Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 12 Ara 2018, 00:46

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 363 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1 ... 11, 12, 13, 14, 15  Sonraki
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 23 Tem 2016, 23:34 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Bu konuyu facebook'ta paylan!
Resim



114- En Nâfiu celle celâluhu:



Resim

Resim

En Nâfiu : Menfâat verici; fayda, şifâ ve yarar sağlayıcı, hayrı halkedici... Mutlak fayda verici olan ALLAHu zü’l- CELÂL...


“Nef” kelimesinden türemiş olan En Nâfi celle celâluhu ismi, fayda veren, menfaat verici şeyleri yaratan, menfaat yollarını ve sebeplerini yaratan, imkân veren anlamlarına gelmektedir.
Nâfi: Yeryüzündeki bütün fayda imkânlarını ve kudretini yaratan, elinde bulunduran ve kimi kullarının kimi kullarına fayda sağlamasına izin verendir. En Nâfi celle celâluhu; dilediği kullarına menfaat ve fayda isabet ettirendir.


Nefea : Fayda vermek, faydalandırmak, faydalı olmak.
İntefea : Faydalanmak.
Menfeat : Fayda, faydalı nesne, kâr.
Neffea : Çok fayda vermek.
İntefea : Faydalanmak.
İstenfea : Birinden fayda taleb etmek.
Menfâat : Menfâat, fayda demektir.

ALLAHu zü’l- Celâl, bu âlemde Zıtlar Düzeninde kullarını imkÂNlarıyla imtihÂN etmektedir.. Zarar ve Faydayı bildirip, zararı yasaklayıp faydayı emrederek kulluk tercihini yabdırıp uygulatmak ve uygulamak üzere bir sistem kurmuştur..

Ed Dârru celle celâluhu ve En Nâfiu celle celâluhu isimleri de zıdların zevki esmâlardır. Menfilerin müspetlerle dengesidir. Kur'ân-ı Kerimde 16 yerde Allah celle celâluhu’ya nisbet edilerek fayda ve zarar kelimeleri birlikte kullanılmıştır. Onun içindir ki, bu esmâlar ancak birlikte vird/ders olarak çekilir.. yani Ed Dârru celle celâluhu esmâsı tek başına çekilemez ve hemen arkasından En Nâfiu celle celâluhu ismi gelmelidir.


ALLAH celle celâlihu kullarına hep adâleti ile tecellî etmez. Adlinden çok daha fazla Lütfu ile Merhameti ile tecellî eder. Eğer ALLAH celle celâlihu bize hep adâleti ile tecellî etse bir Allah dostunun dediği gibi “yanardık.” Zirâ hak edenlerimizin çokluğundan, Kahhâr, Kâbıd, Hâfıd, Müzil, Dârr celle celâluhu isimlerinin tecellîsi o kadar çok olmalı idi ki. Halbuki bu isimlerinin tecellîsini, hem de bütün şiddeti ile tecellî etmesini hak etmemize rağmen; dikkatle incelersek görürüz ki, ALLAH celle celâlihu bize Rahmân, Rahîm, Selâm, Mü’min, Gaffâr, Vehhâb, Razzâk, Fettâh, Basıt, Muiz, Latîf, Gafûr, Şekûr, Hafîz, Kerîm, Mücîb, Vedûd, Afûv celle celâluhu … gibi sevgi merhamet, şefkat ve lütuf ifâde eden isimleri ile tecellî ediyor her zaman. Bâzen az da olsa kullarının lehine olarak adâletinin, bâzen da Uluhiyyetinin gereği Kahhâr, Kâbıd, Hâfıd, Müzil, Dârr celle celâluhu gibi isimleri ile tecellî ediyor.

Zâten Esma-i Hünsanın tamamı incelendiği zaman görürüz ki Allah’ın korku ifâde eden isimleri 99 un içinde ancak beş tane civârındadır. Ama sevgi, şefkat ve merhamet ifâde eden hemen hemen geri kalanın tamamına yakınıdır. Öte yandan korku ifâde eden isimleri hemen karşıtı ile dengelenmiştir de..

El Hâfıd ->Er Rafi ile
El Kâbıd ->El Basıd ile
El Müzil ->El Muiz ile
Dârr ->En Nâfi ile,
El Kahhârı ->El Gaffâr ile,
El Müntâkimi ->Er Raûf celle celâluhu
ile dengeye getirerek kullanılmıştır.
Üstelik bu çiftleri beraber okumak-zikretmek kural haline gelmiştir.

Doksan dokuz hüsnâ isimden, El Hâfıd, El Kâbıd, El Müzil, El Kahhâr, El Müntâkim, Ed Dârr celle celâluhu gibi sayısı ancak altıyı bulan, ilk bakışta azab ve gazab ifâde ediyor gibi görülen isimleri de vardır. Müntâkim celle celâluhu ismi çoğu kez şefkatinin ifâdesidir. Aslında bu isimler iyi bakıldığında azab ve gazabtan çok, ALLAH celle celâlihu’ın bunca varlık içinde dengeyi sağlamak için tecellî eden adâletinin, daha doğrusu AdL isminin birer sonucudur. Daha önce de zaman zaman değindiğimiz gibi ALLAH celle celâlihu, suç işleyerek cezâya lâyık olan ve ısrarla lâyık olamaya devam eden kullarına önce Halîm ismi ile tecellî ederek mühlet verir, tevbe edip dönmeyerek ısrarları halinde adlinin bir gereği olarak bu altı isimden biri ile, hikmeti icâbı olarak tecellî eder. Öte yandan ALLAH celle celâlihu’nun bu isimlerinin ifâde ettiği tecellîlerinin hemen yanında mukabil tecellîleri vardır. ALLAH celle celâlihu mukabil isimlerinin tecellîsi ile bu altı ismini dengeler. El Hâfıd’ı ->Rafi ile, El Kâbıd’ı ->El Basıd ile El Müzilli ->El Muiz celle celâlihu ile, El Kahhârı ->El Gaffâr celle celâlihu ile, El Müntâkimi ->Er Rauf celle celâlihu ile Ed Dârr’ı ->En Nâfi celle celâluhu ile dengeler. Yâni bu altı ismi ile adlinin gereği tecellî ederken, şefkatinin gereği olarak mukabilleri ile tecellî etmeye hazır bulunur. Bu da ALLAH celle celâlihu’nun kullarına şefkatinin Esma-i Hüsnâdaki göstergesidir..


Ed DÂRR ALLAH celle celâlihu
En NAFİ ALLAH celle celâlihu


Ed Dârr celle celâlihu ve En Nâfi celle celâlihu isimleri Müzdevic İsimlerdendir.

Müzdevice İsimler: Allah'ın bazı isimleri de müzdevicedir, yâni birbirine anlam bakımından zıt isimlerden oluşur. Esmâ-i Hüsnâ ile alâkalı çalışma yapanlar bu isimleri beraber açıklamaya çalışmışlardır. Böylece isimlerin anlamlarının daha kolay anlaşılmasını hedeflemişlerdir.

Müzdevic: Zevc-Zevce olan, evlenen, TAMMLanan-TÜMMLenen..


Ed Dâr - En Nâf’
El Hâfıd - Er Râfi'
El Evvel - El Âhir
Ez Zâhir - El Bâtın
El Kâbıt - El Bâsıt
El Muhyî - El Mümît
El Mu'izz - El Müzill
El Mukaddim - El Muahhir celle celâlihu
..gibi..

DÂRR: Zarar veren, zarar yaratan, zararlı şeyleri yapan. Ed Dârr celle celâluhu ismi, darr veya durr mastarından türemiş olan Ed Dâr celle celâluhu ismi; zarar veren, zarar verici şeyleri yaratan, zarar verilmesine fırsat veren, zarar verme kuvvetini ve kudretini yaratan anlamlarına gelmektedir.

NAFİ: Fayda veren, kullarına faydalı şeyler yaratan, faydanın kendisini de yaratan mânâlarını ifâde eder. Nef' kelimesinden türemiş olan en-Nâfi ismi ise; fayda veren, menfaat verici şeyleri yaratan, menfaat yollarını ve sebeplerini yaratan, imkân veren anlamlarına gelmektedir.

Ed Dâr; dilediği kullarına zarar ve sıkıntı isabet ettirendir.
En Nâfi; dilediği kullarına menfaat ve fayda isabet ettirendir.
Rd Dâr; kimi kullarının kimi kullarına zarar vermesine izin verendir.
En Nâfi; kimi kullarının kimi kullarına fayda sağlamasına izin verendir.
Ed Dâr; yeryüzündeki bütün zarar imkânlarını ve kudretini yaratan, elinde bulundurandır.
En Nâfi; yeryüzündeki bütün fayda imkânlarını ve kudretini yaratan, elinde bulundurandır.

Bu iki isim müzdevice, yâni zıt anlamlı isimlerdendir. Beraber işlenmesi anlamamızı daha da kolaylaştıracaktır..

Bu ism-i şeriflerden anlaşıldığına göre yarattıkları bütün varlıklarda zararı ve zararlı olanı da, faydayı ve faydalı olanı da ALLAH celle celâlihu yaratmaktadır. Yarattıklarının varlıklarını sürdürmek için ALLAH celle celâlihu varlık ve oluş âleminde dengeye dayalı bir düzen kurmuştur. Bu düzen çoğunlukla zıtların dengesi, bütün müsbetlerle menfilerin dengesi, dolayısı ile faydayla zararın ve faydalıyla zararlının dengesi..

Kur’ÂN-ı Kerîm’de 16 yerde Allah’a celle celâlihu nisbeti işâret edilen fayda ve zarar kelimeleri birlikte kullanılmak sûretiyle kâinâttaki bu fayda-zarar dengesinin âdeta Kur’ânî izdüşümü sağlanmıştır. Yâni yaratıcıya nisbet edilen bu fayda ve zarar mefhumlarının, âdeta varlıktakine özdeş, Kur’ÂN-ı Kerîm dilindeki dengesidir. Kur’ÂN-ı Kerîm ifâdelerinden anlıyoruz ki, faydayı ve faydalıyı yaratmak Uluhiyetin şu ÂNda Şe’ÂNında Şanındandır. Bunun gibi zararı ve zararlıyı yaratmak ta yaratıcılığın ve Uluhiyetin şanındandır. Nitekim Kur'ÂN-ı Kerîm’de çok yerde geçer.

Kur'ÂN-ı Kerîm, zararı ve zararlıyı, faydayı ve faydalıyı yaratmanın sade ALLAH celle celâlihu’ya mahsus olduğunu işâret etmektedir.
Şu halde ALLAH celle celâlihu, yaratıcı olan ZÂTına nisbet ettiği fayda ve zarar yaratmayı Kur’ÂN-ı Kerîm’de hep yan yana kullandığı gibi, varlık âleminde de bâzen yan yana, bâzen de iç içe yaratmıştır.
Aşağıda örneklerini göreceğimiz gibi ALLAH celle celâlihu bu dünyaya veya bu evrene ait her varlığı mutlak faydalı, salt mânâda zararlı yaratmamıştır. Her yarattığı varlıkta kimine biri az diğeri çok, kimine diğeri az öbürü çok olmak üzere fayda ve zararı iç içe yaratmıştır. Her faydalı yaratıkta bir nebze de olsa zarar, her zararlı kabul ettiğimiz varlıkta bir miktar fayda yaratmıştır. Öte yandan ALLAH celle celâlihu Kur’ÂN-ı Kerîm’deki sözü edilen 16 âyette bâzen zararı önce, faydayı sonra kullanmış ki:
“her zararda bir fayda vardır”
Bâzen de faydayı önce zararı sonra kullanmış ki;
“her faydalıda bir nebze zarar vardır” mânâsını ihsas için Allahu âlem..

Varlığın ve tabiatın dengesi bakımından gerekli kıldığı fayda ve zarar ALLAH celle celâlihu’nun Ed Dârr celle celâluhu ve En Nâfi celle celâluhu isimlerinin her hangi bir varlığa veya çoğunlukla aynı varlığa tecellîlerinin sonucudur. ALLAH celle celâlihu’nun bu isimleri, yarattığı her varlıkta belirli nisbetlerde tecellî etmektedir.


Meselâ Su : Faydasını maddeler halinde, sayfalar dolusu sayabileceğimiz halde, boyumuzu aşan derin suyun içine yüzme bilmeden bir girmeye görelim işte o zaman sudaki Ed Dârr celle celâluhu isminin tecellîsini bütün şiddeti ile idrak ederiz.
Öte yandan bize, Ed Dârr celle celâluhu isminin tecellîsi olarak tezâhür eden bu durum balıklar için hiçte öyle değildir. Onlarda ise En Nâfi celle celâluhu tecellîsi görülür. Suda hep Nâfi celle celâluhu isminin tecellîsi ile yaşayan balığı kaynar suyun içerisine koyduğumuz zaman Ed Dârr celle celâluhu isminin tecellîsi tezâhür eder. Bize En Nâfi celle celâluhu tecellî eden atmosferde balığı yaşatamayız. Yaşatmaya kalkarsak Ed Dârr celle celâluhu tecellîsinin tezâhürünü görürüz.
Bunlar hayat veya yaşama kanunlarında ALLAH celle celâlihu’nun Ed Dârr celle celâluhu ve En Nâfi celle celâluhu isimlerinin tecellîleridir.


Yine Meselâ; Karbondioksit: İnsan ve karada yaşayan canlıların hemen hemen tamamının, solunum kanununun bir neticesi olarak faydalı olan oksijeni alıp solunum, sindirim ve dolaşım sistemlerinin ortaklaşa çalışması ile vücutta çeşitli kimyasal tepkimeler sonucu oluşan ve zararlı olan karbondioksit gazı verilir. Bu oluşum sonucunda yaşadığımız ortamda oksijen azalıp karbondioksit çoğalır da olması gereken sınırın çok üstüne çıkarsa bizlerde bir takım zararlar meydana gelir. Meselâ atardamarda karbondioksit CO2 basıncı 120 mm GH ye varırsa, şuur bulanıklığı ile başlayıp, komaya kadar varabilen rahatsızlıklar görülebilirmiş. İşte, ilahî denge gereği, bizde böyle zararla tezâhür eden karbondioksit CO2, bitkiler için en lüzumlu bir gaz olarak yaratılmıştır. CO2 bizler için Ed Dârr celle celâluhu tecellî ederken bitkilerde En Nâfi celle celâluhu isminin tecellîsi tezâhür eder. Bitkiler CO2i özümsemede kullanarak bizlere meyveler ve sebzeler üretip kendilerine verdiğimiz bu gazı bize faydalı hale getirir, işte iç içe fayda iç içe zarar. İç içe En Nâfi celle celâluhu iç içe Ed Dârr celle celâluhu .
İşte iç içe DENGE iç içe DÜZEN.


Meselâ: Arı ve Yılan: Soktuğu zaman vücudumuza zehir bırakıp bizi sızlandıran, kısacası zararlı olan arının zehrindeki alkaloit maddeden ve histaminden eczâcılıkta, ilaç yapımında kullanıldığı ifâde edilmektedir. Öte yandan dünyanın en öldürücü özelliği olan kobra yılanının zehrinde bulunan bakteri antikorları ve enzimlerin yine eczâcılıkta faydalı ilaçlar yapımında kullanıldığı açıklanmaktadır. Varlığını gereksiz gibi gördüğümüz yılanların, tarım için zararlı yaratıklar olan tarla fareleri ve başka zararlılar ile beslenerek, onların gereğinden fazla çoğalmalarını önlemek sûretiyle tabiattaki dengeye olan katkıları bizler için büyük faydadır.

İşte zarar, işte fayda, işte Ed Dârr celle celâluhu , işte En Nâfi celle celâluhu , işte tabiattaki denge.
Meselâ; Ultraviole (mor ötesi) ışınlar: Görebildiğimiz en kısa dalga boylu mor ışından, dalga boyu daha kısa olan ve mor ışın ile (X) ışınları arasındaki 4000a-200a aralığında dalga boyları bulunan mor ötesi ışınlar insan sağlığı için son derece zararlıdır. Biz insanlar için Ed Dârr celle celâluhu isminin tecellî ettiği bu ışınların güneşten gelenlerini Ozonosfer tabakası yâni ozon tabakası absorbe edip, zararlı olan miktarını yeryüzüne göndermemektedir. İşte ozon tabakası işte En Nâfi celle celâluhu isminin tecellîsi.
Öte yandan mor ötesi ışınlarda En Nâfi celle celâluhu isminin tecellîsini de görmekteyiz. Nitekim tıp alanında, raşitizm, tüberküloz gibi bazı hastalıkların tedavisinde kullanıldığı ifâde edilmektedir. Yine canlı dokular üzerinde yıkıcı etkisi bulunmasından faydalanarak suların sterilizasyonunda bakteri öldürücü olarak kullanılmaktadır.
İşte mor ötesi işte zarar, işte mor ötesi işte fayda. İşte Ed Dârr celle celâluhu işte En Nâfi celle celâluhu tecellîleri. İşte tabiattaki denge, işte evrendeki düzen.
Bütün faydalı ve bütün zararlı şeylerde bu isimlerin tecellîsi ile bu dengeyi görmek mümkündür. Yeter ki araştırılsın. Bizim ilmimiz buradan ötesine müsâid değildir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 04 Ağu 2016, 20:49 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Kur’ÂN-ı Kerîm-ı Kerîmde isim ve sifât sigası ile ALLAHu zü’l- CeLÂL’e nisbet edilmiş Ed-Dârr ve En-Nâfi isimleri geçmemektedir.. Hadis-i Şeriflerde bildirilmiştir..

Ed Dârr ve En Nâfi isimlerinin Kur’ÂN-ı Kerîm içerisinde incelenmesi:

ALLAHu zü’l- CeLÂL, Kur’ÂN-ı Kerîm'de zarar verme ve fayda sağlama özelliklerini hep yan yana kullanmıştır.

1-) Allah'ın dışında tapılan tanrıların zarar verme ve fayda sağlama özellikleri yoktur:


وَلاَ تَدْعُ مِن دُونِ اللّهِ مَا لاَ يَنفَعُكَ وَلاَ يَضُرُّكَ فَإِن فَعَلْتَ فَإِنَّكَ إِذًا مِّنَ الظَّالِمِينَ
Resim---"Ve lâ ted’u min dûnillâhi mâ lâ yenfeuke ve lâ yadurruke, fe in fealte fe inneke izen minez zâlimîn (zâlimîne).: Allah’tan başka sana fayda ve zarar vermeyen şeylere dua etme. Bundan sonra eğer öyle yaparsan, o zaman sen mutlaka zalimlerden olursun.”
(Yûnus 10/106)

2-) Müslümanlar hidâyet üzere oldukça, sabrettikçe ve takva sahibi oldukça kâfirlerin tuzakları kendilerine zarar veremez.:


إِن تَمْسَسْكُمْ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْ وَإِن تُصِبْكُمْ سَيِّئَةٌ يَفْرَحُواْ بِهَا وَإِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ لاَ يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا إِنَّ اللّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطٌ
Resim---" İn temseskum hasenetun tesû’hum, ve in tusibkum seyyietun yefrahû bihâ ve in tasbirû ve tettekû lâ yadurrukum keyduhum şey’a (şey’en), innallâhe bi mâ ya’melûne muhit (muhîtun).: Şayet size bir hasenat (güzellik) dokunursa onları hüzünlendirir. Ve şayet size bir seyyiat (kötülük) isabet ederse, onunla ferahlanırlar (ona sevinirler). Ve eğer siz sabrederseniz ve takva sahibi olursanız, onların hileleri size hiçbir şeyle zarar veremez. Muhakkak ki Allah, onların yabdıklarını (ilmi ile) kuşatandır (bilendir).”
(Âl-i İmrân 3/120)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ عَلَيْكُمْ أَنفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُم مَّن ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ إِلَى اللّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
Resim---"Yâ eyyuhâllezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izâhtedeytum, ilâllâhi merciukum cemîân fe yunebbiukum bimâ kuntum ta’melûn (ta’melûne).: Ey iman edenler, üzerinizdeki (yükümlülük) kendi nefislerinizdir. Siz doğru yola erişirseniz, sapan size zarar veremez. Tümünüzün dönüşü Allah'adır. O, size yabdıklarınızı haber verecektir.”
(Mâide 5/105)

3-) Allah'a hiçbir kimse zarar veremez:

وَلاَ يَحْزُنكَ الَّذِينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ إِنَّهُمْ لَن يَضُرُّواْ اللّهَ شَيْئاً يُرِيدُ اللّهُ أَلاَّ يَجْعَلَ لَهُمْ حَظًّا فِي الآخِرَةِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ
Resim---"Ve lâ yahzunkellezîne yusâriûne fî’l- kufr(kufri), innehum len yadurrûllâhe şey’â (şey’an), yurîdullâhu ellâ yec’ale lehum hazzan fî’l- âhireh (âhireti), ve lehum azâbun azîm (azîmun).: Ve küfre koşanlar seni mahzun etmesin. Muhakkak ki onlar, Allah'a hiçbir şey ile asla zarar veremezler. Allah, onlara ahirette bir nasip vermemek istiyor. Ve onlar için “Büyük Azab” vardır.”
(Âl-i İmrân 176)

4-) Allah dilemedikçe kimse zarar veremez:

إِنَّمَا النَّجْوَى مِنَ الشَّيْطَانِ لِيَحْزُنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَلَيْسَ بِضَارِّهِمْ شَيْئًا إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ
Resim---"İnnemân necvâ mine’ş- şeytâni li yahzunellezîne âmenû ve leyse bi dârrihim şey’en illâ bi iznillâh (iznillâhî), ve alâllâhi felyetevekkeli’l- mu’minûn (mu’minûne).: Şüphesiz 'gizli toplantıların fısıldaşmaları' (kulis), iman edenleri üzüntüye düşürmek için ancak şeytan (ürünü olan işler)dendir. Oysa Allah'ın izni olmaksızın o, onlara hiçbir şeyle zarar verecek değildir. Şu halde mü'minler, yalnızca Allah'a tevekkül etsinler.”
(Mücâdele 58/10)

5-) Zarar veren de zararı kaldıran da sadece Allah'tır:

وَإِن يَمْسَسْكَ اللّهُ بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَإِن يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلاَ رَآدَّ لِفَضْلِهِ يُصَيبُ بِهِ مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
Resim---"Ve in yemseskallâhu bidurrin fe lâ kâşife lehu illâ huve, ve in yuridke bi hayrin fe lâ râdde li fadlihi, yusîbu bihî men yeşâu min ibâdihi, ve huve’l- gafûru’r- rahîm (rahîmu).: Ve eğer Allah, sana bir zarar (bir darlık) dokundurursa, artık onu, O’ndan (Allah’tan) başka giderecek kimse yoktur. Ve eğer sana (senin için) bir hayır isterse, o taktirde O’nun fazlını geri çevirecek kimse yoktur. O’nu kullarından dilediği kimseye isabet ettirir. Ve O; Gafûr’dur (mağfiret eden), Rahîm’dir (rahmet nurunun sahibi).”
(Yûnus 10/107)

6-) Peygamberin de zarar verme veya fayda sağlama gibi bir özelliği yoktur:

قُل لاَّ أَمْلِكُ لِنَفْسِي ضَرًّا وَلاَ نَفْعًا إِلاَّ مَا شَاء اللّهُ لِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ إِذَا جَاء أَجَلُهُمْ فَلاَ يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلاَ يَسْتَقْدِمُونَ
Resim---"Kul lâ emliku li nefsî darran ve lâ nef'an illâ mâ şâallâh (şâallâhu), li kulli ummetin ecel (ecelun), izâ câe eceluhum fe lâ yeste'hırûne sâaten ve lâ yestakdimûn (yestakdimûne).: De ki: “Allah’ın dilediği şey hariç, ben nefsime (kendime) bir fayda veya bir zarar vermeye malik değilim. Her ümmetin bir eceli vardır. Onların eceli geldiği zaman artık bir saat tehir edilmez ve öne alınmaz.”
(Yûnus 10/49)

7-) Allah'ın dışındaki evliyâların da zarar verme veya fayda sağlama gibi özellikleri yoktur:


قُلْ مَن رَّبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ قُلِ اللّهُ قُلْ أَفَاتَّخَذْتُم مِّن دُونِهِ أَوْلِيَاء لاَ يَمْلِكُونَ لِأَنفُسِهِمْ نَفْعًا وَلاَ ضَرًّا قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الأَعْمَى وَالْبَصِيرُ أَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ أَمْ جَعَلُواْ لِلّهِ شُرَكَاء خَلَقُواْ كَخَلْقِهِ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْ قُلِ اللّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ
Resim---"Kul men rabbu’s- semâvâti ve’l- ard (ardı), kulillâh (kulillâhu), kul e fettehaztum min dûnihî evliyâe lâ yemlikûne li enfusihim nef’an ve lâ darrâ(darren), kul hel yestevi’l- a’mâ vel basîru em hel testevî’z- zulumâtu ve’n- nûr (nûru), em cealû lillâhi şurakâe halakû ke halkıhî fe teşâbehe’l- halku aleyhim, kulillâhu hâliku kulli şey’in ve huve’l- vâhidu’l- kahhâr (kahhâru).: “Semaların ve yeryüzünün Rabbi kimdir?” de. “Allah’tır” de. Artık ondan başka kendilerine bile fayda ve zararı olmayan dostlar mı edindiniz? “Gören ve görmeyen bir olur mu? Veya karanlıklar ile nur bir olur mu?” de. Yoksa onlar, onun yaratması gibi yaratan ortaklar kıldılar da, böylece bu yaratma onlara benzer mi göründü? De ki: “Allah, herşeyin yaratıcısıdır.” Ve O, tek Kahhar (kahreden), herşeye gücü yeten, en kuvvetli olandır.”
(Ra’d 13/16)

8-)Mutlak zarar âhiretteki zarardır:

وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ اجْعَلْ هََذَا بَلَدًا آمِنًا وَارْزُقْ أَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ آمَنَ مِنْهُم بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ قَالَ وَمَن كَفَرَ فَأُمَتِّعُهُ قَلِيلاً ثُمَّ أَضْطَرُّهُ إِلَى عَذَابِ النَّارِ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ
Resim---"Ve iz kâle ibrâhîmu rabbic’al hâzâ beleden âminen verzuk ehlehu mine’s- semerâti men âmene minhum billâhi vel yevmi’l- âhir (âhiri), kâle ve men kefere fe umettiuhu kalîlen summe adtarruhu ilâ azâbi’n- nâr (nâri), ve bi’se’l- masîr (masîru).: Hani İbrahim: "Rabbim, bu şehri bir güvenlik yeri kıl ve halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları ürünlerle rızıklandır" demişti de (Allah: "Sadece inananları değil) inkâr edeni de az bir süre yararlandırır, sonra onu ateşin azabına uğratırım; ne kötü bir dönüştür o" demişti.”
(Bakara 2/126)

9-) Âhiret günü kimsenin kimseye fayda sağlamaya veya zarar vermeye gücü yetmeyecektir:


فَالْيَوْمَ لَا يَمْلِكُ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ نَّفْعًا وَلَا ضَرًّا وَنَقُولُ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّتِي كُنتُم بِهَا تُكَذِّبُونَ
Resim---"Fe’l- yevme lâ yemliku ba’dukum li ba’dın nef’an ve lâ darrâ (darran), ve nekûlu lillezîne zalemû zûkû azâben nârilletî kuntum bihâ tukezzibûn (tukezzibûne).: Artık o gün bir kısmınız diğerlerine fayda ve zarar vermeye malik olamaz (gücü yetmez). Zulmedenlere: "Tekzip etmiş (yalanlamış) olduğunuz ateşin azabını tadın." diyeceğiz.”
(Sebe 34/42)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 15 Ağu 2016, 22:48 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Elbette ALLAHu zü’l- CeLÂL, Kur’ÂN-ı Kerîm'de KULLarının tercihi HÂLinde Hayrı da ŞERRi de mutlak yaratandır. Kur'ÂN-ı Kerîmde bâzı âyetler ALLAHu zü’l- CeLÂL’e doğrudan nisbet etmemekle birlikte bilgi sağlaması açısından örnek olarak verelim:

قُلْ أَتَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللّهِ مَا لاَ يَمْلِكُ لَكُمْ ضَرًّا وَلاَ نَفْعًا وَاللّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
Resim---"Kul e ta’budûne min dûnillâhi mâ lâ yemliku lekum darran ve lâ nef’â (nef’an) vallâhu huve’s- semîu’l- alîm (alîmu).: De ki; “Allah’tan başka, size zarar ve fayda (yarar) vermeye gücü yetmeyen (malik olmayan) şeylere mi kul oluyorsunuz?” Ve Allah, O, en iyi işitendir, en iyi bilendir.”
(Mâide 5/76)

قُلْ أَنَدْعُو مِن دُونِ اللّهِ مَا لاَ يَنفَعُنَا وَلاَ يَضُرُّنَا وَنُرَدُّ عَلَى أَعْقَابِنَا بَعْدَ إِذْ هَدَانَا اللّهُ كَالَّذِي اسْتَهْوَتْهُ الشَّيَاطِينُ فِي الأَرْضِ حَيْرَانَ لَهُ أَصْحَابٌ يَدْعُونَهُ إِلَى الْهُدَى ائْتِنَا قُلْ إِنَّ هُدَى اللّهِ هُوَ الْهُدَىَ وَأُمِرْنَا لِنُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ
Resim---"Kul e ned’û min dûnillâhi mâ lâ yenfeunâ ve lâ yadurrunâ ve nureddu alâ a’kâbinâ ba’de iz hedânâllâhu kellezîstehvethu’ş- şeyâtînu fî’l- ardı hayrâne lehû ashâbun yed’ûnehû ilâ’l- hude’tinâ, kul inne hudâllâhi huve’l- hudâ, ve umirnâ li nuslime li rabbi’l- âlemin (âlemîne).: De ki: “Bize fayda ve zarar vermeyen Allah’tan başka şeylere mi dua edelim? Bizi Allah’ın hidayete erdirmesinden sonra, yeryüzünde şeytanların kandırıp, şaşkın bıraktığı, arkadaşlarının da “bize hidayete gel” diye çağırdığı kimse gibi topuklarımızın üzerinde geriye mi döndürülelim?” De ki: “Muhakkak ki, Allah’a ulaşmak, o, hidayettir ve biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.”
(En’âm 6/71)

وَيَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللّهِ مَا لاَ يَضُرُّهُمْ وَلاَ يَنفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هَؤُلاء شُفَعَاؤُنَا عِندَ اللّهِ قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللّهَ بِمَا لاَ يَعْلَمُ فِي السَّمَاوَاتِ وَلاَ فِي الأَرْضِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ
Resim---"Ve ya'budûne min dûnillâhi mâ lâ yedurruhum ve lâ yenfeuhum ve yekûlûne hâulâi şufeâunâ indallâh (indallâhi), kul e tunebbiûnallâhe bimâ lâ ya'lemu fî’s- semâvâti ve lâ fî’l- ard (ardı), subhânehu ve teâlâ ammâ yuşrikûn (yuşrikûne).: Ve onlara fayda ve zarar vermeyen Allah’tan başka şeylere (putlara) kulluk (ibadet) ediyorlar. Ve “Bunlar, Allah’ın yanında bizim şefâatçilerimiz.” diyorlar. De ki: “Yeryüzünde ve semalarda bilmediği bir şeyi Allah’a haber mi veriyorsunuz?” O, Sübhan’dır (münezzehtir), onların ortak koştuğu şeylerden yücedir.”
(Yûnus 10/18)

قَالَ أَفَتَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَنفَعُكُمْ شَيْئًا وَلَا يَضُرُّكُمْ
Resim---"Kâle e fe ta’budûne min dûnillâhi mâ lâ yenfeukum şey’en ve lâ yadurrukum.: (İbrâhîm A.S): “Hâlâ size bir faydası ve zararı olmayan, Allah’tan başka şeylere mi tapıyorsunuz?” dedi.”
(Enbiyâ 21/66)

يَدْعُو مِن دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُ وَمَا لَا يَنفَعُهُ ذَلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَعِيدُ
Resim---"Yed’û min dûnillâhi mâ lâ yadurruhû ve mâ lâ yenfeuhu, zâlike huve’d- dalâlul baîd (baîdu).: Kendilerine zarar ve fayda vermeyen, Allah’tan başka şeylere dua ederler. İşte bu, uzak bir dalâlettir.”
(Hacc 22/12)

وَيَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَنفَعُهُمْ وَلَا يَضُرُّهُمْ وَكَانَ الْكَافِرُ عَلَى رَبِّهِ ظَهِيرًا
Resim---"Ve ya’budûne min dûnillâhi mâ lâ yenfeuhum ve lâ yadurruhum, ve kâne’l- kâfiru alâ rabbihî zahîrâ (zahîran).: Ve onlara fayda ve zarar vermeyen Allah’tan başka şeylere tapıyorlar. Ve kâfir, Rabbine (karşı) zahir oldu (şeytana arka çıktı).”
(Furkân 25/55)

أَوْ يَنفَعُونَكُمْ أَوْ يَضُرُّونَ
Resim---"Ev yenfeûnekum ev yedurrûn (yedurrûne).: Yoksa size fayda veya zarar veriyorlar mı?”
(Şuarâ 26/73)

Zarar ve fayda vermenin doğrudan Allah’a celle celâlihu nisbet edildiği âyetler:

وَاتَّبَعُواْ مَا تَتْلُواْ الشَّيَاطِينُ عَلَى مُلْكِ سُلَيْمَانَ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ وَلَكِنَّ الشَّيْاطِينَ كَفَرُواْ يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ وَمَا أُنزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولاَ إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلاَ تَكْفُرْ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِهِ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِهِ وَمَا هُم بِضَآرِّينَ بِهِ مِنْ أَحَدٍ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلاَ يَنفَعُهُمْ وَلَقَدْ عَلِمُواْ لَمَنِ اشْتَرَاهُ مَا لَهُ فِي الآخِرَةِ مِنْ خَلاَقٍ وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْاْ بِهِ أَنفُسَهُمْ لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ
Resim---"Vettebeû mâ tetlû’ş- şeyâtînu alâ mulki suleymân (suleymâne) ve mâ kefere suleymânu ve lâkinne’ş- şeyâtîne keferû yuallimûnen nâse’s- sihra, ve mâ unzile alâ’l- melekeyni bi bâbile hârûte ve mârût (mârûte), ve mâ yuallimâni min ehadin hattâ yekûlâ innemâ nahnu fitnetun fe lâ tekfur fe yeteallemûne minhumâ mâ yuferrikûne bihî beyne’l- mer’i ve zevcihî, ve mâ hum bi dârrîne bihî min ehadin illâ bi iznillâh (iznillâhi), ve yeteallemûne mâ yadurruhum ve lâ yenfeuhum ve lekad alimû le menişterâhu mâ lehu fî’l- âhirati min halâkın, ve le bi’se mâ şerav bihî enfusehum lev kânû ya’lemûn (ya’lemûne).: Onlar Süleyman (a.s)’ın mülkü üzerine şeytanların tilavet ettiği (okuduğu) şeylere tâbî oldular (uydular). Süleyman (a.s), inkâr etmedi (sihir yapmadı ve kâfir olmadı). Fakat şeytanlar insanlara, sihri ve Babil şehri’ndeki iki meleğe, Harut ve Marut’a indirilen şeyleri öğretmekle kâfir oldular. Ve oysa onlar, “Biz sadece bir fitneyiz (sizin için bir imtihanız). O halde (sakın sihir ilmini öğrenerek) kâfir olmayın.” demedikçe hiç kimseye bunu öğretmezlerdi. Fakat o ikisinden, bir erkek ile onun karısının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı ve de onlar, Allah’ın izni olmadan onunla (sihirle) hiç kimseye zarar verebilecek değillerdir. Ve onlar kendilerine fayda vermeyen, zarar veren şeyleri öğreniyorlar. Ve andolsun ki onlar, onu (sihri ve ona ait bilgileri) satın alan kimsenin ahirette bir nasibi olmadığını kesin olarak öğrendiler. Elbette onunla (sihre karşılık) nefslerini sattıkları şey ne kötü, keşke bilselerdi.”
(Bakara 2/102)

وَإِن يَمْسَسْكَ اللّهُ بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَإِن يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدُيرٌ
Resim---"Ve in yemseskallâhu bi durrin fe lâ kâşife lehu illâ huve, ve in yemseske bi hayrın fe huve alâ kulli şey’in kadîr (kadîrun).: Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, o taktirde onu, O’ndan başka giderecek yoktur. Sana bir hayır dokundurursa, artık O, herşeye kaadirdir.”
(En’âm 6/17)

قُل لاَّ أَمْلِكُ لِنَفْسِي نَفْعًا وَلاَ ضَرًّا إِلاَّ مَا شَاء اللّهُ وَلَوْ كُنتُ أَعْلَمُ الْغَيْبَ لاَسْتَكْثَرْتُ مِنَ الْخَيْرِ وَمَا مَسَّنِيَ السُّوءُ إِنْ أَنَاْ إِلاَّ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
Resim---"Kul lâ emliku li nefsî nef’an ve lâ darran illâ mâşaallâh (mâşaallâhu), ve lev kuntu a’lemu’l- gaybe lesteksertu mine’l- hayri ve mâ messeniye’s- sûu, in ene illâ nezîrun ve beşîrun li kavmin yu’minûn (yu’minûne).: De ki: “Allah’ın dilemesi hariç, ben kendime fayda veya zarar verecek güce malik değilim. Eğer ben gaybı bilseydim, hayrı mutlaka çoğaltırdım, bana bir kötülük dokunmazdı. Ben ancak mü’min olan kavim için bir nezir (uyaran) ve müjdeleyiciyim.”
(A’râf 7/188)

أَأَتَّخِذُ مِن دُونِهِ آلِهَةً إِن يُرِدْنِ الرَّحْمَن بِضُرٍّ لاَّ تُغْنِ عَنِّي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا وَلاَ يُنقِذُونِ
Resim---"E ettehızu min dûnihî âliheten in yuridni’r- rahmânu bi durrin lâ tugni annî şefâatuhum şey’en ve lâ yunkızûni.: Ben, O’ndan başka ilâhlar edinir miyim? Eğer Rahmân bana bir zarar dilerse, onların şefâati bana bir (şey) fayda vermez (sağlamaz). Ve onlar beni kurtaramazlar.”
(Yâsîn 36/23)

وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ قُلْ أَفَرَأَيْتُم مَّا تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ إِنْ أَرَادَنِيَ اللَّهُ بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّهِ أَوْ أَرَادَنِي بِرَحْمَةٍ هَلْ هُنَّ مُمْسِكَاتُ رَحْمَتِهِ قُلْ حَسْبِيَ اللَّهُ عَلَيْهِ يَتَوَكَّلُ الْمُتَوَكِّلُونَ
Resim---"Ve le in seeltehum men halâka’s- semâvâti ve’l- arda le yekûlunnallâhu, kul e fe raeytum mâ ted’ûne min dûnillâhi in erâdeniyallâhu bi durrin hel hunne kâşifâtu durrihi ev erâdenî bi rahmetin hel hunne mumsikâtu rahmetihi, kul hasbiyallâhu, aleyhi yetevekkelu’l- mutevekkılûn (mutevekkılûne).: Ve eğer gerçekten onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorarsan, mutlaka: “Allah” derler. De ki: “Allah’tan başka tabdıklarınızı gördünüz mü? Eğer Allah bana bir zarar dileseydi, O’nun zararını onlar giderebilir mi? Veya bana bir rahmet dileseydi, O'nun rahmetini tutabilirler mi (engelleyebilirler mi)?” De ki: “Allah bana yeter! Tevekkül edenler (yalnız) O'na tevekkül ederler (O'nu vekil ederler).”
(Zumer 39/38)

سَيَقُولُ لَكَ الْمُخَلَّفُونَ مِنَ الْأَعْرَابِ شَغَلَتْنَا أَمْوَالُنَا وَأَهْلُونَا فَاسْتَغْفِرْ لَنَا يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِم مَّا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ قُلْ فَمَن يَمْلِكُ لَكُم مِّنَ اللَّهِ شَيْئًا إِنْ أَرَادَ بِكُمْ ضَرًّا أَوْ أَرَادَ بِكُمْ نَفْعًا بَلْ كَانَ اللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا
Resim---"Se yekûlu leke’l- muhallefûne mine’l- a’râbi şegâletnâ emvâlunâ ve ehlûnâ festagfir lenâ, yekûlûne bi elsinetihim mâ leyse fî kulûbihim, kul fe men yemliku lekum minallâhi şey’en in erâde bikum darran ev erâde bikum nef’â (nef’en), bel kânallâhu bi mâ ta’melûne habîrâ (habîran).: Araplardan muhallefunlar (geride kalanlar), sana: “Mallarımız ve ailelerimiz bizi meşgul etti. Artık bizim için mağfiret dile.” diyecekler. Onlar, kalplerinde olmayanı dilleri ile söylüyorlar. De ki: “Eğer Allah, size bir zarar veya fayda dilerse, bu taktirde sizin için Allah’tan (gelen) bir şeye kim mani olabilir (fayda veya zararı önleyebilir)? Hayır (öyle değil), Allah yabdığınız şeylerden haberdardır.”
(Fetih 48/11)

إِنَّمَا النَّجْوَى مِنَ الشَّيْطَانِ لِيَحْزُنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَلَيْسَ بِضَارِّهِمْ شَيْئًا إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ
Resim---"İnnemân necvâ mine’ş- şeytâni li yahzunellezîne âmenû ve leyse bi dârrihim şey’en illâ bi iznillâh (iznillâhî), ve alâllâhi felyetevekkeli’l- mu’minûn (mu’minûne).: Şüphesiz 'gizli toplantıların fısıldaşmaları' (kulis), iman edenleri üzüntüye düşürmek için ancak şeytan (ürünü olan işler)dendir. Oysa Allah'ın izni olmaksızın o, onlara hiçbir şeyle zarar verecek değildir. Şu halde mü'minler, yalnızca Allah'a tevekkül etsinler.”
(Mücâdele 58/10)

d-) Dâr ve Nâfi isimlerinin bize yüklediği görev ve sorumluluklar:

1-) Zararın ve faydanın bütün yetkilerinin Rabbimizin elinde olduğunu bilmeliyiz. Buna bütün kalbiyle iman etmesi, Müslümana güç ve cesaret verir. Rabbimiz bize, "Başınıza gelecek zararları veya elde edeceğiniz menfaatleri düşünün." diye bir görev vermemiştir. Bize düşen, İslam'ı yaşamak ve ayakta tutmak için çalışmaktır. Sabretmek ve takva ehli olmaktır. Bu yolda bize ulaşan menfaatler Allah'tandır, zararlar yine O'ndandır.

2-) Kâfirler başlarına bir sıkıntı gelince bütün güçleri ve samimiyetleriyle Allah'a yalvarırlar. Rahata kavuşunca ise eski şirklerine geri döner ve Allah'ı unuturlar. Bizim Rabbimize imanımız ve duamız müşriklerde olduğu gibi pazarlıklı olmamalıdır.


وَإِذَا مَسَّكُمُ الْضُّرُّ فِي الْبَحْرِ ضَلَّ مَن تَدْعُونَ إِلاَّ إِيَّاهُ فَلَمَّا نَجَّاكُمْ إِلَى الْبَرِّ أَعْرَضْتُمْ وَكَانَ الإِنْسَانُ كَفُورًا
Resim---"Ve izâ messekumu’d- durru fî’l- bahri dalle men ted’ûne illâ iyyâhu, fe lemmâ neccâkum ilâ’l- berri a’radtum, ve kâne’l- insânu kefûrâ (kefûren).: Ve size, denizde bir darlık (tehlike) dokunduğu zaman, sadece O hariç, dua ettikleriniz sapıp gider. Fakat sizi, karaya çıkarınca (kurtarınca) yüz çevirirsiniz. Ve insan çok nankördür.”
(İsrâ 17/67)

3-) Başlarına bir sıkıntı geldiğinde ise mü‟minler sabreder, Allah'a tevekkül ederler.:

وَاتَّبَعُواْ مَا تَتْلُواْ الشَّيَاطِينُ عَلَى مُلْكِ سُلَيْمَانَ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ وَلَكِنَّ الشَّيْاطِينَ كَفَرُواْ يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ وَمَا أُنزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولاَ إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلاَ تَكْفُرْ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِهِ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِهِ وَمَا هُم بِضَآرِّينَ بِهِ مِنْ أَحَدٍ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلاَ يَنفَعُهُمْ وَلَقَدْ عَلِمُواْ لَمَنِ اشْتَرَاهُ مَا لَهُ فِي الآخِرَةِ مِنْ خَلاَقٍ وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْاْ بِهِ أَنفُسَهُمْ لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ
Resim---"Vettebeû mâ tetlû’ş- şeyâtînu alâ mulki suleymân (suleymâne) ve mâ kefere suleymânu ve lâkinne’ş- şeyâtîne keferû yuallimûnen nâse’s- sihra, ve mâ unzile alâ’l- melekeyni bi bâbile hârûte ve mârût (mârûte), ve mâ yuallimâni min ehadin hattâ yekûlâ innemâ nahnu fitnetun fe lâ tekfur fe yeteallemûne minhumâ mâ yuferrikûne bihî beyne’l- mer’i ve zevcihî, ve mâ hum bi dârrîne bihî min ehadin illâ bi iznillâh (iznillâhi), ve yeteallemûne mâ yadurruhum ve lâ yenfeuhum ve lekad alimû le menişterâhu mâ lehu fî’l- âhirati min halâkın, ve le bi’se mâ şerav bihî enfusehum lev kânû ya’lemûn (ya’lemûne).: Onlar Süleyman (a.s)’ın mülkü üzerine şeytanların tilavet ettiği (okuduğu) şeylere tâbî oldular (uydular). Süleyman (a.s), inkâr etmedi (sihir yapmadı ve kâfir olmadı). Fakat şeytanlar insanlara, sihri ve Babil şehri’ndeki iki meleğe, Harut ve Marut’a indirilen şeyleri öğretmekle kâfir oldular. Ve oysa onlar, “Biz sadece bir fitneyiz (sizin için bir imtihanız). O halde (sakın sihir ilmini öğrenerek) kâfir olmayın.” demedikçe hiç kimseye bunu öğretmezlerdi. Fakat o ikisinden, bir erkek ile onun karısının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı ve de onlar, Allah’ın izni olmadan onunla (sihirle) hiç kimseye zarar verebilecek değillerdir. Ve onlar kendilerine fayda vermeyen, zarar veren şeyleri öğreniyorlar. Ve andolsun ki onlar, onu (sihri ve ona ait bilgileri) satın alan kimsenin ahirette bir nasibi olmadığını kesin olarak öğrendiler. Elbette onunla (sihre karşılık) nefslerini sattıkları şey ne kötü, keşke bilselerdi.”
(Bakara 2/177)

4-) Dinimize ne kadar bağlıysak sıkıntı ve dertlerimiz de o oranda fazla olacaktır. Sıkıntımızın fazla olması, Allah'ın bize değer vermesinden dolayıdır.:

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem:“İnsanlar içerisinde en şiddetli sıkıntılarla karşılaşanlar, peygamberlerdir. Sonra da derecelerine göre diğer insanlar gelir. Kişi dinine bağlılığına göre sıkıntıyla karşılaşır. Dinine bağlılığı kuvvetli ise sıkıntısı da şiddetli olur. Dinine bağlılığı zayıf ise sıkıntısı da az ve hafif olur. Günahsız bir şekilde dünyadan ayrılıncaya kadar sıkıntı ve musibetler, mü‟min kulun yakasını bırakmaz.” buyurdu.

(İbni Mâce, Fiten 23)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Mü‟minin durumu, ekine benzer. Rüzgârlar onu bir o tarafa, bir bu tarafa eğer, doğrultur, bâzen yere yatırır. Nihâyet ona ölüm gelir. Kâfirin durunu ise, “ladin” ağacına benzer. Ona hiçbir şey isabet edip onu eğemez. Sonunda o bir defâ da kökünden kopar, mahvolur gider.” buyurdu.
(Dârimî, Kitabu’r-Rikak 2752)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 02 Eyl 2016, 05:40 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim



115- En Nasîru celle celâluhu:



Resim


Resim


En Nasîru : Yaratıklarına ve kullarına mutlak yardım eden, nusret veren, yardımcı, mededkâr, muîn olan ALLAHu zü’l- CELÂL ..



Resim

En Nasîru; Kulunun ALLAHu zü’l- CELÂLden, duâ ve niyâzla yalvararak istemesi halinde ALLAH celle celâlihu’nun onu, yardım ve desteği ile her türlü sıkıntısından, darlığından kurtaracağını vâdeden bir İsm-i İlahîdir..
ALLAHu zü’l- CELÂL'in Rahmet, Af ve Gufrana dâir er Rahmân, er Rahîm, er Rauf, el Afuvv, et Tevvab, el Gafur, el Halîm, eş Şekûr, el Velî, en Nasîr, es Selâm, gibi İsm-i İlahîlerdendir.
Nasir, Arabcada “nasr” kökünden türemiştir ve “Nusret, yardım, destek, zafer verme ve sıkıntıdan kurtarma” sözlük mânâlarını ifâde eder.
Buna göre Nasîr: Kullarına nusret-yardım eden, onları destekleyen, zafere ulaştıran, her türlü sıkıntılarından kurtaran terim anlamlarını taşır.
Kulun ALLAHu zü’l- CELÂLden, dualarla, niyazlarla yakararak istemesi halinde Allah’ın onu, yardım ve desteği ile her türlü sıkıntısından, darlığından kurtaracağını vâdeden bir ism-i İlahîdir.


Nasara: Düşmanlarına karşı yardım etmek. Zafer vermek. Kurtarmak.
Nâsara: Birine yardım etmek.
Tenâsara: Birbirini kollayıp yardım etmek.
İstensara: Birinden yardım istemek.
En nâsiru: Yardım edici. Nusret eden, zafer veren. Yardımcı. Muin
Enasru: Yardım, zafer.
Nusret: Nusret, yardım.
Mansûr-Mensûr: (Nasr. dan) Yardım görmüş. * Muzaffer kılınmış. Zafer bulmuş-kazanmış. * Cenab-ı Hak tarafından her işinde nusrete mazhar olduğundan Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bir ismi de Mensur'dur.


Tirmizî ve İbni Mâce'nin listerinde olmayıp, İbni Hacer el-Askalanî’n (Fethü'ül Bâri, XI-222,224) listesinde ve Kur'ÂN-ı Kerîmde geçen ve rahmet, af ve gufran bildiren isimlerdendir..
En-Nasîr ismi Kur'ÂN-ı Kerîm’de, on beş âyette Allah’a izâfe edilir.


Kur'ÂN-ı Kerîmde.:

بَلِ اللّهُ مَوْلاَكُمْ وَهُوَ خَيْرُ النَّاصِرِينَ
Resim---"Belillâhu mevlâkum, ve huve hayrun nâsırîn (nâsırîne).: Hayır! Sizin mevlânız (dostunuz) Allah'tır. Ve O, yardımcıların en hayırlısıdır.”
(Âl-i İmrân 3/150)

وَاللّهُ أَعْلَمُ بِأَعْدَائِكُمْ وَكَفَى بِاللّهِ وَلِيًّا وَكَفَى بِاللّهِ نَصِيرًا
Resim---"Vallâhu a’lemu bi a’dâikum. Ve kefâ billâhi veliyyen, ve kefâ billâhi nasîrâ (nasîran).: Ve sizin düşmanlarınızı en iyi Allah bilir. Ve dost olarak Allah kâfidir. Ve yardımcı olarak Allah kâfidir.
(Nisâ 4/45)

وَإِن تَوَلَّوْاْ فَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ مَوْلاَكُمْ نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ
Resim---"Ve in tevellev fa'lemû ennallâhe mevlâkum, ni'mel mevlâ ve ni'men nasîr (nasîru).: Ve şâyet dönerlerse, bu durumda Allah’ın sizin mevlânız olduğunu bilin. Ne güzel mevlâ ve ne güzel yardımcıdır!”
(Enfâl 8/40)

وَجَاهِدُوا فِي اللَّهِ حَقَّ جِهَادِهِ هُوَ اجْتَبَاكُمْ وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ مِّلَّةَ أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمينَ مِن قَبْلُ وَفِي هَذَا لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَهِيدًا عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ فَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللَّهِ هُوَ مَوْلَاكُمْ فَنِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ
Resim---"Ve câhidû fîllâhi hakka cihâdihî, huvectebâkum ve mâ ceale aleykum fîd dîni min haracin, millete ebîkum ibrâhîm (ibrâhîme), huve semmâkumul muslimîne min kablu ve fî hâzâ li yekûner resûlu şehîden aleykum ve tekûnû şuhedâe alân nâsi, fe ekîmûs salâte ve âtuz zekâte va’tesımû billâhi, huve mevlâkum, fe ni’mel mevlâ ve ni’men nasîr (nasîru).: Allah adına gerektiği gibi cihad edin. O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbRahîm'in dini(nde olduğu gibi). O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur’ÂN-ı Kerîm'da) da sizi "müslümanlar" olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize şahid olsun, siz de insanlar üzerine şahidler olasınız diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sarılın, sizin Mevlanız O'dur. İşte, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı.”
(Hacc 22/78)

وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا مِّنَ الْمُجْرِمِينَ وَكَفَى بِرَبِّكَ هَادِيًا وَنَصِيرًا
Resim---"Ve kezâlike cealnâ li kulli nebiyyin aduvven minel mucrimîn(mucrimîne), ve kefâ bi rabbike hâdiyen ve nasîrâ (nasîran).: Ve işte böylece nebîlerin hepsine mücrimlerden düşman kıldık. Ve senin Rabbin, hidâyete erdiren ve yardımcı olarak kâfidir.”
(Furkân 25/31)

ALLAH’tan bir yardım-Nasrun: Ankebût 29/10; Saff 61/13.
ALLAH’ın yardımı-Nasrihi: Âl-i İmrân 3/13; Enfâl 8/26,62.
ALLAH’ın yardımı-Nasrullah: Bakara 2/214; Rûm 30/5; Nasr 110/1.
ALLAH’ın yardımı-Nasruna: En'âm 6/34; Yûsuf 12/110.
ALLAH’ın yardımı-Nesiyra: Nisâ 4/123; Furkân 25/31; Ahzâb 33/17.
ALLAH’ın yardımı-Nasr: Enfâl 8/10; Hacc 22/39.
ALLAH’ın yardımı -Nasru’l mü'minin: Rûm 30/47..


إِذَا جَاء نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ
Resim---"İzâ câe nasrullâhi ve’l- fethu.: Allah’ın yardımı ve fetih geldiği zaman.
(Nasr 110/1)




Resim

Kur'ÂN-ı Kerîmde Âyet sonunda İkili isim olarak;

EN NASÎRÜ'L-AZÎZÜ celle celâluhu : Yardım edici-Güçlü olan (1 defâ)nasran azîza

Resim


وَيَنصُرَكَ اللَّهُ نَصْرًا عَزِيزًا
Resim---“Ve yansûrekallâhu nasran azîzâ: Ve Allah, sana “üstün ve onurlu” bir zaferle yardım etsin.”
(Feth 48/3)

En Nasîru :
Resim

El Azîz :
Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 17 Eyl 2016, 18:37 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim


116- En Nûr celle celâluhu:



Resim

Resim

En Nûr : Nûrun zâten ve aslen kaynağı, tüm mahlükâtının mutlak nûru olan ALLAHu zü’l- CELÂL . Her çeşid nûrun hâliki ve mahlûkatına nûr vermede tek olan. Nûrların kaynağı yerin göklerin nuru olan ALLAHu zü’l- CELÂL...



Resim



117- El Münîr celle celâluhu:



Resim
Resim

El Münîr : Nûr gönderen, nûrun mutlak sahibi olan, Nûrlandıran; varlıkları aydınlatan ve nûr veren; Nûr'un kendisi ALLAHu zü’l- CELÂL..



NûR; insanın basar ve basîreti için şart olan ve görüşünü sağlayan ilâhî ihsândır.
NûR; kendi görünen ve görünmeyeni görmeyi sağlayan... Eşyânın hakikâti, aklın aslı, Kur'ân-ı Kerîm'in sırrı, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in mâhiyeti, sistemin nüvesi, ilm-i ilâhînin tecellîsîdir.

Resim NÛRun alâ NÛR..

ZÂTuLLAH ->NÛRuLLAH -> NÛR-u MuhaMMed -> KÂiNât..


“KüLLî ŞEYyi ->ALLAH’ın NÛRu!.:

ALLAH celle celâluhu Ez Zâhir ALLAH celle celâluhu..

اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ الزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِن شَجَرَةٍ مُّبَارَكَةٍ زَيْتُونِةٍ لَّا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُّورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِي اللَّهُ لِنُورِهِ مَن يَشَاء وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Resim---ALLÂHU NÛRU’s- SEMÂVÂTİ VE’L- ARD (ardı), meselu nûrihî ke mişkâtin fîhâ mısbâh(mısbâhun), el mısbâhu fî zucâceh(zucâcetin), ez zucâcetu ke ennehâ kevkebun durrîyyun, yûkadu min şeceratin mubâraketin zeytûnetin lâ şarkîyetin ve lâ garbiyyetin, yekâdu zeytuhâ yudîu ve lev lem temseshu nâr(nârun), nûrun alâ nûr(nûrin), yehdîllâhu li nûrihî men yeşâu, ve yadribullâhul emsâle lin nâs(nâsi), vallâhu bi kulli şey’in alîm(alîmun) : ALLAH, GÖKLERİN VE YERİN NURUDUR. O'nun nurunun misali, içinde çerağ bulunan bir kandil gibidir; çerağ bir sırça içerisindedir; sırça, sanki incimsi bir yıldızdır ki, doğuya da, batıya da ait olmayan kutlu bir zeytin ağacından yakılır; (bu öyle bir ağaç ki) neredeyse ateş ona dokunmasa da yağı ışık verir. (Bu,) Nur üstüne nurdur. Allah, kimi dilerse onu kendi nuruna yöneltip iletir. Allah insanlar için örnekler verir. Allah, her şeyi bilendir.
(Nûr 24/35)

Bu NÂR Yurdu Dünyada ve KâiNâtta küllî ŞEY NÛrullahın NÛRu MuhaMMed yansımasıdır..
Küllî ŞEYin ASLı-fASLı Nur-u MuhaMMeddir ki Rahmetenli’l- ÂLeMîndir.. aleyhi's-selâm..:


وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ
Resim---Ve mâ erselnâke illâ rahmeten li’l- âlemin (âlemîne).: Seni Biz, sadece âlemlere rahmet olarak gönderdik.”
(Enbiyâ 21/107)

O MuhaMMed Mustafâ aleyhi's-selâm ki ilk yarattığın HaBBedir. En NÛR, Esmasına Mazhardır-Zuhur yeridir, Menbağdır Nur-u MÛhaMMed ki, Nûr-u MîM..

Muhabbetiyin İLK-TEK HaBBesidir ki yartılanların her derdine her şeyine rAHMET kapısıdır MuhaMMed aleyhi's-selâm ..


El Ahadu :
Resim

Habîbullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in Evvelden, Zâhire zuhûru ise “Rahmeten li’l-âlemin: Âlemlere rahmet olarak” gönderilen Rasûlullah MuhaMMed Aleyhi’s-Selâmdır.

Resim---Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Evvele mâ halâkallâhu nûrî: ALLAH’ın en evvel halkettiği (yarattığı) Benim nûrumdur.” Buyurdu.”
(Aclûnî, Keşfü’l- Hafa, c:1, shf:311)

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Evvelu mâ halâkallâhu nûra nebiyyike yâ Câbir: ALLAH Teâlâ herşeyden evvel senin Peygamberinin nûrunu yarattı ey Câbir!”
(Câbir bin Abdillah tarikiyle Abdürrezzak’tan; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:205, 2:129.)

Resim---Câbir bin Abdullah radiyallâhu anhu'’dan: “ Yâ Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)! Anam babam sana fedâ olsun, ALLAHın en evvel yarattığı şeyi bana söyler misin?” dedim. Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Yâ Câbir! eşyâdan önce, kendi nûrundan (Nûrullah) senin Peygamberinin Nûrunu (Nûr-u MİM) yarattı.” Ve şöyle buyurdu: “ O nur ALLAHın kudretiyle dilediği yerlerde devredip gezerdi. O zaman ne levh, ne kalem, ne cennet, cehennem, ne melek, ne gök, ne güneş, ne ay, ne cin ne de ins var idi.” Ondan sonra buyurdu ki: “ALLAH Teâlâ mahlûkatı yaratmak istediği zaman, o nûru taksim edip 4 parça yabdı: İlk parçadan kâlemi yarattı. İkinci parçadan Levhi yarattı. Üçüncü parçadan Arşı yarattı. Dördüncü parçayı taksim edip dört parça yabdı: İlkinden gökleri yarattı. İkincisinden yeri yarattı. Üçüncüsünden cennet ve cehennemi yarattı. Dördüncü parçayı yine taksim edip dört parçaya ayırdı: Birincisinden mü’minlerin gözlerinin nûrunu yarattı. İkincisinden kalblerinin nûrunu yarattı ki o, ALLAHı bilmedir. Üçüncüsünden dillerinin nûrunu yarattı ki o da Kelimeyi Tevhiddir....””
(İmâm Ahmed, Müsned IV-127; Hâkim, Müstedrek II-600/4175; İbni Hibban, El İhsân XIV-312/6404)


Nâra : Bir şey parlamak. Aydın olmak.
Nevvera : Bir şey aydın olmak.
Tenevvera : Aydın olmak.
İstenâra : Parlamak.
Enver : Daha nûrlu. Güzel ve hoş.
Menâr : Işık yeri. Işık.
Nâr : Ateş. Cehennem. Görüş.
Nûr : Nûr, aydınlık, ışık.
Neyyir : Parlak. Işık veren. Aşikâr.


أَوَ مَن كَانَ مَيْتًا فَأَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِي بِهِ فِي النَّاسِ كَمَن مَّثَلُهُ فِي الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِّنْهَا كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْكَافِرِينَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ
Resim---“E ve men kâne meyten fe ahyeynâhu ve cealnâ lehu nûran yemşî bihî fî’n- nâsi ke men meseluhu fî’z- zulumâti leyse bi hâricin minhâ, kezâlike zuyyine li’l- kâfirîne mâ kânû ya’melûn (ya’melûne).: Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve insanlar içinde yürümesi için kendisine bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp oradan bir çıkış bulamıyanın durumu gibi midir? İşte, kâfirlere yapmakta oldukları böyle 'süslü ve çekici' gösterilmiştir.”
(En’âm 6/122)

Elbette bahsedile ÇIKış, ayakla değil de ÖZ HüviYyeti Ciheti NÛRuyladır..
KUL’un Zâhiri ->Âdemiyeti, Halkiyyeti, İzâfi NÛR Sahibliği ki AKıL ve Şeriâttır-Tarikattır..
KUL’un Bâtını -> AYNî-Hasbî Hakikatı, Hakikat-ı MuhaMMediyyesi, AYNının Sabitliğe ULAŞıp Hakikî MuhaMMedî NÛR Sahibliği ki NAKiL ve Mârifettir-Hakikattır..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 09 Eki 2016, 19:34 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
En NûR: Sözlük mânâsı “Işık, aydınlık, iç aydınlığı” olan Nur “Âlemleri fizikî ışıklarla, kalbleri gönülleri imân, ilim ve irfan ile aydınlatan ve üstün duygular, derin iç idraklerle hakikate erişmeyi sağla- yan ışık, aydınlık, parıltı” şeklinde ifâde edilebilir.
Nûr: Kur’ÂN-ı Kerîm’de bâzen “din”, bâzen “Tevrat ve incilin taşıdığı hükümler”, bâzen “imân” gibi dini hayatın ana unsurlarına ad olurken, bâzen varlık ve olayları görmemizi sağlayan “ışık ve ışığın yansıması “ mânâsında fizikî bir mânâya indirgenir. Çoğu kez de uhrevî hayat ile ilgili aydınlıklar, manevî âlemle ilgili hisler, hazlar, sezgiler, idrakler, kavrayışlar gibi metafizik bir boyuta taşınır.

İki yerde de Nur, ALLAHu Zü’L CeLÂL’e izâfe edilir, bizzat ALLAH celle celâlihu’nun nur olduğu ifâde edilir.
Bu hususları âyetlere dayalı olarak açıklarsak Kur’ÂN-ı Kerîm’de NÛR’un şu mânâları ifâde ettiği görülür.:


1-) Bizzât ALLAHu Zü’L CeLÂL, göklerin ve yerin Mutlk NÛRudur..:

اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ الزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِن شَجَرَةٍ مُّبَارَكَةٍ زَيْتُونِةٍ لَّا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُّورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِي اللَّهُ لِنُورِهِ مَن يَشَاء وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Resim---ALLÂHU NÛRU’s- SEMÂVÂTİ VE’L- ARD (ardı), meselu nûrihî ke mişkâtin fîhâ mısbâh (mısbâhun), el mısbâhu fî zucâceh (zucâcetin), ez zucâcetu ke ennehâ kevkebun durrîyyun, yûkadu min şeceratin mubâraketin zeytûnetin lâ şarkîyetin ve lâ garbiyyetin, yekâdu zeytuhâ yudîu ve lev lem temseshu nâr (nârun), nûrun alâ nûr (nûrin), yehdîllâhu li nûrihî men yeşâu, ve yadribullâhul emsâle li’n- nâs (nâsi), vallâhu bi kulli şey’in alîm (alîmun) : ALLAH, GÖKLERİN VE YERİN NURUDUR. O'nun nurunun misali, içinde çerağ bulunan bir kandil gibidir; çerağ bir sırça içerisindedir; sırça, sanki incimsi bir yıldızdır ki, doğuya da, batıya da ait olmayan kutlu bir zeytin ağacından yakılır; (bu öyle bir ağaç ki) neredeyse ateş ona dokunmasa da yağı ışık verir. (Bu,) Nur üstüne nurdur. Allah, kimi dilerse onu kendi nuruna yöneltip iletir. Allah insanlar için örnekler verir. Allah, her şeyi bilendir.
(Nûr 24/35)


2-) Maddî, fizikî mânâda ışık, aydınlık mânâsını ifâde eden NÛR:

هُوَ الَّذِي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَاء وَالْقَمَرَ نُورًا وَقَدَّرَهُ مَنَازِلَ لِتَعْلَمُواْ عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسَابَ مَا خَلَقَ اللّهُ ذَلِكَ إِلاَّ بِالْحَقِّ يُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
Resim---"Huvellezî ceale’ş- şemse dıyâen ve’l- kamere nûren ve kadderehu menâzile li ta'lemû adede’s- sinîne ve’l- hisâb (hisâbe), mâ halâkallâhu zâlike illâ bi’l- hakk (hakkı), yufassılu’l- âyâti li kavmin ya'lemûn (ya'lemûne).: Güneş’i bir ziya, Ay’ı (kameri) bir nur kılan, O’dur. Ve senelerin adedini ve hesabını bilmeniz için ona menziller tayin etti. Allah ne yarattı ise ancak böylece hak ile yarattı. Bilen bir kavim için âyetleri ayrı ayrı açıklar.”
(Yûnus 10/5)

الْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِرَبِّهِم يَعْدِلُونَ
Resim---"El hamdu lillâhillezî halâka’s- semâvâti ve’l- arda ve ceale’z- zulumâti ve’n- nûr (nûra), summellezîne keferû bi rabbihim ya’dilûn (ya’dilûne).: Hamd semaları ve arzı yaratan, zulmeti ve nuru var eden Allah’a mahsustur. Sonra da kâfirler, Rab’lerine (başka şeyleri) eş (denk, adl) tutuyorlar.”
(En’âm 6/1)

وَجَعَلَ الْقَمَرَ فِيهِنَّ نُورًا وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا
Resim---"Ve ceale’l- kamera fîhinne nûran ve ceale’ş- şemse sirâcâ (sirâcen).: "Ve ayı bunlar içinde bir nur kılmış, güneşi de (aydınlatıcı ve yakıcı) bir kandil yapmıştır.”
(Nûh 71/16)


3–) Tevrat, İncil ve Kur’ÂN’ın inananlara birer NÛR kaynağı olarak indirdiğini bildiren âyetler.:

إِنَّا أَنزَلْنَا التَّوْرَاةَ فِيهَا هُدًى وَنُورٌ يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذِينَ أَسْلَمُواْ لِلَّذِينَ هَادُواْ وَالرَّبَّانِيُّونَ وَالأَحْبَارُ بِمَا اسْتُحْفِظُواْ مِن كِتَابِ اللّهِ وَكَانُواْ عَلَيْهِ شُهَدَاء فَلاَ تَخْشَوُاْ النَّاسَ وَاخْشَوْنِ وَلاَ تَشْتَرُواْ بِآيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلاً وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ
Resim---"İnnâ enzelnâ’t- tevrâte fîhâ huden ve nûr (nûrun), yahkumu bihân nebiyyûnellezîne eslemû lillezîne hâdû ve’r- rabbâniyyûne ve’l- ahbâru bimâstuhfizû min kitâbillâhi ve kânû aleyhi şuhedâe, fe lâ tahşevûn nâse vahşevni ve lâ teşterû bi âyâtî semenen kalîlâ (kalîlen) ve men lem yahkum bimâ enzelâllâhu fe ulâike humu’l- kâfirûn (kâfirûne).: Gerçek şu ki, biz Tevratı, içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik. Teslim olmuş peygamberler, yahudilere onunla hükmederlerdi. Bilgin-yöneticiler (Rabbaniyun) ve yüksek bilginler de (Ahbar), Allah'ın kitabını korumakla görevli kılındıklarından ve onun üzerine şahidler olduklarından (onunla hükmederlerdi.) Öyleyse insanlardan korkmayın, benden korkun ve ayetlerimi az bir değere karşılık satmayın. Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kafir olanlardır.”
(Mâide 5/44)

وَقَفَّيْنَا عَلَى آثَارِهِم بِعَيسَى ابْنِ مَرْيَمَ مُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرَاةِ وَآتَيْنَاهُ الإِنجِيلَ فِيهِ هُدًى وَنُورٌ وَمُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرَاةِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةً لِّلْمُتَّقِينَ
Resim---"Ve kaffeynâ alâ âsârihim bi îsâbni meryeme musaddıkan limâ beyne yedeyhi mine’t- tevrâti ve âteynâhu’l- incîle fîhi huden ve nûrun ve musaddıkan limâ beyne yedeyhi mine’t- tevrâti ve huden ve mev’ızeten muttekîn (muttekîne).: Onların (peygamberleri) ardından yanlarındaki Tevrat'ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu İsa'yı gönderdik ve ona içinde hidayet ve nur bulunan, önündeki Tevrat'ı doğrulayan ve muttakiler için yol gösterici ve öğüt olan İncil'i verdik.”
(Mâide 5/46)

الَر كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ إِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِ رَبِّهِمْ إِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ
Resim---"Elif lâm râ kitâbun enzelnâhu ileyke li tuhricen nâse mine’z- zulûmâti ilân nûri bi izni rabbihim ilâ sırâtı’l- azîzi’l- hamîd (hamîdi).: Elif Lâm Râ. Bu bir Kitap'tır ki, Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura, O güçlü ve övgüye layık olanın yoluna çıkarman için sana indirdik.”
(İbrahîm 14/1)

فَآمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَالنُّورِ الَّذِي أَنزَلْنَا وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ
Resim---"Fe âminû billâhi ve resûlihî ven nûrillezî enzelnâ, vallâhu bimâ ta’melûne habîr (habîrun).: Artık Allah’a, O’nun Resûl’üne ve indirdiğimiz Nur’a îmân edin. Ve Allah, yabdıklarınızdan haberdar olandır.”
(Tegâbun 64/8)

Ve diğer âyetler:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءكُم بُرْهَانٌ مِّن رَّبِّكُمْ وَأَنزَلْنَا إِلَيْكُمْ نُورًا مُّبِينًا
Resim---"Yâ eyyuhâ’n- nâsû kad câekum burhânun min rabbikum ve enzelnâ ileykum nûran mubîn (mubînen).: Ey insanlar Rabbinizden size 'kesin bir kanıt (burhan)' geldi ve size apaçık bir nur (Kur'an) indirdik.”
(Nisâ 4/174)

يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيرًا مِّمَّا كُنتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُو عَن كَثِيرٍ قَدْ جَاءكُم مِّنَ اللّهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُّبِينٌ
Resim---"Yâ ehle’l- kitâbi kad câekum resûlunâ yubeyyinu lekum kesîran mimmâ kuntum tuhfûne mine’l- kitâbi ve ya’fû an kesîr (kesîrin) kad câekum minallâhi nûrun ve kitâbun mubîn (mubînun).: Ey kitap ehli! (Kitap sahipleri), Kitap’tan çoğunu gizlemiş olduğunuz ve çoğundan vazgeçtiğiniz şeyleri, size beyan eden bir Resûl’ümüz gelmiştir. Size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir.”
(Mâide 5/15)

وَمَا قَدَرُواْ اللّهَ حَقَّ قَدْرِهِ إِذْ قَالُواْ مَا أَنزَلَ اللّهُ عَلَى بَشَرٍ مِّن شَيْءٍ قُلْ مَنْ أَنزَلَ الْكِتَابَ الَّذِي جَاء بِهِ مُوسَى نُورًا وَهُدًى لِّلنَّاسِ تَجْعَلُونَهُ قَرَاطِيسَ تُبْدُونَهَا وَتُخْفُونَ كَثِيرًا وَعُلِّمْتُم مَّا لَمْ تَعْلَمُواْ أَنتُمْ وَلاَ آبَاؤُكُمْ قُلِ اللّهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ فِي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ
Resim---"Ve mâ kaderûllâhe hakka kadrihî iz kâlû mâ enzelâllâhu alâ beşerin min şey’in, kul men enzele’l- kitâbellezî câe bihî mûsâ nûren ve huden li’n- nâsi tec’alûnehu karâtîse tubdûnehâ ve tuhfûne kesîrâ (kesîran), ve ullimtum mâ lem ta’lemû entum ve lâ âbâukum, kulillâhu summe zerhum fî havdıhim yel’abûn (yel’abûne).: Onlar: "Allah, beşere hiç bir şey indirmemiştir" demekle Allah'ı, kadrinin hakkını vererek takdir edemediler. De ki: "Musa'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği ve sizin de (parça parça) kâğıtlar üzerinde yazılı kılıp (bir kısmını) açıkladığınız ve çoğunu gözardı ettiğiniz kitabı kim indirdi? Sizin ve atalarınızın bilmediği şeyler size öğretilmiştir." De ki: "Allah." Sonra Onları bırak, içine 'daldıkları saçma uğraşılarında' oyalanıp dursunlar.”
(En’âm 6/91)

الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالأَغْلاَلَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ فَالَّذِينَ آمَنُواْ بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُواْ النُّورَ الَّذِيَ أُنزِلَ مَعَهُ أُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
Resim---“Ellezîne yettebiûne’r- resûlen nebiyye’l- ummiyyellezî yecidûnehu mektûben indehum fî’t- tevrâti ve’l- incîli ye’muruhum bi’l- ma’rûfi ve yenhâhum ani’l- munkeri ve yuhıllu lehumu’t- tayyibâti ve yuharrimu aleyhimu’l- habâise ve yedau anhum ısrahum ve’l- aglâlelletî kânet aleyhim, fellezîne âmenû bihî ve azzerûhu ve nasarûhu vettebeûn nûrellezî unzile meahu, ulâike humu’l- muflihûn (muflihûne).: Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları ümmî, nebî, resûle tâbî olurlar. Onlara ma’ruf ile (irfanla) emreder, onları münkerden nehyeder ve onlara tayyib olanları (temiz ve güzel olan şeyleri), helâl kılar. Habis olanları (kötü ve pis şeyleri), onlara haram kılar. Ve onların, ağırlıklarını (günahlarını sevaba çevirip, günahlarının ağırlığını) kaldırır. Ve üzerlerindeki zincirleri, (ruhu vücuda bağlayan bağ ve fetih kapısının üzerindeki 7 baklalı altın zincir) kaldırır. Artık onlar, O’na îmân ettiler ve O’na saygı gösterdiler ve O’na yardım ettiler ve O’nunla beraber indirilen Nur’a (Kur’ân-ı Kerim’e) tâbî oldular. İşte onlar, onlar felâha (kurtuluşa, cennet mutluluğuna ve dünya mutluluğuna) erenlerdir.”
(A’râf 7/157)

وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِّنْ أَمْرِنَا مَا كُنتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ وَلَكِن جَعَلْنَاهُ نُورًا نَّهْدِي بِهِ مَنْ نَّشَاء مِنْ عِبَادِنَا وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ
Resim---"Ve kezâlike evhaynâ ileyke rûhan min emrinâ, mâ kunte tedrî mâ’l- kitâbu ve lâ’l- îmânu ve lâkin cealnâhu nûran nehdî bihî men neşâu min ibâdinâ, ve inneke le tehdî ilâ sırâtın mustakîm (mustakîmin).: Böylece sana emrimizden bir ruh vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Ancak Biz onu bir nur kıldık; onunla kullarımızdan dilediklerimizi hidayete erdiririz. Şüphesiz sen, dosdoğru olan bir yola yöneltip iletiyorsun.”
(Şûrâ 42/52)


4-) İlahî dostluğun, sevginin oluşturduğu iç aydınlığını, iç huzurunu ifâde eden manevî, ruhî, psikolojik aydınlık-hidâyet:

اللّهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُواْ يُخْرِجُهُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّوُرِ وَالَّذِينَ كَفَرُواْ أَوْلِيَآؤُهُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُم مِّنَ النُّورِ إِلَى الظُّلُمَاتِ أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
Resim---"Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum mine’z- zulumâti ilâ’n- nûr (nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum mine’n -nûri ilâ’z- zulumât (zulumâti), ulâike ashâbu’n- nâr (nâri), hum fîhâ hâlidûn (hâlidûne).: Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkâr edenlerin velileri ise tağut'tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır”
(Bakara 2/257)

أَفَمَن شَرَحَ اللَّهُ صَدْرَهُ لِلْإِسْلَامِ فَهُوَ عَلَى نُورٍ مِّن رَّبِّهِ فَوَيْلٌ لِّلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُم مِّن ذِكْرِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ
Resim---"E fe men şerahallâhu sadrahu li’l- islâmi fe huve alâ nûrin min rabbihi, fe veylun li’l- kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâhi, ulâike fî dalâlin mubîn (mubînin).: Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah’a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah’ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler.”
(Zümer 39/22)


5-) ALLAH celle celâlihu’nun rizâsını gaye edinen kullarının iç âlemini, manevî idraksizlikten, basiretsizlikten kutrarıp, aydınlığa çıkaran ve toplum huzurunu sağlayan NÛR.:

يَهْدِي بِهِ اللّهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلاَمِ وَيُخْرِجُهُم مِّنِ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِهِ وَيَهْدِيهِمْ إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ
Resim---"Yehdî bihillâhu menittebea rıdvânehu subule’s- selâmi ve yuhricuhum mine’z- zulumâti ilân nûri bi iznihî ve yehdîhim ilâ sırâtın mustakîm (mustakîmin).: Allah (c.c.), rızasına tâbî olan kişiyi onunla (Resûlü ile) teslim yollarına hidayet eder. Kendi izniyle onları karanlıktan aydınlığa (zulmetten nura) çıkarıp Sırât-ı Mustakîm’e hidayet eder (ulaştırır).”
(Mâide 5/16)


6-) Hayata mânâ kazandıran iç aydınlığı, manevî âlemle bu âlem arasında bağ kurabilen, ruhî, zihni, kalbî açıklık mânâsındaki NÛR.:

أَوْ كَظُلُمَاتٍ فِي بَحْرٍ لُّجِّيٍّ يَغْشَاهُ مَوْجٌ مِّن فَوْقِهِ مَوْجٌ مِّن فَوْقِهِ سَحَابٌ ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ إِذَا أَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرَاهَا وَمَن لَّمْ يَجْعَلِ اللَّهُ لَهُ نُورًا فَمَا لَهُ مِن نُّورٍ
Resim---"Ev ke zulumâtin fî bahrin lucciyyin yagşâhu mevcun min fevkıhî mevcun min fevkıhî sehâbun, zulumâtun ba’duhâ fevka ba’dın, izâ ahrace yedehu lem yeked yerâhâ ve men lem yec’alillâhu lehu nûren fe mâ lehu min nûr (nûrin).: Ya da (inkâr edenlerin amelleri) engin bir denizdeki karanlıklara benzer; onun üstünü bir dalga kaplar, onun üstünde bir dalga, onun da üstünde bir bulut vardır. Bir kısmı bir kısmı üzerinde olan karanlıklar; elini çıkardığında onu bile neredeyse göremeyecek. Allah kime nur vermemişse, artık onun için nur yoktur.”
(Nûr 24/40)


7-) Din veya ilâhi mahiyetli hukukî, sosyal, ahlâki sistemler ile fiziğe metafizik bir mânâ kazandıran aydınlık, aklî ve kalbî açıklık ki İslâm anlamında.:


يُرِيدُونَ أَن يُطْفِؤُواْ نُورَ اللّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّهُ إِلاَّ أَن يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ
Resim---"Yurîdûne en yutfîû nûrallâhi bi efvâhihim ve ye'ballâhu illâ en yutimme nûrahu ve lev kerihe’l- kâfirûn (kâfirûne).: (Onlar) ağızları ile Allah’ın nurunu söndürmeyi istiyorlar. Ve Allah, kâfirler kerih görseler bile nurunu tamamlamaktan başka bir şey istemez.”
(Tevbe 9/32)

هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ
Resim---"Huvellezî ersele resûlehu bil hudâ ve dîni’l- hakkı li yuzhirahu alâd dîni kullihî ve lev kerihe’l- muşrikûn (muşrikûne).: Resûl'ünü müşrikler kerih görseler de, hidayetle ve hak dîn ile (bu dîni) bütün dînler üzerine izhar etmesi (hak dîn olduğunu ispat etmesi) için gönderen O'dur.”
(Tevbe 9/33)


8-.) Kâinâtı, yaratılışı düşünüp bir yaratıcı kudretin varlığını anlayabilme kuvveti, maddî, fizikî tanrıları reddetme basireti mânâsındaki NÛR .:

قُلْ مَن رَّبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ قُلِ اللّهُ قُلْ أَفَاتَّخَذْتُم مِّن دُونِهِ أَوْلِيَاء لاَ يَمْلِكُونَ لِأَنفُسِهِمْ نَفْعًا وَلاَ ضَرًّا قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الأَعْمَى وَالْبَصِيرُ أَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ أَمْ جَعَلُواْ لِلّهِ شُرَكَاء خَلَقُواْ كَخَلْقِهِ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْ قُلِ اللّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ
Resim---"Kul men rabbu’s- semâvâti ve’l- ard (ardı), kulillâh (kulillâhu), kul e fettehaztum min dûnihî evliyâe lâ yemlikûne li enfusihim nef’an ve lâ darrâ (darren), kul hel yestevi’l- a’mâ ve’l- basîru em hel testevî’z- zulumâtu ve’n- nûr (nûru), em cealû lillâhi şurakâe halakû ke halkıhî fe teşâbehe’l- halku aleyhim, kulillâhu hâliku kulli şey’in ve huve’l- vâhidu’l- kahhâr (kahhâru).: De ki: "Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?" De ki: "Allah'tır." De ki: "Öyleyse, O'nu bırakıp kendilerine bile yarar da, zarar da sağlamaya güç yetiremeyen birtakım veliler mi (tanrılar) edindiniz?" De ki: "Hiç görmeyen (a'ma) ile gören (basiret sahibi) eşit olabilir mi? Veya karanlıklarla nur eşit olabilir mi?" Yoksa Allah'a, O'nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma, kendilerince birbirine mi benzeşti? De ki: "Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, tektir, kahredici olandır."
(Ra’d 13/16)


9-) İman edenlerin zikirlerle, tespihlerle varabildikleri ruhî yücelik, üstünlük ve kemâl mânâsındaki NÛR.:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا
Resim---"Yâ eyyuhâllezîne âmenûzkurûllâhe zikran kesîrâ (kesîran).: Ey iman edenler, Allah'ı çokça zikredin.”
(Ahzâb 33/41)

وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا
Resim---"Ve sebbihûhu bukraten ve asîlâ (asîlen).: Ve O’nu, sabah akşam tesbih edin.” (Ahzâb 33/42)

هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا
Resim---"Huvellezî yusallî aleykum ve melâiketuhu li yuhricekum mine’z- zulumâti ilâ’n- nûr, ve kâne bi’l- mu’minîne rahîmâ (rahîmen).: O'dur ki, sizi karanlıklardan nura çıkarmak için size rahmet etmekte; melekleri de (size dua etmektedir). O, mü'minleri çok esirgeyicidir.”
(Ahzâb 33/43)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 26 Eki 2016, 07:22 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
10-) Ruhî temizlik, günahtan, kötülükten her türlü iç kirinden temizlenerek ulaşilân kavrama aydınlığındaki NÛR.:

وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَإِن تَدْعُ مُثْقَلَةٌ إِلَى حِمْلِهَا لَا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبَى إِنَّمَا تُنذِرُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بِالغَيْبِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَمَن تَزَكَّى فَإِنَّمَا يَتَزَكَّى لِنَفْسِهِ وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ
Resim---"Ve lâ tezirû vâziratun vizra uhrâ, ve in ted’u muskâletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bi’l- gaybi ve ekâmû’s- salât (salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhi’l- masîr (masîru).: Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner, ulaşır).”
(Fâtır 35/18)

وَمَا يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ
Resim---"Ve mâ yestevî’l- a’mâ ve’l- basîr (basîru).: Ve âmâ (kör) olanla basiret sahibi olan (gören) müsavi (eşit) olmaz.”
(Fâtır 35/19)

وَلَا الظُّلُمَاتُ وَلَا النُّورُ
Resim---"Ve lâ’z- zulumâtu ve lâ’n- nûr (nûru).: Ve zulmet (karanlık) ve nur (aydınlık) da (eşit olmaz).”
(Fâtır 35/20)

وَلَا الظِّلُّ وَلَا الْحَرُورُ
Resim---"Ve lâ’z- zıllu ve lâ’l- harûr (harûru).: Ve gölge ve sıcaklık da (eşit olmaz).”
(Fâtır 35/21)

وَمَا يَسْتَوِي الْأَحْيَاء وَلَا الْأَمْوَاتُ إِنَّ اللَّهَ يُسْمِعُ مَن يَشَاء وَمَا أَنتَ بِمُسْمِعٍ مَّن فِي الْقُبُورِ
Resim---"Ve mâ yestevî’l- ahyâu ve lâ’l- emvât (emvâtu), innallâhe yusmiu men yeşâu, ve mâ ente bi musmiin men fî’l- kubur (kubûri).:Ve hayy (diri) olanlar ve ölüler eşit olmaz. Muhakkak ki Allah, dilediğine işittirir. Ve sen, kabirlerde (mezarlarda) olanlara işittirici değilsin.
(Fâtır 35/22)


11-) Kazanılan uhrevî bir üstünlük, âhiretteki mükafat mânâsındaki NÛR.:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوْبَةً نَّصُوحًا عَسَى رَبُّكُمْ أَن يُكَفِّرَ عَنكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيُدْخِلَكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ يَوْمَ لَا يُخْزِي اللَّهُ النَّبِيَّ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ نُورُهُمْ يَسْعَى بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَانِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْ لَنَا إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Resim---"Yâ eyyuhâllezîne âmenû tûbû ilâllâhi tevbeten nasûhan, asâ rabbukum en yukeffira ankum seyyiâtikum ve yudhilekum cennâtin tecrî min tahtihâ’l- enhâru, yevme lâ yuhzîllâhun nebiyye vellezîne âmenû meahu, nûruhum yes'â beyne eydîhim ve bi eymânihim yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûranâ vagfir lenâ, inneke alâ kulli şey'in kadîr (kadîrun).: Ey iman edenler! Allah'a kesin (nasuh) bir tevbe ile tevbe edin. Olabilir ki, Allah sizin kötülüklerinizi örter ve altından ırmaklar akan cennetlere sokar. O gün Allah, Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri küçük düşürmeyecektir. Nurları, önlerinde ve sağ yanlarında koşar parıldar. Derler ki: "Rabbimiz nurumuzu tamamla, bizi bağışla! Şüphesiz Sen, her şeye güç yetirensin.”
(Tahrîm 66/8)


12-) İman eden ve takva derecesine ulaşanlara verilen iç aydınlığı, yücelik ve kemâl mânâsındaki NÛR.:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَآمِنُوا بِرَسُولِهِ يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِن رَّحْمَتِهِ وَيَجْعَل لَّكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
Resim---"Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe ve âminû bi resûlihî yu’tikum kifleyni min rahmetihî ve yec’al lekum nûran temşûne bihî ve yagfir lekum, vallâhu gafûrun rahîm (rahîmun).: Ey iman edenler, Allah'tan sakınıp korkun ve O'nun elçisine iman edin, size kendi rahmetinden iki kat (güzel karşılık) versin. Size kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur kılsın ve size mağfiret etsin. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” (Hadîd 57/28)


13-) İman edip Salih ameller işleyenlerin, ruhî, kalbî kemâle ermişlerin ve şehidlerin ulaştığı manevî üstünlük mânâsındaki NÛR.:

رَّسُولًا يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِ اللَّهِ مُبَيِّنَاتٍ لِّيُخْرِجَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَمَن يُؤْمِن بِاللَّهِ وَيَعْمَلْ صَالِحًا يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا قَدْ أَحْسَنَ اللَّهُ لَهُ رِزْقًا
Resim---"Resûlen yetlû aleykum âyâtillâhi mubeyyinâtin li yuhricellezîne âmenû ve amilû’s- sâlihâti mine’z- zulumâti ilâ’n- nûr (nûri), ve men yu'min billâhi ve ya'me’l- sâlihan yudhilhu cennâtin tecrî min tahtihâ’l- enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ (ebeden), kad ahsenallâhu lehu rızkâ (rızkan).: İman edip salih amellerde bulunanları karanlıklardan nura çıkarması için Allah'ın apaçık ayetlerini size okuyan bir elçi de (gönderdik). Kim iman edip salih bir amelde bulunursa, (Allah) onu içinde süresiz kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Allah, gerçekten ona ne güzel bir rızık vermiştir.”
(Talâk 65/11)

وَالَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ أُوْلَئِكَ هُمُ الصِّدِّيقُونَ وَالشُّهَدَاء عِندَ رَبِّهِمْ لَهُمْ أَجْرُهُمْ وَنُورُهُمْ وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ
Resim---"Vellezîne âmenû billâhi ve rusulihî ulâike humu’s- sıddîkûne ve’ş- şuhedâu inde rabbihim, lehum ecruhum ve nûruhum, vellezîne keferû ve kezzebû bi âyâtinâ ulâike ashâbu’l- cahîm (cahîmi).: Allah'a ve O'nun Resûlü'ne iman edenler; işte onlar Rableri katında sıddîklar ve şehidler (veya şahid)lerdir. Onların ecirleri ve nurları vardır. İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlar ise; işte onlar da cehennem halkıdır.”
(Hadîd 57/19)


14-) Gönülleri İslam’a bütünüyle açilânların ulaştıkları kalb inceliği, yumuşaklığı, genişliği mânâsındaki NÛR.:

أَفَمَن شَرَحَ اللَّهُ صَدْرَهُ لِلْإِسْلَامِ فَهُوَ عَلَى نُورٍ مِّن رَّبِّهِ فَوَيْلٌ لِّلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُم مِّن ذِكْرِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ
Resim---"E fe men şerahallâhu sadrahu li’l- islâmi fe huve alâ nûrin min rabbihi, fe veylun li’l- kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâhi, ulâike fî dalâlin mubîn (mubînin).: Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah’a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah’ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler.”
(Zümer 39/22)

Bütün bu Kur’ÂNî açıklamalardan anlaşıldığı kadarı ile NÛR’un gerek dünya hayatı, gerek fizik âlem, gerek metafizik hayatla ilgili mânâları mutlak NÛR olan ALLAH celle celâlihu’nun bu alanlardaki tecellîlerinin adları olsa gerek.
Fizik âlemdeki ışık, bizim görebildiğimiz dalga boylarındaki yedi renkten oluşan ışıklarla, bizim çıplak gözle göremediğimiz mor ötesi ve kızılötesi ışınlar yâni her dalga boyundaki ışınlar mutlak NÛRun fizik âlemdeki değişik derecelerde tecellîsi olsa gerektir. Bu mânâdaki NÛR yâni ışık, bizim fizik varlıkları görmemizi sağlar. Yâni fizik varlıkları zihnimize taşıyarak beynimizde kavramlaşmasını sağlar. Daha somut bir ifâdeyle fiziğin beynimize canlı ve hareketli izdüşümünü sağlar. Işık, fiziği bizim iç dünyamizâ, psikolojimize, ruh âlemimize yansıtır, orada görüntüler oluşturur. Onları hissetmemizi, kavramamızı, sezmemizi gerçekleştirir. Bu bakımdan ışık dış cisimleri aydınlatmak kadar, o cisimlerin beynimizde aydınlanmasını, aklımızda, zihnimizde kavranıp mânâlandırılmasını sağlar. Onlarla ilgili çeşitli hazlar, çeşitli zevkler, neşeler duymamızı gerçekleştirir. İşte bütün insanlar için fizikî mânâlı ve psikolojik uzantılı olan bu ışık mü’minin kalbîndeki imân ile aydınlatılıp, yaratanın ilim, irâde, kudretinin hikmetleri ile mânâlandırıldığı noktadan itibaren NÛR olur. Yâni ışık imânla mânâ kazanır, yaratılışın hikmetleri ile şekillenerek irfan ile hissedilir, sezilir bir NÛR haline gelir. İşte fizik âlemde ışık olarak tecellî eden NÛR gerçek aydınlatıcılığını manevî ve metafizik hislerde, duygularda, kavrayışlarda gösterir.

Bundan ötede ilâhi kelâm ve ilâhi hükümler arasındaki NÛR tecellîleri insan kalbîni maddî ve fizikî sınırlılıktan kurtarıp metafizik sınırsızlığa yönlendirir. İman NÛRunun insan kalbînde açtığı (imânın şiddetine göre) ve aydınlattığı manevî boyutlar, Allah’a celle celâlihu ve diğer fizik ötesi varlık ve âlemlere yönelmenin ve temâsın verdiği hazlar, tatlar, mutluluklar, iç huzuru, ruh genişliği, kalb enginliği, sonsuza açilân sonsuzca boyutluluğun insandaki manen aydınlanmanın adıdır NÛR.

İnsan bu iç derinliği, zenginliği ve aydınlığı sayesinde kibir gibi, gurur gibi, hased gibi, dünyaya mağlubiyet ve mahkumiyet gibi, dolayısı ile hırs gibi, ihtirâs gibi bütün menfiliklerden sıyrılır. Sevgi, şefkat, merhamet, kanaat, sabır tevekkül .. gibi bütün müsbetliklere yönelir. İnsanın iç âlemini aydınlatan, cezbeden, genişleten bu NÛR, imânda tecellî eden ilâhi NÛRdur.

Şu halde mutlak NÛR fizikte tecellî eder, ziya olur, ışık olur. İç âlemde tecellî eder, İlahî ve de ulvi zevklerle dolu sevgi olur, haz olur, neşe olur, müsamaha olur, şükür olur. Daha da ileri takva olur, vera olur, züht olur. Cezbe olur, fena olur, beka olur NÛRun Ala NÛR olur. Ama mutlak NÛR dan bize inmiş bir katrecik tecellî olur.

Mutlak NÛRa nisbetle bir zerre, bir katre mesabesindeki bu fizikî ve metafizik NÛRlara, kalbîmizin vüsati nisbetindeki böyle basit bir izâh getirdikten sonra, mutlak NÛR hakkında gerek özü, gerek mahiyeti, gerek var oluşu bakımından bir şey söylememizin imkansızlığı meydandadır .

Not: Bu gün ilim konusuna giren fizikî ışığın mahiyeti, yapısı henüz çözülememiştir. Elân ışık hakkındaki bilgilerimizin tamamı teorilere dayalıdır. Bu teorilerde “ ışığın dalga teorisi “ ve “ zerrecikler, tanecikler halinde yayılma “ teorileridir. Işığın düz çizgiler halinde yayılan zerrecikler mi? Yâni enerji parçalarımı yoksa dalgalar halinde yayılan enerjiler mi olduğu henüz halledilememiştir. Bu gün her ne kadar dalga teorisi revâçta ise de, henüz dalga teorisi ile açıklanamayan bazı hususlar vardır. Meselâ: Atom fiziği ile ilgili bazı deneyler yaparak ışığın enerji parçacıkları şeklinde yayıldığını tespit eden âlimler vardır. Fizikî ışığı bile tamamı ile halledemeyen ilmin dolayısı ile aklın mutlak ışığı kavraması, ihatası ne mümkün.

O Mutlak NÛRdur, izâhı olmayan, ihata edilemeyen, kavranamayan, idrak edilemeyen mutlak NÛR. Mutlak NÛRun cüz’i bir tecellîsi olan güneş, doğrudan bakıldığı zaman nasıl gözü kamaştirârak görme olayını ibdal eder ise, Mutlak NÛRu idrake ve ihataya yönelen beşeri ilim de, basiret te, müdrike de öyle çaresiz, aciz, cılız kalır, ibdal olunur.

Bir de zıddı ile mukayese edersek; NÛR’un zıddı zulmet: insanların inkarları sebebi ile yaratılışın hikmetlerini, yaratanın ilminin, irâdesinin, kudretinin yüceliğini fark etmekten yoksun oluştur.

Zulmettekiler fizikî gözleri ile varlığın zâhirini görürler, ama varlıktaki fizik ötesi uzantıyı, var olmanın hikmetini, NÛRdan yoksun oldukları için göremezler. Yaratılıştaki düzeni, intizâmı, dengeyi tespit ederler ama düzenleyeni, denge kanunlarını koyanı … göremezler. Çünkü kalbî aydınlık demek olan NÛR dan yoksun oldukları için o bölge onlara kapalıdır. O mânâ bölgesi, fizik ötesi, fizik üstü âlem onlara karanlıktır. Mühürlü ve kilitli olan kalbleri o alana kapalıdır. İmanın, henüz psikolojisinin alanına girmemiş olan iç boyutları, irfanın derin uzantıları, sezginin en uç noktaları onlar için karanlıktır. Zirâ bunlar bilme meselesi değil tatma meselesidir. Bunlar ilim işi değil hal işidir. Bunlar ilmin uzanamadığı, irfan ile kavranan tamamı ile sübjektif hallerdir. İlim fizikî ışığı en iyi şekilde bilir, tahlil eder, ilmi kanunlara yerleştirir. Ama ışıktaki NÛRu göremez. Çünkü NÛR alanı ona kapalıdır. NÛR ilimden irfana uzananların işidir. NÛR akılla kavranamaz, basiretle görülür. NÛR aklı aydınlatır ama akıl onu göremez. Tıpkı bizim aklı algılayamadığımız, göremediğimiz gibi. Tıpkı güneşe bakanın güneşi göremediği gibi NÛRu ülü’l- elbâbın, Ülü’l- Ebsarın kalbî melekelerle ahenkleşmiş selim aklı ancak kavrar. İşte bu imân NÛRunun aydınlattığı selim akıl varlıktaki hikmeti sezer, yaratılıştaki irâdeyi, kudreti, ilmi hisseder, duyar, görür, kavrar. İman NÛRundan mahrum olanların bu iç aydınlıktan nasipleri yoktur.

Yukarıda beşinci madde yazılan (24/40) âyeti kerîme ile 2/17-18/19 âyetleri bunların psikolojisini çok iyi açıklar.

NÛR ism-i şerifini vird edinenlerin, basiretleri açılır, gelişir. Kalbî derinlik, enginlik ile ruhî yüceliğe erişirler. Hikmetleri sezerler. İç âlemleri, iç ufukları genişler. Elhasılı NÛRlanırlar.


NÛR; göklerin ve yerin NÛRudur.
NÛR; insanları karanlıktan NÛRa çıkarandır.
NÛR; bütün karanlıkları giderecek NÛRlu bir dini indirendir.
NÛR; insanlara kitabı indiren ve peygamberi gönderendir.
NÛR; dünyada NÛR ile birlikte yaşayanları kıyamet günü asıl NÛRa kavuşturacaktır.


En Nûr celle celâlihu isminin bize bu HAYyatta yüklediği görev ve sorumluluklar:

Bizler dünyada Rabbimizin vermiş olduğu NÛRlu yoldan yürümeli, O'ndan gelen NÛR dolu kitaba ve dine tabi olmalıyız. Rabbimiz "NÛR" kelimesini tekil olarak, "Zulumat" kelimesini de çoğul olarak kullanmıştır. Çünkü Allah'ın dini ve yolu tektir. Ancak sapık yollar, karanlık merkezleri ise sayıca çok fazladır.

Eğer bugün kitabımızın aydınlık yolunda yürürsek hayatımızın her alanında kitabımızı elimize bir fener olarak alır ve onun ışığını takip edersek kıyamet günü Rabbimiz bize izinde yürüyeceğimiz gerçek bir NÛR verecektir.:


يَوْمَ تَرَى الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ يَسْعَى نُورُهُم بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَانِهِم بُشْرَاكُمُ الْيَوْمَ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
Resim---"Yevme terâ’l- mu’minîne ve’l- mu’minâti yes’â nûruhum beyne eydîhim ve bi eymânihim buşrâkumu’l- yevme cennâtun tecrî min tahtihâ’l- enhâru hâlidîne fîhâ, zâlike huve’l- fevzu’l- azîm (azîmu).: O gün, mü’min erkekleri ve mü’min kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşarken görürsün. Bugün sizin müjdeniz, orada ebediyyen kalacağınız, altından nehirler akan cennetlerdir. İşte o, fevzül azîmdir (en büyük kurtuluştur).”
(Hadîd 57/12)

يَوْمَ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ لِلَّذِينَ آمَنُوا انظُرُونَا نَقْتَبِسْ مِن نُّورِكُمْ قِيلَ ارْجِعُوا وَرَاءكُمْ فَالْتَمِسُوا نُورًا فَضُرِبَ بَيْنَهُم بِسُورٍ لَّهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِن قِبَلِهِ الْعَذَابُ
Resim---"Yevme yekûlu’l- munâfikûne ve’l- munâfikâtu lillezîne âmenûnzurûnâ naktebis min nûrikum, kîlerciû verâekum fe’l- temisû nûrâ (nûren), fe duribe beynehum bi sûrin lehu bâbun, bâtınuhu fîhir rahmetu ve zâhiruhu min kıbelihi’l- azâb (azâbu).: O gün, münafık erkekler ile münafık kadınlar, iman edenlere derler ki: "(Ne olur) Bize bir bakın, sizin nurunuzdan birazcık alıp yararlanalım." Onlara: "Arkanıza (dünyaya) dönün de bir nur arayıp bulmaya çalışın" denilir. Derken aralarında kapısı olan bir sur çekilmiştir; onun iç yanında rahmet, dış yanında o yönden azab vardır.”
(Hadîd 57/13)

Resim---Rahmeteli’l- ÂLeMîn olan Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem namaza başlarken şöyle duâ ederdi: "ALLLAHım!. Bütün hamd ve övgüler Sana’dır. Sen göklerin, yerin ve içindekilerin NÛRusun.."
(Buharî/Cuma 27. Müslim/Salâtu’l-Müsâfirin 17)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem mescide girerken şöyle duâ ederdi: “ALLLAHım!. Kabrimde ve kemiklerimde bana bir NÛR ver. NÛRumu artır. NÛRumu artır. NÛRumu artır. Bana NÛR üstüne NÛR ihsan et. ALLAH’ın adıyla. Salât ve selâm ALLAH’ın Rasûlünün üzerine olsun. ALLLAHım bana rahmetinin kapılarını aç!.”

(Nesaî 1/90,91,92)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 17 Kas 2016, 01:45 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim


118- Er Râfiu celle celâluhu:



Resim


Resim

Er Râfiu : Zâtî itibâriyle kadr ü kıymeti yüksek, yüce, alî, bülend olan, Velîlerini, Dostlarını yüceltip Azîz kılan ALLAHu zü’l- CELÂL..
Hak edeni ref' eden, yükselten, saygın, şerefli ve değerli kılan... Mutlak kaldırıcı, yükseltici, kemâlâtı tamamlatıcı, hâlden hâle yükseltme kudretinin sahbi olan ALLAHu zü’l- CELÂL..



Resim



119- Er Refiu celle celâluhu:



Resim
Resim

Er Refiu : Nûr gönderen, nûrun mutlak sahibi olan, Nûrlandıran; varlıkları aydınlatan ve nûr veren; Nûr'un kendisi ALLAHu zü’l- CELÂL.
Hak edeni ref' eden, yükselten, saygın, şerefli ve değerli kılan... Mutlak kaldırıcı, yükseltici, kemâlâtı tamamlatıcı, hâlden hâle yükseltme kudretinin sahbi olan ALLAHu zü’l- CELÂL...


Sözlükte; “yukaru kaldırmak, yükseltmek, yüceltmek” anlamına gelen ref’-rifâ’ kökünden türeyen Râfi’ ve Refi’kelimesi, yükselten derece ve değerini artıran demektir.
Âl-i İmrân 3/55 Âyetinde Er Râfi’u celle celâlihu:

إِذْ قَالَ اللّهُ يَا عِيسَى إِنِّي مُتَوَفِّيكَ وَرَافِعُكَ إِلَيَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَجَاعِلُ الَّذِينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأَحْكُمُ بَيْنَكُمْ فِيمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ
Resim---"İz kâlellâhu yâ îsâ innî muteveffîke ve râfiuke ileyye ve mutahhiruke minellezîne keferû ve câilullezînettebeûke fevkallezîne keferû ilâ yevmil kıyâmeh (kıyâmeti), summe ileyye merciukum fe ahkumu beynekum fîmâ kuntum fîhi tahtelifûn (tahtelifûne).: Allah, şöyle buyurmuştu: “Ey Îsâ! Muhakkak ki seni vefat ettirecek olan ve seni Kendime (katıma) yükseltecek olan ve kâfirlerden temizleyecek olan Benim. Sana tâbî olanları kıyâmet gününe kadar, kâfirlerden üstün kılacak olan Benim. Sonra sizin merciiniz Benim (dönüşünüz Bana’dır). O zaman sizin ihtilâf etmiş olduğunuz şeyler hakkında aranızda hüküm vereceğim.”
(Âl-i İmrân 3/55)

Mü’min 40/15 Âyetinde Er Refîu celle celâlihu şeklinde yer alır.:

رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِ يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ لِيُنذِرَ يَوْمَ التَّلَاقِ
Resim---"Rafîud deracâti zûl arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).: Dereceleri yükselten Arş'ın sahibi (Allah), 'toplanma ve buluşma' günü ile uyarıp korkutmak için, kendi emrinden olan ruhu kullarından dilediğine indirir.”
(Mü’min 40/15)

Alçaltıcı anlamındaki El Hâfıd ismiyle zıt anlamlıdır.
Er Râfi’ ismi, El Hâfıd ismiyle karşıt içerikte kullanıldığında; El Muiz, El Mugnî, El Muakddim, El Bâsıt, El nâfî.. isimleriyle anlamdaş olur.
Er Râfi’ ismi, isim ve sifâttır.
Er Refî’ismi, sıfatları yüce anlamında Zâtî olur..


Resim---Abdullah ibni Abbas (radiyallahu anhu) Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem teheccüd namazının iki secdesi arasında şu duâyı okurdu :
“Rabbim!
Günahlarımı bağışla!
Bana merhmet et!
Eksikliğimi giderip hâlimi iyileştir!
Beni mânen yücelt, rızıklandır!
Doğru yoldan ayırma!”

(Müsned, I-371; İbn Mâce, ikâme-23)

Er Refiu : Hakedeni ref' eden, yükselten, saygın, şerefli ve değerli kılan... Mutlak kaldırıcı, yükseltici, kemâlâtı tamamlatıcı, hâlden hâle yükseltme kudretinin sahbi olan ALLAHu zü’l- CELÂL.

Er Râfiu : Zâtî itibâriyle kadr ü kıymeti yüksek, yüce, alî, bülend olan ALLAHu zü’l- CELÂL.

Ref’:
Kaldırma, yüceltme, yukarı kaldırma
Refi’: Yüksek, bülend, âli, yüce.
Rafi’: Yükseltici. Hâmil. Sâhib. Kaldırıcı, kaldıran
Rafia: Yükselten. Kaldırmak için destek.
Rafea : Kaldırmak.
Rafeahu : Şerefini artırmak.
Rafua : Kadr ü şerefi çok yüksek olmak.
Rif'at : Kadri yüce ve şerefli olmak. Yükseklik. Yüksek ve büyük rütbe sahibi olmak, âlişan olmak.
Mirfeu : Kriko.

El-Hâfıd ve er-Râfi isimleriyle müzdevicedir, yâni zıt anlamlıdır.
Er Râfiu celle celâlihu, El Hâfıd celle celâlihu ismi celîlini dengeleyen “yükselten, üst makam ve mertebelere çıkaran” mânâsına gelen bir ismi şeriftir.

ALLAHu zü’l- CELÂL, gökleri yere nisbetle yükseltmiş, cenneti cehenneme nisbetle üstün kılmış, insanı diğer varlıklardan daha üst dereceye çıkarmıştır. Âhireti dünyaya göre yüceltmiştir. İnsanların da bazılarını türlü türlü sebeblerle mertebede üste çıkarmıştır. Kimi insanları ilim bakımından yükseltirken, kimi insanları yüksek manevî mevkilere ve makamlara kaldırmıştır. Manevî makamlarını yüceltip makamdan makama iletmiştir. Kimine peygamberlik verir en üst makama ulaştırır. Kimi peygamberleri de kiminden üstün kılar, peygamberliğin daha üst derecelerine yükseltir. Elhasıl hikmetinden sual olunmaz, kiminden dünya hırsını, şehvetini, şiddetini yok ederek kişiyi yükseltir. Kiminden tamahı, cimriliği, düşmanlığı, kini, nefreti yok ederek üstün ahlakî derecelere yükseltir.

ALLAHu zü’l- CELÂL dilediği kimseyi dilediği yönden yükseltir.
“Ref” kelimesinden türetilen er-Râfî ismi; maddî veya manevî bir şeyi kaldırmak, yüceltmek ve yükseltmek anlamlarına gelir. Kur’ÂN’da Rabbimizin özel ismi olarak değil, fiil olarak kullanılmaktadır. el-Hâfıd isminin zıt anlamlısıdır..

Râfî; dilediğine peygamberlik vererek onları yükseltendir.
Râfî; iman edenleri yüceltendir.
Râfî; ilim ehlini yüceltendir.
Râfî; kelime-i tayyibeyi, yâni güzel kelimeyi yüceltendir.
Râfî; salih amelleri yüceltendir.
Râfî; saliha kadınları yüceltendir.
Râfî; dilediği ve dileyen kimseleri derecelerle diğer insanlardan üstün kılandır.
Râfî; Kur’ÂN ezberleyen ve Kur’ÂN’a uyanları yücelten, yükseltendir.

Bu ismi şerifi vird edinenlerde güven duygusu kuvvetlenir, manevî derecelere aid yüksek duygular gelişir. Her bakımdan yükselme gerçekleştirilir..

Kur'ÂN-ı Kerîm âyetler ışığında ALLAHu zü’l- CELÂL, Râfî’u ve Refî’u celle celâlihu isimlerininin alâkalı olduğu hususları inceleyelim.
Kur’ÂN-ı Kerîm de Er Refiu celle celâlihu, “Ref” kökünden türemiş çeşitli sigalardaki kelimeler 25 yerde kullanılmıştır.
Bunlardan 8 tanesi doğrudan ALLAHu zü’l- CELÂL’in yüceltmesi ile ilgilidir. Bir âyette Râfî olarak, başka bir âyette Refî’ olarak aynı mânâya kullanılmıştır..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 29 Ara 2016, 10:51 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
ALLAHu zü’l- CELÂL Kur'ÂN-ı Kerîminde, semâyı yükseltmesi anlamında;

اللّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لأَجَلٍ مُّسَمًّى يُدَبِّرُ الأَمْرَ يُفَصِّلُ الآيَاتِ لَعَلَّكُم بِلِقَاء رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ
Resim---"Allâhullezî rafea’s- semavâti bi gayri amedin terevnehâ summestevâ alâ’l- arşı ve sehhara’ş- şemse ve’l- kamer (kamere), kullun yecrî li ecelin musemmâ (musemmen), yudebbiru’l- emre yufassılu’l- âyâti leallekum bi likâi rabbikum tûkınûn (tûkınûne).: Allah O'dur ki, gökleri dayanak olmaksızın yükseltti; onları görmektesiniz. Sonra arşa istiva etti ve güneş ile aya boyun eğdirdi, her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedirler. Her işi evirip düzenler, ayetleri birer birer açıklar. Umulur ki, Rabbinize kavuşacağınıza kesin bilgiyle inanırsınız.”
(Râd 13/2)



ALLAHu zü’l- CELÂL’in, İsrâiloğullarının üzerine Tûr’u yükseltmesi anlamında;

وَإِذْ أَخَذْنَا مِيثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَ خُذُواْ مَا آتَيْنَاكُم بِقُوَّةٍ وَاذْكُرُواْ مَا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
Resim---"Ve iz ehaznâ mîsâkakum ve refa’nâ fevkakumu’t- tûr (tûra) huzû mâ ateynâkum bi kuvvetin vezkurû mâ fîhi leallekum tettekûn (tettekûne).: Sizin misâkinizi (yeminlerinizi) aldığımız zaman Tûr Dağı’nı üstünüze kaldırmıştık. Siz verdiğimiz şeyleri kuvvetle alın (sarılın) ve onun içindeki şeyleri zikredin (hatırlayın), umulur ki böylece siz takva sahibi olursunuz.”
(Bakara 2/63)



ALLAHu zü’l- CELÂL’in, Kimi insanları kimi insanlara üstün kılması anlamında;

وَهُوَ الَّذِي جَعَلَكُمْ خَلاَئِفَ الأَرْضِ وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِّيَبْلُوَكُمْ فِي مَا آتَاكُمْ إِنَّ رَبَّكَ سَرِيعُ الْعِقَابِ وَإِنَّهُ لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ
Resim---"Ve huvellezî cealekum halâife’l- ardı ve rafea ba’dakum fevka ba’dın deracâtin li yebluvekum fî mâ âtâkum, inne rabbeke serîu’l- ikâbi ve innehu le gafûrun rahîm (rahîmun).: Ve sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerle sizi imtihan etmek için, bir kısmınızın derecelerini diğer bir kısmınızın üstüne yükselten O’dur. Muhakkak ki; senin Rabbin, cezası çabuk olandır. Ve muhakkak ki; O, mutlaka Gafur’dur (mağfiret edendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).”
(En’am 6/165)



ALLAHu zü’l- CELÂL’in, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemin ŞANını yüceltmesi anlamında;

وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ
Resim---"Ve rafe’nâ leke zikrake.: Senin zikrini (şanını) yüceltmedik mi?”
(İnşirâh 94/4)



ALLAHu zü’l- CELÂL’in, iman edenleri ve ilim ehlini yüceltmesi anlamında;

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قِيلَ لَكُمْ تَفَسَّحُوا فِي الْمَجَالِسِ فَافْسَحُوا يَفْسَحِ اللَّهُ لَكُمْ وَإِذَا قِيلَ انشُزُوا فَانشُزُوا يَرْفَعِ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَالَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ
Resim---"Yâ eyyuhâllezîne âmenû izâ kîle lekum tefessehû fî’l- mecâlisi fefsehû yefsehıllâhu lekum, ve izâ kîlenşuzû fenşuzû yerfeillâhullezîne âmenû minkum vellezîne ûtûl ilme deracât (deracâtin), vallâhu bi mâ ta’melûne habîr (habîrun).: Ey iman edenler, size meclislerde "Yer açın" dendiği zaman, yer açın; Allah size genişlik versin. Size: "Kalkın" denildiği zaman da kalkın. Allah, sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah, yabdıklarınızdan haberdârdır.”
(Mücâdele 58/11)



ALLAHu zü’l- CELÂL’in, Güzel sözün (tevhid kelimesi) ve salih amelin yüceltilmesi anlamında;

مَن كَانَ يُرِيدُ الْعِزَّةَ فَلِلَّهِ الْعِزَّةُ جَمِيعًا إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ وَالَّذِينَ يَمْكُرُونَ السَّيِّئَاتِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَمَكْرُ أُوْلَئِكَ هُوَ يَبُورُ
Resim---"Men kâne yurîdul izzete fe lillâhi’l- izzetu cemîâ (cemîan), ileyhi yes’adu’l- kelimut tayyibu ve’l- amelu’s- sâlihu yerfeuhu, vellezîne yemkurûne’s- seyyiâti lehum azâbun şedîdun, ve mekru ulâike huve yebûr (yebûru).: Kim izzeti istiyorsa, artık bütün izzet Allah'ındır. Güzel söz O'na yükselir, salih amel de onu yükseltir. Kötülükleri tasarlayıp düzenleyenler ise; onlar için şiddetli biz azab vardır. Onların tasarladıkları 'boşa çıkıp bozulur'.”
(Fatır 35/10)



ALLAHu zü’l- CELÂL’in, Kıyametin bir ismi olarak kullanması anlamında;

إِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ
Resim---"İzâ vakaati’l- vâkıatu.: O vakıa (müthiş olay) vuku bulduğu zaman.”
(Vâkıa 56/1)

لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ
Resim---"Leyse li vak’atihâ kâzibetun.: Onun vuku bulmasını yalanlayan (kimse) yoktur.”
(Vâkıa 56/2)

خَافِضَةٌ رَّافِعَةٌ
Resim---"Hâfidatun râfiatun.: O; alçaltıcıdır, yükselticidir.”
(Vâkıa 56/3)



ALLAHu zü’l- CELÂL’in, Kur'ÂN-ı Kerîmin yüceliğini bildirmesi anlamında;

كَلَّا إِنَّهَا تَذْكِرَةٌ
Resim---"Kellâ innehâ tezkiratun.: Hayır, muhakkak ki O (Kur’ân), bir Zikir’dir (Öğüt’tür).”
(Abese 80/11)

فَمَن شَاء ذَكَرَهُ
Resim---"Fe men şâe zekerahu.: Artık dileyen kimse, O’nu zikreder (O’ndan öğüt alır).”
(Abese 80/12)

فِي صُحُفٍ مُّكَرَّمَةٍ
Resim---"Fî suhufin mukerrametin.: O (Kur’ân), mükerrem (şerefli) sayfalardadır.”
(Abese 80/13)

مَّرْفُوعَةٍ مُّطَهَّرَةٍ
Resim---"Merfûatin mutahheratin.: Yüceltilmiş, mutahhar kılınmış (sayfalardadır).”
(Abese 80/14)

بِأَيْدِي سَفَرَةٍ
Resim---"Bi eydî seferatin.: Sefirlerin (kâtiplerin) elleri ile.”
(Abese 80/15)

كِرَامٍ بَرَرَةٍ
Resim---"Kirâmin beraratin.: Kerim olan sadıkların (elleri ile yazılmıştır).”
(Abese 80/16)



ALLAHu zü’l- CELÂL’in, Müslüman kadınları cennette yüceltmesi anlamında;

وَفُرُشٍ مَّرْفُوعَةٍ
Resim---"Ve furuşin merfûatin.: Ve yüksetilmiş döşeklerdedirler (tahtlardadırlar).”
(Vâkıa 56/34)

إِنَّا أَنشَأْنَاهُنَّ إِنشَاء
Resim---"İnnâ enşe’nâ hunne inşââ (inşâen).: Muhakkak ki Biz, onları yeni bir inşa (yaratılış) ile inşa ettik (yarattık).”
(Vâkıa 56/35)

فَجَعَلْنَاهُنَّ أَبْكَارًا
Resim---"Fe cealnâ hunne ebkâran.: Böylece Biz, onları bakireler kıldık.”
(Vâkıa 56/36)

عُرُبًا أَتْرَابًا
Resim---"Uruben etrâbâ (etrâben).: Eşlerine sevgiyle tutkun (ve) hep yaşıt,”
(Vâkıa 56/37)

لِّأَصْحَابِ الْيَمِينِ
Resim---"Li ashâbi’l- yemîn (yemîni).: "Ashab-ı Yemin" olanlar için.”
(Vâkıa 56/38)

ثُلَّةٌ مِّنَ الْأَوَّلِينَ
Resim---"Sulletun mine’l- evvelîn (evvelîne).: (Onlar) evvelkilerden bir ümmettir.”
(Vâkıa 56/39)

وَثُلَّةٌ مِّنَ الْآخِرِينَ
Resim---"Ve sulletun mine’-l âhırîn (âhırîne).: Ve de sonrakilerden bir ümmettir.”
(Vâkıa 56/40)



ALLAHu zü’l- CELÂL, semâyı yükseltir. Bizim göremeyeceğimiz direklerle (yer çekimi vs.) ayakta tutması anlamında;

اللّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لأَجَلٍ مُّسَمًّى يُدَبِّرُ الأَمْرَ يُفَصِّلُ الآيَاتِ لَعَلَّكُم بِلِقَاء رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ
Resim---"Allâhullezî rafea’s- semavâti bi gayri amedin terevnehâ summestevâ alâ’l- arşı ve sehhara’ş- şemse ve’l- kamer (kamere), kullun yecrî li ecelin musemmâ (musemmen), yudebbiru’l- emre yufassılu’l- âyâti leallekum bi likâi rabbikum tûkınûn (tûkınûne).: Görmekte olduğunuz semaları (gök katlarını) direksiz olarak yükselten Allah’tır. Sonra arşa istiva etti. Ve Güneş'i ve Ay'ı emri altına aldı. Hepsi belirlenmiş bir süreye kadar akıp gider. İşleri düzenleyip idare eder. Âyetleri ayrı ayrı açıklar ki; böylece Rabbinize mülâki olmaya (ölmeden evvel ruhunuzu Allah’a ulaştırmaya) yakîn hasıl edersiniz.”
(Ra’d 13/2)

وَالسَّمَاء رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ
Resim---"Ve’s- semâe rafeahâ ve vadaa’l- mîzân (mîzâne).: Gökyüzü, Onu da yükseltti ve mizanı koydu.”
(Rahmân 55/7)



ALLAHu zü’l- CELÂL, İnsanlardan kimini peygamber yaparak yükseltmiş, peygamberlerden kimini de kimine üstün kılmıştır.
İsâ aleyhisselâm ve İdris aleyhisselâmı da yüksek mekana-makama yükseltmiştir.:


إِذْ قَالَ اللّهُ يَا عِيسَى إِنِّي مُتَوَفِّيكَ وَرَافِعُكَ إِلَيَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَجَاعِلُ الَّذِينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأَحْكُمُ بَيْنَكُمْ فِيمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ
Resim---"İz kâlellâhu yâ îsâ innî muteveffîke ve râfiuke ileyye ve mutahhiruke minellezîne keferû ve câilullezînettebeûke fevkallezîne keferû ilâ yevmi’l- kıyâmeh (kıyâmeti), summe ileyye merciukum fe ahkumu beynekum fîmâ kuntum fîhi tahtelifûn (tahtelifûne).: Allah, şöyle buyurmuştu: “Ey Îsâ! Muhakkak ki seni vefât ettirecek olan ve seni Kendime (katıma) yükseltecek olan ve kâfirlerden temizleyecek olan Benim. Sana tâbî olanları kıyâmet gününe kadar, kâfirlerden üstün kılacak olan Benim. Sonra sizin merciiniz Benim (dönüşünüz Bana’dır). O zaman sizin ihtilâf etmiş olduğunuz şeyler hakkında aranızda hüküm vereceğim.”
(Âl-i İmrân 3/55)

وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِدْرِيسَ إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَّبِيًّا
Resim---"Vezkur fî’l- kitâbi idrîse innehu kâne sıddîkan nebiyyâ (nebiyyen).: Ve Kitap’ta İdris (A.S)’ı (da) zikret. Muhakkak ki O, sadık bir Nebî (Peygamber) idi.”
(Meryem 19/56)

وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا
Resim---"Ve rafa’nâhu mekânen aliyyâ (aliyyen).: Ve onu, yüce bir mekâna (makama, cennete) yükselttik.

(Meryem 19/57)



ALLAHu zü’l- CELÂL’in, Dereceleri yükseltmesi anlamında;

رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِ يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ لِيُنذِرَ يَوْمَ التَّلَاقِ
Resim---"Rafîu’d- deracâti zû’l- arş (arşi), yulkı’r- rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevme’t- telâk (telâkı).: Dereceleri yükselten Arş'ın sahibi (Allah), 'toplanma ve buluşma' günü ile uyarıp korkutmak için, kendi emrinden olan ruhu kullarından dilediğine indirir.”
(Mü’min 40/15)



Ve’l- hasılı ALLAHu zü’l- CELÂL, dilediği her KULunu, dilediği her bakımdan yükseltir..

وَتِلْكَ حُجَّتُنَا آتَيْنَاهَا إِبْرَاهِيمَ عَلَى قَوْمِهِ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَّن نَّشَاء إِنَّ رَبَّكَ حَكِيمٌ عَلِيمٌ
Resim---"Ve tilke huccetunâ âteynâhâ ibrâhîme alâ kavmihî, nerfeu deracâtin men neşâu, inne rabbeke hakîmun alîm (alîmun).: Bu, İbrahim'e, kavmine karşı verdiğimiz delilimizdir. Biz, dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Şüphesiz senin Rabbin, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir.”
(En’âm 6/83)

فَبَدَأَ بِأَوْعِيَتِهِمْ قَبْلَ وِعَاء أَخِيهِ ثُمَّ اسْتَخْرَجَهَا مِن وِعَاء أَخِيهِ كَذَلِكَ كِدْنَا لِيُوسُفَ مَا كَانَ لِيَأْخُذَ أَخَاهُ فِي دِينِ الْمَلِكِ إِلاَّ أَن يَشَاء اللّهُ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مِّن نَّشَاء وَفَوْقَ كُلِّ ذِي عِلْمٍ عَلِيمٌ
Resim---"Fe bedee bi ev’ıyetihim kable viâi ahîhi, summestahracehâ min viâi ahîhi, kezâlike kidnâ li yûsuf (yûsufe), mâ kâne li ye’huze ehâhu fî dîni’l- meliki, illâ en yeşâallâh (yeşâallâhu), nerfeu deracâtin men neşâu, ve fevka kulli zî ilmin alîm (alîmun).: Böylece (aramaya) kardeşinin heybesinden önce onların (diğer kardeşlerinin) heybeleri ile başladı. Sonra onu kardeşinin heybesinden çıkardı. Yusuf için işte böyle bir düzen hazırladık. Allah’ın dilemesi hariç Melik’in milletinde (kurallarında) kardeşini (tutmak, alıkoymak) olmazdı. Dilediğimiz kimsenin derecelerini yükseltiriz. Ve bütün ilim sahiplerinin üstünde daha iyi bilen vardır.”
(Yûsuf 12/76)

ALLAHu zü’l- CELÂL’in katında ve Resûlullah sallallahu aleyhi yanında, Dünyamızda, Dinimizde ve âhiretimizde KULLuk Derecemizi yücelten Kur'ÂN-ı Kerîmimizi DUYup Uymak tercihimizdir.
Elbette koyunun kaval dinlediği gibi yıllarca hiç söz ve hükmünü ANLAmadan DİNLemek açıkça yazıktır!. Kur'ÂN-ı Kerîm, Ekmek gibi, SU gibi, Hava gibi ANA Unsurumuzdur SiLM KaLBlerimizde inşâe ALLAHu TeÂLÂ..


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem:Kıyamet günü Kur’ÂN getirilecek ve: “Ey Rabbim beni okuyup hayatını bana göre yaşayan bu kulunu giydir” diyecek. Böylece o kimseye kerâmet (ikram şerefi) tâcı giydirilecek. Sonra Kur'ÂN-ı Kerîm: “Ey Rabbim!. Ona verdiğin ni’meti artır” diyecek. Böylece ona cennet elbisesi giydirilecek. Sonra Kur‟ân: “Ey Rabbim ondan razı ol” diyecek. Allah da ondan razı olacak. Sonra: “Ey kul, oku ve yüksel!” denilecek. Böylece okuduğu her bir âyetle iyilik, sevab ve mükafatları artırılacaktır.” buyurdu.

(Tirmizî 2915. Darimî/Fedâilu’l-Kur’ÂN 27)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Kur’ÂN âyetlerinin sayısı; cennet derecelerinin sayısı kadardır. Buna göre; cennete girenlerin arasında Kur’ÂN’ı ezberleyenden daha faziletli kimse yoktur.” buyurdu.
(Camiu’s-Sağir 1295)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Kur’ÂN öyle bir zenginliktir ki, artık onun ötesinde bir fakirlik ve onun dışında bir zenginlik yoktur.” buyurdu.

(Müsned-i İihab, Kuzaî 538)

Resim---Osman bin Affan, vefâtı ile sonuçlanan hastalığında Osman bin Affan, Abdullah İbn Mes’ud’un ziyaretine geldi. Ona: “Neden şikâyetçisin?” diye sordu. İbn Mes’ud: “Günahlarımdan şikâyetçiyim” cevâbını verdi. Osman: “Canın bir şey istiyor mu?” diye sordu. İbn Mes‟ud: “Rabbimin rahmetini istiyorum” cevâbını verdi. Osman: “Sana bir doktor çağırmayalım mı?” diye sordu. İbn Mes’ud: “Beni hasta eden zâten o doktordur” cevâbını verdi. Osman: “Senden sonra kızlarının faydalanması için Beytu’l-Mal’den onlara paylarının verilmesini emredeyim mi?” diye sordu. İbni Mes’ud: “Benden sonra kızlarımın fakir düşeceğini mi sanıyorsunuz? Ben onlara her gece Vakı’a Sûresini okumalarını emrettim. Çünkü ben Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in şöyle buyurduğunu işittim: “Kim her gece Vakıa Sûresini okursa o ebediyyen fakir kalmaz.” buyurdu.
(Ahmed bin Hanbel, Fedailu’s- Sahabe 2/726)

Resim---Halifeliği döneminde Hz. Ömer Mekke’ye bir vâli tâyin ediyor. Daha sonra o vâliyi Medine’de görüyor: “Sen burada ne arıyorsun? Ben seni Mekke’de görevlendirmedim mi?” diye soruyor. Adam: “Evet ama önemli bir iş için geldim. Yerime de azaldı kölelerimizden İbn-i Ebza’yı bıraktım.” diyor. Hz. Ömer daha çok kızarak: “O kadar sahabenin başına bir köleyi mi bıraktın?” diyor. Adam da: “Evet çünkü o, Kur’ÂN’ı ve Allah’ın hudutlarını iyi bilir” cevâbını veriyor. Bunun üzerine Hz. Ömer sakinleşerek: “Dostum Muhammed (aleyhisselâm) şöyle buyurmuştu: “Muhakkak ki Allah, bu Kur’ÂN sayesinde kimi toplumları yüceltir, kimi toplumları ise alçaltır.” buyurdu.
(Müslim 817; İbni Mâce 218; Darimî 3365; İ. Ahmed 233)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 05 Şub 2017, 07:56 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim


120- Er Er Rakîbu celle celâluhu:


Resim


Resim

Er Rakîbu : Dâimâ görüp kontrol eden, gözeten murakıb olan. Hazır ve Nazır olan. Kendisinden hiçbir şey gâib olmayan hâfız (muhâfız), küllî şeyi mutlak gözetici ve feyeKÛNuna ŞÂHİD olan ALLAHu zü’l- CELÂL...

ALLAHu zü’l- CELÂL, Er Rakîbü Sıfatıyla Muhîttir.
Er Rakîbu: Dâima görüp kontrol eden, gözeten murakıb olan. Hazır ve nazır olan. Külli şeyi mutlak gözetici olan ALLAH-U ZÜ'L-CELÂL..


Kur'ân-ı Kerîm'de : Mâide 5/117, Nisâ 4/1, Ahzab 33/52 âyetlerinde gözetleyici anlamında geçer.
El Rakîbu celle celâlihu isminin geniş içeriğinde hakkıyle bilme, görme, işitme, gözetip-koruma unsurları da vardır.
Rakîb; kullarını kollayan ve gözetendir.
Rakîb; kullarının iyi veya kötü amellerini gözleyen, tespit edendir.
Rakîb; her olayı mürakabe, gözlem altına alandır.

Bu nedenlerle El âlim, El Basîr, El Şehîd, El Müheymin, El Hafîz isimlerinin özü gibidir.
İşitme, görme anlamında Zâtî, taalluk ve tecellî açısından ise Fiilî isim-sıfattır.


Rakabe : Gözetmek. Kontrol etmek. Korumak. Beklemek.
El Mürâkib : Murakıb. Kontrolör. Sansürcü.
Rakabe : Gözetmek. Kontrol etmek. Korumak. Beklemek.
El Mürâkib : Murakıb. Kontrolör. Sansürcü.
Rakıb: Gözeten, bekleyen.
Rukbâ: Bir şeyi GÖZLemeye mâlik oluştur.
Rukbâ: Muntazır olmak, beklemek. * Bir kimseye, "Ben senden evvel ölürsem bu elbiseler senin olsun, eğer sen evvel ölürsen yine benim olsun" demek.
Rakib: (Rekabet. den) Daimâ görüp kontrol eden, gözeten. * Bekçi. * Herhangi bir işte birbirinden üstün olmaya çalişânlardan her biri. Rekabet edenlerin beheri. * Esmâ-i Hüsnâ'dandır.
Murakıb: Murakabe eden. Teftiş ve kontrol eden kimse. * Hıfzeden. * Allah'a (CELLE CELÂLİHU) bağlanmış olan.
Murakabe: kulun, RaBB Subhanehu ve TeâLâ’nın kendisinden haberdâr olduğunu bilmesi ve bu bilgiden dolayı kendisinin de devâmlı olarak Rabbini görüyormuş gibi hareket etmesidir..

“Rakabe” kökünden türemiş olan El Rakîbu celle celâlihu ismi; gözetleyen, kontrol eden, riâyet eden, bekleyen anlamlarına gelir.
Araplar henüz çocuğu olmayan, çocuk beklentisi içinde olan kadına ve erkeğe “er rakub” ismini verirler. Araplar yine kocasının ölümünü bekleyen, onun mirâsına sahip çıkmak isteyen kadına da “er rakub” ismini verirler..

Müheyminu celle celâlihu isminde olduğu gibi emniyet veren, himâye eden mânâsından çok, ikaz eden, engel olmaya yönelik ve hafifte olsa korku telkin eden bir gözeticilik ve koruyuculuk mânâsı taşır.
Er Rakibu celle celâlihu isminin geçtiği âyetlere veya bir önceki, bir sonraki âyetlere baktığımız zaman, hep yapılmaması gereken şeylerin ifâdesi ile birlikte kullanılmıştır..


Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “İhsan, Allah’a O‘nu görüyormuşsun gibi kulluk yapmandır. Sen O‘nu görmüyorsan da O seni mutlaka görmektedir.” buyurdu.
(Buhârî, İmân, 37. I, 18 )

Abdullah ibni Mübarek, bir şahsa: “ALLAHu TeâLâ’ya murakıb ol!.” öğüdünü vermiş, o şahıs, bu sözü açıklamasını isteyince de: “Devâmlı sûrette Azîz ve Celîl olan Allah’ı görüyormuşsun gibi ol!.” demiştir.

Kur'ÂN-ı Kerîmde, ALLAHu zü’l- CELÂL, Er Rakîbu celle celâlihu 'tir, küllî Şeyy’i gözetleyen, kontrol eden, şâhid olandır:

وَإِذْ قَالَ اللّهُ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ أَأَنتَ قُلتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُونِي وَأُمِّيَ إِلَهَيْنِ مِن دُونِ اللّهِ قَالَ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أَقُولَ مَا لَيْسَ لِي بِحَقٍّ إِن كُنتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُ تَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِي وَلاَ أَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِكَ إِنَّكَ أَنتَ عَلاَّمُ الْغُيُوبِ
Resim---"Ve iz kâlellâhu yâ îsâbne meryeme e ente kulte lin nâsittehizûnî ve ummiye ilâheyni min dûnillâh (dûnillâhi) kâle subhâneke mâ yekûnu lî en ekûle mâ leyse lî bi hakk (hakkın) in kuntu kultuhu fe kad alimtehu, ta’lemû mâ fî nefsî ve lâ a’lemu mâ fî nefsike inneke ente allemu’l- guyûb (guyûbi).: Ve Allah (cc.): “Ey Meryem oğlu İsâ! Sen mi insanlara; "Beni ve annemi, Allâh'tan başka iki ilâh edinin." diye söyledin?” dediğinde , Hz. İsâ; “Sen "Subhansın (seni tesbih ve tenzih ederim, Sen yücesin)", benim için hak (gerçek) olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz. Eğer ben onu söylemiş olsaydım o taktirde, muhakkak Sen onu bilirdin, nefsimde olanları da Sen bilirsin, ben ise Sen'in Zat'ında olanları bilemem. Muhakkak ki Sen, gayb'tekileri (görünmeyenleri,bilinmeyenleri) en iyi bilen Sen'sin.”
(Mâide 5/116)

مَا قُلْتُ لَهُمْ إِلاَّ مَا أَمَرْتَنِي بِهِ أَنِ اعْبُدُواْ اللّهَ رَبِّي وَرَبَّكُمْ وَكُنتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا مَّا دُمْتُ فِيهِمْ فَلَمَّا تَوَفَّيْتَنِي كُنتَ أَنتَ الرَّقِيبَ عَلَيْهِمْ وَأَنتَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ
Resim---"Mâ kultu lehum illâ mâ emertenî bihî eni’budûllâhe rabbî ve rabbekum, ve kuntu aleyhim şehîden mâ dumtu fîhim, fe lemmâ teveffeytenî kunte enter rakîbe aleyhim ve ente alâ kulli şey’in şehîd (şehîdun).: Onlara, bana emrettiğin: “Benim de Rabb'im, sizin de Rabb'iniz olan Allah'a kul olmaları”ndan başka birşey söylemedim. Onların arasında bulunduğum sürece, onların üzerlerine şahit oldum. Fakat beni vefat ettirince (aralarından alınca) onların üzerine gözetleyici Sen oldun. Ve Sen herşeye şahitsin.”
(Mâide 5/117)

يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُواْ رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثِيرًا وَنِسَاء وَاتَّقُواْ اللّهَ الَّذِي تَسَاءلُونَ بِهِ وَالأَرْحَامَ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا
Resim---"Yâ eyyuhân nâsuttekû rabbekumullezî halakakum min nefsin vâhidetin ve halaka minhâ zevcehâ ve besse minhumâ ricâlen kesîran ve nisââ (nisâen), vettekûllâhellezî tesâelûne bihî ve’l- erhâm (erhâme). İnnallâhe kâne aleykum rakîbâ (rakîben).: Ey insanlar, Rabbiniz'e karşı takva sahibi olun. O ki, sizi bir tek nefsten (Âdem Aleyhis selâm’dan) yarattı. Ve ondan zevcesini yarattı ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yaydı. Ve O’nunla (O’nun adı ile) birbirinize dilekte bulunduğunuz Allah’a karşı takva sahibi olun ve rahimlerden (akrabalık haklarından) sakının. Muhakkak ki Allah, sizin üzerinizde murakıbtır (sizi kontrol edendir).”
(Nisâ 4/1)

لَا يَحِلُّ لَكَ النِّسَاء مِن بَعْدُ وَلَا أَن تَبَدَّلَ بِهِنَّ مِنْ أَزْوَاجٍ وَلَوْ أَعْجَبَكَ حُسْنُهُنَّ إِلَّا مَا مَلَكَتْ يَمِينُكَ وَكَانَ اللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ رَّقِيبًا
Resim---“Lâ yahıllu leken nisâu min ba’du ve lâ en tebeddele bihinne min ezvâcin ve lev a’cebeke husnuhunne illâ mâ meleket yemînuk (yemînuke), ve kânallâhu alâ kulli şey’in rakîbâ (rakîben).: Bundan sonra (başka) kadınlar ve bunları başka eşlerle değiştirmek -güzellikleri senin hoşuna gitse bile- sana helâl olmaz; ancak sağ elinin mâlik olduğu (cariyeler) başka. Allah her şeyi gözetleyip denetleyendir.”
(Ahzâb 33/52)

Kur'ÂN-ı Kerîmde, ALLAHu zü’l- CELÂL’in, Melekleri de Rakibdir, küllî Şeyy’i gözetleyen, kontrol eden, şâhid olandır:

مَا يَلْفِظُ مِن قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ
Resim---"Mâ yelfızu min kavlin illâ ledeyhi rakîbun atîdun.: Bir söz söylenmez ki, onun yanında hazır gözetleyiciler (tarafından tespit edilmiş) olmasın.”
(Kaf 50/18)

ER RAKIBÜ celle celâluhu ZEVKİ:

Rabbü'lâlemîn'i; hazır, nazır ve murakıb (gözetleyen) bilince haddini, hududunu hakk ve hayra göre ayarlar, halka fazla karışmaz ve heran, her yer ve her hâlde gözetlendiğini bilir de özünü gözetler durur ve mutmâin imanın tatlılığına ve olgunluğuna ulaşır ve YAŞArr!. Ve her ÂN herkesi kuşatabilecek fitneleri gözetir durur!. İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.
Er Rakîbu celle celâlihu ismini vird edinenler, başkalarından gelecek her türlü maddî manevî zarardan korunurlar İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.


فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاء بِدُخَانٍ مُّبِينٍ
Resim---"Fertekib yevme te’tî’s- semâu bi duhânin mubîn (mubînin).: Artık göğün, apaçık duman (fitne) getireceği günü gözle.”
(Duhân 44/10)

يَغْشَى النَّاسَ هَذَا عَذَابٌ أَلِيمٌ
Resim---"Yagşân nâse, hâzâ azâbun elîm (elîmun).: (O fitne ki) insanları (insanların büyük kısmını) sarmıştır. İşte bu, elîm bir azabtır.”
(Duhân 44/11)

أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللَّهَ يَرَى
Resim---“E lem ya’lem bi ennellâhe yerâ.: (O,) Allah’ın (her şeyi) gördüğünü bilmiyor mu?”
(Alak 96/14)

أَفَمَنْ هُوَ قَآئِمٌ عَلَى كُلِّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ وَجَعَلُواْ لِلّهِ شُرَكَاء قُلْ سَمُّوهُمْ أَمْ تُنَبِّئُونَهُ بِمَا لاَ يَعْلَمُ فِي الأَرْضِ أَم بِظَاهِرٍ مِّنَ الْقَوْلِ بَلْ زُيِّنَ لِلَّذِينَ كَفَرُواْ مَكْرُهُمْ وَصُدُّواْ عَنِ السَّبِيلِ وَمَن يُضْلِلِ اللّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ
Resim---“E fe men huve kâimun alâ kulli nefsin bi mâ kesebet, ve cealû lillâhi şurekâ’ (şurekâe), kul semmûhum, em tunebbiûnehu bi mâ lâ ya’lemu fî’l- ardı em bi zâhirin mine’l- kavl (kavli), bel zuyyine lillezîne keferû mekruhum ve suddû âni’s- sebîl (sebîli), ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd (hâdin).: Her nefsin bütün kazandıkları üzerinde gözetici olana mı (baş kaldırılır?) Onlar Allah'a ortaklar koştular. De ki: "Bunları adlandırın (bakâlim). Yoksa siz yeryüzünde bilmeyeceği bir şeyi O'na haber mi veriyorsunuz? Yoksa sözün zâhirine (veya boş ve süslü olanına)mi (kanıyorsunuz)? Hayır, inkâr edenlere kendi hileli düzenleri, süslü çekici gösterilmiştir ve onlar (doğru) yoldan alıkonulmuşlardır. Allah, kimi sabdırırsa, artık onun için hiç bir yol gösterici yoktur.”
(Ra’d 13/33)

Kâimun: kâim olan, her yapılan işin başında bulunan, dâimâ haberdar olan, herşeyi derecelendiren.

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Kim RaBB olarak ALLAH’tan, din olarak İslam‟dan ve Rasûl olarak MuhaMMed’den razı olan kimse imanın tadını tatmıştır.” buyurdu.

(İ.Ahmed, Müsned 1/208)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Şu üç şey kimde bulunursa o kişi imanın tadına varır: Allah ve Rasûlü‟nün kendisine her şeyden daha sevimli olması, sevdiğini sadece Allah için sevmesi, Allah kendisini küfürden kurtardıktan sonra, tekrar küfre dönmekten ateşe atılacakmışçasına nefret etmesi.” buyurdu.

(Buharî, İman,14, Edeb,42; Müslim; İman,66,67; Tirmizî; İman,10; Neseî, İman,3; İbni Mâce; Fiten,23; İ.Ahmed, Müsned; 3:103,172,27)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 24 Şub 2017, 07:55 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim


121- Er Reşîdü celle celâluhu:

Resim


Resim

Er Reşîdü : Mahlûkatına maslahatlarını (maksat-keyfiyet) gösteren, doğru yola, olgunluğa, kemâlâta, hayra delâlet eden. İsabetli, ulaştırıcı ve irşâd edici olan. Mutlak mürşîd, Emrullah'ın uygulanışında doğru yolun ve görüşün tek ve eşsiz göstericisi, Muradullah'a ulaşımda mutlak irşâd edici olan ALLAHu zü’l- CELÂL..



Resim


122- Er Râşidu celle celâluhu:

Resim

Er Râşidu : Dâimî şehâdet rüşdünün bizzât ve aslen sahibi olan ALLAHu zü’l- CELÂL . Kullarına rüşdü (doğru yola, hayra, mânevî bülûğa ve istikamete girme, doğru düşünme) gösteren, rüşdün kaynağı olan ALLAHu zü’l- CELÂL..


Raşede : Maddî-mânevî doğru yolu bulup, girip ve gereğini yerine getirerek sülûk eylemek.
Erşede : İrşâd etmek. Doğru yol göstermek. Tâlim (öğretim) ve terbiye (eğitim) etmek.
Râşid : Hak yolunda istikâmeti doğru (müstakîm) olan.
Raşîd; Bütün işleri isabetli, hedefine ulaşıcı, doğru görüşlü, İrşad edici, doğru yolu gösteren, irâdesi ve tedbiri dışında varlık olamayan tedbirli, hikmetli mürşid..
Rüşd : Maddî-mânevî erginlik. Bâlig oluş. Akl- ı selim sahibliği. Teklifle mükellef oluş sınırından giriş. Hak yolda müstakîm olma başlangıcı… doğru yola, hayra, mânevî bülûğa ve istikamete girme, doğru düşünme..
El REŞÎDU celle celâlihu
Rüşd: Doğru yol bulup bağlanmak. Hak yolunda salabet, metanet ve kemal-i isabetle dosdoğru gitmek. * Hayra isabet etmek. * Büluğa ermek. * İstikamette olmak. Dinine ve malına zarar gelecek şeyi bilmek, doğru düşünmek. * Kişinin akıl ve idraki kavi ve tedbiri metin olmak.
Reşed: Doğru yolu bulup onda sebat etmek. İstikâmet.
Reşâd: Hak yolda yürümek. Doğru yolda olmak. Doğru yolu bulup ondan sapmamak. * Aklın kuvvetli olması.
Reşîd: Doğru yolu bulan, doğru ile yanlışı ayırt edebilecek çağa giren.
Rüşedâ: (Reşid. C.) Reşid olanlar. Rüşd, olgunluk sâhibleri.
İrşâd: Doğru yolu göstermek. Akli ve kalbi, mukni ve te'sirli eserler veya sözlerle gafletten uyandırıp hidâyet yolunu göstermek. Cadde-i kürba-yı Kur'aniye yolunda selâmetle devam ettirmek. Allah'a ibadet ve itaata kavuşturmak. Veli bir zâtın, bir kimsenin hidâyete ermesine vesile olması. * Ist: Hak ve hakikatı arayan kimselere bir mürşid-i ekmelin Kur'ânî ve İslâmî eserleriyle veya sözüyle Sırat-ı Müstakim olan İslâmiyet yolunu tanıtması ve târif etmesi. İmanı kuvvetlendiren ve inkişaf ettiren tahkikî ve yakînî delillerle hak ve hakikatı talim ve tedris etmesi.
Mürşid: (Rüşd. den) İrşad eden, doğru yolu gösteren, gafletten uyandıran. Peygamber vârisi olan, kılavuz. Tarikat piri, şeyhi.
Allah celle celâlihu için Reşîd: Bütün işleri isabetli ve hedefine ulaşıcı, doğru yolu gösterici irşad edeci olan ALLAH celle celâlihu..

El REŞÎDU celle celâlihu İsminin El Hakîm celle celâlihu ve El Hâdî celle celâlihu İsimleriyle anlam yakınlığı vardır. Kur'ÂN-ı Kerîmdegeçmemekte ve TİRMİZÎ Hadisinde geçmektedir.
Reşîd; Doğru Yolu-Hakk’a SİLÂyı, BİLme, BULma, Olma ve YAŞAma özelliği Fıtraten var olan SELİM AKIL sahibi içindir..

Er Râşid celle celâlihu İsmi Kur'ÂN-ı Kerîmdegeçmemekte ve İBNİ MÂCE Hadisinde geçmektedir.

Burada;
İlim -> İrade -> İdrak -> İştirâk
Emr ->ResûL ->Teslimiyyet ->FiiL -> İstikâmet.. vardır..

Ashabdan Safvan bin Abdullah bir gün Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selleme; “Ya Rasûlullah! İslâm hakkında bana öyle bir söz söyle ki, onu senden başkasına sormayayım.” Demişti. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “İman ettim de, sonra dosdoğru ol!.” Buyurdu.
(Müslim; İman, 62)

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَمَن تَابَ مَعَكَ وَلاَ تَطْغَوْاْ إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
---“Festekim kemâ umirte ve men tâbe meake ve lâ tatgav, innehu bi mâ ta’melûne basîr: Seninle birlikte tâbi olanlarla-tevbe edenlerle birlikte EMROLunduğun gibi DoSDOĞru OL!. Ve azıtmayın. Çünkü O, yabdıklarınızı görendir.” (Hûd 11/112)

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَاوَاتُ السَّبْعُ وَالأَرْضُ وَمَن فِيهِنَّ وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدَهِ وَلَـكِن لاَّ تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ إِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا
"Tüsebbihu lehüs semâvatüs seb'u vel erdu ve men fihinn ve im min şey'in illa yüsebbihu bi hamdihi ve lakil la tefkahune tesbihahüm innehu kane hâlimen ğafura: Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tespih ederler. Her şey O’nu hamd ile tespih eder. Ancak, siz onların tespihlerini anlamazsınız. O, halîm’dir (hemen cezâlandırmaz, mühlet verir), çok bağışlayandır.” (İsrâ 17/44)

Bu yeniden yaratış sebbehası, Genel ve tüm var edilen MevCÛDatı kapsarken AKIL , İrade ve Şuur sahibi olanlara ayricâ KULLuk İmtihanı getirilmiştir.
Kulluk imtihanı gereği İnsan İç Yapısına İyilik-Kötülük seçme yeteneği yüklenmiştir.

وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا قَدْ أَفْلَحَ مَن زَكَّاهَا
"Ve nefsin ve ma sevvaha. Feelhemehâ fücurehâ ve takvaha. Kad eflehâ men zekkaha.: Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.” (Şems 91/7-9)

Muradullahı DUYup Emrullaha UYmayanlar ise Dünya, Din ve Âhirettte azaba uğramaktalar:

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِّنَ النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَن يُهِنِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِن مُّكْرِمٍ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاء
"E lem tera ennellahe yescüdü lehu men fi’s- semâvati ve men fi’l- ardi veş şemsü ve’l- kameru ve’n- nücumü ve’l- cibalü veş şeceru ve’d- devâbbü ve kesirum mine’n- nas ve kesirun hakka aleyhi’l- azab ve mey yühinillahü fe ma lehu min mükrim innellahe yef'alü ma yeşa': Görmedin mi ki şüphesiz, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah’a secde etmektedir. Birçoğunun üzerine de azab hak olmuştur. Allah, kimi alçaltırsa ona saygınlık kazandirâcak hiçbir kimse yoktur. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar.” (Hac 22/18)

Mürşîd ise, bu Özelliğin İlim, Edeb, İrfan ve Erkanında Hasbi Hizmetçi OL-Andır.. LivechiLLAH/ALLAH celle celâlihu için..
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i, ANA SİLÂyı, BİLme, BULma, Olma ve YAŞAmakta gerçek Hasbî Hizmetçiler o kadar önemli ki, Hasbî Hizmetçi mürşidsiz kişi kendi Aklıyla ve irâdesiyle asla doğru yolu bulamaz ve yol alamaz bocalar durur bu ömür içinde..

Er REŞÎDU celle celâlihu esmâsının bir kimsede Tecellîsi;

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu: “Nefsini bilen RABB’isini (hemence) bilir...” buyurmuştur.
(Aclunî, Keşfü’l-Hâfâ II/343 (2532)

Bundan sonra o kimse Kur’ân-ı Kerîmi DUYar ve UYar ki:

“ALLAH celle celâlihu ve ResûLuLLaH sallallahu aleyhi ve sellem’e TESLİM OL: Müslim Ol!.”
“ALLAH celle celâlihu ve ResûLuLLaH sallallahu aleyhi ve sellem’e İMAN ET!: Mü’min Ol!.”
“ALLAH celle celâlihu ve ResûLuLLaH sallallahu aleyhi ve sellem’e TÂBİ OL: EvLiyâuLLah Ol!.”
“ALLAH celle celâlihu ve ResûLuLLaH sallallahu aleyhi ve sellem’e İTÂAT ET: EhLuLLAH OL!.”

Kur’ân-ı Kerîm Âyetlerini fiilen ŞE’ENULLAHta yaşayarak ŞÂHİDi olur İnşâe ALLAHu TeÂLÂ..
Bu dâvet değil EMRULLAHtır:

وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ فَلْيَسْتَجِيبُوا لِي وَلْيُؤْمِنُوا بِي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ
" Ve izâ seeleke ibâdi anni fe inni karib, ücibü da'veted dai izâ deâni felyestecibu li vel yü'minu bi leallehüm YARŞÜDun: Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana duâ ettiği vakit duâ edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim dâvetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.” (Bakara 2/186)

Bu ÂLeMde KULLuk Rüşd Çizgimiz:

وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِّنَ الْأَمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمَانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ أُوْلَئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ
"Va’lemû enne fîkum resûlallâh (resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin mine’l- emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumu’l- îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrahe ileykumu’l- kufre ve’l- fusûka ve’l- isyân (isyâne), ulâike humu’r- RÂŞİDûn (râşidûne).: Ve aranızda Allah’ın Resûl'ü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır.” (Hucurât 49/7)

فَضْلًا مِّنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ
"Fadlen minallâhi ve ni’meten, vallâhu alîmun hakîm (hakîmun).: (Bu) Allah’tan bir fazl ve ni’mettir. Ve Allah; Alîm’dir, Hakîm’dir.” (Hucurât 49/8)

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
"İnnemâ’l- mu’minûne ihvetun fe aslihû beyne ehaveykum vettekûllâhe leallekum turhamûn (turhamûne).: Mü’minler ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Ve Allah’a karşı takva sahibi olun. Umulur ki, böylece siz rahmet olunursunuz.” (Hucurât 49/10)

Bu ÂLeMde Rüşdümüz:

وَلَقَدْ آتَيْنَا إِبْرَاهِيمَ رُشْدَهُ مِن قَبْلُ وَكُنَّا بِه عَالِمِينَ
"Ve lekad ateyna ibrahîme RUŞDehu min kablü ve künna bihi âlimin: Andolsun biz İbrahîm'e daha önce rüşdünü- doğruyu yanlıştan ayırma yeteneğini vermiştik. Biz onu iyi tanırdık.” (Enbiyâ 21/51)

Er Reşîdu celle celâlihu, Tirmizî’de olup İbni Mâce’de olmayan isimlerdendir.
Er Râşidu celle celâlihu, İbni Mâce’de olup Tirmizî’de olmayan isimlerdendir.

Kur'ÂN-ı Kerîmde 6 Âyette “Reşed” kelimesi olarak geçmektedir:

إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَا آتِنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا
"İz evel fityetü ile’l- kehfi fe kalu rabbena atina mil ledünke rahmetev ve heyyi' lena min emrina RAŞEDâ: Hâni o gençler mağaraya sığınmışlardı da: “Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve içinde bulunduğumuz şu durumda bize kurtuluş ve doğruluğa ulaşmayı kolaylaştır” demişlerdi.” (Kehf 18/10)

إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ وَاذْكُر رَّبَّكَ إِذَا نَسِيتَ وَقُلْ عَسَى أَن يَهْدِيَنِ رَبِّي لِأَقْرَبَ مِنْ هَذَا رَشَدًا
"İllâ ey yeşaellahü vezkü’r- rabbeke izâ nesite ve kul asa ey yehdiyeni rabbi li akrabe min haza RAŞEDâ: Ancak: “Allah dilerse yapacağım” de. Unuttuğun zaman Rabbini an ve: “Umarım Rabbim beni, bundan daha doğru olana ulaştırır” de.” (Kehf 18/24)

وَأَنَّا لَا نَدْرِي أَشَرٌّ أُرِيدَ بِمَن فِي الْأَرْضِ أَمْ أَرَادَ بِهِمْ رَبُّهُمْ رَشَدًا
"Ve enna la nedriy eşerrun uriyde bimen fiyl'ardi em erade bihim rabbuhum REŞEDen.: “Hakikaten biz bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü istendi, yoksa Rableri onlara bir hayır mı diledi?” (Cin 72/10)

وَأَنَّا مِنَّا الْمُسْلِمُونَ وَمِنَّا الْقَاسِطُونَ فَمَنْ أَسْلَمَ فَأُوْلَئِكَ تَحَرَّوْا رَشَدًا
"Ve ennâ minnâ’l- muslimûne ve minnâ’l- kâsitûn (kâsitûne), fe men esleme fe ulâike teharrav RAŞEDâ (raşeden).: Ve gerçekten bizden, (Allah’a) teslim olanlar da var ve bizden kasitun (kalpleri kasiyet bağlamış) olanlar da var. Artık kim (Allah’a) teslim olmuşsa işte onlar, irşad olmayı (nefsin ve iradenin teslimini) arayanlardır (dileyenlerdir).” (Cin 72/14)

قُلْ إِنِّي لَا أَمْلِكُ لَكُمْ ضَرًّا وَلَا رَشَدًا
"Kul innî lâ emliku lekum darran ve lâ RAŞEDâ (raşeden).: De ki: “Muhakkak ki ben, size bir zarar verme ve sizi irşad etme gücüne malik (sahip) değilim.” (Cin 72/21)

وَقَالَ الَّذِي آمَنَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُونِ أَهْدِكُمْ سَبِيلَ الرَّشَادِ
"Ve kâlellezî âmene yâ kavmittebiûni ehdikum sebîle’r- REŞÂD (reşâdi).: İman eden (adam) dedi ki: "Ey Kavmim, siz bana tabi olun, ben sizi doğru yola iletip yönelteyim." (Mü’min 40/38)

Kur'ÂN-ı Kerîmde Mürşid olarak:

وَتَرَى الشَّمْسَ إِذَا طَلَعَت تَّزَاوَرُ عَن كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَإِذَا غَرَبَت تَّقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِّنْهُ ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ مَن يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِي وَمَن يُضْلِلْ فَلَن تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُّرْشِدًا
"Ve teraş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zatel yemini ve izâ ğarabet takriduhüm zateş şimâli ve hüm fi fecvetim minh zalike min ayatillah mey yehdillahü fe hüvel mühted ve mey yudlil fe len tecide lehu veliyyem MÜRŞİDâ: (Orada olsaydın) güneş doğduğunda onun; mağaralarının sağ tarafına kaydığını, batarken de onlara dokunmadan sol tarafa gittiğini görürdün. Kendileri ise mağaranın geniş bir yerinde idiler. Bu, Allah’ın mucizelerindendir. Allah, kime hidâyet ederse işte o, doğru yolu bulandır. Kimi de şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.” (Kehf 18/17)

Biliyoruz ki, ULUhiyyet; Kaza, Kader, İrâde ve Meşiyyet Sıfatlarıyla Mutlak Mücehhezliktir.
ALLAHu zü’l- CELÂL’in Tekvinî İrâdesi, Varlıkların MevCÛD Kılışını-Yaratışını her ÂN, Şe’ÂNuLLAHta KÛN feyeKÛN Edişidir.. her VARLık Bu EMRe Muhtaç-Mecbur-Me’mur-Mahkumdur..

أَوَلَيْسَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِقَادِرٍ عَلَى أَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُم بَلَى وَهُوَ الْخَلَّاقُ الْعَلِيمُ
"E ve leysellezî halaka’s- semâvâti ve’l- arda bi kâdirin alâ en yahluka mislehum, belâ ve huve’l- hallâku’l- alîm (alîmu).: Gökleri ve yerleri yaratan, onların bir eşini daha yaratmaya kaadir değil midir? Evet O, (yegâne) Yaratıcı ve En İyi Bilen’dir.” (Yâsîn 36/81)

إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
"İnnemâ emruhû izâ erâde şey’en en yekûle lehu kûn fe yekûn (yekûnu).: O (Allah), bir şey irade ettiği (dilediği) zaman O’nun emri, sadece ona: "Ol!" demektir. O, hemen olur.” (Yâsîn 36/82)

ALLAHu zü’l- CELÂL’in Tekvinî İrâdesinin yöneldiği her ŞEYy ve OLay, Er Râşidu celle celâlihu mazharı sonucu mutlaka rüşde-sonuca erer ki, yaratılışı boş ve faydasız değildir.

ALLAHu zü’l- CELÂL’in Teşrî’ İrâdesindeki, Er Râşidu celle celâlihunun, irşad eden, doğruyu gösteren, mürşid etkisinde ise, KuLLuk İmtihÂNı gereği Kulun cüz’i İradasiyle, Hakkı ve Hayrı Tercih edip dilemesiyle muvaffak kılıcılık vardır. Mecburiyet yoktur..

Râşid; KULunun Sevdiği SILAsına SaLAHLa uLaşımı istikâmeti sağlayandır.
Râşid; rüşd sahibi olan, doğru ile yanlışı birbirinden ayırt edendir.
Râşid; kullarını rüşde ulaştıran, onlara doğruyla yanlışı ayırt etme kabiliyeti verendir.
Râşid; fiillerinde emir ve yasaklarında, yaratmasında abes ve bâtıl olmayan, eksiklik ve unutmadan uzak olandır.
Râşid; dilediğini ve dileyeni irşâd ederek mutluluğa ulaştırandır.
Râşid; bütün kemâl sıfatlarıyla muttasıf olandır.
Râşid; yüce hikmet sahibidir.
Râşid; dünya ve âhiret hayırları için kullarını hikmetle yönlendirendir.
Râşid; adâlet ve fazilet sahibidir.
Râşid; dostlarını olgunluğa ulaştırandır..

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem uğursuzluğu sevmez ve evden çıkarken: “Yâ Râşid! Yâ Necîh! Ey doğru olanı seçen, işini başaran!” gibi sözlerden memnun olduğunu bildirmiştir.” buyurdu.
(Tirmizî, Siyer, 47-48)

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem İmran’ın Babası Husayn’a tavsiye ettği şu duâda: “Allahım! Bana RÜŞDümü ilham et ve Beni Nefsimin Şerrinden koru!” buyurdu.
(Tirmizî, da’avât, 69)

Rüşd, Dinin Zâhir Bâtınına vakıf fâkih oluştur..

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem:“Allah kimin hayrını isterse onu dinde fâkih (dinde derin ve ince anlayış sahibi) kılar ve ona olgun olmasını ilham eder." buyurdu.
(Buharî, İlim 13; Müslim, Zekat 23)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Hz. Aişe radiyallahu anha ANNemize "Duaların kısa ve özlüsü" olarak şu duayı öğretmiştir: “Allah‟ım! Hayırların hepsini Sen‟den isterim. Âcilini ve âcil olmayanını, bildiğimi ve bilmediğimi.. Bütün kötülüklerden de Sana sığınırım. Âcilinden ve âcil olmayanından, bildiğimden ve bilmediğim den. Senden, cenneti ve beni ona yaklaştıracak söz ve amelleri isterim. Cehennemden ve beni ona yaklaştıracak söz ve amellerden de Sana sığınırım. Hz. MuhaMMed (aleyhisselâm) Sen‟den neyi istediyse, ben de Sen‟den onları isterim. Ve yine Hz. MuhaMMed (aleyhisselâm) hangi şeyden sığındıysa, ben de onlardan Sana sığınırım. Benim için takdir ettiğin kaza ve kaderin sonucunu hayır/rüşd kıl!.” buyurdu.
(İbn Mâce 3846; İ. Ahmed 6/183; İbn Hıbban 1/302)



Yüce El SULTAN celle celâlihu dan her AKIL ve İnsan sûreti verilene RÜŞD Duâ ederiz İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.

MuhaMMedi MuhaBBetle..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 18 Mar 2017, 15:38 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim



123- Er Raûfu celle celâluhu:



Resim


Resim

Er Raûfu : Katından gelen bir re'fetle/acımayla, isteyrek rahmetle/şefkatle kullarına çok merhâmetli, Çok acıyan, pek esirgeyen, re'fet eden, şefkatlı olan. Çok esirgeyen, çok merhamet ve şefkat gösteren ALLAHU zü'L- CELÂL...


Sözlükte “şefkat ve merhamet etmek” anlamına gelen “re’fet” kökünden türeyen “Raûf” kelimesi, kalbî dayanamayacak kadar merhametli demektir..

Rahmet, hoşlanılmasa da başkasına iyiliği yapabilmektir.
Re’fet ise, gönülden kopup gelen istekli şefkattır.

Kur’ân- Kerîm’de re’fet olarak 2 âyette geçmektedir.
Kur’ân- Kerîm’de Raûf olarak 11 âyette geçmektedir.
Kur’ân- Kerîm’de Raûf sıfatı olarak 10 âyette Allah’a izâfe edilmektedir.
geçmektedir.
Kur’ân- Kerîm’de Raûf-Rahîm sıfatları olarak 10 âyette Resûlullah’a izâfe edilmektedir. (Tevbe 9/128)
Allahuzülcelâl’in Zâtî sıfatlarından olan Er Raûf isminin, Er Rahîm, El Latîf, El Vedûd isimleriyle anlam yakınlığı vardır..

Er Raûfu : Yarattıklarına çok acıyan, pek esirgeyen, re'fet eden, şefkatlı olan. Çok esirgeyen, çok merhamet ve şefkati tam ve mutlak olan ALLAHu Zü’L- CELÂL..
Raûf; kullarına acıyan ve şefkatle muamele edendir.
Raûf; rahmet ve merhametin en üst seviyesinde olandır.
Raûf; merhametinden ötürü kullarının kusurlarını örten, günahlarını bağışlayandır..

Şefkat: Başkasının kederiyle alâkalanmak, acıyarak sevmek. Yardıma, sevgiye muhtaç olanlara karşılıksız olarak merhamet ve sevgiyle yardıma koşmak. Karşılıksız, sâfi, ivazsız sevgi beslemek.
Merhamet: (Rahm. den) Acımak, şefkat göstermek. Korumak, iyilik etmek. Biçârelere yardımda bulunmak. Esirgemek.
Raefe: Şefkat ve merhamet göstermek, esirgemek. Kalbî başka bir şeye dayanmak.
Re’fe: Esirgemek, korumak. Acımak. Şefkat etmek.
Re'fet: Merhamet, acıma, esirgeme. Yüce. Bir deliği kapatıp islah etmek.

Her zorluğa çift kolaylık bahşeden Er Raûfu celle celâlihu..

فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا
"Fe inne mea’l- usri yusrâ (yusran).: Muhakkak ki zorlukla beraber bir kolaylık da vardır.” (İnşirâh 94/5)

إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا
"İnne mea’l- usri yusrâ (yusran).: Muhakkak ki zorluk ve kolaylık beraberdir.” (İnşirâh 94/6)

Âyet ve Hadislerde BİLdirilen 140 EsmâuLLAH içinde 6 İsimde şiddet ve tehdid varsa da, karşıt olarak dengeleyici esmâları da vardır..
El Müntâkim celle celâlihu, Er Raûf celle celâlihu ile,
El Hâfıd celle celâlihu, Er Rafi celle celâlihu ile,
El Kâbıd celle celâlihu, El Basıt celle celâlihu ile,
El Müzill celle celâlihu, El Muiz celle celâlihu ile,
El Kahhâr celle celâlihu, El Gaffâr celle celâlihu ile,
Ed Darr celle celâlihu, En Nâfi celle celâlihu ile dengelenmektedir bu HaYyatta hamd olsun RABBımız celle celâlihuya!.
Bu da ALLAH celle celâlihu’nun kullarına şefkatinin Esma-i Hüsnâdaki göstergesidir..
Ne var ki buİmkÂNLar Âleminde KULLuk İmtihÂNı gerçekten zor iştir.. Yerler çok yağlı olduğundan bence deli de velî de kayaBİLmekte..
Ne zaman ki, kişi AKLını başına toplar da, MuhaMMedî Kemâlât YOLuna YOLcu OLursa, hata ve kusurlarınından dönmek isterse, ALLAH celle celâlihu; El Gafûr, El Gaffâr, Et Tevvab, El Afüv celle celâlihu gibi esmâ tecellîleriyle şefkatinin, merhametinin belirtisi olarak fırsatlar tanır, imkanlar sunar. Hatasından döneni affeder, günahlarını hemen kapatır, örter veya tamamı ile affedip siler..

قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
"Kul yâ ıbâdiyellezîne esrefû alâ enfusihim lâ taknetû min rahmetillâhi, innallâhe yagfiru’z- zunûbe cemîâ (cemîan), innehu huvel gafûru’r- rahîm (rahîmu).: De ki: "Ey nefsleri üzerine israf yüklemiş (haddi aşmış) kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Muhakkak ki Allah, günahların hepsini mağfiret eder (sevaba çevirir). O, muhakkak ki O; Gafûr’dur (mağfiret eden), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderen)." (Zumer 39/53)

إِلاَّ الَّذِينَ تَابُواْ وَأَصْلَحُواْ وَبَيَّنُواْ فَأُوْلَئِكَ أَتُوبُ عَلَيْهِمْ وَأَنَا التَّوَّابُ الرَّحِيمُ
"İllellezîne tâbû ve aslahû ve beyyenû fe ulâike etûbu aleyhim, ve ene’t- tevvâbu’r- rahîm (rahîmu).: Ancak tevbe edenler, (kendilerini ve başkalarını) düzeltenler ve (indirileni) açıklayanlar(a gelince); artık onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri kabul edenim, esirgeyenim.” (Bakara 2/160)

وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ
“Ve kâle rabbukumud’ûnî estecib lekum, innellezîne yestekbirûne an ibâdetî se yedhulûne cehenneme dâhırîn(dâhırîne).: Ve Rabbimiz, şöyle buyurdu: "Bana dua ediniz ki size icâbet edeyim. Bana kul olmaktan kibirlenenler, muhakkak ki hakir ve zelil olarak cehenneme girecekler." (Mü’min 40/60)

Bu BUYrukları elbette KULLarı için, ALLAH celle celâlihu’nun Er Raûf celle celâlihu ve Er Rahîm celle celâlihu Lütf-ü-Keremidir elbette..

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ سَخَّرَ لَكُم مَّا فِي الْأَرْضِ وَالْفُلْكَ تَجْرِي فِي الْبَحْرِ بِأَمْرِهِ وَيُمْسِكُ السَّمَاء أَن تَقَعَ عَلَى الْأَرْضِ إِلَّا بِإِذْنِهِ إِنَّ اللَّهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُوفٌ رَّحِيمٌ
"E lem tera ennallâhe sahhara lekum mâ fî’l- ardı vel fulke tecrî fî’l- bahri bi emrihî, ve yumsiku’s- semâe en tekaa alâ’l- ardı illâ bi iznihî, innallâhe bi’n- nâsi le raûfun rahîm (rahîmun).: Allah’ın yeryüzündeki herşeyi size musahhar (emrinize amade) kıldığını görmedin mi? Ve gemiler, denizde onun emri ile akıp gider. Ve Allah’ın izni olmadıkça semanın, arz üzerine (yeryüzüne) düşmesini önler (semayı arzın üzerine düşmemesi için tutar). Muhakkak ki Allah, insanlara Raûf’tur, Rahîm’dir.” (Hacc 22/65)

Bu isimleri vird edinenlerin kalbinde incelik, şefkat ve merhamet husule gelir. Hiç kimse ona kötülük edemez, kaza ve belâlardan emin olur.

Kur’ÂN-ı Kerîm’de Raûf celle celâlihu ismi 2 defa tekil isim olarak geçer.:

وَمِنَ النَّاسِ مَن يَشْرِي نَفْسَهُ ابْتِغَاء مَرْضَاتِ اللّهِ وَاللّهُ رَؤُوفٌ بِالْعِبَادِ
"Ve minen nâsi men yeşrî nefsehubtigâe mardâtillâh (mardâtillâhi), vallâhu raûfun bi’l- ıbâd (ıbâdi).: Ve insanlardan, Allah’ın rızasını dileyerek (Allah’ın rızası karşılığında) kendi nefsini satan kimseler vardır. Ve Allah, kullarına Raûf’tur (çok şefkatlidir).” (Bakara 2/207)

يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَّا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُّحْضَرًا وَمَا عَمِلَتْ مِن سُوَءٍ تَوَدُّ لَوْ أَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُ أَمَدًا بَعِيدًا وَيُحَذِّرُكُمُ اللّهُ نَفْسَهُ وَاللّهُ رَؤُوفُ بِالْعِبَادِ
"Yevme tecidu kullu nefsin mâ amilet min hayrin muhdâran, ve mâ amilet min sû’ (sûin), teveddu lev enne beynehâ ve beynehû emeden baîdâ (baîden), ve yuhazzirukumullâhu nefseh (nefsehu), vallâhu raûfun bi’l- ıbâd (ıbâdi).: Her bir nefsin hayırdan yabdıklarını hazır bulduğu ve her ne kötülük işlediyse onunla kendisi arasında uzak bir mesafe olmasını istediği o günü (düşünün). Allah, sizi kendisinden sakındırır. Allah, kullarına karşı şefkatli olandır.” (Âl-i İmrân 3/30)

Raûf celle celâlihu ismi Kur'ÂN-ı Kerîm’de 9 kez Rahîm celle celâlihu ismi ile beraber kullanılır. ALLAH celle celâlihunun kullarına karşı, hem merhametli hem de yumuşak davrandığı ifâde edilir.

Er RAÛFU'r-RAHÎMU celle celâluhu : Ref'et ve Rahmet Sâhibi olan. (9 defa)
Bakara 2/143; Tevbe 9/117, 128; Nahl 16/47; Hacc 22/65; Nûr 24/20; Hadid 57/9; Haşr 59/10..:

وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِّتَكُونُواْ شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّتِي كُنتَ عَلَيْهَا إِلاَّ لِنَعْلَمَ مَن يَتَّبِعُ الرَّسُولَ مِمَّن يَنقَلِبُ عَلَى عَقِبَيْهِ وَإِن كَانَتْ لَكَبِيرَةً إِلاَّ عَلَى الَّذِينَ هَدَى اللّهُ وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُضِيعَ إِيمَانَكُمْ إِنَّ اللّهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُوفٌ رَّحِيمٌ
"Ve kezâlike cealnâkum ummeten vasatan li tekûnû şuhedâe ale’n- nâsi ve yekûne’r- resûlu aleykum şehîdâ (şehîden), ve mâ cealnâ’l- kıbletelletî kunte aleyhâ illâ li na’leme men yettebiu’r- resûle mimmen yenkalibu alâ akibeyh (akibeyhi), ve in kânet le kebîreten illâ alellezîne hedallâh (hedallâhu) ve mâ kânallâhu li yudîa îmânekum innallâhe bi’n- nâsi le raûfun rahîm (rahîmun).: Ve işte böylece insanların üzerine (hak) şahitler olmanız için Biz, sizi vasat (ikisi arasında) (hayırlı ve faziletli) bir ümmet kıldık. Resûl de sizin üzerinize şahit olsun.Ve Biz, sadece Resûl’e uyanı, topukları üzerinde geriye dönenden ayırıp bilmemiz(belirtmemiz) için, halen o üzerine (yönelmekte) olduğunuz (Kâbe’yi) kıble yabdık. Ve bu, elbette zor bir iştir, ancak Allah’ın hidayete erdirdiği kimseler hariç (bu onlara zor gelmez). Ve Allah sizin îmânınızı zayi edecek değildir. Muhakkak ki Allah, insanlara çok şefkatlidir, merhametlidir.” (Bakara 2/143)

لَقَد تَّابَ الله عَلَى النَّبِيِّ وَالْمُهَاجِرِينَ وَالأَنصَارِ الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ فِي سَاعَةِ الْعُسْرَةِ مِن بَعْدِ مَا كَادَ يَزِيغُ قُلُوبُ فَرِيقٍ مِّنْهُمْ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ إِنَّهُ بِهِمْ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ
"Lekad tâballâhu alân nebiyyi ve’l- muhâcirîne ve’l- ensârillezînettebeûhu fî sâati’l- usrati min ba’di mâ kâde yezîgu kulûbu ferîkın minhum summe tâbe aleyhim, innehu bihim raûfun rahîm (rahîmun).: Andolsun Allah, Peygamberin, Muhacirlerin ve Ensarın üzerine tevbe ihsan etti. Ki onlar -içlerinde bir bölümünün kalbi nerdeyse kaymak üzereyken- ona güçlük saatinde tabi oldular. Sonra onların tevbelerini kabul etti. Çünkü O, onlara (karşı) çok şefkatlidir, çok esirgeyicidir.” (Tevbe 9/117)

لَقَدْ جَاءكُمْ رَسُولٌ مِّنْ أَنفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُم بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ
"Lekad câekum resûlun min enfusikum azîz (azîzun), aleyhi mâ anittum harîsun aleykum bi’l- mu’minîne raûfun rahîm (rahîmun).: Andolsun ki; size, sizin içinizden azîz bir Resûl geldi. Sizin üzüldüğünüz şey, O'na ağır gelir (O'nu üzer). Size çok düşkün, mü’minlere şefkatli ve merhametlidir” (Tevbe 9/128)

أَوْ يَأْخُذَهُمْ عَلَى تَخَوُّفٍ فَإِنَّ رَبَّكُمْ لَرؤُوفٌ رَّحِيمٌ
"Ev ye’huzehum alâ tehavvuf (tehavvufin), fe inne rabbekum le raûfun rahîm (rahîmun).: Veya onları bir korku üzerinde yakalayıvermesinden (mi emindirler)? Öyleyse Rabbin, gerçekten şefkatli ve merhamet sahibidir.” (Nahl 16/47)

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ سَخَّرَ لَكُم مَّا فِي الْأَرْضِ وَالْفُلْكَ تَجْرِي فِي الْبَحْرِ بِأَمْرِهِ وَيُمْسِكُ السَّمَاء أَن تَقَعَ عَلَى الْأَرْضِ إِلَّا بِإِذْنِهِ إِنَّ اللَّهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُوفٌ رَّحِيمٌ
"E lem tera ennallâhe sahhara lekum mâ fî’l- ardı ve’l- fulke tecrî fî’l- bahri bi emrihî, ve yumsiku’s- semâe en tekaa alâ’l- ardı illâ bi iznihî, innallâhe bi’n- nâsi le raûfun rahîm (rahîmun).: Allah’ın yeryüzündeki herşeyi size musahhar (emrinize amade) kıldığını görmedin mi? Ve gemiler, denizde onun emri ile akıp gider. Ve Allah’ın izni olmadıkça semanın, arz üzerine (yeryüzüne) düşmesini önler (semayı arzın üzerine düşmemesi için tutar). Muhakkak ki Allah, insanlara Raûf’tur, Rahîm’dir.” (Hacc 22/65)

وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَأَنَّ اللَّه رَؤُوفٌ رَحِيمٌ
"Ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu ve ennallâhe raûfun rahîm (rahîmun).: Eğer Allah'ın sizin üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı ve Allah gerçekten Raûf (şefkat eden ve) Rahim olmasaydı (ne yapardınız)?” (Nûr 24/20)

هُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ عَلَى عَبْدِهِ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَإِنَّ اللَّهَ بِكُمْ لَرَؤُوفٌ رَّحِيمٌ
"Huvellezî yunezzilu alâ abdihî âyâtin beyyinâtin li yuhricekum mine’z- zulumâti ilâ’n- nûr (nûri), ve innallâhe bikum le raûfun rahîm (rahîmun).: Sizi karanlıklardan nura çıkarmak için kuluna açık âyetler indiren O’dur. Ve muhakkak ki Allah, sizin için elbette Raûf’tur, Rahîm’dir.” (Hadîd 57/9)

وَالَّذِينَ جَاؤُوا مِن بَعْدِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالْإِيمَانِ وَلَا تَجْعَلْ فِي قُلُوبِنَا غِلًّا لِّلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا إِنَّكَ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ
"Vellezîne câû min ba’dihim yekûlûne rabbenâgfir lenâ ve li ihvâninâllezîne sebekûnâ bil îmâni ve lâ tec’al fî kulûbinâ gıllen lillezîne âmenû rabbenâ inneke raûfun rahîm (rahîmun).: Bir de onlardan sonra gelenler, derler ki: "Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten sen, çok şefkatlisin, çok esirgeyicisin.” (Haşr 59/10)

Raûf celle celâlihu ismi, bunların dışında, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in sıfatı olarak kullanılmıştır;

لَقَدْ جَاءكُمْ رَسُولٌ مِّنْ أَنفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُم بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ
"Lekad câekum resûlun min enfusikum azîz (azîzun), aleyhi mâ anittum harîsun aleykum bi’l- mu’minîne raûfun rahîm (rahîmun).: Andolsun ki; size, sizin içinizden azîz bir Resûl geldi. Sizin üzüldüğünüz şey, O'na ağır gelir (O'nu üzer). Size çok düşkün, mü’minlere şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe 9/128)

Âyetlerde görüldüğü gibi bir tanesi müstesna diğerlerinin tamamında Raûf celle celâlihu, Rahîm celle celâlihu ile birlikte kullanılmıştır.

