Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 15 Ara 2019, 10:42

Tüm zamanlar UTC + 2 saat




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 69 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1, 2, 3
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 06 Nis 2008, 12:52 
Çevrimdışı
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 24 Mar 2008, 02:00
Mesajlar: 487
Bu konuyu facebook'ta paylan!
FOSFORLU SECCADE (bunu yapan bir Türk)


Resim
Resim
Resim
Londra`da yaşayan Soner Özenç, `Sajjadah 1426` adlı pusulalı bir seccade tasarladı. Seccade Mekke yönüne döndükçe fosfor desenleri parlaklaşıyor.

İngiltere`nin başkenti Londra`da yaşayan Türk tasarımcı Soner Özenç, kıbleyi gösteren ışıklı seccade tasarladı. Özenç`in `Sajjadah 1426` adını verdiği seccade, kullanıcıların deyimiyle tasarımı ve üzerinde bulunan aydınlatılmış desenlerle namaz deneyimini zenginleştirirken, kıbleyi bulma sorunu da ortadan kalkıyor.


Dijital pusulası var

Seccadenin ilgi çekici yanlarından biri, bu tür tasarımlarda nadir kullanılan fosfor baskı teknolojisi. Bu teknolojiyle geleneksel desenler yaratan Özenç, seccadenin içine dijital bir pusula entegre etmiş. Mekke yönüne döndükçe desenlerin aydınlığı artıyor.

Özenç, "Seccadenin üzerinde bulunan desenlerle eski gelenek ve ritüelleri örnek alarak camideki atmosferi oluşturmayı amaçlıyoruz" diyor. `Sajjadah 1426`nın ismindeki `1426` sayısı ise Hicri takvimde `2005` yılını temsil ediyor.

Üretimde

Londra`da serbest tasarımcılık yapan Özenç, halen Electro Luminescent Printing teknoloji uygulamaları üzerinde çalışıyor. `Sajjadah 1426` projesi, haziranda Londra Lethaby Gallery`de, geçen ay da Londra`daki ünlü tasarım fuarı Designersblock`ta sergilenmiş. Uzakdoğu ülkelerinden siparişler almaya başlayan Özenç, İngiltere`de üretim için de bir firmayla anlaşmış.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 12 Nis 2008, 09:01 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8839
Konum: BURSA
TARİHTE İLKLER!



Barbaros Hayreddin Paşa’nın, Beşiktaş’taki Deniz Müzesi’nde bulunan mübarek sancağının en üstünde «Nasr'un minallahi ve fethun kariybun ve beşşiril mü'mi-niyne» "Allah'tan bir yardım ve yakın bir fetih vardır. (Ya Muhammed) Mü'minlere müjde ver" (Saff Suresi 13.) ayet-i kerimesi bulunmaktadır.
Ortasında bulunan kılıç ise Zülfikar'dır. Zülfikar, Hz. Muhammed (S.A.V)'in damadı ve evliyaların pîri olan Hz. Ali'nin çatal şeklindeki meşhur kılıcının adıdır.
Hayreddin Paşa'nın sancağında, Zülfikar'ın yanındaki "beyaz el" ise "Pençe-i Âl-i Aba"yı yani Hazreti Muhammed (S.A.V.), kızı Hz. Fatma (r.a.), damadı Hz. Ali (r.a.) ile torunları Hz. Hasan (r.a.) ve Hz. Hüseyin (r.a.)olmak üzere 5 kişiyi temsil eder.
Sancağın dört köşesinde, 4 Büyük Halifenin ; Hz. Ebubekir, Hz. Osman, Hz. Ömer ve Hz. Ali'nin mübarek isimleri bulunmaktadır.





Barbaros Hayreddin Paşa'nın Sancağı

Barbaros Hayreddin Paşa’nın, Beşiktaş’taki Deniz Müzesi’nde bulunan mübarek sancağının en üstünde «Nasr'un minallahi ve fethun kariybun ve beşşiril mü'mi-niyne» "Allah'tan bir yardım ve yakın bir fetih vardır. (Ya Muhammed) Mü'minlere müjde ver" (Saff Suresi 13.) ayet-i kerimesi bulunmaktadır.
Ortasında bulunan kılıç ise Zülfikar'dır. Zülfikar, Hz. Muhammed (S.A.V)'in damadı ve evliyaların pîri olan Hz. Ali'nin çatal şeklindeki meşhur kılıcının adıdır.
Hayreddin Paşa'nın sancağında, Zülfikar'ın yanındaki "beyaz el" ise "Pençe-i Âl-i Aba"yı yani Hazreti Muhammed (S.A.V.), kızı Hz. Fatma (r.a.), damadı Hz. Ali (r.a.) ile torunları Hz. Hasan (r.a.) ve Hz. Hüseyin (r.a.)olmak üzere 5 kişiyi temsil eder.
Sancağın dört köşesinde, 4 Büyük Halifenin ; Hz. Ebubekir, Hz. Osman, Hz. Ömer ve Hz. Ali'nin mübarek isimleri bulunmaktadır.




Sancağın alt ortasındaki iç içe iki üçgenden oluşan yıldız şeklindeki Hz. Süleyman (A.S.)'ın mührü ise geçmişte müslümanlar tarafından yaygın olarak kullanılan ve Mühr-ü Süleyman olarak bilinen Rahmani bir simgedir. İstanbul'daki yüzlerce yıllık tarihe sahip pek çok caminin tavan, duvar ve cam süslemelerinde de Mühr-ü Süleyman deseni bulunmaktadır. Mühr-ü Süleyman, İslam tezyini sanatlarının metal, ahşap, mimari, dokuma gibi pek çok dalında da nakış amaçlı kullanılmıştır. Taş, ağaç, cam, kağıt vb. satıhlarda merkezî motif niyetine kullanılmıştır. Tekke vb. mekanların kubbe veya tavan nakışlarında yahut medhal sövelerinde Mühr-ü Süleyman desenleri bulunur. Anadolu Selçukluları, Artukoğulları ve İlhanlılar'ın eserlerinde bilhassa kubbelerin kilit taşlarında sık rastlanır. Osmanlılar'da ise başta hamam kubbe delikleri olmak üzere mezar taşları, cami tezyinatları, anıtlar ve kemer kilit taşlarıyla çini, seramik gibi mimariyi ilgilendiren hususlarda, mutfak eşyalarında, çeşmelerde, sebillerde, giyim eşyaları ve takılarda kullanılmıştır. Nitekim Barbaros Hayreddin Paşa’nın, "rüzgara hükmedebilmek maksadıyla" sancağına Mühr-ü Süleyman motifi nakşettirmesi de bu geleneğin bir neticesidir.
Hz. Süleyman Kuran-ı Kerim'de övülerek bahsedilen ve Allah tarafından kendisine muhteşem bir medeniyet bahşedilmiş "Hükümdar" bir peygamberdir. Hz. Süleyman, “Ey Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra kimseye layık olmayacak bir mülk (hükümranlık) bahşet! Şüphesiz sen çok bahşedicisin!” (Sâd Suresi: 35) şeklinde dua etmişti. Allah da rüzgarı, şeytanları, cinleri ve hayvanları onun emrine vermişti. Kur'an'da belirtildiği üzere "Rüzgâr" onun emriyle dilediği yere eserdi. İşte her denizci gibi kaderi denizde esen rüzgarlarla doğrudan bağlantısı bulunan Barbaros Hayreddin Paşa da dünyanın en büyük deniz savaşı olan Preveze'de ters esen rüzgara karşı Allah'a yalvarışını hatıralarında şöyle dile getiriyor: "Muharebe başlarken güney rüzgarı çok sert esiyor, kadırgalarımıza muhalif geliyordu. Kur’an-ı Kerim’den ayet-i kerimeler yazılı varakları derya yüzüne serptirip Cenab-ı Hakk’ın ben aciz kulundan bugüne kadar esirgemediği lütuf, merhamet ve inayetini niyaz ettim. Duam kabul buyuruldu. Rüzgar önce hafifledi, sonra cihet değiştirdi."
İslam, Türk ve Barbaros düşmanı amiral Jurien de la Graviere iftira ve haçlı bağnazlığıyla dolu olan "Doria ve Barbaros" adlı kitabında bu olayı mertçe şöyle itiraf ediyor: "Gözlerini göğe kaldırıp, kızıl sakalları arasında kimsenin bilemeyeceği bazı sözler mırıldandıktan sonra Hayreddin sonunda tevekkül etmişti. Kaptan Paşa'nın dindarlığı cesaretine eşitti. Hayreddin asla bir savaşa oruç tutmadan ve namaz kılmadan girmemiştir. İki uzun şerit flamalara yazılmış Kuran'dan ayetler amiral gemisinin iki yanına asılmıştı ve muhteşem olan da rüzgarın aniden durmasıydı. Allah'ın ve Peygamber'in istediği buydu herhalde!"

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 25 Ağu 2008, 08:47 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8839
Konum: BURSA
Resim


TARİHTE İLKLER!

TAŞın SUyunu çıkaran ADAM!

Uğur Dündar, ana haberde ilginç bir konuya değindi:

Olmaz olmaz demeyin,olmaz oldu.Edremitli iş adamı Faruk Durukan, taşın suyunu çıkartmayı başardı.; özellikle de yol yapımında kullanılan mıcırlardan, oksijen ihtiva etmeyen su çıkartmış.

Bu suyu kullanarak yangınlar söndürülebiliyor, giysinize sürerek yangına girdiğinizde yüksek ısıya maruz kalmayı önlüyor.

Daha önce de ikibin yıl yaşayan zeytin ağaçlarının sırrını çözmeye çalışan Türk girişimci ve mucit taşın suyunu çıkararak bir ilke daha imza attı.Bu suyun antibakteriyel özelliğinin yanında ateşten etkilenmemesi gibi bir özelliği var.Orman yangınlarını önlemede büyük faydası dokunacağını düşünüyorum.Bugün televizyonda izlediğimde normal bir pamuk ateş alırken bu suya batırılıp kurutulmuş pamuk alev almıyordu.

Yurdum insanı "daha çok" uğruna, şu artık ısırılacak yeri kalmamış "elma dünya"mızı kemirmeye devam etsin, aynı dertle muzdarip olan komşumuz Yunanistan, Faruk Durukan'la çoktan irtibata geçmiş ve 50 bin tonluk su anlaşması yapmış.. Bizim sessiz sedasız yangınları izlememiz için bir sebep olmalı, aklımın almadığı..

Bizim orman bakanlığımız henüz bir girişimde bulunmamış.Orman mühendislerimizi ve orman bakanlığımızı bu konuda daha duyarlı olmaya ve bu yeni icattan faydalanarak güzelim ormanlarımızı yangınlardan korumaya davet ediyorum.Bu buluş bilimsel olarak Balıkesir üniversitesinden de onay almış.Lütfen hemen harekete geçelim ve hem bilim adamlarımıza,mucitlerimize hemde ormanlarımıza sahip çıkalım.




Faruk Durukan Başka Neler Yapıyor?

"Taşın suyunu çıkarmak" Sn. Faruk Durukan'ın ilk başarısı da değil..

Zeytinyağı üreten tesislerin atığı olan zeytin kara suyundan; yeniden ayrıştırılarak; ilaç, gıda, kozmetik ve hayvan yemi sanayilerinde kullanılabilecek olan zeytin özü çıkartmayı başarmış...
Zeytin yaprağını da çaya çevirerek Almanya ve Portekiz'e ihracat bağlantılarını sağlamış..

Ayrıca taştan çıkarttığı su ile bakterileri öldürme gücü olan bir dezenfektan üretme çalışmaları da şu anda devam ediyor..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 26 Ağu 2008, 11:54 
Çevrimdışı
Üye
Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Nis 2008, 02:00
Mesajlar: 34
Müslüman Türklerin bu icatları bizlerede onur vermekte Allah c.c'u razı olsun.

Ehline dail olmamız duasıyla...

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 12 Eyl 2008, 01:24 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8839
Konum: BURSA
TARİHTE İLKLER!

Ortaçağ zamanlarında yurtdışında akıl hastalarını tedavi etmezlerken, ülkemizde Amasya, Sivas, Kayseri, Manisa, Bursa, İstanbul (Fatih Külliyesi), Edirne 'de Yıldırım Beyazıt külliyesinde akıl hastalarını müzikle tedavi sistemini uyguluyormuşuz.

Büyük Türk Bilgini Farabi (870-950) makamların ruha etkisini şöyle sınıflandırır:

* Rast makamı: İnsana sefa (neşe, huzur) verir.
* Rehavi makamı: İnsana beka (sonsuzluk fikri) verir.
* Küçek makamı: İnsana hüzün ve elem verir.
* Büzürk makamı: İnsana havf (korku) verir.
* İsfahan makamı: İnsana hareket kabiliyeti ve güven hissi verir.
* Neva makamı: İnsana lezzet ve ferahlık verir.
* Uşşak makamı: İnsana gülme 'dilhek' verir.
* Zirgüle makamı: İnsana uyku 'nevm' verir.
* Saba makamı: İnasana şecaat (cesaret, kuvvet) verir.
* Puselik makamı: İnsana kuvvet verir.
* Hüseyni makamı: İnsana sulh ( sükunet, rahatlık) verir.
* Hicaz makamı: İnsana tevazu (alçak gönüllülük ) verir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 16 Oca 2009, 07:36 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8839
Konum: BURSA
Resim

ÖMER HAYYAM


Asıl adı Giyaseddin Ebu'l Feth Bin İbrahim El Hayyam' dır.18 Mayıs 1048'de İranın Nişabur kentinde doğan Ömer Hayyam bir çadırcının oğluydu. Çadırcı anlamına gelen soyadını babasının mesleğinden almıştır.Fakat o soy isminin çok ötesinde işlere imza atmıştır.
İlgilendiği ilimler: Matematik, fizik, astronomi, şiir, tıp, ve müziktir. Horasan'ın yıldızı; İran'ın ve Irak'ın dahisi, feylesofların prensi Ömer Hayyam!

Sarayda her türlü imkana sahip bir şekilde Şah'ın emrinde çalışmayı redderek hayatını ilim araştırmaya adamıştır. İlmini genişletmek için zamanın ilim merkezleri olan Semerkand, Buhara, İsfahan'a yolculuklar yapmıştır. 1123 - 1124 yılında Nişapur'da ölmüştür.
Onun katkıda bulunduğu ilimlerin başında cebir gelir. 3. dereceden denklemler de dahil olmak üzere bir çok cebir denklemini sınıflandırmak için uğraşmıştır ve bunların bir kısmına çözüm de bulmuştur. " Fiil- Berahin Ala Mesail-Cebr Vel-Mukabele " cebir üzerine bir başyapıttır ve cebir' in gelişmesinde büyük öneme sahiptir. Denklemleri karmaşıklıklarına göre sınıflandırır. Nitekim, Hayyam 13 farklı 3. dereceden denklem tanımlamıştır. Denklemleri çoğunlukla geometrik metod kullanarak çözmüştür ve bu çözümler zekice seçilmiş konikler üzerine dayandırılmıştır. Bu kitabında iki koniğin arakesitini kullanarak 3. dereceden her denklem tipi için köklerin bir geometrik çizimi bulunduğunu belirtir ve bu köklerin varlık koşullarını tartışır.
Bunun yanı sıra Hayyam, binom açılımını da bulmuştur. Aslında binom teoerimini ve bu açılımdaki katsayıları bulan ilk kişi olduğu düşünülmektedir. (Pascal üçgeni diye bildiğimiz şey aslında bir Hayyam üçgenidir ).
Geometri alanında Öklid'in çalışmaları üzerinde durmuş ve paralel doğrular teoremine katkıda bulunmuştur. Hayyam Öklid'in 5. aksiyomunu yani bir doğruya dışındaki bir noktadan sadece bir tek parallel doğru çizilebileceğini ifade eden aksiyomu kanıtlamak için uğraşırken bu aksiyomla üçgenin iç açıları toplamı arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmıştır.
Selçuklu Sultanı Melikşah, Hayyam'ı Rey'deki gözlemevine çağırmış ve güneş takvimi yapma görevini vermiştir. Hayyam, oldukça doğru bir güneş takvimi yapmıştır. Takvimdeki hata oranı 3770 yılda 1 gündür ve Georgian takvimine göre çok daha kesin bir takvimdir (3330 yılda 1 günlük hata oranı) Bir bilim adamı kimliğini ötesinde Hayyam ayrıca çok ünlü bir şairdir.


Ömer Hayyam'ın edebiyat tarihindeki yerini sağlayan, sonraki yüzyıllarda da doğu islam dünyasının en büyük şairlerinden biri olarak anılmasına yol açan Rubaiyat'ıdır (Dörtlükler). Ömer Hayyam, İran ve doğu edebiyatında rubai türünün kurucusu sayılır. Sonraları aralarına başkalarının eserleri de karışan bu rubailer iki yüz kadardır. Hayyam, oldukça kolay anlaşılan, yumuşak, akıcı, açık ve seçik bir dil kullanır. Şiirlerinde gerçekçidir. Yaşadıkları, gördüklerini, çevresinden, zamanın gidişinden aldığı izlenimleri yapmacığa kapılmaksızın, olduğu gibi dile getirir. Ona göre, gerçek olan yaşanandır, dünyanın ötesinde ikinci bir dünya yoktur. İnsan, yaşadıkça gerçektir, gerçek ise yaşanandır. En şaşmaz ölçü akıl ve sağduyudur. İnsan bir akıl varlığıdır. Gerçeğe ancak akıl yolu ile ulaşılabilir. Onun şiirinde zamanın Haksızlıkları, softalıkları, akıl almaz saçmalıkları ince, alaylı, iğneleyici bir dille yerilir. Dörtlüklerinin konusu aşk, şarap, dünya, insan hayatı, yaşama sevinci, içinde bulunduğumuz geçici dünyanın tadını çıkarma gibi insanla sıkı bir bağlantı içinde bulunan gerçek eylem ve davranışlardır. Şiirlerinde işlediği konulara, çokluk felsefe açısından bakar. Aşk, sevinç, hayatın tadını çıkarma, Hayyam'a göre vazgeçilmez insan duygularıdır, insan hayatının ana dokusu bunlarla örülüdür. Bazı dörtlüklerinde filozofça derin bir sezgi, açık ve seçik bir insan severlik duygusu, gösterişten, aşırılıktan uzak bir yaşama anlayışı görülür. Hayyam kendisinden sonra gelen pek çok şairi etkilemiş, rubai alanında tek örnek olarak benimsenmiştir. 1839 yılında Edward Fitzgerald Rubailer kitabını İngilizce'ye çevirmiştir ve bu sayede Batıda tanınmış ve klasikler arasına girmiştir. Bilindiği gibi, şiiri tamamiyle başka bir dile çevirmek neredeyse imkansızdır, özellikle şiir mistik ve felsefi derin anlamlar içeriyorsa. Buna rağmen, Rubailer kitabının çevirilerinin bu kadar çok tutulmuş olması Hayyam'ın çok geniş ve zengin bir iç dünyası olduğuna işaret etmektedir. Batı ülkelerinde adına bir çok dernek kurulmuş, rubaileri bütün batı dillerine, bu arada birçok defa Türkçeye Rubaiyat-i Hayyam, Hayyam'ın Rubaileri, Ömer Hayyam ve Rubaileri, Dörtlükler adı altında tercüme edilmiştir. Hayyam çok sayıda kitap ve monografi yazmıştır. 10 kitabı günümüze ulaşmıştır. Bunların 4 tanesi matematik, 3 tanesi fizik, 3 tanesi metafizik, bir tanesi cebir ve geometriyle ilgilidir.

Eserlerinden Bazıları:
# Fiil-Berahin Ala Mesail-Cebr Vel-Mukabele
# Risale fi Şerhi Maeşkale min Müsadereti Kitabı Oklides
# Muhtasar fit-Yab'iyat
# Risale fi Külliyetril-Vücud
# Risalet-il-Keun vet-Teklif
# Mükilat-ül hisab
# Mizan-ül Hikme
# Lvazım-ül-Emkine
# Kitab-üş Şifa
# Risale Fiha el-ihtiyal li-marifati Midar-iz Zehep vel-fiddati-fi cismin mürekkebi
# Nevruz name
# Ravdat-ül-klüb
# Risale-in vücudiye

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 21 Oca 2009, 07:01 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8839
Konum: BURSA


Derde gama yatkın yüreğime acı;
Bu tutsak cana, garip gönlüme acı;
Bağışla meyhaneye giden ayağımı,
Kızıl kadehi tutan elime acı.

Akıl bu kadehi övdükçe över;
Alnından sevgiyle öptükçe öper;
Zaman Usta'ysa bu canım nesneyi
Hem yapar hem kırıp bin parça eder.

Ey zaman, bilmez misin ettiğin kötülükleri?
Sana düşer azapların, tövbelerin beteri.
Alçakları besler, yoksulları ezer durursun:
Ya bunak bir ihtiyarsın, ya da eşeğin biri.

Her sabah yeni bir gün doğarken,
Bir gün de eksilir ömürden;
Her şafak bir hırsız gibidir
Elinde bir fenerle gelen.


Ömer HAYYam

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 04 Şub 2009, 08:28 
Çevrimdışı
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 24 Mar 2008, 02:00
Mesajlar: 487


Gelenbevi İsmail Efendi (1730 - 1790)

Logaritmayı kim buldu?


Logaritmayı ilk kez 1730 – 1790 yılları arası yaşayan bir Türk bilgini olan Gelenbevi İsmail Efendi bulmuştu. Gelenbevi İsmail Efendi matematikle uğraşırken sayı değerlerini ondalık bölümlere göre düzenleyip hesapları son derece kolaylaştıran bir sistemi kendiliğinden bulmuş, ancak bunu pratik bir uygulama sayıp fazla önemsemediğinden kimseye bahsetmemişti. Bu, Batı’da kullanılan “logaritma” idi.



1730 yılında şimdiki Manisanın Gelenbe kasabasında doğan Gelenbevi İsmail efendi, Osmanlı İmparatorluğu matematikçilerindendir. Asıl adı İsmaildir. Gelenbe kasabasında doğduğu için ikinci adı onun bu doğduğu kasabadan gelir.

Daha çok Gelenbevi adıyla ün kazanmıştır. Önce, kendi çevresindeki bilginlerden ilk bilgilerini almıştır. Daha sonra, öğrenimini tamamlamak üzere İstanbula gitmiştir. Burada, çok değerli ve kültürlü öğretmenlerden yararlandı ve matematiğini oldukça ilerletti. Müderrislik sınavına girerek kazandı ve 33 yaşında müderris oldu. Bundan sonra kendisini tümüyle ilme verdi. Gelenbevi, eski yöntemle problem çözen son Osmanlı matematikçisidir.

Sadrazam Halil Hamit paşa ve Kaptan-ı Derya Cezayirli hasan paşanın istekleri üzerine, Kasımpaşada açılan Bahriye Mühendislik Okuluna altmış kuruşla matematik öğretmeni olarak atandı. Bu atama ona parasal yönüyle bir rahatlık getirdi.

Bazı silahların hedefe vurmaması, padişah III. Selimi kızdırmış ve Gelenbeviyi huzura çağırarak ona uyarıda bulunmuştur. Hedefe olan uzaklığı tahmin ederek gerekli düzeltmeleri yapmış ve topların hedefe vurmalarını sağlamıştır. Gelenbevinin bu başarısı padişahın dikkatini çekmiş ve padişah tarafından ödüllendirilmiştir.

Gelenbevi, Türkçe ve Arapça olmak üzere tam otuz beş eser bırakmıştır.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 27 Mar 2009, 10:11 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8839
Konum: BURSA

TARİHTE İLKLER!

MEHTER TARİHİ


MEHTER NEDİR?

Mehter dost, sevgi, birlik ve kahramanlık ocağıdır. Mehteri kendine has özellikleri ile korumak yaşatmak gelecek nesil'e bırakmak her Türk'ün görevidir. Mehter; mızıkacı, çadırcı, kavas gibi muhtelif manalarda kullanılmış bir tabirdir Mehter Farsça " MIHTER" kelimesinin Osmanlılarca ULU-BÜYÜK manasına gelen bir kelimesinden alınmıştır. Dilimizde bu kelimenin Arapçalaştırılmış şekillerinden " MEHTER" kullanılmaktadır.


MEHTERİN ÖNEMİ

Bu konuyla ilgili Evliya Çelebi'nin, Sultan 4.Murat devrinde büyük bir ordu olayını Şöyle anlatır. "Mimarların mı, yoksa mehterlerin mi alayda önceliği konusunda karar verilemez. Bu hususda görüşmek üzere Mimarbaşı ile Mehterbaşı Sultan Murat'ın huzuruna çıkarlar; Mimarbaşı başlar söze: Padişahım! Mehterler pirsiz esnaf olup Cemşid sanatını tutmuş bir alay Deccal kavmidir, biz padişahımıza saraylar, selâtin camileri, köprüler yaparız, İslam ordusunda lüzumumuz, hizmetimiz vardır; elbet mehterlerden evvel geliriz! Der.
Bunun üzerine mehterbaşı da şu iddiada bulunur.
Padişahım! Hangi bir tarafa gitseniz mehabet, şevket, salâbet ve şöhretiniz için, dosta düşmana karşı davul, kudüm, nefir döverek gitmeniz lazımdır. Cenk Meydanlarında gaziler cenge salmak için köslere biz tokmak çalarız ve askeri şevke getirip biz kaldırırız, padişahımız bir şeye üzülse huzurunda oniki makam, yirmi dört şube, yirmi dört sul, kırk sekiz terkip musiki faslı edip, padişahımızı neşelendiririz. Eski hükema; saz ve söz hanende, âdemin gönlüne safa verir, demişler. Biz de ruha gıda verir esnafız. Bahusus ki nerede Resulullah'ın âlemi olsa, orada dabl-ı Al-i Osman bulunmak gerekir...
Bunun üzerine Sultan 4.Murat, mehterlerin mimarlardan evvel geçmesini irade buyurur...





İSTANBUL'UN FETHİNDE MEHTER


Fatih Sultan Mehmet, Fethin devam ettiği bir sabah şafakla beraber topçularının yanına gitti. Toplar atılırken, Okmeydanı'na dolmuş binlerce ulema, hep bir ağızdan tekbir getirmeye başladılar. Yüzlerce davul ve zurnadan oluşan devasa bir mehteran düşünün. Osmanlı ordusuyla beraber, savaş meydanında bulunuyor. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul surlarının önüne geldiğinde, 300 kişilik mehter takımında, 100 zurna, 70 davul durmadan çalıyor; kalp ve ruhları coşku ve heyecana getiriyor. Okmeyda'nındaki ikinci mehter de Haliç surlarına hücum eden kıtaların harp şevkini artırıyordu. Gök gürültüsünü andıran korkunç ve insanın içini ürperten sesler çıkarıyorlar, topların seslerini bile susturuyorlardı. Yine Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'a giren muhteşem zafer alayının ortasında, gözlerini yıkılmış surlara dikti, sonra atını ileri sürdü. Maiyet bölükleri, yeniçeri arkasındaki mehteran, davul ve zurnalarını çalarak devirler açıp kapayan, asırlar önce müjdelenmiş olan bu mutlu güne mutluluk katıyor ve cenk havası çalıyordu. Zaferlerden sonra ezan okunur ve mehter çalınırdı.



AVRUPA'DA MEHTER MUSİKİSİNİN NE GİBİ ETKİLERİ OLMUŞTUR

18. Asırdan itibaren birçok memleketlerde mehteran bölüklerinden etkilenerek buna benzer gruplar kurulmaya başlanmıştır.
Bestekâr Mozart ve Haydn da mehter müziğinden ilham alarak meşhur bestelerini meydana getirmişlerdir.
Büyük Alman bestecisi Beethoven'in büyük senfonisinin son bölümü, mehterin kösüyle, davulu ve zurnasıyla seslendirilmiştir. Beethoven'in Türk Marşını mehterin bir cenk marşından adapte ettiği bilinmektedir.
Yine Avusturyalı Bestekâr Mozart'ın, Türk askerlerinin hatıralarını terennüm eden Allah Allah seslerini nakarat halinde kullanarak, Türk Marşı diye bir eser meydana getirdiği de vakıadır.
Alman bestekârı Wagner bir mehter konserini dinlerken heyecanlanmış, kendisini tutamayarak " İşte musiki buna derler" diye mehter hakkında hissiyatını ifade etmiştir.
18. YY. içinde Avusturyalılar ve Prusyalılar, daha sonra Ruslar, Almanlar ve Fransızlar mehter teşkilatından etkilenerek mızıka takımları kurmuşlardır.


MEHTERİN TARİHÇESİ

Mehter Dünyanın ilk ve en eski alaturka Ordu bandosudur.
Hun'lar zamanındaki adı Tuğ olan ve vurmalı sazlarla nefesli sazlardan oluşan askeri mızıka okulunun Fatih'ten sonra aldığı isim, Hun'lardan beri Türk savaş tekniğinin vazgeçilmez unsuru olan askeri müziğin amacı, çok uzaklardan duyulan ve gitgide yaklaşan gök gürültüsüne benzer yabancı bir müzmin sesiyle düşmanın moralini bozup savaşacak güç bırakmamak, düşmanı teslim almak suretiyle harbi en kısa zamanda bitirmek ve böylece bir bakıma insan kıyımını önlemektir.
Dünyanın en eski askeri bandosu olan mehtere ilk olarak Orhun Kitabelerinde rastlanmaktadır. Bu kitabelerde “Kübürge” ve “Tuğ” olarak anlatılan askeri bandonun,11. yy. yazılmış Divan-ü Lügat-it Türk’te Hakanların huzurunda müzik yaptığını anlatılır. O zamanlarda küvrük (kös), tomruk (davul), çenk (zil) ve nay-i Türkî adındaki sazlardan oluşan “Tuğ” lar, savaşlarda ve özel günlerde müzik yapmaktaydılar. Ayrıca “Tuğ” Türklerde hâkimiyetin de sembolü olmuştur.
Selçukluların T'abılhâne veya Nevbet hane dediği bu kurumda Hunlardan beri ikisi nefesli, dördü vurmalı altı temel çalgı yer almıştır: İslamiyet ten sonra adları zurna, boru (nefir veya şahnay), çevgan, zil, davul ve kös'e çevrilen yurağ, boygur, çöken, çanğ, tümrük ve küvrük. Savaşta ordunun önünde giden kös, davul, nakkare, zil, çevgan, çalpara, çengi harbi, zurna ve boru gibi yüzlerce vurmalı ve nefesli çalgının çalacağı müzik, savaş, tören ve oyun (spor) amaçları için özel olarak bestelenirdi.

Osmanlı imparatorluğuna Anadolu Selçuk Türklerinden geçmiştir. Şöyle ki Osman Gazi'nin kurduğu Beylik; Bizanslılara karşı birçok önlemli savaşlar kazanmış olup topraklarını genişletmiştir. Bu savaşlar neticesinde Osman Gazi'nin, Selçuklu hükümdarı Aladdin Keykubat'a yararlığını göstermek ve bu savaşlarda kazandığı bazı harp ganimetlerini Selçuklu Hükümdarına hediye olarak göndermiştir. Bu arada İnegöl kalesini de kuşatarak beyliğine dâhil ederek büyütmüştür. Bu olaylardan çok memnun kalan Anadolu Selçuklu Hükümdarı adamlarında KARA BALABAN ÇAVUŞ vasıtasıyla 1284 tarihinde Osman Gazi ' ye bir ferman göndererek kendisini kutlamış ve Emirlik payesi ile İstiklal (EGEMENLİK) sembolü sayılan Tuğ, Âlem Tabıl (DAVUL) Nakkare (ÇİFTENARA) Hakkaniyeti, Adaleti temsilinde Ak (BEYAZ) renkte sancak göndermiştir. Osmanlılarca TABLI ALI'i OSMAN adı ile anılan ilk mehter nevbeti (KONSER) 1289 tarihinde Bileciğin bir kasabası olan söğüdün büyük Mescit meydanında Osman Gazi ve silah arkadaşlarının huzurunda bir ikindi vakti ayakta dinledikleri bir nevbet (KONSER) ile Osmanlının hazarda ve seferde çok büyük hizmetler verecek olan Mehter takımı kurulmuş olur.
Osman Gazi ve silah arkadaşlarının ayak üzre dinledikleri bu nevbet (KONSER) Selçuklu hükümdarına gösterdikleri hürmetten dolayıdır. Bu adet Osman Gazi'den sonraki Padişahlarca da devam etmiştir.

Mehterin aynı makamda birçok parçayı art arda çalıp söylemesine nevbet vurma denirdi. Önceleri günde beş kez her namazdan önce nevbet vuran Mehterhane-i Hakanı, II. Mehmet döneminde yalnız ikindi namazlarından önce çalmaya başladı. Bunun dışında cüluslarda, kılıç alaylarında, zafer müjdesi geldiğinde, arife divanlarında, şehzade ve sultanların doğum ve sünnet düğünlerinde de çalardı. Barış zamanında özel yerinde çalan Mehterhane-i Hakanı, seferde padişahın (o yoksa serdarın) çadırı önünde nevbet vururdu. 17. yüzyılın sonunda ve 18. yüzyılda Topkapı Sarayı'nda Demirkapı denen yerde, ayrıca Eyüp sultan, Kasımpaşa, Galata, Tophane, Beşiktaş, Rumelihisarı, Yeniköy, Kavak, Beykoz, Anadoluhisarı, Üsküdar gibi semtlerde geceleri yatsı namazından sonra ve halkı sabah namazına kaldırmak için güneş doğmadan hemen önce nevbet vurulurdu.
Bu olayı tevid eden Hadidi tarihinde şöyle der:

HENÜZ (HALEN) VAR PADİŞAHLARDA ADET
AYAK ÜZRE DİNLERLER ÇALINSA NEVBET


Mehter takımı yüzyıllar boyunca 3 kıtada Asya, Afrika ve Avrupa'da hazarda ve seferde önemli görevler yapmıştır. Bilhassa savaşlarda Türk ordularına verdiği heyecan ve kahramanlık ifade eden Mehter musikisi marşları ile Türk ordusu karşısında bunalan düşman orduları Türk Sancağından önce Mehter takımına hücum ederek onu susturup saf dışı bırakma faaliyetlerine girişmişlerdir.
16, 17 ve 18. yy.da yetişen Bestekâr ve icracıları eliyle askeri musiki sanatının zirvesine ulaşan mehter musikisi hem savaşlar, hem Osmanlı elçi veya heyetlerine eşlik eden şatafatlı takımlar münasebetiyle tanındığı Avrupa'da önce ordu birliklerini, sonra da bestecileri etkilemekte gecikmedi. Daha 1683'te Viyana'ya yürüyen Jan Sobieski'nin ordusuna mehter etkisiyle vurmalı çalgı arttırılmış bir askeri bando eşlik etmişti. Batılıların çoğunlukla Yeniçeri müziği anlamına gelen terimlerle adlandırdıkları mehteri ilk uygulayan Lehler oldu (l741): Avusturya, Rusya, Prusya ve İngiltere de arkalarından geldi.
Daha sonra mehter, bünyesinde barındırdığı sazlardaki değişikliklerle kapatıldığı 1826 tarihine kadar gelişmesini sürdürür.
Mehterhane 1828'de II. Mahmut tarafından kapatılmış, bunun yerine III. Selim'in yakın dostu Napolyon'un emekli bando subayı Giuseppe Donizetti'ye Mızıka-i Hümayun adlı Batı kopyası saray bandosu oluşturulmuştur.
Dünyanın ilk askeri bandosunun tekrar yaşatılmaya başlanması ise Eski Yeniçeri bandosunu ve ordusunu sembolik olarak temsil etmek için mehter: 1914 yılında askeri müze bünyesinde yeniden kurulmuştur. Bu dönemde Mehter musikisini icra eden icracılara ek olarak, bir tuğ takımı ile yeniçeri ortalarını sembolik olarak temsil eden tarihi birlikte mehtere ilave olmuştur. Böylece askeri müzede faaliyete geçirilen mehtere tarihi bir hüviyet kazandırılmıştır. 1.Dünya savaşı, Kurtuluş savaşı ve Cumhuriyetin ilk yıllarında askeri müzede varlığını sürdüren mehter: 1935 yılında tekrar kaldırılmıştır.
1952 yılında ise askeri müze bünyesinde Mehter takımını yeniden kurdurularak daha sonraki yıllarda kurulacak Mehter takımlarının da önünü açmıştır. Bu tarihten sonra da Cumhuriyet Türkiye’sinde günümüze kadar yaşatılmıştır.




GÜNÜMÜZ AVRUPASINDA MEHTER

Tarihi " Mehteran Takımı" Almanya'da 1998 yılında Bielefeld ve çevresi Türk kültür ve sosyal hizmetler cemiyeti - Mevlana Cami (Ülkü Ocağı) adına dönemin dernek Başkanı Erdoğan Aktaş tarafından kurdurulmuştur.
Fatih Mehter Takımı Avrupa’da kurulup programlarına ara vermeden hizmet eden ilk " MEHTER TAKIMI" olma özelliğini taşır. Kurulduğu günden bu yana profesyonel olarak çalışma ve programlarını aksatmadan devam ettiren " Fatih Mehteran Takımı" Avrupa’nın aranılan ekibi olmuştur.
1998 yılından itibaren birçok konser vermiş olup, Yoğun Almanya dışı ve içi konser teklifleri alan Mehteranımız, milli gün ve gecelerin yanı sıra uluslararası organizasyonlarda da yer alıp Tarihi Mehter Takımını en iyi şekilde temsil etmiştir. Bugüne kadarda çeşitli Türk ,yabancı televizyon kanallarına ve gazetelerine haber konusu olmuş ve olmaya da devam etmektedir.
Topluluğumuz, bünyesindeki üç katlı mehteri ile Almaya içinde birçok şehirde ve Almanya dışında Danimarka, Hollanda, Belçika, Fransa, İsviçre ve Avusturya gibi ülkelerde Birçok kez konser vermiştir. Bu konserlerde, üzerine düşen tarihi, kültürel ve sanatsal görevin sorumluluğu içinde hem klasik mehter repertuarını icra etmiş, hem de yeniliklere açık olarak programlar yapmıştır.

Fatih Mehter Takımı'nın uyum ve entegrasyon çalışmaları noktasında Avrupa genelindeki kültür ve sanat etkinliklerinde de büyük katkısı olmuştur.



AVRUPA'DA MEHTER'İN KURULUŞ AMACI


Resim


Uyum içerisinde yaşamakta olduğumuz Avrupa’da, kültürümüzü de muhafaza ederek, Müslüman Türk Milletinin tarihten gelen kültür zenginliğini, Avrupa insanına en iyi şekilde sunmak hedefimizdir.


Kurucusu: Bielefeld ve çevresi Türk kültür ve sosyal hizmetler cemiyeti - Mevlana Cami-i (Ülkü Ocağı) adına dönemin dernek Başkanı Erdoğan Aktaş tarafından kurulmuştur.

_________________
Resim


En son nur-ye tarafından 27 Mar 2009, 10:20 tarihinde düzenlendi, toplamda 4 kere düzenlendi.

Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 27 Mar 2009, 10:18 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8839
Konum: BURSA
MEHTER TAKIMI İKİ BÖLÜMDEN OLUŞUR

Mehter takımının yürüyüş nizamında merasime iştirak şöyledir: Önde çorbacı başı (Emir-i Âlem) unvanını taşıyan ve başında "üsküf" bulunan mehteran bölüğü komutanı, onun arkasında sol tarafında zırhlı muhafızı ile birlikte yeşil sancak, ortada istiklal alameti olan ak sancak, sağ başta ise zırhlı muhafız ile birlikte kırmızı sancak bulunur. Sancakların arkasında ise üçerli koldan üç sıra halinde dizilmiş dokuz tuğ gelir. Sağ taraftan kırmızı sancağın arkasında, yeniçerilerin taşıdığı hücum tuğu yer alır. Tuğlardan sonra ortada mehterbaşı bulunur. Mehterbaşından sonra ise mehterin iki katı adedince çevgenler (okuyucular), zurnazenler, boruzenler, nakkarezenler, zilzenler ve davulzenler gelmekte. En arkada ise at sırtında taşınan kös bulunmakta.
Mehter takımı katlardan oluşur. 3 katlı, 5 katlı, 7 katlı, 9 katlı 11 katlı ve 13 katlı diye adlandırılır. En küçüğü 3 katlı, en büyüğü 13 katlı olarak kurulmuştur. Mehter takımında katlı demek her sazdan o katlı nispetinde Enstrüman <saz> bulunması demektir. Yani 5 katlı Mehter takımında, 5 zurna, 5 boru, 5 nakkare, 5 zilve, 5 davul var demektir. Buna göre 10 çevgen (diğer sazların iki misli) bulunur. 13 katlı Mehter yalnızca Padişaha aittir.


MEHTER DİZİLİŞ VE YÜRÜYÜŞÜ

Mehter takımının kendine has bir yürüyüş şekli vardır.
Yürüyüşlere daima Besmele ve sağ ayakla başlanır. Yürüyüş yapılırken her üç adımda atışta sağa ve sola dönülerek yürünür. Bu Mehter takımının sağa ve sola RAHİMALLAH - KERİMALLAH manasına gelen selamlama yürüyüşüdür. Yoksa bazı çevrelerin ifade ettiği gibi iki ileri bir geri şeklinde değildir.


KONSER DÜZENİ

İlk kurulduğu yıllarda çember biçiminde dizilen mehter, sonraları yarım daire (hilâl) biçiminde dizilmeye başladılar. Mehteran, daire şeklinde nevbet nizamını teşkil ederler, nakkare zenleri oturup diğerlerinin ayakta durmasıyla da hilal görünümü verir. Kösler hilalin orta ilerisine konulur. İçoğlanı Başçavuşu, mehter faslı başlamadan önce daireden çıkarak ortaya gelir ve: "Vaktı-i Süruru sefa Mehterbaşı Ağa! Hey! Hey! " diye bağırır. Bu sırada hazır bulunanların dikkatlerini çekmek için nakkarelerle sofyan usulünde üç tempo atılırdı. Nakkareler çalarken de Mehterbaşı ağa mehterin önüne gelir: "Merhaba Ey Mehteran!" der ve sağ elini göğsüne koyarak mehteri selamlar.
Mehteran da hep beraber sağ ellerini göğüsleri üzerine koyarak koro halinde "Merhaba, Mehterbaşı Ağa!" diyerek karşılık verirler. Daha sonra mehterbaşı ağa: "Hasduuuur" diyerek çalınacak makamın ve eserin adını söyler (mesela "Der fasl-ı Acem aşiran, cihadı-ı ekber marş!" derdi) hemen arkasından "Haydi.. Ya Allah !" diyerek mehteri icraya geçirir. Nevbet bitince mehter gülbankı (duası) okunur ve fasl sona erer...


MEHTER DUASI

Allah Allah, Celilü'l - Cebbar, Muinü's - Set tar Halıku'l - Leyli ve'n - Nehar, Layezal, Zülcelâl, birdir Allah Anın birliğine, Resul - ü Enbiya Peygamberimiz Cenab - ı Ahmed - i Mahmut - u Muhammed Mustafa ( Bütün efrad elleri göğüste olduğu halde rükûa gelir gibi eğilirler ) Al-i evladı-ı Resulü müçtebi imdadı-ı ruhaniyetine; bir cümle Âlem- İ İslam’ın sıhhatü selametine, Ordularımızın devamı Muzafferiyetine Aziz Devletimizin Beka-ü temadüsüne üçler, yediler, kırklar, göçenler demine devranına " Hu diyelim Huuu" denildikten sonra bütün mehter takımı davul ve zilleri şiddetle vurarak dokuz defa "Hu" çekerlerdi. Sonra da üç defa kös vururlardı.
Eli kan kılıcı kan, sinesi üryan, ciğeri püryan, meydan-ı şahadette Allah yoluna revan, Kahrımız Gazabımız düşmana ziyan!... Adüvden korkmadık korkmayız hiç-bir zaman Kura-anda Zafer va-ad ediyor Hazreti Yezdan Uğrun açık olsun ey Serdarı Mücahid, Hüda kılıcını keskin etsin. Ömrünü gün gibi bedid! Fahri âlemi hoşnut etsin. Hak, gaza-i ekberin etsin mübarek ve Sait.

Takımın içinden evvelce seçilmiş dik ve güzel sesli biri tiz perdeden: "Nasrünminallahi ve fethün karib. Ve beşşiri! L müminin" ayetini okur, üç defa "Allah" diyecek kadar dururdu. Sonra bütün aletlerle beraber davullar ve kösler hafif vurarak devamlı teramole yaptığı sırada hepbir ağızdan "Allah Allah" deyince susarlar ve baş eğerek geriye döner ve dağılırlar.



MEHTER MÜZİĞİ

Mehter müziği klasik Türk müziğindeki makam ve usullerin kullanıldığı teksesli bir müziktir. Peşrev, semai, nakış, cengi harbi, murabba, kalenderi gibi formları vardır. Mehterhane'nin repertuarında bunlardan başka serhat türküleri de yer almıştır. Buna karşılık, bazı mehter peşrevleri de fasıl müziğinde çalınmıştır. Mehter müziğinde ahlâtı, revani, saf gibi fasıl müziğinde hemen hemen hiç kullanılmamış usullere yer verilmiş, bunların çoğu, o usulde bestelenmiş yapıtların form adı da olmuştur.

Mehter müziğinin bestelerinin çoğunu Mehterhane'de görevli müzikçiler yapmıştır. Günümüze ulaşan mehter melodilerinin en eskileri Nefiri Behram, Emir-i Hac, Hasan Can ve II. Gazi Giray gibi 16. yüzyıl bestecilerinin yapıtlarıdır. Notası bulunan yapıtların da büyük çoğunluğu 17. yüzyıldan kalmıştır. Bu yüzden belli başlı bestecileri Zurnazen Edirneli Dağı Ahmed Çelebi, Zurnazen başı İbrahim Ağa, Müstakim Ağa, Ham mali ve Şah Murad'dır. Hızır Ağa da 18. yüzyılın en büyük mehter bestecisidir. 16. ve 17. yüzyılın çoğu peşrev formunda olan yapıtları Ali Ufki Bey'in ünlü derlemesi Mecmua-i Saz ü Söz ve Kantemiroğlu Edvarı adıyla tanınan Kitabı İlmi'l-Musiki ala Vechi'l-Hurufat aracılığıyla günümüze ulaşmıştır.

Mehter müziği bestecileri Osmanlı ordusuna cesaret ve coşku verici, düşman askerini korkutucu melodiler yaratmaya özen göstermişlerdir. Osmanlıların Avrupa'nın ortalarına kadar ilerlemesi, 17. yüzyılda mehter müziğindeki birçok öğenin Avrupa müziğine de girmesine yol açmıştır. Bunların başında kös, nakkare, çevgan, halile gibi belirsiz ses veren vurmalı çalgıların kullanılması gelir. Ayrıca bazı batılı bestecilerin yapıtlarında mehter müziğinden esinlenilmiş bölümler de vardır.

Mehter, sanılanın aksine sadece marş çalmaz. Kendi yapısına uygun kâr, karçe, beste, semai, fasıl şarkıları, serhat ve Rumeli türküleri, peşrev ve saz semaileri de mehterin repertuarı içinde yer alır.


KIYAFETLER

Saz başları kırmızı cübbe, kırmızı kavuk, kırmızı şalvar, sarı üç etek ve sarı yemeni giyerler. Diğer sazlar koyu mavi cübbe, kavuk, şalvar ve renkli üç etek ile kırmızı yemeni giyerler. Çevgânlar da saz başları gibi giyinirler.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: TARİHTEKİ İLKLER!
MesajGönderilme zamanı: 14 Ara 2010, 10:03 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8839
Konum: BURSA
Resim



2. Abdülhamid Hanın Boğaz Köprüsü projesi


"Sultan İkinci Abdülhamid´in, İstanbul Boğazı´nın, Sarayburnu-Üsküdar ve Rumeli Hisarı-Kandilli arasını birbirine bağlayacak iki köprü projesinin resimleri ortaya çıktı.

Sultan İkinci Abdülhamid Han zamanında, İstanbul Boğazı´nın, Sarayburnu-Üsküdar ve Rumeli Hisarı-Kandilli arasında olmak üzere iki köprü ile bağlanması projesi yapılmıştı. Fransız inşaat mühendisi F. Arnodin´e 1900 yılında çizdirilen projede köprülerin, Eyfel Kulesi´nin yapıldığı çelik teknolojisiyle yapılması hedefleniyordu.

Sarayburnu-Üsküdar arasındaki aktarma köprünün iki kara tarafından ayakları arasındaki mesâfe 1700 metre idi. Projede beş ayak üzerine kurulması planlanan köprünün orta ayağının 32 metre derinlikteki deniz tabanına oturtulması planlanmıştı. Denizden yüksekliği 50 metre olan köprünün altından asılacak teleferiklerle vagonların taşınması hedefleniyordu. Rumeli Hisarı-Kandilli arasında yapılması planlanan köprü ise ilgili vesîkasında “Cisr-i Hamîdî” (Hamîdiye Köprüsü) olarak isimlendirilmiş sâbit bir köprüydü. Projede istasyonların Bakırköy ve Bostancı´ya kurulması, böylece demiryolunun şehrin dışından geçmesi planlanıyordu.

Boğaziçi´nde yapılacak olan bu köprü aynı zamanda Bağdad demiryolu hattına da bağlanacaktı. Cisr-i Hamîdi projesi büyük bir bina üzerine, minarelerle ve Kuzey Afrika mimârî tarzında kubbelerle süslü, som kârgîr destekler arasına kurulu, çelik halatlarla havada asılı demirden bir bina manzarasında idi. Bu kubbelerden her biri granitten yapılmış bir sütun üzerinde olup bunların üzerine toplar kurulmuş idi. Döner kulelerle askerî savunmaya da faydalı olacak olan köprü, aynı zamanda boğaz geçişini de kontrol altında tutacaktı. Köprünün geceleri çok güzel bir şekilde ışıklandırılması da, projenin mühim bir tarafını oluşturuyordu.

Bu köprüde yani Cisr-i Hamîdî´de tren, araba ve yayaların geçmesine mahsûs yollar ve basamaklar bulunmaktaydı. Köprü bu şekilde Anadolu ve Rumeli yakalarını birbirine bağlıyordu.

Minareleri ve kuleleri "Halîfe-i Müslimîn olan pâdişâh-ı âlî-câhın bütün kudret-i dîniye ve siyâsiyesini pîş-i enzârda tecellî etdirerek Osmanlıların şân ve azametini irâe" ediyordu.

Bu köprü ile de îcâbında Medîne’den trene binildiğinde Viyana’da trenden inmek mümkün olacaktı."



Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: TARİHTEKİ İLKLER!
MesajGönderilme zamanı: 15 Ara 2010, 00:45 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00
Mesajlar: 2662
Konum: Kamiloba
Batıda Ne Öğretiliyor: Robert Boyle, kimya bilimini 17. yüz yılda başlattı.

Ne Öğretilmeli:Müslüman kimyagerlerin çoğu, Er-Razi, El-Cebr, El-Birunî ve El-Kindî dahil olmak üzere, Boyle'dan 700 yıl önce kimya alanında bilimsel deneyler yapmışlardır. Durant , deneysel metodun bu bilime Müslümanlar tarafından tanıtıldığını yazmıştır. Humboldt, müslümanları kimyanın kurucusu olarak değerlendirir.

Batıda Ne Öğretiliyor: Leonardo da Vinci (16.yy), dağlar üzerindeki fosil kalıntılarını not edip dünyanın sudan çıktığını göstererek jeoloji biliminin babası olmuştur.

Ne Öğretilmeli: El-Birunî(11.yy) bu gözlemin aynısını yaptı ve bundan fazlasını, koca bir jeoloji kitabını da buna ekledi. Bunu Da Vinci'nin doğumundan yüzlerce yıl önce yapmıştır. İbni Sina'da bunu not etmiştir. Da Vinci'nin bunu islamî kitaplarin lâtince çevirilerinden öğrenmesi muhtemeldir. Da Vinci onların bulgularına orjinal hiç bir şey eklememiştir.

Batıda Ne Öğretiliyor: Vâdilerin jeolojik şekillerinden ilk bahsedilişi, 1756 yılında Nicolas Desmarest'in vadilerin uzun süreçler üzerinde dereler tarafından şekillendirildiğini sunmasıyla başlar.

Ne Öğretilmeli: İbn Sina ve El-Birunî bu keşfi 11.yy da yapmıştı. Bu Desmarest'ten 700 yıl öncedir.

Batıda Ne Öğretiliyor: Galileo(17.yy) dünyanın ilk büyük deneycisidir.

Ne Öğretilmeli: El-Birunî (MS.1050 ) dünyanın ilk büyük deneycisidir. 200 kitabın üzerinde kitap yazdı ve bunların çoğu onun deneylerini anlatır. Bilime olan katkısı yazı olarak 13000 sayfadır ve bu Galileo ve Newton'un toplamından daha fazladır.

Appendix B of 'The Miracle of Islamic Science' by Dr. K. Ajram, Copyright © 1992


Dr.K.Ajram'in İslamic bilimin mucizesi adlı kitabının Appendix B kısmından Gariban tarafindan cevrilmiştir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 18 Şub 2011, 12:14 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8839
Konum: BURSA
Resim
DÜNYANIN EĞİMİNİ HESAPLAYAN AHMET FERGANİ



Eliptik eğimi ilk defa tespit eden büyük Müslüman astronomi ve matematik alimi. İsmi Ahmed bin Muhammed bin Kesir el Fergani olup, künyesi Ebü’l Abbas’tır. Bati bilim dünyasında Alfraganus adıyla tanınır. Fergana’da bulunan ünlü bir Türk kabilesine mensuptur. Dokuzuncu asır başların­da dünyaya geldiği, 861 senesinde hayatta olduğu ve bu tarihten kısa bir süre sonra öldüğü kabul edilmektedir.



İlim tahsilini, zamanın kültür merkezi olan Fergana’da yaptı. Sonra o devirde İslam aleminin ilim merkezi olan Bağdat’a gitti. Kısa sü­rede kendini tanıtan Fergani, astronomi ve ma­tematik konusunda kendisini kabul ettirdi. Abba­si halifeleri Me’mun, El-Mu’tasım, El- Vasık ve El-Mütevekkil devirlerinde önemli ilmi araştır­malar yaptı ve birçok eser yazdı. Halife Mütevekkil, konusunda söz sahibi olan Fergani’yi 861 se­nesinde, Nil kıyısında yapılan ölçüm işlerine ne­zaret etmesi için Mısır’a gönderdi. Fergani, astronomi, matematik, coğrafya ve mekanik sahalarında çalışmalar yaptı.





Bunlar arasında, ast­ronomiye daha çok ağırlık verdi. İlmi çalış­malarında deneye dayanan inceleme ve araştır ­yaptı. Gök cisimlerinin hareketleriyle uğ­raştı. Batlemyüscü astronomiyi ilk defa tenkit edenler arasında yer aldı. Gök cisimlerinin, Batlemyüs ve izindekilerinin iddia ettiği gibi akıl dışı bazı ruhi cisimler olduğunu kabul etmedi. Onların aklı, katı, homosentrik ve eksantrik daireler ­şeklinde hareketlere sahip olduklarını ispatla­dı. Kainatın ve gezegenlerin hacim ve büyüklük­leri ile birbirlerine uzaklıklarını inceledi. Yaptığı araştırmalar, Kopernik’e kadar batı astronomi­sinde değişmez ölçüler olarak kabul edilerek asır­larca kullanıldı. Fergani, güneşin yarıçapının uzun­luğunun 3250 Arap mili olduğunu söyledi. Bu 6.410.000 metre ve 3990 İngiliz miline eşittir.



Fergani, güneşin de kendine göre hareketli olduğunu, ilim tarihinde ilk defa keşfeden alimdir. Kendi devrine kadar gök cisimlerinin hareketi bi­liniyordu. Ancak güneşin de bir yörüngesi bulun­duğunu, kendi etrafında batıdan doğuya doğru döndüğünü ilk defa Fergani tespit etti. Ayrıca 41 sene devam eden astronomi incelemelerinde en­lemler arasındaki mesafeyi de hesapladı.

Fergani, güneş tutulmasını önceden tespit eden bir usul de buldu. Bu usulle 842 senesinde bir güneş tutulması olacağını önceden tespit etti ve o gün bu ko­nuda rasatlarda bulunup incelemeler yaptı. Dünyanın yuvarlak olduğu konusunda yeni deliller gösterdi.



Ahmet Fergani, zamanında İslam aleminde ha­sib, yani matematikçi olarak da tanınmıştı. Bilindi­ği gibi astronomi çalışmaları matematiğe dayan­maktadır. Eserlerinden, bu alanda da söz sahibi ol­duğu görülmektedir. Fergani’nin derin bilgiye sahip olduğu diğer bir saha da coğrafyadır. Matematiki coğrafya alanında çalışmalar yaptı. Bu saha o devir­de astronominin bir dalı sayılıyordu. Fizik ve meka­nik konusunda da Fergani’nin çalışmaları vardır. Çizimini kendi hazırladığı ve yapımına nezaret et­tiği Nil Nehri sularının hızını ve seviyesini ölçen Mikyas-ül-Cedid adlı bir alet yaptı.



Ahmed Fergani, halife El-Me’mun’dan başlayarak El-Mütevekkil zamanına kadar El-Cezire’de yaptığı araştırmalar, yazdığı eserler ve bulduğu öl­çüm aletleriyle zamanın önde gelen alimleri arasın­da yer aldı. Onun astronomi, matematik, coğrafya ve mekanik sahasındaki çalışmaları bu ilim dalları­nın gelişmesine önemli ölçüde yardımcı oldu. On­ların temellerini güçlendirdi ve yeni gelişmelere yol açtı. Daha sonraki devirlerde aynı konularla il­gilenen alimler, Ferganı’nin eserlerinden istifade ettiler. Fergani’nin tesirleri o devirdeki bütün Tür­kistanlı alimlerin üzerinde görülmektedir.

Fergani’nin tesiri, Avrupalı bilginler üzerinde de görülmektedir. Latince’ye tercüme edilen eser­leri, asırlarca Avrupa üniversitelerinde okutuldu. Hazırladığı zıcler, Fransız matematikçisi D. Alem­bert ve Laplance’nin en çok faydalandığı eserler arasında yer aldı.



Fergani’nin astronomi ile ilgili eserlerinden altısı günümüze kadar ulaşabilmiştir. Bu eserlerin en önemlisi Cevamiu ilm-in Nücum vel-Hareket­-is-Semaviyye’dir. Gök cisimlerinin hareketiyle ilgili bir astronomi kitabı olan bu eserin yazma nüs­hası Oxfort, Paris, Kahire ve Amerika’da Pirince­ton Üniversitesi Kütüphanesinde bulunmaktadır.



Diğer eserleri şunlardır:
1) Usulü ilm-in-Nücum: Yıldızlarla ilgili bir eserdir.
2) EI-Medhal ila ilm-i Hey’et-il-Ef­lak,
3) Kitab-ül-Füsul-is-Selasin,
4) Astronominin Unsurları,
5) El-Kamil fil-Usturlab,
6) Fi San’at-il-Usturlab.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: TARİHTEKİ İLKLER!
MesajGönderilme zamanı: 19 Şub 2011, 11:17 
Çevrimdışı
Saygın Üye
Saygın Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 22 Mar 2008, 02:00
Mesajlar: 350
Nur-ye hanım ve kıymetli kardeşlerim, çok güzel bilgiler toplamışsınız faydalandım ellerinize sağlık

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: TARİHTEKİ İLKLER!
MesajGönderilme zamanı: 08 Mar 2011, 07:07 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8839
Konum: BURSA
Kıymetli kardeşimiz NuruM, yararlandıysanız ne mutlu BİZe!



Resim

TARİHTE İLKLER


Farabi (Ebu Nasr Muhammed Bin Tahran Bin Uzlug) (870 - 950)

Türk asıllı İslam felsefecisi (Maveraünnehir, Farab, 870-Şam, 950).

Asıl adı Ebu Nasr Muhammed bin Muhammed bin Tahran bin Uzlug olan ve Batı kaynaklarında "Alpharabius" adıyla anılan Farabi (Türkistan’ın Farab [Otrar] kentinde doğduğu için Farabi [Farablı] diye anılır). İlk öğrenimini Farab’da, medrese öğrenimini Rey ve Bağdat’ta gördükten sonra, Harran’da felsefe araştırmaları yaptığı yıllarda tanıştığı Yuhanna bin Haylan’la birlikte Aristoteles’in yapıtlarını okuyarak gezimciler okulunun ilkelerini öğrendi. Halep’te Hemedani hükümdarı Seyfüddevle’nin konuğu oldu. Arap ülkelerinde yaşamış, Türk kimliğini ve Türk törelerini ölünceye kadar bırakmamış olan Farabi’yi anlatan kitaplar, İslam aleminde Ebul Hasan el-Beyhaki, İbn-el-Kıfti, İbn Ebu Useybiye, İbn el-Hallikan adlı yazarlar tarafından Farabi’nin ölümünden birkaç yüzyıl sonra gerçekleştirildi. Ama bu yapıtlar, birer araştırma olmaktan çok, Farabi’yle ilgili söylenceleri derliyor,bir felsefeciyle değil, bir ermişi açıklıyordu.

Aristotales’in ortaya attığı madde ve suret kavramını hiçbir değişiklik yapmadan benimseyen, eşyanın oluşumunda, yani yaradılışta madde ve sureti iki temel ilke olarak gören Farabi’nin fiziği de, metafiziğe bağlıdır. Buna göre, evrenin ve eşyanın özünü oluşturan dört öğe (toprak, hava, ateş, su) ilk madde olan el-aklül-faalden çıkmıştır Söz konusu dört öğe, birbirleriyle belli ölçülerde kaynaşır, ayrışır ve içinde bulunduğumuz evreni (el-alem) oluştururlar.

Farabi, ilimleri sınıflandırdı. Ona gelinceye kadar ilimler trivium (üçüzlü) ve quadrivium (dördüzlü) diye iki kısımda toplanıyordu. Nahiv, mantık, beyan üçüzlü ilimlere; matematik, geometri, musiki ve astronomi ise dördüzlü ilimler kısmına dahildi. Farabi ilimleri; fizik, matematik, metafizik ilimler diye üçe ayırdı. Onun bu metodu, Avrupalı bilginler tarafından kabul edildi.

Hava titreşimlerinden ibaret olan ses olayının ilk mantıklı izahını Farabi yaptı. O, titreşimlerin dalga uzunluğuna göre azalıp çoğaldığını deneyler yaparak tespit etti.Bu keşfiyle musiki aletlerinin yapımında gerekli olan kaideleri buldu. Aynı zamanda tıp alanında çalışmalar yapan Farabi, bu konuda çişitli ilaçlarla ilgili bir eser yazdı.

Farabi insanı tanımlarken “alem büyük insandır; insan küçük alemdir.” Diyerek bu iki kavramı birleştirmiştir. İnsan ahlakının temeli, ona göre bilgidir; akıl iyiyi kötüden ancak bilgiyle ayırır. İnsan için en yüksek en yüksek erdem olan bilgi, insan beyninin çalışması sonucu elde edilemez; çünkü tanrısaldır, doğuştandır (Vehbi). Bilimin ise üç kaynağı vardır: Duyu; akıl; nazar. Bilimler ikiye ayrılırlar: Kurumsal (nazari) bilimler; uygulamalı (ameli) bilimler. Ahlak, siyaset, müzik, matematik uygulamalı bilimlere girer. Toplumlarda öz bakımından ikiye ayrılırlar: Erdemli toplumlar ve erdemsiz toplumlar. Bu toplumları yöneltecek en kusursuz devletse, bütün insanlığı kapsayan dünya devletidir.



Eserleri ( Bu günkü Türkçe adlarıyla ):
İki Felsefeci Arasındaki Düşüncelerin Uzlaştırılması
Ele Alınan Kaynakların Kaynakları
Hikmetlerin Özleri
Erdemli Toplumun İlkeleri Üstüne Kitap
Aklın Anlamları
Bilimlerin Sayımı
Büyük Müzik Kitabı
Müziğe Giriş

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Cabir bin Hayyan
MesajGönderilme zamanı: 09 Mar 2011, 00:00 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8839
Konum: BURSA
MÜSLÜMAN KİMYAGERLERİN 1100 yılı aşkın süre önceki sistematik çalışmaları sayesinde, bugün tüm bireyleri ve ülkeleri etkileyen bir işlem keşfedildi.Bu işlemle elde edilebilenlerden birtanesi, Su'dan sonra hayatın en büyük vazgeçilmezlerinden biri haline gelecekti.Arapçada neft olarak bilinen bu siyah balçığın 4 binden fazla kullanım alanı olabileceğini kim düşünebilirdi derseniz burada Müslüman Bilim Adamlarının zekasını kavrayabilirsiniz.. Bugün ham petrolü işleyerek petrol, gaz yağı, asvalt ve plastik üretebilmemiz DAMITMA işleminin keşfedilmesi ile başlamıştır..

Resim

Sıvıları kaynamak noktalarındaki farklılıklara dayalı olarak ayırmaya yarayan damıtmaişlemi, Müslüman kimyagerler tarafından 8.yüzyılda biliniyordu. İlk ve en çok bilinen damıtma uygulaması gül suyu ve esans üretimindedir. Cabir bin Hayyan alkolün damıtılmasına uygulanabilen bir soğutma tekniğini açıklamaktadır.Bu şekilde damıtılan alkol ve alkollü lapalar, İslamiyet te alkol ve diğer toksit içeceklerin tüketimi yasak olduğundan, o dönemde asit, ilaç, parfüm ve mürekkep üretmek amacıyla kimyasal işlemlerde kullanılıyordu..



Günümüzde damıtma labaratuarlarnda hala kullanılan Damıtıcı İmbiği 8.yüzyılda ilk kez geliştiren Cabir bin Hayyan dır.
Resim


Damıtma sürecinde ihtiyaç duyulan sıvıları soğutmak suretiyle yoğunlaştırılan imbiğin adı,kimya terminolojisinin çoğunda olduğu gibi, Arapça ''damıtıcının başlığı'' anlamına gelen el-imbik kelimesinden gelir..



Bugünkü damıtıcılarda dahi bir boruyla bağlı iki adet imbik bulunur.Cabir imbikte gözlemlediği kaynayan şarap ve tuzdan yanıcı buhar çıkması fenomenini kimya kitabında şu şekilde anlatır: ''Şarap,tuz ve faydasız sanılan güzel özelliklere sahip olan benzer maddeler kaynadığında şişelerin ağzından ateş çıkar; bunlar bu bilimlerde büyük öneme sahiptir.''



Orta Çağda ticari kimya ve ağır kimyasallar alanında yapılan en büyük atılımlar arasında,kayalardaki şap içeriğinin ayrıştırılması yer alır. ŞAP TAŞININ YAPAY YOLDAN AYRIŞTIRILMASIYLA ELDE EDİLEN ŞAP KAĞIT, BOYA VE SULFÜRİK ASİT ÜRETİMİNDE KULLANILIYORDU.. SULFÜRİK VE HİDROKLORİK GİBİ ASİTLERİ KEŞFEDEN Cabir Bin Hayyan oldu.



Ayrıca Müslüman Bilim adamları ''amonyak şapı'' ya da amonyak alüminyum şapını kristalize etme işleminide yapabiliyorlardı..



Kaynak:Dünyamızda İslam Mirası

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: TARİHTEKİ İLKLER!
MesajGönderilme zamanı: 09 Mar 2011, 13:22 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 02:00
Mesajlar: 2662
Konum: Kamiloba

Batıda Ne Ögretiliyor: İtalyan Giovanni Morgagni, hastalığın doğasını doğru bir şekilde ilke kez tanımlayan kişi olduğundan dolayı "patolojinin babası" olarak anılır.

Ne Öğretilmeli: İslam doktorları ilk patolojistlerdir. Onlar hastalığın doğasını tamamiyle farkettiler ve çeşitli hastalıkları modern detayları ile tanımladılar. İbn Zühr, plörezi(akciğer zarı iltihabı)nın , tüberküloz ve perikardit(kalp zarı iltihabı)'ın doğasını doğru şekilde tanımladı. Ez-Zehrevi, hidrosefali(beyin deki su)nin ve diğer doğuştan olan hastalıkların patolojisini doğrulukla kaydetmiştir.İbn el-Kuf ve Ibn en-Nefs, dolaşım hastalıklarının mükemmel tanımlamalarını yaptılar. Diğer müslüman cerrahlar, mide kanseride dahil, bağırsak ve yutaklarda oluşan belirli tümörlerin ilk doğru tanımlamalarını yapmışlardır. Patalojiyi ilk şekillendirenler bu cerrahlardır. Giovanni Morgagni değildir.

Batıda Ne Öğretiliyor: Paul Ehrlich(19.yy) ilaçla kemoterapiyi(ki bu mikropları ozel ilaçları kullanma yoluyla öldürme metodudur) ilk başlatan kişidir.

Ne Öğretilmeli: Müslüman doktorlar mikropları yok etmek için özel bazı çeşit maddeler kullandılar. Lokal(Vücudun bölümlerine göre) olarak uyuz böceğini öldürmek için özellikle sülfür kullandılar. Er-Razi (10.yy) lokal antiseptik olarak civa bileşimlerini kullanmıştır.

Batıda Ne Öğretiliyor: Damıtılarak elde edilen saflaştırılmış alkol , ilk olarak İspanyol Simyager,Arnau de Villanova tarafından M.S 1300 yıllarında üretilmiştir.

Ne Öğretilmeli: Çok sayıda müslüman kimyager 10.yy kadar erken tarihlerde tıpta kullanılan alkol cinsini damıtma metoduyla üretmişler ve büyük çapta damıtma aletlerini kimyada kullanılmak üzere imal etmişlerdir. Onlar alkolu bir çözücü ve antiseptik(mikrop kırıcı) olarak kullanmışlardır.

Appendix B of 'The Miracle of Islamic Science' by Dr. K. Ajram, Copyright © 1992
Dr.K.Ajram'in İslamic bilimin mucizesi adlı kitabının Appendix B kısmından Gariban tarafindan cevrilmiştir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: TARİHTEKİ İLKLER!
MesajGönderilme zamanı: 08 Mar 2012, 11:39 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8839
Konum: BURSA
Resim

Resim

Resim
İngiltere'de sergilenen Şahi topları.

Fatihin toplarından birisi Kırım Savaşı sırasında Çanakkale’de bulunmaktaydı. İngilizlerin alakasını çeken bu top General Sir John Lafroy’un yoğun girişimleri ve birçok müracaatları sonunda 1868’de Sultan Abdülaziz zamanında İngiltere’ye Kraliçe Victoria adına hediye edilmiş ve Londra kulesinin avlusunda teşhire konulmuştur. Bu gün kraliyet silah Koleksiyonunun bir parçası olan top Portsmouth şehrinde Fort Nelson top sergisinde ziyaret edilmektedir.



Havan topunu icat eden padişah FATİH SULTAN MEHMET..

Osmanlılar, eskiden beri kendi silahlarını kendileri yaparlardı. Sultan Murad bunu kanun haline getirdi. Osmanlıların topçulukta ilerlemelerinin başlangıcı da onun zamanına rastlar.

Fatih, top döktürmekle de meşhurdur. Edirne'nin dışında büyük bir tophane yaptırdı. Etrafını yüksek surlarla çevirtti.


Fatih Sultan Mehmed çizimlerini bizzat kendisinin yaptığı Mimar Muslihiddin Ağa kaleme aldı. Devrin en büyük topunu evvelce Bizans hizmetinde bulunan Urbain isimli bir Macar yahut Ulah mühendisine, döktürmüştü. Bu topun Edirne’de dökülmesinde Mimar Muslihiddin Ağa , Saruca Paşa ve Urbain beraber çalışmışlardı.
Top döküm işleri günümüzün atom çalışmaları gibi tamamen gizli bir çalışma içerisinde yürütüldü.



İngiltere, Portsmouth, Fort Nelson'da Sergilenen Top

Üç ayda dökülen bu topun büyüklüğü ve çapı hakkında muasır tarihçiler muhtelif bilgiler vermektedirler. Françes; uzunluğu 5,5 metre, dış çevresi 2 metre 74 cm (9 kadem), yarı çapı 92 cm (kutru 3 kadem ) ağırlığı 18 ton kadardır demektedir. Top 544 kg (1200 libre) bazılarına göre de 680 kg (1500 libre) gülleler atıyor, bu gülleler 1,883 km (1 mil) mesafeye kadar giderek 1 metre 83 cm (6 kadem) derinliğinde toprağa gömülüyordu. Topun sesi 24 km ( 13 mil) mesafeden duyulmaktaydı.

Şahî adı verilen bu topların Edirne’de atış denemeleri öncesi, halkın heyecan ve korkuya kapılmamaları için şehre tellallar salınmış çıkacak dehşetli gürültünün sebebi önceden haber verilmişti.

Urbain’in döktüğü top ve diğer toplar 1452 senesi Ocak ayının sonlarında Edirne’den yola çıkarılmış ve ancak iki ay sonra İstanbul önlerine getirilebilmişti.

Büyük topun önünde Kraç Bey kumandasında on bin akıncı süvarisinden mürekkep bir kol gidiyor topu otuz, bazılarına göre elli veya atmış çift öküz müşkülatla çekiyordu.

Dökülen büyük toplara "Şahi" adı verildi. 300 kadar (yaklaşık 17 ton) bakırdan döküldü. Bu toplar 1200 akka (1.5 ton) ağırlığındaki mermileri 1000 metrelik uzaklığa atabilecek güçteydi. Fatih toplam üç tane şahi, 127 tane de diğer toplardan döktürdü.

Şahi toplarını yüz öküz ancak çekebiliyordu. Topların taşınması için ayrıca 700 de asker kullanıldı. İki ayda Edirne'den İstanbul surları önüne gelindi. Bu toplar, dünyada yapılan topların en büyükleriydi.

Fatih'in tophanesi Edirne'de bulunuyordu. Küçük demir ve büyük tunç toplar burada dökülürdü. Fetihten sonra da Galata'da şimdi "Tophane" adını taşıyan yerde bir dökümhane inşa ettirdi. Fatih'in İstanbul muhasarasında kullandığı top sayısı hakkındaki görüşler değişik değişiktir. Büyüklerin yanı sıra, 10 bin küçük demir top kullanıldığını yazanlar vardır ki, bu, oldukça mübalağalı bir rakam olsa gerektir.

Fatih, surlar önüne Marmara'dan Halic'e kadar tam 14 batarya yerleştirdi. Her bataryada dört büyük tunç top bulunuyordu. Üç tane de en büyük toplardan uygun bataryalara yerleştirilmişti.

Türkleri hiç sevmeyen bir Fransız bilgini, Güstav Şiomberje, "Türkler tarafından İstanbul'un muharası ve zaptı" adlı eserinde şöyle diyor: "Sultan ikinci Mehmed, tarihinde, gerek bir topçu parkına malikolan ilk hükümdardır. Toplar!.. Türklerin pek yüksek olan üstünlüğünü temin eden şey. Nice asırlar boyunca bütün hücumlara göğüs geren köhne ortaçağ surları, artık yeterli emniyeti sağlayamıyordu. Ne harika, ne müthiş bir değişiklik!"

Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'un fethi sırasında 21 yaşındaydı. Büyük bir dehaya sahipti. Zekâsıyla, emir ve komutasıyla eşine az rastlanan bir komutandı. 170 bin kişilik ordusuyla karargâhını Topkapı surları karşısına kurdu. Anadolu askerini sağ kanada, Rumeli askerlerini de sol kanada koydu. Çeşitli önemli mevkilere de komutanlarını yerleştirdi.

130 parçadan meydana gelen Osmanlı donanması, Baltaoğlu Süleyman Bey kumandasında Balta Limanı'na girdi. Fakat Rumlar Galata ile İstanbul arasına bir zincir gerdikleri için Halic'e inemedi.

Fatih, kara tarafına topçu bataryalarını yerleştirdi. Topçu ateşini bizzat kendisi idare etmekteydi. Şahi topları Topkapı surlarına muazzam gülleler yağdırıyordu.

Düşman donanması Galata kulesi önünde bulunuyordu. Gemileri batırmak ancak toplarla mümkündü. Fakat Osmanlı toplarının donanmayı dövmesine büyük bir engel vardı. Toplar ancak Beyoğlu sırtlarından atılabilir, bunlar da Galatalıların evlerini yıkabilirdi. Halbuki Galatalılarla Osmanlılar arasında bir dostluk anlaşması vardı.


Resim
Fausto Zonaro'nun II. Mehmed komutasındaki Osmanlı Ordusu'nu İstanbul'u kuşatmaya giderken resmettiği bir eseri.

Resim
(Fatih'in İstanbul'a girişi. Fausto Zonaro tarafından resmedilmiştir.)





Resim
Fausto Zonaro'nun "Osmanlı Donanması'nın Haliç'e indirilmesi" adlı tablosu. Günümüzde Dolmabahçe Sarayı'nda sergilenmektedir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: TARİHTEKİ İLKLER!
MesajGönderilme zamanı: 08 Mar 2012, 12:06 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8839
Konum: BURSA
nur-ye yazdı:

Resim
İngiltere'de sergilenen Şahi topları.

Fatihin toplarından birisi Kırım Savaşı sırasında Çanakkale’de bulunmaktaydı. İngilizlerin alakasını çeken bu top General Sir John Lafroy’un yoğun girişimleri ve birçok müracaatları sonunda 1868’de Sultan Abdülaziz zamanında İngiltere’ye Kraliçe Victoria adına hediye edilmiş ve Londra kulesinin avlusunda teşhire konulmuştur. Bu gün kraliyet silah Koleksiyonunun bir parçası olan top Portsmouth şehrinde Fort Nelson top sergisinde ziyaret edilmektedir.



Havan topunu icat eden padişah FATİH SULTAN MEHMET..




Fatih Sultan Mehmed çizimlerini bizzat kendisinin yaptığı Mimar Muslihiddin Ağa kaleme aldı. Devrin en büyük topunu evvelce Bizans hizmetinde bulunan Urbain isimli bir Macar yahut Ulah mühendisine, döktürmüştü. Bu topun Edirne’de dökülmesinde Mimar Muslihiddin Ağa , Saruca Paşa ve Urbain beraber çalışmışlardı.
Top döküm işleri günümüzün atom çalışmaları gibi tamamen gizli bir çalışma içerisinde yürütüldü.



FETİH 1453 filmini izlemeye giden kardeşlerimiz görmüşlerdirki topların planlarını ve çizimlerini ve döküm işlerini sadece urban ustanın ve köle pazarından aldığı evlatlık yaptığı kızının yaptığından sözedilmektedir.
Maalesef Mimar Muslihiddin Ağa , Saruca Paşa'dan hiç bahsedilmemektedir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 69 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1, 2, 3

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye