Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 12 Ara 2018, 11:51

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 13 mesaj ] 
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 13 Tem 2016, 12:08 
Çevrimiçi
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 3707
Bu konuyu facebook'ta paylan!
Resim

Uydurma(Mevzu) Hadisleri Tanıma Yolları-İbni Kayyım

Uydurma Hadis Üzerine

1. Mevzu' (Uydurma) Kelimesinin Sözlük Ve Terim Anlamı:

Hadis Usûlü kitapları, uydurma (mevzu) hadisin izahına çoğunlukla "Mevzu"' kelimesini, sözlük ve terim bakımından tanıtarak başlarlar.
Hadisçilerin ıstılahında, Hz. Peygamber (s.a.v)'in ağzından uydurulan ve iftira edilerek ona nisbet edilen söz mânasında mecazî olarak kullanılan "Mevzu"' ifadesi, Muhtelak" (icat edilmiş) ve "Masnû uydurulmuş" kelimeleriyle izah edilmektedir.
Ashâb-ı Kirama ve daha sonraki kimselere aitmiş gibi gösterilen birtakım sözler de "mevzu" kelimesinin kapsamına girmektedir.
Yalnız mevzu kelimesi, mutlak olarak kullanıldığı zaman Hz. Peygamber (s.a.v) adına uydurulan sözleri ifâde etmektedir.
Başkaları hakkında uydurulmuş sözler için de çoğu zaman "bu falan adına uydurulmuş" ifâdesi kullanılmaktadır.
Hadis çeşitleri arasında, mevzu hadîsin, müstakil bir yeri olup olmadığı da söz konusu edilmiştir. İbnu's-Salâh (ö. 643/ 1245), onun, "zayıf hadislerin en fenası" olduğunu söylemiş, daha sonraki hadisçiler de bunu aşağı yukarı benimsemişlerdir. Yalnız San'ânî (ö. 1182/1768), Hz. Peygamber (s.a.v)'in hadisleriyle hiçbir ilgisi bulunmayan uydurma hadis hakkında böyle bir ifade kullanılmasını yadırgamış ve onu zayıf hadislerin en fenası sayabilmek için en azından ikisi arasında bir münasebet bulmak gerekeceğini söylemiştir.
Bu husustaki açıklamasıyla meseleyi açıklığa kavuşturan Safevî (ö,18/1512)'de diyor ki:
"Uydurma sözleri hadis sananların yanlış kanaatlerine bakarak onlara hadîs" denmiştir veya sözlük mânasına itibar edilmiştir. Diğer taraftan mevzu hadislerin zayıf hadisin bölümlerinden sayılması da böyledir; yoksa bu uydurmaların söz olarak hiçbir değeri yoktur."
Usûl-u hadis kitabı yazan birçok müellifin temas etmemesine, rağmen, bazıları mevzu hadîs ile zayıf hadîs arasında bir de "matrûh hadis" adıyla yeni bir çeşit daha kabul etmişlerdir. Böylece hadis diye uydurulmuş sözlerin son derece seviyesiz olup, Peygamber sözüyle hiçbir ilgisi bulunmadığı iyice gösterilmek istenmiştir. [6]

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 14 Tem 2016, 15:32 
Çevrimiçi
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 3707
Resim

2. Hadis Uydurma Hareketi Ve Sebepleri:

Hadis uydurma işinin ne zaman başladığı meselesi, hadis ilmiyle meşgul olan bâzı âlimler arasında ihtilâf konusu olmuştur. Bu husustaki görüşler şunlardır:

1-) Uydurma Hadis Hareketinin, Hz. Peygamber (s.a.v) Zamanında Başladığı Görüşü:

Hz. Peygamber (s.a.v) henüz hayatta iken, Medine civarındaki bir kabile halkını, Rasûlullah tarafından tâyin edilmiş bir memur olduğunu söyleyerek aldatmak isteyen şahsın durumunu ele alan ve hadîs uydurma faaliyetinin bu suretle başlamış olduğunu söyleyen İbn Hazm (ö. 456/1063), Ahmed Emin (ö. 1374/ 1954), Sıddiki, Ebu Zchv ve Edlebî gibi müellifler vardır. [7]
Bu görüşte olan kimseler, "men kezebe" hadisini kendilerine dayanak almakta ve bunun, -hadisin bazı geliş yollarında da geçtiği üzere Resululah (s.a.v) zamanında uydurulan hadis sebebiyle söylendiğini ileri sürmektedirler. [8]

2-) Hadis Uydurma Faaliyetinin Çok Sonraları Başladığı Görüşü:

a-) Hz. Osman'ın Hilafetinin İkinci Döneminde Başladığı Görüşü:
Ekrem Ziya el-Umerî, uydurma hadis faaliyetlerinin, Hz. Osman'ın hilafetinin ikinci döneminde 29/650-35/655 yılları arasında başladığını söylemektedir. Çünkü bu dönemde büyük karışıklıklar meydana gelmiş, fitne alevlenmiş, insanların bir kısmı Hz. Osman'a karşı cephe almıştır.
el-Umerî, Hz. Osman'ın bu döneminde hadis uydurulduğuna dair rivayetler olduğunu belirtmiştir.

b-) Hadis Uydurma Faaliyetinin H. 40/660'da Başladığı Görüşü:
Bazı alimler, hadis uydurma faaliyetinin başlangıcı olarak h. 40/660'ı göstermişlerdir.
Örneğin, Accâc el-Hatîb, fitnelerle ilgili genel bilgileri arz ettikten sonra, hadis uydurma faaliyetinin ilk asrın ilk yarısından bir müddet önce başladığını belirtirken, Sıbâî ise sünnetin safiyetini koruduğu dönemin son bulduğu ve uydurma hadis faaliyetlerinin başladığı yılın h. 40/660 olduğuna işaret etmiştir. A'zamî'de, uydurma hadis faaliyetinin daha ziyade h. 40/660'lı yıllarda başladığını söyler. Ebu Guddede, hadis uydurma faaliyetinin başlangıcını h. 40/660 yılı olarak gösterir ve uydurma hadis faaliyetinin Hz. Osman'ın şehadetiyle ortaya çıkan fitneden zuhur ettiğini belirtir. Ebu Şehbe'de, hadis uydurma faaliyetinin h. 40/660 yılı civarında başladığını belirtir.
Görüldüğü üzere h. 40/660 yılını başlangıç olarak verenlerin bir kısmı, kesin olarak bu tarihten itibaren başladığını söylerken, bir kısmı da Hz. Osman dönemindeki fitne devrinde çok az hadis uydurulduğunu ancak işin asıl boyutunun h. 40/660'da arttığını ifade ederler.

c-) Hadis Uydurma Faaliyetinin H. 41/661'da Başladığı Görüşü:
Ebu Zehv'in, hadis uydurma faaliyetinin Resulullah (s.a.v) zamanında belirtmesinin yanı sıra Hz. Osman zamanında İbn Sebe taraftarlarınca hadis uydurulduğunu ve bunların fitne ateşini yaktığını, halifenin katline karar varan karışıklıklara neden olduğunu belirtir. Daha sonra Hz. Ali'nin hilafeti ele aldığını, onunla Muaviye arasında olanların çoğunu, insanların Şiî, Haricî ve bunların dışında kalan cumhur şeklinde gruplara ayrıldıklarını belirtir.
İşte bu noktada Resulullah (s.a.v) adına yalan uydurma olayının net olarak ortaya çıktığını belirterek h. 41/661 yılını uydurma rivayetin başlangıcı olarak kabul ettiklerini söyler. Bunun ise hadis uydurmanın açıkça ortaya çıktığı tarih olduğunu belirtir.

d-) Hadis Uydurma Faaliyetinin Birinci Asrın Son Üçte Birlik Döneminde Başladığı Görüşü:
Hadis uydurma faaliyetinin ne zaman başladığını genişçe işleyen Fellâte, bunun, birinci asrın son üçte birlik diliminde yani h. 66/685'den sonra başladığını ve delillerin, bu faaliyetin bu dönemde ortaya çıktığını gösterdiğini söyler. Bundan önceki karışıklıkların ise yalan hadis uydurma döneminin bir çeşit "hazırlık şaması" olduğunu belirtip bu karışıklıkları şu şekilde sıralar:
1. Ashabın tenkit edilmeye başlanması.
2. Bazılarının, halkı, imamlara ve halifelere karşı kışkırtması.
3. Hz. Osman ile Hz. Ali'nin şehid edilmesi.
4. Müslümanların gruplara bölünmesi.
5. Bazı insanların, kabul ettikleri görüşlere ilgi gösterilmesi için sahabe adını kullanarak yalanlar uydurması..

Sonuç olarak; eldeki bilgilere baktığımızda, bazılarınca h. 40/660-41/661 yılları hadis uydurma faaliyetinin başlangıcı olarak kabul edilmesine rağmen, h. 34/654/-35/655 tarihleri bizlere daha ma'kul gelmektedir. Çünkü bu tarihler, fitnenin patlak verdiği yıllardır. Fitnenin hazırlık safhası diyebileceğimiz Hz. Osman'ın hilafetinin ikinci döneminde, özellikle İbn Sebe'nin hadis uydurma faaliyetlerinde bulunduğu söylenebilir.
Ancak, onun hadis uydurma faaliyetini insanların Mısır'dan Medine'ye yürümesi dönemine yakın bir zamana hasretmek makul olacaktır. Zira bu zatin hadis uydurmaya daha baştan başladığı kabul edilecek olursa, fazla karışıklıkların olmadığı Hz. Osman'ın hilafetinin ikinci diliminin (29-35 yılları) ilk yıllarında böyle bir şeye tevessül etmesi durumunda bunun ashaba intikal edeceği, çeşitli bölgelere dağılmış sahâbîlerin onu engelleyeceği aşikardır. Bu sebeple karışıklıkların arttığı son yıllar hadis uydurmaya daha münasip görünmektedir.
Kaynaklar onun faaliyetlerini hızlandırmasını ve insanların etrafında toplanmasını Mısır'a gittiği dönem olarak gösterirler, çünkü daha önce dolaştığı bölgelerde başarılı olamamıştı. Mısır'a yerleşmesi ise Hz. Osman'ın hilafetinin son yıllarına tekabül etmektedir. Mısır'daki insanları birden Hz. Osman'a karşı ayaklandıramayacağı da düşünülürse, bunu son iki yıla tahsis etmek en uygunu gözükmektedir.
San'a'lı bir yahudi olan Abdullah b. Sebe'nin bu dönemde hadis uydurduğunu gösteren en güzel delil; Hz. Ali'nin, Rasûlullah tarafından vasî ilan edildiğini iddia etmesidir. Taberî'nin (ö. 310/922) verdiği bilgiye göre; bu zat, Hz. Osman zamanında zahiren Müslüman olmuş, daha sonra İslam beldelerinde dolaşarak inananları ifsad etmeye gayret etmiştir. İlk önce Hicaz, Basra, Küfe, Şam bölgelerinde dolaşmış, Şam'daki fesadlarında başarılı olamayıp buradan kovulunca Mısır'a yerleşmiştir. Burada, Hz. Peygamberin dünyaya dönmeye Hz. İsa'dan daha layık olduğunu yaymışır. İnsanlar ona inanmışlar ve yaydığı görüşleri sağda solda konuşmaya başlamışlardır. Bunun ardından, Hz. Ali'nin Rasûlullah tarafından vasî tayin edildiğini yaymıştır.
Ardından da Hz. Osman'ın hilafeti gasp ettiğini ortaya atmış ve halkı Hz. Osman'a ve valilerine karşı kışkırtmıştır. Bu olayların olduğu tarih h. 34-35'tir. Hz. Peygamberin geri döneceği inancını ve Hz. Ali'nin Rasûlullah tarafından vasî ilan edildiği yalanını ortaya atan İbn Sebe'nin bu dönemde hadis uydurduğu anlaşılmaktadır.
Kaynaklarda İbn Sebe'nin bu faaliyetlerine 35'den sonra, Hz. Ali döneminde de devam ettiği zikredilmektedir: Hz. Ali minberde iken Museyyeb b. Necbe, İbn Sebe'yi yaka paça halifenin huzuruna getirir. Hz. Ali ne yaptığını sorunca, "Allah ve Rasûlü adına yalan söylüyor" cevabını verir.
İbn Şîrîn (ö. 110/728)'in yukarıda zikredilen "önceleri isnad sormuyorlardı, ne zaman ki (Hz. Osman'ın katliyle neticelenen) fitne zuhur etti, bize ravilerinizin isimlerini söyleyin' demeye başladılar. Böylece ehl-i sünnet olanlara bakılıp hadisleri alınır, ehl-i bidat olanlara bakılıp hadisleri alınmaz oldu" sözü, o dönemde hadis uydurma işinin ortaya çıktığını, uydurma faaliyetinde bulunulduğunu, bunun da insanları hadis alırken temkinli davranmaya mecbur ettiğini göstermektedir. Ayrıca yine yukanda geçen, İbn Abbas'ın, "insanlar ne zaman ki hırçın develerle uysal develere binmeye başladı, sadece tanıdığımız kimselerden hadis alır olduk" sözü de, aynı endişe ile söylenmiş bir serzeniştir.
İbn Sebe? yanında hadis uydurma faaliyetinin h. 40'a varmadan başladığını gösteren başka deliller de vardır:
Hz. Ali'nin Siffîh savaşında (36/657) söylediği söz bunlardan birisidir:
"Allah belalarını versin! Güzelim topluluğu karaladılar, Rasûlullah'ın (sav.) o güzelim hadislerini ifsad ettiler."
Ayrıca gerek Hz. Ali'yi ve gerekse Hz. Muâviye'yi desteklemek için uydurulan hadislerin en azından bir kısmının, Sıffîn savaşının ardından ortaya çıkmış olabileceği de ihtimal dışı tutulmamalıdır.
Yine tâbiûnun büyüklerinden Ribî b. Hirâş'ın (ö. 101/719), Hz. Ali'nin hutbesinde, Rasûlullah'ın kendisi adına yalan uydurulmasından men eden hadisi naklettiğini söylemesi, uydurma faaliyetinin o hengâmeli dönemde var olduğunu göstermektedir..

Sonuç olarak, uydurma faaliyetinin h. 34-35 yıllarında başladığını söyleyebiliriz. [9]
Ayrıca genel olarak hadis uydurulma faaliyetinin Hz. Peygamber (s.a.v)'den sonra başladığını eden bu kimselerin; Hz. Peygamber zamanında hadis uydurulmaya başlandığını kabul ettikleri takdirde, sahabîlerin töhmet altnda bırakılmış olacağı endişesini taşıdıkları dikkati çekmektedir. [10]

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 29 Ağu 2016, 11:31 
Çevrimiçi
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 3707
Resim

3. Hadîs Uydurmanın Sebepleri:
Kim olursa olsun hadis uyduranları bu kötü işi yapmaya sevkeden bazı sebepler vardır. Bunlara "esbâbu'l-vaz'" denir. Hadis uydurma sebeplerinin belli başlıları şunlardır:
1. İslâm Düşmanlığı:
Hz. Peygamber (s.a.v)'in Medine'ye hicretinden sonra kurulan İslâm Devleti kısa bir zamanda çok güçlenmişti. Bu devlet onun vefatı üzerinden çok geçmeden bulun Arabistanı kapladığı gibi İran ve Horasan içlerine kadar yayıldı. Yıkılan imparatorluklar, devrilen saltanatlar, bozulan menfaatlar kısa bîr süre sonra İslâm düşmanlığına döndü. Öte yandan İslamiyeti yıkamayanlar, kuvvetlenmesine engel olamadıkları gibi onu içinden yıkmak için inanç esaslarına fesad sokmak; böylece, İslâm birliğini parçalamak yoluna gittiler. Çoğu müslüman olmuş gibi görünerek bir çok yabana fikir ve hurafeleri hadis kılığında İslâm Dini'ne soktular.
2. Fırka, Mezhep, Kabile, Dil Yada Beldeyi Veya Mezhep İmamlarını Savunma İsteği:
Hz. Osman'ın şehid edilmesinden sonra ortaya çıkan çeşitli fırkalar, fikirlerin yayabilmek için iki kaynağa başvurdular:
Kur'ân-ı Kerim ve hadisler... Yaptıkları iş şöyleydi:
Kur'ân-ı Kerim'i kendi fikirleri doğrultusunda te'vil etmek; görüşlerini destekleyen hadisleri yaymak; görüşlerine uymayan hadisleri zoraki te'vil etmek; Nihayet fikirlerine uygun hadis yoksa uydurmak... Tevbe etmiş bir ihtiyar haricinin şu sözü bunu gösterir:
"Dininizi kimlerden aldığınıza dikkat edin, çünkü biz bir şey istedik mi onu hadis şekline koyuverirdik. [11]
3. İslâm Dini'ne Hizmet Etme Arzusu:
Müslümanları iyiye, doğruya, güzele yöneltmek; kötülüklerden uzaklaştırmak, böylece güya İslâm'a hizmet etmiş olmak için binlerce hadis uydurulmuştur. Amellerin faziletlerine, Kur'ân okumaya, nafile ibadete teşvik maksadıyla uydurulan sözler bu konuda tipik örnekler verir. Bir tanesini görmek yeterli bilgi verecektir.
"Her kim pazartesi günü dört rekat namaz kılar ve her rekatta Fatiha, Ayetu'l kursî, Kul huvallahu ahad, Kul e'ûzu bi'rabbi'l felak, kul e'ûzu bi'rabbi'n-nâs'ı birer defa okur; selam verdiğinde on defa istiğfar eder; on defa da salavât getirirse, bütün günahları affolunur. Allah Te'âlâ ona Cennette beyaz inciden yapılmış on odalı bir köşk verir. Her odanın uzunluğu ve genişliği üçer bin arşındır. Birinci oda beyaz gümüşten, ikincisi altından, üçüncüsü inciden, dördüncüsü zümrütten, beşincisi zebercetten, altıncısı iri incilerden, yedincisi parlayan bîr nurdandır. Odaların kapıları amberden yapılmış olup her kapının önünde zaferandan bin tane örtü vardır. Her odada kâfurdan yapılmış bir karyola: her karyolanın üzerinde bin yatak vardır."
Bu maksatla hadis uyduranlar, gariptir ki, Müslümanlara hizmet ettikleri inanç içindeydiler. Böyleleri yaptıkları işi mazur göstermek için de. Hz. Peygamber aleyhine, ona isnad ederek yalan uydurduklarını değil, lehine yalan söylediklerini iddia ediyorlardı.
4. Şahsî Menfaat Kaygısı:
Vaizlerin cami ve mesddlerde yaptıkları va'zları daha tesirli bir hale getirmek için baş vurdukları yollardan birisi halkı heyecanlandıracak hadisler uydurmaktır. Böyleleri halka hitaplarında onların dini duygularını ve heyecanlarını kabartarak dine karşı ilgilerini artırmak gayesi güderler. İçlerinde bu yolla meşhur olup şöhret ve servet elde etmek peşinde olanlar da vardır. Bunlara, kıssacı anlamında "kassâs" denilir. Çoğulu, kussas gelir. Kıssacı va'izlerden birinin meşhur iki muhaddis, Ahmed b. Hanbel ve Yahya b. Ma'in ile olan macerası bu konuda önemli bir misal teşkil eder, Özellikle halkın dinî duygularını istismar ederek dünyalık elde etmek uğruna hadis uyduranların halini çok güzel belirten meşhur olay Kussas başlığı altında nakledilmiştir.