Resim

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, namazda tahiyyat duâsını bitirince şöyle duâ ederdi:
“Ey Allah‟ım!. Sen her türlü eksiklik ve kusurdan uzaksın. Senden başka gerçek ilâh yoktur.
Ey Ğaffar! Benim günahlarımı ört.
Ey Tevvâb! Benim tevbemi kabul et, amellerimi ıslah et. Şüphesiz ki sen dilediğin kimselerin günahlarını affedersin. Sen ğafûr ve Rahîmsin!.
Ey Rahmân!. Bana merhamet et. Ey Affedici! Beni affet. Ey Raûf! Bana şefkat et!.
Ey Rabbim!. Bana, verdiğin ni’metlere şükretme gücü ver. Bana, Sana güzel ibadet edebilme gücü ver!.
Ey Rabbim!. Senden bütün hayırları ister, bütün şerlerden de Sana sığınırım!.
Ey Rabbim!. Benim işlerimi hayırla aç, hatırla sonuçlandır. Bana, Sana kavuşma konusunda şevk ve arzu ver. Beni, bana zarar verecek sıkıntılardan, sabdırıcı fitnelerden ve kötülüklerden koru. Sen kimi koruma altına alırsan şüphesiz ki o kıyamet gününde rahmete ulaşır. İşte bu en büyük kurtuluştur!.” bururdu.
(Heysemî, Mecme’u’z- Zevâid, 2/232)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 05 Nis 2017, 23:09 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim


124- Er Rezzâku celle celâluhu:

Resim


Resim

Er Rezzâku : Yaratığı bütün mahlûkatına rızıklarını, maddî, mânevî; her zaman, her yer ve her hâlde lâzım ve lâyıkınca, tek ve mutlak verici olan ALLAHu zü’l- CELÂL..



Resim


125- Er Râziku celle celâluhu:


Er Râziku :Yaratığı bütün mahlûkatına rızıklarının mutlak sahibi olan, rızıklarını veren; yiyecek, içecek, giyecek gibi canlı mahlukata lüzümu bulunan/ lâzım ve lâyık her çeşit ihtiyacını te'min edip veren ALLAHu zü’l- CELÂL..

Er Râzik-ı Hikiki: Hakiki rızık veren. Hiç bir vasıtaya ihtiyacı olmadan en güzel ni’metleri yaratan ve bütün rızıkları ancak kendisi veren ALLAHu zü’l- CELÂL..
Rızk: Yiyip içecek şey. Maddî mânevî ihtiyaca lâzım ni’met. Allah'ın herkese lütuf ve kısmet ettiği ve bekâya sebeb olan ve kendinden mutlaka istifâde edilen ni’met.
Razeka: Rızık vermek.
Râzik: Rızık veren; yiyecek, içecek, giyecek gibi canlı mahlukata lüzümu bulunan her çeşit ihtiyacını te'min edip veren ALLAH celle celâlihu.
Razzâk: Yarattıklarını faydalanacakları şeyleri veren mânâsında “razaka” kökünden türeyen; insan, hayvan, bitki yâni her türlü canlıya, yiyecek, içecek, giyecek ve kullanacak cinsinden faydalanacakları her türlü maddî ve iş, ilim, irfan gibi her türlü manevî değerleri bol bol ihsan eden, veren” KüLLî Şey’in Yaratanı ALLAH celle celâlihu..
Rezzâk; kullarının ihtiyaç duyduğu her şeyi verendir.
Rezzâk; canlıların hayatlarını devam ettirebilmeleri için bütün imkanları verendir.
Rezzâk; maddî ve manevî her türlü güzelliği verendir. Rızk; sadece maddî şeyler veya yiyecek, içecek değildir. Araplar, “Ruziktu bi veledin: Bir çocukla rızıklandırıldım.” derler. Buna göre eş, evlat, annebaba, kardeş, arkadaş gibi bütün güzellikler “rızk” kapsamının içindedir.
Rezzâk; görünen ve görünmeyen bütün bağışların Mutlak Sahibidir.

Rızık vermek, ni’mete teşekkür etmek anlamındaki "r-z-k" kökünden türeyen RÂZIK, kesintisiz rızk veren, bu kelimenin mübalağalı şekli olan REZZÂK, çok rızık veren, HAYRU'r- RÂZİKÎN ise rızık verenlerin hayırlısı demektir.

ALLAHu zü’l- CELÂL, TüMM Yarattıklarına Maddî-Mânevî RIZK verendir. Beden ve Ruh gıdalarını eksiksiz ve sürekli verendir. Canlı varlıklara, hayatlarını sürdürebilmeleri için kâinatta var ettiği şeylerdir Rızk. Bunlar; temiz hava, su ve gıda gibi DİRİLik maddeleridir. Bütün hayvanların, insanların, cinlerin ve diğer canlıların muhtaç olduğu, Lâzım ve Lâyık Rızıkları var eden ALLAHu zü’l- CELÂL'dir.
Bir yaratığın rızık elde etmesine vasıta olan, sebeb olan insana da râzık denir. Ancak bu mecazî anlamdadır. Gerçek anlamda rızık veren sadece ALLAHu zü’l- CELÂL'dir.. İlim, şeref, makam gibi mânevî ni’metler de rızıktır.

El Râzık ve el Rezzâk isimleri Allah celle celâlihu’nun Fiilî İsim ve Sıfatlarındandır.
El Mugnî, El Mukît, El Nâfî’, El Vehhâb isimleriyle anlam yakınlığı vardır.
Kulluk İmtihanı imkanla olduğundan dolayı da el Kâbız-El Bâsıt isimleriyle de muhtevâ birliği açıktır..
Er Râzık celle celâlihu ve el Rezzâk celle celâlihu’nun arasında ki fark;
Râzık celle celâlihu, rızka sebeb ve asıl sahib olandır
Rezzâk celle celâlihu ise bol bol rızk veren, arda arda kesintisiz fazlasıyla faydalandırandır.
El Râzık celle celâlihu ve El Rezzâk celle celâlihu Esmâlarının tecellîsiyle EL Hayy EsmâTecellîsi sürüp gitmekte Diriden Diriye Tecellîde-Şe’ÂNuLLaHta Şu AN!.

“Rızk” kelimesi Kur’ÂN-ı Kerîm da fiil, mastar, isim gibi çeşitli kelime kalıpları ile 128 âyette geçer. Bunlardan 6 tanesi rızk verenin çokluğu şeklinde “Razıkîn” olarak 6 âyette geçmektedir. 1 âyette de mübalağalı sigada Razzâk olarak geçmektedir..


ResimEr Rezzâk ismi Kur'ÂN-ı Kerîmde, ALLAHu Zü’L- CeLÂLin ismi olarak 1 âyette geçmektedir:

إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ
"İnnallâhe huve’r- razzâku zu’l- kuvveti’l- metîn (metînu).: Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır.” (Zâriyât 51/58)


ResimRABBimiz TeÂLÂ’nın Rezzâk özelliği iki boyutludur. Hem dünyada bütün canlılara maddî rızık verendir. Hem de âhirette iman edip salih amel işleyen kullarına manevî cennet rızıklarını verendir:

قُلْ أَرَأَيْتُمْ شُرَكَاءكُمُ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ أَرُونِي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْأَرْضِ أَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمَاوَاتِ أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَابًا فَهُمْ عَلَى بَيِّنَةٍ مِّنْهُ بَلْ إِن يَعِدُ الظَّالِمُونَ بَعْضُهُم بَعْضًا إِلَّا غُرُورًا
"Kul e raeytum şurakâekumullezîne ted’ûne min dûnillâhi, erûnî mâzâ halakû minel ardı em lehum şirkun fî’s- semâvât (semâvâti), em âteynâhum kitâben fe hum alâ beyyinetin minhu, bel in yaıdu’z- zâlimûne ba’duhum ba’dan illâ gurûrâ (gurûran).: De ki: “Allah’tan başka taptığınız ortaklarınızı gördünüz mü? Bana gösterin! Yerden (topraktan) ne halkettiler (yarattılar). Veya onların göklerde ortakları mı var? Yoksa onlara kitap mı verdik de onlar, ondan (o kitaptan) bir beyyine (delil) üzerindeler mi (üzerinde mi oldular)? Hayır, zalimler sadece birbirlerine aldatıcı şeyler vaadederler.” (Fâtır 35/40)


ResimEr Razıkîn celle celâlihu ismi, Kur'ÂN-ı Kerîmde, ALLAHu Zü’L- CeLÂLin ismi olarak 6 âyette geçmektedir. Yarattığı her canlıya, bilemeceği yerden ve hesapsız şekilde rızkını veren ALLAHu Zü’L- CeLÂLdir.:

قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ اللَّهُمَّ رَبَّنَا أَنزِلْ عَلَيْنَا مَآئِدَةً مِّنَ السَّمَاء تَكُونُ لَنَا عِيداً لِّأَوَّلِنَا وَآخِرِنَا وَآيَةً مِّنكَ وَارْزُقْنَا وَأَنتَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ
"Kâle îsâbnu meryemellâhumme rabbenâ enzil aleynâ mâideten mine’s- semâi tekûnu lenâ îden li evvelinâ ve âhirinâ ve âyeten minke, verzuknâ ve ente hayru’r- râzikîn (râzikîne).: Meryem oğlu İsâ; “Allah'ım, Rabb'imiz! Bizim üzerimize semâdan bir sofra indir ki bizim için bayram, bizden öncekiler ve bizden sonrakiler için senden bir mucize (delil) olsun. Ve bizi rızıklandır. Ve Sen rızık verenlerin en hayırlısısın.” dedi.” (Mâide 5/114)

وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا مَعَايِشَ وَمَن لَّسْتُمْ لَهُ بِرَازِقِينَ
"ve cealnâ lekum fîhâ meâyişe ve men lestum lehu bi râzıkîn (râzıkîne).: Sizin için de, sizin rızıklandırılanlar olmadığınız kimseler için de, maişetler (geçim kaynakları) kıldık.” (Hicr 15/20)

وَالَّذِينَ هَاجَرُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ ثُمَّ قُتِلُوا أَوْ مَاتُوا لَيَرْزُقَنَّهُمُ اللَّهُ رِزْقًا حَسَنًا وَإِنَّ اللَّهَ لَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ
"Vellezîne hâcerû fî sebîlillâhi summe kutilû ev mâtû le yerzukannehumullâhu rızkan hasenâ (hasenen), ve innallâhe le huve hayru’r- râzikîn (râzikîne).: Ve Allah yolunda hicret edip sonra da öldürülen veya ölen kimseleri Allah, mutlaka güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır. Ve muhakkak ki Allah, rızık verenlerin mutlaka en hayırlısıdır.” (Hacc 22/58)

أَمْ تَسْأَلُهُمْ خَرْجًا فَخَرَاجُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ
"Em tes’eluhum harcen fe haracu rabbike hayrun ve huve hayru’r- râzikîn (râzikîne).: Yoksa onlardan harc (ücret) mi istiyorsun? Oysa Rabbinin harcı (ücreti) daha hayırlıdır. Ve O, rızıklandıranların en hayırlısıdır.” (Mü’minun 23/72)

قُلْ إِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَهُ وَمَا أَنفَقْتُم مِّن شَيْءٍ فَهُوَ يُخْلِفُهُ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ
"Kul inne rabbî yebsutu’r- rızka li men yeşâu min ibâdihî ve yakdiru lehu, ve mâ enfaktum min şeyin fe huve yuhlifuhu, ve huve hayru’r- râzikîn (râzikîne).: De ki: "Şüphesiz benim Rabbim, kullarından rızkı dilediğine genişletip yayar ve ona kısar da. Her neyi infak ederseniz, O (Allah), yerine bir başkasını verir; O, rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Sebe’ 34/39)

وَإِذَا رَأَوْا تِجَارَةً أَوْ لَهْوًا انفَضُّوا إِلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَائِمًا قُلْ مَا عِندَ اللَّهِ خَيْرٌ مِّنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِ وَاللَّهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ
"Ve izâ raev ticâraten ev lehveninfaddû ileyhâ ve terakûke kâimâ (kâimen), kul mâ indallâhi hayrun mine’l- lehvi ve mine’t- ticârati, vallâhu hayru’r- râzıkîn (râzıkîne).: Oysa onlar (kendilerini tümüyle Allah'a ve İslam'a teslim etmeyenler) bir ticâret ya da bir eğlence gördükleri zaman, (hemen) ona sökün ettiler ve seni ayakta bıraktılar. De ki: "Allah'ın katında bulunan, eğlenceden ve ticâretten daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Cumâ 62/11)


ResimHayru’r- Râzikîn rızık verenlerin en hayırlısı ALLAHu Zü’L- CeLÂL, Yarattığı TÜMM CANLıların RIZKını verendir.:

وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ
"Ve mâ min dâbbetin fî’l- ardı illâ alâllâhi rızkuhâ ve ya'lemu mustekarrahâ ve mustevdeahâ, kullun fî kitâbin mubîn (mubînin).: Ve yeryüzünde yürüyen bir canlı yoktur ki; onun rızkı, Allah’ın üzerine (Allah’a ait) olmasın. Ve onun karar kıldığı (kaldığı) yeri ve onun emânet (geçici) durduğu yeri bilir. Hepsi Kitab-ı Mübîn’dedir.” (Hûd 11/6)


Resim Yarattığı her canlıya, bilemeceği yerden ve hesapsız şekilde rızkını veren ALLAHu Zü’L- CeLÂLdir.:

فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ وَأَنبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًا وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّا كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَ وَجَدَ عِندَهَا رِزْقاً قَالَ يَا مَرْيَمُ أَنَّى لَكِ هَذَا قَالَتْ هُوَ مِنْ عِندِ اللّهِ إنَّ اللّهَ يَرْزُقُ مَن يَشَاء بِغَيْرِ حِسَابٍ
"Fe tekabbelehâ rabbuhâ bi kabûlin hasenin ve enbetehâ nebâten hasenen, ve keffelehâ zekeriyyâ kullemâ dehale aleyhâ zekeriyyal mihrâbe, vecede indehâ rızkâ (rızkan), kâle yâ meryemu ennâ leki hâzâ kâlet huve min indillâh (indillâhi), innallâhe yerzuku men yeşâu bi gayri hısâb (hısâbın).: Böylece Rabbi onu güzel bir kabulle kabul buyurdu, güzel bir şekilde yetiştirdi. Ve Zekeriyya (A.S)'ı, ona bakmakla mükellef kıldı. Zekeriyya (A.S), onun yanına mihraba her girişinde, onun yanında bir rızık bulurdu, “Yâ Meryem, bu sana nasıl, nereden (geldi)?” deyince, o da: “O, Allah'ın katından” diyordu. Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi hesapsız rızıklandırır.” (Âl-i İmrân 3/37)

وَلاَ تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ أَمْوَاتًا بَلْ أَحْيَاء عِندَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ
"Ve lâ tahsebennellezîne kutilû fî sebîlillâhi emvâtâ (emvâten), bel ahyâun inde rabbihim yurzekûn (yurzekûne).: Ve Allah’ın yolunda öldürülenleri, sakın ölüler sanmayın. Hayır, (onlar) hayydırlar (canlıdırlar), Rab'lerinin katında rızıklandırılırlar.” (Âl-i İmrân 3/169)

وَمَا مِن دَآبَّةٍ فِي الأَرْضِ إِلاَّ عَلَى اللّهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ
"Ve mâ min dâbbetin fî’l- ardı illâ alâllâhi rızkuhâ ve ya'lemu mustekarrahâ ve mustevdeahâ, kullun fî kitâbin mubîn (mubînin).: Ve yeryüzünde yürüyen bir canlı yoktur ki; onun rızkı, Allah’ın üzerine (Allah’a ait) olmasın. Ve onun karar kıldığı (kaldığı) yeri ve onun emânet (geçici) durduğu yeri bilir. Hepsi Kitab-ı Mübîn’dedir.” (Hûd 11/6)

إِنَّ الَّذِينَ يَتْلُونَ كِتَابَ اللَّهِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَنفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً يَرْجُونَ تِجَارَةً لَّن تَبُورَ
"İnnellezîne yetlûne kitâballâhi ve ekâmû’s- salâte ve enfekû mimmâ razaknâhum sirran ve alâniyeten yercûne ticâraten len tebûr (tebûre).: Muhakkak ki Allah’ın Kitabı’nı okuyanlar, namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açık infâk edenler, asla kesilmeyecek (devam edecek) bir ticâret (kazanç) ümit ederler.” (Fatır 35/29)

إِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ أَوْثَانًا وَتَخْلُقُونَ إِفْكًا إِنَّ الَّذِينَ تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ لَا يَمْلِكُونَ لَكُمْ رِزْقًا فَابْتَغُوا عِندَ اللَّهِ الرِّزْقَ وَاعْبُدُوهُ وَاشْكُرُوا لَهُ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
"İnnemâ ta’budûne min dûnillâhi evsânen ve tahlukûne ifken, innellezîne ta’budûne min dûnillâhi lâ yemlikûne lekum rızkân, febtegû indallâhir rızka va’budûhu veşkurû lehu, ileyhi turceûn (turceûne).: Fakat siz, Allah’tan başka putlara tapıyorsunuz ve yalan uyduruyorsunuz. Muhakkak ki sizin, Allah’tan başka tabdıklarınız, size rızık vermeye malik değillerdir. Öyleyse rızkı, Allah’ın katından isteyin ve O’na kul olun ve O’na şükredin. O’na döndürüleceksiniz.” (Ankebût 29/17)

وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ وَمَن يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا
"Ve yerzukhu min haysu lâ yahtesib (yahtesibu), ve men yetevekkel alâllâhi fe huve hasbuhu, innallâhe bâligu emrihî, kad cealallâhu li kulli şey’in kadrâ (kadren).: Ve hesap etmediği (aklına gelmeyen) bir yerden onu rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse, artık ona O (Allah) kâfidir. Muhakkak ki Allah, emrini (işini) yerine getirendir. Allah herşey için bir kader tayin etmiştir.” (Talâk 65/3)

هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِن رِّزْقِهِ وَإِلَيْهِ النُّشُورُ
"Huvellezî ceale lekumul arda zelûlen femşû fî menâkibihâ ve kulû min rızkıhî, ve ileyhin nuşûr (nuşûru).: Yeryüzünü size boyun eğdiren O'dur. Şu halde yerin omuzlarında (üzerinde) dolaşın ve Allah'ın rızkından yeyin. Dönüş ancak O'nadır.”
(Mülk 67/15)

أَمَّنْ هَذَا الَّذِي يَرْزُقُكُمْ إِنْ أَمْسَكَ رِزْقَهُ بَل لَّجُّوا فِي عُتُوٍّ وَنُفُورٍ
"Em men hâzâllezî yerzukukum in emseke rızkahu, bel leccû fî utuvvin ve nufûr (nufûrın).: Ya da eğer (Allah), onun rızkını tutarsa (keserse), sizi rızıklandıracak olan bu kişiler kimlerdir? Hayır, onlar haddi aşmada ve (haktan) uzak olmakta ısrarla devam ettiler.” (Mülk 67/21)


ResimRızıkı veren ALLAH celle celâlihu, kullarından da kendilerine verilen rızkın geldiği gibi kullarına dağıtılmasını istemiştir:

وَمَاذَا عَلَيْهِمْ لَوْ آمَنُوا بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَأَنفَقُوا مِمَّا رَزَقَهُمُ اللّهُ وَكَانَ اللّهُ بِهِم عَلِيمًا
" Ve maza aleyhim lev amenu billahi vel yevmil âhiri ve enfeku mimma razekahümüllah ve kanellahü bihim âlimâ: Bunlar, Allah’a ve âhiret gününe imân etselerdi ve Allah’ın verdiği rızıktan (gösterişsiz olarak) harcasalardı, kendilerine ne zarar gelirdi? Allah, onları en iyi bilendir.” (Nisâ 4/39)


ResimEr Rezzâk celle celâlihu KuLLuk İmtihÂNı için İLLiYyinden İndirdiği Esfelinde hüküm buyurur ki:

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ
"Ve mâ halaktu’l- cinne ve’l- inse illâ li ya'budûni.: Ve Ben, insanları ve cinleri (başka bir şey için değil, sadece) Bana kul olsunlar diye yarattım.” (Zâriyât 51/56)

مَا أُرِيدُ مِنْهُم مِّن رِّزْقٍ وَمَا أُرِيدُ أَن يُطْعِمُونِ
"Mâ urîdu minhum min rızkın ve mâ urîdu en yut’imûni.: Onlardan (hiç)bir rızık istemiyorum ve Beni doyurmalarını da istemiyorum.” (Zâriyât 51/57)

إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ
"İnnallâhe huve’r- razzâku zu’l- kuvveti’l- metîn (metînu).: Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır.” (Zâriyât 51/58)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 30 Nis 2017, 13:30 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
ResimMü’minler helâl rızklarından infak ederler:

الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ
"Ellezîne yu’minûne bi’l- gaybi ve yukîmûne’s- salâte ve mimmâ razaknâhum yunfikûn (yunfikûne).: Onlar, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.” (Bakara 2/3)

وَمَاذَا عَلَيْهِمْ لَوْ آمَنُواْ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَأَنفَقُواْ مِمَّا رَزَقَهُمُ اللّهُ وَكَانَ اللّهُ بِهِم عَلِيمًا
"Ve mâzâ aleyhim lev âmenû billâhi vel yevmi’l- âhıri ve enfekû mimmâ razakahumullâh (razakahumullâhu). Ve kânallâhu bihim alîmâ (alîmen).: Allah'a ve ahiret gününe inanarak Allah'ın kendilerine verdiği rızıktan infak etselerdi, aleyhlerine mi olurdu? Allah, onları iyi bilendir.” (Nisâ 4/39)

أُوْلَئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا لَّهُمْ دَرَجَاتٌ عِندَ رَبِّهِمْ وَمَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ
"Ulâike humu’l- mu’minûne hakkâ (hakkan), lehum deracâtun inde rabbihim ve magfiratun ve rızkun kerîm (kerîmun).: İşte gerçek mü'minler bunlardır. Rableri katında onlar için dereceler, bağışlanma ve üstün bir rızık vardır.” (Enfâl 8/4)


ResimRızk, kulun tercih iradesine bağlıdır. EMRedilen temiz helâl rızkı tercih edebildiğimiz gibi, kirli haram olanları tercih ederek yasaklanan rızkımız yapabiliriz ki, bu çok tehlikeli ve dikkat etmek isteyen bir husustur.:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُلُواْ مِن طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُواْ لِلّهِ إِن كُنتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
"Yâ eyyuhâllezîne âmenû kulû min tayyibâti mâ razaknâkum veşkurû lillâhi in kuntum iyyâhu ta’budûn (ta’budûne).: Ey iman edenler size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin ve yalnızca O'na kulluk ediyorsanız, (yine yalnızca) Allah'a şükredin.” (Bakara 2/172)

وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ أَسْبَاطًا أُمَمًا وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى إِذِ اسْتَسْقَاهُ قَوْمُهُ أَنِ اضْرِب بِّعَصَاكَ الْحَجَرَ فَانبَجَسَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا قَدْ عَلِمَ كُلُّ أُنَاسٍ مَّشْرَبَهُمْ وَظَلَّلْنَا عَلَيْهِمُ الْغَمَامَ وَأَنزَلْنَا عَلَيْهِمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوَى كُلُواْ مِن طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَمَا ظَلَمُونَا وَلَكِن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
"Ve katta’nâhumusnetey aşrate esbâtan umemâ (umemen), ve evhaynâ ilâ mûsâ izisteskâhu kavmuhu enıdrıb bi asâke’l- hacer (hacere), fenbeceset minhusnetâ aşrate aynâ (aynen), kad alime kullu unâsin meşrabehum, ve zallelnâ aleyhimu’l- gamame ve enzelnâ aleyhimu’l- menne ve’s- selvâ, kulû min tayyibâti mâ razaknâkum, ve mâ zâlemûnâ ve lâkin kânû enfusehum yazlimûn (yazlimûne).: Ve onları ümmet olarak on iki sıbt’a ayırdık. Kavmi ondan su istediği zaman, Musa (A.S)’a asasını taşa vurmasını vahyettik. Hemen ondan on iki pınar fışkırdı. Her grup insan, içeceği yeri bildi. Ve onların üzerini bulutla gölgeledik. Ve onlara, kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Sizi rızıklandırdığımız helâl şeylerden yeyin! Ve (onlar), Bize zulmetmediler, fakat kendi nefslerine zulmettiler.” (A’râf 7/160)

قُلْ أَرَأَيْتُم مَّا أَنزَلَ اللّهُ لَكُم مِّن رِّزْقٍ فَجَعَلْتُم مِّنْهُ حَرَامًا وَحَلاَلاً قُلْ آللّهُ أَذِنَ لَكُمْ أَمْ عَلَى اللّهِ تَفْتَرُونَ
"Kul e raeytum mâ enzelâllâhu lekum min rızkın fe cealtum minhu harâmen ve halâlen, kul allâhu ezine lekum em alâllâhi tefterûn (tefterûne).: De ki: “Allah’ın sizin için rızık olarak indirdiği şeyleri gördünüz mü? Sonra da onlardan (bir kısmını) haram ve (bir kısmını) helâl kıldınız.” De ki: “Allah size izin mi verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?” (Yûnus 10/59)

Resim
ALLAHu Zü’L- CeLÂL, kullarının rızkını az veya çok vererek bazısını bazısına üstün kılar, bollaştırır veya kısar:


اللَّهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَهُ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
"Allâhu yebsutu’r- rızka li men yeşâu min ibâdihî ve yakdiru lehu, innallâhe bi kulli şey’in alîm (alîmun).: Allah, kullarından dilediğine rızkı yayıp genişletir (ve) kısar da. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir.” (Ankebût 29/62)

وَأَصْبَحَ الَّذِينَ تَمَنَّوْا مَكَانَهُ بِالْأَمْسِ يَقُولُونَ وَيْكَأَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَوْلَا أَن مَّنَّ اللَّهُ عَلَيْنَا لَخَسَفَ بِنَا وَيْكَأَنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ
"Ve asbehallezîne temennev mekânehu bi’l- emsi yekûlûne vey ke ennellâhe yebsutu’r- rızka li men yeşâu min ıbâdihî ve yakdir (yakdiru), lev lâ en mennallâhu aleynâ le hasefe binâ, vey ke ennehu lâ yuflihu’l- kâfirûn (kâfirûne).: Dün, onun yerinde olmayı dileyenler, sabahladıklarında: "Vay, demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip yaymakta ve kısıp daraltmaktadır. Eğer Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de şüphesiz batırırdı. Vay, demek gerçekten inkâr edenler felâh bulamaz" demeye başladılar.” (Kasas 28/82)

أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء وَيَقْدِرُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
"E ve lem yerav ennellâhe yebsutur rızka li men yeşâu ve yakdiru, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yu’minûn (yu’minûne).: Görmüyorlar mı ki, Allah, dilediğine rızkı yayıp genişletir ve kısar da. Şüphesiz bunda, iman eden bir kavim için gerçekten ayetler vardır.” (Rûm 30/37)

قُلْ إِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء وَيَقْدِرُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
"Kul inne rabbî yebsutur rızka limen yeşâu ve yakdiru ve lâkinne ekseran nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).: De ki: "Şüphesiz benim Rabbim rızkı dilediğine genişletir, yayar ve kısar da. Ancak insanların çoğu bilmiyorlar." (Sebe’ 34/36)

أَوَلَمْ يَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء وَيَقْدِرُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
"E ve lem ya’lemû ennallâhe yebsutu’r- rızka li men yeşâu ve yakdiru, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yu’minûn (yu’minûne).: Onlar bilmiyorlar mı ki, gerçekten Allah, dilediğine rızkı genişletip yayar ve (dilediğine) kısar da. Şüphesiz bunda, iman eden bir kavim için gerçekten ayetler vardır.” (Zümer 39/52)

لَهُ مَقَالِيدُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء وَيَقْدِرُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
"Lehu mekâlîdu’s- semâvâti ve’l- ard (ardı), yebsutu’r- rızka li men yeşâu ve yakdiru, innehu bi kulli şey’in alîm (alîmun).: Göklerin ve yerin anahtarları, O’nundur. Dilediğinin rızkını genişletir ve daraltır. Muhakkak ki O, herşeyi en iyi bilendir.” (Şûrâ 42/12)

ResimResûlullah sallallahu aleyhi vesellem ise, gerek DÛALarında gerekse BUYRUKlarında;

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir Yemek Duâsında: “Allahım! Bütün övgü ve senâlar Sanadır! Yedirdin, içrdin, yemeğe doyurdun, suya kandırdın! Nankörlük, itaatsizlik ve Senden müstağni oluş küstahlığı göstermeksizin, hamd ve şükrümüzü Sana sunarız Ey RABBımız!.”
(İ. Ahmed, Müsned, IV-236; İbnü’l-Esîr, en Nihaye, ved’a md.)

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Allahım! Günahlarımı bağışla! Bana merhamet et! Dâimâ bana doğru yolu izlememi nasib et! Beden sağlığı lutfet ve beni rızıklandır!.”
(İ. Ahmed, Müsned, I-185; Müslim, Zikir 33-36; Ebû Davûd, Salât, 135)

Medine’de fiyatlar yükselince Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den ayarlaması istendiğinde;
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Her şeyi yaratan, rızkı kısan ve genişleten, Rezzâk olan ve fiyatlara Hâkim olan sadece Allah celle celâlihu’dur. RABBimin Huzuruna çıkarken herhangi birinizin can veya mal konusunda kendisine haksızlık ettiğim iddiasıyla Benden davacı olmasını istemem!.” buyurmuştur.
(İ. Ahmed, Müsned, III-286; Darimî, Büyû, 13,krş; İbn Mâce Ticâret, 27)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, Cuma günü mescidde hutbe okurken, Medine’ye yeni giren bir ticâret kervanının davul sesleri her taraftan duyulmaktaydı. Kervan sesini duyan pek çok Müslüman ticâreti, oyun ve eğlenceyi görünce, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemi ayakta bırakarak kervana doğru koşuyorlar.
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem;

أَلْهَاكُمُ التَّكَاثُرُ
"Elhâkumu’t- tekâsur (tekâsuru).: (Mal, mülk ve servette) Çoklukla övünmek, sizi 'tutkuyla oyalayıp, kendinizden geçirdi.'” (Tekâsür 102/1)

Âyetini tefsir ediyordu. Şöyle buyurdu: “Âdemoğlu “Malım malım!.” deyip durur.
Ona: “Ey Ademoğlu!. Yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin ve sadaka verip âhirete gönderdiğinden başka malın var mı?.” denir.”
(Müslim, Zühd 1; Tirmizî, 2342)

وَإِذَا رَأَوْا تِجَارَةً أَوْ لَهْوًا انفَضُّوا إِلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَائِمًا قُلْ مَا عِندَ اللَّهِ خَيْرٌ مِّنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِ وَاللَّهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ
"Ve izâ raev ticâraten ev lehveninfaddû ileyhâ ve terakûke kâimâ (kâimen), kul mâ indallâhi hayrun mine’l- lehvi ve mine’t- ticârati, vallâhu hayru’r- râzıkîn (râzıkîne).: Oysa onlar (kendilerini tümüyle Allah'a ve İslam'a teslim etmeyenler) bir ticâret ya da bir eğlence gördükleri zaman, (hemen) ona sökün ettiler ve seni ayakta bıraktılar. De ki: "Allah'ın katında bulunan, eğlenceden ve ticâretten daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Cumâ 62/11)

Sehl bin Sa’d radiyallahu anhu: “Biz Zu’l-Huleyfe’de Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem ile beraberdik. Yürürken şişkinlikten ayağı havaya kalkmış, murdar bir koyun leşiyle karşılaştık. Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Şu murdar koyun leşinin sahibinin yanında ne kadar kıymetsiz olduğunu görüyor musunuz? Canımı elinde tutan ALLAH’a yemin ederim ki; ALLAH katında dünya, sahibi yanında şu davarın kıymetsiz oluşundan daha da kıymetsizdir. Eğer dünya ALLAH katında bir sivrisineğin kanadı kadar değerli olsaydı, ondan hiçbir kafire bir yudum su bile vermezdi.” buyurdu.
(İbni Mâce/Kitabu‟z- Zühd 4110)


Resim Aziz Kardeşlerim;

Er Rezzâk olan ALLAHu Zü’L- CeLÂL, tek ve gerçek rızık verici olarak kendisini tanıtmaktadır..:


إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ
"İnnallâhe huve’r razzâku zu’l- kuvveti’l- metîn(metînu).: Hiç şüphesiz, rızık veren O, metin kuvvet sahibi olan Allah'tır.” (Zâriyat 51/58)

Bizler ALLAHu Zü’L- CeLÂL’den başkalarını rızık verici olarak kabul etmemeliyiz. Hiçbir makamı, sistemi, otoriteyi, kurum ve kurulu Rezzâk olarak görmemeliyiz. Rızık konusunda hiçbir kimseden korkmamalıyız. ALLAHu Zü’L- CeLÂL’in bizim için takdir etmiş olduğu rızık, nerede olursak olalım gelip bizi bulacaktır. Birileri maaşımızı veriyor, birileri rızkımıza vesile oluyor ya daöyle gözüküyor olabilir. Bizler bu vesileleri, aracıları “Rezzâk” olarak görmemeliyiz. Başımız dik, onurlu ve şerefli bir şekilde hakkı söylemeye, hakk uğrunda Mücâdele etmeye devam etmeliyiz. Zâlimler bizim rızkımızı keserler, ekmeğimizi elimizden alırlar diye endişelenmeyeceğiz. Bileceğiz ki, ALLAHu Zü’L- CeLÂL’in vereceği rızkı hiçbir kimse engelleyemez.

Rızık derdinden dolayı Yahudileşmemeli, onlara benzememeliyiz. Yahudiler dünyayı elde edebilmek için fıtratlarını değiştirdiler. İahsiyetlerini bozdular. Al ALLAHu Zü’L- CeLÂL’in lah‟ın verdiği ni’metleri hor gördüler. Kitablarına saygı duymayıp satır satır değiştirdiler, tahrif ettiler. Al ALLAHu Zü’L- CeLÂL’in kitabı üzerinden ticâret yaptılar. Hoşlanmadıkları şeyle geldiği için peygamberlerini öldürdüler. Bundan dolayı lanetlendiler, maymunlara ve domuzlara benzetildiler.


ResimMuhammed ÜMMetini Yahudiliğe karşı uyarmak için ALLAHu Zü’L- CeLÂL,Kur'ÂN-ı Kerîminde;

وَإِذَا رَأَوْا تِجَارَةً أَوْ لَهْوًا انفَضُّوا إِلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَائِمًا قُلْ مَا عِندَ اللَّهِ خَيْرٌ مِّنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِ وَاللَّهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ
"Ve izâ raev ticâraten ev lehveninfaddû ileyhâ ve terakûke kâimâ (kâimen), kul mâ indallâhi hayrun mine’l- lehvi ve mine’t- ticârati, vallâhu hayru’r- râzıkîn (râzıkîne).: Oysa onlar (kendilerini tümüyle Allah'a ve İslam'a teslim etmeyenler) bir ticâret ya da bir eğlence gördükleri zaman, (hemen) ona sökün ettiler ve seni ayakta bıraktılar. De ki: "Allah'ın katında bulunan, eğlenceden ve ticâretten daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Cumâ 62/11)

Al ALLAHu Zü’L- CeLÂL’in bize lutfdiği rızıklardan ALLAHu Zü’L- CeLÂL yolunda harcamalıyız;

آمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَأَنفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُم مُّسْتَخْلَفِينَ فِيهِ فَالَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَأَنفَقُوا لَهُمْ أَجْرٌ كَبِيرٌ
"Âminû billâhi ve resûlihî ve enfikû mimmâ cealekum mustahlefîne fîhi, fellezîne âmenû minkum ve enfekû lehum ecrun kebîr (kebîrun).: Allah’a ve O’nun Resûlü'ne îmân edin. Ve sizi vekil kıldığı şeylerden infâk edin. Böylece sizden âmenû olup infâk edenler için büyük ecir vardır.” (Hadîd 57/7)


ResimALLAHu Zü’L- CeLÂL, dünyada rızık verirken kafir mü‟min ayrımı yapmaz.;

Sehl bin Sa’d radiyallahu anhu: “Biz Zu’l-Huleyfe’de Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem ile beraberdik. Yürürken şişkinlikten ayağı havaya kalkmış, murdar bir koyun leşiyle karşılaştık. Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: “Şu murdar koyun leşinin sahibinin yanında ne kadar kıymetsiz olduğunu görüyor musunuz? Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki; Allah katında dünya, sahibi yanında şu davarın kıymetsiz oluşundan daha da kıymetsizdir. Eğer dünya Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar değerli olsaydı, ondan hiçbir kafire bir yudum su bile vermezdi.”
(İbni Mâce/Kitabu‟z-Zühd 4110)

ALLAHu Zü’L- CeLÂL, her insanın ve her hayvanın rızkını ezelde takdîr etmiş, ayırmıştır ve insanların ve hâyvanların ecelleri ve nefeslerinin sayısı belli olduğu gibi, her insanın rızkı da bellidir.
Rızık hiç değişmez.
Azalmaz ve çoğalmaz.
Kimse kimsenin rızkını yiyemez..

وَتَجْعَلُونَ رِزْقَكُمْ أَنَّكُمْ تُكَذِّبُونَ
"Ve tec’alûne rızkakum ennekum tukezzibûn (tukezzibûne).: Ve rızkınızı (Kur'ân'dan yararlanma ni’metini bırakıp onu) mutlaka yalan saymaktan ibâret mi kılıyorsunuz?” (Vâkıa 56/82)

أَمَّنْ هَذَا الَّذِي يَرْزُقُكُمْ إِنْ أَمْسَكَ رِزْقَهُ بَل لَّجُّوا فِي عُتُوٍّ وَنُفُورٍ
"Em men hâzâllezî yerzukukum in emseke rızkahu, bel leccû fî utuvvin ve nufûr (nufûrın).: Ya da eğer (Allah), onun rızkını tutarsa (keserse), sizi rızıklandıracak olan bu kişiler kimlerdir? Hayır, onlar haddi aşmada ve (haktan) uzak olmakta ısrarla devam ettiler.” (Mülk 67/21).

وَكَأَيِّن مِن دَابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اللَّهُ يَرْزُقُهَا وَإِيَّاكُمْ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
"Ve keeyyin min dâbbetin lâ tahmilu rızkahâ allâhu yerzukuhâ ve iyyâkum ve huv’e-s semîu’l- alîm (alîmu).: Ve hayvanlardan niceleri vardır ki kendi rızkını taşımaz. Allah, onları rızıklandırır ve sizi de. Ve O; en iyi işitendir, en iyi bilendir.” (Ankebût 29/60)

اللَّهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَهُ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
"Allâhu yebsutu’r- rızka li men yeşâu min ibâdihî ve yakdiru lehu, innallâhe bi kulli şey’in alîm (alîmun).: Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletir. Ve onun için takdir eder (daraltır). Muhakkak ki Allah, herşeyi en iyi bilendir.” (Ankebût 29/60)


ResimHüLaSa-yı KeLÂM;

قُلْ مَن يَرْزُقُكُم مِّنَ السَّمَاء وَالأَرْضِ أَمَّن يَمْلِكُ السَّمْعَ والأَبْصَارَ وَمَن يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيَّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَن يُدَبِّرُ الأَمْرَ فَسَيَقُولُونَ اللّهُ فَقُلْ أَفَلاَ تَتَّقُونَ
"Kul men yerzukukum mine’s- semâi ve’l- ardı em men yemliku’s- sem'a ve’l- ebsâre ve men yuhricu’l- hayye mine’l- meyyiti ve yuhricu’l- meyyite mine’l- hayyi ve men yudebbiru’l- emre, fe se yekûlûnallâh (yekûlûnallâhu), fe kul e fe lâ tettekûn (tettekûne).: De ki: “Semâdan ve arzdan sizi kim rızıklandırıyor? Veya işitmenin (işitme duyusunun) ve görmenin (görme hassasının) meliki (sahibi) kimdir? Ve canlıyı (diriyi) cansızdan (ölüden) çıkaran ve cansızı (ölüyü) canlıdan (diriden) çıkaran kimdir? Ve işi (yaratıp, yöneten) düzenleyip idare eden kimdir?” O zaman: “Allah” diyecekler. Öyleyse: “Hâlâ takva sahibi olmayacak mısınız?.” de.” (Yûnus 10/31)

وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ
"Ve mâ min dâbbetin fî’l- ardı illâ alâllâhi rızkuhâ ve ya'lemu mustekarrahâ ve mustevdeahâ, kullun fî kitâbin mubîn (mubînin).: Ve yeryüzünde yürüyen bir canlı yoktur ki; onun rızkı, Allah’ın üzerine (Allah’a ait) olmasın. Ve onun karar kıldığı (kaldığı) yeri ve onun emânet (geçici) durduğu yeri bilir. Hepsi Kitab-ı Mübîn’dedir.” (Hûd 11/6)

إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ
"İnnallâhe huve’r- razzâku zu’l- kuvveti’l- metîn (metînu).: Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak ALLAH'tır.” (Zâriyât 51/58)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 24 May 2017, 22:09 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim

->SÖYLemeye UTANırım
->EL ÂLeM DUYar SANırım
"SEN"sin bENim "BEN" Dediğim
bEN "SEN"i ->"SEN"de TANırım!.

ZEVK 8078

Yâ RABBenâ ->BİLirsin ki ->KuL İhvÂNi'n ->KıtMÎR MiSKiN
->ŞAŞkın TAŞkın GEÇti ÖMRü ->Ne AKIL KALdı ->NE de DİN
SADAKAtta RaSÛLuLLAH
ELinde HAKk KeLÂMuLLAH
KuDRetuLLAHtan>LuTFeYyLe ->SENsin>HAKk->HAYRu’r- RAZiKÎN..


05.04.17.. 17:18
brsbrss..tktktrstkkdhaYyatt..


Resim

قُلْ إِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَهُ وَمَا أَنفَقْتُم مِّن شَيْءٍ فَهُوَ يُخْلِفُهُ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ
"Kul inne rabbî yebsutu’r- rızka li men yeşâu min ibâdihî ve yakdiru lehu, ve mâ enfaktum min şeyin fe huve yuhlifuhu, ve huve hayru’r- râzikîn (râzikîne).: De ki: "Şüphesiz benim Rabbim, kullarından rızkı dilediğine genişletip yayar ve ona kısar da. Her neyi infak ederseniz, O (Allah), yerine bir başkasını verir; O, rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Sebe’ 34/39)


Resim KULLukta ki, şu gel-geç, izafî ve iğreti DÜNYâ HAYATında enbüyük sorun; Kur'ÂN-ı Kerîmi ve Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemi DUYup ->UYmamaktadır;
ALLAHu Zü’L- CeLÂL, Kur'ÂN-ı Kerîminde;


وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِن شَكَرْتُمْ لأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِن كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ
"Ve iz teezzene rabbukum le in şekertum le ezîdennekum ve le in kefertum inne azâbî le şedîd (şedîdun).: Ve o zaman RABBiniz size bildirmişti ki; eğer şükrederseniz (ni’metlerinizi) artırırım, eğer küfredenlerden olursanız muhakkak ki azabım şiddetlidir.” (İbrâhîm 14/7)

وَكَأَيِّن مِن دَابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اللَّهُ يَرْزُقُهَا وَإِيَّاكُمْ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
"Ve keeyyin min dâbbetin lâ tahmilu rızkahâ allâhu yerzukuhâ ve iyyâkum ve huves semîul alîm(alîmu).: Ve hayvanlardan niceleri vardır ki kendi rızkını taşımaz. Allah, onları rızıklandırır ve sizi de. Ve O; en iyi işitendir, en iyi bilendir.” (Ankebût 29/60)

وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ وَمَن يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا
"Ve yerzukhu min haysu lâ yahtesib(yahtesibu), ve men yetevekkel alâllâhi fe huve hasbuhu, innallâhe bâligu emrihî, kad cealallâhu li kulli şey’in kadrâ(kadren).: Ve hesap etmediği (aklına gelmeyen) bir yerden onu rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse, artık ona O (Allah) kâfidir. Muhakkak ki Allah, emrini (işini) yerine getirendir. Allah herşey için bir kader tayin etmiştir.” (Talâk 65/3)

قُلْ إِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَهُ وَمَا أَنفَقْتُم مِّن شَيْءٍ فَهُوَ يُخْلِفُهُ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ
"Kul inne rabbî yebsutu’r- rızka li men yeşâu min ibâdihî ve yakdiru lehu, ve mâ enfaktum min şeyin fe huve yuhlifuhu, ve huve hayru’r- râzikîn (râzikîne).: De ki: "Muhakkak ki benim Rabbim, kullarından dilediği kimseye rızkı genişletir ve taktir eder (daraltır). Ve bir şey infâk ettiğiniz (verdiğiniz) zaman (o taktirde) O, onun karşılığını verir. Ve O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (Sebe’ 34/39)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Eğer siz Allâh’a gereği gibi güvenseydiniz, (Allah), kuşları doyurduğu gibi sizi de rızıklandırırdı. Kuşlar sabahları kursakları boş olarak çıktıkları hâlde akşam doymuş olarak dönerler.” buyurmuştur.
(Tirmizî, Zühd, 33)

وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِن شَكَرْتُمْ لأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِن كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ
"Ve iz teezzene rabbukum le in şekertum le ezîdennekum ve le in kefertum inne azâbî le şedîd (şedîdun).: Ve o zaman RABBiniz size bildirmişti ki; eğer şükrederseniz (ni’metlerinizi) artırırım, eğer küfredenlerden olursanız muhakkak ki azabım şiddetlidir.” (İbrâhîm 14/7)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Rızkının çoğalmasını, ömrünün uzamasını isteyen kimse, akrabasını kollayıp gözetsin!.” buyurmuştur.
(Buharî, Edeb, 12; Müslim, Birr, 20, 21)

ResimALLAHu Zü’L- CeLÂL ve Resûlullah sallallahu aleyhi veselleme itâat rızkın artmasının sebeblerindendir;

وَمَن يَقْنُتْ مِنكُنَّ لِلَّهِ وَرَسُولِهِ وَتَعْمَلْ صَالِحًا نُّؤْتِهَا أَجْرَهَا مَرَّتَيْنِ وَأَعْتَدْنَا لَهَا رِزْقًا كَرِيمًا
" Ve men yaknut min kunne lillâhi ve resûlihi ve ta’mel sâlihan nu’tihâ ecrahâ merrateyni ve a’tednâ lehâ rızkan kerîmâ (kerîmen).: Ve sizden kim, Allah ve O’nun Resûl’üne kanitin olursa (huşû ile bağlanırsa) ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa ona, ecrini iki kat veririz. Ve onun için Biz, kerim rızık hazırladık.” (Ahzâb 33/31)

لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أُوْلَئِكَ لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ
"Li yecziyellezîne âmenû ve amilû’s sâlihâti, ulâike lehum magfiratun ve rızkun kerîm (kerîmun).: (Çünkü O) İman edip salih amellerde bulunanları ödüllendirecek. İşte mağfiret ve üstün rızık onlarındır.” (Sebe’ 34/4)

وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ وَمَن يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا
"Ve yerzukhu min haysu lâ yahtesib (yahtesibu), ve men yetevekkel alâllâhi fe huve hasbuhu, innallâhe bâligu emrihî, kad cealallâhu li kulli şey’in kadrâ (kadren).: Ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim de Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip gerçekleştirendir. Allah, her şey için bir ölçü kılmıştır.” (Talâk 65/3)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Fâkirleri kollayıp gözetiniz. Aranızdaki zayıflar sayesinde Allah’tan yardım görüp ve rızıklandığınızdan şüpheniz olmasın.” buyurmuştur.
(Ebû Davûd, Cihad, 70)

إِنَّ رَبَّكَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء وَيَقْدِرُ إِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِهِ خَبِيرًا بَصِيرًا
"İnne rabbeke yebsutu’r- rızka li men yeşâu ve yakdiru, innehu kâne bi ibâdihî habîran basîrâ (basîran).: Muhakkak ki Rabbin, dilediğine rızkı genişletir ve (ölçüsünü) taktir eder (daraltır). O, mutlaka kullarını gören ve (onlardan) haberdar olandır.” (İsrâ 17/30)

اللّهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاء وَيَقَدِرُ وَفَرِحُواْ بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا فِي الآخِرَةِ إِلاَّ مَتَاعٌ
"Allâhu yebsutu’r- rızka li men yeşâu ve yakdir (yakdiru), ve ferihû bil hayâti’d- dunyâ, ve mâl hayâtu’d- dunyâ fî’l- âhırati illâ metâun.: Allah, dilediği kimseye rızkı genişletir ve daraltır. Onlar, dünya hayatı ile sevinirler (ferahlanırlar). Dünya hayatı, ahiret hayatı yanında (geçici) bir metadan başka bir şey değildir.” (Ra’d 13/26)

وَأَصْبَحَ الَّذِينَ تَمَنَّوْا مَكَانَهُ بِالْأَمْسِ يَقُولُونَ وَيْكَأَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَوْلَا أَن مَّنَّ اللَّهُ عَلَيْنَا لَخَسَفَ بِنَا وَيْكَأَنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ
"Ve asbehallezîne temennev mekânehu bi’l- emsi yekûlûne vey ke ennellâhe yebsutu’r- rızka li men yeşâu min ıbâdihî ve yakdir (yakdiru), lev lâ en mennallâhu aleynâ le hasefe binâ, vey ke ennehu lâ yuflihu’l- kâfirûn (kâfirûne).: Ve dün onun yerinde olmayı temenni edenler, sabahlayınca "Vay! Öyleyse Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletir ve daraltır (takdir eder). Eğer Allah bizi ni’metlendirmiş olmasaydı, mutlaka bizi de yere geçirirdi. Vay! Demek ki kâfirler, felâha ermez." dediler.” (Kasas 28/82)

اللَّهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَهُ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
"Allâhu yebsutu’r- rızka li men yeşâu min ibâdihî ve yakdiru lehu, innallâhe bi kulli şey’in alîm (alîmun).: Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletir. Ve onun için taktir eder (daraltır). Muhakkak ki Allah, herşeyi en iyi bilendir.” (Ankebût 29/62)


ResimYine Kur'ÂN-ı Kerîm bize, kullarının arasında rızık taksimatının bir hikmete binâen farklı ölçülerde olduğunu ve inananlar için nice ibretler bulunduğunu bildirmektedir:

أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء وَيَقْدِرُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
"E ve lem yerav ennellâhe yebsutu’r- rızka li men yeşâu ve yakdiru, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yu’minûn (yu’minûne).: Ve onlar, Allah’ın dilediğine rızkı genişlettiğini ve (dilediğine) takdir ettiğini (daralttığını) görmediler mi? Muhakkak ki bunda, mü’min bir kavim için âyetler (ibretler) vardır.” (Rûm 30/37)

أَوَلَمْ يَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء وَيَقْدِرُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
"E ve lem ya’lemû ennallâhe yebsutu’r- rızka li men yeşâu ve yakdiru, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yu’minûn (yu’minûne).: Ve onlar, Allah’ın dilediğinin rızkını genişlettiğini ve dilediğinin de rızkını taktir ettiğini (kıstığını) bilmiyorlar mı? Muhakkak ki bunda, mü’min olan kavim için elbette âyetler (ibretler, deliller) vardır.” (Zumer 39/52)

وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ لَبَغَوْا فِي الْأَرْضِ وَلَكِن يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ مَّا يَشَاء إِنَّهُ بِعِبَادِهِ خَبِيرٌ بَصِيرٌ
"Ve lev besetallâhu’r- rızka li ibâdihî le begav fî’l- ardı ve lâkin yunezzilu bi kaderin mâ yeşâu, innehu bi ibâdihî habîrun basîr (basîrun).: Eğer Allah, kulları için rızkı (sınırsızca) geniş tutup yaysaydı, gerçekten yeryüzünde azarlardı. Ancak O, dilediği miktar ile indirir. Çünkü O, kullarından haberi olandır, görendir.” (Şûrâ 42/27)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 18 Haz 2017, 13:35 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim Bu ÂLeMde asl olan insanın rızkının çok veya az olması değil, helâl ve temiz olmasıdır.:

وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى كَثِيرٍ مِّمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلاً
"Ve lekad kerremnâ benî âdeme ve hamelnâhum fî’l- berri ve’l- bahri ve razaknâhum mine’t- tayyibâti ve faddalnâhum alâ kesîrin mimmen halaknâ tafdîlâ (tafdîlen).: Ve andolsun ki; Âdemoğlunu kerem sahibi (şerefli) kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Ve onları helâl şeylerden rızıklandırdık. Ve onları yarattıklarımızın çoğundan fazilet (açısından) üstün kıldık.” (İsrâ 17/70)

وَاللّهُ جَعَلَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجًا وَجَعَلَ لَكُم مِّنْ أَزْوَاجِكُم بَنِينَ وَحَفَدَةً وَرَزَقَكُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ أَفَبِالْبَاطِلِ يُؤْمِنُونَ وَبِنِعْمَتِ اللّهِ هُمْ يَكْفُرُونَ
"Vallâhu ceale lekum min enfusikum ezvâcen ve ceale lekum min ezvâcikum benîne ve hafedeten ve razakakum mine’t- tayyibât (tayyibâti), e fe bi’l- bâtıli yu’minûne ve bi ni’metillâhi hum yekfurûn (yekfurûne).: Ve Allah, sizin için sizin nefsinizden zevceler (eşler) ve sizin için zevcelerinizden oğullar ve torunlar kıldı. Ve sizi tayyib (helâl, temiz) rızıklarla rızıklandırdı. Hâlâ bâtıla mı inanıyorlar? Ve onlar, Allah’ın ni’metini inkâr mı ediyorlar?” (Nahl 16/72)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Allah Teâlâ temizdir; sadece temiz olanları kabul eder. Allah Teâlâ peygamberlerine neyi emrettiyse mü’minlere de onu emretmiştir. Cenâb-ı Hak Peygamberlere:

يَا أَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحًا إِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ
"Yâ eyyuhâ’r- rusulu kulû mine’t- tayyibâti va’melû sâlihâ (sâlihan), innî bimâ ta’melûne alîm (alîmun).: Ey resûller! Tayyib (temiz, helâl ni’metlerden) yeyiniz. Ve salih (nefsi tezkiye edici) amel yapınız. Muhakkak ki Ben, yaptığınız şeyleri en iyi bilenim.” (Mü’minûn 23/51) buyurmuştur.

Mü’minlere de:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُلُواْ مِن طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُواْ لِلّهِ إِن كُنتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
"Yâ eyyuhâllezîne âmenû kulû min tayyibâti mâ razaknâkum veşkurû lillâhi in kuntum iyyâhu ta’budûn (ta’budûne).: Ey iman edenler size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin ve yalnızca O'na kulluk ediyorsanız, (yine yalnızca) Allah'a şükredin.” (Bakara 2/172) buyurmuştur.”

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem daha sonra: “Bir kimse Allah yolunda uzun seferler yapar. Saçı başı dağınık, toza toprağa bulanmış vaziyette ellerini gökyüzüne açarak: “Yâ Rabbi!. Yâ Rabbi!.” diye duâ eder. Halbuki onun yediği haram, içtiği haram, gıdası haramdır. Böyle birinin duâsı nasıl kabul edilir!” buyurmuştur.
(Müslim, Zekât, 65)

Resim Kur'ÂN-ı Kerîm’de bu gerçek şöyle anlatılır:

رَّسُولًا يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِ اللَّهِ مُبَيِّنَاتٍ لِّيُخْرِجَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَمَن يُؤْمِن بِاللَّهِ وَيَعْمَلْ صَالِحًا يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا قَدْ أَحْسَنَ اللَّهُ لَهُ رِزْقًا
"Resûlen yetlû aleykum âyâtillâhi mubeyyinâtin li yuhricellezîne âmenû ve amilû’s- sâlihâti mine’z- zulumâti ilâ’n- nûr (nûri), ve men yu'min billâhi ve ya'mel sâlihan yudhilhu cennâtin tecrî min tahtihâ’l- enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ (ebeden), kad ahsenallâhu lehu rızkâ (rızkan).: İman edip salih amellerde bulunanları karanlıklardan nura çıkarması için Allah'ın apaçık ayetlerini size okuyan bir elçi de (gönderdik). Kim iman edip salih bir amelde bulunursa, (Allah) onu içinde süresiz kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Allah, gerçekten ona ne güzel bir rızık vermiştir.” (Talâk 65/11)

فَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ
"Fellezîne âmenû ve amilû’s- sâlihâti lehum magfiratun ve rızkun kerîm (kerîmun).: Buna göre, iman edip salih amellerde bulunanlar, onlar için bir bağışlanma (mağfiret) ve üstün bir rızık vardır.” (Hac 22/50)

لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا إِلَّا سَلَامًا وَلَهُمْ رِزْقُهُمْ فِيهَا بُكْرَةً وَعَشِيًّا
"Lâ yesmeûne fîhâ lagven illâ selâmâ (selâmen), ve lehum rızkuhum fîhâ bukraten ve aşiyyâ (aşiyyen).: Orada boş söz işitilmez, sadece “selâm.” Ve orada, onların sabah ve akşam rızıkları vardır.” (Meryem 19/62)

وَمَا مِن دَآبَّةٍ فِي الأَرْضِ إِلاَّ عَلَى اللّهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ
"Ve mâ min dâbbetin fî’l- ardı illâ alâllâhi rızkuhâ ve ya'lemu mustekarrahâ ve mustevdeahâ, kullun fî kitâbin mubîn (mubînin).: Ve yeryüzünde yürüyen bir canlı yoktur ki; onun rızkı, Allah’ın üzerine (Allah’a ait) olmasın. Ve onun karar kıldığı (kaldığı) yeri ve onun emanet (geçici) durduğu yeri bilir. Hepsi Kitab-ı Mübîn’dedir.” (Hûd 11/6)

Şu âyet-i celîlde, ALLAHu Zü’L- CeLÂL’in rızkının bitmez tükenmez bir hazine olduğu haber verilerek insanların rızık konusundaki endişelerinin yersiz olduğunu buyurmuştur.:

إِنَّ هَذَا لَرِزْقُنَا مَا لَهُ مِن نَّفَادٍ
"İnne hâzâ le rızkunâ mâ lehu min nefâd (nefâdin).: Muhakkak ki bu, gerçekten bizim tükenmez rızkımızdır.” (Sâd 38/54)

وَلاَ تَقْتُلُواْ أَوْلادَكُمْ خَشْيَةَ إِمْلاقٍ نَّحْنُ نَرْزُقُهُمْ وَإِيَّاكُم إنَّ قَتْلَهُمْ كَانَ خِطْءًا كَبِيرًا
"Ve lâ taktulû evlâdekum haşyete imlâkın, nahnu nerzukuhum ve iyyâkum, inne katlehum kâne hıt’en kebîrâ (kebîren).: Yoksulluk korkusu ile evlâtlarınızı öldürmeyin! Onları ve sizleri sadece Biz rızıklandırırız. Muhakkak ki onların öldürülmesi, (kasıtla işlenen) büyük suç oldu.” (İsrâ 17/31)

قُلْ تَعَالَوْاْ أَتْلُ مَا حَرَّمَ رَبُّكُمْ عَلَيْكُمْ أَلاَّ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَلاَ تَقْتُلُواْ أَوْلاَدَكُم مِّنْ إمْلاَقٍ نَّحْنُ نَرْزُقُكُمْ وَإِيَّاهُمْ وَلاَ تَقْرَبُواْ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَلاَ تَقْتُلُواْ النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللّهُ إِلاَّ بِالْحَقِّ ذَلِكُمْ وَصَّاكُمْ بِهِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
"Kul teâlev etlu mâ harrame rabbukum aleykum ellâ tuşrikû bihî şey’â (şey’en), ve bi’l- vâlideyni ihsânâ (ihsânen), ve lâ taktulû evlâdekum min imlak (imlakin), nahnu nerzukukum ve iyyâhum, ve lâ takrabû’l- fevâhışe mâ zahera minhâ ve mâ batan (batane), ve lâ taktulûn nefselletî harramallâhu illâ bi’l- hakk (hakkı), zâlikum vassâkum bihî leallekum ta’kılûn (ta’kılûne).: De ki: “Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım; O’na bir şeyi ortak koşmayın. Anne, babaya ihsanla davranın. Yokluk (fakirlik) sebebiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da, sizi de yalnız Biz rızıklandırırız. Kötülüğün açığına da, gizlisine de yaklaşmayın. Haklı olmanız hariç kimseyi öldürmeyin ki; onu Allah haram kıldı. İşte bunları size vasiyet (emir) etti. Böylece siz, akıl edersiniz.” (En’âm 6/151)

Resim Cenâb-ı Hakk’ın kendisine ihsan ettiği ni’metlerle günah işlememeli, O’na karşı isyankâr olmamalıdır.:

وَمِنَ الأَنْعَامِ حَمُولَةً وَفَرْشًا كُلُواْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّهُ وَلاَ تَتَّبِعُواْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ
"Ve mine’l- en’âmi hamûleten ve ferşâ (ferşan), kulû mimmâ razakakumullâhu ve lâ tettebiû hutuvâti’ş- şeytân (şeytâni),innehu lekum aduvvun mubîn (mubînun).: Hayvanlardan yük taşıyanlar ve kesim hayvanı olanlar var. Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden (kesim hayvanlarından) yeyin. Şeytanın adımlarına tâbî olmayın. Muhakkak ki; o, size apaçık düşmandır.” (En’âm 6/142) buyrularak mü’minler uyarılmaktadır.

İşte bir örnek:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَنفِقُواْ مِمَّا رَزَقْنَاكُم مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ يَوْمٌ لاَّ بَيْعٌ فِيهِ وَلاَ خُلَّةٌ وَلاَ شَفَاعَةٌ وَالْكَافِرُونَ هُمُ الظَّالِمُونَ
"Yâ eyyûhellezîne âmenû enfikû mimmâ razaknâkum min kabli en ye’tiye yevmun lâ bey’un fîhi ve lâ hulletun ve lâ şefâah (şefâatun), vel kâfirûne humu’z- zâlimûn (zâlimûne).: Ey iman edenler, hiç bir alış-verişin, hiç bir dostluğun ve hiç bir şefaatin olmadığı gün gelmezden evvel, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin. Kâfirler... Onlar zulmedenlerdir.” (Bakara 2/254)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 06 Tem 2017, 11:43 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem de BUYrukLarında RIZk;

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Rızkının bol ve ömrünün uzun (bereketli, yararlı) olmasını isteyen, akrabaları ile ilgilensin (onları gözetsin).” buyurmuştur.
(Buhârî-Müslim)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem “Ecel insanı aradığı (ve bulduğu) gibi rızık insanı daha şiddetli arar (ve bulur).” buyurmuştur.
(Menâvî)

Ebu Abdirrahman, Abdullah bin Mesuddan (radiyallahu anhum), dedi ki: “Bize doğru ve doğrulanmış Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem anlattı ve buyurdu ki: “Sizden birinizin yaratılışı annesinin karnında kırkgün nutfe olarak toplanır, sonra bunungibi kırk gün kan pıhtısı, sohra bir çiğnemlik et parçası olur, sonra ona melek göndelilir ve ona ruh üfülür ve meleğe dört şeyle emr olunur: Rızkının, ecelini, amelini ve şâki ve sâid olduğunu yazması. Kendisinden başka ilâh olmayan Allah’a yemin olsunki, sizden biriniz cennet ehlinin amelini yapar, taki kendisiyle cennet arasında ancak bir arşın mesafe kalır, sonra üzerine bir yazı geçer ve cehennem ehlinin amelini işler ve cehenneme girer. Ve sizden biriniz cehennem ehlinin amelini yapar tâki cehennemle arasında bir arşın kalır ve üzerine bir yazı geçerde cennet ehlinin amelini yapar ve oraya girer.” buyurmuştur.
(Buharî ve Müslim rivayet etti. Hadis sahihtir, Ahmed ve Kütübü sitte ashabı tahric etti.)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “ALLAHu TEÂLÂ, müminin rızkını ummadığı yerden verir.” buyurmuştur.
(İbni Hibbân)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “ALLAH’tan korkun, istediğiniz şeylere kavuşmak için, iyi sebeblere yapışın. Kötü sebeplere yanaşmayın! Hiç kimse, takdir edilen rızkına kavuşmadıkça ölmez.” buyurmuştur.
(Hakim)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Eceliniz sizi nasıl takib ederse, rızkınız da öylece takib eder. Rızık için sıkıntı çekerseniz, ALLAHü teâlânın emrine uygun hareket edin.” buyurmuştur.
(Taberanî)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “ALLAH korkusunu sermaye edinen, rızkına ticaretsiz ve sermayesiz kavuşur.”
(Taberanî)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “ALLAHü TeÂLÂ’ya tam tevekkül etseydiniz, sabah aç gidip, akşam tok dönen kuşlar gibi rızka kavuşurdunuz.” buyurmuştur.
(Tirmizî)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Rızka kavuşan çok hamd etsin!.” buyurmuştur.
(Hatib)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “ALLAH’tan kork, rızkını güzel yoldan ara, helâli al, haramı terk et!.”
(İbni Mâce)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “ALLAH’ın verdiği rızka kanaat eden mümin kurtulmuştur.” buyurmuştur.
(Müslim)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “İbâdet on kısımdır, dokuzu çalışıp helâl kazanmaktır.” buyurmuştur.
(Deylemî)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Çalışıp kazanmak her Müslümana farzdır.” buyurmuştur.
(Taberanî)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Çalışmayıp kendini sadaka isteyecek hâle düşüren 70 şeye muhtaç olur.” buyurmuştur.
(Tirmizî)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Zikrin hayırlısı hafi-gizli olanı, rızkın hayırlısı ise kâfi olanıdır.” buyurmuştur.
(Beyhekî)

Resim ALLAHu Zü’L- CeLÂLin KULu, Duâsı kabul olursa, hiç beklenmedik bir yerden rızka kavuşulabilir.:

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Cebrâil aleyhisselâm her geldiğinde, “ALLAH’ım, bana helâl rızık ve iyi bir iş nasib et!.” diye duâ etmemi söylerdi.” buyurmuştur.
(Hâkim)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “İstigfara devam eden, ummadığı yerden rızıklanır.” buyurmuştur.
(İbni Mâce)


Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Çok sadaka verenin rızkı bollaşır ve duâsı kabul olur.” buyurmuştur.
(İbni Mâce)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Sadaka vermek rızkı artırır!.” buyurmuştur.
(Deylemî)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Sıla-yı rahîm edenin rızkı bollaşır.” buyurmuştur.
(Buhârî)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Ey insanlar, ALLAH’tan korkun ve rızkınızı aramada güzel yol tutun! Çünkü hiç bir kimse, rızkını ele geçirmeden ölmez. O halde ALLAH’tan korkun ve rızkınızı güzel yollarla elde edin, helâli alın, haramı terk edin!.” buyurmuştur.
(İbni Mâce)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem “Rızkınızı gecikmiş saymayın! Hiç kimse, takdir edilen rızkına kavuşmadıkça ölmez. O halde rızkınızı güzel yoldan arayın, helâli alın, haramdan kaçın!.” buyurmuştur.
(Hakim)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem “Zikrin hayırlısı hâfi-gizli olanı, rızkın hayırlısı ise kâfi olanıdır.” buyurmuştur.
(Beyhekî)



Resim SANA, ÂLine, EHL-i BEYtine ve ÜMMetine İLMuLLAHça SONsız vs SINIRsız es SeLÂM OLsun Yâ Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem!.


->ÂMiNe >Yâ KÂRîBALLAH
KüLLî DERDe>TÂBîBALLAH
SıRR-ı SıFıR-da>SÂHiBimm
-->ŞEFÂat YÂ HÂBîBALLAH!.


celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem..


Resim

KuL İhvÂNim SALât EYyLe
HERKes İLe->KÜLLî ŞEYyLe
CÂNda ->CÂNÂN’ın SESi OL!
NÂZ-NiYÂZda NEYZEN NEYyLe!.

Resim

SALL-ü-SELLin ARŞa SALLa
GÖZün YAŞın ->GÜLLe ALLa
->ŞİKÂyersiz ->ŞÜKÜR EYyLe
ZEHiR-ZıKKıM ->AŞKLa BALLa!.

Resim

GURBette YANdım HASretten
->ERidi --->YÜREK YAĞLarım!
MuhaMMedden>MuhaBBetten
->gÖZ YAŞım DÖKer AĞLarım!.


Yâ HAYyu’L- HUuu!
ALLAH celle celâlihu!.


Elhamdülillâhirabbiâlemîn!..


ResimMuhaMMedî
Kul İhvÂNi
ResimMuhaBBetLe..



16. SALÂVÂT-I ŞERÎFEmİZ:
Seyyid Ahmed el Bedevî Hazretlerinin salâvâtı (2)


Resim

TÜRKÇESİ: Allâhümme salli ve sellim ve bârik alâ nuril envâr
Ve sırril esrâr Resim Ve tiryâkil ağyâr Resim Ve miftâhi bâbil yesâr
Seyyidinâ Muhammedinil muhtâr Resim Ve âlihil ethar
Ve eshâbihil ahyâr Resim Adede niamillahi ve ifdalihi.


MÂNÂSI: Ey Rabbim, nûrların nûru, sırların sırrı,
ağyâra tiryâk, bolluk kapısının anahtarı,
Seyidimiz, seçilmiş olan Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'e,
O'nun tâhir âline ve hayırlı ashâbına,
Yüce Allah'ın nimetleri ve fazlı adedince, salât ve selâm ediver!.
Onları mübarek kılıver!.


_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 21 Tem 2017, 00:55 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim


126- Es Sabûru celle celâluhu:

Es Sabûru:
Resim

Resim

Es Sabûru : Âsîlerden intikam almada acele etmeyen, bâtılı ve şerri cezâlandırmayı belli bir müddet te'hîr eden . Çok sabır gösteren, sabbâr. Mutlak sabrın sahibi olan ALLAHu zü’l- CELÂL.

Es Sabûru: Çok sabır gösteren, sabbar. Mutlak sabrın sahibi olan ALLAHu zü’l- CELÂL.
Sabera: Birini bir şeyden alıkoymak. Tutmak. Sabretmek. Dayanmak. Musibet ve belâlara dayanmak.
Sabbera: Birini sabra dâvet etmek.
Tesabbera: Sabretmek. Kendini sabretmeye zorlamak.
Sabbar: Çok sabırlı.
Sabr: Sabır, tahammül.
Sabîr: Sabırlı, kefil.


Es Sabûru, “Sabare” kökünden kendini tutmak, tahammül etmek, sızlanmamaktan mübalağadır. Nefsi; üzüntü, endişe ve korkudan hapsetmek, nefse hakim olmak anlamlarına gelir. Hayra sabır kelimesinin zıddı ise şerre cezâ' kelimesidir. Sabûr.. Çok çok sabreden..

KUL için Sabr, Hakta ve Hayrda yaşamaya sabırdır,
Batıla ve Şerre ise sabır değil, ALLAHu züL- CeLÂL’e sığınıp tahammül edilir..
Aslında SABR, aklın ve naklîn yapılmasını gerekli gördüğü hususları yapmak ve yasakladıklarından uzak durmak için Nefsi kontrol altında tutmaktır.

Es Sabûr ALLAH celle celâlihu; cezâlandırma güç ve imkânına sahip olduğu halde, koyduğu kanunları çiğneyen suçluları hemen cezâlandırmayan, kullarına mühlet tanıyan, kullarının saygısızlığını görüp bildiği halde intikam almakta acele etmeyen, kendisinin emirlerine itaat etmeyenlere ni’metlerini vermeye devam eden, suçlu kullarına kurtuluş süresi verip/imhal eden ama asla ihmal etmeyen ALLAHu züL- CeLÂLdir..

ALLAHu züL- CeLÂL için SABR, günahkârlar anında karşılığını vermemesi ve lütfuyla muamelesidir..

ALLAH celle celâlihu’nun sabrı, kulların sabrı gibi değildir. Çünkü kulların sabrı irâdelerini zorlar, kula bir ağırlık bir zorluk verir.
ALLAH celle celâlihu’nun sabrı, O’nun irâdesini ne zorlar, ne O’na ağırlık verir ne de zorluk verir.
ALLAH celle celâlihu’nun sabrı, kulda olduğu gibi aczin neticesi değil, kudretin, hem de mutlak kudretin neticesidir. Kulun sabrı zarar görmemek veya zararı en aza indirmek içindir.
ALLAH celle celâlihu’nun sabrı, kullarına zarar vermemek ve haksız zararlardan korumak içindir. Kulun sabrı kemâle ermek ve olgunlaşmak için gereklidir.
ALLAH celle celâlihu’nun sabrı, kemâlinin sonucudur. Kulun sabrı ihsana ulaşmak için gereklidir.
ALLAH celle celâlihu’nun sabrı, adâletinin bir gereği, ihsanının bir sonucudur. Kulun sabrı çoğunlukla kuvvet karşısında tahammül göstermektir.
ALLAH celle celâlihu’nun sabrı, acze, zayıflığa, câhilliğe karşı zaman tanımaktır. Kul sabır göstermelidir çünkü neyin iyi, neyin kötü, neyin hayır, neyin şer olduğunu bilmez.
ALLAH celle celâlihu sabır gösterir çünkü, neyin iyi, neyin kötü, neyin ne zaman iyi, neyin ne zaman kötü, neyin ne zaman ve nerede hayır veya şer olduğunu bilir. Kendi takdirine göre ayarlar. Zamanı ve yeri gelmeden yapmaz, sabreder.

Kısacası ALLAH celle celâlihu’nun sabrı, beşerî sabır değil, ilahî sabırdır. O’nun sabrı mukayyed ve iğreti bir sabır değil mutlak sabırdır. O’nun sabrı bizimki gibi ihata edilen, kuşatılan bir sabır değil ihata eden, kuşatan bir sabırdır.
Biz sabır göstermekle arada mahiyet farkı olmakla beraber, ALLAH celle celâlihu’nun ahlâkı ile ahlâklanmış oluruz.
HuLukuLLAH ki, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemin Hakka İnanıp Hayrı İŞLemek olan Yüce Ahlâkını DUYup UYmaktır:

وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ
"Ve inneke le alâ hulukın azîm (azîmin).: Ve muhakkak ki sen, mutlaka çok büyük bir ahlâk üzeresin.” (Kalem 68/4)

Onun için Es Sabûr olan ALLAH celle celâlihu, sabırlı kulunu sever ve onunla beraberdir.

Sabûr celle celâlihu ismi, Kur’ÂN-ı Kerîm-ı Kerîmde ne isim, ne fiil, ne sıfat sigasında hiç geçmez.

Es Sabûr, İnsanla ilgili Kevnî İsim ve Sıfat grubundadır.
El Halîm İsmiyle anlam yakınlığı vardır. Ancak Halîm dar mânâlıdır. Sadece kullara karşı gösterilen sabrı ifâde eder. Suçluyu hemen cezâlandırmayıp ona tevbe için mühlet vermesi gibi. Ama Sabûr bunu da içine alan daha kapsamlı bir mânâ ifâde eder. Sade kulları değil bütün varlıkların, olayların, yaratıkların işleyişindeki düzeni dengeyi koruyan sabırdır.

Es Sabûr İsmi, TİRMİZÎ Hazretlerinin hadîsin ekinde verdiği Esmâü'l-Hüsnâ listesinde Es Sabûr İsmi olarak gerçer.
Es Sabûr İsmi, İBNİ MÂCE Hazretlerinin hadîsin ekinde verdiği Esmâü'l-Hüsnâ listesinde ve İBNİ HACER Hazretlerinin hadîsin ekinde verdiği Esmâü'l-Hüsnâ listesinde yoktur.
Kur'ÂN-ı Kerîmdedoğrudan Es Sabûr ismi olarak geçemmekle beraber; kullara, peygamberlere ve Allah celle celâlihu’ya nisbet edilerek çokça geçer.
Diğer Hadislerde de çokça geçer..

ALLAHu zü’l- CeLÂL için Tahammül.. Avam Sabrı..
ALLAHu zü’l- CeLÂL’in yasakalarına İlahî Yardımla Sabır.. Mürid Sabrı..
ALLAHu zü’l- CeLÂL’in Ahlâkıyla ahlâklanıp feNÂdan BeKÂya GEÇişe Sabır.. Muhakkik Sabrı..
ALLAHu zü’l- CeLÂL’in BiRR SâhibLiğinde ise, es Sabûr ALLAH celle celâluhu OLuşu Lutf-ü-Keremidir...

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 16 Ağu 2017, 23:23 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim

Kur'ÂN-ı Kerîmde Sabır İÇerik Olarak Üç Çeşittir:

a-) İnanç ve tevhidi muhafaza etme, tebliğde devam etme konusunda sabır:

فَاصْبِرْ كَمَا صَبَرَ أُوْلُوا الْعَزْمِ مِنَ الرُّسُلِ وَلَا تَسْتَعْجِل لَّهُمْ كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَ مَا يُوعَدُونَ لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا سَاعَةً مِّن نَّهَارٍ بَلَاغٌ فَهَلْ يُهْلَكُ إِلَّا الْقَوْمُ الْفَاسِقُونَ
"Fasbir kemâ sabera ulûl azmi mine’r- rusuli ve lâ testa’cil lehum, ke ennehum yevme yeravne mâ yûadûne lem yelbesû illâ sâaten min nehâr (nehârin), belâgun, fe hel yuhleku illâ’l- kavmu’l- fâsikûn (fâsikûne).: Öyleyse ulû’l- azm olan resûller gibi sabret. Ve onlar için acele etme. O gün vaadolundukları şeyi (azabı) gördükleri zaman gündüzün bir saatinden fazla kalmamış gibi olurlar. (Bu) bir tebliğdir. Artık fasıklar topluluğundan başkası helâk edilir mi?” (Ahkaf 46/35)

Ulu'l- Azim peygambeler; Nûh, İbRahîm, Musâ, İsâ ve Hz. MuhaMMed aleyhumusselâmdır.
Peygamberlerimizin hepsi dâvet yolunda pek çok sıkıntılara sabretmiş ve ne olursa olsun görevlerini devam ettirmişlerdir. Ancak bu konuda en güzel sabır örneği, Nûh aleyhisselâmdır ki, 950 yıl süren dâvet Mücâdelesini güzel bir sabırla sonuna kadar getirmiştir.

ALLAHu züL- CeLÂL Kur'ÂN-ı Kerîmde tebliğde sabırsızlık örneği olarak da bize Yûnus aleyhisselâmı gösterir;

فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تَكُن كَصَاحِبِ الْحُوتِ إِذْ نَادَى وَهُوَ مَكْظُومٌ
"Fasbir li hukmi rabbike ve lâ tekun ke sâhıbi’l- hût (hûti), iz nâdâ ve huve mekzûm (mekzûmun).: Artık Rabbinin hükmüne sabret. Ve balık sahibi (Yunus aleyhisselâm) gibi olma. O, çok hüzünlü, gamlı olarak (Rabbine) nidâ etmişti.” (Kâlem 68/48)


b-) İbâdet ve kulluğa devam etmede sabır: َ

ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ هَاجَرُواْ مِن بَعْدِ مَا فُتِنُواْ ثُمَّ جَاهَدُواْ وَصَبَرُواْ إِنَّ رَبَّكَ مِن بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ
"Summe inne rabbeke lillezîne hâcerû min ba’di mâ futinû summe câhedû ve saberû inne rabbeke min ba’dihâ le gafûrun rahîm (rahîmun).: Daha sonra da muhakkak ki senin Rabbin, işkenceye uğratıldıktan sonra hicret (göç) edenlere sonra da cihad edip sabredenlere, şüphesiz (bütün) bunlardan sonra, elbette Gafûr (mağfiret eden)’dur ve Rahîm (rahmet nuru gönderen)’dir.” (Nahl 16/110)


c-) Başa gelen sıkıntı, eziyet ve hastalıklara dayanma konusunda sabır:

إِنَّ الْإِنسَانَ خُلِقَ هَلُوعًا
"İnne’l- insâne hulika helûâ (helûan).: Muhakkak ki insan, sabırsız ve tamahkâr olarak yaratıldı.” (Meâric 70/19)

إِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًا
"İzâ messehu’ş- şerru cezûâ (cezûan).: Kendisine bir şer dokununca feryad edicidir.” (Meâric 70/20)

وَإِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًا
"Ve izâ messehu’l- hayru menûâ (menûan).: Ve kendisine bir hayır dokunduğu zaman cimrilik edendir.” (Meâric 70/21)

وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثًا فَاضْرِب بِّهِ وَلَا تَحْنَثْ إِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًا نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ
“Ve huz bi yedike dıgsen fadrıb bihî ve lâ tahnes, innâ vecednâhu sâbirâ (sâbiren), ni’mel abd (abdu), innehû evvâb (evvâbun).: "Ve (Ey Eyûb!) eline bir deste (sap) al, böylece onunla vur ve andını bozma." Gerçekten, Biz onu sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daimâ Allah'a) yönelip dönen biriydi.” (Sâd 38/44)


Es Sabûr ismi Kur’ÂN-ı Kerîm içerisinde;

1-) ALLAHu züL- CeLÂL, kullarının isyanları karşısında sabırlıdır. Onları cezâlandırmakta acele etmez:


وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللّهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِم مَّا تَرَكَ عَلَيْهَا مِن دَآبَّةٍ وَلَكِن يُؤَخِّرُهُمْ إلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى فَإِذَا جَاء أَجَلُهُمْ لاَ يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلاَ يَسْتَقْدِمُونَ
"Ve lev yuâhızullâhun nâse bi zulmihim mâ terake aleyhâ min dâbbetin ve lâkin yuahhıruhum ilâ ecelin musemmâ (musemmen), fe izâ câe eceluhum lâ yeste’hırûne sâaten ve lâ yestakdimûn (yestakdimûne).: Ve eğer Allah, insanları zulümleri sebebiyle sorgulayıp (derhal) cezâlandırsaydı, onun (yeryüzünün) üzerinde yürüyen canlılardan bir canlı bırakmazdı. Ve fakat onları, belirli bir zamana kadar tehir eder (erteler). Artık onların ecelleri geldiği zaman ne bir saat tehir edilir (ertelenir) ne de (bir saat) evvele alınır.” (Nahl 16/61)


2-) ALLAHu züL- CeLÂL, Kâfirleri ihmal etmez ancak onlara süre tanır:


فَمَهِّلِ الْكَافِرِينَ أَمْهِلْهُمْ رُوَيْدًا
"Fe mehhili’l- kâfirîne emhilhum ruveydâ (ruveyden).: Artık kâfirlere mühlet ver, onlara biraz süre tanı.” (Târık 86/17)


3-) ALLAHu züL- CeLÂL, sabredenlerden topluma yön verecek kimseler çıkarır:

وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا لَمَّا صَبَرُوا وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يُوقِنُونَ
"Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn (yûkınûne).: Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakku’l- yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.” (Secde 32/24)


4-) ALLAHu züL- CeLÂL, Sabredenleri dünyada güzel bir şekilde yerleştirecektir:

وَالَّذِينَ هَاجَرُواْ فِي اللّهِ مِن بَعْدِ مَا ظُلِمُواْ لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَلَأَجْرُ الآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ
"Vellezîne hâcerû fillâhi min ba’di mâ zulimû li nubevvi ennehum fîd dunyâ haseneten, ve le ecru’l- âhırati ekber (ekberu), lev kânû ya’lemûn (ya’lemûne).: Ve zulme maruz kaldıktan sonra, Allah için (Allah yolunda) hicret edenleri, dünya hayatında mutlaka hasenelerle (güzellikler, iyilikler, güzel bir yurt) yerleştirmemiz içindir. Ve âhiret mükâfatı, elbette daha büyüktür, şâyet bilmiş olsalardı.” (Nahl 16/41)

الَّذِينَ صَبَرُواْ وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ
"Ellezîne saberû ve alâ rabbihim yetevekkelûn (yetevekkelûne).: Onlar, (kendilerine yapılan zulümlere) sabrettiler. Ve onlar, Rab’lerine tevekkül ederler.” (Nahl 16/42)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 01 Eyl 2017, 06:37 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim ALLAHu züL- CeLÂL’in Kur'ÂN-ı Kerîm’inde SABR iLe iLgiLi BUYrukLarından:

وَاسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ وَإِنَّهَا لَكَبِيرَةٌ إِلاَّ عَلَى الْخَاشِعِينَ
Resim---"Vesteînû bi’s- sabri ve’s- salât (salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâ’l- hâşiîn (hâşiîne).: (Allah’tan) sabırla ve namazla istiâne (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.” (Bakara 2/45)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ
Resim---"Yâ eyyuhâllezîne âmenustainû bi’s- sabri ve’s- salât (salâti), innallâhe mea’s- sâbirîn (sâbirîne).: Ey îmân edenler! Sabır ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Muhakkak ki Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara 2/153)

وَجَآؤُوا عَلَى قَمِيصِهِ بِدَمٍ كَذِبٍ قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ أَنفُسُكُمْ أَمْرًا فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللّهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ
Resim---"Ve câû alâ kamîsıhî bi demin kezib (kezibin), kâle bel sevvelet lekum enfusukum emrâ (emren), fe sabrun cemîl (cemîlun), vallâhu’l- musteânu alâ mâ tasıfûn (tasıfûne).: Ve üzerinde yalancı kan bulunan gömleğini getirdiler. (Babası şöyle) dedi: “Hayır. Sizi, nefsiniz bir işe sevketti. Artık bundan sonrası (benim yapmam gereken şey) güzel (bir) sabırdır. Sizin anlattığınız şeye karşı istiane (yardım) istenecek olan (sadece) Allah’tır.” (Yûsuf 12/18)

قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ أَنفُسُكُمْ أَمْرًا فَصَبْرٌ جَمِيلٌ عَسَى اللّهُ أَن يَأْتِيَنِي بِهِمْ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
Resim---"Kâle bel sevvelet lekum enfusukum emrâ (emren), fe sabrun cemîl (cemîlun), asâllâhu en ye’tiyenî bihim cemî’â (cemî’an), innehu huve’l- alîmu’l- hakîm (hakîmu).: Yâkub (aleyhisselâm) şöyle dedi: “Hayır, sizin nefsiniz sizi bu işe teşvik etti.” Artık bundan sonrası güzel (bir) sabırdır. Umulur ki; Allah, onların hepsini bana getirir. Muhakkak ki; O Alîm (en iyi bilen) ve Hakîm (hikmet ve hüküm sahibi) olandır.” (Yûsuf 12/83)

وَاصْبِرْ وَمَا صَبْرُكَ إِلاَّ بِاللّهِ وَلاَ تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَلاَ تَكُ فِي ضَيْقٍ مِّمَّا يَمْكُرُونَ
Resim---"Vasbır ve mâ sabruke illâ billâhi ve lâ tahzen aleyhim ve lâ teku fî daykın mimmâ yemkurûn (yemkurûne).: Sabret! Senin sabrın sadece Allah iledir (Allah’ın tasarrufu iledir). Onların yüzünden mahzun olma ve onların kurdukları tuzaklar sebebiyle sıkılma (sıkıntı içinde olma).” (Nahl 16/127)

فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلًا
Resim---"Fasbir sabran cemîlâ (cemîlen).: Artık güzel bir sabırla sabret.” (Meâric /5)

ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ
Resim---"Summe kâne minellezîne âmenû ve tevâsav bi’s- sabri ve tevâsav bi’l- merhameti.: Sonra iman edenlerden, sabrı birbirlerine tavsiye edenlerden, merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak.” (Beled /17)

إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ
Resim---"İllâllezîne âmenû ve amilû’s- sâlihâti ve tevâsav bi’l- hakkı ve tevâsav bi’s- sabrı.: Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka.” (Asr 103/3)



Resim ALLAHu züL- CeLÂL’in Kur'ÂN-ı Kerîm’inde SABİRin/SABRedenLerLe iLe iLgiLi BUYrukLarından:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ
Resim---"Yâ eyyuhâllezîne âmenustainû bi’s- sabri ve’s- salât (salâti), innallâhe mea’s- sâbirîn (sâbirîne).: Ey îmân edenler! Sabır ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Muhakkak ki Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara 2/153)

لَّيْسَ الْبِرَّ أَن تُوَلُّواْ وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلَكِنَّ الْبِرَّ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّينَ وَآتَى الْمَالَ عَلَى حُبِّهِ ذَوِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَالسَّآئِلِينَ وَفِي الرِّقَابِ وَأَقَامَ الصَّلاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُواْ وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاء والضَّرَّاء وَحِينَ الْبَأْسِ أُولَئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ
Resim---"Leysel birre en tuvellû vucûhekum kıbele’l- maşrıkı ve’l- magrıbi ve lâkinne’-l birre men âmene billâhi ve’l- yevmi’l- âhırı ve’l- melâiketi vel kitâbi ve’n- nebiyyîn (nebiyyîne), ve âte’l- mâle alâ hubbihî zevi’l- kurbâ ve’l- yetâmâ ve’l- mesâkîne vebne’s- sebîli, ve’s- sâilîne ve fî’r- rıkâb (rıkâbi), ve ekâme’s- salâte ve âte’z- zekât (zekâte), ve’l- mûfûne bi ahdihim izâ âhed (âhedû), ve’s- sâbirîne fî’l- be’sâi ve’d- darrâi ve hîne’l- be’si ulâikellezîne sadakû, ve ulâike humu’l- muttekûn (muttekûne).: Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz (hakiki îmânı yansıtan) BİRR (ebrar kılacak davranış biçimi) değildir. Lâkin birr, kişinin, Allah’a, yevmi’l- âhire (Allah’a ulaşılan sonraki güne, hidayet gününe, vuslat gününe) meleklere, Kitab’a ve peygamberlere îmân etmesi ve sevdiği maldan, akrabalara (yakınlık sahiplerine) yetimlere, miskinlere (çalışamaz durumda olan ihtiyarlara), yolda kalmış yolculara, isteyen (muhtaçlara), köle ve (kurtulmaları için) esirlere vermesi ve namazı kılması, zekâtı vermesidir. Ve (Allah’a ve insanlara) ahd verdikleri zaman ahdlerine vefa edenler (yerine getirenler), zorlukta ve darlıkta ve şiddetli savaş halinde sabredenler, işte onlar sadık olanlardır. İşte onlar muttekilerdir (takvâ sahibi olanlardır).” (Bakara 2/177)

فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِ قَالَ إِنَّ اللّهَ مُبْتَلِيكُم بِنَهَرٍ فَمَن شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنِّي وَمَن لَّمْ يَطْعَمْهُ فَإِنَّهُ مِنِّي إِلاَّ مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِهِ فَشَرِبُواْ مِنْهُ إِلاَّ قَلِيلاً مِّنْهُمْ فَلَمَّا جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ قَالُواْ لاَ طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنودِهِ قَالَ الَّذِينَ يَظُنُّونَ أَنَّهُم مُّلاَقُو اللّهِ كَم مِّن فِئَةٍ قَلِيلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثِيرَةً بِإِذْنِ اللّهِ وَاللّهُ مَعَ الصَّابِرِينَ
Resim---"Fe lemmâ fesale tâlûtu bi’l- cunûdi, kâle innallâhe mubtelîkum bi neher (neherin), fe men şeribe minhu fe leyse minnî, ve men lem yat’amhu fe innehu minnî illâ menigterafe gurfeten bi yedih (yedihî), fe şeribû minhu illâ kalîlen minhum fe lemmâ câvezehu huve vellezîne âmenû meahu, kâlû lâ tâkate lenâ’l- yevme bi câlûte ve cunûdih (cunûdihî), kâlellezîne yezunnûne ennehum mulâkûllâhi, kem min fietin kalîletin galebe’t- fieten kesîraten bi iznillâh (iznillâhi), vallâhu mea’s- sâbirîn (sâbirîne).: Böylece Talut, askerlerle (ordu ile) (Kudüs’ten) ayrıldığı zaman dedi ki: “Muhakkak ki Allah, sizi bir nehir ile imtihan edecek. Bundan sonra kim ondan içerse, artık (o kimse) benden değildir. Ve kim ondan (doyacak kadar) içmez ise sadece eliyle bir avuç avuçlayıp içen hariç, o taktirde muhakkak ki o bendendir.” Fakat onlardan ancak pek azı hariç, (o sudan doyasıya) içtiler. Nitekim o (Talut) ve îmân edenler birlikte (nehri) geçtikleri zaman: “Bugün bizim, Calut ve onun askerleri ile (ordusuyla) (savaşacak) takatimiz (gücümüz) yok.”dediler. O kendilerinin muhakkak Allah’a mülâki olacaklarını kesin olarak bilenler (yakîn hasıl edenler) ise şöyle dediler: “Nice az bir topluluk, Allah’ın izniyle çok bir topluluğa gâlip gelmiştir. Ve Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara 2/249)

الصَّابِرِينَ وَالصَّادِقِينَ وَالْقَانِتِينَ وَالْمُنفِقِينَ وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالأَسْحَارِ
Resim---"Es sâbirîne ve’s- sâdıkîne ve’l- kânitîne ve’l- munfikîne ve’l- mustagfirîne bi’l- eshâr (eshâri).: (Onlar), sabredenler, sâdıklar (ahdlerine vefa edenler), kânitîn olanlar (Allah’ın huzurunda saygı ile duranlar), infâk edenler (Allah için verenler) ve seherlerde mağfiret dileyenlerdir.” (Âl-i İmrân 3/17)

أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّهُ الَّذِينَ جَاهَدُواْ مِنكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ
Resim---"Em hasibtum en tedhulû’l- cennete ve lemmâ ya’lemillâhullezîne câhedû minkum ve ya’leme’s- sâbirîn (sâbirîne).: Yoksa siz, Allah sizden cihad edenleri ve sabredenleri belli etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?.” (Âl-i İmrân 3/142)

وَكَأَيِّن مِّن نَّبِيٍّ قَاتَلَ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَثِيرٌ فَمَا وَهَنُواْ لِمَا أَصَابَهُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَمَا ضَعُفُواْ وَمَا اسْتَكَانُواْ وَاللّهُ يُحِبُّ الصَّابِرِينَ
Resim---"Ve keeyyin min nebiyyin kâtele, meahu rıbbiyyûne kesîr (kesîrun), fe mâ vehenû li mâ asâbehum fî sebîlillâhi ve mâ daufû ve mestekânû vallâhu yuhibbu’s- sâbirîn (sâbirîne).: Ve peygamberlerden niceleri var ki; onlarla birlikte birçok rıbbıyyun (ilim, irfan sahibi mürşid) de savaştı. Allah yolunda, kendilerine isabet eden şeyler (elem ve sıkıntılar) sebebiyle gevşemediler, zayıflık göstermediler ve boyun da eğmediler. Allah, sabredenleri sever.” (Âl-i İmrân 3/146)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اصْبِرُواْ وَصَابِرُواْ وَرَابِطُواْ وَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
Resim---"Yâ eyyuhâllezîne âmenusbirû ve sâbirû ve râbitû vettekûllâhe leallekum tuflihûn (tuflihûne).: Ey iman edenler, sabredin ve sabırda yarışın, (sınırlarda) nöbetleşin. Allah'tan korkun. Umulur ki kurtulursunuz.” (Âl-i İmrân 3/200)

وَأَطِيعُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَنَازَعُواْ فَتَفْشَلُواْ وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ وَاصْبِرُواْ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ
Resim---"[color=#000080]Ve etîullâhe ve resûlehu ve lâ tenâzeû fe tefşelû ve tezhebe rîhukum vasbirû, innallâhe meas sâbirîn(sâbirîne).:[/color] Allah’a ve O’nun Resûl’üne itaat edin, nizâ etmeyin (anlaşmazlığa düşmeyin), yoksa zayıf düşersiniz ve kuvvetiniz (elinizden) gider. Sabredin. Muhakkak ki Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Enfâl 8/46)

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ حَرِّضِ الْمُؤْمِنِينَ عَلَى الْقِتَالِ إِن يَكُن مِّنكُمْ عِشْرُونَ صَابِرُونَ يَغْلِبُواْ مِئَتَيْنِ وَإِن يَكُن مِّنكُم مِّئَةٌ يَغْلِبُواْ أَلْفًا مِّنَ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لاَّ يَفْقَهُونَ
Resim---"Yâ eyyuhân nebiyyu harridı’l- mu'minîne alâ’l- kıtâl (kıtâli), in yekun minkum işrûne sâbirûne yaglibû mieteyn (mieteyni), ve in yekûn minkum mietun yaglibû elfen minellezîne keferû bi ennehum kavmun lâ yefkahûn (yefkahûne).: Ey Peygamber, mü'minleri savaşa karşı hazırlayıp teşvik et. Eğer içinizde sabreden yirmi (kişi) bulunursa, iki yüz (kişiyi) mağlub edebilirler. Ve eğer içinizden yüz (sabırlı kişi) bulunursa, kâfirlerden binini yener. Çünkü onlar (gerçeği) kavramayan bir topluluktur.” (Enfâl 8/65)

الآنَ خَفَّفَ اللّهُ عَنكُمْ وَعَلِمَ أَنَّ فِيكُمْ ضَعْفًا فَإِن يَكُن مِّنكُم مِّئَةٌ صَابِرَةٌ يَغْلِبُواْ مِئَتَيْنِ وَإِن يَكُن مِّنكُمْ أَلْفٌ يَغْلِبُواْ أَلْفَيْنِ بِإِذْنِ اللّهِ وَاللّهُ مَعَ الصَّابِرِينَ
Resim---"El'âne haffefallâhu ankum ve alime enne fîkum da'fâ (da'fen), fe in yekun minkum mietun sâbiratun yaglibû mieteyn (mieteyni), ve in yekun minkum elfun yaglibû elfeyni bi iznillâh (iznillâhi), vallâhu mea’s- sâbirîn (sâbirîne).: Şimdi Allah, içinizde zayıflık olduğunu bildi ve sizden hafifletti. Bundan sonra eğer sabreden 100 kişi olursa, 200 kişiye gâlip gelir ve şâyet sizden 1000 kişi olursa, Allah’ın izniyle 2000 kişiye gâlip gelir. Ve Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Enfâl 8/66)

وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُواْ بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُم بِهِ وَلَئِن صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِّلصَّابِرينَ
Resim---"Ve in âkabtum fe âkıbû bi misli mâ ûkıbtum bihî, ve le in sabertum le huve hayrun lis sâbirîn(sâbirîne).: Ve şâyet siz, ikâb edecekseniz (cezâ verecekseniz), o taktirde onların sizi onunla cezâlandırdıklarının misliyle cezâlandırın! Ve eğer gerçekten sabrederseniz elbette o (sabırları), sabredenler için daha hayırlıdır.” (Nahl 16/126)

وَإِسْمَاعِيلَ وَإِدْرِيسَ وَذَا الْكِفْلِ كُلٌّ مِّنَ الصَّابِرِينَ
Resim---"Ve ismâîle ve idrîse ve zelkifl (zelkifli), kullun mine’-s sâbirîn (sâbirîne).: Ve Hz. İsmail ve Hz. İdris ve Hz. Zelkifli; hepsi sabredenlerdendir.” (Enbiyâ 21/85)

الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَالصَّابِرِينَ عَلَى مَا أَصَابَهُمْ وَالْمُقِيمِي الصَّلَاةِ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ
Resim---"Ellezîne izâ zukirallâhu vecilet kulûbuhum va’s- sâbirîne alâ mâ esâbehum ve’l- mukîmi’s- salâti ve mimmâ razaknâhum yunfikûn (yunfikûne).: Onlar, Allah’ı zikrettikleri zaman kalbleri titreyenlerdir (Allah’tan gelen bir cereyanla kalbleri ve vücutları sarsılanlardır). Onlara isabet edenlere (musîbetlere) sabredenlerdir ve salâtı (namazı) ikâme edenlerdir. Ve onlar, onları rızıklandırdığımız şeylerden infâk ederler.” (Hacc 22/35)

قَالَ سَنَشُدُّ عَضُدَكَ بِأَخِيكَ وَنَجْعَلُ لَكُمَا سُلْطَانًا فَلَا يَصِلُونَ إِلَيْكُمَا بِآيَاتِنَا أَنتُمَا وَمَنِ اتَّبَعَكُمَا الْغَالِبُونَ
Resim---"Kâle se neşuddu adudeke bi ahîke ve nec’alu lekumâ sultânen fe lâ yasılûne ileykumâ bi âyâtinâ, entumâ ve menittebeakume’l- gâlibûn (gâlibûne).: (Allahû Tealâ): "Kardeşinle senin gücünü arttıracağız ve ikinizi sultan kılacağız. Ve böylece onlar, âyetlerimize (mu’cizelerimize) ulaşamayacaklar (onlara karşı koyamayacaklar). Siz ikiniz ve size tâbî olanlar, gâlib olanlarsınız." dedi.” (Kasas 28/80)

إِنَّ الْمُسْلِمِينَ وَالْمُسْلِمَاتِ وَالْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالْقَانِتِينَ وَالْقَانِتَاتِ وَالصَّادِقِينَ وَالصَّادِقَاتِ وَالصَّابِرِينَ وَالصَّابِرَاتِ وَالْخَاشِعِينَ وَالْخَاشِعَاتِ وَالْمُتَصَدِّقِينَ وَالْمُتَصَدِّقَاتِ وَالصَّائِمِينَ وَالصَّائِمَاتِ وَالْحَافِظِينَ فُرُوجَهُمْ وَالْحَافِظَاتِ وَالذَّاكِرِينَ اللَّهَ كَثِيرًا وَالذَّاكِرَاتِ أَعَدَّ اللَّهُ لَهُم مَّغْفِرَةً وَأَجْرًا عَظِيمًا
Resim---"İnne’l- muslimîne ve’l- muslimâti ve’l- mu’minîne ve’l- mu’minâti ve’l- kânitîne ve’l -kânitâti ve’s- sâdikîne ve’s- sâdikâti ve’s- sâbirîne ve’s- sâbirâti ve’l- hâşiîne ve’l- hâşiâti ve’l- mutesaddikîne ve’l- mutesaddikâti ve’s- sâimîne ve’s- sâimâti ve’l- hâfızîne furûcehum ve’l- hâfızâti ve’z- zâkirînallâhe kesîran ve’z- zâkirâti eaddallâhu lehum magfiraten ve ecran azîmâ (azîmen).: Gerçekten İslâm olan (Allah’a teslim olan) erkekler ve İslâm olan kadınlar ve mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, kanitin olan erkekler ve kanitin olan kadınlar, sadık erkekler ve sadık kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, (Rabbine) huşû duyan erkekler ve huşû duyan kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar ve Allah’ı çok zikreden erkekler ve (çok) zikreden kadınlar! Allah, onlar için mağfiret ve azîm bir ecir (mükâfat) hazırladı.” (Ahzâb 33/35)

فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ قَالَ يَا بُنَيَّ إِنِّي أَرَى فِي الْمَنَامِ أَنِّي أَذْبَحُكَ فَانظُرْ مَاذَا تَرَى قَالَ يَا أَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُ سَتَجِدُنِي إِن شَاء اللَّهُ مِنَ الصَّابِرِينَ
Resim---"Fe lemmâ belega meahu’s- sa’ye kâle yâ buneyye innî erâ fî’l- menâmi ennî ezbehuke fanzur mâzâ terâ, kâle yâ ebetif’al mâ tu’meru se tecidunî inşâallâhu mine’s- sâbirîn (sâbirîne).: Böylece onunla beraber çalışma çağına eriştiği zaman dedi ki: "Ey oğulcuğum! Gerçekten ben, uykuda seni boğazladığımı gördüm. Haydi bak (bir düşün). Bu konudaki görüşün nedir?" (İsmail aleyhisselâm): "Ey babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi.” (Sâffât 37/102)

وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثًا فَاضْرِب بِّهِ وَلَا تَحْنَثْ إِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًا نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ
Resim---"Ve huz bi yedike dıgsen fadrıb bihî ve lâ tahnes, innâ vecednâhu sâbirâ (sâbiran), ni’me’l- abdu, innehû evvâb (evvâbun).: Ve (Ey Eyüp!) eline bir demet sap al onunla vur, yeminini bozma. Muhakkak ki Biz, onu sabırlı bulduk. Ne iyi bir kuldu. Muhakkak ki o, Allah’a ulaşmıştı (ruhunu ölmeden evvel Allah’a ulaştırıp teslim etmişti).” (Sâd 38/44)

قُلْ يَا عِبَادِ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمْ لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ وَأَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةٌ إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُم بِغَيْرِ حِسَابٍ
Resim---"Kul yâ ıbâdıllezîne âmenûttekû rabbekum, lillezîne ahsenû fî hâzihi’d- dunyâ hasenetun, ve ardullâhi vâsiatun, innemâ yuveffe’s- sâbirûne ecrahum bi gayri hisâb (hisâbin).: De ki: "Ey iman eden kullarım, Rabbinizden sakının. Bu dünyada iyilik edenler için bir iyilik vardır. Allah'ın arz'ı geniştir. Ancak sabredenlere ecirleri hesapsızca ödenir.” (Zümer 39/10)

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنكُمْ وَالصَّابِرِينَ وَنَبْلُوَ أَخْبَارَكُمْ
Resim---"Ve le nebluvennekum hattâ na’leme’l- mucâhidîne minkum ve’s- sâbirîne ve nebluve ahbârakum.: Ve sizin aranızdan mücâhidler ve sabredenler Bize belli oluncaya kadar sizi mutlaka imtihan ederiz. Ve haberlerinizi de imtihan edeceğiz.” (MuhaMMed 47/31)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 25 Eyl 2017, 11:31 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim SABR EDeLim!.

TahaMMüL ->BâTıLa-ŞERRe
HAKLa-HAYRa -->SABıR İŞi
KÜLLî ŞEYyi->KüRRe-ZeRRe
->MuhaMMedî ÂŞIK -->KİŞi!.


ZEVK 8451

YARım NEFes KuL İhvÂNim ->ANA RAHMi İLe ->KaBiR
->SÖZünü Kes KuL İhvÂNim ->ALLAHu LaTîFu’L- HABîR

RÛH’a ->KANLı KAFes İÇin
KÜLLî ŞEYy ve HeRKes İÇin

MuhaMMedî ÜMMet OL!.mak->HAKk’ın KULLuğuna SABîR!.


celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem

25.09.17 10:25
05 muharrem 1439
kozyatğısümersitealperistANbuL..



وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْ
Resim---Ve li RABBike fasbir.: Ve RABBin için artık SABRet!.”
(Müddesir 74/7)

ALLAH:
Resim

El Latîfu:
Resim

El Habîru:

Resim



Resim RESÛLuLLAH sallallahu aleyhi vesellem’in Hadis-i Şerîflerinde SABR iLe iLgiLi BUYrukLarından:


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Başkalarından duyduğu eziyete Allah ‘dan daha çok sabreden bir kimse yoktur. İnsanlar Allah celle celâlihu’a ortak koşup denginin ve çocuğunun bulunduğunu söyledikleri halde O yine de insanları rızıklandırmakta, kendilerine sıhhat ve afiyet vermektedir..”
(Ebû Musa el Eşâri radiyallahu anhu’dan; İ. Ahmed, Müsned, IV-395; Buharî, Edeb, 71; Müslim, Münâfikun, 49-50)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Duyduğu eziyete karşı Allah‟tan daha sabırlı hiçbir kimse yoktur. İnsanlar Allah‟a ortak koşarlar ve O‟na çocuk isnat ederler. Yine de O, onların hepsine afiyet verip rızıklandırmaya devam eder.” buyurdu.
(Buharî, Edeb 2037)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Sabretmek ve ecrini sadece Allah‟tan beklemek, kişinin boynunu ateşten kurtaran amellerdendir. Allah bu ameller sayesinde kulunu hesaba çekmeden cennete girdirir.” buyurdu.
(Suyutî; Müttakī el-Hindî, Kenzu’l- Ummal/Kitabu’l- Ahlâk 6497)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Cennette bir ağaç vardır. Adı, “Belâ ve musibet ağacıdır.” Kıyamet günü, dünyada iken çokça belâ, musibete uğramış kimseler o ağacın altına getirilir. Onlar için mizan kurulmaz, hesab tutulmaz. Ecir ve mükâfat, yağmurun yağışı gibi ardı ardına onların üzerine yağar. ALLAH celle celâlihu şöyle buyurmuştur; “Muhakkak ki biz sabredenlerin mükâfatlarını kendilerine hesapsız bir şekilde ödeyeceğiz.”
(Suyutî; Müttakī el-Hindî, Kenzu’l- Ummal/Kitabu’l- Ahlâk 6821)

قُلْ يَا عِبَادِ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمْ لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ وَأَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةٌ إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُم بِغَيْرِ حِسَابٍ
Resim---Kul yâ ıbâdıllezîne âmenûttekû rabbekum, lillezîne ahsenû fî hâzihi’d- dunyâ hasenetun, ve ardullâhi vâsiatun, innemâ yuveffe’s- sâbirûne ecrahum bi gayri hisâb (hisâbin).): De ki: "Ey iman eden kullarım, Rabbinizden sakının. Bu dünyada iyilik edenler için bir iyilik vardır. ALLAH'ın arz'ı geniştir. Ancak sabredenlere ecirleri hesapsızca ödenir."
(Zümer 39/10)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Hayâ (utanma duygusu) ziynettir; takva, şereftir; en hayırlı binek, sabırdır. Sıkıntı anında kurtuluşu beklemek ise ALLAH‟a ibâdet etmektir.” buyurdu.
(Suyutî; Müttakī el-Hindî, Kenzu’l-Ummal/Kitabu’l- Ahlâk 5764)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “ALLAH‟ın bir kula fakirlik ve hastalık verdiğini gördüğünüzde mutlaka ALLAH‟ın onu günahlarından arındırmak istediğini anlayın.” buyurdu.
(Süyûtî, Camiu’s- Sağir 365)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “İnsanların arasına girip de onların sıkıntılarına sabreden mü‟minin mükâfatı, insanların arasına girmeyen ve onların eziyetlerine sabretmeyen mü‟minin mükâfatından daha fazladır.” buyurdu.
(İbni Mâce, Fiten 4032; Tirmizî 2507)

Resim---Ebû Mâlik Hâris İbni Âsım el-Eş’arî radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Temizlik imanın yarısıdır. Elhamdülillah duâsı mizânı, sübhânellah ve elhamdülillah sözleri ise, yer ile gökler arasını sevap ile doldurur. Namaz, nurdur. Sadaka, burhandır. Sabır, ziyâdır, Kur’ÂN, senin ya lehinde ya da aleyhinde delildir. Herkes sabahtan (pazara çıkar) nefsini satar; kimi onu âzâd kimi de helâk eder.” buyurdu.
(Müslim, Tahâret 1. Ayrıca bk. Tirmizî, Daavât 86)

Resim---Ebû Saîd Sa’d İbni Mâlik İbni Sinân el-Hudrî radıyallahu anhümâ’dan nakledildiğine göre, Medineli müslümanlardan bir kısmı Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den bir şeyler istediler. O da verdi. Sonra yine istediler. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, elindekiler bitinceye kadar verdi. Verebileceği şeyler tükenince onlara: “Yanımda bir şeyler olsaydı, onları sizden esirgemez, verirdim. Kim dilenmekten çekinir, iffetli davranırsa, ALLAH onun iffetini arttırır. Kim tok gözlü olmak isterse, ALLAH onu başkalarına muhtaç olmaktan kurtarır. Kim de sabretmeye gayret ederse, ALLAH ona sabır verir. Hiç bir kimseye, sabırdan daha hayırlı ve büyük bir lutufta bulunulmamıştır.” buyurdu.
(Buhârî, Zekât 50, Rikak 20; Müslim, Zekât 124. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Zekât 28; Tirmizî, Birr 77; Nesâî, Zekât 85)

Resim---Ebû Yahyâ Suheyb İbni Sinân radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur.” buyurdu.
(Müslim, Zühd 64)

Resim---Enes İbni Mâlik radıyallahu anh şöyle dedi: “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hastalığı ağırlaşınca sıkıntıları çoğaldı. Durumu gören Fâtıma radıyallahu anhâ: “Vah babacığım, ne büyük sıkıntın var!” dedi.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
“(Kızım), bu günden sonra babanın sıkıntısı olmayacak” buyurdu.
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem vefât edince, bu defâ Fâtıma radıyallahu anhâ: “ALLAH’ın çağrısına icâbet eden babacığım vah!. Mekânı Firdevs cenneti olan babacığım vah!. Kara haberini ancak dostu Cebrâil’le paylaşacağımız babacığım vah!.” diye ağladı.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in defninden sonra da Hz. Fâtıma duygu ve üzüntülerini şöyle dile getirdi: “Resûlullah’ın üzerine (çarçabuk) toprak atmaya eliniz nasıl vardı, gönlünüz nasıl râzı oldu?.”

(Buhârî, Meğâzî 83. Ayrıca bk. İbni Mâce, Cenâiz 65)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in azadlısı, dostu ve dostunun oğlu olan Ebû Zeyd Üsâme İbni Zeyd İbni Hârise radıyallahu anhümâ’dan nakledildiğine göre o şöyle dedi:
Kızı (Zeynep), Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e: “Oğlum ölmek üzeredir, lutfen bize kadar geliniz” diye haber gönderdi.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: “Alan da veren de ALLAH’tır. O’nun katında her şeyin belli bir vakti vardır. Sabretsin ve ecrini ALLAH’tan beklesin”, buyurarak kızına selâm gönderdi.
Bunun üzerine Kızı, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e: “Ne olur, mutlaka gelsin!” diye tekrar haber yolladı.
Bu defâ Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem yanında Sa’d İbni Ubâde, Muâz İbni Cebel, Übeyy İbni Kâ’b, Zeyd İbni Sâbit ve başka bazı sahâbîler olduğu halde kalkıp kızına gitti. Çocuğu Hz. Peygamber’e verdiler, kucağına aldı. Yavrucak pek zor nefes almaktaydı. Resûlullah’ın gözlerinden yaşlar boşandı.
Durumu gören Sa’d İbni Ubâde: “Yâ Resûlullah!. Bu ne haldir?” dedi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem de: “Bu, ALLAH’ın, kullarının kalbine koymuş olduğu merhamet duygusudur” buyurdu.
Hadisin bir başka rivâyetinde Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Bu, dilediği kullarının kalbine ALLAH’ın koyduğu bir rahmettir. Zaten ALLAH ancak, merhametli kullarına rahmet eder”
buyurmuştur.

(Buhârî, Cenâiz 33, Müslim, Cenâiz, 9, 11. Ayrıca bk. Buhârî, Eymân 9, Merdâ 9, Tevhîd 25; Ebû Dâvûd, Cenâiz 24, Edeb 58; Nesâî, Cenâiz 22; İbni Mâce, Cenâiz 53)

Resim---Suheyb (-i Rûmî) radıyallâhü anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Sizden önceki ümmetler içinde bir padişah, bir de onun sihirbâzı vardı. Bu sihirbâz yaşlanınca, padişaha: “Ben yaşlandım, bana genç birini göndersen de ona sihirbâzlığı öğretsem” dedi.
Padişah da ona bir genç gönderdi. Gencin yolu üzerinde bir rahib bulunmaktaydı. Genç ona uğradı, yanında oturdu ve konuşmalarını dinledi, beğendi. Sihirbâza her gittiğinde rahibe uğrar ve yanında bir süre kalırdı. Sihirbâz ona: “Niçin geç kaldın?” diye kızar ve döğerdi. Delikanlı bu durumu rahibe şikâyet etti. O da şöyle dedi: “Sihirbâzdan korktuğunda: “Evdekiler alıkoydular” de; âilenden çekindiğinde de: “Sihirbâz alıkoydu” de.
Genç, durumu böylece idâre edip giderken, bir gün yolda insanların gelip geçmesine engel olan büyük ve yırtıcı bir hayvana rastladı ve kendi kendine: “Sihirbâzın mı yoksa râhibin mi daha üstün olduğunu işte şimdi öğreneceğim” diyerek bir taş aldı ve: “Ey ALLAHım, rahibin yaptıklarını sihirbâzın yaptıklarından daha çok seviyorsan, şu hayvanı öldür ki insanlar yollarına devam etsinler.” dedi ve taşı hayvana doğru fırlatıp onu öldürdü. Halk da geçip gitti. Daha sonra delikanlı râhibe gelip olayı anlattı. Râhib ona: “Delikanlı! Şimdi artık sen benden daha üstünsün. Zirâ, sen bu gördüğüm mertebeye erişmişsin. Öyle sanıyorum ki, sen yakında bir belâya uğratılacaksın. Böyle bir şey olursa, sakın benim bulunduğum yeri kimseye gösterme!” dedi.
Delikanlı, körleri, alaca hastalığına tutulmuş olanları kurtarır ve diğer hastalıkları da tedâvî ederdi. Padişahın o sıralarda kör olmuş bir yakını bunu duydu, değerli hediyelerle birlikte delikanlıya gitti ve: “Eğer beni tedâvî edersen, bütün bunlar senin olacak” dedi.
Delikanlı: “Ben kendiliğimden kimseye şifâ veremem. Şifâyı ancak ALLAH Teâlâ verir. Eğer sen ALLAHu zü’L- CeLÂL’e inanırsan, ben ona duâ ederim, o da (dilerse) sana şifâ verir.” dedi.
Adam iman etti. ALLAH Teâlâ da ona şifâ verdi. Adam eskiden olduğu gibi padişahın yanına gelip meclisteki yerini aldı.
Padişah: “Senin gözünü kim iyi etti?” diye sordu.
O da: “Rabbim” dedi.
Bu defâ Padişah: “Senin benden başka rabbin mi var?” diye gürledi.
Adam: “Benim de senin de Rabbin ALLAH Teâlâ’dır” dedi.
Bunun üzerine sinirlenen padişah adamı tutuklattı ve gencin yerini gösterinceye kadar ona işkence ettirdi. Sonuçta adam gencin yerini söyledi. Delikanlı getirildi.
Padişah ona: “Delikanlı, demek senin sihirbâzlığın körleri ve alacaları iyi edecek dereceye ulaşmış. Duydum ki sen epeyce işler yapıyormuşsun, öyle mi?” diye sordu.
Delikanlı: “Hayır, ben kimseye şifâ veremem. Şifâ veren ALLAH Teâlâ’dır dedi.
Padişah delikanlıyı tutuklattı ve rahibin yerini gösterinceye kadar ona işkence ettirdi. Neticede râhib getirildi ve kendisine: “Dininden dön!” denildi. Râhib bu teklife yanaşmadı. Bunun üzerine padişah bir testere getirtip başının tam ortasından Râhibi ikiye biçtirdi. Râhibin parçalarının her biri bir yana düştü. Sonra Padişahın adamı getirildi ona da: “Dininden dön!” denildi. Ancak o da kabul etmedi. Padişah onu da parçalarının her biri bir tarafa düşünceye kadar testere ile başının ortasından ikiye biçtirdi. Daha sonra delikanlı getirildi ve: “Dininden dön (yoksa öleceksin)” diye tehdid edildi, fakat delikanlı direndi. Padişah delikanlıyı adamlarından bir gruba teslim etti ve onlara şu tâlimatı verdi: “Bunu şu dağın tepesine çıkarın, dininden dönerse ne âlâ, değilse, aşağıya yuvarlayın gitsin!”
Delikanlıyı götürdüler, dağın tepesine çıkardılar.
Delikanlı: “ALLAHım, beni bunların elinden nasıl dilersen öylece kurtar!” diye duâ etti. Bunun üzerine dağ sarsıldı ve onlar aşağı yuvarlandılar. Delikanlı sapasağlam yürüyerek padişahın yanına döndü. Padişah ona: “Yanındakiler ne oldu?” dedi.
Delikanlı da : “ALLAH beni onların elinden kurtardı” dedi.
Bunun üzerine padişah, delikanlıyı adamlarından bir başka gruba teslim etti ve: “Bunu Kurkur denilen bir gemiye bindirip denizin ortasına götürün. Dininden dönerse ne âlâ, değilse, denize atın gitsin” dedi.
Delikanlıyı alıp götürdüler. O: “ALLAHım, beni bunların elinden dilediğin şekilde kurtar!” diye duâ etti.
Gemi içindekilerle beraber ala-bora oldu, hepsi boğuldu. Delikanlı sağ-sâlim padişahın yanına döndü.
Padişah onu görünce: “Yanındakiler ne oldu?” diye sordu.
Delikanlı da: “ALLAH beni onların elinden kurtardı” dedi ve ilâve etti: “Benim sana söyleyeceklerimi yapmadıkça beni öldüremezsin.”
Padişah: “Neymiş onlar?” dedi.
Delikanlı: Halkı geniş bir meydanda topla. Beni de bir hurma kütüğüne bağla. Okdanlığımdan bir ok al, yayın tam ortasına koy. Sonra da: “Delikanlının Rabbi’nin adıyla de ve at. İşte ancak bunu yaparsan beni öldürebilirsin!” dedi.
Padişah halkı geniş bir meydanda topladı. Delikanlıyı hurma kütüğüne bağladı. Sonra delikanlının sadağından bir ok aldı, yayına yerleştirdi: “Delikanlının Rabbi olan ALLAH adıyla” deyip oku fırlattı. Ok, delikanlının şakağına isâbet etti. Delikanlı elini şakağına koydu ve oracıkta öldü.
Bunun üzerine halk: “Biz, delikanlının Rabbine iman ettik” dediler.
Daha sonra durumu padişaha ileterek: “Gördün mü çekindiğin şey nihâyet başına geldi; halk iman etti!” dediler.
Bunun üzerine padişah, sokak başlarına büyük hendekler kazılmasını emretti. Hendekler ateşle doldurulmuştu.
Padişah: “Bu yeni dinden dönmeyen herkesi, zorla ateşe atın, (yahut “onları ateşe girmeye zorlayın”) dedi.
Emri yerine getirdiler. En sonunda kucağında çocuğu ile bir kadın geldi, bir ara ateşe girmemek ister gibi yaptı, sendeledi. Çocuk: “Anneciğim, sık dişini, sabret, çünkü sen hak din üzeresin!” de(mek sûretiyle annesini cesaretlendir)di.

(Müslim, Zühd 73)

Resim---Enes İbni Mâlik radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, (çocuğunun) mezârı başında (bağıra-çağıra) ağlayan bir kadının yanından geçti.
Ona: “ALLAH’dan kork ve sabret!” buyurdu.
Kadın: “Çek git başımdan; zira benim başıma gelen felâket, senin başına gelmemiştir!” dedi.
Kadın, Hz. Peygamber’i tanıyamamıştı. Kendisine, onun Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem olduğunu söylediler. Bunu duyar duymaz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in kapısına koştu, orada kapıcılar yoktu. (Özür beyân etmek üzere Hz. Peygamber’e): “Sizi tanıyamadım” dedi.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de: “Sabır dediğin, felâketle karşılaştığın ilk anda dayanmaktır”
buyurdu.
(Buhârî, Cenâiz 32, 43; Ahkâm 11; Müslim, Cenâiz l4-l5. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cenâiz 23; Tirmizî, Cenâiz 13; Nesâî, Cenâiz 22)

Resim---Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “ALLAH Teâlâ: “Dünyada sevdiği bir dostunu aldığım zaman, (sabredip) ecrini ALLAH’tan bekleyen mü’min kulumun katımdaki karşılığı cennettir.” buyurdu” buyurdu.
(Buhârî, Rikak 6)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 15 Eki 2017, 07:12 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim

Resim---Âişe radıyallahu anhâ’dan rivâyet edildiğine göre, kendisi Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e tâun hastalığını sormuş, o da şöyle buyurmuştur:
“Tâun hastalığı, ALLAH Teâlâ’nın dilediği kimseleri kendisiyle cezâlandırdığı bir çeşit azaptı. ALLAH onu mü’minler için rahmet kıldı. Bu sebeple tâuna yakalanmış bir kul, başına gelene sabrederek ve ecrini ALLAH’tan bekleyerek bulunduğu yerde ikâmete devam eder ve başına ancak ALLAH ne takdir etmişse onun geleceğini bilirse, kendisine şehîd sevâbı verilir. ”

(Buhârî, Tıb 31; Ayrıca bk. Buhârî, Enbiyâ 54; Kader 15; Müslim, Selâm 92-95)

Resim---Enes İbni Mâlik radıyallahu anh Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinlediğini söylemiştir: “ALLAH Teâlâ buyuruyor ki: “Kulumu, iki gözünü kör etmekle imtihan ettiğim zaman sabrederse, gözlerine karşılık olarak cenneti veririm. ”
(Buhârî, Merdâ 7; Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 58)

Resim---Atâ İbni Ebî Rebâh’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Abdullah İbni Abbâs radıyallahu anhümâ bana: “Sana cennetlik bir kadın göstereyim mi?” dedi. Ben: “Evet, göster” dedim.
İbn Abbâs şöyle dedi: “Şu (iri yarı) siyah kadın var ya! İşte bu kadın (birgün) Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi ve: “Beni sar’a tutuyor ve üstüm başım açılıyor. İyileşmem için ALLAH’a duâ ediniz” dedi.
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem: “Eğer sabredeyim dersen, sana cennet vardır. Ama yine de sen istersen, sana şifâ vermesi için ALLAH’a duâ ederim” buyurdu.
Bunun üzerine kadın: “Ben (hastalığıma) sabrederim. Ancak sar’a tuttuğu zaman üstümün başımın açılmaması için duâ buyurunuz” dedi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem de ona duâ etti.

(Buhârî, Merdâ 6; Müslim, Birr 54)

Resim---Ebû Abdurrahman Abdullah İbni Mes’ud radıyallahu anh şöyle dedi: “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, gönderildiği kavim tarafından dövülüp yüzü kanatılan, bir taraftan yüzündeki kanı silen bir taraftan da: “Ey ALLAHım, halkımı bağışla, çünkü onlar bilmiyorlar” diyen bir peygamberi anlatması hâlâ gözlerimin önündedir.
(Buhârî Enbiyâ, 54. Ayrıca bk. Buhârî, Mürteddîn 5; Müslim, Cihâd 104; İbni Mâce, Fiten 23)

Resim---Ebû Saîd ve Ebû Hüreyre radıyallahu anhümâ’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Yorgunluk, sürekli hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan, ayağına batan dikene varıncaya kadar müslümanın başına gelen her şeyi, ALLAH, onun hatalarını bağışlamaya vesile kılar.” buyurdu.
(Buhârî, Merdâ1, 3; Müslim, Birr 49)

Resim---Abdullah İbni Mes’ûd radıyallahu anh şöyle dedi: “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzûruna vardım. Kendisi sıtmaya yakalanmıştı.
“Yâ Resûlullah! Gerçekten şiddetli bir sıtma nöbetine tutulmuşsunuz” dedim.
“Evet, sizden iki kişinin çekebileceği kadar ızdırab çekmekteyim” buyurdu.
“(Herhalde) bu iki kat sevâb kazanmanız içindir” dedim.
“Evet, öyledir. ALLAH, ayağına batan bir diken veya başına gelen daha büyük bir sıkıntıdan dolayı müslümanın günahlarını bağışlar. O müslümanın günahları ağaç yaprakları gibi dökülür”
buyurdu.
(Buhârî, Merdâ 3, 13, 16; Müslim, Birr 45)

Resim---Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “ALLAH, hayrını dilediği kişiyi sıkıntıya sokar.” buyurdu.
(Buhârî, Merdâ 1)

Resim---Enes İbni Mâlik radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Başına bir musibet geldi diye hiç biriniz ölümü temenni etmesin. Mutlaka böyle bir şey temenni etmek zorunda kalırsa: “ALLAHım, benim için yaşamak hayırlı olduğu sürece beni yaşat, hakkımda ölüm hayırlı olduğu zaman da beni öldür” desin.” buyurdu.
(Buhârî, Merdâ 19; Daavât 30; Müslim, Zikir 10, 13. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cenâiz 9; Nesâî, Cenâiz 1; İbni Mâce Zühd 31)

Resim---Ebû Abdullah Habbâb İbni Eret radıyallahu anh şöyle dedi: “Hırkasını başının altına yastık yapmış Kâbe’nin gölgesinde dinlenirken Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e (müşriklerden gördüğümüz işkencelerden) şikâyette bulunduk ve: “Bize yardım dilemeyecek, ALLAH’a bizim için duâ etmeyecek misiniz?” dedik. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle cevap verdi: “Önceki ümmetler içinde bir mü’min tutuklanır, kazılan bir çukura konulurdu. Sonra da bir testere ile başından aşağı ikiye biçilir, eti-kemiği demir tırmıklarla taranırdı. Fakat bütün bu yapılanlar onu dininden döndüremezdi. Yemin ederim ki ALLAH mutlaka bu dini hâkim kılacaktır. Öylesine ki, yalnız başına bir atlı, ALLAH’tan ve sürüsüne kurt saldırmasından başka hiç bir şeyden endişe etmeksizin San’a’dan Hadramut’a kadar emniyetle gidecektir. Ne var ki, siz sabırsızlanıyorsunuz. ”
Buhârî’nin bir başka rivâyetinde ifâde: “Peygamber aleyhisselâm hırkasına bürünmüştü. Bizler müşriklerden çok işkence görüyorduk”
şeklindedir.
(Buhârî, Menâkıb 25. Ayrıca bk. Buhârî, İkrâh 1, Menâkıbu’l-ensâr 29, Ebû Dâvûd, Cihâd 97)

Resim---Abdullah İbni Mes’ud radıyallahu anh şöyle dedi: “Huneyn Savaşı ganimetlerini taksim ederken Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bazı kişilere diğerlerinden fazla hisse verdi. Akra’ İbni Hâbis’e yüz deve, Uyeyne İbni Hısn’a da bir o kadar verdi. Arabların ileri gelenlerine de o günkü taksimde biraz fazla pay verdi. Bunun üzerine bir kişi: “VALLAHi bu taksimde hakkâniyet yoktur, ALLAH rızâsı da gözetilmemiştir!” dedi.
Ben de: “ALLAH’a yemin ederim ki bunu ben Resûlullah’a söyleyeceğim” dedim. Gittim, adamın söylediklerini anlattım.
Bunun üzerine, kızgınlığından Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yüzü kıpkırmızı kesildi. Sonra şöyle cevap verdi: “ALLAH ve Resûlü de adâlet etmezse, hiç kimse adâlet etmez.” Daha sonra da şöyle buyurdu: “ALLAH, Mûsâ’ya rahmet etsin. O bundan daha ağır bir ithama maruz kalmıştı da sabretmişti. ”
Ben (kendi kendime): “Bundan sonra kimsenin sözünü Resûlullah’a iletmeyeceğim” diye karar verdim.

(Buhârî, Edeb 53; Müslim, Zekât 145)

Resim---Enes İbni Mâlik radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “ALLAH, iyiliğini dilediği kulunun cezâsını dünyada verir. Fenâlığını dilediği kulunun cezâsını da, kıyamet günü günahını yüklenip gelsin diye, dünyada vermez. ”
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem (yine) şöyle buyurmuştur: “Mükâfâtın büyüklüğü, belânın şiddetine göredir. ALLAH, sevdiği topluluğu belâya uğratır. Kim başına gelene rızâ gösterirse ALLAH ondan hoşnut olur. Kim de rızâ göstermezse, ALLAHın gazabına uğrar.”

(Tirmizî, Zühd 57. Ayrıca bk. İbnî Mâce, Fiten 23)

Resim---Enes İbni Mâlik radıyallahu anh şöyle dedi: “Ebû Talha radıyallahu anh’ın hasta bir erkek çocuğu vardı. Ebû Talha evde değilken çocuk öldü. Eve döndüğü zaman: “Oğlumun durumu nedir?” diye sordu.
Çocuğun annesi Ümmü Süleym: “O şimdi eskisinden daha rahat” dedi. Akşam yemeğini hazırlayıp getirdi. Ebû Talha yemeğini yedi sonra da hanımıyla yattı. Daha sonra hanımı ona: “Çocuğu defnediniz” dedi.
Ebû Talha sabahleyin Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e gitti ve olup biteni anlattı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: “Bu gece ilişkide bulundunuz mu?” diye sordu.
Ebû Talha: “Evet” dedi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:“ALLAHım, bu ikisine mübârek kıl” diye duâ etti.
(Zamanı gelince) Ümmü Süleym bir erkek çocuk doğurdu. Ebû Talha bana: “Çocuğu al, Peygamber’e götür” dedi. Ümmü Süleym de bir miktar hurma verdi, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: “Çocuğun yanında herhangi bir şey var mı?” diye sordu. Ben: “Evet, bir kaç hurma var” dedim. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hurmaları ağzına alıp çiğnedi. Sonra çıkarıp çocuğun ağzına koydu ve damağını hafifçe oğdu, adını da Abdullah koydu..

(Buhârî, Cenâiz 42, Akîka 1; Müslim, Edeb 23; Fezâilü’s-sahâbe 107)

Resim---Buhârî’nin bir rivâyetine göre Süfyân İbni Uyeyne; “Ensardan bir kişi (İbâye İbni Rifâ’a) Abdullah’ın dokuz çocuğunu gördüğünü, hepsinin de Kur’ân’ı okuyan ve mânasını anlayan kimseler olduğunu söylemiştir.”
(Buhârî, Cenâiz 42)

Resim---Müslim’in rivâyetinde ise, olay şöyle anlatılmaktadır:
Ebû Talha’nın, Ümmü Süleym’den olma bir oğlu vefât etti. Ümmü Süleym, ev halkına: “Ebû Talha’ya ben haber vermedikce, oğlu hakkında hiç biriniz bir şey söylemeyiniz!” diye tenbihledi. Sonra Ebû Talha eve geldi. Ümmü Süleym akşam yemeğini getirdi. Ebû Talha yemeğini yedi. Yemekten sonra Ümmü Süleym, eskiden olduğundan daha güzel süslendi. O da hanımıyla yattı. Ebû Talha’nın karnı doyup tatmin olduğunu görünce Ümmü Süleym ona: “Ey Ebû Talha, bir millet, bir âileye emânet bir şey verseler de, sonra emânetlerini isteseler, iâde etmeyebilirler mi, ne dersin?” dedi.
Ebû Talha: “Hayır, (vermemezlik edemezler)” dedi.
Ümmü Süleym: “O halde oğlunu geri alınmış böyle bir emânet bil” dedi.
Ebû Talha kızdı ve: “Mâdemki öyle, niçin hiç bir şey olmamış gibi davrandın? Şimdi de tutmuş, oğlumun durumunu bana haber veriyorsun, öyle mi?” dedi. Derhal kalkıp Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gitti ve olanı biteni olduğu gibi haber verdi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Geçen gecenizi ALLAH hakkınızda bereketli kılsın!” buyurdu.
Ümmü Süleym hâmile kaldı.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir sefere çıkmıştı. Ümmü Süleym de bu sefere iştirak etmişti. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem seferden döndüğünde Medine’ye gece girmezdi. Medine’ye yaklaştıklarında Ümmü Süleym’i doğum sancıları tuttu. Bu sebeble Ebû Talha onun yanında kaldı, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yoluna devam etti. Ebû Talha şöyle demeye başladı: “Rabbim! Sen çok iyi bilirsin ki ben, Resûlün ile beraber Medine’den çıkmaktan, onunla beraber Medine’ye girmekten son derece memnun olurum. Fakat bu defâ bildiğin sebepten takılıp kaldım.”
Bunun üzerine Ümmü Süleym: “Ebû Talha!. Şimdi artık sancım kalmadı. Sen git!” dedi.
(Enes diyor ki): “Biz yolumuza devam ettik. Medine’ye geldiklerinde Ümmü Süleym’i yine doğum sancısı tuttu ve bir erkek çocuk doğurdu. Annem (Ümmü Süleym) bana: “Enes, bu çocuğu sen sabahleyin Resûlullah’a götürmeden kimse emzirmesin” dedi. Sabahleyin ben çocuğu alıp Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e götürdüm. Resûlullah’ın elinde bir dağlama âleti vardı. Beni görünce: “Herhalde Ümmü Süleym doğum yaptı” buyurdular.
“Evet” dedim. Hemen elindeki dağlama âletini bıraktı. Ben de çocuğu kucağına verdim. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Medine’ye has Acve Hurmasından bir tane istedi. Onu ağzında iyice çiğnedi, sonra da çocuğun ağzına çaldı. Çocuk yalanmaya başladı. Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: ““Medinelilerin hurma sevgisine bakın!” buyurdu. Çocuğun yüzünü okşadı ve ona Abdullah adını verdi..

(Müslim, Fezâilü’s-sahâbe 107)

Resim---Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: “Gerçek babayiğit, güreşte rakîbini yenen değil, öfkelendiği zaman nefsine hâkim olan kimsedir.” buyurdu.
(Buhârî, Edeb 102; Müslim, Birr 106-108)

Resim---Süleyman İbni Surad radıyallahu anh şöyle dedi: “Bir gün Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında oturuyordum. İki kişi birbirine sövüp duruyordu. Bunlardan birinin yüzü öfkeden kıpkırmızı olmuş, boyun damarları şişmiş, dışarı fırlamıştı.
Bunu gören Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Ben bir söz biliyorum, eğer bu kişi onu söylerse, üzerindeki bu kızgınlık hali geçer. Eğer o: “Eûzü billâhi mine’ş- şeytânirracîm” derse, üzerindeki hâl kaybolur. ”
Oradakiler Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in ona: “İlâhî rahmetten kovulmuş şeytandan ALLAH’a sığın!” tavsiyesinde bulunduğunu ilettiler.

(Buhârî, Bed’ü’l-halk 11, Edeb 44, 76; Müslim, Birr 109)

Resim---Muâz İbni Enes radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem: “Gereğini yapmaya gücü yettiği halde öfkesini yenen kimseyi ALLAH, Kıyamet günü herkesin gözü önünde çağırır, hûriler arasından dilediğini seçmekte serbest bırakır.” buyurdu.
(Ebû Dâvûd, Edeb 3 ; Tirmizî, Birr 74; Kıyâmet 48. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 18)

Resim---Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre, bir adam Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e: “Bana öğüt ver” dedi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de ona: “Kızma!” buyurdu.
Adam dileğini bir kaç kez tekrar etti. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de (her defâsında ısrarla): “Kızma!”
buyurdu.
(Buhârî, Edeb 76. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 73)

Resim---Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Erkek olsun, kadın olsun mü’min, ALLAH’a günahsız olarak kavuşuncaya kadar kendisinden, çoluk çocuğundan, malından belâ eksik olmaz.” buyurdu.
(Tirmizi, Zühd 57)

Resim---Abdullah İbni Abbâs radıyallahu anhümâ şöyle dedi: “Uyeyne İbni Hısn (Medine’ye) geldi ve yeğeni Hurr İbni Kays’a misâfir oldu. Hurr, Hz. Ömer’in danışma meclisi üyelerindendi. Zaten genç olsun yaşlı olsun âlimler (kurrâ), Hz. Ömer’in danışma meclisinde bulunurlardı. Bu sebeple Uyeyne, yeğeni Hurr İbni Kays’a: “Yeğenim, senin devlet başkanı yanında önemli bir yerin vardır. Beni kendisiyle görüştür” dedi.
Hurr, Ömer’den izin aldı. Uyeyne Ömer’in yanına girince: “Ey Hattâb oğlu, ALLAH’a yemin ederim ki, bize fazla bir şey vermiyorsun. Aramızda adâletle de hükmetmiyorsun” dedi.
Ömer hiddetlendi, Uyeyne’ye cezâ vermek istedi.
Bunun üzerine Hurr: “Ey Müminlerin emiri, ALLAH, Peygamberine: “Affı seç, iyiliği emret, cahilleri cezâlandırmaktan vazgeç!” buyurdu. Benim bu amcam da câhillerdendir” dedi.
ALLAH’a yemin ederim ki, Hurr bu âyeti okuyunca Ömer, Uyeyne’yi cezâlandırmaktan vazgeçti. Zâten Ömer, ALLAH’ın kitabına son derece bağlı idi.

(Buhârî, Tefsîru sûre (7), 5, İ’tisâm 2)

خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ
Resim---Huzi’l- afve ve’mur bi’l- urfi ve a’rıd ani’l- câhilîn (câhilîne) : Sen af (veya kolaylık) yolunu benimse, (İslam'a) uygun olanı (örfü) emret ve cahillerden yüz çevir.”
(A’râf 7/199)

Resim---Abdullah İbni Mes’ûd radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Hiç şüphesiz, benden sonra, adam kayırmalar ve yadırgayacağınız bazı işler olacaktır” buyurdu. Ashâb-ı kirâm: “Yâ Resûlullah! O zaman nasıl davranmamızı tavsiye edersiniz?” dediler.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de: “Siz üzerinize düşen görevleri yapar, kendi hakkınızı ise, ALLAH’tan beklersiniz”
buyurdu.
(Buhâri, Menâkıbu’l-enbiyâ 8; Fiten 2 ; Müslim, İmâre 45, 48)

Resim---Ebû Yahyâ Üseyd İbni Hudayr radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Medinelilerden bir adam: “Yâ Resûlullah!, falan kişi gibi beni de vâli tayin etmez misiniz?” dedi.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: “Siz, benden sonra adam kayırma olayları göreceksiniz. Havuz başında bana kavuşuncaya kadar sabrediniz!”
buyurdu.
(Buhârî, Fiten 2, Menâkıbü’l- ensâr 8; Müslim, İmâre 48, Fedâil 27, 28)

Resim---Ebû İbrahim Abdullah İbni Ebû Evfâ radıyallahu anhümâ’dan rivâyet edildiğine göre, düşmanla karşılaştığı gazalardan birinde Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem güneş tepe noktasından batıya doğru meyledinceye kadar bekledi, sonra kalktı ve: “Ey müslümanlar! Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyiniz; ALLAHtan âfiyet dileyiniz. Fakat düşmanla karşılaşınca da sabrediniz ve biliniz ki, cennet kılıçların gölgesi altındadır” buyurdu. Sonra Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle duâ etti: “Ey kitab’ı (Kur’ân’ı) indiren, bulutları gökyüzünde gezdiren ve düşman saflarını darmadağın eden ALLAHım, şu düşmanı perişan et ve bizi onlara karşı muzaffer kıl!.”
(Buhârî, Cihâd 112; Müslim, Cihâd 20)


_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 05 Kas 2017, 21:30 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim



127- Es Sâdiku celle celâluhu:


Resim


Resim

Es Sâdiku : Her hususta doğru ve sadık olan; hakikatlı olan, küllî gerçeğin mutlak sahibi olan ALLAHu zü’l- CELÂL..


Sâdık “sadaka” fiilinden türemektedir.
“Sadaka” fiil kökü, bir sözün doğru söylendiğini, bir haberin doğru olduğunu bildirir.

Sadakat; (Sıdk. dan) Dostluk. Bir kimseye ALLAH celle celâlihu için kalbden bağlılık, kalbî ve samimî doğrulukla olan dostluk. Dostlukta sebâtkârlık, vefâdârlık.
Sıdk; doğruluk ki, hakikata uygunluktur.
Sıdk, doğruluk dürüstlük.. Dilin kalbiyle uyumudur.


وَقُل رَّبِّ أَدْخِلْنِي مُدْخَلَ صِدْقٍ وَأَخْرِجْنِي مُخْرَجَ صِدْقٍ وَاجْعَل لِّي مِن لَّدُنكَ سُلْطَانًا نَّصِيرًا
Resim---"Ve kul rabbi edhılnî mudhale sıdkın ve ahricnî muhrace sıdkın vec’al lî min ledunke sultânen nasîrâ (nasîran).: Ve de ki: "Rabbim, beni (girilecek yere) doğru bir girdirişle/ sıdk ile, doğrulukla, sadakatle, sadık olarak girdir ve (çıkarılacak yerden) doğru bir çıkarışla/ sıdk ile, doğrulukla, sadakatle, sadık olarak çıkar ve katından bana yardımcı bir kuvvet ver." (İsrâ 17/80)

Sıddık, sözü ve işi mutlaka doğru olan kimsedir;

وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَّبِيًّا
Resim---"Vezkur fî’l- kitâbi ibrâhîm (ibrâhîme), innehu kâne sıddîkan nebiyyâ (nebiyyen).: Kitap’ta İbrâhîm (aleyhisselâm)’ı zikret! Muhakkak ki O, sadık (çok sadaka veren, sadakatli, her zaman doğruyu söyleyen) bir Nebî idi.” (Meryem 19/41)

Sadık : Dosd, arkadaş. Gerçek sözlü kişi.
Sadık; doğru, dürüst, sözüne güvenilir ve değişmez olan kimsedir;


لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْأَعْرَجِ حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْمَرِيضِ حَرَجٌ وَلَا عَلَى أَنفُسِكُمْ أَن تَأْكُلُوا مِن بُيُوتِكُمْ أَوْ بُيُوتِ آبَائِكُمْ أَوْ بُيُوتِ أُمَّهَاتِكُمْ أَوْ بُيُوتِ إِخْوَانِكُمْ أَوْ بُيُوتِ أَخَوَاتِكُمْ أَوْ بُيُوتِ أَعْمَامِكُمْ أَوْ بُيُوتِ عَمَّاتِكُمْ أَوْ بُيُوتِ أَخْوَالِكُمْ أَوْ بُيُوتِ خَالَاتِكُمْ أَوْ مَا مَلَكْتُم مَّفَاتِحَهُ أَوْ صَدِيقِكُمْ لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَن تَأْكُلُوا جَمِيعًا أَوْ أَشْتَاتًا فَإِذَا دَخَلْتُم بُيُوتًا فَسَلِّمُوا عَلَى أَنفُسِكُمْ تَحِيَّةً مِّنْ عِندِ اللَّهِ مُبَارَكَةً طَيِّبَةً كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُون
Resim---"Leyse alâl a'mâ haracun ve lâ alâ a'raci haracun ve lâ alâ’l- marîdı haracun ve lâ alâ enfusikum en te'kulû min buyûtikum ev buyûti âbâikum ev buyûti ummehâtikum ev buyûti ihvânikum ev buyûti ehavâtikum ev buyûti a'mâmikum ev buyûti ammâtikum ev buyûti ahvâlikum ev buyûti hâlâtikum ev mâ melektum mefâtihahû ev sadîkıkum, leyse aleykum cunâhun en te'kulû cemîan ev eştâtâ (eştâten), fe izâ dahaltum buyûten fe sellimû alâ enfusikum tahıyyeten min indillâhi mubaraketen tayyibeten, kezâlike yubeyyinullâhu lekumu’l- âyâti leallekum ta'kılûn (ta'kılûne).: Kör olana güçlük yoktur, topal olana güçlük yoktur, hasta olana da güçlük yoktur; sizin için de, gerek kendi evlerinizden, gerekse babalarınızın evlerinden, annelerinizin evlerinden, erkek kardeşlerinizin evlerinden, kız kardeşlerinizin evlerinden, amcalarınızın evlerinden, halalarınızın evlerinden, dayılarınızın evlerinden, teyzelerinizin evlerinden, anahtarına malik olduğunuz (yerlerden) ya da sadîk dostlarınızın (evlerin)den yemenizde bir güçlük yoktur. Hep bir arada veya ayrı ayrı yemenizde de bir günah yoktur. Evlere girdiğiniz vakit, Allah tarafından kutlu, güzel bir yaşama dileği olarak birbirinize selam verin. İşte Allah, size ayetleri böyle açıklar, umulur ki aklınızı kullanırsınız.” (Nûr 24/61)

Sadakat; “sefâ veya cefâ, kahır veya lütuf” karşısında kalbin asla değişmemesidir..
Tasadduk; Sadık ve gerçek olduğu tahakkuk etmek, meydana çıkmak. Sadaka vermek veya cezâdan vazgeçmektir..


Sadeka: Bir sözü bir haberi gerçek söylemek. Haber gerçek olmak.
Saddeka: Birini tasdik etmek. Gerçeği söyledi demek.
Sıddik: Sıddık. İşi ve sözü ancaak doğru olan.
Sıdk: Sıdk. Doğruluk. Hakikata uygunluk.
Sadk: Sadk. Kâmil olan şey.
Sâdık: Doğru, hakikatli, sadakatlı, dürüst.
Musaddık: Tasdik eden. İmzalayan. Doğruluğunu kabul eden.
Tasdîk: Tasdik. Onaylamak.
Sadâka: Sadakat, dosdluğun gereğini yerine getirme.
Sadaka: ALLAH celle celâlihu rızası için verilen şey.
Tesaddeka: Sadaka vermek.
Mütesaddık: zekat veren kimse.


وَعَلَى الَّذِينَ هَادُواْ حَرَّمْنَا كُلَّ ذِي ظُفُرٍ وَمِنَ الْبَقَرِ وَالْغَنَمِ حَرَّمْنَا عَلَيْهِمْ شُحُومَهُمَا إِلاَّ مَا حَمَلَتْ ظُهُورُهُمَا أَوِ الْحَوَايَا أَوْ مَا اخْتَلَطَ بِعَظْمٍ ذَلِكَ جَزَيْنَاهُم بِبَغْيِهِمْ وِإِنَّا لَصَادِقُونَ
Resim---"Ve alâllezîne hâdû harramnâ kulle zî zufur (zufurin), ve mine’l- bakari ve’l- ganemi harramnâ aleyhim şuhûmehumâ illâ mâ hamelet zuhûruhumâ evi’l- havâyâ ev mâhteleta bi azm (azmin), zâlike cezeynâhum bi bagyihim ve innâ le sâdikûn (sâdikûne).: Ve yahudi olanlara; tırnaklı hayvanların hepsi ve inekten ve koyundan ikisinin de sırtında taşıdığı veya bağırsaklarında olan veya kemiğe karışmış olanları hariç, iç yağını haram kıldık. İşte böyle onları azgınlıkları sebebiyle cezalandırdık. Muhakkak ki biz, gerçekten sadıklarız.” (En’âm 6/146)

وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي صَدَقَنَا وَعْدَهُ وَأَوْرَثَنَا الْأَرْضَ نَتَبَوَّأُ مِنَ الْجَنَّةِ حَيْثُ نَشَاء فَنِعْمَ أَجْرُ الْعَامِلِينَ
Resim---"Ve kâlû’l- hamdu lillâhillezî sadakanâ va’dehu ve evresenâ’l- arda netebevveu mine’l- cenneti haysu neşâu, fe ni’me ecru’l- âmilîn (âmilîne).: Ve cennetlikler dediler ki: "Hamd, vaadine sadık olan Allah’a mahsustur. Ve (cennetteki) bu yere bizi varis kıldı. Cennette dilediğimiz yerde kalabiliyoruz." (Salih) amel yapanların ecri ne güzel.” (Zümer 39/74)

اللّهُ لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لاَ رَيْبَ فِيهِ وَمَنْ أَصْدَقُ مِنَ اللّهِ حَدِيثًا
Resim---"Allâhu lâ ilâhe illâ huve. Le yecmeannekum ilâ yevmi’l- kıyâmeti lâ raybe fîhi. Ve men asdeku minallâhi hadîsâ (hadîsen).: Allah ki, O'ndan başka ilâh yoktur. Sizi, hakkında şüphe olmayan kıyâmet gününde mutlaka bir araya toplayacaktır. Ve Allah'tan daha sadık, doğru sözlü kim vardır?” (Nisâ 4/87)

وَالَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا وَعْدَ اللّهِ حَقًّا وَمَنْ أَصْدَقُ مِنَ اللّهِ قِيلاً
Resim---"Vellezîne âmenû ve amilû’s- sâlihâti se nudhiluhum cennâtin tecrî min tahtihâ’l- enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ (ebeden). Va’dallâhi hakkâ (hakkan). Ve men asdaku minallâhi kîlâ (kîlen).: Ve onlar ki, âmenû olup, nefsi ıslâh edici (nefsi tezkiye edici) salih amel işlediler, işte onları, altlarından nehirler akan cennetlere koyacağız, orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah’ın vaadi haktır (gerçektir). Ve Allah’tan daha doğru sözlü kim vardır?” (Nisâ 4/122)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 22 Kas 2017, 19:48 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim

AŞK ÂHeNkLidir->SADAKat
MEŞK MİHeNkLidir SADAKat
ReSûLuLLAH’ın ->GÜL YÜZü
TEVHiDuLLAH’ın ->ÂN TAYFı
->YEDi RENkLidir->SADAKat!.

AFfeYyLe EYy SABîR ALLAH
KÜLLî ŞEYy’e KADîR ALLAH
“İLK SÖZüm”e ->SÂDıK EYyLe
ES SÂDıKu’L- HABîR ALLAH celle celâlihu..


ZEVK 8497

KeLÂMuLLAH ->RESÛLuLLAH ->HASBî HiZMet GÖNüL GÂYeM
AŞKuLLAH HAVVA ANA SÜTÜm ->MuhaMMedî MEŞKtir MÂYeM

TEKMiL TEVHiD TAPIsında
-->HABîBuLLAH KAPIsında
KIRAT-KITMÎR-KUL İHVÂNi ->“SADAKAT”tir TEK SERMÂYem!.


05.11.17 15:58
brsbrsm..tktktrstkkmdhacerLe..


Resim

SÂDIK Kimdir?.
SADAKAT NEdir KuL İhvÂNimm?.


Sadakat; (Sıdk. dan) Dostluk. Bir kimseye ALLAH celle celâlihu için kalbden bağlılık, kalbî ve samimî doğrulukla olan dostluk. Dostlukta sebâtkârlık, vefâdârlık.
Sıdk; doğruluk ki, hakikata uygunluktur.
Sıdk, doğruluk dürüstlük.. Dilin kalbiyle uyumudur.

Mutlak Es SADIK olan ALLAHu zü’l- CELÂLdir.
O’na Sadık Musaddık/tasdik eden, doğruluğunu kabul eden Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem
Ve.. O’na Sadık Musaddık olan Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in hâlis muhlis ÜMMetidir..

Es Sâdik ALLAH celle celâlihu, Hakku’L- HAKk Hakikatin Mutlak Sahibi olarak Hakta ve Hayırda doğrulukta en doğrudur, en dürüst olan ve Bâtıl ve Şer yalanı kendisinden asla sadır olmayandır..
İNSANoğlunun SADAKATinde iki ana aşama vardır ki;

1-) Merkezde-ÖZde-Niyette Sadakat.
2-) Muhitte-SÖZde-FiiLde-İŞte Sadakat..

Kur'ÂN-ı Kerîmokumalarımızı ALLAHu zü’L- CeLÂL’in Es Sâdik celle celâlihu ismiyle bitiririz.
Sadakallahu’l- Azîm: Şanı yüce ALLAH celle celâlihu doğrudur, dürüsttür..


قُلْ صَدَقَ اللّهُ فَاتَّبِعُواْ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ
Resim---"Kul sadakallâhu fettebiû millete ibrâhîme hanîfâ (hanîfen), ve mâ kâne mine’l- muşrikîn (muşrikîne).: De ki: "Allah doğru söyledi. Öyleyse Allah'ı bir tanıyan (Hanif)ler olarak İbrahim'in dinine uyun. O, müşriklerden değildi.” (Âl-i İmrân 3/95)

MuhaMMedî HAKk ÂŞIKLar onlardır ki, onlarda SADAKAT;
İLiMde, İRADEde, İDRAKta, İŞTiRAKta,
Her YER, Her ZamÂN, Her HÂL ve Her NEFESte, HAKk’a ve HALKına Karşı MuhaMMedî MEŞKLe, ŞE’ÂNuLLAHta YAŞAnarak, ALLAHu zü’L- CeLÂL’in Sâdık ŞâHiDi OLarak fiilen isbatLanır İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.


ELbette İLLiYîndeki İLK SÖZe, İndiğimiz ESFELînde bir BEDEL ödeyerek Sâdık OLaBİLiriz.:

لَّيْسَ الْبِرَّ أَن تُوَلُّواْ وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلَكِنَّ الْبِرَّ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّينَ وَآتَى الْمَالَ عَلَى حُبِّهِ ذَوِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَالسَّآئِلِينَ وَفِي الرِّقَابِ وَأَقَامَ الصَّلاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُواْ وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاء والضَّرَّاء وَحِينَ الْبَأْسِ أُولَئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ

Resim---"Leysel birre en tuvellû vucûhekum kıbele’l- maşrıkı ve’l- magrıbi ve lâkinne’l- birre men âmene billâhi ve’l- yevmil âhırı ve’l- melâiketi ve’l- kitâbi ve’n- nebiyyîn (nebiyyîne), ve âte’l- mâle alâ hubbihî zevi’l- kurbâ ve’l- yetâmâ ve’l- mesâkîne vebne’s- sebîli, ve’s- sâilîne ve fî’r- rıkâb (rıkâbi), ve ekâme’s- salâte ve âte’z- zekât (zekâte), ve’l- mûfûne bi ahdihim izâ âhed (âhedû), ve’s- sâbirîne fî’l- be’sâi ve’d- darrâi ve hîne’l- be’si ulâikellezîne SADAKû, ve ulâike humu’l- muttekûn (muttekûne).: Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz (hakiki îmânı yansıtan) BİRR (ebrar kılacak davranış biçimi) değildir. Lâkin birr, kişinin, Allah’a, yevm’il âhire (Allah’a ulaşılan sonraki güne, hidayet gününe, vuslat gününe) meleklere, Kitab’a ve peygamberlere îmân etmesi ve sevdiği maldan, akrabalara (yakınlık sahiplerine) yetimlere, miskinlere (çalışamaz durumda olan ihtiyarlara), yolda kalmış yolculara, isteyen (muhtaçlara), köle ve (kurtulmaları için) esirlere vermesi ve namazı kılması, zekâtı vermesidir. Ve (Allah’a ve insanlara) ahd verdikleri zaman ahdlerine vefa edenler (yerine getirenler), zorlukta ve darlıkta ve şiddetli savaş halinde sabredenler, işte onlar SADIK olanlardır. İşte onlar muttekilerdir (takva sahibi olanlardır).” (Bakara 2/177)

Sadakallahu’l- Azîm..

İslâm DİNinde Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, Es Sâdik celle celâlihu’ya Elbette ilk ve son Musaddık/ tasdik eden, doğruluğunu kabul eden idi..
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in son nefesindeki yüce DUÂsı;


Resim---Aişe radıyallahu anha Annemiz anlatıyor:
"Resûlullah aleyhissalatu vesselâm, sıhhati yerinde iken şöyle diyordu: "Hiçbir peygamber, cennetteki makamını görmeden kabzedilmez. Bundan sonra hayatı devam ettirilir veya öbür dünyaya gitme hususunda muhayyer bırakılır."
Aleyhissalatu vesselam hastalandığı zaman O'nu, (başı) dizimin üstünde baygın vaziyette gördüm. Bir ara kendine geldi. Gözlerini evin tavanına dikti ve sonra: "Ey Allah'ım! Refik-i A'lâ'da (bulunmayı tercih ederim)" dedi.
Bu sözü işitince ben (kendi kendime): "Demek ki (makamı gösterildi) ve bizimle olmayı tercih etmiyor" dedim. Bunun, sıhhatli iken bize söylediği şu hadis olduğunu anladım:

"Hiçbir peygamber cennetteki makamını görmeden kabz edilmez, sonra yaşamaya devam veya öbür dünyaya gitme hususunda muhayyer bırakılır."
Resûlullah aleyhissalatu vesselam'ın telaffuz ettiği son söz:
"Allahım, Refik-i A'la'da" cümlesi oldu."

(5369 Buharî, Megazi 83, 84, Tefsir, Nisa 13, Marda 19, Da'avat 29, Rikak 41; Müslim, Fezail 87, (2444); Muvatta, Cenâiz 46, (1, 238, 239); Tirmizî, Da'avat 77, (3490)

Refik-i A'la: cennetin en yüksek yüce dost makamında bulunan peygamberler cemaatidir..

Kur'ÂN-ı Kerîmimizde MuhaMMedî Musaddıkların İLE-BİLE Rafîkâ-Lığı da açıklanmaktadır ki;

وَمَن يُطِعِ اللّهَ وَالرَّسُولَ فَأُوْلَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللّهُ عَلَيْهِم مِّنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاء وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقًا
Resim---"Ve men yutiıllâhe ve’r- resûle fe ulâike meallezîne en’amellâhu aleyhim mine’n- nebiyyîne ve’s- sıddîkîne ve’ş- şuhedâi ve’s- sâlihîn (sâlihîne), ve hasune ulâike rafîkâ (rafîkan).: Ve kim, Allah'a ve Resûl'e itaat ederse, o taktirde işte onlar, Allah'ın kendilerine ni'met verdiği nebîlerle (peygamberlerle) ve sıddîklerle ve şehitlerle ve salihlerle beraberdirler. Ve işte onlar ne güzel arkadaştır.” (Nisâ 4/69)

Ki bu Sırat-ı Mustakî YOLu, tümm her FÂTİHâ OKUyup YAŞAyan MuhaMMedî Mü’minin DUÂsı ve Hakkıdır;

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Resim---"Bismillâhi’r- rahmâni’r- rahîm.: Rahmân ve rahîm olan Allah'ın ismi ile.” (Fâtiha 1/1)

الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Resim---“El hamdu lillâhi rabbi’l- âlemîn (âlemîne).: Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’adır.” (Fâtiha 1/2)

الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Resim---"Er rahmâni’r- rahîm (rahîmi).: Rahmân’dır, Rahîm’dir.” (Fâtiha 1/3)

مَلِكِ يَوْمِ الدِّينِ
Resim---"Mâliki yevmi’d- dîn (dîne).: Dîn gününün mâlikidir.” (Fâtiha 1/4)

Sadakattaki MuhaMmedî BİZ BİR-İZ BİLE-Liğimizin HüKMuLLAHıysa;

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَكُونُواْ مَعَ الصَّادِقِينَ
Resim---"Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe ve kûnû meas sâdikîn (sâdikîne).: Ey iman edenler, Allah'tan sakının/takva sahibi ve doğru (sadık)larla birlikte olun.” (Tevbe 9/119)

SADAKA, ALLAH’A SADAKATTİR.:

İnfak edilen Sadaka, Ezel Emânetine sadakatin göstergesidir ki, bu İmtihÂN Âlemindeki “Servet” o kişiye mülkiyet değil, emânettir. Sadaka ise, servet emânetine sadık kalanların amelidir ve sadaka imkânı olana kesin farzdır..

إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاء وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِمِينَ وَفِي سَبِيلِ اللّهِ وَابْنِ السَّبِيلِ فَرِيضَةً مِّنَ اللّهِ وَاللّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ

Resim---"İnnemâ’s- sadakâtu li’l- fukarâi ve’l- mesakîni ve’l- âmilîne aleyhâ ve’l- muellefeti kulûbuhum ve fî’r- rikâbi ve’l- gârimîne ve fî sebîlillâhi vebni’s- sebîl (vebni’s- sebîli), farîdaten minallâh (minallâhi), vallâhu alîmun hakîm (hakîmun).: Muhakkak ki; sadaka, Allah’tan bir farz olarak fakirler ve miskinler (yoksullar) ve memurlar (zekât toplayıcılar) içindir. Ve kalpleri (İslâm’a) ısındırılacak olanlara ve kölelere (harcamaya) ve borçlulara ve Allah yolunda (olanlara) ve yolculara aittir. Ve Allah, bilendir, hüküm sahibidir.” (Tevbe 9/60)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 13 Ara 2017, 22:53 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10881
Resim


128- Es Samedu celle celâluhu:


Resim

Resim

Es Samedu : Herşeyin/herkesin kendisine mutlak muhtaç olduğu, yöneldiği hâlde, kendisi ise, hiçbir kimseye ve hiçbir şeye asla muhtaç olmayan; kasdedilen, yönelilen, ihtiyaçları teminde itimâd edilen; yüksek, yüce ve yeterliliği mutlak olan ALLAHu zü’l- CELÂL..


Es Samed ismi lügat anlamında:
Samede : Sabit ve devâmlı olmak, kasdetmek, yönelmek.

Es Samed; yönelmek, sağlamlık, sertlik, seyyid, kapısına müracaat edilen efendi, şerefli zat, içinde boşluk, olmayan, eksik ve gediği olmayan, nüfuz edilemeyen, dâimi ve sabit olmakta galib gelen anlamlarına gelmektedir.

Es Samed; ihtiyaç ve istekleri sebebiyle her varlığın kendisine yöneldiği yüce zattır.
Samed; herkesin kendisine ihtiyaç duyduğu, kendisi ise kimseye ihtiyaç duymayandır.
Samed; her dileğin ve isteğin biricik merciidir.
Samed; ulular ulusudur.
Samed; kendisinden başka üstün varlık tasavvur edilemeyendir.
Samed; bütün isim ve sifâtlarında kemâl sahibidir.
Samed; eksiği ve kusuru olmayandır.
Samed; kendisine nüfuz edilemeyendir.

Samed; Kur’ânda kullara, peygamberlere ve Allah celle celâlihu’ya nisbet edilerek çokça geçer.
Samd-sumûd Kökünden bir şeye yönelmek.. İhtiyaçların giderilmesi için Tek ve Mutlak Olana yöneliş.. Ona yöneldi, ona niyetlendi..
Samed, içinde boşluk olmayan da demektir. Şişenin tıpasına "simâd" denilmesi de bu köktendir.
Sert olan, yumuşaklığı-gevşekliği olmayan şeye de, "musammed" denilir.
Samed , bütün ihtiyaçlar konusunda, kendisine yönelinilen, başvurulan efendi, büyük!.
Es Samed, ihtiyaçlarda mutlaka kendisine başvurulandır..

Es Samed : İhtiyaçların giderilmesi için her taaratığın mutlaka yönelmesi şart olan ve karşılıksız karşılayan Tek ve Mutlak Olan;
Fakriyyetten Münezzeh El Ganî celle celâlihu..
Acziyyetten Münezzeh El Kadîr celle celâlihu..
Zilletten Münezzeh El Azîzz celle celâlihu..
İlletten Münezzeh Ebedî ve Bâki Olan ALLAH celle celâlihu…

Es Samed, ALLAHu zü’L- CeLÂL’in Zâtı ve Sifâtları açısından Vâcibü'l-Vücûd olup, bu ikisinde değişmenin imkansız olması Selbî Sıfatlarına bir işârettir ve zâti isimlerindendir...

“Yarttıklarının özelliklerinden Münezzeh” anlamında Zâtî-Selbî İsim ve Sıfatlardan.
“İhtiyaçların giderilmesi için Tek ve Mutlak O’na yöneliş” bakımından ise Fiilî İsim ve Sıfatlardandır..

Es Samed celle celâlihu isminin;
El Alî celle celâlihu
El Bâkî celle celâlihu
El Kuddûs celle celâlihu
Es Selâm celle celâlihu
El Ganî celle celâlihu
El Muğnî celle celâlihu isimleriyle anlam tümlüğü vardır…

Es Samed ismi Kur’ÂN-ı Kerîm da İhlâs Sûresinde olmak üzere sadece bir defâ geçer..


قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ
Resim---"“Kul huvallâhu ehad (ehadun).: De ki: “O Allah, Bir’dir (Tek’tir).” (İhlâs 112/1)

اللَّهُ الصَّمَدُ
Resim---"“Allâhus- samed (samedu).: Allah Samed’dir (herşey O’na muhtaçtır, O, hiçbir şeye muhtaç değildir).” (İhlâs 112/2)

لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ
Resim---"“Lem yelid ve lem yûled.: O, doğurmadı ve doğurulmadı.” (İhlâs 112/3)

وَلَمْ يَكُن لَّهُ كُفُوًا أَحَدٌ
Resim---"“Ve lem yekun lehu kufuven ehad (ehadun).: Ve O’nun bir dengi olmadı (olamaz).” (İhlâs 112/4)

Allahu's- Samed (Allah Samed'dir) ifâdesi, varlıklar içinde, AlIah'dan başka "samed" olmamasını gerektirir.
Varlıklar âleminde, Allah Teâlâ'dan başka, bu şekilde bir varlık olmaması gerekir..


وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلاَّ عِندَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلاَّ بِقَدَرٍ مَّعْلُومٍ
Resim---""Ve in min şey’in illâ indenâ hazâinuhu ve mâ nunezziluhû illâ bi kaderin ma’lûm (ma’lûmin).: Hazinesi bizim yanımızda olmayan hiçbir şey yoktur. Malûm (bilinen) bir kaderi (takdir edilmiş miktarı) olmaksızın onu indirmeyiz.” (Hicr 15/21)

KÛN (es SAMED) => feyeKÛN (muhtaç KuLu)

Resim---Hadis-i Kudsîde, Allah celle celâlihu : “…Halbuki BEN, BİR ve TEKim, Samedim, ne evlâd sahibiyim ne deherhangi ebeveynden doğdum, kimse Benim dengim ve benzerim değildir.” buyurdu.
(Buharî, Tefsîr, 112/1-2)

Dâimmiyyet Dönüşününün MuhaMMedî SALLinde Es Samed celle celâlihu Sırrı ve Tecellîsi..
Es Samed Tecellîsine Mazhar olan Kul; Dünya, Din ve Âhiret İhtiyaçlarını ASL-AnA Kaynaktan almakta demektir.
Sınırlı, Sorumlu ve Zorunlu Hayatı, SORunsuz geçecek demektir..

Samed;ihtiyaçların, arzuların, isteklerin gerçekleş-mesi için, sıkıntıların, darlıkların, ızdırabların giderilmesi için kendisine yönelinen. Bu sebeple herkesin ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu, ama kendisi hiç kimseye muhtaç olmayan ALLAHu zü’L- CeLÂL hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, yarattığı bütün varlıkların ihtiyaçlarını, kendine yönelmesi halinde giderme kudretine sahip tek ve Mutlak Es SAMEDdir.

Tüm yaratıların en mükemmeli ve akıl sahibi olan insanoğlu da dahil;
Muhtaç, Mecbur,Me’mur ve Mahkumdurlar YARATANLarı Es SAMED ALLAH celle celâlihu’ya..
MuhaMmedî Mü’min kimse; her yerde, her zaman, her hâlde ve her nefeste Es Samed ALLAH celle celâlihu’ya yönelip, sığınıp, ulvî özellikler kazanıp ruhî ERginliğer Erer..


يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَنتُمُ الْفُقَرَاء إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ
Resim---""Yâ eyyuhân nâsu entumu’l- fukarâu ilâllâhi, vallâhu huve’l- ganiyyu’l- hamîd (hamîdu).: Ey insanlar! Sizler, Allah’a muhtaç fakirlersiniz. Ve Allah ki, O; Gani’dir (zengin, ihtiyacı olmayan), Hamîd’dir (hamdedilen).” (Fâtır 35/15)

هَاأَنتُمْ هَؤُلَاء تُدْعَوْنَ لِتُنفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَمِنكُم مَّن يَبْخَلُ وَمَن يَبْخَلْ فَإِنَّمَا يَبْخَلُ عَن نَّفْسِهِ وَاللَّهُ الْغَنِيُّ وَأَنتُمُ الْفُقَرَاء وَإِن تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْمًا غَيْرَكُمْ ثُمَّ لَا يَكُونُوا أَمْثَالَكُمْ
Resim---""Hâ entum hâulâi tud’avne li tunfikû fî sebîlillâh (sebîlillâhi), fe minkum men yebhalu, ve men yebhal fe innemâ yebhalu an nefsihî, vallâhu’l- ganiyyu ve entumu’l- fukarâu, ve in tetevellev yestebdi’l- kavmen gayrakum summe lâ yekûnû emsâlekum.: İşte siz böylesiniz. Allah yolunda infâk etmeye davet edilirsiniz, buna rağmen sizden bir kısmınız cimrilik yapar. Ve kim cimrilik yaparsa o taktirde sadece kendi nefsi için cimrilik yapar. Ve Allah Gani’dir (zengindir). Ve sizler fakirsiniz. Ve eğer siz (haktan) dönerseniz, (sizi) sizden başka bir kavimle değiştirir. Sonra onlar sizin gibi (cimri) olmazlar.” (MuhaMMed 47/38)

Hadis-i Şerîfelerinde Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in es Samed ALLAH celle celâlihu’ya yalvarı buyrukları çoktur;

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, bir gün mescide girmişti. Namazını bitirmek üzere iken teşehhütte Selâmdan önce şöyle duâ eden bir adam gördü: “Allahım! Ey Allah! Sen Birsin, Teksin, Samed olan, doğurmayan, doğurulmayan Sensin. Hiçbir eşi ve benzeri olmayansın. Senden günahlarımı bağışlamanı istiyorum. şüphesiz ki Sen çok bağışlayan ve çok acıyansın.”
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Bu adam üç kere bağışlandı” buyurdu.

(Ebû Davûd, Salat: 358; İbn Mâce, Duâ: 9 Nesai 1284)

Resim---“Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, bir adamın: “Allah‟ım! Şehâdet ederim ki, Sen kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan Allah‟sın! Doğurmayan, doğrulmayan, hiçbir eşi ve benzeri olmayan tek ve birsin! Herkesin kendisine muhtaç olduğu, ama kendisi hiçbir kimseye ihtiyaç duymayan Samed‟sin! Sen‟den istiyorum!” diye duâ ettiğini duydu ve şöyle buyurdu: “Canımı elinde bulunduran Allah‟a yemin olsun ki, bu adam Allah‟ın ism-i A‟zam‟ı ile duâ etmiştir. O isimle duâ edildiğinde Allah duâları kabul eder. Onunla istendiğinde Allah istekleri verir.”
(Ebu Davud 1493. Tirmizî 3475)

Resim---İbn Abbas (radiyallahu anhu)'ın rivâyet ettiği şu hadiste; İhlâs Sûresi nâzil olduğu zaman, sahabe: "Samed nedir?" dediler.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: "O, ihtiyaçlar hususunda kendisine başvurulan efendidir" buyurdu.

(Fahreddin Râzî, Tefsîrü'l-Kebîr)

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, bir adamın şöyle söylediğini işitti: "Allah'ım, şehâdet ettiğim şu hususlar sebebiyle senden talep ediyorum: Sen, kendisinden başka ilâh olmayan Allah'sın, Ahadsin-birsin, samedsin (hiçbir şeye ihtiyacın yok, her şey sana muhtaç), doğurmadın, doğmadın, bir eşin ve benzerin yoktur." Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular: "Nefsimi kudret dinde tutan Zat'a yemin olsun, bu kimse, Allah'tan İsm-i Azamı adına talebde bulundu. Şunu bilin ki, kim İsm-i Azamla duâ ederse Allah ona icâbet eder, kim onunla talepde bulunursa (Allah ona dilediğini mutlaka) verir." buyurdu.
(Büreyde radiyaallahu anhudan; Tirmizî, Da'avat 65, (3471); Ebu Davûd, Salât 358, (1493)

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir adamın: "Ey Allah'ım, Ahad-bir ve samed olan, doğurmayan ve doğurulmayan, eşi ve benzeri de olmayan Allah adıyla senden istiyorum. Günahlarımı mağfiret et, sen Gafûrsun, Rahîmsin!" dediğini işitmişti, hemen şunu söyledi: "O mağfiret edildi. O mağfiret edildi. O mağfiret edildi!" buyurdu.
(Mihcen İbnu'l-Edra radiyaallahu anhudan; Ebu Davûd, Salât 184, (985); Nesai, Sehv 57, (3, 52)

Es Samed olan ALLAHu zü’L- CeLÂL; Ezel Ebed Sonsuz ve Mutlak Hayyu’l- Kayyumdur. Sebebsiz- Öncesiz, Sonuçsuz-Sonrasız Mutlak Var Olandır.
Kâinâtta mevcud olan veya akıllarda tahayyül edilebilen her şeyi yok iken yaratmakta olandır.

Samedîyyette, ALLAHu zü’L- CeLÂL ‘in mutlak muhtaçsızlık ve mutlak ganîliği vardır;


فِيهِ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ مَّقَامُ إِبْرَاهِيمَ وَمَن دَخَلَهُ كَانَ آمِنًا وَلِلّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلاً وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ الله غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ
Resim---""Fîhi âyâtun beyyinâtun makâmu ibrâhîm (ibrâhîme), ve men dahalehu kâne âminâ (âminen), ve lillâhi alen nâsi hiccul beyti menistetâa ileyhi sebîlâ (sebîlen), ve men kefere fe innallâhe ganiyyun ani’l- âlemin (âlemîne).: Orada (Beytullah'da) açık beyyineler, Hz.İbrâhîm'in makamı vardır. Ve kim oraya girerse emin (emniyette) olur. Ona yol bulmaya (Hacc’a gitmeye) gücü yetenlere, Allah için o Beyt’in hac edilmesi, insanların üzerine (farz)dır. Ve kim inkâr ederse, artık muhakkak ki Allah, âlemlerden ganidir (hiçbir şeye muhtaç değildir).” (Âl-i İmrân 3/97)

وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلاَّ عِندَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلاَّ بِقَدَرٍ مَّعْلُومٍ
Resim---"“Ve in min şey’in illâ indenâ hazâinuhu ve mâ nunezziluhû illâ bi kaderin ma’lûm (ma’lûmin).: Hazinesi bizim yanımızda olmayan hiçbir şey yoktur. Malûm (bilinen) bir kaderi (takdir edilmiş miktarı) olmaksızın onu indirmeyiz.” (Hicr 15/21)

وَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Resim---""Ve lâ ted’u meallâhi ilâhen âhar (âhara), lâ ilâhe illâ huve, kullu şey’in hâlikun illâ vechehu, lehul hukmu ve ileyhi turceûn (turceûne).: Ve Allah ile beraber başka bir İlâh’a dua etme (ibadet etme). O’ndan başka İlâh yoktur. O’nun Zât’ı hariç herşey helâk olucudur. Hüküm O’nundur. Ve O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas 28/88)

كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ
Resim---""Kullu men aleyhâ fân (fânin).: Bütün kişiler (insanlar ve cinler) fanidir (yok olucudur).” (Rahmân 55/26)

وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ
Resim---""Ve yebkâ vechu rabbike zû’l- celâli ve’l- ikrâm (ikrâmi).: Ve celâl ve ikram sahibi Rabbinin Vechi (Zâtı) bâki kalacaktır.” (Rahmân 55/27)

Es Samed mânâsı hakkında; Lügat açısından ele alınacak esaslı iki ayrı anlam rivâyet edilmiştir:


Birincisi:
Hamd vezninde “samd” masdarından masmud-ı ileyh, yani maksadların doğrudan doğruya kendisine yöneldiği maksud anlamına olmasıdır. “Samede samdehu” deyimi bilinmektedir ki, dosdoğru, düpedüz, hiç sapmadan ona kasd ve teveccüh etti demektir. Bilindiği gibi, kasıdda bir noktaya doğrudan doğruya yönelme vardır. Bu anlamlara göre bir kavmin ulusuna yani yönetim ve ihtiyaçlarında kendisine başvurulan ve daha üstünü bulunmayan en büyüğüne “kavmin samedi” adı verilir. Ve mutlaka kadri yüce, şerefi yüksek, şanlı anlamına gelir ki, masmudun gerektirdiği mânâdır.

Lügat ehli arasında Samed, “İnsanların iş ve ihtiyaçlarının görülmesinde kendisine başvurduğu, yani doğrudan doğruya maksud ve matlub olarak kendisine müracaat ettiği ve sığındığı kimse ve daha üstü bulunmayan en büyük yetkili, efendi” demek olduğunda ihtilaf yoktur.
(Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ÂN Dili)

Samed, bütün ihtiyaçlar konusunda kendisine yönelinilen, başvurulan efendi, büyük mânâsınadır.
İbn Abbas radiyallahu anhu’ın rivâyet ettiği bir hadiste, sahabe Peygamberimize, “Samed nedir?” dediler. Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem de: “O, ihtiyaçlar hususunda kendisine başvurulan efendidir.” buyurdu.
(Fahreddin Râzî, Tefsîrü'l-Kebîr)

Samed kelimesinin lügat mânâsı, O’nun izni olmadan hiçbir işin hükme bağlanmadığı efendi demektir. ALLAHu zü’L- CeLÂL öyle bir efendidir ki, O’ndan başka hiçbir efendi yoktur. Uluhiyette bir tektir. Geriye kalan herkes O’nun kuludur. İhtiyaçlar yalnız ve yalnız O’ndan taleb olunur. Ve yalnız ve yalnız ihtiyaçları O yerine getirir. Her iş ancak ve ancak O’nun emri ile hükme bağlanır. Kimse O’nun yanında emir veremez.
(İbni Kesîr tefsiri)

İkincisi:
“Samed, içinde boşluk olmayan demektir.”
“O, zatında değişiklik kabul etmeyen, değişmesi mümkün olmayandır”
(Fahreddin Râzî, Tefsîrü'l-Kebîr)

“Cevfi, boşluğu olmayan, eksiksiz, gediksiz, deliksiz, nüfuz edilemez şeye denir ki, musmed gibidir. Buna lisanımızda som tabir olunur. Nitekim bizim lehçemizde “som, yekpare, salt, kavî, bütün, içi dolu” anlamına som altın, som gümüş, som abanoz, som pelesenk gibi tabirler kullanılır ki, bütün bunlarda karışık olmayan, kaplama bulunmayan, saf ve halis anlamları ifade edilmek istenir.”
(Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ÂN Dili)

“Buna dair Abdullah b. Büreyde (radiyallahu anhu)’dan rivayet edilen bir hadiste;
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Samed, içinde boşluğu olmayandır.” buyurmuştur. Hıristiyanlar Hz. İsa ile annesine ilahlık isnad etmişlerdi. Onları ret için Mâide suresi 5. ayette, “Her ikisi de yemek yerlerdi” buyurulmakla Allah’ın yeme ve içmeden münezzeh olduğuna tenbih vardır.”
“Ali b. Ebi. Talha, İbnü Abbas (radiyallahu anhu)’dan şöyle rivâyet etmiştir: “Samed, sûdedinde kâmil olan seyyid, şerefinde kâmil olan Şerîf, azametinde kâmil olan Azîm, hilminde kâmil olan Halîm, ilminde kâmil olan Alîm, hikmetinde kâmil olan Hakîm, velhâsıl şeref ve ululuk nevîlerinin hepsinde en mükemmel olandır.”
(Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ÂN Dili)



Resim


Yâ RABBenâ!. Ebede kadar uzanan nihayetsiz ihtiyaçlarımızı karşılayan ve korktuklarımızdan kurtaran fakat hiçbir şeye muhtaç olmayan mutlaklığına sahibi ancak SENsin!.
Yâ RABBenâ!. Umduklarımıza nâil eyle! Korktuklarımızdan emîn eyle!
Yâ RABBenâ!. Bizleri bütün korku ve ihtiyaçları için SANA yönelen kimselerden eyle!
Yâ RABBenâ!. Âyine-i Samed olan kalblerimizi SENin korku ve muhabbetinle doldur!
Yâ RABBenâ!. SENden gAYRı Mâsivâyı SENin rızan ve muhabbetin için terk edenlerden eyle!
Âmin!. Yâ Muîn ALLAH celle celâlihu!.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 363 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1 ... 11, 12, 13, 14, 15  Sonraki

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 5 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye