzaklaştı ise de, Hz. İsa'yı gökyüzüne, ötelere çeken nûr geldi yetişti!

• Ey can; ümitsizliğe düşme! Su zindanın karanlığı içinden Hz. Yusuf'u aydınlığa çıkaran, kurtaran padişah geldi!

• Hz. Yakup, gizlilik perdesinden dışarı çıktı; Züleyha'nın perdesini yırtan Yusuf(a.s.)geldi!

• Ey geceyi seher vaktine kadar; "Ya Rabbî, ya Rabbî!" diyerek geçiren Hakk aşığı! 0 eşsiz Varlık, senin; "Ya Rabbî, Ya Rabbî!" demeni duydu ve sana acıdı da geldi; gönlünde yer ayırdı!

• Ey göklerden, ötelerden gelen yemekle sahur yiyip oruç tutan; orucunu aç, hoş bir şekilde iftar et! Çünkü bayram Hilali göründü!

• Feryad ki, Hz. Meryem ilahî bir ruh ile bir başka renge girdi, bir başka hale büründü. Feryad su halden ki, ben artık feryad etmeyi de bilmiyorum.

• 0 renkten nasıl da renksiz hale geldim! 0 alına dökülen kıvrım kıvrım saçlar yüzünden salkıma döndüm. Ya Rabbî, o mum yüzünden pervane gibi oldum, yandım, yakıldım.

• Dedim ki: "Ey ay yüzlü sevgili senin bugün bir başka güzelliğin var." 'Git!" dedi, "Bana böyle söyleme, bana bir insan gözü ile bakma!"

• Bazen beşiğinde konuşan İsa gibi bastan basa dil kesildim. Bazen de Hz. Meryem gibi susan bir gönül oldum.

• Hz. İsa'nın, Hz. Meryem'in kaybettikleri bir şey vardı ya, eğer bana inanırsan bil ki; o kaybedilen şey ben oldum.

• Biz Hz. İsa gibi su beden beşiğinde bağlıyız ama Hz. Meryem gibi Allahın nuruna gebe kalmışız. "Meryem Suresi, 19/16–24. ayetlere işaret var."

• Bizi bu cüzî akılda arama! Biz onun ask ovasına dalmışız, cüz'lerden kurtulmuşuz.

• Aşk delidir, ama biz delinin delisiyiz. Nefs-i emmare kötülükleri emrediyor. Biz onu emrimiz altına almışız.

Ben güzel gülüşlü İsa'yım. Su ölü dünya benimle dirildi. Fakat ben Allah'a mensubum. Benim, Meryem'le bir ilgim yok!

• Ben, aşktan, sevgi sözünü duydum da susmayı kendime huy edindim. Aşka deyiniz ki; "Ben artık dostla konuşurken 'hayır, neden' sözlerini söyleyemem."

• Seher rüzgârının nefesi, Cebrail (a.s.) gibidir; ağaçlar da Meryem'dir! 0 nefesin el oyununa bak ki, çiçek tozlarını dalların üstüne serper de, karı ile kocanın yaptıklarını yapar!

• Meryem oğlu Hz. Isa gibi göklere çık da, Meryem oğlu İsa’nın eşeğini yeryüzünde bırak!

• Hz. Meryem'in İsa'sı göğe çıktı da, eşeği aşağıda kaldı! Benim de su bedenim, gölge varlığım yeryüzünde kaldı da, gönlüm göklere, ötelere yükseldi!

• Oruç, Meryem oğlu İsa’ya zemzem oldu. Oruç yolculuğuna çıktı da dördüncü kat göğe yükseldi.

Gönle gamdan bir peygamber gelince, ötelerden Cebrail gönle iner. Düşünce Meryem gibi yüzlerce İsa’ya gebe kalır.

• Meyve ağaçlarının dallarına çiçeklerden sonra gelen olgunlaşmış Meryemler, kendilerine dokunulmamışken gebe kalmışlar, arifler de ağaçların altlarına oturmuşlar. Allah'ın yaratma gücünü, büyüklüğünü, kudretini düşünerek gönüllerini ona vermişler, ona yüz çevirmişler.

• Ağaçların çiçeklerle dolu dallarının hepsi de, sanki Hz. Meryem gibi meleklerin nefesi ile gebe kalmışlar ve zamanı gelince güzel kokulu, hoş renkli, tatlı meyveler dünyaya getirecekler! Zaten ağaçların, fidanların hepsi de, kara topraktan doğmuş birer huri!

• Kuruluktan, yaslıktan, her şeyden münezzeh olan Hakk'tan gönül Meryem’ine bir suret geldi!

• Gönüllerde dolasan elçi, içinde ruhun gizli olduğu bir nefes ile gönül Meryem’ini gebe bıraktı!

Divan- Kebir'den
Resim
Kullanıcı avatarı
nur-ye
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 9089
Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00

Mesaj gönderen nur-ye »

halimkok yazdı:İSA KELİMESİNDEKİ HİKMET-İ NEBVİYYE

Meryem’in suyundan veya
Balçıktan yapılmış beşer suretindeki Cebrail’in soluğundan
“Siccin” olarak adlandırdığın tabiattan,
Ruh, o tertemiz olanda (yani, Meryem’de), oluşa geldi [tekvin].

Bundandır ki, onda (bedeninde) tayin olunan ikameti uzadı
Bin yıldan fazla bir zaman kadar.

O ancak Allah’tan bir ruhtur
Yüce ve aşağı olanda etkide bulunmasını sağlayan
Rabbine olan nisbeti doğrulansın diye
Ölüleri diriltti ve çamurdan kuş inşa etti.
Allah onun cismini temizledi ve ruhunu tenzih etti
Ve tekvinde onu Kendine benzer kıldı.

Bil ki, ruhların kendilerine özgü olan niteliği, ilişkilendikleri bir şeyin canlılık
kazanarak, hayatın, ilişkilendikleri bu şeyden yayılmasıdır. Ve işte Samirî, bundandır
ki, resulün –ki o Cebrail’dir ve o da Ruh’tur– izinden bir avuç kadar aldı. Çünkü
Samirî (Musa’dan öğrendiğince) işin ne olduğunu (yani, Cebrail’in ruh olduğunu ve
ruhun dokunduğu yerde hayatın akmaya başladığını) biliyordu. İmdi, onun Cebrail
olduğunu anlayınca, üzerine dokunduğu şeyde hayatın akmaya başladığını bildi.
Böylece resulün izinden bir parça alarak, bunu buzağıya koydu. Ve buzağı
böğürmeye başladı. Çünkü buzağının çıkardığı ses, böğürmedir. Eğer, aldığı parçayı,
başka bir surete yerleştirseydi, (bir-olan-ruh, mahallin gereğince zahir olduğundan) o
suretten ancak o suretin kendisine özgü olan ses çıkardı ve bu sesin ismi de o surete
nisbet olunurdu — tıpkı, homurdanmanın deveye, gümürdemenin koça, melemenin
koyuna ve konuşmanın insana nisbet olunması gibi.

İmdi, hayatın, şeylere yayınmış olan kadarına “lâhut” (yani, İlahi Tabiat) adı verilir.
Ve “nâsut” (yani, İnsan Tabiatı) bu ruhun, kendisiyle kaim olduğu mahaldir ve
nâsut’a ruh ile kaim olmasından dolayı (mecaz olarak) “ruh” denilir.
Cebrail’in ta kendisi olan Ruhü’l-Emin Meryem’e kusursuz bir insan suretinde
göründüğünde, Meryem onu kendisiyle birleşmek isteyen bir beşer sanarak –bunun
izin verilmeyen bir şey olduğunu bildiğinden– kendisini bu adamdan kurtarması
için bütün varlığıyla Allah’a sığındı. Böylelikle, eksiksiz bir şekilde Allah’ın
huzurunda olmaklığa erişti, yani manevî ruha. Eğer Cebrail, bu durumda bulunan
Meryem’e o anda üfleyecek olsaydı, İsa –annesinin o anki halinden dolayı–
yaratılışının çirkinliğine kimsenin tahammül edemeyeceği bir kimse olarak ortaya
çıkardı. Ve Cebrail Meryem’e;

“Ben yalnızca Rabbinin elçisiyim; sana tertemiz bir
çocuk bağışlamak için geldim” [Meryem Suresi, 19/19] dediğinde, Meryem’in
sıkıntısı geçti ve göğsü genişledi. İşte o anda Cebrail, İsa’yı ona üfledi. Cebrail,
Allah’ın Kelimesi’ni Meryem’e aktardı — tıpkı Resul’ün (sav) Allah’ın Kelamı’nı
kendi ümmetine aktarması gibi: “O, Allah’ın, Meryem’e ulaştırdığı kelimesidir ve
O’ndan bir ruhtur” [Nisa Suresi, 4/171].

(Bu üflemenin ardından) Meryem’de şehvet yayıldı. Dolayısıyla da İsa’nın bedeni
Meryem’deki gerçek sudan [mâ-i muhakkak] ve Cebrail’deki –nefesinin neminde
yayınmış olan– vehmî sudan [mâ-i mütevehhem] yaratıldı. Çünkü, canlı olan
bedenin nefesi, bir miktar su içermesinden dolayı nemlidir. Böyle olunca, İsa’nın
bedeni, vehmî sudan ve gerçek sudan yaratıldı [tekevvün]. Ve bu insan türünde
tekvin’in bildik şekilde olabilmesi için, (İsa’nın yaratılışı) annesinden ve Cebrail’in
insan suretinde görünmesinden [temessül] dolayı insan suretinde oldu.

Ve İsa, ölüye hayat verdi, çünkü İsa İlahi Ruh’tur. Ve hayat verme Allah’a ve üfleme
İsa’ya aitti — tıpkı üflemenin Cebrail’e ve Kelime’nin Allah’a ait olması gibi. İmdi,
İsa’nın ölüleri diriltmesi –bu dirilme onun üflemesiyle zahir olduğundan dolayı–
gerçek bir diriltmeydi. Ve ölüleri diriltmesinin kendisinden olduğu bir vehimdi —
diriltme Allah’tandı. Böyle olunca İsa, üzerine halk olunduğu kendi hakikatından
dolayı –ki İsa’nın vehmî su ve gerçek sudan yaratıldığını söylemiştik– gerçek
diriltmeyle [ihyâ-yı muhakkak] vehmî diriltmeyi [ihyâ-yı mütevehhem] kendinde
topladı. Bir yönden bakıldığında, diriltme ona gerçekleme [tahkik] yoluyla, ve bir
diğer yönden bakıldığında da vehim [tevehhüm] yoluyla nisbet olunur.
“Ölüleri diriltirim” [Âl-i İmran Suresi, 3/49] — bu, gerçekleme [tahkik] yoluyladır. Ve,
bundan önce, “O balçığa üflerim de, Allah’ın izniyle, o bir kuş olur” [Âl-i İmran
Suresi, 3/49] — bu da, vehim yoluyla diriltmedir. Yukarıda anılan ayette, “Allah’ın
izniyle” olan şey, “kuşun olmasıdır,” “üflemek” değil. Ama “Allah’ın izniyle” olanın
“üfleme” olması da olasıdır — (ki bu durumda, İsa’nın balçıktan yapmış olduğu şey)
duyumsal cismanî sureti dolayısıyla kuş olur (yoksa hakiki ruhani sureti dolayısıyla
değil).

Ve aynı şekilde, “Benim iznimle anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştiriyordun”
[Mâide Suresi, 5/110] ayetinde de durum böyledir ve İsa’ya ve Allah’ın iznine ve
Kur’an’da buna benzer olarak “İznimle” ve “Allah’ın izniyle” biçiminde sözü
edilenin iznine nisbet olunan ne varsa hepsi böyledir (yani, bunlar, hakikat ve vehim
yönünden söylenmiştir). Eğer, “Allah’ın izniyle” olan şey “üflemek” ise, o halde
üfleyenin üflemesine izin verilmiştir (yani, izin verilen üflemenin kendisidir),
böylelikle (Allah’ın izniyle olan) bu üfleme yoluyla kuş yaratılır [tekvin].

Eğer “Allah’ın izniyle” olan “üfleme” değilse, o halde, kuşun yaratılması Allah’ın izniyle
olmuştur — ki bu durumda “Allah’ın izniyle” olan, “kuşun olması”dır. Ve hiç
kuşkusuz, emirde (yani, İsa’nın yaratılışına yönelik İlahi Emir’de) vehim [tevehhüm]
ve gerçek [tahakkuk] olmasaydı, bu suret (yani, kuşa üflenmesi ve kuşun yaratılması
sureti), bu iki yönü kabul etmezdi — ama İsa’nın oluşumunun bunu vermesinden
dolayıdır ki, bu iki yöne (yani, vehim ve gerçeğe) sahiptir.

Ve İsa, öylesine bir alçakgönüllülük ile ortaya çıktı ki, cizyeyi alçakgönüllü bir
şekilde ödemelerini, kendilerine bir tokat atılacak olursa, öbür yanaklarını
çevirmelerini, tokat atan kimseye karşı gelmemelerini ve kısas talep etmemelerini
ümmetine bir şeriat kıldı. Bu alçakgönüllülük, ona annesi yönündendir. Çünkü
kadında aşağıdalık [süfl] sözkonusudur ve kadın, hükmen ve duyumsal olarak
erkeğin altında olmasından dolayı alçakgönüllüdür.

Öte yandan ise, kendisinde bulunan hayat verme ve iyileştirme yetisi, beşer
suretindeki Cebrail’in üflemesi yönündendir. Eğer Cebrail, beşer suretinde gelmeyip;
ister hayvan, ister bitki veya cansız olsun, başka bir unsursal varoluş suretinde
gelmiş olsaydı, İsa’nın –Cebrail’in geldiği bu surete bürünmedikçe ve bu surette
zahir olmadıkça– ölüleri diriltmesi sözkonusu olmazdı. Eğer Cebrail –kendi
tabiatının ötesine geçmeksizin, ki geçmesi sözkonusu değildir– unsurlar ve erkânla
ilişiği olmayan kendi nuranî suretinde gelmiş olsaydı, İsa, annesi yönünden olan
unsursal beşer suretinde zahir olduğunda değil, ancak bu nuranî tabiat suretinde
zahir olduğunda ölüleri diriltebilirdi.

Ve İsa, ölüleri dirilttiğinde ona “O’dur ve O değildir” denildi ve ona bakışta hayret
ortaya çıktı. Nitekim, bir beşerin ölüleri dirilttiğini gördüklerinde, düşünsel
kurgulamalarıyla akılyürütenler hayrete düştü — çünkü ölünün, yalnızca bedensel
olarak değil, aynı zamanda söz söyler olarak diriltilmesi ilahi bir niteliktir [hasâis-i
ilahiyyedendir]. Bakan kişi, beşer suretini ilahi etkiye bürünmüş olarak görünce
hayrete düştü.

Bu durum, bazılarını “hulûl”den sözetmeye ve ölüleri diriltmesinden dolayı da “o
Allah’tır” demeye götürdü. Bundandır ki, onlara “kafir” dendi — ve “küfür” örtmek
demektir. Çünkü onlar, ölüyü dirilten Allah’ı, İsa’nın beşerî suretiyle örttüler [setr].
Bundandır ki, Allahu Teala, “‘Allah odur, Meryem oğlu Mesih’dir’ diyenler kafir
oldular” [Mâide Suresi, 5/17] buyurdu. Bu kimselerin, bu sözleriyle (Mutlak Hakk’ı
yalnızca İsa’nın taayyününe özgü kılmalarından dolayı) hem hata etmeleri, hem de
(Hakk’ı İsa’nın beşerî sureti ile örtmekle) kafir olmaları, “o Allah’tır” demelerinden
olmadığı gibi, “Meryem oğludur” demelerinden de değildir — bu ikisini biraraya
getirip, “Allah odur, Meryem oğlu Mesih’tir” demelerindendir. Onlar, (İsa’nın beşerî
suretinin) ölüyü diriltmesinden dolayı, Allah’ı, “Meryem oğludur” sözüyle, o beşer
suretine indirgeyerek saptılar — ve o, hiç kuşkusuz Meryem’in oğludur.
Ama onların bu sözünü işitenler sandılar ki, bu sözü söyleyenler uluhiyeti surete
nisbet ettiler ve onu suretin aynı kıldılar.

Halbuki onlar böyle yapmayıp, İlahi Huviyeti işin başından
(yani, İsa’nın zuhurunun başlangıcından itibaren)
beşer suretine özgü kıldılar — ki bu (suret de, onlara göre) Meryem’in oğludur.
Dolayısıyla onlar, sureti (yani, İsa’nın beşerî suretini) hükümden (yani, İsa’nın beşeri
suretinden ortaya çıkan ölüyü diriltme hükmünden) ayırdılar (ve böylece İsa’ya
bakıp, ‘bu beşerdir’ dediler; ölüyü diriltmesine bakıp, ‘Allah’a özgü olan bu halin
beşerden ortaya çıkması olmayacak bir şeydir’ dediler. Böylece: “Muhakkak Allah,
Meryem oğlu İsa suretindedir” dediler).

Nitekim Cebrail beşer suretinde geldiğinde üflemedi. Sonradan üfledi. Böyle olunca, suret ve üflemeyi ayırdı. Dolayısıyla, üfleme suretten ortaya çıkmış olsa bile, suretin zatî bir niteliği değildir.
Böyle olunca, insanlar arasında İsa’nın mahiyeti hakkında görüş farklılıkları ortaya
çıktı.

İmdi, beşer sureti yönünden ona bakan kişi, “O, Meryem’in oğlu Mesih’dir”
der. Ve beşer olarak görünen sureti yönünden ona bakan kişi, onu Cebrail’e nisbet
eder. Ve kendisinden ölüyü diriltmesinin zahir oluşu yönünden bakan kişi, onu ruh
yoluyla Allah’a nisbet eder ve “O, Allah’ın Ruhudur [Ruhullah]” der — yani o,
üflediği kimseye hayat verendir. Kimi zaman, edilgenlik çekimiyle, onda Hak
vehmolunur. Kimi zaman onda Melek vehmolunur ve kimi zaman da onda insanın
beşer olmaklığı vehmolunur.

Böylece, kendisine bakanlar üzerinde bu yönlerden
hangisi egemense, İsa o yönde olur. Ve o Allah’ın Kelimesi’dir ve Allah’ın Ruhu’dur
ve Allah’ın kuludur. Ve beşerî duyumsal surette böylesi bir durum bir başkası için
sözkonusu değildir. Her kişi kendi babasına nisbet olunur [mensub], Kendi Ruhunu
beşer suretine üfleyene değil. Çünkü, gerçekte Allah insan bedenini düzenlediğinde
[tesviye], Kendi söyleyişiyle, “Ona şekil verdiğimde ve ona üflediğimde” [Hicr
Suresi, 15/29] — yani, ona Kendi Ruhu’ndan üflediğinde, onun varlığındaki ve
ayn’ındaki ruhu Kendisine nisbet etti. Ama İsa için, bu böyle değildir: onun
bedeninin düzenlenişi, Ruh’un üflenişinde içkindir — ki bu durum, sözünü ettiğimiz
gibi, başkaları için sözkonusu değildir.

Varolan herşey, Allah’ın sonu gelmez kelimeleridir, çünkü varolan herşey
“Ol”dandır ve “Ol” [Kün] Allah’ın Kelimesi’dir. İmdi, Kelime (mutlaklık ve ahadiyet
üzere olup, herhangi bir sıfatla sıfatlanmamış olan) O’na (yani, Hakk’ın Mutlak
Zatı’na) nisbet olunabilir mi — ki bu takdirde, (“Ol” Kelimesi’nin) mahiyeti
bilinemez (çünkü Hakk’ın kelamı, bu mertebede, Zatı’nın aynıdır). Ya da, Hak Teala,
“Ol” diyen bir surete mi nüzul eder — ki bu takdirde ise, “Ol” Kelimesi’nin, nüzul
ettiği ve zahir olduğu o suretin hakikati olduğu söylenebilir. Kimi arifler ilkinde
karar kılarken, kimi arifler de öbüründe karar kılmışlardır — arif olanlardan geri
kalanı ise bu meseleye (yani, “Ol” emrinin mutlak Zat’a mı yoksa mutlak Zat’ın
nüzul ettiği surete mi nisbet olunacağı meselesine) ilişkin olarak hayrete düşmüş ve
(bu iki itibardan hangisiyle hükmedeceklerini) bilememişlerdir.

Ve bu mesele ancak deneyimleme [zevk] yoluyla bilinebilir — tıpkı Beyazıd Bestamî de olduğu gibi. Ki o, öldürdüğü karıncayı, üfleyerek (duyumsal olarak) dirilttiğinde üfleyenin kim
olduğunu bilerek üflemişti. Dolayısıyla Bestamî, İsevî görüye [meşhed] sahipti.

Manevî olarak diriltmeye gelince, bu diriltme ilim yoluyla olur. Böylesi bir dirilmeyle
elde edilen hayat; ilahî, zatî, ilmî ve nuranî bir hayattır ve buna ilişkin olarak Allahu
Teala şöyle buyurur: “Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında
yürüyebileceği bir nur verdiğimiz kimse;
” [En’am Suresi, 6/122]. Ölü bir nefsi, Allah’ı bilmeye ilişkin ilmî hayatla dirilten bir kimse, bu nefsi ilim yoluyla diriltmiştir ve bu kimse, sahip olduğu bu nurla (yani, ilim nuruyla) insanlar arasında,
yani suret olarak kendisine benzer olanlar arasında yürür.

Olmasaydı O ve olmasaydık biz (yani, ayan-ı sabitemiz) — olmazdı olan
Biz gerçekte Hakk’ın kullarıyız ve O bizim Mevlâ’mızdır.
Ve ben “İnsan” dediğimde, biz O’nun ayn’ıyız, anla öyleyse
Ve İnsan ile (yani, insanın beşer suretiyle) örtülü kalma —
(Hakk’ın varlığına delalet eder bir) delil verdi sana o İnsan.
Hak ol ve halk ol — Allah ile Rahman olursun böylece.
O’ndan aldığınla O’nun yarattıklarını besle
Ki böylece rahatlık verici
Ve (ruhun gıdası olan marifet ve hakikatleri insanlara saçmakla)
Güzel koku saçıcı olursun
Ve biz O’nunla bizde zahir olanı O’na verdik
Ve İlahi Emr O’nunla bizler arasında taksim edildi
Ve O bize (ruh üflemekle) hayat verdiğinde,
Kalbimi bilen ona hayat verdi.
Ve biz (kâmil insanlar) orada (Mutlak Hakk’ın tecelli-i akdesinden önce)
Oluşlar [ekvan] ve aynlar ve zamanlar idik
Ama (zat ve sıfat olarak Hakk’ın varlığında istihlakimiz) sürekli değildir bizde,
Ama böyleyizdir zaman zaman

Ve (Cebrail tarafından) unsurlardan oluşan beşer suretiyle ruhun üflenmesi işinde
bizim söylediğimize (yani, İsa’nın bedeni ve beşeri suretinin düzenlenişinin, ruhun
üflenmesinde içkin olduğuna) delalet eden şeylerden biri de, Hakk’ın, Kendi nefsini
“Rahmanî Nefes” ile nitelendirmiş olmasıdır. Ve bir sıfatla nitelenen herhangi bir
şey, bu nitelendiği sıfatın kendi bulunmaklığını gerektirdiği herşeyde bu sıfata
tabidir. Ve, nefesin, nefes vermeyi gerektirdiğini bilirsin. Bundandır ki, İlahi Nefes
alem suretlerini kabul etti. Böyle olunca, İlahi Nefes, alem suretleri için heyulanî
cevher gibidir. O halde İlahi Nefes, Tabiat’ın ta kendisidir.

Unsurlar, Tabiat’ın suretlerinden bir surettir. Ve unsurların üstünde olan ve bu
unsurlardan doğanlar da yine Tabiat suretlerindendir. Ve bunlar, yedi göğün
üstünde olan yüce ruhlardır [ervah-ı ulviyye]. Göklerin (gözle görünmeyen) ruhları
ve (gözle görülen) aynları ise, unsurlardır. Çünkü bu ruhlar ve aynlar, unsurların
dumanındandır ve ondan doğmuşlardır. Dolayısıyla, bu göklerden yaratılmış
[mütekevvin] olan melekler de unsursaldır [unsuriyyun]. Ve unsurların ötesinde
olanlar ise tabiatsaldır [tabîiyyun]. Ve bundandır ki Allahu Teala, yüce melekleri
birbiriyle uyuşmaz olmaklıkla nitelendirdi, çünkü onlar karşıtlıkları barındıran
Tabiat’tandırlar. Ve İlahi İsimler’deki bu karşıtlaşmalar, Rahman’ın Nefesi’nin
verdiği nisbetlerdir. Bu hükmün dışında olan (vahidiyet’teki) Zat’ın bu konuda
(alemin aslı olan Rahmanî Nefes’ten gani olmaklığıyla) nasıl alemlerden gani
olduğunu görmez misin? Aleme gelince, kendisini varedenin suretinde ortaya çıktı
— alem Rahmanî Nefes’ten başka bir şey değildir.

İlahi Nefes, kendisinde sıcaklık olduğunca yücedir ve soğukluk ve nem olduğunca
da aşağıdır [süflî]. Ve kendisinde kuruluk olduğunda sabit hale gelir ve yerinden
oynamaz — çünkü çökelme, soğuk ve nemli olana özgüdür. Görmez misin ki,
doktor, hasta bir kimseye ilaç içirmek istediğinde, öncelikle idrar kabına bakar.
Tortulanma olduğunu gördüğünde, olgunlaşmanın tamamlanmış olduğunu görür
ve olgunlaşmayı çabuklaştıracak bir ilaç verir. Ve tortulanma, tabiatındaki nem ve
soğukluktan dolayıdır.

Sonra, Allah bu insanın balçığını İki Eli ile yoğurdu ve bu İki El, birbiriyle karşıtlık
içerisindedir. Eğer bu İki El’in her ikisinin de Sağ El olduğunu söyleyecek olursan
(bu elbetteki doğrudur ama) ikisi arasında ayrım olduğu (da) açıktır — hiç değilse iki
el olmalarından dolayı bu böyledir. Tabiat’a, ancak kendisine uygun düşen –yani,
onun gibi karşıtlıkları barındıran– etkide bulunur. Bundandır ki, “İki El” dedi. Ve
Allah onu İki Eli’yle varettiğinde, Kendine izafe ettiği İki Eliyle, Kendine yaraşır bir
yön ile (yani karşıt İsimler ile) dokunuşundan [mübaşeret] dolayı, ona “beşer” adını
verdi. Ve İki Eliyle yaratması, insan türüne yönelik lütfundan dolayıdır.

Böyle olunca, ona secde etmekten geri durana, “İki Elimle yarattığıma secde etmekten seni
alıkoyan nedir? Gururlandın mı, yoksa yüce olanlardan mısın?” [Sâd Suresi, 38/75]
dedi. “Yüce olanlar” [âlîn] ile, tabii olmasına rağmen, nuranî oluşumu içerisinde
unsursal olmaklıktan yüce olanı kasteder. İnsan, kendinden başka diğer bütün
unsurlardan oluşmuş olanlardan, ancak beşer olmaklığıyla üstün oldu — çünkü o,
unsurlardan bu (İki El ile) dokunuş olmaksızın yaratılmış olan türlerden üstündür.
Böylelikle insan, arz ve semavat meleklerinden üstündür ve yüce olan melekler
[mele-i ala] ise, ilahi hüküm ile, bu insan türünden daha hayırlıdır.

İlahi Nefes’i bilmeyi dileyen kişi, alemi bilsin, çünkü nefsini bilen, gerçekte,
kendisinde zahir olan Rabbini bilir. Nitekim, alem Rahman’ın Nefesi’nde zahir oldu
ve bu Nefes’le Allahu Teala, İlahi İsimlerin etkilerini zahir kılmakla, etkileri zahir
olmamış bu İlahi İsimleri verdiği Nefes’le serbest bıraktı. Böyle olunca, O, Nefesiyle
varettiği şeyle (yani, alemin varedilmesiyle) Kendi nefsine bağışta bulundu.
Gerçekte, Nefes’in ilk etkisi yalnızca İlahi Hazret’te (yani, İlahi İsimler Hazreti’nde)
oldu ve daha sonra, varolan son şeye varıncaya dek (Nefes’in verilmesinden doğru)
genişlenme yoluyla aşağı doğru inmeyi [nüzul] kesintisiz bir şekilde sürdürdü.

Nefesin ayn’ında olan ne varsa, gece karanlığından sonraki aydınlık gibidir.
(Aklî) delile dayanan ilim (keşf gündüzünü boşa geçirip)
Gün sonunda uykuya dalan kimseye özgüdür.
Bu kimse, Rahmanî Nefes’e ilişkin söylediklerimizi
Rahmanî Nefes’e delalet eden bir rüya sanır.
Ve bu söylediklerimiz, Abese Suresi’nin okunuşunda
Onu bütün sıkıntılardan kurtarır.
Ve O, ateşin peşinde olana (yani, Musa’ya) tecelli etti
Ve o, O’nu ateş olarak gördü, ama O
Sultanlar için ve gece karanlığında gezinenler için Nur’du.
Söylediklerimi anladıysan eğer,
Bil o halde fakir olduğunu
Eğer ateşten başka bir şey istiyor olsaydı
O’nu, istediği bu şeyde görürdü ve yüz çevirmezdi.

Ve, Hak Teala, “..ta ki bilelim..” [Muhammed Suresi, 47/31] makamındayken İsa
Kelimesi’ne, ona nisbet ettikleri şeyin (yani, uluhiyetin) doğru olup olmadığını –
bunları çok iyi biliyor olduğu halde– sordu ve ona şöyle dedi:

“Sen insanlara, ‘beni ve annemi Allah’tan başka iki ilah olarak kabul edin’ mi dedin?”
[Mâide Suresi, 5/116].
Ve edeb gereği, soru sorulan kişinin sorulan soruya cevap vermesi gerekir. Ve
Hak Teala (ona “sen” biçiminde seslenmiş olmakla) bu makamda (yani, “sen” ve
“ben” biçimindeki ayrımlama makamında) ve bu surette (yani, ona yönelik bu soru
suretinde) kendisine tecelli ettiği için; hikmet, ayrımsızlamanın ta kendisinde [ayn-ı
cem] (“sen” ve “ben” biçimindeki bir) ayrımlama ile cevabı gerekli kıldı. Ve tenzihle
başlayarak, “Seni tenzih ederim..” [sübhaneke] dedi ve bu sözüne (ikinci tekil kişiye
işaret eden) “kaf” harfi ile sınırlama getirdi — ve bu, yüz yüze olmayı ve seslenişi
gerektirir. “..Bana yakışmaz..” –benliğimin Sen’den ayrı olmasından dolayı–
“..hakkım olmayan şeyi söylemek..” –yani, ne huviyetimin ne de zatımın gerektiriyor
olmadığı şeyi söylemek– “..Eğer, öyle demiş olsaydım, bunu bilirdin..” — çünkü
söyleyen Sen’sin ve bir şey söyleyen kimse, hiç kuşkusuz, ne demiş olduğunu bilir ve
Sen benim konuştuğum dilsin.

Nitekim, Resulallah (sav) bize Rabbinden aldığı şu ilahi haberi bildirdi: “Ben onun konuştuğu dili olurum.” Böylece Kendi huviyetini, konuşanın dilinin ta kendisi kıldı ve sözü de kuluna nisbet etti. Sonra salih kulu (yani, İsa), verdiği cevabı şu sözleriyle tamamladı: “..Sen benim nefsimde olanı
bilirsin, ve ben onda ne olduğunu bilmem..” Ve (bu sözle İsa’nın dilinden konuşan)
Hak, İsa’nın huviyetinden ilmi değilledi [nefy] — onun söz söyleyen [kail] ve etki
sahibi olması dolayısıyla değil, (onun huviyetinin) Kendi huviyeti olması dolayısıyla
değilledi. “..Gerçekte gaybı bilen Sen’sin, Sen!..” [Mâide Suresi, 5/116]. Böylece gaybı
ancak O’nun bildiğini belirttiğinde, sözünü desteklemek ve teyit etmek için “sen”
zamirini iki kez yineledi. Böylelikle (verdiği cevapta) hem (“Seni tenzih ederim” diyerek) ayrımladı [tefrik] hem de (“..Eğer, öyle demiş olsaydım, bunu bilirdin..” diyerek) ayrımsızladı [cem];
hem birledi [tevhid] hem çoğulladı [teksir]; hem (cem ve fark mertebelerindeki
ilimlerin bütününü Hakk’a özgüleyerek) genişletti hem de (kayıtlı ilimleri gerek
kendi nefsinden, gerekse başkalarından değilleyerek) daralttı. Sonra, verdiği cevabı
bitirmek üzere şöyle dedi: “..Ben söylemiş değilim onlara, bana söylememi emretmiş
olduğundan başka bir şeyi..” [Mâide Suresi, 5/117] — böylece, öncelikle (varlığı,
Hakk’ın varlığında yokolmuş olduğundan) o varlıkta olmadığına işaret eder bir
şekilde (bu sözü söyleyenin kendisi olmaklığını) değilledi; ve sonra, soruyu sorana
edeple cevap verme gerekliliğini ortaya koydu. Eğer bu şekilde cevap vermeyecek
olsaydı, hakikatlerin bilgisinden yoksun olmaklıkla nitelenirdi — ama o, böylesi bir
yoksunluktan uzaktır. Böylelikle, şöyle dedi: Bana emretmiş olduğundan başka bir
şeyi söylemedim ve (ayn-ı cem ve kurb-u feraiz makamında) benim dilimden
konuşan ancak Sen’sin ve (ayn-ı fark ve kurb-u nevafil makamında) Sen benim
dilimsin… Bu ilahi-ruhani tenbihin nasıl latif ve incelikli olduğuna bak!
(Sonra onlara şöyle dediğini söyledi:) “..Allah’a kulluk edin!..” Burada, kulluk
edenlerin kulluk edişlerindeki çeşitlilikten ve şeriatların çeşitliliğinden dolayı,
“Allah” adını kullanarak, O’nu başka bir özgül İsime [ism-i has] özgü kılmadı ve
bütün İsimler’i kendinde toplayan İsmi kullandı. Sonra, “..benim Rabbim ve sizin
Rabbiniz..” [Mâide Suresi, 5/117] dedi; çünkü, O’nun Rab-olmaklığıyla [rububiyet]
varolan bir şeye nisbeti, varolan başka bir şeye nisbetinden farklıdır. Bu nedenle,
“Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz” biçiminde bir ayrım yaparak, bu farklılığa işaret
etti.

Ve, “..yalnızca bana emretmiş olduğun şeyi..” demekle de kendi nefsini emrolunan
olmaklığı halinde olurladı [isbat] ve bu, onun kul olmaklığından başka bir şey
değildir. Çünkü emir –yerine getirilsin veya getirilmesin– ancak emre uyabilirliği
düşünülen kimseye verilir. Ve (ilahi) emir, (emir verilenin, yani mezahir-i ilahiyenin
bulunduğu) mertebenin hükmüne göre indiğinden, belli bir mertebede zahir olan
herbir kimse, bulunduğu mertebenin hakikatının verdiği şeye boyanır.

Emrolunmaklık mertebesi için, her emrolunan kişide zahir olan bir hüküm (yani,
emreden kişinin emrine uyma) olduğu gibi, emretmeklik mertebesi için de her
emredende zahir olan bir hüküm (yani, emrolunan kişiye emir verme) vardır.
Ve Hak, “Namaz kılın!” [Bakara Suresi, 2/43] dediğinde, Kendisi emreden, yükümlü
kişi ise emrolunandır. Ve kul, “Rabbim, beni bağışla!” [A’raf Suresi, 7/151] dediğinde
ise, kulun kendisi emreden ve Hak da emrolunandır. İmdi, Hakk’ın verdiği emirle
kuldan istediği şey, kulun verdiği emirle Hak’tan istediği şeyin aynısıdır (yani, emre
uyulmasıdır). Bundan dolayı, bütün dualara icabet edilmesi –sonraya kalsa bile–
kaçınılmazdır. Ki, aynı şekilde, namaz kılmakla yükümlü olanlardan kimileri, namaz
kılmaya çağrıldıklarında, vakit içerisinde namaz kılmayıp çağrıya icabeti sonraya
bırakırlar ve kendileri için uygun olan daha sonraki bir zamanda kılarlar. Böylece,
niyetlenme ile olsa bile emre uymak kaçınılmazdır.

Sonra, “Ben onlar üzerine … idim” dedi ve, “Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz”
dediğindeki gibi söylemeyip, “onların yanısıra, kendim üzerine … idim” demedi:
“Ben onlar üzerine, onlar arasında bulundukça, şehiddim..” — çünkü, nebiler,
ümmetleri üzerine, onların içinde bulundukları sürece şehiddirler. Ve şöyle
sürdürdü: “..Ve beni ölü kıldığında..” –yani, beni Kendine yükselttiğinde, onları
benden örtülü kıldın ve beni de onlardan örtülü [mahcub] kıldın ve benim
bedenimde değil ama onların bedenlerinde– “..onlar üzerine Rakîb oldun..” [Mâide
Suresi, 5/117] — çünkü Sen, gözetmeyi [murakabe] gerektiren görmekliği oldun
onların. İmdi, insanın nefsini müşahedesi, Hakk’ın onun nefsini müşahedesidir. Ve
İsa onu (yani, Hakk’ın onların maddi varlıklarındaki müşahedesini) “Rakîb” ismine
ilişkin kıldı, çünkü şuhudu (“onların üzerine şehid idim” sözüyle) kendisine ilişkin
kılmıştı. İmdi, kendisinin kul olması dolayısıyla İsa’nın İsa ve O’nun kendi Rabb’i
olması dolayısıyla da Hakk’ın Hak olduğu bilinsin için, kendisiyle Rabb’i arasında
bir ayrım koymayı dilediğinden, kendisinin “şehid,” Hakk’ın ise “Rakîb” olduğunu
söyledi. Böylece İsa, kendi nefsi sözkonusu olduğunda, kendi kavmini öne aldı ve
Hakk’a yönelik edebden dolayı onları kendisine yeğleyerek, “onlar üzerine
şehiddim” dedi. Hak’tan söz ettiğinde ise, Rabb’in mertebe yönünden önceliği
hakediyor olmasından dolayı, onları sona alarak, “..Sen onlar üzerine Rakîb oldun..”
dedi. Sonra İsa, “onlar üzerine şehiddim” dediğinde, kendisi için kullandığı “şehid”
isminin, gerçekte Rakîb olan Hakk’ın ismi olduğunu belirterek, “..Sen her şey üzerine
Şehid’sin..” [Mâide Suresi, 5/117] dedi. Ve burada, genelliğe işaret eden “her”
sözcüğünü, bilinmezlerin en bilinmezine işaret eden “şey” sözcüğünü ve Şehid
ismini getirdi — çünkü O, her bir müşahede olunan [meşhud] üzerine, bu müşahede
olunanın [meşhud] hakikatinin gerektirdiği şey ölçüsünce Şehid’dir. İmdi İsa, “Ben
onlar arasında oldukça onların üzerine şehiddim” dediğinde, kendi kavmi üzerine
Şehid olanın Hak Teala olduğuna dikkat çekti. Ve bu, Hakk’ın, İsa’nın cismindeki
şehadetidir. Bununla, Hakk’ın, İsa’nın konuştuğu dili, işitmesi ve görmesi olduğu
kesinlenmiş oldu.

Sonra İsa, hem İsevî, hem de Muhammedî olan sözü söyledi. Bunun İsevî olması,
Allahu Teala’nın Kitabında bunun, İsa’nın sözleri olduğunu bildirmesinden
dolayıdır. Ve Muhammedî olması ise, bu sözün belli bir mekânda Muhammed’den
(sav) ortaya çıkmasından dolayıdır — ve o, bu sözün, kendisinden ortaya çıktığı
yerde, bütün bir geceyi gün ağarıncaya kadar başka bir şey yapmayıp, bu sözü
tekrarlayarak geçirdi: “..Eğer Sen onları cezalandırırsan, onlar Senin kullarındır; ve
eğer onları bağışlarsan, Aziz ve Hakîm olan muhakkak Sen’sin, Sen” [Mâide Suresi, 5/118].

Burada, “onlar” zamiri, tıpkı “o” zamiri gibi, gayb-olmaklık zamiridir [zamir-i gaib].
Nitekim O, gayb-olmaklık zamirini kullanarak şöyle dedi: “Onlar kafirlerdir” [Fetih
Suresi, 48/25] — ve bu gayb, onların, “hâzır olan meşhud” sözüyle kastedilenden
(yani, Hak’tan) örtülü olmalarıdır. Ve (İsa), onları Hak’tan perdeleyen örtüden başka
bir şey olmayan bu gayb-olmaklık zamirini kullanarak, “Eğer onları bağışlayacak
olursan” dedi. Ve Allah, onları (İsa’nın diliyle) Allah’ın huzurunda
bulunmaklıklarından önce andı — (kıyamet günü) huzurda olmaklıklarına kadar
(onların hakikatleri ve zatî istidatları mesabesinde olan) maya, (vehmettikleri
varlıkları mesabesinde olan) hamurda tahakküm edebilsin ve hamur mayaya
dönüşebilsin diye.

“Çünkü onlar Senin kullarındır.” Ve burada, üzerinde bulundukları tevhidden
dolayı, seslenişi tek olana yöneltti [ifrad]. Ve nefslerinde tasarruf olmadığından
dolayı, onlardaki zilletten daha büyük bir zillet yoktur. Dolayısıyla onlar,
efendilerinin kendilerinden dilediği şeyin hükmü altındadırlar ve bu konuda
O’nunla herhangi bir ortaklıkları yoktur. Bundandır ki İsa, “Senin kulların” diyerek
O’nu tek kıldı [ifrad]. Ve “azap”la kastedilen, onların zelil olmaklığıdır ve kul
olmaklıklarından dolayı onlardan daha zelil olan yoktur ve onların zatları zelil
olmalarını gerektirir. Dolayısıyla (bu, şu demeye gelir:) “Sen onları kul
olmaklıklarından dolayı içerisinde bulunuyor oldukları zilletten daha büyük bir
zillete düşürmezsin.”

“Eğer onları bağışlayacak olursan..” –yani, karşı gelmeleri dolayısıyla hakettikleri
azaba düşmekten onları örtersen; yani onlar için, kendilerini azaptan örtecek ve
azaptan koruyacak bir örtü kılarsan– “..Sen muhakkak Aziz’sin..” – yani, koruyucu
ve kollayıcısın. Ve Hak Teala, bu İsmi kullarından birine verdiğinde, Kendisi “Azizkılıcı”
[Muizz] ve kul da “Aziz” olarak adlandırılır — ve bu durumda, bu kulunu
İntikam-alıcı’nın [Müntakim] intikamından ve Azab-edici’nin [Muazzib] azabından
korur. Ve İsa, daha önce söylediği, “Gaybları bilen muhakkak ki Sensin, Sen” [Mâide
Suresi, 5/118] ve “Her şey üzerine Rakîb Sen oldun, Sen” [Mâide Suresi, 5/117]
sözlerinin ifade biçimine uygun bir şekilde, sözü güçlendirmek için yineleme ile,
“Aziz ve Hakîm olan muhakkak Sensin, Sen” dedi.

(“Eğer onlara azab edecek olursan..” ve “Eğer onları bağışlayacak olursan..”
biçimindeki) bu sözler Resul’ün bir cevap almak için gündoğumuna kadar ısrarla
tekrarladığı bir dileyiş [sual] oldu; eğer dileyişi hemen kabul olunmuş olsaydı,
dileyişini ardarda tekrarlamazdı. Hak ona, cezalandırılma gerekçelerini, ayrıntılı
olarak [fasl] sundu. Ve o da, O’na her sunumda ve herbir ayn için, “Eğer onlara azap
edecek olursan muhakkak ki onlar Senin kullarındır; ve eğer onları bağışlayacak
olursan Aziz ve Hakîm olan muhakkak ki Sensin, Sen” [Mâide Suresi, 5/118] dedi.
Eğer bu sunumda, Hakk’ın öne aldığı ve Hakk’ın tercih ettiği şeyin neyi
gerektirdiğini görmüş olsaydı, (Hakk’ın dileğini öne alır ve Hakk’ın tarafını tercih
ederek) onlar için (yani, onların lehine) değil, onlar üzerine (yani, onların aleyhine)
dua ederdi. Bundan dolayı, Hak Teala, bu ayette ortaya konan Allah’a teslimiyeti ve
(günahları) O’nun bağışlayıcılığına havale etmeyi vurgulayarak, onların hakettikleri
şeyin bu olduğunu ona gösterdi.

Ve (hadis-i şerifle) varid oldu ki, Hak Teala dua eden kulunun seslenişini sevdiğinde
–geri çevirme sözkonusu olmaksızın, ona sevgisinden dolayı– duasını tekrarlasın
diye, duaya karşılık vermeyi geciktirir. Bundandır ki, “Hakîm” dedi — ve Hakîm,
her şeyi yerli yerine koyan; (kullarının) hakikatlerinin ve sıfatlarının istediği ve
gerektirdiği şeyi değiştirmeyen demektir. Hakîm, düzeni bilendir. Ve Resulallah
(sav), bu ayeti tekrar ederken, Allahu Teala’dan aldığı büyük bir ilim üzere idi.
Dolayısıyla, herkim bu ayeti ve diğerlerini okuyacak olursa, bu şekilde okusun;
yoksa, sessiz kalması daha yerindedir.

Allahu Teala, bir kulun herhangi bir konu hakkında söz söylemesini yerinde
bulduğunda; bu konuşmasını, ancak buna icabet etmeyi ve gereksinimi gidermeyi
dilediği durumda yerinde bulur. Dolayısıyla, hiç kimse, kendisi için yerinde
bulunanın (yani, duanın) içerdiği şeyin (yani, duaya icabetin) geciktiğini
düşünmesin. Tersine, Resulallah (sav), bu ayet üzerinde nasıl durmaksızın
uğraştıysa, kendisi de bütün hallerinde aynı şekilde durmaksızın uğraşsın; ta ki,
Allah’ın icabetini, zahirde veya batında veya Allah’ın dilediği herhangi bir şekilde
işitinceye kadar. Eğer O, dil ile ifade edilmiş bir karşılık verirse, kulağınla işittirir ve
eğer mana ile karşılık verirse içsel olarak işittirir.

M.İbn-i Arabi
Füsusul Hikem'den
Resim
Kullanıcı avatarı
nur-ye
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 9089
Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00

Mesaj gönderen nur-ye »

katre-iNur yazdı:
Kuran-ı Kerim'de Hz. Meryem ile ilgili ayetler:

BAKARA SURESİ: 87 Yemin olsun ki, Mûsa'ya Kitap'ı verdik. Ve arkasından da resuller gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da açık-seçik deliller verdik ve kendisini Ruhulkudüs'le güçlendirdik. Bir resulün size, nefislerinizin hoşlanmadığı bir şey getirdiği her seferinde büyüklük taslanmadınız mı? Bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürüyorsunuz.

BAKARA SURESİ: 253 İşte resuller! Biz onların bazısını bazısına üstün kılmışızdır. Allah, onlardan bazısıyla konuşmuştur. Bazılarını da derecelerle yüceltmiştir. Meryem oğlu İsa'ya açık ayetler verdik ve onu Ruhulkudüs'le güçlendirdik. Allah dileseydi, onların ardından gelenler, açık-seçik mesajlar kendilerine ulaştıktan sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Ancak tartışmaya girdiler de içlerinden bazısı iman etti, bazısı küfre saptı. Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Ne var ki, Allah dilediğini yapıyor.

ALİ İMRAN SURESİ : 36 Onu doğurunca -Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bildiği halde- şöyle dedi: "Rabbim, onu kız olarak doğurdum ve erkek, kız gibi değildir. Adını Meryem koydum onun. Onu ve soyunu, kovulmuş şeytandan sana sığındırıyorum!"

ALİ İMRAN SURESİ : 37 Allah, onu güzel bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi besleyip büyüttü. Onu, Zekeriyya'nın korumasına verdi. Zekeriyya, mihrapta onun yanına her girdiğinde, orada bir rızık bulur ve sorardı: "Meryem, bu sana nereden?" Meryem de "Bu, Allah katındandır; çünkü Allah dilediğini hesapsızca rızıklandırır." derdi.

ALİ İMRAN SURESİ : 42 Bir de melekler şöyle demişlerdi: "Ey Meryem, Allah seni seçti. Seni tertemiz kıldı ve seni âlemlerin kadınları üstüne yüceltti."

ALİ İMRAN SURESİ : 43 "Ey Meryem, Rabbinin huzurunda saygıyla el bağla. Secdeye kapan ve rükû edenlerle birlikte rükû et!"

ALİ İMRAN SURESİ : 44 Bu, gayb haberlerindendir ki, sana vahyediyoruz. Onlar, Meryem'in bakımını kimin üstleneceğini belirlemek için kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin. Çekiştikleri sırada da yanlarında değildin.

ALİ İMRAN SURESİ : 45 Bir de, melekler şöyle demişti: "Ey Meryem! Allah seni, kendisinden bir kelimeyle muştuluyor. Adı, Meryem'in oğlu İsa Mesih'tir.Dünya ve âhirette yüz akıdır.Allah'a yaklaştırılanlardandır."

ALİ İMRAN SURESİ : 47 Meryem dedi ki: "Rabbim, çocuğum nasıl olur benim? Bana hiçbir insan dokunmadı ki!" Allah cevap verdi: "Allah dilediğini işte böyle yaratır! Bir iş ve oluşa karar verdiğinde sadece ona "Ol!" der; ve o hemen oluverir."

NİSA SURESİ : 156 Küfürleri sebebiyle, Meryem aleyhinde büyük bir yalan söylemeleri yüzünden...

NİSA SURESİ : 157 "Biz, Allah'ın resulü Meryem oğlu İsa Mesih'i öldürdük" demeleri yüzünden. Oysaki onu öldürmediler, onu asmadılar da; sadece o onlara benzer gösterildi. Onun hakkında tartışmaya girenler, onunla ilgili olarak tam bir kuşku içindedirler. Onların, ona ilişkin bir bilgileri yoktur; sadece sanıya uymaktalar. Onu kesinlikle öldürmediler.

NİSA SURESİ : 171 Ey Ehlikitap! Dininizde aşırılığa gidip doymazlık etmeyin! Allah hakkında gerçek dışı bir şey söylemeyin! Meryem'in oğlu İsa Mesih, Allah'ın resulü ve kelimesidir. Onu, kendisinden bir ruhla beraber Meryem'e atmıştır. Artık Allah'a ve resullerine inanın. "Üçtür!" demeyin. Son verin, sizin için daha iyi olur. Allah Vâhid'dir, tek ve biricik ilahtır. Kendisi için bir çocuk olmasından arınmıştır O. Yalnız O'nundur göklerdekiler ve yerdekiler. Vekil olarak Allah yeter.

MAİDE SURESİ : 17 Yemin olsun ki, "Allah Meryem'in oğlu Mesih'tir" diyenler küfre batmışlardır. De ki: "Allah; Meryem'in oğlu Mesih'i, annesini ve yeryüzündeki insanların hepsini helâk etmek istese Allah'a karşı kimin elinde bir güç vardır!" Hem göklerin hem yerin hem de bunlar arasındakilerin mülkü/ yönetimi Allah'ındır. Dilediğini yaratır. Allah her şeye Kadîr'dir.

MAİDE SURESİ : 46 Ardından o peygamberlerin izleri üzere Meryem oğlu İsa'yı gönderdik. Tevrat'tan yanında bulunanı doğruluyordu. Ona İncil'i verdik. Hidayet ve ışık vardı onda. Tevrat'tan yanında olanı tasdikleyici idi. Doğruya ve güzele kılavuzdu, takvaya sarılanlara bir öğüt.

MAİDE SURESİ : 72 Yemin olsun ki, "Allah, Meryem'in oğlu Mesih'in ta kendisidir!" diyenler küfre batmışlardır. Mesih şöyle demişti: "Ey İsrailoğulları, hem sizin Rabbiniz hem de benim Rabbim olan Allah'a kulluk/ibadet edin! Gerçek olan şu ki, Allah'a ortak koşana Allah, cenneti haram kılmıştır. Varacağı yer ateştir onun. Zalimlerin yardımcıları olmayacaktır."

MAİDE SURESİ : 75 Meryem'in oğlu Mesih, bir resulden başkası değildir. Ondan önce de resuller gelip geçmiştir. Onun annesi de özü-sözü doğru biriydi. İkisi de yemek yerlerdi. Bak nasıl açıklıyoruz onlara ayetleri! Sonra bak, nasıl gerisin geri çevriliyorlar!

MAİDE SURESİ : 78 İsrailoğullarının küfre sapanları, Meryem'in oğlu İsa'nın ve Dâvud'un diliyle lanetlendiler. Bu böyledir; çünkü onlar sınır tanımazlık, haksızlık, düşmanlık ediyorlardı.

MAİDE SURESİ : 110 Hani, Allah şöyle demişti: "Ey Meryem'in oğlu İsa! Senin ve annenin üzerindeki nimetimi hatırla. Seni Ruhulkudüs'le desteklemiştim, beşikte iken ve erginlik çağında insanlarla konuşuyordun. Sana Kitap'ı, hikmeti, Tevrat'ı, İncil'i öğretmiştim. Benim iznimle çamurdan kuş görünümünde bir şey yaratıyor, içine üflüyordun da o benim iznimle kuş oluyordu. Doğuştan körü, abraşı benim iznimle iyileştiriyordun. Benim iznimle ölüleri çıkarıyordun. İsrailoğullarını senden uzak tutmuştum. Hani, sen onlara açık-seçik ayetleri getirdiğinde, küfre sapanları şöyle deyivermişti: "Açık bir büyüden başka bir şey değil bu."

MAİDE SURESİ : 112 Havariler demişlerdi ki: "Ey Meryem'in oğlu İsa! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?" İsa dedi ki: "Eğer müminlerseniz Allah'tan sakının!"

MAİDE SURESİ : 114 Meryem oğlu İsa şöyle yakardı: "Allahım, ey Rabbimiz! Üzerimize gökten bir sofra indir de bizim hem öncekilerimize hem sonrakilerimize bir bayram olsun, senden bir mucize olsun. Rızıklandır bizi! Rızık verenlerin en hayırlısı sensin!"

MAİDE SURESİ : 116 Allah şunu da söyledi: "Ey Meryem oğlu İsa! Allah'ın yanında beni ve annemi de iki tanrı olarak kabul edin diye insanlara sen mi söyledin?" İsa dedi: "Hâşâ! Tespih ederim seni. Hakkım olmayan bir şeyi söylemek benim haddime değildir. Eğer onu söylemişsem sen onu elbette bilirsin. Sen benim içimde olanı bilirsin ama ben senin zatında olanı bilmem. Çünkü sen, evet sen, gaybları çok iyi bilensin!"

TEVBE SURESİ : 31 Allah'ın yanında hahamlarını ve ruhbanlarını da rabler edindiler. Meryem'in oğlu Mesih'i de öyle. Oysa kendilerine, tek olan Allah'tan başkasına ibadet/kulluk etmemeleri emredilmişti. İlah yok o tek Allah'tan başka. Onların ortak koştuklarından arınmıştır O.

MERYEM SURESI : 16 Kitap'ta Meryem'i de an. Hani o, ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir mekâna çekilmişti.

MERYEM SURESI : 18 Meryem demişti: "Ben senden, Rahman'a sığınıyorum. Takva sahibi biriysen dikkatli ol."

MERYEM SURESI : 27 Meryem, onu taşıyarak toplumuna getirdi. "Ey Meryem, dediler, şaşılacak bir iş yaptın!"

MERYEM SURESI : 29 Meryem, çocuğa işaret etti. Dediler: "Beşikteki bir sabiyle nasıl konuşuruz?"

MERYEM SURESI : 34 İşte Meryem'in oğlu İsa budur! Hakkında kuşku ve çelişmeye düştükleri şeyin doğrusu bu sözdür.

MÜMİNUN SURESİ : 50 Meryem'in oğluyla annesini birer ayet kıldık ve onları oturmaya uygun pınarlı bir tepeye yerleştirdik.

AHZAB SURESİ : 7 Biz, peygamberlerden mîsaklarını almıştık. Senden de mîsak aldık. Nûh'tan, İbrahim'den, Mûsa'dan, Meryem oğlu İsa'dan, bunların hepsinden kuvvetli bir sözleşmeyle mîsak aldık;

ZÜHRUF SURESI : 57 Meryem'in oğlu, bir örnek olarak ortaya konunca, senin toplumun buna karşı hemen bağırıp çağırmaya başladı.

ZÜHRUF SURESI : 59 Meryem'in oğlu, kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına örnek yaptığımız bir kuldu.

HADİD SURESİ : 27 Sonra onların eserleri üzere, resullerimizi art arda gönderdik. Meryem'in oğlu İsa'yı da onların ardınca gönderdik. Ona İncil'i verdik; ona uyanların gönüllerine şefkat ve merhamet koyduk. Bir bid'at olarak ortaya çıkardıkları ruhbaniyeti, onlar üzerine biz yazmamıştık. Allah'ın rızasını kazanmak için ortaya çıkardılar. Ama ona gerektiği şekilde saygılı olmadılar. Onların, iman edenlerine ödüllerini verdik. Onlardan çoğu yoldan çıkmış olanlardır.

SAFF SURESİ : 6 Meryem oğlu İsa'nın da şöyle dediğini hatırla: "Ey İsrailoğulları! Ben size Allah'ın elçisiyim. Benden önce Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmet adında bir elçiyi müjdeleyici olarak gönderildim." Fakat İsa'nın müjdelediği elçi onlara apaçık deliller getirdiğinde: "Bu, katıksız bir büyüdür!" dediler.

SAFF SURESİ : 14 Ey iman sahipleri! Allah'ın yardımcıları olun! Hani, Meryem oğlu İsa, havarilere: "Allah'a gidişte benim yardımcılarım kimdir?" demişti de, havariler: "Biz, Allah'ın yardımcılarıyız!" cevabını vermişlerdi. Bunun ardından, İsrailoğullarından bir zümre iman etmiş, bir zümre de küfre sapmıştı. Nihayet biz, iman sahiplerini düşmanlarına karşı güçlendirdik de onlar üstün geldiler.

TAHRİM SURESİ : 12 Ve Allah, ırzını bir kale gibi koruyan İmran kızı Meryem'i de örnek verdi. Biz onun içine ruhumuzdan üfledik. Ve o, Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdikledi de içten bağlananlardan oldu.


"LEALLEKUM YETEFEKKERUN"



Allah CC en doğrusunu bilir...

Resim
Kullanıcı avatarı
nur-ye
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 9089
Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00

Mesaj gönderen nur-ye »

kulihvani yazdı:Resim


ZEVK 3452

Tüm Âlemlerin GELİNi, Tevhid Tuzağın YÂR Yemi
İffetin İsmette İLKi, Namus-u EKBER AR Yemi
Kâinâtın KADIN Kalbi, Muhabbetin Nur-u MÎM’i
Mâsivânın AŞK Mahşeri!. Merhametin Mest MERYEM’i


12.12.2008 10:30
L a r a tbs..
Resim
Kullanıcı avatarı
nur-ye
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 9089
Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00

Mesaj gönderen nur-ye »

kulihvani yazdı:
Resim

ZEVK 3454

Meryem Hakk’ın Habercisi, Rahimde Rahmân’a adANAN
Doğduğu AN teslim olan, İlk sesinde Hakk’ı AN-AN
HABİBULLAH Hırasında, HASBİYALLAH Hicabında
Doğuda İS DoğurAN, ARŞın Nuru ARZa yANAN…


12.12.2008 10:43
L a r a tbs..
Resim
Kullanıcı avatarı
nur-ye
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 9089
Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00

Mesaj gönderen nur-ye »

kulihvani yazdı:Resim


ZEVK 3455

Derûnumda Dost DUYguSU, Dünyamdaki DEM bu DEM’im
Celâlî Cemîl Çiçeğim, sekİZ CENNET cANda CEM’im
SIYIRdın ÇIKtın peçeni, YÜREĞİMin YÂR Yıldızı
Kâmilin kalbinde “Kûn!”üm, DOĞur beni AŞK Meryem’im...


12.12.2008 10:48
L a r a tbs..
Resim
Cevapla

“Kuran-ı Kerim Sohbetleri” sayfasına dön