Kussâs
Anlatmak, haber vermek, bir haberi birine ulaştırmak, bir haber veya sözü bildirmek manalarında kassa kök fiilinden alınma bir tabirdir. Va'iz manasına kas ile aynı manada mübalağa sîgası ile gelen kassâs'ın çoğuludur.
Hadis ilminde kussâs, halkın gözüne görmek için va'zlarında uydurma kıssalar anlatan kıssacılarla hadis uyduran veya va'zlarınmda uydurma hadisler işleyen va'izlere denir.
Bilindiği gibi İslâm Tarihinde ilk ihtilaflar Hz. Osman devrinde başlamıştır. Üçüncü Halife'nin şehit edilmesi üzerine İslam toplumu parçalanmıştır. Devam eden olay lar üzerine siyasî ve itikadı fırkalar zuhur etmiştir. Bu fırkaların her biri kendi görüşlerine uygun hadisler uydurmaktan çekinmemişlerdir.
Kıssacı va'izlerin cami ve mescidlerde heyecanlı va'zlar vererek halkı coşturup meşhur olmak ve dünyalık elde etmek arzulan daha doğrusu hırslan hadis uydurmanın önemli sebepleri arasındadır. Denilebilir ki, hadis uydurmacılığı siyasî ihtilaflar üzerine başlamış, kussas vasıtasiyle yayılmıştır. Umumiyetle ilimden nasibi olmayan, cerbezeli konuşmaktan başka elinde sermayesi bulunmayan kussâs taifesi ezberledikleri bir iki isnada akıllarına esen sözleri ekleyerek kürsülerden halka ulaştırmışlardır. Böylece kussâs, uydurma hadislerin en önemli yayılma vasıtası haline gelmiştir.
Kussasın halk üzerinde büyük tesiri olmuştur. Aslında cahil halk her kürsüye çıkanı İslâmiyeti iyi bilen âlim biri sanmıştır. Hele güzel konuşan biri ise halka göre gerçek âlim odur. Şu iki hadise bunu gösterir:
Bağdad mescidlerinden birinde Zur'a isminde bir kas (kıssacı va'iz) vardı. İmam-ı A'zam'ın anası bir gün oğlundan bir mesele hakkında fetva ister. Ebu Hanîfe fetvayı verirse de anası kabul etmez ve“ben vaiz Zur'anın sözünden başkasını kabul etmem” der. Bunun üzerine İmam-ı A'zam anasını Zur'aya götürür ve “Bu der; benim anamdır. Şu mesele hakkında fetva istiyor. Zur'a “Sen benden daha âlimsin; fıkhı çok daha iyi bilirsin. İstediği fetvayı sen ver” deyince İmam-ı Azam “Ben şöyle şöyle fetva verdim” diyerek mesele hakkındaki görüşünü söyler. Zur'a: “Mesele Ebu Hanîfe'nin dediği gibidir” demesi üzerine kadın razı olur ve oradan uzaklaşır.”
Meşhur âlimlerden eş-Şa'bi bir gün namaz kılmak için bir mescide gider. Yanında etrafını halkın çevirdiği uzun sakallı birisi vardır. “Haddesenâ fulân, an fulan” diyerek Hz. peygambere ulaşan bir isnadla şöyle bir hadis rivayet etmektedir: “Allah Teâlâ iki tane sûr yaratmıştır. Her ikisi de helak olma ve kıyam nefhası olmak üzere ikişer kere üflenecektir.” Namazı hafif kılmakta olduğundan eş-Şa'bî ihtiyarın bu rivayeti üzerine kendini tutamayıp “Ya Şeyh der; Allah'tan kork. Yalan yanlış şeyler rivayet etme. Allah iki değil bir sûr yaratmıştır. O sur iki kere üflenecektir. Birisinde mevcudat bayılacak, ikincisinde ayağa kalkacaktır.” Bunun üzerine ihtiyar
“Utanmaz adam! Bu hadisi bana fulanca rivayet etti. Sen de kalkmış bana itiraz ediyorsun” diyerek pabucunu kaptığı gibi eş-Şa'bî'nin üzerine yürür. Halk da ihtiyarla birlik olup onu döğmeye başlarlar. eş-Şa'bî, Allah'ın otuz tane sur yattığına yemin ederek halkın elinden kendisini zor kurtarır!
Kussâs halkın gözüne girmek için pek cok yollar denemişlerdir. Belki de kendi uydurmaları olan mevzu hadisleri, meşhur imamlardan rivayet etmiş gibi göstermeleri bu cümledendir. Buna dair pek çok misal vardır, ikisini kaydedelim. Meşhur muhaddislerden Ahmed b. Hanbel ile Yahya b. Ma'în bir gün Bağdat'ta Rusâfe mescidine giderler. Namazdan so a kürsüye çıkan kussâs'dan biri “Haddesenâ Ahmed b. Hanbel ve Yahya b. Maîn, kala, haddesenâ Abdurrezzak, an Ma’mer, an Katâde, an Enes kale, kale Resûlullah (s.a.s) diye Hz. Peygamber (s.a.s)'e kadar ulaşan bir isnadla onun “Kim lâilâhe illallah derse Allah, her kelimesinden gagası altından, tüyü mercandan bir kuş yaratır...” dediğini söyleyerek yirmi sayfa kadar tutan uzun bir hadis uydurur. Ahmed b. Hanbel ile Yahya b. Ma'în, hayretler içinde kalarak adlarının karıştığı böyle bir hadisi rivayet etmediklerini birbirlerine söylemek lüzumunu duyarlar. Şaşkınlıkları geçtikten so a Yahya b. Ma'în cemaatın verdiği bahşişleri toplamakta olan kıssacıyı yanlarına çağırır. Yeni bir dünyalık ümidi ile onların yanına gelen sözde vaize
“Bu hadisi sana kim rivayet etti?” diye sorar. O da
“Ahmed b. Hanbel ve Yahya b. Ma'în rivayet etti” cevabını verir. Yahya sözüne devamla
“Yahya b. Ma'în benim; Ahmed b. Hanbel de budur. Ömrümüzde Hz. Peygamber'in hadisi olarak böyle bir söz işitmiş değiliz. Eğer sana muhakkak yalan uydurmak lazımsa bizden başkasının adına uydur” diyerek azarlayınca kıssacı şu karşılığı verir
“Çoktan beri Yahya b. Ma'în'in ahmağın biri olduğunu işitirdim. Doğru olduğunu Şimdi anladım. Yahu, dünyada sizden başka Yahya b. Ma'în ve Ahmed b. Hanbel yok mu? Ben adları Yahya b. Ma'în ve Ahmed b. Hanbel olan onyedi kişiden hadis yazmışımıdır!” Ahmed b. Hanbel adamdaki utanmazlığa şaşırır kalır. Ellerle yüzünü kapamak zorunda kalarak
“Bırak şunu gitsin” der. Kıssacı da onlarla alay eder bir eda ile uzaklaşır.
Ebu Hatim İbn Hibbân el-Bustî anlatır: Rakka ile Harran arasında (küçük bir kasaba olan) Bacûrvan'a girdim. Namaz vakti mescide gittim. Namaz bitince önümüzde bir genç kalktı ve “Haddesenâ Ebû Hanîfe, haddesena'l-Velîd, haddesenâ Şu'be, an Katâde, an Enes kale, kale Resûlullah (s.a.s)” isnadıyla Hz. Peygamberin “Müslümanın bir hacetini görene Allah şunu şunu verir” dediğini rivayet etti. Rivayetini bitirince yanıma çağırdım ve
“Sen Ebu Hanîfeyi hiç gördün mü?” diye sordum
“Hayır görmedim” cevabını verdi.
“Görmediğin halde ondan nasıl rivayette bulunabiliyorsun?” dedim. Bana şunları söyledi
“Bizimle münakaşa etmek mürüvvetin azlığındandır. Bir tek bu isnadı biliyorum. Ne zaman bir hadis duysam onu bu isnada ekliyorum.”kussâs hadis İlmine telafisi imkânsız büyük zararlar vermişlerdir. Hadis alimlerinin ittifakla belirttiklerine göre hadise fesad kussâs yoluyla girmiştir. Gerçekten bu taife taraftar toplamak, bazı fikirleri yaymak, kimsenin bilmediği hadisleri bilir görünmek gibi sebeplerle hadis uydurmuşlardır. Bunun yanısıra anlatmak istediklerini yerine göre hadis olarak anlatmışlardır. İşleyecekleri konuyu en iyi şekilde anlatan nakilleri sahih olup olmadığına bakmadan yerine göre rivayet ettikleri, yerine göre anlattıklarından yüzlerce hadis olmayan sözün müslümanlar arasında yayılmasına sebep olmuşlardır.
Hadis uyduran, uydurma hadisleri kürsülerde büyük bir şevk ve heyecanla anlatan kussâs, hadisleri birbirine karıştırmak, hadis metinlerine ilaveler yapmak suretiyle de Hadis İlmine büyük zararlar vermişlerdir, nitekim meşhur muhaddis Şu'be, kussasm, bir kanş hadisi bir arşın yaptıklarını söylemiştir: Ebu'l-Velid et-Tayâlisi anlatır: Şu'be'nin yanında idim. Derken yanıma bir genç geldi, bir hadis sordu. Şube
“Sen Kasımsın?” diye sordu. Genç,
“Evet” diye cevap verince
“Defol git; çünkü biz kussâsa hadis rivayet etmeyiz” diyerek onu koğdu. Genç adam gidince ben neden böyle yaptığını sordum.
“Hadisi bizden bir karış alıyorlar; bir arşın haline getiriyorlar” cevabını verdi.
Kussasın Hadis ilmine verdikleri zararlardan birisi de gaflet yüzünden bir takım saçma sözleri ve felsefî fikir kırıntılarını halka hadis olarak takdim etmeleridir. Bu yolla nice eski hakimlerin sözleri, halk arasında hadis olarak kabul edilmiş; Hz. Peygamberin sözü sayılmıştır.
Bununla birlikte kussas, va'zlarında asılsız hikâyeler anlatmak, mevzu hadisleri işleyerek İslâm'ın aslında olmayan hurafeleri gerçek gibi vermek suretiyle islamî değer ölçülerini saptırmışlardır. Böylece İslamiyet'e büyük zarar vermişlerdir. İçlerinden öyleleri çıkmıştır ki “salâtul husemâ (hasım namazı) gibi bir namazdan söz etmiş; bu namazı kılanların kendilerine yapılacak haksızlıklardan ve zulümden emin olacaklarını, düşmanlarının şerrinden zarar görmeyeceklerini söylemişlerdir. Bunun gibi halkı teşvik etmek için basit bir nafile ibadete büyük sevaplar va'd eden, aksine menhiyyattan korkutmak üzere önemsiz bir günahdan dolayı büyük azap görüleceğini bildiren hadisler uydurmuşlardır. Haliyle uzun yıllar ibadetle elde edilecek sevabı iki rekatlık nafile namazla alacağına inanları yanlış yöne sevk etmişlerdir. Şüphesiz nafile ibadetlerin fazileti inkâr edilemez. Ne var ki, kussâsın bol keseden sevap dağıtarak Islamî değer ölçülerini çarpıttıkları kuşkusuzdur.
Hadis İlmine ve dolayısıyla İslamiyete önemli ölçüde zararları dokunmuş olan kussas, cerh ve ta'dil âlimleri tarafından umumiyetle münkerât rivayetiyle cerh edilmişlerdir. Rivayetleri merdud itibar edilmiştir. Söz gelişi meşhur vaiz Yezîd er-Rakâşî hakkında Ahmed b. Hanbel “hadisleri münkerdir” demiştir. Yahya b. Ma'în'e göre Yezid'in hadisleri zayıftır. Şube “zina etmeyi Yezîd'in hadislerini yazmaktan ehven” sayar. 584İbn Hibbân'a göre Yezid “el-Hasenu'l-Basrî'nin sözlerini Enes-Hz. Peygamber isnadıyla rivayet edilmiş hadisler haline getirir. Rivayetleri arasında Enes ve başkalarının hadisi olmayan sözler çoğalınca hadisleriyle ihticâc batıl sayılmıştır. Taaccüp için olmadıkça ondan rivayet helâl değildir.”
Yine meşhur vaizlerden Salih el-Murrî hakkında da Ahmed b. Hanbel, “kıssacıdır. Hadis ehli değildir. Esasen hadisi hiç bilmez” demiştir. 586Muhammed İbnu'l-Hasen isimli vaiz için söylenenler de aynı mahiyettedir: “Daha çok kıssacı idi. Hadisde yalan söylerdi”
Kussas hakkında müstakil kitaplar yazılmıştır. Belli başlıları şunlardır:
1. Ahbâru'l-Kussas; en-Nakkaş
2. Kitabu'l-Kussâs ve'1-Müzekkirîn: İbnu'l-Cevzî.
3. el-Bâ'is ale'l-Halâs min Havâdisi'l-Kussâs: el-Irâki.
4. Tahziru'l-Havâs min Ekâzîbi'l-Kussâs: es-Suyûtî.


5. Halîfe ve Emirlere Yaklaşmak Arzusu:
Kendisine bir çıkar sağlamak ümidiyle meşhur veya zengin adamlara yaklaşan onların arzularına göre hareket edenler her devirde bulunur. Hadis uydurmaya başlanmasından itibaren müslümanlar arasında da böyleleri çıkmıştır. Halife veya emirlerin heveslerine göre fetva verenler, gerektiğinde hadis uydurmaktan çekinmemişlerdir. Bu konuda Gıyâs b. İbrahim'in sahtekârlığı çok meşhurdur. Gıyâs bir gün Halife Mehdînin yanına girer. Onun güvercin yarıştırdığını görünce, hemen Hz. Peygamber?e kadar ulaşan bir sened söyler ve arkasından Peygamberimizin "Ok, deve, at ve kuş yarışlarından başkası için ödül alması helâl olmaz" dediğini rivayet eder. Mehdî, Gıyâs'a hemen on bin dirhem verir, fakat hadisin aslında olmayan "kuş" kısmını uydurduğunu anlayınca "Senin şu kafan yok mu? O bir yalancı kafasıdır!" diyerek huzurundan kovar. Hadis uydurmaya sebep oldukları için de güvercinleri kestirir.
İslâm Tarihi'nin ilk devirlerinde başlayan hadis uydurma hareketi muhaddisleri hadis uyduranlarla mücadele etmek zorunda bırakmıştır. Kasten yahut bilmede yada iyilik yapıyorum düşüncesiyle uydurma söyleri hadis diye yayanlara karşı ciddî bir mücadele verilmiştir. Bu mücadele aynı zamanda Hz. Peygamber'e gerçekten ait olan hadislerin korunması için ne derece titiz davranıldığını da gösterir. Hadis vaz'ına karşı alimlerin aldıkları tedbirleri dört grupta incelemek mümkündür. [12]
6. Milliyetçilik Duygusunun Etkileri:
Emevî idaresi zamanında, birçok ülkelerin kısa bir zaman zarfında fethedildiğini ve muhtelif milletlerin İslâm bayrağı altında toplandığını görmekteyiz. Muazzam imparatorluklarını kaybetmiş olan İranlılar eski saltanatlarını unutamıyorlar, ellerinden kaçan devlet kuşunun yeniden hâkim olması için çareler arıyorlardı.
Emevîlerin bu konuda takip ettikleri yanlış politika, İranlılarda olduğu kadar, İslâm'ı henüz kabul etmiş olan diğer bazı milletlerde de milliyetçilik duygusunun gelişmesine sebep olmuştur. Zira Emevîler, muazzam imparatorluğu meydana getiren diğer unsurları -İslâm'ın kati surette yasak etmesine rağmen- Araplarla eşit saymıyorlardı.
İşte bu durumlardan faydalanmasını bilen hâl-i hâzır idarenin rakibi Abbasîler, Arap olmayan unsurların yardımıyla iktidar mevkiini elde ettiler. Çeşitli unsurlara dayanan yeni devletin, kendine, canları bahasma iktidar imkânlarını temin edenlere karşı milliyetçilik konusunda son derece müsamahakâr davranması icap edecekti. Abbasi?lerin bu tutumu, "Emevîler devrindeki Araplık asabiyetini ve Arapların siyasî tahakkümünü izale etmişti. Bu serbest hava içinde başka unsurlara mensup adamlar, Araplara karşı kendi kavmî an'anelerini, tarihî şereflerini, dillerini açıkça müdâfaaya kalktılar ve münâkaşalar her iki tarafın birbirini tahkîr ve tezyif etmelerini de intaç etti... Her iki taraf da dâvalarını isbat için bir çok hadîsler uydurdular."
Gerek Arapların diğer milletlerden üstün sayıldığı cağlarda ve gerekse Araplarla öteki unsurlar arasında herhangi bir fark gözetilmediği devirlerde, Araplık dâvası güden kimselerce uydurulmuş hadisler vardır. Meselâ, "Arapların, insanların en hayırlısı olduğu"nu beyân eden ve "Hz. Peygamber'in Arap, Kurân-ı Kerîm'in ve cennet dilinin de arapca olması sebebiyle Arapların sevilmesini" emreden hadîsler bu kabildendir.
Arapçayı medheden uydurma hadîslerin imalcileri, bunun yanında, diğer dilleri yeren bir dize hazırlamayı da ihmâl etmemişlerdir. Bunlardan birine göre; "Allah Teala, lisanlar içinde en çok Farsça'dan nefret eder; şeytanlar, Hıristanlıların diliyle, cehennemlikler Buharalıların diliyle, cennetlikler de Arapların diliyle konuşurlar."
İranlılar da buna derhal cevap vermekten geri durmayacaklardı. Nitekim şu uydurma onun karşılığıdır:
"Arş'ın etrafındaki melekler Farsça konuşurlar. Yüce Allah, içinde mülayemet bulunan bir şey vahyedeceği zaman, onu Farsça olarak vahyeder. İçinde şiddet bulunan bir şey vahyedeceği zaman da onu Arapça olarak inzal eder."
Netice itibariyle şunu söylemek gerekir ki; muhtelif memleketler ve kabileler hakkında uydurulmuş hesapsız bir mevzuat yığını dışında, Hz. Peygamber'in övgüsüne mazhar olmuş şehirlere dair hadisi şerifler de mevcuttur. Bunlar mukayese edildiği zaman bile, bu konuda gelen hadislerle olmayanlar hakkında muayyen bir ölçü, hiç değilse sağlam bir fikir elde etmek mümkün olacaktır. [13]
7. Kelâm Ve Fıkıh Mezhepleri Ve Hadîs Uydurmadaki Yerleri.
Aralarında Hz. Peygamber (s.a.v)'in bulunduğu devirlerde daha çok İslâm dininin esas ve teferruatını öğrenmekle meşgul olan sahâbîler, problem sayılabilecek meselelerle pek fazla karşılaşmıyorlardı. Daha sonra ki devirlerin en mühim problemleri hâline gelen meseleler, onları ilgilendirmemişti. Bu tür meseleler hakkında Kur'ân ve hadislerde verilmiş olan bilgilerden fazlasını aramamışlardı.
Bununla beraber herhangi bir problemle karşılaşınca da problemlerini derhâl halledebilecek bir imkâna sahiptiler. Lâkin İslâm'ın hudutları genişleyip muhtelif din ve mezhep sâliklerinin çeşitli fikir ve felsefeleriyle karşılaşıldığında ortaya birtakım yeni meseleler çıktı: Allah'ın sıfatları zâtının aynı mıdır, değil midir?, Kur'ân mahlûk mudur?, insan fiilinin halikı mıdır? gibi hususlar.
Bu suretle meydana gelen kelâm mezheplerinden örneğin, Mu'tezile gibi bazıları, zaman zaman hükümetlerce resmen desteklenmiş, daha yaygın, daha müessir bir durum kazanmış, netice itibariyle de diğer mezheplerle aralarında zaten mevcut olan ihtilâf daha büyümüştür.
Bütün bu anlaşmazlıklar ve rekabetler sebebiyledir ki, her mezhep siyasî fırkaların yaptığı gibi kendi fikirlerini Peygamber sözüyle desteklemek yoluna gitmiştir. Söz gelimi, kader veya cebir ve ihtiyar meselelerinde ihtilâfa düşen kelâmcılardan bazıları, mezhebini takviye eden hadîsler uydurmayı mubah saymışlardır. O hususta Peygamber hiç bir şey söylememiş olsa bile imâmlarının adına varıncaya kadar kendilerini tebcîl eden, muhaliflerine de lanet yağdıran sözlerine nebevî bir mâhiyet vermişlerdir.
Hulefâ-i Râşidîn devrinin sonlarına doğru ve bilhassa Emevîler zamanında kaza ve kader münâkaşaları artmış, ashâb-ı kiramdan Abdullah b. Abbâs (ö. 68/687), Abdullah b. Ömer (ö. 74/693), Câbir b. Abdullah (ö. 74/693) ve Vasile b. el- Eska1 (ö. 83/ 702) gibilerinin ve tâbiûn büyüklerinin şiddetle karşı koymalarına rağmen, kaderiye ve mürcie mezhepleri teşekkül etmiştir.
Kaderiye mezhebi müntesiplerinin, mezheplerinin propagandasını yapmak gayesiyle birçok hadîs uydurdukları bilinmektedir. Nitekim kaderiye mezhebinde iken tevbe ederek onlardan ayrılan Ebû Recâ' Muhriz (II/VIII. asır)'in şöyle söylediği rivayet edilmektedir:
"Kaderiyecilerden katiyen bir şey rivayet etmeyiniz; vallahi biz, insanları mezhebimize çekebilmek için hadîsler uydurur ve bu hareketimizle de sevap kazanacağımızı umardık; ben bu suretle kaderiye mezhebine dört bin kişi kattım."
Demek oluyor ki, -bir başka kaderiyecinin de söylediği gibi kendilerinden olmayanlar aleyhinde hadîs uydurmak ve onları sapıtmakla Allah katında makbul olan bir hareket yaptıklarını zannediyorlardı.
Mürcie mezhebinde olanlar da aynı usûle baş vurarak mezhepleri lehinde hadîsler uydurmuşlardır. Uydurmacılıktaki mahâretiyle bilinen Muhammed b. Kasım et-Tâykânî, Mürcie mezhebi reislerindendi. Mürcie mezhebi taraftarları îmânın artıp eksilmeyeceği görüşünü müdafaa ederler.
Kelâm mezheplerinde olduğu gibi fıkıh mezheplerinde de muhtelif tesirlerle hizipleşmeler olagelmiştir. Bu mezheplerin imamları dine ve sünnete ne kadar bağlı ve hizipleşme fikrinden ne derece uzak olurlarsa olsunlar, müntesipleri arasında tarafgirlik unsuruyla uydurmacılık cereyanına kapılanlar çıkmıştır. Bu cereyan, mezheplerin teşekkül ettiği çağlarda ve bilhassa imâm Ebû Hanîfe (ö. 150/767) zamanında korkunç derecede yaygın bir hâl almıştı.
Mezheplerin bu konudaki durumlarına temas eden âlimlerin müştereken iktibas ettikleri bir örnek vardır ki, Hanefî ve Şafiî mezhebi taraftan bazı câhil ve cüretkâr guruplar arasında bir zamanlar bütün şiddetiyle hüküm sürmüş rekabetin izlerini taşımaktadır. Bu uydurma haber, Hanefî olduğu muhtemel bulunan Me'mûn b. Ahmed el-Herevî (ö. 250/864'den sonra)'ye aittir. Buna göre Hz. Peygamber, Ebû Hanîfe'nin geleceğini müjdeleyecek ve diyecektir ki:
"Ümmetimde Muhammed b. İdrîs (eş-Şâfi'î) adında bir şahıs zuhur edecektir; o ümmetime şeytandan daha zararlı olacaktır. Ve yine ümmetim arasından adına Ebû Hanîfe denecek bîr zât gelecektir ki, o ümmetimin ışığıdır.
Mevzuat kitaplarında Ebû Hanîfe'nin ve diğer mezhep imamlarının menkıbelerine dâir icat edilmiş başka misâller de bulmak mümkündür. Muhtelif mezheplerin abdest, namaz ve bunun gibi ibadetlerin îfâ şekilleri üzerinde ve tamamen teferruata dâir birbirinden farklı bazı görüşleri vardır. Mezheplerin mutaassıp taraftarlarından bir kısmı, bu nevî basit ayrılıkları büyüterek ana meseleler hâline getirmiş ve mezheplerinin tatbikatını tasvîp edecek olan hadîsler uydurmaktan çekinmemişlerdir. İşte misalleri: "Rükû'da ellerini kaldıran kimsenin namazı sahîh olmamıştır", "ağza ve buruna üç kere su vermek farzdır." İbn Ömer de demiştir ki:
"Ben Hz. Peygamber'in, Ebu Bekr'in ve Ömer'in arkasında namaz kıldım. Onlar, besmeleyi cehri okudular."
Diğer taraftan Ehl-i hadis ve Ehl-i rey fıkıhçılarmın da bu fasid daireye girdiklerinin misâllerine rastlamak mümkündür. Mu'âz b. Cebel (ö. 18/639)'i Yemen'e vali olarak gönderirken, onun Kur'ân ve hadîste bulamayacağı şeyleri re'yi ile halledeceğini söylemesini tasvip eden Hz. Peygamber'in, "dinde reyine dayanarak kim konuşursa, onu derhal öldürünüz" diyebileceği söz konusu olamaz.
İmâm Ebû Yûsuf (ö. 182/798)'un, Hârûn er-Reşîd (ö. 170-193/786-808)'in arzularına muvafık fetvalar verdiğine dâir muhtelif haberler rivayet edilmektedir. Bütün bunların İmâm Ebû Yûsuf'un aleyhtarlarınca ortaya atılmış olabileceği ihtimâline Goldziher'in şu sözleri uygun düşmektedir:
"Her taraftarıyla bu hikâyeler, reyci fakîh Ebû Yûsuf?a karşı duyulan kin sebebiyle, Ashâb-ı hadîs tarafından uydurulmuş olmayacaklar mıdır?"
Buraya kadar gördüğümüz uydurmaların daha çok bir fırka veya mezhebe körü körüne bağlanan bazı câhil ve taklitçi taraftarların eserleri olduğunu dâima göz önünde bulundurmak gerekir. Demek oluyor ki, aşırı bir tarafgirlik, fırkacılık ve gurupçuluk zihniyeti, bazı kimselerde dinî şuuru imha ederek onun yerini almış ve bu hırs onları, Peygamberlerine iftira edecek kadar seviyesiz yapmıştır. [14]

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 28 Eyl 2016, 10:02 
Çevrimiçi
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 3707
Resim

4. Hadis Uydurmasına Karşı Alınan Tedbirler:
1. İsnad ve Sened Tenkidi:
Muhammed b. Sirîn'in şöyle bir sözü vardır:
"İlk zamanlar kimse isnad sormuyordu; fakat müslümanlar arasına fitne girince o zaman isnad sorulmaya başlandı, Ehl-i sünnetten olanların hadisleri alınma; bid'atçılarin hadisleri terkedilme yoluna gidildi." Bu söz bize uydurma hadislerin ortaya çıkması üzerine hadisçilerin sahih hadisleri toplayabilmek için onları rivayet eden kimselere isnad sorduklarını gösterir.
Gerçekten Hz. Osman'ın şehit edilmesi, Bunu takip eden Cemel ve Sıffîn harpleri, Abdullah İbnu'z-Zubeyr'in halifeliğini ilan etmesi, Velid b.Yezîd'in öldürülmesi gibi olaylar özerine ortaya bazı siyasî karışıklıklar çıktı. Bu karışıklıklar, hadis uydurma hareketini alabildiğine körükledi. Böyle bir ortamda meydana gelen fikir ayrılıkları zamanla siyasi ve itikadı mezhepleri oluşturdu. Bunlara daha sonraları amelî mezhepler de eklendi.
Bu fırka ve mezhepler her biri kendi görüşlerine uygun hadîsleri yaymaya başlayınca hadislerin sayısı bir hayli arttı. Bir yandan mevzu hadislerin sayıca çoğalması öte yandan her önüne gelenin her duyduğunu rivayet etmesi karsısında ise isnad mecburiyeti konuldu. Böylece hadis uydurmanın önüne az da olsa geçmek imkanı doğdu.
Bir hadisi değerlendirmek isteyen ilkin onun senedine bakar. Hadisin sahih veya zayıf oluşu konusunda ilk bilgiyi sened verir. Eğer hadisin senedinde hadis uydurmakla tenkid edilen biri varsa senedlerin eleştirilip sağlam olanların açığa çıkarılması aynı zamanda uydurma hadislerin tanınmasına yardım eder. İsnaddaki kusurlar da böyledir. "Eğer isnad olmasaydı isteyen istediği sözü hadis diye rivayet ediverirdi. Böyle birine "Sana bunu kim rivayet etti?" diye sorulacak olsa şaşırıp kalır sözü bunu gösterir.
İlerde göreceğimiz gibi isnad ve sened tenkidi, İslâm âlimlerinin eseri olan Cerh ve Ta'dil, Târîhu'r-Ruvât gibi hadisle ilgili ilimlerin oluşmasını sağlamıştır.
2. Metin Tenkidi:
Tamamen Müslüman alimlerin icadı olan hadisle ilgili ilimlerin bir tek hedefi ve gayesi vardır. Hz. Peygamber (s.a.v)'e gerçekten ait olan hadisten tespit etmek.
Bu hedefe varmak için konuları isnad ve ravileri eleştirmek gibi tedbirlerle yetinmeyen muhaddisler, elde edilen hadis metinlerini de eleştirmek yoluna gitmişlerdir; çünkü hadis uyduranlar uydurdukları hadislere en sağlam isnadları eklemekten çekinmemişlerdir. Bu durumda bir hadisin sahih ve makbul sayılabilmesi için yalnızca isnad yeterli olmamıştır.
Bir başka deyişle muhaddisler bir hadisi sahih kabul etmek sadece isnadın ve senedin sahih oluşuyla yetinmişler; hadisini bir de akıl süzgecinden geçirme yoluna gitmişlerdir.
İbnül-Cevzî (ö. 597/1200)'nin, "Allah atı yarattı, sonra koşturdu uydurmasını tenkid ederken söyledikleri bunu gösterir. Diyor ki:
Böyle bir hadisin ravilerini araştırmaya hiç gerek yoktur; çünkü sika raviler imkânsız bir şey rivayet edip devenin iğne deliğinden geçtiğini haber verseler, sikalıklarının bir faydası olmaz. Eğer sen bir hadisi akla ve dini prensiplere aykırı bulursan, bil ki o hadis uydurmadır. [15]
3. Muhaddislerin Mücadelesi:
Yukarıda da geçtiği üzere, hadis uyduranlara karşı girişilen mücadele sahih hadisleri toplamak için yapılmıştır. Böyle bir maksatla yapılan mücadele sahih hadisleri toplayıp yaymak onları sahih olmayanlardan ayırmayı sağlayacak kaideler koymak ve hadis rivayet esaslarını tesbit etmek şeklinde yapılmıştır, ayrıca muhaddisler hadis uyduranlara karşı durmuşlardır.
Meşhur muhaddis Buhari, uydurma hadis rivayet edenlerin iyice dövülüp uzun süre hapsedilmesi (darb-ı şedîd, habs-i medîd) gerektiğine fetva vermiştir.
Muhaddislere ve mezhep imamlarına göre uydurma hadis rivayet eden kimse, başkalarının ibret alacağı bir şekilde cezalandırılır. Rezil edilir ve azarlanır. Yüzüne bakılmaz, selam verilmez. Kendisiyle bütün ilişkiler kesilir. Sufyân b. Uyeyne, böylesinin boynunun vurulması gerektiğini, Yahya b. Maîn ise kanının helal olduğunu söylemişlerdir.
Demek oluyor ki hadisçiler, sünnetin koruyucusu olarak yalancıların karşısına çıkmışlar, onları yollarından çevirmek ve zararsız hale getirmek için maddî mukavemet usullerine baş vurmuşlar; bazen de bir takım tehdit vasıtaları denemişlerdir. Şurası muhakkak ki, Sünnetin müdafaası uğruna yapılan mücadelede büyük bir başarı elde edilmiştir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 06 Eki 2016, 09:57 
Çevrimiçi
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 3707
4. Mevzu Hadislerin Teşhiri:
Muhaddislerce, bir hadisin uydurma olduğuna çeşitli şekillerde hükmedilir. Ancak onu uyduran raviye nispetle verilecek hüküm, insanda hasıl olan galib zan yolu iledir. Kesin değildir; çünkü çok yalancı olan bir kimsenin bazen doğru söylemiş olması mümkündür. Böyle bir kimse tarafından rivayet edilen hadis hakkında mevzu hükmünü vermek, o kimsenin rivayetinde doğru olabileceği ihtimali dolayısıyla zanna dayanır.
Ancak bu zan, ravinin yalancı olarak bilinmesi dolayısıyla da gerçeğe yakındır ve hadis hakkında sahih hükmünden ziyade uydurma hükmünün verilmesini sağlar, diğer taraftan, bu hükmü verecek olan hadis imamları sahip oldukları kuvvetli meleke, parlak zihin, geniş anlayış ve hükme kaynak teşkil eden karinelere derin vukuf sayesinde, hadislerin mevzu olanlarını diğerlerinden ayırt etmekte güçlük çekmezler.
Bazen de bir uydurma hadisin uydurma olduğu, onu uyduranın itiraf etmesiyle anlaşılır. Hadis uyduranların bir kısmı sonradan yaptıklarını itiraf etmişler; bir kısmı zor karşısında bir kısmı da pişmanlık duyarak yaptıklarını kendi ağızlarıyla söylemişlerdir. Buna dair pek çok misal vardır. Örneğin, Meysere, Kur'ân'ın faziletleri konusundaki hadisi uydurduğunu bizzat kendisi itiraf etmiştir. Ömer b. Subh'un Hz. Peygamber (s.a.v)'in bir hutbesini uydurduğunu itiraf etmesi de bu konuda misal verilebilir.
Bununla birlikte hadisin uydurma olduğuna delâlet eden bazı karineler vardır. Bu karineler bazen ravide olur, bazen de hadisin kendisinde bulunur.
Ravide bulunan karinelerin önemlileri, ravisinin hadis uydurmakla tanınan bir kimse olması, hali, aşırı mezhep taraftarı oluşu gibi hususlardır. Bunlar hakkında kısa bilgiler verelim.
Uydurma hadisin ravilerinden biri, en ağır cerh sebebi olan hadis uydurmakla tanınan birisi ise isnadında onun yer aldığı hadisin uydurma olduğuna kolayca hükmedilebilir. Örneğin,
"Allah için ilmi talep eden biri ilmin herhangi bir babına (konusuna) göz atar atmaz alçak gönüllülüğü artar, insanlara karşı tevazuu, Allah korkusu, dünya işlerine gayreti fazlalaşır. İlminden faydalanan ilim öğrenmek için müracaat edilecek kimse olur. İlmi dünya menfaati ve insanlar nazarında yüksek mevkii sahibi olmak sultanlara yakınlık kurmak için öğrenen kimse ise onun herhangi bir konusuna gelince nefsinde büyüklük duygusu, Allah'a karşı gururu; dinînde cefası artar. İşte böylesi ilimden hiç bir fayda görmez. İlmi kendine hüccet olmaktan çıkar. Kıyamet günü ise pişmanlık ve aşağılık verir.? [16]
Hadisinin ravisi Ömer b. Subh aşırı yalancı ve hadis uydurmakla bilinen biridir. [17] Bu hadisin isnadında onun ismine rastlanması onun uydurma olduğunun açığa çıkmasına yardım eder.
Bazen hadisin uydurma olduğu, ravisinin halinden anlaşılır. Buna misal olarak; Me'mun b. Ahmed'in, Hasenu'l-Basrî ile ilgili bir sözü verilebilir:
Bir gün bu şahsın yanında Hasen'in, Ebu Hureyre'den hadis işitip işitmediği konusunda ihtilaf söz konusu edilince, Me'mun, hemen Hz. Peygamber (s.a.v)'e ulaşan bir isnad söyleyerek şöyle demiştir:
"Hasenul-Basrî, Ebu Hureyre'den hadis işitti. [18]
Ravînin aşırı mezhep taraftarı oluşu da, uydurma hadisin tanınmasında önemli bir karinedir. Böyle bir ravi, mezhep veya mezhep imamı, yahut mezhebin görüşü ile ilgili bir hadis rivayet ederse, bu, hadisin uydurma olduğunu delâlet eden karine sayılır.
Yukarıda geçen Me'mun b. Ahmed'in, Şafiî'lerin, Horasan'da yayıldıklarının söylenmesi üzerine hemen İmam Şafii'yi yeren buna karşılık İmam-ı A'zam'ı öven hadis rivayet edişi buna da misaldir. Me'mun'un mutaassıp bir Hanefî oluşu rivayetinin uydurma oluşuna ayrı bir karine olmuştur,
Bir hadisin mevzu olduğuna delâlet eden karinelerden; hadisin metninde bulunanlara gelince, bunlar sırasıyla; hadislerin lafzında ve manasında bozukluk olması; akla ve tecrübe ile kapanılmış bilgilere aykırı olması; Kur'ân-ı Kerime ve sahih hadislere aykırılık; târihî olaylara aykırılık; elde mevcut güvenilir hadis kaynaklarında bulunmamak; bir çok kimsenin görmesi gereken bir olayı bir kişinin rivayet etmesi gibi hususlardır.
Hz. Peygamber (s.a.v, Arapların en güzel konuşanıydı. Bundan dolayı onun sözlerinde ölçülü bir ifade güzelliği, açıklık, akıcılık, belagat gibi Arap dilinin kaidelerine uygun bir güzellik vardır. İşte bu noktadan hareket eden muhaddisler, sözünde veya manasında ölçüsüzlük, dil kaidelerine aykırılık bulunan hadislerin uydurma olduğunu söylemişlerdir. Gerçek de öyledir. Meselâ, halkı hayırlı işlere teşvik etmek için uydurulan hadislerde aşırılık, özellikle sevap ve cezada ölçüsüzlük vardır.
Dinsizlerin ve İslâm düşmanlarının uydurdukları hadisler ise Müslümanlığın temel ölçülerine sığmayan bayağı ifadeler taşır. Bu belirtiler onların uydurma olduğunu hemen belli eder. Meselâ, "Kim (he) harfini tek gözlü yapmadan besmele yazarsa Allah ona bir milyon iyilik yazar; derecesini bîr milyon kere yükseltir. [19]
"Kim helâlinden kazandığı bir hurma île iftar ederse kıldığı namaza 400 namaz ilave edilir.? [20]
"Nisan ayının çıktığını bana müjdeleyenin Cennet'e girmesine kefil olurum.? [21]
Hz. Peygamber (s.a.v)'e gerçekten ait olan sözler âkla, sağduyuya, tecrübe ile elde edilmiş bilgilere tamamen uygundur. Dolayısıyla bunlara aykırı olan sözler ona ait değildir. Meselâ, "Nuh'un gemisi Kabe'yi yedi kere tavaf etti; İbrahim makamının arkasında iki rekât namaz kıldı.. Ana babasına iyilik etmek isteyenler şairlere para versin... İnsanoğlunun kalbi kışın yumuşar. Bunun sebebi, Allah'ın Adem'i çamurdan yaratmış olmasıdır; çünkü çamur kışın yumuşak olur" uydurmaları gibi. [22]
Allah Resulü Kur'ân-ı Kerim'i Müslümanlara tebliğ etmekle kalmamış; aynı zamanda onu açıklamış ve uygulamıştır. Onun her sözü ve davranışı, Kur'ân-ı Kerim'e uygundur. Buna göre eğer bir rivayet, Kur'ân-ı Kerim'e ve onun doğrultusundaki sahih hadislere aykırı ise onun uydurma olduğuna hükmedilir. Meselâ, "Kötü ahlaklı olmak affedilmeyecek bir günahtır" uydurması, "Allah kendisine şirk koşulmasını asla affetmez. Bunun dışında dilediğini affeder..." mealindeki âyete [23] aykırıdır. Allah'ın, adı Ahmed veya Muhammed olanları Cehennem'e koymayacağına; güzel yüzlü ve siyah gözlülere azap etmeyeceğine dair olan uydurma da öyledir: "Allah sizin vücutlarınıza ve yüzlerinize değil, kalplerinize bakar" sahih hadisine aykırıdır. [24]
Uydurma hadislerin uydurma olduklarını gösteren karinelerden birisi de, hadiste anlatılanların tarihî olaylara aykırı olmasıdır. Buna göre, bir hadiste anlatılan olaylar tarihî gerçeklere uymuyorsa, o hadis uydurmadır.
"Soğuktan sakının. Çünkü kardeşiniz Ebu'd-Derdâ'yı soğuk öldürdü [25] sözü gibi. Hz. Peygamber (s.a.v)'in böyle bir söz söylemesi mümkün değildir; çünkü Ebu'd-Derdâ Hz. Peygamber (s.a.v)'in vefatından 22 yıl sonra hicretin 32. yılında ölmüştür.
Şu uydurmada aynı şekildedir:
"Hz, Aişe söylüyor:
"Pey'gamber (s.a.v)'in Fatıma'nın boynunu bir çok defalar öptüğünü gördüm, Bunun sebebini öğrenmek istedim. Buyurdular kî, yâ Humeyrâ! Bilmezmisin ki, Mi'raca çıktığımda Allah'ın emriyle Cebrail beni Cennefe götürdü. Bir benzerini görmediğim kokusu hoş; mevyesi nefis bir ağacın yanında durduk. Cebrail'in soyarak bana ikram ettiği meyveleri yedim. Allah onlardan bende bir su yarattı. Dünyaya dönünce Hatice ile beraber oldum; sonunda Fatıma'ya hamile kaldı. İşte ben Cennetteki o ağacın kokusunu özledikçe Fatıma'nın boynunu! öper; o kokuyu alırım.
Bu hadisin uydurma olduğu da tarihî olaylara aykırı oluşundan bellidir; çünkü Hz. Farıma, Hz. Peygamber (s.a.v)'e peygamberlik verilmeden 5 yıl önce doğmuştur. Ayrıca Mi'rac, Peygamberliğin 12. yılında ve hicretten bir; Hz. Hatice'nin ölümünden iki yıl sonra olmuştur. Halbuki hadise göre, Peygamberlikten önce doğan Hz. Fatıma'nın, Hz. Hatice'nin ölümünden iki yıl sonra dünyaya gelmiş olması gerekir. Böyle bîr şey olmayacağına göre hadisin uydurma olduğu kendiliğinden açığa çıkar. Nitekim İbnu'l-Cevzî, bu hadisi tenkit ederken surdan söylemiştir:
"Bu sözlerin uydurma olduğunda hadîs mütehassısları bir yana, acemi hadisçiler bile şüpheye düşmez. Bu sözleri uyduran kimsenin zerre kadar tarih bilgisine sahip olmadığı meydandadır; çünkü Hz. Fatma, Hz, Peygamber (s.a.v)'e Peygamberlik verilmezden önce dünyaya gelmiştir. Burada mi'ractan bahsedilmesi ise ayrı bir rezalettir; çünkü mi'rac, Hz. Hatice'nin ölümünden sonra ve hicretten bir yıl önce olmuştur. [26]
Hz. Peygamber (s'.a.v)'den rivayet edilen hadisler, genellikle, birinci hicri asrın sonlarından başlamak üzere derlenmiş, çeşitli metodlarla muteber eserlere geçirilmiştir. Öyle ki bu eserlere girmeyen hiç bir sahih hadis kalmamıştır. Bu yüzden elde mevcut güvenilir hadis kitaplarında bulunmayan hadislerin uydurma olduğuna kanaat getirilir.
Suyûtî bu konuda der ki:
"Hadis kitaplarında yer almayan, muttasıl bir isnadı da olmayan hadislere yalnız bazı va'z, tefsir, siyer ve tarih kitaplarında rastlamaktayız. İlk devirlerdeki hadis imamları zamanında mevcut olmayan bu sözlerin çoğu sonradan uydurulmuştur. [27]
Ne maksatla uydurulmuş olurlarsa olsunlar, uydurma hadislerin İslâm Dinin?e ve Müslümanlara çok büyük zararları olmuştur.
5. Mevzu Hadisler Sahasında Yazılan Belli Başlı Eserler
Bu bölümde belli başlı bazı uydurma hadis kitapları tanıtılacaktır:
1- el-Makbisî, Muhammed b. Tâhir b. Alî b. Ahmed eş-Şeybânî, Ebul-Fadl (ö. 507/1113)'ın "Tezkirâtul-Mevzûat"ı Makdisî, eserine şu kısa mukaddime ile başlamaktadır:
"Yalancıların, muhanderin, zayıf ve metruk râvîlerin rivayet ermekte, halkın da hasıdarına karşı delil olarak öne sürmekte olduğu bu hadîsleri tanıma isteyenlerin kolayca faydalanabilmelerini temin etmek maksadıyla onları alfabetik olarak sıraladım."
Bu sözlerden hemen sonra müellif, her harfe bir hâb ayırmak ve hadisen senedlerini düşürmek suretiyle tenkitlerine başlamaktadır.
Makdisî, kısa hadisleri tam metinleriyle nakletmekte ve uzun hadîslerin de baş taraflarından bir miktarını alıp sened zincirindeki zayıf ve edilmiş râvîlerin adlarını zikretmektedir; sonra onlar hakkındaki hükmünü, ya bizzat veya diğer büyük münekkidlerin kritikleri klişe hâlindeki bazı cerh ifadeleriyle kısaca vermekle iktifa etmektedir. Bunlardan başka Hz. Peygamber (s.a.v)'e izafe eden birtakım haberlerin asıl sahiplerine de işaret ederek, kaillerinin sahâbî mi, tabiî veya meşhur bir hakîm mi olduğunu belirtmeye çalışmaktadır.
Mücteba Uğur. Ansiklopedik Hadis Terimleri Sözlüğü, T.D.V. yayınları, Ank Makdisînin, bu eseri hazırlarken kendilerinden en çok faydalandığı ve yer yer adlarını zikrettiği münekkidlerden İbnu Hibbân (ö. 354/965) ve İbn Adiyy (ö. 365/975) başta olmak üzere Yahya b. Saîd el-Kattân (ö. 198/813), Abdurrahmân b. Mehdi (ö. 198/813), Yahya b. Maîn (ö. 233/847), Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), Buhârî (ö. 256/869) ve Nesefi (ö. 303/915)'yi görmekteyiz.
2. İbnül-Cevzî, Abdurrahmân b. Ebu'i-Hasen Alî b. Mu¬hammed b. Ömer, Ebu'l-Ferec (ö. 597/1200)'in "Kitâbu'l-Mevzûâtminel-Ahâdisil-Merfûât"ı
Talebelerinin uydurma haberleri bir kitapta toplanmasını ısrarla istemeleri üzerine bu eseri yazmaya karar verdiğini söyleyen müellif, diğer taraftan o devir fukahâsının dinî hükümlerde uydurma haberlere yer vermelerinin, kıssacıların bu uydurmaları hadismiş gibi rivayet etmelerinin ve dindar halkın onlarla amel etmelerinin de bu karara müessir olduğunu ifade etmektedir.
İbnü'l-Cevzî daha önceki devirleri anarak eski ulemânın evvelâ sahih ve zayıf haberleri birbirinden çok iyi ayırdıklarını, sonra da buna dayanarak hükümler çıkardıklarını belirtmektedir; ne var ki, araştırma imkânlarının biraz daha güçleşmesi karşısında yeni nesillerin, gayretli ve uyanık seleflerinin eserleriyle yetinen birer mukallid olarak kaldıklarını ifade etmektedir. Daha sonraki devirlerin hazîn durumuna da temas eden Ebu'l-Ferec İbnü'l-Cevzî, artık dini asıl kaynaklarından alamayan, doğruyu yanlıştan ayıramayan ve "eğer ilmin kokusunu almış olsa bu kabil uydurmaları söylemeyecek olan" birtakım zavallıların bu devirde çoğaldığı ve onlara îtimad eden halkın, dinden olmayan şeyleri dinin birer emri imiş gibi yaptıklarını söylemektedir.
Bu mevzuda dikkate alınması gereken bazı bilgiler vereceğini ifâde eden müellif, eserin varakları arasında, hadislerin sıhhat itibariyle derecelerinden, hadis uyduranların muhtelif hallerinden, yalan söylemenin fenalığından bahsetmekte ve özellikle de mukaddimenin yarısını işgal eden varakları arasında "men kezebe aleyye" hadîsinin râvîsi olan 61 sahabenin bu hadîs hakkındaki, rivayetlerini birer birer zikretmektedir.
Mukaddimenin sonunda kitabın bir fihristini veren İbnü'l-Cevzî, "eserin tamamı 50 bölüm olup, her bölüm muhtelif bâbları ihtiva etmektedir" dedikten sonra, "Tevhîd Bölümü" ile tenkidlerine başlamaktadır.
Müellif, kitabı daha istifâde edilir bir hâle getirmek düşüncesiyle, fıkıh bâblarına göre tertib ettiğini söylemektedir. Bâblar; "Namaz Bolümü", İlim Bölümü", "Mubteda' Bölümü", "İman Bölümü" gibi başlıklar altında sıralanmıştır.
İbnü'l-Cevzî, tenkîd edeceği haberin senedini ve metnini zikrettikten sonra, haberin kusurunu ve seneddeki müttehem râvînin hâlini göstermekte ve münekkidlerin bu husustaki kanâatlarını aksettirmektedir; ayrıca uydurma olduğu aşikâr olan bazı haberlerin senedini kısaca tetkik ettikten sonra metin tenkidi üzerinde durduğu da yer yer müşahede edilmektedir.
Şuna da işaret edelim ki, İbnü'l-Cevzî'nin metnini tenkîd ettiği haberler, uyduranların cehalet ve hamâkatini gösterecek tipik misâllerdir; yoksa müellif; -kendinin de söylediği üzere- uydurma olduğu ilk nazarda belli olan bir çok haberleri kitabına kasten almamıştır.
Bu böyle iken, İbnu Hacer'in onu tenkîd sadedinde, "Kitâbu'l-Mevzûât"da tenkide tâbi tutulmayan uydurma haberlere nispetle tenkîd edilenlerin çok az olduğunu söylemesi, gereksiz bir tenkîddir.
İbn Arrâk, İbnü'1-Cevzînin, "Mevzûâf'ına aldığı haberlerin çoğunu şu kaynaklardan topladığını söylemektedir: Ukaylî (ö. 323/934)'nin "ed-Duâfâ"sı, İbn Hibbân (ö. 354/965)'ın "ed-Duâfâ"sı, Taberânî (ö. 360/970)'in "Mu'cem"leri, İbn Adiyy (ö. 365/975)'nin "el-Kâmil'i, Ezdî (ö. 374/984)'nin "ed-Duâfâ"sı, Hâkim (ö. 378/988)'in "Târîh-u Nîsâbûr"u ve diğer eserleri, Dârekutnî (ö. 385/995)'nin "el-Efrâd"ı İbn Şâhîn (ö. 385/995)'in "Musannaf'i, İbn Merdeveyh (ö. 416/1025)'in "Tefsîr"i, Ebû Nuaym (ö. 430/1038)'in "el-Hilye", "Târîh-u İsfahan" ve diğer eserleri ve Hatibul-Bağdâdî (ö. 463/1 070)'nin "Musannef'i.
İbnü'l-Cevzî, tenkîdlerinde en çok şu münekkidlerin görüşlerinden faydalanmıştır:
Yahya b. Maîn (ö. 233/847), Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), Nesâî (ö. 303/915), Ebu Hatim İbn Hibbân (ö. 354/965), İbn Adiyy (ö. 365/975) ve Darekutnî (ö. 385/995).
Çok zayıf olan bazı haberler hakkında âlimlerin ihtilâfa düştüğünü, onları, bir kısmının hasen, bir kısmının da mevzu kabul ettiğini söyleyen müellif, bu kabil haberleri Melilelü'l-Mütenâhiye fî'1-Ahâdîsi'l-Vâhîye" adlı kitabında topladığını söylemekte, "Kitâbu'I-Mevzûâf'ına ise, uydurma olduğunda şüphe edilmeyen haberleri aldığını bildirmektedir. Buna rağmen "Kitâbu'l-Mevzûât", birçok münekkidlerin tenkidine hedef teşkil edegelmiştir.
Nitekim onu, uydurma olduğu kesinlikle bilinmeyen, aksine zayıf olarak kabul edilmesi icap eden hadîsleri kitabına almakla -bildiğime göre ilk olarak- suçlayan İbn Salâh'dır. Onun bu görüşüne iştirak edenler arasında İbn Cemâa (ö. 733/1332), İbn Kesîr (ö. 774/1372), İbn Mulakkin (ö. 804/1401) ve Bulkînî (ö. 805/ 1402) gibi hadisçiler bulunmaktadır. Bunun sebebini, İbnü'l-Cev¬zî'nin, seneddeki râvîlerden zayıf veya yalanla itham edilen biri¬nin durumuna aldanıp ayrıca o hadisin başka bir yoldan gelip gelmediğini araştırmasıyla izah edenler olmuştur.
İbn Hacer el-Askalânî (ö. 852/1448), "Kitâbul-Mevzûât"ı tenkit ederken şöyle demektedir:
"Hâkim'in "Müstedrek"inin zararı, sahih olmayan hadîsleri sahih olarak takdim etmesi olduğu gibi, İbnü'l-Cevzî'nin "el-Mevzûât"ının zararı da, bunun aksine, uydurma olmayan hadisi mevzu saymaşıdır."
Suyûtî (ö. 911/1505), uydurma sayılmaması icap eden üç yüz kadar hadîsin "Kitâbul-Mevzûâf'ta bulunduğunu söylemektedir.
İbn Hacer el-Askâlânî de, "Sahîh-u Müslim"de bulunan bir hadîs müstesna, İbnü'l-Cevzî'nin "Sahîhayn" hadislerinden uydurma kabul ettiği bir başka hadîse rastlamadığını, Müslim hadîsine uydurma deyişinin de büyük bir gaflet eseri olduğunu söylemektedir.
Bundan başka müellifin, "el-İlelü'1-Mütenâhiye fî'1-Ahâdîsi'l-Vâhiye" adlı kitabına aldığı bazı haberleri, aynı zamanda "Kitâbul-Mevzûâf'ına da almakla tenakuza düştüğü ifâde edilmektedir. Yalnız bu hâlin diğer münekkidlerde de görülebilen bir kusur olduğu unutulmamalıdır.
İbnü'l-Cevzî'nin "Mevzûâf'ını tenkit maksadıyla yazılan eserler bir hayli yekûn tutmaktadır. Bunların ilki; İbn Hacer el-Askalânînin, "Kitâbu'l-Mevzuat"ta uydurulmuş olarak gösterilmekle beraber, Ahmed b. Hanbel'in "Müsned"in de bulunan 15 hadîsin mevzu olmadığını ispat etmek maksadıyla yazdığı "el-Kavlu'l-Müsedded fî'z-Zebbi ani'l-Müsned"dir.
Suyûtî'de, bu esere, "el-Kavlu'1-Müsedded ve Zeyluhu aleyhi" adıyla yazdığı zeylde Ahmed b. Hanbel'in "Müsned"inde bulunduğu halde İbnü'l-Cevzî'nin uydurma olarak gösterdiği ikinci bir hadîsi tetkik etmiştir. Daha sonra Suyûtî, bu iki kitaba, "el-Kavlu'1-Hasen fî'z-Zebbi ani's-Sünen" adıyla bir başka zeyl yazmış ve eserde 120 küsur hadîsin uydurma olmadığını ispata çalışmıştır.
Suyûtînin "Kitâbu'l-Mevzûât"ı tenkit maksadıyla daha geniş çapta kaleme aldığı eserleri vardır. Bunlar; "el-Leâli'1-Masnûa fi'l-Ahâdîsi'l-Masnûa", "et-Teakkubâtu alâ'l-Masnûât", "en-Nüketu'l-Bedîâtu alâ'l-Mevzûât"tir.
Ayrıca Suyûtî, İbnü'l-Cevzî'nin "Mevzûât'ında bulunmayan uydurma haberleri "Zeylu'l-Leâlî'l-Masnûa" adını verdiği bir kitapta toplamıştır.
İbn Arrâk (ö. 963/1555), hem İbnül-Cevzî'nin "Kitâbul-Mevzûât'ını ve hem de Suyûtî'nin "el-Leâli'1-Masnûa "sını ihtisar etmek gayesiyle "Tenzîhu'ş-Şerîati'l-Merfû' ani'l-Ahbâri'Şenîati'I-Mevzû" adlı bir eser yazmıştır.
Muhamrned b. Ahmed es-Seffârînî (ö.1188/1774)'de, "ed-Dürerü'l-Masnûât fî'l-Ahâdîsi'l-Mevzûât"ında, Suyûti'nin söz konusu eserini ihtisar etmiştir.
Ayrıca "Kitabu'l-Mevzûât'ın, İbrâhîm b. Hasan el-Kûrânî (ö. 1101/1689) tarafından yapılan bir şerhi bulunduğu söylenmektedir.
3. el-Mevsilî, Ömer b. Bedr b. Saîd b. Muhammed el-Hanefî Ziyâuddîn Ebû Hafs (ö. 622/1225)'m "el-Muğnî Ani'l-Hıfz Vel-Kitâb Bi Kavlihim Lem Yasıhha Şeyun Fi Hâze'l-Bab'ı Müellif, "Mevzuat" sahasında birkaç eser verdiğini, bunların en mükemmelinin de "el-Muğnî" olduğunu söylemektedir. Eserinin mükemmel oluşunu, içinde metin ve senedin bulunmayışı ve hadîslerin tekrarlanmayışı ile izah etmektedir; zira Mevsilî, kitabını birçok bâblara ayırmış ve bu bâblarda sahîh hadîslerin bulunmadığını veya vârid olmuş bir hadîsin yer almadığını sâdece bildirmekle iktifa etmiş, başka tafsilât vermemiştir. Bu tarz tasnifin faydalarını açıklayan müellif, eserde bu usûlü takip edişinin sebeplerini üç madde hâlinde zikretmektedir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 10 Eki 2016, 12:09 
Çevrimiçi
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 3707
a. İlmi, talihlerine daha süratle götürmek,
b. Emîrler, vezirler, kadılar ve zanaat erbabı gibi muhtelif mesleklerde bulunmaları sebebiyle ilimle iştigal etmeye pek fırsat bulamayanları nazar itibara almak,
c. İnsanın az miktardaki bir şeyin zevkine vardığında, onun bol miktarda bulunduğu kaynağa koşma hevesini göz önünde bulundurmak.
Mevsilî'nin gayet kısa hükümlerle değerlendirdiği küçücük bâbların arasında, görüşlerinden faydalandığı münekkidleri de bulmaktayız:
Bunlar, başta Ukaylî (ö. 323/934) olmak üzere, Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), Tirmizî (ö. 275/888), Dârekutnî (ö. 385/995) ve İbnü'l-Cevzî (ö.597/1200) gibi münekkidlerdir.
Birçok bâblarda ise "Lâ yesihhu fi hâze'l-bâbi şey'un" formülü altındaki hükümleri bizzat müellifin verdiğini görmekteyiz. Şunu hemen belirtmek gerekir ki, bu kabil hükümlerinde pek cüretli ve acelecidir.
Mevsilî'yi hadis tenkidîndeki ehliyeti bakımından beğenmeyen müteaddit hadisçilerin başında İbn Hacer el-Askalânî (ö. 852/1447) gelir. İbn Hacer, ona, münekkidler arasında bir mevki tanımadığı gibi, eserini İbnü'l-Cevzî'nin kitabından aynen alıp kendinden hiç bir şey katmadığını da söylemektedir.
4. es-Sâgânî, el-Hasen b. Muhammed b. Hasen b. Haydar b. Alî b. İsmâîl el-Hindî Radıyyuddîn Ebu'l-Fadâ'il (ö. 650/ 1252)'in "Risale Fil-Ahâdîsil-Mevzûa'sı.
Hz. Peygamber (s.a.v) adına birtakım sözler uydurmayı men eden bazı hadisleri zikrederek risalesine başlayan Sâğânî, te'lif sebebini şu sözlerle anlatır:
"Kıssacıların minber ve meclislerde rivayet ettiği, mutasavvıf ve fakîhlerin tekke ve medreselerde söyleyip durduğu, dilden dile dolaşan hadîs diye uydurulmuş sözler, zamanımızda pek çoğalmış ve yaygın bir hâl almıştır. Bunun sebebi de, halkın sünnete tam manasıyla vâkıf olmayıp doğru yoldan ayrılması ve hayatta kalan hadîs âlimlerinin de mesleklerinde pek kuvvetli olmayışıdır."
Rasûlullah'ın ve selef ulemâsının gün be gün daha kötüye doğru gidileceğini haber veren beyânlarını zikrettikten sonra müellif, risalesinde topladığı bu haberleri, hadîsle iştigâl eden bazı kimselerin, mâhiyetlerini açıklamadan kitaplarına aldıklarını ve daha sonra gelenlerin ise bunları hadîs zannederek naklettiklerini ve böylece dinin zedelendiğini söyler.
Sâğânî, mukaddimede, ayrıca birkaç meşhur uydurma haberi ve bunların bol miktarda bulunduğu bazı nüshaları zikrettikten başka, birtakım şöhretli yalancıları da saymaktadır.
Eserde her hangi bir sıranın takip edilmediğini ve sadece her madde için "onların (şu) sözüdür" ve "bunlardan birisi de, onların şu sözüdür" diye başlayarak pek meşhur olan uydurma haberlerin zikredilmesiyle iktifa edildiğini görmekteyiz.
Müellif, haberleri tenkit ederken her hangi bir münekkidin veya kitabın adını zikretmediği için kimlerin fikirlerinden faydalandığını da öğrenemiyoruz.
Aralarında Sahâvî (ö. 902/1496)'nin de bulunduğu bazı âlimler, uydurma derecesine inmeyen birtakım sahîh, hasen ve zayıf hadîsleri "Mevzuat'ına aldığını söyleyerek, Sâğânî'yi müfrit bir münekkit olarak kabul etmişlerdir.
5. es-Sâgâni'nin "ed-Dürrü?l-Multakât Fi Tebyî-Nil-Galât Ve Nefyil-Lagât'ı.
"Kudâî (ö. 454/1062)'nin "eş-Şihâb" adlı eserinde uydurma haberler bulunmaktadır" cümlesiyle bu bir buçuk varaklık eserine başlayan Sâğânî müteakiben söz konusu kitaptan tespit ettiği uydurma haberleri, -Risâle'sinde takip ettiği metotla- hiç bir tenkit ifâdesi kullanmadan birbiri ardına zikretmektedir.
Tenkide, uydurma ikinci eser olarak, Ebu'l-'Abbâs el-Uklîşî (ö. 548/1153)'nin "en-Necmu'l-Müzeyyel alâ'ş-Şihâb"ını ele alan Sâğânî, bu eserde gördüğü uydurma haberleri de yine alt alta sıralamaktadır
Bu iki kitapta bulunan mevzu haberleri böylece tespit ettiğini ifâde eden müellif, daha sonra, tamamı uydurma haberlerle dolu olan kitapları tanıtmaya geçmekte ve bunlardaki uydurma haberlerin sâdece ilk ve sonuncusunu vermekle iktifa etmektedir. Bu doğrultuda zikredilen kitaplar şunlardır:
İbn Vad'ân (ö. 494/1101 )'ın "el-Erbaûnui-Vad'âniye"si, Muhammed b. Serî el-Belhî (ö. 206/822)'nin "Kitâbu Fazâili'l-A'mâl"i, Hz. 'Alîye nisbet edilen "el-Vasâvâ", Ebu'd-Derdâ (ö. 32/652)'dan rivayet edildiği iddia edilen "Bâbu'n-Nebî" adında bir cüz ve nihayet Sem'ânül-Mehdî rivayet ettiği "Musnedu Enes.
Risalenin sonunda müellif, meşhur birkaç uydurmacının adlarını vererek onlara nisbet edilen haberlerden sakındırmaktadır.
6. İbn Teymiye, Ahmed b. Abdilhalîm b. Abdisselâm b. Abdillâh b. Muhammed Takıyyuddîn Ebu'l-Abbâs (ö. 728/ 1328)ın "Risale Fî Ahâdisi'l-Mevzûâ"sı.
Risalenin baş tarafında bulunan, "bu risale, yalan ve zayıf hadisler hakkındaki bir soruya Şeyh Takıyyuddîn İbn Teymiye'nin verdiği cevaplardan ibarettir" tarzındaki takdimden ve kitaptaki muhtelif ifâdelerden, onun İbn Teymiye tarafından müstakil bir eser olarak yazılmadığı sezilmektedir. Binâenaleyh İbn Teymiyye'nin, muhtelif hadîsler hakkında, kendine sorulan suallere verdiği cevapların bir talebesi tarafından not alınmasıyla veya bu konudaki görüşlerinin derlenmesiyle bu eserin meydana getirilmiş olması mümkündür.
İbn Teymiyye, tenkitleri sırasında, görüşlerini gayet açık ve sert bir ifâdeyle belirtmektedir. Bu tutumu sebebiyle, daha sonraki âlimler tarafından müfrit bir tenkidçi olarak vasıflandırılmıştır. Nitekim Abdulhay el-Leknevî, "İbnü'l-Cevzî'nin ve diğer münekkitlerin tesiriyle onun, bir kısmı hasen ve çoğu zayıf olan hadîsleri mevzu saydığını, hatta uydurma olduğu hususunda ihtilâf edilen ve za'fında ittifak hâsıl olan birçok hadîsleri de, uydurma olduğunda ittifak edilmiştir" diye tanıttığını söylemektedir.
Leknevî (ö. 1304/1886)?nin bu sözlerine mukabil İbnu Hacer'in, "hıfzının çok geniş olması sebebiyle ezberindekilere güvendiği için" yanıldığını ve "birçok ceyyid hadisi reddettiğini" beyân etmesi, daha mâkul bir tenkiddir.
İbnu Teymiyye, tenkit söz konusu olan madde hakkında sadece kendi kanaatini söylemekte ve diğer münekkitlerin fikirlerine temas etmemektedir. Mevzuat dışında kalan haberleri de değerlendirerek, bunların kime ait olduğunu söylemektedir.
7. İbn Teymiyyenin, "Risale Fîl-Ahâdîsil-Letî Yervîhâl Kussâs"ı.
İbn Teymiyye'nin "Mecmûatu'r-Resâili'l-Kübrâ"sı içinde bulunan bu eser, "Risâletun tedammenu ecvibete Şeyhi'I-İslam Hafız İbn Teymiyye ani'l-Ahâdîsi'l-letî Yervîhâ'l-Kussâs" adiyle ve "Şeyh Takıyyuddîn İbn Teymiyye, kıssacıların ve diğer kimselerin yollarda ve başka yerlerde Rasûlullah'a nisbet ederek rivayet ettikleri hadîsler hakkındaki suallere şöyle cevap verdi" cümlesiyle takdim edilmektedir.
Risalenin adı ve bir cümlelik mukaddimesi, tenkitte takip edilen metodun önce tanıttığımız risale ile benzer oluşu ve tenkide konu olan hadîslerin bir çoğunun her iki risalede de bulunuşu, ilk bakışta bu risalenin bundan önce tanıttığımız eserin bir başka tertibi olduğu hissini uyandırmaktadır. Bu düşünce ile ikisi arasında yapılan mukayese sonunda şu farkların bulunduğu görüldü:
a. Yazma nüshada 66, bu risalede ise 43 haber tenkit edilmiştir.
b. Her iki risalede müşterek 34 hadis bulunmaktadır.
c. Yazma nüshada bulunmayan 8 hadîs bu risalede tenkit edilmektedir.
d. Her iki risalenin de hadîsleri sıralamadaki tertipleri farklıdır.
Tenkit konusu olan her madde zikredilmeden önce, "ve mîmmâ yervûne anhu sallâllahu aleyhi ve selem ennehu kale" şeklinde bir ifâde kullanılmaktadır. O madde hakkında verilecek hükme de "Ecâbe'l-Hamdu lillâhi hâze" diye başlanmaktadır.
43 haberin tenkit edildiği bu risale, zikredilen farklar dışında her haliyle birinci risaleye benzemektedir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 20 Eki 2016, 13:03 
Çevrimiçi
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 3707
8. el-Fırüzâbâdi, Muhammed b. Ya'kûb b. Muhammed b. Ömer eş-Şîrâzî, Mecduddîn Ebû Tâhir (ö. 817/1415)'in "Hâtimetu Sifris-Saâde"si.
Bu eser, Fîrûzâbâdî'nin, Hz. Peygamber (s.a.v)'in sîreti hakkında yazdığı "Sifru's-Sa'âde"sinin sonuna eklediği bir hatimeden ibarettir.
Müellif burada, hangi bâblarda sahîh hadîslerin bulunmadığını veya hiç sabit olmadığını beyân etmektedir. Eserde, bu şekilde 90 kadar baba Fîrûzâbâdî, kanâatini gayet kısa cümlelerle ve "bu bâbta sahîh bir hadîs yoktur" veya "bu hususta bir hadîs sabit olmamıştır" tarzındaki hükümlerle belirtmektedir.
Ayrıca bazı bâblarda bir kaç sahîh hadîs mevcut olmakla beraber bir hayli mevzu hadîs varsa veya uydurulan söz meşhur ise, sahîh hadîsleri zikrederek onların bu hükümden müstesna olduklarını göstermektedir.
Fîrûzâbâdî'nin hangi bâblarda hadîs vârid olmadığını söylerken, fikirlerinden faydalandığını îmâ ettiği "hadîs mütehassıslarının" kimler olduğunu tespit etmek de mümkün değildir.
Hükümlerinde isabetsiz bulunduğunu söyleyerek Firûzâbâdîyi tenkit edenler de vardır. Bunlardan "Sifru's-Sa'âde" sarihi Abdulhak ed-Dihlevî (ö. 1052/1642), onun bu konuda ileri gidenleri taklid etmek suretiyle bazı hadîslerin sahîh veya sabit olmadığını yahut uydurma olduğunu beyân ettiğini, halbuki bunlar arasında muteber kitaplarda mevcut ve büyük âlimlerce makbul olan hadîslerin bulunduğunu söylemektedir.
9. es-Suyûtî, Abdurrahmân b. Ebî Bekr b. Muhammed, Celâluddîn Ebu'1-Fadl (ö. 911/1505)'ın "el-Leâli'l-Masnûa Fi'l-Ahâdisi'l-Mevzûa"sı.
Uydurma hadisler sahasında çeşit eserler veren Suyûtî, bu konudaki çalışmalarını anlatırken, 870/1465 târihinde bir mevzuat kitabı yazmaya başladığını, beş sene sonra tamamlamaya muvaffak olduğunu ve fakat 905/1499 senesinde yeni bir uydurma hadis kitabı yazmak lüzumunu duyduğunu ifâde ederek, ilk yazdığı esere "Mevzûâtu's-Suğrâ" dendiğini, "el-Leâli'l-Masnûa"nın da "Mevzûâtu'l-Kübrâ" adiyle meşhur olduğunu söyler. Sonunda da bu esere ehemmiyet verilmesi gerektiğini belirtir.
Tanıtmakta olduğumuz kitabın telif sebebini anlatan Suyûtî der ki:
"Uydurma hadîsler hakkında bir eser yazmış olan Ebu'l-Ferec İbnü'l-Cevzî, -"Ulûmu'l-Hadîs"inde İbnu's-Salâh'ın ve diğer hadis imamlarının da işaret ettiği üzere- eserine, uydurma derecesine inmeyen pek çok zayıf hadîsi, hatta hasen ve sahîh olanları dahî almıştır, isteyenlerin kolayca faydalanmasını te'min maksadıyla bu kitaptaki hadîsleri ayıklayarak tenkit ve ihtisar etmeyi uzun zaman düşündüm."
İşte bu sebeple Suyûtî, "Kitâbu'l-Mevzûât'ın tertibini bozmamıştır. Kendi sözlerine "derim ki:" diye başlamış, "Doğruyu en iyi bilen Allah'tır" diyerek bitirmiştir.
Tenkitleri sırasında Suyûtî'nin, İbnü'l-Cevzî'nin uydurma dediği haberin öyle olmadığını ispat etmek maksadıyla bazen bir kaç sayfayı bulan mütâbaat ve şevâhid getirdiği veya hiç bir mütâlâa beyân etmeyerek İbnü'l-Cevzî'ye muvafakat ettiği görülmektedir.
Suyûtî'nin, mütâbaat ve şevâhidinden faydalandığı bazı kitaplara mutlak mânâda itimat etmesi bazı tenkitlere yol açmıştır. Şöyleki:
Abdullah b. Mes'ûd'un, göz ağrısından şikayetçi olduğunu Hz. Peygamber (s.a.v)'e bildirmesi üzerine onun, "mushafa bak!" buyurduğu ifâde edilen bir habere İbnü'l-Cevzî "uydurmadır" der. Buna mukabil Suyûtî'nin sâdece "münker" demesine hayret eden İbn Arrak (ö. 963/1556), buna itirazını şu sözlerle belirtir:
"Suyûti'nin şu hâline şaşmamak elde değil; İbnü'l-Cevzî'nin "Mevzuatına aldığı haberleri tenkit ederken çoğu zaman -burada olduğu gibi- (uydurma olduğunu bildiği bir hadîsi kitaplarına almamayı prensip edinmiş olan Beyhakî bu hadîsi "Şuab"ında veya diğer kitaplarında tahrîc etmiştir) şeklinde ifâdeler kullanıyor, halbuki bunun uydurma olduğu apaçık bir şekilde görülmektedir; zira Hz. Peygamber (s.a.v) zamanında mushaf yoktu ki, ona bakmasını tavsiye etmiş olsun."
Suyûtî, bu eserinin sonunda, "Kitâbul-Mevzûât'ın mukaddimesinden uzunca bir kısmı iktibas etmiştir.
10. es-Suyûtînin "Zeylull-Le'âu'l-Masnûa"sı "Zeylu'l-Leâlî" adı, her ne kadar onun tenkit bakımından "el-Leâli'l-Masnu'a"nın bir devamı olduğu zannını uyandırmakta ise de, eserin muhtevası böyle olmadığını göstermektedir. Nitekim Suyûtî de, eserin üç satırlık gayet kısa mukaddimesinde bunu şu sözlerle ifâde etmektedir:
"Ebu'l-Ferec İbnü'l-Cevzî'nin "Kitâbul-Mevzûât'ını ihtisar, hadîslerini tashih ve gerektiği şekilde tenkidini yapıp bitirdikten hemen sonra, onun temas etmediği bîr miktar uydurma hadîsi bu "Zeyl'de topladım ve İbnu'l-Cevzî'nin tertibine uygun bir şekilde sıraladım."
Suyûtî, tenkit edeceği haberleri, daha çok târih ve tabakât sahasında eser vermiş olan müelliflerin bu konudaki eserlerinden senedleriyle birlikte iktibas etmektedir. Müteakiben o haberin uydurma olduğunu, ya bizzat beyân etmekte veya diğer münekkitlerin kanâatlerini nakletmektedir. Bu arada, sâdece iktibas etmekle yetinerek hakkında hiç bir tenkit ifâdesi kullanmadığı haberler de bir hayli yekûn tutmaktadır. Tenkitlerinden en çok faydalandığı münekkitler arasında; Buhârî (ö. 256/869), Nesâî (ö. 303/ 915), Ukaylî (ö. 323/934), İbn Hibbân (ö. 354/965), Dârekutnî (ö. 385/995), Haübu'l-Bağdâdî (ö. 463/1070), İbnü'l-Cevzî (ö. 597/1200), Zehebî (ö. 748/1347) ve İbn Hacer Askalânî (ö. 852/1448) bulunmaktadır.
Kitabın son altı sayfasında uydurma olan birkaç nüsha ve kitap hakkında bilgi verilmektedir.
11. es-Suyûtînin "Et-Taakkubât Alel-Mevzûât"ı
Bu kitap, Suyûtî'nin uydurma hadis sahasındaki en hacimli eseri olan "en-Nuketu'l-Bedîât aIe'l-Mevzûât"ının muhtasarından ibarettir. "en-Nüket"te, Suyûti'nin bir çok eserlerinde olduğu gibi, İbnü'l-Cevzî'nin "Kitâbu'l-Mevzûât"ını tenkit maksadıyla kaleme alınmıştır. Suyûtî, burada, uydurma sayılmasını doğru bulmadığı, mükerrerleriyle birlikte üç yüz kadar hadîsin tenkit ve müdâfaasını yapmaktadır.
Tenkide söz konusu olarak aldığı hadîslerin senedlerini düşürerek sâdece sahâbîden râvîsinin adını söylemekle iktifa eden müellif, uzun hadîslerin baş tarafından bir kısmını vermekte, peşinden de hadîs hakkında yapılan tenkitleri ve buna mukabil kendi müdâfaalarını zikretmektedir.
"Derim ki:" kelimesiyle söze başlayan Suyûtî, burada hadîsi güvenilir kabul eden muhaddisleri, hadîsin mütâbaat veya şahidinin kimler tarafından tahrîc edildiğini belirtmektedir.
Üzerinde uzun zaman çalışması sebebiyle eserine büyük bir ehemmiyet verdiğini ifâde eden Suyûti, onunla iftihar ederek der ki:
"Bu kitap, râvînin altın suyu ile yazmasına lâyık olan eşsiz bir kitaptır. Daha önce onun ne bir benzeri, ne de seviyesine yakın olanı yazılmıştır."
12. İbn Arrâk, Alî b. Muhamrned b. Alî el-Hicâzî (ö. 963/ 1556)'nin "Tenzîhu'ş-Şerî Ati'l-Merfûa Anil Ahbâ-Ri'ş-Şenî Ati'l-Mevzûa"sı.
Bu eser, İbnü'l-Cevzî'nin "Mevzûât"ı ile onu tenkit ve özetlemek maksadıyla Suyûti'nin yazdığı "el-Le'âli'l-Masnûa", "en-Nuketul-Bedîât'ın ve "Kitâbu'l-Mevzûât"ta bulunmayan uydurma hadîsleri topladığı "Zeyiu'l-Leâli'l-Masnûa"sının bir muhtasarıdır. Eserin bu hususiyetini bizzat belirttikten sonra müellif, "elinde bu kitap bulunan kimsenin bir başka mevzuat kitabına bakmaya ihtiyaç duymayacağını" söyleyerek onunla iftihar etmektedir.
İbn Arrâk, Kanunî Sultan Süleyman'a takdim ettiği eserinin bâblarını, "el-Leâli'l-Masnûa"nın tertibine uygun olarak sıralamakla beraber, her babı kendi arasında şu üç esâsa uygun olarak tanzim etmiştir:
a) Birinci Fasıl: İbnü'l-Cevzî'nin uydurma saydığı, Suyûtî'nin de ona itiraz etmediği haberler.
b) İkinci Fasıl: İbnu l-Cevzî'nin uydurma kabul ettiği ve fakat Suyûtî'nin aksini iddia ederek İbnü'l-Cevzî'ye muhalefet ettiği haberler.
c) Üçüncü Fasıl: İbnü'l-Cevzî'nin "Mevzûât'ında bulunmamakla beraber Suyûtî'nin tespit ettiği uydurma haberler.
Müellif, tenkit söz konusu olan haberlerin senedlerini zikretmemişfir. Merfû olduğu iddia edilenlere "hadîs", mevkuf olanlara da "eser" kelimesiyle başlayıp ilk râvîlerini veya görüşlerini göstermiştir.
Kendi görüşlerini ve faydalandığı kitaplardan naklettiği bilgileri, çoğunlukla "derim ki:"
Diye başlayıp "Doğruyu en iyi bilen Allah'tır" sözüyle bitirdiği yerlerde bulmaktayız. Suyûtî'nin İb¬nü'l-Cevzî'ye karşı yaptığı tenkitleri ise "tuukkibe" kelimesiyle göstermiştir.
Uydurma haberi iktibas ettikten sonra İbn Arrâk, onu kimlerin tahrîc etmiş olduğunu -mukaddimede de gösterdiği- rumuzlarla ifâde etmiştir. Bunlar, İbnü'l-Cevzî'nin "Mevzuat"ındaki haberleri kimlerden aldığını söz konusu ederken isimlerini zikrettiğimiz müellif ve münekkitlerdir.
İbn Arrâk, İbnü'l-Cevzî'nin tenkit edilen haber hakkında kullandığı "Sahih değildir "Münkerdir" gibi tabirleri aynen naklettiğini; fakat uydurmadır Yalandır Bu hadisin aslı yoktur" şeklindeki hükümlerini -eserin, uydurma hadis kitabı olması itibariyle- icap etmedikçe zikretmediğini, ayrıca İbnü'l-Cevzî'den sonraki münekkitlerden o sözün uydurma, bâtıl ve yalan olduğunu ifade edenler varsa, o görüşleri de belirttiğini söylemektedir.
İbn Arrâk'ın, "Tenzîhu'ş-Şerîa"yı hazırlarken -adları zikredilen eserlerin dışında- başlıca şu kitaplara müracaat ettiğini yine kendinden öğrenmekteyiz. Bu eserler; İbnü'l-Cevzî (ö. 597/ 1200)'nin "el-İlelul-Mütenâhiye"si; Zehebî (ö. 748/1347)'nin "Mîzân"ı ve İbnü'l-Cevzî'nin adı geçen eseri ile "Kitâbu'l-Mevzûât'ına yaptığı telhisi ve "Telhîsu Mevzûâti'l-Cevzekânî"si; Irâkî (ö. 806/1403)'nin "Tahrîcu'1-İhyâ" ve "Emâlî"si; İbn Hacer Askalânî (ö. 852/1448)'nin "Lisânu'l-Mîzân", "el-Matâlibu'I-Âliye' "Tahrîcu Ahâdîsir-Râfiî", "Tahrîcu Ahâdîsi'l-Keşşâf", "Tesdîdul-Kavs ve Zehru'l-Firdevs"i ve İbn Dirbâs'ın "Teîhîsu'l-Mevzûât'ıdır.
Müellif, mukaddimede, ayrıca uydurma haberlerin alâmetleri, "men kezebe aleyye" ( Kim benim üzerime yalan söz söylerse) hadisini rivayet eden sahâbîlerin adları ve hangi maksatlarla hadis uydurulduğu hakkında da bilgi vermiştir.
Mukaddimenin sonunda bulunan ve 19-133. sayfalar arasında yer alan hadis uyduranların adlarını ihtiva eden liste, diğer mevzuat kitaplarında bulunmayan oldukça faydalı bir bölümdür. [28]

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 02 Kas 2016, 17:08 
Çevrimiçi
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 3707
13. Fetteni, Muhammed b. Tâhir b. Alî es-Sıddîkî, Cemâluddîn (ö.986/1578)'in "Tezkirâtu'l-Mevzûât Fî'l-Ahâdîsi'l-Merfûât'ı insanların uydurma haberler hakkında birbirinden çok farklı görüşlere sahip olduklarını söyleyen müellif, her hangi bîr kusurunu duyduğu hadis için "uydurmadır" diyecek kadar müfrit olanlar bulunmakla beraber, bu tür bir hükmü terbiyesizlik diye vasıflandıran câhillerin de mevcut olduğunu ifade etmektedir.
Bu ifrat ve tefrit durumunu dikkate alan Fettenî, Sâğânî ve İbnü'l-Cevzî gibi daha uydurma derecesine inmeyen bir çok hadise uydurmadır diyerek ifrata sapan münekkitlerin "Mevzuatının meşhur olduğunu söyleyerek, bu eserlerin, bazı anlayışsız ve tembel kimselere zarar vereceği düşüncesiyle "Tezkirâtu'1-Mevzûât'ı yazmaya başladığını belirtmektedir.
Bâblara göre tasnif edilmiş olan eserdeki haberlerin senedleri tamamen atılmıştır. Fettenînin burada yaptığı çalışma, münekkitlerin uydurma veya zayıf olduğunda ittifak ettikleri veya hangi sebeple makbul olmadığını söyledikleri haberler hakkındaki fikirlerini nakletmek ve zaman zaman da kendi kanaatlerini belirtmekten ibarettir.
Fettenî, tenkit esnasında en çok Sâğânî (ö. 650/1252), Irâkî (ö. 806/1403), Rrûzâbâdî (ö. 817/1414), Sehâvî (ö. 902/1496) ve Suyûtî (ö. 911/1505)'nin "Mevzuat" hakkındaki eserlerinden faydalanmıştır.
Mukaddimede bazı hadis ıstılahları, hadis uyduranlar ve içinde uydurma haberler bulunan bazı kitaplar hakkında kısa bilgiler de bulunmaktadır.
Fetteni'nin, zayıf ve yalancı râvîlere dair "Kânunu'l-Mevzûât ve'd-Duafâ" adlı bir eseri daha vardır. Bu eserde, tenkide uğrayan isimler alfabetik olarak dizilmiş, her biri gayet kısa ve kesin hükümlerle tanıtılmıştır. [29]
14. Aliyyu'l-Kârî, Ali b. Sultan Muhammed el-Herevî (ö.l014/1605Vnin "el-Mevzûât"ı.
17 sayfayı bulan uzun mukaddimesinde, "men kezebe aleyye" (Kim benim üzerime yalan söz söylerse? hadisinin çeşitli yollarından, kıssacıların ve vaizlerin durumlarından, zındıkların hadis uydurmadaki faaliyetlerinden ve İslâm alimlerinin bunlara karşı açtığı mücadeleden bahsettikten sonra Aliyyu'1-Kârî, eserini şu sözlerle tanıtmaktadır:
"Halk arasında yaygın olan hadisleri derleyerek sahih, hasen ve zayıf olanlarını beyân edip, mevkuf, merfû' ve uydurma olanlarını da belirten hadis hafızlarının çalışmalarını gördükten sonra -sahîh hadislerin sayılamayacak kadar çok olduğu düşüncesiyle onları bir tarafa bırakarak- sadece uydurma ve asılsız olanları bir araya getirmeyi arzu ettim; zira onlardan bu suretle daha kolay istifade edilmiş olacaktı. Muhaddislerin uydurma olduğunda ihtilâf ettikleri hadisleri -her ne kadar bir geliş yolundan uydurma ise de diğer bir geliş yolundan sahîh olabileceğini hesaba katarak-buraya almadım."
Bu sözlerden, müellifin sâdece uydurma haberleri bir araya getirdiğini anlamak kabilse de, onun yer yer uydurma olduğu sanılan çeşitli mertebelerdeki bazı hadis ve haberlerin öyle olmadığını ispata çalıştığı da görülmektedir. Bu haliyle kitap, halk dilinde meşhur olan hadisleri tenkit etmeyi hedef alan eserlere benzemektedir.
Aliyyu'1-Kârî, alfabetik olarak tertib ettiği "Mevzûât'ında en fazla Sehâvî (ö. 902/1496)'nin tenkitlerinden faydalanmıştır.
Onun dışında, fikirlerinden istifâde ettiği diğer münekkitleri şöyle sıralamak mümkündür:
İbnü'l-Cevzî (ö. 597/1200), Sağânî (ö. 650/1252), Zerkeşî (ö. 794/1391), Irâkî (ö. 806/1403), İbn Hacer Askalânî (ö. 852/1448), Suyûti (ö. 911/1505) ve İbn Deybal (ö. 944/1537).
Kitabın 97-103. sayfaları arasında, -mukaddimede olduğu üzere- uydurma hadisle ilgili teknik bilgiler verilmektedir. Bu bilgilerin bir kısmının muhtelif kitaplardan derlendiği ve bazen önemli bir kısmının aynen alıntılandığı görülmektedir. [30]
15. eş-Şevkânî Muhammed b. Alî b. Muhammed b. Adullah (ö. 1250/1832)'ın "el-Fevâidul-Mecmûa Fil-Ahâdisi'l-Mevzûa"sı.
Bir hayli son devir alimlerinden oluşunun sağladığı imkân dolayısıyla Sevkanî, İslâm alimlerinin uydurma hadislere karşı açtıkları çetin savaşların semeresi olarak vücut bulan eserlerin hemen hepsinden faydalanmıştır.
Kitabının mukaddimesinde adlarını saydığı bu eserler, aşağı-yukarı daha önce tanıttığımız münekkitlerin kaynakları olarak söz konusu edildiği için burada tekrar zikredilmeyecektir.
Bunlardan başka Şevkânî, cerh ve ta'dîl, biyografiler, tahriçler ile ilgili kitaplarda ve muhakkiklerin diğer eserlerinde gördüğü uydurma hadislere de eserinde yer verdiğini söylemektedir.
Tenkit edilen haberler, 1500 kadardır. Eserinin bu geniş muhtevasıyla iftihar eden müellif, "Kendinde bu kitap bulunan kimse, mevzuat sahasında yazılmış olan bütün kitapları yanında bulunduruyor sayılır" demektedir.
Şevkânî bu eserde takip ettiği tenkit usûlü hakkında şöyle bilgi vermektedir:
"Hadisi uyduran kimse onun merfü olduğunu iddia ediyorsa, hadis hakkındaki hükmümü kısaca söylemekle yetindim; böyle değil de hadisi bir sahâbîye veya daha sonraki birine nispet ediyorsa, onun kimin sözü olduğunu gösterdim. Bunlardan sonra da o uydurma sözü kitaplarına alan cerh ve tadîi ve târih yazarlarının, bunlarda yoksa mevzuat sahiplerinden o sözü eserlerine alanların adlarını beyân ettim."
Kitabı bâblara göre tanzim etmiş olan müellif, kendinin de söylediği üzere "ilk önce fıkıhla alâkalı olan uydurma hadisleri, sonra da hulefâ-i râşidîn, diğer sahâbîler ve daha sonra gelenler hakkında uydurulanları" sıralamaktadır. [31]
16. el-Leknevî, Muhammed Abdulhay b. Muhammed Abdulhalîm, Ebu'l-Hasenât (ö. 1304/1886)'ın "el-Âsâru'l-Merfûa Fi'l-Ahbârl'l-Mevzûa"sı.
Bu kitap, mübarek gün ve gecelerde kılınması tavsiye edilen namazlar hakkındaki uydurma haberleri tenkit etmeyi hedef almaktadır.
Leknevî, mukaddimede, bazı tanıdıklarının, âşûra günü kılınan namazların kemiyet ve keyfiyetleri hakkında kendinden bilgi istediklerini, sorulan mesele hakkında muteber hadis kitaplarında bir rivayet bulunmadığını, mevcut olduğu söylenen rivayetlerin de aslı olmadığını bildirmesi üzerine, muhatabıyla aralarında gayet hararetli bir konuşmanın başladığını söylemektedir.
Halkın bu konudaki kanaatini belirtmesi itibariyle öneme hâiz olan söz konusu konuşmanın bir kısmını buraya almakta fayda vardır.
Leknevî'nin cevabını beğenmeyen zât, büyük mutasavvıfların kitaplarında, mübarek günlerde kılınacak namazlar hakkında rivayet bulunduğunu söyleyerek itiraz ediyor. Müellif, bu muhterem kişilerin hadisçi olmadıklarını ve kitaplarına aldıkları hadisleri tahrîc edenleri de göstermediklerini, her ilimde salahiyetli âlimlerin bulunduğunu ve ancak onların söylediklerine inanmak lâzım geldiğini beyânla, mutasavvıfların hadis sahasındaki nakillerine itibâr etmenin doğru olmayacağını sözlerine ilâve ediyor.
Sufîlerin bütün sözlerini hüccet telakki eden bazı kimselerin tipik örneği olarak görünen bu şahsın, müellifimizin cevabı karşısında hayli şaşırıp, "bu sözün, İmâm Gazzâlî (ö. 505/1111), Abdulkâdir Geylânî (ö. 561/1165) ve Ebû Tâlib Mekkî (ö. 386/ 996) gibi evliyâullahdan oldukları kabul edilen büyükleri hadis uydurmakla itham etmek mânasına geleceğini" söylemesi üzerine Leknevî, onların eserlerinde görülen uydurma haberleri kendilerinin değil, bazı câhil zâhidlerin veya din düşmanlarının uydurduğunu izah etmektedir.
Kitabın devamında müellif, hadis uyduranların gayelerini, "men kezebe aleyye" (Kim benim üzerime yalan söz söylerse hadisinin geliş yollarını, bu hadisin tahrîcini yapan kimseleri göstermekte ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in fezâili hakkında kıssaalar arasında pek yaygın olan uydurma hadisleri de nakletmektedir.
Eserin asıl bünyesini teşkil eden kısım, mübarek gün ve gecelerde kılınacak namazlar hakkında uydurulmuş haberler olup, bunlar iki bölüm hâlinde tenkide tâbi tutulmaktadır.
"Birinci ikaz" diye başlayan birinci bölümde, haftanın gün ve gecelerinde kılınacak namazlar hakkındaki haberler, "ikinci ikaz" başlığı altındaki ikinci bölümde ise, senenin muhtelif gün ve gecelerinde kılınması tavsiye edilen namazlar hakkındaki haberler bulunmaktadır.
"Hatime" adı verilen son kısımda ise Leknevî, Husâmeddîn el-Mankipûrî'nin "Vesîletu't-tâlibîn ilâ mahabbeti Rabbil-âlemîn? adlı kitabından aldığı meşâyih ve sufiyye arasında meşhur olan muhtelif günlerde kılınacak namazlar hakkındaki merfû ve mevkuf hadisleri bir araya getirmiş, bunların leh ve aleyhindeki sözleri ve kendi görüşlerini belirtmiş ve nihayet kılınması tavsiye edilen namazlar hakkındaki güvenilir hadisleri nakletmiştir.
Ebu'l-Hasenât diye de bilinen müellif, tenkit edeceği haberlerin senedini tamamen alıp metnini aynen almaktadır. Metnin bittiği yerde onu tahrîc eden kimsenin ve râvisi olarak gösterilen sahabînin adlarını zikretmekte, müteakiben de haberin tenkidine geçmektedir.
Leknevî, tenkit ettiği haberleri en çok Gazzâlî (öl. 505/1111), Cevzekânî (ö. 543/1148) ve İbnü'l-Cevzî (ö. 597/1200)'nin eserlerinden almıştır. Tenkitlerinde en fazla istifâde ettiği münek¬kitler arasında da yine İbnü'l-Cevzî, Zehebî, Irâkî, İbn Hacer el-Askalânî ve Suyûti bulunmaktadır.
17. el-Kâvukcî, Muhammed b. Halîl b. İbrahim el-Meşîşî, Ebu'l-Mahâsin (ö. 1305/1888)'in "el-Lu'luu'l-Marsûa Fî Mâ Kile Lâ Asle Lehû Ev Bi Aslihî Mevzû'u.
Müellif, üç sayfalık mü
secca' mukaddimesinde, "men kezebe aleyye" Kim benim üzerime yalan söz söylerse? hadisine rağmen zındıklar tarafından uydurulan sözlerin halk arasında yayıldığını ve kendisinin de bu sözlerin bir kısmını topladığını belirttikten sonra, yalanın yalancının ve her duyduğunu tahkik etme den rivayet eden kimselerin din karşısındaki durumunu izah etmektedir.
Mukaddimenin sonunda, kitabın tertîb tarzına temasla Kavukcî der ki:
"Halk arasında yaygın olan hadisleri, sahîh, hasen, merfû; zayıf, mevkuf, şaz ve uydurma diye tavsif ederek onları bir araya toplayan hafızların kitaplarını elde ettim. Ben de bunlardan sadece (asılsızdır, tamamen uydurmadır) denen sözleri bir araya getirerek, kolayca istifâde edilmesini temin maksadıyla alfabetik olarak sıraladım."
Ebu'l-Mahâsin Kâvukcî, bu konuda küçük hacimli eser veren münekkitler gibi hadislerin senedlerini atmakta ve daha çok kısa haberleri tenkidine konu olarak seçmektedir. Bu haberler hakkındaki kanaatini çoğu zaman "Uydurmadır "Batıldır" "Bu hadisin bir aslı yoktur" gibi tabirlerle belirtmekte, bazen de en çok istifade ettiği şu münekkitlerin hükümlerini ve görüşlerini nakletmektedir:
İbnü'l-Cevzî, Sâğânî, İbn Kayyim el-Cevziyye, İrâkî, İbn Hacer el-Askalânî, Sehâvî, Suyûtî ve Aliyyu'1-Kârî. Müellif bazen, hadis olarak bilinen bazı sahabî veya hukemâ sözlerini, asıl sahiplerine izafe etmektedir.
Kitabın sonuna ilâve ettiği hatimede Kâvukcî, uydurma ile il¬gili bazı pratik bilgilere de yer vermiştir.
18. Muhammed El-Beşîr Zâfir El-Ezherî (ö. 1325/ 1907)'nin "Tahzîru'l-Müslimîn Minel-Ahâdîsil-Mevzûa Alâ Seyyidil-Mürselîn"i.
Beşîr Zâtir, eserin telif sebebini açıklarken, zamanımızdaki insanların uydurma haberlere pek rağbet ederek, bâtı, münker ve hurafe sözleri benimsediklerini; kıssacıların vaazlarında isrâiliyyatı yaydıklarını; hatiplerin halkı, günâh işlemeye sevk edip doğru yoldan alıkoyacak yalan haberlerle iğfal ettiklerini müşahede ettiğini söylüyor.
Halkı irşat etme durumunda olan kimselerin bu konuda son derece hatalı bir yolda olduklarına işaret eden müellif, onları ikâz etmek isteyen biri kalkıp da söylediklerinin birer uydurulmuş yalandan ibaret olduğunu açıklarsa, son derece sert ve soğuk bir ifâdeyle "bu uydurmalar, fezâil-i a'mâl (amellerin faziletleri) hakkındadır" gibi dindar kimselerin derilerini ürpertecek cevaplar vereceklerini belirtiyor.
Müteakiben müellif, zamanımızda hadise gereken ehemmiyet verilmediği konusunda gazetelerde yayınlanmış üç makalesini alıntılamıştır.
Eserin 12-46. sayfaları arasında, uydurma hadisler hakkında bazı teknik bilgilerin verildiği bir kısım bulunmaktadır. Burada daha çok uydurma hadis kitaplarından, hadis uydurmanın sebeplerinden, uydurma hadisin alâmetlerinden, içinde uydurma haberler bulunan bazı eserlerden bahsedilmektedir.
Kitabın asıl yapısı üç bölümden meydana gelmektedir:
1. Hadis uyduranların merfû olarak gösterdikleri sözler, hikmetler ve darb-ı meseller. Müellif, bu sözlerin kimlere ait olduğunu göstermiştir.
2. Halk arasında yaygın olup hadis diye bilinen uydurma sözler. Burada da müellif, haberleri tenkîdit edenlerin isim ve ifâdelerini zikretmiştir.
3. Genel Mahiyetteki Hadisler Hakkında Bir Bölüm" adını verdiği kısımda ise Beşîr Zâfir, "el-Lu'luu'l-Marsû"daki bazı uydurma haberleri tenkitleriyle birlikte alıntılamıştır.
Bu kısımda tanıtılan eserler, sâdece uydurma hadisleri bir araya toplamayı hedef alan kitapların beli başlılarıdır. Diğer taraftan, telif sebebi daha farklı olmakla beraber, netice itibariyle uydurma hadislerin tanınması için yazılan eserler de vardır.
Örneğin, Ukaylî (ö. 323/934), İbn Hibbân (ö. 354/965) ve Ezdî (ö. 374/984) "el-Kâimil'inde, Dârakutnî (ö. 385/995) "el-Efrâd"ında, Zehebî (ö. 748/1347) "el-Mîzân"ında gibi çeşitli mertebelerdeki râvîleri ve rivayetlerini tetkik etmişlerdir.
Bunlardan başka halk dilinde meşhur olan hadisleri tenkit etmek düşüncesiyle yazılan ve büyük ölçüde uydurma haberleri tanıtan eserler de mevcuttur. Örneğin, Zerkeşî (ö. 794/1391)'nîn "et-Tezkira fı'l-Ahâdîsi'l-Müştehira"sı, kendinden sonra yazılan bütün uydurma hadis kitaplarına kaynak olan Sehâvî (ö. 902/1496)'nin "el-Mekasıdu'l-Hasene"si, Aclûnî (ö. 1162/1748)'nin "el-Keşful-Hafâ"sı gibi bu tür eserlerdendir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 10 Kas 2016, 11:55 
Çevrimiçi
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 3707
Resim

Uydurma Hadislere Malzeme Teşkil Eden Kaynaklar:
Pek muhtelif maksatlarla hadis imâline girişen yalancılar, zaman zaman gayelerine uygun malzeme bulmakta sıkıntıya düşmüşler, bu sebeple de aşağıda zikredilen kaynaklara müracaat etmişlerdir. Bu kaynaklardan alınan sözlerin bir kısmı İslâm prensiplerine uygun olduğu halde bir kısmı tamamen muhaliftir.
1. İsrâilîyât ve diğer Ehl-i kitabın Sözleri:
Hz. Peygamber (s.a.v) zamanında Ehl-i kitâb, Tevrat'ı İbrânîce olarak okurlar, Arapça olarak da izah ederlerdi. Bu suretle Ashâb-ı kiram onlardan bazı bilgiler öğrenirlerdi. Aynca Ka'bu?l-Ahbâr (ö. 35/655) ve Vehb b. Münebbih (ö. 110/728) gibi Ehl-i kitabın pek çok haberlerini gayet mükemmel bir şekilde bilen ve bu vasıflarıyla meşhur olan bazı âlimler de bu mevzûdaki malûmatın çoğalmasına imkân vermişlerdir.
Müslümanların bu tür rivayetler karşısındaki durumlarını belirten Hz. Peygamber (s.a.v), "Ehl-i kitabı ne tasdik edin, ne de yalanlayın; yalnız biz Allah'a ve bize indirdiği şeylere... inandık deyin" buyurmuştur. Ne var ki, bir kısım hadîs îmâlcileri ve bilhassa halk hikayecileri, İsrâiliyâta ve diğer Ehl-i kitaba ait bazı sözleri, halka daha çok tesir edeceği düşüncesiyle, Hz. Peygamber (s.a.v)'in hadîsi olarak nakletmişlerdir. Bu rivayetlerin bir kısmı evvelki peygamberlerin, bir kısmı İsrail âlimlerinin sözleri, bazısı da Tevrat veya İncîl de geçen sözlerdir. Meselâ hadis diye rivayet edilen "dünya muhabbeti her günâhın başıdır" sözünün Hz. İsa'ya ait olduğu söylenmektedir. Bu tür uydurmalardan biri olan "Beytu'I-mukaddes, akreplerle dolu altın bir leğendir" sözü Tevrat'ta geçen bir cümledir.
Şurası da muhakkaktır ki, hadis olarak rivayet edilen ve fakat bir benzeri Tevrat veya İncil'de mevcut olan bazı haberleri derhal uydurma olarak kabul etmek, -bazılarının yaptığı gibi-doğru olamaz; zira bu kitaplarda bulunan tahrife uğramış bazı sözlerle Hz. Peygamber (s.a.v)'in hadislerinin aynı mealde olması da mümkündür.
2. Hakim Ve Tabîblerin Sözleri:
Hadîs îmâlcileri ve kıssacılar, Yunan, Hind, İran ve Arap filozoflarına ait birtakım hikmetlerin, olduğu gibi söylendiği takdirde halk tarafından rağbet görmeyeceğini biliyorlardı. İşte bu sebeple onlar Haris b. Kelede, Sokrat ve Eflatun gibi tabîb ve filozofların sözlerini birer hadis damgasıyla piyasaya arz etmişlerdir. Haris b. Kelede'ye ait olan "her derdin başı mîde olduğu gibi her ilâcın başı da perhîzdir" sözü ile "gözünü seven kimse ikindiden sonra yazı yazmasın" tavsiyesini, hadis diye rivayet edilen tabîb beyânlarına misâl olarak zikredebiliriz.
Dört şey, dört şeyden bıkmaz; toprak yağmurdan, dişi erkekten, göz bakmaktan, kulak da dinlemekten" şeklindeki secîli söz ile, "serde kazançlı olan kaybetmiş sayılır" ifâdesi hadis değil hakimlerin hikmetlerindendir.
3. Acâîb Hikâyeler, Meşhur Sözler Ve Meseller:
Bunlar, İslâmiyet'ten çok önceleri bilinmekte olan meşhur haberler, meseller ve İslâmiyet'ten sonra meşhur olmuş İslâm büyüklerine ait sözler olmak üzere iki kısımda mütâlâa edilebilir.
Arapların câhiliye devri edebiyatı arasında, eskilerin haberlerine ve atasözlerine dâir pek çok bilgi vardır. Kimi gayet cazip olan bu hîkaye, haber ve meseller, İslâmiyet'ten sonra, halkın cehalet ve saflığını istismar eden bâzı menfaatperestler tarafından hadîs diye nakledilmeye başlanmıştır.
Bu hikâyelerden biri de, "Uc b. Unuk" adındaki mevhum şahsa ait olanıdır. İbn Kuteybe (ö. 276/889)'nin, "bu, ne Hz. Peygamber (s.a.v)'in söylediği bir hadis, ne de ashabı tarafından nakledilen bir haberdir" diyerek reddettiği acâib masal, eski devirlerden beri nakledile gelmekte olan bir uydurmadır. Buna göre Ûc, Hz. Musa'nın ordusu üzerine fırlatarak onları imha etmek maksadıyla kocaman bir dağı yerinden sökmüş, yukarı kaldırdığı zaman dağ, halka gibi uc'un boynuna geçerek onu öldürmüş. Uc denize girer, fakat su diz kapaklarını bile geçemezmiş; okyanuslardan yakaladığı balıkları güneşe doğru uzatarak kızartırmış...; zira boyu 3333 ziral imiş; Nuh tufanı onun topuğuna bile ulaşmamış.
Hadis diye nakledilen mesellerle, İslâm büyüklerine ait sözleri kesin olarak birbirinden ayırmak zordur. Mesel tabiriyle, İslâmiyet'ten önce meşhur olan bazı sözler kastedilmektedir. Bir mesel, evvelki peygamberlerden öğrenilen güzel bir söz de olabilir. Hasenul-Basrî'nin sözlerini, peygamberlerin sözlerine benzetenler de olmuştur. Hz. Alî (ö. 40/661)'nin, Mâlik b. Dînâr (ö. 131/748), Fudayl b. İyaz (ö. 187/803) ve Cüneydu'l-Bağdâdî (ö. 297/ 910)'nin meşhur sözleri de hadis diye tanıtılmıştır. Bunlara misâl olmak üzere şu sözleri zikredebiliriz:
Söz gümüsse, sükût altındır" meseli, Hz. Süleyman'a veya Lokman hekime aittir.
İyilik yaptığın kimsenin kötülüğünden sakın" sözü de, bîr meseldir.
Yumuşak konuşan sevilir" sözü, Hz. Alîye aittir.
Elin kınamasına tahammül etmek, ateşte yanmaktan hayırlıdır" sözü, Hasen b. Alî b. Ebî Tâlib (ö. 50/670)'e aittir.
"Halkın sözü, Hakkın kalemleridir" ve "dosta götüren yol ne kadar da uzundur" sözleri de, mutasavvıfçılardan bir kısmına aittir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 15 Kas 2016, 11:49 
Çevrimiçi
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 3707
4. Güzel Görülen Bazı Sözler
Hz. Peygamber (s.a.v)'in vecîz ve derin manalı birçok hadîsleriyle iktifa etmeyen bazı şahıslar, güzel buldukları her şeyi ona nispet etmekte bir beis görmemişlerdir; hatta iyi bir iş yaptıklarını düşü¬nerek bu sözlerin baş tarafına birer sened de uydurmuşlardır. Zındık olduğu için asılarak katledilen Muhammed b. Saîd (ö. 1I/VII1 asır), güzel sözleri hadis olarak tanıtmakta bir mahzur görmediğini açıkça söylemiştir.
Bu görüşün taraftarları, tutumlarının dine uygun olduğunu ifâde eden hadîsler bile uydurmuşlardır. Bu sözlerden birine göre güya Hz. Peygamber (s.a.v), "size benim hadisim olarak rivayet edilen doğru bir sözü duyduğunuz zaman, onu ben söylemiş olayım veya olmayayım- kabul ediniz" demiştir.
Hz. Peygamber (s.a.v)'in, bahis konusu sözü söyleyerek tenakuza düşemeyeceğini beyan eden İbn Hazm (ö. 456/1063), "böyle bir şeyi, ancak yalana, zındık, kâfir ve ahmak olanlar normal karşılayabilir" demekte ve bu görüşün taraftarlarından "Rasûlullah'a karşı yalan söylemeyi mubah sayanlar" diye bahsetmektedir.
Kurtubî (ö. 611/1214), bazı rey taraftarlarının da kıyâs-ı celiye muvafık olan sözleri hadis diye nakletmeye cevaz verdiklerini söylemektedir.
5. Hadis Uyduranların Kendi Sözleri
Buraya kadar sayılan maddeler, bilhassa kıssacıların ve aşırı olmayan uydurmacıların çalışmalarına malzeme olmuştur. Uydurmacılığı belli bir gurubun dâvasına hizmet etmek gayesiyle yapanlara gelince, bunların muhtaç olduğu malzeme ve hadîs imâline elverişli ham maddenin, elbette daha farklı olması lâzımdı. Bunun için de onların, hazır bazı sözleri değil, belli bir dâvayı empoze eden, üzerinde iyice düşünülmüş propaganda cümlelerine ihtiyaçları vardı.
Binaenaleyh ihtiyaçlarını en iyi bilenler yine kendileri olduklarına göre, gayelerine hizmet eden sözleri ancak kendileri hazırlayabilirlerdi. Nitekim öyle olmuş, bugün hadîs diye takdim edilen uydurmaların çoğunu "vazzâ'"lar icat etmişlerdir. Hadis uyduranların itiraflarında da görüldüğü üzere on binlerce söz, onlar tarafından belli bir maksadı ifâde etmesi için bilfiil ortaya konmuştur.[32]

Resim
Uydurma Hadisleri Tanıma Yolları:
Hadis uyduran şahısları, ya kendilerinde veya icad ettikleri sözlerde bulunan birtakım kusurlar sebebiyle tanıyıp yakalamakla yetinmeyen muhaddisler, hadisler üzerinde de kapsamlı bir araştırmaya girişmişlerdir. Hadis metninin sıhhatini tespit için yaptıklar uzun ve devamlı çalışmalar, diğer mütehassıslar ile yapılan müzâkereler, onlara hadis üzerinde derin bir vukuf ve hassas bir meleke kazandırmıştır.
Buna işaret eden İbnü'l-Cevzî, uydurma bir hadis karşısında muhaddisin derilerinin ürpereceğini ve gönlünün nefretle dolacağını söylemektedir.
Uydurma hadislerde bulunan alametleri muhaddisler tespit etmişlerdir. Aşağıda genişçe olarak zikredilecek bu alâmetlere genel olarak bir ifâdeyle temas eden İbnü'l-Cevzî şöyle demektedir:
"Eğer bir hadîsi, akla veya sağlam olarak bilinen hadîslere veyahut İslâm prensiplerine aykırı bulursan, onun uydurma olduğunu bilmelisin, diyen kimsenin sözü ne kadar isabetlidir."
1. Hadis Uyduranların İtirafı
Bîr sözün uydurma olduğunu öğrenmenin en tabiî yolu, onu uyduran kimsenin itiraf etmesidir. Hadîs üzerinde derin bir araştırma yapmaya lüzum kalmadan, bu suretle onun mâhiyeti anlaşılmış olur.
Hadis imâlcilerinin bu marifetlerini itiraflarına dâir misâller, "İslâm dinine hizmet etme arzusu" ve "hadis uyduranlar nasıl bilinir?" adlı bahislerde zikredildiği için burada tekrar edilmeyecektir.
2. Haberin Lâfzında Veya Mânasında Bozukluk Bulunması.
Hadis diye rivayet edilen bir haberin dil kaideleri (sarf-nahiv) bakımından bozuk olması, muhtevasının ise peygamber sözünün münezzeh bulunduğu bir manasızlık ve ölçüsüzlük taşıması onun uydurma olduğunu gösterir, Zira Hz. Peygamber (s.a.v), Arapların en fasîh ve belîğ konuşan adamı olarak kabul edilmekteydi. Bu durumda onun sarf ve nahiv kaidelerine uymayan bir söz söylemiş olmasına ihtimâl verilemez.
Hadisleri mâna ile rivayet etmeye salahiyetli olan râvîlerin dahi yapamayacağı derecede büyük gramer hatalarını ihtiva eden bir hadisi Hz. Peygamber (s.a.v)'e nispet etmek doğru olamaz. Böyle bir kusuru bulunan hadisi rivayet eden kimse, o lâfzın Rasûl-i Ekrem'e ait olduğunu söylerse, haberin uydurma olduğu anlaşılır.
Hz. Peygamber (s.a.v)'in, Hayber halkını cizye vermekten muaf tuttuğuna dâir hadis diye ileri sürülen bir uydurmayı tenkit ederken Zerkeşî (ö. 794/1391), "Peygamber (s.a.v.)'in sözlerinin fesahatini ve sağlamlığını bilen kimse bunun uydurma olduğunu anlar" demektedir.
Halkı hayırlı işlere teşvik etmek düşüncesiyle hadis uyduranların sözlerindeki aşırı mübalağa, İslâm prensipleriyle alay ederek Müslümanların imanlarını sarsmak isteyen dinsizlerin uydurmalarındaki acı istihza ve bayağı ifâdeler Hz. Peygamber (s.a.v)'e nispet edilmekten çok uzaktır.
Bu tür alâmetler, hadis olduğu ileri sürülen sözlerin uydurma olduğuna hükm etmek için kâfi bir sebeptir. Zehebî (ö. 748/ 1347)'nin "bunun uydurma olduğunu ilme yeni başlayanlar dahi bilir" diyerek naklettiği şu sözdeki mübalağa ve manasızlık gayet açıktır:
"Kim 'he harfini tek gözlü yapmadan yazarsa, Allah da ona bir milyon iyilik yazar ve derecesini bir milyon defa yükseltir."
Harflerin herhangi bir tarzda yazılmasının dinî bakımdan hiç bir değeri yoktur. Böyle bir şeye mükâfat verilmesinin yersiz ve mânâsız olduğu ise aşikârdır.
"Bıyığını kesen bir Müslümana, kestiği her kıla mukabil inciden ve yakuttan yapılmış bir şehir verileceğini ve her şehirde biner adet saray bulunacağını....." vaad eden uzunca bir uydurmada, Peygamber (s.a.v)'in sözünde asla bulunamayacak bir dengesizlik vardır.
Hz. Peygamber (s.a.v)'in hadisleri, birtakım gülünç sözlerin taşıdığı manasızlıktan münezzehtir. "Horoz benim dostumdur; dostumun dostu, düşmanımın da düşmanıdır" şeklindeki bir ifâdeyi, "eğer pirinç insan olsaydı halim bir kimse olurdu" tarzındaki bir sözü Peygamber (s.a.v.)'e nispet edebilen kimsenin samimî bir müslüman olabileceği düşünülemez.
Dinî eserlerde daha çok "zındık" diye anılan İslâm aleyhtarlarının ölçüsüz sözler uydurarak onu Hz. Peygamber (s.a.v)'e mâl etme gayretleri küçümsenemeyecek kadar fazladır. Gerek yukarıda zikri geçen iki uydurmadaki ve gerekse "yeşile ve güzel kadına bakmak görme duyusunu artırır" sözündeki bayağı ve müstehzî eda onun uydurma olduğuna ve din düşmanları tarafından uydurulduğuna delâlet eden kâfi birer alâmettir.
Az amele çok sevap va'd eden veya küçük bir günâh işleyeni şiddetli cezalarla korkutan sözde hadîsler de mâna itibariyle bozuk ve ölçüsüz olarak kabul edilmiştir.
Kıssacıların ve mutasavvıfların hadis diye tanıttıkları sözlerde bu nevin pek çok misâlini bulmak mümkündür. Sadece bir defa "Lâ ilahe illallah" diyen kimsenin, bu kadarcık bir gayreti sebebiyle, Allah Teâlâ'nın bu sözden bir kuş yaratacağını, kuşun yetmiş bin dili olacağını ve her dilin yetmiş bin lisanla o adam hakkında istiğfar edeceğini ifâde eden düzme sözdeki aşırılık bu kabildendir.
Aşura günü oruç tutan kimseye Allah Teâlâ'nın oruç tutup namaz kılmak suretiyle yetmiş yıl ibâdet etmiş kadar sevap vereceğini, ayrıca on bin meleğin ve yedi semânın sevabını ona bağışlayacağım.., o gün bir yetimin başını okşarsa, o baştaki her kıla mukabil cennette bir derece daha yükseltileceğini va'd eden uydurmadaki sevap israfı, onun mevzu olduğunu anlayabilmek için kâfi bir alâmet sayılır.
Ceza vermedeki dengesizce tehdîd ifadesi de o sözün uydurma olduğuna delâlet eder. En meşhur yalancı olarak bilinen Hintli Reten (ö. 632/1205)'iri, yatsı namazını terk eden kimseyi Allah Taâlâ'nın "ben senin Rabb'ın değilim, kendine benden başka bir ilâh ara!" diye kovacağını haber veren yalanındaki aşırı tehdîd ifâdesi böyledir.
İslâm dininde birine sövmek sadece günâh sayılmış iken, "Araplara söven kimseler müşriklerin tâ kendileridir!" şeklindeki bir uydurmanın izahı kabil değildir.
Uydurma sözler, lâfızlarındaki bozukluktan daha çok mânalarındaki ölçüsüzlük sebebiyle tanınmış ve damgalanmıştır.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 21 Ara 2016, 10:36 
Çevrimiçi
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 3707
3. Elde Mevcut Güvenilir Hadîs Kitaplarında Bulunmaması
Hadîs kitaplarının tasnîf edilmesinden önce, hadîslerin kontrolü için elde böyle bir mukayese imkânı mevcut değildi. Aynı zamanda bir beldenin muhaddisleri tarafından bilinen ve rivayet edilen bir hadîsin bir başka memlekette yaşayanlarca duyulmamış olması ihtimâli vardı.
Buna rağmen Yahya b, Maîn (ö. 233/847), Alî b. el-Medînî (ö. 234/848), Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), Buhârî (ö. 256/ 869), Ebû Zür'a er-Râzî (ö. 264/877), Ebû Hatim er-Râzî (ö. 277/890), Nescî (ö. 303/915) ve Dârekutnî (ö. 385/995) gibi, bir çok şehirlerde rivayet edilmekte olan hadîslerin tamamını veya ekserisini bilen büyük hadîs hafızları bulunmaktaydı. O gün için ancak böylesine muazzam bir hadîs kültürüne sahip olan kimseler, bu kültürün kazandırdığı meleke sayesinde, hadîsler arasında mukayese yapma ve sahihini uydurmasından ayırma imkânına sahiptiler.
Daha sonraları bütün hadisler, muhtelif metodlarla yazılmış olan hadis kitaplarına geçmiş oldu; bu eserlerin ihtiva etmediği hadîs kalmadı.
Bugün elde mevcut olan güvenilir hadis kitaplarında bulunamayan hadîslerin uydurma olduğuna kanâat getirilir. Suyûtî (ö. 911/1505), "Risale fî Aksâmi'l-Hadisil-Mevzua" adlı risalesinde hadisleri, muttasıl isnâdlarla kitaplara geçmiş olan ve olmayan diye iki gruba ayırdıktan sonra, ikinci grup hakkında şunları söylemektedir:
"Ne hadîs kitaplarında yer alan ne de muttasıl bir isnadı bulunan hadîslere yalnız bazı va'z, tefsir, siyer ve târih kitaplarında rastlamaktayız. Bunlar birinci guruptan daha çoktur. İlk devirlerdeki hadîs imamları zamanında mevcut olmayan bu sözlerin çoğu daha sonraki devirlerde uydurulmuştur."
4. Birçok İnsanın Görmesi Gereken Bir Hâdiseyi Bir Kişinin Gördüğünü İddia Etmesi.
Sahâbîlerin, Hz. Peygamber (s.a.v)'den duyduğu bir hadîsi orada bulunmayanlara iletmek hususundaki gayret ve himmetleri bilinmektedir. Birçok sahâbînin görüp işittiği haberlerin ise, mütevâtir derecesine ulaşmış olarak daha sonraki nesillere intikal etmesi gerekir. Hadis diye nakledilen sözler arasında öyleleri vardır ki, onların birçok sahâbînin huzurunda söylendiği iddia edilmektedir. Bu durum karşısında, o haberin veya hâdisenin şahitlerinden hiç değilse büyük bir kısmının onu rivayet etmesi beklenir. Aksi takdirde o iddianın bir yalandan ibaret olduğu anlaşılır.
Veda haca dönüşünde Hz. Peygamber (s.a.v)in, "Gadîru Hum" denilen yerde mola vererek, Hz. Alî'yi kendinden sonra halîfe tâyin ettiğini ve fakat orada bulunan ashabın bu haberi ittifakla gizlediklerini söyleyen Râfızîlerin iddiası böyledir.
Bu uydurmanın mütevâtir olması bir yana, sahîh bir isnadı bile yoktur. Bu mesele hakkında sakîfe gününde, Hz. Ömer'in vefatında, alt kişilik şûranın teşekkül ettiği zamanda ve nihayet Hz. Osman'ın şehâdetini müteakip Hz. Alî'nin hilâfeti üzerinde münâkaşalar yapıldığı günlerde, ashâbdan hiç değilse bir kişinin ortaya çıkıp durumu açıklaması beklenmez miydi? Görüldüğü üzere bu Râfızîlerin uydurmalarından biridir.
Hz. Peygamber (s.a.v)'in ikindi namazını kılamadığı bir gün, batmış olan güneşin, onun namazını yetiştirmesi için geri dönerek tekrar göründüğü ve herkesin buna şahit olduğu hakkındaki uydurma da böyledir. İşin garibi şurasıdır ki, bu haberi, Ummü Seleme (ö. 20/640)'den başka hiçbir kimse rivayet etmemiştir.
5. Kurana Ve Sahîh Sünnete Muhalif Olması.
Hz. Peygamber (s.a.v), Kur'ân-ı Kerîm'i insanlara teblîğ etmekle kalmamış aynı zamanda onun yeryüzündeki ilk tatbikçisi olmuştur. Bunun yanında, ilâhî kelâmın tam mânasıyle anlaşılması ve ilâhî irâdenin de bu suretle tecellî etmesi için, onu söz ve hareketleriyle açıklamış ve hatta Kur'ân-ı Kerîm'de bulunmayan İslâmî esasları da onun ruhuna uygun olarak ortaya koymuştur. Binâenaleyh her beyânı ve davranışı dîn olan ve ashabı tarafından bütün hareketleri dikkatle takip edilen bir peygamberin, kendi hadîslerini nakz eden sözler söyleyemeyeceği aşikârdır; bu böyle olunca, hayatının düstûru olan Allah Kelâmı'na muhalif bir be¬yânda bulunması da elbette düşünülemez.
Hadîs olduğu ileri sürülen haberlerin, bu iki esâsa muhalefeti sebebiyle kolayca tanınması mümkündür. Dünyânın ömrünü tâyin eden bir uydurmada Hz. Peygamber (s.a.v)'in, "dünyânın ömrü yedi bin senedir. Biz yedinci binin içinde bulunmaktayız" dediği iddia edilmektedir. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)'nin vefatından bu yana bin dört yüz küsur sene geçmiş olmasına rağmen dünyânın hâlâ ayakta durması, her şeyden önce bu sözü yalanlamaktadır. Kaldı ki bu söz, hem âyetlere hem de sahîh hadîse muhaliftir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 10 Oca 2017, 11:49 
Çevrimiçi
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 3707
Kur'ân-ı Kerîmde:
"Senden kıyametin ne zaman vukua geleceğini sorarlar. De ki, onun ne zaman geleceğini yalnız Rabbim bilir.? [33]
"Kıyametin ne zaman geleceğini bilmek Allah'a mahsustur? [34] buyurulmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.v) diliyle de "ben gaybı bilmem" denmektedir. Yine "Cibril Hadîsi" diye meşhur olan hadis-i şerifte ise Hz. Peygamber (s.a.v), kıyametten bahisle, "bu mesele kendisine sorulan, sorandan daha fazla bir bilgiye sahip değildir" buyurarak kıyametin ne zaman vuku bulacağını bilmediğini söylemiştir.
Şu hale göre yukarıdaki haber, hem Kitaba, hem de sahîh sünnete muhalif olduğu için uydurmadır.
"Veled-i zina" hakkındaki uydurmalardan birinde, "zinadan doğan çocuk cennete giremez" denilmektedir. Bir başka hadîste de, "içki içen melundur, komşusu da melundur, onun yanında oturan da melundur" denmektedir.
Normal olarak düşünüldüğü zaman dahi, zina mahsûlü olan çocuğun, o günâhın işlenmesinde hiç bir tesiri olamayacağı; içki içmek suretiyle ilâhî emri çiğneyen birinin günâhından da komşusunun mes'ul tutulamayacağı neticesine varılır. Nitekim Allah Taâlâ Kur'ân-ı Kerîmin birçok yerinde, "hiç kimse başkasının günâhını yüklenemez" [35] buyurmaktadır.
Yine Kur'ân-ı Kerîm'in ifâdesine göre; "Allah Teâlâ, sadece kendine eş, ortak koşulmasını affetmez; ama dilediği kimselerin, şirkin dışındaki günâhlarını bağışlar." [36]
Bu âyete rağmen birtakım günâhların bağışlanmayacağını kesin bir dille beyân eden haberlere rastlanmaktadır.
"Ashabıma sövmek, affedilmeyecek bîr günâhtır", "kötü ahlâklı olmak, affı mümkün olmayan bir günâhtır" şeklindeki hadîsler böyledir. Bunların yukarıdaki âyete muhalif oluşu, uydurma sayılmaları için kâfi bir sebeptir.
Sadece herhangi bir sünnete muhalif olan hadîsin uydurma sayılmasını doğru bulmayan İbn Hacer el-Askalânî (ö. 852/ 1448), ancak mütevâtir sünnete muhalif olan hadîslerin böyle mütâlâa edilebileceğini söylemektedir. Böyle olduğu takdirde, uydurma hadîslerin tâyininde dâima göz önünde bulundurulması gereken sünnet kıstasından, gayet cüz'î bir nispet dâhilinde faydalanmak mümkün olacaktır; zira mütevâtir sünnet miktarı çok mahduttur.
Bu durum karşısında sahîh sünneti mikyas alarak ona, araları telif edilmeyecek derecede muhalif olan hadîslerin uydurma olduğunu kabul etmek daha mutedil bîr görüş olsa gerektir.
Sahîh sünnete muhalefeti yüzünden uydurma sayılan birçok sözde hadîs mevcuttur. Nitekim Allah Taâlâ'nın "adı Ahmed veya Muhammed olan kimseleri cehenneme koymayacağını, "yüzü güzel olan siyah gözlü insanlara azâb etmeyeceğini" haber veren sözde hadîsler, "Allah Taâlâ sizin vücutlarınıza ve yüzlerinize değil, kalblerinize bakar" mealindeki sahîh hadîse tamamen muhaliftir.
Mütevâtir hadîse muhalif olan uydurma söze misâl olarak, ?size benim hadîsim olarak rivayet edilen doğru bir sözü duyduğunuz zaman -onu ben söylesem de soylemesem de kabul ediniz" haberini zikredebiliriz. Bu uydurmayı, "her kim benim söylemediğim bir sözü bile bile bana isnâd ederse, cehennemdeki yerine hazırlansın" mütevâtir hadîsi ile bağdaştırmak mümkün değildir.
6. Akla, His Ve Müşahedeye Muhalif Olması.
Allah Teâlâ yalnız akıllı olanlara hitâb etmiş, emir ve yasaklarından sâdece onları mes'ûl tutmuştur. Onun elçisi sıfatıyla Hz. Peygamber (s.a.v)in sözlerinin de normal akla uygun olması icap eder. Binâenaleyh, te'vil edilmeyecek bir surette akla aykırı olan bir hadisin mevcudiyeti düşünülemez. "Nuh'un gemisi Kabe'yi yedi defa tavaf ederek Makâm'ın arkasında iki rek'at namaz kıldı" uydurmasının normal akıl ve sağlam bir mantıkla bağdaştırılması mümkün değildir. "Allah Taâlâ'nın kendini kısrağın terinden yarattı'ğını iddia eden mevzu haber de böyledir.
"600/1203 târihinden sonra doğacak olanlara Allah'ın hiçbir ihtiyâcı yoktur" şeklindeki uydurma, hem mantığa, hem de gerçeğe muhaliftir; zira bu târihten sonra yaşayan milyonlarca insan arasından İslam'a, Müslümanlara ve hatta bütün insanlara kıymetli hizmetlerde bulunmuş olanları pek çoktur. Kaldı ki, Allah Teâlâ'nın hitabını bütün insanlara yönelttiği Kitab'ı ortada dururken, Hz. Peygamber (s.a.v)'in böyle bir şey söyleyebileceği düşünülemez.
"İnsanların en yalancısı, boyacılar ile kuyumculardır" sözünün uydurma olduğu ortadadır; zira bu iki zümre içinde pek dindar kimseler bulunmakla beraber, onların dışında kalan insanlar arasında -İbn Kayyim el-Cevziyye (ö. 751/1350)'nin de dediği gibi- Rafızîler, kahinler, kıssacılar ve müneccimler gibi hudutsuz yalan söyleyenler de vardır.
Şu hâle göre hadis olduğu iddia edilen bu sözün, uydurma olduğunu hissimizle ve gerçeğe muhalif bulunmasıyla anlamaktayız.
Senedi ne kadar sağlam olursa olsun "patlıcanın her derde deva olduğu"nu ifâde eden bir sözü, Hz. Peygamber (s.a.v)'in söylediğine ihtimâl verilemez; zira tecrübe bunun böyle olmadığını göstermektedir.
7. Târihî Vukuata Aykırı Düşmesi.
Hadisçiler, uydurma haberlerin tâyin ve teşhisinde târih bilgisinden çok faydalanmışlardır. Suiyânu's-Sevrî (ö. 161/777), "râvîler yalan söylemeye başlayınca, biz de onlara târih silahıyla karşı koyduk" demektedir.
Muhaddisler, metin tenkidinde olduğu kadar senedin dahilî tenkidinde de târih bilgisine müracaat etmişlerdir. Buna temasla Goldziher der ki:
"Râvîlerden her birinin şahsî durumunun tetkikinden ayrı olarak münekkitlerin dikkati, isnadın dahilî muhtevasına da çevrilecekti. Bu işte onların şâyân-ı dikkat mesut buluşlar yapma imkânları oluyordu." Zira bu suretle râvî âdeta yalancılığını itiraf etmiş gibi oluyordu.
Târih bilmenin faydasına temas eden Hassan b. Yezîd, "yalancıları tanımak hususunda bana târih kadar yardım eden bir şey yok tur. Hâviye ne zaman doğduğunu sorarız, -şayet rivayet ettiği şeyhin vefat târihini biliyorsak- onun cevâbına bakarak yalan mı, yoksa doğru mu söylediğini anlarız" demektedir. Buna bir misâl olmak üzere Ufeyr b. Ma'dân (ö. II/VIII. Asır'ın naklettiği şu hâdiseyi zikredebiliriz:
"Ömer b. Musa (ö. 157/774 civarı) Humus'a geldiği zaman mescide giderek etrafını aldık. O ikide bir, 'Bize salih bir kimse olan hocamız tahdis etti' diyerek rivayet ediyordu. Bunu o kadar tekrarladı ki, dayanamayarak, "bu sâlih bir kimse olan şeyhimiz kimdir? adını söyleyin de öğrenelim" dedim. Şeyhimizin Hâlid b. Ma'dân olduğunu öğrenince, "onunla nerede ne zaman görüştünüz?" diye sordum. 108/726'da Erminiyye gazasında görüştüklerini söylemesi üzerine, "Ey şeyh! Allah'tan kork. Hâlid b. Ma'dân 104/722'de vetât etti. Sen ise, onunla ölümünden dört sene sonra görüştüğünüzü iddia ediyorsun! Üstelik o hiç bir zaman Erminiyye'de savaşmamışlar!' dedim."
Muhaddislerin bu neviden dikkate değer pek çok başarıları olmuştur.
Hadis olduğu iddia edilen sözlerin târihî gerçeklere uygun düşmeyişi de onların uydurma olduğunu göstermiştir. Böylesi birçok uydurma metinler, târih bilgisi yardımıyla kolayca tanınmış ve pek ehemmiyetli tenkitlere söz konusu teşkil etmiştir.
Muhaddislerin metin tenkidi çalışmalarına da pek uygun bir misâl teşkil edecek olan bir uydurma sözü, tenkidi ile birlikte zikredebiliriz. Bahis konusu haberin metni şöyledir:
Hz. Âişe diyor ki:
Peygamber (s.a.v.)'in Fâtıma'nın boynunu birçok defalar öptüğünü görerek bunun sebebini öğrenmek istedim. Cevaben buyurdular ki:
"Yâ Humeyrâ, bilmez misin ki, miraca çıktığımda Allah Taâlâ'nın emriyle Cebrail beni cennete götürdü ve bîr benzerini daha görmediğim kokusu hoş ve meyvesi nefis olan bir ağacın yanında durduk. Cebrail'in soyarak bana ikram ettiği o meyveleri yedim. Allah Teâlâ bunlardan bende bir meni yarattı. Dünyaya döndüğümde Hatice ile münâsebette bulundum; neticede Fâtıma'ya hâmile kaldı. İşte ben o ağacın kokusunu özledikçe Fatma'nın boynunu öper ve o kokuyu alırım."
Bu haberin tenkidinde İbnü'l-Cevzî der ki:
"Bunun uydurma olduğunda mütehassıslar bir yana hadis öğrencileri bile şüphe etmez. Bunu uyduran kimsenin zerre kadar târih bilgisine sahip olmadığı meydandadır. Zira Hz. Fâtıma, Peygamber (s.a.v)'e nübüvvet gelmeden beş sene önce doğmuştur. Bu uydurmanın mucidinden daha câhil olanlar, bu haberi duyarak geliş yollarından çoğalmasına yol açmışlardır. Burada Miraçtan bahsedilmesi ise ayrı bir rezalettir. Çünkü Miraç, Hz. Hatice'nin vefatından sonra ve hiccetten bir yıl önce vuku bulmuştur. Hicretten sonra da Hz. Peygamber (s.a.v) Medine'de on sene ikâmet etmiştir.
Bu yalanı uyduranın sözüne bakılırsa, Hz. Peygamber (s.a.v)in vefatında Hz. Fâtıma'nın on yaşında olması îcab eder. Pekâlâ buna göre Hz. Peygamber (s.a.v)'den -Hz. Fâtıma'nın oğulları- Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in hadîs rivayet etmesini nasıl îzâh etmeli. "Şurası muhakkak ki Fâtıma (r.a), Miraç gecesi on yedi yaşındaydı." Hz. Peygamber (s.a.v)'in vefatından altı ay sonra ve otuz yaşında olduğu halde vefat ettiği -vahiy süresinin de yirmi üç yıl olduğu- dikkate alınırsa, Hz. Fâtıma'nın, bîsetten yedi sene kadar önce doğmuş olması gerekir. Kaldı ki Cebrail'in Hz. Peygamber (s.a.v)'e Fâtıma (r.a)'nın doğumundan bir hayli zaman sonra geldiğini çocuklar bile bilir."
Görüldüğü üzere târihî vukuat ile te'lîf edilemeyen haberlerin yalan olduğu kolayca bilinmektedir. Bu sebeple münekkitler biyografi ve kronoloji bilgisine pek ehemmiyet vermişler ve bunlardan azamî derecede faydalanmışlardır. [37]

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 13 Mar 2018, 12:06 
Çevrimiçi
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 3707
Uydurma Hadisleri Tanıma Yolları.: "el-Menâru'l-Münîf Fi's-Sahîh ve'z-Zaîf.."

Rahman ve Rahîm Allah'ın Adıyla..

İbn Kayyim el-Cevziyye el-Hanbelî ed-Dimeşkî diye bilinen Şeyh İmâm Allâme Şemsüddîn Muhammed b. Ebi Bekr -Allah ona rahmet edip (kusurlarını) korusun ve onu geniş cennetinde iskan etsin- der ki:
Müellif İbn Kayyim'e Sorulan Dört Soru Ve Misvakla Kılınan Bir Namazın, Misvaksız Kılınan Yetmiş Namazdan Daha Üstün Olması İle İlgili Hadislerin Kritiği.:

1-) Ben:
"Misvakla kılınan bir namaz, misvaksız kılınan yetmiş namazdan daha üstündür"21 hadisi ile ilgili 'bu hadisin zayıflığı nasıl olur?."

2-) Yine Cüveyriye hadisinde geçen:
"Senden sonra dört kelime söyledim ki, bunlar, o günden sonra söylediklerinle tartılmış olsa elbette onlarla denkleşirdi" sözünden,
Ahmed b. Hanbel, 6/272; İbn Huzeyme, Sahîh, 1/71 (H. No: 137 ç.); Hâkim, Hâkim, Sahîh, 1/146; EbuYa'lâ, Müsned, 8/182 Müslim, Zikr 79 (2726); İbn Mâce, Edeb 56 (3808); Ahmed b. Hanbel, 1/258.

3-) Ve
"Her ay tutulan üç gün oruç, bir ay tutulan oruç yerine geçer? [38] hadisinden.

4-) Ve
"Kim çarşıya gidip: 'Lâ ilahe illallah' (Allah'tan başka ilah yoktur) derse? [39] hadisinden soruldum.
İşte bu sorular, şu dört meseleyi ihtiva etmektedir:

Birinci Mesele:
5-) "Misvakla kılınan namazın, misvaksız kılınan yetmiş namazdan daha üstün olması.? [40]
Bu hadis, Hz. Âişe yoluyla Hz. Peygamber (s.a.v)'den rivayet edilmiş olup Buhârî (ö. 256/870) ve Müslim (ö. 261/875)'in "Sahîh"leri ile Kütübü Sitte (alü hadis kitabın)'da geçmemektedir. Bu hadisi; İmam Ahmed ("Müsnet'de), İbn Huzeyme (ö. 311/923) "Sahîh"de ve Hakim (ö. 405/1014) "Sahîh"de? [41] Bezzâr (ö. 292/904)'da "Müsned"de rivayet etmiştir.
Beyhakî (ö. 458/1066)'de (bu hadisle ilgili olarak) der ki:
"Bu hadisin isnadı, sağlam/kuvvetli değildir. [42]

6-) İşte hadisteki bu zayıflığın sebebi; Muhammed İbn İshâk'ın bu hadisi Zührî'den rivayet etmesi etrafında dönüp dolaşmaktadır. Çünkü Muhammed İbn İshâk, bu hadisi, Zührî'den işittiğini açıklamamaktadır.
Bununla birlikte Muhammed İbn İshâk der ki:
"Zührî, Urve yoluyla Hz.Aişe (r. anhâ)'dan anlattığına göre; Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:
"Misvaklanarak kılınan namaz, misvaklanılmadan kılınan namazdan yetmiş kat daha üstün olur.?[43]

Yine bu hadisi; İmam Ahmed ("Müsned"de) ve İbn Huzeyme'de "Sahîh"de rivayet etmiştir. Yalnız İbn Huzeyme, "Eğer bu haber sahih ise" kaydını koyup sonra şöyle der:
"Ancak bu haberin sıhhatini istisna ettim. Çünkü ben, Muhammed İbn İshâk'ın, bu hadisi, Zührî'den işitmemiş olup bunu ondan ancak tedlîs [44] yaparak rivayet etmiş olmasından korkmaktayım."

Abdullah İbn Ahmed der ki:
"Babam (Ahmed İbn Hanbel) bu konu ile ilgili olarak şöyle dedi:
"Muhammed İbn İshâk, bir hadis rivayet ederken, 'Filanca kimse (bu hadisi) anlattı' dediği zaman, o, bu sözüyle bu hadisi, o kimseden işitmediği anlamına gelir."

Hâkim (ö. 405/1014)'de "Sahîh"de bu hadisi nakledip sonra da der ki:
"Bu hadis, Müslim'in şartına göre sahihtir. [45] Hâkim, bu sözüyle, iyi bir şey yapmamıştır. Çünkü Müslim, kitabında, bu senedle hiçbir hadis rivayet etmemiş ve Muhamed İbn İshâk yoluyla da bu hadisi delil olarak getirmemiştir. Onun rivayetlerini, ancak sahih rivayetlere mutabaât (muâiller) ve şahitler getirme [46] mahiyetinde nakletmiştir. [47]

Muhammed İbn İshâk'ın Zührî'den rivayette bulunması, Müslim'in hadis rivayetindeki şartları içerisinde yoktur.
İşte bu ve benzeri hususlar, Hâkim'in kitabının değerini düşürmüş ve saygınlığına leke getirmiş, hadisi Sahih sayma (metodunu) diğer hadis otoriterlerinin Hasen sayma kriterlerinden daha aşağı bir konuma getirmiştir.[48]

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 13 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 4 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye