Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 14 Ara 2018, 00:38

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 3 mesaj ] 
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 06 May 2008, 09:51 
Çevrimdışı
Yeni Üye
Yeni Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 30 Nis 2008, 03:00
Mesajlar: 10
Bu konuyu facebook'ta paylan!
Hz. ZÜLKARNEYN (a.s) ve HÜKÜMDAR
Zülkarneyn (a.s), ölüm endişesi ve nefs engelini aşmaya çalışan bir kavme uğradı. Oradaki insanların elinde dünya serveti namına bir şey yoktu. Rızıklarını sebzeden temin ederlerdi. Sebzelerini korumakta çok ihtimam gösterirlerdi. Ayrıca bu kavimde herkes kendi mezarını kazar, hergün mezarını temizler ve ibadetlerini burada yapardı. Zülkarneyn (a.s.), bunların hükümdarlarını çağırttı. Hükümdar:
"Ben kimseyi istemiyorum. Beni isteyen de yanıma gelir." dedi.
Zülkarneyn (a.s.), bu söz üzerine hükümdarın yanına giderek:
"Ben seni davet ettim, niye gelmedin?" dedi.
Hükümdar:
"Sana bir ihtiyacım yok, olsa gelirdim." cevabını verdi.
Bunun üzerine Zülkarneyn (a.s):
"Bu haliniz nedir? Sizdeki bu hali kimsede görmedim." deyince hükümdar:
"Evet biz altın ve gümüşe kıymet vermiyoruz. Çünkü baktık ki, bunlardan bir miktar, bir kimsenin eline geçerse, bu sefer daha fazlasını isteyecek ve huzuru bozulacak. Onun için dünyalık peşinde değiliz." dedi.
Zülkarneyn (a.s):
"Bu mezar nedir? Neden bunları kazıyor ve ibadetlerinizi burada yapıyorsunuz?" diye sordu.
Hükümdar:
"Dünyalık peşinde koşmamak için bunu böyle yaptık. Mezarları görüp de oraya gireceğimizi hatırlayınca, her şeyden vazgeçeriz." dedi.
Zülkarneyn (a.s.):
"Niçin sebzeden başka yiyeceğiniz yoktur? Hayvan yetiştirseniz, sütünden, etinden istifade etseniz olmaz mı?" dedi.
Hükümdar:
"Midelerimizin canlı hayvanlara mezar olmasını istemedik. Bitkilerle geçimimizi sağlıyoruz. Zaten boğazdan aşağı geçtikten sonra hiç birinin tadını alamayız." diye cevap verdi.


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 06 May 2008, 14:32 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 09 Ağu 2007, 03:00
Mesajlar: 3843
Sevgili Kemal kardeşim... Gönlümüz elbette ahirete dönük olmalıdır. Mevlana'nın dediği gibi dünya hayatı bir deniz ise gönül bir gemi gibi olmalı... yüzmeli ama asla içine su almamalıdır.

Gönlün yüzmesi yani Allah'ın Esmalarını görmesi OKU'ması için de dünya hayatı gereklidir. Gereklidir demek abes olur zira Allah cc. ne yaratmışsa gereklidir, doğrudur, güzeldir mutlak olarak.

Bahsettiğiniz konu bir çok insanın iç ve dış dünyasında sorguladığı ve doğruları aradığı bir konudur. Bu nedenle burada hazırlıksız olarak bir şeyler yazmaktansa, okuduğum ve kendi düşüncelerime yakın bulduğum bir yazıyı aktarmam daha uygun olur inancındayım.

Allah razı olsun paylaşımın için... selamlar


Orta Yol İfrat ve Tefrite (Aşırılıklara Düşmemek)
Dr. Şerafettin Kalay

Kıldığımız namazların her rekâtında;
"Yâ Rab! Bizleri Sırât-ı Müstakîm'e irşad et! Îmanımızda dâim kıl! Hayırlı amellerde muvaffak kıl!" diye duâ ediyoruz.
Sonra Sırât-ı Mustakîm'in nasıl bir yol olduğunu bizlere misallendirerek izah eden âyetleri okuyoruz.
"Kendilerine nimet bahşettiklerinin yoluna,"
Kendilerine gazap edilenlerin yoluna değil! Dalâletin karanlık dehlizlerinde kaybolup gidenlerin yoluna da değil! " (Fâtiha Sûresi)
Bu duâda hakka giden, sonu Allah rızasına, ebedî saadete varan yolda sebat arzu ve azmi, nankörlük ve dalâletten uzak durma kararlılığı, ümit ve niyâzı vardır.
Bu duâda ifrat ve tefritten (aşırılıklardan), eğilip bükülmelerden, zikzaklar çizme, gevşeyip pörsüme bayağılıklarından uzaklık vardır.
Hakka giden yolda dosdoğru yürümek, aldatıcı sapakların cazibesine kapılmamak, ifrat ve tefritten uzak durmak… Bunlar söylerken rahat söylenen, ancak hayat seyri içinde tatbikinin hiç de kolay olmadığını gördüğümüz hasletler…
Allah Rasûlü(sav);
"Hûd Sûresi saçlarımı ağarttı…" buyuruyor ve onunla birlikte Vâkıâ, Mürselât, Amme Yetesâelûn ve İzeşşemsü Küvvirat Sûrelerini de zikrediyor.(1)
Hûd Sûresi içinde geçmiş ümmetlerin kıssalarını, isyan edenlerin karşılaştıkları azapları zikrediliyor, gelecek nesillere ikazlar yer alıyor ve Allah Rasûlü'ne şöyle bir emir veriliyor:
"Sana inanan, tevbe edip Allaha yönelenlerle birlikte emr olunduğun gibi dosdoğru ol ev aşırı da gitmeyin! O, yaptıklarınızı daima ve her yönüyle görendir." (Hûd Sûresi 11/ 112)
Emr edildiği gibi dosdoğru olmak!.. Hem de kendisine inanan mü'minlerle birlikte. Dile kolay fakat gerçekten ağır bir mesûliyet…
Doğru yolda yürümek… Hakka giden caddeden, bütün caydırıcı, cazibeli güç ve imkânlara rağmen sapmamak… Bütün zorlamalara rağmen kopmamak, sarsılmamak, yılmamak… Zorluklara göğüs gerebilmek… Çakan şimşeklere, yağan yağmurlara, gözleri perdeleyen kar ve tipilere, çizgileri kaybetmek için uğraşan sis ve karanlılara rağmen yürümek ve ilerlemek…
Diğer taraftan da aşırılıklara kapılmamak… İfrat ve tefritten uzak durmak… Sırât-ı Müstakîm'de sebat aynı zamanda bu demek.
Ne kadar güç olursa olsun, olması gereken de budur ve İslâm tarihi bu sebatın, bu azmin ve iradenin şanlı misalleriyle doludur.
Cesâret ve mertlik yerli yerinde gösterilen yürekliliğin adıdır. Cür'et ise yersiz olanın… Dolayısıyla cesâret ve mertlik, cür'etten, tehevvürden farklıdır. Elbette ki korkaklık da değildir.
Cür'et, tehevvür, korkaklık aşırılıktır… Cesaret ve mertlik, orta yoldur ve övgüye değer haslettir.
Ciddiyet, hilm ve tevazu orta yoldur. Sertlik, kabalık, çatık kaşlılık aşırılıktır. Cıvıklık, vakarsızlık, ciddiyetsizlik, kibir ve gurur, sünepelik, şahsiyetsizlik de öyle…
Cömertlik, yardımseverlik orta yoldur. İsraf aşırılıktır. Cimrilik, pintilik de öyle…
Bunun içindir ki Rabb'imiz Furkan Sûresinde Rahmân'ın kullarının vasıflarını zikrederken; "Onlar," (Furkân Sûresi )
Orta yol. Tehlike noktalarından, aşırılıklardan uzak yol… İslâm'dan olanı İslâm'dan çıkarmayan, İslam'dan olmayanı İslam'a katmayan yol… İslam'ın istediği hasletleri sinesinde barındıran yol…
İslam'dan olmayan bir şeyi İslâm'ın bünyesine sokuşturmaya, İslâm'dan olan bir şeyi de İslâm'dan dışlamaya çalışmayan bir yol.
Âişe Vâlidemiz'in(ra) rivâyet ettiği bir hadiste şöyle buyrulur: "Kim dînimizde, onda yer almayan yeni bir şey ortaya çıkarırsa bu, reddelilir." (2)
Bir başka rivâyette de; "Kim bizim yolumuza uymayan bir iş işlerse o, reddedilir."
Doğru olan da budur. Bu yol, kendi kendine namazlar, oruçlar, farklı ibadetler icat etmeyen, türbe kapılarında bidatler sergilemeyen, modern putlar ve zihniyetler önünde kilitlenip kalmayan, ümidini Allah'tan başkalarına bağlamayan, her şeye kadir olanın, Allah olduğuna inananların yürüdüğü yoldur. Hatta meşrû olan ibadetler de bile aşırı gitmenin uygun bulunmadığı, her hak sahibinin hakkının gözetildiği yoldur.
Abdullah İbn Amr İbn Âs'ın(ra) rivâyet ettiği ve Allah Rasûlü'nün (sav) sahabelerden birisine tavsiyelerini nakleden hadisin bir bölümü şöyledir:
"Bedeninin senin üzerinde hakkı vardır. Gözlerinin üzerinde hakkı vardır. Eşinin üzerinde hakkı vardır. Evini ziyaret eden misafirinin senin üzerinde hakkı vardır…" (3)
Bu hadis-i şerifle aynı manayı vurgulayan ve asr-ı saadette yaşanan bir hatırayı yâd ediyoruz:
Rasûlullah(sav), Selmân ile Ebu'd-Derdâ'yı kardeş ilan etmişti. Bir gün Selmân(ra), Ebu'd-Derdâ'yı(ra) ziyaret etti. Hanımı Ümmü'd-Derdâ'yı görmüştü. Elbiseleri eskiydi. Dikkatini çeken bu durumun sebebini sordu. "Kardeşin Ebu'd-Derdâ'nın dünya ile ilgisi kalmadı," dedi.
Ebu'd-Derdâ(ra) geldi. Misafirini karşıladı. Ona yemek hazırladı ve önüne koydu. "Buyur ye. Ben oruçluyum," dedi. Selmân(ra) o yemedikçe kendisinin de yemeyeceğini söyleyerek onu kendisiyle birlikte yemeğe zorladı.
Gece ilerlemiş, yatma zamanı gelmişti. Selmân(ra) istirahate çekilmişti. Ebu'd-Derdâ(ra) ise, ibadet edecekti. Selman kardeşine; "Şimdi uyu!" dedi. Kardeşini kıramayan Ebu'd-Derdâ(ra) uyudu. Gece yine ibadet için kalmak istedi. Ancak Selman tetikteydi. "Uyu!" dedi. Ebu'd-Derdâ(ra) uykuya devam etmek zorunda kaldı. Gecenin sabah namazından önceki son dilimi gelmişti. Selmân(ra) Ebu'd-Derdâ'ya(ra); "Şimdi kalk!" dedi. Birlikte namaz kıldılar.
Gecenin sessizliğinde, seher vaktinin o huşû dolu dakikalarında Selmân canı gibi sevdiği ve herkesin hikmet dolu sözlerine hayran olduğu kardeşine şöyle nasihat ediyordu:
"Rabbinin üzerinde hakkı vardır. Bedeninin üzerinde hakkı vardır. Âilenin üzerinde hakkı vardır. Her hak sahibinin hakkını ver, üzerindeki hakkı yerine getir!"
Sabah Allah Rasûlü'nün huzuruna varılıyor ve gece yaşananlar ona aktarılıyordu. Allah Rasûl(sav); "Sel mân doğru söylüyor," buyurarak Selmân'ı takdik ediyordu.(5)
Bir başka yaşanan hatıra daha:
Allah Rasûlü(sav) Mescidde iki sütun arasına gerili bir halat gördü. Ne olduğunu sordu. Zeynep Vâlide'mizin gerdiğini söylediler. Gece namaz kılarken takatsiz düşüp ayağa kalkamaz veya ayakta duramaz hale gelince ona tutunarak ayağa kalkıyor, ona tutunarak ayakta duruyordu.
Allah Rasûlü(sav) halatı çözdürdü. "Takatiniz yettiğince ibadet edin! Yorulunca oturun!" buyurdu.(6)
Ebu Hureyre(ra) rivâyet ediyor:
Rasûlullah(sav) şöyle buyurdu: "Bu din kolaylık dinidir. Din ile hiç kimse yarışa çıkmasın. Dinde üzerime düşenden daha fazlasını yaparım yarışına çıkan bu yarışı kesinlikle kaybeder. Doğru olanı, orta yolu bulun. Doğru yola yaklaşmak ve ondan kopmamak için gayret edin. Müjdeleyici olun!
Allah'a tâat için sabahın erken saatlerinden, günün son saatlerinden, gecenin kısa bir diliminden istifade edin." (7)
Hatta bu hadisin yine Ebu Hureyre'den gelen bir rivâyetinde; "Orta yolu tutun, orta yolu! Hedefe ulaşırsınız," buyrulmuştur.(8)
*
Yukarıda da ifade edildiği gibi orta yol, her hak sahibinin hakkını yerine getiriştir. Birinin hakkını yerine getirirken diğerini ihmal değildir. "Anlayış gösterilsin. Ben zevk ve safâ peşinde koşmuyorum." "Onlar da bana katkıda bulunmalı…" gibi ifadeler, yanlışı savunma gayretleridir. Üzerine düşeni yapmamayı örtme çabaları ve bahaneleridir…
Sert davranışlara, iğneli veya yaralayıcı sözlere, saldırgan tavırlara, kabalığa; "Biz dobrayız. Lafı mertek gibi söyleriz." "Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar." "Biz ağız yapmayı bilmeyiz." "Biz böyle davranırız. Bizde boya cila yoktur. İşine gelirse!.." gibi sözlerle bahane bulmak, çirkinliğe ikinci bir çirkinlik katmaktır.
Mü'min, kaba, saldırgan, kırıcı, itici olamaz. Çirkin, çirkef, bayağı kelimelerle konuşamaz, davranışlarda bulunamaz.
Bu gün, dünden biraz daha farklı zıtlıklar, bir başka ifadeyle aşırılıklar içinde yaşıyoruz. Bir taraftan Allah'a isyan eden, alnı secdeye gitmeyen, kalp temizliği iddi eden, Allah'ın emirlerini küçümseyen, alay eden, dışlayan, çağa uymadığını söyleyen veya uydurmak için inandığı değerleri kılıktan kılığa sokanları, resmî ve gayr-ı resmî nasıl bir imkân ele geçirirse, ele geçirdiği makam veya imkânı bunun için kullananları görüyoruz. Diğer taraftan olmadık ibadetler, türbe merasimleri, takati zorlayan oruçlar, zikirler, namaz çeşitleri icad edenleri görüyor, ikisinin arasında çırpınıp duruyoruz. "-Oruç bozmuş olmasan bile, ne olur ne olmaz diye ömürde bir kere de olsa kefaret tutmak gerekirmiş," gibi iddialar; "-Şu şekilde bir namaz kılarsan dört yüz yıllık kaza borcunu ödersin," gibi hiçbir ciddî kitapta yer almayan, ilmî ölçülere uymayan, ancak halk tarafından itibar edildiği için revaç bulan sözler, birçok çeşnisiyle halen içimizde dönüp dolaşıyor…
*
İlim ve irfandan uzaklaşan, neyin peşinde olduğunu şaşıranların sözleri, kulaktan kulağa aktarılan bilgiler zihnimizde canlanıyor… Sonra aynı çevrelerin ümmetin acı ve dertlerine karşı hiç de hassas olmadıkları göz önüne geliyor ve kalplerdeki burukluklar daha da artıyor…
Biz elimizde delil olmadan kendi kendimize helal ve haram uydurma hakkına sahip değiliz. Allah'ın haram kıldığı bir şeyi hiç kimse helal etme, helal kıldığı bir şeyi de hiç kimse haram kılma, yasaklama hakkına sahip değildir. Şu İlâhî ikaza birlikte kulak verelim:
"Dilinizin şuursuzca şekillendirdiği yalanlar gibi; Bu helaldir, şu haramdır, demeyin. Allah'a karşı yalan söyleyip iftira atmayın. Şüphesiz Allah'a karşı yalan uydurup iftira atanlar, kurtuluşa eremezler.
Kazandıkları çok az bir menfaattir. Hâlbuki onlar için elem verici bir azap vardır." (Nahl - 16/ 116)
Din, imanda aşırılık değildir. İbadetlerde de, davranışlarda da sözlerde de aşırılık değildir. Orta yol, hakka giden yoldur ve Hakka gidenler, hak yoldan kopmayan, sapmayan, aşırılıklara dalıp gitmeyenlerdir…
"Hak'tan ayrıldıktan sonra dalâlet ve sapıklıktan başka ne vardır?!." (Yunus, 10/ 32)


1- Sünen-i Tirmizî, Tefsîr (Câmiu'l-Usûl 2/ 193)
2-Hadis, müttefekun aleyh bir hadistir. Ayrıca Sünen-i Ebu Davud'da, Sünne bölümünde nakledilir. (Câmiu'l-Usûl 1/ 290)
3-Hadis, müttefekun aleyhtir. (Câmiu'l-Usûl 1/ 298)
4-Ebu'd-Derdâ ve Ümmü'd-Derdâ, her ikisi de künyedir. Kızları olan Derdâ sebebiyle böyle künyelenmişlerdir. Ebu'd-Derdâ'nın adı Uveymir, hanımının adı Hayre'dir.
5-Selmân hadisi, Sahih-i Buhârî'de yer alan bir hadistir. (Riyazu's-Sâlihîn, Hadis no: 149)
6-Zeynep Vâlidemiz'in bu hatırasını Sahih-i Buhârî'de, Sünen-i Ebu Davud' da, Sünen-i Nesaî'de bulabilirsiniz. Hadiseyi anlatan Enes' tir(ra).
7-Sahih-i Buhârî.
8- Riyâzü's-Sâlihîn (Hadis no: 145)

http://www.vuslatdergisi.com/?vuslat=yazi&id=1516&k=58

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: ......
MesajGönderilme zamanı: 06 May 2008, 15:42 
Çevrimdışı
Yeni Üye
Yeni Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 30 Nis 2008, 03:00
Mesajlar: 10
esselamün aleyküm kardeşim görüşlerinizde haklısın çok teşekkür ederim bunu bir büyüğümden aldım bir nasihat gibi bir telkin gibi görüp kabul ediyorum lakin benim anlatmak istedim dünya hayatına en asgari şekilde ehemniyet verilmesi oldudur sizin görüş uyarı ve fikirlerinizi bana aks etmeniz beni mutlu etti allah (c.c.) razı olsun


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 3 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 12 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye